Düzenleyen: Dr. Necati Aksu

 
 

 

EŞREFOĞLU RUMİ - HAYATI

Eşrefoğlu Rumi, Türk-İslam dünyasının mutasavvıf şairlerinin en büyüklerindendir.

Menakıb kitaplarına göre soyu Hz. Ali’ye kadar uzanır. Asıl adı Abdullah olan Eşrefoğlu babasının adına izafeten Eşrefoğlu, İbn ül Eşref, Eşrefzâde, doğduğu yere izafeten İznikî, şöhretine izafeten de Eşref-i Rumi diye anılmaktadır.

Babası gençliğinde Mısır’dan Anadolu’ya göç etmiş, daha sonra da İznik’e yerleşmiş bir zattır. Babasının adı “Seyyid Ahmed ül Mısri” veya “Seyyid Ahmed Eşref bin Seyyid Muhammed Süyufi” dir. Buradaki Seyyid kelimeleri bu sülalenin Hz.Peygamberin (S.A.V) sülalesine kadar dayandığına işaret etmektedir. Eskiden Anadolu’ya Diyar-ı Rum denildiği için Rumi, Anadolu’lu veya Anadolu’da yetişmiş anlamına gelmektedir. Nasıl ki Mevlana Hazretlerine Mevlana Celaleddin-i Rumi denildiği gibi, Eşrefoğlu’nun Mısır’da bulunan ve bir mutasavvıf olduğu tahmin edilen büyük babası ile Mısır’dan kalkarak önce Suriye’nin Hama şehrine, oradan da Manisa’ya giden, daha sonra da İznik’e yerleşen babası hakkında fazla bir bilgimiz yoktur. Eşrefoğlu’nun iki kardeşinden birinin Hama’da, diğerinin de Manisa’da medfun bulunduğunu Asaf Halet Çelebi “Eşrefoğlu Divanı”nda kaydetmektedir. Bu iki kardeş ya babaları orada bulunduğu sırada vefat etmişler veya daha sonra oralara giderek oralarda kalmışlardır.

Eşrefoğlu’nun dedesinin ve babasının mutasavvıf olması, o çağlarda tasavvuf’un en yaygın yerlerinden biri olan Anadolu’ya göç etmeleri için bir sebeb teşkil edeceği tahmin edilebilir. Çünkü o sıralarda Anadolu’dan Mısır’a; Taşkent, Semerkand ve Buhara gibi Orta Asya şehirlerine tahsil için gidenler bulunduğu gibi, o taraflardan da Anadolu’ya kendilerini irşad edecek, tasavvuf’un aşkını ve zevkini aşılayacak olgun mürşidler, şeyhler aramak için gelenler de bulunuyordu. Eşrefoğlu’nun babası olan zat da bunlardan biri olabilir. Babasının Anadolu’ya geliş ve İznik’e yerleşiş tarihi hakkında malumat sahibi olmamakla beraber bunun Miladi 14. Asrın sonlarına doğru olduğunu tahmin etmek mümkündür.

Babası hakkında çok az da olsa bir bilgi sahibi olmamıza mukabil annesi hakkında hiçbir şey bilinmemektedir. Eşrefoğlu’nun babasının İznik’te evlendiği ve annesinin de İznikli olabileceği tahmin edilmektedir.

Şurasını önemle belirtmek lazımdır ki, Eşrefoğlu, ırken Türk olmamış olsa bile, tamamen Türkleşmiş, en güzel Türkçesiyle eserler yazmış ve Türk kültürüne büyük hizmetleri dokunmuş bir şahsiyettir. Türkçeyi, bulunduğu zamana göre en saf bir şekilde ifade eden bu zat, tamamen Türk kültürünü benimsemiş, Türk cemiyetine tesir etmiş ve Türk Tasavvuf Edebiyatı’nın en kuvvetli mümessilleri arasına girerek daha sonraki mutasavvıf şairlere tesir etmiştir.

