ALDANANLAR

 (El-Keşf vet-Tebyîn fî Ğurûri'l-Halki Ecma'în)

İMAM GAZÂLİ


Tercüme 

Fethullah Yılmaz

 SEMERKAND:37

Gazali Risaleleri: 5

ISBN: 975-8466-80-1

 GENEL DAĞITIM 

Pozitif Yayın Dağıtım Pazarlama


İÇİNDEKİLER

( )

TAKDİM

GİRİŞ  

BİRİNCİ BÖLÜM 

1. KÂFİRLERİN ALDANMASI

2. MÜ'MİNLERİN ALDANMASI  

İKİNCİ BÖLÜM 

ALDANANLARIN KISIMLARI 

1. ALDANAN ÂLİMLER

2. ALDANAN İBÂDET ve AMEL SAHİPLERİ

3. ALDANAN ZENGİNLER

4. ALDANAN SUFİLER

KAYNAKLAR


TAKDİM

Hidayetiyle bizi bu nimete kavuşturan Allah'a hamd olsun! "Allah bizi doğru yola iletmeseydi kendiliğimizden doğru yolu bulacak değildik." (A'râf, 43.) 

Allah'ın en güzel ve en mükemmel salât ve selamları, kendisine uyulanların ve izinden gidilenlerin en hayırlısı, yaratılmışların en şereflisi, peygamberlerin efendisi Hazret-i Peygamber'e, O'nun şerefli ailesine, ashabına ve kıyamete kadar O'nun izinden gidenlere olsun. 

Yüzyıllardır İslâm âleminde Hüccetü'l-İslâm (İslâm'ın sağlam delili) ve Zeynüddin (dinin süsü) unvanlarıyla yâd edilen İmam-ı Gazâlî hazretleri, eşsiz değere sahip çok sayıda eserler vermiş Rabbânî âlimlerin başında gelir. Yazdığı eserleriyle, Hazret-i Peygamber'e gerçekten varis olduğunu ortaya koymuştur. Sayısız eserlerinin her biri İslâm'ın engin mana ikliminden derlenerek talip ve ehil olanlara ikram edilmiş birer demet çiçek gibidir. 

İmam-ı Gazâlî hazretleri, kaynakların ittifakla belirttiği gibi olağanüstü bir zeka ve hafızaya sahipti. Başta fıkıh olmak üzere hadis, akâid, lügat gibi temel İslâm ilimlerini genç yaşta tahsil etmişti. Daha sonra felsefe ve hikmet de dâhil olmak üzere bütün ilimlerde kendisini yetiştirdi. 

Kendisini bütün ilim dallarında yetiştirip geliştiren İmam Gazâlî hazretleri bu ilim dallarının hemen hepsinde değerli eserler verdi. İmam Nevevî'nin hocası olan Tiflîsî, İmam Gazâlî'nin yazdığı eserleri ile ömrünü saydığını ve bu büyük imamın her gününe kırk sayfa düştüğünü söyler. Eser yazdığı ilim dallarına bakacak olursak; Fıkıh, Fıkıh Usûlü, Kelâm, Mantık, Felsefe, Tasavvuf, Ahlak, Terbiye gibi hemen hemen bütün ilim dallarında eser vermiş olduğunu görürüz. 

Sahip olduğu ansiklopedik şahsiyeti ile bütün bu ilim dallarında yetkin eserler veren İmam-ı Gazâlî hazretleri, eserleri ile İslâm dünyasında büyük bir etki bırakmıştır. Bu nadide eserler ile kendisinden sonra gelen ulemayı etkilemiş, etkileri sonraki çağlarda açıkça müşahede edilmiştir. Bu bakımdan o İslâm ümmeti tarafından Hicrî V. asrın müceddidi kabul edilmiştir. 

Tasavvuf konusuna yönelen Gazâlî hazretleri, ilgilendiği her konuda olduğu gibi bu alanda da kendisini tam manasıyla yetiştirmesini bilmişti. Tasavvuf konusunda kendisinden önce yaşamış ve bu konuda temel eserler vermiş olan İmam Kuşeyrî, Hâris-i Muhâsibî, Ebû Talib el-Mekkî, Cüneyd-i Bağdadî, İmam Şiblî, Bistâmî (Allah hepsine rahmet eylesin) gibi tasavvuf önderlerinden gelen tasavvuf mirasını inceleme imkanına sahip olmuştu. Bu sayede tasavvuf konusundaki bütün bilgileri elde ederek hakikatine vakıf olmuştu. Bu engin bilgisi ile, tasavvufun gizli ve derin noktalarına ulaşmanın sırf nazari bilgiyle değil; tadarak ve hal ile, sıfatları değiştirmekle mümkün olacağı sonucuna ulaşmıştı. 

Bu anlayıştan hareketle, vezirleri ve halifeyi bile geride bırakan şöhret ve itibarı terk ederek, nazariyatını öğrendiği tasavvuf ilmini yaşama yolunu seçti. Dünyada mevki kazandıran ilimleri terk ederek, ahirette mevki kazandıracak olan ilme (ilm-i hâle) yöneldi. Dünyevi mevkiler kazandıran ilimleri insanlara öğrettiği gibi, manevi rütbeler kazandıracak olan ilmi de hakkıyla öğretecek eşsiz eserler bıraktı. 

İslâm coğrafyasının her tarafında yaşayan bütün Müslümanlar, onun bıraktığı birbirinden güzel eserleri almış, okumuş, benimsemiş ve istifade etmişlerdir. Bu bakımdan, bu büyük imamın eserinin girmediği ev yok dense yeridir. 

Bu büyük imamın hepsi de birbirinden değerli olan eserleri arasından değerli okuyucularımız için her zaman istifade edebilecekleri Gazâlî Risaleleri diye bir seri hazırlamayı hedefledik. Bu seri ile, Gazâlî hazretlerinin özellikle faydası daha geniş kesimlere ulaşmasını düşündüğümüz eserlerini yayınlamayı ve bu eserleri değerli okuyucularımıza ve yayın hayatımıza kazandırmayı düşünüyoruz. Cenab-ı Hakk'ın izniyle bu hedefimizi inşaallah en kısa sürede gerçekleştirmeyi ümit ediyoruz. Bu gayretin hepimiz için ahiret azığı olmasını dileriz. Çalışmak bizden, başarı ve hidayet Yüce Mevlâ'mızdandır. Dualarımızın sonu, Allah'a hamd etmektir. 

25 Muharrem 1424  28 Mart 2003 Yenibosna/İstanbul

Ali Kaya


GİRİŞ 

Rahman ve Rahîm Olan Allah'ın Adıyla

Hamd Allah'a, Allah'ın rahmet ve bereketi, yaratılmışların en hayırlısı Efendimiz Hz. Muhammed'e ve O'nun yakınları ve ashabına olsun!

Bu, el-Keşf ve't-tebyîn fî ğurûri'l-halki ecma'în (İnsanların bütün sınıflarının aldanmaları hususunda hakikati ortaya çıkarıp açıklama) için yazılmış kitaptır. 

Bilinmelidir ki, yaratılmış olan varlıklar canlı ve cansız olmak üzere iki kısımdır. Canlılar da, mükellef olan ve olmayan diye iki kısma ayrılır. Mükellef, Allah Teâlâ'nın muhatap kılarak kendisine kulluğu emredip, karşılığında sevap vadettiği; günahları yasaklayarak cezadan sakındırdığı kişidir. Mükellef olmayansa, Allah'ın bu konudaki hitabına muhatap olmayandır. Mükellefler de iki kesimdir; mü'min ve kâfir. Mü'min de ikiye ayrılır; itaat eden ve isyan eden. İtaat eden ve etmeyenlerden her biri de âlim ve câhil diye ikiye ayrılır. 

Bu taksimi yaptıktan sonra; gururun -âlemlerin Rabbi Allah'ın korudukları hariç- mükellef, mü'min ve kâfirlerin ayrılmaz bir özelliği olduğunu gördüm. Allah izin verirse, onların bu aldanmalarını, en özlü ifâdelerle ve en güzel ve yeni tespitlerle ortaya çıkarıp, bu konudaki delilleri açıklayacağım. Başarı sadece Allah'tandır. 

Halktan, kâfirlerin dışında, aldananlar dört sınıftır: 

1- İlimle meşgul olanlar,

2- Kendilerini ibâdete vermiş olanlar,

3- Mal sahipleri ve,

4- Tasavvuf yoluna girenler. 

Fakat biz önce kâfirlerin aldanmalarından bahsedeceğiz.


BİRİNCİ BÖLÜM

1. KÂFİRLERİN ALDANMASI

Onlar, aldanma konusunda iki kısımdır: Dünya hayatının aldattığı kâfirler ve Allah hakkında pek çok şeyin kendilerini aldattıkları. Dünya hayatının aldattıkları diyor ki:

"Peşin olan, veresiyeden hayırlıdır. Dünyanın zevk ve lezzetleri için kesinlik söz konusudur fakat, âhiretin zevk ve lezzetleri hususunda şüphe mevcuttur. Kesin olan, şüpheli şeyden dolayı terk edilmez."

Bu, geçersiz bir kıyastır ve mel'ûn İblisin, 'hayırlı oluş'un sebepte olduğunu zannederek "Ben ondan (Âdem) daha hayırlıyım" (Sâd 38/76.) sözünde yaptığı kıyasa benzemektedir.

Bu aldanmanın tedavisi, iki yoldan birisiyle olabilir: Ya tasdikle -ki bu, imandır- veya aklî delille... Tasdikle tedavisi kişinin, Allah'ın,

"Allah'ın katında olan daha hayırlı ve devamlıdır" (Kasas 28/60.) ve "Dünya hayatı aldatıcı şeylerin geçici zevklerinden başka bir şey değildir" (Al-i İmrân 3/185; Hadîd 57/20.) âyetlerini ve peygamberlerin bildirdiklerini doğru kabul etmekle olur.

Aklî delile gelince, bu yaptığı kıyaslamanın bozuk olan yönünü bilmektir. Onun "dünya peşin, âhiret veresiyedir" sözü, doğrudur. "Peşin olan veresiyeden hayırlıdır" değerlendirmesi ise yanıldığı noktadır. İşin aslı hiç de öyle değildir. Eğer peşin olan, miktar ve hedeflenen açısından veresiye gibi ise elbette peşin daha iyidir. Fakat peşin olan veresiyeden daha az ise, tabiî ki veresiye daha hayırlıdır.

Bilindiği gibi âhiret ebedîdir. Dünya ise sonlu ve geçicidir. Onların "Dünya için kesinlik, âhiretin varlığı için ise şüphe söz konusudur." sözleri, temelinden geçersizdir. Bilakis burada inananlar için hiçbir şüphe mevcut değildir.

Âhiretin varlığının kesinliği iki yoldan anlaşılır: Birincisi, kişi nasıl tedavi olmak için işinin ehli olan bir doktoru taklit ediyorsa, aynı şekilde peygamberleri ve âlimleri doğrulayıp dediklerine iman etmesidir. İkincisi ise, peygamberler için vahiy, veliler için de ilham yolu.

Sakın zannetme ki Hz. Peygamber'in (s.a.v.) dünya ve âhiretle ilgili durumlar hakkındaki bilgisi, Cebrail (a.s.)'ı taklitten kaynaklanmaktadır. Çünkü taklit, kesin bir bilgi kaynağı değildir ve de Hz. Peygamber (s.a.v.) böyle bir şeyden uzaktır. Tam aksine, eşyanın perdesi kendisi için kaldırılmış ve O da, nasıl ki beden gözüyle dış dünyayı görmüşse, eşyanın hakikatini de basiret nuruyla müşahede etmiştir.

