RAHMÂN VE RAHİM ALLAH ADÎYLE; ONA DAYANIRIM BEN
1. BÖLÜM
"Bilginlerin kötüsü, beyleri ziyaret eden bilgindir; beylerin
hayırlısı da bilginleri ziyaret
eden bey. Ne güzel beydir yoksulun kapısındaki bey; ne kötü yoksuldur
beyin kapısındaki yoksul."
Halk, bu sözün dış anlamını almıştır. Onlarca bilgin kişinin, bilginlerin
kötülerinden olmaması için
beylerin tapısına gitmemesi gerektir. Halbuki sözün anlamı, onların
sandıkları gibi değildir. Asıl anlamı
şudur:
Bilginlerin kötüsü, beylerden yardım gören, beyler yüzünden düzelen, doğru
yolu tutan kişidir. Beyler
bana ihsanlarda bulunsunlar, beni saysınlar, bana mevkii versinler
kuruntusuyla, onlardan korkarak
okumaya başlamıştır da beyler yüzünden işi düzene girmiştir; bilgisizliği
bilgiye dönmüştür. Bilgin olunca da
onların korkusundan, onların cezasından edep sahibi olur, ister-istemez
doğru yolu tutar. Artık ne çeşit
olursa olsun, ister görünüşte bey onun ziyaretine gelsin, ister o, beyi
ziyarete gitsin, herhalde ziyaret eden
odur, ziyaret edilense bey. Fakat bilgin, beyler yüzünden bilgiye sahip
olmamışsa, önceden de, sonradan da
bilgisi Tanrı için elde edilmişse o başka; balık nasıl sudan başka bir
yerde yaşayamazsa, elinden başka bir
şey gelmezse bu bilgin kişinin ele yolu-yordamı, ancak doğru yola
gitmektir; bu, onun kendi huyundandır.
Bu çeşit bilgini yürüten, çekindiren akıldır. Zamanında,
bilsinler-bilmesinler, herkes onun heybetinden
çekinir; onun ışığından onun aksinden yardım ister. Böylesine bilgin,
beyin tapısına gitse bile gerçekte
ziyaret eden beydir, ziyaret edilen kendisi. Çünkü herhalde bey, aldığını
ondan alır, yardımı ondan görür;
oysa beye aldırış bile etmez. O bilgin güneş gibi heryana ışık salar;
işi-gücü, herşeye, herkese bağıştır.
Güneşte taşları lâ'l, yakut, inci, mercan haline getirir; toprak dağları
bakır, altın, gümüş madeni yapar;
toprakları yeşertir, tazeleştirir; ağaçlara çeşit-çeşit meyveler bağışlar.
Onun işi, sanatı vermektir,
bağışlamaktır. Verir de almaz. Hani Araplarda söylene gelen bir atasözü
vardır; "Biz vermeyi öğrendik,
almayı öğrenmedik" derler; onun gibi. Hâsılı böylesine bilginler ziyaret
edilenlerdir, beylerse ziyaret edenler.
Aklıma şu âyeti tefsîr etmek geldi. Söylediğim söze uygun da değil amma
mademki aklıma geldi
söyleyeyim de bitsin-gitsin.
Ulu Tanrı buyurur ki: "Ey Peygamber, ellerinizde bulunan tutsaklara de ki:
Allah, yüreklerinizde hayırlı
bir niyet bulunduğunu bilirse size, sizden alınandan daha da hayırlısını
verir, suçlarınızı örter. Allah, suçları
örten bir rahîmdir."
Bu âyetin inişine sebep şudur:
Tanrı rahmet etsin, Mustafâ, kâfirleri bozmuş, öldürmüş, yağmalamış,
birçok tutsak tutmuş, ellerini,
ayaklarını bağlatıp getirtmişti. O tutsaklardan biri de, Tanrı razı olsun,
amcası Abbas'tı, o da onların
arasındaydı. Bütün gece bağlanmış, hiçbir şeye güçleri yetmez, aşağılık
bir halde ağlıyorlar, inliyorlardı.
Kendilerinden umut kesmişlerdi. Kılıcı, öldürülmeyi bekliyorlardı. Tanrı
rahmet etsin, Mustafâ, onlara baktı
da güldü. Onlar görüyorsun ya dediler, onda da insanlık hali var; halbuki
bende insanlık huyu yok diye
dâvaya kalkışmıştı. Dâvası, gerçeğe aykırıymış. İşte bak, bize bakıyor,
bizi bağlanmış, zincirlere vurulmuş bir
halde kendisine tutsak olmuş görüyor da seviniyor; tıpkı nefsine uyanlar
gibi hani. Onlar da düşmana üst
oldular, onları kahrolmuş gördüler mi sevinirler, çalıp çağırırlar.
Tanrı rahmet etsin, Mustafâ, içlerinden geçeni anladı da dedi ki:
Düşmanlarımı kahrettiğimi göreyim, yahut sizi ziyana uğramış göreyim de
güleyim, sevineyim, hâşâ,
bu benden uzak. Şu yüzden güleceğim geliyor: Can gözüyle görüyorum; bir
topluluğu tutmuşum, külhandan
cehennemden, o kapkara bacadan bağlarla, zincirlerle, çeke-sürüye, zorla
cennete, Tanrı râzılığına, ölümsüz
gül bahçesine götürüyorum da onlar, bizi bu tehlikeli yerden o gül
bahçesine, o eminlik yurduna ne diye
çekiyor, götürüyorsun diye ağlayıp bağırıyorlar; işte bu yüzden gülmem
tutuyor. Bütün bunlarla beraber
söylediğim sözü anlayacak, hali ap-açık görecek, can gözü daha sizde yok.
Ulu Tanrı diyor ki: Tutsaklara
söyle; de ki: Siz önce ordular topladınız; bir çok hazırlıklarda
bulundunuz; erliğinize, yiğitliğinize,
çokluğunuza güvendiniz. Kendi kendinize, Müslümanları şöyle edeceğiz,
böyle kıracağız, kahredeceğiz
dediniz. Gücünüzün-kuvvetinizin üstünde daha zorlu bir güç-kuvvet ıssı
olduğunu görmüyordunuz. Yok
ediciliğinizden daha üstün bir yok edicinin bulunduğunu bilmiyordunuz.
Hâsılı şöyle olsun-böyle olsun diye
ne tedbirde bulunduysanız hepsi de aksi çıktı. Şimdi korku içindesiniz
amma hâlâ da o illetten tövbe
etmediniz. Umudunuz yok, hâlâ da bir güç-kuvvet sahibi bulunduğunu
görmüyorsunuz. Gücünüz-kuvvetiniz
varken beni görmeniz, kendinizi bana karşı yok olmuş bilmeniz gerek ki
işler kolaylaşsın. Korkuya düşünce
benden umut kesmeyin ki sizi bu korkudan kurtarmaya, emin etmeye gücüm
yeter. Ak öküzden kara öküz
çıkaranın kara öküzden ak öküz çıkarmaya da gücü yeter.
"Geceyi uzatırsan, gündüzün bir kısmı gece olur; gündüzü uzatırsın,
gecenin bir kısmı gündüz olur;
ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü belirtirsin" bu-yurulmuştur. Şimdi
tutsaksınız; fakat tapımdan umut
kesmeyin de elinizden tutayım sizin. "Tanrının rahmetinden umut kesmeyin;
Tanrı rahmetinden kâfir olan
topluluktan başkası umut kesmez."
Şimdi Ulu Tanrı buyuruyor ki: A tutsaklar, önceki yolunuzdan döner,
Korkuda da, umutta da beni
görür, herhalde kendinizi yok etmeme karşı yok olmuş sayarsanız sizi bu
korkudan kurtarırım; sizden
yağmalanan, elinizden çıkan her malı tekrar veririm size; hattâ kat-kat
fazlasını, daha da iyisini verir, sizi
bağışlarım; dünya devletine âhiret devletini de katarım.
Abbas, tövbe ettim, tuttuğum yoldan döndüm dedi. Mustafâ, Ulu Tanrı
ettiğin dâvaya delil ister
buyurdu. Beyit:
Aşk dâvasına girişmek kolay,
Fakat o dâvâya kesin delil gerek.
Abbas, hadi dedi, ne delil istiyorsan söyle. Mustafâ, Müslüman olduysan,
Müslümanlığın iyiliğini
istiyorsan, sende kalan malların bir kısmını müslüman ordusuna bağışla da
Müslümanlık kuvvetlensin
buyurdu. Abbas, a Tanrı Elçisi dedi, bende ne kaldı ki? Hepsini
yağmaladılar; bir eski hasır bile bırakmadılar.
Tanrı rahmet etsin, Mustafâ, gördün mü buyurdu, gerçek değilsin tuttuğun
yoldan dönmedin; ne kadar
malın var, nerde sakladın, kime ısmarladın, nereye gömdün, gizledin,
söyleyeyim mi? Abbas, hâşâ dedi.
Mustafâ buyurdu ki: Bu kadar malı anana vermedin mi; filân duvarın dibine
gömmedin mi, ona, dönersem
bana verirsin; esenlikle dönmezsem şu kadarını filân işe harcarsın, şu
kadarını filâna verirsin, bu kadarı da
senin olsun diye etraflıca vasiyette bulunmadın mı? Abbas bunu duyunca
parmak kaldırdı, tam gerçeklikle
inandı. Dedi ki: Ey gerçek peygamber, ben, Hâman gibi, Şeddad gibi daha
başkaları gibi eski padişahlara
nasıl felek yâr olduysa sana da yâr oldu, baht elverdi sanıyordum. Fakat
bunu buyurdun ya, bildim-anladım
ki bu devlet, o yandandır, Tanrı’dandır. Mustafâ buyurdu ki: Doğru
söyledin bu sefer; içindeki şüphe ipi
koptu, duydum; sesi kulağıma geldi. Canımın ta içinde gizli bir kulağım
vardır, kim şüphe ve kâfirlik
zünnârını koparırsa o gizli kulakla o koparma sesini duyarım, can kulağıma
gelir. Şimdi doğru söyledin, iman
ettin.
Mevlânâ buyurdu ki:
Bu tefsîri Emîr Pervâne'ye şunun için söyledim; dedim ki: Sen önce
Müslümanlığa kalkan oldun.
Kendimi feda edeyim. Müslümanlığın kalması, Müslümanların çoğalması için
aklımı, tedbirimi kullanayım da
Müslümanlık kalksın dedin. Kendi fikrine güvendin. Tanrıyı görmedin,
herşeyi Tanrı'dan bilmedin. Böyle
olunca da Ulu Tanrı o sebebi, o çalışmayı, Müslümanlığın zararına sebep
etti. Çünkü sen Tatar'la bir
olmuşsun, Şam'lıları, Mısır’lıları yok etmek, İslâm ülkesini yıkmak için
onlara yardım ediyorsun, Tanrı,
Müslümanlığın kalkmasına sebep olan tedbiri, Müslümanlığa zarar vermeye
sebep kıldı. Şu halde Tanrı'ya
yüz tut, çünkü korkulacak bir hal bu. Sadakalar ver de seni, kötü bir hal
olan şu korkudan kurtarsın. Ondan
umut kesme. Öyle bir ibadetten böyle bir suça attı seni; fakat o ibadeti
kendinden gördün de o yüzden suça
düştün. Şimdi suçta da umut kesme ondan; yalvar-yakar, o ibadetten suçu
meydana getirenin,şu suçtan bir
ibadet meydana getirmeye de gücü yeter. Sana bundan bir pişmanlık verir
önüne sebepler çıkarır da gene
Müslümanların çoğalmasına, Müslümanlığın kuvvetlenmesine çalışırsın. Umut
kesme ki "Allanın
rahmetinden, kâfir olan topluluktan başkası umut kesmez" Maksadım buydu,
bunu anlasın da şu halde
sadakalar versin, yalvarsın-yakarsın dedim; çünkü çok yüce bir halden
aşağılık bir hale düştü; fakat bu
halde de umutlanması gerek.
Ulu Tanrı aldatır; insanın, bana güzel bir tedbir elverdi, güzel bir iş
belirdi, yüz gösterdi diye
aldanmaması için güzel şekiller gösterir, içinde kötü şekiller vardır. Her
görünen, göründüğü gibi olsaydı
Peygamber o kadar keskin, o kadar aydın, o kadar aydınlatıcı görüşüyle
gene de "Herşey nasılsa öyle göster
bana" der miydi? Güzel gösterirsin, gerçekte çirkindir. Çirkin
gösterirsin, gerçekte güzeldir, özdür. Şu halde
bize herşeyi, nasılsa öyle göster de tuzağa düşmeyelim, biteviye yol
azıtmayalım. Şimdilik senin tedbirin
güzel olsa, aydın olsa bile onun tedbirinden daha iyi olamaz; o, böyle
derdi. Şimdi sen de her görünene her
tedbire güvenme; yalvar-yakar, kork. Maksadım buydu benim. Oysa bu âyeti,
bu tefsiri; şu anda ordular
çekmedeyiz; onlara dayanmamak, bozguna uğrasak bile o korku, o çaresizlik
halinde, gene ondan umut
kesmemek gerek tarzında kendi meramınca tevil etti; sözü dileğine göre
anladı. Benim maksadımsa
söylediğim şeyleri anlatmaktı.
2. BÖLÜM
Birisi, Mevlânâ söz söylemiyor dedi. Dedim ki:
Sonucu o adamı yanıma benim hayalim çekti-getirdi. Şu hayalim, ona
nasılsın, nicesin diye bir söz
söylemedi. Sözsüz hayal, onu çekti buraya; hakıykatim onu sözsüz çeker de
bir başka yere götürürse
şaşılmaz bu işe.
Söz, gerçeğin gölgesidir, parça-buçuğudur. Gölge çekerse gerçek
haydi-haydiye çeker. Söz bahanedir;
insanı insana çeken can bağdaşmasıdır, söz değil. Birisi yüz binlerce
mucize görse, söz duysa, kerametler
seyretse kendisinde o peygamberle, yahut o erenle bir can bağdaşması yoksa
fayda etmez. İnsanı
coşturan, kararsız bir hale getiren can bağdaşmasıdır. Saman çopünde
kehlibarla birazcık can bağdaşması
olmasa hiç mi hiç kehlibara gitmez. Herşeydeki cinsin cinsiyle bağdaşması
gizlidir, gözle görünmez.
Herşeyin hayali, insanı o şeye çeker. Bağ-bahçe hayali, insanı
bağa-bahçeye çeker, dükkân hayali dükkâna.
Fakat bu hayallerde düzenler de gizlidir. Görmüyor musun ki filân yere
gidersin, pişman olursun, hayır
sanmıştım amma dersin, değilmiş. Bu hayaller, örtüdür, âdeta; örtü ardında
birisi gizli. Hayaller ortadan
kalktı da gerçekler hayal örtüsü olmadan yüz gösterdi mi kıyamet kopar
orda. Hal böyle olunca da
pişmanlık kalmaz. Seni çeken her gerçek odur, başka şey de ondan başka
değildir, seni çeken gerçeğin ta
kendisidir. "O gün, gizli şeyler meydana vurulur."
Bu sözün de yeri mi ki söylüyoruz. Gerçekte çeken birdir, fakat sayılı
görünür. Görmez misin ki bir
adam yüz şey ister, çeşit-çeşit dileklerde bulunur. Tutmaç isterim, börek
isterim, helva isterim, kalya
isterim, meyva isterim, hurma isterim der. Bu istek, sayı gösterir, sayıyı
dile getirir amma temeli birdir,
temeli açlıktır, o da birdir. Görmez misin? Bir şey yer de doyarsa
bunların hiçbiri gerekmez der. Şu halde
belli oldu ki on değilmiş, yüz değilmiş, birmiş "Sayılarını, ancak sınamak
için yaptık". Halkın bu birdir, onlar
yüz diye sayması, bir sınamadır. Yâni erene bir derler, şu çokluk halkaysa
yüz derler, bin derler. Bu, pek
büyük bir sınanmadır. Bu görüş, bu düştüğünüz düşünce, yâni halkı çok, onu
bir görüşünüz, pek büyük bir
sınamadır. “Sayılarını, ancak sınamak için yaptık" Hangi yüz, hangi elli,
hangi altmış? Elsiz-ayaksız, akılsızcansız
bir bölük halk, tılsım gibi, cıva gibi oynayıp durmada. Şimdi onlara
altmış, yahut yüz, yahut da bin
dersin, bunaysa bir. Halbuki onlar hiçtir, buysa bindir, yüz bindir,
milyondur. "Sayılınca azdır onlar,
saldırdılar mı çok."
Padişahın biri, birisine yüz kişinin geçineceği kadar dünyalık vermişti.
Ordudakiler bu işin aleyhinde
bulunuyorlardı. Padişah kendî kendine, bir gün dedi, size gösteririm,
neden bu işi yaptım, anlarsınız. Savaş
oldu, savaşta herkes kaçtı, yalnız oydu kılıç vuran. Padişah, işte dedi, o
işi bunun için yaptım ben.
İnsanın, ayırdetme kabiliyetini garezlerden arıtması, bir din dostu
araması gerek. Din, dostunu tanır
amma siz ömrünüzü ayırdetme kabiliyetinden mahrum bir halde geçirdiniz de
onun da ayırdetme kabiliyeti
arıklaştı, din dostunu tanıyamıyor. Sen, ayırdetme kabiliyetinden mahrum
olan şu bedeni besledin.
Ayırdetme, bir huydan ibarettir. Görmüyor musun? Delinin de bedeni var,
eli-ayağı var, fakat ayırdetmesi
yok. Her pis şeye el atıyor, tutuyor, yiyor. Ayırdetme, şu görünen bedende
olsaydı pisi tutmazdı. Hâsılı
bildik ki ayırdetme, lâtif bir anlamdır, o da sendedir. Sense gece-gündüz,
şu ayırdetme kabiliyetinden
mahrum olan bedeni beslemeye koyulmuşsun; bu, ancak bununla olur diyorsun;
halbuki bu da onunla olur.
Nasıl oluyor da sen, hep şu bedeni geliştirmedesin, onuysa tamamiyle bir
yana atmışsın. Bu beden,
ayırdetme kabiliyetiyle durur, o kabiliyet bedenle durmaz. O ışık, şu söz,
kulak ve bunlardan başka
pencerelerden dışarıya vurur; bu pencereler olmasa başka pencerelerden baş
çıkarır. Tıpkı şunun gibi hani:
Bir ışık getirmişsin, güneşin önüne koymuşsun; güneşi bu ışıkla, bu rnumla
görüyorum diyorsun. Hâşâ;
mum getirmesen de güneş kendini gösterir. Muma ne ihtiyaç var?
Tanrıdan umut kesmemek gerek. "Gerçekten de kâfirlerden başkası Tanrı
rahmetinden umut kesmez"
umut, eminlik yolunun başıdır. Yola gitmiyorsan bari yol başını gözle.
Eğrilikler yaptım deme, doğruluğu tut
sen, hiçbir eğrilik kalmaz. Doğruluk, Musa'nın sopasına benzer, o
eğriliklerse büyüler gibidir. Doğruluk geldi
mi hepsini yer-gider. Kötülük ettiysen kendine ettin, senin cefan, nerden
ona erişecek?
Ş i i r
Bir kuş o dağa kondu, sonra uçtu-gitti;
Bak da gör, o dağda ne birşey fazlalaştı, ne birşey eksildi dağdan.
Doğru oldun mu bütün onlar kalmaz. Sakın umut kesme.
Padişahlarla düşüp kalkmada şu bakımdan tehlike yok: Gidecek baş zâti
gider; ha bugün, ha yarın.
Fakat şu yüzden tehlike var ki onlar o makama geçtiler mi nefisleri
kuvvetlenir, ejderha kesilirler. Onlarla
görüşüp konuşan, onlarla dostluk dâvasına girişen, onların malını kabul
eden bu adam da çaresiz onların
isteklerine uygun söz söyler; onların kötü düşüncelerini, hoşlansınlar
diye kabul eder; aykırı bir söz
söyleyemez; bu yüzden tehlikelidir; çünkü dine ziyandır. Onların yanını
yaptın mı temel olan öbür yan, sana
yabancı olur. O yana ne kadar gidersen sevgilinin bulunduğu bu yan, o
kadar yüz çevirir senden. Dünya
ehliyle ne kadar uzlaşırsan o, o kadar kızar sana. "Kim, bir zalime yardım
ederse Allah o zalimi, yardım
eden kişiye musallat eder."
Yazıktır denize varıp da bir parçacık su içmeyi, yahut bir testi su almayı
yeter bulmak. Denizden
inciler, mücevherler, kuvvet veren yüz binlerce şeyler elde ederlerken
denizden su alıp götürmenin ne
değeri vardır ki? Aklı olanlar bununla övünür mü hiç, ne yapmıştır ki bu
işi yapan? Hattâ dünya, bir
köpüğüdür bu denizin; denizse erenlerin bilgileridir. İnci de nerede? Bu
dünya, çer-cöple dolu bir köpüktür
amma o dalgaların çıkıp batması, yürüyüp dönmesi, denizin coşup kabarması,
köpürüp kükremesi
yüzünden o köpük, bir güzellik elde eder. "Kadınları, oğulları, yüklerle
altınları-gümüşleri, damgalanmış cins
atları, davarları, ekinleri isteyip Özleyiş sevgisi, bunlara ait sevgi,
insanlar için bezenmiş, süslenmiştir."
Bezenmiş, süslenmiştir buyurdu ya, demek ki o güzel değildir. "Güzellik,
eğretidir onda, başka bir
yerdendir. O, altın suyuna batırılmış, yaldızlanmış kalp paradır; yâni bir
köprücükten ibaret olan şu dünya
kalptır, kadri, değeri yoktur; fakat biz onu altınla kaplamışız; çünkü
"insanlar için bezenmiştir,
süslenmiştir."
İnsan Tanrı usturlabıdır, fakat usturlabı bilmek için müneccim gerek. Tere
satanda, yahut bakkalda da
usturlap bulunabilir, fakat ondan ne fayda görür usturlupla göklerin
hallerini, dönüşlerini, burçları,
tesirlerini, inkılâpları, bunlardan başka daha birçok şeyleri ne bilir ki?
Şu halde usturlap münecime fayda
verir. "Kendini bilen rabbini bilir." Usturlap, nasıl göklerin hallerini
gösteren bir aynaysa "And olsun ki
Âdemoğullarını ululadık" diye anılan insanın varlığı da Tanrı
usturlabıdır. Ulu Tanrı, onu, kendisini bilen,
anlayan bir yaratık olarak yarattığından insan, kendi varlığının
usrurlabından Tanrı tecellisini, neliksiz niteliksiz
güzelliği, soluktan-soluğa, bakıştan-bakışa görür, seyreder; o güzellik bu
aynadan hiç mi hiç
ayrılmaz.
Üstün ve yüce Tanrının öylesine kulları vardır ki onlar, hikmet, bilgi ve
anlayış, ululuklar elbiselerini
giyinirler. Halkta onları görecek görüş yoktur amma onlar, pek kıskanç
olduklarından bu elbiseleri giyerler
de kendilerini gizlerler. Hani Mütenebbî,
Kadınlar ipekli elbiseleri süslenmek için değil,
Güzelliklerini korumak için giyindiler
der ya, tıpkı onun gibi işte.
3. BOLÜM
Birisi, gece-gündüz canım da, gönlüm de tapınızda hizmet etmede;
fakat Moğollar'la
uğraşmaktan, onların işleriyle oyalanmaktan vakit bulup da tapınıza
gelemiyorum dedi.
Mevlânâ buyurdu ki:
Bu işler de Tanrı işi; çünkü Müslümanların emin olmalarına, aman
bulmalarına sebep olmada. Onların
gönülleri olsun da birkaç Müslüman, emniyet içinde ibadete koyulsun diye
kendinizi, malınızla, bedeninizle
feda ettiniz. Şu halde bu da hayırlı bir iştir. Ulu Tanrı madem ki böyle
bir hayırlı işe meyil vermiş, ona aşırı
rağbet göstermeniz Tanrı yardımına mazhar oluşunuza delildir. Fakat bu
meyilde bir gevşeklik, bir usanç
hâsıl oldu mu bu, Tanrı yardımından mahrum oluşunuza delildir. Çünkü ulu
Tanrı, usanca uğrayan adamın,
o işin öylesine bir hayırlı işe sebep olmasını istemez. Hamam gibi hani.
Hamam sıcaktır amma o sıcaklığı,
külhanda yanan ot, odun, tezek gibi şeylerdendin. Ulu Tanrı, görünüşte
kötü görünen, insanı tiksindiren
sebepler meydana getirir; görünüşte kötüdür amma adamın hakkında
yardımdır, lûtuftur. Hamam bunlarla
kızar, halka da faydası dokunur.
Bu sırada dostlar geldiler, içeri girdiler. Özür getirerek buyurdu ki:
Size kalkmıyorum, söz söylemiyorum, hal-hatır sormuyorum amma bu da
ağırlamaktır. Çünkü herşeyi
ağırlama, o vakte göre olur. Namazda babanın, kardeşin halini-hatırını
sormak, onları ağırlamak yaraşmaz.
Namazdayken dostlara, yakınlara iltifat etmemek, iltifatın, okşamanın ta
kendisidir. Çünkü onların
yüzünden kendisini ibadetten, Tanrıya dalıştan ayırmaz, hatırı dağılmamış
olur. Onlar da azaba, azara hak
kazanmamış olurlar ki bu, iltifatın ta kendisidir, okşayışın ta
kendisidir; çünkü onları azaba uğratacak
şeyden çekinmiştir.
Birisi, Tanrıya namazdan daha yakın yol var mıdır diye sordu. Buyurdu ki:
Gene namazdır, fakat namaz, yalnız şu görünen şekil değildir. Bu, namazın
kalıbıdır; çünkü bu
namazın önü vardır, sonu vardır. Önü, sonu olan herşey kalıptır; çünkü
tekbir, namazın önüdür, selâm
namazın sonu. Şehadet getirmek de yalnız dille söylenen söz değildir.
Çünkü onun da önü vardır, sonu var.
Harfe, sese gelen herşeyin önü, sonu olur, o da görünüştür, kalıptır.
Canıysa neliksiz-niteliksizdir, sonu
yoktur; ne başlangıcı vardır, ne bitimi. Sonu-ucu şu namazı peygamberler
icad etmişlerdir. Şimdi şu namazı
meydana çıkaran Peygamber şöyle der: "Allahla bir vaktim olur ki o vakte
ne şeriatle gönderilmiş bir
peygamber sığabilir, ne de Tanrıya yaklaştırılmış bir melek" Şu halde
bildik-anladık ki namazın canı, yalnız
şu görünen şekil değildir; dalıştır, kendinden geçiştir; şu halde bütün
şekiller dışarıda kalır, oraya sığamaz.
Salt anlam olan Cebrail de sığmaz. Tanrı sırrını kutlasın, Mevlânâ
Bahâeddin Veled'den gelen bir hikâye
vardır: Bir gün ashap onu dalmış buldular. Namaz vakti de geldi-çattı.
Bâzı müritler Mevlânâ, sözlerine
aldırış bile etmedi. Onlar kalktılar, namaza koyuldular. İki mürit Şeyh'e
uydu, namaza kalkmadı. Namaza
durmayan o iki müritten birinin adı Hâcegî'ydi. Bu zat, can gözüyle
ap-açık gördü ki imamla beraber
namaza duran ashabın hepsi de kıbleye arka vermiş; yalnız Şeyh'e uyan o
iki müridin yüzleri kıbleye karşı.
Çünkü Şeyh, bizden-benden geçmiştir, onun, o oluşu yok olmuş-gitmiştir;
varlığı kalmamıştır; Tanrı ışığında
helâk olmuştur; "ölmeden önce ölün" sırrına ermiştir. Artık o Tanrı ışığı
haline gelmiştir. Kim Tanrı ışığından
yüz çevirir de yüzünü duvara tutarsa kesin olarak kıbleyi arkasına
almıştır; çünkü o şeyh, kıblenin de canı
kesilmiştir. Hani şu halk yüzlerini Kâ'be'ye çevirirler ya; o Kâ'be'yi bir
peygamber yapmıştır. O evi, o yaptığı
için de o ev, dünyanın kıblesi olmuştur. Peki, o ev kıble olursa
peygamber, haydi-haydi kıble olur-gider;
çünkü o ev, o peygamber yüzünden kıble olmuştur.
Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Mustafâ, bir gün, bir dostu, seni
çağırdım, nasıl oldu da
gelmedin diye azarladı. O dost, namaz kılıyordum dedi. Mustafâ dedi ki:
Seni ben çağırmadım mı? Adam,
çaresizim ben dedi. Mustafâ buyurdu ki:
Her vakit kendini çaresiz görürsen iyidir. Bunda kaldığın zaman nasıl
kendini çaresiz görüyorsan, her
halde, hattâ gücün-kuvvetin yeterken de çaresiz görmelisin. Çünkü senin
gücünün-kuvvetinin üstünde bir
güç-kuvvet var ve sen, her halde Hakka karşı yok olmuş-gitmişsin. İkiye
bölünmüş değilsin sen ki kimi
zaman çaren elinde olsun, kimi zaman çaresiz kalasın. Onun
gücünü-kuvvetini gör de kendini her zaman
çaresiz, elsiz-ayaksız, bunalmış yoksul olmuş bil. Arık bir adamın da yeri
mi var, sözü mü olur? Arslanlar,
kaplanlar, timsahlar bile onun karşısında hep çaresizdir, tir-tir
titrerler. Gökler, yerler, hep çaresizdir, onun
buyruğuna uymuştur. O pek büyük bir padişahtır; onun ışığı, ayın, güneşin
ışığına benzemez ki o ışık
varken herhangi birşey, olduğu yerde kalakalsın. Onun ışığı, perdesiz yüz
gösterdi mi, ne gökyüzü kalır, ne
yeryüzü... Ne güneş kalır, ne Ay. O padişahtan başka kimsecik kalmaz.
"Herşey helâk olur, ancak onun
hakikati kalır"
Padişahın biri, bir dervişe, Tanrı tapısından dedi, bir tecelliye
uğrarsan, o tapıya bir yakınlık elverirse sana, beni de an. Derviş, ben dedi, o tapıya ulaştım mı, o güzellik güneşi
vurdu mu, kendimi bile
hatırlayamam, seni nasıl anayım?
Fakat Ulu Tanrı, bir kulu seçti de kendisinden geçirdi mi, kim onun
eteğini tutarsa, kim ondan muhtaç
olduğu birşeyi isterse, o ulu kişi, Tanrı katında onu anmasa, istemese de
Hak, onu yerine getirir. Hani bir
hikâye söylerler; bir padişah varmış, onun da pek özel, pek yakın bir kulu
varmış. O kul, padişahın sarayına
gideceği vakit ihtiyacı olanlar dertlerini anlatırlar, ona, padişaha
sunsun diye yazılı kağıtlar verirlermiş. O da
bu kâğıtları cüzdanına kormuş. Fakat padişahın tapısına var di mı,
padişahın güzelliğinin ışığı o kula
vururmuş da kul, padişahın karşısında kendinden geçer-gidermiş. Padişahsa
benim güzelliğime dalıp giden
kulumun nesi var-nesi yok diye âşıkçasına onun göğsünü, cebini yoklar,
cüzdanını ararmış. Derken o yazılı
kâğıtları bulur, neler yazılmışsa hepsini yazar, tekrar kâğıtları
cüzdanına kormuş. Böylece o söylemeden
herkesin ihtiyacını giderir, bir tanesini bile reddetmezmiş. Hattâ
dileklerini kat-kat, dilediklerinden de fazla
verirmiş. Aklı başında olan, ihtiyacı olanların dileklerini padişaha
söyleyebilir başka kulların yüz tane
dileklerinden bir tanesini bile arada-sırada yerine getirirmiş.
4. BÖLÜM
Birisi, burada birşey unutmuşum dedi. (Mevlânâ) buyurdu ki:
Dünyada unutulmaması gereken birşey var. Herşeyi unutsan da onu unutmasan
korku yok. Fakat
herşeyi yerine getirsen, hatırlasan, unutmasan da onu unutsan hiçbir şey
yapmamış olursun. Hani bir
padişah seni belli bir iş için bir köye yollasa, sen de gitsen de o işten
başka yüzlerce iş basarsan, hangi iş
için gittiysen onu yapmadın, başarmadın ya, hiçbir iş başarmamış
sayılırsın. Şu halde insan dünyaya bir tek
iş için gelmiştir, maksat odur. Onu başarmadı mı, hiçbir iş başarmamış
demektir. "Gerçekten de biz,
arzettik emâneti göklere ve yeryüzüne ve dağlara. Derken onlar, onu
yüklenmekten çekindiler ve ondan
korktular ve onu yükledik insana; şüphe yok ki çok zalim oldu, çok
bilgisiz bir hale geldi o." O emâneti
göklere arzettik, kabul edemedi. Bir bak da gör, göklerden aklı şaşırtan
ne işler meydana gelmede. Taşları
l'âl, yakut yapıyor; dağları altın, gümüş madeni haline getiriyor.
Bitkileri, yeryüzünü coşturuyor, diriltiyor,
ölümsüz cennete döndürüyor. Yeryüzü de tohumları benimsiyor, meyveler
veriyor, ayıpları örtüyor,
anlatılmasına imkân bulunmayan yüz binlerce şaşılacak işler başarıyor,
şaşılacak şeyler meydana getiriyor.
Dağlar da çeşit-çeşit madenler veriyor. Bütün bunları yapıyorlar,
yapıyorlar amma onlardan o bir tek iş
meydana gelmiyor da o tek işi insan görüyor, başarıyor, "And olsun ki
Ademoğullarını ululadık" dedi,
"Göğü, yeri aluladık" demedi. Şu halde insanın elinden bir iş geliyor ki
ne göklerin elinden geliyor o iş, ne
yerlerin, ne dağların. O işi de gördü mü, onda ne zalimlik kalıyor, ne
bilgisizlik. Amma sen, o işi
görmüyorsam bunca iş görüyorum ya dersin; dersin amma seni öbür işler için
yaratmadılar ki. Bu, şuna
benzer: Padişahların hazinelerinde bulunabilen, değer biçilmez bir çelik
Hint kılıcını tutmuşsun da kokmuş
öküz etine satır olarak kullanıyor, sonra da boşu-boşuna bırakmadım ya,
böylesine bir işe kullanıyorum onu
diyorsun. Yahut da zerresiyle yüzlerce tencere alınabilen bir altın
tencereyi getirmişsin, içinde şalgam
pişiriyorsun. Yahut da mücevherlerle bezenmiş bir bıçağı kırık bir kabağa
mıh yapmışsın da diyorsun ki; İş
görüyorum; kabağı ona asıyorum, şu bıçağı öylece bırakmıyorum ya.
Acınacak, gülünecek işler değil de
nedir bunlar? O kabak, bir pul değerindeki bir tahta, yahut demir çiviye
de asılabilirken yüz dinarlık bıçağı
bu işe kullanmak, akıl işi midir ki?
Ulu Tanrı, sana pek büyük bir değer vermiştir. Buyurdu ki: "Gerçekten de
Allah, cennet karşılığı olarak
inananların canlarını, mallarını satın almıştır."
Değer bakımından iki dünyadan da artıksın;
Fakat neyleyeyim ki değerini sen bilmiyorsun
Kendini ucuz satma; çünkü değerin pek fazla senin.
Ulu Tanrı buyuruyor ki: Sizi de, soluklarınızı da, vakitlerinizi de,
mallarınızı da, zamanınızı da satın
aldım ben; bana harcarsanız, bana verirseniz karşılığı ölümsüz cennettir;
değerin budur işte bence. Fakat
sen, tutar da kendini cehenneme satarsan kendine zulmetmiş olursun. Hani o
yüz dinarlık bıçağı duvara
saplayıp ona bir kabak, yahut bir testi asan kişi gibi.
Şimdi gelelim sözümüze.
Bahane getiriyor da ben kendimi yüce işlere harcamadayım. Fıkıh, hikmet,
mantık, nücûm, tıp, daha
da başka bilgiler öğreniyorum diyorsun. Sonucu, bunların hepsi de senin
içindir. Fıkıh öğreniyorsan kimse
elinden ekmeğini kapmasın, elbiseni soymasın, seni öldürmesin de sağ-esen
kalasın diye öğreniyorsun.
Yıldız bilgisini öğreniyorsan gökyüzünün hallerini, yıldızların yeryüzüne
tesirlerini anlamak, yeryüzünde
ucuzluk mu olacak, pahalılık mı; eminlik mi hüküm sürecek, korku mu;
bilmek için öğreniyorsun; bunların
hepsi de sana ait. Yıldız kutlu olur, kutsuz olur, senin talihinle
ilgiliyse bu da senin için. Düşünürsen
anlarsın ki temel sensin, onların hepsi de senin parça-buçuğun.
Parça-buçuğunda bunca yayılış, bunca
şaşılacak şeyler, bunca şaşılacak haller, sonsuz âlemler olursa artık var
da gör, sen asılsın, sen de ne haller
var. Çünkü parça-buçuklarında bile can âleminde ne çıkışlar var, ne
inişler var, ne mutluluklar var, ne
kutsuzluklar var, faydalar var, zararlar var. Hani, filân canda şu Özellik
var, ondan şu iş meydana gelir,
filân şu işe yarar dersin ya.
Senin şu uykudan, şu yiyip içmeden başka bir gıdan daha var. "Rabbime
konuk olurum, o beni
doyurur, suvarır" denmiştir ya. Bu dünyada o gıdayı unutmuşsun da şu
gıdaya dalıp gitmişsin; gecegündüz
bedeni beslemedesin. Sonucu şu beden, atındır senin, bu dünya da o atın
ahırı. Atın gıdası, ata
binene gıda olamaz; onun da kendisine göre gizli bir uykusu, gizli bir
gıdası, gizli bir beslenmesi var. Fakat
sana hayvanlık üst olmuş da atın başucunda, atların ahırında
kalakalmışsın; ölümsüzlük dünyasının
padişahlarının, beylerinin safında yerin yok. Gönlün orda amma beden üst
olmuş da o yüzden gönlün de bedenin buyruğuna uymuş, ona tutsak olup
kalmış. Hani Mecnun, Leylâ'nın
bulunduğu yere giderken aklı başında olunca deveyi o tarafa sürerdi. Fakat
bir soluk da Leylâ'ya daldı mı
kendisini de unuturdu, deveyi de. Devenin de köyde bir köşesi vardı.
Fırsat buldu mu geri döner, köye
giderdi. Mecnun kendine geldi mi bir de bakar, görürdü ki iki günlük yolu
gerisin-geriye dönmüş-gitmiş.
Böylece üç ay yollarda kaldı da bu deve, başıma belâ oldu diye bağırıp
deveden yere atladı, yaya olarak
yürümeye koyuldu.
Şiir:
Devemin dileği geride, benim dileğim ilerde;
Dilekte onunla benim aramda ayrılık var.
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Tanrı sırrını kutlasın Seyyid Burhâneddîn-i Muhakkik söz söyler, sohbet
ederken birisi, senin medhini
filândan duydum dedi. Seyyid, bir göreyim, bakayım buyurdu, o filân da
kim? Kimin nesi? Beni tanıyacak,
övecek bir derecede mi? Beni sözle tanıdıysa tanımamış demektir. Çünkü bu
söz kalmaz; bu harf, bu ses
kalmaz. Bu dudak, bu ağız kalmaz. Bunların hepsi de arazdır. İşimle
tanıdıysa gene böyle. Yok, beni
zâtımla tanıdıysa o vakit anlarım-bilirim ki o, beni övebilir, o övüş,
bana aittir, beni övüştür.
Hikâye: Bu, şuna benzer hani. Derler, anlatırlar ya; padişahın biri,
oğlunu, yıldız, remil bilgileriyle
başka bilgileri öğrenmesi için hünerli bir topluluğa vermişti. Çocuk, pek
aptal olmakla beraber bu bilgileri
elde etmiş, tam usta olmuştu. Bir gün padişah, yüzüğünü avucuna aldı,
oğlunu sınamak için gel dedi, söyle
bakalım, avucumda ne var? Çocuk, avucundaki dedi, yuvarlak, sarı, ortası
boş. Padişah, doğru buldun dedi,
peki, söyle bakalım, bu ne çeşit birşey, ne olabilir? Çocuk kalbur olacak
dedi. Padişah dedi ki: Akılları
şaşırtacak kadar ince vasıflarını bilgi kuvvetiyle bildin de kalburun
avuca sığamayacağını nasıl bilemedin?
Şimdi zamane bilginleri de böyledir işte. Bilgilerde kılı kırk yararlar,
kendilerine ait olmayan şeyleri
iyiden-iyiye bellemişlerdir; onları iyice kavramışlardır. Fakat asıl
önemli olan, bütün bunlardan fazla
kendilerine yakın bulunan, kendi varlıklarıdır; kendi-kendilerini
bilmezler. Herşeye helâldir, haramdır diye
hüküm verirler, bu caizdir, o caiz değildir, şu helâldir, şu haramdır diye
hükmederler de kendileri helâl
midir, yoksa haram mı; caiz midir, değil mi; temiz midir, pis mi; onu
bilmezler. Şu içi boş oluş, sarılık, şekil,
yuvarlaklık, yüzün için eğretidir. Yüzüğü ateşe attın mı bunların hiçbiri
kalmaz; hepsinden arı olan özü, zâtı
kalır. İşte herşeyin vasfını söylemek, bilgilere, işlere, sözlere ait
övüşlerde bulunmak da böyledir; buna
benzer; bütün bunlardan sonra baki kalan zâtiyle ilgisi yoktur bunların.
Onların övüşleri şuna benzer; Hep
bunları söylerler, anlatırlar da sonunda, avuçtaki kalburdur hükmüne
varırlar; çünkü asıl olan şeyden
haberleri yoktur.
Meselâ ben kuşum, duduyum, yahut bülbül. Bana, bir başka türlü öt derlerse
ötemem. Çünkü dilim,
budur benim, başka türlü söz söyleyemem ben. Bu, şunun aksinedir amma.
Birisi kuşların ötüşünü taklit
eder, onlar gibi öter, fakat kuş değildir, kuşların düşmanıdır, avcısıdır
o. Öter, şakır; maksadı, kuşların
kendisini kuş sanmalarını sağlamaktır. Ona, başka türlü seslen deseler
seslenebilir; çünkü bu ötüş, onun
ötüşü değildir, eğretidir onda; başka türlü ses de çıkarabilir o. Çünkü o,
insanların kumaşlarını çalmak, her
evden bir başka kumaş göstermek için öğrenmiştir bunu.
5. BÖLÜM
Dedi ki :
Bu ne lûtuftur ki Mevlânâ şereflendirdi bizi; hiç beklemezdim; gönlümden
bile geçmezdi; buna lâyık
da değilim. Benim gece-gündüz el kavuşturup onun kullarının-kölelerinin
safında bulunmam gerekti;
halbuki ona bile lâyık değilim hâlâ. Bu ne lûtuf?
(Mevlânâ) buyurdu ki: Bütün bunlar, himmetinizin yüceliğinden. Yüce, büyük
bir dereceniz var. Ağır,
yüce işlere koyulmuşsunuz. Himmetinizin yüceliği yüzünden gene de
kendinizi kusurlu görüyorsunuz; buna
razı olmuyorsunuz; kendinize birçok şeyleri gerekli biliyorsunuz. Gönlümüz
daima tapınızda; fakat, bedenle
de şereflenmeyi diledik. Fakat bedenin de pek büyük bir itibarı var; hattâ
itibarın da yeri mi? Beden, özle
ortak. Özsüz beden, nasıl bir işe yaramazsa bedensiz öz de bir işe
yaramaz. Hani tohumu, kabuksuz olarak
yere ekersen baş vermez, tutmaz; fakat kabuğuyla ekersen tutar, büyük bir
ağaç olur. Şu halde bu
bakımdan bedenin de büyük bir kadri var; böyle de olması gerek zâti. Onsuz
bir iş görülemez; hiçbir
maksada ulaşılamaz; evet, vallahi de böyledir bu. Asıl, anlamı bilene,
anlam haline gelene göre anlamdır.
Hani derler ya "İki rek'at namaz, dünyadan da hayırlıdır, dünyadakilerden
de." Amma bu, herkese göre
değil; birisi olsa da dünya yüzünde ne varsa hepsine sahip olsa, bütün
dünyanın malına-mülküne sahipken
hepsi elinden çıksa, iki rek'at namazını kaçırmak, ona bundan da daha zor
gelirse işte o kişiye göredir bu.
Dervişin biri, bir padişahın yanına vardı. Padişah ona, ey zâhit dedi.
Derviş, zâhit sensin dedi. Padişah,
ben nasıl zâhid olabilirim ki dedi, bütün dünya benim. Derviş, hayır dedi,
ters görüyorsun sen. Dünya da,
âhiret de, bütün mal-mülk de benim, âlemi ben zaptetmişim; bir lokmayla
bir hırkayı yeter bulan sensin.
"Artık nereye dönerseniz dönün, Allahın zâtına dönersiniz." Bu, boyuna
böyledir, tecelli hiç kesilmez,
sonsuzdur, ölümsüzdür. Âşıklar, kendilerini o zâta feda etmişlerdir,
karşılık da istemezler. Âşıklardan
başkalarıysa yayılan hayvanlara benzerler.
Buyurdu ki: Yayılan hayvanlardır amma kendilerine nimet verilmeye de
lâyıktır bunlar. Ahırdadır onlar
amma ahır sahibinin makbulüdür onlar. Dilerse içlerinden birini alır, has
ahırına götürür. Hani önceden
yoktu, onu varlığa getirdi. Varlık tavlasından cansızlar arasına getirdi;
cansızlar tavlasından bitkiler
tavlasına, bitkilikten hayvanlığa, hayvanlıktan insanlığı, insanlıktan da
melekliğe getirdi; bunun da sonu
yoktur zâti. Bütün bunları da, onun bu çeşit pek çok, birbirinden yüce
tavlaları olduğunu ikrar etmen için
gösterdi. "Elbette geçeceksiniz bir halden bir hale; artık ne oluyor
onlara ki inanmıyorlar?" Bunu, ilerdeki
katları ikrar etmen için gösterdim, inkâr edip var olan budur ancak demen
için değil. Bir usta, sanatını,
hünerini, halkı kendisine inandırmak, göstermediği başka hünerlerine de
ikrar edip var olan budur ancak
demen için değil. Bir usta, sanatını, hünerini, halkı kendisine
inandırmak, göstermediği başka hünerlerine
de ikrar ettirmek, inandırmak için gösterir. Hani padişah da, kendisinden
daha başka şeyler de istesinler,
umsunlar, bu umutlarla keseler örsünler, diksinler diye bağışlarda,
ihsanlarda bulunur. İşte bu, bu
kadardır, padişah artık başka birşey vermez; verip vereceği budur ancak
desinler diye değil. Hattâ padişah,
birisinin böyle diyeceğini, bu düşünceye kapılacağını bilse ona asla
ihsanda bulunmaz.
Zâhid ona derler ki işin sonunu görür, dünya ehliyse ahiri görür. Fakat
Tanrıya tam yaklaşmış arifler,
ne sonu görürler, ne ahiri. Onlar, öne bakarlar da her işin başlangıcını
bilirler. Hani bilen biri buğday eker;
bilir ki buğday bitecektir, buğday biçecektir o. Sonu, önceden görmüştür.
Arpa, pirinç, başka şeyler eken
de böyle. Madem ki önü gördü, sona bakmaz artık; bütün sonlar, önceden
malûmdur ona; fakat bunlar
azdır. Sonu görenlerse orta hallilerdir. Ahırdakilere gelince yayılan
hayvanlardır.
İnsana yolu gösteren derttir, hem de her işte. İnsan, hangi işe koyulura
koyulsun, o işin derdi, o işin
hevesi, aşkı, gönlünde doğmazsa adam, o işe girişemez; o iş, dertsiz kolay
gelmez ona. İster dünya olsun,
ister âhiret... İster alış-veriş olsun, ister padişahlık... İster bilgi
olsun, ister yıldız; isterse başkası; hepsi de
böyledir. Meryem de doğum ağrısı başlamadan baht ağacının yanına gitmedi.
"Doğum ağrısı, onu hurma
ağacının dibine sevk etti." Onu, ağaca götüren o dertti de kuru ağaç meyve
verdi. Beden Meryem'e benzer.
Her birimizin bir Îsâ'sı var. Bizde dert meydana gelirse Îsâ'mız doğar;
fakat dert olmazsa Îsâ, geldiği o gizli
yoldan gider, gene aslına kavuşur; ancak biz mahrum kalırız;
faydalanamayız ondan.
Can, iç âlemde yokluk-yoksulluk içinde; tabiat dışarda nimetlere gark
olmuş
Şeytan, yiyip içmeden mîde fesâdına uğramış, Cemşîd'se daha sabah
kahvaltısı bile
etmemiş.
Mesîh'in yeryüzündeykeni hastalığını tedâvi ettir;
Mesîh göğe ağmaya koyuldu mu derman, elden çıkar-gider.
6. BÖLÜM
Bu söz, anlaması için söze muhtaç olan kişiyedir. Fakat söz
söylenmeden de anlayan
kişiye söz söylemeye hacet mi var? Gökler, yerler, anlayan kişiye hep
sözdür. Bunların hepsi de "ol der,
oluverir" sözüyle bildirildiği gibi sözden doğmuştur. Yavaş söylenen sözü
bile işiten kişiye anlatmaya
koyulmanın, bar-bar bağırmanın ne lüzumu var? ,
Bir Arap şâiri, padişahın birinin tapısına geldi. Padişah Türk'tü, Farsça
bile bilmiyordu. Şâir, padişaha
arapça pek güzel bir kaside düzmüştü. Padişah tahtına oturmuştu. Bütün
dîvan ehli huzurdaydı. Beyler,
vezirler, teşrifata göre sıralanmıştı. Şâir, ayağa kalktı. Getirdiği
kasideyi okumaya başladı. Padişah
beğenilecek yerlerde başını sallıyor, şaşılması gereken yerde şaşkınlık
gösteriyor, gönül alçaklığı
gösterilmesi gereken yerlerde iltifatlarda bulunuyordu. Dîvan ehli
şaşırdılar. Padişahımızın arapça bir söz
bile bilmezdi; tam yerinde nasıl oluyor da başını sallıyor; yoksa arapça
biliyordu da bunca yıldır bizden mi
gizliyordu; arapça edebe aykırı bir söz söylediysek vay bizim halimize
diyorlardı..Padişahın pek sevdiği bir
kölesi vardır. Ona at verdiler, katır verdiler, mal verdiler; bir o kadar
daha vermeyi de boyunlarına aldılar.
Bize şu hali bildir, padişah arapça biliyor mu, bilmiyor mu? Tam yerinde
nasıl baş sallıyordu; yoksa bu,
keramet miydi, ilham mıydı, öğren de haber ver bize dediler.
Köle bir gün fırsat buldu. Ava gitmişlerdi, birçok av avlanmıştı. Padişahı
memnun gördü, hali sordu.
Padişah güldü de vallahi dedi, ben arapça bilmem; amma başımı sallıyordum,
çünkü o şiirden maksadı
nedir, onu anlıyordum da başımı sallıyor, anlıyor, beğeniyordum.
Artık anlaşıldı ya, temel olan, maksattır, o şiirse maksadın parça
buçuğudur; o maksat olmasaydı o şiir
söylenmezdi. Maksada bakılırsa ikilik kalmaz. İkilik, parça-buçuklardadır;
temelse birdir. Nitekim şeyhlerin
yolları, görünüşte çeşit-çeşittir. Hallerinde, sözlerinde, hareketlerinde
aykırılık vardır; fakat maksat
bakımından hepsi de birşeydir; o da Tanrıyı aramaktan, dilemekten
ibarettir. Hani şu konağa bir yeldir,
eser, gelir. Halının bir ucunu kaldırır; kilimleri oynatır; çer-çöpü
havalandırır; havuzun suyunu zerre-zerre
dalgalandırır; ağaçları, dalları, yaprakları oynatır. Bütün bu birbirine
aykırı, çeşit-çeşit halleri belirtir amma
maksat, temel, gerçek bakımından hep bir şeydir; çünkü hepsinin hareketi
bir yeldendir.
(Biri dedi ki: Kusurumuz var. (Mevlânâ) buyurdu ki:
Kim bu düşünceye düşer, ah ne haldeyim, neden böyle yapıyorum derse bu,
dostluk ve yardıma
uğrayış delilidir. "Azarlayış kaldıkça sevgi de vardır" derler. Çünkü
dostlar azarlanır, yabancılar azarlanmaz.
Amma azarlayışta da fark var. İnsanı dertlendiren, müteessir eden,
akıllandıran azar, sevgiye, yardıma
delildir. İnsana dert vermeyen, geçip giden azar, sevgiye delil olamaz.
Hani tozu gitsin diye halıyı döverler
ya, akıllılar buna azar demezler. Fakat baba çocuğunu, adam sevdiğini
döverse buna azar derler; sevgi
delili, böyle bir vakitte meydana çıkar. Şu halde madem ki kendinde bir
dert, bir pişmanlık görüyorsun; bil
ki bu, Tanrının yardımına, sevgisine delildir. Kardeşinde bir ayıp
görüyorsan o ayıp, sendedir de onda
görüyorsun. Dünya aynaya benzer. Kendini onda görüyorsun sen. Çünkü
"inanan, inananın aynasıdır." O
aybı kendinden gidermeye bak. Çünkü ondan incindiğin zaman, kendinden
inciniyorsun demektir.
Dedi ki: Bir fili, su içsin diye bir su kaynağına götürdüler. Fil, kendini
suda görüyor, başka bir fil var
sanıyor, ürküyordu. Bilmiyordu ki kendinden ürkmekdedir. Zulüm ediş, kin
güdüş, hasret, hırs, insafsızlık,
ululuk gibi bütün kötü huylar, sende oldu mu incinmezsin. Fakat bunları
bir başkasında gördün mü
ürkersin, incinirsin. Bil ki kendinden ürkmedesin, kendinden incinmedesin.
İnsan, kendi kelliğinden,
kendindeki çıbandan iğrenmez; yaralı elini yemeğe sokar, parmağını yalar,
gönlüne hiç de tiksinti gelmez.
Fakat bir başkasında küçücük bir çıban, yahut azıcık bir yara görse onun
yediği yemekten tiksinir, o yemek,
içine sinmez. İşte kötü huylar da kelliliklere, çıbanlara benzer. İnsan,
bunlar kendisinde oldu mu incinmez;
fakat bir başkasında bu huyların pek azını bile görse ondan incinir,
tiksinir. Sen ondan ürküyor, kaçıyorsun
ya, o da senden ürker, incinirse mâzur gör; senin incinişin de onun için
bir özürdür; çünkü sen onu
görünce inciniyorsun ya, o da aynı şeyi görüyor da senden inciniyor.
"İnanan, inananın aynasıdır" dedi,
"kâfir, kâfirin aynasıdır" demedi. Amma bu, kâfirin aynası yok demek
değildir; onun da aynası vardır amma
aynasından haberi yoktur.
Bir padişahın gönlü daralmıştı, bir ırmak kıyısına oturmuştu. Beyler,
ondan ürküyorlar, korkuyorlardı.
Hiçbir suretle gülmüyordu yüzü. Bir maskarası vardı; pek yakındı ona.
Beyler onu çağırdılar. Eğer dediler,
padişahı güldürebilirsen sana şu kadar dünyalık veririz. Maskara,
padişahın yanına gitti, fakat ne kadar
çalıştı-çabaladıysa bir türlü güldüremedi. Padişah ona bakmıyordu ki bir
maskaralık yapsın da onu
güldürsün; boyuna suya bakıyor, başını kaldırmıyordu bile. Maskara,
padişaha, suda ne görüyorsun dedi.
Padişah, bir kaltaban görüyorum deyince maskara, a âlemin padişahı dedi,
bu kul da kör değil ya.
İşte buna benzer hani; sen onda bir şey görüyorda inciniyorsan o da kör
değil ya, senin gördüğünü o
da sende görürsün.
Ona karşı iki "ben" olamaz; oraya iki "ben" sığamaz. Sen de "ben"
diyorsun, o da "ben" diyor. Ya sen
onun Önünde öl, ya o senin önünde ölsün de ikilik kalmasın. Fakat o ölmez,
buna imkân yok. Ne dış
âlemde ölür o, ne zihinde; çünkü "o, bir diridir ki ölmez". Mümkün olsaydı
ikilik kalksın diye senin için
ölürdü de hani; bu kadar da lütfü vardır onun. Madem ki onun ölmesine
imkân yok, sen öl de o, sana
tecelli etsin, ikilik kalksın-gitsin. İki kuşu birbirine bağlasan, ikisi
de aynı cinstendir, iki kanat dört kanat
olmuştur, fakat gene de uçamazlar; çünkü arada ikilik vardır. Fakat ölü
bir kuşu, diri bir kuşa bağlasan diri
kuş uçar; çünkü ikilik kalmamıştır.
Güneşte öylesine bir lütuf var ki yarasaya karşı ölür; amma buna imkân
yoktur da a yarasa der,
lûtfum herşeye ulaşmış, sana da ihsanda bulunmayı isterim. Sen öl; çünkü
senin ölmen mümkün. Öl de
ululuk ışığımdan faydalan, yarasalıktan çık, yakınlık Kafdağı'nın
Zümrüdüanka'sı ol.
Tanrı kullarından bir kulda bile kendisini bir dost için feda etme gücü
vardır. Böyle bir kul, Tanrıdan
dostunun sağlığını istemedeydi. Tanrı kabul etmiyordu. Ses geldi, ben onu
istemiyorum dendi. O Tanrı kulu
ısrar etmede, duadan vazgeçmemedeydi. Tanrım diyordu; onun sağlığını
dilemeyi gönlüme veren sensin;
bu istek gitmiyor benden. Sonunda ses geldi: Dilediğinin olmasını
istiyorsan başını ver, sen yok ol, kalma,
geç-git şu dünyadan. O kul, Yârabbi dedi, razı oldum. Öyle yaptı, dost
için başıyla oynadı da işi oldu. Bir
kulda bu lûtuf olur, bir günü bile, önü-sonu bütün dünya ömrüne değen
ömrünü feda ederse o lûtfu
yaratanda böyle bir lûtuf olmaz mı? İmkân mı var buna? Madem ki onun yok
olması mümkün değil, bari
sen yok ol gitsin.