İlk tahsilini İznik’te yapan Eşrefoğlu, daha sonra Bursa’ya gitmiş ve orada Çelebi Sultan Medresesi’nde tahsiline devam etmiştir. Danişmentliği (talebeliği) zamanında her ilim ve fende arkadaş ve akranlarından daha fazla muvaffak olmuş ve onların arasında seçkin bir sima olarak tanınmıştır. Tahsilini bitirdikten sonra o devrin büyük âlimlerinden fıkıh üstadı “Kara Hoca” namıyla maruf Afyon Karahisar’lı Alaüddin Ali’ye asistan olmuştur. İlim ve fende çok ileri gitmesine rağmen Eşrefoğlu’nun tasavvufa karşı zaten mevcut olan meyli de gittikçe artmaktaydı. Asistanlığı, hatta talebeliği zamanında derslerden başka tasavvufla da geniş bir şekilde ilgileniyor ve tasavvufi eserleri okuyordu. İlmi artıp, fikirleri olgunlaştıkça seçmesi icap eden yolun tasavvuf olduğuna kanaat getiriyor ve kendisini bu yola sokacak hakiki bir mürşid arıyordu. İşte bu sıralarda, Bursa’da yaşayan Abdal Mehmet adındaki bir meczub veli ile tanışması ve aralarında geçen bir olay Eşrefoğlu’nun zahir ilimlerden ayrılıp tasavvuf yoluna girmesine ve o yolun yıldızları arasına yükselmesine sebeb ve vesile teşkil etmiştir.

Eşrefoğlu, bir sabah vakti erkenden medrese civarında Abdal Mehmet Hazretlerine rastlar. Abdal Mehmet perişan kıyafetli, bazı garip hal ve tavırları olan meczub bir zattır. Zamanın velilerindendir. Eşrefoğlu içinden gelen bir cezbenin tesiriyle ona doğru yürümeye başlar. Bir taraftan da içinden şöyle geçirir: “Tarikat yolundan bana nasib var ise bazı alametler görünsün” Abdal Mehmet’in karşısına gelince durur. Meczub ona bir bakar ve şöyle der:

Danişmend, var bize köfteli çorba getir.

Bu söz üzerine Eşrefoğlu hemen çarşıya gider. Köfteli çorba aramaya başlar. Fakat ne gariptir ki bütün aşçı dükkânlarını, hatta Bursa çarşısını dolaştığı halde köfteli çorba bulamaz. Eli boş dönmek de istemez. Bir aşçı dükkânından köftesiz çorba satın alır ve doğru meczubun bulunduğu yere koşa koşa gelir. Çorbayı Abdal Mehmet’e verir. Meczub çorbayı karıştırır karıştırır, fakat bir türlü içinde köfteye rastlamayınca Eşrefoğlu’na dönüp:

Danişmend, hani bunun köftesi?

Diye sorar. Yoldaki çamurdan bir parça alarak bunu köfte şeklinde birkaç yuvarlak haline getirir, çorbanın içine atar. Daha sonra çorbayı iyice karıştırır ve Eşrefoğlu’na uzatarak:

“Ye bunu”, diye emreder.

Eşrefoğlu, büyük bir teslimiyetle ve hiç tereddüt etmeden çorbayı alır ve yer. Bunu gören Meczub da:

“Ya sen olmayıp da kim olsa gerek.”

Şeklinde anlaşılmaz bir söz söyleyip oradan uzaklaşır. Eşrefoğlu bu sözlerden bir mana çıkaramamakla beraber tasavvuf yoluna girmesi için bir işaret olduğuna inanır. Hücresine gelir. Nesi var, nesi yoksa fıkaraya dağıtır. Düşüncelere dalar. Kime gidecek ve tasavvufa kimin delaletiyle girecektir. Artık zahiri ilimlerden vazgeçerek batıni ilme yönelme zamanı gelmiştir. Sonunda zamanın manevi ulularından ve Bursa’da şöhret sahibi olan büyük veli Emir Sultan (vefatı 1429) hazretlerine intisap etmeyi düşünür.

Emir Sultan miladi 1368’de doğmuş, tahsilini ikmal ettikten sonra Bursa’ya gelmiş, Yıldırım Bayazıt’a damat olmuş bir zattır. Timur ordularının Bursa’yı zaptından sonra Timur, Emir Sultan’a pek çok iltifat ve hürmet ederek, onu Semerkand’a götürmeyi arzulamışsa da Emir Sultan Bursa’da kalmayı tercih ederek Timur’un teklifini kabul etmemiştir.