Mü'minler eğer yanlış sözler ve inanışlarla Allah'ın emirlerini yani sâlih amelleri ihmal eder ve onları basit arzularla bulandırırlarsa, aynı aldanma noktasında kâfirlerle ortak olurlar. Zaten dünya hayatı, kâfir-mü'min herkes için bir aldanma sebebidir.

Kâfirlerin Allah hakkında aldandıkları yöne gelince, onların kendileriyle ilgili olarak söyledikleri şu sözlerini ele alabiliriz: "Eğer Allah bizi tekrar diriltilecek olursa, zaten biz buna başkalarından daha çok hak sahibiyiz." Nitekim Allah Teâlâ onların durumundan şöyle bahsediyor:

"Derler ki: Bunun hiçbir zaman son bulacağını zannetmiyorum; kıyametin kopacağını da zannetmiyorum. Eğer Rabbimin huzuruna götürülecek olursam kesinlikle bundan daha hayırlı bir sonuçla karşılaşırım." (Kehf 18/35-36.)

Bu aldanmanın sebebi, İblis mel'ûnun mantık yoluyla yaptığı hatalı kıyasa dayanmasıdır. Şöyle ki onlar bazen, Allah'ın dünyada kendilerine verdiği nimetlere bakıp âhiret nimetlerini buna kıyas ediyor; bazen de Allah'ın dünyada kendilerine hemen azap göndermediğine bakıp âhiret azabını buna kıyas ediyorlar. Şu âyette buyurulduğu gibi:

"Allah söylediklerimizden dolayı bize azap etse ya!" (Mücâdele 58/8.) diyorlar.

Onlar bazen de mü'minlere bakıp onların fakir olduklarını görünce küçümseyerek diyorlar ki:

"Aramızdan, Allah'ın kendilerine lütuf ve ihsanda bulunduğu kimseler bunlar mı!" (En'âm 6/53.)

"Bu iş iyi bir şey olsaydı onlar bizi geçemezlerdi." (Ahkâf 46/11.)

Onların tasavvurlarında düzenledikleri kıyas şöyle: "Allah bize dünya nimetlerini ihsan etmiştir. Her ihsan eden sever; her seven de ihsanda bulunur." İşin doğrusu böyle değildir. Tam aksine Allah ihsan eder fakat sevmeyebilir. Hatta belki de ihsan, bu iyiliğe muhatap olanın yavaş yavaş helakine sebep dahi olabilir. İşte bu, Allah hakkındaki gururun zirvesidir. Bununla ilgili olarak Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Sizden birisi sevdiği için hastasını nasıl ki bazı yiyecek ve içeceklerden uzak tutuyorsa, Allah da mü'min kulunu aynı şekilde dünyaya karşı muhafaza eder." (Tirmizî, Tıb, 1; Ahmed, Müsned, 5/428; Hâkim, Müs-tedrek, 4/230; Taberânî, el-Mu'cemu'l-Kebîr, 4/252; Beyhakî, Şu'abu'l-îmân, 7/321.)

Bunun için basiret sahipleri, dünya kendilerine yöneldiğinde üzülür; başlarına fakirlik gelince sevinir ve 'İyi insanların alâmetlerine merhaba!' derlerdi. Âyetlerde şöyle buyurulur:

"İnsan var ya, Rabbi kendisini imtihan edip de ikramda bulunduğunda ve bol nimet verdiğinde, 'Rabbim bana ikram etti' der.'" (Fecr 89/15.)

"Zannederler mi ki Biz kendilerine mal ve oğullar vermekle, iyilikleri kendilerine çabucak ulaştırıyoruz? Hayır, onlar farkında değiller.“ (Mü'minûn 23/55-56.)

"Âyetlerimizi yalanlayanları, Biz, bilmeyecekleri yönden derece derece helâke yaklaştıracağız. Ben onlara mühlet veririm. Muhakkak ki Benim tuzağım pek çetindir." (Â'râf 7/182-183; Kalem 68/44-45.)

"Kendilerine yapılan uyarıları unuttuklarında, (vermiş olduğumuz sıkıntı ve musibetleri kaldırıp) üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Nihayet kendilerine verilenler sebebiyle şımardıkları zaman onları ansızın yakaladık, birdenbire bütün ümitlerini kaybettiler." (En'âm 6/44.)

Aldanarak böyle bir inanca saplanan kişi, Allah'a inanmamış demektir. Bu aldanmanın kaynağı, Allah ve sıfatları hakkındaki bilgisizliktir. Çünkü Allah'ı tanıyan, O'nun imtihanından kendisini güvende hissedemez. Gerçekten onlar, Allah kendilerine nice mal-mülk verdiği halde, Firavun, Hâmân ve Nemrud'un başlarına nelerin geldiğine de hiç bakmıyorlar! Halbuki Allah Teâlâ şu ayetlerde azabından sakındırmaktadır:

"Allah'ın azabına uğramayacaklarından emin mi oldular? Ziyana uğrayan topluluktan başkası Allah'ın azabından emin olamaz." (Â'râf 7/99.)

"Onlar tuzak kurdular ve Allah onların tuzaklarını başlarına geçirdi. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır." (Âl-i imrân 3/54.)

"Sen kâfirlere mühlet ver; onları biraz kendi hallerine bırak!" (Târik 86/17.)

Allah kime bir nimet verirse o, bunun bir felaket olmasından korksun!


 


2. MÜ'MİNLERİN ALDANMASI 

İnananlardan günah işleyenlerin aldanmaları şu sözlerinde kendini gösterir: 

"Allah, bağışlayıcı ve merhametlidir; biz O'nun affını ümit ediyoruz." 

Böyle söyleyip buna güvenir ve amelleri ihmal ederler. Gerçi dinde bu anlayış "ümit" açısından övülen bir düşüncedir. Allah'ın rahmeti elbette geniş, nimeti çok kapsayıcı ve keremi umumidir. Biz O'nun bir olduğunu kabul ederek O'na iman ediyor ve bu iman ve O'nun kerem ve ihsanı vesilesiyle ümidimizi kesmiyoruz. 

Onların aldanmalarının kaynağı bazen de anne ve babalarının iyiliklerine tutunmak olur ki, bu zaten aldanmanın son derecesidir. Halbuki onların babaları sâlih ve takva sahibi olmalarının yanında günah işlemekten çekiniyorlardı. İşte onların şu şekildeki kıyaslarını şeytan onlara güzel göstermiştir: 

"Bir insanı seven onun evlatlarını da sever. Allah sizin babalarınızı sevmiştir. Öyleyse sizi de seviyor." 

Bu sebeple de itaate gerek duymaz, buna güvenerek Allah hakkında kendilerini aldatırlar. Hiç bilmezler ki, Hz. Nuh (a.s.), oğlunu gemiye bindirmek istedi fakat bundan menedildi ve Allah onu Nuh kavminin cezalandırılması esnasında en feci biçimde suda boğdu. Yine Hz. Peygamber (s.a.v.), annesinin kabrini ziyaret edip, bağışlanması için dua etmek konusunda izin istedi; kendisine ziyaret izni verildi fakat istiğfar için izin verilmedi.

(Ebû Hureyle (r.a.) Rasûlullah (s.a.v.)'in şöyle buyurduğunu rivayet eder:

"Annem hakkında istiğfarda bulunmak için Rabb'imden izin istedim, bana izin vermedi. Kabrini ziyaret etmek için izin istedim, bana izin verdi." Müslim, Cenâiz, 105,107; Ebû Dâvûd, Cenâiz, 77; Nesai, Cenaiz, 101; İbnu Mâce, Cenâiz, 48; Ahmed, Müsned, 2/44.) 

Şu âyetleri de unutuyorlar: 

"Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez." (Fatır 35/18.) 

"İnsana ancak kendi çalışmasının karşılığı vardır." (Necm 53/39.) 

Kim babasının takvasıyla kurtulacağını zannediyorsa, o kişi babasının yeme ve içmesiyle kendi açlık ve susuzluğunun gideceğini düşünen birisiyle aynı mantığa sahiptir. Takva herkeste olması gereken bir özelliktir ve bunda baba evladının hiçbir sorumluluğunu gideremez. Kaldı ki âhirette takvanın karşılığı verilirken kişi, kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacaktır, şefaat durumu hariç. Peygamberimiz (s.a.v.)'in şu hadisini de unutuyorlar: 

"Akıllı kişi kendisini yüksek görmeyip ölümden sonrası için çalışandır; ahmak ise, kendini boş duyguların peşine takan ve Allah hakkında kuruntular besleyendir."

(Tirmizî, Sıfatu'l-Kıyâme, 15; İbn Mâce, Zühd, 31; Ah-med, Müsned, 4/124; Beyhakî, es-Sünenü'l-Kübrâ, 3/369; Şu'abu'l-îmân,  4/350;  Hâkim,  Müstedrek, 1/125; Taberânî, el-Mu'cemu'l-Kebîr, 7/281.) 

Şu âyetleri de unutuyorlar: 

"İman edenler ve hicret edip Allah yolunda cihad edenler var ya, işte onlar, Allah'ın rahmetini umabilirler. Allah bağışlayıcı ve merhametlidir" (Bakara 2/218.)  

"Hiç bir kimse, yaptıklarına karşılık olmak üzere kendileri için gözler aydınlığı olarak nelerin (sayısız nimetlerin) saklandığını bilmez." (Secde 32/17.) 

Bu durumda, hiçbir amelde bulunmadan ümit beslemek doğru olur mu? Eğer ümitten önce bir çalışma söz konusu değilse hiç şüphesiz bu aldanmadır. Ümit ancak, korku ve ümitsizliği gidermek içindir. Şüphesiz bu faydasından dolayı Kur'ân bunu dile getirmiş ve daha fazla olmasını teşvik etmiştir. 

Onlara gurur, yaptıkları bir takım iyilik ve günahlar yönünden yaklaşır. Ancak günahları daha çoktur. Bununla beraber bağışlanacaklarını umar ve kötülükleri daha fazla olmasına rağmen iyiliklerinin ağır basacağını zannederler. Bu ise cehaletin doruk noktasıdır. 

Bakarsınız onlardan biri, helal veya haram yoldan kazanılmış bir kaç dirhem sadaka verir. Fakat diğer tarafta insanların mallarından ve şüpheli yollardan elde ettiği kat kat fazladır. Bu insan tıpkı, terazinin bir kefesine on kilo koyup diğer kefesine de bin kilo koyduğu halde, on kilonun ağır basmasını isteyen kişiye benzer. Bu ise bilgisizliğin son noktasıdır. 

Bazıları da iyiliklerinin günahlarından çok olduğunu zanneder. Çünkü o, ne nefsini hesaba çeker, ne de günahlarını araştırır. Bir iyilik yaptığında onu aklında tutar ve ona güvenir. Bunun durumu şuna benzer: Bir insan diliyle Allah'tan bağışlanma diler, gece gündüz Allah'ı yüz veya bin defa tesbih eder. Diğer taraftan gün boyu müslümanların gıybetini yapar ve Allah'ın razı olmayacağı şekilde konuşur. Bir de tesbihin faziletiyle ilgili âyet ve hadisleri araştırır. Onlara öncelik verir. Fakat yalancıların, söz taşıyanların ve de münafıkların çarptırılacağı ceza hakkındaki âyet ve hadisler hiç aklına gelmez. İşte bu da tam bir aldanmadır. Halbuki onun dilini günahlardan koruması, tesbih çekmesinden daha doğru bir davranıştır.

 


İKİNCİ BÖLÜM  

ALDANANLARIN KISIMLARI 

1. ALDANAN ÂLİMLER 

Amelsiz Alimler: 

Bir grup, dinî ve aklî ilimlerin temellerini öğrenip bunlarda derinleşmişlerdir. Tamamen bu konularla meşgul olduklarından, azalarını göz önüne alarak onları günahlardan koruyup iyiliklere yönlendirmeyi ihmal ederler. İlimleriyle mağrur olur ve Allah katında kendilerinin yüksek bir dereceye sahip olduklarını ve ilimde, Allah'ın kendilerine azap etmeyecek, bilakis insanlar hakkındaki şefaatlerini kabul edecek ve hata ve günahlarından dolayı kendilerine hesap sormayacak bir dereceye ulaştıklarını zannederler. Onlar aldanmışlardır. 