Ağır canlı biri geldi de (1) büyük bir kişinin (2) üst tarafına
geçti-kuruldu. (Mevlânâ)
buyurdu ki:
(1) Selim Ağa nüshasında kelimenin altına kırmızı mürekkeple "Şeyh Seref-i
Herevî" yazılmıştır (109 a). İzzet Koyunoğlu nüshasında da gene kırmızı
mürekkeple "Müstevfî'nin evinde oldu. Şeyh Herevî idi." mealinde "Şeyh
Herevî bûd der hâne-i Müstevfî kaydı ilâve edilmiştir. (2) Selim Ağa
nüshasında
gene alta "Çelebi Hüsâmeddîn" yazılmıştır (109 a).
Işığın üst yanında olmuşlar, yahut alt yanında olmuşlar, ne farkı var
onlarca? Işık yücelik dilerse
kendisi için dilemez; maksadı başkalarına fayda vermektir; başkalarının da
ışığından faydalanmasını ister.
Yoksa mum, nerde olursa olsun, ister aşağıda bulunsun, ister yukarıda, her
halde de mumdur o. Mumun
da yeri mi? Onlar ölümsüz güneştir. Dünyada mevki, yücelik dilerlerse
maksatları şudur: Halkta onların
yüceliğini görecek göz yoktur; onlar isterler ki dünya tuzağıyla dünya
ehlini avlasınlar da halk, öbür
yüceliğe yol bulsun, âhiret tuzağına düşsün. Hani Mustafâ da Mekke'yi,
başka şehirleri, onlara muhtaç
olduğundan zaptetmiyordu; herkese yaşayış bağışlamak, aydınlık vermek,
görüş lûtfetmek için
zaptediyordu. "Bir avuçtur bu avuç ki vermeye alışmıştır; almaya alışık
değildir."
Onlar halkı aldatırlar amma bağışta bulunsunlar diye aldatırlar, onlardan
birşey almak için değil. Bir
adam, hileyle kuşçağızları tuzağa düşürmek, onlara yemek, satmak için
tuzak kurar; buna düzen derler.
Fakat bir padişah, kendindeki hünerden haberi bile olmayan değersiz, acemi
doğanı tutup elinde- bileğinde
besleyip terbiye etmek, yüceltmek, ona avlanmayı belletmek için tuzak
kurarsa buna düzen demezler.
Görünüşte düzendir amma doğruluğun, verginin, bağışın, ölüyü diriltmenin,
taşı lâ'l haline getirmenin, ölü
erliksuyunu insan şekline sokmanın ta kendisidir; hattâ bunlardan da üstün
bir şeydir bu. Doğan, kendisini
niçin tutuyorlar, bunu bir bilseydi yeme muhtaç olmazdı da canla-gönülle
tuzağı arardı; padişahın eline
kendiliğin-uçar, konardı.
Halk, onların sözlerinin dış yüzüne bakar da der ki: Biz, bu sözleri çok
işittik. İçimiz, kat-kat dolu bu
sözlerle. "Kalblerimizde kılıf var; hayır, Allah küfürleri yüzünden lânet
etmiştir onlara." Kâfirler,
gönüllerimiz, bu çeşit sözlerin kılıfıdır, bu sözlerle dop-doluyuz biz
derler de Tanrı, onlara cevap vererek
buyurur ki: Hâşâ, gönüllerimiz bu sözlerle değil, vesveselerle,
hay.allerle, ikilikle, hattâ lanetle doludur.
Çünkü "küfürleri yüzünden Allah lâ-net etmiştir onlara." Keşke o
hezeyanlardan boş olsaydı da bu sözlerin
bir kısmını kabullenseydiler; fakat bu kabiliyet de yok onlarda. Gözleri,
bir başka renk görsün, Yûsuf'u kurt
görsün; kulakları bir başka türlü ses duysun, hikmeti saçma-sapan bir söz
saysın, gönülleri bir başka renge
boyansın, vesveselerin, hayallerin yeri-yurdu olsun diye Ulu Tanrı,
onların kulaklarını, gözlerini, gönüllerini
mühürlemiştir. Gönülleri kışa dönmüştür; buzdan, soğuktan ne varsa
derilmiş, toplanmıştır gönüllerinde.
"Allah, gönüllerine ve kulaklarını mühür vurmuştur ve gözlerinde de örtü
var onların." Hattâ bunlarla dolu
olduğunu söylemenin de yeri mi? Ne onlar, ne onlarla övünenler, ne de
soyları-sopları, ömürleri boyunca
gerçeğin kokusunu bile duymamışlardır, gerçeğe ait bir tek söz bile
işitmemişlerdir. Bir testi var, Ulu Tanrı
onu bâzı kimselere suyla dolu gösterir, onları bu suyla suvarır, kanakana
içerler. Bâzı kimselereyse boş
gösterir, dudakları bile ıslanmaz. Testiden su içemeyen ne diye şükretsin?
Bu testiyi dolu gören kişi
şükreder.
Ulu Tanrı, "Allah Âdem'in balçığını kırk gün yoğurdu" hükmünce onu
düzdü-koştu, bunca zaman
yeryüzünde kala-kaldı. Lânet olasıca İblis, yere inmişti. Âdem'in kalıbına
rastladı. O kalıba girdi,
damarlarında döndü-dolaşti; iyice seyretti; kanla dolu olan damarlarını,
sinirlerini, hıltlarını gördü. Dedi ki:
Arş ayağında görmüştüm, bir İblis yaratılacak diye yazılıydı. Eyvahlar
olsun, şaşarım doğrusu İblis bu
değilse; olsa-olsa budur mutlaka.
Esenlik size dedi de kalktı (Mevlânâ).
7. BÖLÜM
Atabek’in oğlu geldi. (Mevlânâ) buyurdu ki: Baban boyuna
Tanrıyla meşgul, inançı
da üstün; bu, sözünden anlaşılıyor. Bir gün Atabek dedi ki: Rum kâfirleri,
Tatar'a kız verelim de din bir
olsun; şu yeni din, şu Müslümanlık ortadan kalksın dediler. Dedim ki: Bu
din, ne vakit bir olmuş ki? Daima
ikiydi, üçtü. Dindarların arasında da boyuna savaş vardı, öldürme vardı.
Dini nasıl olur da bir yapabilirsiniz
siz?
Mevlânâ bu hususta birçok faydalı şeyler söyledi de dedi ki:
Din orda, yâni kıyamet kopunca âhirette bir olur. Fakat burada, dünyada
buna imkân yoktur. Çünkü
burada herkesin bir dileği var, herkes bir başka havada; bu, burada
birliğe imkân vermez. Fakat kıyamette
olur; çünkü herkes bir olur, bir yere bakar, birşey duyar, birşey söyler.
İnsanda birçok şeyler vardır. Fare
vardır, kuş vardır. Kimi olur, kuş, kafesi yüceye ağdırır; kimi olur,
fare, aşağıya çeker. İnsanda yüz binlerce
birbirine aykırı canavarlar vardır. Ancak oraya giderlerse fare, fareliği
bırakır, kuş, kuşluğundan geçer;
hepsi de bir olur-gider. Çünkü istenen şey, ne yücelerdedir, ne
aşağılarda. İstenen meydana çıktı mı ne
yukarıya uçar insan, ne aşağıya iner. Birisi bir şey kaybetse sağı-solu
arar, önde-ardda aranır. Fakat onu
buldu mu ne yukarıyı arar, ne aşağıyı; ne solda arar, ne sağda; ne önde
arar, ne ardda; her yan derilir, bir
yerde toplanır-gider. Kıyamet gününde de herkesin görüşü bir olur; herkes
bir dili söyler, bir sözü duyar,
bir şeyi düşünür. Hani on kişinin bir bağı, yahut dükkânı olsa, onu da
ortak olsa sözleri de bir olur, dertleri
de; oyalandıkları şey de birdir.
İstenen bir kimsedir. Bu yüzden kıyamet gününde de herkesin işi Tanrıya
düşer de herkes bir olurgider.
Bu bakımdan dünyada herkes, bir başka işle uğraşır. Birisi kadın sevgisine
düşer, öbürü mal
sevdasına. Biri kazanca düşer, öbürü bilgiye. Herkes, dermanım, zevkim,
hoşluğum, rahatım ondadır der,
buna inanır. Bu, Tanrının bir rahmetidir. İnsan dilediği, aradığı şeye
yönelir; fakat bulamayınca geri döner.
Bir an durur, düşünür de der ki: O zevk, o rahmet, aranası birşey; galiba
iyi aramadım, tekrar arayayım.
Gene arar, fakat-bulamaz. Böyle aranır-dururken ansızın rahmet, perdesiz
olarak yüz gösterir. Ondan sonra
anlarbilir ki yol, o değilmiş.
Fakat Ulu Tanrının öylesine kulları da vardır ki kıyametten önce de
böyledir onlar, gerçeği görürdururlar.
Tanrı yüzünü, özünü ululasın. Ali, buyurur ki: "Perde açılsa da yakıynim
artmaz." Yâni "kalıbı
kaldırsalar, kıyamet belirse, gene yakıynim ziyadeleşmez."
Bu, şuna benzer hani: Bir topluluk, kap-karanlık bir evde her biri bir
yana yüz tutup namaz kılsa
gündüz olunca, yüzlerini kıbleden başka bir yana çevirmiş, o yana namaz
kılmış olanların hepsi de
namazlarını kaza ederler; fakat geceleyin yüzünü kıbleye tutan, kıbleye
yönelip namaz kılan, ne diye kaza
etsin? Zâten hepsi de onun döndüğü tarafa dönecekler. Şu halde şu gece
çağında ona yüz tutan, ondan
başkasından yüz çeviren kullar var ya, kıyamet, onlarca ap-açık
meydandadır, kopmuş-gitmiştir zâten.
Sözün sonu yoktur; fakat isteyen ne kadar isterse o kadar iner. "Hiçbir
şey yoktur ki hazineleri katımızda
olmasın, fakat onu, ancak bilinen bir miktarda indiririz." Hikmet yağmura
benzer. Madeninde sonsuzdur,
fakat ne kadar gerekse o kadar yağar. Kışın, baharın, yazın, güzün,
miktarınca; baharın biraz daha çok,
yahut az. Amma geldiği yerde sonsuzdur o. Şekerciler şekeri, eczacılar
ilâcı kâğıda korlar. Fakat şeker,
kâğıtta olduğu kadar değildir. Şekerin madenleri, ilâçların madenleri
sonsuzdur; kâğıda nerden sığacak?
Hani kınamışlardı da Tanrı esenlik versin ona, Kur'ân Muhammed'e neden
âyet-âyet iniyor da sûre-sûre
inmiyor demişlerdi. Tanrı rahmet etsin, esenlik versin ona, Mustafâ
buyurdu ki: Bu ahmaklar ne
söylüyorlar? Bana tam olarak birden inseydi yanar-giderdim., kalmazdım ki.
Çünkü bilip anlayan, azdan
çoğu anlar, birşeyden birçok şeyleri, bir satırdan defterleri. Bu, şuna
benzer: Bir topluluk oturmuş, bir
hikâye dinliyordu. İçlerinden biri, anlatılanı tam olarak biliyordu,
olayın içinde bulunmuştu o. Bir işaretten
olayın hepsini anlıyordu. Sararıyordu, kızarıyordu, halden hale giriyordu.
Başkaları, duydukları kadar
anlıyordu, çünkü o hallerin hepsini bilmiyorlardı ki. Fakat bilen, o
kadarından pek çok şey anlamıştı.
Geldik sözümüze: Evet, aktarın yanına geldin mi, şekeri çoktur amma kaç
parayla geldin, ona bakar, o
kadar şeker verir. Burada da gümüş para, himmettir, inançtır. İnanç ve
himmet miktarınca artar-durur söz.
Şeker almaya geldin mi çuvalına bakarlar, ne kadarsa o kadar tartarlar;
bir kile, yahut iki kile verirler.
Fakat adam, tutmuş da deve katarları getirmişse, birçok çuvallarla
gelmişse kilecilerin gelmelerini
buyururlar. Çünkü bu iş uzun sürecek, çabuk savulmayacak, kileci gerek
derler; kilecileri getirirler. Böylece
bir insan vardır; ona denizler bile yetmez; bir insan da vardır, birkaç
katre yeter ona; fazlası ziyan verir.
Bu, yalnız anlam, bilgiler, hikmet âleminde böyle değildir.
Mallarda-mülklerde, altınlarda, madenlerde hep
böyledir. Hepsi de sınırsızdır, sonsuzdur; fakat adamına göre sunulur.
Çünkü insan, fazlasına dayanamaz;
deli-divâne olur. Görmez misin Mecnun'u, Ferhat'ı, onlardan başka
âşıkları? Bir kadının aşkı yüzünden
dağlara-ovalara düştüler. Çünkü onlara, dayanamayacakları kadar istek
sunuldu. Görmez misin Firavun'u?
Ona fazla mal-mülk sunuldu, Tanrılık dâvasına girişti. "Hiçbir şey yoktur
ki onun hazineleri katımızda
olmasın." İyiden-kötüden hiçbir şey yoktur ki katımızda, haznemizde sonsuz
defineleri bulunmasın; fakat
herkese, dayanacağı kadar göndeririz, çünkü uygun olanı da budur.
Evet, bu adam inanmıştır, fakat inanç nedir, onu bilmez. Çocuk da ekmeğe
inanmıştır amma inandığı
nedir, onu bilmez ya, tıpkı onun gibi işte. Bitkiler de böyledir.
Ağaç,susuzluktan sararır-solar, kurur; fakat
susuzluk nedir, bilmez. İnsanın varlığı bir bayrağa benzer. Önce bayrağı
dikerler; sonra akıl, anlayış, kızış,
öfke, yumuşaklık, lûtfediş, korku, umut gibi sayısını ancak Tanrının
bildiği sonsuz huylardan meydana
gelmiş orduları, her yandan, o bayrağın altına gönderirler. Uzaktan bakan,
yalnız bayrağı görür; fakat
yakından bakan, bayrağın altındaki topluluğu da görür. Yâni gaflette olan,
ancak şu bedeni görür, bilense
bakınca onda ne inciler-mücevherler var, ne anlamlar var, anlayıverir.
Birisi geldi. (Mevlânâ) dedi ki: Nerdeydin Özlemiştik, neden geciktin?
O zat, böyle rastladı dedi. (Mevlânâ) bizde dedi, dua ediyorduk, bu
rastgeliş dönsün-gitsin,
kalksın aradan. Ayrılık getiren rastlayış gerekmez. Evet, vallahi herşey
Tanrıdandır amma Tanrıya göre
iyidir; bize göre değil. Hani şu dervişler söylerler, herşey iyidir derler
ya, doğru söylerler. Herşey Tanrıya
göre iyidir, olgundur; fakat bize göre değil. Zina etmek, namaz kılmamak,
namaz kılmak, kâfir olmak,
Müslüman olmak, Tanrıya eş-ortak tanımak, Tanrıyı bir, eşsiz-ortaksız
bilmek... Hepsi de Tanrıya göre
iyidir; fakat bize göre zina etmek, doğrulukta bulunmak, kâfir olmak,
Tanrıya eş-ortak tanımak, kötüdür;
namaz kılmak, hayırlarda bulunmak iyidir; Tanrıya göreyse hepsi de bir.
Nasıl ki bir padişahın mülkünde,
zindan da var, darağacı da var; elbise de verir, mal-mülk de ihsan eder;
maiyetinde adamlar da bulunur;
düğün-dernek de olur, zevk-neş'e de; davul da vardır, bayrak da... Hepsi
vardır, hem de padişaha göre
hepsi iyidir. Hani elbise vermek, onun saltanatının yüceliğindendir
ya;darağacı, zindan, öldürüş de
saltanatının yüceliğindendir. Ona göre hepsi de olgunluktur; fakat halka
göre elbise vermekle darağacına
çekmek, nasıl olur da bir olur?
8.BÖLÜM
Çaçaoğlu, namazdan daha üstün nedir diye sordu.
(Mevlânâ), bir kere dedi, namazın canı namazdan üstündür diye bu soruya
cevap vermiştik, etraflıca
anlatmıştık, ikinci cevap da şu:
İman namazdan üstündür. Çünkü namaz, beş vakitte farzdır; imansa sürüp
giden bir farz. Namaz, bir
özürle kılınmayabilir, geciktirilmesi caizdir; burda da imanın namazdan
bir üstünlüğü var; çünkü iman hiç
bir özürle bırakılamaz, geri atılamaz. Namazsız imanın faydası vardır,
imansız namazsa fayda vermez; iki
yüzlülerin namazı gibi. Her dinin namazı bir başka çeşittir; fakat hiçbir
dinin imanı değişmez. Namazın
şekilleri, kıblesi, başka şeyleri değişebilir; daha başka farklar da var;
dinleyenin zevkine, özleyişine göre
meydana çıkar. "Hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri katımızda olmasın,
fakat onu, ancak bilinen miktarda
indiririz. "Dinleyen, hamur yoğuranın önündeki hamura benzer; söz de suya
benzer. Hamura, ne kadar su
gerekse o kadar su döker.
Şiir:
Gözüm, bir başkasına bakıyorsa ne yapayım ben?
Kendinden şikâyetlen; çünkü onun ışığı sensin.
Gözüm başkasına bakıyor, yâni başka bir dinleyen arıyor senden başka; ne
yapayım ben, gözümün
ışığı sensin. Sen, senliğindesin, kendinden, varlığından kurtulmamışsın ki
aydınlığın yüz bin kat artsın.
Hikâye: Bir adam vardı, pek arıktı, pek aşağılıktı; bir serçe kuşuna
benzerdi, gözlere o kadar küçük
görünürdü. Onu görmeden, çirkinliklerinden arılıklarından şikâyet eden
aşağılık kişiler bile onu gördüler mi,
Tanrı'ya şükrederlerdi. Bütün bununla beraber padişahın divanında vezirin
yüzüne karşı sert sözler söylerdi,
büyük lâflar ederdi. Vezir, bu yüzden dertlenir, fakat hazmederdi. Sonunda
bir gün vezir kızdı; ey divan
ehli, bu olmayasıca, onmayasıca herifi ben tuttum, topraktan kaldırdım,
besledim-geliştirdim. Bizim, bizim
atalarımızın ekmeğiyle, nîmetiyle, bizim soframızda adama döndü de
yüzümüze karşı bu çeşit sözler
söyleyecek bir dereceye geldi diye bağırdı. Adam sıçrayıp kalktı da a
divan ehli, a devletin büyük adamları ,
a devletin direkleri dedi; doğru söylüyor. Onun ve atalarının nimetiyle,
artık ekmeğiyle beslendim,
büyüdüm de sonunda böyle aşağılık bir hale geldim, böylesine rezil-rüsvây
oldum işte; başka birinin
ekmeğiyle nimetiyle beslenseydim belki yüzüm de, boyum-posum da, değerim
de bundan iyi olur, bundan
üstün olurdu; o beni yerden kaldırdı amma ben, boyuna "keşke toprak
olsaydım" deyip durmadayım; bir
başkası beni topraktan kaldırsaydı belki böyle maskara olmazdım.
Şimdi, Tanrı eri tarafından terbiye edilen mürîdin canı kanatlanır. Fakat
bir müzevvir, bir gösterişçi
tarafından terbiye edilen ondan bilgi belleyen, terbiyeyi, savaşmayı ondan
öğrenen, canı onun yüzünden
sararıp solan kişi, tıpkı onun gibi aşağılık, arık, bunalmış, gamlı bir
hale gelir, işkillerden kurtulamaz,
duyguları noksan kalır. "Onlar ki inanmazlar, dostları şeytandır onların,
onları ışıktan karanlıklara çıkarır."
Canı, gizli şeyleri görsün-göstersin diye bütün bilgileri, insanın
mayasına katmış, o mayayı öyle yoğurmuş.
Hani arı-duru su, dibinde taş mı var; çakıl mı, başka şey mi, ne varsa,
yüzünde de ne yüzüyorsa hepsini
gösterir ya; bu, sonradan birşey yapılarak suya verilen eğreti bir hal
değildir, onun temelinde, aslında
vardır bu, yaratılıştan verilmiştir ona; fakat su toprakla, yahut başka
renklerle bulandı mı o hâssa, o
hüner , ondan ayrılır, onu unutur-gider.
İşte Ulu Tanrı, bulanmış, bir başka renge girmiş küçük sular, onlara
karıştı mı, bulanıklıklarından
kurtulsunlar, o eğreti renkten halâs olsunlar diye peygamberleri,
erenleri, arı-duru ulu sular gibi gönderdi.
Küçük su, kendisini arı-duru görünce hatırına gelir, önce böyle
arı-duruydum gerçekten de der; bilir ki
bulanıklıklar da eğretiymiş, renkler de eğreti. Bu eğreti şeylere
uğramadan önceki halini hatırlar da "bu
birşey ki, bundan önce de bununla rızıklanmıştık biz" der. Şu halde
peygamberlerle erenler, insana önceki
hali hatırlatırlar, mayasına yeni birşey eklemezler insanın. Şimdi büyük
suyu bilip tanıyan, ben ondanım,
onunum diyen her bulanık su, akar, ona kavuşur, karışır-gider. Fakat büyük
suyu tanımayan, onu
kendisinden başka gören, kendi cinsinden başka bir cinsten sanan bulanık
su, renklerle, bulanıklıklara
sığınır; sonunda da ona karışmaz; denizden uzak mı, uzak düşer. Hani
(Peygamber) buyurmuştur ya:
"Canlardan, bilişenler uyuşurlar; bilmeyenler, hoşlaşmayanlar aykırılığa
düşer." Onun gibi işte. Gene bunun
için (Tanrı) buyurmuştur: "And olsun ki, size, sizden bir peygamber
geldi." Yâni ulu su, küçük suyun
cinsindendir, ondandır, onun mayasındandır. Küçük su, ulu suyu kendinden
görmüyor, onu inkâr ediyor,
tiksiniyor ondan ya, bu da suyun kendinden değildir; bir kötü eş-dostun
yüzündendir; onun sekli suya vurur
da ondan. O kötü eş-dost, onunla öylesine karılmış-birleşmiştir ki ulu
sudan, denizden ürküp kaçması,
kendinden midir, yoksa o kötü eş-dostun kendine vuruşundan, kendisinde
görünüşünden midir, bunu bile
bilemez, anlayamaz; hani tıpkı toprak yiyen gibi, o da toprağa meylim,
huyumdan mıdır, yoksa tabiatıma
karışmış bir hastalıktan mı der; bilemez de bilemez.
Bil ki tanık olarak söze gelen her beyit, her âyet, her hadîs, çeşitli
olayları görmüş iki tanığa benzer;
nerde tanıklık ederlerse oraya uygun tanıklıkta bulunurlar. Hani iki
tanık, bir evin vakıf olduğuna tanık
olurlar. Gene o iki tanık, bir dükkânın satışına tanıklıkta bulunurlar.
Aynı iki tanık, bir nikâha da tanık
olurlar. Hangi olayda bulunurlarsa o olaya göre tanıklık ederler. Tanığın
görünüşü bu, anlamı ayrı. Tanrı
bizi de faydalandırsın, sizi de. "Renk, kan rengi amma koku, misk kokusu."
9. BOLÜM
O dedik, sizi görmeyi arzuluyor; Hudâvendgâr'ı görmeyi
dilemekteyim deyip
duruyor.
Mevlânâ buyurdu ki:
Hudâvendgâr'ı şu anda, gerçek olarak göremez.Çünkü onun Hudâvendgâr'ı
görsem diye görmeyi
arzuladığı şey, Hudâvendgâr'ın yüzündeki örtüdür; bu anda Hudâvendgâr'ı
örtüsüz göremez. Halkın
babaya, anaya, kardeşe, dostlara, göklere, yerlere, bağlara, bahçelere,
sayvanlara bilgilere, ibadetlere,
yiyeceklere, içeceklere, hâsılı bu çeşit şeylere duyduğu istek, beslediği
sevgi onları benimseyip esirgeyiş de
buna benzer. Hepsi de Tanrıyı özler, onu ister. Bu şeylerin hepsi de
örtüdür. Bu dünyadan geçtilerde o
padişahı örtüsüz gördüler mi bilirler-anlarlar ki onların hepsi de
perdeymiş, yüze tutulan örtüymüş;
diledikleri, gerçekte o bir tek şeymiş. İşte o vakit bütün güçlükler
çözülür, gönüllerindeki bütün soruların,
cevabını işitirler; herşey açığa çıkar. Tanrının cevabı her müşkülü
teker-teker, ayrı-ayrı cevaplandırmayı da
gerektirmez. Bir cevapla bütün sorular, bir uğurdan bilinir, müşkül
çözülür-gider. Hani kışın, herkes,
elbisesine bürünür, kürkünü giyer, bir tandır başına çöker.
Emekliye-sürüne soğuktan bir bucağa girer,
sığınır ya. Ağaç, ot, daha başka bütün bitkiler de soğuktan meyvesiz,
yapraksız kalırlar; soğuk, bir zarar
vermesin diye varlarını-yok-larını içlerine çeker, gizlerler. Bahar
görünüp de cevaplarını verince, onların
ölümü-dirime, bitkiye ait çeşitli soruları bir uğurdan cevaplandırılmış
olur, müşkülleri hallolur-gider. Hepsi
de baş çıkarırlar, o belâ neden gerekmiş, anlarlar, bilirler. Ulu Tanrı bu
örtüleri, bir iş için yaratmıştır.
Tanrının yüzü, örtüsüz görünseydi biz ona dayanamazdık, faydalanamazdık
da; örtüler yüzünden yardım
görmedeyiz, faydalanmadayız. Şu güneşi görüyorsun ya, hani onun ışığıyla
yol yürüyoruz, görüyoruz, iyiyi
kötüden ayırdediyoruz; onunla ısınıyoruz; ağaçlar, bağlar-bahçeler meyve
veriyor; ham meyveler, ekşi, acı
meyveler, onun ısısıyla oluyor, olgunlaşıyor, tatlılaşıyor; altın, gümüş,
lâ'l, yakut madenleri, onun tesiriyle
oluyor, türlü sebeplerle bunca faydalar veren şu güneş, daha yakına gelse
hiç bir fayda vermez; hattâ
bütün dünya, bütün halk yanar-gider, birşeycik kalmaz. Ulu Tanrı dağa,
örtüyle-perdeyle görününce dağı,
ağaçlarla, güllerle, yeşilliklerle dolduruyor,süslenmiş-bezenmiş bir hale
sokuyor;, fakat örtüsüz-perdesiz
göründü mü, onu alt-üst ediyor, zerre-zerre parçalayıp gidiyor. "Rabbi,
dağa göründü mü onu param-parça
etti."
Birisi, kışın da aynı güneş yok mu diye sordu (Mevlânâ) dedi ki:
Bizim koyundan bahsedişimiz, örnek getirmektir; maksadımız budur. Yoksa
orda ne koyun vardır, ne
deve. Örnek başkadır, denk-eşit oluş başka. Akıl, onu çabasıyla anlayamaz;
anlayamaz amma çabasından
da ne vakit kurtulur akıl? Çabasını bırakırsa akıl değildir o. Anlaşılmaz,
anlamaya imkân yoktur amma akıl,
ona derler ki gece-gündüz, o tek sevgiliyi anlamak için düşüncelere dalar,
çalışır-çabalar, kıvranır-durur,
kararsız bir hale düşer. Akıl, pervaneye benzer, sevgiliyse mum gibidir.
Pervane, kendini muma vurur,
yakar, helak olur-gider; fakat pervane de ona derler ki o yanıştan zarar
görse, elemlere düşse bile muma
dayanamasın; kendisini atsın-gitsin. Bir yaratık olsa da pervaneye
benzese, fakat mumun ışığına dayansa,
kendisini ona atıp yakmasa o yaratık, pervane değildir. Pervane de
kendisini mumun ışığına vursa da o ışık
pervaneyi yakmasa ona da mum demezler. Şu halde Tanrıya dayanan, ona
ulaşmak için çalışıp
çabalamayan kişi, insan değildir; fakat Tanrıyı anlar-bilirse o
bilinen-anlaşılan da Tanrı değildir. İnsan ona
derler ki çalışıp çırpınır, Tanrının ululuk ışığının çevresinde
rahatı-kararı kalmaz.Tanrı da odur ki insanı
yakar-yandırır, yok eder-gider, fakat hiçbir akıl, onu anlayamaz.
10. BÖLÜM
Pervâne dedi ki: Mevlânâ Bahâeddin, Hudâvendgâr yüz göstermeden
önce, Mevlânâ,
bunun için Emir benim ziyaretime gelmesin, yorulup zahmet çekmesin; çünkü
bizim türlü-türlü hallerimiz
vardır. Bir hale düşer, söz söyleriz de, bir hale uğrar, söz söyleyemeyiz;
bir halimiz olur, halkla ilgileniriz;
bir halimiz olur, yalnızlığa çekiliriz; bir halimiz de olur ki
dalar-gideriz, şaşırır-kalırız; olur ya, Emîr, ben öyle
bir haldeyken gelir ki gönlünü alamayız; onunla konuşmaya, ona Öğüt
vermeye gücümüz yetmez; onun
için şu daha iyi: Dostlarla oyalanmaya, onları faydalandır maya, gücümüz
olursa biz gideriz, dostları ziyaret
ederiz buyurmuştu diye özür getirdi.
Emîr, Mevlânâ Bahâedin'e cevap verdim de dedim ki dedi: Ben, Mevlânâ
benimle meşgul olsun,
benimle konuşsun diye gelmiyorum ki; onunla şeref bulayım, kullarının
arasına katılayım diye geliyorum.
Şimdicek oluveren olayların biri şu: Mevlânâ diyelim kî meşguldü, yüzünü
göstermedi, uzun bir zaman beni
bekletti. Bu bekletiş, Müslümanlar, iyi kişiler, benim de kapıma gelince
onları bekletirim, tez yol vermem,
bunun bu kadar güç, bu kadar zor olduğunu bilmem içindir; Mevlânâ,
başkalarına bu çeşit davranmamam
için beni terbiye etti.
Mevlânâ, (bu sırada gelip) buyurdu ki:
Hayır, sizi bekletmem, lütfûn da kendisidir. Hani anlatırlar ya, Ulu
Tanrı, a kulum buyurur; duâya
koyulup feryâda başladın mı isteğini tez yerine getirirdim; fakat senin ah
etmen, feryât etmen, hoşuma
gidiyor; onun için geciktiriyor, duânı tez kabul etmiyorum; fazla feryât
etmeni istiyorum; çünkü sesin,
feryâdın hoşuma gidiyor. Meselâ bir adamın kapısına iki yoksul gelse,
birisi, sevilir, istenir biri olsa, öbürü
de hiç hoşa gitmez biri bulunsa ev sahibi, kölesine, tez, durup
dinlenmeden o hoşuma gitmeyen herife bir
ekmek parçası ver de çekilip gitsin der. Sevileneyse vaatlerde bulunur;
daha ekmek pişmedi, dayan da
ekmek pişsin der.
Çok defa gönlüm ister ki dostları göreyim, onları doya-doya seyredeyim;
onlar da beni doya-doya
görsünler. Burada iyi öze sahip dostlar, birbirlerini iyiden-iyiye
görürlerse o dünyada toplandıkları vakit
bildiklik, tanışıklık, pekişmiş olacağından birbirlerini gene tanırlar,
bilirler de dünya yurdunda da beraberdik
biz derler, birbirlerine bir hoşça sarılırlar; bağdaşırlar; çünkü insan,
dostunu tez kaybeder. Görmez misin ki
bu dünyada birisiyle dost olursun, sevgili dersin ona; gözünde bir Yûsuf
kesilmiştir o. Fakat bir kötü iş
yüzünden silinir-gider; onu kaybedersin; Yûsuf luk, kurtluğa, dönüverir;
önceden Yûsuf gördüğünü şimdi
kurt şeklinde görürsün. Görünüşü de değişmemiştir, neyse gene odur o;
fakat şu bir tek eğreti hareket
yüzünden onu yitirdin-gitti. Halbuki yarın, bir başka türlü toplanış
belirecek; onun özü de bir başka öze
dönecek. Onu iyi tanımazsan, özüne iyiden-iyiye dalmazsan nasıl
tanıyabilirsin onu? Hâsılı insanların
birbirlerini iyiden iyiye görüp tanımaları, her adamda eğreti olan iyi ve
kötü huyları bir yana bırakıp özlerine
dikkat etmeleri, özlerini iyiden-iyiye görüp bilmeleri gerek. Çünkü
insanların birbirlerine naklettikleri şu
vasıflar, insanın asıl vasıfları değildir. Hani bir hikâye söylemişlerdir:
Birisi, ben filân adamı iyi tanırım, onun
huyunu-husunu anlatayım size der. Buyur derler. Der ki: Benim seyisimdi,
iki kara öküzü vardı. Şimdi,
halkın, filân dostu gördük, onu tanırız demeleri de bunun gibidir.
Söyledikleri her söz, gerçekte, iki kara
öküzü vardı diyenin hikâyesidir âdeta. O anlatış, onu anlatış değildir;-o
anlatış, hiçbir işe yaramaz. Şimdi
insanın iyi-kötü, işlediği işleri bir yana bırakmak, özüne dalmak, nasıl
bir özü var, ne çeşit bir mayası var,
onu anlamak, bilmek gerektir; zâten görmek, bilmek de budur.
Şaşarım insanlara; erenler, âşıklar, yeri-yurdu olmayan, şekli bulunmayan,
neliği-niteliği de olmayan
âleme, neliksiz-niteliksiz âlemine nasıl âşık olurlar, nasıl o âlemden
yardım görürler, güç-kuvvet bulurlar, o
âlemin tesiri altında kalırlar derler. Halbuki kendileri de gece-gündüz o
âleme girerler. Bir adam, bir adamı
sever, ondan yardım görür. Bu yardımı onun lûtfundan, ihsanından,
bilgisinden, anışından, düşünüşünden,
onun neş'esinden, gamından elde eder. Bütün bunlar da mekânsızlık
âlemindedir. O, soluktan soluğa bu
anlamlardan yardıma ulaşır, bunların tesiri altında kalır da buna şaşmaz;
fakat tutar, erenler, âşıklar
mekânsızlık âlemine nasıl âşık olurlar, o âlemden nasıl yardım görürler
diye şaşırır-kalır.
Bir filozof vardı; bu anlamı inkâr ederdi. Bir gün hastalandı, elden
çıktı. Hastalığı uzadıkça uzadı. Tanrı
hikmetini elde etmiş bir er, filozofun halini-hatırını sormaya gitti;
filozofa, ne istiyorsun, dedi. Filozof, sağlık
istiyorum dedi. Eren, şu sağlığın şekli ne biçim, söyle bakalım, nasıl şey
bu sağlık... Arılayayım da elde
edeyim dedi. Filozof, sağlığın şekli yoktur deyince eren, madem ki dedi
şekli yok, o neliksiz-niteliksizdir,
onu nasıl isteyebiliyorsun? Söyle bakalım, sağlık nedir? Filozof, şunu
bilmiyorum ki dedi, sağlık gelince güçkuvvet
elde ederim, şişmanlar-gelişirim; betim-benzim ap-ak, al-al olur;
açılır-neş'elenirim; tazeleşirgiderim.
Eren, ben dedi, senden sağlığın kendisini soruyorum; sağlık ne biçim
şeydir? Filozof, bilmiyorum
dedi, neliksiz-niteliksiz. O er, Müslüman olur, önceki yolunu-yordamını
bırakırsan sana ilâç veririm,
sağlamlaştırır, iyileştiririm, sağlığı ulaştırırım sana dedi.
Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin Mustafâ'dan, şu anlamlar
neliksiz-niteliksiz amma görünen
şekiller vasıtasiyle insan, o anlamlardan faydalanabilir mi diye sordular.
Buyurdu ki:
İşte buracıkta gökyüzü, yeryüzü... Şu şekil yüzünden o tüm anlamdan
faydalan. Dönüp duran
gökyüzünün tesirlerini, bulutların, vaktinde yağmur yağdırdığını,
yazı-kışı, zamanın değişmesini görüyorsun;
hepsi de doğru-düzen, hepsi de bir hikmete dayanmada. Şu cansız bulut, ne
bilir vaktinde yağmur
yağdırmayı; şu yeryüzünü görüyorsun, bitkiyi nasıl kabulleniyor, bire
nasıl on veriyor; elbette bunları birisi
yapıyor; onu gör, şu dünya vasıtasiyle ondan yardım elde et; hani insanın
da kalıbını görüyor, anlamından
yardım elde ediyorsun ya; dünya vasıtasiyle de dünyanın anlamından yardıma
er.
Peygamber esridi, kendinden geçti de söz söylemeye başladı mı, "Allah dedi
ki" derdi. Halbuki
görünüşte onun dili söylüyordu. Fakat o, arada yoktu; gerçekte söyleyen,
Tanrıydı. Fakat o evvelce kendini
görürdü; bu yüzden de bu çeşit söz söylemeyi bilmez-anlamazdı; böyle
sözlerden haberi bile yoktu.
Şimdiyse ondan böyle sözler doğuyor, biliyor ki evvelki varlığı yoktur;
bu, Tanrının tasarrufudur. Nitekim
Tanrı esenlikler versin, Mustafâ, kendinden bu kadar bin yıl önceki
insanlardan, gelmiş-geçmiş
peygamberlerden, tâ dünyanın sonuna dek olacak şeylerden; Arş'tan,
Kür-sî'den, varlıktan-yokluktan
bahsediyordu; halbuki varlığı, dünkü varlıktı; onun, sonradan meydana
gelen bu dünkü varlığı, bunları
söylemiyordu. Sonradan meydana gelen, evveline evvel olmayandan nasıl
haber verir; şu halde anlaşıldı ki
o söylemiyor, Tanrı söylüyor. "Kendi dileğinden söz söylemez; söylediği,
ancak kendisine vahyedilen
sözdür." Tanrı, sesten, harften münezzehtir. Tanrının sözü, harften,
sesten dışarıdır. Fakat sözünü de,
dilediği her harften, her sesten, her dilden akıtır-gider. Hani yollarda,
kervansaraylarda havuz başlarına
taştan bin insan, yahut bir kuş yaparlar; o heykellerin ağızlarından su
akar, havuza dökülür. Bütün akıllılar
bilirler ki o su, taştan yapılma kuşun ağzından gelmiyor, bir başka yerden
geliyor. Bir adamı tanımak
istersen söze getir, konuştur. Konuşmaya başladı mı, onu anlar-tanırsın.
Bir yankesici olsa, birisi de ona,
adamı sözünden tanırlar dese, anlaşılmaması için mahsustan söz söylemez;
söylemekten çekinir. Hani bir
hikâye vardır: Bir çocuk, ovada annesine, kapkara gecede bana, dev gibi
koca bir karartı görünüyor, pek
korkuyorum der. Annesi korkma der, onu gördün mü yürekli bir halde saldır
üstüne, görür-anlarsın ki bir
hayaldir o. Çocuk, peki anne der; o kara şeye de anası bu çeşit bir
tenbihte bulunduysa ne yaparım ben?
Ona da annesi, konuşma da anlamasınlar seni dediyse nasıl anlarım-tanırım
onu ben? Annesi, onun
karşısında sus, kendini ona ver, dayan. Olur ya, belki ağzından bir söz
çıkar; çıkmasa bile senin ağzından,
istemeden bir söz çıkar, yahut da hatırına bir söz gelir, aklında bir
düşünce başgösterir; o düşünceden, o
sözden, onun halini anlarsın. Çünkü onun tepkisi altında kaldın ya; aklına
gelen söz, içinde beliren o
düşünce, onun, ondaki hallerin sana vuruşudur der.
Şeyh Serrezî, mürîtlerinin arasında oturmuştu. Mürîdin birinde kebap olmuş
baş iştahı belirdi. Şeyh,
filâna kebap olmuş baş getirin diye emir verdi. Dediler ki: A şeyh, onun
kebap olmuş baş istediğini ne
bildin? Şeyh dedi ki: Otuz yıldır ki bende istek kalmamıştır; kendimi
bütün isteklerden arıttım, hepsinden de
münezzehim; ayna gibi tertemizim, safım. Hatırıma kebap olmuş baş geldi;
kebap olmuş başı içim çekti;
bildim ki bunu isteyen filândır. Aynada hiçbir şekil yoktur, bir şekil
görünürse aynadan değildir, bir
başkasındandır o.
Bir aziz, bir isteğini elde etmek için çileye girmişti. Ona, böyle bir
yüce istek, çileyle elde edilemezçileden
çık da ulu bir erin bakışı sana düşsün, isteğini elde et diye bir ses
geldi. Eren, o ulu eri nerde
bulayım dedi. Camide dediler. Bunca kişinin arasında nasıl tanıyayım,
hangisidir dedi. Dediler ki: Git, o seni
tanır, sana bakar; bunu da şöyle anlarsın: Bakışı sana düştü mü, ibrik
elinden düşer, kendinden geçersin;
anlarsın ki sana bakmıştır. Öyle yaptı; eline içi suyla dolu bir ibrik
aldı, mescitteki topluluğa su sunmaya
başladı. Safların arasından geçerken ansızın onda bir hal belirdi; bir
nâra attı; ibrik elinden düştü,
kendinden geçti; bir bucakta kala-kaldı. Herkes gitti. Kendisine gelince
yapa-yalnız olduğunu gördü.
Kendisine bakan padişahı orda görmedi amma maksadına da erişti.
Tanrının öyle erleri vardır ki pek yüce olduklarından, Tanrı da onları
kıskandığından halka yüz
göstermezler; fakat dileyenleri, pek büyük dileklere kavuştururlar; onlara
ihsanlarda bulunurlar. Bu çeşit
ulu padişahlar, hem pek azdır, hem pek nazlı olurlar.
Sizin yanınıza geliyorlar mı o büyükler dedik. Dedi ki:
Bizim yanımız kalmamış ki. Nice zamandır ki ne yanımız var, ne önümüz.
Geliyorlarsa inandıkları,
düşüncelerinde yarattıkları varlığa geliyorlar, İsa'ya, evine geleceğiz
dediler. Dedi ki: Dünyada bize ev
nerde, ne vakit evimiz olabilir ki? Anlatmışlardır hani, Tanrı esenlik
versin, İsâ, bir ovada geziyordu. Derken
bir sağnaktır, tutturdu. İsâ, bir karakulağın inine girdi, yağmur
dininciye dek orda kalmak üzere inin bir
bucağına sığındı. Senin yüzünden karakulağın yavrucakları huzursuz bir
hale geldi, karakulağın yavrularının
evi var da Meryemoğlu'nun evi yok; karakulağın yavrusuna bile bir sığınak,
bir yer-yurt var da
Meryemoğlu'nun ne sığınağı var, ne yeri-yurdu, ne evi-barkı.
Mevlânâ buyurdu ki:
Karakulak yavrusunun evi var, fakat böylesine bir sevgilisi yok ki onu
evden sürsün, çıkarsın. Senin,
seni evden sürüp çıkaran böylesine bir sevgilin varken evin yokmuş, ne
korkun var. Böylesine bir sürüp
çıkaranın lûtfuna-ihsanına, böyle bir ağır elbiseye lâyık oldun; bu lütuf
sana mahsus oldu; artık onun seni
sürüp çıkarması, yüzlerce milyon göğe, yere, ahrete, Arş'a, Kürsî'ye
değer; hattâ daha da artıktır bu lütuf,
daha üstündür bunlardan.
Buyurdu ki:
Emîr geldi, biz de tezcek görünmedik ya; hatırının kalmaması gerektir.
Çünkü bu gelişinden maksadı,
ya bizi ağırlamaktı, ya kendini ağırlamak. Bizi ağırlamaya geldiyse fazla
oturdu, bizi bekledi, böylece de bizi
fazla ağırlamış oldu; maksadı da yerine geldi. Yok, maksadı kendini
ağırlamaksa, sevaba girmekse fazla
beklediğinden, bekleyiş zahmetini fazla çektiğinden fazla sevaba girdi.
.Hâsılı şu iki halde de maksadı neyse
maksadına kat-kat erişti, fazlasıyla dilediğini elde etti. Bu yüzden
gönlünün hoş olması, sevinmesi gerekir.
11. BÖLÜM
Hani "Gönüller görür -görüşür" derler ya; bir laftır, bir
sözdür, bir hikâyedir; söylerdururlar
amma onlara da anlamı açılmamıştır; yoksa söze ne hacet vardı? Gönül
tanıklık ettikten sonra dilin
tanıklığına ne hacet?
Emîr Nâip dedi ki:
Evet, gönül tanıklık veriyor amma gönlün aldığı ayrı bir tat var, kulağın
aldığı ayrı bir tat, gözün aldığı
ayrı bir tat, dilin aldığı ayrı bir tat. Daha fazla fayda elde etmek için
herbirine ihtiyaç var.
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Gönül dalar-batarsa hepsi, onunla yok olur-gider, dile ihtiyaç kalmaz.
Sevgisi, Tanrı sevgisi değildi;
bedene, nefse aitti; Leylâ da balçıktan yaratılmıştı; fakat bu sevgi,
Leylâ'nın sevgisi, Mecnûn'u öylesine bir
almıştı, Mecnûn, o sevgiye öylesine bir dalmıştı, batıp gitmişti ki
Leylâ'yı gözle görmeye de muhtaç değildi;
sözlerini kulakla duymaya da muhtaç değildi. Leylâ'yı, kendisinden ayrı
görmüyordu ki.
Hayalin gözümde, adın ağzımda;
Anışın gönlümde; nereye mektup yazayım?
Şimdi bedene ait sevgide bile bu güç-bu kuvvet oluyor, âşığı bir hale
getiriyor ki kendisini, sevgiliden
ayrı göremiyor; duyguları hep onda gark olup gidiyor; gözü, kulağı, burnu,
başka âzasından hiçbiri, ayrı bir
tat istemiyor, hepsini bir yerde toplanmış görüyor; hepsini bir yerde
hazır buluyor. Şu söylediğimiz
uzuvlardan bir tanesi, tam bir zevk duydu mu, hepsi de onun zevkine
dalıp-gidiyor, başka bir zevk
istemiyor. Bir duygunun ayrı bir zevk istemesi, alması gereken zevki-tadı
tam almadığına delildir zâti; bir
zevk duymuştur amma noksan bir zevktir bu; o zevke dalamamıştır da öbür
duyguları da zevk ister, çeşitli
zevkler isteğine düşer; her duygu, ayrı bir zevk peşine düşer. Halbuki
duygular, anlam bakımından birdir,
görünüş bakımından ayrıdır, çeşitlidir. Fakat bir uzuv daldı-gitti mi,
hepsi onunla beraber dalar-gider. Hani
sinek gibi. Sinek yücelerde uçtukça kanadı da oynar, başı da oynar, bütün
parçaları da oynar. Fakat bala
battı mı bütün parçaları bir olur, hiçbiri oynamaz. Dalıp batmak, ona
derler ki dalan-batan, arada kalmasın,
onun çabası da bitsin, işi de, hareketi de. Batmak, ona derler ki ondan
meydana gelen her iş, onun işi
olmasın, suyun işi olsun. Hâlâ suda elini-ayağını oynatıyorsa buna batış
demezler. Ah, battım, boğuldum
diye bağırıyorsa buna da batmak-boğulmak demezler.
Halk "Ben Tanrıyım" demeyi büyük bir dâva sanır; halbuki "Ben kulum" demek
büyük bir dâvâdır.
"Ben Tanrıyım" demek, büyük bir gönül alçaklığıdır. Çünkü "Tanrı kuluyum"
diyen, iki varlık ispat eder; bir
kendisini, bir de Tanrıyı isbata kalkışır. Fakat "Ben Tanrıyım" diyen,
kendisini yok etmiştir, yele vermiştir;
"Ben Tanrıyım" der; yâni ben yokum, hep odur, Tanrıdan başka varlık
yoktur; ben salt yokluğum, hiçim
der. Gönül alçaklığı, bunda daha artıktır; bundan dolayı da halk anlamaz.
İşte buracıkta bir kişi, Tanrı
rızâsıyçin Tanrıya kulluk eder; kulluğu meydandadır; Tanrı için kullukta
bulunur amma kendisini de görür,
yaptığını da görür, Tanrıyı da görür; o suya batmamıştır, suda
boğulmamıştır. Suda boğulan o kişidir ki
onda hiç-bir hareket, hiç-bir iş kalmaz; hareketi, suyun hareketinden
ibarettir. Bir arslan, bir ceylânın
peşine düşmüştü hani. Ceylân ondan kaçıyordu. Kaçtıkça da iki varlık
vardı: Biri arslanın varlığı, öbürü
ceylânın varlığı. Fakat arslan ona erişince ceylân, onun pençesinin
altında kahroldu, arslanın korkusundan
kendinden geçti, arslanın önünde yere serildi mi, o anda artık, yalnız
arslanın varlığı kalmıştır, ceylânın
varlığı yok olmuş-gitmiştir.
Batıp boğulmak şudur: Ulu Tanrı, halkın arslandan, kaplandan, zâlimden
korkmasından başka bir
korkuyla erenleri, kendi zâtından korkutur; ona açar, bildirir ki korku da
Tanrıdandır, eminlik de Tanrıdan...
Zevk-neş'e de Tanrıdandır, yiyip içme de Tanrıdan. Ulu Tanrı, gözü açıkken
ona, özel ve görülür-duyulur
şekilde bir arslan, bir kaplan, bir ateş gösterir. Bunu göstermesi de
erenin, gördüğüm arslan şekli, kaplan
şekli, gerçekte bu âlemden değil, gayb âlemindendir demesini, bunu
anlamasını sağlamaktır. Böylece pek
güzel, pek alımlı bir şekilde gösterir. Gene böyle bağlar-bahçeler,
ırmaklar, huriler, köşkler, yenecekiçilecek
şeyler, ağır elbiseler, binilecek hayvanlar, şehirler, konaklar,
çeşit-çeşit, renk-renk şaşılacak şeyler
gösterir. Gerçek olarak anlar-bilir ki bunlar, bu âlemden değildir, Tanrı
onları, gözüne göstermede, bu
şekillere bürümede... Bütün rahatlıklar da ondandır, görülen-seyredilen
şeyler de. Şimdi onun korkusu,
halkın korkusuna benzemez; çünkü gördüğü şeyleri delille bilmiş, anlamış
değildir; çünkü Tanrı, herşeyin
Tanrıdan olduğunu ona ap-açık göstermiştir.
Filozof da bunu bilir amma delille bilir; delilse boyuna durmaz. Birisine
delil getirdin mi hoşlanır, ısınır,
tazeleşir; fakat delil söylendi de geçildi mi, onun da sıcaklığı, hoşluğu
kalmaz, geçer-gider. Hani birisi,
delille bilir ki şu evin bir mîmarı vardır; gene delille bilir ki o
mimarın gözü vardır, kör değildir; gücü-kuvveti
yeter, güçsüz-kuvvetsiz değildir; vardır, yok değildir, diridir, ölü
değildir; evi yapmadan önce vardı,
güçlüydü-kuvvetliydi; bütün bunları bilir. Bilir amma delille bilir;
delilse durmaz, tez unutulur. Ariflere
gelince: Onlar mîmarı tanımışlar, ona hizmette bulunmuşlardır; gözleriyle
görmüşlerdir onu; beraber tuza
banmışlardır, ekmek yemişlerdir onunla; görüşüp konuşmuşlar,
koklaşmışlardır onunla. Mîmar,
hatırlarından asla çıkmaz, gözlerinden yitmez onların. İşte böyle adam,
Tanrıda yok olur; ona göre artık
suç da suç değildir, günah da günah değildir; çünkü o, suya alt olmuştur,
suda boğulup gitmiştir.
Bir padişah, kölelerine, herbiriniz elinize altınla bezenmiş birer kadeh
alın, konuk geliyor diye emretti.
Kendisine yakın olan köleye, sen de bir kadeh al dedi. Fakat padişah yüz
gösterince o öz köle, kendisinden
geçti, esridi, kadeh elinden düştü, kırıldı. Başkaları onun bu hareketini
görünce demek ki böyle gerekmiş
dediler, kadehlerini mahsustan atıp kırdılar. Padişah, neden böyle
yaptınız diye onları azarladı. Sana yakın
olan o köle de böyle yaptı ya dediler. Padişah, a aptallar dedi, o
hareketi o yapmadı, ben yaptım.
Görünüşte bütün hareketler suçtu; fakat o tek suç, ibâdetin ta kendisiydi;
hattâ ibâdetten de üstündü,
günahtan da. Zâten o kölelerin hepsinden de maksat, o köleydi, geri kalan
köleler, hep onun buyruğuna
uymuşlardı, onun adamlarıydı. Çünkü o köle padişahtı gerçekten.
Söylediğimiz şu anlama göre bütün
köleler, padişahın buyruğuna uymuşlardı amma asıl o köleye uymuşlardı
onlar; çünkü o, padişahın ta
kendisiydi; ondaki kölelik, bir görünüşten başka birşey değildi; o,
padişahın güzelliğiyle dop-doluydu.
Ulu Tanrı buyurur: "Sen olmasaydın gökleri yaratmazdım." Bu söz de "Ben
Tanrıyım" demektir. Anlamı
, "Gökleri kendim için yarattım" demektir; bu da, başka bir dille, başka
bir tarzda ben Tanrıyım demektir.
Tanrı birken, yol birken söz, nasıl olur da iki olur? Görünüşte aykırı
görünebilirse de anlam bakımından
birdir. Ayrılık, aykırılık, görünüşte; görünebilirse de anlam bakımından
birdir. Hani bir bey, çadır yapın dese
birisi ip büker, birisi mıh kakar, birisi bez dokur, birisi diker, birisi
biçer, birisi iğne batırır. Görünen bu işler,
dış yüzden ayrıdır, çeşit-çeşittir, dağınıktır amma anlam bakımından
birdir; hepsi de bir iş görmektedir. Bu
dünyanın halleride böyledir. Dikkat eder, bakarsan görürsün ki suçlu
olsun, iyi olsun; isyan etsin, itâat
etsin; şeytan olsun, melek olsun; herkes Tanrıya kulluk etmektedir. Meselâ
padişah, kölelerini sınamak,
ayak direyenle diremeyeni meydana çıkarmak, ahdinde duranıyla durmayanı
ayırdetmek, vefalıyı
vefasızdan ayırmak istese onlara vesvese veren, onları heyecana getiren
biri gerektir ki avak direyenin
ayak direyişi meydana çıksın. Böyle biri olmasa onun ayak direyişi nasıl
meydana çıkar? Şu halde onlara,
vesvese veren, heyecanlandıran kişi de padişaha kulluk etmektedir; çünkü
padişahın dileği, böyle
yapmasıdır onun. Ayak direyenin ayak diremeyenden ayrılıp meydana
çıkmasını ister; sivrisineği ağaçtan daldan,
bağdan-bahçeden sürüp çıkarmak, atmacayı bırakmak diler de bir yeldir,
estirir. Bir padişah, bir
câriyeciğe, kendini süsle, beze de kölelerime görün; böyle yap da onların
eminlikleriyle hainlikleri belli
olsun diye emreder. Şimdi o câriyeciğin yaptığı iş, görünüşte suç gibi
görünür amma gerçekte padişaha
kulluk etmektedir.
Şu kullar, bu âlemde delille, taklitle değil de ap-açık, örtüsüz-perdesiz
gördüler ki herkes, iyidenkötüden,
ne yapıyorsa Tanrıya kullukta bulunuyor. "Hiçbir şey yoktur ki onu överek
noksan sıfatlardan arı
olduğunu söylemesin" şu halde bu âlem, onlar için kıyamettir. Kıyamet,
şundan ibarettir hani: Herkes
Tanrıya kulluk etmektedir; ona kulluktan başka bir işe-güce
koyulmamaktadır. Bu anlamı onlar, buracıkta
görürler. "Perde kaldırılsa bile, inancım, bilgim artmazdı" denmiştir
hani. Bilgin sözünün anlamı bakımından
bilgin kişinin âriften daha yüce olması gerekmez. Tanrıya bilici, bilen
derler de ârif demek yaraşmaz. Ârif
sözünün anlamı, "Bilmiyordu, öğrendi, bildi"den ibarettir; Tanrıya bu sözü
söylemek, bu vasfı vermek,
yakışık almaz; bu, böyle. Fakat örf bakımından ârif, daha ileridir. Çünkü
ârif, bildiğini delilsiz bilir; bilgiyi
görüşle, bakışla görmüş de elde etmiştir. Ârifler, bu çeşit kişiye ârif
derler. Hani söylerler ya; bir bilgin, yüz
zahitten yeğdir. Bir bilgin nasıl olur da yüz zâhitten yeğ olabilir?
Sonunda bu zâhit de zâhitliğe bilgiyle
ulaşmıştır; bilgisiz zâhitlik mümkün değildir, olamaz. Peki, zâhitlik
nedir? Dünyadan yüz çevirmek, ibâdete
ve ahrete yüz tutmak. Şu halde dünyayı bilmesi gerek; ahretin güzelliğini
geçici olmayışını bilmesi gerek;
ibadet etmeye çalışıp çabalaması gerek; nasıl ibadet edeyim, hangi ibadete
koyulayım demesi gerek. Bütün
bunlar da bilgidir. Şu halde bilgisiz zâhitlik olamaz. Demek ki o zâhit,
aynı zamanda hem bilgindir, hem
zâhit. Peki, yüz zahitten yeğ olan bu bilgin, nasıl bir bilgindir, bu
nasıl oluyor? İşte bunun anlamını
anlamamışlardır. Tanrı, önceden sahip olduğu bilgiden ve zâhitlikten sonra
ona bir başka bilgi vermiştir; bu
ikinci bilgi, o bilgiyle zâhitliğin meyvesidir. Kesin olarak da bu çeşit
bilgiye sahip olan bilgin, yüz zâhitten
yeğdir; bu çeşit bilgin kesin olarak yüz zâhitten yeğ. Bu, şuna benzer
hani: Bir adam bir ağaç diker, ağaç
da meyve verir. Kesin olarak o meyve veren ağaç, meyve vermeyen yüz
ağaçtan yeğdir; çünkü yolda
âfetler çoktur, bu yüzden o ağaçlar meyve vermeyebilirler. Kâbe'ye varmış
bir hacı, çölde yol aladuran yüz
hacıdan yeğdir; çünkü erişebilecekler mi, erişemeyecekler mi diye korku
içindedir onlar. Fakat bu
gerçekten de ulaşmıştır; bir gerçekse bin sanıdan yeğdir.