Emir Sultan, o sıralarda, Ömer Ekmel üd Din isminde bir zat tarafından Hicri 7.asırda kurulan Halveti tarikatına mensup bulunuyordu. Gerek halk arasında, gerek yüksek tabakada çok tanınıyor ve çok hürmet görüyordu. Malını mülkünü fakirlere dağıtıp, kitaplarını da arkadaşlarına hediye eden Eşrefoğlu, Emir Sultan’a giderek:

“Bizi bendeliğe kabul edip irşad buyurun” der.

Emir Sultan Eşrefoğlu’nu şöyle bir süzer. Ve daha sonra ona:

“Siz varın Ankara’ya, Hacı Bayram Veli’ye gidin” der.

Emir Sultan, Eşrefoğlu’nun halinden ve tavrından ondaki istidadı anlamış ve onu daha iyi yetiştireceğine inandığı Hacı Bayram Veli’ye göndermiştir.

Eşrefoğlu ve Hacı Bayram Veli

Eşrefoğlu Hacı Bayram Veli dergâhına tam bir teslimiyetle gitti. H.Bayram Veli Hazretleri ilk önce işe Eşrefoğlu’nun nefsini terbiye etmek, onu benlik ve gururdan tamamen temizlemekle başladı. Eşrefoğlu’nu en aşağılık bir işle vazifelendirdi. Bu iş dergâhın helasının temizliği işi idi. Aşağı yukarı kendisiyle aynı yaşlarda bulunan Hacı Bayram Veli’nin bu emrine Eşrefoğlu hiç itiraz etmedi. “Baş üstüne” deyip eline ibrik, kürek ve süpürge alıp işe başladı. Bu imtihanı başarı ile veren Eşrefoğlu daha sonra Hacı Bayram’ın en ileri gelen müridlerinden biri oldu ve tekkenin tam 11 sene imamlığını yaptı.

Şeyhine sadakatle hizmet eden, onun has müridleri arasına giren ve tekkenin 11 sene imamlığını yapan Eşrefoğlu:

“Ben şeyhime 11 sene hizmet ettim. Bu on bir senede bir defa dünya kelamı ettim.”

Şeyh Efendi:

“Meşayih katında çok söylemek küstahlıktır, çok söyleme” buyurdu.

Eşrefoğlu:

“Ben de bir daha konuşmadım. Meğerki vakıam (rüya, düş) olaydı. Onu bile edeble söyleyip ta’bir ettirir idim” demektedir.

Eşrefoğlu’nun hal ve hareketini çok beğenen ve diğer müridlere olan faikıyetini gören Hacı Bayram Veli, onu, kızı Hayrünnisa ile evlendirerek damatlığa kabul etmiştir. Eşrefoğlu’nun bu evlilikten Züleyha adlı bir kızı olur. Evlendikten kısa bir süre sonra, henüz daha yegâne çocuğu Züleyha doğmadan önce, Hacı Bayram Veli onu İznik’e gönderir. Veya Eşrefoğlu şeyhinden izin alarak oraya döner. İznik’e dönerken Hacı Bayram Veli’nin halifeliğini alan Eşrefoğlu’na, şeyhi tarikatın sembolü olan bir sancakla bir seccade vermiş ve İznik’te halkı irşad ederek tarikatı yaymağa memur etmişti. Orada münzeviyane bir hayat yaşayan Eşrefoğlu, kendisinin henüz halkı irşad edecek olgunluğa erişmediğini düşünüyordu. Onun için İznik’te kısa bir müddet kaldıktan sonra Ankara’ya, Hacı Bayram Veli’ye döner. Sohbet esnasında Eşrefoğlu bir gün şeyhine şöyle sorar:

“Sultanım, seyr ü sülukun tamamı şimdiki makamımız mıdır yoksa daha var mıdır?”

Hacı Bayram Veli:

“Bir velinin bin sene ömrü olsa envai mücahedat ve riyazat eylese henüz enbiyadan birisinin kademi (ayağı) vardığı yere velinin başı varmak muhaldir” dedi.

Buna karşılık Eşrefoğlu:

“Efendim, bendenize kanaat gelmedi. Seyr ilallah’da tayaran arzusu vardır. Daha ziyadesini isterim” diyerek ısrar etti.

Bu söz üzerine H.Bayram Veli ona, Hama’da bulunan, Abdülkadir-i Geylani hazretlerinin soyundan olup aynı zamanda da kadiri tarikatının temsilcisi bulunan Şeyh Hüsyn-i Hamevi’ye göndereceğini ve onun yanında daha yüksek makamlara yükselebileceğini söyledi. Yalnız Hama’ya gitmeden önce İznik’e dönmesini, orada 40 günlük sıkı bir riyazat devresini geçirmesini, bu riyazat ve ibadet devresinde de göreceği rüyaları yazmasını bildirdi.