Eğer basiret gözüyle baksalardı, ilmin ikiye ayrıldığını görürlerdi: Muamele ilmi ve Allah'ı ve sıfatlarını bilme yani Mükâşefe ilmi. Muamele ilmi, amaçlanan hikmetin tamamlanması için gereklidir. Bu hikmet, helal ve haramın, övülen ve yerilen huyların bilgisine göre davranmaktır. Onlar, kendisi hasta olup, hastalığını tedaviye gücü yettiği halde bunu yapmayarak başkasının tedavisiyle uğraşan doktora benzerler. İlacı anlatmakla hiç şifa hasıl olur mu? Heyhat!... İlaç ancak zararlı şeylerden korunduktan sonra içene fayda verir. Onlar şu âyetin farkında değiller: 

"Nefsini tezkiye eden kurtulmuş; onu kötülüklere gömen de ziyana uğramıştır." (Şems 91/9-10.)  

Allah Teâlâ burada, "Onun nasıl tezkiye edileceğini bilen, bunun kitabını yazan ve insanlara öğreten kurtulur." buyurmamıştır. 

Onların şu hadislerden de haberleri yoktur: 

"Kimin ilmi arttığı halde istikâmeti artmazsa, onun ancak Allah'a olan uzaklığı artar."

(Münâvî, Feyzu'l-Kadîr, 4/ 52; "İlmi arttığı halde dünyaya rağbeti artarsa..." şeklinde Süfyan b. 'Uyeyne'ye âit maktu' hadis için bkz. Dârimî, Mukaddime, 34.) 

"Kıyamet günü insanlardan en şiddetli azaba uğrayacak kişi, Allah'ın kendisini ilmiyle faydalandırmadığı âlimdir." (Beyhakî, Şu'abu'l-îmân, 2/285; Taberânî, el-Mu'ce-mu's-Sağîr, 1/305; Kuzâ'i, Mûsnedü'ş-Şihâb, 2/171; Münâvî, Feyzu'l-Kadîr, I, 518.) 

Bu manada daha pek çok hadis vardır. Gerçekten bunlar aldanmış durumdadırlar. Biz onların haline düşmekten Allah'a sığınırız. Kesinlikle dünya sevgisi, nefislerine olan düşkünlükleri ve geçici huzuru arzulamaları onları mağlup etmiştir. Onlarsa, ilimlerinin, amelleri olmasa dahi kendilerini ahirette kurtaracağı kuruntusuna kapılmışlardır.

 

Zahir Âlimler: 

Onlardan bir kısmı ise, ilimleri öğrenmiş, zahirî amelde bulunarak görünür günahları da terk etmişlerdir. Lakin kalplerinden bîhaber kalmışlardır. Kibir, riya, hased, baş olma ve üstünlük arzusu, akran ve meslektaşlarının kötülüğünü isteme ve insanlar arasında meşhur olma isteği gibi Allah'ın sevmediği sıfatları kalplerinden silmemişlerdir. Bu da bir aldanmadır. Sebebi ise şu hadislerden gafil olmalarıdır: 

"Riya, küçük şirktir." (Hâkim, Müstedrek, IV, 365; Ahmed, Müsned, V, 428; Beyhakî, Şu'abu'l-îmân, V, 333.) 

"Ateşin odunu yakıp kül ettiği gibi, hased de iyilikleri yakar kül eder." (Ebû Dâvûd, Edeb, 52; İbn Mâce, Zühd, 22.) 

"Mal ve şeref tutkunluğu, kalpteki nifak tohumunu yeşertir; tıpkı suyun bitkileri büyüttüğü gibi..." (Bu rivayetin kaynağı bulunamadı.) 

Daha nice hadisler mevcuttur. "O gün, ne mal fayda verir ne de evlât. Ancak Allah'a temiz bir kalp ile gelenler fayda görür." (Şuarâ 26/88-89.) âyetinden de gafildirler. Onlar kalplerinden gafil ve dış görünüşleriyle meşgul olmuşlardır. Oysa kalpten yönelmeyenin taatleri sahih olmaz. 

Bu kişi, bir hastaya benzer ki, kendisi uyuz hastalığına yakalanmıştır ve doktor kendisine, ilgili merhemi sürüp ilacı içmesini söyler. Fakat o, merhemi bedenine sürdüğü halde ilacı içmez. Hastalığının dışına yansıyan kısmını izale eder, ama içindekini yok edemez. Halbuki hastalığın kaynağı içindedir. Dolayısıyla hastalığı hiç eksilmez, devamlı surette artar. Şayet içindeki yok olacak olsa dışı da rahat edecektir. İşte, bu şekilde kalpte pislikler gizli olduğu müddetçe, izleri insanın dışında, azalarında ortaya çıkacaktır.

 

Kendini Beğenen Âlimler: 

Başka bir kısım âlimler ise, bu huyları bilirler; ve yine bilirler ki, bu huylar din açısından kötü olarak değerlendirilir. Ancak, kendilerini beğendikleri için, bu sıfatlardan uzak olduklarını ve Allah'ın onları bu huylarla imtihan etmeyecek kadar yüce bir derecede bulunduklarını düşünürler. 

Yani onların zannına göre Allah, kendilerinin ilimde ulaştıkları mertebedekileri değil de, bununla ancak sıradan insanları imtihan eder. Kendileri ise Allah katında, Allah'ın bu durumla karşı karşıya getirmeyeceği bir mevkidedirler. Bu gruptaki bilginleri kibir, baş olma hırsı, üstünlük ve değerlilik tutkusu mağlup etmiştir. 

Aldanmaları ise bunun kibir değil de, sadece dinin izzeti, ilmin şerefini ortaya koymak ve Allah'ın dinine yardım olduğunu zannetmeleridir. Oysa onlar, sahâbîlerin tevazuunu, yumuşak başlılığını ve bu tür şeylere meyletmemelerini gözden kaçırıyorlar. Meselâ, Hz. Ömer'i (r.a.) bazıları, Şam'a geldiğinde, son derecede sâde olan durumu sebebiyle hoş karşılamamışlardı. Fakat o şöyle dedi:

"Biz, Allah'ın İslâm ile yücelttiği bir toplumuz ve kesinlikle başka bir şeyde izzet aramıyoruz." (Hâkim,  Müstedrek,  1/130; Münâvî,  Feyzu'l-Kadîr, 2/290.) 

Sonra, bu mağrur, dinin üstünlüğünü gösterişli elbiselerle talep ederken ilmin izzetini ve dinin şerefini arzuladığını savunuyor. Diğer taraftan, çağdaşlarından veya kendi görüşüne karşı çıkanlardan birisine dil uzatınca, bunun kendi hasedinden kaynaklandığını düşünmüyor da, 'Bu, sadece hak için öfkelenmek ve batıl ehline, düşmanlığı ve haksızlığı hususunda bir cevaptır.' diyebiliyor. 

Bu kişi aldanıyor. Çünkü şayet o, çağdaşı âlimlerden birine dil uzatılacak olsa, değil kızmak, belki de bundan dolayı sevinir. İnsanların huzurunda böyle bir şeye öfkelendiğini ortaya koysa da, belki de kalbi bundan son derecede hoşnut olur. Dahası, bilginlik taslayarak der ki: 'Benim böyle yapmaktaki amacım, sadece insanlara faydalı olmaktır.' O, bu sözüyle gösteriş yapmaktadır. Çünkü, eğer onun amacı, insanların iyiliği olsaydı, kendi seviyesinde veya kendisinden üst yahut alt seviyedeki başkaları tarafından insanların fayda görmelerine sevinmesi gerekirdi. 

Bazen yöneticilerin yanına gidip onları överek gözlerine girmeye çalışır. Bu konuda soru sorulunca, 'Benim amacım ancak, müslümanlara faydalı olmak ve onlara gelebilecek zararları defetmektir'. Halbuki o, aldanmaktadır. Şayet gayesi bu olsaydı, bunu başkaları yapınca da memnun olması gerekirdi. Fakat kendisi gibi birisini devlet yetkilisinin yanında bir kişi hakkında şefaatçilik yaparken görseydi bundan hoşlanmazdı. 

Bazen de onların mallarından alır. Aklına bunun haram olduğu gelecek olursa, şeytan ona der ki: 'Bu, sahipsiz bir maldır ve, müslü-manların faydalanmaları, içindir. Sen de onların önderi ve bilginisin. Din senin sayende, ayakta durmaktadır!' 

Burada üç aldanma noktası söz konusudur: Birincisi, bunun, sahibi olmayan bir mal olması; ikincisi, müslümanların maslahatları için olduğu; üçüncüsü ise kendisinin önder olduğu. Peygamberler, sahâbîler ve bu ümmetin faziletli âlimleri gibi, dünyadan yüz çevirenlerden başkası hiç önder olabilir mi? Hz. İsa (a.s.)'ın dediği gibi: 

"Kötü âlim, derenin önüne düşmüş kaya gibidir: Suyu ne kendisi içer ne de bırakır ki o su gitsin de bir ekine faydalı olsun." 

İlimle uğraşanların aldanma çeşitleri çoktur. Bu insanların bozdukları, düzelttiklerinden daha fazladır.

 

Gizli Tehlikelere Aldananlar: 

Bir grup da, ilimleri öğrenmiş, azalarını günahlardan arındınp, taatlere yöneltmişler; masiyetlerin görünürlerinden uzak durmuş; riya, hased, kibir, kin ve üstünlük tutkusu gibi nefsin huylarını ve kalbin sıfatlarını araştırmışlar ve bunlardan uzaklaşmak için nefislerine karşı mücâdele ederek kalplerinden söz konusu huyların kalın ve güçlü köklerini sökmüşlerdir. Fakat bunlar yine de aldanmışlardır. Çünkü kalplerinin köşelerinde şeytan ve nefsin hilelerinin gizli olanlarından, çok derin birtakım kalıntılar vardır; farkına varamayarak onları ihmal etmişlerdir. 

Bunlar, tarlasını zararlı otlardan arındırmak isteyen çiftçiye benzerler: Tarlanın etrafında dolaşır, tespit ettiği zararlı otları çıkarıp atar fakat, başlarını henüz yerin altından çıkarmayanları belirleyemez ve zararlı bütün otların ortaya çıkıp göründüğünü zanneder. Bundan habersiz olunca da onlar çıkıp büyüyerek ekini alt üst ederek bozarlar. Bunlar bazen de halka karışmayı, kibirden dolayı terk ederler. İnsanlara aşağılayıcı gözle bakarlar. Bazıları ise, kendisine bu şekilde aşağılayıcı gözle bakılmasın diye dış görünüşünü güzelleştirmeye çalışır.

 

Fetva Âlimlerinin Aldanması: 

Bir grup ise, ilimlerin en önemlisini terkedip tamamen dâva ve mahkemelerle ilgili fetva bilgisine ve geçim maslahatları hususunda insanlar arasında geçerli olan dünya işleri ile alâkalı uygulamaların ayrıntılarına yönelir. Kendilerine 'fakih (fıkıhçı)' ve bu işe 'fıkıh ve mezheb ilmi' adını vermişlerdir. Belki de bununla beraber, zahirî ve batınî amelleri ihmal etmişler; azalarının durumunu araştırmamış, dillerini gıybetten, midelerini haramdan, ayaklarını devlet yöneticilerinin huzuruna yürümekten uzak tutmamışlardır. Diğer azaları için de benzer durumlar geçerlidir: Meselâ; kalplerini  kibirden,  riyadan, hased ve diğer helak edici huylardan alıkoymamışlardır. 