Emîr Nâib dedi ki: Erişmeyen de umutlanır ya.
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Nerde umutlanan, nerde ulaşan? Korkuyla eminlik arasında çok fark var.
Hattâ bu farktan söz açmaya
bile ne hacet... Bu fark, herkesçe görünüp durmadadır. Söz, asıl şunda:
Eminlikten eminliğe de pek büyük
farklar var. Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Mustafâ'nın
peygamberden üstün oluşu, eminlik
yüzündendir. Yoksa bütün peygamberler eminliktedir, korkudan geçmişlerdir;
ancak eminlikte de duraklar
vardır, "Bâzılarını, dereceler bakımından bâzılarından üstün ettik,
"denmiştir. Korku alemiyle korku
duraklarını söyleyip göstermeye imkân vardır, fakat eminlik duraklarının
ne izi vardır-ne tozu. Herkes Tanrı
yoluna ne bağışlıyor diye korku âlemine bir bakılsa görülür ki biri
bedenini bağışlamada, biri mal
bağışlamada, biri de can bağışlamada... Biri oruç tutuyor, öbürü namaz
kılıyor... Biri on rek'at kılıyor, öbürü
yüz rek'at. Şu halde onların durakları meydandadır, besbellidir, onları
göstermek de mümkündür. Şuna
benzer hani; Konya'ya yahut Kayseri'ye giden yolların konaklan bellidir;
Kaymaz, Ubruh, Sultan, daha da
başka duraklar meselâ. Fakat Antakya'dan Mısır'a dek denizdeki konakların
izi-tozu yoktur; onları kaptan
bilir, karadakilere söylemez; çünkü zâten de anlamaz onlar.
Emîr dedi ki: Söyleme de bir fayda verir; dinleyenler, hepsini anlamasalar
da birazını anlarlar, izine
düşerler, tahminlere kalkışırlar ya.
(Mevlânâ) buyurdu ki:
And olsun Tanrıya, bir kimse kap-karanlık gecede elbette gündüze
kavuşacağım, ona doğru
gitmedeyim deyip de bu kuruntuyla otursa, uyumasa, ne biçim gittiğini
bilmese de mademki gündüzü
bekliyor, gündüze yaklaşıp durmadadır. Yahut da birisi, kap-karanlık,
bulutlu bir gecede bir kervanın peşine
düşse de gitse, nereye ulaştı, nereyi aşıyor, ne kadar yol aldı; bunları
bilmez amma sabah olunca nereye
vardığını görür, ne kadar yol aldığını anlar. Hattâ birisi, Allah için
gözlerini yumup açsa bu bile yitmez.
"Kim zerre ağırlığında hayır yapsa karşılığını görür." Ancak şu var ki:
İçi karanlıktır, özü perdelidir de ne
kadar ilerledi, göremez bunu; fakat sonunda görür. "Dünya, ahretin
tarlasıdır." Kim ne ekerse burada, onu
biçer orda.
Tanrı esenlik versin, Îsâ çok gülerdi. Tanrı esinlik versin, Yahya da çok
ağlardı. Yahya, Îsâ'ya dedi
ki:Yoksa sen, Tanrının inceden ince düzenlerinden adam-akıllı emin mi
oldun ki böyle gülüyorsun? Îsâ da
ona, yoksa sen de Tanrının inceden ince, güzel, görülmemiş yardımlarından,
lûtuflarından adam-akıllı
gaflete mi daldın ki böyle ağlıyorsun? Erenlerden biri, bu olayda
bulunmuştu. Tanrıya, bu ikisinden
hangisinin makamı daha yüce diye sordu. Bana karşı sanısı daha güzel
olanın makamı daha yüce diye
cevap geldi. Yâni, "Ben kulumun sanısının katındayım." Kulumun sanısı
neredeyse ordayım, beni nasıl
sanırsa oyum ben. Her kulumun bir çeşit düşüncesi, bir çeşit hayâli
vardır; o, beni nasıl hayâl ederse
ordayım. Tanrının bulunduğu hayâle kulum-köleyim ben; bezmişim o gerçekten
ki Tanrı orda olmasın. A
kullarım, hayallerinizi, kuruntularınızı arıtın ki benim yerim-yurdumdur,
benim konağımdır onlar. Şimdi sen
kendini bir dene-sına; ağlayıştan, gülüşten, oruçtan, namazdan,
yalnızlıktan, topluluktan... daha da başka
şeylerden hangisi daha faydalı; hallerin hangi yolda yürürsen daha doğru
bir şekle girmede, hangisi seni
daha yüceltmede? Bunu anla da o işe sarıl. "Müftüler fetva bile verseler
kalbine danış." Gönlünde bir anlam
var senin, müftülerin fetvalarını ona bildir de hangisi uygunsa ona uysun.
Hani hekim de hastanın yanına
geldi mi içindeki hekimden sorar. Çünkü senin içinde bir hekim vardır ki
o, tabiatındır senin; birşeyi
istemez, birşeyi kabul eder. Bundan dolayı da dıştaki hekim, içtiğin filân
şey nasıldı, ağır mıydı, hafif mi,
uykun nasıl diye sorar. O, dıştaki hekime içinden haber verir, dıştaki
hekim de ona göre bir hükme varır,
bir hüküm verir. Şu halde asıl hekim, içteki hekimdir, insanın tabiatıdır.
Bu hekim zayıflarsa, insanın mizacı
bozulursa bu arıklık yüzünden herşeyi ters görür insan da eğri hükümler
verir. Şekere acı der de sirkeye
tatlı der. Bu yüzden de tabiatın önceki haline gelmesi için ona yardım
edecek bir dış hekime muhtaç
olmuşuzdur. Fakat bundan sonra da hasta, gene kendisini kendi hekimine
gösterir, ondan fetva alır. Tıpkı
bunun gibi anlam bakımından da insanın bir mizacı,bir tabiatı vardır; o
arıklaştı mı iç duyguları, ne görür,
ne söylerse tersinedir. Peygamberlerle erenler de hekimlerdir. Mizacının,
tabiatının doğru-düzen bir hale
gelmesi, gönlünün, dininin kuvvetlenmesi için ona yardımda bulunurlar.
Çünkü (Muhammed bile), "Herşey
nasılsa, olduğu gibi göster bize" demiştir.
İnsan, pek büyük birşeydir. Onda herşey yazılmıştır. Fakat perdeler,
karanlıklar, kendisindeki o bilgiyi
okumasına meydan vermez. Perdeler, karanlıklar da bu çeşit-çeşit,
renk-renk oyalanmalardır; bu çeşitli
dünya tedbirleridir; bu çeşitli istekler, özlemlerdir. Bütün bunlarla
beraber karanlıklarda olduğu,perdelerle
örtülmüş bulunduğu halde gene de birşey okuyor, ondan haberi var. Bir
seyret de gör; şu karanlıklar, şu
perdeler kalkınca nasıl da anlar, bilir, ne bilgiler çıkarır meydana, bir
kıyasla artık. Terzilik, mimarlık,
dülgerlik, kuyumculuk, bilgi, yıldız, hekimlik gibi çeşitli zenaatler,
sanatlar, bilgiler bunlardan başka daha
çeşit-çeşit sayılamayacak kadar çok sanat, hep insanın içinden belirir,
meydana çıkar; taştan, kerpiçten
meydana gelmez. Hani bir karga, insana, ölüyü gömmeyi belletti derler ya;
bu da insandaki bilginin
kargaya vurusundan meydana gelmiştir; insanın dileği, isteği yaptırmıştır
o işi kargaya. İnsan da hayvanın,
canlı yaratığın bir parçasıdır ya; parça-buçuk,nasıl olur da tüme birşey
belletebilir? Hani insan, sol eliyle
yazı yazmak ister; kalemi eline alır; yüreğinde güç-kuvvet vardır amma
yazarken eli titrer; titrer amma
gene de eli, gönlünün buyruğuyla yazar.
Emîr bildiği için Mevlânâ pek büyük yüce sözler söylüyor (dediler.
Mevlânâ) buyurdu ki:
Söz zâten kesilmiş değil; söz, söz ehli olana, o da, söze boyuna ulaşır.
Kışın ağaçların yaprakları
yoktur, meyve vermezler amma işte-güçte değil sanmasınlar onları; daima
iştedir-güçtedir onlar. Kış gelir
zamanıdır, yazsa harcamak zamanı. Harcamayı herkes görür, fakat geliri
görmez. Meselâ birisi konuk
konuklasa. paralar harcasa bunu herkes görür. Fakat toy için parasını
azar-azar, ucun-ucun birikmişti ya;
onu ne kimsecikler görür, ne kimsecikler bilir. Temel olan da gelirdir,
çünkü gelir yüzünden harcayabiliriz.
Biz, bizimle olan, bize ulaşmış bulunan kişiyle soluktan-soluğa
konuşur-dururuz. Susarken de, o yokken de,
yanımızdayken de, hattâ savaşırken de onunla beraberiz, onunla karılmışız,
birleşmişiz. Birbirimizi
yumruklasak bile onunla konuşmadayız, biriz onunla, ulaşmışız ona,
birleşmişiz biz. Onu yumruk görme, o
yumrukta kuru üzüm var. İnanmıyorsan aç da gör. Hattâ kuru üzümün de yeri
mi? Değerli incilerin de sözü
mü olur?
Başkaları da nazım olsun, nesir olsun, güzelim sözler söylerler, ince
konulara dalarlar, irfana ait
sözlerde bulunurlar. Fakat Emîr'in meyli bu yanadır, bizedir; irfana, ince
konulara, öğütlere değil. Çünkü
her yerde bu çeşit sözler vardır, hem de az değil mi hani. İşte buracıkta,
bizi seviyor, bize meyli var; bu,
apayrı birşey, başkalarında gördüğünden ap-ayrı birşey görüyor bizde;
başka bir aydınlık gerekiyor ona.
Hani anlatırlar; padişahın biri Mecnûn'u çağırdı da ne olmuş sana dedi;
neye uğramışsın? Kendini
rezil-rüsvây etmişsin, evinden-barkından, soyundan-sopundan olmuşsun;
yıkılmış, yok olmuş-gitmişsin;
Leylâ dediğin de kim oluyor, ne güzelliği var ki? Gel de sana güzeller,
alımlı dilberler seyrettireyim, onları
sana feda edeyim, hepsini de sana bağışlayayım.
Güzelleri çağırdılar, Mecnûn'un yanına getirdiler. Güzeller cilvelenmeye
başladı. Mecnûn, başını önüne
eğmişti, önüne bakıp durmadaydı. Padişah, başını kaldır da bir bak dedi.
Mecnûn dedi ki: Leylâ'nın aşkı
kılıcını çekmiş, başımı kaldırırsam korkuyorum, başımı uçuruverir.
Mecnûn, Leylâ'nın aşkına dalmış, bu hale gelmişti işte. Başkalarında da
göz vardı, yüz vardı, dudak
vardı, burun vardı; onda ne görmüştü de bu hale gelmişti?
12. BÖLÜM
Özledik, fakat biliyoruz ki halkın işyeriyle meşgulsünüz; onun
için zahmet vermiyoruz;
onun için uzun bir zamandır, gelmedik.
Bu, bize gerekti, ziyâretinize bizim gelmemiz lâzımdı. Korku çağı
geldi-geçti artık; bundan böyle
tapınıza biz geliriz dedi.
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Arada bir fark yok, hepsi de bir; öyle bir lütuf var ki sizde, hepsi de
bir oluyor. Zahmetlerle nasılsınız?
Bugün biliyoruz ki hayırlar,güzel işler yapmadasınız; bu yüzden size
başvuruyoruz. Şimdi şundan
bahsediyorduk: Birinin çoluğu-çocuğu olsa, başkasının da olmasa, ondan
kesseler de buna verseler
görünüşe bakanlar, çoluğu-çocuğu olandan kesiyor da çoluğu-çocuğu olmayana
veriyorsun derler. Fakat
dikkat edersen gerçekten çocuğu-çocuğu olan, asıl odur. Hani mayası temiz
bir gönül ehli, birisini dövse,
başını, burnunu, ağzını kırıp dağıtsa herkes, bu adam mazlum der; fakat
gerçekte hiç de zulüm
görmemiştir o. Zâlim, gereken işi yapmayan adamdır. O dayak yiyen, başı
yarılandır zulmeden; şu dövense
işkilsiz mazlumdur; çünkü özü temizdir, Tanrıda yok olmuştur; yaptığı
Tanrı işidir; Tanrıya da zâlim
denmez. Nitekim Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Mustafâ da
öldürüyordu, kan döküyordu, yağma
ediyordu; bütün bunlarla beraber zâlim onlardı, kendisiyse mazlumdu.
Meselâ Mağrib ilinde oturan bir
Mağripli olsa, doğulu biri de kalksa Mağrib iline gelse garip, o Mağripli
dir; doğudan gelen şu adam değil.
Çünkü bütün dünya, bir evden daha geniş değildir. Bu evden kalktı, o eve
gitti o; yahut da şu bucaktan o
bucağa gitti; sonunda gene şu evde değil mi? Fakat o özü temiz Mağripli,
evin dışından gelmiştir;
"Müslümanlık garip olarak başladı" demişlerdir; "Doğulu garip doğdu"
dememişlerdir. Nitekim Tanrı rahmet
etsin, esenlikler versin, Mustafâ, bozguna uğrasa da mazlumdu, bozsa da
mazlumdu; çünkü her iki halde
de hak, onun elindeydi. Mazlum o kişidir ki hak, onun elinde olsun. Tanrı
rahmet etsin, esenlikler versin
Mustafâ'nın tutsaklara gönlü yandı. Ulu Tanrı, elçisinin hatırını yapmak
için vahiy gönderdi de onlara de ki
dedi, bağlarla, zincirlerle bağlanmışsınız amma bu halde de iyi niyet
kurarsanız Ulu Tanrı, sizi bundan
kurtarır, elinizden çıkanı, hattâ kat-kat fazlasını gene verir, başka
şeyler de ihsan eder size; ahrette de
sizden razı olur. İki hazne var; biri elinizden çıkan, biri de ahret
haznesi.
Kul, ibâdette bulunur, hayır yaparsa o başarı, o hayır, yaptığı ibâdetten
mi meydana gelir, yoksa Tanrı
vergisi midir diye sordu.
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Tanrı vergisidir, Tanrı başarısı. Fakat Ulu Tanrı, lûtfunun sonsuzluğundan
ikisini de kula verir de ikisi
de sendendir der. "Yaptıkları şeylere karşılıktır."
Mademki dedi, Tanrının böylesine lûtfu var; kim gerçek olarak birşey
diler, isterse onu bulur, elde
eder demektir.
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Evet amma birisine uymadan da olmaz. Nitekim kavmi, Mûsâ'ya uydular,
buyruğunu dinlediler,
denizde yollar açıldı, denizi tozuttular, geçtiler-gittiler. Fakat
buyruğunu tutmamaya başladılar, filân çölde
bunca yıllar kaldılar. Başbuğ, eli altındakilerin kendisine uyduklarını,
buyruğunu dinlediklerini gördü mü,
onları düzene koyma kaydına düşer. Meselâ, şu kadar asker, bir kumandanın
emri altında olsa kumandana
itâat ederler, buyruğunu dinlerlerse o da onların işlerini düzene sokmak
için akıl yorar, onları düzene
koyma kaydında olur. Fakat itaat etmezlerse nerden onların işlerini düzene
koyma kaydına düşecek? Akıl
da insanın bedeninde bir başbuğa benzer, bedenin uzuvları ona itâat
ettikçe bütün işleri düzeninde gider;
fakat itâat etmezlerse hepside bozulur. Görmez misin, şarap içen sarhoş
oldu mu, şu elinden, ayağından,
dilinden, bedeninin uzuvlarından ne bozgunluklar meydana gelir. Ertesi
günü ayıldı da kendine geldi mi, ah
der, ne yaptım ben? Neden dövdüm, neden sövdüm? Bir köyde köy ağası olursa
işler düzeninde gider;
köylüler ona itaat ederler. Şimdi akıl, şu uzuvlar onun buyruğunu tuttukça
onları düzene sokmak kaydında
bulunur. Meselâ, ayak onun buyruğuna uyarsa gideyim düşüncesinde bulunur;
buyruğunu tutmuyorsa bu
düşünceye düşmez. Şimdi akıl, nasıl bedende buyruk sahibiyse halk
dediğimiz şu varlıklar da kendi
akıllarıyla, anlayışlarıyla, görüşleriyle, bilgileriyle bir uğurdan, tek
bir erene nisbetle salt bedendir; onlardaki
akıl, odur. Şimdilik beden mesabesinde olan halk, akla itaat etmezse işi,
boyuna darmadağın olur, ömrü
pişmanlıkla geçer. Nasıl itaat etmeliler? O ne yaparsa ona uymaları gerek;
kendi akıllarına değil. Çünkü
olabilir ya, akıllarıyla anlayamazlar; fakat gene de ona uymaları
gerektir. Hani bir çocuğu bir terzi
dükkânına verirler; onun ustasına itaat etmesi gerektir. Teyel verirse
teyellemesi, yama verirse yamaması
gerek. Öğrenmek istiyorsa başına buyruk olmadan vazgeçmesi, tamamiyle
ustasının buyruğuna uyması
lâzımdır. Umarız Ulu Tanrıdan ki bir hal belirir; o da ancak onun
lûtfudur; bu lûtuf, yüz binlerce çalışıp
çabalamadan da üstündür. "Kadir gecesi, bin Aydan da hayırlıdır." Bu sözle
"Tanrı çekişlerinden bir çekiş,
insanların ibâdetlerinden de yeğdir, cinlerin ibâdetlerinden de" sözü
birdir. Yâni onun lûtfu-keremi gelip
çattı mı bu, yüz binlerce çalışıp çabalamanın yaptığı işi, hattâ daha da
fazlasını başarır. Çalışmak da pek
güzeldir, pek iyidir, pek faydalıdır amma lûtfun-keremin karşısında ne
olabilir ki?
Lûtuf da çalışıp çabalama gücü vermez mi diye sordu.
(Mevlânâ) nasıl vermez dedi; lûtuf-kerem geldi mi, çalışıp çabalama gücü
de gelir. Fakat Tanrı
esenlikler versin, Îsâ neye çalıştı da beşikte "Gerçekten de Tanrı kuluyum
ben, bana kitap verdi" dedi;
daha anasının karnındayken Yahyâ onu övmedeydi.
Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Tanrı Elçisi Muhammed de çalışmadan
mı buldu dedi.
(Mevlânâ) dedi ki: "Allah göğsünü açmadı mı ki?" İlk olan şey,
lûtuf-tur-keremdir; temel budur;
çünkü sapıklıktan uyanış, onunla gelir; o, Tanrının lûtfudur-keremidir;
onun salt vergisidir. Onunla görüşüp
konuşan dostlarda ne diye bu hal belirmedi? O lûtuftan, o ihsandan
sonradır ki kıvılcım gibi birşeydir,
sıçrar. Önü Tanrı vergisidir amma sen pamuk korsun, o kıvılcımı
geliştirir, çoğaltırsın; bundan sonrası da
gene Tanrı lûtfudur, Tanrı ihsanıdır. İnsan, ilk kertede küçücük, arık bir
yaratıktır. "İnsan arık olarak
yaratılmıştır." Hani çakmaktan elbiseye sıçrayan kıvılcım da önce küçücük
birşeydir. "İnsan arık olarak
yaratılmıştır." Fakat o arık ateş geliştirilirse bir âlem olur, bir
dünyayı yakar-gider; o önemsiz, o küçük ateş,
büyük, ulu bir ateş olur. "Gerçekten de sen, pek büyük bir huya sahipsin
elbet."
Mevlânâ, sizi çok seviyor dedim
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Hayır; ne ziyarete gelmem, sevgi miktarıncadır, ne söz söylemem. Ne
gelirse içimden, onu
söylüyorum ben. Tanrı dilerse şu azıcık sözü faydalı bir hale getirir; onu
gönüllerinizde saklatır,
unutturmaz; pek büyük faydalar verir size. Fakat dilemezse yüz bin söz
söylenmiş say; hiçbiri de gönülde
durmaz, akılda kalmaz; hepsi geçer, unutulur-gider. Hani elbiseye sıçrayan
kıvılcım gibi... Tanrı dilerse bir
tek kıvılcım, sönmez de büyüdükçe büyür. Fakat diledi mi de yüz kıvılcım
sıçrarsa hepsi söner, hiçbir şeycik
yapmaz. "Göklerin orduları, Tanrınındır." Bu sözler de Tanrı ordularıdır;
Tanrının izniyle kaleleri açar,
zapteder. Bu kadar bin atlı, gidin filân kaleye, kendinizi gösterin, fakat
kaleyi almayın diye buyurursa öyle
yaparlar. Amma bir tek atlıya, git, o kaleyi al buyruğunu verirse o tek
atlı, kalenin kapısını açar, kaleyi
zapteder. Bir sivrisineği Nemrûd'a musallat eder, onunla Nemrûd'u öldürür.
Hani derler ya; Ârifin katında
pulla dînâr, arslanla kedi birdir. Ulu Tanrı bereket verirse bir pul, bin
dînârın yaptığı işi yapar, hattâ daha
da fazlasını başarır. Fakat bin dinârdan bereketi kaldırdı mı bir pulun
gördüğü işi bile göremez. Birisine de
kediyi musallat etse,Nemrûd'u bir sivrisinek nasıl öldürdüyse o kedi de
onu öldürür; fakat dilemezse arslan
bile onun karşısında tir-tir titrer; yahut da ona binek kesilir. Nitekim
dervişlerden bâzıları arslana biner;
nitekim ateş, İbrâhim'e karşı soğumuştur, esenlik olmuştur; yeşermiştir,
güllük-gülüstanlık kesilmiştir;
çünkü Tanrı, onu yakmak için izin vermemişti ateşe. Hâsılı herşeyin
Tanrıdan olduğunu bilenlerin katında
hepsi de birdir. Tanrıdan umudumuz var, siz de bu sözleri içinizden
duyarsanız, can kulağıyla işitirsiniz,
fayda veren de budur zâten. İçerden bir hırsız yardım etmez de kapıyı
açmazsa dışarıdaki bin hırsız, kapıyı
açamaz. Dışardan bin söz söylesen içerde bir gerçekleyici olmadıkça fayda
vermez. Bir ağacın kökünde
yaşlık olmazsa bin sel akıtsan fayda etmez hani. Onun kökünde bir yaşlık
olmalı ki, ona yardım etsin.
Yüz binlerce ışık görse bile
Işığın aslı neredeyse ancak orda oturur
Bütün dünyayı ışık kaplasa gözünün ışığı olmayan kişi, o ışığı asla
göremez. Şimdi asıl olan nefisteki
kabiliyettir. Nefis başkadır, can başka. Görmez misin, insan uykudayken
nefis nerelere gider; cansa
bedendedir. Nefis döner-dolaşır, başka birşey olur.
Dedi ki: Ali, "Nefsini bilen, rabbini bilir" demiştir; bu nefse mi
demiştir?
(Mevlânâ) dedi kî: Bu nefse demiştir desek de küçük bir iş değildir. O
nefsi anlatırsak bu nefsi de
anlar o; çünkü o, o nefsi bilmiyor ki. Meselâ eline küçücük bir ayna
almış; ayna iyi de gösterse, büyük de
gösterse, küçük de gösterse gösterdiği odur. Sözle anlaşılmasına imkân
yoktur; sözle ancak bu kadar
anlaşılabilir; onda da bir şüphedir, belirir. Söylediğimiz sözlere
sığmayan bir âlem var, onu dileyip isteyelim.
Bu dünya, bu dünyadaki hoşluklar, insandaki hayvanlığın payıdır; bütün
bunlar, insanın hayvanlığına kuvvet
verir; insanın aslıysa eriyip gitmededir. Hani derler ya; insan, söz
söyleyen hayvandır; şu halde insan iki
şeyden ibâret. Şu dünyada hayvanlığının payı olan şu özentilerdir, şu
dileklerdir. Onun özüne gıda olanlarsa
bilgidir, hikmettir, Tanrıyı görüştür. İnsanın hayvanlığı, Tanrıdan
kaçmadadır, insanlığı, dünyadan kaçmada.
"Sizden kâfir olan var, inanan var."
Şu bedeninde iki şahıs savaşmaktadır;
Bakalım, baht kimin olacak, kimi sevecek?
Bunda şüphe yok ki bu dünya kıştır. Cansız şeylere neden cemâdât derler?
Çünkü hepsi de
donmuştur. Şu taş, şu dağ, bedene giyilen şu elbise, hepsi de donmuştur.
Kış değilse dünya ne diye
donmuştur? Salt anlamdır da göze görünmez; fakat eserleriyle bilinebilir
ki bir yel, bir kış var. Bütün şu
dünya kış mevsimi gibi, herşey donmuş. Fakat ne çeşit kış? Akılla
anlaşılır kış, duyguyla duyulan, gözle
görülen kış değil. Fakat o Tanrısal hava geldi mi, bütün dağlar erimeye
başlar, dünya su kesilir. Hani
Temmuz sıcağı geldi mi, bütün donmuş şeyler erimeye başlar ya; tıpkı onun
gibi.. Kıyâmet günü o hava
geldi mi, herşey erir.
Ulu Tanrı bu sözleri, sizi çepe-çevre kuşatmak, sizinle düşman arasında
bir duvar ödevi görmek,
düşmanları, amma içteki düşmanları kahretmek için bizim askerlerimiz
etmiş, ordu yapmış bize. Dıştaki
düşmanlar birşey bile değildir; ne olabilir ki zâten? Görmüyor musun? Bu
kadar bin kâfir, padişahları olan
bir tek kâfire tutsak olmuş; o kâfirse kendi düşüncesine tutsak. Anladık
ya artık; iş düşüncede. Bir arık, bir
bulanık düşünceye bu kadar bin halk, hattâ dünya tutsak olursa sonsuz
düşüncelerin hüküm sürdüğü orda
ne olmaz? Bir dikkat et de gör. ne ululuğu vardır, ne büyüklüğü vardır o
âlemin; düşmanları nasıl kahreder,
ne âlemleri râmeder o âlem. Çünkü ap-açvk görüyoruz, sonsuz yüz binlerce
şekil, ovalar, yazılar dolusu
ordu, bir kişiye tutsak, o kişi de bayağı, aşağılık bir düşüncenin
tutsağı... Demek ki bütün bunlar, bir
düşünceye tutsak kesilmiş; peki; ulu, yüce, kutsal sonsuz düşünceler ne
yapmaz; anladık ya artık, iş,
düşüncelerde. Şekiller, hep düşüncelere uymuş, düşüncelerin aracı; düşünce
olmadı mı, hepsi de işsizgüçsüz,
hepsi de donmuş, buz kesmiş. Şu halde şekli gören de donmuş; anlama yolu
yok; görünüşte
ihtiyar olsa, yüz yaşına gelmiş bulunsa bile çocuk, ergen değil. "En küçük
savaştan en büyük savaşa
döndük." Yâni şekillerle, göze görünür düşmanlarla savaşıyorduk; şu anda
düşünce ordularıyla savaşıyoruz;
iyi düşünceler, kötü düşünceleri kırsın, bozguna uğratsın, beden ilinden
çıkarsın; bunun için savaşa
girişmişiz; işte en büyük savaş da budur. Bu savaşta düşünceler, bedensiz
işte-güçtedir. Hani akl-ı fa'âl de
araçsız olarak göğü döndürüyor da âdeta araca hâcet yok diyor ya, onun
gibi işte.
Mısra:
Sen cevhersin, her iki dünyada sana karşılık arazdır.
Madem ki arazdır, ona sarılıp kalmamak gerek. Çünkü bu cevher, misk
ceylânına benzer; şu dünya, şu
hoşluklar da misk kokusudur sanki. Bu misk kokusu kalmaz, çünkü arazdır.
Kim bu kokuyu duyar da miski
arar, kokuyu yeter bulmazsa iyidir; fakat misk kokusunu yeter bulan, ona
sarılıp kalan, kötüdür; çünkü öyle
birşeye el atmıştır ki o, elinde kalmayacaktır. Çünkü koku, miskin
sıfatıdır. Misk, bu dünyaya yüz tuttukça
kokusu duyulur; perde ardına girer, öbür dünyaya yüz tuttukça kokusu
duyulur; perde ardına girer, öbür
dünyaya yüz tutarsa kokuyla diri olanlar ölür-giderler. Çünkü koku, miskle
beraberdir; misk nerde
cilveleniyorsa koku da oraya gitmiştir; şu halde bahtı yaver olan, devlete
kavuşan o kişidir ki kokuyu
duymuş, miske ulaşmıştır; miskin ta kendisi olmuştur; artık ona yokluk
yoktur, miskin ta kendisi olmuştur;
onunla kalır, misk hükmünü alır o. Artık dünyaya o, koku salar, dünya
onunla dirilir; eski varlığından kalan,
bir addır ancak. Hani bir at, yahut başka bir hayvan, tuzlaya düşüp tuz
olsa onda attıktan addan başka
birşey kalmaz; o da tuz denizi olur-gider; işte de tesirde de o adın ne
ziyanı dokunur ona? O ad, onu
tuzluktan çıkaramaz ki. Hattâ şu tuz denizine bir başka ad taksan bile
tuzluktan çıkmaz. Şu halde insanın,
Tanrının Tanrının aksi olan şu hoş şeylerden, şu lûtuflardan geçmemesi
gerek; rakat bu kadarını da yeter
bulmaması gerek. Her ne kadar şu miktar da Tanrı lûtfundandır, onun
güzelliğinin ışığındandır amma
Ölümsüz değildir; Tanrıyla ölümsüzdür amma halka göre ölümsüz değildir.
Hani güneşin ışığı gibi... Evlere
vurur, parlar; güneşin ışığıdır amma güneşle beraberdir. Güneş dölündü mu,
aydınlık da kalmaz. Şu halde
ayrılık korkusunun kalmaması için güneş olmak gerek.
Tanrı vergisiyle yol alış var; bir de irfan sahibi oluş var. Bâzı kimseye
Tanrı lûtfetmiştir, fakat irfânı
yoktur, bilmez. Bâzı kimsenin de irfânı vardır, fakat Tanrı vergisini elde
edemez. Amma birisinde şunun her
ikisi de olursan ne mutlu ona; ne de büyük başarılı kişidir o kişi;böyle
kişinin eşi-benzeri yoktur. Bu, şuna
benzer: Meselâ birisi yol yürür, fakat gittiği yol, doğru yol mudur, yoksa
sapa yol mu, bunu bilmez; körkörüne
gider-durur. Olur ya, birden-bire bir horoz sesi duyuverir, yahut gözüne
yapılar, tarlalar
görünüverir. Bu nerde, ize, belirtiye muhtaç olmadan yürüyen, yol alan
nerde? İş, onun işi; şu halde irfân,
hepsinin de ötesinde, hepsinden de üstün.
13. BÖLÜM
Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Peygamber dedi ki: "Gece
uzundur, uykunla
kısaltma onu; gündüz ışıtır; suçlarınla bulandırma, karartma onu."
Gece, sırlarını söylemek, dileklerini dilemek için uzundur. Halkın zihin
bulandırması, dostlarındüşmanların
zahmet verişleri yoktur. İnsan yapayalnız kalmıştır; gönül, tesellisini
bulmuştur. Ulu Tanrı,
yapılan işler, edilen ibâdetler, gösterişten saklı kalsın, korunsun, Ulu
Tanrı için özden yapılsın diye bir
perdedir, çekmiştir. Gösterişçi kişi, geceleyin özü temiz kişiden ayrılır;
gösterişçi, rezil-rüsvây olur-gider.
Geceleyin herşey, geceyle örtülmüştür; gündüzün meydana çıkar. Gösteriş
yapan, geceleyin rezil-rüsvây
olur; mâdemki der, kimsecikler görmüyor, kimin için kulluk edeceğim? Ona
derler ki: Bir kişi var, o görüyor;
fakat sen adam değilsin ki onu göresin. O görüyor ki herkes, onun kudret
elindedir; bunalınca herkes onu
çağırır; diş ağrıyınca, göz ağrıyınca, kulak ağrıyınca, bir suçla
töhmetlenince, birşeyden korkunca, eminlikesenlik
kalmayınca herkes, gizlice onu çağırır; inanır-güvenir ki işitir-duyar,
dilekleri verir. Kullar, her çeşit
kazayı-belâyı gidermek, sağlıktan sağlığa kavuşmak için gizli-gizli sadaka
verirler; inanırlar ki bu vergiyi alır,
sadakayı kabul eder o. Fakat onlara sağlık-esenlik verdi mi, o kesin inanç
gene gider de kuruntulara düşme
çağı gelir-çatargene. Yârabbi derler, o ne haldi ki dos-doğru bir özle o
zindanın bucağından seni
çağırıyorduk; bin kere, bıkmadan-usanmadan "Kul hüvallahü" okuyup dua
ediyorduk; dileklerimizi verdin,
şimdi zindandan dışardayız amma zindandayken nasıl muhtaçsak gene muhtacız
sana; bizi şu karanlık
dünya zindanından da kurtar; peygamberlerin ışıklı dünyasına ulaştır.
Şimdi zindandan dışardayız amma
zindandayken nasıl muhtaçsak gene muhtacız sana; bizi şu karanlık dünya
zindanından da kurtar;
peygamberlerin ışıklı dünyasına ulaştır. Şimdi zindandan dışardayız,
derdimiz yok; neden o öz doğruluğu
yok bizde; neden o doğruluk gelmiyor bize? Acaba fayda eder mi, etmez mi
diye binlerce hayâller, binlerce
kuruntular kurmadayız; bu hayâlin, bu kuruntunun tesiri de binlerce usanç
veriyor; nerde hayâlleri yakıp
yandıran o kesin inanç?
Tanrı, cevap verir de buyurur ki:
"Düşmanımı, düşmanınızı dost tutmayın" demiştim ya; sizin hayvanî
nefsinizdir; size de düşmandır o,
bana da. Bu düşmanı, daima savaşma zindanında hapsedin. Çünkü o zindanda
oldukça, belâlara düştükçe,
zahmetlere uğradıkça senin öz doğruluğun yüz gösterir, kuvvetlenir. Bin
kere sınamışındır; diş ağrısından,
baş ağrısından, baş korkusundan öz doğruluğu beliriyor sende; peki, ne
diye bedenine rahatlık verme
kaydındasın; ne diye onu besleyip geliştirmeye koyulmuşsun? Bu ip-ucunu
unutmayın; boyuna nefsi,
dileğine erişmemiş bir halde tutun da ölümsüz dileğe ulaşın, karanlıklar
zindanından kurtulun. "Nefsi,
dileğinden alıkoyanın yurdu, gerçekten de cennettir."
14-BÖLÜM
Şeyh İbrâhim dedi ki: Seyfeddîn Ferruh, birisini döverken bir
başkasına da neden
dövdüğünü anlatmaya koyulurdu; derken onlar da o adamı dövmeye
başlarlardı, böylece de hiç kimsecikler
o adama acıyıp bağışlanmasını dilemezdi.
Mevlânâ buyurdu ki:
Bu dünyada gördüğün herşey, o dünyada da tıpkı-tıpkısına var; hattâ bütün
bunlar, o dünyadan birer
örnek. Bu dünyadaki herşeyi o dünyadan getirmişlerdir. "Hiçbir şey yoktur
ki hazineleri katımızda olmasın;
ancak onu, bilinen bir miktarda indiririz" Aktar, çeşit-çeşit tablaların,
ilâçların üstüne bir tas kor. Her
ambardan bir avuç şey vardır tasta; bir avuç biber, bir avuç sakız.
Ambarların sonu yoktur; fakat tablasına
bundan fazlası sığmaz. İşte insan da bu tas gibidir; yahut da bir aktar
dükkânıdır ki orda Tanrı sıfatlarının
hazinelerinden avuç-avuç, parça-parça şeyler vardır. Bu dünyada,
lâyığınca, alış-verişte bulunsun diye onları
kaplara, tablalara koymuşlardır; duymaktan bir parça, görmekten bir parça,
söylemekten bir parça, akıldan
bir parça, keremden-ihsandan bir parça, bilgiden bir parça. Şu halde
insanlar, Tanrının gezip dolaşan
satıcılarıdır, dönüp dururlar. Gece-gündüz tablaları o doldurur, sen
boşaltırsın; yahut da yitirirsin, yahut da
onunla bir kazanç elde edersin. Gündüz boşaltırsın; yahut da gece gene
doldururlar, kuvvet verirler. Meselâ
gözün aydınlığını görüyorsun ya; o dünyada da gözler var, bakışlar var,
görüşler var; hem de çeşit-çeşit.
Sana ondan bir örnektir, yolladılar ki dünyayı seyredesin. Yoksa görüş, bu
kadar değildir; fakat insan,
bundan fazlasına tahammül edemez. "Hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri
katımızda olmasın." Bu sıfatlar da
sonsuz olarak katımızdadır bizim; bilinen bir parçasını göndeririz sana.
Artık bir düşün; bu kadar binlerce
yüzyıllar, bunca soylar-boylar geldiler; bu denizden doldular, derken gene
boşaldılar; bir seyret de gör. ne
ambardır bu. Şimdi kimin gönlü, o denizi daha fazla anladıysa onun gönlü,
tabladan o kadar soğur. Şu
halde bütün dünya, para basılan yerden çıkıp geliyor; gene dönüp para
basılan yere gidiyor. "Gerçekten de
Tanrınınız biz ve gerçekten gene dönüp ona varanlarız." Gerçekten de biz,
yâni bizim bütün parçabuçuklarımız
oradan gelmiştir; oranın örnekleridir; küçük-büyük, canlı-cansız herşey,
dönüp gene oraya
gider. Fakat bu, şu tablada hemencecik görünür; tabla olmadıkça görünmez.
Neden şaşıyorsun, neden
tuhaf geliyor sana? Görmüyor musun bahar yelini? Esti mi ağaçlar yeşerir,
çayırlar-çimenler biter, gül
bahçeleri bezenir, çiçekler açar; baharın güzelliğini onlarla seyredersin.
Fakat bahar yelinin kendisine
bakarsan bunların birini bile göremezsin. Fakat bu, bu görülesi şeyler, bu
gül bahçeleri onda yok demek
değildir. Hepsi de onun ışığından değil mi? Hattâ onda dalga-dalga gül
bahçeleri, dalga-dalga çiçekler
vardır; fakat lâtif dalgalar olduğundan vasıtasız göze görünmezler; lâtif
olduklarından belirmezler. Tıpkı
bunun gibi insanda da gizli vasıflar vardır; fakat birinin sözü, birinin
zarara uğrayışı, birinin savaşması,
barışması gibi içten, yahut dıştan bir vasıta olmadıkça görünmez;
insandaki sıfatlar ancak bunlarla meydana
çıkar. Görmüyor musun? Kendi kendine bir düşünceye dalsan hiçbir şey
görmezsin, kendini, bu sıfatlardan
bom-boş sanırsın. Sen neysen gene osun; değişmiş değilsin; fakat onlar
sende gizlidir. Denizdeki suya
benzer onlar; su, denizden ancak bir bulut vasıtasıyla ayrılır; ancak
dalga vasıtasıyla belirir, görünür. Dalga,
dıştan bir sebep olmadan içten coşup köpürmendir senin. Fakat deniz
süt-limansa hiç mi, hiç görmezsin;
bedenin deniz kıyısındadır, canınsa bir deniz. Görmüyor musun, o denizden
bu kadar bin yılanlar, balıklar,
kuşlar, çeşit-çeşit, renk-renk yaratıklar çıkıyor, kendilerini gösteriyor
da gene denize dalıp gidiyor. Öfke,
haset, imrenip özleyiş bunlardan başka sıfatların da denizden baş çıkarır.
Şu halde sıfatların, Tanrı âşıklarıdır
amma lâtiftir; bu yüzden de dil elbisesine bürünmedikçe görmek mümkün
değildir onları; soyundular mı,
lâtif olduklarından göze görünmezler.
15. BÖLÜM
İnsanda öylesine bir sevgi, öylesine bir dert, bir istek,
öylesine bir özleyiş, bir umuş
vardır ki yüz bin dünyaya sahip olsa dincelmez, rahatlaşmaz. Şu halk, bir
işe-güce koyulmuş, bir zenaate,
bir alış-verişe girişmiş, bir sanat, bir mevki sahibi olmuş, bilgi elde
etmiş, yıldız bilgini olmuş, daha da başka
bilgileri öğrenmiştir amma hiç de rahata kavuşmamıştır; çünkü dilenen,
istenen şey elde edilmemiştir.
Sevgiliye dil-ârâm-gönül huzûru, can rahatı derler ya; gönül onunla
rahatlaşıyor, huzura kavuşuyor demek;
başkasıyla nasıl esenleşir, nasıl rahata kavuşabilir ki? Bütün bu
hoşluklar, dilekler, merdivene benzerler.
Merdiven basamakları, oturup kalınacak yer değildir, geçilip gidilecek
yerdir. Ne mutlu o kişiye ki daha
çabuk geçip gider, daha çabuk uyanır, anlar da uzun yol kısalır ona;
merdiven basamaklarında harcatmaz
ömrünü.
(Birisi) sordu, dedi ki: Moğollar, bizim mallarımızı alıyorlar; bâzı-bâzı
da bize mal
bağışlıyorlar. Acaba hükmü nasıldır?
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Moğol, neyi alırsa Tanrının eline düşmüş, haznesine girmiş sayılır. Hani
denizden bir testi, yahut bir
küp su doldurursun; o, senin malın olur. O su, testide, yahut küpte
durdukça kimse ona dokunamaz; kim
senden izin almadan o küpü götürürse gasbetmiş olur. Fakat tekrar denize
dökülürse herkese helâl olur;
senin malın olmaktan çıkar. Şu halde bizim mallarımız onlara haramdır,
onların mallarıysa bize helâldir.
"Müslümanlıkta keşişlik yoktur; topluluk rahmettir." Tanrı rahmet etsin,
esenlikler versin, Mustafâ, topluluğu
sağlamaya çalıştı; çünkü canların topluluğunda pek büyük, pek ulu tesirler
vardır; teklikle-yalnızlıkla bu, elde
edilemez. Bu yüzden, mahalleli orda toplansın, daha fazla rahmete erişsin,
daha fazla faydalansın diye
mescitler kurdular. Evleri ayrı-ayrı yapmalarının sebebiyse halkı ayırmak,
ayıpları örtmek için; faydası budur
ancak. Şehirlinin toplanması için cami yaptılar. Dünya halkının çoğu
şehirlerden, ülkelerden gelip orda
toplansın diye de Kâb'e'ye varmayı farz ettiler.
(Birisi) dedi ki: Moğollar, bu ile ilk geldikleri vakit çıplaktılar.
Binekleri öküzdü, silâhları
tahtadandı. Şimdiyse ululandılar, doydular. En iyi Arab atları, en güzel
silâhlar onların.
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Gönülleri kırık, kendileri arık, güçsüz-kuvvetsiz bir haldeyken Tanrı
onlara yardım etti, yalvarışlarını
kabul etti. Şimdiyse ululandılar, kuvvetlendiler; onların, kendi
güçleriyle-kendi kuvvetleriyle değil, Tanrı
yardımıyla üst olduklarını, dünyayı o yüzden zaptettiklerini bilsinler
diye Ulu Tanrı, halk zayıf bile olsa gene
de onları kahreder.
Buyurdu ki:
Onlar, ilkin bir ovadaydılar. Halktan uzak, azıksız, yoksul,
çır-çıplaktılar. İhtiyaç içindeydiler. Ancak
içlerinden bâzıları alış-veriş için Hârezm-şâh'ın iline gelirler,
alımda-satımda bulunurlar, kendilerine elbise
yapmak için kaba keten kumaşlar alırlardı. Hârezmşâh onları men'etti;
tacirlerinin öldürülmesini buyurdu;
onlardan vergi alınmasını da emretti. Tacirlerinin, ülkesine girmesini de
men'etti. Tatarlar, padişahlarının
tapısına gidip öldük diye yalvardılar. Padişahları, onlardan on gün mühlet
istedi. Gitti, bir karanlık mağaraya
girdi. Oruç tuttu, yalvarıp yakarmaya koyuldu. Ulu Tanrıdan, yalvarışını
duydum, duânı kabul ettim, dışarı
çık, nereye gidersen üst olacaksın diye ses geldi. İşte sebep buydu,
dışarı çıkınca Tanrı buyruğuyla üst
oldular, dünyayı zaptettiler.
(Birisi) dedi ki: Tatarlar da öldükten sonra dirileceklerine inanmıyorlar,
bir yargılanma
olacak, mutlaka bir gün soru-sual, hesap-kitab olacak diyorlar.
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Yalan söylüyorlar. Biz de ikrar ediyoruz, biz de biliyoruz demek, böylece
de Müslümanlarla kendilerini
eş tutmak istiyorlar. Deveye, nerden geliyorsun demişler, hamamdan demiş.
Dizinden-ökçenden belli
demişler. Şimdi haşre inanıyorlarsa nerde izi-eseri bu inancın? Şu suçlar,
şu zulüm, şu kötülük, kat-kat
toplanmış karlara-buzlara benzer. Özünü Tanrıya veriş, pişman oluş, öbür
dünyadan haber alış, Tanrıdan
korkuş güneşi doğunca bütün o suç karları, o suç buzları erir-gider; tıpkı
güneşin karları-buzları erittiği gibi.
Bir kar, bir buz, ben güneşi gördüm, Temmuz güneşi bana vurdu dese, fakat
olduğu gibi buz halinde, kar
halinde kala-kalsa akıllı kişinin inanmasına imkân yoktur. Çünkü Temmuz
güneşi vursun da karı-buzu
eritmesin, mümkün değil. Ulu Tanrı, iyiliğin-kötülüğün karşılığını
kıyamette vermeyi vâdetmiştir amma peşin
olarak da onun örneği, dünya yurdunda soluktan-soluğa, bakıştan-bakışa
belirip durmadadır. Bir insanın
gönlüne bir neş'e, bir sevinç gelse bu neş'e, bu sevinç, birisini
neşelendirmesine, sevindirmesine karşılıktır.
Sıkılır, gamlanırsa da birisini sıkmıştır, birisini gamlandır mıştır.
Bunlar, öbür dünyanın armağanlarıdır; ceza
gününü gösterir; şu azıcık şeyler o çok şeyi anlatır; hani buğday dolu bir
ambardan bir avuç buğday
gösterirler ya, tıpkı onun gibi.
Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Mustafâ'nın, o ululuğuyla, o
büyüklüğüyle gene de bir gece eli
ağrımaya başladı. Abbâs'ın elinin ağrımasının tesiridir diye ilham geldi.
Abbâs'ı tutsak etmişti; bütün esirlerle
beraber onun da elini bağlamıştı. Bağlaması Tanrı buyruğuylaydı amma sana
gelip çatan şu can
sıkıntılarının, şu karanlıkların, şu hoşa gitmeyen şeylerin, birisini
incitmen, kırman, bir suç işlemen yüzünden
meydana geldiğini bilesin diye karşılığı gelip-çatar. Ne ettin, ne yaptın,
etraflıca hatırında değildir amma
karşılığından çok kötü bir iş yaptığını anla; onun kötü olduğunu ya
bilgisizliğinden, ya gafletinden, yahut da
suçları kolayca sana yaptıran dinsiz bir eş-dost yüzünden suç saymıyorsun,
bilmiyorsun onu; fakat
karşılığına bak da ne kadar ileri gittiğini, ne kadar sıkıldığını anla.
Kesin olarak can sıkıntısı, suç karşılığıdır;
gönül ferahlığı ibâdet, itaat karşılığı.
Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Mustafâ, parmağındaki yüzüğü
döndürdüğünden seni
oyalanmak.-oynamak için yaratmadık diye paylandı. Var, bundan kıyasla da
günün, suçla mı geçiyor,
ibâdetle mi, bir düşün.
Mûsâ'yı halkla oyalandırdı, bu da Tanrı emriyleydi, aynı zamanda Tanrıyla
da meşguldü; fakat bir
yandan da öyle gerektiğinden halkla oyalandırmıştı onu. Hızır'ıyla tümden
kendisiyle meşgul etmişti.Tanrı
rahmet etsin, esenlikler versin, Mustafâ'yı önce tümden kendisiyle meşgul
etti; ondan sonra halkı çağır,
halka öğüt ver, onları düzene sok diye emretti. Tanrı rahmet etsin,
esenlikler versin, Mustafâ, ah, ne suç
işledim de beni tapından sürüyorsun? Ben halkı istemem diye ağlayıp
inlemeye de beni tapından
sürüyorsun? Ben halkı istemem diye ağlayıp inlemeye koyuldu. Ulu Tanrı, ey
Muhammed dedi, gam yeme,
seni halkla oyalanmaya koymam ben; onlarla oyalanır, uğraşırken de benimle
meşgul olursun; şimdi neysen
halkla uğraşırken de benimle meşgul olursun; şimdi neysen halkla
uğraşırken de bu halinden bir kıl kadar
eksik bir hale düşmezsin; ne işle meşgul olursan ol, vuslatın ta
kendisindesin, benimlesin sen.
(Birisi), ezelî hükümler, Tanrının takdir etmiş olduğu şeyler, hiç
değişmez mi diye sordu.
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Ulu Tanrı, kötünün kötülük, iyinin iyilik bulmasını hükmetmiştir ya; o
hüküm, asla değişmez. Çünkü Ulu
Tanrı, hüküm ve hikmet sahibidir; nasıl olur da kötülük et de iyilik
bulasın der. Buğday eken, arpa biçer mi;
yahut arpa eken buğday devşirir mi; mümkün müdür bu? Bütün erenler, bütün
peygamberler, iyiliğin
karşılığı kötülüktür demişler. "Zerre ağırlığınca hayır yapan, hayrını
mükâfakıtını görür; zerre ağırlığınca şer
yapan, şerrini, cezasını görür." Ezelî hükümden maksadın, söylediğimiz,
anlattığımızsa, Tanrı korusun, bu,
asla değişmez. Yok, iyiliğe, kötülüğe karşı sevabın, cezanın artıp
artmayacağını, değişip değişemeyeceğini
soruyorsan, yâni maksadın, ne kadar çok iyilikte bulunursan o kadar çok
iyilik bulup bulamayacağını, ne
kadar çok zulümde bulunursan o kadar çok kötülüklere uğrayıp
uğramayacağını anlamaksa, bu, değişir;
fakat temel hüküm değişmez.
Boş-boğazın biri, sordu da görüyoruz biz dedi, kötü, iyi oluyor, iyi de
kötü oluyor.
Buyurdu ki: O kötü, iyilik etmiştir, yahut iyilik etmeyi düşünmüştür de
iyi olmuştur. Kötü olan o iyi kişi
de ya kötülük etmeyi düşünmüştür, yahut da kötülük etmiştir de kötü
olmuştur. Hani İblis, Tanrı esenlik
versin, Âdem hakkında, "Beni ateşten yarattın, onu topraktan yarattın"
diye îtirazda bulundu da meleklerin
hocasıyken sonsuz lânete uğradı, tapıdan sürüldü-gitti. Biz de ancak bunu
söylemedeyiz: İyiliğin karşılığı
iyiliktir, kötülüğün karşılığı kötülük.
(Birisi) bir kişi, bir gün oruç tutayım diye adak adar, sonra da orucunu
bozarsa kefaret
gerekir mi, gerekmez mi diye sordu.
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Tanrı rahmeti ona, İmâm Şâfiî mezhebinde, bir hükme göre kefâret gerektir.
Çünkü Şâfiî, adağı and
sayar; andını bozana da kefaret gerekir. Fakat Abû-Hanîfe'ye göre adak,
yemin sayılmaz; bundan dolayı da
kefâret gerekmez. Adak iki türlüdür. Biri şarta bağlı değildir, biri şarta
bağlı. Şarta bağlı olmayanı, bir gün
oruç tutayım demektir. Şarta bağlı olanıysa, filân gelirse bir gün oruç
tutayım demektir.
[Dedi ki:] Birisinin eşeği yitmişti. Eşeğini bulma umusuyla üç gün oruç
tuttu. Üç gün sonra eşeğini
ölmüş buldu. İncindi de bu incinişle yüzünü göğe çevirdi; bu üç güne
karşılık dedi, Ramazandan altı gün
yemezsem adam
değilim; bedava mal mı almak istersin benden?
Birisi, "et-tahiyyât"ın anlamı nedir; "tayyibât", "salevât" ne demektir
diye sordu.
(Mevlânâ) cevap verdi de buyurdu ki:
Bu sorular, bu tapı kılışlar, bu kulluklar, bu hatır gözetişler, hep
Tanrının bağışıdır, Tanrının malı.
Çünkü Tanrı, bize sağlık vermeseydi bu soruları soramazdık, hal-hatır
gözetemezdik; esenleşemezdik ki. Şu
halde gerçekte, tayyibât dua, salevât da, tahiyyât da Tanrınındır; bizim
değil, hepsi de onundur, onun
malıdır. Hani baharın halk, eker, ovaya-tarlaya çıkar, yolculuk eder,
yapılar yapar; onun gibi... Hepsi de
baharın bağışıdır, baharın vergisi. Bahar olmasaydı kışın olduğu gibi
bütün halk, evlerde, mağaralarda
mahpus kalırdı. Şu halde gerçekte bu ekim, bu gezip tozma, bu nimetlenme,
hep baharındır; nimet sahibi
odur. Halk sebeplere, işlere bakar; işleri sebeplerden bilir-anlar. Fakat
erenlerce açıkça anlaşılmış,
görülmüştür ki sebepler, sebepleri yaratanı görüp bilmek için bir perdedir
ancak. Hani birisi, perde ardında
söz söyler; sanırlar ki perde söz söylüyor, bilmezler ki perdede iş yok, o
bir örtüden ibâret. Fakat adam,
perde ardından çıktı mı bilinir-anlaşılır ki perde bahaneymiş. Tanrı
erenleri sebeplerin dışında işler
görmüşlerdir ki düzülüp koşulmuş da meydana çıkıvermiş. Dağdan deve çıktı,
Mûsâ'nın sopası yılan oldu,
katı kayadan on iki kaynak fışkırdı-aktı ya; tanrı rahmet etsin,
esenlikler versin; Mustafâ, ayı araçsız yardı;
Âdem, babasız-anasız var oldu; Îsâ babasız doğdu; Îbrâhim'e ateşten güller
bitti, gülistanlar düzüldükoşuldu
ya; bunlar gibi sonu gelmez neler oldu; tıpkı bunlar gibi işte. Bunları
gördüler de sebeplerin bahane
olduğunu, iş görenin başka olduğunu, sebeplerin, halk onlarla oyalansın
diye yüz örtüsünden, perdeden
başka birşey olmadığını anladılar. Ulu Tanrı, Zekeriyyâ'ya, sana bir oğul
vereceğim diye vaitte bulundu. O,
ben ele ihtiyarım, karım da ihtiyar; buluşma aracı da pörsümüş-gitmiş.
Karım, bir yaşa gelmiş, bir hale
düşmüş ki çocuk yapmasına, doğurmasına imkân yok; yârabbi, böylesine bir
kadından çocuk nasıl olur diye
feryada başladı. "Dedi ki: Rabbim, benden nasıl bir erkek çocuk meydana
gelir; karım da kısır; ihtiyarladım
ben de." Cevap geldi: Aklını başına al ey Zekeriyyâ; gene ipin ucunu
kaçırdın. Yüz bin kere sebeplerden
dışarı işler gösterdim, onları unuttun-gitti. Bilmiyor musun ki sebepler
bahanedir. Benim, karısız, doğumsuz,
gözünün önünde senden, yüz bin çocuk meydana getirmeye gücüm-kuvvetim
yeter; hattâ bir buyursam
dünyalarca halk belirir, hem de hepsi tam, ergen, bilgin. Ben seni, can
âleminde anasız-babasız var ettim;
tâ önceden sana ne lûtuflarım var, ne yardımlarım; hem de şu varlık
âlemine gelmeden önce; niçin
unutuyorsun onu?
Peygamberlerin, erenlerin, halkın, iyinin, kötünün; yerlerine, mayalarına
göre örneği şudur:
Kâfir ilinden Müslüman iline oğlanlar getirirler, satarlar. Kimisini beş
yaşındayken getirirler, kimisini on
yaşındayken, kimisini on beş yaşındayken. Çocukken getirilen, uzun yıllar
Müslümanların arasında yetişirgelişir,
büyür, kocar; o ilin hallerini tümden unutur, o ilden hiçbir şey
hatırlamaz. Bir parça daha büyükse
azıcık hatırlar. Fakat adam-âkıllı büyük olan, daha çok hatırlar. Canlar
da buna benzer; "Sizin rabbiniz değil
miyim? Evet dediler" var ya; canlar Tanrı tapısındaydı.
Yedikleri-içtikleri, harfsiz, sessiz Tanrı sözüydü,
onunla güç-kuvvet elde ediyorlardı. Kimisini çocukken getirdiler; o sözü
duyunca o halleri hatırlamaz, o sözü
kendine yabancı bulur; bu bölük, perde ardında bırakılmış bir bölüktür;
tümden kâfirliğe, sapıklığa baş-aşağı
dalar-gider. Kimisi biraz hatırlar, o yanın coşkunluğu, o yanın havası,
onlarda başgösterir; bunlar,
inananlardır. Kimileriyse o sözü duydular mı, eskiden olduğu gibi o hal,
gözlerini önüne gelir, belirir,
perdeler tümden kalkar, o buluşmaya ulaşır-giderler. Bunlar da
peygamberlerle erenlerdir.
Dostlara ısmarıcım olsun (*), içyüzden anlam gelinleri size yüz gösterdi,
gizli şeyler açıldı mı, sakının sakının,
onu yabancılara söylemeyin, anlatmayın; duduğunuz şu sözlerimi herkese
söylemeyin. Çünkü
"Hikmeti, ehli olmayandan başkasına vermeyin; ona zulmetmiş olursunuz;
ehlinden de esirgemeyin, ehline
zulmedersiniz" denmiştir. Eline bir güzel, bir sevgili geçse, ben seninim,
beni kimseye gösterme; evinde
gizle dese onu çarşılarda-pazarlarda dolaştırman, herkese, gel de şunu bir
gör demen, yerinde bir iş midir;
o sevgilinin de hiç hoşuna gidermi bu iş? Onlara gitmez amma sana da
kızar. Ulu Tanrı, bu sözleri onlara
haram etmiştir. Hani cehennemlikler, cennetliklere, nerde verginiz, nerde
adamlığınız? Tanrının size verdiği,
bağışladığı şeylerden birazcığını sadaka olarak, kulların gönüllerini
almak için döküp saçsanız, bize
bağışlasanız ne olur ki?
