ADÂB-I FETHULLAH

Şeyh Fethullah Verkanisî


İçindekiler

Giriş (Önsöz)
Nakşibendi Tarikatı'nın Gayesi
Hayvani ve İnsani Kalbin Gerçeği ve Teveccüh Konusu
Rabıtanın Çeşitleri, Yararları ve Nasıl Yapılacağının Açıklanması
Zikir
Letaifler ve Zikir
Nefy ve İsbat Zikri
Nefy ve İsbat Zikrinin Rükünleri
Mürşide Teslim Olmanın Dereceleri
Müridin Mürşidiyle İlgili Dikkat Etmesi Gereken Edepler
Müridin Diğer Müritler Yanındayken ve Yalnızken Dikkat Etmesi Gereken Edepler
Mürit Topluca Şu Edeplere Uymalıdır
Kamil ve Mükemmel Mürşidin Özellikleri
Hüzün Açlık Tevazu

Giriş (Önsöz)

Velilerin kalplerini irfan nuru ile aydınlatan göğüslerini hikmetlerle süsleyen ve insanların onlardan faydalanmasını sağlayan Allah'a (c.c) hamd olsun.

Fakir, zengin herkese gönderilen ve «İman Süreyya Yıldızı'na bağlansa bile Faris oğullarından bir kavim ona ulaşacaktır» buyuran Hz. Muhammed (S.A.V) Efendimizin, alinin, ashabının üzerine sayısız salat, selam ve rahmet olsun. Onlar Allah'ın (c.c) ahlakıyla edeplendiler, yüce ahlaklarını pekiştirdiler ve doğru yolun isteklilerine hak yolu gösterdiler. Bundan sonra açıklayacağımız kutsal kelimelerdir; o kelimelerden yansıyan misk kokulu yararlı edeplerdir. Zira benim babamın temiz sinesinde yayılmıştı.

Pederim, Efendim Şeyh Fethullah Verkanisi (k.s) yüce bir şeyh idi. İrşad kutbuydu. Fitne ve fesadı engeller; ekmel ve apaçık şeriatı destekler, parlak Nakşibendi Tarikatı'nı ihya ederdi. Gerçek şudur ki, O zahiri ve Batıni ilmiyle yeryüzünü doldurmuştu. Bağlılarından büyük bir kesimi de her şeye kadir olan Allah-u Teâla'ya (c.c) kavuşturmuştu. O insanlık özelliklerinden sıyrılmış melekleşmişti. Babam aslen Mardinli Zuvli Tarikatı'nın kurucusu ve Hazreti Ömer (r.a)'in neslinden olan meşhur Şeyh Musa'nın soyundandır.

Tarikatın güzellikleri ve gerçeklerin kokusu yayılan bu risalenin yayınlamasına aşırı dikkat ettim. Çünkü birçok meşhur kitapta bile bulunmayan ve öğrenilemeyen konular bu kitapta toplanmış ve açıklanmıştır. Yardımımız ve sığınağımız Allah Teala'dır (c.c); başarı da ancak O'ndandır, O'na tevekkül ederiz ve O'na dayanırız.

Babam bu risaleyi, şeyhinin sağlığında ve O'nun emriyle, şeyhinin halifesi olan Erzincanlı Şeyh Muhammed Sami'ye yollamıştı. Söylenildiğine göre bu risale Şeyhi Piri Tahi'ye sunulmuş; o da : «Eğer bunu yazsaydım, bir iki kelime hariç aynısı olurdu» demişti.

Son söz olarak bu risalenin Nakşibendi Tarikatı'nda gerekli tüm kuralları kuşattığını söyleyebiliriz. [Şeyh Alaaddin (k.s.)]
 


Nakşibendi Tarikatı'nın Gayesi

Cemaliyle melekleri nurdan, Celaliyle iblisi ateşten, insanı topraktan yaratıp ruh üfürüp emir aleminden latifeleri yerleştiren ve sonra da Cemal ve Celal sıfatıyla ona tecelli eden Allah'ın (c.c) yüce ismiyle başlarım. O, Rahman ismiyle bütün canlıları yaratıp bu dünyada yaşatan; ahirette ise Rahim ismiyle sadece müminlere tecelli ederek cennetine koyacak olandır. Tüm alemleri yoktan var eden; « El Berru» ismiyle mahluklarını yetiştirip yaşatan ve kemâlata erdiren Rabb-u Teala'ya hamd olsun. Bizi doğru yola ileten ve gerçek kemâlata erdiren O'dur. Özellikle bizim hidayete ermemize sebep Efendimiz Hazreti Muhammed'in (S.A.V) ehli beytinin ve ashabının üzerine salat, selam ve rahmet olsun.

Bu yüce tarikatın amacı, amelde (ibadetlerimizde) ihlası (samimiyeti) kazanmak için Allah (c.c) sevgisini elde etmeye çalışmaktır. İhlas; dünya ve ahiret çıkarı gözetmeden bütün sözlerin, hareketlerin ve ibadetlerin Allah (c.c) rızası (Allah-u Tealanın Zatı) için yapılmasıdır. Bu gayeye sadece sünnete uymak ve gafleti yok etmekle erişilir. Bunu sağlamak için bu yolun isteklisinin iki şeye devam etmesi gerekir.

1- Ruhsat ve bid'at'lardan kaçınarak Şeriat-ı Muhammediye'ye uymak.
2- Gaflet'i tamamıyla gidermek.


İşte Nakşibendi Tarikatı bu iki esastan ibarettir. Mürit gafleti kovarak ve şeriata uyarak başarılı olabilir. Bu yolun isteklisi açlık, tokluk, susma ve öfke halindeyken, uykuda ve uyanıkken, dostları ve yabancılarla görüşürken, yalnızken ve topluluk içerisindeyken kalbindeki düşünceleri bir noktada toplayıp nefsini dizginler; böylece kalbinin uyanık kalmasını sağlar. Bu kişiyi fitne ve ayrılık rüzgârları etkileyemez.
 

Aksine felâket belâ ve ayrılık halinde daha fazla uyanık olur. Mürid sünnete uyarak bütün mekruh ve haramları hatta en iyi davranışın (hilaf-ı evlâ) dışındaki uygulamaları bile yapmaz; dinin emirlerini yerine getirir. Eskiden yapmış olduğu haram ve mekruhlardan veya yapmadığı dini emirler için istiğfar eder. Bunlar uyulması gereken önemli kurallardır.


Mürit gafleti gidermek için çaba sarf ederek huzur alışkanlığı kazanmaya çalışır. Buna vukuf-i kalbi (kalbin Allah'tan (c.c) uyanık olması hali) denir. Bu yalnız zikir veya rabıta ile yahut her ikisi ile şiddetle kalbe yönelmeyle kazanılır. Hak yolcusu kalbinin üzerinde o kadar durur ki gaflete girmek istese de giremez ve huzur alışkanlığını bırakmak istese de bırakamaz. Nakşibendi Tarikatı'nın büyükleri huzuru elde etmek için bu yola girmek isteyenlere, uyulması gereken bazı kurallar koymuşlardır.
 


Hayvani ve İnsani Kalbin Gerçeği ve Teveccüh Konusu

Hayvani ve İnsani Kalbin Gerçeği ve Teveccüh Konusunda Bilgi
 

İnsanda hayvani ve insani olmak üzere iki kalp vardır :
 

A) Hayvani Kalp : Yeri, sol memenin altında, üst tarafı büyük ve toplu, alt tarafı küçük bir et parçasıdır. Benzeri hayvanlarda da olduğundan hayvani kalp denmiştir.
 

B) İnsani Kalp : Emir aleminden gözle görülmeyen bir cevher (öz) olup ilk yeri Arş'tır ve devamlı tecelli (bilinmezden gelen ilahi nurun belirmesi), üstünlük kurma ve yetenek yeridir.
 

Oldukça geniş ve büyüktür. Hayvani kalbe yerleştirilmiştir. Gerçekte bu kalp Arş'tan çok büyüktür. Kudsi Hadis diye bilinen sözde şöyle buyurulmuştur. «Yer ve gök beni kuşatamaz; ancak mü'min kulumun kalbi Ben'i kuşatır.» Bu, hadis değil tasavvuf ehli Şeyh Abdullah Tüsteri'nin ilham yoluyla söylediği bir sözdür.
 

Uyanması istenen kalb bu insani kalbdir. Çünkü emir aleminde Allah-u Teala'nın (c.c) tecellilerinin yeridir. Kuşatır (yesani) kelimesi Cenabı Hakk'ın (c.c) Zat'ının değil tecellisinin kuşattığı anlamındadır. O'nun Ulu Zatı bir yerde bulunmak ve kuşatılmaktan kesinlikle uzak ve yücedir.
 

İnsani kalbin uyanması ve gelişmesi için içtenlikle çok ibadet etmek; tam ve zorlu çalışma gerekir. Bundan dolayı mürid insani kalbin yeri olan hayvani kalbe devamlı yönelerek bakmakla emrolunmuştur. Bunu elde etmek için talip şöyle düşünür:
«Benim kalbim gerçekte saydam, parlak, sağlam ve nur gibi idi. Çok günah işlemem ve nefsimin arzuları, şeytandan gelen kuruntularımla insani kalbim karardı ve yaralandı. Bunları ancak mürşidim tedavi edebilir. Onun nefesi ve eli, ölüleri dirilten ve gözleri açan İsa Aleyhisselam'ın nefesi ve eli gibi bakışları ve tedavisi Lokman Hekim'in tabibliği gibidir.»
 

Bu şekilde inanan mürid teveccühe oturarak üstadının gelerek kendisine yönelmesini ve kalbini tedaviye başlamasını sabırsızlıkla bekler. Sanki bir gözüyle kalbine, diğer gözüyle yardım dileyerek arzuyla üstadına bakar.
 

Teveccüh'te oturan kardeşlerini aracı ederek, yalvararak yardım ister. Ondan yardım dilenmekten başka çaresi olmadığını itiraf eder. Üstadının senini duyunca Mecnun'un Leyla'nın sesiyle sevindiği gibi sevincinden uçar ve haz duyar. Korku ve ümit arasında bir duyguyla yardım dilemeyi artırır. Korkmasının nedeni şimdiye kadar tüm işlerini Allah-u Teala'ya (c.c) ısmarlamıştı, O'na dayanmıştı. Şimdi ise O'nun bir kulunun emri altındadır; uygunsuz bir iş yaparsa durumu çok kötü olur. Çünkü Allah'ın (c.c) affetmesi ile kulunun affetmesi aynı değildir.
 

Talip ümit yönüyle şu şekilde düşünür. Şimdiye kadar benim ruhum nefsimin elinde köle idi, şimdi ise Allah'ın (c.c) bir velisinin yardımı ve etkisi altındadır. Kötü ve çirkin nefs nerede, velinin yardımı nerede? İkisi arasında çok fark vardır.
 

Müridinin yarar görmesi için Teveccüh süresince Allah-u Teala'nın (c.c) rahmeti, nebilerin ve velilerin ruhları, melekler, Sahabe-i Kiram'ın yardımını hazırdır diye inanması gerekir.(1) Fakat bunların hepsi feyizden yararlandırma yetkisini üstada vermiştir.

 
(1) Nebi ve Veli'nin ruhları hazırdır diye inanmak lazımdır. Ama mutlaka buradadır ve gördüm diye kesinlikle iddia etmek alimlerce küfr olarak değerlendirilmiştir.

 

O da bu feyzi ancak kabule uygun edep sahibine verir. Bu edep bedenin edebi, kalbin gayreti, dikkati ve ruhun sevgisidir. Şüphe yok ki nefsi gaflette ve bedeni edep dışında olan yarar göremez. Mürid bu konularda kendini kusurlu görerek şöyle düşünür:
 

«Hastalık nedeniyle attar dükkanına (şifalı bitki ve güzel koku satılan yere) gitmiş, parası olmadığı için derdine derman alamıyor; bari dükkânın yanına bir yere oturayım, belki alışveriş yapanlar bana bir şeyler bağışlar, ben de onunla iyileşirim.» İşte bu durumda olduğunu düşünen mürid, nefsini teveccühte hazır olan herkesten aşağı bilmeli ve yok etmelidir.
 

Böylece güzel kokuları duyabilir. Üstadı hazır olunca daha fazla uyanmaya, yalvarmaya başlar. Büyük devletin elinden kaçmaması için çabalar. Yarar sağlamak için müridin korku, ümit, haz ve sevgi hallerinin artması gerekir.
 

Teveccüh sırası kendisine geldiğinde, Üstadı nefes verdikçe feyz almak için o nefesini içine çeker. Üstadın nefesini içine çektiğinde kalbindeki pası ve karanlığı yok ettiğine inanır ve kendi de kalbindeki pası ve karanlığı dışarı atmak için nefesini sağa ve sola doğru boşaltır. Üstadının nefes alıp vermesiyle kalbindeki yaraların kapandığını, iyileştiğini ve kalbinin beyazlaştığını düşünür. Üstadından ricada bulunarak bu durumu daha fazlalaştırmasını ister. Teveccüh bitince, müridin içindeki rahatsızlıklarının derecesi ortaya çıktığından rabıta anlatılır ve zikir eğitimi yapılır.
 


Rabıtanın Çeşitleri, Yararları ve Nasıl Yapılacağının Açıklanması

Rabıta'nın bir çok çeşidi vardır :

I - Üstadın Huzurunda :
Mürid kendisini tahta oturmuş bir hükümdarın önündeki dilenci gibi düşünür. Kalbini de keşkül (dilenci çanağı) gibi düşünerek onu hükümdarın önüne koyup bağışlayacağı şeyi bekler. Üstad hazır bulunduğundan burada hayal etmek gerekmez ve hayali rabıta yapılmaz. Mürid'de şuhud (olağan dışı görüntüler), mahviyet (kendini yok bilme), kalp sızlanması gibi şeyler olur ve korkmazsa bu hallerin artmasını ister.
 

Fakat korku olursa rabıtayı bırakır. Eğer kendisinde herhangi bir hal belirmezse mürit üstadından yardım istemeyi en büyük kazanç bilir. Çünkü aciz ve cimri değildir. Fakat her şey Allah-u Teala'nın (c.c) ezeldeki ilmine göre belirli bir zamanda olur, daha önce açığa bakmaz. Mürid nefsine : « Büyüklere bağışlanan sevgi ve aşktan sana da pay verilir» diyerek avutur. Nefsi inanmaz ve kendisine; «Sen kötü talihli ve yoksunsun» diyerek karşı çıkarsa, mürit derhal Allah'a (c.c) sığınarak : « Nefsim kusur sendedir» suçlamasıyla yalvarmalıdır.
 

Ayrıca nefsinin iyi işlerinden ve kemâliyetinden (olgunluğundan) Allah'a (c.c) sığınmalıdır. Allah'ın ezelde kendisi hakkında iyilik ve yardımının olduğunu; yüce hedef ve amaçların O'nun bağışlanmasıyla gerçekleşebileceğini bilmelidir. Her türlü kemalatı (olgunluğu) O'ndan istemelidir. Mürit yeteneğine güvenmemeli; yalnızca Allah'ın iyilik ve cömertliğini kendisi için yeterli görmeli ve üstadının yardımını dileyerek kesinlikle kendisiyle Allah-u Teâla (c.c) arasında aracı olduğuna inanır. Bu düşünce onun nefsini tembellik ve ümitsizlikten kurtarır. Cenab-ı Hakk'ın (c.c) şu ayeti bunu göstermektedir.
« Bizim yolumuzda ciddiyetle çalışanları, yolumuza ileteceğiz.»