Bunlar, iki bakımdan aldanmışlardır:  

Birincisi, amel yönünden. Bunun tedavi usûlünü İhya kitabında anlatmıştık. Bunlar, hastalığını doktordan öğrenip bu konuda gerçek bilgiye sahip olmayan ve de tedaviye yönelmeyen hasta gibidirler. Böylece nefislerini temizleme ve arındırmayı ihmal ettiklerinden, helake yaklaşmışlardır. Halbuki onlar hayız, diyetler, hân ve zıhar gibi konularla o kadar meşgul olmuşlardır ki, ömürlerini tamamen bu uğurda zayi etmişlerdir. Onları ancak, halkın kendilerine olan saygısı ve üstün bir mevkide görmeleri aldatmıştır, hakim ve müftü olarak kendilerine müracaat edilmesi aldatmıştır... Diğer taraftan her biri meslektaşının aleyhinde bulunmaktan geri durmazken, bir araya geldiklerinde böyle bir şey hiç yokmuş gibi davranırlar. 

İkincisi, ilim yönünden. Bu ise ilmin sadece kendi bildiklerinden ibaret olduğunu, bunun hedefe ulaştırıcı ve kurtarıcı olduğunu düşünmelerinden kaynaklanmaktadır. Oysa insanı hedefe vardırıp kurtaracak şey, sadece Allah sevgisidir. Allah'ı sevmek ise O'nu tanımadan mümkün olamaz. 

Allah'ı tanımanın üç mertebesi vardır: Zâtını, sıfatlarını ve fiillerini tanımak. Bu ilim erbabı, hacca gidenlerin yolu üzerinde kendilerini yol erzakı satmaya vermiş kişiye benzerler. Bilmezler ki fıkıh Allah'ı, O'nun insanı kötülüklerden alıkoyan ve korkutan sıfatlarını bilmektir. Bu da, kalbin Allah korkusunu hissetmesi ve takvaya sarılması içindir. Kur'an'da buyurulduğu gibi: 

"Mü'minlerin hepsinin toptan sefere çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminde bir grup, dinde geniş bilgi elde etmek ve kavimleri savaştan döndüklerinde onları ikaz etmek için geride kalmalıdır. Umulur ki sakınırlar." (Tevbe 9/122.)

 

İhtilaf Âlimleri: 

Bunlardan bir kısmı da, fıkıhtaki tartışmalı meselelere yönelmiştir. Elbette ki buna önem vermesinin sebebi; tartışma yöntemini, karşı tarafı nasıl susturacağını ve doğruyu nasıl ortadan kaldıracağını öğrenmektir. Evet amaç, yenmek ve övünmek... Gece gündüz mezheb mensuplarının tutarsızlıklarını tesbit ve çağdaşlarının kusurlarını araştırmak için uğraşırlar. Bunların asıl maksatları ilim değil, akranlarına karşı üstünlük taslamaktır. Eğer onlar kalplerini temizlemek için uğraşsalardı, sadece dünyada ve kibirlenmek için kendilerine faydası olan bu tür bir ilimden, onlar için daha hayırlı olurdu. Dünyadaki bu durumları ahirette alev alev yanan bir ateşe dönüşecektir. 

"Görüşümün delillerine gelince, Allah'ın kitabı ve Resulünün sünnetinden olmak üzere şunlardır..." gibi daha nice gurur ifade eden sözler. Bunların gururları ne kadar da çirkindir!

 

Kelâm İlmi ve Cedelle Uğraşan Alimler: 

Başka bir grup, kelâm ilmi ve cedelle uğraşmış; karşıt görüştekilere cevap ve onların çelişkilerini araştırmakla vakit geçirmişlerdir. Tartışmalı sözlere odaklanmış, muhalifleriyle münâkaşa ve onları susturma yollarını öğrenme ve öğretmeyle meşgul olmuşlardır. 

Bununla beraber bunlar ikiye ayrılırlar: Birincisi, doğru yoldan sapmış, başkalarını da saptırmış olanlar. İkincisi ise doğru üzere olanlardır. Hak yoldan sapanların kendilerini aldattıkları nokta, dalâlette olduklarından habersiz olmaları ve nihâyetinde kurtuluşa ereceklerini sanmalarıdır. 

Bunlar kendi aralarında pek çok gruba ayrılırlar. Biri ötekini kâfir kabul eder vs. Sapmalarının sebebi ise temelde, bir şeyin her hangi bir düşüncenin delili olmasının şartlarını ve bu konulardaki doğru yöntemin nasıl olduğunu iyi bilmemeleridir. Meselâ, şüphenin delil, delilin şüphe olduğunu kabul ederler. 

Bu alanda doğru üzere bulunanların aldanmalarının sebebi şudur. Onlar, tartışmanın, işlerin en önemlisi ve Allah'ın dininde O'na yaklaştıran şeylerin en üstünü olduğunu düşünürler. İddialarına göre, bir kimse araştırma yapmadıkça dini tamam olmamaktadır. Yine onlara göre, bir kişi araştırmadan, bir delil aramadan Allah'a iman ederse, Allah katında bir değere sahip kâmil bir mü'min olamaz. Halbuki onlar ilk asra hiç bakmazlar. Hz. Peygamber (s.a.s)'in, o dönemin insanlarına hiç bir delil sormadığı halde, onların, insanların en hayırlıları olduğuna dair değerlendirmesini göz önünde  bulundurmazlar.   Ebû  Ümâme  el-Bâhilî (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.v)'in şöyle buyurduğunu ifade eder: "Bir toplumda cedel ortaya çıkarsa, onlar yollarını şaşırırlar." (Tirmizî, Tefsîr, 44; ibn Mâce, Mukaddime, 7; Ahmed, Müsned, 5/252; Hâkim, Müstedrek, 2/486.)

 

Vaaz ve Nasihat Âlimleri: 

Bir kısım âlimler ise, vaaz ve nasihatla uğraşırlar. Korku, ümit, sabır, şükür, tevekkül, zühd, yakîn, ihlâs ve doğruluk gibi kalp ve nefisle ilgili huy ve sıfatlardan bahsedenin mertebesinin yüceliğini vurgularlar. Onlar kendilerini aldatıyorlar. Bu sıfatlardan bahsederek, insanları onlara sahip olmaya çağırdıklarında kendileri de bu özelliklere sahip olduklarını zannediyorlar. Onların bu sıfatlardan nasipleri halkın nasiplendiği kadardır. Daha fazlasını elde etmek için çalışmazlar. Bunlarınki aldanmanın en âlâsıdır. Zira onlar kendilerini son derecede beğenirler. Muhabbetullaha dair derin bilgilerinin ahirette kurtuluşlarına vesile olacağını ve zahidlerin sözlerini ezberledikleri için -bunlara göre yaşamadıkları halde- affedileceklerini zannediyorlar.  

Bunlar öncekilerden daha çok aldanmışlardır. Çünkü onlar, insanları Allah ve Resûlünü sevmeye teşvik ettiklerini zannederler. İhlasın inceliklerine sahip olmadıkları halde kendilerini ihlaslı, samimi görürler. Nefsin kusurlarının gizliliklerine vâkıf olmadıkları halde, kendilerini bunlardan uzak zannederler. Diğer bütün sıfatlar hakkındaki durumları da böyledir. 

Halbuki, dünyayı herkesten daha çok severler. Dünyaya karşı aşırı düşkünlüklerinden dolayı zühd gösterisinde bulunur, kendileri ihlas sahibi olmadıkları halde, insanları ihlasa teşvik ederler. Allah'a yaklaşmaya çağırırlar, fakat kendileri bundan kaçarlar. Allah'tan korkmaya davet ederler, korkmadıkları halde... Kendileri unuttukları halde insanlara Allah'ı hatırlatırlar. İnsanları Allah'a yakın olmaya teşvik ederken kendileri O'ndan uzaklaşırlar. Çirkin sıfatların kötülüğünden bahsederler. Oysa, onlar bu sıfatlara sahiptirler. 

İnsanları halka karşı mesafeli olmaya teşvik ederlerken kendileri bu konuda çok serbest hareket ederler. İnsanları Allah'a çağırdıkları halka açık meclislere gitmeleri yasaklansa, yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelir.

Maksatlarının halkın ıslahı olduğunu iddia ederler. Fakat halkın ıslahı başka biri tarafından gerçekleştirilecek olsa, üzüntü ve hasetten canları çıkacak seviyeye gelirler. 

Kendi yanına girip çıkan bir kişi akranlarından birisini övse, insanların o övülene en çok buğz edeni o olur. İşte bunlar müthiş bir gururla karşı karşıyadırlar. Kendilerine gelip orta yolu bulmaktan çok uzaktırlar.

 

Hitabet Âlimleri: 

Bir grup ise, vaazda en önemli ve gerekli hususlardan uzaklaşmışlardır. Allah'ın muhafaza ettikleri hariç, bu zamanın vaizlerinin tamamı böyledir. Güya ibadetlerden bahseder, hezeyanlar savururlar; güzel ve edebi konuşma arzusuyla dinin aslından uzak ve dengesiz sözleri bir araya getirmekle meşgul olurlar. Bir kısmı da kelime oyunları ve kafiyeli sözlerle uğraşır durur. 

En büyük arzuları cümle içi söz uyumları ve kavuşmayı ve arılığı konu edinen şiirlerle konuşmasını renklendirmektir. Böyle yapmadaki amaçları ise, meclislerinde galeyana gelme ve cezbe çığlıklarının -isterse yanlış gayelerle olsun- çokça meydana gelmesidir.

Bunlar insanların şeytanlarıdırlar: Hem kendilerini hem de başkalarını yoldan çıkarırlar. Bizden öncekiler kendilerini tam olarak düzeltmemiş olsalar bile, başkalarını düzeltmiş; söz ve vaazlarını doğru bir biçimde ortaya koymuşlardı. Bunlar ise Allah'ın yolundan alıkoyuyorlar. Birtakım hurafelerle insanları Allah hakkında yanlış düşüncelere sevk ediyorlar. Bunu günahlara karşı hiç korkmadan yönelerek ve dünya tutkusuyla yapıyorlar. Özellikle vaaz eden süslü elbiseler giyinmiş, kibir ve riyaya kendini kaptırmış bir vaziyette iken, adetâ insanların Allah'ın rahmetinden ümit kesmeleri yönünde vaaz eder.

 

Menkıbe Âlimleri: 

Onlardan bir grup ise, zâhidlerin dünyanın kötülenmesine ilişkin söz ve menkıbeleriyle yetinirler. Bunları hep aynı tarzda tekrar eder dururlar. Onlar bu sözlerin anlamlarını kavramadan ezberler, kürsülerde bunlarla vaaz verirler. Bazıları da çarşı pazarda etrafındakilerle beraber, insanlara öğütler yağdırırlar. Fakat bunlar, bu sözlerin gereğini yapmadıkları halde, sadece söz konusu zâhidlerin sözlerini ezberlemekle Allah tarafından bağışlanıp kurtulacaklarını zannederler. Hakikaten bunlar bir öncekilerden daha çok kendilerini aldatmaktadırlar.

 

Rivayet Âlimleri: 

Başka bir grup da vakitlerini tamamen hadis öğrenmeye vermişlerdir. Çokça hadis rivayeti toplamak ve hadisleri nakledenlerin, Hz. Peygamber'den (s.a.v.) kendi zamanlarına kadar kaç kişi olduklarını araştırmakla meşgul olurlar. Kiminin gayesi diyar diyar dolaşıp hadis âlimlerinden öğrendiklerini aktararak, "Ben falandan naklediyorum; filan âlimle görüştüm; bende, hiç kimsede olmayan hadis nakil silsileleri var..." türünden sözleri söyleyebilmektir. 