Büyük kişilerin kadehinde yeryüzünün de bir payı var.
Çünkü biz bu ateşin içinde yanıyor, eriyoruz; o meyvelerden birazcığını
verseniz, o arı-duru, soğuk mu
soğuk cennet sularından bizim de canımıza dökseniz ne çıkar ki? diye
bağırırlar ya... "Cehennemlikler,
cennettekilere; sudan, Tanrının size rızk olarak verdiği şeylerden bize de
dökün-saçın derler; cennettekiler
de derler ki: Gerçekten de Allah her ikisini de kâfirlere haram etmiştir."
Cennettekiler, onu Tanrı haram
etmiştir size derler; bu nîmetin tohumu dünyada ekilecekti; mademki orda
ekmediniz, ekmeye de
çalışmadınız, burada ne biçeceksiniz, ne elde edeceksiniz? Büyüklük etsek
de size versek bile mademki
Tanrı, onu size haram etmiştir, boğazınızı yakar, boğazınızdan aşağıyşa
gitmez o. Bir keseye koysanız kese
yırtılır, dökülür-gider. İşte tıpkı bunun gibi.
Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin; Mustafâ'nın yanına, münâfıklardan,
yabancılardan bir topluluk geldi.
Sahâbe, gizli şeyleri anlatmada, Mustafâ'yı övmedeydi. Peygamber, üstü
kapalı olarak sahâbeye buyurdu ki:
"Kaplarınızın ağızlarını kapatın." Yâni testilerin, kâselerin,
tencerelerin, kapların-kacakların, küplerin
ağızlarını örtün; örtülü tutun; pis, zehirli hayvanlar vardır;
testilerinize düşerler Tanrı esirgesin; siz de
bilmeden o testiden su içersiniz; size ziyanı dokunur. (Mustafâ) böylece
onlara, yabancılardan hikmeti
gizleyin; yabancıların önünde ağzınızı-dilinizi kapatın; çünkü onlar
fârelerdir; bu hikmete, bu nîmete lâyık
değildir onlar buyurdu.
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Tapımızdan kalkıp dışarıya giden o bey, sözümüzü etraflıca anlamadı amma
kısaca anladı ki biz onu
gerçeğe çağırmadayız. Onun o yalvarışını, o baş sallayışını, o sevisini
anlayış yerine tutuyoruz. Hani bir
köylü, şehre gelir de ezan sesini duyar; ezanın anlamını etraflıca anlamaz
amma maksat nedir, bunu anlar
ya.
(*) "Bir nesnenin işlemesini bir âdeme, bir kimsenin eylediği siparişe ve
ısmarıca dinür..." Kaamûs tercemesi, Matbaa-i Bahriye, 1305, c.IV,
s.1219}. Kaamûs tercemesi taranmadı mı, tarandıysa "Vasıyyet" karşılığı
olan "ısmarıç" sözü nasıl atlandı? Kaamûs tercemesinde bulundurana göre bu
sözün, dilde yaşayan bir söz olduğu kesin olarak anlaşılmıyor mu? Hele
"tutsu" sözünden daha güzel, daha anlaşılır bir söz değil mi? Bilmem,
bilemem.
16. BÖLÜM
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Sevilen herşey güzeldir; fakat aksine her güzel olanın sevimli olması
gerekmez. Güzellik, sevimliliğin
bir parçasıdır; sevimli olmaktır temel olan. Sevimlilik oldu mu, elbette
güzellik de olur: birşeyin parçası,
tümünden ayrılamaz; onunla beraberdir, birdir. Mecnûn'un zamanında
Leylâ'dan daha güzel olanlar vardı;
fakat Mecnûn'a, Leylâ'dan daha güzel olanlar var, onları getirelim
dediler. Dedi ki: Leylâ'nın şeklini
sevmiyorum ki ben; Leylâ bir şekil değil; Elimde bir kadehe benzer Leylâ.
Ben o kadehle şarap içerim. Şu
halde ben, içip durduğum o şaraba âşığım. Siz kadehi görüyorsunuz,
şaraptan haberiniz bile yok. Bana
altınlarla bezenmiş, mücevherlerle süslenmiş kadeh sunsalar, fakat içinde
sirke olsa, yahut şaraptan başka
birşey bulunsa ne işim var o kadehle benim? İçinde şarap olan eski kırık
bir kabak o kadehten, hattâ o
kadeh gizi yüzlerce kadehten daha iyidir bence; fakat şarabı kadehten
ayırdedebilmek için bir aşk, bir şevk
gerek. Hani aç, on gün birşey yememiş biriyle günde beş kere yemek yemiş
bir tok... İkisi de ekmeğe
bakar amma tok, ekmeğin şeklini görür; açsa ekmeği değil, canı görür; can
görünür ona ekmek. Çünkü
ekmek kadehe benzer, tadıysa içindeki şaraptır sanki; o şarap ancak iştah,
özleyiş gözüyle görülebilir.
Şimdi iştahlan, özle de şekli görme, varlık âleminde, her yerde sevgiliyi
gör. Şu halkın şekli, kadehlere
benzer; şu bilgiler, hünerler, sanatlar da kadehteki nakışlardır. Görmez
misin, kadeh kırıldı mı, o nakışlar
kalmaz. Şu halde iş, kalıp kadehlerindeki şarapta, o şarabı içen ve gören
kişide. "Kalanlar, iyi şeylerdir."
Soru soranın sorucu alabilmesi için önceden iki şeyi düşünmesi gerek.
Birisi şu: Soracağım, soracağım
amma ne soracağım, yanılıyor muyum, soracağım şeyden başka birşey var mı?
İkincisi de şu: Düşünmeli ki
benim bilmediğim bundan daha iyi, daha yüce bir soru, bir hikmet var mı?
Artık anladık, bildik ya; "Soru,
bilginin yarısıdır." Bu yüzdendir ki herkes, birisine yüz tutmuştur. Fakat
herkesin dilediği Tanrıdır; o umuyla
ömrünü harcar-gider. Yalnız bu arada doğruyu bulan, yüzünde padişahın
çevgeninin izi olan kimdir, bunu
ayırdedip bilecek biri gerek ki Tanrı birdir desin, Tanrıyı bir bilsin.
Suya dalıp boğulan, o kişidir ki su,
istediği gibi oynar onunla, o suyla oynayamaz. Yüzen de, boğulan da, ikisi
de sudadır amma bunu su
götürür, su taşır; yüzense kendi gücüyle, kendi dileğiyle yüzer. Boğulanın
her oynayışı, her işi, her sözü,
sudandır, kendinden değil. O arada, bir bahanedir. Hani duvardan bir ses
duyarsın ya; bilirsin ki duvardan
gelmiyor o ses, duvarı söyleten biri var. Erenler de böyledir işte...
Ölmeden önce ölmüştür onlar; kapıduvar
kesilmişlerdir; onlarda kıl kadar bir varlık bile kalmamıştır. Tanrı
gücünün-Tanrı kuvvetinin elinde bir
kalkana benzerler. Kalkanın oynayışı, kendiliğinden değildir. "Ben
Tanrıyım" demenin anlamı da budur işte.
Kalkan der ki: Ben arada yokum, oynayışım, Tanrı elinin oynayışından. Bu
kalkanı Hak görün, Hakla
pençeleşmeye kalkışmayın. Çünkü böylesine bir kalkanı yaralamaya
kalkışanlar, gerçekte Tanrıyla savaşa
girişmişler, Tanrıya saldırmışlardır. Âdem'in zamanından şimdiyedek
başlarına neler gelmiştir bu çeşit
kişilerin, duy da anla. Firavun, Şeddâd, Nemrûd, Âd kavmi, Lût kavmi,
Semûd kavmi gibi... Sonları da yok
hani. Öylesine kalkan, kıyâmetedek var, zamandan zamana ulanır-gider.
Kimisi peygamberler şeklinde
görünür, kimisi erenler şeklinde; böylece de iyileri kötülerden
ayırdederler, düşmanları dostlardan ayırırlar.
Şu halde her eren, Tanrının kesin delilidir halka; halkın mertebesi,
makamı, ona olan ilgisi kadardır. Ona
düşmanlıkta bulunursa Tanrıya düşmanlık etmiş olurlar. Dostluk etmeye
çalışırlarsa Tanrıya dostluk ederler.
"Onu gören beni görür, ona kasteden bana kasteder." Tanrı kulları, Tanrı
hareminin mahremleridir.
Hadımlar gibi hani; Tanrı, varlık, istek, hıyânet damarlarını tâ kökünden
koparıp kesmiş, onları tertemiz bir
hale getirmiştir; böylece de bütün dünya onlara hizmetçi olmuştur. Onlar,
öylesine sırlara mahrem
olmuşlardır ki "Tertemiz olanlardan başkaları dokunamaz onlara, anlayamaz
onları."
(Mevlânâ) buyurdu ki;
Büyüklerin kabrine arkasını çevirmiştir amma inkârından, gafletinden
değil; yüzünü onların canına
çevirmiştir o. Çünkü ağzımızdan çıkan bu söz, onların canıdır. Bedene
arkasını döner, yüzünü cana tutarsa
ziyanı yok.
Bir huyum var benim; hiçbir gönlün bana kırılmasını istemem. İşte
şuracıktaki bir bölük halk, semâ'
ederken bana çarparlar. Bâzı dostlar da onları men'eder. Bu, bana hoş
gelmez. Yüz kere söylemişimdir,
benim için kimseye birşey söylemeyin; ben râzıyım ona. O kadar gönül
alıcıyım, gönül yapmayı isterim ki
yanıma gelen şu dostların canlan sıkılır korkusuyla şiir söylerim, onunla
oyalanmalarını dilerim. Yoksa ben
nerdeyim, şiir nerde? Vallahi şiirden usanmışım ben; bence şiirden beter
birşey yok. Hani şuna benzer bu:
Birisi, konuğunun dileğine uyar da o işkembeye el atar, onu yıkamaya
koyulur; çünkü konuğun iştahı
işkembeyedir. Bana da şiir söylemek gerek. İnsan, filân şehirde hangi
kumaş gerek, hangi kumaşı alıyorlar;
buna dikkat eder de onu alır, onu satar; isterse matahların en aşağısı
olsun. Bilgiler elde etmeye çalıştım;
öğrendim-belledim. Yüksek kişiler, gerçeğe erenler, akıllı-fikirli
adamlar, uzağı görenler, derin bilginler,
yanıma gelince onlara eşi olmayan, güzel mi güzel, ince mi ince şeyler
anlatayım diye bütün o bilgileri
burada topladı, o zahmetleri buraya getirdi, yığdı; ben ne yapabilirim?
Bizim ilimizde, bizim toplumumuzda
şâirlikten daha ayıp bir iş yoktu. O ilde kalsaydık onların tabiatlarına
uygun bir ömür sürer, ders vermek,
kitaplar meydana getirmek, öğüt vermek, va'zetmek, zâhitlikte bulunmak,
ibâdetlere koyulmak gibi onların
istediği şeylere sarılırdık. Emîr Pervâne bana dedi ki: Temel olan
ibâdettir. Dedim ki: İbâdet ehlini, ibâdet
dileyeni göster de ben de onlara ibâdet nedir, göstereyim. Sen şimdi söz
istiyorsun, kulağını vermişsin,
birşey işitmek, birşey duymak isteğindesin; söylemezsem üzülürsün. İbâdet
iste de ibâdet nedir,
göstereyim sana. Biz, dünyada er arıyoruz ki ona ibâdet nedir, gösterelim.
İbâdet müşterisi bulamıyoruz,
söz müşterisi buluyoruz da sözle oyalanıyoruz. Mâdem ki ibâdet etmiyorsun,
ne bilirsin sen, ibâdet nedir?
İbâdet, ibâdetle öğrenilebilir; bilgi bilgiyle anlaşılabilir. Şekil,
şekille öğrenilir; anlam, anlamla. Biz yolda
olmuşuz, ibâdete koyulmuşuz, ne çıkar; kim görebilir bizi? Yolcu yok, yol,
ıpıssız. Zâten bu ibâdet, namaz,
oruç değil ki. Bunlar, ibâdetin şekilleri; asıl ibâdet, özdeki anlam.
Âdem'in zamanında tâ, Tanrı rahmet
etsin, esenlikler versin, Muhammed'in zamanınadek namaz, oruç bu şekilde
değildi, fakat ibâdet genede
vardı. Şu halde bu, ibâdetin şeklidir, ibâdetse insandaki anlamdır. Hangi
ilaç tesir etti dersin ya; orda tesir
edişin şekli yoktur, ancak anlamdır orda bulunan. Bu adam, filân şehirde
vergi memurudur derler fakat
memurluğun şeklini göremezler ki... Onunla ilgili işler yüzünden ona vergi
memuru derler. Şu halde ibâdet
de halkın anladığından başkadır. Onlar, ibâdet, şu görünen şekildir
sanırlar. İki yüzlü, içi dışına uymaz biri,
o ibâdeti yerine getirse kendisine hiçbir faydası yoktur; çünkü onda
gerçeklik ve inanç anlamı yoktur ki.
Herşeyin temeli sözdür, söz. Senin sözden haberin yoktur da ondan hor
görüyorsun onu. Söz, ibâdet
ağacının meyvesidir; çünkü ibâdet de sözden doğar. Ulu Tanrı, evreni sözle
yarattı; "Ol, der, olur" dedi.
İnanç gönüldedir, sözle söylemezsen fayda etmez. Namaz bir iştir; fakat
Kur'ân okumazsan doğru olmaz.
Sözün değeri yoktur dediğin zaman bile bu değersizliği gene sözle
söylüyorsun; nasıl olur da değeri olmaz
sözün? Sözün değeri yoktur sözünü duyuyoruz ya senden; bunu da sözle
söylüyorsun.
Birisi, bir hayır işler, bir güzel iş yaparsak Tanrıdan karşılığını
ummamızın, beklememizin
ziyanı var mıdır, yok mudur diye sordu.
(Mevlânâ) buyurdu ki: İy vallâh, umut beslemek gerek. İnanç da bu
korkudur, bu umuttur. Birisi
benden, ummak güzel, hoş, bu korku da ne diye sordu. Dedim ki: Sen bana
umutsuz bir korku göster;
yahut korkusuz bir umut göster. Çünkü bunlar, birbirinden ayrılmaz; biri
olmadan öbürü olmaz; nasıl oluyor
da böyle bir soru soruyorsun? Meselâ birisi buğday eker, buğdayın
bitmesini umar elbet; umar amma bu
umuda ya bir ziyan gelirse, ya bir afata uğrarsa diye bir korku da vardır.
Şu halde anlaşıldı ya, korkusuz
umut yok; umutsuz korku, yahut korkusuz umut, hiç mi hiç düşünülemez.
Şimdi umutlanır, karşılık olarak
bir lûtuf bekler, umarsa biri, kesin olarak o işe daha sıkı sarılır, daha
çok çalışır-çabalar. O umu, kanadıdır
onun; kanadı ne kadar kuvvetli olursa uçuşu, o kadar çok olur. Umutsuz
kalırsa tembelleşir, artık onun
elinden ne birşey gelir, ne kulluk eder. Hani sayrı, acı ilâcı içer, on
tane tatlı şeyden vazgeçer ya; onun gibi.
Sayrı, sağlık umusunu beslemeseydi nerden, nasıl dayanırdı buna?
İnsan, konuşan hayvandır, insan hayvanlıktan, bir de sözden meydana
gelmiştir. Hayvanlık, boyuna
ondadır, ayrılmaz ondan; söz de böyledir, boyuna vardır onda. Görünüşte
söz söylemese bile boyuna
söyler, konuşur insan. Toprakla bulanmış suya benzer insan, arı-duru su,
onun sözüdür, toprağı da
hayvanlığı. Fakat toprak, eğretidir onda. Görmüyor musun? O topraklar, o
bedenler, geçip gittiler, çürüyüp
eridiler, iyiye-kötüye âit sözleri, hikâyeleri, bilgileri kaldı ancak.
Gönül sahibi, tümdür. Onu gördün mü herkesi, herşeyi görmüş olursun. Çünkü
"Bütün avlar yaban
eşeğinin karnında." Dünyadaki bütün halk, onun parça-buçuğudur, odur tüm.
Şiir
İyi-kötü, herşey, herkes, dervişin parça-buçuğudur;
Böyle olmayan adam, derviş değildir.
Şimdi tüm olan onu gördün mü, kesin olarak bütün kâinatı görmüş olursun.
Onu gördükten sonra kimi
görürsen bir kere daha onu gördün demektir. Onların sözleri de tümün
sözleridir. Onların sözlerini
duyduktan sonra duyduğun her söz, bir kere daha duyulmuş, işitilmiş
sözdür.
Kim onu bir konakta görürse sanki
Bütün insanları görmüştür, bütün yerleri (*)
A insan, Tanrı kitabı sensin, sen.
Padişahın güzelliğine bir aynasın sen.
Kâinatta ne varsa senden dışarda değil;
Ne istiyorsan kendinden iste, kendinde ara...
Ne arıyorsan sensin, sen.
(")Arapçadır.
17. BÖLÜM
Nâib dedi ki:
Bundan önce kâfirler, putları öperler, putlara secde ederlerdi. Biz de şu
zamanda onun
tıpkısını yapıyoruz. Gidiyor, Moğollara secde ediyoruz; sonra da kendimizi
Müslüman
sayıyoruz. Ayrıca içimizde hırs, istek, kin, haset gibi bunca put var;
bunların hepsine de itâat
etmedeyiz; hem içten, hem dıştan biz de aynı işi yapıyoruz; sonra da
kendimizi Müslüman
sayıyoruz.
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Amma burda bir başka şey var. Hatırınıza şu kötüdür, beğenilmeyecek
birşeydir düşüncesi geliyor ya;
gönül gözünüz, kesin olarak niteliksiz bir pek büyük şey görmüştür ki bu,
size kötü, çirkin görünüyor. Acı
su, tatlı suyu içmiş olana acı gelir. "Herşey, zıddiyle meydana çıkar." Şu
halde Ulu Tanrı canınıza inanç
ışığını vermişki bu işleri çirkin görüyorsunuz. Demek ki güzelin
karşısında bu çirkin görünüyor. Böyle
olmasaydı neden başkalarında bir dert yok; ne haldeyseler hallerinden
memnunlar; iş bundan ibâret
diyorlar. Ulu Tanrı, size dileğinizi verecektir; elde etmeye çalıştığınızı
elde edeceksiniz. "Kuş kanatlarıyla
uçar, inanç sahibi himmetiyle."
Yaratıklar üç sınıftır. Kimisi meleklerdir, salt akıldır hepsi; ibâdet,
kulluk, Tanrıyı anış, onlara tabiattır,
yiyip içmedir, onunla geçinirler, onlara yaşayış budur; hani balığın suda
yaşadığı gibi; balığın canı da sudur;
yatağı, yastığı da. Meleğe teklif de yoktur; çünkü şehvetten arınmıştır,
ter-temizdir. Şehvete düşmüzse,
nefsine, havasına uymazsa ne var ki? Zaten bunlardan arınmıştır o. Hiç
savaşmaz nefsiyle. İbâdet etse bile
ibâdetini saymazlar; çünkü bu, onun yaratılışından ileri gelir, onsuz
olamaz ki. Yaratıkların kimisi de
hayvandırlar. Onlar salt şehvettir, kötülük yapma diyen akıl yoktur
onlarda; insanlara olduğu gibi onlara
teklif yoktur. Yoksul insana gelince; O, akılla şehvetten meydana
gelmiştir Yarısı melektir, yarısı hayvan.
Yarısı yılandır, yarısı balık. Balık oluşu, suya çeker, yılanlığı toprağa
sürer onu; çekiştedir, savaşta. "Aklı
şehvetini yenen, meleklerden yücedir; şehveti aklını yenen hayvanlardan
aşağı."
Melek bilgiyle kurtuldu; hayvan bilgisizlikle kurtuldu;
İnsanoğluysa ikisinin arasında çekişe-dövüşe kaldı-gitti.
Şimdi insanların kimisi, akla o kadar uydu ki tümden melek oldu, salt ışık
kesildi-gitti. Bunlar
peygamberlerdir, erenlerdir; korkudan da kurtulmuşlardır, umudan da. "Ne
korku vardır onlara, ne
hüzünlenirler onlar." Kimisinin de şehveti, aklına üst olmuştur. Bunlar da
tam hayvan olmuşlardır. Kimisi de
kavga, savaş içinde kalmıştır. Bunlar içlerinde dert, ağrı, feryâd,
özleyiş beliren bir bölüktür; bu çeşit
yaşayışlarını hoş görmez bunlar. Bunlar, inananlardır. Erenler, bunları
konaklarına ulaştırmayı, kendilerine
döndürmeyi beklerler, şeytanlar da onları aşağılıkların en aşağısına
çekmeyi beklerler.
Şiir
Biz de istiyoruz, başkaları da istiyor;
Bakalım, baht kimin olacak, devlete kim ulaşacak?
"Allahın yardımı gelince.... Sûrenin sonunadek." Zâhir müfessirleri şöyle
tefsîr ederler: Tanrı rahmet
etsin, esenlikler versin. Mustafâ, dünyayı Müslüman edeyim, Tanrı yoluna
sokayım diye çalıştı, çabaladı.
Öleceğini anlayınca âh dedi, ömrüm yetmedi ki halkı çağırayım. Ulu Tanrı
dedi ki: Gam yeme, şu anda
geçip gidiyorsun; orduyla, kılıçla iller aldın, şehirler zaptettin ya, ben
ordusuz olarak her yeri, herkesi sana
uydurayım, inanç sahibi edeyim. Bunun nişânesi de işte şu: Ölürken halkın,
kapıdan bölük-bölük girdiğini,
takım-takım Müslüman olduğunu göreceksin. Bunu gördün mü de bil ki
yolculuk vaktin geldi-çattı; Tanrının
noksan sıfatlarından arı olduğunu söyle, ondan yargılanma dile ki oraya
göçeceksin artık. Fakat gerçeğe
ulaşanlar derler ki manası şudur; insan sanır ki, kötü işleri kendi
gücüyle, kendi çabasıyla kendisinden
giderebilirler. Fazla savaşır, gücünü-kuvvetini daha çok harcar, fakat
gideremez; umutsuz bir hale düşer.
Ulu Tanrı ona der ki: O işi gücünle-kuvvetinle başaracağını sandın. Bu bir
yol-yordamdır ki koymuşum; yâni
neyin varsa yolumuza dök-saç; ondan sonra bizim bağışımız gelir-çatar. Şu
sonu gelmez, bitip tükenmez
yolda bu arık elle, bu arık ayakla yürü, yol al; biz biliyoruz ki şu arık
ayakla bu yolu aşamazsın sen. Hattâ
yüz bin yıl yürüsen bir konaklık yol bile gidemezsin. Fakat mâdemki bu
yola düştün, elden-ayaktan kaldın,
düşüp yerlere serildin, artık hiç gücün-kuvvetin kalmadı mı, ondan sonra
Tanrı yardımı elinden tutar. Hani
çocuk süt emdikçe kucakta taşınır, büyüdü mü yürüsün diye onu kucaktan
indirirler, yere bırakırlar. Şimdi
de gücün-kuvvetin bitti artık. Gü-cün-kuvvetin varken savaşıp dururdun;
arada-sırada uykuyla uyanıklık
arasında, yahut da uyanıkken sana bir lûtufta bulunurduk da onunla biz
arama yolunda kuvvet bulurdun,
umutlanırdın. Şimdi, şu anda araç da kalmadı ya; artık bizim
lûtuflarımızı, bağışlarımızı, yardımlarımızı
seyret; bölük-bölük başından dökülür-saçılır onlar. Yüzbinlerce çalışıp
çabalamayla bir zerresini bile
göremezsin bu lûtufların. Şimdi bunları gördün, bu devlete erdin
ya;"Rabbin: Överek noksan sıfatlardan arı
olduğunu söyle onun" o işi kendi-kendine başarırsın, elinden gelir o iş
sanmıştın ya, o sanıdan, o
düşünceden tövbe et artık. Bu işi başarmayı kendinden bildin, bizden
değil; fakat şimdi gördün ya; bu işi
başarma, bizdendir; "Yarlıganma dile; gerçekten de o, tövbeleri kabul
eder."
Biz Emîr'i dünya için, yahut bilgisi, ibâdete koyulması yüzünden
sevmiyoruz. Başkaları bunlar için
severler; çünkü Emîr'in arkasını görmüşlerdir, yüzünü değil. Emîr aynaya
benzer, bu huylar da tıpkı değerli
incilerdir, altınlardır; bunları aynanın ardına koymuşlardır. Altına âşık
olanların, inciye tutulanların gözleri
aynanın ardındadır. Aynaya âşık olanların gözleriyse altında, incide
değildir; onlar boyuna aynaya yüz
tutmuşlardır; aynayı ayna olduğu için sever onlar; çünkü aynada güzel yüz
seyredeler; usanmazlar
aynadan. Fakat yüzü çirkin olan, ayıplı olan, aynada bir çirkin, bir
ayıplı yüz görür, aynanın yüzünü çevirir;
o incileri mücevherleri diler. Evet; aynanın ardına binlerce çeşit
nakışlar yaparlar, mücevherler korlar;
bundan aynaya ne ziyan var. Ulu Tanrı, hayvanlıkla insanlığı karıştırdı,
ikisi de meydana çıksın diye;
"Herşey zıddıyla belli olur, meydana çıkar." Çünkü zıddı olmadıkça,
zıddını söylemedikçe hiçbir şey, târif
edilemez; imkân yoktur buna. Ulu Tanrının zıddı yoktur da onun için "Ben
bir gizli defineydim, bilinmeyi
diledim, sevdim" demiş, ışığı meydana çıksın diye karanlıktan ibaret olan
şu kâinatı yaratmıştır; gene
böylece peygamberlerle erenleri meydana çıkarmış, "Sıfatlarımla halka
görün" demiştir. Onlar, düşmanın
dosttan, tek, eşsiz kişinin yabancıdan ayrılması, belli olması için Tanrı
ışığını elde etmiş olanlardır. O
anlama, zâten anlam bakımından zıt yoktur, görünüşte zıddı vardır onun.
Hani Adem'in karşısında İblis,
Mûsâ'nın karşısında Firavun, İbrâhim'in karşısında Nemrûd, Tanrı rahmet
etsin, esenlikler versin,
Mustafâ'nın karşısında Abû-Cehl gibi tıpkı... Sonu da yoktur bunun. Şu
halde anlam bakımından zıddı
yoktur amma erenlerle Tanrıya bir zıt belirlemede; hem de halk, onlara ne
kadar düşmanlık ederse, ne
kadar aykırı hareket ederse işleri o kadar yücelmede onların, o kadar
yayılıp tanınmada. "Tanrı ışığını
nefesleriyle söndürmek isterlerse de Tanrı, kendi ışığını tam parlatır;
kâfirler hoş görmeseler de böyledir
bu."
Ay, ışığını saçar, köpek de ürür-durur;
Ayın ne suçu var? Köpeğin huyu bu.
Gökyüzünde ne varsa Ayla ışıklanır;
Yeryüzünde bir kırağdan ibâret olan köpek de nedir ki?
Birçok kişiler vardır ki Ulu Tanrı onları nîmetle, malla, altınla,
beylikle azâplandırır; oysa ki onların
canları, bunlardan kaçar. Bir Tanrı yoksulu, Arab ilinde, ata binmiş bir
bey gördü; alnında peygamberlerin,
erenlerin ışığı vardı. Bunu gördü de dedi ki: Kullarını nimetlerle
azaplandıran Tanrı, arıdır noksan
sıfatlardan.
18. BÖLÜM
Şu hâfız Kur'ân'ı doğru okuyor. Evet, Kur'ân'ın şeklini doğru
okuyor amma anlamdan
haberi yok. Delili de şu: Anlamı söylersen reddeder, sözleriyle
korü-körüne okur-durur. Şuna benzer bu:
Adamın biri, eline bir kunduz alır. Ondan daha güzel bir kunduz
getirirler, istemez. Anlarız ki kunduzu
tanımıyor, bilmiyor bu adam. Birisi bu kunduzdur demiş ona, o da ona uyup
kunduzu eline almış. Hani
ceviz oynayan çocuklar gibi; oynarlar amma cevizin içini versen, yağını
versen istemezler; ceviz, şa-kırşakır
ses çıkaran şeydir, bununsa şakır şakır şakırdaması yok derler. Tanrının
hazneleri çoktur. Tanrının
bilgileri çoktur. O hâfızın bilgisi var da Kur'ân'ı okuyorsa peki, neden
öbür Kur'ân'ı reddediyor? Bir hafıza
söyledim, anlattım; dedim ki: Tanrı Kur'ân da diyor ki: "Söyle, deniz
sözlerine mürekkep olsa o mürekkep,
Rabbimin sözleri bitmeden tükenir-gider." Şimdi, bu Kur'ân, elli dirhem
mürekkeple yazılabilir. Bu söz,
Tanrı bilgisine bir işarettir; Tanrı bilgisiyse yalnız bu kadar değildir.
Bir aktar, bir parça kağıda bir ilâç kosa,
sen de bütün aktar dükkânı bu kağıt parçasındandır desen aptallıktır bu.
Mûsâ'nın, İsâ'nın, bunlardan
başka peygamberlerin zamanında da Kur'ân vardı, Tanrı sözü vardı, fakat
arapça değildi. Bunu anlattım, o
hafıza tesir etmedi; ben de vazgeçtim.
Rivayet etmişlerdir, Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Peygamber'in
zamanında sahabenin herbiri,
bir sûre, yarım sûre ezberlemişti. Ezberleyeni de pek büyük görürler, bir
sûre ezberinde diye parmakla
gösterirlerdi. Bunun sebebi de şuydu: Onlar, Kur'ân'ı içiyorlardı,
yiyorlardı, sindiriyorlardı. Bir batman,
yahut iki batman ekmek yemek, büyük bir iştir. Ancak ağza alınır,
çiğnenir, çıkarılırsa bin eşek yükü ekmek
de yenebilir. "Nice Kur'ân okuyan var ki Kur'ân, lanet eder onlara"
denmiş. Bu söz, Kur'ân'ın anlamını
anlamayanadır. Amma bu da iyidir. Tanrı şu dünyayı kursunlar, yapsınlar
diye bir bölük halkın, gafletle
gözlerini bağlamıştır. Kimisini öbür dünyadan gaflete salmasaydı dünya,
hiçbir vakit mâmur hale gelmezdi.
Kuruluşları, mâmurluğu meydana getiren gaflettir. Şu çocuk da gafletle
büyür, boy atar. Aklı olgunlaştımı
artık boy atmaz. Şu halde mâmurluğu meydana getiren, kurup yapmaya sebep
olan gaflettir; yıkıma sebep
olan da uyanıklıktır.
Şimdilik söz söylüyorum ya, sebebi ikiden artık değil. Ya hasetten
söylüyorum, ya esirgeme
yönünden. Hased olamaz, hâşâ... Çünkü hased etmeye değen birşeye hased
etmek yazıktır, değmiyene
hased etmek de ne oluyor ki? Sözüm, ancak pek esirgediğimdendir, pek
acıdığımdan; istiyoruz ki aziz
dostu anlama çekelim.
Anlatırlar ya hani, bir adam Hacca giderken çöllere düştü. Pek susadı. Tâ
uzakta küçücük bir çadır
gördü. Oraya gitti, bir halayıkçağız gördü. Adam, konuğum ben, dileğim var
diye bağırdı. Oraya vardı, su
istedi. Öylesine bir su verdiler ki ateşten sıcaktı, tuzdan acı. Dudaktan
damağa damaktan karna giderken
gittiği her yeri yakıyordu. Adam, pek acıdı da o kadına öğüt vermeye
koyuldu; dedi ki: Sizin bende hakkınız
var, çünkü sizin yüzünüzden biraz esenleştim. Kayırmam coştu da ondan
söylüyorum; sözlerimi dinleyin.
Bağdat şuracıkta, Kûfe de, Vâsıt da, başka büyük şehirler de yakın size.
Kötürüm bile olsanız sürüne
sürüne yuvarlana-yuvarlana oralara varabilirsiniz. Oralarda pek güzel, pek
tatlı sular vardır; çeşit çeşit
yemekler, hamamlar, nîmetler, hoşluklar vardır. O şehirlerin tatlarını
saydı-döktü. Derken, o Arabın kocası
geldi. Birkaç çöl fâresi avlamıştı. Karısına pişir şunları dedi. Ondan
konuğa da verdiler. İster-istemez yedi.
Konuk geceyarısı çadırın dışında uyudu. Kadın, bu konuk neler dedi, neler
anlattı, duydun mu dedi.
Konuğun anlattıklarını bir eksiksiz kocasına anlattı. Kocası olan Arap,
hay karı dedi, bu çeşit şeyleri
dinleme; dünyada hasetçiler çoktur; esenliğe, devlete kavuşanları gördüler
mi hased ederler; onları bu
esenlikten etmek, bu devletten yoksun bırakmak isterler.
Şimdi bu halk da böyledir. Esirgeme yüzünden birisi öğüt verse hased
ediyor derler. Fakat o adamda
bir maya varsa sonunda anlama yüz tutar. Çünkü ona Elest gününde bir
katredir, damlamıştır; sonunda o
katre, işkillerden, mihnetlerden kurtarır onu. Gel, niceyebir uzak
kalacaksın bizden, niceye bir ilişkiler,
sevdâlar içinde bunalıp duracaksın? Fakat insan, bir topluluğa ne söz
söyliyebelir ki o topluluk, o çeşit sözü
ne bir kimseden duymuştur, ne şeyhinden.
Mayasında ululuk olmayan,
Büyüklerin adlarını duymaya dayanamaz.
Anlama yüz tutmak, önce o kadar güzel görünmez amma gittikçe tatlılaşmaya
başlar. Görünüşün
tersinedir bu. Şekil önce güzel görünür, onunla ne kadar çok
düşer-kalkarsan o kadar soğursun ondan.
Nerde Kur'ân'ın şekli, görünüşü, nerde Kur'ân'ın anlamı. İnsana bak; nerde
şekli, nerde anlamı? İnsanın
şeklindeki anlam gitti mi bir soluk bile evde bırakmazlar onu.
Tanrı sırrını kutlasın, Mevlânâ Şemseddîn buyurur, anlatırdı. Büyük bir
kervan bir yere gidiyormuş.
Çöle düşmüşler. Ne bir mâmurluk bulmuşlar, ne bir içim su. Derken ansızın
bir kuyuya raslamışlar; fakat
kovası yokmuş. Bir kab elde ederler, ip bulurlar. Kaba bağlayıp kuyuya
sallarlar. Çekince bakarlar ki ip
kesilmiş kova yoktur. Bir kap daha bulup sallarlar. Çekince bakarlar ki ip
kesilmiş, kova yok. Bir kap daha
bulup sallarlar. Gene ip kesilir. Derken kervandan birini iple kuyunun
dibine indirirler, o da çıkmaz, orda
kalır. Kervanda akıllı biri varmış; o, ben ineyim der. Onu sallarlar.
Kuyunun dibine varması yaklaşınca
korkunç bir Zenci karşısına çıkar. Akıllı adam, bundan kurtulmama imkân
yok, bâri aklımı başıma
devşireyim, kendimi kaybetmeyeyim, bakalım, başıma ne gelecek der. Zenci,
uzun masal söyleme der,
tutsağımsın benim, doğru cevap vermedikçe hiçbir şeyle kurtulamazsın.
Adam, buyur der. Zenci, yerlerden
neresi daha iyidir diye sorar. Akıllı adam, kendi-kendine tutsağım,
çaresizim onun elinde; Bağdat desem,
yahut başka bir şehri söylesem belki onun yerini kınamış olurum der.
İnsana nerde bir eş-dost bulunursa
orası daha iyidir; isterse orası kuyu dibi olsun, orası daha iyi; isterse
fâre deliği olsun, orası daha iyi diye
cevap verir. Zenci, beğendim-beğendim, kurtuldun; dünyada bir tek adam
var, o da sensin; Şimdilik seni
bıraktım-gitti; senin yüzünden öbürlerini de âzâd ettim; bundan böyle hiç
kan dökmeyeceğim; dünyadaki
bütün insanları senin sevginle sana bağışladım der. Sonra da bütün kervan
halkını suvarır, kandırır. Şimdi
bundan maksad, anlamdır; bu anlamı bir başka çeşit söyleyebilmek de
mümkün, fakat mukallid, ancak şu
şekli görür; onlara söz söylemek güçtür. Şimdi bu sözü başka bir örnekle
söylesen de duymazlar.
19. BÖLÜM
Tâceddin Kabaî'ye, şu mollalar aramıza giriyorlar, halkı, din
yoluyla inançsız bırakıyorlar
dediler buyurdu. (Sonra da) dedi ki:
Hayır, onlar bizim aramıza girip bizi inançsız edemezler. Hâşâ, bizden
değildir onlar. Hani bir köpeğe
altın tasma takarlar ya. Takarlar amma bu yüzden o köpeğe av köpeği
demezler ki. Avlanmak, av
köpeğindeki bir huydur, bir hünerdir; ister altın tasma tak, ister yün.
Bilginlik de cübbeyle, sarıkla değildir
bilginlik, bilgin kişinin özündeki bir hünerdir; bilgin, ister ağır
kumaştan yapılmış kaftan giysin, ister abayakebeye
bürünsün, farketmez. Nitekim Peygamberin zamanında da münâfıklar, din
yolunu kesmek istediler;
mukallidi din yolunda gevşetmek için namaz elbisesi giyindiler. Çünkü
kendilerini Müslümanlardan
göstermeselerdi bunu başaramazlardı. Yoksa bir Firenk, yahut Musevî, dini
kınasa sözünü dinlerler mi hiç?
"Vay o namaz kılanlara ki namazlarının şartlarını unuturlar önem
vermezler, gösteriş için kılarlar, en
değersiz şeyi bile vermezler."
Sözün tümü şu: O ışık sende de var, fakat insanlık yok; insanlık iste;
maksat budur; bundan ötesi boş
söz ancak. Söz fazla bezenince maksat unutulur. Bir bakkal, bir kadını
seviyordu. Kadının cariyeciliğiyle, şu
halde, bu haldeyim, seviyorum, yanıyorum, kararım yok, sitemlere
uğramışım, cefâler çekmedeyim, dün
şöyleydim, dün akşamım şu halde geçti diye haberler yolladı; uzun-uzadıya
masallar okudu. Cariyecik,
kadının yanına varınca dedi ki: Bakkalın selâmı var; gel de diyor, seni
şöyle böyle edivereyim. Kadın, bu
kadar soğuk mu söyledi dedi. Cariye, o uzun-uzun söyledi-durdu amma
maksadı bu, temel olan da
maksattır, ötesi başağrısı dedi.
20. BÖLÜM
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Gece-gündüz uğraşıyor, kadının huylarını güzelleştirmeye çalışıyorsun.
Kadının pisliğini kendinle
temizlemedesin; kendini onunla temizlersen daha iyi olur; çünkü onu da
kendinle beraber temizlemiş
olursun. Kendini, onun için temizle; ona doğru git. Sence olmayacak bir
söz bile söylese doğru söylüyorsun
de. Kıskançlığı bırak. Kıskançlık, erkek huyudur amma şu bir tek iyi huyla
birçok kötü huylar peydahlanır
sende. Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Peygamber, bunun için
"Müslümanlıkta keşişlik yoktur"
buyurdu; keşişler yalnız yaşarlar, dağlara çıkarlar, evlenmezler, dünyadan
vazgeçerler; bunlar yoktur
Müslümanlıkta. Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Peygamber’e ince,
gizli bîr yol gösterdi yüce, büyük
Tanrı. Nedir o yol? Kadınların cefâlarını çekmek, olmayacak sözlerini
dinlemek, onlara üst olmak, kendi
huylarını temizlemek, güzelleştirmek için evlenmek. "Gerçekten de sen, pek
büyük, pek güzel huylara
sahipsin."
İnsanların cefâlarına, eziyetlerine dayanmak, kendi pisliğini onlara
sürmek gibidir. Senin huyun,
onların kötülüklerine dayanman yüzünden güzelleşir, iyileşir; onların
huylarıysa bu saldırma, bu haddini
aşma yüzünden kötüleşir. Bunu bildin ya, kendini temizlemeye bak. Onları,
kendi pisliğini onunla
temizlediğin bir çaput bil. Nefsini yenemezsen aklını başına devşir de
tutalım, aramızda nikâh yok; başı boş
bir sevgili o; istek üstün olunca yanına gidiyorum de; kızgınlığını,
hasedini, kıskançlığını bu yolda yen, gider
kendinden; onların cefâsına dayanmak, olmayacak şeylerine tahammül etmek
tadını alıncaya dek bu dersi
ver kendine. Ondan sonra artık bu ders olmadan da dayanmaya başlarsın,
kendine zulmetmeye alışır
gidersin; çünkü artık faydanı, apaçık bunda görürsün.
Rivâyet etmişlerdir; Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Peygamber,
sahâbeyle bir savaştan gelmişti.
Bu gece şehrin dışında yatacağız, yarın gireceğiz şehre diye davul çalın
buyurdu. A Tanrı elçisi dediler,
sebebi ne? Olabilir ya dedi, kadınlarınızı yabancı erkeklerle buluşmuş
görürsünüz; canınız sıkılır; bir fitnedir,
kopar. Sahâbeden biri dinlemedi; kalkıp gitti; karısını bir yabancıyla
buldu. Peygamber'in yolu buydu:
Kıskançlığı, öfkeyi gidermek için zahmet çekmek; kadını doyurmak, giydirip
kuşatmak için zahmet çekmek;
yüz binlerce hadsiz-hesapsız zahmetler tatmak; böylece de Muhammed'lik
âlemi yüz gösterinciyedek
dayanmak, Îsâ'nın yolu, çabalamak, yalnızlık, isteğe uymamaktı; esenlikler
ona, Muhammed’in yoluysa
kadının ve insanların derdini-cefâsını çekmek. Mâdemki Muhammed'in yoluna
gidemiyorsun, bâri Îsâ'nın
yoluna git de bir uğurdan yoksun kalma. Sende bir arılık varsa yüz sille
yersin, meyvesini, karşılığını ya
görürsün, yahut da göreceğine inanırsın; mademki buyurmuşlardır, haber
vermişlerdir, elbette böyle birşey
var, sabredeyim de zamanı gelir, birdenbire o haber verdikleri şey bana da
ulaşır dersin; ulaştığını da
görürsün. Değil mi ki bu zahmetler yüzünden şu anda hiçbir şey elde
edemedim amma sonunda defineler
bulacağım diyorsun. Bunu gönlüne koymuşsun; defînelere ulaşırsın,
beklediğinden, umduğundan fazlasını
elde edersin. Bu söz, şimdi tesir etmez amma bir zaman sonra daha pişkin,
daha olgun bir hale gelirsin, o
vakit adam-akıllı tesir eder sana.
Kadın nedir, dünya ne? İster söyle, ister söyleme; o, neyse gene odur,
yaptığını bırakmayacaktır o.
Hattâ söyledikçe daha da beter olur. Meselâ bir somun al, koltuğuna koy,
sakla, bunu kimseye
vermeyeceğim de vermeyeceğim; vermek şöyle dursun, göstermeyeceğim de de.
Ekmek, bolluğundan,
ucuzluğundan yerlere dökülüp saçılmıştır, köpekler bile yemiyor amma
vermemeye, göstermemeye
kalkıştın mı, bütün halk ona düşer; sakladığın, göstermediğin o ekmeği
mutlaka göreceğiz diye
yalvarmaya, seni kınamaya, sövmeye koyulur. Hele koltuğuna-yenine
sakladığın, vermemeye,
göstermemeye savaştığın o ekmeğe öylesine düşerler ki bu düşkünlük,
haddi-sınırı aşar-gider. Çünkü
"İnsan men'edildiği şeye düşer." Kadına gizlen diye emrettikçe onda,
kendini gösterme isteği çoğalır-durur;
halkta da o kadın ne kadar gizlenirse onu görmek isteği o kadar artar. Şu
halde sen oturmuşsun, iki tarafın
da isteğini kızıştırıyorsun. Sonra da bunu doğru-düzen bir iş sanıyorsun;
oysa ki bu iş, bozgunculuğun ta
kendisi. Mayasında kötü bir işte bulunmamak varsa, yapma desen de, demesen
de iyi huyuna, temiz
yaratılışına uyacak, ona göre hareket edecektir o; bırak, işkillenme sen.
Yok, tersine, mayası pisse gene
kendi yolunu tutacaktır o. Gerçekten de yapma-etme, görünme demek, isteği
arttırır ancak; başka şeye
yaramaz.
Şu adamlar, Tanrı sırrını kutlasın, Tebrizli Şemseddîn'i gördük diyorlar.
A hoca diyor, onu gördüm ben.
A kızkardeşi orospu, nerde gördün? Damdaki deveyi görmeyen, iğne yordamını
gördüm, ipliği de geçirdim
diyor. Ne hoş söylemişler o hikâyeyi; hani, iki şeye güleceğim geliyor
demiş; biri, Zencinin parmak uçlarını
karaya boyaması, öbürü körün pencereden başını çıkarması. Onlar da tıpkı
buna benzer. Can gözü kör
olanlar, beden pencerelerinden başlarını çıkarmışlar; ne görecekler ki.
Onların beğenmelerinden, inkâr
etmelerinden ne çıkar? Akıllıya göre ikisi de birdir. Beğenen de,
beğenmeyen de... İkisi de görmemiştir,
saçma-sapan söylenip durmada. Önce görüşü elde etmek gerek, ondan sonra
bakmak. Görüş elde
edildikten sonra da nasıl görülecek onlar? Dünyada bunca görüş sahibi,
gerçeğe ulaşmış erenler var;
onlardan başka da erenler var; onları bunlar bile göremezler. Onlara
"Tanrının örttüğü, gizlediği erenler"
derler. Şu erenler, yârabbi, gizli erenlerinden birini göster bize diye
yalvarıp yakarırlar. Fakat onlar
dilemedikçe, onlara gerekmedikçe ne kadar gözleri açık olsa göremezler o
gizli erenleri. Şu başı boş
kahpelerden hiçbiri, onlarca gerekmezse ulaşamaz onlara, göremez onları.
Tanrının gizli erenlerini, o gizli
erenler dilemedikçe görmeye-tanımıya imkân mı var? Bu iş kolay bir iş
değil. Melekler bile bunda kaldılar
da "Biz seni överek noksan sıfatlardan arı olduğunu söylemedeyiz, seni
kutlamadayız", hepimiz de
seviyoruz seni, hepimiz de candanız, salt ışığız; şunlar, şu bir avuç
topraktan ibâret, obur insanlar, "Kan
dökecekler" dediler. Şimdi bütün bunlar, insanın ibret alıp tir-tir
titremesi içindir. Kutsal meleklerin ne
malları vardı, ne mevkileri. Ne perdeleri vardı, ne örtüleri. Salt ışıktı
onlar. Tanrı güzelliğiyle, salt aşkla
gıdalanırlardı. İleriyi görürlerdi; gözleri keskindi. Böyle olmakla
beraber insanın, eyvahlar olsun; ben kim
oluyorum ki; nerden neyi tanıyacağım diye tir-tir titremesi, hattâ insana
bir ışık ışısa, bir zevk yüz gösterse
bile ben buna nerden layıkım ki deyip Tanrıya binlerce defa şükretmesi
için melekler, inkârla ikrar arasında
kala-kaldılar.
Bu sefer Şemseddîn'in sözünden daha da çok zevk duyacaksınız; çünkü
insanın beden gemisinin
yelkeni inançtır. Yelken oldu mu, yel, onu büyükbir yere sürer-götürür.
Fakat yelken olmazsa söz, bir yeldir
ancak.
Ne hoştur sevenle sevilenin arasında hiçbir teklif-tekellüfün olmayışı.
Bütün bu teklif-tekellüfler,
yabancılar içindir. Aşktan başka herşey haramdır âşığa. Bu sözü iyice, tam
anlatırdım amma yeri-sırası
değil. Suyun gönül havuzuna akması için çok arklar açmak, dereler kazmak
gerek. Yoksa ya dinleyen
topluluk usanır, yahut da söyleyene usanç gelir, bahaneler getirir;
dinleyenlerden usancı gideremeyen
kişininse iki pul bile değeri yoktur. Âşık, sevgilinin güzelliğine delil
getirmez kimseye. Hiç kimse de
sevgilinin güzel olmadığını belirten bir delili âşığın gönlüne
yerleştiremez. Şu halde anlaşıldı ki burada
delilin işi yok; burada aşk istemek gerek. Şimdi beyitte mübalâğa yapsak
da âşık hakkında mübalâğa
değildir o. Görüyoruz hani, mürîd , şeyhin görünüşüne, şekline özünü,
anlamını saçıp döküyor da,
A şekli bile binlerce anlamdan daha da hoş olan
diyor. Çünkü zâten şeyhe gelen mürîd, önce kendi özünden, varlığından
geçer, şeyhe muhtaç olur.
Bahâeddin, şeyhin şekli için kendi anlamından geçmiyor, kendi anlamından,
şeyhin
canına ulaşmak, anlamına varmak için geçiyor, değil mi diye sordu.
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Böyle olamaz; böyle olursa her ikisi de şeyh olur. Şimdi içinde bir ışık
elde etmelisin ki şu işkil
yükünden kurtulasın, emin olasın, içinde böyle ışık bulunan kişinin
gönlünde, beylik, vezirlik gibi dünyâyla
ilgili düşünceler parlasa bile bir şimşek gibi çakıp geçiverir. Hani dünya
ehlinin gönlünde de Tanrı korkusu,
erenlerin âlemini özleyiş gibi görünmeyen dünyâyla ilgili düşünceler
parlasa bile bir şimşek gibidir bunlar,
çakar-gider. Tanrı ehli olanlarsa tümden Tanrıya vermişlerdir kendilerini;
Tanrıya tutmuşlardır yüzlerini;
Tanrıyla oyalanırlar; Tanrıya dalmış-gitmiştir onlar. Dünya hevesleri,
erkekliği kalmamış adamdaki istek,
gibi bir yüz gösterir, fakat durmaz, geçer-gider. Dünya ehli de ahret
hallerinde tam bunun tersinedir.
21. BÖLÜM
Şerîf-i Pâ-sûhte der ki:
Dünyaya aldırış bile etmeyen o kutlu nîmet sahibi,
Herkesin,herşeyin canıdır da cana boşverir
Vehmin neyi kavrarsa
Onun kıblesidir o, fakat vehme aldırış bile etmez.
Bu söz, berbat bir sözdür. Ne padişahı övüştür, ne kendini övüş. A
adamcık, o, sana aldırış bile
etmesin, bundan ne zevk alırsın sen? Dostların sözü değil, düşmanların
sözü bu. Adam, düşmanına, sana
boşvermişim, aldırmıyorum bile der. Şimdi şu ateş gibi giden âşık
Müslümanı bir seyret, sevgiliden zevkşevk
elde etmiş de sevgili diyor, bana aldırış bile etmiyor. Bu, şuna benzer:
Bir külhancı, külhanda oturmuş
da padişah diyor, sana da aldırış etmez, bütün külhancılara da boşverir.
Şu külhancı adamcağızdan padişah
vazgeçmiş, ona aldırış bile etmiyor; peki bu adamcağız, ne zevk alabilir
bundan? Evet, söz şuna devler, ki
külhancı, ben külhanın damına çıkmıştım; padişah geçiyordu. Selâm verdim
ona; bana birhayli baktı da
geçti-gitti; sanki hâlâ da bana bakmada desin. Bu bir sözdür ki o
külhancıya zevk verir. Fakat padişah
külhancılara boşverir sözü, ne padişahı övüştür, ne külhancıya zevk verir.
"Vehmin neyi kavrarsa" diyor. A
adamcık, senin vehmine de esrarkeşin vehminden başka ne olabilir ki?
İnsanlar, senin vehmine de aldırış
etmezler. Vehminle onlara hikâyeler anlatsan usanırlar, kaçarlar. Vehim de
ne oluyor ki Tanrı ona aldırış
etmesin. Aldırış etmeyiş âyeti kâfirler hakkındadır; hâşâ, mü'minler
hakkında olamaz. A adamcık, Tanrının
aldırış etmeyişi meydanda, herkes bilir bunu; sende bir hâl olur da
bir-şeye değerse üstünlüğü ne kadarsa
o kadar aldırış eder sana.
Şeyh-i Mahalle de derdi ki: Önce görüş gerek; söyleyip duymak sonra.
Nitekim padişahı
görürler amma padişaha yakın olan, onunla görüşüp konuşan adamdır.
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Bu eğri, berbat, tersine bir söz. Tanrı eserlik versin, Mûsâ söyledi,
işitti de ondan sonra görmeyi
diledi. Söz makamı Mûsâ'nın, görme, Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin;
Mustafâ'nın. Öyleyse bu söz
nasıl doğru olur, ne biçim sözdür bu?
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Birisi, Tanrı sırrını kutlasın, ârifler padişahı Tebrizli Şemseddîn'in
katında dedi ki: Bu sabah, kesin
delille Tanrının varlığını isbât ettim. Mevlânâ Şemseddîn buyurdu ki:
Demin melekler gelmişlerdi; Tanrı
ömürler versin, dünyadakilere karşı kusurda bulunmadı da hamdolsun
Tanrıya, Tanrımızın varlığını isbât
etti diye duâ ediyorlardı bu adama. A adamcağız, Tanrının varlığı zaten
meydanda; onu isbâta delil
gerekmez ki. Sen bir iş yapacaksan onun katında bir mertebe, bir makam
sahibi ol, o mertebede, o
makamda kendini isbât et; yoksa o, senin delilin olmasa da vardır. "Hiçbir
şey yoktur ki onu överek noksan
sıfatlardan arı olduğunu söylemesin."
Bunda şüphe yok ki bu fakıyhler zekidir, kendi alanlarında gördükleri
şeyleri yüzde yüz, tam görürler.
Fakat onlarla öbür dünyanın arasına, caizdir, caiz değildir düzeninin
kurulması için bir duvardır,
çekmişlerdir. Bu duvar, onlara engel olmasaydı o bilgiyi hiç okumazlardı;
o iş, öylece kala-kalırdı. Tanrı
sırrını kutlasın ulu Mevlânâ da buna benzer bir örnek getirir de buyururdu
ki:
O dünya bir denize benzer, bu dünyâsa köpük gibidir. Üstün ve Ulu Tanrı,
köpükçeğizi de mâmur bir
hale getirmeyi diledi de bir bölük halkın arkasını o denize döndürdü;
onlar, bununla oyalanmasalar halk,
birbirini yok eder, köpükçeğiz de bu yüzden yok olur-gider. Bir çadırdır,
padişah için kurmuşlar. Bir bölük
halkı da bu çadırın kurulmasına memur etmişler. Birisi, ben ipi
germeseydim der, çadır nasıl düz dururdu.
Öbürü ben mıhı çakmasaydım der, ipi nereye bağlarlardı. Herkes de bilir ki
bunların hepsi, çadırda oturup
sevgiliyi seyretmek isteyen padişahın kullarıdır. Çulha vezirlik isteğine
düşseydi de bez dokumasaydı bütün
dünya halkı, çır-çıplak kalırdı. Ona, bu işe karşı bir sevgi, bu işte bir
zevk verdiler de işini yeter buldu. Şu
halde bu topluluğu, bir köpükçeğizden ibâret olan dünyayı düzene sokmak
için yaratmışlardır; dünyayı da o
erenin düzeni için. Ne mutlu o kişiye ki dünyayı, onun düzeni için
yaratmışlardır; onu, dünyanın düzeni için
değil. Şu halde üstün, Büyük Tanrı, herkese, giriştiği işte bir yetiniş,
bir tat veriyor; yüz bin yıl ömür sürse o
işi bırakmıyor; her gün o işe karşı sevgisi daha da artıyor; o işte, o
sanatta mahareti artıp duruyor; ondan
lezzetler buluyor, hoşlanıyor. "Hiçbir şey yoktur ki onu överek noksan
sıfatlardan arı olduğunu söylemesin"
demişler ya. İp gerenin ayrı bir tesbihi var, mıh çakanın ayrı bir
teşbihi. Direği yonan, yapan marangozun
ayrı bir tesbihi var, çadır bezini dokuyanın ayrı bir tesbihi; çadırda
oturup zevk eder, safâ süren erenlerinse
bam-başka bir tesbihi.
Şimdi bu topluluk, yanımıza geliyor ya; sussak usanırlar, incinirler;
bir-şey söylesek onlara lâyık olan
sözü söylemek gerek, o vakit de biz inciniriz. Giderler, bizden bezmiş,
kaçıyor diye kınarlar bizi. Odun
tencereden kaçar mı hiç? Kaçsa-kaçsa tencere kaçar, tencere dayanamaz,
Ateşin odundan kaçması,
kaçmak değildir. Onu arık görmüştür de o yüzden uzaklaşmıştır ondan.
Gerçekte, ne halde olursa olsun
tencere kaçmaktadır. Şu halde bizim çekinip kaçmamız, onların çekinip
kaçmasıdır. Biz aynayız; onlarda bir
kaçış varsa o görünür bizde; onlar için kaçarız biz. Ayna, içinde insanın
kendisini gördüğü bir araçtır. Bizi
usanmış görüyorsan o usanç, onların usancından ileri gelir; çünkü usanç,
arıklık sıfatıdır; buraya usanç
sığmaz; ne işi var usancın burada?
Şöyle rasgeldi, hamamda Şeyh Salâhaddin'e fazla tapı kıldım. O da bana
karşı fazla bir gönül
alçaklığında bulundu. O gönül alçaklığından şikâyet ettim. Bu sırada
gönlüme şu düşünce geldi; kendikendime,
tapı kılmada aşırı vardın; gönül alçaklığını yavaş-yavaş göstermek
gerek;önce elini ovarsın, sonra
ayağını. Derken azar-azar, işi bir yere vardırırsın ki artık o tapı kılma,
o gönül alçaklığı, görünmez olur; o da
buna alışır-gider. Hâsılı onu zahmete sokmamak, alçak gönüllülüğe karşılık
alçak gönüllülük etmeye
zorlamamak gerek... Onu buna alıştırırsan yavaş-yavaş alıştırırsın.