II - Üstadın Bulunmadığı Yerde :
 

1) Hatme yapılırken rabıta : Hatme başlamadan önce hatmenin hoş geçmesi, gönül rahatlığıyla yapılması ve mürşidinin orada hazır bulunması dilenir. Böylece onun yardımıyla kalp huzuru elde edilir. Hatme duası okunurken isimleri geçen tarikat büyüklerinin ruhaniyetleri hazırdır. Her biri kendine uygun muhabbet (sevgi) , ma'rifet (Allah'ı (c.c) bilme), dünyayı terk etme, sabır, sıkıntılara katlanma gibi kıymetli armağanlarla birlikte gelirler. Bu armağanların dağıtılması üstad hatme yapılmasına aracı olduğundan onun eliyle olur. Hatme yapılması müritlerin yararı içindir ve onlar da bu armağanları ancak üstadlarından isterler.
 

2) Şekli (suri ) ve manevi rabıta : Müridin şeyhini gözünde canlandırarak düşünmesidir. Sanki üstad karşısından oturmuş, yüzü ayın ondördü gibi nur saçar. Oradan çıkan ışıklar müridin kalbine gelir, sonra da tüm bedenine yayılır. Şekli rabıtanın diğer bir çeşidi de müridin mürşidini tüm bedenini saran nurdan bir giysi gibi düşünmesidir. (Telebbüs -elbise- rabıtası ) Bu giysiden yayılan ışığın kalbine, diğer latifelerine ve sonra tüm bedenine yayıldığını düşünür.
Bu tür rabıta, rabıtadan feyz alan kişilere verilir. Yine bu rabıta vesveselerine saldırısı arttığında, kalbin sıkıntı ve hayrete düştüğü anlarda ve üstadın müridin gözünde heybetinin kaybolduğu durumlarda yararlıdır. Bu rabıta şeyhin müride geçmesi ve birleşmesiyle olur. Bu durumda mürit kendisini zarf olduğunu, şeyhinin de içine girdiğini düşünür.
Bu şekilde mürit çoğu zaman hiçlikte olur; kendi yerine mürşidini görür, ondan fani (yok) olur ve onunla birleşir. Şöyle ki; birleşme ve yok olma ancak muhabbet (sevgi) ve mahviyet'in (kendini yok bilme) en son derecesinde gerçekleşir. B) Manevi Rabıta : Bu rabıta şekil ve nurlarla ilgisi olmayan, duyularla belirlenemeyen, yüce bir anlam olup ancak kalp ile bilinir. Şekli rabıtadan sevgi, manevi rabıtadan ise ihlas (içtenlik ) doğar. Bazen her iki rabıta birleşir, parlak dolunay gibi mananın heybeti ve görüntüsü birlikte gözlenir. Düşünüş veya görünüşün sonucuna göre sevgi veya ihlastan her biri diğerini bastırır. Hangisi çoksa diğerini yok eder. Bazen de her ikisi eşit olarak beraberce bulunurlar.
 

Bu Rabıtanın Çeşitleri :
 

Üstadın sözlü emirlerini o bulunmasa bile yerine getirmek; yasaklarından sakınmak; hoşlanmadığı şeyleri bırakmaktır.
 

Üstadın her şeyi kuşattığını ve her şeyde tasarruf ettiğini (etkileme yetkisi verildiğini) düşünmek; üstadın kemalatının dışa vurduğunu açıkça görmek.
 

Üstadını görmeyi ve onunla buluşmayı kalbi yanarak aşırı istemek. Onunla ilgisi olan şeyleri (evladını, mallarını, evlerini, bağlılarını ve hizmetçilerini) düşünmek. O'ndan ayrılmaktan üzülmek.
 

Bir günahtan kaçınırken, yolda yemek yerken, üstadını kendi ile birlikte görmek. (bu durumda edebli olunmalıdır. )
 

Mürid uyurken, ayağını uzatırken ve abdest bozarken kıbleden sakındığı gibi üstadının bulunduğu yönden de sakınmalıdır.
 

Üstadın bulunduğu yönü nurla kaplanmış, diğer yerleri karanlık görmek ve şeyhinin bulunduğu yöne yönelmek.
 

Mürit bütün ibadetlerini hal ve hareketlerini tümüyle rabıta yapmalıdır. Namazdan, uykudan, ders alma e vermeden önce rabıta yapmalıdır. Çünkü ki rabıta arasında yapılan işler tamamen rabıtayla geçirilmiş olur.
 

Uyandıktan sonra üstadını başı ucunda düşünmek. Böylece yatarken , kalkarken edebe uyulur.
 

Dost ve arkadaş toplantılarında, yemek davetlerinde mürşidinden öğrendiği sohbetleri yaparsa maddi iştahtan önce manevi iştah elde edilir.
 

Müridin hanımı ile buluşmadan önce mürşidinin sohbetini yapması çok yararlıdır. Buna özen gösterilmelidir. Bu sohbetten hanımında manevi şehvet doğar, sonra ruhta manevi sevgi oluşur.
 

Müridin diğer alim ve şeyhlerin yanındayken ve özellikle kendi şeyhine karşı iseler rabıtaya önem verir. Böylece onlar mürşidine olan sevgi ve ihlası azaltıcı etkide bulunamazlar ve manevi halini ortadan kaldıramazlar.
 

Haset (çekememezlik) ve gıpta (imrenme)'yı önleyen rabıta :Güzel binek, değerli yiyecek, şahane evler, yeşil ve etkileyici yerleri gördüğünde mürit rabıta yaparak şu şekilde düşünür: «Keşke mürşidim burada olsaydı şu su başında sohbet etseydi, ne güzel olurdu veya şu güzel giysileri giyseydi, şu güzel binite binseydi, şu şahane köşkte otursaydı.» Bu şekilde düşününce haset ve gıpta yerine sevgi doğar, insan günah işlemekten kurtulur. Ayrıca bu durum nazara (göz değmesi) da engel olur.
 

Nimetler (iyilikler) karşısında rabıta : Üstadım bende bu nimetlerin bulunmamasından dolayı zayıflık ve ümitsizlik gördü; Allah-u Teâla'ya (c.c) yalvararak rica etti onun duası nedeniyle Cenabı Hak (c.c) bana bu nimeti bağışladı. Bundan dolayı nimeti veren Allah-u Teâla'ya ve aracı olan üstadıma teşekkür etmem gerekir.
 

Musibet (bela) anında rabıta : « Üstadım bende kibir, kendini beğenme, şımarıklık ve dünyaya düşkünlük gördü. Nefsimdeki bu kötülüklerin gitmesi için Allah-u Teala'ya (c.c) yalvardı, rica etti. Cenab-ı Hakk da (c.c) bana bu musibeti verdi. Çünkü; «

Allah-u Teala'nın (c.c) rahmeti, kalpleri kırık olanların yanındadır.» Hadisi şerifine göre: « Bu musibet benim için esasta en büyük iyiliktir. Bu bela nedeniyle gaflet ve kendimi beğenmekten kurtulur, uyanık olurum. Bundan dolayı Allah-u Teâla (c.c) ve üstadıma teşekkür etmeliyim» diye düşünür.
 


Zikir

Zikir iki çeşittir :

1. Lafza-ı Celal (Allah sözü) zikri,
 

2. Nefy-u İsbat (Kelime-i Tevhit ) zikri.

1. Lafza-ı Celal Zikri :
Celal zikri yalnız kalple veya hem kalp hem de latifelerle çekilir. Müride ilk kez beş bin adet verilir. Herhangi bir nedenle eksik çekerse veya bırakırsa kazası gerekmez. Bunu çekiliş yöntemi şu şekildedir : Salik abdestli , gözleri kapalı, kıbleye veya üstadının yönüne doğru duvara yakın olarak bir örtü altına girerek oturur. Sağ ayağını sol ayağının altına koyar, sağ kalçası üzerine oturur; bunu yapamazsa bağdaş kurarak ve diz çökerek oturur.
 

Yirmi beş kez diliyle « Estağfirullah» der. Sonra sekiz adet Fatiha'yı okuyarak Sadatlara hediye eder. Daha sonra mürşidine rabıta yaparak kalp huzuruyla zikr etmek için yardım ister. En sonunda ağzını kapatır, dilini damağına yapıştırarak Allah, Allah diye virdini çekmeye başlar. Her yüz adet bitince diliyle bir kez «İlahi ente maksudi ve rıdake matlubi» Allah'tan başka gayesi olduğu için de kendini bu konuda yalancı görür.
 

Çünkü gerek zikir etmede, gerek başka gayesi olmadığını söylemede samimi değildir. Bu duruma üzülür ve gayesinin düzgün olması için üstadına yalvarır. Zikri bitinceye kadar bu şekilde devam eder.
 

Bitirince de «Görevimi gafletle yaptım. Gafletle yaptığım zikir günah işlemek gibidir» der ve yaptığı ibadeti Cenab-ı Hakk'a (c.c) yaraşır bulmayarak yeniden yirmi beş kez « Estağfirullah» çeker. Bu istiğfarı oruç, namaz, Kur'an-ı Kerim okumak ve okutmak, farz veya nafile ibadetler gibi hayır işlerinin başında ve sonunda devamlı yapar.
 

Celal zikri konusunda Sadat-ı Kiram şunları söylemişlerdir : Alalh (c.c) kelimesinin kalbinde nurla yazılı olarak düşünmek; sözsüz sadece kalbden anlamını söylemek; sürekli kalbden anlamını söylemek; sürekli kalbden Allah (c.c) sözünü geçirmek; anlamını düşünmeden sadece sözü kalben söylemek veya kalben hem anlamı hem de sözü devamlı anmak. Bunların en güzeli sonuncusudur.
 

Kitap ezberleyen öğrenci gibi, önce Cenab-ı Hakk'ın (c.c) huzurunda bulunma düşüncesine kendini alıştırır, sonra da kalbini O yüce zikre bağlar. Bu şekilde zikir yapmak sevap kazanıp, cezayı gidermek için değil; esas amaç olan murakabeyi (Alalh-u Teala'nın (c.c) huzurunda olma) elde etmek içindir. Gerçekten de zikrin bu türü çok güzeldir ve hızla murakabenin kazanılmasına neden olur.
 

Zikir ederken gaflet ve kuruntu (vesvese) olursa bunları kovmakla uğraşmamak gerekir. Çünkü bunlardan kurtulmak çok zor ve karışıktır. Zikir yapan sıkılmamalı, kızmamalı, belki de bunlar yaptığım zikirden dolayı oluyor diye düşünerek kalbinin zikrini izlemelidir.
 

Bu şekilde zikirden hoşlanır. Allah'u Teala (c.c) bir kulunun kalbinin uyanmasını ve gönlünün huzura kavuşmasını dilerse ona bir takım belirtiler gösterir. Bu belirtilerden en açık olanları; nefsin kötü tutkularından ve arzularından kaçınma ile haram ve mekruhlardan sakınmadır. Bunlar görülünce latifelerle Zikir etmenin zamanının geldiği anlaşılır. Latifelerin makamlarının (yerlerini) anlatmak uzun uzadıya açıklamayı gerektirdiğinden dikkatlice okumalı ve anlamaya çalışmalıdır.
 


Letaifler ve Zikir

Latifelerin Açıklanması ve Zikri :

Bilindiği gibi insan gerçek yapısı on latifeden oluşmuştur. Bunu beşi emirler (melekut) aleminden, diğer beş tanesi de madde (mülk) alemindendir.
 

Emir alemi arşın üstündedir; görüntü ve madde olmaksızın Allahu Teala'nın (c.c) emriyle yaratılmıştır.
 

Alem-i mülk, alem-i halk denen madde alemi ise arşın altında hava küresine kadar olup beş duyu ile anlaşılabilir.
 

Emirler aleminden olan beş latifeden biri insani kalb'dir. Madde aleminde yer, insanın sol memesinin dört parmak altındadır. İkincisi insani ruh olup sağ memenin dört parmak altındadır. Üçüncü sır'dır ve sol memenin iki parmak üstündedir. Dördüncüsü hafa ismini alır, sağ memenin iki parmak üstündedir. Beşincisi boyun çukurunun iki parmak altında bulunan ahfa'dır. Bu latifeler İmam-ı Rabbani (k.s) Hazretlerinin buyurduğu gibi nurdan yaratılmıştır. Bunların varlığını keşif sahipleri de söylemektedir. Çünkü bu latifeler esas yerlerine döndükten sonra yerleri boş olarak görülmektedir.
 

Gerçekten Allah-u Teâla (c.c) bu latifelere kendi Rabbani kemalatından kemaliyet (olgunluk) ve yetenek vermiştir. Bunlar emir aleminden madde alemine taşındıktan sonra, insan bedenine konulurken, nefis onların nurlarını karartmış, kemalat ve yeteneğini de eksiltmiştir. Allah-u Teala'nın (c.c) latiflere verdiği kemâlat şu şekildedir:
 

Kalb için zati tecelli ve huzuru yaratmıştır.
 

Ruh için zati sevgi ve cezbeyi yaratmıştır.
 

Sır için zati vahdeti (Cenab-ı Hakk'ı (c.c) bir bilmek) yaratmıştır.
 

Hafa için istiğrak'ı ahfa için izmihlal'i yaratmıştır.
 

İstiğrak : Duygularla ve düşünceyle anlaşabilen tüm varlıkları, dağılmaksızın Allah-u Teala'nın (c.c) Zati tecellisine batmış olarak; O'nun yüce zatını ise bütün yaratılanı kuşatmış olarak görmek ve anlamaktır. Suya dalmış kişinin su, suyunda o kişi olmadığı gibi, suya dalan kişi dalışının derinliğinde görülmez. İstiğrak halinde kul kuldur, Rabb de Rabb'dır. Yani istiğrak halinde Allah-u Teâla (c.c) gerçekten değil de, belirme ve ululuk yönünden tüm varlıkları kuşatmış olarak algılanır.
 

İzmihlal (Kaybolma, dağılma) : Tüm eşyayı Allah-u Teala'nın (c.c) ilahi varlığında dağılmış ve yok olmuş olarak görmektir. Bu suyun sütün içinde kaybolduğu gibidir. Fakat bu da gerçek birleşme değildir. Zira yaratılanla yüce yaratıcısının birleşmesine inanmak açıkça küfürdür. Allah-u Teala'nın (c.c) varlığı kuvvetlidir, hükümrandır, mutlaktır ve yaratılanların varlığı esastır.
Yaratılanlar ise O yüce varlığın gölgesidir, zayıf ve sonradan olmadır. Biz özellikle kalbin O'na ileri derecede bağlı olması nedeniyle bu tanımlamayı kullanıyoruz, yoksa birleşme söz konusu değildir.
 

Latifeler insan bedeniyle birleşince, nefs emirler aleminden olan beş latifeyi karartmış nurlarını söndürmüş ve feyz alma kapısını kapatmıştır.
 

Bu kötü olay şunlara neden olmuştur :
 

Kalbin zati sevgisi ve huzuru dünya sevgisine, huzuruna ve olaylara bağlı kalmaya dönüştü.
 

Ruhun zati sevgisi dünya sevgisi ve nefsin hırslarına dönüştü.
 

Sırrın vahdeti (birlik duygusu) nefsin kendini tek varlık olarak görmesine dönüştü.
 

Hafa'nın istiğrakı dünyanın hazlarına dalmaya dönüştü.
 

Ahfa'nın izmihlali ise dünya hırsına dalmaya ve dünya uğruna kendini yok etme durumuna dönüştü.
 

Bunların sonucunda nefis kendi isteklerinden başka tüm kemalatları unutulmuş ve umursamaz olmuş; sadece kendini görür hale gelmiştir.
 

Madde aleminde olan beş latifenin temel özelliği eksiklik; karanlık ve kusurdur. Dört unsur (elaman) toprak, su, ateş ve hava ile nefsi emareden oluşan bu beş latifenin özellikleri şunlardır : Toprak elemanlarının eksik yanı ibadetlere ilgisizlik, emirlere uymamak, yasakları yapmaktır.
 

Su elemanının eksik yanı nifak (iki yüzlülük) tır. Bu suyun bulunduğu kabın rengi ve şeklini alması gibidir. İyi kişiler yanında iyi, kötü kişiler yanında kötü olur.
 