Bunlar kendilerini bir çok açıdan aldatıyorlar: Birincisi, onların kitap hamalı (Bu ifade ile Cuma suresinin şu ayetindeki durumları açıklanan kimselere işaret edilmektedir. "Kendilerine Tevrat yükletilip sonra onu yüklenmeyenlerin hali, kocaman kitaplar taşıyan eşeğin hali gibidir. Allah'ın âyetlerini yalanlayan topluluğun misali ne kötüdür! Allah zâlimler topluluğunu hidâyete iletmez." (Cum'a, 62/5.)) gibi olmalarıdır. Çünkü onlar, sünneti anlamaya ve mânâlarını düşünmeye hiç gayret sarfetmezler. Yaptıkları, sadece hadisleri nakletmekten ibarettir. Bunun da kendileri için yeterli olacağını zannederler. Nerede?! Bilakis hadisten maksat, onu anlamak ve mânâlarını düşünmektir. 

Hadis ilminde ilk önce hadisi dinleme, sonra ezber, sonra anlama ve amel etme sonra da onu neşretme gelir. Bunlar ise sadece dinlemeye kendilerini yöneltmiş fakat, diğer hususları ihmal etmişlerdir. Sadece dinlemeye yönelmede hiçbir fayda olmamasına rağmen böyle yapmışlardır. Bu zamanda hadisi çocuklar okumaktadır. Halbuki onlar gafil olup işin farkında değildirler. Bunların hadis öğrendikleri hocalar ise hadisin okunuş ve yazılışında hata yapıp, bunu bilmeyecek kadar gafil olabiliyorlar. Bazen de umursamaz bir durumda onlardan hadis nakledip bunun farkına dahi varamıyorlar. Bunların hepsi birer aldanıştır. 

Hadis dinlemede asıl olan onu Hz. Peygamber (s.a.v.)'den işitmiş olmaktır. O'ndan dinleyen işittiği şekilde hadis ezberler ve yine aynı şekilde rivayet eder. Rivayet, ezberden olur; ezberse dinlemeden sonra gerçekleşir. Eğer kişi hadisi Resûlullah'tan (s.a.v.) işitme durumunda değilse, bunu sahabe ve tabiinden dinler. Onlardan duyması böylece, Resûlullah'tan (s.a.v.) duyması gibi olur. 

Meselenin usûlü şudur: Dikkatle dinlemek, hıfzetmek ve hadisin bir harfinde dahi şüphe etmeyecek derecede, ezberlediği gibi rivayet etmek. Eğer şüphe ederse onu nakletmesi veya öğretmesi ve böylece hataya sevketmesi caiz değildir. 

Hadisin hıfzedilmesi iki yolla olur: Birincisi, devamlı tekrar etmek şartıyla kalp ile; ikincisi, dinlediğini yazmak, yazdığını gözden geçirmek ve başkasının ulaşmaması için bunu muhafaza etmek. Yazdığını muhafaza etmesi, bunun kimsenin asla elinin ulaşamayacağı özel kitaplığında korunmuş olmasıdır. Çocuktan, gafil ve uyuyan birisinden işittiğini yazmak caiz değildir. Bu caiz olsaydı, beşikteki çocuktan duyduğunu yazmak da caiz olurdu. 

Hadis öğrenmenin bir çok şartı vardır. Hadisten maksat, onu öğrenmek ve onunla amel etmektir. Hadisin de, Kur'ân'ın olduğu gibi pek çok manası vardır. 

Rivayet edildiğine göre, Ebû Süfyan b. Ebu Hayr el-Menhî, Zahir b. Ahmed es-Serahsî'nin meclisine gider; rivayet edilen ilk hadis şu olur: 

"Kişinin, kendisine faydası olmayan şeyleri terketmesi, müslümanlığının güzelliğindendir."    (Tirmizî, Zühd, 9; İbn Mâce, Fiten, 12; Mâlik, Muvatta, 2/903; Ahmed, Müsned, 1/201.)  Bunun üzerine kalkar ve der ki: "Bu benim için yeterlidir. Bunun gereğini tam olarak yerine getireyim, sonra başka bir hadis dinlerim.". Diğer insanlar da böyle olmalıdırlar.

 

Sarf-Nahiv Âlimleri: 

Başka bir kısım âlimler ise, dilbilgisi, şiir ve dilin ilgi çekici ve anlaşılması zor kısımlarıyla meşgul olmuş, kendilerini bununla aldatmışlardır. Bağışlanmış ve bu ümmetin âlimlerinden olduklarını iddia ederler. Zira kendilerince dinin ve sünnetin ayakta durması, dilbilgisi ile olmaktadır. Onlar ömürlerini dilin ve dilbilgisinin inceliklerini araştırmada tüketmişlerdir. Bu büyük bir aldanmadır. 

Arapçanın Türkçe gibi bir dil olduğunu düşünselerdi ve ömrünü Arapça uğrunda tüketmekle, Türkçe, Hintçe ve diğer diller için tüketmekten farklı olmadığını bilirlerdi. Arapçayı diğerlerinden ayıran şey sadece dinin bu dille gelmiş olmasıdır.  Dilden sadece Kur'an ve Sünnette anlaşılması güç olan garip kelime ve terkipleri bilecek kadarı; dilbilgisinden ise yine Kitap ve Sünnetle ilgili olanı kadarı yeterlidir. Fakat bu alanda sonu gelmeyecek derecede derinleşmek gereksiz bir aşırılıktır. Bunu yapan ise aldanmıştır.

 


2. ALDANAN İBÂDET ve AMEL SAHİPLERİ 

Bunlardan, namaz, Kur'an okuma, hac, cihad ve zühd konusunda olmak üzere aldanmış bulunan pek çok grup vardır. 

Farz Yerine Nafile ile Uğraşanlar: 

Onlardan bir kısmı, farzları ihmal edip nafilelerle meşgul olmuşlardır. İşi tam bir aşırılığa vardıracak kadar derine dalmışlardır. Meselâ; kimisi abdestte vesveseye mağlup olmuştur; işi aşırıya vardırarak, dinde temizliğine hükmedilen suya razı gelmez ve necaset konusunda uzak ihtimalleri dahi yakın kabul eder. Fakat iş haram yemeye gelince yakın ihtimalleri uzak değerlendirir. Bazen de tamamen haram olan şeyi yer. Eğer onun ihtiyatlı davranışı su hakkında olacağına, yemek konusunda olsaydı daha uygun olurdu. Aslında bu konuda Sahâbilerin  yaşantısını  delil  alabilirdi:  Hz. Ömer (r.a.), necaset bulunma ihtimâline rağmen hristiyan bir kadının testisindeki su ile abdest almıştır. Bununla beraber o, nice helâl yolları, harama düşme korkusuyla terk ederdi.

 

Vesveseye Kapılanlar: 

Başka bir gruba ise, namaza niyette vesvese galip olmuştur. Şeytan onu bırakmaz ki doğru bir niyet edebilsin. Bilakis ona vesvese verir. Bu yüzden cemaati kaçırır. Bazen namazın vaktini kaçırır. İftitah tekbirini tam olarak alsa bile yine kalbinde niyeti sahih mi değil mi diye bir tereddüt meydana gelir. Tekbirde vesveseye öyle kapılır ki, aşırı ihtiyatından ötürü tekbirin özelliğini değiştirir. Cemaatle namaz kılarken fatihayı dinlemeye vakit bulamaz. Bunu namazın başında yapar. Sonra bütününde gafil duruma düşer. Kalbi huzur bulmaz. Aldanmış olur. Bilmez ki, namazda kalp huzuru şarttır. Onu İblis aldatarak yaptığını süslü göstererek derki: 'Sen gösterdiğin bu dikkatle diğer insanlardan farklı, seçkin konuma gelmektesin. Rabbin katında da hayır üzeresin.'

 

Harflere Takılıp Kalanlar: 

Diğer bir grup ise Fâtiha'nın harflerini doğru okumakta   vesveseye   mağlup  olmuşlardır. Öbür zikirlerde de durumları aynıdır. Hep 'şeddeler'de ve 'dâd' ve 'zâ' harfleri arasındaki farkta ihtiyatlı davranırlar ve başka bir şey onları ilgilendirmez. Fâtiha'nın, ne sırları ne de mânâları konusunda tefekkür ederler. Bilmezler ki, insanlar, Kur'an tilavetinde, konuşma dilinde alışageldikleri şekil dışında, harfleri kaynaklarından çıkarmakla yükümlü değildirler. Onlarınki ise büyük bir aldanmadır. Sultanın huzuruna mektup götüren kişiye benzerler: Sultan ona gerektiği şekilde mektubu okumasını emreder. 

O ise harflerin mahreçlerinde hassas davranarak okumaya başlar ve tekrar tekrar okur. Düzgün okuyacağım derken mektubun amacından ve meclis saygısını gözetmekten uzaklaşır. Halbuki mektubun içeriği üzerine bir siyaset kurulacaktır. Bu durumda, o kişinin aklını kaybettiğine hükmedilir ve akıl hastanesine gönderilir.

 

Kur'an'ı Kerim'in Tilavetinde Aldananlar:  

Başka bir grup da, Kur'an okuma konusunda aldanırlar. Kur'an'ı bağıra bağıra okurlar. Belki de bir günde ve bir gecede onu baştan sona okurlar. Dilleri onunla meşgul olur, ama kalpleri kuruntu vadileri ile dünyâyı düşünme arasında gider gelir. Öğütlerinden kendilerine bir ders çıkarmazlar. Emir ve yasakların üzerinde durmaz, ibret alınacak yerlerinden ibret almazlar. Nazım yönünden değil de mânâ yönünden lezzet almak için, âyetlerin manaları üzerine düşünmezler. 

Bir kişi Kur'an'ı gündüz ve gece olmak üzere isterse yüz defa okusun, eğer onun emir ve yasaklarını terkederse cezayı haketmiş olur. Belki de onun güzel bir sesi vardır; okur ve bundan zevk alır, aldığı zevkten dolayı gurura kapılır. Zanneder ki bu, Allah'a münâcattan ve O'nun kelâmını dinlemekten kaynaklanan lezzettir. Oysa nerde? Çünkü onun aldığı lezzet, sesindendir. Eğer Allah'ın kelâmının lezzetine varsaydı, sesine ve sesinin güzelliğine bakmaz, bunu aklına getirmezdi bile. Allah'ın kelâmının lezzeti sadece anlam yönündendir; bunlarınki ise büyük bir aldanıştır.

 

Oruç: 

Bunların diğer bir kısmı, oruçta gurura kapılmıştır. Belki bütün zamanını, mübarek günleri oruçla geçirir. Halbuki oruçlu iken dillerini gıybetten, niyetlerini riyadan, iftar ederken karınlarını haramdan ve daha bir sürü gereksiz hezeyandan korumazlar. Onlar farzı terk etmişler, menduba tabi olarak kurtulacaklarını zannetmişlerdir. Heyhat! Allah'ın huzuruna sadece  kalb-i selim ile gidenler kurtulurlar. Bunlar ise, en aşırı derecede bir yanılgıya kapılmışlardır.

 

Hac: 

Başka bir grupsa, hac ibadetinde yanılgıya düşmüştür. Haksızlıkları terk, borçlarını ödemek, ana-babanın rızasını istemek ve helâl azık talep etmeksizin yola çıkarlar. Bazen yolda farz namazları ihmal ederler; bazen de beden ve elbise temizliğinde bile acizliğe düşerler. Zâlimlerin haksız vergilerine maruz kalırlar ve ellerindekinin bir kısmı onlardan alınır. Yolda müstehcen konuşmaktan,  münakaşadan kaçınmazlar. 