Dostluğu da böyle yapmak gerek,
düşmanlığı da böyle azar-azar. Önce öğüt verirsin; dinlemezse döversin,
gene dinlemezse kendinden
uzaklaştırırsın. Kur'ân'da da deniyor ya: "Kadınlara öğüt verin,
yataklarınızı ayırın onlardan, dövün onları."
Dünya işleri de böyle gider. Görmez misin? İlkbaharın barışı, dostluğu,
başlangıçta azar-azar bir ısı
gösterir; derken daha çok, derken daha da çok. Ağaçlara bak; yavaş-yavaş
gelişirler. Önce bir gülümseme;
derken yavaş-yavaş yapraklanırlar, meyve verirler, varlarını-yoklarını
elde ederler; dervişçe, sûfîce, neleri
varsa ortaya korlar; hepsini de oynarlar, yutulurlar.Dünya işlerinde
olsun, ahret işlerinde olsun, işe ilk
girişmede aşırı gidene o iş, kolaylaşmaz. Meselâ rıyâzat mı yapacak,
yolunu şöyle göstermişler: Bir batman
ekmek yiyorsa her gün bir dirhem azaltır; bir-iki yıl geçti mi yediği
ekmeği yarım batmana indirmiş olur.
Öylesine azaltır ki bedene onun azalışını göstermez. İbâdet de, ibâdete
yüz tutuş da, namaz da böyle. Hiç
mi namaz kılmıyor; namaza başladı mı, Önce beş vakit namaz kılar, onu
bırakmamaya gayret eder, ondan
sonra boyuna arttırmaya koyulur.
22. BÖLÜM (*)
Temel olan, İbni Çâvûş'un, Tanrı sırrını kutlasın, Şeyh
Salâhaddin'in aleyhinde
bulunmamasıdır. Böylece faydalar elde eder, şu karanlıklardan kurtulur,
perdeler, önünden kalkar. Bu İbni
Çâvûş, neler diyor onun hakkında? İnsanlar, şehirlerini, babalarını,
analarını, ayâllerini, soylarını-boylarını
bırakırlar da Hintten-Sintten yola düşerler, giydikleri demir çarıklar
paralanır-gider. Maksatları da o âlemden
koku almış bir eri bulmaktır. Niceleri vardır, bu özleyişle ölürler de
aradıklarını bulamazlar. Bu çeşit bir eri,
evinde hazır bulmuşsun da ondan yüz çeviriyorsun; bu, büyük bir belâ,
büyük bir gaflet değil de nedir?
Tanrı saltanatını ebedî kılsın, Şeyhlerin Şeyhi, Tanrı ve din Salâh'ı
hakkında bana Öğüt verir, gerçekten de
büyük bir adam, pek ulu bir er; yüzünde de görünüyor zâten; en önemsiz şey
şu: Hangi gün yanına
gittiysem bir kere bile adınızı, efendimiz, mevlâmız şeklinden başka bir
şekilde andığını duymadım;
günlerden bir gün bile bu sözleri değiştirmedi derdi. Onu perdeleyip bu
halden başka bir hale düşüren, kötü
garezleri değil de nedir? Şimdi de Şeyh Salâhaddin hiçbir şey değil diyor.
Salâhaddin, onun kuyuya düşmek
üzere olduğunu görüyor da başka insanları da kavrıyan esirgeyiciliği
yüzünden kuyuya düşme diyor; başka
ne yapıyor ki ona. Bu esirgemeden tiksiniyor o.
Salâhaddin'in râzı olmadığı bir şey yaparsan kahrının tâ içine dalarsın.
Onun kahrında oldukça da nasıl
için açılır? Gittikçe cehennem dumanına dalarsın, gittikçe kararırsın.
Oysa öğüt veriyor sana, diyor ki:
Kahrımda kalma; kahır yurdumdan, gazep yurdumdan lûtuf, rahmet yurduma
taşın; çünkü benim râzı
olduğum şeyi işlersen sevgi yurduma, lûtuf yurduma girersin; bu yüzden de
gönlün açılır, ap-aydın olur. O
sana, senin iyiliğin için, hayrın için öğüt veriyor; sense bu esirgemeyi,
bu öğüt vermeyi kötü bir düşünceye,
bir gareze veriyorsun. Böylesine bir erin, senin gibisine karşı ne gibi
bir kötü düşüncesi, ne gibi bir garezi
olabilir? Sen, haram olan şaraptan, yahut afyondan; yahut semâ'dan, yahut
bu çeşit bir başka sebepten
sarhoş olursun da o anda bütün düşmanlarından razı olursun, onların
suçlarını bağışlarsın, ayaklarını-ellerini
öpmek istersin. Kâfir, mü'min, bu anda bir görünür sana. Şeyh
Salâhaddin'se bu zevkin temelidir; zevk
denizleri onun katındadır. Tanrı korusun, nasıl olur da birisine kin
güder, birisine garez besler o. Bu sözleri,
bütün kulları kavrayan esirgeyişinden, acıyışından söylüyor ancak; yoksa
bu çeşit çekirgelere, kurbağlara ne
garezi olabilir ki? Bu saltanat, bu ululuk ıssı, hiç şu yoksullarla eşit
olur mu?
Bengisu karanlıktadır derler. Karanlık, erenlerin bedenleridir; bengisu da
onlardadır. Bengisuya, ancak
karanlıkta ulaşabilirsin; şu karanlıktan çekinirsen, kaçarsan bengisuya
nasıl ulaşacaksın? Puştlardan
puştluğu, kahpelerden kahpeliği öğrenmek istersen binlerce istemediğin
şeye, köteğe, dilemediğin şeylere
katlanmak gerek, bunu belleyip elde etmek için dayanmak gerek değil mi?
Bu, böyleyken peygamberlerin,
erenlerin durağı olan ölümsüz, sürüp giden yaşayışı istiyorsun da sonra
hoş görmediğin birşeye
uğramamak, sendeki bâzı huylardan vazgeçmemek dileğindesin; nasıl olur bu?
Şeyh sana, eski şeyhler gibi karını, evlâdını, malını, mevkiini bırak
demiyor. Eski şeyhler, bunları
derlerdi. Hattâ karını bırak derlerdi, onu biz alacağız; mürîtler de
dayanırlar, katlanırlardı buna. Size kolay
bir öğütte bile bulunsa neden katlanmıyorsunuz, neden tutmuyorsunuz bunu?
"Nice şeyler var, tiksinir,
çekinirsiniz, oysa ki hayırdır size." Üstlerine körlük, bilgisizlik çöken
şu insanlar, ne söylüyorlar; hiç
düşünmüyor bunlar. İnsan bir çocuğu, bir kadını sevse neler yapar, ne
düşkünlüklere katlanır; onu
kandırmak için malını-mülkünü feda eder, varını-yoğunu verir de gönlünü
eder; gece-gündüz vazgeçmez
ondan, usanmâz-bezmez; fakat ondan başka herkesten usanç gelir ona.
Şeyhin, Tanrının sevgisi, bundan
önemsiz midir? En aşağı bir buyruktan, en küçük bir öğütten alınıyor da
çekiniyor, vazgeçiyor şeyhten.
Anlaşıldı ki o ne âşık, ne de istekli. Âşık olsaydı, isteği bulunsaydı
söylediklerimizin kat-kat fazlasına
katlanırdı; gönlüne baldan da, şekerden de tatlı gelirdi.
(*) Bu bölüm arapçadır.
23. BÖLÜM
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Tokat tarafına gitmek gerek; o tarafın havası sıcak; Antalya da sıcak amma
ordakilerin çoğu Rum;
sözümüzü anlamazlar. Amma Rumların arasında da öyle kişiler var ki
anlıyorlar. Birgün, bir topluluk içinde
konuşuyordum. Aralarında kâfirler de vardı. Söz arasında ağlıyorlar, tat
duyuyorlar, halden hâle giriyorlardı.
Birisi, onlar ne anlarlar, ne bilirler ki... Bu çeşit sözü, seçkin
Müslümanların bile binde biri
anlayabilirken onlar ne anlıyorlar da ağlıyorlar diye sordu.
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Bu sözün özünü anlamaları gerekmez; sözden maksat neyse onu anlarlar ya.
Sonunda hepsi de
Tanrının birliğini söyler; hepsi de der ki: Tanrı yaratıcıdır, rızık veren
odur, herşeyde tedbir, tasarruf ıssıdır,
herkes dönüp ona varır; ceza da ondandır, bağışlama da. Bu söz, Tanrıyı
anlatıyor, Tanrı anışsı; bu sözü
duydular ya; herkes heyecana düşer, tat alır; özleyişi artar herkesin;
çünkü bu sözden sevgilinin, özlenenin,
istenenin kokusu geliyor. Yollar ayrı amma maksat bir. Görmez misin?
Kâ'be'ye giden yollar çok. Kimisi
Anadolu'dan gider; kimisi Şam'dan, kimisi İran'dan, kimisi Çin'den. Kimisi
de deniz yoluyla Hint'ten gelir,
Yemen'den gelir. Yollara bakarsan büyük bir ayrılık var, sınırsız bir
ayrılık var. Fakat maksada bakarsan
hepsi de birleşmiş, bir. Herkes gönlünden Kâ'be'ye gitmeyi geçirmede;
gönüllerin Kâ'be'ye büyük bir
bağlılığı, sevgisi var, bu isteğe hiç mi hiç ayrılık, aykırılık sığmıyor.
Bu istek, ne küfürle ilgili, ne îmanla. O
ilgide hiçbir bulanıklık yok. Hani ayrı-ayrı yollar var dedik ya; herkes
oraya vardı mı yoldayken birbirleriyle
çekişip savaşmaları da kalmaz, ayrılık-aykırılık da biter-gider, dedi-kodu
da. Yolda giderlerken bu, ona, senin
tutuğun yolun aslı yok, sen kâfirsin derdi; o da bunu öyle görürdü ya;
Kâ'be'ye vardılar mı bilirler, anlarlar ki
o savaş, yoldaymış maksatları meğerse birmiş. Meselâ kâsenin canı olsaydı
kâseciye kul-köle kesilirdi;
onunla aşk oyununa girişirdi. Şimdi şu kâseyi yapmışlar ya; kimisi bunu
sofraya böyle koymak gerek der;
kimisi içini yıkamalı der; kimisi tekmil yıkamalı der; kimisi yıkamak
gerekmez der. Ayrılık-aykırılık bu
şeylerdir. Fakat kesin olarak kâseyi bir yapan, bir yaratan var;
kendi-kendine meydana gelmemiştir; bunda
herkes birdir; bunda hiç kimsenin ayrılığı yoktur.
Şimdi geldik insanlara. İnsanlar, gönüllerinde Tanrı sevgisini taşırlar,
onu dilerler, ona yalvarırlar;
herşeyi ondan umarlar; ondan başka herşeyi düzüp-koşan, herşeye gücü yeten
birini tanımazlar. Bu çeşit
anlayışsa ne küfürdür, ne îman. İçyüzde bir adı yoktur amma o anlam suyu
içten coşup dil oluğundan aktı
mı donar, şekle, söze girer; o vakit adı, küfür olur, îman olur; iyi olur,
kötü olur. Hani bitkiler yerden biter
ya; önce bir şekli yoktur onların. Şu dünyaya yüz tuttular mı başlangıçta
güzel, ince görünürler, renkleri
aktır. Dünyaya ne kadar ayak basarlar, dünyaya ne kadar gelirlerse o kadar
kaba bir hale gelirler, o kadar
katılaşırlar, başka bir renge bürünürler. İnananla inanmayan, bir arada
otursa, fakat birşey söylemese ikisi
de birdir. Düşünce yüzünden hiç kimse sorumlu olamaz. Adamın içi, hürlük
dünyasıdır. Çünkü düşünceler
göze görünmezler; düşüncelere göre hüküm verilemez. "Biz görünüşe, dışa
göre hüküm veririz; gizli
şeyleriyse Tanrı bilir." Düşünceleri Ulu Tanrı belirtir sende; sen yüz
binlerce çabada bulunsan, lâhavle
çeksen düşünceleri uzaklaştıramazsın kendinden. Hani Tanrının araca
ihtiyacı yoktur derler ya; görmez
misin, şu düşünceleri sende, araçsız, kalemsiz, şekilsiz-renksiz nasıl
belirtmede. Düşünceler, havada uçan
kuşlara, ormanda gezen ceylânlara benzer. Kuşu tutup kafese koymadıkça
şerîatta satman, doğru olmaz;
zâti havadaki kuşu satamazsın; buna gücün yetmez: Satımda satılan şeyi
alana vermek şarttır. Elinde değil
ki neyi vereceksin? Düşünceler, içte kaldıkça adsız-sansızdır; onlara
hüküm yürütemezsin; ne küfür
diyebilirsin, ne Müslümanlık. Kadı, içinden şunu ikrar ettin, bu çeşit bir
satışta bulundun; gel, içinden şu
düşünceyi geçirmediğine and iç der mi hiç? Diyemez; çünkü hiç kimse
gönülden geçene, hatıra gelene
hüküm yürütemez. Düşünceler, havadaki kuşlardır. Şimdi söze geldi mi, o
anda küfür, yahut Müslümanlık
olduğuna, iyi, yahut kötü bulunduğuna hükmedilebilir. Nitekim bedenler bir
âlemdir, hayaller bir âlem,
vehimler bir âlem. Ulu Tanrıysa bütün âlemlerin ardında; ne o âlemlerin
içindedir, ne dışında. Şimdi şu
düşüncelerde Tanrının tedbirine bak, kullanışını seyret; bunları nasıl
neliksiz-niteliksiz yaratmada; nasıl
kalemsiz, araçsız düzüp koşmada. O hayali, o düşünceyi arasan, göğsünü
yarsan, zerre-zerre etsen
bulamazsın, orda. Kanda da bulamazsın, damarda da. Yukarda da bulamazsın,
aşağıda da. Hiçbir yerde
bulamazsın. Yanı-önü yoktur onun; neliksiz-niteliksizdir o. Dışarda da
bulamazsın onu. Tanrının düşünceleri
düzüp koşması bu kadar göze görünmez, bu kadar adsız-sansız olursa bütün
bunları yaradanın izi-tozu
belirmez, gözlere görünmez de görünmez olduğunu artık var, seyret. Hani şu
kalıplar, anlamlara karşı, göze
görünür şeylerdir, bu anlamlarsa göze görünmez, neliksiz-niteliksizdir ya;
Tanrının lûtfu karşısında âdeta
bedenler, göze görünür şekillerdir.
Perdeler ardından o kutsal can bir görünseydi,
İnsanlardaki akılları da beden sayarlardı, canları da.
Ulu Tanrı, düşünceler âlemine sığmaz; hiçbir âleme de sığmaz ya.
Düşünceler âlemine, yahut bir başka
âleme sığsaydı düzülüp koşulanın onu kavraması, düşüncelerin yaratıcısı
olmaması gerekirdi. Şu halde
bilindi-an-laşıldı ya, o bütün âlemlerin ötesinde.
"Tanrı, and olsun ki Elçi sinin rüyasını gerçekleştirdi; Tanrı izin
verirse Mescidül Harâma, kesin olarak
gireceksiniz." Herkes Kâ'be'ye gireceğiz der. Kimisi de Tanrı izin verirse
gireceğiz der. Tanrı izin verirse
diyenler âşıklardır. Çünkü âşık, kendini bir iş-güç görüyor, dilediğini
yapıyor görmez; sevgilinin işine-gücüne
koyulmuş görür. Bu yüzden de sevgili dilerse gireriz der. Şimdi zâhir
ehline göre Mescidül Harâm, halkın
gittiği bu Kâ'be'dir. Âşıklara, haslara göreyse Mescidül Harâm, Tanrıyla
buluşmadır. Onun için de Tanrı
dilerse derler, ona ereriz, görme yüceliğine ulaşırız. Fakat sevgilinin
Tanrı izin verirse demesine az rastlanır.
Bir garibin hikâyesi vardır hani. Fakat garip gerek ki garibin hikâyesini
işitsin, duyabilsin.
Tanrının öylesine kulları vardır ki onlar, özlenilenlerdir, sevilenlerdir.
Ulu Tanrı onları diler. Âşıkların
ödevleri neyse Tanrı, onlara karşı, o ödevleri işler; böylesine bir iştir,
işler-durur. Hani âşık, Tanrı izin verirse
varırız diyordu ya; Ulu Tanrı, o üstün ere karşı bunu der. Bunu anlatmaya
koyulsak Tanrıya ulaşmış erenler
bile ipin ucunu yitirirler; iş böyleyken bu çeşit haller, bu çeşit gizli
şeyler, halka nasıl söylenebilir?
Kalem buraya geldi de başı yarıldı-gitti.
Minâre üstündeki deveyi göremeyen devenin ağzındaki bir tek kılı nasıl
görebilir? Biz gelelim ilk
hikâyeye:
Tanrı izin verirse diyen âşıklar, yâni sevgilinin işine-gücüne koyulmuş
olanlar, sevgili izin verirse, dilerse
diyenler var ya; onlar Tanrıya dalmışlardır. Oraya yabancı sığmaz; orda
yabancıyı anmak haramdır.
Yabancının da yeri mi? Kendisini yok etmeyen oraya sığmaz. "Evde-barkta
Tanrıdan başka şey yok." Şimdi
buracıkta işte; "Tanrı Elçisinin rüyasını" diyor ya; şimdi bu rüya,
âşıkların, gerçeklerin, özliyenlerin rüyasıdır.
Yoruluşu da öbür dünyada meydana çıkar. Zâti bütün dünya hayalleri
rüyadır; yoruluşu da öbür dünyada
meydana çıkar. Hani bir rüya görürsün, ata binmişsin. Umduğunu bulacaksın
derler. Atla umudun ne ilgisi
var? Sana ter-temiz paralar verirler, bunu görürsün; bir bilginden, güzel,
temiz şeyler duyacaksın diye
yorarlar. Para, söze ne diye benzesin? seni darağacına asmışlar görürsen;
bir topluluğun başı olursun.
Darağacı, ne diye başlığa, başbuğluğa benzesin? Böylece dedik ya, dünyanın
halleri bir rüyadır. "Dünya,
uykuya dalmış kişinin saçma-sapan düyasına benzer." Yoruluşları da öbür
dünyada bir başka çeşit olur;
buna benzemez. Onu Tanrısal düş yorucu yorar; çünkü ona herşey ap-açıktır.
Bu, şuna benzer hani; bir
bahçıvan, bahçeye girer; ağaçlara bakar; dallarda meyveleri görmeden bu
hurmadır, bu incirdir, bu nardır,
bu armuttur, bu elmadır diye hükmeder; çünkü bu bilgiyi elde etmiştir o;
yorduğu şeylerin, verdiği
hükümlerin gerçek olduğunu görmesi, o rüyanın sonucu ne oldu, bunu
anlaması için kıyâmetin kopması
gerekmez. Bahçıvan, bu dal ne meyve verir, nasıl önceden bilirse o da bu
rüyanın yorumu nedir, önceden
görmüştür. Mal, karı, elbise... Dünyanın herşeyi, bir başka şey için
gerektir, özü, kendisi gerek değildir
bunların. Görmez misin? Yüz bin dirhemin olsa, sen de aç kalsan, hiç de
ekmek bulamazsan o paraları
yemen, onlarla geçinmen mümkün mü? Kadın, çocuk meydana getirmek, isteği
gidermek için gerek. Elbise
soğuktan korunmak için gerek. Böylece bütün şeyler birbirine ulanır-gider;
tâ, ululandıkça ululansın, Tanrıya
varır, zâti asıl istenen de odur; öbürünü onun için isterler, başka bir
şey için değil; çünkü o, hepsinin
ötesindedir, hepsinden iyidir, hepsinden daha yücedir, hepsinden daha
güzeldir. Peki, hal böyleyken onu,
ondan daha aşağı birşey için nasıl isterler? "Herşey döner, ona
varır-dayanır." Ona erişenler, tümden dileğe
erişir; artık ondan daha sonra geçilip gidilecek bir yer yoktur.
İnsan, kuşkular işkiller içindedir. Ondan kuşkuyu, işkili gidermeye imkân
yoktur; meğer ki âşık olsun.
Âşık oldu mu, onda ne kuşku kalır, ne işkil. "Birşeyi sevdin mi ona karşı
kör eder, sağır eder seni o sevgi."
İblis Âdem'e secde etmedi; buyruğa karşı geldi; dedi ki: "Beni ateşten
yarattın, onuysa topraktan
yarattın." Benim özüm ateşten, onun özüyse topraktan. Yücenin, aşağılık
kişiye secde etmesi nasıl yaraşır?
Bu suç, bu karşı koyuş, Tanrıyla bu çekişme, İblis'i lânete uğrattı,
uzaklaştırdı da yarâbbi dedi, hepsini sen
yaptın, senin sınamandı bu; sonra da bana lânet ediyorsun,
uzaklaştırıyorsun kendinden beni. Âdem'se suç
işledi; Ulu tanrı onu cennetten çıkardı. Ulu Tanrı Âdem'e dedi ki: A Âdem,
seni suçlandırdığım, yaptığın suç
yüzünden seni sıkıştırdığım zaman niçin benimle çekişmedin; elinde delil
de vardı; bana, herşey senden, sen
yaptın; dünyada ne dilersen o olur; dilemediğin şey asla olmaz demedin.
Elinde böylesine doğru, sağlam bir
delil varken neden böyle bir söz söylemedin? Âdem, yârabbi dedi, bilmeye
biliyordum amma sana karşı
edebi bırakmadım elden, bir de sevgim, sana karşı koymaya bırakmadı beni.
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Bu şerîat, su içilecek bir kaynaktır. Padişahın dîvanına benzer hani. Orda
yapılması gereken,
yapılmaması buyurulan şeyler, öldürme, adâlette bulunma gibi halkın geri
kalanlarıyla, ileri gidenleriyle ilgili
buyruklar var. Padişahın dîvanından çıkan buyruklar sayısızdır, sayılamaz
onlar. Pek de güzeldir, pek de
faydalıdır. Dünya o buyruklarla durur. Fakat dervişlerin, yok-yoksul
kişilerin hali, padişahla görüşüp
konuşmaktır; buyruk verenin bilgisini öğrenmektir. Nerde buyrukları
bilmek, nerde buyruk vereni bilmek,
padişahla konuşup görüşmek. Arada pek büyük bir fark var. Padişahla
konuşup görüşenlerin halleri bir
medresedir sanki. Orda fakıyhler var. Her fakıyhin bir müderrisi var;
yaratılışına göre ders veriyor. Buna
karşılık da ona aylık veriyor. Birine on, öbürüne yirmi, daha öbürüne
otuz. Sözü, herkesin kendi anlayışına
göre söylüyoruz. "İnsanlara, akılları miktarınca söz söyleyin,
akıllarınıza göre değil; böyle hareket edin de
Tanrıyı, Elçi'sini yalanlamasınlar."
24. BÖLÜM
Bu imâreti herkes bir kuruntuyla yapar. Ya vergili olduğunu
göstermek için, ya adının
anılmasını sağlamak için, yahut da bir sevâb elde etmek için. Ulu Tanrının
maksadı da erenlerin rütbelerini
yüceltmek, yattıkları yerleri ululatmaktır. Onların ululanmaya ihtiyaçları
yoktur, zâten uludur onlar. Mumu
yüksek bir yere koymak isterler ya; bu, mum için değildir, başkaları
içindir. Ona aşağı nedir, yukarı ne?
Mum, nerde olursa olsun ışıklıdır. Fakat ışığın başkalarına da ulaşmasını
isterler. Şu güneş de
gökyüzündedir; aşağıda olsa gene güneştir o; güneştir amma dünya
karanlıkta kalır. Şu halde onun yukarda
olması, kendi için değildir, başkaları içindir. Hâsılı erenler de yüceden,
aşağıdan, halkın ululamasından
münezzehtir, böyle şeylere aldırış bile etmezler. Sana da o âlemin zerre
kadar bir tadı, bir bakımlık lütfü yüz
gösterse o solukta yüceden de, aşağıdan da, alışverişten de, başbuğluktan
da usanırsın; herşeyden daha
yakındır varlığın sana ya ; ondan da bezersin; hatırına bile gelmez. O
ışığın mâdenidir onlar; o tadın özüdür
onlar; artık aşağıyla, yukarıyla bağları mı olur? Onların övünmeleri
Tanrıyladır; Tanrı da yukardan, aşağıdan
münezzehtir. Şu aşağı-yukarı, bize göredir; çünkü ayağımız, başımız var
bizim. Tanrı rahmet etsin,
esenlikler versin, Mustafâ buyurdu ki: "Onun ağması balık karnında oldu,
bense göğe ağdım, Arş'a vardım
dîye beni, Yûnus'tan üstün tutmayın." Yâni, beni dedi, bu yüzden üstün
tutacaksanız tumayın; çünkü onun
ağması balık karnında oldu; bense göklerin yücesine ağdım; fakat Ulu
Tanrının ne aşağısı vardır, ne
yukarısı. Yukarıya nasıl vurur, görünürse, aşağıya da öyle vurur; öyle
görünür; balık karnına da öyle vurur,
Öyle görünür. O yüceden de münezzehtir, aşağıdan da. Her yer birdir onca.
Çok kimseler vardır ki başarırlar, maksatları bam-başkadır; Tanrının
maksadıysa bam-başka. Tanrı,
Muhammed dinini ululamak, yaymak, dünya durdukça durdurmak istedi. Bak da
gör; Kur'ân için ne kadar
tefsîrler yapıldı; onar-onar ciltler, sekizer-sekizer ciltler,
dörder-dörder ciltler. Bunları meydana getirenlerin
maksatları, kendi üstünlüklerini göstermek. Zemahşerî, kendi üstünlüğünü
göstermek için bunca gramer,
lûgat, yerinde kullanılmış söz incelikleriyle "Keşşâfı” meydana getirdi;
maksadı kendi üstünlüğünü, kendi
bilgisini göstermekti; fakat bununla da asıl maksat meydana geliyordu ki o
da Muhammed dininin
ululanmasıydı. Şu halde bütün halk, tanrı işini görmede; fakat Tanrının
maksadından haberleri bile yok;
onların maksatları başka. Tanrı, dünyanın durmasını istiyor da onları
isteklere düşürüyor. Kadına, zevk
almak için yaklaşırlar; fakat ondan bir oğlan doğar. Böylece güzelliği
için, tatlılığı yüzünden bir işe
koyulurlar; fakat o iş âlemin durmasına sebep olur . Demek ki gerçek
yönünden Tanrıya kulluk ediyorlar;
ediyorlar amma o kuruntuyla yapmıyorlar bu işi. Gene bunun gibi hani,
mescitler yaptırırlar; kapısına,
duvarına, tavanına bunca paralan harcarlar. Fakat itibar kıbleyedir;
maksat odur; ululanan kıbledir;
yapanların, düzüp-koşanlann maksadı bu değildir amma bu işlerle kıble,
ululandıkça ululanır.
Erenlerin şu büyüklüğü, görünüşte değildir. İyvallâh, onların yüceliği,
büyüklüğü var amma neliksizniteliksiz.
Şu dirhem puldan üstündür ya, görünüşte değildir bu. Meselâ dirhemi dama
koysan, altını da
aşağıya; kesin olarak herhalde üstün olan altındır; inci, lâ'l de altından
üstündür; ister aşağıda olsun, ister
yukarda. Hani kepek, kalburun üstündedir de un altında kalmıştır; onun
gibi tıpkı; kesin olarak üst olan
undur, isterse altta olsun. Şu halde yücelik görünüşte değildir; anlamlar
dünyâsındadır; o öz, onda varken
herhalde odur üst olan, odur yüce olan.
25. BÖLÜM
Birisi içeriye girdi (Mevlânâ) buyurdu ki:
Sevgilidir, alçak gönüllüdür o. Bu, mayasında var onun. Hani meyvesi çok
olan dal gibi; o meyve
onu aşağıya eğer. Meyvesi olmayan dalsa selvi gibi yücelere baş çeker.
Meyve haddini aştı mı da
büsbütün yerlere döşenmesin diye o dala direkler dayarlar. Tanrı rahmet
etsin, esenlikler versin,
Peygamberimiz pek alçak gönüllüydü; çünkü önden-sondan bütün dünyanın
meyvesi onda toplanmıştı; bu
yüzden de herkesten daha alçak gönüllüydü. "Selâm vermede Tanrı Elçisi'ni
kimse geçememiştir."
Peygamber'den önce kimse ona selâm verememiştir; çünkü Peygamber, sonsuz
bir gönül alçaklığıyla
ondan önce selâm verirdi. Fakat tutalım önce selâm vermesin, gene de gönlü
alçak olan oydu, selâmda ilk
davranan oydu; çünkü selâmı ondan öğrendiler, ondan duydular. Öncekiler
de, sonra gelenler de, hepsi
onun vuruşudur, hepsi onun gölgesi. Bir kişinin gölgesi, eve ondan önce
girse gölge, görünüşte öncülük
eder görünür amma gerçekte ilk giren, o kişidir. Çünkü gölge, ona uyar. Bu
huylar, şimdi meydana gelmiş
de değil. Tâ o vakitten, Âdem'in zerrelerinde vardı. Onun
parça-buçuklarında vardı bu zerreler. Kimisi
aydındı, kimisi yarı aydın, kimisi de karanlık. Bu, şimdi meydana çıkmada.
Fakat bu aydınlık, bu ışıklık,
daha öncedir; onun zerresi Âdem'de hepsinden daha arıydı, daha aydındı,
daha alçak gönüllüydü.
Kimi insan vardır, öne bakar; kimi insan vardır, sona bakar. Sona bakanlar
üstündür, büyüktür;
çünkü görüşleri sonadır son-uca. Öne bakanlarsa daha has kişilerdir.
Onlar, sona bakmamıza ne hacet var
derler. Mademki buğday ekmişlerdir önce, elbette arpa bitmeyecek sonunda.
Arpa ekenler de buğday
biçmeyecekler. Şu halde onlar öne, başlangıca bakarlar. Bir bölük halk da
vardır, daha da hastır onlar; ne
öne bakarlar, ne sona. Onların hatırına ne ön gelir, ne son; onlar.
Tanrıya dalıp gitmişlerdir. Bir bölük halk
daha var ki dünyâya dalmış... Onlar da öylesine gaflete dalmışlardır ki ne
öne bakabilirler, ne sona;
bunlar, cehennem otlarıdır. Şu halde anlaşıldı ya, temel Muhammed'dir;
"Sen olmasaydın gökleri
yaratmazdım" denmiştir ona. Yücelikten, gönül alçaklığından, buyruk
yürütmeden, yüksek rütbelerden ne
varsa hepsi de onun bağışıdır, onun gölgesi; çünkü ondan meydana gelmiştir
bunlar. Hani şu el ne
yaparsa aklın gölgesidir o; onun gibi, aklın gölgesi vuruyor ele. Aklın
gölgesi yok amma gene de gölgesiz
bir gölgesi var; hani kimi insanın varlıksız bir varlığı vardır ya; tıpkı
onun gibi. Bir adama aklın gölgesi
vurmasa bütün uzuvları hareketten kalır. El, tutup kav-rayamaz; ayak, adım
atıp yol yürüyemez; göz,
birşey göremez; kulak, bir-şey duysa ters duyar. Şu halde bu organların
hepsi de aklın gölgesi yüzünden
doğru, düzgün, iyi işler görüyorlar, yerinde işler başarıyorlar; gerçekte
bütün o işler, akıldan meydana
geliyor, organlar birer araç. Böylece bir insan da vardık ki pek büyüktür,
vaktin halîfesidir; o Akl-ı Küll'e
benzer; insanlarsa onun organlarıdır sanki; ne yaparlarsa onun gölgesiyle
yaparlar. Onların birinden ters
işler meydana gelirse bu, Akl-ı Küll'ün gölgesini, o adamın başından
aldığındandır. Bir adam delirmeye
başlar hani, beğenilmeyecek işlere koyulur; herkes de anlar ki aklı
başından gitmiştir onun; akıl, gölge
salmamaktadır ona; aklın gölgesinden, aklın korunmasından uzak düşmüştür
o. Akıl, melek cinsindendir.
Meleğin şekli yoktur amma kolu-kanadı vardır; aklınsa ne şekli vardır, ne
kanadı; böyle olmakla beraber
gerçekte birdir onlar; bir işi başarırlar; huyları da birdir. Mâdemki bir
işi görmedeler, görünüşe bakmamak
gerek. Onların görünüşünü yaktın, erittin mi hepsi de akıl olur; ne kolu
kalır, ne kanadı. Demek ki bildik,
öğrendik ki hepsi de akıl olur; ne kolu kalır, ne kanadı. Demek ki bildik,
Öğrendik ki hepsi de akıldır; fakat
bedene bürünmüş; bu yüzden de onlara görünen akıl derler. Hani mumdan bir
kuş yaparlar; o gene o
mumdur, bir şekle bürünmüştür amma gene o mumdur o. Buz da böyledir.
Erittin mi su olur. Buz haline
gelmeden önce de suydu; kimse onu eliyle tutamazdı, ele-avuca sığmazdı.
Fakat buz haline gelince elle
tutulabilir, eteğe konabilir. Aradaki fark bundan ibârettir. Yoksa buz, o
sudur, ikisi de birşeydir. İnsanın
hali de şöyledir: Meleğin kanadını, getirip eşeğin kuyruğuna bağlamışlar;
olabilir ya demişler, eşek,
meleğin ışığından ışıklanır; onunla görüşüp konuşma yüzünden melek olur.
Eşeğin onun rengine
boyanması, melek olması mümkündür çünkü,
Beyit
Îsâ, akılla yüceldi, göklere ağdı;
Eşeğinin de yarım kanadı olsaydı eşeklikte kalmazdı.
Eşeğin insan olmasına ne diye şaşılsın; Tanrının herşeye gücü yeter. Şu
çocuk, ilk doğduğu zaman
eşekten de beterdir(*). Elini pisliğe atar, yalamak için ağzına götürür.
Anası döver, bırakmaz onu.
Eşeğinse bari bir ayırdedişi var; işerken, üstüne sidik sıçramasın diye
ayaklarını açar. Ulu Tanrı, eşekten
beter olan bir çocuğu insan ederse, eşeği insan yaparsa ne diye şaşılsın.
Tanrının katında şaşılacak hiçbir
şey yoktur. Kıyamette insanın bütün organları teker-teker, ayrı-ayrı, eli,
ayağı, öbür organları söz
söyleyecek. Felsefeciler bunu te'vîl ederler de el nasıl söz söyleyebilir
derler; elde bir iz, bir eser
peydahlanır da söz yerine geçerse o başka. Hani bir yara olur, bir çıban
çıkar da el söz söylüyor, isilik
veren birşey yedim de böyle oldum diyor denebilir. Yahut el yaralansa,
yahut da kararsa el söz söylüyor,
beni bıçak kesti, yahut isli tencereye süründüm diyor denebilir. Elin,
öbür organların söz söylemesi böyle
olabilir derler. Sünnîler hayır derler; olamaz. O el, o ayak, duyulacak
sözler söyler; dil nasıl söylerse hani.
Kıyamet gününde insan, ben çalmadım diye inkâr eder. El, evet, çaldın, ben
de aldım diye apaçık söyler.
Adam, yüzünü eline, ayağına tutar da sen söz söylemezdin, nasıl oluyor da
konuşuyorsun der. "Herşeyi
söyleten Tanrı bizi konuşturdu" derler; herşeyi söze getiren; kapıyı,
duvarı, taşı, kerpici söyleten, bizi de
söyletti; herşeye söz söyleme gücünü veren Yaratıcı, nasıl senin dilini
söze getirdiyse bizi de söze getirdi
derler. Dilin bir et parçasıdır, elin bir et parçası. Bir et parçası olan
dilin söz söylemesi akla sığar mı? Çok
et parçası görmüşsündür; söz söylemeleri sence mümkün görünmez; görünmez
amma Tanrıya göre dil bir
bahanedir: Söz söyle buyurdu mu söz söyler. Neye de söyle buyurur,
hükmederse söyler.
Söz, dinleyenin miktarına göre söylenir. Bizim sözümüz su gibidir; subeyi
akıtır onu. Su ne bilsin
subeyi hangi eliyle hıyar ekilmiş yere mi akıtmıştır onu, lâhana ekilmiş
yere mi, yoksa soğan ekilmiş yere
mi? Şunu biliriz ancak; su çok geldi mi o yerler daha susuzdur; az gelirse
orası dar bir yerdir; bir bahçedir,
yahut dört duvarla çevrilmiş küçücük bir yerdir. "Tanrı, dinleyenlerin
anlayışlarına göre hikmet ilham eder
öğüt verenlere." Ben ayakkabı dikicisiyim; deri geniş amma ayak ne kadarsa
o kadar keserim, o kadar
dikerim.
İnsanın gölgesiyim, insanın boyuncayım;
Boyu ne kadarsa o kadarım ben.
Yeraltında hayvancıklar vardır; yeraltında yaşarlar; karanlıktadır onlar.
Yaşadıkları yerde göze,
kulağa muhtaç değillerdir. O yüzden de gözleri, kulakları yoktur. Göze,
kulağa ihtiyâcı olmayana ne diye
göz, kulak versin? Yoksa Tanrıda göz, kulak az değil, yahut nekeslik yok.
Fakat birşeyi ihtiyâca göre verir.
İhtiyâcı olmayana birşey verecek olursa o şey, ona yük olur. Tanrının
hikmeti, lütfü, keremi yükü almaktır;
iş böyleyken nasıl olur da birisine yük yükler? Meselâ keser, testere,
törpü gibi dülger araçlarını bir terziye
versen, bunları al desen, ona yük olur bunlar; terzi bu araçlarla iş
göremez ki. Şu halde Tanrı, birşeyi
ihtiyâca göre verir. Bu, şuna benzer hani; yeraltında yaşayan o kurtlar, o
karanlıkta yaşar-giderler. Bir
bölük halk da vardır; şu dünyâyı yeter bulurlar, bu dünyâya ihtiyaçları
yoktur; Tanrıyla buluşmayı
özlemezler. Can gözü, akıl kulağı, ne işlerine yarar onların. Şu baş
gözüyle bu dünyâ işi olur-gider; o yana
gitmeyi kurmazlar bile; onlara nasıl olur da can gözü verir? İşlerine
yaramaz ki.
Sanma ki yol alanlar yok,
İzleri belirmeyen olgun kişiler yok
Sen sırlara mahrem değilsin de
Sanıyorsun ki başka çeşit erler yok.
Şimdi dünya, gafletle durur. Gaflet olmasa bu dünya kalmaz. Tanrıyı
özleyiş, ahreti anış, esriyip
kendinden geçiş öbür dünyanın mîmârıdır. Tümden yüz gösterse bunlar,
tümden o dünyâya gideriz,
burada kalmayız. Ulu Tanrı burada kalmamızı, iki dünyânın olmasını diledi
de iki kâhya dikti. Biri gaflet,
öbürü uyanıklık; böylece iki dünyâ da mâmur olur-gider.
(*) Satırın kenarına arapça, "hamdolsun Tanrıya ki insan şeklinde eşek
yarattı-hadîs" sözü yazılmıştır.
26. BÖLÜM
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Katımda, yahut ben yokken lûtuflarda bulunuyorsunuz, çabalarda
bulunuyorsunuz. Açıkça teşekkür
etmiyorsam, sizi ululamıyorsam, sizden özür dilemiyorsam, bunlarda kusur
ediyorsam kendimi büyük
gördüğümden, yahut aldırış etmediğimden, yahut da nîmet verenin hakkını,
karşılığında sözle, işle ne
mükâfatta bulunacağını bilmediğimden değil. Fakat sizin ter-temiz
inançınızdan biliyorum ki siz, onu
özden, Tanrı için yapıyorsunuz, ben de özrünü Tanrı dilesin diyorum, ona
bırakıyorum. Mâdemki yaptığını
onun için yaptın; teşekkür etmeye kalkışsam, dille sizi ululasam, övsem
Tanrının vereceği sevâbın bir
kısmını ben vermiş olurum. Çünkü bu gönül alçaklığı göstermeler teşekkür
etmeler, övmeler, dünya
tadıdır. Dünyâda bir zahmettir, çekersin ya; bu, bir mal vermeye, bir
mevki bağışlamıya benzer; bunun
karşılığının da tümden Tanrıdan gelmesi daha iyi. Bu yüzden teşekkür
etmiyorum. Zâti teşekkürde
bulunmak, dünya istemektir. Çünkü mal yenmez ki, mal olduğundan istenmez
mal. Malla at alırlar,
halayıkçağız alırlar, köle alırlar; bir mevki elde etmek isterler; böylece
de övülmeyi dilerler. Zâti dünyâ
dediğin de adamın büyük, saygı değer olmasıdır; böyle olan adamı överler,
sayarlar.
Buhârâ'nın Dokumacı Şeyhi, büyük bir erdi; gönül ehliydi. Bilginler,
büyükler, onun katına gelirler
ziyâretine varırlar, tapısında diz çökerler, otururlardı. Şeyh, anadan
doğduğu gibiydi, okuma-yazma
bilmezdi. Kur'ân'ın tefsîrini, hadîsi onun dilinden duymak isterlerdi.
Derdi ki: Ben arapça bilmem; âyeti,
hadîsi benim dilime çevirin de anlamını söyleyeyim. Âyeti diline
çevirirlerdi. O tefsîr etmeye, gerçek
anlamlarını söylemeye koyulurdu. Tanrı rahmet etsin, esenlik versin derdi;
Mustafâ, filân duraktayken bu
âyeti söyledi. Sonra o durağın makamları böyledir der, o durakların, o
yolların hallerini, oraya ağmayı
etraflıca anlatırdı. Bir gün Muarrif Alevî, onun tapısında kadıyı övüyor,
dünyâda böyle bir kadı olmaz,
rüşvet almıyor; eşi yok; pervâsız; özü doğru; Tanrı için halka adâletle
muâmele etmede diyordu. Şeyh
dedi ki: Şimdilik rüşvet almıyor diyorsun; biyol yalan bu söz. Sen
Alevîsin, Mustafâ soyundansın, sonra da
tutuyor, onu övüyorsun; bu rüşvet değil mi? Onun karşısında onu övüyor,
onu anlatıyorsun; bundan daha
iyi rüşvet mi olur?
Tirmiz Şeyhülislâmı, Seyyid Burhâneddin, gerçekle ilgili sözleri güzel
söylüyor; bunun sebebi de
şeyhlerin kitaplarını, sözlerini, onların sırlarıyla ilgili yazıları
okumuş olması dedi. Birisi, sen de okuyorsun;
nasıl oluyor da Öyle söz söylemiyorsun dedi. Dedi ki: Onda dert var,
savaşma var, ibâdet var. Adam peki
dedi, neden bunu söylemiyorsun, neden bu, hatırına bile gelmiyor da
okumasını söylüyorsun? Temel olan
bu, biz onu söylüyoruz, sen de onu söylesene. Onlarda, o dünyânın derdi
yok. Kimisi ekmek yemeğe
gelmiş, kimisi ekmeği seyretmeye. Bu sözleri öğrenip satmayı isterler. Bu
sözler, bir geline, güzel bir
halayıkçağıza benzer; onu, satmak için alırlar hani. O halayıkçağız, onu
ne diye sevsin, ne diye ona gönül
versin. O alış-verişte bulunan kişinin aldığı tat, satıştadır; erliği
yoktur onun; halayıkçağızı satmak için
alıyor; erliği, erkekliği yok ki halayıkçağızı kendisi için alsın. Puştun
eline, güzelim bir Hint kılıcı geçse onu,
satmak için alır. Yahut bir babayiğidin yayı, eline düşse onu da satmak
için alır. Çünkü onra o pazı yoktur
ki tutsun da o yayı çeksin. O, yayı istese bile kirişi için ister; fakat
kirişi çekecek gücü de yoktur; sadece
kirişi sever. Onu da sattı mı, parasını allığa, rastığa verir puşt, başka
ne yapacak ki? Onu sattıktan sonra
ondan daha iyi ne alacak acaba?
Süryancadır bu söz; sakın anladım demeyin. Ne kadar çok anlar, bellersen o
kadar uzak düşersin
anlamaktan, bellemekten. Bunun anlayışı, anlayışsızlıktır. Senin uğradığın
belâ, düştüğün musibet, elde
ettiğin yoksunluk, o anlayıştandır. O anlayıştan kurtulman gerek ki birşey
olasın. Sen diyorsun ki kırbamı
denizden doldurdum, deniz, kırbama sığdı; mümkünü yok bunun. Evet, kırbamı
denizde yitirdim dersen bu
söz güzel; temel olan da bu. Akıl, seni padişahın kapısına götürünceyedek
güzeldir, dilenir. Onun kapısına
geldin mi aklı boşa; o anda akıl, ziyan verir sana; yolunu keser. Meselâ
biçilmemiş bir kumaştan bir
kaftan, yahut bir cübbe diktirmek istiyorsan akıl, seni tutar, terziyedek
götürür. Akıl, bu ânadek iyidir; seni
terziye ulaştırır. Şimdi bu anda aklı boşamak gerek; terziye karşı kendi
düşünceni bırakmak gerek. Hasta
da böyledir. Aklı o zamanadek iyidir ki onu tutar, hekime götürür. Hekime
vardıktan sonra aklı bir işe
yaramaz artık; kendisini hekime tapşırması gerek.
Senin gizli-gizli attığın nâralar, dostların kulaklarına geliyor;
duyuyorlar onlar.Birşeyi olan, bir özü,
bir derdi bulunan kişi anlaşılır. Deve katarının içindeki esrik deve,
gözünden, yürüyüşünden, ağzının
köpürüşünden, daha da başka şeylerinden belli oluverir: "Secdelerinin
izleri yüzlerinden belli olur,
yüzlerinde görünür." Ağacın kökü ne yiyorsa ağacın gövdesinden, başından,
dallarından, yapraklarından,
meyvelerinden belli olur. Birşey yiyip içmemiş ağaçsa solar-sararır; nasıl
olur da attığınız şu yüce nâralar
gizli kalır? Bu nâraların sırrı, bir sözden sözler anlamanız, bir harften
nice şeyler duymanızdır. Hani birisi,
Vasît okumuştur, büyük-büyük kitaplar okumuştur. Tenbîh'ten bir sözdür,
duyar; onun şerhini okumuştur;
o bir tek meseleden temeller, meseleler anlar. Tenbîh'in bir tek harfini
duyunca hay der, yâni ben bu
sözde birçok şeyler görmedeyim; onu elde etmek için zahmetler çekmişim,
gecelerimi gündüz etmişim,
defîneler bulmuşum demek ister. "Göğsünü açıp ferahlatmadık mı" denmiştir
ya, gönül anlatılmaya kalkışılsa
sonu gelmez. Oysa o şerhi okumuştur; bir işâretten birçok şeyler anlar.
Fakat okumaya daha yeni
başlayan, o sözden anlamını anlar; ne haberi vardır onun, ne de hay-hay
eder, nâralar atar.
Söz, duyanın miktarına göre söylenir, dinleyen, o hikmeti ne kadar çekmeye
uğraşır, ne kadar
onunla gıdalanırsa hikmet, o kadar söylenir. O istemezse hikmet de
söylenmez, yüz göstermez. Ne
şaşılacak şey der, neden söz söylemiyor? Söyleyecek olan da ne şaşılacak
şey diye cevap verir, neden söz
söyletmiyor? Sana dinleme gücünü vermeyen, söyleyene de söyleme isteği
vermiyor. Tanrı rahmet etsin,
esenlikler versin; Mustafâ'nın zâmanında bir kâfirin Müslüman bir kölesi
vardı; mayası temiz bir köleydi.
Sahibi, tasları al da hamama gidelim dedi. Yolda mescidin önünden
geçiyorlardı. Mustafâ, sahâbeyle
mescidde namaz kılıyordu. Köle, efendim dedi, Ulu Tanrı hakkıyçin şu tası
bisoluk tut da iki rek'at namaz
kılıvereyim; kılar-kılmaz gelirim. Köle mescide girdi, namaz kıldı. Tanrı
rahmet etsin, esenlikler versin,
Mustafâ, dışarı çıktı; bütün sahâbe de dışarı çıktı. Köle mescidde
yapayalnız kaldı. Efendisi, kuşluk
çağınadek bekledi, a köle, çık dışarı diye bağırdı.Köle, bırakmıyorlar
beni diye cevap verdi. İş sınırı aşınca
adam, başını mescidden içeri uzattı; bırakmayan kimdir, onu görmek
istiyordu. Ne kimseyi gördü, ne
kimsenin gölgesini, ne bir ayakkabı vardı, ne kımıldayan kimsecik. Köleye,
seni dışarı bırakmayan kim
dedi. Köle, seni içeriye sokmıyan biri var ya dedi, beni dışarı bırakmayan
o. Sen onu görmezsin hani, zâti
insan, görmediği, duymadığı, anlamadığı şeye âşıktır. Gece-gündüz onu
arar, ister; görmediğime kulumköleyim
ben der. Anladığından, gördüğünden usanır, kaçar. Bu yüzdendir ki
filozoflar, Tanrının
görüleceğini inkâr ederler; derler ki görürsen doyabilir, usanabilirsin,
buysa olamaz. Sünnîlerce o, bir
renkte, bir şekilde görünürse usanılır. Her solukta yüzlerce renkte,
yüzlerce şekildedir. "Hergün bir iştedir
o." Yüz binlerce yıllar görünse bir görünüşü, bir görünüşüne hiç mi
benzemez. Sen de şu anda Tanrıyı
izlerinde, işlerinde görüp duruyorsun. Her solukta çeşit-çeşit görmedesin;
bir işi, bir işine hiç benzemiyor.
Sevinç vaktinde bir başka görünüş, ağlayış vaktinde bir başka görünüş,
korku vaktinde bir başka görünüş,
umut vaktinde bir başka görünüş. Tanrının işleri, işlerinin görünüşü,
izlerinin-eserlerinin görünüşü, renkrenk,
çeşit-çeşit olur, bir-birine benzemezse elbette zâtının görünüşü de
böyledir, işlerinin görünüşüne
benzer. Onu, bununla kıyasla. Sen de bir parça-buçukken Tanrının gücüyle
bisolukta bin hale geliyorsun,
bir kararda durmuyorsun.
Kullardan kimi kullar vardır, Kur'ân'dan Tanrıya varırlar; kimisi de
vardır, hastır; Tanrıdan gelirler de
Kur'ân'ı burada bulurlar; bilirler, anlarlar ki onu Tanrı yollamıştır.
"Biziz Kur'ân'ı indiren; ve gerçekten de
biziz onu koruyacak olan." Müfessirler derler ki bu âyet, Kur'ân
hakkındadır. Bu tefsîr de iyidir amma şu da
var: Yâni sana bir öz, bir istek, bir sürek verdik; onu koruyan,
yitirmeyen, bir yere ulaştıran da biziz. Sen
bir kere Tanrı de, ondan sonra ayağını dire; bütün belâlar sana
gelir-çatar. Birisi, Tanrı rahmet etsin,
esenlikler versin, Mustafâ ya dedi ki: Gerçekten de seni seviyorum ben.
Mustafâ dedi ki: Aklını başına al,
ne diyorsun sen? Adam, seni seviyorum dedi. Mustafâ, aklını başına al, ne
diyorsun sen dedi. Adam
tekrar, seni seviyorum ben deyince Mustafâ, öylesine ayağını dire dedi;
kendi elinle seni öldüreceğim, vay
sana. Birisi, Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Mustafâ'nın
zamanında, tapısına geldi de dedi ki: Senin
bu dinini istemiyorum, vallahi istemiyorum, bu dini geri al. Senin dinine
girdim gireli bir gün olsun,
dincelmedim; mal gitti, kadın gitti, çocuk gitti; saygı görmem kalmadı,
gücüm-kuvvetim kalmadı, dileğim isteğim
kalmadı. Mustafâ, hâşâ dedi; benim dinimin şânından değildir ki bir yere
gitsin, birinin gönlüne
yerleşsin de o adamı kökünden söküp atmasın; evini-barkını silip
süpürmesin, ter-temiz etmesin de geri
gelsin; "Ona ancak ter-temiz olanlar dokunabilirler." Nasıl sevgilidir o
ki sende kıl kadar bile olsa, kendini
sevmek, varlığına bağlanmak varken kendisine yol versin sana. Dostun yüz
göstermesi için adamın,
tümden kendinden de, dünyadan da usanması, kendine düşman kesilmesi gerek.
Bizim dinimiz de hangi
gönülde yerleşirse o gönlü Tanrıya ulaştırmadıkça, gerekmeyen şeyleri o
gönül ıssından ayırmadıkça
ondan el çekmez. Peygamber buyurdu ki: Şunun için din-celmedin, gam
yemedesin: Gam yemen, önceki
sevinçleri, neş'eleri kusmandır. Mîdende onlardan birşey kaldıkça yemen
için sana birşey vermezler;
kusarken kimse birşey yiyemez. Kusması kesildi mi, o vakit yemek yer. Sen
de sabret, gam yeme; gam
yemen kusmaktır; kusman bitti mi bir neş'edir, çıkagelir; hem öylesine bir
neş'e ki gam yok onda; öylesine
bir gül ki tiken yok onda; öylesine bir şarap ki başağrısı vermez o.
Dünyâda gece-gündüz dincelme,
esenleşme istiyorsun. Bunun dünyâda olmasına imkân yok; amma gene de bir
soluk bile isteği
bırakamıyorsun. Dünyâda bir rahata ersen, bir huzur bulsan bile o rahat, o
huzur, çakıp giden, durmayan
bir şimşek gibidir. Hem de nasıl bir şimşek? Dolularla dop-dolu,
yağmurlarla dop-dolu, karlarla dop-dolu,
mihnetlerle dop-dolu bir şimşek. Meselâ birisi, Antalya'ya gitmek istese,
fakat Kayseri yolunu tutsa,
Antalya'ya varacağını umsa da, çabadan vazgeçmese de bu yoldan Antalya'ya
ulaşması mümkün değildir;
ancak Antalya yolunu tutarsa, topal da olsa, arık da olsa gene varır,
erişir; çünkü yolun sonu orası. Dünya
işi bile zahmetsiz, eziyetsiz kolaylaşmıyor, ahret işi de böyle.Bâri şu
zahmeti, şu eziyeti ahretten yana
harca da yitmesin. Sen diyorsun ki: Ey Muhammed, al benim dinimi,
dincelmiyorum ben. Bizim dinimiz,
adamı dilenen şeye ulaştırmadıkça bırakır mı hiç?
Hani anlatırlar, bir öğretmen, yoksulluğundan kış günü, sâdece ketenden
bir cübbe giyinmişti.
Olacak bu ya, sel de dağdan bir ayıyı sürükleyip götürüyordu. Ayının başı,
su içindeydi, gizlenmişti.
Çocuklar sırtını gördüler de hoca dediler, işte bir kürk, suya düşmüş, sen
de üşüyorsun; al onu. Hoca pek
muhtaçtı, pek üşüyordu. Bu yüzden postu almak için suya atıldı. Ayı,
hocaya pençe attı. Adamcağız, su
içinde ayıya tutulmuş-kalmıştı. Çocuklar, öğretmen, kürkü getir,
getiremiyorsan bırak da sen gel diye
bağırdılar. Öğretmen, ben kürkü bırakıyorum amma kürk beni bırakmıyor, ne
yapacağım, ben de
bilmiyorum dedi.
Tanrı özleyişi ne vakit bırakır seni? Burada şükretmek gerek ki irâdemiz,
elimizde değil, Tanrı
elindeyiz biz. Hani çocuk, küçükken sütten, anasından başka birşey bilmez;
tapacak odur ancak ona. Ulu
Tanrı, hiç onu, bu halde bırakır mı? Daha ileri çeker; ekmek yemeye, oyun
oynamaya düşürür. Derken
oradan da çeker, akıl durağına ulaştırır. Şu çocukluk, öbür dünyâya göre
de tıpkı-tıpkısınadır; öbür
dünyâda da bir başka meme var; seni hâline koymaz, Öylesine bir yere
ulaştırır ki o hâlin çocukluk
olduğunu, hiçbir şeye yaramadığını anlarsın. "Şaşarım bir bölük halka ki
onları zincirlere bağlarlar da
cennete sürüklerler." "Tutun, bağlayın onları zincirlerle." Sonra
nîmetlere ulaştırın, sonra da olgunluğa
ulaştırın. Balıkçılar, balığı birden avlamazlar. Olta, balığın boğazına
takıldı mı, kanı aksın, gevşesin,
arıklasın diye birazcık çekerler. Sonra hâline bırakırlar. Derken gene
çekerler. Sonunda tam arık-laşır, o
vakit tutup alırlar. Aşk oltası da insanın boğazına takıldı mı, kendisinde
bulunan güç, pis kan, yavaş-yavaş
ondan akıp gitsin diye Ulu Tanrı, onu yavaş-yavaş çeker. "Gerçekten de
daraltan da Tanrıdır, genişleten
de."
"Tanrıdan başka yoktur tapacak" sözü, herkesin inancıdır. Bir de hasların
inancı var. Hasların
inancı, "Ondan başka varlık yoktur" sözüyle belirtilir. Hani bir kişi,
rüyâda padişah olduğunu görür. Tahta
kurulmuştur; kullar, perdeciler, beyler, çevre yanında ayakta durmadadır.
Padişah olmam gerek, hem de
benden başka padişah yok der. Bir de uyanır, bakar ki evde, kendisinden
başka kimsecikler yok. Bu kez,
benim der, benden başka kimse yok. Fakat buna uyanık göz gerek, uykulu
göz, göremez bunu, onun işi
değildir bu. Her bölük, öbür bölüğe aslı yoktur der. Bunlar, gerçek biziz,
vahiy bize gelmiş, onların aslı yok
der. Onlar da bunlara bu çeşit söyler. Böylece yetmiş iki millet,
birbirlerine, aslı yok der. Şu halde hepsi de
şunda birleşiyor: Diyorlar ki hepsine de vahiy gelmemiş; demek ki vahyin
yokluğunda birleşiyorlar; gene
bir bölüğe vahiy geldiğinde de hepsi bir, bunda da birleşiyorlar. Şimdi
aklı-fikri başında bir ayırdeden inanç
ıssı gerek ki o bir bölük hangisidir, bunu bilsin, anlasın, "İnanan,
anlayışlıdır, ayırdedicidir."
(Birisi) sordu, dedi ki: Bilmeyenler, anlamayanlar çok, bilenler,
anlayanlar az.