Ateş elemanın eksik yanı nefsi sevmek ve onun uğruna kızmaktır. Bundan da çekememezlik, hırs ve şehvet ateşi doğar.
 

Hava elemanının eksikliği kibirdir. Bu da tüm yaratıklardan kendini üstün görerek Hakk'a sırtını dönmektir.
 

Nefsi emmarenin eksiği ise Allah (c.c) korusun- ilahlık iddiasıdır. (Nefsin Tanrı olduğunu ileri sürmesidir.)
İşte kalbin tüm hastalıklarının nedeni bu eksikliklerdir.
 

Cenab-ı Hakk (c.c) bir kulunu doğru yola getirmeye dilerse kerem ve iyiliğinden cezbe verir ya da razı olduğu işler yaptırır; bundan da yine cezbe doğar. Cezbeden başka, kulunu nefis kemalata ermiş ve başkalarını kemale erdirebilen bir mürşidi kamille karşılaştırır; bu zatta onu olgunlaştırarak gerçeğe erdirir. Bu mürşidi kamil latifelerin üzerindeki kötü etkisi kaybolur. Latifeler asıl makamlarına dönmeyi isterler ve sonuçta ilk kemallerine kavuşurlar. Bu kavuşma yüce bir yolculukla olur: Yeryüzünden kalbin makamı olan arş'ın dış yüzüne kadar dokuz bin yıldır. Kalbin makamından emir alemindeki ruhun makamına kadar dokuz bin yıllık uzaklık vardır. Böylece her makam arası dokuz bin yıl olduğuna göre yeryüzü ile ahfa latifesinin makamı arası kırk beş bin yıllık uzaklıktadır.
 

Ahfa latifesini makamı emir (melekut) aleminin sonudur. Daha sonra latifeler emirler aleminden Allah (c.c) sıfatlarına doğru yükselme başlar. Çünkü sıfatlar alemi emirler aleminin aslının aslıdır. Sonra sıfatlar aleminde isimler alemine sonra şuun (olaylar) alemine, oradan da ilahi zat'a yükselirler. Ancak sıfata kadar makamla ondan sonrasına da hal ile yükselme gerçekleşir. Makamla yükselme süreklidir ve kişiliğe mal olmuştur; sabit ve değişmeyerek devam eder. Hal ise bunun tersinedir, gelip geçici bir durumdur, kişilik yapısına mal olmuştur.
 

Latifeler makam ve kemallerine (asıl yerlerine ) vardıkları zaman kalbin kemali olan tam huzur; ruhun kemali olan tam cezbe; sırrın kemali olan tam birlik (vahdet); hafa'nın kemali olan tam yokluk (benlikten arınma) ve ahfa'nın kemali olan tam izmihlal (ilahi varlıkta kaybolma) kendiliğinden gerçekleşir. Bazen bu latifeler asıl yerlerine vardıkları halde mürit bunu bilmez ve yorgunluğunu anlamaz. Fakat bu varışın belirtileri vardır ve bunlar Nakşibendi kitaplarında etraflıca açıklanmıştır.
 

Bazen latifelerin bir kısmı ilerler, diğer kısmı ilerlemez.Yalnızca tam cezbe veya cezbe olmaksızın tam huzur olabilir. Buna seyr-i fillah (Allah'ta (c.c) ilerleme), seyr-i ulvi (yüce ilerleme ), seyr-i cezbe (cezbe de ilerleme) ve seyr-i afaki (ufuklarda ilerleme) denilir. Bu durumda birçok kez mürid sahiv (ayıklık) için mahiv (yok olma) olur. Hatta kendisine görülenlerin ve hallerinin artışından dolayı kalbini ileri derecede gayesine bağlayan mürit dünya ve ahiretle ilgili işlerini unutur. Bu durumda nefy ve isbat zikrinin zamanı gelmiş demektir.
 


Nefy ve İsbat Zikri

Kötü arzuları nefyetmek (kovmak, gidermek) gayesiyle mürit şuhuda (görüntü, zuhurdan zuhura -türeme, ortaya çıkma-) iletilir. Buradaki şuhud ve zuhurun hepsi velayet-i suğra, - küçük velilik- makamından sayılmaktadır. Bu velilik kulluğu ve nefsin hastalıklarını bilme makamıdır. Bu makamda nefis sakin ve mutmain (gönül doygunluğu) gibi görülse de, emirlere uyma ve yasaklardan sakınma hali, hatta nefsin arzularının azalması onun özelliğinden değil, alışkanlık kazanmış olmasındandır. Alışkanlıktan dolayı da emirlere uyma ve yasaktan kaçma istenilen amaca uygun değildir.
 

Cenab-ı Hakk (c.c) bir kulunu merdiye makamına kavuşturmayı, marifetine erdirmeyi, seyr-i enfusi (mana seyri) ve kulluğuyla şereflendirmeyi dilerse, ona Vahdet makamında azamet (büyüklük) ve Celalini (ululuğunu ) gösterir. Bunun yanında Allahu Teâla (c.c) kulunun nefsine ; « Topraktan yaratılan kul nerede, Alemlerin Rabbi nerede» diye bildirir. Kul bir bakar ve Alemlerin Rabbi'yle çirkin ve kötü nefsi arasına hiçbir ilgi olmadığını anlar.
 

İlahi sevgi, yakınlık ve dostluk davalarının yalandan ibaret olduğunu görür. Perişan ve pişmanlıkla nefsini hastalıklardan temizlemek için döner. Buna ikilik makamı denir. Burada müridin latifeleri döner fakat kalbi oraya bağlı kalır ve oranın sevgisini unutmaz. Huzura kavuşan kul sanki iki kişi olmuş gibidir.
 

Birincisi ilahi huzurda yakınlık, dostluk ve sevgi davasında kalır, ikincisi ise nefsini temizlemek ve kulların işlerini görmek için geri dönmüştür. Mürid geri döndükten sonra madde alemindeki latifeleri, emirler alemindeki latifelerinin nurlarının yansıması ve etkisiyle değişime uğrayarak başkalaşır. Her latifenin eksik yanı kendisine uygun özelliğe dönüşerek nurlanır :
 

Toprağın eksikliği olan ibadetlere , emirlere karşı ilgisizlik ve tembellik, yumuşak huyluluğa ve insanlardan gelen sıkıntılara katlanmaya dönülür.
 

Suyun eksikliği olan nifak (ikiyüzlülük), Sıbğatullah (Allah-u Teala'nın (c.c) boyasıyla boyanmak) rengine dönüşür. Kul Allah-u Teala'nın (c.c) ahlakıyla ahlaklanır, onun boyasıyla boyanır onun boyasıyla boyanan kişi de Cenab-ı Hakk'ın (c.c) rızasından başka hiçbir şey bulunmaz. Her gördüğü veya birlikte bulunduğu kimsede Hakk'ın Kemal ve Cemal'ini görür. Çünkü Allah-u Teala kemal veya cemal bulunmayan hiçbir yaratık yaratmamıştır. Hatta kafirler ve yılan gibi vahşi hayvanlar da bile bu kemaliyet ve cemaliyet gözlenir.
 

Ateş'in eksikliği olan öfke ve nefse düşkünlük; şer'i şerife uyma ve ilahi aşka dönüşür. Cenab-ı Hakk'ın (c.c) haram ettikleri yenilip içilince öfkelenerek karşı çıkar.
 

Hava'nın eksikliği olan kibir ve kullara karşı büyüklenme hali; halkı sevmeye ve alçak gönüllülüğe dönüşür. Kendinin yaratıklara ihtiyacı olmadığını anlar ve isteklerini Rabb'inden başka hiç kimseye bildirmez. İslamiyet izin verirse kafir de olsa herkesin isteklerini karşılar ve hizmet eder.
 

Özetle, emir alemindeki latifeler asli yerlerine yükselip, madde alemindeki beş unsurun eksiklik ve arzuları değişince, insana hakim olan nefis terkedilmiş ve hizmetçisiz kalır. Her iki latife grubu da nefse karşı gelir ve nefis işlerini sürdürecek nurani veya zulmani bir araç bulamaz. Bu durumda kendi de ister istemez nurani latifelere uyar, onların isteklerine boyun eğer. İşte bu radiye ve merdiye makamıdır. Artık nefis bu makamda kalır. Latifelerin hoşlanmadığı tüm şeylerden ve kötü ahlaktan yüz çevirir.
 

Nefsi arzularını İslamiyet'in sınırları içerisinde yerine getirir. Mesela kendini ve eşini haramdan korumak ve çoğalmak amacıyla evlenir. Şehvet , haz gayesiyle değil. Allah'u Teala'nın emrine uymak ve ibadet için yer içer ve uyur. Kısaca tüm hareketlerini İslamiyet'e uygun ve iyi niyetle yapar. Nefis istek ve arzularını İslamiyet'e göre yaptığı için nurani latifeler tekrar onun emrine girerek hizmet ederler. Bu makama ri'cat (dönüş) makamı denir.
 

Radiye ve merdiye makamından dönüş yapanlar iki kısımdır :
 

1- Birinci kısmı enbiyada olduğu gibi yalnız kendi nefsi için döner.
 

2- İkinci kısmı ise Resullerde olduğu gibi yalnızca kendi nefsi için değil halkı irşad ve davet etmek için dönerler. Bunlar da iki kısımdır :
 

A) Bazılarında cezbe ateşi ve kararsızlık bitmiş olur. İkinci kez yükselmeye istekleri kalmaz. Bunlar kendi nefislerinde kusur görürler ve onlarla uğraşırlar ve hallerini bulanıklıktan tamamen temizlerler. Böylelerinin tarikatları sağlam ve irşadları da kuvvetli olur.
 

B) Diğer bir kısmının cezbe ateşi sönmez; suri ve manevi tecellilere, visal (kavuşma) ve vahdete yönelirler. Şiddetli bir istek nedeniyle ikinci bir kez seyire (yükselişe) başlarlar. Bu yükselişe seyri uryani (yalın yükselme) denir. Bunlar kendi nefislerinde kavuşmaya araç olan hiçbir ibadeti ve kemaliyeti görmezler. Tersine kavuşmalarını, yalnızca Cenab-ı Hakk'ın (c.c) fazl-u keremi'nden görürler. Bu makam en yüce, en şerefli ve en güzel makamdır. Ancak bu makamda telvin (boyanma) ve terbiyeyi bıraktığı ve nefsini unuttuğu için bulanıktan kurtulamaz. Kendini saflaştırsa ancak temkin makamına kavuşur. Bu iki makamı birlikte elde edenler kibrit-i ahmer'den daha kıymetli ve nadirdir.
 

Sadat-ı Kiram'dan Hace Alaaddin Atar (k.s) ve bazıları yeni tarikata girenlere gaflet, vesvese ve kuruntuları önlemek gayesiyle nefy ve ispat zikrini, ism-i celal zikri gibi vermişlerdir. Bunlar masivatı (Allah-u Teala'nın (c.c) dışındakiler) yok etmek için « La maksude illallah» (Allah'tan (c.c) başka gaye yoktur) anlamını kasdettiler. Gavs-ı Azam Seyyid Sıbğatullah Arvasi gibiler kalbin saflaşması için başlangıçta nefy ve ispat zikrini; daha sonra kalbin toparlanması için de ismi celal ve latifeler zikrini vermişlerdir, zira bu ikisi murakabeye girmek için daha kuvvetli araçtır. Şeyh Abdurrahman-ı Tahi (k.s) ise bazen zikir olmaksızın nefesin göbek altında tutulmasını emrederdi. Böyle yaparak içerden zulmet (kalp karanlığı) çıkarıldığını söylerdi.
 

Özetlemek gerekirse; bazıları kalbi genişletmek amacıyla tam sahivi (tam uyanıklığı) seçerek nefy ve ispat zikrini; diğer bazıları da cemiyeti (toplanmayı) çabuklaştırmak için celal zikrini tercih ettiler. Başka sadatlar ise, hem cemiyeti çabuklaştırmak, hem de tam sahivi elde etmek için her iki zikri birlikte yaptırdılar. Bu açıklamalar tarikata yeni başlayanlar içindir.
 

Velayet-i Kübra sahipleri ise hayalleri kovmak, şehvetleri de engellemek için belirli zamanların dışında nefy ve ispat zikrine devam etmeyi arzu ettiler. Belirli zamanlarda yapılan zikrin onların şanına yakışan anlamını düşünerek dil ile tehlildir (La ilahe illallah ) şeriatın emrettiği zikirlerin hepsi dil ile yapılır.
 


Nefy ve İsbat Zikrinin Rükünleri

Nefy ve ispat zikrinin dört rüknü vardır :
 

1- La İlahe İllallah
 

2- Muhammedün Resulullah.
 

3- Bu ikisinin anlamlarını düşünme.
 

4- Nefesi bırakırken kalben « İlahi ente maksudi ve rıdake matlubi» demektir.
 

Nefy ve ispat zikrinin dört şartı vardır :
 

1- Göbekten alnın üst tarafına doğru uzanan ve seyf (kılıç) denen kalın ve dik çizgidir.
 

2- Alnın üst tarafından sağ kulağın arkasından geçerek sağ omuza, oradan da kalbe gelen mükennis (temizleyici) isimli çizgiyi düşünmektir.
 

3- Nefesi tutmaktır.
 

4- Tekliktir. Hem nefesi hem de bir nefesteki zikir sayısını tek yapmaktır.
 

Nefy ve İsbat'ın edepleri de beş tanedir :
 

1- Çizginin deri ve et arasında
 

2- Beyaz ve saydam olarak düşünülmesidir.
 

3- Çizginin göbekten göğse, oradan boğaza, sonra çeneye çıkmasıdır.
 

4- Vücudun hiçbir organının kıpırdamamasıdır.
 

5- Kalbe Allah kelimesini şiddetle vurarak girdirmek ve vuruş anında kalbin bundan etkilenmesini sağlamaktır.
 

Nakşibendi Tarikatı'nda En Önemli Şey İtikadı Ehl-i Sünnet'e Göre Düzelmek ve Dört Hak Mezhepten Birine Uymaktır
 

Şah-ı Nakşibendi Hazretleri'nin (k.s) açıkladığına göre en önemli nokta dinin emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından kaçınmaktır. Kemal derecesine varmak için tek başına bunun yeterli olabileceğini söylediler. Bunu sağlamak için Ruhsat ve bid'atlerden sakınmak, tüm vacipleri tam olarak yapmak, mekruh ve haramlardan kaçınmak gerekir.
 

Hatta hilaf-ı evla (en iyinin dışında ) ve tenzihi (hafif) mekruhlar bile nisbet ve huzuru elde etmeye engeldir, diye buyurmuşlardır. Zira bu yüce tarikatın temeli ilahi sevgi ve gayrettir. Bu sevginin ve gayretin aşırı olması sonucu insan kendisi için iyi olanı göremez, dinin dışına çıkar, fitneye düşer, yersiz sözler, saçmalıklar ve şatahat (kendinde olmadan söylenen) sözleri söyler.
 

Sekir (kendinden geçme) ve nefsi görmemek hali kişiye dinin temel kurallarını unutturur, fitneye düşürür. Halbuki şer'i şerifin dışına çıkma sevgi ve gayrete engeldir. Bundan dolayı emaneti (muhabbet ve gayreti) yüklenmekten yerler, gökler ve dağlar korktular. Hatta yaratılanların en şereflisi olan Peygamberimiz (s.a.v) muhabbet fitnesinden Allahu Teâla'ya sığınmıştı. Nitekim Efendimiz Hafız Şirazi (k.s) bu inceliği şöyle belirtmişti: « Gerçek şudur ki, başlangıçta sevgi ve aşk kolayca ortaya çıkmamıştı. Tersine, sonradan birçok sıkıntı ve zorluklara katlanmakla ortaya çıkmıştı. »
 

Çoğu zaman sevgi uygunsuz , hatta çirkin söz ve hareketlerin ortaya çıkmasına; ehli sünnet inancına zıt görüşlerin doğmasına neden olur. Cahillerin çoğu, hallerine kendi vicdanlarını şahit gösterir ve şöyle derler: « Biz Allah ve Resulüne yakınız, durumumuzda kuvvetli bir nispet görüyoruz!» Aksine vicdanları kendilerini Allah (c.c) ve Resulünden uzaklaştırır ve yakınlık zannettikleri durum uzaklaşma nedeni olur.
 