Kimi zaman da bazıları haram mal toplar ve yolda arkadaşlarına bunu yedirir. Bununla da gösteriş yapıp itibar kazanmak ister. Bu kişi önce haram kazanmakla Allah'a isyan eder; ikinci olarak da onu gösteriş olsun diye dağıttığından günaha girer. Çirkin huy ve kötü sıfatlarla kirlenmiş bir kalple Kabe'nin yanına ulaşır. Bu haline rağmen Rabbinden bir hayır üzere olduğunu zanneder. Oysaki aldanmaktadır.

 

Emr-i bi'l-Marûf Nehy-i anil-Münker Yolunda Aldananlar: 

Diğer bir grup da korkutma, iyiliği emir ve kötülüğü yasaklama yolunu tutmuştur. Onlardan birisi insanlara kötü şeyleri yasaklar ve güzel şeyleri emreder; fakat kendini unutur. İyiliği emrederken kaba davranır. Baş olma ve üstünlüğü amaç edinir. 

Kendisi bir kötülük yapacak olsa da bir başkası ona bunun kötülüğünü açıklasa öfkelenir. "İyiliği emredip kötülüğü yasaklama işini ben yaparım, sen beni nasıl tenkid edersin?" der. 

Bazen insanları camide toplar ve geç gelene çok ağır sözlerle hitab eder. Bazen de kendini gösterişe, saygı beklentisine ve baş olma sevdasına kaptırır. Bunun alâmeti; eğer bir başkası camide toplanma işini yapacak olsa onun üzerine yürümesidir. 

Kimi de müezzinlik yapar. Bunu Allah için yaptığını zanneder. Ama bir başkası onun olmadığı bir vakitte ezan okuyup müezzinlik yapacak olsa, o kişinin başına kıyamet koptu demektir. Bir de der ki: "Hakkımı alamadım!" 

Kimisi de bir mescidin imamlığını üzerine alır ve bunun hayırlı olduğunu zanneder. Asıl amacı kendisi için, 'falan mescidin imamı' denmesidir. Bunun alâmeti de; şayet kendisinden takva biri oraya gelecek olsa, bu ona ağır gelir.

 

Mekke ve Medine'ye Komşuluk: 

Başka bir grup ise; Mekke veya Medîne'ye yakın bir yerde ikâmet eder. Kendilerini bununla aldatırlar. Kalplerini kontrol etmemiş, zahir ve  bâtınlarını  temizlememişlerdir.  Belki  de kalpleri, yurtlarına ve evlerine bağlı haldedir. Bu hallerinden bahsederek, "Mekke'de şu kadar sene kaldım." dediklerini görürsün. Oysa böyle birisi aldanmaktadır. Çünkü onun için en doğru tavır; kendi yurdunda ikâmet etmesi, kalbinin ise Mekke'ye bağlı bulunmasıdır. 

Eğer Mekke ve Medine'nin komşusu olacaksa,  komşuluk hakkını  korumalıdır:  Mekke'de kalacaksa Allah'ın hakkını, Medîne'de kalacaksa Hz. Peygamber (s.a.v)'in hakkını muhafaza etmelidir. Peki buna kim güç yetirebilir! Onlar dış görünüşlerle aldanmış ve kendilerini duvarların kurtaracağı kuruntusuna kapılmışlardır. Heyhat! 

Belki de nefsi bir lokmayı fakire sadaka olarak vermeye bile tahammül edemez. Halkla komşuluk hususu bu kadar zorken, Hâlık'ın komşuluğu nasıl olacaktır? Fakat bedenini ve kalbini korumak şartıyla Hâlık'a komşu olmak ne güzeldir!

 

Zühd: 

Bunların diğer bir kısmı da mal konusunda zühd gösterir. Yiyecek ve giyecek nâmına az ile yetinir, mesken olarak mescidlere kanâat eder. Böylece zâhidlerin mertebelerine ulaştıklarını zannederler. Bununla birlikte başkanlık ve makam arzusundadırlar. Bu ise şunlardan birisiyle elde edilir: İlim, vaaz ve zühd. Onlar iki şeyden en önemsiz olanı terk etmiş, helak edici şeylerin en büyüğüne koşmuşlardır. Çünkü felâket bakımından makam, maldan daha büyüktür. Şayet onlardan biri makam sevgisini bırakıp mala yönelseydi, kurtuluşa daha yakın olurdu. 

Bunlar aldanmışlardır. Kendilerini dünyaya karşı zâhidlik gösterenlerden sanıyorlar fakat dünyanın ne olduğunu bilmiyorlar. 

Bazen de zenginleri fakirlerden önde tutarlar. Kimisi de ilmi ile böbürlenir. Bazıları ise yalnızlığı ve uzleti tercih eder. Oysa uzletin şartlarını taşımamaktadır. Kimisine mal verilecek olsa 'zâhidliği bitti' denme korkusundan bunu almaz. Halbuki mala ve insanlara karşı müthiş bir arzusu vardır. İnsanların kötülemesinden korkar. 

Bazıları da ibadet yapmak için kendini zorlar ve meselâ bir gün ve gecede bin rek'at namaz kılıp Kur'ân'ı hatmeder. Bütün bunları yaparken kalbini gözetleyip riya, kibir, ucub ve diğer helak edici duygu ve düşüncelere karşı denetlemek aklına dahî gelmez. Belki de zahirî ibâdetlerinin, terazinin sevap kefesini ağır basacağını düşünür, oysa nerde? 

Takva sahibinin yaptığı bir zerre ve akıl-irfan sahiplerinin tek bir huyu, amel bakımından, âzalarla yapılan dağlar kadar ibâdetten daha üstündür. Sonra bu kişi birinin, "Sen yeryüzünü ayakta tutan direklerden veya Allah'ın dost ve sevdiklerindensin." demesiyle gurura kapılır. Bu söze sevinir, nefsini temizlediğini düşünür. Ama bir günde kendisine iki veya üç defa kötü sözler söylense, söz sahibine küfreder ve mücâhid kesilir. Belki de kendine sövene, "Allah seni ebediyyen affetmesin!" der.

 

Nafile Düşkünlüğü ile Aldananlar: 

Başka bir grup da nafilelere aşırı düşkünlük gösterir ve onlara gösterdiği saygıyı farzlardan esirger. Bir kısmının kuşluk ve teheccüd namazı gibi nafilelerle sevince gark olduğunu görürsünüz. Ama farz namazdan, vakit girer girmez apar topar kılmaya hırs gösterdiğinden ne lezzet alır ne de Allah'tan bir hayır bulur. Şu hadisi de unuturlar: 

"Allah'a yaklaşanlar, Allah'ın kendilerine farz kıldığı şeyleri edâ etmekten daha faziletli bir şeyle yaklaşamazlar." (Buhârî, Rikâk, 38; Ahmed, Mûsned, 4/256; Beyhakî, es-Sünenü'l-Kübrâ,  3/346; Münâvî,  Feyzu'l-Kadîr, 2/292.) 

Diğer taraftan hayırlı ameller arasındaki üstünlük farkını gözetmemek de şerlere dâhildir. İnsan bazen iki farzla karşı karşıya olabilir; birisi sonraya bırakılabilirken, diğeri böyle olmaz. Ya da kişi iki nafile karşısında bulunabilir, bunlardan birisinin vakti geniş, diğerininki dar olabilir. Eğer kişi tertibi korumazsa kendini aldatmış olur. Bunun benzerleri sayılamayacak kadar çoktur. 

Günah bellidir; kapalılık bazı fâallerin diğerlerinin önüne geçirilmesinde ortaya çıkmaktadır. Meselâ, bütün farzları nafilelerden önde tutmak; farz-ı ayınları, başkası yerine getirdiğinde diğerlerinin yapması gerekmeyen farz-ı kifâyelerin önüne geçirmek ve farz-ı ayınlardan en önemli olanını daha az önemli olana tercih etmek; ertelenebileni diğeri önüne geçirmek, annenin hakkını babanın önüne geçirmek; anne-babanın  nafakasını  hacca tercih  etmek; vakti geldiği zaman cumayı bayrama tercih etmek ve borcu diğer farzlardan öne geçirmek gibi. Kul bunun farkına varıp dikkat kesilse ne büyük bir iş yapmış olur! Fakat tertibdeki bu aldanmadan kurtulmak ilimde derinleşen âlimlerin altından kalkabileceği ince ve gizli bir iştir.

 


 3. ALDANAN ZENGİNLER 

Haram Parayla Hayır Eseri Yapanlar: 

Bir grup, mescid, medrese, misafirhane, köprü, havuz ve insanların gözlerine hitâb edecek şeyler yapmaya düşkündür. İsim ve şöhretlerini ebedileştirerek, öldükten sonra da eserlerinin devam etmesi için onların üzerlerine isimlerini tuğla ile yazarlar ve bununla mağfireti hak ettiklerini sanarlar; fakat iki yönden aldanıyorlar: 

Birincisi; paralarını zulüm, şüpheli yollar, rüşvet ve haram yerlerden kazanmışlar. Kazanırken Allah'ın gazabına maruz kalmışlardır. Bu şekilde Allah'a isyan ettikleri için onlara düşen, tövbe etmek ve malları, eğer yaşıyorlarsa sahiplerine, hayatta değillerse vârislerine iade etmektir. Vârislerinden de hayatta olan yoksa o malları en mühim maslahatlar için sarf etmektir. Belki en önemlisi, fakirlere dağıtmaktır. Hal böyle olunca, binalar yapıp, ölünce de onları terketmenin ne faydası olabilir ki? Ancak riya, şöhret ve kendinden söz ediliyor olmasının verdiği zevk bunları mağlup etmiştir. 

İkinci yön ise; bağışta bulunmakla ve binaları yüksek yüksek yapmakla, kendilerini ihlâs sahibi görerek, hayrı amaçladıklarını zannetmeleridir. Böyle bir zengine fakir bir kişiye bir dînâr vermesi teklîf edilse nefsi buna razı olmaz, çünkü içinde, yaptığı hayırla övülme sevgisi yer etmiştir.

 

Gösteriş ve Şöhrete Kananlar: 

Başka bir grup; belki helâl mal kazanır, haramdan kaçınır ve mallarını camilere harcarlar. Ancak bunlar da şu iki yönden aldanmaktadırlar: 

Birincisi; riya, övülme ve şöhret isteği. Şöyleki; belki yakınında veya beldesinde fakirler vardır ve malı onlar için harcamak daha önemlidir. Şehirde çok sayıda mescid vardır. Ama asıl maksad, bu mescidlere ihtiyaç kalmayacak şekilde hepsini toparlayacak büyük bir Cami yapmaktır. Yoksa, maksat; fakir ve miskinler gerçekten muhtaç durumunda iken her sokak ve cadde başına bir mescid yapmak değildir! Ancak cami yaptırmak için mal harcama işi insanlar arasında tanınmaya daha uygun olduğundan, bunlara daha kolay gelir. Güya insanların kendisi hakkında övgüyle söz etmelerini işitmemiş gibi davranırlar. Ama fakirlere yardımda bulunduğunda insanlardan aynı şekilde methiyeler duyması söz konusu olmaz. Bu haliyle Allah için çalıştığını düşünür, oysa Allah'tan başkası için çalışmaktadır. Niyeti bunu daha iyi ortaya koyar ve bu niyeti kendisi için bir gazap sebebidir. Ama o yine, "Maksadım sadece Allah azze ve celle'dir." der. 

İkincisi; o, camilerin içini yasaklanan ve namaz kılanların kalplerini meşgul eden nakışlarla süslenmesi için sarfeder. Çünkü o nakışlara bakarlar ve bu, namazın asıl maksadı olan kalp huzurundan gelen huşudan alıkoyar. Namaz içinde ve dışında akıllarına gelen her şey, onu bina ettiği ölçü ve anlayış çerçevesinde gelir. Nitekim camilerin süslenmesi bir yönden helâl değildir. Hz. Hüseyin (r.a.) demiştir ki: "Allah Resulü (s.a.v.) Medine'de mescidini bina edeceği zaman Cebrail (a. s.) gelerek, 'Onu yedi zira boyunda bina et, süsleyip nakışlama!' dedi." Fakat bunlar münkeri ma'ruf görüyor ve münkere güveniyorlar fakat aldanıyorlar. 