Bilmeyenlerle, özü düz olmayanlarla bilenleri ayırdetmeye kalkışsak bu iş
uzun sürmez mi?
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Bilmeyenler çoktur, bilenler azdır amma o azı bildin mi hepsini bilmiş
olursun. Hani bir avuç
buğdayı bildin mi, dünyâdaki bütün buğday ambarlarını bilmiş olursun ya;
hani birazcık şekeri tattın, tadını
anladın mı, yüz çeşit tatlı yapsalar şekeri biliyor, anlıyorsan, yediğin
şeyde şeker bulunduğunu bilir,
anlarsın ya; onun gibi işte. Boynuz kadar bir şeker kamışını emen kişinin
şekeri tanıyıp bilmemesi için iki
boynuzlu olması gerek.
Size bu söz, tekrar gibi görünür; bu da ilk dersi anlamamış olmanızdandır;
bu yüzden bize de hergün,
bunu söylemek gerekiyor. Hani bir öğretmen, bir çocuğu üç ay okutmuş,
çocuk gene de "elifte birşey yok"
sözünü geçememiş. Çocuğun babası gelmiş de galiba demiş, hizmette
kusurumuz var; bir kusurda
bulunduysak buyurun da daha çok ağırlayalım sizi. Öğretmen, yok demiş;
sizin kusurunuz yok; fakat
çocuk bu dersi geçemiyor. Çocuğu çağırmış; "elifte birşey yok" de demiş.
Çocuk, "birşey yok" demiş,
"elifte" diyememiş. Muallim demiş ki: "Görüyorsun, hal, gördüğün gibi; bu
dersi bile geçemedi, bunu bile
öğrenemedi; ona yeni bir ders nasıl vereyim?
(Mevlânâ) hamd âlemlerin rabbi Allah'a dedi de sonra buyurdu ki:
Şimdicek, hamd âlemlerin rabbi Allaha dedik ya; ekmek, nîmet azaldı,
yedik, bitirdik diye değil bu
hamd. Nîmetin sonu yok; fakat iştah kalmadı, konuklar doydular; o yüzden
hamd Allaha dendi. Bu ekmek,
bu nîmet, dünyâ ekmeğine, dünyâ nîmetine benzemez; çünkü dünyâ ekmeğini,
dünyâ nîmetini, iştahsız
olarak da, dilediğin kadar zorla yiyebilirsin; çünkü canı yoktur; nereye
çekersen seninle gelir; canı yoktur
ki senden çekinsin, dilemediği yere gitmesin. Bu, Tanrısal nîmetin
tersinedir. Tanrısal nîmet, hikmettir;
canlı bir nîmettir. İştahın varsa, adam-akıllı üstüne düşersen senin
yanına gelir, sana gıdâ olur. Fakat
iştahın kalmadı, üstüne düşmedin mi, onu zorla yiyemezsin, zorla kendine
çekemezsin. Yüzünü örter,
kendini göstermez sana.
Kerâmet hikâyelerini söyledi de buyurdu ki:
Birisi, bir gün içinde, yahut bir solukta Kâbe'ye gider; bu o kadar
şaşılacak birşey de değildir,
kerâmet de değil. Sam yelinde de bu kerâmet var; bir günde, bir solukta
dilediği yere gider. Kerâmet, ona
derler ki seni aşağılık bir halden yüce bir hale getirsin de oradan
buraya, bilgisizlikten akla, cansızlıktan
canlılığa sefer edesin. Hani önce topraktın, cansızdın; seni bitki âlemine
getirdi. Bitki âleminden pıhtılaşmış
kan, et âlemine, pıhtılaşmış kan, et âleminden hayvanlık âlemine, oradan
da insanlık âlemine sefer ettin.
Keramet budur işte; ulu Tanrı, böylesine bir yolculuğu sana yakınlaştırdı,
yakın gösterdi; oysa şu açtığın
yollan nasıl aşacaksın, şu konaklarda nasıl konaklayacaksın; gelecek
misin, hangi yoldan geleceksin;
hatırında bile yoktu, vehmine bile gelmezdi. Fakat geldin ya, seni
getirdiler ya; ap-açık görüyorsun ki
geldin. Böyelce seni, çeşit-çeşit, renk-renk yüzlerce bam-başka âlemlere
de götürürler. İnkâr etme;
bundan haber verirlerse kabul et.
Tanrı ondan râzı olsun, Ömer'e armağanlar getirdiler, bir de zehir dolu
bir kâse sundular. Bu neye
yarar dedi. Dediler ki: Birisini ap-açık öldürmeyi uygun bulmazlarsa
bundan birazcık sunarlar ona; içer,
gizlice ölür-gider. Kılıçla öldürülemeyecek bir düşman varsa gizlice ona,
bundan birazcık sunup öldürürler
onu. Ömer, pek güzel birşey getirdin dedi; verin bana onu da içeyim. Bende
pek büyük bir düşman var,
kılıç erişmiyor ona; düyâda ondan daha düşman kimsecik yok bana. Hepsini
birden içmeye hacet yok,
bunun bir zerresi yeter; bu, yüz bin kişiye yeter dediler. Bu düşman da
bir kişi değil dedi Ömer; bin kişinin
yerini tutar; yüz binlerce kişiyi tepesi üstü yerlere yıkmıştır. Kâseyi
aldı, birden başına dikti. Ömer, zehri
içince orda bulunanlar, bir uğurdan Müslüman oldular; senin dinin gerçek
dediler. Ömer dedi ki: Hepiniz
Müslüman oldunuz da bu kâfir, hâlâ Müslüman olmadı.
Ömer'in bu inanışı söylemeden maksadı, herkesin inanışını bildirmek
değildi. Onda o inanç vardı,
hattâ daha da çok vardı; gerçeklerin inançı vardı onda. Fakat maksadı,
peygamberlerin, hasların,
gözleriyle görmüş kişilerin inancıydı; o inançı umuyor, istiyordu. Hani,
dünyânın bucaklarına bir arslanın
ünü yayılmıştı. Halk o arslanı görüp meraktan kurtulmak için uzak
yollardan o ormana yöneldi. Konaklar
aşıp o ormana vardılar, arslanı uzaktan görünce öylece kalakaldılar,
ileriye bir adım bile atamadılar. Bu
arslanı görme sevdasıyla bu kadar yol aştınız; bu arslanın bir huyu vardı:
Kim, yüreklice yanına varırsa
sevgiyle elini uzatır, okşar onu; hiçbir ziyan vermez ona, fakat ondan
biri ürker-korkarsa arslan, kızar ona;
hattâ böylelerin kimisine, benim hakkımda ne de kötü bir sanısı var diye
saldırır da; bunca adım attınız,
yüz yıllık yol aştınız; şimdi arslana yaklaştığınız halde bu durmak da ne?
Bir adım ileri atıverin dediler.
Fakat kimsede o yürek yoktu ki ileriye bir adım atabilsin. Bütün o
adımları attık ya dediler, hepsi de
kolaydı; fakat buradan ileriye bir adım bile atamıyoruz.
Şimdi Ömer'in de o inanışı söylemeden maksadı, arslanın karşısına varınca
ona doğru atılması
gereken o bir adımdı işte. O adımı pek az adam atabilir; haslardan, Tanrı
yakınlarından başkalarının işi
değil bu. O inanç, peygamberlerden başkasına nasib olmaz; çünkü onlar,
canlarından el yumuşlardır.
Dost, güzel şeydir; çünkü dost, dostun hayaliyle kuvvet bulur, gelişir,
canlanır. Mecnûn’ a Leylâ'nın
hayâlinin kuvvet vermesine, o hayâlin, Mecnûn'a gıda olması şaşılır mı?
Geçici sevgiyle sevilen sevgilinin
hayâlinde bu kadar güç-kuvvet, bu kadar etki olur, sevgilisine bu kadar
kuvvet bağışlarsa gerçek dosta,
kuvvetler bağışlıyor diye neden şaşıyorsun? Onun hayâli, görünse de
vardır, görünmese de. Hattâ hayâlin
de yeri mi? O, zâti gerçeklerin canı. Ona hayâl derler amma dünyâ da
hayâlle durur. Bu dünyâya gerçek
diyorsun ya, göze görünüyor, duyuluyor da ondan. O anlamlaraysa hayâl
diyorsun; oysa ki bu dünyâ, o
dünyânın parça-buçuğu. İş tersine; hayâl olan asıl bu dünyâ.Çünkü o anlam,
bu dünya gibi yüzlercesini
meydana getirir de hepsi eskir, çürür, yıkılır, yok olur-gider. Gene bir
başka, bir yeni dünya meydana
getirir. Fakat temel olan anlam âlemi güzeldir, eskimez; yenilikten de
münezzehtir, eskilikten de. Onun
parça-buçuklarıdır eskiliğe, yeniliğe bürünen. Onları meydana getirense
ikisinden de münezzehtir, ikisinin
de ötesindedir. Bir mühendis, içinden bir ev kurmayı geçirir, genişliği şu
kadar, uzunluğu bu kadar olsun...
Sofası şöyle olsun, girilecek yeri böyle olsun diye hayâl ederse buna
hayâl demezler; çünkü o gerçek, bu
hayâlden doğmadadır; bu hayâlin parça-buçuğudur. Evet, mühendis olmayan,
gönlünden böyle birşey
geçirir, böyle bir düşünceye kapılırsa ona hayâl derler. Halkın da, mîmar
olmayan, mîmarlık bilgisini
bilmeyen böyle bir adama sen hayâl kurmadasın demesi, süre-gelmiş bir
âdettir.
27. BÖLÜM
Dervişten birşey sormamak daha iyidir. Çünkü ona bir-şey
sorman, âdeta onu
kışkırtman, yalan icad etmeye zorlamandır. Neden mi? Çünkü ona, bedenine
bağlı biridir soru soran. Ona
da bu soruya cevap vermek gerek. Gerçeği söyleyemez; çünkü dinleyen kabul
etmez; o kişiliğin ağzıdudağı,
bu çeşit bir lokmaya lâyık değildir. Şu halde ona, anlayışına göre bir
yalan cevap uydurmak gerek
ki çekilip gitsin. Dervişin söyleyeceği her söz de gerçektir, yalan
değildir hani; fakat o soruya verilmesi
gereken cevâba, kendince söz denecek söze, gerçeğe karşı o cevap, yalan
sayılır; duyanaysa doğrudur,
doğrudan da üstündür.
Dervişin birinin bir yamağı vardı. Onun içir birşeyler derer-devşirirdi.
Günün birinde derip- devşirdiği
şeylerle dervişe yemek getirdi. Derviş yedi, yattı. Geceleyin düşü azdı.
Bu yemeği kimden aldın, getirdin
diye sordu. Yamak, güzel bir kız verdi bana dedi. Derviş, vallahi dedi
yirmi yıldır, düşüm azmamıştı. Bu,
onun verdiği yemekten oldu.
Böylece dervişin de çekinmesi, herkesin lokmasını yememesi gerektir. Çünkü
derviş lâtiftir, herşey
tesir eder ona, herşey görünür, belirir onda. Hani temiz, ak bir elbisede
azıcık bir karalık olsa hemen
görünür ya... Onun gibi. Amma bunca yıldır, pislikten kararmış, aklığı
karalığa dönmüş kap-kara bir
elbiseye binlerce çeşit yağ damlasa, bu elbisede binlerce çeşit kir-pas
bulunsa, halka da görünmez, o
elbiseyi giyene de. Mâdemki iş böyle, dervişin de zâlimlerin, haram
yiyenlerin, bedenine tapanların
lokmalarını yememesi gerek. Çünkü, o kızın lokmasından dervişin nasıl düşü
azdıysa bu çeşit adamların
lokması da dervişe tesir eder, o yabancı lokmanın kötü, bozuk-düzen
düşüncelere dalar.
28. BÖLÜM
Dileyenlerin, gerçek yolcularının virdleri, çabaya, kulluğa
koyulmalarıdır. Zamanı, işlere
bölmek, her iş için bir zaman ayırmak gerek. Böyle yapan, her işi
zamanında yapmayı âdet edinen kişiyi
zaman, bir memur gibi o işe çeker, sürükler. Meselâ sabahleyin kalkınca
ibâdete koyulmak daha iyidir. Nefis
daha yatışmıştır, daha esendir, daha arı-durudur; herkes, kendisine
yaraşan kulluğu, kendi miktarınca yapar,
yerine getirir. "Gerçekten de biz saf kurmuşuz elbet; gerçekten de biz,
noksan sıfatlardan arı olduğunu
söyleriz onun." Yüz binlerce saf var; ne kadar daha temiz olursa o kadar
ileri geçirirler adamı; ne kadar
noksanı varsa o kadar geri safa korlar. "Onları Tanrı geriye atmıştır; siz
de geriye atın." Bu, bir uzun
hikâyedir; fakat hiç kaçılamaz bundan. Kim bu uzun hikâyeyi kısaltırsa
aziz ömrünü, tatlı canını kısaltmış olur;
Tanrı korursa o başka. Erenlerin virdlerine gelince: Anlayabileceğin kadar
söyleyeyim. Şudur onların virdleri...
Sabahleyin kutlu canlar, tertemiz melekler, Tanrıdan başka kimseciklerin
bilemediği halk; çünkü Tanrı pek
kıskançtır, bu yüzden adlarını bile halktan gizli tutar; evet, bunlar,
onlarla dolaşmaya, onlara selâm vermeye
gelirler. "İnsanların, bölük-bölük Tanrı dinine girdiklerini görürsün."
"Melekler, her kapıdan, onların,
tapılarına girerler. Sen onların yanına oturmuşsun; fakat göremezsin
onları, duyamazsın o sözleri, o
selâmlan, o gülüşleri. Şaşılmaz buna; hasta, ölüme yakın hayaller görür;
yanıbaşında oturandan haberi
bile yoktur, ne dediğini duymaz bile. O gerçekler, bu hayallerden bin kere
lâtiftir. Bu hayalleri bile insan
öylesine hastalanmadıkça göremiyor, duyamıyor; o gerçekleri de ölmedikçe
ölümden önce göremez.
Erenlerin hallerindeki inceliği bilen, onların ululuğunu anlayan
ziyâretçi, erenin tapısına çın seherden beri
bunca meleğin, bunca tertertemiz canın geldiğini bilir; böyle bir evrâd
arasında şeyhe zahmet vermemek
için bekler de bekler. Hani padişahın kapısında, sarayında köleler vardır.
Her sabah virdleri vardır onların...
Herbirinin belli bir durağı, belli bir kulluğu, belli bir ibâdeti vardır.
Kimisi uzaktan tapıkılar; padişah bakmaz
onlara; görmezlikten gelir onları. Fakat kullar, padişahı da görürler, ne
yaptığını da görürler. Adam padişah
oldu mu virdi şudur artık: Kullar her yandan, onun tapısına gelsinler;
çünkü kulluk kalmamıştır artık: "Tanrı
huylarıyla huylanın" hükmü yerine gelmiştir. "Ona kulak olurum, göz
kesilirim" buyruğu meydana gelmiştir.
Bu, pek ulu bir duraktır; söylemek de yazıktır. Çünkü ululuğu, u'yla,
le'yle, u'yla anlaşılmaz; onun
ululuğundan birazcığı yol bulsa bu yana; ne u kalır, ne u'nun söylenirken
çıktığı yer... Ne le kalır, ne le'nin
söylenirken çıktığı yer. Ne el kalır, ne bel. Varlık biter; ışıklar
ordusundan varlık şarı yıkılır-gider. "Gerçekten de
padişahlar, bir şara girdiler mi, yıkarlar-yakarlar o şarı." Bir deve,
küçücük bir eve girse o ev yıkılır-gider
amma o yıkık yerde de binlerce defîne bulunur.
Defîne yıkık yerde olur;
Mâmur yerdeyse köpek bulunur, köpek.
Yolcuların duraklarını uzun-uzadıya anlattık; fakat erenlerin hallerinden
ne anlatalım? Ona son yok;
yolcuların hallerineyse son var. Yolcuların son durağı ulaşmaktır.
Erenlerin son durağı nedir? Öylesine bir
buluşma ki ayrılığı yok mu, yok. Üzüm, tekrar dönüp koruk olmaz; olmuş
meyve, bir daha ham bir hale
gelmez artık.
Halkla konuşmayı haram bilirim;
Fakat senin sözün açıldı mı, sözü uzatır da uzatırım.
Vallahi uzatmayacağım, kısa keseceğim.
Kan içiyorum da sen şarap sanıyorsun;
Can buluyorsun da sanıyorsun ki can veriyorsun.
Bunu kısa kesen, doğru yolu bırakmış, filân ağaç yakındır diye öldürücü
çöle dalmış kişiye benzer.
29. BÖLÜM
Hıristiyan Cerrah dedi ki:
Şeyh Sadreddin'in ashâbından bir bölük halk, yanımda yediler-içtiler;
sonra dediler ki:
Sizin sandığınız gibi Îsâ Tanrıdır, bunun gerçek olduğunu biz de
biliyoruz, fakat şerîati
korumak için mahsustan gözlüyoruz, mahsustan inkâr ediyoruz.
Tanrı aziz sırrını kutlasın, Mevlânâ dedi ki:
Tanrının düşmanı, yalan söylüyor; hâşâ, olamaz bu. Bu söz, azdırıcı,
azmış, aşağılatıcı, aşağılanmış,
Tanrı eşiğinden sürülmüş. Şeytanın şarabının verdiği esriklikten doğma bir
söz. Yahûdilerin düzeninden
tundan tuna kaçan, boyu iki arşından kısa olan arık bir adamın yedi kat
göğü koruması nasıl mümkün olur?
Her göğün kalınlığı beş yüz yıllık yol; her göğün, öbür gökle arası beş
yüz yıllık yol. Her yeryüzünün kalınlığı
beş yüz yıllık yol; her yeryüzünün, öbür yeryüzüyle arası beş yüz yıllık
yol. Arş'ın altında bir deniz var; onun
da derinliği bu kadar. O denizde Tanrının bir meleği var; deniz, topuğunu
aşmıyor. Daha da kat-kat artık
şeyler var. Nasıl olur da aklın, bütün bunları düzüp koşanın, o arıkların
arığı olduğunu söyler? Sonra Îsâ'dan
önce göklerin, yeryüzünün yaratıcısı kimdi? Zâlimlerin dediklerinden
arıdır o.
Hıristiyan dedi ki (1): Topraktan olan toprağa gitti; temiz olan da temize
ulaştı (2).
(1-2) Bu cümleler farsçadır.
(Mevlânâ) dedi ki:
Îsâ'nın canı Allah'sa canı nereye gitti? Çünkü can, aslına, yaratanına
gider. Asıl oysa, yaratan oysa
nereye gitti öyleyse?
Hıristiyan, biz böyle bulduk, bulduğumuz yolu tuttuk dedi. Ben de dedim
ki:
Babandan, babanın bıraktığı şeyler arasında kalp, kapkara bir altın bulur
da ayarı tam, başka birşeyle
karışmamış altın eline geçtiği halde değiştirmez, kalpı kabul eder, ben
bulmuşum, yeter dersen; yahut
babandan sana, çolak bir el kalsa, sonradan da bir ilâç, çolak elini iyi
edecek bir hekim bulur da ilâç
kullanmaz, hekime başvurmaz, ben elimi böyle çolak bulmuşum, iyileşmesini
istemem dersen; babanın
öldüğü, senin büyüdüğün yerin suyu tuzlu olur, sonra da suyu tatlı,
bitkisi tatlı, halkı sağ-esen bir yere yol
bulur da oraya göçmeyi dilemez, senden sayrılıkları giderecek tatlı suyu
içmek istemez, biz bu yeri,
sayrılıklar veren bu acı suyu bulmuşuz; bulduğumuza sarılmışız dersen bu,
akıl işi değildir. Akıllı olan,
sağduyu ıssı bulunan kişi, hâşâ, bu işi yapmaz, bu sözü söylemez. Ulu
Tanrı sana, babanın aklından başka
bir akıl, babanın görüşünden başka bir görüş, başka bir ayırdediş vermiş;
görüşünü, aklını boşlama; seni
aşağılık bir hale sokan, sana doğru yolu buldurmayan akla uyma. Yutaş'ın
babası, ayakkabı dikerdi. Oysa
padişahın tapısına ulaştı. Padişah ona, padişahların tapısında yapılması
gereken edepleri, silâh kullanmayı
öğretti, ona en yüce bir mevki verdi; o da kesin olarak, biz babamızdan
ayakkabı dikmeyi öğrendik; bu
mertebeyi istemeyiz; a padişahım, sen çarşıda bir dükkân aç bana da
ayakkabı dikmeye başlayayım, geçinip
gideyim demedi. Köpek bile köpekliğiyle av avlamayı öğrendi mi, padişahın
avcısı olur; babasından,
anasından bulduğunu-gördüğünü unutur. Oysa ki samanlıklarda, yıkık
yerlerde otururdu; leşe düşkündü.
Fakat şimdi padişahın ordusuna uymada, onların peşine düşmede. Doğan da
böyle. Padişah onu terbiye
ettikten sonra biz, babamızdan, dağlardaki kovuklarda yuva kurmayı, leş
yemeyi gördük, padişahın
davuluna kulak asmayız, avının peşine düşmeyiz demiyor. Hayvanın aklı bile
babasından-anasından bulup
gördüğü şeyden daha güzelini buldu mu ona sarılıyor da insan, aklıyla,
ayırdedişiyle, yeryüzündeki
yaratıkların hepsinden üstünken, anamdan-babamdan böyle gördüm diyor;
Allah korusun, ne de kötü
insandır bu çeşit insan. Evet, esenlik ona, Îsâ'nın rabbi, Îsâ'yı üstün
etti, kendisine yaklaştırdı; Îsâ'ya tapı
kılan, rabbe tapı kılmıştır; Îsâ'ya uyan, rabbe uymuştur derse doğrudur bu
söz. Tanrı Îsâ'dan daha üstün bir
peygamber yolladı da onun elinden Îsâ'dan beliren şeyleri, hattâ daha da
üstününü belirtti mi, o
peygambere uymak gerektir; hem de Tanrı için uymak gerek, kendisi için
değil. Ona tapı kılmak, ancak
Tanrı içindir. Onu kendisi için değil, Tanrı için sevmek gerek. Zâti
Tanrıdan başkasını sevmek de Ulu Tanrıyı
sevmektir. "Sonucu rabbine varır." Yâni Tanrıdan başkası için birşey
sevsen, Tanrıdan başkası için arayıp
dilesen gene o sevgi, Tanrıya varır-dayanır; onu da ancak onun için
seversin sen.
Kâ'be'yi örtüyle örtmek, bir hevese uymadan başka birşey değil;
But olmaktan kurtulup Beyt oldu ya; beyt sözündeki "y"
süs olarak yeter ona (*).
(*) Bu beyit farsçadır.
"Gözlerin yaratılıştan kara oluşu, sürme çekmeye benzemez." Hani elbisenin
yırtık-pırtık oluşu,
zenginliğin güzelliğini, debdebesini örter ya; elbisenin yeniliği,
güzelliği de yoksulların yüzlerini,
güzelliklerini, olgunluklarını örter; buna benzer işte. Yoksulun elbisesi
yırtıldı mı, yüreği açılır, gönlü genişler
(*).
(*) Bu bölüm, notlarda belirtilen parçalardan başka, tüm olarak arapçadır.
Baş vardır, altın taçla bezenir; baş vardır, altın taç, mücevherlerle
süslü taç, onun büklüm-büklüm
saçlarının güzelliğini örter. Çünkü güzellerin kıvırcık saçları, aşkı
çeker mi çeker; gönüllerin taht kurduğu
yerdir o baş. Altın taçsa cansızdır; o gönül sevgilisini örter.
Süleyman'ın yüzüğünü her yerde, herşeyde aradık; yoklukta bulduk. Bu
güzelle bunca düştük-kalktık;
yokluğa râzı olduğu gibi hiçbir şeye râzı olmadı. Zâti ben, küçüklüğümden
beri orospulara düşkünüm; işim gücüm
buymuş benim; bilmiyorum işte; engelleri yokluk gidermede; perdeleri o
yakmada. Bütün ibâdetlerin
temeli bu; geri kalanlar parça-buçuk. Hani koyunun boğazını kesmezsin de
ayağına üfler-durursun; ne
faydası var bunun? Oruç, adamı yokluğa götürür; bütün güzelliklerin
hazneleri de ordadır. "Tanrı,
sabredenlerledir."
Çarşıdaki dükkânda bulunan yenecek, içilecek, kullanılacak, alınacak
şeylerin, bir sanatla ilgili
nesnelerin herbirinin ipucu, insanın özündeki ihtiyaçtır. Fakat o ipucu
gizlidir. O şey gerekmiyorsa o ipucu
oynamaz, meydana çıkmaz. Böylece her şerîatin, her dînin, her kerâmetin,
peygamberlerden beliren her
mûcizenin, her halin... bunların herbirinin, insanın canında bir ipucu
vardır; o gerekmedikçe ipucu oynamaz,
görünmez. "Biz, ap-aydın kitapta herşeyi sayıp döktük, takdir ettik."
Kötülüğü, iyiliği yapan bir midir, iki midir diye (birisi) sordu.
(Mevlânâ) cevap verdi:
Karşılıklı konuşurken, işkile düşünce kesin olarak iki olur. Çünkü hiç
kimse kendisine aykırı olamaz,
kendisiyle karşılaşamaz. Bu yüzden de kötülük, iyilikten ayrılamaz. Çünkü
iyilik, kötülük olmadıkça olmaz.
Anlaşıyorlar ya, iyilikten vazgeçmek de kötülükle olur; kötülüğe düşkünlük
olmasaydı kötülükten
vazgeçmeye de kalkışılmazdı; hiçbir şey de meydana gelmezdi. Hani
Mecûsîler derler ya; Yezdan, iyilikleri
yaratandır, Ahriman kötülükleri, istenmeyen şeyleri yaratan. Cevap verir
de deriz ki onlara: Sevilen şeyler,
sevilmiyen, istenmeyen şeylerden ayrılmaz ki. Çünkü istenmeyen, sevilmeyen
bir tarafı olmayan sevgili
bulunamaz. Zâti sevgili, istenmeyen, hoşlanılmayan şeyleri bulunmayan
kişidir; fakat istenmeyen,
hoşlanılmayan şeylerin yok olması, o çeşit şeyler olmadıkça mümkün
değildir. Sevinç, gamın yok olmasıdır
hani; amma gamın yok olması, gam olmadıkça mümkün değildir; şu halde her
ikisi de, birbirinden
ayrılmayan tek birşeydir.
Bir de dedim ki:
Birşey yok olmadıkça faydası görünmez; hani söz gibi. Sözün harfleri
bitmeden, söz söylenmeden
dinleyen, faydalanamaz. Ârif kişi hakkında kötü söyleyen, gerçekte iyi
söylüyor sayılır. Çünkü ârif, o kınanan
huydan zâti kaçar, o huya düşmandır. Şu halde o huyu kınayan, ârifin
düşmanını kınamada, ârifiyse
övmededir; sebebi de şu ki: Ârif, öylesine kınanan kötü huydan kaçmadadır;
kötülükten kaçansa övülmeye
geder; "Herşey, zıddiyle belirir." Öyleyse ârif, gerçek olarak bilir de
der ki: O adam, benim düşmanım değil,
beni kınamıyor. Ben, kutlu, güzel bir bahçeyim, çevremde de duvar var. O
duvarın üstünde pislikler var,
tikenler var. O bahçeye yolu düşen, bahçeyi görmüyor da o duvarı, o
pisliği görüyor, onun kötülüğünü
söylüyor. İş böyle olunca bahçe, o dama ne diye kızsın? Bu kötü söz,
bahçeye girmek için duvarı aşmaya
uğraşan kişiye zarar verir. Demek ki duvarı kınayış, bahçeden uzak
kalıyor; kötüleyen, kınayan da kendisini
öldürmüş oluyor. Tanrı rahmet etsin, esenlik versin, Mustafâ da
"Bengüle-güle öldürenim" buyurmuştu ya.
Yâni benim bir düşmanım yoktur ki kızarak öldüreyim onu demektir bu.
Mustafâ, o kâfir, kendi kendini yüz
çeşit öldürmesin diye onu bir çeşit öldürür-gider de bu yüzden güle-güle
öldürmüş olur.
30. BOLÜM
Polis, tutmak için boyuna hırsızları arar; hırsızlar da ondan
kaçar. Hırsızın polisi tutmak
için araması, görülmemiş birşeydir. Ulu Tanrı, Bayezîd'e, ey Bayezîd dedi,
ne istiyorsun? Bayezîd,
istememeyi istiyorum dedi. Şimdi, insanda iki hal vardır ancak; ya ister,
ya istemez. Şimdilik hep
istememek, insanlık huyu değildir. Kendisinden tümden boşalmış, varlığı
hiç kalmamış kişinin halidir bu.
Varlığı kalmış olsaydı onda, o insanlık huyu da kalırdı; yâni isterdi,
istemezdi. Ulu Tanrı onu olgunlaştırmak,
tümden şeyh yapmak istemişti. Bundan sonra da onda öylesine bir hal
belirir ki oraya artık ikilik, ayrılık
sığmaz, tümden ulaşmak belirir, birlik meydana gelir. Birşey istersin, o
da kolay-kolay ele geçmez; bütün
zahmetler, bundan meydana gelir; istemedin mi, zahmet de kalmaz.
İnsanlar kısım-kısımdır; bu yolda mertebeleri vardır onların. Kimisi,
çalışa-çabalıya bir yere ulaşır ki
içinden geçen şeyi, düşüncesine gelen şeyi yapar; insanın da elindedir bu.
Fakat içine bir istek gelmesin, bir
düşünceye kapılmasın; bu, adamın elinde değildir. İsteği,düşünceyi Tanrı
cezbesinden başka birşey
gideremez insandan. "De ki: Gerçek geldi, aslı olmayan gitti." "Geç a
inanç ıssı; ışığın ateşimi söndürdü."
İnanç ıssı, gerçek inanca tümden ulaşırsa o, Tanrı ne dilerse onu yapar,
ister onun cezbesi olsun, ister Tanrı
cezbesi olsun.
Hani peygamberlerden, Mustafâ'dan sonra başkalarına vahiy gelmez artık
diye bir sözdür, söylerler ya;
neden gelmesin? Gelir; gelir amma vahiy demezler ona; anlamı da şu:
"İnanan, Tanrı ışığıyla bakar-görür."
derler hani. Tanrı ışığıyla bakan, herşeyi görür; önü de görür, sonu da;
önünde olmayanı da görür, olanı da.
Tanrı ışığından nasıl olur da birşey örtülü kalır? Örtülü kalırsa Tanrı
ışığı değildir o. Şu halde vahiy
demeseler de vahyin anlamı var.
Tanrı râzı olsun ondan, Osman, halîfe olunca minbere çıktı. Halk, ne
diyecek diye bekliyordu. Sustu,
hiç söylemedi, halka bakmaya koyuldu. Halka öylesine bir hal geldi,
öylesine vecde daldılar ki dışarı
çıkmalarına imkân kalmadı; birbirlerinden, nerde oturduklarından haberleri
bile yoktu. Yüz öğütle, yüz
hutbeyle bu güzelim hali elde edemezlerdi. Öyle faydalar elde ettiler,
öylesine sırlar açıldı onlara ki bunca
ibâdetle, bunca öğütle bunları elde edememişlerdi. Meclisin sonunadek
öylece bakıyordu onlara, hiçbir şey
söylemiyordu. Minberden ineceği zaman "İş gören imam, söz söyleyen imamdan
daha hayırlıdır size"
buyurdu. Çünkü sözden maksat, dinleyene fayda vermek, gönlünü yumuşatmak,
huylarını değiştirmektir.
Sözden elde ettiklerinin kat-kat fazlasını sözsüz elde ettiler. Bu
bakımdan buyurduğu söz, gerçeğin ta
kendisiydi. Şimdi geldik şuna: Kendisine iş gören dedi amma minberdeyken
gözle görülebilecek bir iş de
yapmadı. Namaz kılmadı, Hacca gitmedi, sadaka vermedi, birşey okumadı,
söylemedi; hutbe bile okumadı.
Anladık ya artık; iş-güç bu görünen iş-güç değil yalnız. Şu görünenler, o
işin-o gücün şekli, o iş-güçse bunun
canı. İşte şimdilik Mustafâ, Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin,
"Sahâbem yıldızlara benzer, hangisine
uyarsanız doğru yolu bulursunuz" buyurdu ya; birisi yıldıza bakar,
gidilecek yolu gidilmeyecek yoldan
ayırdeder, yola düşer. Yıldız, ona söz söyler mi hiç? Ancak yıldıza bakar,
yolunu bulur, varacağı yere varır.
Böylece Tanrı erenlerine de bakarsın; olabilir ki onlar, sende tasarruf
ederler de sözsüz-lâfsız, dedisizkodusuz
maksadını elde edersin, ulaşma, buluşma durağına götürürler seni.
Sevgiyi kolay sanan bir bana baksın;
Halim anlatır ona; korkutur onu elbet.
Tanrının dünyâsında olmayacak şeye dayanmadan daha güç hiçbir şey yoktur.
Meselâ, bir kitabı
okumuşsun, düzeltmişsin, harekelemişsin; birisi, yanında oturmuş, o kitabı
yanlış okuyor; dayanabilir misin
buna? Mümkünü yok. Onu okumamış olsaydın, ister doğru okusun, ister
yanlış, bir farkı olmazdı sence;
çünkü yanlışını doğrusundan ayırdedemezdin. Şu halde olmayacak şeye
dayanmak, pek büyük bir savaştır.
Şimdi peygamberlerle erenler de kendilerini savaşa sokmazlar, güce
koşmazlar. Önce dilerlerken, nefislerini
öldürmek, dileklerinden, özlemlerinden geçmek için savaşmışlardır; bu, en
büyük savaştır. Eriştiler mi,
eminlik durağını yurt edindiler mi, onlara eğri-doğru, herşey açılır,
görünür artık. Doğruyu eğriden
ayırdederler, görürler. Fakat gene de büyük bir savaş içindedir onlar.
Çünkü bu halkın bütün işi-gücü
eğridir. Onlar da görürler, dayanırlar. Yüz tane eğriden birini söylerler;
o işi işleyene güç gelmesin derler;
geri kalan eğri işlerini örterler. Üstelik o eğri iş doğrudur diye onu
överler de; böylece birer-birer o eğrilikleri
bırakmasına çalışırlar. Hani bir öğretmen, çocuğa yazı öğretir. Çocuk,
harfleri öğrenip yazmaya başladı mı
bir satır yazar, öğretmene gösterir. Öğretmene göre hepsi de eğridir,
hepsi de kötü. Fakat öğretmenlik
sanatı dolayısiyle hoşgörür de hepsi güzel, ne de güzel yazmışsın, tuh-tuh
nazar değmesin; yalnız şu harfi
kötü yazmışsın; şöyle yazman gerek bir de şu harfi kötü yazmışsın der; bir
satırdan birkaç harfi kötüler,
şöyle yazman gerek diye ona gösterir. Çocuğun gönlüne ürküntü gelmesin,
yüreği gevşemesin diye geri
kalan harfleri beğenmiş görünür. Çocuk da bu beğenişe aldanır, yüreğine
güç-kuvvet gelir. Böylece çocuğa
yavaş-yavaş öğretir, yardımda bulunur.
Tanrı dilerse umarız ki Ulu Tanrı, Emîr'in dileklerini kolaylaştırır;
gönlünde ne varsa, neyi istiyorsa verir.
Gönlünde bulunan, fakat ne olduğunu bilmediği için istemediği devletleri
de kolaylaştırır, verir de onları
görüp seyredince, kendisine ulaşan o bağışları elde edince önceki
dileklerine bakar da utanır; önümde böyle
birşey varmış, böylesine bir devlet, böylesine bir nimet varken nasıl oldu
da o dileklerde bulundum diye
utançlara dalar-gider. Şimdi vergi ona derler ki insanın ne vehmine gelir,
ne aklından geçer. Çünkü insanın
vehmine gelen şey, kendi himmetincedir, kendi miktarınca; Tanrı vergisiyse
Tanrı miktarıncadır. Şu halde
Tanrı vergisi, Tanrıya lâyık olan vergidir, kulun vehmine, kulun himmetine
lâyık olan değil. "Ne göz
görmüştür, ne kulak duymuştur, ne de insanın hatırından geçmiştir." Her ne
kadar sen, vergilerimi
umuyordun amma gözlerin gördüğü, kulakların, o çeşit şeyleri duyduğu,
gönüllere onlara benzer şeylerin
geldiği nimetleri umuyordun; benim vergimse bütün onlardan dışarı, bütün
onların ötesinde.
31. BÖLÜM
Yakıyn sıfatı, olgun bir şeyhtir; güzel, gerçek sanılar da onun
müritleridir. Ayrı-ayrı
dereceleri var, bunların. Sanı, doğruya yakın sanı, doğruya daha da yakın
sanı; böylece gider işte. Sanı, ne
kadar artık olursa inanca o kadar yakındır, yalandan-yalanlamadan o kadar
uzak. "Abû-Bekr'in inancı
tartılsa." Bütün doğru sanılar, inançtan süt emerler de gelişirler. Bu süt
emme, büyüyüp gelişmede bilgiyle,
işle sanının artmasına işarettir; böylece herbir sanı, inanç olur, inançta
tümden yok olur-gider; çünkü inanç
haline geldi mi, sanı kalmaz. Şu bedenler dünyasında görünen şeyhlerle
müritler, o inanç şeyhiyle
müritlerinin şekilleridir. Delili de şu: Bu görünen şekiller, zamandan
zamana, yüzyıldan yüzyıla değişirler;
fakat inanç şeyhiyle çocukları sayılan doğru sanılar, devirler geçer,
yüzyıllar aşar da gene dünyada,
değişmeden dururlar. Yanıltıcı, azdırıcı, yalanlayıcı sanılar da inanç
şeyhinin sürgünleridir. Hergün ondan,
biraz daha uzaklaşırlar; hergün biraz daha alçalırlar; çünkü hergün, o
kötü sanıyı çoğaltmaya, geliştirmeye
uğraşırlar. "Gönüllerinde sayrılık var da Tanrı, sayrılıklarını arttırır
onların." Deve sahipleri hurma yer,
develer de tiken yer. Ulu Tanrı demiştir: "Bakmazlar mı deveye?" "Ancak
tövbe eden, inanan, iyi işte
bulunan başka"; "Tanrı onların kötülüklerini iyiliklere döndürür." Sanıyı
bozup kötüleştirmek için uğraşmaya
koyuldu mu, o anda sanıyı düzene sokmaya kuvvet olur bu uğraşma. Bu, şuna
benzer hani: Bilgin bir hırsız
tövbe eder de polis olur. Hırsızken hırsızlık, yankesicilik için çalışıp
uğraşması, artık adalette bulunmasına,
ihsanda bulunmasına bir kuvvet olur. Önce hırsız olmayan öbür polislerden
de üstündür. Çünkü hırsızlıkta
bulunmuş olan bu polis, hırsızların yolunu-yordamını bilir, hırsızların
halleri kapalı-örtülü kalmaz ona. Bu
çeşit adam, şeyh olursa pek olgun olur, dünyada kılavuz kesilir, zamanın
Mehdî' si olur.
32.BOLÜM
Bizden kaçın, yaklaşmayın bize dediler; İhtiyacım size, nasıl
çekinir, kaçarım
sizden? (l)
Şunu bilmek gerek ki herkes, nerde olursa olsun, muhtaç olduğu şeyin
yanıbaşındadır, ondan
ayrılamaz. Her hayvan, muhtaç olduğu şeyin yanı-başındadır, onunla
beraberdir. "Muhtaç olduğu şey, ona
babasından da yakındır, anasından da; onunla bitişiktir o"(2) muhtaç
olduğu şey, onun bağıdır, onu bir
yular gibi o yana bu yana çeker-durur. Bir adamın kendi kendini
bağlamasına imkân yoktur; çünkü insan,
bağdan kurtulmayı ister. Bağdan kurtulmak isteyenin bağlanmayı istemesine
imkân yok. Öyleyse kesin
olarak onu, bir başkası bağlamıştır. Meselâ sağlık isteyenin kendini sayrı
etmemesi gerekir. Çünkü hem
sayrılık istemesine, hem de sayrık istemesine imkân yok. Madem ki muhtaç
olduğu şeyin yanıbaşındadır;
muhtaç olduğu şeyi verenin de yanıbaşındadır o. Madem ki yularlıdır;
yularını çekenin, kendisine yular
takanın da yanıbaşındadır. Yalnız gözü yulardadır da o yüzden üstün
değildir, o yüzden değersizdir o. Gözü
yuları çekende olsaydı yulardan kurtulurdu; yuları çeken, yular kesilirdi
ona. Çünkü yularsız, yuları çekenin
peşine düşmez de o yüzden yular takılır ona; gözü, yuları çekende
değildir. Hasılı " Büyüyüp bir hortuma
dönen burnuna yakında, bir damgadır, vururuz" Madem ki yularsız peşimizden
gelmiyor; biz de ağzına,
burnuna gem vuralım da istemeden çekelim-sürüyelim onu.
Sekseninden sonra oyun olur mu derler;
Ben de sekseninden önce oyun olur mu dedîm(3)
Ulu Tanrı, kendi lûtfundan ihtiyarlara öylesine bir çocukluk bağışlar ki
çocukların haberleri bile yoktur
ondan. Çocuklar, dünyâyı yeni görmüşlerdir; bıkmamışlar, usanmamışlardır
dünyâdan; bu yüzden çocukluk,
onları yep-yeni bir yaşayışa atar da sıçratır, hoplatır, güldürür onları;
oynama isteği verir onlara. Bu ihtiyar
da dünyâyı yeni görür.
Gerçekten de ihtiyarlığın kadri pek yüce;
Saçlar ağarmaya başladı mı yeniden oyuna dalıyor insan.(4)
Demek ki ihtiyarlığın ululuğu, Tanrı ululuğundan artmada; kadri, Tanrı
yüceliğinden yücelmede; çünkü
Tanrı ululuğunun baharı beliriyor. Güz mevsimine benzeyen ihtiyarlık o
baharı yenebilir mi, güzlük huyunu
bırakmaz mı? Böyle bir şey olsa Tanrı baharının üstünlüğünün arıklaşması
gerekir; bir dişin düşmesiyle Tanrı
baharının gülmesi azalır; bir saçın ağarmasıyla Tanrı ihsanının yeşilliği
kaybolur-gider; güz yağmurlarının
yağmasıyla gerçekler bahçesi sararır-solar demektir. "Tanrı, zâlimlerin
dediklerinden çok yücedir,
münezzehtir o sözlerden."
(1) Bu beyit arapçadır.
(2) Tırnak içindeki cümle arapçadır.
(3-4) Aynı şiirden olan bu iki beyit de arapçadır.
33. BÖLÜM
Onu vahşi bir hayvan şeklinde gördüm.(*) Üstünde bir tilki
postu vardı. Tutmak istedim.
Küçücük bir odadaydı; deliklerden dışarıya bakmadaydı. Derken ellerini
kaldırdı; şu yana-bu yana sıçramıya
koyuldu. Sonra onun yanında Tebrizli Celâl'i gördüm. Bir hayvan
şeklindeydi; benden ürktü. Yakaladım onu;
beni ısırmak istiyordu. Başını ayağımın altına aldım, adam-akıllı ezdim
onu; içinde ne varsa dışarıya fırladı.
Ondan sonra derisinin güzelliğine baktım. Bu deriye dedim, altın,
mücevher, inci, yakut, bunlardan da
kıymetli şeyler doldurulsa değer. Sonra da dedim ki: Ben alacağımı aldım;
a ürkek hayvan; sen dilediğin
yere kaç; ne yanı görürsen o yana sıçra. Zâti o, yenilmeden korktu da o
yüzden sıçradı; oysa ki kutluluğu,
yenilmesindeydi. Gerçekten de o, akan yıldızların âni hareketlerini ve
bundan başka daha da bâzı şeyleri
gösteriyordu sanki. Onun gönlüne, herşeyi anlama dileği geldi. Fakat bu
yolu tutup herşeyi bellemeye
çalışan ve bundan tat duyan herkes, bunu elde edemez; buna imkân yoktur.
Çünkü ârifin öylesine bir hali
vardır ki bu tuzaklarla avlanamaz; bu av, ne kadar düz ve sağlam olursa
olsun, bu tuzaklarla avlanmaya da
lâyık değildir. Anlayışlı birinin, kendisini anlayabilmesi, ancak ârifin
elindedir. Hiçbir kimse, o istemezse ârifi
anlayamaz. Sen pusuya oturmuşsun; avlanmak istiyorsun.Avsa seni görüyor;
ne kurduğunu, ne düzende
bulunduğunu da görüyor. Av, dilediğini yapabilir; geçip giderken senin
tasarladığın yoldan senin pusu
kurduğun yerden geçmez; kendi bildiği, dilediği yoldan geçer-gider.
"Tanrının yeryüzü geniştir." "Onun
bilgisinden, dilediği miktardan başkasını kavrayamazlar." Sonra bu
incelikler, senin diline, senin anlayışına
düştü mü, incelikleri kalmaz ki; hattâ sana ulaştıklarından bozulur-gider
onlar, Hani bozuk olsun, düzgün
olsun, ârifin ağzına düşen, anlayışına-kavrayışına ulaşan herşeyin, Tanrı
yardımlarıyla, Tanrı lûtuflarıyla
örtülüp bambaşka birşeye döndüğü gibi. Sopayı görmez misin hele? Mûsâ'nın
elinde nasıl değişti, sopalığı
kalmadı. Hannâne direğiyle Peygamber'in elindeki çöp, Mûsâ'nın ağzındaki
duâ, Dâvûd'un elindeki demir de
böyle; Dâvûd'a karşı dağlar da böyle; bunlar da oldukları halde
kalmadılar, olduklarından bam-başka bir
hale döndüler. İşte ince anlamlar, dualar da karanlık, beden âlemine bağlı
bir ele düşerlerse oldukları gibi
kalmazlar.
Senin varlığın sende oldukça
İbadet bile etsen Kâ'be meyhâneye döner.
"Kâfir, yedi mîdeyle yemek yer." Bilgisiz döşemecinin seçtiği şu eşek
sıpası da yetmiş mideyle yemek
yiyor; bir mîdeyleyse bile öyle geliyor adama. Çünkü sevilmeyen adamın
herşeyi, her işi sevilmez. Sevilenin
yaptığı herşey sevimli görünür. Döşemeci burada olsaydı yanına gider, ona
öğüt verirdim; onu evden atıp
kendinden uzaklaştırıncaya dek de yanından ayrılmazdım. Çünkü o,
döşemecinin kanını, gönlünü, canını,
aklını bozuyor. Keşke şarap içmek gibi kötülüklere alıştırsaydı onu; çünkü
bunlar, yardımcının yardımlarıyla
düzelir-gider. Oysa ki o, evi seccâdelerle doldurdu. Nolurdu döşemeci, onu
bu seccâdelere sarıp da
yaksaydı; döşemeci, ondan da kurtulurdu, şerrinden de; çünkü o, yardımcı
hakkındaki inancını bozuyor, göz
göre-göre önünde alay ediyor, kovuculukta bulunuyor da döşemeci susup
duruyor, kendini öldürüyor âdeta.
Döşemeciyi tesbihlerle, virdlerle, namazlarla avlamış. Dilerim Tanrı, bir
gün döşemecinin gözlerini açsın;
elbette açar; açar da ne yoksunluklara düştüğünü, yardımcı Tanrının
rahmetinden ne kadar uzaklaştığını
görür, eliyle başını keser onun; ona der ki: Beni öldürdün; bütün suçlar
bende toplandı; bütün kötü işlere
ben daldım; kötü işlerimi, azgın, bozuk inançlarımı, evin bir bucağında
otururken sırtıma yüklenmişim; bunu
böyle gördüler; bunları yardımcıdan gizliyordum; hepsini de sırtıma
yüklenmiştim; oysa, ondan gizlediklerimi
hep anlıyordu da ne diye saklıyorsun diyordu bana; canım, elinde olana and
olsun, o gizli şekilleri bir
çağırsam hepsi de birer-birer önüme gelir, ap-apaçık görünür; kendini
gösterir, halinden haber verir. İbâdet
yolunu tutarak kulları Tanrı yolundan azdıran, onların yollarını kesen bu
çeşit yol kesicilerden Tanrı kurtarsın
mazlumları.
Padişahlar, savaşlarda bulunamayan şehir halkına, savaş erlerinin savaşını
seyrettirmek, düşmanların
başlarını nasıl kestiklerini, kellelerin meydanda nasıl yuvarlandığını,
erlerin saldırışını, geri çekilişini, kaçışını
göstermek için meydanda top-çevgen oynatırlar. Meydandaki bu oyun, gerçek
savaşı göstermek için bir
usturlaptır sanki. Tanrı ehlinin namaz kılması, semâ 'etmesi de buna
benzer işte. Gizlilik âleminde
kendilerine has olan Tanrı buyruklarına nasıl uyduklarını, Tanrının yapma
dediği işlerden nasıl çekindiklerini
göstermek içindir namazları, semâ’ları. Semâ'da nağmeler inşâd eden,
namazdaki imama benzer; semâ
edenler de ona uymuşlardır. Nağmeci, ağır ırlarsa semâ’ da ağır olur,
hızlı ırlarsa semâ'da hızlaşır. Bu da,
özden gelen, içten duyulan yap, yapma diye buyruk verenin buyruğuna uymayı
gösterir.
(*) Bu cümle farsça, ondan sonra bu bölüm, bir beyitten başka sonuna dek
arapçadır.
34. BÖLÜM
Şaşarım şu hâfızlara; nasıl da âriflerden bir koku bile
almazlar. Tanrı anlatır da "Uyma çok
and içenlerin hiçbirine" der ya; bunu okur; fakat kovucunun da ta
kendisidir o. Filânın sözüne kulak asma, o
ne derse desin, sana karşı öyledir diye kovuculuk eder. "Ayıp arayan,
kovucu, söz getirip götürücüye; hayrı
tümden men'edene" (diye de gene okur).
Kur'ân, şaşılacak kıskanç bir büyücüdür. Öylesine bir göz bağlar, kulak
tıkar ki. Açıkça düşmanın
kulağına okur; o da sözüm ona, anlar, fakat hiç haberi olmaz. Yahut da
verir, gerisin-geriye alıverir. "Tanrı
mühürlemiştir, kapamıştır." Mühürleyişi, kapayışı, ne de hoş; duyuyor da
anlamıyor; okuyor, söylüyor da gene
anlamıyor. Tanrı lâtiftir, kahrı da lâtîf, kilitleyişi de lâtîf. Amma
kilitleyişi açışı gibi değil; açışının güzelliği
tarifsiz, övülmeye bile sığmaz. Bütün organlarımı döküp-saçarsam bu, onun
sonsuz güzelliğindendir; kilitler
açıcılığındaki tattandır; onun neliksiz-niteliksiz açıcılığındandır.
Sakının, benim için hastalığı kınamayın; ölümü
yermeyin. Sayrılık, ölüm, gizlemek için bir sebep; asıl beni öldüren, bu
güzelliktir, bu eşsizlik. Ortaya gelen o
bıçak, o kılıç, yabancının kem gözü, bu öldürüş alanına değmesin diye
yabancıların gözlerini oradan
uzaklaştırmak içindir.
35. BÖLÜM
Şekil, aşkın parça-buçuğudur; aşksız o şeklin değeri yoktur.
Parça-buçuk, tümsüz-temelsiz
olamaz. Tanrıya şekil diyemezler; çünkü şekil, parça-buçuktur; ona
parça-buçuk denemez ki.
(Birisi,) aşk da şekilsiz düşünülemez, şekilsiz meydana gelemez; şu halde
şeklin parça-buçuğu olmuyor
mu dedi. Dedik ki: Neden şekilsiz düşünülemesin aşk? Oysa ki şekilleri
meydana getiren odur. Yüz binlerce
şekil, aşktan kopar; bu şekiller, hem göze görünürler, hem
gerçekleşmişlerdir. Şekil, resim, şekli yapandan,
ressamdan ayrı değildir; ressam da resimsiz ressam olamaz amma resim,
parça-buçuktur, ressamsa tümdürtemeldir.
Hani parmağın, yüzükle oynayışı gibi (*). Ev sevgisi olmadan mühendis,
evin şeklini, evi düşünür
mü hiç? Hani buğday bir yıl altın pahasınadır, bir yıl toprak pahasına;
şekliyse neyse odur gene. Demek ki
buğdayın şeklindeki değer, aşka göre meydana geliyor. Böylece dilediğin,
sevdiğin hünerde ne kadar
istekliysen sence o kadar değerlidir; ne kadar seviyorsan o kadar yücedir
sence. Bir zaman bir hünerin, bir
san'âtın dileklisi olmasa o hüneri, o san'atı hiç öğrenmezler; onun üstüne
hiç mi hiç düşmezler. Aşk
yoksulluktur, bir şeye muhtaç oluştur; demek ki muhtaç oluş, temeldir,
kendisine muhtaç olunan şeyse parçabuçuktur
derler ya; biz, şu sözü söylüyorsun ya deriz, muhtaç olduğundan
söylüyorsun; demek bu söz, senin
ihtiyacından meydana geldi. Çünkü bu sözü söylemek istedin, o yüzden doğdu
bu söz. Şu halde muhtaç
olmak daha önce geliyor; bu söz de ondan doğuyor; söz yokken de muhtaç
oluş var demek; böyle olunca da
aşk ve muhtaç oluş, parça buçuk olmaz.
(Birisi,) peki dedi; o muhtaç oluştan maksat, bu sözün söylenişiydi;
maksat, nasıl olur da parça-buçuk
olur?
Dedi ki: Maksat daima parça-buçuktur; ağacın kökünden maksat, ağacın
parça-buçuğudur, dalıdır,
meyvesidir.
(*)Bu cümle arapçadır.
36. BÖLÜM
(Mevlânâ) buyurdu ki:
O cariyeciğin dâvasına giriştiler ya; yalan bir dâvâ, ileriye de gitmez;
fakat o yüzden şu topluluğun
vehmine bir tozdur, konu işte.
İnsanın vehmi, insanın içi, koridora benzer. Gelenler, önce koridora
girerler, ondan sonra eve gelirler.
Bütün dünya, bir evdir sanki. Bu eve giren, bu dehlize dalan, elbette evde
görünecektir. Meselâ içinde
oturduğumuz şu evin şekli, önce mühendisin gönlünde belirdi, ondan sonra
bu ev meydana geldi. Bütün
dünya bir evdir dedik ya; vehim, tasarlayış, düşünce, bu evin koridorudur.
Koridorda beliren, gözüne görünen
şey gerçek olarak bil ki evde de görünecektir. Dünyada beliren, görünen
hayır-şer, herşey, önce koridorda
belirmiştir; ondan sonra burada, dünyada. Ulu Tanrı, dünyada görülmemiş,
şaşılacak çeşit-ceşit renk renk
şeyler, bağlar, bahçeler, çayırlar... bilgiler çeşit-çeşit kitaplar
meydana getirmeyi istedi mi, o isteği, o ihtiyacı
önce gönüllere koyar, ondan sonra da onları, bu istekten, bu ihtiyaçtan
meydana getirir. Böylece bu dünyada
ne görüyorsan bil ki o dünyada var. Meselâ bir nemde ne görüyorsan bil ki
denizde de var. Çünkü bu nem, o
denizden. Böylece Ulu Tanrı, bu göğü, bu yeri, Arş'ı, Kürsî'yi, başka
şaşılacak şeyleri yaratmak dileyince,
bunların isteğini, önce gelip-geçenlerin gönüllerine verdi; kâinat, bu
yüzden meydana geldi.
Halkın kimisi, dünyanın önüne ön yoktur, der; bunların sözleri nasıl
dinlenebilir? Kimisi de sonradan
yaratılmıştır der; bunlar erenlerdir, peygamberlerdir; bunlar, kâinattan
da önce vardır. Ulu Tanrı kâinatın
yaratılması isteğini onların canlarına vermiştir de sonra bu âlem meydana
gelmiştir. Demek ki bunlar, gerçek
olarak biliyorlar ki âlem, sonradan meydana gelmiştir, çünkü kendi
duraklarından haber veriyor bunlar.
Meselâ, şu oturduğumuz evdeyiz, ömrümüz altmış-yetmiş olmuş; görmüşüz ki
bu ev yoktu; birkaç yıldır,
yapıldı bu ev. Şimdi bu evde, kapının dibinden, duvarın kovuğundan, tahta
kurdu, fâre, yılan, başka küçücük
hayvanlar doğar ya; onlar evi, yapılmış-kurulmuş görürler de bu evin önüne
ön yoktur diyebilirler. Fakat
deseler de bu söz, bize delil olamaz ki. Çünkü biz görmüşüz ki bu ev,
sonradan yapılmıştır. Böylece evin
kapısında, duvarında meydana gelen, bu evden başka birşey bilmeyen,
görmeyen şu hayvancıklar, bu dünya
evinden meydana gelen topluluktur. Onlarda bir öz, bir maya yoktur.