Keşke onlar vicdanlarını Peygamberimize bıraksalardı ve cezbelerini şeriat sınırında tutsalar ve ibadetlerini ona uygun işleselerdi. Çünkü cezbe şeriata zıt ise o cezbe sahibini hata yapmaya yönelir. Gerçekten şeriata uygun olmayan cezbeye sahip olduğuna inanan kişiyi doğru yola döndürmek, yüz tane gafil kişiyi doğru yola getirmekten daha güçtür.
 

Kendisi tarikatta bulunurken ve başkasına yol gösterirken vicdanını işe karıştırmaktan son derece sakınmak gerekir. Şeriatın açık kuralları bunun dışındadır. Kendi düşüncesine göre davranarak bir haramı veya mekruhu işlemenin dinimizde yeri yoktur.
Rabbim nefsimizin bize süsleyerek gösterdiği hurafelerden bizi korusun. Gerçekte nefis kendisine bir ay çıkarmak ümidiyle ancak hoşuna giden şeyleri ister ve yapar. Eğer şeriatın sınırları belirlenmemiş olsaydı, nefis birçok kötü şeyleri güzel, öldürücü zehiri bal ve şeker gibi göstererek bizleri aldatacaktı.
 

Niyeti ciddi ve arzusu gerçek olan Nakşibendi Tarikatı isteklisinin inancını Ehli Sünnet görüşüne göre düzeltmesi gerekir. Ehli Sünnet itikadının imamları Şeyh Ebu Hasan Eş'ari ve İmam Ebu Mansur Maturidi'dir. Dinin ileri gelenleri çok önemsiz kısımlarda onlardan ayrı karar vermişlerdir. Bu kısımların dışındaki konularda, kimin düşüncesi bu iki imamın düşüncelerine zıtsa ona uyulmaz ve bu iki imamın kuralları, yöntemleri ve koydukları esaslar dışında düşünce ileri süren arif, tasavvufçu, tefsirci, hadisçi gibi fıkıh alimi olmayanların içtihadıyla hareket edilmez. Bu iki imam itikad konusunda tüm Ümmeti Muhammed tarafından tam ve yetkili kabul edilmiştir.
 

Yine bu ümmet, keşifte bulunanların keşiflerini, hata yapılabilecek konuları ve ayet ve hadisleri tevil eden (kendine göre yorumlayan) tasavvufçuların görüşlerini benimsememiştir. Çünkü bu tasavvufçuların tüm delilleri hata veya gerçek olabilecek ve dinen uyulması zorunlu olmayan keşiflerdir. Hatta tasavvufçular keşfe güvenilemeyeceğini belirterek bu konuda hiç kimseden çekinmeden, utanmadan bizi uyarmaktan kaçınmamışlardır. Zira bu zatların amaçları Allah-u Teala'nın (c.c) hoşnutluğunu kazanmaktır. Allah-u Teâla (c.c) onları insanlara yol gösterici olarak yaratmıştır. Onlar Allah'tan (c.c) korkarlar, sapıklıktan ve bozgunculuktan sakınırlar. Allah (c.c) onların sırlarını yüce kılsın, iyilikle ödüllendirsin.
 

Allah-u Teâla (c.c) kuralları arasında paylaştırdığından, her ilim onu iyi bilen kişiden öğrenilmelidir. Fıkıh ilmi fakihten, İtikat ilmi akaid alimlerinden, tasavvuf ilmi de mutasavvıftan elde edilir. Kendi dalının dışında ilim belirtenin ilmi geçerli değildir. Mesela İbn-i Hacer Heytemi tecvid ilminde İmam Cezeri'yi babası Şeyh Muhammed Cüveyni'den daha çok benimsemişti. Halbuki kendisi ve babası hakkında; « Eğer bu zamanda bir nebi olsaydı bunlar olurlardı» denilmişti. Fakat o : « İnci ve mücevher satıcılarında boncuk bulunmaz» diyerek bu durumu açıklamıştır.
 

Mürit itikat bilgilerini düzelttikten sonra, ikinci olarak dört mezhepten birisinin fıkıh bilgileri ile ibadetlerini yapmaya çalışır ki bu tarikatın temel kurallarındandır. Talip uymuş olduğu mezhebin en seçkin görüşünü benimsemelidir. Zira mezhepte de tam doğru olmayan görüşlere uymaya bile izin verilmemiştir, nerede kaldı ki zayıf bir görüş kabul edilsin.
 

İtikat düzeltildikten sonra, mezhebe göre ibadetlerini yapma işi gerçekleştikten sonra mürit kalp temizliğine başlar. Zikir ve rabıtanın birisi veya her ikisi aracılığıyla ihlas ve ilahi sevgi kazanılarak bir temizleme işi gerçekleşebilir. Bu sırada kalpte herhangi bir hal veya cezbe ortaya çıkarsa, onun itikat ve şeriata uyup uymadığına bakar. Eğer bunlara uygunsa devam eder, aksi durumda bırakır. Ayrıca oluşan halden istiğfar eder. İtikad ve fıkıh ilmine aykırı olanın nefis ve şeytandan gelen istidrac (kandırma) olduğuna karar verir ve bu halin Allah'tan (c.c) uzaklaştırıcı olduğunu bilir. Kıysa ve içtihad kapısı kapanmıştır. Bundan dolayı şeriata zıt inanç, cezbe, hal ve keşfin doğru olduğuna bin melek gelip şahitlik etse bile kıyas yapma ve keşfi tevil etme yorumlamaya yeltenmemek gerekir.
 

Şeriata ters haller uzaklaştırıcıdır ve ilahi huzurdan kovulmaya neden olur. Kabul edilecek görüşler müctehidlerin düşünceleridir. Halbuki biz müctehid değiliz, yorum ve kıyas yapamayız. Nitekim İbnu Salah ve İmam-ı Nevevi İctihadın Hicri Dördüncü yüzyıldan sonra bittiğini bildirdiler. Ayrıca şeytan da akli kıyastan dolayı lanetlenmiştir. Başkaları hakkında ise husn-i zanda bulunarak iyi yorumda bulunmamız emredilmiştir. Kendi nefsimizi de bütün yaptığımız işlerden eleştirmemiz gerekir, bilhassa yasaklarda taviz veremeyiz.
 

Sadat-ı Kiram ruhsatlardan ve hasene (iyi) de olsa bid'atlardan sakınarak vicdanlarına göre davranmadılar. Şah-ı Nakşibendi, tarikatın sohbet, azimetle ibadet etmek, bid'at ve ruhsatlardan kaçınmak olduğunu söylemiştir. Ruhsatın anlamı en iyinin karşıtıdır Necasetlerden affedebilecek miktar hariç; söz birliği olan ruhsatlardan dahi büyükler çekinmiştir. Çünkü ruhsatlar nefsin rahat etmesi içindir. Necaset konusunda ise aşırı azimete sarılmak vesveseyi çoğaltır. Onun için sadece bu konuda ruhsata uymaya izin verilmiştir.
 

Bid'at ise Ashab-ı Kiram zamanında görülmeyen, müctehidlerin kıyasta belirtmedikleri ve ümmetin söz birliği etmediği şeylerdir.
 

Ümmetin söz birliği ettiği şeyler medreselerin, minarelerin ve tekkelerin yapılması, eser yazmak gibi konulardır. Sadatın belirttiği özel edepler, nefy ve ispat, Celal zikri, teveccüh, hatme ve tarikatın kuralları da bid'at değildir. Sadatlar inkar ve karşı çıkılmaksızın bunları devam ettirmişlerdir. Devam etmesi doğruluğunu göstermektedir. Ayrıca biz kanıtlarını bilmesek de onlar için iyi zanda bulunmaya mecburuz.
 

İmam-ı Rabbani Hazretleri'nin Mektubat'ında bildirdiği gibi örf ve adete bağlı bid'atlerin bırakılması iyiyse de feraciye, aba, hırka, şalvar gibi giysilerin kullanılması ve kaşıkla yemek yemek bid'atlerin dışındadır. Çünkü bunlar örf ve adete bağlıdır, sakınmak gerekmez.
 

Bid'at yapılırken ve yakınlığa neden olacak yerlerde söz konusudur. Mesela namaz tesbihlerini taş veya tesbihle çekmek bid'attır. İbnu Hacer Heyteni Fethul Mübir adlı eserde bunu açıklamıştır. Yine kitap ve sünnette olmayan zikri ve duaları kişinin kendi belirlediği zamanlarda okuması; velilerin eşiğini öpmek, dinde olmayan şeylere inanmak, sofilerin raks ve bazı hareketler yaparak Allah'a (c.c) yakınlık iddia etmeleri, bazı ağaçların, taşların kutsal olduğuna inanmak ve bunlardan yardım umarak ziyaret etmek, bazı kişilerin ihtiyaç giderdiğine inanarak onlara gitmek hep bid'attır. İbnu Hacer bunların hepsini açıklamıştır.
 

Yorumu (tevili) olsa bile bazı cahil sofilerin şeriata aykırı sözleri de bid'attır. Halbuki Nakşibendi Tarikatı'nın şeriata aykırı hiçbir şeye izin vermediğini İmam-ı Rabbani Hazretleri açıklamıştır. Cahil sofilerin: « Sen bunu bize verdin; sen bizden şunu aldın, şu belayı bize kaldırdın; sen bizim dünyamızın ve dinimizin sahibisin» gibi sözleri her ne kadar aracı olmakla yorumlanabilirse de hepsi hurafe ve bid'attır. Hatta bazısı küfre kadar gider. Örneğin; « Şeyhim bana puta secde etmeyi emretse ederim; yalan yere Allah'a (c.c) yemin ederim, ama şeyhimin adına yalan yemin etmem» demek gibi sözler. Halbuki bu sözler açıkça küfrü gerektirir. Küfrü çağrıştıran her ne kadar olmayacak bir işse de küfrü gerektirir: « Eğer Zeyd semaya uçsa kafir olurum» gibi. Sözler küfrü gerektirmezse o zaman da tahrimen mekruhtur. Allah-u Teâla (c.c) bizleri bunlardan korusun.
 

Büyük günah işlemek veya tarikattan çıktım demek tarikattan çıkmaya neden olur. Böyle durumda birkaç gün içinde tarikat tazelemek gerekir. Müridin ilerleyememesi bu gibi haller nedeniyledir. Halbuki büyükler: « Üç gün aynı halde kalan kimse için ölüm daha iyidir» demişlerdir. Hatta bazı büyükler Üç gün geçtiği halde müridin durumunu sormaması karşısında hayret eder ve aciz olurlardı.
 


Mürşide Teslim Olmanın Dereceleri

Mürşid hakkında ihlasın en düşük derecesi Müridin, dünya kutuplarla dolu olsa dahi feyiz kapısını ancak şeyhinin açabileceğini ve bütün ibadetlerinin şeyhin bir tek nazarına (bakışına ) eşit olamayacağına inanmasıdır.

Teslim Olmanın En Yüksek Derecesi :

Yok olacağını bilse dahi; dünya ve ahiret yararı olmaksızın duraksamadan şeyhinin emrini yerine getirmesidir. Bununla birlikte beraber olduğu veya daha önce yaşamış olan kardeşlerinin ve sadıkların ibadetlerine bakmamalıdır. Çünkü bu teslimiyeti engeller. Zira teslim olmanın anlamı; « Her kim silahını efendisinin kapısına asarsa rahat eder» sözünden anlaşılmaktadır. Buradaki silahtan gaye, müridin çalışması ve şeyhinin nazar etmesidir.
 

İşin gerçeği şu ki; bilgili bir şeyh, müridinden fazla müridini tanır ve nefsinin tedavisinin bilir. Çünkü kamil mürşit,müridini birçok yollarda yürütür ve yetiştirir. Örneğin bazen yalnız rabıta bazen yalnız sohbet bazen yalnız murakabe, bazen yalnız fikir, bazen yalnız cezbe, bazen de bunların birkaçı veya hepsiyle yetiştirir. Sözün özü mürit tam teslim olmazsa, şeyhten yol gösterme ve yetiştirme olamaz. Allah-u Teala (c.c) ve O'nun Resulü gerçeği daha güzel bilir.
 

(Şeyh Fethullah Verkanisi (k.s) Hazretleri'nin birinci mektubu burada sona erdi. Bundan sonraki bölüm Şeyh Abdurrahman-ı Tahi (k.s) Hazretleri'nin Mevlana Halid Zülcenaheyn Hazretleri'nin (k.s) halifesi olan Şeyh Muhammed bin Süleyman-ı Bağdadi'nin El Hadikayı Nediye kitabından Şeyh Fethullah Hazretleri'ne yazdırdığı adaplardır.)


Bir mürit mürşidi kamili mükemmeli bulduğunda onunla beraberken ve ayrıyken edebi gözeterek ona malı ve canıyla hizmet etmesi gerekir. Eğer mürit edebe uymazsa feyiz kaçar; nur karanlığa dönüşür ve manevi ayrılık gelir.
 

Şeyh Taceddin-i Hin-i Nakşibendi'nin (k.s) Naciyetul Kübra isimli eserinde bu konu şöyle açıklanmıştır: « Bazı şeyhlerin hakkın ancak güzel edebe uymakla ödenebilir. Şeyhe saygıyla davranmak onun hakkını vermek; saygısızlıkta bulunmak ise zarar etmek ve büyük bir kusurdur. Çünkü mürşide manevi babalık hakkı vardır.»
 

Ben de diyorum ki : Manevi nispet Allah (c.c) aşıklarının yanında maddi babalıktan daha şereflidir. Bu yakınlık Bilal-i Habeşi ve Selman-i Farisi (r.a) Hazretlerini Ehli Beyte dahil etti, amcalık bağı olan Ebu Talip de manevi nispetten uzak kıldı.
 

Şeyh Şerafettin Ömer İbni Farid (k.s) bu yakınlık için şöyle buyurdu : « İlahi aşk yolundaki manevi nispet anne ve babanın yakınlığından daha fazladır.»
 

Mürit gayesinden başka her şeyle ilgisini keserek, nefsini tüm yaratıklardan daha aşağı görmelidir. Kendisi nefsi için hiç kimseden bir hak istememeli, aksine üzerine geçmiş olan kişilerin haklarını ödemelidir. Hal, maka, keramet, fena ve beka gibi isteklerde bulunmamalıdır. Böyle amacı olan nefsine uymuş sayılır. Ayrıca makam ve keşiflere ait kendisinde bir durum oluşursa tek başına karar vermemeli ve buna güvenmemelidir. Kendisini tembelliğe ve aşağılık duygusuna kaptırmamalıdır.
Tarikatın anası edeptir. İnsan Allah'a (c.c) ancak edeple erişir. Allah'a kavuşamayan da edebe uymadığı için kavuşamaz.
 


Müridin Mürşidiyle İlgili Dikkat Etmesi Gereken Edepler

Müridin Mürşidiyle İlgili Dikkat Etmesi Gereken Edepler
 

1- Herhangi bir konuda şeyhini aldatmamalıdır. O'na son derece saygı göstermelidir.
 

2- O'nun öğrettiği zikir ile kalbini düzeltmeye çalışarak gafletten kurtulmaya çabalamalıdır.
 

3- Bir konuda haklı bile olsa şeyhin sözünü ve gayesini anlamaya çalışmalı; ona karşı ölü yıkayıcısının eli altındaki ceset gibi olmalıdır.
 

4- Şeyhi bir şey sormadan söz söylememelidir.
 