Bu söz üzerine Eşrefoğlu İznik’e dönerek şeyhinin emirlerini tamamen yerine getirdi. Bu riyazet devresindeki rüyalarını uygun bulan Hacı Bayram Veli, nihayet hem müridi, hem de damadı olan Eşrefoğlu’nun Hama’ya gitmesine izin verir.

Şeyhinden müsaadeyi alan Abdullah, ailesi ve henüz çok küçük olan kızı Züleyha için bir merkep bularak yorucu ve meşakkatli bir yolculuğa çıkar.

Kendisi yayan olarak gitmektedir. İznik’ten Hama’ya kadar bu şekilde giderler. Nihayet bir gün uzaktan Hama şehri görünür. Çöllerin kızgın güneşi altında ilerleyen Eşrefoğlu şehir görününce büyük bir iştiyakla hızını arttırır. Hüseyn-i Hamevi, Eşrefoğlu’nun geleceğinden haberdardır. Bir rivayete göre o gün hacdan dönmüştür. Eşrefoğlu’nun o gün Hama’ya gireceği kendisine malum olmuştur ve müridlerine şöyle demiştir:

“Bugün Diyar-ı Rum’dan (Anadolu’dan) bir er geliyor. Gidip onu karşılayınız ve buraya getiriniz.”

Bunun üzerine müridlerinden büyük bir gurup onun şehre gireceği yöne doğru giderler. Eşrefoğlu ise o sırada merkepte ailesi ve küçük kızı olduğu halde yanlarında geçip gider. Onlar ise bu perişan kıyafetli kimsenin Rum’dan gelecek büyük zat olduğunu anlamamışlardır. Rivayete göre Eşrefoğlu’nun hırkası sökük durur ve onu dikmeyip öyle gezermiş. Müridler Diyar-ı Rum’dan gelecek zatın meşale ve cemaatle geleceğini zannetmektedirler. Eşrefoğlu bu sırada şehre girer ve doğruca Hüseyn-i Hamevi’nin evine gider. Şeyh efendi kendisini gayet güzel karşılar. Yanına alır. Bu sırada kapıda bekleyen karısı ve kızı da Hüseyn-i Hamevi’nin ailesi tarafından alınarak kendileri için ayrılan odaya götürülür. Şeyh efendi henüz yorgunluğu bile çıkmamış olan Eşrefoğlu’nun erbaine (küçük bir hücrede yapılan ibadet ve oruç) sokar. Erbainde pek sıkı bir ibadete dalan, uykuyu, hatta yiyeceği bile terk eden Eşrefoğlu maneviyyat âleminin tam manasıyla deryasına dalar. Zevk ve cezbe içinde tamamen kendinden geçer. Adeta bu dünyada yaşadığını unutur. Yemek ve uyku gibi dünya ihtiyaçlarından geçer.

Bür gün bir hizmetçi hücresine yemek götürmüş, fakat Eşrefoğlu’yu hiç kıpırdamaz bir şekilde adeta ölmüş gibi bulmuştur. Telaşla durumu şeyhe bildirir. Fakat şeyh efendi buna hiç aldırış etmez. Çünkü kırk günlük devre tamamlanmadan hücreden çıkarmamakta kararlıdır. Nihayet bu devre tamamlanır ve Eşrefoğlu’nun hücreden çıkacağı gün gelir.

Hüseyn-i Hamevi:

“Vakit tamam oldu. Rumi’yi erbainden çıkarma zamanıdır” der.

Eşrefoğlu kendini o derece ibadet ve taata vermiştir ki, ne kırk günden haberi vardır, hatta ne de yaşadığından. İlahi aşk içinde kaybolup gitmiştir. Zikirlerle hücresinin bulunduğu yere giderler. Kapıyı açarlar. Eşrefoğlu kendinden geçmiş bir halde adeta ölü gibi durmaktadır. Rengi sapsarı olmuş, gözleri kapanmış ve nefesi kesilmiştir. Şeyh yanına yaklaşır ve kulağına eğilerek birkaç defa:

“Rumi, kalk” der.