Buradan bitmedir onlar, gene burada
yere gömülürler, yiter-giderler. Şimdi bunlar, âlemin önüne ön yoktur
derlerse sözleri, peygamberlerle erenler
katında delil olur mu hiç? Peygamberler, erenler, âlemden yüz milyonlarca
yıl önce vardı; hattâ yılın-sayının
da yeri mi? Onların varlığına ne sınır var, ne sayı. Senin, şu evin
sonradan yapıldığını gördüğün gibi onlar da
kâinatın sonradan yapıldığını görmüşlerdir. Sonra da o filozofçuk, Sünnîye
âlemin sonradan yapıldığını neyle
bildin diyor. A eşek, âlemin önüne ön olmadığını sen neyle bildin? Âlemin
önüne ön yok demenin anlamı,
âlem yaratılmamıştır demektir. Bu, birşeyin olmadığına tanıklık etmektir;
oysa ki birşeyin varlığına tanıklık,
yokluğuna tanıklıktan daha da kolaydır. Çünkü yokluğuna tanıklık etmenin
anlamı, meselâ, filân adam,
feşman işi yapmamıştır demektir. Fakat bunu bilip anlamak güçtür; tanıklık
edenin, ömrü boyunca o adamla
beraber bulunması gerektir ki bu tanıklıkta bulunsun; hem de gece-gündüz,
uykuda-uyanıklıkta beraber
olmalı ki bu işi yapmamıştır diye tanıklık etsin. Bu da gerçek
olmayabilir. Bu adam uyuyabilir, yahut o dama
aptesaneye gitmiş olabilir; bu hallerde de beraber bulunamazlar ya. Bu
sebeple bir işin olmadığına tanıklık
etmek doğru olamaz; çünkü buna imkân yoktur. Fakat birşeyin varlığına,
olduğuna tanıklık mümkündür,
kolaydır. Çünkü bir soluk onunlaydım, şöyle dedi, böyle yaptı diyebilir
insan. Hâsılı bu tanıklık, kabul edilir,
çünkü adamın elindedir, mümkündür. Şimdi a köpek, âlemin sonradan
yaratıldığına tanıklık ediyor ya şu
adam; bu tanıklık, senin âlemin önüne ön yoktur diye ettiğin tanıklıktan
daha da kolay. Çünkü tanıklığından
çıkan son-uç şu: Âlem yaratılmamıştır diyorsun, demek ki birşeyin
olmadığına tanıklık etmedesin. Amma her
ikisine de delil yok; âlem sonradan mı yaratıldı, yoksa önüne ön yok mu,
görmemişsiniz ki. Sen ona, sonradan
yaratıldığını neden bildin diyorsun; o da sana, a kaltaban diyor,
yaratılmadığını, önüne ön olmadığını sen,
neden bildin? Senin dâvân, daha zor, daha olmayacak bir dâvâ.
37. BÖLÜM
Tanrı rahmet etsin, esenlik versin, Mustafâ, sahabeyle otururken
kâfirler, îtirâza
başladılar. Buyurdu ki: Hepiniz şunda birleşmişsiniz ki dünyada biri
vardır, vahiy ıssı odur, ona vahiy
gelmededir; herkese gelmemededir. O kişinin de işinde, sözünde, yüzünde,
bütün varlığında bunun izi
vardır. Şimdi o izleri gördünüz ya, ona yüz tutun, ona sıkı yapışın da
elinizden tutsun sizin. Onlar alt olup
bu söze karşılık söz bulamayınca kılıçlarına el atarlardı. Sonra gene
gelip sahâbeyi incitirler, döverler,
aşağılarlardı. Tanrı rahmet etsin, esenlik versin, Mustafâ, dayanın da
buyururdu, bize üst oldular, zorla
dinlerini yaymak istiyorlar demesinler; Tanrı bu dini yayacak. Sahâbe,
zamanlarca gizli namaz kıldılar,
Mustafâ'nın adını gizli andılar. Bir zaman sonra, siz de kılıç çekin,
savaşın diye buyruk geldi.
Tanrı rahmet etsin, esenlik versin, Mustafâ'ya anadan doğduğu gibi kalmış,
okuma-yazma bilmez
derler. Yazı yazamadığından, bilgiler ıssı olmadığından demezler; yazısı
da, bilgisi de, buyruğu da anadan
doğmadır, sonradan kazanılma değil de bu yüzden ümmî derler ona. Ayın
yüzüne rakamlar yazan, yazı
bilmez mi hiç? Dünyada ne var ki bilmesin o; herkes ondan öğreniyor
öğrendiğini. Cüz'î akılda ne vardır
acaba ki Akl-ı Küll'de olmasın? Cüz'î akıl, birşeyi, yahut ona benzer
şeyleri görmeden, kendiliğinden birşey
meydana getiremez. Adamlar, işte, kitaplar yazmışlardır, yeni hendese
kuralları kurmuşlar, yeni yapılar
yapmışlardır; fakat bunlar, yeniden meydana gelmiş şeyler değil. O çeşit
şeyleri görmüşler, onlara
fazlalıklar eklemişlerdir ancak. Kendiliklerinden yepyeni birşey meydana
getirenler, Akl-ı Küll mertebesinde
olanlardır. Cüz'î akıl, birşeyi öğrenebilir; bellemeye-öğrenmeye
muhtaçtır. Akl-ı Küll, öğretmendir, bu
ihtiyaç yoktur onda. Böylece de meselâ mezar kazma işi gibi, bütün
işlerin, bütün sanatların temeli,
başlangıcı vahiydir; halk bütün sıfatları, bütün hünerleri peygamberlerden
öğrenmiştir; onlar, Akl-ı Küll'dür.
Hikâye ederler ya, Kaabil, Hâbil'i öldürünce ne yapacağını bilmiyordu.
Derken bir karga, bir kargayı
öldürdü. Toprağı eşti, o ölü kargayı gömdü, üstüne toprak attı; Kaabil'e
mezar kazmayı, ölü gömmeyi
öğretti. Bunun gibi bütün zenaatlerde kimin aklı, cüz'î akılsa öğrenmeye
muhtaçtır. Herşeyi ilk icat edense
Akl-ı Küll'dür; Akl-ı Küll'e mazhar olanlar, peygamberlerle erenlerdir,
onlar, cüz'î aklı Akl-ı Küll'e
ulaştırmışlar, birleştirmiylerdir. Meselâ, insanın eli, ayağı, gözü,
kulağı, bütün duyguları, gönülden, akıldan
birşeyler öğrenebilir. Ayak, akıldan yürümeyi öğrenir. El, akıldan,
gönülden tutmayı beller. Gözle kulak,
görmeyi, duymayı öğrenir. Fakat gönülle akıl olmazsa bu duygular, bir işe
yarar mı, yahut bir iş görebilir
mi? Şimdi böylece bu göz de akla, gönüle karşı katıdır, kabadır; akılla
gönülse lâtif; bu katı, o lâtifle
durmada. Bunun bir inceliği, bir letâfeti varsa bile ondan geliyor; onsuz
hiçbir işe yaramıyor, pisleşiyor,
katılaşıyor, değersiz bir hale geliyor. Tıpkı bunun gibi cüz'î akıllar da
Akl-ı Küll'e karşı bir araç, ne
öğreniyorlarsa ondan öğreniyorlar, ondan faydalanıyorlar; Akl-ı Küll'e
karşı katı, kaba onlar.
(Birisi) bizi himmetle an, temel olan himmettir, söz olmazsa varsın,
olmasın, zâti söz,
parça-buçuktur dedi.
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Zâti bu himmet, canlar âleminde, bedenler âleminden önce de vardı. Bizi şu
bedenler âlemine boş
yere getirmediler; böyle birşeyin imkânı yok. Şu hakde sözde de iş var,
söz de faydalar vermede. Kaysının
yalnız çekirdeğini yere eksen hiçbir şey bitmez; fakat kabuğuyla ekersen
biter. Şu halde anladık ya, şeklin
de bir işi var. Namaz, içe-öze âit birşey; "Gönül huzûru yoksa namaz da
yoktur" demişler; fakat şekil
bakımından da namaz kılman, rükûa varman, secdeye kapanman gerek; ancak o
vakit faydalanırsın,
maksadına ulaşırsın. "Onlar, namazlarını daima kılarlar." Bu, can
namazıdır. Şekil namazının vakti vardır,
buysa boyuna kılınır-durur. Çünkü can, deniz âlemidir, sonu yoktur;
bedense kıyıdır, kuruluktur, sınırı
vardır, miktarı vardır. Demek ki daimî namaz, ancak canın namazıdır. Canın
da rükûu, secdesi vardır amma
görünüş bakımından da şu rükûu yerine getirmen, secdeye kapanman gerek.
Çünkü anlamın şekle bağlılığı
var; ikisi beraber olmazsa fayda vermez; kaysıyı kabuğuyla ekmedikçe
bitmediği gibi hani. Şimdilik şekil,
anlamın parça-buçuğudur diyorsun. Şekil tebaa, gönülse padişah; sonucu
bütün bunlar, izâfî adlar. İş
böyleyken nasıl bu, onun parça-buçuğudur diyebilirsin? Parça-buçuk
olmadıkça ona nasıl asıl adı verilebilir?
Demek ki o, parça-buçuk yüzünden asıl oldu. Bu parça-buçuk olmasaydı onun
adı bile anılmazdı. Kadın
dedin mi, çâresiz ona bir erkek gerek. Hâkim dedin mi, çaresiz bir mahkûm
gerek.
38. BOLÜM (*)
Erzincanlı Hüsâmeddin, dervişlere katılmadan, onlarla düşüp
kalkmadan, görüşüp
konuşmadan önce bilginlerle mübâhase etmeye pek düşkündü. Nereye
gider-oturursa canla-başla bahse
girişir, münâzaraya başlardı. İyi de ederdi, güzel de söylerdi hani. Fakat
dervişlerle düşüp kalkmaya
başlayınca bu iş, gönlüne soğuk geldi; soğudu bundan artık.
Aşkı, ancak bir başka aşk giderir.
"Tanrıyla oturup kalkmak isteyen, tasavvuf ehliyle oturup kalksın." Bu
bilgiler, dervişlerin hallerine
karşı oyundur, ömrü yitirmektir. "Dünya ancak oyundur." İnsan
ergenleşince, aklı başına gelip olgunlaşınca
oyun oynamaz. Oynasa bile kimse görmesin der, utancından gizli oynar. Şu
bilgi, şu dedi-kodu, dünyanın
şu hevesleri, yeldir; insansa toprak. Yel esti de toprağı tozuttu mu,
nereye varırsa gözleri rahatsız eder; o
yeli yererler, kınarlar ancak. İnsan topraktır amma bir söz duydu mu
ağlar, gözyaşları, su gibi akar.
"Görürsün ki Tanrıdan gerçek olarak geldiğini bilirler de bu yüzden
gözleri yaşlarla dolar-taşar." Şimdi, yel
yerine toprağa su dökersen, iş, tersine olur; şüphe yok ki sulanan
topraktan yeşillikler, fesleyenler,
menekşeler, güller biter. Şu yokluk yolu, öylesine bir yoldur ki bu yolda
bütün dileklerine kavuşursun. Neyi
istiyorsan elbette bu yolda, o şey, gelir-çatar sana; ordular bozmak,
düşmanlara üst olmak, ülkeler
zapetmek, halkı avucunun içine almak, eşinden-dostundan üstün olmak,
güzel, yerinde söz söylemek gibi,
daha da bunlara benzer herşey. Mâdemki yokluk yolunu seçtin, bunların
hepsi de gelir, ulaşır sana. Başka
yolların aksine bu yola kim girdiyse hiç şikâyet etmemiştir. Bu yoldan
başka yolu tutan, çalışır-çabalar; yüz
binlerce dileğinden birini elde eder; onu da gönlü hoşlanacak, yatışacak
kadar değil hani. Çünkü her yolda
maksada ulaşmak için sebepler vardır, yollar vardır. Maksat, ancak
sebeplerin yoluyla elde edilir. Fakat o
yol da uzundur; tehlikelerle, engellerle doludur. Olabilir ya, sebepler,
maksada aykırı gelir.
Şimdi yokluk âlemine geldin, bu yolda çalıştın ya; Ulu Tanrı sana,
öylesine ülkeler verir, öylesine
âlemler bağışlar ki vehmine bile getirmemişsindir onları. Önceden
dilediğin, istediğin şeylerden utanır da
eyvanlar olsun dersin, bunca şeyler varken öyle bayâ şeyi nasıl istemişim
ben? Fakat Ulu Tanrı der ki: Sen
ondan arındın, istemiyorsun, bezdin amma o vakit aklından geçmişti; bizim
için vazgeçtin ondan;
keremimize son yok; elbette onu vereceğiz sana. Nitekim Tanrı rahmet
etsin, esenlikler versin, Mustafâ,
ulaşmadan, tanınmadan, Arapların güzel, yerinde söz söylemelerini görürdü;
ben de böyle güzel, böyle
yerinde söz söyleyebilsem derdi; bunu isterdi. Gizli âlem ona açılınca
Tanrı esriği oldu; o istek, o dilek,
tümden soğuk geldi ona. Ulu Tanrı buyurdu ki: O dilediğin güzel, yerinde
söz söylemeyi verdik sana.
Mustafâ, Yârabbi dedi, ne işime yarar benim; vazgeçtim, istemiyorum. Ulu
Tanrı buyurdu ki: Gam yeme;
hem ona ulaşırsın, hem de hiç aldırış etmezsin ona; sana ziyan vermez o.
Ulu Tanrı, ona öylesine bir söz
söyleme kabiliyeti verdi ki bütün âlem, onun zamanından bu zamanadek
sözlerini anlatmak için çeşit-çeşit
bu kadar cilt kitaplar düzüp koştu; hâlâ halk, o sözleri anlamaktan âciz
kalıyor. Ulu Tanrı buyurdu ki:
Sahâbe, senin adını, arılıktan, can-bay korkusundan, hasetçilerden
ürktüğünden kulaklara gizlice
söylüyorlardı. Büyüklüğünü öylesine yayayım ki dünyanın yedi iklim, dört
bucağında yüksek minârelerde,
günde beş kere adını yüce, güzel seslerle bağırsınlar, doğuda-batıda
tanın. Şimdi, kim bu yola kendisini
fedâ eder, varlığından geçerse onun dünyaya ait dilekleri de müyesser
olur, ahrete âit dilekleri de; hepsini
elde eder o; kimse bu yoldan şikâyetlenmemiştir.
Bizim sözlerimizin hepsi de yenidir, peşindir; başkalarının sözleriyse
nakildir, rivâyettir. Bu nakil, bu
rivâyet, yep-yeni sözlerin parça-buçuğudur. Yep-yeni söz, insanın ayağına
benzer, nakilse insan ayağı
şeklinde tahtadan yapılmış bir kalıptır. O tahta kalıbı şu ayaktan
almışlar, onun boyunu-enini, bunun
boyuna-enine uydurmuşlardır. Dünyada ayak olmasaydı bu kalıbı nerden
yaparlardı? Şu halde kimi sözler
yep-yenidir, kimi sözler nakil, rivâyet. İkisi de bir-birine benzer. Bir
ayırdedici gerek ki yeni sözü tanısın da
rivâyetten ayırsın, ayırdediş, inanmaktır, küfür de ayırdedemeyiştir.
Görmez misin, Firavun'un zamanında
Mûsa'nın sopası yılan oldu. Büyücülerin ipleri, sopaları da yılan oldu.
ayırdedemeyen hepsini bir renkte
gördü, ayırdedemedi. ayırdediş kabiliyeti kimde varsa büyüyü gerçekten o
ayırdı da bu ayırdediş yoluyla
imana geldi. Bildik, anladık ya; inanmak ayırdediştir. Şu fıkhın temeli de
vahiydi amma halkın
düşünceleriyle, duygularıyla, düzüp koşmasıyla karıştı da arılığı kalmadı;
şimdi vahyin arılığına nerden
benzeyecek? Hani Turut'tan şehre akan bir su vardır; kaynadığı yerde bir
seyret de gör, ne de arı-durudur,
ne de güzel. Fakat şehre girdi de mahallelerden, bağlardan, şehir halkının
evlerinden geçti mi, bu kadar
halk elini, yüzünü, ayağını, bedenini, elbiselerini, halılarını onunla
yıkadı mı, mahallelerin lâğımları, atların,
katırların pislikleri akıp da ona karıştı mı, hâsılı o yandan bir yana
geçti mi aynı sudur; hani toprağı güllükgülüstanlık
eden, susuzu kandıran, bozkırı yeşerten sudur amma bulanmış-gitmiştir.
Yalnız bu suda o
arılığın kalmadığını, kötü şeylerle bulanmış olduğunu anlamak için bir
ayırdedicinin bulunması gerek. "İnanç
ıssı zekidir, ayırdeder, anlayışlıdır, akıllıdır." İhtiyar, oyunla
oyalandıkça yüz yaşında bile olsa daha
çocuktur. Çocuk, oyunla oyalanmadıkça ihtiyar sayılır. Burada yaşa îtibar
yoktur. "Bozulmamış, kokmuş su"
gerek. Bozulmamış, kokmamış su, öylesine bir sudur ki dünyanın bütün
pisliklerini temizler de kendisi hiç
pislenmez; nasıl arı-duruysa, nasıl temizse gene de öyledir o su, mîdede
de bozulmaz, başka birşeyle
karışmaz, kokmaz; bengisudur o.
Birisi namazda nâra atar, ağlar; namazı bozulur mu, bozulmaz mı? Bu
sorunun cevâbı etraflı olmalı.
Ona bir başka âlem, duygulardan dışarı bir âlem gösterdilerse, bu yüzden
ağladıysa... Şimdi gözden akan
suya gözyaşı derler zâti; acaba ne gördü de ağladı? Böyle birşey gördüyse
gördüğü de namazdan sayılır,
hattâ namazı tamamlar, namazdan maksat odur; o vakit namazı daha doğru,
daha olgun olur. Fakat
tersine, gördüğü şey dünyaya âitse, dünya için, yahut yenildiği bir
düşmana güttüğü kinden, yahut onda
bunca mal-mülk var, bende yok diye birisine hasedinden ağladıysa namazı
bozulur-gider. Anladık ya,
inanmak ayırdetmektir. İnanan gerçekle bâtılın arasını, yep-yeni bir sözle
nakledilen sözün arasını
ayırdeder, bunları seçer, ayırır. Kimde ayırdediş kabiliyeti yoksa
yoksundur o.
Şimdi bu sözleri söylüyoruz ya, kimde ayırdetme kabiliyeti varsa kazanır;
kimde ayırdetme kabiliyeti
yoksa bu söz, onun katında yitiktir. Hani akıllı-fikirli iki şehirli, bir
köylüyü esirgerler, faydalanması için gidip
tanıklıkta bulunurlar. Fakat köylü, bilgisizliğinden öyle bir lâf eder ki
lâfı, ikisinin sözüne de aykırıdır;
tanıklığın da hiçbir sonucu olmaz, adamların çabası da yite-gider. Bu
yüzden, "Köylünün tanığı kendisidir"
derler. Esriklik hali adamı iyice sardı mı esrik, burada bir anlayan,
ayırdeden var mı, yok mu; bu söze
müstahak olan, ehil olan var mı, yok mu; bunlara hiç dikkat etmez, ağzına
geleni söyler-durur. Hani bir
kadının memeleri iyice dolar, ağrımaya başlar. Gider, mahallenin köpek
enceklerini toplar, memelerindeki
sütü onlara sağar. Şimdi bu söz de anlamayanın eline düştü mü şuna benzer:
Değerli mi değerli bir inciyi,
değerini bilmeyen bir çocuğun eline verirsen biraz öteye gidince eline bir
elma tutuştururlar, o inciyi
alıverirler; çocukta ayırdediş, anlayış yoktur ki. Hâsılı ayırdediş,
anlayış pek büyük bir nîmettir.
Abâ-Yezîd'i babası, çocukken medreseye götürdü. Bâyezîd hocaya, bu Tanrı
fıkhı mı diye sordu.
Hayır dediler. Abû-Hanîfe'nin fıkhı. Bâyezîd, ben Tanrı fıkhını isterim
dedi. Babası, nahivciye götürdü. Ona
da, bu Tanrı nahvi mi diye sordu. Hayır dediler, Sîbeveyh'in nahvi.
İstemem dedi. Böylece nereye
götürdülerse böyle dedi, böyle söyledi. Babası bunda kaldı; kendi başına
bıraktı onu. Derken Bâyezîd,bu
arayışa düştü, Bağdâd'a geldi. Cüneyd'i görünce bir nâra attı da işte
dedi, Tanrı fıkhı bu. Kuzu, nasıl olur
da sütünü emdiği koyunu tanımaz? Akıldan, anlayıştan doğmuştur o;
görünüşü, şekli bırak.
Bir şeyh vardı. Müritlerini karşısında el-pençe dîvan durdururdu. A şeyh
dediler, neden bunları
oturtmuyorsun? Bu, dervişlerin âdeti değil; beylerin, padişahların âdedi.
Hayır dedi şeyh, susun; onların bu
yolu-yordamı ulu bilmelerini istiyorum; ulu bilsinler de muratlarına
ersinler. Ululamak gönülledir amma
"Görünüş de özün adı-sanıdır." Ad-san nedir, anlamı nedir? Yâni mektubun
üstündeki yazıdan, kime
yazıldığını, kimden geldiğini anlarlar. Kitabın adından, bu kitapta ne
kısımlar var, ne bölümler var, anlarlar.
Görünüşteki ululamadan, baş koymadan, ayakta durmadan da özlerinde ne
ululamalar var, ne çeşit
ululuyorlar Tanrıyı, bu anlaşılır. Görünüşte ululamayan kişinin de içinde
bir korku olmadığı, Tanrı erlerini
büyük saymadığı anlaşılır.
(*) Fasıl yazılmamış, fakat üç nokta konarak ayrılmış. Selim Ağa
nüshasında, kenara, «38. fasıl»
yazılı (154b). Bundan sonraki «fasıl»a 39 numarası konduğuna göre doğrudur
(156 b).
39. BÖLÜM
Padişahın hizmetçisi Cevher sordu; dedi ki: Diriyken günde beş
kere talkın
verildiği halde anlamayan, ezberlemeyen kişiye ölümden sonra ne
soracaklar? Zâti ölümden
sonra cevaplarını öğrendiği soruları da unutur-gider.
Dedim ki:
Mâdemki öğretileni unutur; arı-duru bir hale gelir, cevapları öğretilmemiş
soruları anlayacak, cevap
verecek bir kabiliyet kazanır. Şu anda, geldiğinden beri söylediğim
sözleri duyuyorsun. O çeşit sözler
duyduğundan, kabul ettiğinden kimi sözlerimi kabul ediyorsun; kimi
sözlerimi yarı kabul ediyorsun; kimisinin
üstünde duruyorsun, kimisinde de bahse girişiyorsun. Şu senin, içinden
reddedişini, kabul edişini, bahse
girişini kimsecikler duymuyor; ordaki hali duyuracak bir araç yok. Ne
kadar kulak verirsen ver, içinden
kulağına bir ses gelmez, içinde de arasan-tarasan, bir söyleyeni
bulamazsın. İşte senin bana şu gelişin yok
mu? Sorunun ta kendisidir bu. Dilsiz-damaksız, bize bir yol gösterin,
gösterdiğiniz yolu daha da aydınlatın
demektir bu. Bizim de susarak, yahut konuşarak sizinle oturmamız, sizin
gizlice sorduğunuz o sorulara
cevap vermemizdir. Buradan dönüp padişahın tapısına gittin mi, sorudur
padişaha bu, cevap verişidir
padişahın. Padişah, dilsiz-dudaksız, bütün gün kullarına ne yapıyorsunuz,
ne yiyorsunuz, ne görüyorsunuz
diye sorular sorar-durur. Birisinin özden eğri bir görüşü varsa ona, kesin
olarak eğri cevap verilir. O da
doğru cevap vermek için kendisini zorlayamaz. Birinin dili tutuk olsa
doğru-düzen konuşmak istese de
konuşamaz. Kuyumcunun, altını mehenk taşına sürmesi sorudur; altın da işte
buyum ben, halisim, yahut
karışığım diye cevap vermededir.
Potaya girdin de sızırıldın mı;
Altın mısın, yoksa altın suyuna batmış bakır mısın, pota söyler sana.
Açlık, beden evinde yıkım var diye tabiattan bir istektir; kerpiç ver,
balçık ver diye isteyiştir. Yemek de
al işte diye bir cevaptır. Yememekse henüz ihtiyaç yok diye cevap
veriştir. Duvarın bedeni daha kurumamış
demek, üstüne sıva vurulamaz demektir. Hekim gelir, hastanın nabzını
tutar, bu bir sorudur. Damarın atışı
cevaptır. İdrara bakış soru sormaktır, söz söylemeksizin cevap duymaktır.
Tohumu yere dikmek, bana filân
meyve gerek diye soru sormaktır; ağacın bitmesi, dille söylemeksizin cevap
veriştir. Harfsiz cevaba, harfsiz
soru gerek. Tohum çürümüşse ağaç bitmez; bu da sorudur, cevaptır.
Bilmez misin ki cevap vermemek de cevaptır.
Padişahın biri, birinin üç mektubunu okudu, cevap yazmadı. Adam, üç kez
tapıya halimi bildirdim;
dileğimi kabul mü ettiniz, red mi; lûtfen bildirin diye bir mektup daha
gönderdi. Padişah, bilmez misin ki
cevap vermemek de cevaptır; ahmak kişiye karşı susmak, ona cevap vermektir
diye mektup yazdı, yolladı.
Ağacın bitmemesi, cevap vermemesidir ki bu da cevaptır. İnsanın her
hareketi bir sorudur, gam olsun, neş'e
olsun, uğradığı hal de cevaptır. Güzel bir cevap duyarsa şükretmesi
gerekir; şükür de gene o çeşit soru
sormasıdır; çünkü o soruya bu cevabı aldı. Kötü bir cevap duyarsa tez
tövbe etmesi, artık o çeşit soru
sormaması gerekir. "Onlara azâbımız geldiği zaman yalvarıp yakarmaları
gerekti; o vakit bile aldırış
etmediler; gönülleri katılaştı." Yâni, anlamadılar ki cevap, sorularına
uygundur. "Şeytan, yaptıkları işleri
bezedi, güzel gösterdi onlara." Yâni sorularının cevabını duydular da bu
kötü cevap o soruya lâyık değil
dediler. Bilmediler ki duman odundandır, ateşten değil. Odun ne kadar kuru
olursa dumanı o kadar az olur.
Bir gül bahçesini bir bostancıya versen, sonra da o bahçeden pis bir koku
gelse gül bahçesini kınama,
bostancıyı kına.
Adamın birine birisi, ananı neden öldürdün dedi. Lâyık olmayan bir şey
gördüm dedi adam. O
yabancıyı öldürmen gerekti denince de her gün dedi, birisini öldürmem
gerekti. Şimdi başına ne gelirse
nefsini terbiye et; her gün biriyle savaşman gerekmez. "Herşey Allahtan"
derlerse deriz ki nefsini kınamak,
âlemi kurtarmak da Allahtan. Hani birisi, bir zerdali ağacına çıkmıştı.
Hem zerdali topluyordu, hem yiyordu.
Bahçenin sahibi gördü de Tanrıdan korkmuyor musun dedi. Adam, neye
korkayım dedi; ağaç Tanrının
ağacı, ben de Tanrının kuluyum. Tanrı kulu Tanrı malını yiyor. Bahçe
sahibi, dur dedi, cevabını vereyim. İp
getirin, şu ağaca bağlayın bu adamı, vurun köteği de sözünün cevabını
duysun dedi. Adamı bağlayıp
dövmeye koyuldular. Tanrıdan korkmuyor musun diye bağırmıya başladı. Bahçe
sahibi, neden korkayım
dedi; sen Tanrı kulusun, bu sopa da Tanrı sopası... Tanrı sopasını Tanrı
kuluna vuruyorum. Sonucu şu:
Dünya, bir dağa benzer. Hayır olsun, şer olsun, ne dersen onu duyarsın
dağdan. Bir güzel söz söyledim,
dağ çirkin cevap verdi sanırsan imkân yok buna. Bülbül dağa karşı
şakısın-çilesin de dağdan karga sesi
gelsin; yahut insan seslensin de dağ eşek anırışıyla yankılansın; mümkünü
yok. Eşek anırışını duyuyorsan
iyice bil ki sen anırmışsındır.
Dağa geldin mi güzel sesle seslen;
Dağa karşı ne diye eşek gibi anırırsın?
*
Dilerim, bu gökkubbe, boyuna hoş sesli kılsın seni.
40. BÖLÜM
Biz su üstündeki kâseyiz sanki. Suyun üstündeki kâsenin gidişi,
kâsenin buyruğuyla,
dileğiyle değildir; suyun buyruğuyladır, suyun dileğiyle.
(Birisi), bu herkese göre böyledir; yalnız kimisi suyun üstünde olduğunu
bilir, kimisi
bilmez dedi.
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Herkese göre olsaydı "İnananın gönlü, Tanrının iki parmağı arasındadır"
diye inanan hakkındaki özel
hüküm doğru olmazdı. Tanrı, "Rahmân, Kur'ân'ı öğretti" buyurdu. Bu da
herkese göre böyledir denemez.
Bütün bilgileri o öğretti amma Kur'ân hakkındaki bu özellik ne? Nitekim
"Gökleri ve yeryüzünü yarattı"
âyetinde gökle yer, özel olarak anılmada; bu neden? Mâdem ki herşeyi bir
uğurdan yarattı; şüphe yok ki
bütün kâseler onun gücünün, onun dileğinin denizi üstünde yüzmede; fakat
kötü birşeyi o suya katıp
söylemek, edepsizlik olur. Meselâ, ey pisliği, sesli-sessiz yellenmeyi
yaratan denmez de ey gökleri yaratan,
ey akılları yaratan denir. Öyleyse, genel de olsa bu özellikte bir fayda
var. Demek ki birşeye özellik veriş, o
şeyi seçiştir; buna delâlet eder. Hâsılı su üstünde giden kâseyi su,
öylesine götürür ki bütün kâseler o kâseyi
seyrederler. Su üstünde giden kâse öylesine gider ki bütün kâseler,
yapılışları bakımından ondan kaçarlar,
utanırlar; su, onlara kaçmayı ilham eder, kaçış gücü verir; onların
gönüllerine, Tanrım, bizi suya
yaklaştırdıkça yaklaşır duâsını ilham eder. Genel olarak gören kişi, suya
kapılış bakımından ikisi de bir der. O
da suyun bu kâseyi ne kadar güzel götürdüğünü, bu götürüşteki güzelliği
görseydin bu özel güzelliği
sorardın, o genel sıfatı anmazdın bile diye cevap verir. Hani birisinin
sevgilisi, anlam ve beden bakımından
bütün pisliklerle eştir amma âşığın aklına, sevgilim pisliklere eş diye
birşey gelmez. Genel sıfat bakımından
ikisi de bedendir, ikisinde de parça-buçukluk var, altı yön var, ikisi de
sonradan meydana gelmiştir, yok olup
gidecektir; daha da bu eşit genel sıfatlar ıssıdır. Fakat bu sıfatlar,
kesin olarak sevgili hakkında söylenmez,
sevgiye sığmaz. Sevgiliyi kim bu genel sıfatlarla anarsa âşık, ona düşman
olur, kendisinin şeytanı bilir onu.
Fakat sana göre bu sıfatlarla da anılabilir; çünkü genel bir görüşün var;
bizdeki özel güzelliği seyredecek kişi
değilsin sen; seninle bahse girişmeye değmez; çünkü bizim bahse
girişmemiz, güzellikle karılmıştır. Ehli
olmayana güzelliği göstermek zulümdür; o, yalnız ehline gösterilir.
"Hikmeti, ehli olmayana vermeyin,
verirseniz hikmete zulmetmiş olursunuz; fakat ehlinden de saklamayın, ehil
olanlara zulmedersiniz"
buyurmuştur. Bu, görüş bilgisidir, münâzara bilgisi değil. Ağaçlar, güzün
çiçek açmaz, meyve vermez ki
buna dâir bahse girişelim. Bitkilerin güze dayanabilmeleri için
karşıkoyacak, dayanacak gücü-kuvveti olmalı;
çiçekte, güze karşıkoyacak güç yok. Güneşin tesiriyle ılık havada açılır
çiçek; güneşi, havayı bulamazsa
başını çeker, aslına kavuşur-gider. Güz ona, kuru dal değilsen karşıma
çık, ersen gel der; o da sana karşı bir
kuru dalım, istediğini söyle, er değilim ben der.
Beyit
A gerçekler padişahı, benim gibi bir münâfık gördün mü sen? (*)
Dirilerinle diriyim, ölülerinle ölüyüm ben.
A Bahâeddin, dişleri düşmüş, yüzü kertenkele derisine dönmüş, bum-buruşuk
olmuş bir kocakarı,
çıkagelir de ersen, gençsen geldim işte; aha at, aha güzel; aha erlik
meydanı; ersen erliğini göster derse
Tanrı korusun dersin, vallahi sana karşı er değilim ben; ne söylemişlerse
yalan söylemişler; çift sen olduktan
sonra er olmamak daha hoş. Hani bir akrep, kuyruğunu kaldırmış, duydum,
güzel bir ermişsin, güzelmişsin;
hadi, gül de gülüşünü seyredeyim diye üstüne doğru geliyor. Adam der ki:
Sen geldin ya, artık gülüş yok
bende, o güzel huy bitti-gitti; hakkımda ne demişlerse yalan söylemişler;
beni güldürecek herşeyim,
gidersin de uzaklaşırsın benden umusuna düşmüş, bu umutla oyalanmada.
Ah ettin de zevk gitti; ah etme de zevk gitmesin dedi
(Mevlânâ buyurdu ki:)
Kimi vakit olur, ah etmezsen zevk gider; kimi vakit de ah edersin, zevk
gelir. Böyle olmasaydı
"Gerçekten de İbrâhim, çok ah eden yumuşak bir erdi" buyurmazdı Tanrı.
Aynı zamanda hiçbir ibâdeti de
göstermemek gerekirdi. Çünkü ibâdetlerin hepsi de zevki belirtmektir.
Şimdi şu sözü söylüyorsun ya, zevk
gelsin diye söylüyorsun. Söz, zevki gideren, kesen bir şeyse zevk gelsin
diye ona koyuluyorsun. Bu, şuna
benzer: Uyuyan birine, kalk, gündüz oldu, kervan gidiyor diye bağırır
birisi. Derler ki: Bağırma, o, zevk
içinde; zevki kaçar. İyi amma o zevk, ölüm zevkidir, buysa ölümden
kurtuluşunun zevkidir. Derler ki:
İşkillendirme onu, düşündürür, yoksa şu uykuda ne düşüncesi olacak onun?
Uyandıktan sonra düşünmeye
başlar. Bağrış da iki çeşittir. Bağıran, bilgi bakımından ondan yüceyse
fazla düşünmesine sebep olur. Çünkü
uyandıranı, bilgi ıssıdır; Tanrısal bir uyanıklığı vardır onun. Onu gaflet
uykusundan uyandırdı mı, içinde
bulunduğu âlemi anlatmış olur ona; oraya çeker onu; bu bakımdan da
düşüncesi yücelir; çünkü ona, yüce
bir yerden seslenmişlerdir. Fakat tersine olursa, uyandıran, akılca ondan
aşâğıysa bakışı aşağıya düşer;
çünkü uyandıranı, ondan aşağıdır ya; kesin olarak onun bakışı da aşağıya
düşecektir; onun düşüncesi de
aşağı âleme gidecektir.
(*) Selim Ağa nüshasında "beyit" kelimesi yok. Başa "Fasıl 41" yazılmış
(158 b).
41. BÖLÜM
Tahsiller eden, tahsile dalan şu kişiler, sanırlar ki buraya
kapılırlarsa bilgiyi unuturlar,
bilgiden vazgeçerler. Oysa ki buraya gelirlerse bütün bilgileri can
kesilir. Bilgilerin hepsi de resimdir, şekildir;
canlandılar mı, cansız bir kalıp can bulunca ne olursa o olurlar. Zâti bu
bilgilerin temeli ordandır; harfsiz,
sessiz âlemden, harf ve ses âlemine göçerler. O âlemdeki söz, harfsizdir,
sessizdir. "Tanrı, Mûsâ'ya söz
söylemiştir, konuşmuştur onunla." Ulu Tanrı Mûsâ'ya söz söylemiştir amma
harfle-sesle söz söylememiştir;
dille-damakla değildir o söz. Çünkü harfe damak gerektir, dudak gerek ki
harf, meydana çıksın; yücedir,
arıdır dudaktan, ağızdan, damaktan Tanrı. Öyleyse peygamberler,
harfsiz-sessiz âlemde konuşurlar
Tanrıyla, duyarlar onun sözünü; öylesine konuşurlar ki şu parça-buçuk
akıllar, o âleme ulaşamaz, o âlemin
izinin tozunu bile bulamaz. Peygamberler, o sözleri harfsiz âlemden, harf
alemine getirirler; şu çocuklar için
çoçuklaşırlar; hani "Öğretmen olarak gönderildim" sözü var ya, tıpkı öyle
işte. Şimdi harf âleminde ses
âleminde kalan şu toplum var ya, onlar, bunların hallerine ulaşamazlar
amma oradan güç-kuvvet elde
ederler, büyürler, gelişirler; onunla dincelirler. Çocuk, anasını iyice
tanımaz amma onunla dincelir, esenleşir
ya; ondan güç-kuvvet bulur ya; meyve, daha esenleşir, tatlılaşır,
olgunlaşır ya; amma gene de ağaçtan
haberi bile yoktur; tıpkı onun gibi bu topluluk da, onu bilmediği, ona
ulaşamadığı halde o uludan güç kuvvet
bulur, yetişir, gelişir. Bütün halk şunu bilir ki aklın harfin, sesin
ötesinde birşey, bir büyük âlem var. Görmez
misin sen; bütün halk, delilere düşkündür, onları ziyarete gider; olabilir
ya der, bu belki de umduğumuzdur.
Doğrudur; böyle birşey vardır amma nerdedir, kimde... Bunda
yanılmışlardır. O şey akla da sığmaz amma
her akla sığmayan da o değildir. Her ceviz yuvarlaktır, fakat her yuvarlak
şey ceviz değildir. Onda bir hal var
ki dile gelmez, söze sığmaz amma izini, eserini söyledik ya; akıl da ondan
güç-kuvvet kazanır, can da; akıl
da onunla beslenir, gelişir, canda. Halkın çevrelerinde dönüp dolaştığı şu
delilerdeyse bu anlam yoktur.
Halk, onların yüzünden, bulunduğu halden başka bir hale dönmez, onlarla
dincelip rahatlaşmaz. Onlar,
rahatlık budur derler, rahatlaştık sanırlar amma biz, rahatlık demeyiz
ona. Hani çocuk, anasından ayrılır da
bir soluk, bir başkasıyla rahatlaşır; buna rahatlık demezler; çünkü
yanılmıştır o. Hekimler, mizâca hoş gelen,
iştahı çeken herşey, insana kuvvet verir, insanın kanını artırır derler
ya; bu, insanın hasta olmadığı zaman
hoşuna giden iştahını çeken şeydir. Meselâ, toprak yemeye alışan kişiye
toprak hoş gelir amma ona, bu,
mizacına iyidir, ye diyemeyiz; isterse hoş gelsin ona. Safra illetine
tutulmuş kişi de ekşiden hoşlanır,
şekerden hoşlanmaz. O hoşlanmanın îtibarı yoktur, çünkü bir illete
dayanmadadır. Hoşluk ona derler ki
illetten önce adama hoş gelsin. Meselâ, birinin eli kesilmiş; cerrah onu
iyileştirir, eski haline getirir; sınıkçı,
ayağı kırılmış, askıya alınmış, eğrilmiş kişinin ayağını düzeltmeye
çalışırken ayak ağrır, acır; kendisine o eğri
ayak hoş gelir; sınıkçıysa ona der ki: bundan önce elin-ayağın düzdü;
bundan hoşlanırdın, bununla rahattın;
kırıldı-eğrildi; kederlendin, incindin; şimdi bu eğri el-ayak, hoş geliyor
sana; fakat bu hoşluk, yalancı
hoşluktur; buna itibar edilmez. Tıpkı bunun gibi canlar da kutluluk
âleminde Tanrıyı anıştan, Tanrıya
dalıştan hoşlanırlar, melekler gibi hani. Onlar, bedenler yüzünden
hastalanmışlardır, illetlere uğramışlardır;
toprak yemek hoş gelir onlara; fakat peygamber, fakat eren hekimdir;
onlara, sana hoş gelmez bu; bu
hoşlanış yalandır; bir başka hoşlanacak şey var senin için; onu
unutmuşsun; senin sağ-esen mizacının
hoşlandığı şey, hastalanmadan önce hoşuna giden şeydir; şimdi bundan
hoşlandığını sanıyorsun da
inanmıyorsun bana der.
Ârifin biri, bir nahivcinin katına gitmiş, oturmuştu. Nahivci dedi ki:
Söz, şu üç halden dışarı olamaz:
Ya isim olur, ya fiil olur, ya harf. Ârif, elbisesini yırttı da eyvanlar
olsun dedi; yirmi yıllık ömrümde yele gitti,
çalışıp çabalamam da. Ben, bu üç halden dışarı bir söz vardır umusuyla
çalıştım; sense benim umudumu
yitirdin gitti. Bu ârif, o sözün anlamına da erişmişti, maksadına da;
fakat bu yolla nahivciyi uyandırmak
istiyordu.
Hikâye ederler; Tanrı ikisinden de râzı olsun, Hasan’la Huseyn çocukken
birinin yanlış abdest aldığını
gördüler; adamın abdesti şerîate sığmıyordu ona en güzel şekilde abdest
almayı öğretmek istediler. Adamın
yanına gittiler. Biri, bu dedi, bana yanlış abdest alıyorsun diyor, ikimiz
de tapında abdest alalım; bak,
bakalım; ikimizden hangimizin abdesti şerîate uygun. İkisi de adamın
yanında abdest aldılar. Adam, a
çocuklar dedi, sizin abdestiniz şerîate tam uygun, doğru, güzel; bu
yoksulun abdesti yanlışmış.
Şuna benzer bu: Konuk çok olunca evi büyütürler, daha çok bezerler, yemeği
daha fazla yaparlar.
Görmez misin, çocuğun boycağızı küçükken onun konuğu olan düşüncesi de eve
benzeyen kalıbına göredir;
sütten dadıdan başka birşey bilmez. Daha büyüyünce akıldan, anlayıştan
ayırdedişten, daha da başka
kabiliyetlerden meydana gelen düşünce konukları, daha da büyür. Fakat aşk
konuğu geldi mi, eve sığmaz,
evi yıkar-gider de yeni baştan evler kurar. Çünkü padişahın perdeleri,
adamları, orduları, onun evine
sığmaz. O perdeleri assalar bile bu kapılara lâyık olmaz. Öylesine sonsuz
adamlara sonsuz bir durak
gerektir. O perdeleri astılar mı, hepsi de aydınlıklar verir, örtüleri
kaldırır, gizlileri meydana kor. Bu âlemin,
ardındakileri göstermeyen perdelerin aksinedir o perdeler.
Şiir
Hani mum ağlar amma göz yaşları,
Ateşle eş-dosttur da o yüzden mi akar, yoksa baldan ayrıldığından mı
bilinmez ya;
Ben de ağır olaylardan şikâyet ediyorum amma hangi olaydan?
İnsanlar beni özürlü tutmasınlar, paylamasınlar da; bunun için o olayı
söylemiyorum.
Birisi dedi ki: Bunu Heratlı Kadı Abû-Mansûr söylemiştir.
Mevlânâ dedi ki:
Kadı Mansûr, kapalı söyler; insanı işkile düşürür; çeşitlidir sözleri.
Fakat Mansûr dayanamadı da apaçık
söyledi-gitti. Bütün âlem buyruğa tutsaktır; buyruksa tanığa tutsak. Tanık
açıklar, gizlemez. (Mevlânâ,)
Kadı'nın sözlerinden bir sayfa oku dedi. (Adam,) okudu. Ondan sonra
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Tanrının öyle kulları vardır; çarşafa bürünmüş bir kadını gördüler mi,
yüzünü aç da görelim derler; ne
biçim kadınsın, neyin nesisin? Yüzü örtülü geçip gittin de seni görmedik
mi, bu kimdi diye kuruntuya
düşeriz. Yüzünü görünce sana fitne olacak, sana tutulacak adam değilim
ben. Tanrı, çoktandır, beni sizden
arıtmıştır, boşverdirmiştir size; sizi görünce siz de bana fitne
olamazsınız; bundanda emînim ben; ancak
görmezsem kimdi bu diye kuruntuda kalacağım. Bu hal, nefis ehli olan
topluluğun tersine; onlar, güzellerin
yüzlerini açık olarak gördüler mi, onlara kapılırlar, kararları kalmaz.
Öyleyse onlara fitne olmamaları için
güzellerin onlara yüzlerini göstermemeleri yeğ; fakat fitneden
kurtulmaları için gönül ehline yüzlerini
açmaları yeğ.
Birisi, Hârezm'de kimse âşık olmaz dedi; çünkü Hârezm'de güzeller çok. Bir
güzeli gördüler de gönül
verdiler mi ondan daha güzelini görürler, ilkinden gönülleri soğur.
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Mâdemki Hârezm güzellerine âşık olmak imkânı yok; Harezm’ e âşık olmak
gerek; çünkü orda
güzellerin sayısı yok. O Hârezm, yokluktur. Orda anlam bakımından güzel
olanların, can şekline
bürünenlerin sonu yoktur. Birine kapıldın-kaldın mı, bir başkası yüz
gösterir, ilkini unutursun; bu, böylece
yürür-gider; sonu gelmez; şu halde yokluğun ta kendisine âşık olalım, onda
bunca güzel var.
42. BÖLÜM
Buhârâlı Seyf Mısır'a gitti. Aynayı herkes sever; herkes
sıfatlarının aynasına, herkes,
kendine fayda veren şeylere âşık olur; fakat yüzündeki gerçekten haberi
bile yoktur. Yüzündeki peçeyi yüz
sanır. Örtü altındaki ayna, yüzünün aynasıdır senin... Yüzünü aç da,
yüzünü görecek aynayı bul da sence
benim ayna olduğum anlaşılsın.
(Birisi,) onun sözü bence de gerçek dedi; peygamberlerle erenler de aslı
olmayan bir
sanıya kapılmışlar; kuru dâvâdan başka birşeyleri yok.
(Mevlânâ) dedi ki:
Bu sözü şakacıktan mı söylüyorsun, yoksa sen de böyle mi görüyor da
söylüyorsun? Böyle görüyor
da söylüyorsan varlıktaki görüş gerçekleşmiş demektir; görmekse varlıktaki
en üstün, en yüce şeydir, aynı
zamanda da peygamberleri gerçek bilmedir. Çünkü onlar da gördüklerini
iddiâ etmişlerdir ki sen de onu
ikrar etmedesin. Sonra görmek, görülenle meydana çıkar; çünkü görmek,
insandan taşan, birşeye ulaşan
işlerdendir. Görmek için kesin olarak görülen gerek. Görülen, istenendir,
görense isteyen; yahut da tersi
olur bunun. Şimdi inkârınla isteyende sâbit oldu, istenen de, varlıktaki
görüş de. Allahlıkla kulluk, nefyinde
ispat olan bir kaziyedir; demek ki kesin olarak sübûtu vâciptir.
Şu topluluk, bu gaflete daldıran adama mürîd olmuş, onu ululayıp duruyor
dendi de dedim ki:
Gaflete daldıran şu şeyh, taştan, puttan da aşağı değil ya. Taşa, puta
tapanlar onları ululuyorlar,
büyütüyorlar; onlardan birşeyler umuyorlar; onlardan şevke geliyorlar;
dilekler diliyorlar; hâcetler istiyorlar;
onlara karşı ağlayıp sızlanıyorlar. Taşın, putunsa bunlardan haberi bile
yok, birşeycik duymuyor; fakat Ulu
Tanrı, gerçekliklerine karşı onları sebep ediyor da dileklerini veriyor;
taşın, putun bundan da haberi yok.
Bir fakıyh, çocuğun birini dövüyordu. Neden dövüyorsun, suçu ne dendi.
Dedi ki Bu piçin ne
yaptığını, ne ettiğini bilmezsiniz siz. Ne yaptı ki, ne cinâyet işledi
dediler. Tam akıtacağım vakit hayâli kaçıp
gidiyor dedi. Hiç şüphe yok ki o, hayâline âşık onun; çocuğunsa bundan
haberi bile yok. İşte müritler de bu
battal şeyhin hayâline âşık olmuşlar; oysa onların ayrılığından da
habersiz, ulaşmalarındanbuluşmalarından
da, hallerinden de. Fakat yanıltıcı, yanılmış bir hayâli sevmek bile
insana vecit verir; verir
amma bu aşk, âşığın her halini bilen, gören gerçek sevgiliye karşı
beslenen aşka da benzemez. Karanlıkta
sevgiliyi kucaklıyorum sanarak bir direğe sarılan, ağlayıp sızlayan,
şikâyetlenen kişinin duyduğu tat, diri,
herşeyden haberi olan sevgilisini kucaklayan kişinin duyduğu tat, diri,
herşeyden haberi olan sevgilisini
kucaklayan kişinin duyduğu tada benzemez elbet.
43. BOLÜM
Bir yere gitmeyi kuran, bir yolculuğa çıkmaya niyetlenen herkes,
oraya varırsam işler
başarırım; birçok işlerim kolaylaşır, halim düzene girer, dostlar
sevinirler, düşmanları yenerim diye a kıllıca
düşüncelere dalar; gönlüne gelenler bunlardır; Tanrının dileğiyse büsbütün
başka birşeydir. İnsan bunca
tedbirlerde bulunur, bunca kuruntular kurar, düşüncelere dalar; bir tanesi
olsun, kendi dileğince olmaz;
bununla beraber gene de kendi tedbirine dayanır, dilediğini başaracağını
sanır.
Kul tedbirde bulunur; takdîri bilmez;
Tanrı takdîri gelip-çattı mı, tedbir yok olur-gider.
Bu, şuna benzer: Birisi rüyâda bir şehirde garip kaldığını, orda bir tek
bildiği olmadığını, başıboş
dolaşıp durduğunu görür. Ne kimse onu tanır, ne o kimseyi. Pişman olur
adam; tasalara dalar, hasretlere
düşer de ne diye bu şehre geldim, bir tek dostum yok demeye, elini eline
vurmaya, dudağını ısırmaya
koyulur. Derken uyanır; bir de bakar ki ne şehir var, ne halk. Anlar-bilir
ki o tasalanma, o eseflenme, o
hasret, faydasızmış; o hale pişman olur, yiten zamana acır. Fakat bir kere
daha uykuya dalınca rasgele
kendini gene öyle bir şehirde görür, gene gamlanmaya, hasret çekmeye
koyulur, pişman olur o şehre
geldiğine; hiç düşünmez, hiç aklına gelmez de demez ki ben uyanıkken gam
yediğime pişman olmuştum,
bu bir rüyâydı, faydası bile yoktu; şimdi de öyle işte. Tıpkı bunun gibi
halk da kuruntusunun, tedbirinin
asılsız olduğunu, boşa çıktığını, hiçbir işi dileğince yürümediğini yüz
binlerce kez görmüştür. Fakat Ulu
Tanrı, onlara bir unutmadır verir; hepsini unuturlar da kendi dileklerine
uyarlar. " Gerçekten de Allah,
insanla insanın gönlü arasında bir engel olur."
İbrâhim Edhem, padişahlığı zamanında ava gitmişti; bir ceylânın ardına
düşmüş, at sürüyordu.
Süre-süre ordudan iyice ayrıldı, uzak düştü. Atı da yorgunluktan terlere
battı, su içinde kaldı. Gene de
çölde at koşturmadaydı. İş, sınırı aşınca ceylân dile geldi; yüzünü geri
çevirdi de bunun için yaratılmadın
sen, seni bunun için yaratmadılar; yokluktan, beni avlanman için var
etmediler seni; tut ki avlandın beni,
ne olur bundan dedi. İbrâhim bu sözleri duyunca bir nâra attı, kendini
attan yere fırlattı. O ovada bir
çobandan başka kimsecikler yoktu. Ona yalvardı-yakardı; mücevherlerle
bezenmiş padişahlık elbisesini,
silahını, atını ona verdi. Bunları al, kepeneğini bana ver, kimseye de bir
şey söyleme, halimi kimseye açma
dedi. Kepeneği giydi, yola düştü. Şimdi onun maksadına bak ki neydi, bir
de Tanrının dileği neymiş, bir
seyret. O diledi ki ceylânı avlasın; Ulu Tanrıysa bir ceylânla onu avladı.
Buna bak da bil ki dünyada onun
dileği oluyor; dilek onun malı-mülkü, maksat ona uymuş.
Tanrı râzı olsun Ömer, Müslüman olmadan kızkardeşinin evine girdi; kardeşi
Kur’ân okuyordu.
Yüksek sesle "Tâhâ, biz sana eziyet olsun diye indirmedik Kur'ân'ı"
diyordu. Kardeşini görünce Kur'ân'ı
gizledi, sustu. Ömer kılıcını sıyırdı; mutlaka söyleyeceksin dedi; neydi
okuduğun, neden gizledin?
Söylemezsen şu solukta kesiveririm başını; hiç aman vermem. Kız kardeşi
pek korktu, onun öfkesini bilirdi.
Can korkusundan söyledi, Ulu Tanrı dedi, esenlik ona, bu yakınlarda
Muhammed'e bu sözleri vahyetti,
onları okuyordum. Oku da duyayım dedi Ömer. Kız kardeşi, Tâhâ sûresini
sonunadek okudu. Ömer pek
öfkelendi; öfkesi birdi, yüzlere çıktı. Şimdi dedi, seni öldürürsem âcizi
öldürme olur bu; önce gideyim, onun
başını keseyim, ondan sonra senin işini bitiririm. Öylece kızgın, öfkeli
bir halde sıyrılmış kılıcıyla Mustafâ'nın,
Tanrı rahmet etsin, esenlik versin, Mescid'ine yüz tuttu. Yolda Kureyş
uluları gördüler; Ömer dediler.
Muhammed'e kastetmiş, ne olacaksa ondan olacak. Çünkü Ömer, pek
güçlü-kuvvetliydi, pek erdi. Hangi
orduya yüz tutsa mutlaka üst olurdu, mutlaka onların başlarını
keser-getirirdi. Öylesine kuvvetliydi ki Tanrı
rahmet etsin, esenlik versin, Mustafâ, boyuna Tanrım derdi, benim dinime
ya Ömer'le yardım et, ya AbûCehil'le.
Çünkü zamanlarında ikisi de kuvvetli, er, yiğit tanınmıştı. Müslüman
olduktan sonra boyuna ağlar
da a Tanrı Elçisi derdi Ömer, ya Abû-Cehil'in adını önce ansaydın da
Tanrım deseydin dinime ya AbûCehil'le
yardım et, ya Ömer'le; vay bana, nolurdu halim benim, sapıklıkta
kala-kalırdım. Hâsılı Ömer,
sıyrılmış kılıcıyla Peygamber'in evine yüz tuttu; o arada Tanrı esenlik
versin, Cebrâil, Tanrı rahmet etsin,
esenlik versin, Mustafâ'ya vahiy getirdi. İşte şimdicek ey Tanrı Elçisi
dedi, Ömer Müslüman olmak üzere
geliyor. Onu kucakla. Ömer, eve girince apaçık gördü ki Mustafâ'dan atılan
bir ışık oku uçtu, geldi, gönlüne
saplandı. Bir nâra attı, kendinden geçti, yere yıkıldı. Canında bir
sevgidir, bir aşktır belirdi. Sevgisinin
çokluğundan Mustafâ'da yanıp erimek, yok olmak istiyordu. Ey Tanrı Elçisi
dedi, îman arzet, o keleciyi söyle
de duyayım. Ömer Müslüman olunca şimdi dedi,sıyrılmış kılıçla senin
kastına gelmiştim ya; o suçun
keffâresi olarak bundan böyle kimden, senin hakkında bir kötü söz duyarsam
hemencecik şu kılıçla başını
bedeninden ayırayım, hiç aman vermeyeyim, bu da Müslümanlığın bir şükrü
olsun. Evden çıkar-çıkmaz
babasına rastladı. Babası, dininden mi döndün dedi. Ömer hemencecik onun
başını bedeninden ayırdı.
Elinde kanlı kılıç; yola düştü. Kureyş uluları, kanlı kılıcı görünce
başını getireceğim diye vâdetmiştin ya,
nerde baş dediler. İşte baş dedi Ömer. Bu başı, buradan götürdün sen
dediler. Hayır dedi, bu baş, o baş
değil. Şimdi bir bak, Ömer'in kastı neydi, Ulu Tanrının ondan dilediği
neymiş; bir bak da bil ki işler, o ne
dilerse hep öyle oluyor.
Ömer, kılıç elde Peygamberin kastına geldi;
Tanrı tuzağına tutuldu, bahtı yâver oldu da görüş ıssı kesildi.
Şimdi size de ne getirdiniz derlerse baş getirdik deyin Biz bu başı
görmüştük derlerse hayır deyin,
bu baş, o baş değil; başka bir baş bu. Baş ona derler ki onda bir sır
bulunsun; yoksa bin baş, bir pula
değmez.
Bu âyeti okudular: "An o zamanı ki evi, insanların toplanması, eminlik
yurdu olması için kurduk;
İbrâhim'in durağını namaz yeri yapın, orda namaz kılın ”Tanrı rahmetler
etsin, İbrâhim dedi ki: Tanrım,
beni, râzılığının elbisesiyle yücelttin, seçtin; soyumu da bu ululukla
rızklandır. Ulu Tanrı, "Zalimler, ahdime
nâil olamazlar" buyurdu; yâni zâlim olanlar, benim râzılık elbisemi
giymeye, ululuğuma ermiye lâyık
olamazlar. İbrâhim, Ulu Tanrının zâlimlere, azgınlara lûtfetmeyeceğini
anlayınca sözünü kayıtladı da Tanrım
dedi, inananlara, zulmetmeyenlere kendi rızkından pay ver, rızkını
esirgeme onlardan. Ulu Tanrı, rızkım
geneldir buyurdu, herkesin payı var onda; bu konuk yurdundaki bütün
yaratıklar, ondan faydalanırlar,
paylarını alırlar; ancak râzılık elbisesi, ululuk elbisesi hasların,
seçkinlerin payı.
Zâhir ehli olanlar, evden maksat Kâ'be'dir; kim oraya sığınırsa
zararlardan aman bulur; orda
avlanmak haramdır; orda hiç kimseyi incitmek caiz değildir; Ulu Tanrı
orasını seçmiştir derler. Bu da
doğrudur, güzeldir amma bu, Kur'ân'ın zâhiridir. Gerçeklerse derler ki:
Ev, insanın gönlüdür. Yâni Tanrım,
gönlümü, nefse ait vesveselerden, nefse âit işlerden boşalt; bozuk,
asılsız sevdâlardan, düşüncelerden arıt
da orda hiçbir korku kalmasın, eminlik yurdu kesilsin; vahyinin yeri
olsun; şeytanlar, kuruntular oraya yol
bulamasın. Hani Ulu Tanrı, gökyüzüne şihaplar dikmiştir ya; bunlar,
taşlanmış şeytanların, meleklerin
sırlarını duymamaları, hiçbir kimsenin, onların hallerini bilip
anlamamaları için onları men'etmeye
memurdur; böylece de melekler, bütün zararlardan uzak kalırlar. Yâni,
Tanrım, sen de lûtuf bekçilerini
gönlümüze dik de şeytanların kuruntularını, nefis düzenlerini bizden
uzaklaştırsınlar. İşte bu, bâtın ehlinin,
gerçeklerin sözüdür. Herkes, kendi yerinde oynar, neredeyse oraya göre lâf
eder. Kuran, iki yüzlü bir ipek
kumaştır; kimisi bu yüzünden faydalanır, kimisi o yüzünden. Her ikisi de
doğrudur. Çünkü Ulu Tanrı, iki
bölüğün de ondan faydalanmasını diler. Hani bir kadının kocası da vardır,
süt emer oğlu da; her ikisi de
ondan tat duyar; çocuğun aldığı tat, memesindendir, sütündendir onun;
kocası da onunla buluşmadan tat
alır. Yaratıklar, yol çocuklarıdır; Kur'ân'dan zâhirî bir tat duyarlar,
süt emerler. Olgunlarınsa Kur'ân'ın
anlamlarında bir başka seyir-seyranları, bir başka anlayışları vardır.