5- Herhangi bir isteğini şeyhinden başkasına söylememelidir. Eğer mürşidine ulaşamazsa ve çok gerekliyse salih, eli açık ve takva sahibi kişilerden istekte bulunabilir.
 

6- Ancak mürşidi aracılığıyla istek ve gayesine ulaşabileceğine inanmalıdır. Sevgisi başka bir şeyhe yönelirse kendi mürşidinden yarar göremez ve feyz kapısı kapanır.
 

7- Mürşidinin kendi üzerindeki tasarrufunu kabullenerek emrine uymalı ve her konuda ona hizmet etmelidir. Çünkü arzu ve sevgi bu yolla oluşur ve ihlasla gönülden bağlılığın ölçüsü bu yolla anlaşılır.
 

8- İbadetlerinde adetlerinde ve tüm yaptığı işlerinde mürşidinin isteğini kendi isteğinden üstün tutmalıdır.
 

9- Mürşidin iyi ahlakına ve olgunluğuna güvenerek onun hoşlanmadığı şeyleri yapmaktan kaçınmalıdır.
 

10- Kendi durumunu mürşidine açıkladıktan sonra bir şey istemeden verilecek karşılığı beklemelidir. Birisi şeyhine bir şey sorarsa kendisi cevap verme küstahlığında bulunmamalıdır.
 

11- Mürşidinin bulunduğu toplulukta yüksek sesle konuşmamalıdır. Çünkü bu çok kötü edepsizliktir. Bize anlatıldığına göre bir gün İmamı Züfer abdest alıyordu, hocası İmam-ı Azam Ebu Hanife (r.a) onun yanından geçti. İmam-ı Züfer ayağa kalkmayarak saygıda kusur etti. Bundan dolayı en üstün öğrenci olacakken derecesi en düşük kaldı.
 

12- Mürşidinin hiçbir haline kalben dahi olsa karşı koymamalı ve içinde şüphe belirirse iyiye yormalı; iyiye yoramazsa kusuru kendinde aramalıdır. Musa (a.s) ile Hızır (a.s) arasına geçen olayı düşünmelidir. Çünkü mürşide karşılık vermek çok çirkindir ve bundan ortaya çıkacak perdelenmenin ilacı yoktur. Ayrıca tüm feyiz kapıları kapanır.
 

13- Mürşidinin çare bulması için iyi veya kötü tüm olayları ona açıklamalıdır. Çünkü mürşit doktor gibidir; müridin halini öğrendiğinde onun sorununu düzeltmeye ve iyileştirmeye çalışır. Bu nedenle nasıl olsa şeyhim benim sorunumu biliyor diye sorunu ona iletmemek doğru değildir. Çünkü bazen mürşit keşfinde yanılabilir. Velilerin keşfinde yanılması alimlerin içtihatda yanılması gibidir, yanılan da sevap kazanır. Şeriatın kurallarına uymadıkça keşiflere uyulmaz. Gerçek bile olsa bunlarla karar verilmez.
 

14- Müridin şeyhine gönülden bağlılığı eziyetli ve sıkıntılı olduğunda bile bozulmamalıdır. Moral bozacak sözler, dedikodular ümidini kırmamalı; Allah'tan (c.c) istediği feyzi ancak mürşidinin aracılığıyla elde edebileceğine inanmalıdır. Bunun için şeyhine olan sevgisi be bağlılığı kendi nefsinden, çoluk çocuğundan ve malında daha fazla olmalıdır.
 

15- Mürşidinin yaptığı ibadet ve hareketlerin hepsini yapmaya kalkışmamalıdır. Çünkü mürşidinin bulunduğu hal ve derecesiyle ilgili bazı yaptıkları müride uygun düşmeyebilir.
 

16- Şeyhinin emirlerini yorumsuz başkasına devretmeden hemen yerine getirmelidir. Geciktirirse veya yapmasa feyiz kesilir.
 

17- Mürşidinin verdiği zikir, teveccüh ve murakabe gibi görevleri emrettiği şekilde yerine getirmelidir.
 

18- Mürşidi ile birlikte bulunurken hareketlerine, sözlerine, sorduğu soru ve verdiği cevaplarına dikkat etmeli; ileri- geri konuşmamalıdır. Zira böyle şeyhin büyüklüğünü ve saygısını müridin kalbinden gider.
 

19- Mürşidiyle konuşacağı anları iyi ayarlamalı; verdiği cevapları can kulağıyla dinlemeli, konuşurken edepli ve haddini aşmadan kısa ve öz derdini anlatmalıdır.
 

20- Mürşidinin kendisine açıklanan sırlarını gizlemelidir.
 

21- Allah Teala'nın (c.c) mürşidi aracılığıyla kendisine bağışladığı keşif, keramet, hal ve düşünceleri şeyhinden saklamamalıdır.
 

22-Uygunsuz kişilerin yanında mürşidinden söz etmemeli ve onun sohbetlerini anlatmamalıdır. Onlara ancak akılları ve anlayışları derecesinden açıklama yapabilir.
 

23- Mürşide kapılanmak gerçekleştiğinde size Allah'u Teâla'ya (c.c) tanımak ve bilmek için geldim demelidir. Şeyhi kendisini kabul ettikten sonra bir şey istemez, ancak hizmet eder. Böylece mürşidinin kendisini kabulü tam olur. Bu süre boyunca şeyhi bir şey emrederse bildiği şey dahi olsa onunla uğraşmalıdır.
 

24- Herhangi bir kimse şeyhine selam söylemek isterse, o görevi üzerine almamalıdır.
 

25- Mürşidi ile beraberken başka şeylerle ilgilenmemeli, tam anlamıyla ona yönelmelidir
 

26- Mürşidinin karşısında abdest bozmamalı, tükürmemeli, sümkürmemeli, nafile namaz kılmamalı, tesbih çekmemeli ve bir şeyle oynamamalıdır.
 

27- Mürşidi emretmedikçe baş köşeye geçmemelidir.
 

28- Mürşidin seccadesi, yatağı, kapkacağı gibi özel eşyaları kullanmamalıdır.
 

29- Karanlık gibi zorunlu haller olmadıkça mürşidinin önünde yürümemelidir.
 

30- Mürşidinden uzakta iken ilgiyi kesmemek için mektuplaşmalı, bu mektupları korumaya özen göstermelidir.
 

31- Abdestsiz olarak şeyhinin yanında oturmamalıdır.
 

32- Nehir gibi akarsu kıyısında abdest alırken mürşidinden üst tarafta bulunmamalıdır.
 

33- Uzakta bulunsa dahi şeyhinin bulunduğu yöne ayağını uzatmamalıdır.
 

34- Mürşidi bir şeyle uğraşırken veya elini tutup yakalayarak, çekerek öpmeye çalışmamalıdır.
 

35- İzin almadan günlük tutma bile olsa karşısında bir şey yazmamalıdır.
 

36- Şeyhinden olağanüstü halde ve keramet beklememeli ve istememelidir.
 

37- Mürşidinin kendisine verdiği armağanlara özen göstererek ömrü boyunca saklamalı; hiç kimseye vermemeli ve satmamalıdır.
 

38- Mürşidinin ahlakıyla ahlaklanmaya çalışmalıdır.
 

39- Mürşidinin sevdiklerini sevmeli, hoşlanmadıklarından hoşlanmamalıdır.
 

40- Mürşidi ayakta dururken kendisi oturmamalıdır. Sırtını şeyhine dönmemeli ve kapıyı vurarak sertçe örtmemelidir.
 

41- Bir mürşit müridini tarikattan çıkarırsa tamamıyla ondan ayrılmaz. Çünkü böyle bir müridin başkasının aracılığıyla kurtulması imkansızdır.
 

42- Benim mürşidim Peygamberden, sahabelerden, tabiin hazretlerinden daha büyüktür gibi düşüncelere sapmamalı ve konuşmamalıdır.
 

43- Mürşidine gözünü dikip bakmamalı; o başka tarafa bakarken rabıta amacıyla göz ucuyla bakmalıdır.
 

44- Mürşidiyle birlikte otururken manevi yarar sağlamak için kalbini onun kalbine bağlı bulundurmak gerekir. Çünkü, nispet ve feyiz şeyhinin sohbetiyle oluşur ve gafil olanlardan geriye döner, uyanık olanların kalbine girer. Manevi nispet dumanın yayılması veya yağmurun yapması gibi yayılır ve onu ancak ihlas ve ilahi sevgisi tam olanlar hisseder.
 

45- Mürşidiyle birlikte otururken gönlü engin ve iç huzuruyla olmalıdır. Bunu sağlamak için gözleri kapayıp sanki başının üzerinde duran kuşu ürkütmeyecek şekilde kıpırdamadan durmalıdır.
 

46- Zamanı öğrenmek için iki de bir saatine bakmamalı; içine sıkıntı gelince şeyhin yanında çıkıp gitmelidir.
 

47- Mürid, şeyhinin çocukları, akrabalar ve komşuları yanında da edepli, saygılı ve vefalı olmalıdır.
 

48- Mürşid kendisini yemeğe çağırdığında, mürit güzel yemekler ve içecekler, rahat yataklar isteğinde bulunmamalıdır. Hazırlananı yemeli; bulunduğu yerde yatmalı ve bu durumu nispet alması için büyük bir devlet ve nimet saymalıdır. Bu sırada bir kusur işlerse Cenab-ı Hakk'a (c.c) istiğfar etmelidir.
 

49- Hizmet ederken gerek mürşit, gerek diğer müritler, gerekse de misafirler için yaptığı hizmetin nispet bakımından eşit olduğuna inanmamalıdır.
 

50- Mürşidiyle herhangi bir konuda görüşmek isteyen onun boş ve uygun zamanı kollamalı;
 

51- Mürit mürşidinden herhangi bir şey veya hizmet istememelidir. Sadece hastalık, sıkıntı gibi durumlarda bilgi verilir. Mürşit ister dua eder, isterse etmeyebilir.
 

52- Mürşidi başkalarıyla konuşurken, yanına sokulmamalıdır. İzin isteyeceği zaman evinden çıkmasını istememeli; çok acil işi varsa uygun bir şekilde haber göndermelidir.
 

53- Sabah namazından güneş doğuncaya kadar ve akşam yatsı namazları arasında özel görevleri olduğundan mürşidiyle konuşmamalıdır.
 

54- Mürit herhangi bir yerde sohbet etmesi gerekirse mürşidiyle ilgili konuşma yapmalıdır.
 

55- Mürşidini ziyaret geldiğinde kendi başına ne kadar kalacağına karar vermemelidir. İstek ve arzusu olduğu sürece orada kalmalı ve gitme kararını mürşidine bırakmalıdır.
 

56- Mürşidini kabul etmeyen kişilerle bir arada bulunmamalıdır.
 

57- Mürşit herhangi bir konuda yasaklama getirirse (bir yere gitmeyi, bir şeyi yemeği, bir şey yapmayı yasaklarsa) üzülmemeli, aksine benim yararım içindi diye sevinmelidir.
 

58- Gördüğü rüyaları kendi yorumunu önemsemeden mürşidine anlatmalı, onun yorumuna göre davranmalıdır.
 


Müridin Diğer Müritler Yanındayken ve Yalnızken Dikkat Etmesi Gereken Edepler

Müridin Diğer Müritler Yanındayken ve Yalnızken Dikkat Etmesi Gereken Edepler
 

1- Mürit kardeşlerine kusur aramamalı, geçmişte yaptığı hataları araştırmamalı, yüzüne vurmamalı ve bunlardan dolayı onları aşağılamamalıdır. Büyükler buyurmuşlardır : « İnsanların eksikliklerinden kendisine bildirilen bir hal şeytanın aracılığıyla gelen keşiftir. Allah'u Teâla (c.c) ona kıymet vermez.» İnsanların kusur ve günahlarını araştıran gönül dünyası (sırrı) zarar görür. Şeyhinden yararlanması kesilir.
 

2- Bir acı şalgam bile olsa Allah'u Teala'nın (c.c) kendisine verdiği nimetleri mürit kardeşleriyle paylaşmalıdır.
 

3- Mübarek geceleri ve toplatın gecelerini kardeşlerine bildirmeli; onlardan önce uyanırsa onları uyandırmayı kendine görev bilmelidir.
 

4- Yaptığı ibadetleri diğer müritlerinkinden fazla görürse, nefsini de onlardan üstün görmemeli, aksine onların uykusu benim ibadetimden hayırlıdır diye düşünmelidir. Zira uykuda olana günah yazılmaz.
 

5- Mürşidini terk etmiş ve kendini dünya hırsına kaptırmış müritlerle arkadaşlık yapmamalıdır. Aksi halde kendisi de onunla birlikte kaybolur gider.
 

6- Müritlerden yoksul olanları gözetmede diğerlerine örnek olmalı ve bunu nafile ibadetlerden üstün tutmalıdır.
 

7- Hasta ve kimsesiz müritleri arayıp sorarak ihtiyaçlarını yerine getirmelidir
 

8- Mürit kardeşleri için her zaman iyi düşünceli ve kalbine gelen kötü duygulara kulak asmamalıdır.
 

9- Son nefesini vermekte olan mürit kardeşin yanında gerekirse sabahlayarak gerekli görevlerini yerine getirmelidir.
 

10- Diğer müritlere duada bulunmalıdır.
Bilhassa gece namaza kalktığında ve secdede Allah'u Teâla'dan(c.c) onlar için af dilemelidir. Mürit bu şekilde yaparsa melekler de onun için aynı şeyi yaparlar.
 

11- Müritler tuvaletlerin temizliğini kendi aralarında sırayla yaparlar. Fakat mürşit kendisine emrederse sırayla yapmalıdır.
 

12- Diğer müritlere gerebilecek iğne, iplik, makas, ilaç gibi maddeleri yanında bulundurmalı ve onların başkasından istememesini sağlamalıdır.
 

13- Özürsüz hiçbir zaman tek başına yememelidir.
 

14- Mürit kendisinden eski olan müritlere ibadeti kendisinden az bile olsa saygılı olmalıdır.
 

15- Hiç kimseye öfkelenmemeli, çabuk kızmamalıdır. Çünkü öfke kalbin nurunu söndürür. Tartışma ve ağız dalaşı yapmamalıdır; çünkü bu unutkanlık ve ruh bulanıklığına neden olur. Birisine öfkelendiğinde ondan özür dilemeli, Cenab-ı Hakk'a da (c.c) istiğfar etmelidir. Haklı dahi olsa kimseye hakaret etmemeli; her gördüğü kişiyi Hızır (a.s) veya veli sanarak dua istemelidir. Herhangi bir konuda iyice düşünmeden karar vermemelidir. Hiç kimseyi hor görmemeli, yaratıklara şefkatle bakmalıdır.
 

16- Her zaman sünnete uymalı, takvaya sarılmalı, büyük zatların kitaplarını izlemeli ve cemaatla namazda birinci safta, başlangıç tekbirinde bulunmaya devam etmelidir.
 

17- Fıkıh (ilmihal bilgileri) konularını öğrenmelidir. Cahil sofilerle konuşurken onların dediklerini fıkıh ölçüsüne vurmalı, hemen kabullenmemelidir.
 

18- İmam ve müezzin olmaktan kaçınmalı, makam sevdası olmamalıdır. Şöhret afet olduğu için ondan sakınmalı, adı anılmamalıdır.
 

19- Tam olarak tanımadığı kişilere kefil olmamalı ve bu konuda duyarlı olmalıdır.
 

20- Müzikte çok uğraşanın kalbinde münafıklık tohumları yeşerdiğinde bundan sakınmalıdır. Fakat sevenleri ve uyanları çok olduğu için Mevlevilerin sema yapmasına dil uzatmamalıdır.
 

21- Çok yemenin, çok konuşmanın ve çok uyumanın edebe aykırı olduğunu bilmeli ve bunları azaltmaya çalışmalıdır.
 