Diğer bir grup ise, mallarını fakir ve miskinlere sadaka vererek geniş çevre edinmek ister. Fakirlerden bir kısmının âdeti, teşekkür ederek yapılan iyiliği yaymaktır. Bu zenginler, sadakayı gizlice vermekten hoşlanmazlar ve fakirin kendilerinden aldığını gizlemesini kendilerine bir hıyanet ve nankörlük görürler. Belki de komşularını açlığa terk ederler. Bunun için İbn Abbas (r.anhüma) şöyle buyurmuştur: 

"Âhir zamanda sebebsiz hacca gitmeler çoğalır; yolculuk yapmak onların hoşuna gider. Rızık onlara bol verilir; günah işler ve perişanlığa duçar olurlar; kiminin devesi çöl ve kumlar arasında savrulurken komşusu yanında olduğu halde araştırıp ona yardımcı olmaz."

 

Mali İbadeti Terk ve Bedeni İbadetlerle Yetinme: 

Mal sahiplerinden bir grup da, mallarını muhafaza edip, cimrilik derecesinde ellerinde tutarlar; diğer taraftan oruç,  gece namazı ve Kur'ân'ı hatmetmek gibi herhangi bir masraf gerektirmeyen bedenî ibadetlerle meşgul olurlar.  

Bunlar da aldanıyorlar, çünkü helak edici cimrilik onların içine işlemiştir; mal infak etmek suretiyle asıl bunun kökünü kurutmaya muhtaçken, nafilelerle uğraşır ve buna vakit ayırmazlar. Bunlar tıpkı elbisesine yılan girip, neredeyse ölmek üzere olan fakat safrayı dindirmek için sirkeli bal şerbeti aramakla meşgul olan birine benziyorlar. Yılan sokmuş birinin buna nasıl ihtiyacı olabilir? 

Bişr el-Hâfî (k.s.)'ye, "Falan kimse çok oruç tutar ve namaz kılar."dendiğinde, "Miskin kendi hâlini bırakıp başkasının haliyle ilgileniyor; onun hâli ancak açlara yedirmek ve fakirlere infakta bulunmak olmalıdır. Dünyalık toplayıp bunları fakirlere vermediği bir durumda, nefsini aç bırakmasından ve nafile namaz kılmasındansa bu daha faziletlidir."'diye cevap verir. 

Bir gruba ise cimrilik galebe çalmıştır, nefisleri ancak zekât vermeye müsamaha gösterir. Sonra bunlar, zekâtı bile kendilerinin yüz çevirdiği değersiz ve kalitesiz maldan verirler. Fakirlerden kendilerine hizmet edecek, ihtiyaçları için koşturacak birilerinin veya ileride ücretli olarak hizmette bulunmak üzere ihtiyaç duyacakları ve genel olarak amaçlarını sağlayacak kimselerin olmasını isterler. Zekâtlarını saygınlığından  medet umabilecekleri  büyüklerden kendine yardım edecek bir kişiye teslim ederler. Böylece onun katında ihtiyaçlarını gidermek üzere bir mevki elde etmeye çalışırlar. Bütün bunlar niyeti ifsad eder ve ameli boşa çıkarır. Bunu yapan da aldanmaktadır fakat yine de gühahkâr olduğu halde Allah'a itaat ettiğini zanneder. Çünkü Allah'a ibâdetle O'ndan başka bir amaca yönelmektedir. Bu ve benzerleri, mal ve servet konusunda aldanmışlardır. 

Avam, zenginler ve fakirlerden bir grup daha vardır ki, zikir meclislerinde bulunup, bunun kendileri için yeterli olacağını düşünürler. Bu sebeple bu davranışı âdet hâline getirmişlerdir. Kuru kuruya vaaz dinleyip, öğüt almadan ve amel de etmeksizin sevap kazanacaklarını sanarlar. Oysa aldanıyorlar. Çünkü zikir ve vaaz meclislerinin fazileti ancak hayra teşvik edici olmalarındandır; eğer teşvik etmiyorsa orada hiç bir hayır yoktur. Hayır yapmaya arzu duymak övgüye değer bir haslettir, çünkü amele yöneltir; eğer amele götürmüyorsa onda da hiç bir hayır olamaz. 

Bunlardan birisi bazen dinlediği vaazla aldanır; bazen de kadınlar gibi duyguya kapılır ve ağlar. Bazen korkutucu bir söz işitir, sararır ve der ki: "Ey Selâm (olan Allah)! Selâmetli kıl; Allah'a sığınırız; Allah bana yeter; Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh..." Böylece bütün hayırları kazandığını zanneder, oysa aldanmaktadır. Bu kişi ise, doktorların meclislerine gidip, onların ilaçları anlatmasını dinleyen hastaya benzer. İlaç yapmaz, onunla uğraşmaz ve bu şekilde rahata kavuşacağını düşünür. Lezzetli yemekleri anlatan birinin yanına giden aç insan da aynı şekildedir. 

Şayet bütün vaazlar, fiillerini değiştirecek derecede senin bir sıfatını değiştirmiyorsa, Allah azze ve celle'ye yöneltip dünyadan yüz çevirttirmiyorsa, evet, kuvvetli bir şekilde bu yönlendirmeyi yapmıyorsa, dinlediğin vaaz bir fazlalıktır, aleyhinde bir delildir. Bu halde onu kendi lehinde bir vesîle görüyorsan aldanıyorsun demektir.

 


4. ALDANAN SUFİLER       

Allah'ın korudukları hariç, gurur bu zamanın tasavvuf erbabına ne kadar galiptir!

Şekle Aldananlar:

Bir kısım sûfîler sözlerle, kılık kıyafetle ve dış şekille gurura kapılmışlardır. Giyim kuşam biçimleriyle, konuşmaları, edepleri, âdetleri, ıstılahları; semâ ve raksta ortaya çıkan halleri, taharet, namaz, başlarını öne eğerek seccade üzerinde oturmaları, derinden nefes alarak düşünceli gibi başlarını göğüslerine yaklaştırmaları, alçak sesle konuşmaları ile bağırışlarıyla vs. sâdık sûfîlere benzerler. Böyle davranmanın kendilerini kurtaracağını zannediyor, nefislerini mücâhede, riyazet, kalb murakabesi ve dış ve içlerini görünen-görünmeyen günahlardan arındırmaya tâbi tutmuyorlar; halbuki bütün bunlar tasavvufun kâidelerindendir.

Sonra onlar harama, şüpheli şeylere ve yöneticilerin mallarına hücum ediyorlar. Ekmek, para, meyve... için yarışıyorlar; zerre kadar değeri olmayan şeyler için birbirlerine hased ediyorlar; arzuladıkları bir şeye karşı çıkılınca birbirlerinin şeref ve haysiyetlerine saldırıyorlar.

Bunların aldanmaları açıktır; kahramanların, savaşçıların ve cesaret sahiplerinin isimlerinin kitaplara geçtiğini duyunca, savaşçı kıyafetine bürünüp sultana vararak kendisini takdim eden yaşlı bir kadın gibidirler: Durumu anlaşılınca ona: 'Sultanla alay etmekten utanmıyor musun? Onu filin yanına atın!' denilerek filin yanına atılır ve fil de onu öldürünceye dek ayağının altında çiğner.


 

Refah ve Süslere Aldananlar:

Başka bir grup da, bunlardan daha çok gurura saplanmıştır. Yiyecek, mesken ve evlilikte aza kanâat ve fedâkârlık onlara zor gelir. Tasavvuf yolunda bulunduğunu açığa vurmak ister fakat sûfîlerin kıyafetlerine bürünmeye gerek görmez. İpek kullanmaz; yamalı fakat değerli, ipekten daha kıymetli elbiseler, kaliteli önlük ve mendiller ve süslü seccadeler edinirler.

Bunlar görünen bir günahtan kaçınmazken, görünmeyen günahlarda durum nasıl olur! Onların tek amacı müreffeh yaşamak, idarecilerin mallarını yemektir. Bununla birlikte kendilerinde hayır olduğunu zannediyorlar.

Bunların müslümanlara zararı hırsızlarınkinden daha beterdir. Çünkü bunlar kıyafetle kalpleri çalıyorlar; böylece kendilerine uyan başka insanların helak sebebi oluyorlar. Bunların rezilliklerini birisi görünce, tasavvuf ehli hep böyledir zannederek bütün sûfîleri genel bir şekilde karalama yoluna gider.


 

Lafızlara Aldananlar:

Diğer bir kısmı ise, mükâşefe ilmine sahip olup, Hak'kı müşahede ettiklerini, makamları geçtiklerini, şühûdun özüne ulaşıp, bağlandıklarını ve kurbiyet makamında olduklarını iddia ederler. Oysa ne kurbiyet ne de ona ulaşma hakkında lafız ve isimden başka bilgisi olmadığı halde bir kaç kelime bellemiş, onları tekrar eder durur. Bunun gelmiş geçmiş bütün insanların ilimlerindeki en üstün mertebelerden olduğunu zanneder.

Bunun için de bırakın avamı, fakihlere, Kur'ân okuyanlara, hadis âlimlerine ve diğer âlimlere küçümseyici gözle bakar. Hatta çiftçi zirâatini, dokumacı işini gücünü bırakarak günlerce onların peşine takılır ve bu asılsız sözlere kulak verir. Onları öyle tekrarlar durur ki, sanki vahiy gelmiş de konuşuyor zannedersin. Bir takım sırlardan haber verir, bununla bütün âbid ve âlimleri hakir sayar. Âbidler hakkında, "Kendilerini yoran ücretli işçiler!"; âlimler için, "Onlar hadisle, haberle iştigal etmekle hakikatten uzak kalmıştır." derler.

Kendisinin Hakka vâsıl ve yakınlardan olduğunu iddia eder. Halbuki Allah katında o, günahkâr münafıklardan, kalp erbabı nezdinde ise ahmak câhillerdendir. Doğru dürüst hiç bir bilgisi yoktur, hiç bir huyunu düzeltmemiş, hevasının peşine takılmayı ve hezeyan ardına düşmeyi bırakıp, kalbini kontrol adına hiç bir şey yapmamıştır. Şayet kendisine fayda verecek işlerle meşgul olsaydı onun için daha faydalı olurdu.


 

Gizli Tehlikelerle Aldananlar:

Bir kısım sûfîler ise, onları bile geçmiştir. Evet güzel amel yapmış, helâl rızık için çalışmış, kalplerinin durumunu araştırmışlardır. Fakat onlardan kimisi hakîkatlerine, şartlarına, alâmetlerine ve âfetlerine vâkıf olmadan zühd, tevekkül, rıza ve muhabbet makamlarında olduklarını iddia ederler.

Kimisi de Allah aşkı ve sevgisine sahip olduğunu, Allah aşkıyla çılgına döndüğünü, O'na vurulduğunu iddia eder: Belki de Allah hakkında bid'at ve küfür sayılabilecek hayaller görür. Daha marifetullahı elde etmeden muhabbetullaha ulaştığını iddia eder ki bu, kesinlikle olmayacak şeydir.

Sonra Allah'ın hoşlanmadığı şeyleri yapmaktan, nefsinin arzularını Allah'ın emirlerine tercih etmekten geri durmaz. Bazı işleri de insanlardan çekindiği için terk eder, ama yalnız başına olsa, Allah'tan haya edip de onu terk etmez. Bilmez ki bütün bunlar Allah sevgisine zıt şeylerdir.