Daldığı manevi âlemden pek güçlükle uyanabilen Eşrefoğlu, gayet hafif bir sesle ve pek üzüntülü bir şekilde:

“Sultanım, bize kıydınız.”

Der ve oturabilir. Çünkü o ilahi âlemden ayrılmak kendisine çok zor gelmiştir. Şeyh efendi, Eşrefoğlu’nun ne derece bir insan, nasıl bir Hak aşığı olduğunu iyice anlar. Onun artık yolunu tam olarak bulduğuna ve bir mürşid olarak halkı irşad etmesi icab ettiğine kani olur.

Eşrefoğlu’nu hücreden çıkarır. Kendisinin mürşid sıfatıyla İznik’e dönüp halkı irşadla meşgul olmasını söyler. Daha sonra şöyle hitap eder:

“Halk senin zahirine de bakar. Onun için kıyafetini biraz düzmen lazımdır. Şu hırkayı ve pabuçları al, giy.”

Eşrefoğlu hırkayı giyer ve Pabucu da başına geçirerek:

“Şeyhimin verdiği pabuç ayağımda değil, başımda gerektir” der.

Rivayete göre Eşrefoğlu pabucu başına geçirince pabuç yedi yerinden çatlar. Eşrefiye tacının yedi terk (dilimli) olmasını bu olaya bağlayanlar çoktur.

Eşrefoğlu Hama’dan, şeyhinin yanından ayrıldıktan sonra İznik’e döner. Fakat halkı irşad edecek yerde silik ve münzeviyane bir hayat yaşamaya başlamıştır. Şandan ve şöhretten hiç hoşlanmayan Eşrefoğlu, kimsenin dikkatini çekmeden fakirane bir ömür sürmekte, elinden geldiği kadar halkla temas etmemektedir. Eşrefoğlu’nun bu şekildeki hayatı kısa bir süre devam ettikten sonra, Eşrefoğlu’nu tanıyan ve onun şöhretini işiten birisinin Hama’dan İznik’e gelmesiyle değişir. Bu şahıs İznik’te herkese Eşrefoğlu’nun Hama’daki hayatını, Hüseyn-i Hamevi’nin yanında seçkin durumunu, menkıbelerini anlatmaya başlar. Bundan sonra da halkın nazarları Eşrefoğlu’nun üzerinde toplanmaya başlamıştır. İznik halkı artık O’na hürmet ve itibar göstermekte ve peşini bırakmamaktadır. O, halkın bu büyük alakasından rahatsız olmuş ve izini kaybetmek istemiştir. Şehirden uzaklaşıp dağlara çekilir ve tekrar uzlet hayatına başlar. Fakat bu şekilde yaşayışı da uzun sürmez.

Onun dağlarda dolaşması bir köylünün dikkatini çeker. Onu bir suçlu sanarak yakalayıp evine getirir. Gayesi onu teslim edip mükâfat almaktır. Fakat daha sonra, Eşrefoğlu’nun şöhretini duyan köylünün annesi tarafından mesele anlaşılmış, köylü de, annesi de ona mürid olmuşlardır. O yeniden şehre döner ve asıl vazifesi olan halkı irşada tam manasıyla başlar. İlk müridi olan köylü, Eşrefoğlu’ya Pınarbaşı denilen yerde bir tekke inşa eder. İşte bu tekkede, Kadiriliğin bir kolu olan ve kendisiyle başlayan Eşrefiliği yayarak müridlerini yetiştirmektedir. Ünü, İznik’ten başka Bursa’yı ve civar şehirleri de kaplar. Saray çevresinde de tanınan ve hürmet gösterilen bir kimse olur. Sadrazam Mahmut Paşa onun müridleri arasına girer. Ömrünün sonuna kadar Pınarbaşı’daki tekkeden ayrılmaz. Muhtemelen Hicri 874 (Miladi 1469) yılının Hac mevsiminde 120 yaşına yakın olduğu halde vefat eder. Tekkesinin yanında bulunan türbesine defnedilir. Eşrefoğlu’nun türbesi daha sonra Sultan 4.Murat tarafından yeniden yaptırılmış ve kıymetli çinilerle süslenmişse de, Yunan işgali sırasında Yunanlılar tarafından yıkılmıştır. Tekke ve türbesinin yanında bulunan Eşrefoğlu Camii ise halen mevcuttur.