22- Yalnızlığı seçmeli, halk içinde bulunduğunda da Abdülhalık Gücdevani (k.s) Hazretleri buyurduğu «Halvet der Encümen (dışı halkla ve içi Hakk'la olma; halktan kaçma yoktur.) bizim usulümüzdür, yolumuzdur» sözüne uygun olarak kalbini Allah'tan başkasına bağlamamaya çaba sarf etmelidir.
 

23- Siyasetçilerin, zenginlerin ve ehli sünnet dışındakilerle ilgili sohbet yapmamalıdır
 

24- Elinden gelirse Allah'u Teala'ya (c.c) kavuşuncaya kadar evlenmemelidir.
 

25- Kalbi öldürdüğü için çok gülmekten sakınmalıdır.
 

26- Gösteriş ve debdebeye düşkün olmamalıdır. Çünkü bu ruhun yükselmesine engeldir.
 

27- Kalbinde hüzün, gözünde yaş, davranışlarında ihlas ve duasında yalvarma bulunmalıdır
 

28- Evi mescit gibi Hakk Teâla'ya (c.c) yakın olmalıdır.
 

29- En ufak bir günah işleyince bile hemen tövbe edip bir daha yapmamaya çalışmalıdır.
 

30- Rızkını helalden kazanmalı, mekruh ve şüpheli şeylerden sakınmalıdır. Bunlardan sakınmak için gerektiğinde siyasi davranmalıdır.
 

31- Ömrünün sermayesi olduğunun bilincine vararak zikirsiz bir an geçirmemelidir.
 

32- İkindi namazından sonra Hatme akşam ile yatsı arası rabıtaya, sabah namazından önce iki tulu arası zikre, gece yarısı namazına (teheccüd), her gün bir cüz Kur'an-ı Kerim okumaya devam etmelidir.
 

33- İnsanların kusurunu aramayıp kendi ayıplarıyla ilgilenmelidir. Kendisini eleştiren olunca hatasını kabul etmelidir. Bir işe başlarken niyeti halis olmalıdır. Yatmadan önce işini ve gidişatını düşünmeli, hesap günü gelmeden kendi nefsini hesaba çekmelidir. Yarım kanal işlerini tamamlamalı, üzerinde herhangi bir kimsenin hakkı varsa ödemelidir. Bu hesabı aleyhinde bulursa Allah'u Teâla'dan (c.c) af dilemeli, lehine bulursa şükretmelidir.
 

34- Alçak gönüllü, yumuşak huylu, merhametli ve açık elli olmalı ve insanlara karşı iyi niyet beslemelidir.
 

35- Allah'u Teâla'ya (c.c) isyan eden günahkarları görünce onların kalbini kırmalı ve aşağılamamalıdır. İki namaz arasında sanki namazdaymış gibi kulluk görevlerini yerine getirmeli ve ilahi haklara saygılı davranmalıdır.
 

36- Her zaman ve tüm işlerinde din istikametinden şaşmamalıdır. İki gününün eşit olmaması içi çalışmalı, ilerlemek ve olgunlaşmak için çaba göstermelidir.
 

37- İnsanlar kendini ziyaret ettiğinde büyüklenmemelidir. Zikir ve ibadet toplantıları uzayınca sıkılmamalıdır. Allah (c.c) yolundaki ve ibadetlerdeki zorluklara ve insanlardan gelen eziyetlere katlanmalıdır. Nefsin arzu ve isteklerine karşı koymalıdır.
 

38- Kimseden bir şey istememeli ve zenginlerin kapısına gitmemelidir. Doğru inanç ve yakin sahibi olmalıdır.
 

39- Oyun ve boş konuşulan toplantılara gitmemeli; kötü, kaba ve uygunsuz sözler dinlememelidir. Hiç kimseyle tartışmamalı ve iddiaya girmemeli, asık suratlı olmayıp güler yüzle davranmalı ve hoşlanılmayan şeyleri görmemek için gözünün önüne bakmalıdır.
 

40- Terk edilmiş sünnetleri yaşamaya çalışmalı, yararlı işler yapmalı; zarar ve gereksiz sözleri bırakmalı; uzun emelli olmalıdır. Ömrünü bulunduğu an kabul edip onu Allah (c.c) rızasına sarf etmelidir.
 

41- Verdiği sözlerinde durmalı; tutumlu olmalı; uyumadan önce ölümü düşünerek büyüklerinin çoğunun ölümü tattığı hatırlamalıdır. Tüm işlerinde Cenab-ı Hakk'a (c.c) dayanmalıdır.
 

42- Soyuyla övünmemeli, insanların anlayışına göre konuşmalıdır. Gördü rüya ve kerametiyle gururlanmamalıdır. Allah'ın (c.c) rahmetinden ümidini kesmemeli; onun gazabından ve sınamasından emin olmamalıdır. Cenab-ı Hakk (c.c) bir Hadisi Kudsi'de: « Kim günahını küçük görürse, biz onu büyük görürüz. Kim günahını büyük görürse biz onu küçük görürüz.» Buyurduğu için mürit küçük de olsa günah işlemekte ısrarlı olmamalıdır.
 

43- Allah-u Teâla'ya (c.c) Resul'ünü, Ehli Beyt'i, Ashab-ı Kiram'ı, velileri, ilmiyle amil alimleri, kamil mürşitleri ve Salihleri sevmelidir.
 

44- Kimseyi aldatmamalı; yasaklardan kaçınmalı; farzları içtenlikle ve önem vererek yapmalıdır. Nimetlere şükretmeli;; Allah-u Teala'nın kaza ve kaderine karşı gelmemelidir.
 

45- Allah'u Teala'nın üzerimizdeki nimetlerini devamlı düşünmelidir. Gıybet ve zulüm yapmamalı fitne çıkarmamalıdır. İşlerini danışarak yapmalıdır. İnsanlara sıkıntı veren şeyleri gidermeye çalışmalıdır. Günlerin uğursuzluğuna inanmamalı, yolcuğuna çıkmak için gün belirlememelidir. Gençlik, sağlık, zenginlik, boş zaman ve yaşadığı anları iyi değerlendirmelidir.
 

46- Allah-u Teala'nın (c.c) korkusundan emirlerini terk etmemeli ve yasakladıklarını yapmamalıdır. Günahlarını ve kusurlarını Cenab-ı Hakk'ın (c.c) bildiğinden dolayı utancından adeta erimelidir.
 


Mürit Topluca Şu Edeplere Uymalıdır

Mal, çoluk- çocuk, rütbe, makam ve baş olma sevdasından vazgeçmelidir. Yemeğe ve giymeye düşkün olmamalıdır. Bulduğunu yemeli, eline geçeni giymeli; içini, dışını bir tutmalıdır. Gerçek dahi olsa hal sahibi olduğunu söylememelidir. Olayların gerçek yaratıcısı olan Allah'u Teâla'ya (c.c) tüm işlerinde güvenmek gerekir. Böylece yaratıkların aracılığıyla kalbini bağlamamış olur.
 

Allah için sevmeli ve nefret etmeli; Sünnet-i Muhammediye uymalı kerametinin olması veya olmaması yanında aynı olmalıdır. Sevinçli halinde kalbi hüzünlü, üzüntülü halinde kalbi rahat olmalıdır. Bunu sağlamak için Cenab-ı Hakk'ın (c.c) buyurduğu kudsi hadisi düşünmelidir : « Ben kalbi kırıklarla beraberim.»
 

Hangi tarikattan olursa olsun temiz ve takva sahibi müritlerin hepsini sevmelidir. Meczup'larla tartışmamalı ve onlarla alay etmemeli ve iyilikleri için Allah-u Teala'ya (c.c) dua etmelidir.
 

Mürşidine, mürit kardeşlerine ve tüm Müslümanlara özellikle Cuma günü, Ramazan ayında, arife gününde, seher vakitlerinde, hac sırasında, Allah (c.c) yolunda savaşırken, yağmur yaparken, ezan ile kamet arasında, secdede, iki hutbe arasında dua etmelidir. Duayı yalvararak ve huşuyla yapmalı; korku ve ümit duygularını dengelemeli ve kabul edileceğini ummalıdır. Duanın başında Allah-u Teâla'ya (c.c) hamd etmeli, Peygamberimize salat ve selam getirmeli ve yine duayı aynı şekilde bitirmelidir.
 

Tüm işlerinde Allah-u Teâla'ya (c.c) unutmamak; alış- veriş sırasında Allah'ın (c.c) takdirini kabullenmeli; öldükten sonra sevap defterini kabartacak iyi işler yapmalıdır. Allah'u Teala'nın (c.c) kendisine bağışlamış olduğu nimetlerine tüm bedeniyle ve hareketleriyle şükretmelidir.
 

Kalbinin hastalıklarını iyileştirmeye uğraşmalı ve aşağılık duygusuna kapılmayarak ruhunu yüce duygularla süslemelidir.

Görevlerini titizlikle yapmalı, onların değerini azaltacak davranışlardan kaçınarak gerçek bir çabayla Allah-u Teâla'ya (c.c) yönelmelidir. Zenginliği önemsememeli; yanında toprak ile altın eşit olmalıdır. Zevk ve eğlenceye düşkün olmamalı; olayların kendisini etkilemesine izin vermemeli; aksine olumsuzlukları gidermeye çalışmalıdır.
 

Yapacağı işleri en güzel biçimde yapmalı; dünyada olan bitenden ders almalı; her zaman Allah-u Teâla'ya (c.c) ihtiyacımız olduğunu hatırlamalıdır. Allah-u Teala'nın (c.c) hoşnutluğunu kazanamama korkusundan çocuğunu yitirmiş annenin ağlaması gibi ağlamalıdır. Üzerine gübre döküldüğünden güzel bitkilerle karşılık veren toprak gibi olmaya çalışmalıdır.
 

Yemeği çabuk ve iştahlı değil; hastanın yemesi gibi yavaş e isteksizce yemelidir.
 

Mürit bu sayılan edepleri bırakmamalı ve halini devamlı kontrol etmelidir.
 

İnsan bedenindeki maddi hastalıkları tedavi ettirmezse yok. Aynı şekilde ruhundaki kibir, riya, haset gibi manevi hastalıkla tedavi ettirmezse ahireti yok eder. Maddi doktorlar olduğu gibi manevi hekimler de vardır. Bunlar Allah-u Teala'nın onlara manevi hastalıkların tedavi yöntemlerini ve ilacını bildirdiği Kâmil-i Mükemmil Mürşit velilerdir.
 

Sahte ve yalancı şeyhlerin amacı mal toplamak ve dünya çıkarları sağlamaktır. Bundan dolayı onların sözünü şifa değil, zehirdir; onlarla beraber bulunmak ise felaket ve uğursuzluktur.
 


Kâmil ve Mükemmel Mürşidin Özellikleri

Kamil ve Mükemmel Mürşidin Özellikleri Her hareketi şeriata uygun; tarikatın edeplerini, yöntemlerini, zikirlerini bilen ve müridine seyr-i süluk yaptırabilecek ve makamları geçirebilecek Allah'a (c.c) vardırabilecek yeteneği olmalıdır.
 

Bütün kötü huylardan, bid'atlardan ve ruhsatlardan kaçınmalıdır. Fakirleri, garipleri, zayıfları korur. Nefsini ve kalbini kontrol altına almış; Peygamberimizle manevi bağlantı kurabilen Allah'a (c.c) vararak fan olmuş ve tarikattan icazet (diploma) mutlaka almış bir şeyhtir.
 

Kalp hastalıklarının manevi ilacını bilir ve uzak yakın olmasızın müridinden haberdardır. Feraset (dinde anlayış) sahibi, sadıktır. (doğru ve dürüsttür) Müridin bilmesi gereken itikat ve fıkıh bilgilerini öğretebilecek; ona gerektiğinde feyiz aktarabilecek ve manevi perdeleri aralayabilecek yeteneğe sahiptir. Müride fıkıh kurallarına aykırı ve ağırbaşlılıktan uzak emirler vermez. Müridin zahiri ve Batıni durumunu kontrol edebilir.
 

Mürit fıkha aykırı hareket eder, nefsine uygun konuşursa onu hoş görmez. Müritleriyle ilgili şikayet geldiğinde etraflıca incelemeden bir karara varmaz. Müridin kusurunu görünce ona öğüt verir; fakat kesinlikle ödün vermez.
 

Müridin gördüğü rüya ve keşifi ona yorumlamak zorunda değildir. Fakat keşiften ileri gelen zarar ve hicabı (perdelenme ve yoksunluğu) ortadan kaldıran görevler vermelidir.
 

Müridi devamlı yüce ve şerefli hallere yükseltir.
 

Kendisinin dışında mürşitlerin yetişmesine ve insanların onlara yönelmesine ve yardımcı olmasına sevinir. Hakimlerin, idarecilerin, siyasilerin ve bürokratların ileri gelenlerinin ziyaretinden kaçınır.
 

Müritleri kendisine ait özel sırları ve ibadetleri bilmemelidir. Müritlerinin olabildiğince Allah'a yaklaştırıcı ibadetleri yapmasını ve

Allah (c.c) ve onu yüce Resulü'nün ahlakı ile ahlaklanmasını sağlamaya çalışmaktır.
 

Hamd Alemlerin Rabbi olan Allah'a (c.c) ; Salat ve Selam O'nun yüce Resulü olan Hz. Muhammed'e (s.a.v), Al ve Ashabına olsun.
 


Hüzün Açlık Tevâzu

10. Hüzün
 

Yüce Allah: «Bizden hüznü gideren Allah´a hamdolsun, dediler». (Fâtır, 35/34) buyurmuştur.
 

Ebu Saîd Hudrî, Resûlullah (s.a.) dan şu hadisi rivayet etmiştir: «Mümine isabet eden ve onu üzen hastalık, sıkıntı, hüzün ve elem gibi şeylere karşılık Allah Taâlâ kulunun günahlarını siler, bu nevi musibetler günaha keffaret olur» (34).
 

Hüzün; kalbi sıkarak gaflet vadilerine dalmasına ve dağılmasına engel olur.
33. Aclunî, II, 244.
34. Buharî, Merza, 1; Müslim, Birr, 14; Tirmizî, Cenaiz, 1.
 

Hüzün sahibi, hüzünlü olmayanların senelerce katedemedikleri Allaha giden yolu bir ayda kateder. Hadiste: ´Allah kalbi hüzün içinde olan tüm kullarını sever´ (35) buyurulmuştur».
 

Tevrat´ta: «Allah bir kulunu sevince kalbine bir nâiha (ölüye ağlayan kadın) kor, Allah bir kuluna buğz edince kalbine çalgı kor» (o kişi neşeli olur) denilmiştir.
 

Resûlullah´ın her an düşünceli ve devamlı surette hüzünlü olduğu rivayet edilir (36).
 

Bişr b. Haris; «Hüzün padişahtır. Bir yere yerleşince oraya (kendisine rakip olan bir hissin ve) başka bir kimsenin yerleşmesine razı olamaz,» demiştir.
 

Derler ki: İçinde hüzün olmayan kalp haraptır, nitekim bir evde insan ikâmet etmezse o ev harap olur.
 

Ebu Saîd Kureyşî, «Sebebi, hüzün olan ağlama gözü kör eder; sebebi, şevk ve özlem olan ağlama ise gözü bürür, fakat kör etmez, Allah Teâlâ´nın: ´Dertli olan Yakub´un hüzünden gözleri ağarmıştı´ (Yusuf, 12/84) buyurmuş olması bunu ifade eder», demiştir.
 

Râbiatü´l-Adeviyye bir adamın: Ah şu hüzün elinden! dediğini duymuş, Ona: «Ah ne kadar az hüzünlüyüm, de; gerçekten mahzun olsaydın nefes almaya imkân bulamazdın,» demiştir.
 

Sufyan b. Uyeyne, «Ümmet içinde mahzun birisi ağlasa, bu ağlama sebebiyle Allah Teâla o ümmete merhamet eder,» demiştir.
 