Bazıları da kanâate ve tevekküle meyleder. Tevekkülü tam olarak gerçekleştirmek için de azık almadan kırları, çölleri dolaşır fakat bunun ne sahabeden ne de bu ümmetin selefinden nakledilmemiş bir bid'at olduğunu bilmez. Muhakkak ki onlar tevekkülü kendisinden daha iyi biliyorlardı ve tevekkülden, azık almayarak canını tehlikeye atmayı anlamıyorlardı. Bilâkis azık alıyorlar, fakat azığa değil Allah'a tevekkül ediyorlardı. O ise azığı terkeder belki ama güvendiği başka bir vesileye tevekkül eder.

Kurtarıcı sıfat ve makamlardan hiç birisi yoktur ki bir takım insanların onda kendilerini aldattıkları bir taraf olmasın. Biz bunu İhya kitabındaki el-Münciyât bölümünde anlattık.
   

 

Bütün Amellerde Titizlik Göstermeyenler:

Diğer bir grup da, azık işinde nefislerine karşı o kadar sıkı bir yol tutmuşlardır ki, saf helâlden başka bir şey talep etmezler. Diğer taraftan bu tek haslet dışında kalp ve azalarının durumunu araştırıp düzeltmeyi ihmal etmişlerdir.

Kimisi helâli, yiyeceğinde, giyeceğinde ve kazancında o kadar tatbik eder ki, bu işin içinde kaybolur. Bilmez ki Allah, kullarından bütün taâtlerde kemâle erişmelerini ister. Bu sebeple kim bir kısmına uyup, diğerlerini terk ederse aldanmış olur.

 

Tevazu ve Hizmet Yolunda Aldananlar:

Tasavvuf yolundakilerin başka bir kısmı ise; güzel ahlak, tevâzu, cömertlik ve müsamaha sahibi olduklarını iddia ederler. Sûfîlere hizmete yönelmişlerdir. Bir grup toplayarak onların hizmetlerini üstlenmişlerdir. Bunu dünyalıklar ve mal toplamak için bir tuzak edinmişlerdir. Hedefleri sadece artırmak ve büyütmektir.

Tevazu ve hizmeti ön plana çıkarırlar fakat amaçları yükselmektir, insanların kendilerine tâbi olmasıdır. Amaçlarının hizmet olduğunu açıklarlar ama peşlerinden gidenler çoğalsın ve bu hizmetle isimleri duyulsun, şöhretleri yayılsın diye haram ve şüpheli şeyler toplayıp onlar için harcarlar.

Bazıları da devlet idarecilerinin mallarından elde ederek onlara infakta bulunur. Bir kısmı da yine sultanların ve zâlimlerin mallarından sûfîlere hac yolunda harcamak için alır; amacının da iyilik ve infak olduğunu savunur. Onları bütün bunlara sevk eden yegâne âmil riya ve itibar kazanma arzusudur. Allah'ın bütün emirlerini, rızasını ihmal ederek, haram toplayıp infak etmeleri de bunu gösteriyor. Hac yolu için haram mal harcayan; bir cami inşa edip, sıvasını necis şeylerden yapan ama kasdının îmar olduğunu sanan kimseye benzer.


 

Engellere Aldanıp Yol Alamayanlar:

Başka bir fırka ise, mücâhede, ahlâk terbiyesi, nefsi kusurlarından arındırma ile iştigal etmiş, bunda derinleşmişlerdir. Nefsin kusurlarını araştırma, hilelerini öğrenme yolunu tutmuş, bunu meslek haline getirmişlerdir. Her hallerinde âfetleriyle ilgili ince sözler bularak nefsin kusurlarından korunmakla uğraşırlar.

Derler ki:'... bu, nefiste bir ayıptır, eksikliktir; bunun eksiklik olmasından gafil olmak da bir eksikliktir.' Bu konuda zincirleme sözlerle af dilerler. Vakitlerini bunda heba ederler. Çünkü hep nefisleriyle içli dışlı olmuş, Hâlık'larıyla münasebet kurmamışlardır.

Bunlar, haccın vakit ve engelleri ile meşgul olup, hac yoluna çıkmayanlara benzerler, bu ise onları hac mükellefiyetinden kurtarmaz. Onun için aldanmışlardır.


 

İlahi Lütuflara Aldananlar:

Bu grup, o mertebeyi geçerek bu yolda sülûke başlamış ve kendileri için marifet kapıları da açılmıştır. Marifetin başlangıç noktalarından bir koku alınca, şaşkınlığa düşer, bununla sevinir, garipliklerine hayran olurlar. Böylece kalpleri onlara yönelip, onları düşünür, bağlanır kalır. Nasıl olup da kendilerine bunların kapısının açıldığı halde, başkalarına neden kapalı kaldığını düşünürler.

Oysa bu bir aldanmadır. Çünkü Allah'ın yolunun acâipliklerinin nihayeti yoktur; kim bir acaiplikle karşılaşıp orada kalırsa, adımları kısalır ve maksada ulaşmaktan mahrum olur. Bu kişi tıpkı bir sultanın yanına gitmek için yola çıkıp, saray meydanının kapısından daha önce buradakini ve benzerini görmediği çiçek ve ışıkların olduğu bir bahçe görerek ona bakmaktan sultanla görüşme zamanını geçiren ve ziyan etmiş bir şekilde geri dönen kimseye benzer.


 

Vusul Buldum Diye Aldananlar:

Başka bir grup, onları da geçerek; ne tasavvuf yolunda kendilerine gelen nurlara, ne kendilerine müyesser olan bol lütuflara iltifat eder ne de o yollardan giderler. Bilâkis ciddi bir biçimde seyr u sülük yolunu tutarlar. Vusule yaklaşınca vâsıl olduklarını zannederler; orada kalır ve bunu geçmezler, bu yüzden hata etmiş olurlar.

Çünkü Allah Teâlâ'nın, nur ve zulmetten olmak üzere yetmiş perdesi vardır; sâlik bunlardan birine ulaşınca vâsıl olduğunu zanneder.

Hz. İbrahim (a.s.)'den bahseden şu âyette buna işâret edilmiştir:

"Gece, üstünü örtüp bürüyünce bir yıldız gördü ve dedi ki: "Bu benim rabbimdir." Fakat (yıldız) batınca: "Ben gelip geçici olanları sevmem" dedi." (En-âm 6/76.)

Bu makamda perde çoktur. Kul ile Rabbi arasındaki ilk perde, kulun 'nefs'idir. Bu, büyük bir ilâhî hakîkattir ve Allah'ın nurlarından bir nurdur. Burada kastettiğim, bütün Hakkın gerçekliğinin olduğu gibi kendisinde belirdiği kalbin özüdür. Hatta o bütün âlemi içine almak ve her şeyin sûretini kuşatmak arzusuyla yanıp tutuşur; nuru muhteşem bir şekilde parıldar. Çünkü onda bütün varlıklar, oldukları gibi kendilerini gösterirler. O, işin başlangıcında kendisi için örtü olan bir kandille kuşatılmış durumdadır.

Allah'ın nurunun, üzerine doğarak aydınlatmasından sonra nuru yansıyıp, kalbin güzelliği inkişaf edince, kalbin sahibi kalbe yönelebilir. Onun üstün güzelliğini kendisini hayrete düşürecek şekilde görünce de, belki bunu, "Ben Hakkım (Ene'l-hakk)!" diyerek açığa vurur. Ve eğer bunun ötesinde olanlar kendisi için açıklık kazanmaz, onlardan habersiz olur ve burada çakılıp kalırsa helâk olur.

Aynı anlamda; hristiyanlar Hz. İsa (a.s.)'a bakıp, onun üzerinde Allah'ın nurunun parladığını görmüşler, bu yüzden yanılgıya düşmüşlerdir. Bunlar tıpkı bir ayna veya suda bir yıldız görüp, yıldızın aynada yahut suyun içinde olduğunu sanarak almak için elini uzatan birine benzerler. Böyle bir kişinin aldandığı açıktır.

Allah'a giden yolda aldanmanın çeşitleri ciltlerce kitapta sayılıp ortaya dökülemeyecek ve 'mükâşafe ilimleri'nin tamamı açıklanmadıkça bir sonuca bağlanamayacak bir enginliğe sahiptir. Bu ise anlatılmasına izin olmayan konulardandır. Belki, sadece bu yolda gidenlerin aldanıp içerisine düşmemesi için açıklanması caiz olabilir.

Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. O bana yeter ve ne güzel vekildir. Azamet sahibi yüce Allah'tan başkasında hiç bir güç ve kudret yoktur. Allah'ın selâmı, rahmet ve bereketi, Efendimiz Hz. Muhammed’e, bütün âline ve ashabına olsun!

 


KAYNAKLAR

AHMED, İmam Ebû Abdillah Ahmed b. Hanbel eş-Şeybânî (241/855), Müsned, Müessetü Kurtuba, Mısır.

BEYHAKÎ, Ebû Bekir Ahmed b. el-Hüseyn (458/1065), es-Sünenü'l-Kübrâ, (Thk. Muhammed Ab-dulkâdir 'Atâ) Mektebetu. Dâri'l-Bâz, Mekke 1414/1994.

- Şu'abu'l-îmân, (Thk. Muhammed es-Saîd B. Zâğ-lul) Dâru'l-Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut 1410.

BUHÂRÎ, Ebû Abdillah Muhammed b. ismâîl (256/870), Sahîhu'l-Buhârî, Dâru'l-Kalem, Beyrut 1987.

DÂRİMÎ, Ebû Muhammed Abdullah b. Abdurrah-mân (255/868), es-Sünen, Dâru'l-Kitâbi'l-Arabî, Beyrut 1987.

EBÛ DÂVÛD, Süleyman b. Eş'as es-Sicistânî (257/888), Sünenü EbîDâvûd, el-Mektebetu'l-Asriyye, Beyrut.

HÂKİM, Ebû Abdillah Muhammed b. Abdullah en-Neysâbûrî (405/1014), el-Müstedrek 'ale's-Sahîhayn, (Thk. Mustafâ Abdulkâdir 'Atâ) Dâru'l-Kütübi'l-ilmiye, Beyrut 1411/1990.

İBNU MÂCE, Ebû Abdillah Muhammed b. Yezîd (275/888), Sünenu İbn Mâce, Dâru İhyâi't-Türâsi'l-Ara-bî, Beyrut.

KUZÂ'Î, Ebû Abdillah Muhammed b. Selâme b. Ca'fer (454/1062), Müsnedü'ş-Şihâb, (Thk. Hamdî b. Abdulmecîd es-Selefî), Müessesetu'r-Risâle, Beyrut 1407/1986.

MÂLİK, Mâlik b. Enes, Muvatta', (Thk. M. Fuâd Ab-dulbâkî), Mısır.

MÜNÂVÎ, Muhammed Abdurraûf (1031/1621), Feyzu'l-Kadîr, el-Mektebetü't-Ticâriyyeti'l-Kübrâ, Mısır 1356.

TABERÂNÎ, Ebu'l-Kâsım Süleyman b. Ahmed (360/970), el-Mu'cemu'l-Kebir, (Thk. Hamdî b. Abdulmecîd es-Selefî), Mektebetu'l-Ulûm ve,'l-Hikem, Musul 1404/1983.

- el-Mu'cemu'l-Sağîr, (Thk. M. Şekûr Mahmûd el-Hâc), el-Mektebu'l-islâmî-Dâru 'Amman, Beyrut-Am-mân 1405/1985.

TİRMİZÎ, Ebû îsâ Muhammed b. îsâ (279/892), Sü-nenü't-Tirmizî, Dâru İhyâi't-Türâsi'l-Arabî, Beyrut.

ZEHEBÎ, Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed (748/1347), Siyeru Â'lâmi'n-Nübelâ, (Thk. Şu'ayb el-Arnaût- Muhammed N.), Müessesetu'r-Risâle, Beyrut 1413.