Davud Tâî´nin galip hali hüzün idi. Geceleri niyazda bulunurdu. İlâhî, senin derdin benden öbür dertleri sildi süpürdü, uykumla arama girdi».

 

Her an başına gelen musibetler yenilenen kimse hüzünden ne ile teselli bulur ve nasıl kurtulur? Hüzün yemeye-içmeye, havf günah işlemeye mani olur, denilmiştir.
 

Sûfilerden birine sorulmuş: Kişinin hüzünlü oluşuna ne ile istidlal edilir? Şöyle demiş: İnlemesinin çok oluşu ile.
 

Seriyyu´s-Sakatî, «Bütün insanların hüznü benim olsun isterim,»
demiştir.
 

Sûfîler hüzün bahsinde fikir beyan etmişler ve bu konuda şu husus üzerinde ittifak etmişlerdir. Âhiretle ilgili hüzün iyi, güzel, dünya ile alâkalı hüzün kötü, çirkindir.
 

Hüznün fazilet olması insanın derecesini yükselttiği zaman onun günahlarını silme sonucunu doğurmasındandır,» demiştir.
 

Şeyhlerden biri, müritlerinden birisi sefere çıktığı zaman ona: Bir mahzun görürsen selâmımı söyle, diye emir verirdi.
 

Üstat Ebu Ali Dekkak´ın şunu söylediğini işitmiştim: «Sûfîlerden biri güneş batarken; Ey güneş bugün bir mahzun kişinin üzerine doğdun mu?! derdi» (mahzun kişi çok nâdir bulunur).
 

Hasan'ul-Basrî´yi görenler; onu, biraz evvel başına musibet gelmiş bir kişi zannederlerdi.
 

Fudayl vefat edince Vekîl şöyle dedi: «Bugün yeryüzünden hüzün gitti!»
 

Seleften biri: Müminin amel defterinde bulacağı sevabın büyük ekseriyetini dert ve hüzün teşkil eder, demiştir.
 

Fudayl b. Iyaz şöyle der: «Selef, her şeyin bir zekâtı vardır, düşünce (kalb) in zekâtı ise uzun uzun hüzünlenmektir, demişlerdir».
 

Ebu Hüseyn Verrak bir gün Ebu Osman Hirî´ye hüznün ne olduğunu sormuş ve: «Hâzin hüznün ne olduğunu sormaya vakit bulamaz, önce hüzünlü olmayı talep et, sonra hüznün ne olduğunu sor.» cevabını almıştı.
 

11. Nefsânî arzuları terk ve açlık (Cû´)
 

Ulu Allah: «Biz sizi biraz korku, biraz açlık ile imtihan ederiz» buyurmuş, âyetin sonunda: «Sabredenlere müjde var!» demiştir (Bakara, 2/155). Açlığın sıkıntısına sabredenlere güzel sevap ve mükâfat müjdele, demektir.
 

Yine Hakk Teâla: «Onlar ihtiyaçları olsa bile başkalarını kendilerine tercih ederler» buyurmuştur.» (Haşr, 59/9).
 

Bir gün Hz. Fatıma, Resûlullah (s.a.) a bir ekmek parçası getirmiş, Resûlullah, «Ya Fatıma, bu nedir?» diye sormuş. Hz. Fatıma: «Pişirdiğim ekmeğin parçasıdır, bu parçayı sana getirmeden ekmeği yemeye gönlüm razı olmadı,» demiş. Hz. Peygamber, «Üç günden beri babanın ağzına giren ilk yiyecek budur,» buyurmuştu.
35. Acîûnî, I, 246.
36. Buharı, Cenaiz, 45; Müslim, Ceiuz, 12.
Az yeme ve aç kalma bahsini krş: Keşfu´l-mahcûb, s. 418, 453; Kutu´l-ku-lûb, II, 391, 344; İhya, II, 225.
 

Açlıkla ilgili birçok sûfînin menkıbesi vardır.
 

İbn Salim, «Kulun mutâd olarak yediği yemeklerden her gün sadece kedi kulağı kadar azaltması açlığın adâbındandır,» demiştir.
 

Derler ki: Sehl b. Abdullah sadece onbeş günde bir yemek yerdi. Ramazan gelince ay başından itibaren (Bayram) hilâli görene kadar yemek yemezdi. Her akşam yalnız su ile iftar ederdi.
 

Yahya b. Muaz diyor ki: «Açlık pazarda satılan bir nesne olsaydı, pazara giden âhiret taliplerinin ondan başkasını satın almaları caiz olmazdı».
 

Sehl b. Abdullah, «Allah Teâlâ dünyayı yaratınca günahı ve cehaleti tokluğun içine, ilmi ve hikmeti açlığın içine iskân etti,» demiştir.
 

Yahya b. Muaz, «Açlık; müritler için riyazet, temrin, tâib (tevbe edenler) için tecrübe; zâhidler için siyaset; arifler için ikramdır,» demiştir.
 

Üstad Ebu Ali Dakkak (r.a.) in şunu anlattığını işitmiştim; «Sûfîlerden biri bir şeyhin ziyaretine gitmiş, onu ağlar vaziyette görmüş, neden ağladığını sormuş, ben açım, cevabını almış, bunun üzerine: Senin gibisi açlıktan ağlar mı? diye sormuş, Şeyh de; Sus, bilmiyor musun ki, aç kalmamdan (Allah´ın) muradı ağlamamdır, karşılığını vermişti».
 

Mahled, «Şam´da yanımızda ikâmet eden Haccac b. Ferâfise´nin elli gün müddetle ne bir yudum su içtiğine, ne de karnını doyuracak birşey yediğine şahid oldum,» demiştir.
 

Ahmed b. Yahya Cellâ diyor ki: «Ebu Türab Nahşebi Mekke´ye (Allah bu toprakları korusun) gitmek üzere Basra çölünden yola çıkmıştı. Yol esnasındaki yeme durumunu sorduk. Dedi ki: Basra´dan çıktıktan sonra bir kere Nebac´da, bir kere de Zatı

 

Irak´da yemek yedim. Oradan da size gelene kadar bir şey yemedim. Ebu Türab çölü iki öğün yemekle geçmişti». (Ya tayyı mekân vaki oldu veya yemek yeme ihtiyacı hissetmedi, her ikisi de harikulade hallerdendir).
 

Ebu Süleyman Darâni, «Dünya (amelinin anahtarı tokluk, âhiret (amelinin anahtarı açlıktır,» demiştir.
 

Sehl b. Abdullah´a: Günde bir öğün yemek yiyene ne dersiniz? denildi. «Bu sıddik olanların yeme tarzıdır,» dedi. Peki iki öğün yiyenlere ne dersiniz? denildi. «Bu mümin olanların yeme tarzıdır,» dedi. O halde günde üç öğün yiyenler hakkında fikriniz nedir? denildi. «Bari ailene söyle de sana ahırda bir yemlik yapsınlar,» diye cevap verdi.
 

Yahya b. Muaz, «Açlık nur, tokluk nâr (ateş) dır. İştah oduna benzer, ondan ateş meydana gelir, bu ateş sahibini yakmadan sönmez.» demiştir.
 

Ebu Nasr Serrac Tûsi diyor ki: «Sûfîlerden bir zat bir şeyhin huzuruna gelmiş, şeyh misafirine yemek ikram etmiş, sonra kaç gündür yemek yemedin, diye sormuş. Beş gün, cevabını alınca demiş ki: Senin açlığın cimrice bir açlıktır. Üzerinde (dervişlere has) elbise var, nasıl acıkabilirsin? Fakirlerin (ve dervişlerin) açlıkları bu çeşitten bir açlık değildir».
 

Ebu Süleyman Darâni, «Gece sabaha kadar namaz kılmaktan, akşam bir lokma eksik yemek daha fazla hoşuma gider,» demiştir.
 

Ebu Kasım Cafer b. Ahmed Râzi anlatıyor: «Ebu´l-Hayr Askalâni´nin canı balık yemek istemişti. Seneler sonra helal olarak balık yemek imkânına kavuşmuştu. Balık yemek için elini uzatınca parmağına bir kılçık batmış, bunun üzerine: Ya Rab! Helale elini iştah ile uzatanın cezası bu! Harama elini şehvetle uzatanın cezası nice olur, demişti».
 

Üstad Ebu Bekr b. Furek´in şunu söylediğini duymuştum: «Ailevi meşgalelerle uğraşmak, helal yoldan şehvete tâbi olmanın sonucudur. Haram yoldan şehveti teskinin neticesinin ne olacağını varın kıyas edin».
 

Şirazlı sûfî Rüstem der ki: «Ebu Abdullah b. Hafif bir defa davete gitmiş, yoksulluk sebebiyle müritlerinden biri ondan evvel yemeğe elini uzatmış, bunu edebe uygun bulmayan diğer müritler, şeyhten evvel yemeğe elini uzatan adamı tenkid maksadı ile önüne birazcık yiyecek koymuşlardı. Fakir derviş edebe uygun olmayan bu hakarete, başına gelen açlık sebebiyle uğradığını anladı.
 

Mâlik b. Dinar, «Dünyevî arzularına galebe çalan bir kimsenin, şeytan gölgesinden bile korkar,» demiştir.
 

Ebu Ali Ruzbârî, «Bir sûfî beş gün açlığa tahammül edemez ve açım, derse onu derhal çarşıya götürünüz ve maişetini çalışarak kazanmasını emrediniz,» demiştir (Sûfîlik, dilencilikle olmaz).
 

Üstad Ebu Ali Dakkak´ın şeyhlerin birinden şunu hikâye ettiğini işitmiştim: «Cehennemlik kimselerin iştiha ve arzuları perhizkârlıklarına (ve yemeden sakınma hallerine) galebe çaldı. Bundan dolayı rezil oldular,» demiştir.
 

Yine Ebu Ali´den işittim, şöyle diyordu: «Sûfînin birine, iştahın yok mu» diye sorulmuş, o da: iştahım var ama perhiz yapıyorum, diye cevap vermişti».
 

Yine Dakkak der ki: «Sûfîlerden birine, iştahın ve yeme arzun var mı? diye sorulmuş, o da: Arzu etmemeyi arzu ediyorum, diye cevap vermişti. Bu fikir evvelkinden daha mükemmeldir».
 

Ebu Nasr Timâr diyor ki: «Bir gece Bişr Hafî bize gelmişti. Ona: Seni bize gönderen Allah´a hamdolsun, Horasan´dan gelen pamuğu kızım eğirdi, ipliği sattı, bize et aldı, iftarı burada birlikte yaparız, dedim. Şöyle dedi: Birinin yanında yemek yemek âdetim olsa sizde yerdim. Sonra ilâve etti: Senelerdir canım patlıcan yemek istiyor, fakat bunu yemek mümkün olmadı. Et yemeğinin içinde helal patlıcan da var, dedim, öyle ama patlıcan yeme arzum safvet bulmadıkça (durulmadıkça) yiyemem, dedi».
 

Sûfî Abdullah b. Bâkûye (r.a.) nin Ebu Ahmed Sağîr´den şunu naklettiğini işitmiştim. «Ebu Ahmed diyor ki: Ebu Abdullah b. Hafîf her gece iftar için kendisine on tane kuru üzüm götürmemi emreyledi. Bir gece acıdım ve onbeş tane kuru üzüm götürdüm. Bunu gören ibn Hafîf bana baktı ve: Böyle hareket etme emrini nereden aldın? dedi ve on tanesini yedi, öbürlerini bıraktı».
 

Ebu Türab Nahşebî anlatıyor: «Bir defa müstesna, nefsim hiç bir şey arzu ve temenni etmemişti. Seferde iken bir defa ekmek ve yumurta arzu etmişti, yolu bırakarak bir köye saptım, köylülerden biri yakama yapıştı ve, hırsızlarla bu adam da vardı, dedi. Bana yetmiş kırbaç vurdular. Sonra içlerinden biri beni tanıdı ve: Bu adam Ebu Türab Nahşebi´dir, dedi. Benden özür dilediler, içlerinden bir adam bana acıdı, evine götürdü, ikramda bulundu, ekmek ve yumurta verdi. Nefsimin arzusuna ancak epey dayak yedikten sonra kavuşabilmiştim.
 

12. Huşû-tevâzu
 

Yüce Allah: «Namazlarını huşu içinde kılan müminler kurtuluşa ermişlerdir.» (Müminûn, 23/2) buyurmuştur (38).
 

Abdullah b. Mes'ud Resûlullah (s.a.) dan şu hadisi rivayet etmiştir: «Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete girmeyecektir. Kalbinde zerre kadar iman bulunan kimse Cehenneme girmeyecektir». Adamın biri sordu: Ya Resûlallah, şüphesiz ki insan elbisesinin güzel olmasını ister (bu kibir midir?) dedi. Bunun üzerine Resûlullah: «Hayır! Şüphesiz ki Allah güzeldir, güzelliği sever, kibir hak olan bir şeyi reddetmek, halkı hor ve hakir görmektir,» buyurdu (39).
 

Enes b. Mâlik anlatıyor: «Resûlüllah (s.a.) hasta ziyaretine gider, cenazeyi teşyi´ eder, eşeğe biner, kölenin davetine bile icabet ederdi. Kureyza ve Nadir muharebesi sırasında başında hurma ağacı liflerinden yapılmış bir yular ve üzerinde liflerden mamul bir palan yapılmış eşeğe binmişti» (40).
 

Huşu, Hakk´a boyun eğmek; tevazu Hakk´a teslim olmak, Hakk´ın hükmüne itirazdan vazgeçmektir,
 

Huzeyfe, «Dininizden ilk olarak kaybettiğiniz şey huşudur,» demiştir.
 

Sûfîlerden birine: Huşu nedir? diye sorulmuş. O da: Kalbin Hakk Sübhanehu ve Teâla´nın huzurunda toplu ve büyük bir himmetle ayakta durmasıdır (Allah´ın huzurunda murakabe halidir), diye cevap vermiştir.
 

Sehl b. Abdullah, «Kalbi huşu içinde olana Şeytan yaklaşamaz», demiştir.
 

Derler ki: İnsanda huşu bulunduğunun alâmeti, kızdırıldığında veya irâdesine muhalefet edildiğinde veyahut reddedilme durumunda kaldığında bu halleri kabul ile karşılamasıdır.
 

Tevazu ve huşu bahsini krş: Ta´airuf, 94; İhya, III, 362. 38. Huşu, boyun eğmek, itaat ve inkiyad etmek, tevazu, alçak gönüllü olmak, kibirli ve gururlu olmamak, kendini beğenmemek, demektir. Huşu Hakk´a karşı, hudû halka karşı itaatkâr ve mütevazî olmak. 9. Müslim, iman, 39; ibn Mâce, Zühd, 16. 40. Tirmlzî, Cenaiz, 32; İbn Mâce, Zühd, 16.
 

Muhammed b. Ali Tirmizî der Ki: Huşu sahibi, arzuları tükenen, göğsündeki arzudan haz alma dumanı sükûnet bulan, kalbi (şeriata hürmet ve) tazim nurları saçan, bu sebeple şehveti (ve nefsi) ölen, fakat kalbi dirilen, onun için de organları huşu (ve saygılı bir sükûnet) içinde bulunan kimsedir.»
 

Hasan Basri, «Huşu, kalp için lüzumlu olan dâimi korkudur,» der.
 

Cüneyd´e huşûun ne olduğu sorulunca şöyle demişti: «Kalbin gaybı bilene (Allâmü´l-guyûba) karşı zillet içinde bulunmasıdır.»
 

Allah Taâlâ: «Rahman olan Allah´ın arz üzerinde vakar ve sükûnetle yürüyen kulları vardır.» (Furkân, 25/63) buyurmuştur.

Üstad Ebu Ali Dakkak (r.a.) in, «Âyette geçen hevn kelimesi tevazu ve huşu sahibi demektir,» dediğini işitmiştim. Yine Dakkak´a göre âyetin mânası «Yürürken nalinlerin tasmasını bile beğenmeyenler» (en küçük bir şey sebebiyle bile kibirlenmeyenler) demektir.
 

Sûfîler, huşûun mahallinin kalp olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.
 

Sûfilerden biri zahiren hüzünlü gözleri ile yere bakan, omuzları aşağıya doğru sarkık, büzülmüş birini görmüş ve adama göğsünü göstererek: Ey falan huşu buradadır. Omuzlarına işaret ederek, (Huşu) burada değildir, demişti.
 

Rivayet olunur ki, Resûlullah (s.a.) namaz esnasında sakalı ile oynayan birini görmüş ve: «Bu zatın kalbi huşu içinde bulunsaydı organları da huşu içinde olurdu,» buyurmuştur (41).
 

Derler ki: Namazda huşûun şartı, sağda kim vardır, solda kim vardır, bilmemektir.
 

Şöyle de denilebilir: Huşu, Hakk Sübhanehu ve Teâla´nın huzurunda edebe riayet şartıyla sırren (ruhen) boyun eğmektir.
 

Huşu, Rabbın tecellileri karşısında kalbin soluşudur veya huşu, hakikat sultanı olan Allah´ın tecellisi karşısında kalbin erimesi ve geri çekilerek saklanmasıdır veya huşu, Hakk´ın heybetlerinin mukaddimeleridir veyahut; huşu´ aniden ilâhî bir hakikatin keşfen bilinmesi sırasında birden kalbe gelen bir ürpertidir, denilmiştir.
 

Fudayl b. îyaz, İnsanın kalbinde bulunan huşûdan fazlasını üzerinde bulundurmasından hiç hoşlanmazdı. 41. Süyûtî, II, 130.
 

Derler ki: Bir kimse kendisine karşı mütevazi olmazsa, başkasına karşı hiç mütevazi olamaz.
 

Ömer b, Abdülaziz topraktan başka bir yere secde etmezdi. Resûlullah (s.a.), «Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan kimse Cennete girmez.» buyurmuşlardır (42).
 

Mücahid (r.a.) der ki: «Allah Teâla Nuh kavmini tufanda boğunca, bütün dağlar semâya doğru baş kaldırmışlar, sadece Cudi Dağı baş eğmiş ve tevazu göstermişti. Onun için Allah Teâla bu dağı Nuh (a.s.) un gemisinin karargâhı kılmıştı».
Hz. Ömer (r.a.) hızlı hızlı yürür ve: «İşlerin daha seri bir şekilde bitirilmesi ve kendini beğenme halinden daha uzak kalınması için bu yürüme şekli lüzumludur.» derdi.
 

Ömer b. Abdülaziz bir gece misafirinin bulunduğu bir yerde bir şeyler yazıyordu. Lambada yağ kalmamıştı, sönmek üzere idi. Misafir: Müsaade ederseniz kalkayım lambayı düzenleyeyim, dedi. Ömer, «Hayır! Misafirden hizmet istemek kereme sığmaz,» dedi. Misafir: O halde hizmetçiyi uyandırayım, dedi. Ömer yine, «Hayır olmaz, hizmetçi daha yeni uyudu,» dedi ve kalktı, yağ tenekesine gitti ve lambaya yağ koydu* Bu durumu gören misafir: Ey müminlerin emiri, iyi ama bu işi bizzat kendin yaptın, dedi. Ömer: «Ama Ömer olarak gittim ve Ömer olarak döndüm, neyim eksildi,» diye cevap verdi.

 

Ebu Said Hudrî (r.a.) rivayet eder ki: «Resûlullah (s.a.) merkebine ot verir, evini süpürür, ayakkabısını tamir eder, elbisesini yamar, koyunları sağar, hizmetçilerle beraber yemek yer, el değirmeni çeviren hizmetçi yorulunca ona yardım eder, pazardan aldığı eşyayı eve bizzat taşımasına hayası mani olmaz, zengin-fakir herkesin elini sıkar, ilk defa selâm veren o olur, davet edildiği şey (takdim edilen şey) ham ve kuru bir hurma bile olsa hor görmez idi. Çok külfetsiz bir dostluğu vardı, huyu yumuşak idi, yaratılış itibarıyla asil idi. Arkadaşlığı güzel, yüzü güleç idi, gülmez, fakat daima gülümserdi. Mahzun idi, fakat asık suratlı değildi. Mütevazi idi, fakat zelil değildi. Cömert idi, fakat müsrif değildi. Her Müslüman'a merhamet eden rikkatli bir kalbi vardı, tokluk sebebiyle geğirmez, elini tamahla bir şeye uzatmazdı» (43).
42. Küsüm, İman, 39; İbn Mâce, Zühd, 16 îrâkî, İhya kenarı, II, 381
43. Şiblî, II, 924; Şifa, I, 76; Luma, V, 97; Iraki, îhya kenarı, II, 381.
 

Fudayl b. İyaz, «Nefsinin peşinde gidenin tevâzudan nasibi olmaz,» demiştir.
Fudayl´e, Tevazu nedir? diye sorulmuş. O da; «Hakk´a itaat etmek, ona boyun eğmek, kim söylerse söylesin hakkı kabul etmektir,» diye cevap vermiştir.
 

Fudayl der ki; «Hakk Sübhanehu ve Teâla dağlara şöyle vahyetti: «İçinizden birisi üzerinde Peygamberimle konuşacağım.» Bunun üzerine dağların hepsi baş kaldırdı, boyunlarını uzattı, sadece Tûr-i Sina boyun eğdi, tevazu gösterdi. Gösterdiği tevazu sebebiyle Allah Teâla Peygamberi Musa (a.s.) ile bu dağ üzerinde konuştu.»
 

Cüneyd´e, Tevazu nedir? diye sorulunca: «Şefkat kanatlarını (ana kuşun yavruları üzerine gerdiği gibi) halk üzerine germek ve onlara karşı yumuşak davranmaktır,» demiştir.
Vehb der ki; «Allah Teâla tarafından nazil olan kitapların birinde; "Ben insan zürriyetini Âdem´in sulbünden çıkardığım zaman Musa (a.s.) in kalbinden daha çok mütevazi bir kalp bulamadım. Onu seçmemin ve onunla konuşmamın (mükâleme) sebebi budur", diye yazılmıştır».
 

İbn Mübarek şöyle diyor; «Zenginlere karşı kibirli görünmek, fukaraya karşı alçak gönüllü olmak tevâzuun gereğidir».
Bayezid´e: Kişi ne zaman mütevazi olur? diye sorulunca; «Makam ve hâl sahibi olmadığına kani olur ve halk içinde kendinden daha şerit (şerli) kimse bulunmadığı görüşüne ulaşınca,» diye cevap vermişti.
Derler ki: Tevazu hased edilmeyen bir nimettir, kibir ise merhamet olunmayan bir felâkettir. İzzet ve şeref tevâzudadır. Kibirde izzet arayan onu bulamaz.
 

İbrahim b. Şeyban, «Şeref, tevâzuda, izzet, takvada, hürriyet, kanaatdadır.» demiştir.
îbn Arabi şöyle diyor; «Bana nakledildiğine göre Sufyan Sevri, İnsanların (en değerlisi) en azizi şu beş sınıftır; Zâhid olan âlim, sûfi olan fakih, mütevazi olan zengin, haline şükreden fakir, sünni olan (ve Hz. Peygamberin neslinden gelen) şerif, demiştir».
Yahya b. Muaz demiştir ki: «Kimde bulunursa bulunsun tevazu güzeldir ama zenginlerdeki tevazu çok daha güzeldir. Kimde bulunursa bulunsun kibir kötüdür fakirlerdeki kibir daha kötüdür.
 

Bir gün Abdullah b. Abbas Zeyd b. Sabiti görünce atının üzengisinden tutarak ona hizmet etmek istedi. Zeyd ne yapıyorsun ey Allah Resulünün amcazadesi,» dedi. İbn Abbas üzengiyi bırakmadı ve: «Âlimlerimize böyle hürmet göstermekle emrolunduk,» dedi. Bunun üzerine Hz. Zeyd, İbn Abbas´ın elini tuttu, öptü ve: «Biz de Allah Resulü (s.a.) nün akrabasına böyle saygı göstermekle emrolunduk,» dedi.
 

Urve b. Zübeyr diyor ki: «Hz. Ömer (r.a.) i omuzunda su tulumu taşırken gördüm ve: Ey müminlerin emiri, bu davranış sana lâyık değildir, dedim. Bana cevaben; Kabile şefleri bana itaat ederek ve sözümü dinleyerek yanıma gelmişlerdi. Bunun neticesi olarak içimde kibir ve azamet duygusu belirdi. Bu duyguyu kırmayı arzu etmiştim, dedi ve yoluna devam ederek kırbadaki suyu ensardan bir kadının evindeki su kabına boşalttı».
 

Ebu Hatim Sicistânînin Ebu Nasr Serrâc´dan şunu naklettiğini işitmiştim: Medine Emiri bulunduğu sırada Ebu Hüreyre sırtında odun getirirken, «Komutana yol veriniz!» derken görülmüştür.
Abdullah Râzî, «Tevazu hizmette fark gözetmemektir», demiştir. Ebu Süleyman Darâni, «Nefsinin kıymeti olduğu görüşünde olan kimse, hizmetin zevkini tadamaz», demiştir.
Yahya b. Muaz, «Sana malı ile kibirlenene karşı kibirli olman tevazu dur», demiştir.
Şiblî (r.a.); «Bendeki zillet yanında Yahudi zilleti (bk. Ali İmrân, 3/112) hiç kalır.» demiştir.
 

Adamın biri Şiblî´ye geldi, Şiblî ona: «Sen nesin?» (veya sen kimsin) dedi. Adam: «´Bâ´ harfinin altındaki noktayım (önemsiz bir kimseyim) efendim.» diye cevap verdi. Bunun üzerine Şibli: «Kendin için bir makam tanımadıkça sen bir Şahidisin (Huzur-ı Hakk´dasın, hâlin istikamet üzeredir) dedi. (Kendini harflerin üstündeki noktalara benzetmeyip ´Ba´nın altındaki noktaya benzetmesi tevâzudan kinayedir. ´Ba´ harfi altındaki küçük bir nokta ile diğer harflerden ayırt edildiği gibi ben de önemli olmayan farklarla halktan ayrılır ve tanınırım. Aslında onlardan ayrı bir yönüm yoktur, halktan biriyim, demektir. "Ba´daki nokta bu harfe delâlet ettiği gibi ben de yaratanıma delâlet ediyorum, şeklinde de izah edilmiştir).
demiştir.
 

Şuayb b. Harb diyor ki: «Bir kere Kabe´yi tavaf ederken aniden biri dirseği ile beni dürttü, o tarafa baktım, gördüm ki Fudayl b. îyâz imiş. Bana dedi ki: Ey Şuayb! Eğer şu hac mevsimine bir sen, bir de benden daha kötü kimse iştirak etmiştir, zannında isen, bil ki bu çok fena bir zandır!»
 

Sûfîlerden biri anlatıyor: Tavaf esnasında meddahlar arasında bir kişi görmüştüm, meddahlar o kişi için halkın tavaf yapmasına mani oluyorlardı. Aynı şahsı bir müddet sonra Bağdat köprüsünde halktan bir şeyler dilenirken gördüm. Hayrete düştüm. Şaşkınlığımı fark edince bana dedi ki: Ben halkın tevazu gösterdiği bir yerde kibirlendim. Halkın kendilerini yüksek gördükleri bir yerde beni zillete mahkûm etmek suretiyle Hakk Taâlâ ve Takaddes Hazretleri başımı *belâya soktu.
 

Ömer b. Abdulaziz´e oğlunun bin dirheme bir yüzük kaşı satın aldığı haber verildi. Ömer hemen oğluna bir mektup yazarak: «Bana gelen haberlere göre bin dirheme bir yüzük kaşı almışsın. Mektubumu alınca derhal onu sat ve bin aç karın doyur. İki dirhemlik bir yüzük kullan, kaşı da Çin demirinden olsun, üzerine: Allah haddini bilene (ve nefsinin değerini idrâk edene) merhamet eylesin! diye yaz,» demiştir.
 

Derler ki: Emirlerden birine satın alması için bir köle takdim edilmişti. Kölenin değeri bin dirhem idi. Parayı vereceği bir zaman Emir fiyatı çoğumsadı ve köleyi almaktan vazgeçtiğini bildirdi. Getirilen paraları hazine memuruna iade etti. Bunun üzerine köle dedi ki: Beyefendi, beni satın almalısın! Çünkü vereceğin her dirheme mukabil bende bir maharet var, hatta meziyetlerim vereceğin dirhemlerden de fazla. Emir; Neymiş bu meziyetler? dedi. Köle: Bu hünerlerin en azı ve aşağısını söyleyeyim. Beni satın alsan da bütün kölelerin başına geçirsen yine kabalık yaparak gururlanmam, kölen olduğumu bilir ve kibirlenmem, dedi. Bunun üzerine Emir köleyi satın aldı.
 

Reca b. Hayya´nın şunu söylediği nakledilir: «Ömer b. Abdülaziz hutbe okurken giyindiği elbiseye on iki dirhem fiyat takdir ettim. Bu elbiseler; bir kaba, bir sarık, bir gömlek, bir şalvar, bir çift mesh ve bir serpuş idi».
Hamdûn Kassar der ki: «Tevazu ne dünyada, ne de âhirette hiç kimsenin sana muhtaç olmadığı kanaatini beslemendir» (Halka bir faydan dokunursa bunu kendinden değil, Hakk Teâla´dan bilmendir).
 

İbrahim b. Edhem diyor ki: «İslâm içinde geçen ömrüm dahilinde sadece üç kere sevindim: Bir kere bir gemiye binmiştim, orada bir hokkabaz vardı. Biz Türk diyarında kâfiri böyle yakalardık, diyor ve başımdaki saçımdan tutarak beni sallıyordu, bu ise beni memnun ediyordu. Çünkü onun nazarında gemide benden daha hakir birisi mevcut değildi. Başka bir zaman da hasta vaziyette mescitte bulunuyordum. Müezzin içeri girdi ve: Defol buradan! dedi. Dışarı çıkmaya takatim kalmamıştı, ayağımdan tuttu, sürüyerek mescidin dışına attı. Üçüncü hadise şudur: Şam´da bulunuyordum, üzerimde bir kürk vardı. Kürke baktım arasındaki bitlerin çokluğundan kürkün tüylerini ayırt edemedim. Bu manzara beni sevindirmişti».
Nakledilen başka bir menkıbeye göre İbrahim b. Edhem: «Bir gün otururken bir adam geldi ve üzerime işedi. O gün sevindiğim kadar başka bir zaman sevindiğimi bilmiyorum,» demiştir.
 

Derler ki Ebu Zer ile Bilal (r.a.) şiddetli bir tartışmaya girmişlerdi. Ebu Zer Bilal´ı kara olmakla itham etti. Bilal Ebu Zer´i Resûlullah'a (s.a.) şikâyet etti. Resûlullah, Ebu Zer´e, «Söylediğin bu söz câhiliyet dönemindeki kibirden olmak üzere kalbinde kalan bir şeydir,» dedi. Bunun üzerine Ebu Zer kendini yere attı ve Bilal, ayağı ile kafasına basmadıkça başını yerden kaldırmamaya yemin etti ve Bilal istenen işi yapmadıkça başını yerden kaldırmadı (44).
 

Naklederler ki: Hz. Ömer ganimet olarak gelen hülleleri sahabe arasında taksim etmiş, Yemen işi bir hülleyi de Hz. Muaz´a göndermiş, Hz. Muaz bu hülleyi satmış, parası ile altı tane köle almış, sonra da bunları âzâd etmişti. Hadise Hz. Ömer´e intikal etmiş, Hz. Ömer de başka bir seferinde hülleleri bölüştürürken Hz. Muaz´a değeri evvelki hülleden aşağı bir hülle göndermiş. Bunun da değerini bilerek muamele eder» demişti.