İbrâhim'in durağı, şudur: İbrâhim'in
namaz yeri, Kâ'be yanında bir yerdir. Zâhir ehli, orda iki rek'at namaz
kılmak gerektir derler. Bu doğrudur,
eyvâllah; fakat gerçekler katında İbrâhim'in durağı şudur: İbrâhim gibi
kendini, Tanrı uğruna ateşe atarsın,
kendini Tanrı yolunda çalışıp çabalamayla bu durağa, yahut bu durağın
yakınlarına ulaştırsın; çünkü o da
Tanrı uğruna kendini fedâ etti; yâni nefsini fedâ etti; ona karşı bir
tehlike kalmadı, kendinden pervâsı yok
artık. İbrâhim'in durağında iki rek'at namaz kılmak güzel; fakat öylesine
bir namaz ki kıyamı bu âlemde
olmalı, rükûu o âlemde. Kâ'be'den maksat, peygamberlerle erenlerin
gönülleridir. Onların gönülleri, Tanrı
vahyinin geldiği yerdir; Kâ'be'yse onun parça-buçuğu. Gönül olmasaydı.
Kâ'be ne işe yarardı?
Peygamberlerle erenler, tümden dileklerinden vazgeçmişlerdir; Tanrı
dileğine uymuşlardır; o ne buyurursa
onu yaparlar; Tanrının lûtfuna ermeyen kişiden, babaları, anaları bile
olsa bezerler, gözlerine düşman
görünür onların.
Gönlümün dizginini, senin eline öylesine verdim ki,
Pişti mi dersen sen, yandı bile derim ben.
Her ne söylüyorsak hepsi de örnektir, eşit değil. Örnek başkadır, eşit
başka. Ulu Tanrı, kendi ışığını,
örnek olarak kandile, erenlerin varlıklarını sırçaya benzetti. Bu, örnek
için bir benzetiştir. Onun ışığı, bütün
varlık ve mekân âlemine sığmazken sırçaya, kandile nerden sığacak? Ulular
ulusu Tanrı ışıklarının doğuları,
gönüle nerden sığacak? Fakat onu istedin mi, gönülde bulursun; yalnız bu
buluş, gönüle girmesi yolu da
değildir. O ışık gönülde değildir amma onu, oradan bulursun. Hani kendini
aynada görürsün ya, amma
senin şeklin, aynanın içinde değildir; öyleyken aynaya bakınca kendini
orda görürsün. Akla sığmaz görünen
şeyler var ya; onları bir örnekle söylerlerse akla sığmaz, duygularla
duyulur, görülür. Hani birisi gözünü
yumdu mu, şaşılacak şeyler görür, duygularla duyulan şekiller seyreder;
gözünü açtı mı da bunların
hiçbirini görmez desen hiç kimsenin aklı almaz bunu; kimse inanmaz bu
söze. Fakat bir örnek getirsen
anlaşılır. Şuna benzer bu: Birisi rüyada yüz binlerce şey görür ki
uyanıkken onların birini bile göremez. Bir
mühendis, içinden bir ev kurmayı geçirir, enini-boyunu arşınlar, şeklini
düşünür. Bu, birisine akla sığmaz
görünebilir; fakat evin plânını kâğıda çizerse göze görünür. Demek ki
neliği-niteliği aydın bir hale getirdi
mi, akla sığıyor; akla sığdıktan sonra da evi, düşündüğü gibi yaptı mı,
duyguyla da anlaşılıyor; gözle de
görülüyor. Anlaşıldı ya artık, bütün akla sığmayan şeyler, örnekle akla
sığmada, duygularla anlaşılmada.
Gene derler hani; öbür dünyada amel defterleri uçacak, kimi insanın sağ
eline verilecek, kimi insanın sol
eline... Melekleri, Arş'ı, cehennemi, cenneti, mîzânı, soruyu, kitâbı
anlatırlar; bunları bir örnekle
anlatmadıkça hiçbiri de anlaşılmaz bunların. Bunlara şu dünyada eşit
yoktur amma örnekle anlaşılır. Bu
dünyada örneği şudur bunların. Gece herkes uyur; ayakkabıcının, padişahın,
kadı'nın, terzinin, bunlardan
başka herkesin bütün düşünceleri, varlıklarından uçar-gider; hiç kimsede
bir düşünce bile kalmaz. Günün
ağarması, İsrâfîl'in sûru üfleyişi gibi onların beden zerrelerini
diriltir; herbirinin düşüncesi,uçup gelen amel
defterleri gibi sahibine gelir; hiç yanılmaz. Terzinin düşüncesi terziye,
fakıyhin düşüncesi fakıyhe,
demircinin düşüncesi demirciye, zâlimin düşüncesi zâlime, adâlet ıssının
düşüncesi adâlet ıssına gelir. Hiçbir
kişi yoktur ki gece terzi olarak yatsın da gündüz ayakkabıcı olarak
kalksın; imkânı yok bunun. Çünkü onun
işi buydu, bununla uğraşmadaydı; gene onunla uğraşır. İşte böylece
bilir-anlarsın ki öbür dünyada da böyle
olacak; akla sığmaz bir şey değil ki bu; bu dünyada da oluyor işte. Şu
halde birisi, şu örneği getirse, ipin
ucuna yapışsa o âlemin bütün hallerini şu dünyada görür; o âlemden koku
alır, o âlem, görünür ona da
bilir ki her-şey, Tanrının gücüne-kuvvetine sığar, herşeye gücü yeter
Tanrının. Nice kemikler var, mezarda
çürümüş-gitmiş, görürsün onları ya; sahipleri ya esenliktedir, hoştur,
sarhoş bir halde yatıp uyumadadır; o
tattan, o sarhoşluktan da haberleri vardır. Toprağı hoş olsun ona derler
hani; saçma lâf değil bu lâf.
Toprağın hoşluktan haberi olmasaydı nasıl söylerlerdi bunu?
O Ay parçası güzel, yüz yıl yaşasın;
Onun gam oklarına okluk olsun gönlüm.
Kapısının toprağında bir hoş ölüme daldı gönül;
Kim duâ etmişti de toprağı hoş olsun demişti yârabbi?
Bunun örneği duyulan âlemde de olur-gider. Hani iki kişi bir yatakta
yatar, uyur. Birisi kendini
güzeller arasında, gül bahçesinde, cennette görür; öbürü kendini yılanlar,
cehennem zebanileri, akrepler
arasında görür. Sende ikisinin arasında araştıra-dur. Ne bunu görürsün, ne
onu. Peki, kimisinin parçabuçuğu
mezarda tat içinde, esenlikte, esrik bir halde oluşu, kimisinin azapta,
elemde, mihnette bulunuşu,
seninse ne onu görmen, ne bunu bilmen, şaşılacak bir şey midir ki? Demek
anlaşıldı ki akla sığmayan şey,
örnekle akla sığıyor amma örnek de eşide benzemiyor. Şunun gibi hani;
ârif, ferahlığa, gönül genişliğine
bahar adını takmıştır; gönül darlığına, gama da güz demiştir. Görünüş
bakımından iyilik hoşluk nerden
bahara; gam, nerden güze benzeyecek? Fakat bu bir örnektir ki akılsız
adam, onun anlamını, anlayamaz,
kavrayamaz. Ulu Tanrı da "Karanlıklarla ışık, gölgeyle ısı bir, eşit
değildir" buyurmuştur, imanı ışığa
benzetmiştir, küfrü karanlığa. İnanmayı, güzelim bir gölgeliğe
benzetmiştir, küfrü adamın beynini
kaynatan, yakıp yandıran amansız güneşe benzetmiştir. İnancın aydınlığı,
lâtifliği, şu dünyanın ışığına;
yahut küfrün pisliği, şu dünyanın karanlığına ne diye benzesin?
Birisi, biz söz söylerken uyursa o uyku, gafletten değildir,
eminliktendir. Hani bir kervan, sarp,
korkunç bir yolda kap-karanlık gecede yola düşer, sürer-gider,
düşmanlardan bir zarar gelmesin diye
boyuna yol alır. Derken kervan halkının kulaklarına köpek havlaması, yahut
horoz sesi geldi mi, bir köye
vardı mı kervan; kervandakiler esenleşirler; ayaklarını uzatıp bir güzelce
yatarlar, uykuya dalarlar. Oysa ki
yolda ne ses vardı, ne gürültü; fakat korkudan uykuları gelmiyordu ki.
Köyde eminlikle beraber o kadar
gürültü-patırtı, köpeklerin havlaması, horoz sesleri var, öyle olduğu
halde uykuya dalıyorlar. Bizim
sözlerimiz de mâmurluktan, eminlikten geliyor; peygamberlerin, erenlerin
sözleri. Canlar, söz tanır bir hale
geldi mi, emin olur; korkudan kurtulur. Çünkü bu sözden umut kokusu
gelmede, devlet kokusu duyulmada.
Hani birisi, kap-karanlık gecede bir kervanla yoldaş olmuş, gidiyor.
Korkusundan, her solukta harâmiler
kervanı basmış sanmada. Yol arkadaşlarının seslerini işitmek, onları,
seslerinden tanımak ister bu adam;
onların sözlerini işitti mi, emin olur. "Ya Muhammed,söyle: Oku." Sen
söyle; çünkü özün lâtif, gözlere
görünmüyor; söz söyledin mi, anlıyorlar ki bildiksin, canlar emin oluyor,
esenleşiyor. Söz söyle;
Seninle konuşmadıkça seni göremiyorum ben.
Ovada küçücük bir yaratık vardır. Küçüklüğünden göze görünmez. Fakat
bağırdı-öttü mü, sesinden
anlaşılır. Yaratıklar da dünya ovasına dalmışlardır; senin özünse pek
lâtîf, gözlere görünmüyor; söz söyle
de tanısınlar seni. Sen, bir yere gitmek istedin mi, önce gönlün gider,
orasını görür, orasının ahvâlini anlar.
Sonra gönül geriye gelir, bedeni çeker-götürür. Şimdi bütün bu yaratıklar,
peygamberlerle erenlere karşı
bedendir; âlemin gönlü peygamberlerle erenlerdir. Önce onlar, o âleme
gittiler; insanlıktan, etten-deriden
sıyrıldılar; aşağıdan-yukardan çıktılar; bu âlemi de seyrettiler, o âlemi
de. Konaklar aştılar; sonucu, yol nasıl
alınır, anladılar. Ondan sonra geldiler; o temelli âleme gelin; bu dünya
yıkık bir âlem,geçici bir saray; biz
hoş bir yer bulduk, size haber vermedeyiz diye halkı o âleme çağırıyorlar.
Artık anlaşıldı ya; gönlüm,
herhalde sevgiliyle beraber; konaklar aşmaya ihtiyacı yok; ne yol kesici
korkusu var, ne palan, deve
ihtiyacı. Bunlarla bağlı olan, yoksul beden.
Rubâi
Gönüle dedim ki: A gönül, bilgisizlikten
Nasıl bir kişinin tapısından yoksunsun, bilir misin?
Gönül bana, a arayan dedi, yanlış söylüyorsun;
Ben tapıdayım da sensin başı dönen
Nerde olursan ol, ne halde bulunursan bulun; sevmiye, âşık olmaya çalış.
Sevgi mülkün, ülken oldu
mu, boyuna âşık olursun; mezarda da, mahşerde de, cennette de âşık
olursun; sonu gelmez ya; boyuna
âşık olursun. Mademki buğday ektin, kesin olarak buğday biter; ambardaki
buğday da o biten buğdaydır.
Mecnûn, Leylâ'ya bir mektup yazmak istedi; eline kalemi aldı, şu beyti
söyledi:
Hayâlin gözümde, adın ağzımda;
Anışın gönlünde, nereye yazayım?
Mâdemki hayâlin gözü durak edinmiş, adın ağızdan gitmiyor; anışın can
evinde; peki, mektubu
kime yazayım; buralarda dolaşıp duruyorsun sen dedi de kalemi kırdı,
kâğıdı yırttı.
Çok kişiler vardır, gönülleri bu sözlerle doludur; fakat söyleyemezler;
söylemeye âşık olsalar, söylemek
isteseler bile söyleyemezler. Buna şaşılmaz, aşkı da gidermez bu. Zâti
temel olan da gönüldür, dilektir,
aşktır. Hani çocuk da süte âşıktır, ondan yardım görür, onunla
kuvvetlenir, büyür. Bununla beraber gene
de sütü anlatamaz, târif edemez; ben süttün ne tat duyuyorum, onu içmezsem
nasıl kederleniyorum, nasıl
arıklaşıyorum diyemez; tadını da söze getiremez, bulamadığı zamanki
kederini de. Canı süt ister, süte
âşıktır. Fakat büyüyen, ergenlik çağına gelen kişi, sütü binlerce çeşit
târif etse, övse, anlatsa gene de
çocuğun bulduğu tadı bulamaz sütte, onun aldığı zevki alamaz sütten.
44. BÖLÜM
O gencin adı ne (dedi). Seyfeddin (dediler).
Buyurdu ki:
Seyf (kılıç), kındadır, görünmez. Seyfeddin ona derler ki din için
savaşır. Çabası, tümden Tanrı
içindir; doğruyu eğriden ayırır; gerçeği aslı olmayandan ayırdeder. Ancak
önce kendisiyle savaşması, önce
kendi huylarını güzelliştirmesi gerek. "Kendinden başla." Bütün öğütleri
önce kendine vermek gerek. İnsan,
sen de adamsın, elin-ayağın, kulağın, aklın, gözün, ağzın var demeli;
peygamberler, erenler, devletler
buldular, maksatlarına erdiler; onlar da adamdı; onların da benim gibi
kulakları, akılları, dilleri, elleriayakları
vardı. Ne yüzden onlara yol veriyorlar, kapıyı açıyorlar da bana yol
vermiyorlar, kapıyı örtüyorlar
yüzüme? İnsan, kendi kulağını kendi burmalı, gece-gündüz, ne yaptın,
elinden ne biçim bir iş çıktı da
makbul olmuyorsun, seni kabul etmiyorlar diye kendisiyle savaşmalı da
seyfullah olmalı, Tanrı dili kesilmeli.
Meselâ, on kişi, bir eve gitmek ister. Dokuzu yol bulur, eve girer; biri
dışarda kalır, içeri almazlar onu. Kesin
olarak bu adam, kendi-kendine düşünür, acaba ben ne yaptım ki beni içeriye
almadılar; benden edepten
dışarı ne meydana geldi diye ağlar, yakarır. İnsanın, suçu kendisine
vermesi, kendisini kusurlu görmesi,
edepsiz tanıması; bunu bana Tanrı yaptırıyor, ben ne yapayım, onun dileği
böyle; dileseydi yol verirdi
dememesi gerek. Çünkü bu, bir yolla Tanrıya sövmektir, Tanrıya kılıç
çekmektir. Böyle olursa bu bakımdan
Tanrıya çekilmiş kılıç olur, Tanrı kılıcı değil. Ulu Tanrı,
hısımdan-akrabâdan münezzehtir. "Doğurmaz da,
doğmamıştır da." Hiçbir kimse, kulluktan başka bir yolla yol bulamaz ona.
"Tanrı zengindir, sizsiniz
yoksullar." Tanrıya yol bulan kişiye, onun Tanrıya benden daha çok
yakınlığı var, benden daha bildik, daha
çok ilgisi var Tanrıyla diyemezsin; mümkünü yok bunun. Ona yakınlık, ancak
kullukla olabilir. O, herkese her
şeye, genel olarak vericidir. Denizin eteğini incilerle doldurur; tikene
gülden elbise giydirir; bir avuç
toprağa, garezsiz, geçmişsiz can bağışlar. Kâinatın bütün
parça-buçuklarının payı vardır nîmetinden. Bir
insan, filân şehirde vergili bir adam varmış; pek büyük bağışlarda
bulunuyormuş diye buysa bana da verir
umusuna düşer de ondan faydalanmak için mutlaka oraya gider. Tanrının
nîmet verişi de bu kadar meşhur,
bütün âlemin haberi var onun lûtfundan; peki, niçin dilemezsin ondan,
neden vuslat elbisesi um-mazsın
ondan? Dilerse kendi verir demişsin de tembelcesine oturup kalmışsın; hiç
çabalamıyorsun. Aklı, anlayışı
olmayan köpek bile aç kaldı mı, ekmeği kalmadı mı karşına gelir,
kuyrucağını sallamaya, yâni, bana ekmek
ver, ekmeğim yok benim, fakat sende ekmek var demeye koyulur; bu kadarcık
bir anlayış vardır onda.
Köpekten de aşağı değilsin ya; o bile toz-toprak içinde yatmaya; dilerse
kendi verir demeye râzı olmuyor;
yalvarıyor, kuyruk sallıyor. Sen de kuyruk salla, Tanrıdan iste, yoksulluk
göster. Böylesine bir vergilinin
karşısında yoksulluk göstermek, pek istenir-dilenir birşeydir. Mâdemki
bahtın yok,bir kişiden baht iste ki
onun bahtı yâverdir, devlet ıssıdır. Tanrı, pek yakındır sana. Ne
düşünsen, ne kursan seninle biledir o.
Çünkü düşünceyi, kuruntuyu var eden de odur, sana eş eden de o. Yalnız,
pek yakın olduğundan
göremezsin. Ne şaşılacak şey ki, yaptığın her işte aklın, seninle; onunla
girişiyorsun giriştiğin işe. Fakat aklı
hiç göremiyorsun, ancak eseriyle görüyorsun; asıl aklı görmene imkân yok.
Meselâ, birisi hamama gider.
Kızışır. Hamamın içinde nereye gitse ısı kendisiyle biledir. Ateşin
ısısının tesiriyle kızışmıştır amma ateşi
göremez. Hamamdan çıkar da ateşi gözüyle görürse anlar ki hamam da ateşle
kızışmadadır, hamamdakiler
de; bilir ki hamamdaki ısı, ateşlenmiş. İnsanın varlığı da büyük bir
hamamdır. Orda aklın, canın, nefsin ısısı
hep vardır. Fakat hamamdan dışarıya çıktın da öbür dünyaya yüz tuttun mu
aklın da kendini görürsün,
nefsin de, canın da. Anlarsın ki bu buluş, bu anlayış,aklın ışığındanmış;
o düzenler, nefistenmiş; yaşayış da
canın eseriymiş. Herbirinin özünü görürsün o vakit; fakat hamamda oldukça
ateşi gözünle görmene imkân
yok, ancak eseriyle görebilirsin. Yahut da hiç akar su görmemiş birinin
gözlerini bağlasalar da suya alsalar
yaş birşeyin gözüne vurduğunu, bedenini kapladığın duyar, fakat o nedir,
bunu bilmez. Gözlerini açtılar mı
ap-açık görür bilir ki şuymuş o. Önce eserleriyle bildi, şimdi kendisi
gördü. Şu halde Tanrıya karşı yoksulluk
göster, ihtiyâcın neyse ondan iste; bu isteyiş hiç mi hiç yitmez."Beni
çağırın, icâbet edeceğim size."
Semerkant'teydik. Hârezmşâh Semerkand'i kuşatmıştı. Asker çekmişti,
savaşmadaydı.
Oturduğumuz mahallede bir kız vardı, pek güzeldi. Öylesine güzeldi ki o
şehirde eşi-benzeri yoktu. Her
solukta duyuyordum, diyordu ki: Tanrım, nasıl revâ görürsün de zâlimlerin
ellerine verirsen beni?
Biliyorum, hiç revâ görmezsin bunu, sana güvencim var. Şehri yağma
ettiler, bütün halkı tutsak edip
götürdüler. O kadının câriyeciklerini bile tutsak edip götürdüler de ona
hiçbir elem erişmedi; o kadar güzel
olmakla beraber kimse ona bakmadı bile. Bilmelisin ki kim, kendisini
Tanrıya tapşırırsa zararlardan emîn
olur, sağ-esen kalır; onun katında hiç kimsenin dileği yitmemiştir zâti.
Bir derviş, oğluna öğretmişti, alıştırmıştı onu. Çocuk ne isterse babası,
Tanrıdan iste derdi. Çocuk
ağlar-sızlar, dileğini Tanrıdan isterdi. Ondan sonra çocuğa istediğini
verirlerdi. Böylece yıllar geçti. Çocuk,
evde yalnız kalmıştı birgün. Derken canı keşkek istedi. Gayb âleminden
geldi. Yedi, adam-akıllı doydu.
Babası, anası geldiler. Birşey istemiyor musun dediler. Keşkek istedim,
geldi, yedim dedi. Babası,
hamdolsun Tanrıya ki bu durağa ulaştın dedi; Tanrıya güvenci de büsbütün
arttı.
Meryem'in anası, Meryem'i doğurunca onu, Tanrı evine adamış, ona hiçbir iş
buyurmamayı
kurmuştu. Götürdü, mescidin bir bucağına bıraktı. Zekeriyyâ, onu
yetiştirmek istedi; fakat herkes de bu
işi, üzerine almayı dilemedeydi. Aralarında kavga çıktı; herkes, ben
yetiştireceğim demedeydi. O zamanın
töresi şuydu: Herkes, suya bir sopa atardı; kimin sopası suyun üstünde
durursa o iş, onun olurdu. Tesâdüf
bu ya, Zekeriyyâ'nın falı düz geldi. Evet dediler, çocuğu o yetiştirecek;
hak onun. Zekeriyyâ, hergün,
Meryem'e yemek getirirdi. Hangi yemeği getirirse mescidin bir bucağında o
yemeği bulurdu. Birgün
Meryem'e, seni ben kabullendim, bu yemeği nerden getiriyorsun dedi.
Meryem, yemeğe ihtiyâcım oldu
mu, ne istiyorsam Ulu Tanrı gönderiyor dedi. Onun rahmetine son yok, kim
ona dayanır, güvenirse
dayancı-güvenci hiç yitmez. Zekeriyyâ dedi ki: Yârabbi, herkesin dileğini
veriyorsun; benim de bir dileğim
var; sen müyesser et. Bana öylesine bir erkek evlât ver ki senin dostun
olsun; ben teşvik etmeden seninle
düşsün-kalksın, sana ibâdette bulunsun. Ulu Tanrı, Yahyâ'yı verdi ona; hem
de Zekeriyyâ'nın beli iki kat
olduktan, iyice arık bir hale geldikten sonra. Anası da gençken kısırdı;
ihtiyarlamışken iyiden-iyiye hayız
gördü, gebe kalıp doğurdu. Bunlara bak da bil ki bütün bunlar, Tanrı
gücüne karşı bahanedir ancak.
Herşey ondan, herşeyde hükmeden, hem de kayıtsız hükmeden o. İnanmış, o
kişiye derler ki bu duvarın
ardında birisinin bulunduğunu, biz onu görmediğimiz halde onun, bizim
hallerimizi, bir-bir bildiğini,
gördüğünü bilir; hayır, bunların hepsi de hikâyeden başka birşey değil
diyen, inanmayan kişinin aksine
iyiden-iyiye inanır buna. Zâti inanmayanın da birgün kulağını burarlar;
pişman olur, ah der, kötü söyledim,
yanıldım; meğer hep oymuş, bense o, yok diyordum. Meselâ sen rebap
çalmadasın; biliyorsun ki ben,
duvarın ardındayım; rebap çalar-durursun, hiç ardını-arasını kesmezsin.
Şu namaz, bütün gün kıyâmda, rükûda, secdede durman için konmamış ya;
maksat, namazda,
sende beliren halin, daima sende olmasıdır. Uykuda, uyanıklıkta, birşey
yazarken, birşey okurken, hâsılı
bütün hallerde Tanrıyı anıştan ayrılmamalısın ki "Onlar, namazlarını
boyuna kılarlar" sırrına eresin, buna
erenlere katılasın. Zâti şu söylemek, susmak, yemek, uyumak, öfkelenmek,
bağışlamak, gibi bütün haller,
bütün huylar, değirmenin dönüşünden başka birşey değil. Değirmen de kesin
olarak suyla döner. Çünkü
susuz sınamıştır kendini o. Peki, şimdi değirmen, bu dönüşü kendinden
bilirse bilgisizliğin, hiçbir şeyden
haberi olmayışın ta kendisidir bu. Bu dönüş de vardır, meydan da var;
çünkü bu dünyanın halleridir bunlar.
Tanrıya yalvar, sızlan; a benim Tanrım, şu dönüşten başka, cansal bir
dönüş ver bana, onu müyesser et
bana; bütün dilekleri veren sensin; senin keremin, rahmetin bütün
varlıklara genel olarak sunulmada de.
Soluktan-soluğa dileklerini Tanrıya bildir; boyuna an onu. Çünkü onu anış,
can kuşuna güç-kuvvettir, kolkanat,
O dileğe, bir uğurdan ulaşırsan nur mu, nu olur bu; tam ulaşamazsan
Tanrıyı anmakla azar-azar,
yavaş-yavaş için aydınlanır, dünyadan kesilir-gidersin. Meselâ bir kuş,
göğe doğru uçmak ister; göğe
ulaşamasa da soluktan-soluğa yeryüzünden uzaklaşır, öbür kuşlardan daha
yücelerde uçar. Meselâ bir
hokkada misk var, hokkanın ağzı da dar; içine el sığmıyor; miski çıkarmana
imkân yok. Bununla beraber
elini sürdükçe elin kokmada, burnuna o güzelim koku geliyor, seni hoş bir
hale getiriyor ya. Tanrıyı anış da
böyledir işte. Zâtına erişmesen de ulular ulusu Tanrıyı anışın tesirleri
olur sana; onu anıştan pek büyük
faydalar elde edersin.
45. BOLÜM
Şeyh İbrâhim aziz bir derviş. Onu gördük mü dostları
hatırlıyoruz. Mevlânâ
Şemseddîn, ona pek iltifat ederdi. Boyuna bizim Şeyh İbrâhim'imiz derdi,
kendisine mal ederdi onu.
Tanrının lûtfu başkadır, çalışıp çabalamak başka. Peygamberler,
peygamberlik durağına çalışmayla
ulaşmadılar; o devleti Tanrı lûtfuyla buldular. Ancak bu durağa ulaşan
kişinin huyunun, yaşayışının itâatle,
ibâdetle geçmesi, halinin düzgün olması da bir töredir; bu da avam
içindir; avâmın, onların sözlerine,
onlara güvenmelerini sağlamak içindir. Çünkü, avâm, içyüzü göremez,
görünüşe bakar; görünüşe bakınca
da bu yüzden, bu akışın bereketinden içyüze yol bulur. Firavun da pek
çalışırdı, mal verirdi, ihsanda
bulunurdu, hayrı yayar-dururdu amma Tanrı lûtfuna mazhar olmadığından o
ibâdet, o çaba, o vergi,
kendisine bir parlaklık veremedi; hepsi de örtüldü-gitti. Hani bir bey,
bir kale dizdârı, kaledekilere ihsanda
bulunur, hayırlar yapar. Fakat maksadı, padişaha karşı çıkmaktır, ona
isyan etmektir de bu yüzden ihsanda
bulunur; o ihsanın kendisine ne hayrı dokunur, ne bir parlaklık verir ona
o vergi. Amma bir uğurdan, Tanrı
lûtfetmemiş ona da denemez; olabilir ya, Tanrının gizli bir lûtfu vardır
ona da herhangi bir sebeple
görünüşte reddetmiştir onu. Çünkü padişahın kahrıda vardır, lûtfu da;
elbise de verir, zindana da atar; her
ikisi de gerektir. Gönül ehli, Firavun'a Tanrının hiç lûtfu yok diyemez;
ancak görünüşe kapılanlar onu,
tümden reddedilmiş sayar; görünüşü korumak için bu, gereklidir de. Padişah
birisini astırsa onu, halkın
görebileceği bir yerde, pek yüce bir yerde astırır. Halktan gizli, bir
evin bucağında, küçücük bir çiviye de
astırabilir; fakat halk görsün de ibret alsın, padişahın buyruğunun
geçtiği, yürüdüğü anlaşılsın diye yüce bir
yerde astırır onu. Zâti bütün darağaçları tahtadan değildir ki. Mevki,
yücelik, dünya devleti de pek büyük,
pek yüce bir darağacıdır. Tanrı, birisine kahretmek istedi mi dünyada ona
büyük bir mevki, ulu bir
padişahlık verir. Firavun gibi Nemrûd gibi, bunlara eşit olanlar gibi
hani. O mevki, bir darağacına benzer;
Ulu Tanrı onları, bütün halk görsün, bilsin diye bu darağacına çekmiştir.
Çünkü Ulu Tanrı, «Ben gizli bir
defineydim; bilinmeyeni istedim, beni bilsinler dedim» buyuruyor. Yâni
bütün âlemi yarattım; kimi lûtufla,
kimi kahırla, fakat hepsinden de maksat, kendimizi göstermek. Öylesine
padişah değildir o ki bir tek
muarrif, saltanatını bildirebilsin. Âlemin bütün zerreleri muarrif kesilse
de onu övmeye kalkışsa hepsi de
bunda kalır, onu târif edemez. Demek ki bütün yaratıklar, gece-gündüz,
Tanrıyı bildirip durmada. Ancak
onların kimisi biliyor bunu, Tanrının bildirisini anlıyor, kimi si de
gaflette. Fakat ne olursa olsun, Tanrıyı
bildirme, gösterme var ya. Hani bir bey, birisini dövmelerini, edebe
getirmelerini buyursa o adam da
bağırmaya, feryât etmeye koyulsa her ikisi de, döven de, dövülen de beyin
buyruğunun yürüdüğünü
gösterir. Dövülen, acıdan bağırır-çağırır amma herkes bilir ki döven de
beyin buyruğuna uymuş, dövülen
de. Bu iki işten, beyin buyruğu görülüyor. Tanrıyı ispat eden, boyuna onu
bildirmede, göstermede. Tanrı
yok diyen de onu bildiriyor amma. Çünkü birşeyi ispat etmek, inkâr etmek
olmazsa düşünülemez bile; hem
de bu, tatsız-tuzsuz bir şey olur. Bir mecliste, bir bahse giren, ortaya
bir mesele atan, orda kabul
etmiyorum diyen, onunla çekişen biri olmazsa neyi ispat eder ki? Onun
söyleyeceği sözde ne zevk olur ki?
Çünkü ispat, inkâr karşısında güzeldir. Bunun gibi şu dünya da Tanrıyı
ispat meclisidir; ispat edenle inkâr
eden olmadıkça bu meclisin zevki yoktur: her ikisi de Tanrıyı
göstermededir bunların.
Dostlar İğdişbaşı'nın katına gittiler. O, kızdı da hepinizin ne işi var
burada dedi. Dediler ki: Kalabalık
bir halde, hep birden gelişimiz, birisine zulmetmek için değil, dayanmada
birbirimize yardımcı olalım,
birbirimize dayanalım dedik. Hani yasta halk toplanır; ölümü kovmak için
değildir bu; yasa düşeni teselli
etmek, hatırından kederi gidermek içindir. «İnananlar, bir kişi gibidir.»
Dervişler, bir beden sayılırlar. Organlardan biri ağrısa öbürleri de derde
uğrar. Göz görmeyi bırakır,
kulak duymayı, dil söylemeyi. Hepsi de ağrıyan organın katına toplanır.
Dostluğun şartı, kendini dostuna
fedâ etmektir; dost için kendini kavgalara atmaktır. Çünkü herkesin yüzü
birşeyedir; herkes bir denize
dalmıştır; îmanın da şartı budur, İslâmın da. Bedenle taşınan yük, canla
taşınan yüke ne benzesin. «Zararı
yok, biz Rabbimize dönenleriz.» inanan, kendisini Tanrıya fedâ etti mi,
belâyı-kazâyı, eli-ayağı ne diye
düşünsün? Mâdem ki Tanrıya gidiyor, ele-ayağa ne hâcet? Eli-ayağı, o
yandan bu yana gelmen için verdi
sana; fakat eli yapana, ayağı yaratan giderken elden çıksan, ayaktan
kalsan, Firavun’un büyücüleri gibi
elsiz-ayaksız olsan ne gam.
Gümüş bedenli sevgilinin elinden, zehir bile olsa içilir.
Acı sözleri, şeker gibi yenir.
Pek tatlı tuzludur sevgili, pek tatlı-tuzlu;
Tuz olan yerde ciğer yenebilir.
46. BÖLÜM
Ulu Tanrı hayrı da irâde eder, şerri de; fakat ancak hayra râzı
olur. Çünkü «Ben gizli
bir defineyim; bilinmeyi sevdim, diledim» demiştir. Hiç şüphe yok ki Ulu
Tanrı emri de irâde eder, nehyi de.
Emir, emredilen kişinin, huy bakımından hoşlanmadığı şeyi yap demektir. A
aç, helva ye, şeker ye
denemez aç kişiye. Dense bile bu emir değildir, ağırlamadır. İnsanın
yapmak istediği şeye de yapma denir;
yapmak istemediği şeye değil. İnsana taş yeme, tiken yeme denmesi doğru
olamaz. Dense bile buna nehiy
denmez. Hayrı buyurmanın, şerri yapma demenin doğru olması için şerri
yapmak isteyen birinin bulunması
şarttır. Böylesine birinin varlığını dileyiş de şerri dilemektir; fakat
şerre râzı olmaz; olsaydı hayrı
buyurmazdı. Bu, şuna benzer: Hani okutmak isteyen var ya, o,
okuyacak-öğrenecek kişinin bilgisizliğini
istiyor demektir. Çünkü ancak bilgisiz okutulur, bilmeyene öğretilir. Bir
şey dilemek, o şeye gerekli olan
şeyleri de dilemektir. Fakat okutan, okuyanın bilgisizliğine râzı olamaz;
olsaydı öğretmezdi. Hekim de buna
benzer; hekimlik yapmayı istedi mi, insanların hastalanmasını istiyor
demektir; çünkü hekimliğini
göstermesi ancak insanların hastalanmasıyla mümkündür. Fakat insanların
hastalanmasına râzı değildir,
râzı olsaydı onları tedâvi etmezdi, onlara ilâç vermezdi. Ekmekçi de
böyle; kazansın, geçimi yoluna girsin
diye insanların acıkmasını ister. Fakat aç kalmalarına da râzı değildir,
râzı olsaydı ekmek satmazdı.
Kumandanlar da, ordu da böyle; padişahlarına aykırı biri olsun, düşmanlar
başkaldırsınlar derler; çünkü
böyle olmasa erlikleri de meydana çıkmaz, padişaha olan sevgileri de;
padişah da onlara ihtiyâcı
olmyacağından onları derleyip toplamaz. Fakat isyâna da râzı değildirler;
râzı olsalardı karşı durmazlar,
savaşmazlardı. İnsan da böyledir. Kendi nefsindeki şer işletecek huyları
diler; çünkü o, şükredeni, itâatte
bulananı, çekineni sever; bunların, bu huyların kendisinde bulunabilmesi
için nefsinde kötülüğün, şer
yaptıran huyların da bulunması gerektir. Bir şey dilemek, o şeye gereken
şeyleri de dilemektir. İnsan da o
kötülükleri diler amma onlara râzı olmaz. Çünkü bunları nefsinden
gidermeye çalışır-durur. Demek ki o bir
yüzden şerri istediğini, bir yüzden de dilemediğini biliyor; düşmansa o
diyor, hiçbir yüzden, nasıl olursa
olsun, şerri dilemez. Buna imkân yoktur; yâni insan bir şey dilesin de o
şeye gerekli olan şeyleri dilemesin,
imkân yoktur bunun. Yap-yapmanm gereklisi de yaratılıştan şerre rağbet
eden, yaratılıştan hayırdan nefret
eden şu bencil nefistir. Öylesine bir nefistir bu ki dünyada ki bütün
serler de ona gerekli olan şeylerdir. Şu
kötü işleri dilemeseydi, nefse uymayı istemeseydi bunlara gerekli olan
yapmayı da istemezdi insan. Fakat
kötülüklere râzı olsaydı da ne yap derdi, ne yapma. Hâsılı kötülük,
kötülükten başka bir şey için dilenir.
Sonra şunu da söyleyelim: İnsan, bütün hayırları istese şerleri gidermek
de hayırlardan bir hayırdır; şu
halde şerri gidermeyi istiyor demektir. İyi amma şerri gidermek, şerrin
bulunmasıyla mümkündür. Yahut da
insan, inanmayı, inancı ister dersek, inanmak, küfürden sonra mümkündür.
Demek ki küfür, iman için
gerekli şeylerden. Hâsılı şerri, şer olduğu için dilemek, çirkindir; fakat
hayır için dilemek çirkin değildir. Ulu
Tanrı, «Kısâsta sizin için yaşayış var?, buyurdu. Ulu Tanrının yapısını
yıkmak şerdir; fakat yarı-buçuk şerdir;
buna karşılık halkı öldürmeden korumak, tüm hayırdır. Tüm hayır için
parça-buçuk şerri istemek, kötü bir
şey olamaz; tüm şerre râzı olarak parça-buçuk şer dileğinden vazgeçmek
kötüdür. Bu, şuna benzer: Ana,
çocuğu azarlamak, dövmez istemez; çünkü parça-buçuk şerri görür o. Babaysa
çocuğun azarlanmasını,
dövülmesini ister, râzıdır buna; çünkü tüm şerri görür; kangren olan uzvun
kesilmesi gibi hani. Ulu Tanrı
bağışlar, yarlıgar, azâbı da çetindir. Bütün bu sıfatlarla Tanrıyı
gerçeklemeni diler mi, dilemez mi? Elbette
evet, diler, değil mi? Suçlar olmasa bağışlayıcı, yargılayıcı da olamaz.
Birşeyi dilemek, o şeye gerekli şeyleri
de dilemektir. Böylece bize de bağışlamamızı, barışmamızı buyuruyor;
düzene girmemizi, uzlaşmamızı
buyuruyor; buyruğun, düşmanlık olmadıkça faydası olmaz ki. Sadr-al İslâm
buna benzer şu sözleri
söylemiştir: Gerçekten de Tanrı bize kazanmayı, mal elde etmeyi buyurdu;
çünkü «Allah yoluna harcayın,
yoksulları doyurun» dedi. Mal olmadıkça doyurmanın da imkânı yoktur; bu
bakımdan bu buyruk, mal elde
etmeyi buyurmaktır. Kim, birisine, kalk, namaz kıl derse kesin olarak ona
abdest almayı, su bulmayı
buyurmuştur; bunların hepsi de namaz için gerekli şeylerdir(*).
(*) Bu fasıl arapçadır.
47. BOLÜM
Şükretmek avlanmaktır, nîmeti bağlamaktır. Şükür sesini duydun
mu nîmetin
çoğalmasına hazırlan. «Tanrı bir kulu sevdi mi sınar, belâlara uğratır.»
Sabrederse onu seçer, şükrederse
de akrânı arasında seçkin bir hale getirir onu. Kimi kullar vardır, kahrı
yüzünden şükrederler. Tanrıya; kim
kullarda vardır, Lûtfu yüzünden şükrederler Tanrıya; bunların herbiri de
hayırlıdır; çünkü şükretmek
panzehirdir; kahrı lûtfa döndürür. Akıllı, olgun, o kişiye derler ki
gizli-açık, cefâya şükreder; öylesine bir
kişidir o ki Tanrı, seçmiştir onu, maksadı öç almak bile olsa şükürle
maksadına ulaşmayı hızlaştırır; çünkü
ap açık şikâyetlenmek, içteki şikâyeti azaltmaktır. Esenlik ona,
Peygamber, «Ben çok güle-güle öldüren
kişiyim» dedi. Yâni, cefâ eden gülüşüm, onu öldürüştür sanki. Gülüşten
maksat, şikâyet yerine
şükretmektir. Hikâye edilmiştir ya, bir Yahûdi vardı; Tanrı Elçisi'nin
ashâbından birinin evinin üst katında
otururdu. Yahûdinin lâğmından pislikler, çocukların sidikleri, çamaşır
suları, o zâtın evine akardı. Böyle
olduğu halde o, teşekkürler ederdi. Yahûdiye, ayâline de Yahûdiye
teşekkürler etmesini, işi belli
etmemesini buyururdu. Böylece sekiz yıl geçti. Derken ashâptan olan o zat
öldü. Yahudi, ev halkına
başsağlığı vermek için sahâbeden bulunan zâtın katına indi. Evdeki
pislikleri, pisliklerin aktığı delikleri
görünce bunca zamandır olup-biteni anladı, pek nâdim oldu. Ölen zâtın
karısına, ne diye bana haber
vermediniz, ne diye boyuna bana teşekkür edip durdunuz dedi. Ev halkı, o
buyururdu teşekkür etmemizi,
teşekkürden vazgeçmememiz için bizi korkuturdu dediler. Yahûdi imana
geldi, Müslüman oldu (1).
Çalgı, insanı nasıl şaraba düşürürse;
İnsan çalgıyla nasıl içtikçe içerse
İyileri anış da iyiliğini arttırır insanın (2).
Bu yüzdendir ki Tanrı, peygamberlerini, iyi kullarını Kur'ân'da anar,
yaptıklarına şükürde bulunur;
gücü yettiği halde suçluyu bağışlıyanı över (3).
Şükretmek, nimet memesini emmektir. Meme dolu olsa bile emmezsen süt
gelmez.
(Birisi,) şükretmemenin sebebi nedir, şükretmeye engel olan ne diye sordu.
Şeyh buyurdu ki:
Şükre engel olan, ham umut beslemedir. Elde ettiğinden daha çoğunu
ummuştu; o ham umut, çok
isteğe bağlamıştı onu. Gönlüne koyduğundan daha azını elde etmesi, şükre
engel oldu. Onun, kendinde ki
ayıptan, kendindeki kusurdan da haberi yoktu, ayıptan, kusurdan uzak
gördüğü kişideki ayıptan, kusurdan
da haberi yoktu. Hâsılı ham umut gütmek, ham meyve yemeye, pişmemiş ekmek
yemeye, çiy et yemeye
benzer; elbette bir hastalık belirtir, insanı şükretmekten alıkor.
İnsanın, Zaran veren bir şey yediğini
anlayınca kusması gerek. Ulu Tanrı, onu kusturmak, o bozuk sanıdan
kurtarmak için hikmetinden, onu
şükretmemeye uğratmıştır ki o tek sayrılık, yüz sayrılık olmasın(*).
«Dönsünler, vazgeçsinler diye onları
iyiliklere, kötülüklere uğrattık."Yâni, onları, ummadıkları yerlerden
rızklandırdık; bu rızklar, gizli âlemden
gelir; gözleri, Tanrının ortakları gibi görünen sebepleri görür, o
sebeplerle örtülür. Hani Abû-Yezîd gibi. O
da yârabbi demişti, sana şirk koşmadım ben. Ulu tanrı, a Abû-Yezîd dedi,
süt içtiğin gece yok mu? Hani
bir gece süt içmiştin de süt bana dokundu demiştin; oysa ki zarar veren de
benim, fayda veren de. Sebebi
göreni müşrik saydı Tanrı da sütü içtikten sonra zarar veren benim; fakat
sütü bir suç, verdiği zararı da
hocanın azarı haline kodum. Hoca talebesine meyve yeme der. Talebe yer;
hoca talebeyi falakaya yıkar.
Şimdi, meyve yedim de tabanlarıma zarar verdi dersen bu söz doğru olmaz.
Kim dilini, Tanrıya şirk
koşmadan korursa Tanrı da onun canını şirkten korur; işte bu da, buna
dayanır. Az, Tanrının katında
çoktur. Hamdle şükür arasında ki fark şudur. Bir nimete şükredersin de
meselâ, filânın güzelliğine,
yiğitliğine şükrettin diyemezsin; hamd, şükre göre daha geneldir.
1. Bu fasıl, burayadek arapçadır.
2. Bu beyit farsçadır.
3. Bu cümleler gene arapçadır.
* Buraya kadar farsça, ondan sonra sonadek arapçadır.
48. BÖLÜM
Birisi imamlık ediyordu. «Bedevî Araplar, küfürde, münâfıklıkta
pek çetindir" âyetini
okudu. Arap beylerinden biri de namazdaydı. İmamın ensesine bir sille
aşketti. İmam, öbür rik'atte
«Araplardan Tanrıya, âhiret gününe inanan» âyetini okudu. O Arap, imama,
sille ıslah etti seni dedi. Biz
de her solukta, gizli âlemden bir sille yemedeyiz. Neye yöneliyorsak bir
silleyle ondan uzaklaştırıyor bizi.
Gene bir başka şeye yöneliyoruz, gene öyle yapıyor. Dayanamayacağımız şey,
yere batmaktır, uzak
kalmaktır denmiş. «Bedenin eklerini kesmek, dosttan ayrılıştan kolaydır.»
Yere batmaktan maksat,
dünyaya dalmak, dünya ehline katılmaktır. Uzak düşmekten maksat da
erenlerin gönüllerinden uzak
düşmektir. Hani birisi bir yemek yer, yediği yemek midesinde ekşir; derken
onu kusar. Ekşimeseydi,
kusmasaydı o yemek, insanın parça-buçuğu olacaktı. Şimdi mürit de şeyhin
gönlüne girmek için yaltaklanır,
hizmet eder. Derken Tanrı korusun, ondan bir iştir, meydana gelir; bu iş
şeyhe hoş gelmez, onu gönlünden
çıkarır atar; bu mürit, adamın yedikten sonra kustuğu yemeğe döner. O
yemek, insanın parça-buçuğu
olacaktı, ekşimesi yüzünden kusuldu-gitti. O mürit de zaman geçecek, şeyh
olacaktı, bir kötü hareketi
yüzünden şeyhin gönlünden çıktı-gitti.
Aşkın, âleme bir tellâldır, saldı da
Gönülleri dertlere-belâlara uğrattı.
Derken hepsini de yaktı-kül etti;
Bir yeldir, estirdi; aldırış etmezlik yeliyle
hepsini savurdu-gitti.
O aldırış etmezlik yelinde o gönüller, oynarlar, nâra atarlar. Böyle
değilse bu haberi kim getirdi? Oysa
ki her solukta bu haber tazelenmede. Gönüller, yaşayışlarını o yanışta,
öyle savruluşta görmeselerdi nasıl
olurdu da ona bu kadar özenirlerdi? Dünya isteklerinin ateşine düşüp
yanan, yanıp kül olan gönüllerden ne
bir ses duyarsın, ne onlarda bir parlaklık görürsün.
İyice bildim ki israf, huyum değildir benim;
Rızkım, nasıl olsa gelip bulacaktır beni.
Onu elde etmeye çalışıp yorulmadayım;
Fakat otursam da o, bana gelir, yorulmam da hem.
Gerçekten de ben, rızkın yolunu-yordamını bilmişim. Boş yere habire koşmak
huyum değil; boşuna
kendimi yormak huyum değil. Gerçekten de gümüş olsun, yiyecek-içecek
olsun, giyecek olsun, belden
aşağı istekler olsun, rızkım neyse, otursam da gelir, beni bulur. Onların
peşinde koşmak beni zahmetlere
sokar, yorar, horlar. Dayanır da yerimde oturursam zahmetsizce,
horlanmadan gelir, bulur beni; çünkü o
rızk da beni ister, arar; beni kendisine çeker. Beni kendisine çekmezse o
kalkar, gelir bana; hani ben de
onu çekemezsem kalkar, ona giderim ya, tıpkı onun gibi. Bu sözden maksat
şudur: Din işine uğraş da
dünya, senin ardından koşsun. O oturmadan maksat, oturup din işine
girişmektir. Koşsa bile mâdem ki din
işine koşuyor, oturmuş sayılır koşan. Oturmuş bile olsa dünya için oturan,
koşuyor sayılır. Esenlik ona,
Peygamber demiştir ki: «Kim, dertlerini bir dert yaparsa Tanrı, onun öteki
dertlerini de giderir.» Kimin on
derdi olsa din derdine düştü mü, Ulu Tanrı o dokuz derdi, o çalışmadan
düzeltir-gider. Peygamberler, Tanrı
rızâsını kazanma derdine düşmüşlerdi ya; ekmek de onlara sunuldu, ad-san
da. Kim Tanrı râzılığını dilerse
bu dünyada da peygamberlere düşer-kalkar, öbür dünyada da. «Tanrının
nimetlendirdiği kişiler,
peygamberlerledir, gerçeklerle, şehitlerle, tertemiz erlerle.» Hattâ sözün
de yeri mi? O kişi, Tanrıyla düşer kalkar.
Çünkü «Ben, beni ananlayım.» demiş. Onunla düşüp-kalkan Tanrı olmasaydı,
gönlünde Tanrıyı
özleyiş bulunmazdı. Gül olmadıkça gül kokusu gelmez; misk olmazsa misk
kokusu duyulmaz. Bu sözün
sonu yoktur. Sonu olsaydı başka sözlere benzerdi.
Gece bitti-gitti de sözümüzün sonu gelmedi.
Bu dünyanın gecesi geçer-gider de bu sözün ışığı, her solukta daha da
fazla parlak, görünür. Nitekim
peygamberlerin ömür gecesi geçti-gitti amma sözlerinde ki ışık geçmedi,
bitmedi; geçmezde-bitmez de.
Mecnûn için dediler ki: Leylâ'yı seviyorsa şaşılmaz buna; ikisi de daha
çocukken bir mektepteydiler.
Mecnûn bu sözü duyunca bu adamlar dedi, akılsız. Hangi güzel vardır ki
insan, onu sevmez, ona
imrenmez? Hiçbir erkek var mıdır ki güzel bir kadına gönlü akmasın? Kadın
da böyledir; hattâ bu imreniş,
onun aşkıdır; çünkü yiyeceğini, ağzının tadını onda bulur; anasının,
babasının, kardeşinin yüzünü onunla
görür; oğlunun güzelliğini, isteğin tadını, bütün tadı-tuzu onda bulur.
Mecnûn, âşıklara bir örnek olmuş,
hani Zeyd'in, Amr'in nahivde örnek oluşu gibi.
Şunu şöyle bil ki ister meze ye, kebap ye,
ister arı-duru şarap iç;
Uykudasın da su içiyor görüyorsun kendini.
Uyandın mı uykudan, gene susuzsun, susuz;
Uykuda içilen su, bir fayda vermez sana.
«Dünya, uyuyanın gördüğü rüyâya benzer.» Birisi rüyâda bir şey yer ya,
dünya ve dünyada nîmetler
elde etmek, tıpkı buna benzer. Şu halde dünya hâcetlerinden, bir şey
dilemek de birisinin rüyâda bir şey
istemesidir sanki. Ona verirler; fakat uykunun sonu uyanmaktır: rüyâda
yediği şeyden hiçbir fayda yoktur
ona. Tut ki rüyâda bir şey istemiş de vermişler ona. «Nimet, nasip ne
kadarsa o kadardır.»
49. BÖLÜM
(Birisi,) biz, insana âit halleri, bir-bir bildik, öğrendik;
mizâcından,
huyundan, ısılığından, soğukluğundan kıl kadar bir şey kalmadı ki
bilmiyelim; ancak ondan
kalacak olan nedir? Onu bilemedik dedi.
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Onu sâdece sözle bilmek mümkün olsaydı bunca çalışmaya, çeşit çeşit
çabalamalara ihtiyaç kalmazdı
zâti; hiç kimse de kendisini zahmetlere sokmaz, fedâ etmezdi. Mesalâ,
birisi denize varır, fakat acı, tuzlu
bir sudan, timsahlardan, balıklardan başka bir şey görmez. İnci nerde der.
Gerçekten de inci yok mudur?
Vardır amma yalnız denizi görmekle inci görülmez ki. Şimdi yüz bin kere
denizin suyunu tas-tas ölçüp biçse
gene de inciyi bulamaz. Bir dalgıç gerek ki inciye yol bulsun. Hem de her
dalgıç değil; çevik, bahtı yâver bir
dalgıç gerek. Bu hünerler, bu bilgiler, denizin suyunu tas-tas ölçmeye,
doldurup dökmeye benzer. İnciyi
bulmanınsa bir başka yolu vardır. Hünerlerle bezenmiş, mal-mülk ıssı,
güzel mi, güzel birçok kişi vardır;
fakat onlarda o anlam yoktur. Nice kişi de vardır; görünüşü yıkık;
görünüşte ne güzelliği var, ne güzel lâf
eder, ne yerinde söz söylemeyi bilir, fakat ölümsüz olan o anlam, vardır o
kişide. O anlam, öylesine bir
anlamdır ki insan onunla yücelmiştir, onunla ululanmıştır; onunla başka
yaratıklardan üstündür.
Kaplanların, timsahların arslanların, başka yaratıkların da hünerleri
vardır, özellikleri vardır; fakat ölümsüz
olarak kalacak olan o anlam yoktur onlarda. İnsan, o anlama yol bulursa,
kendi üstünlüğünü elde eder; yol
bulamazsa o üstünlükten hiçbir fayda elde edemez. Bütün bu hünerler, bu
bezentiler aynanın arkasına
tutulan mücevherlerdir; aynanın yüzünün haberi bile yoktur onlardan.
Aynanın yüzüne bakmaya, ter-temiz,
güzel bir yüz gerek. Yüzü çirkin kişi, aynanın arkasını ister; çünkü
aynanın yüzü gammazdır, gördüğünü
söyler. Yüzü güzel olan, yüzlerce canla aynanın yüzünü ister, çünkü
aynanın yüzü, onun yüzünü gösterir.
Mısır Yûsuf’unun bir dostu vardı. Yolculuktan geldi. Yûsuf, bana ne
armağan getirdin dedi. O adam,
sende olmayan nedir ki, neye ihtiyâcın var senin? Senden daha güzel kimse
yok; bu yüzden sana bir ayna
getirdim, her solukta ona bakar, kendi yüzünü görürsün dedi. Nedir ki Ulu
Tanrıda olmasın, neye ihtiyâcı
var onun? Ulu Tanrı tapısına aydın bir gönül götürmek gerek ki o gönülde
kendini görsün insan.
«Gerçekten de Tanrı, sizin şekillerinize, yaptığınız işlere değil,
gönüllerinize bakar.»
Öylesine şehirler ki dilediğini bulursun o şehirlerde;
Yok yok, herşey var; ancak ulu kişiler yok.
Bir şehir ki orda güzel yüzlülerden, tatlardan, insanı iştaha getiren,
özendiren şeylerden çeşit-çeşit
bezentilerden ne dilersen bulursun orda; ancak akıllı birini aradın mı,
bulamazsın o şehirde. Nolurdu,
bunun tersi olsaydı. O şehir insanın varlığıdır. O varlıkta binlerce hüner
olsa da o anlam olmasa o şehrin
yıkılması daha yeğ. Fakat o anlam olsa da görünüşte bir süspüs olmasa
hiçbir korku yok; o, boyuna mâmur
gerek: İnsan, ne halde olursa olsun, içi Tanrıyla oyalanır-durur.
Görünüşte ki işi-gücü, içyüzdeki
oyalanmasına engel olamaz. Hani gebe kadın, ne halde olursa olsun; ister
uzlaşsın, ister savaşsın, ister
yesin-içsin, ister uyusun, yavrusu, karnında büyür-durur; güç-kuvvet
kazanır, duygulara sâhip olur; fakat
anasının bundan haberi bile yoktur. İnsan da o sırra gebedir. «O emâneti
insana yükledik; gerçekten de
pek zâlim oldu, pek bilgisiz oldu o.» Fakat Ulu Tanrı onu zulümde,
bilgisizlikte bırakmaz. İnsan bedeninde
taşınan yavru, insanla eşlik, uygunluk, daha da binlerce âşinâlık elde
ediyor; insan, taşıdığı o sırdan
dostluklar, âşinâlıklar elde ederse ne diye şaşılsın buna; bunları hep
elde eder insan da ölümünden sonra
neler zuhûr eder ondan, neler. Sırrın mâmur olması gerek; çünkü sır,
ağacın köküne benzer; gizlidir kök
amma eseri, dallarda, budaklarda görünür. Bir iki dalı kırılsa kök
sağlamsa gene biter; fakat kök çürükse ne
dal kalır, ne yaprak.
Ulu Tanrı, «Esenlik sana ey Peygamber» buyurdu; yâni esinlik sana ve senin
cinsinden olan
herkese. Ulu Tanrının maksadı bu olmasaydı Mustafâ, «Bize de, Tanrının
temiz kullarına da» demezdi;
derse Tanrıya karşı koymuş olurdu. Çünkü esenlik yalnız onayken o, tutup
da temiz kulları da bu esenliğe
katmaz, bana verdiğin selâm, bana da olsun, benim cinsimden olan temiz
kullara da olsun demezdi.
Nitekim Tanrı rahmet etsin, esenlik versin, Mustafâ, abdest alırken
«Namaz, ancak bu abdestle doğru
olur.» buyurdu. Maksat, o vakit, kendisinin aldığı o abdest değildi. Tek o
abdest olsaydı hiç kimsenin
namazı doğru olmazdı; çünkü namazın doğru olmasının şartı, Mustafâ'nın
aldığı o abdest olurdu. Oysa ki
maksat, o çeşit abdest almayanın namazının doğru olmadığını bildirmekti.
Hani bu, tıpkı nar çiçeği derler;
nedir anlamı? Yâni, nar çiçeği ancak budur demek mi? Hayır; bu çiçek de
nar çiçeği cinsinden demektir,
maksat budur.
Bir köylü şehre geldi, bir şehirliye konuk oldu. Şehirli ona helva
getirdi. Köylü, iştahla yedi. Sonra da
a şehirli dedi, ben gece-gündüz havuç yemeye alışmıştım; şimdi helvayı
tattım, havucun tadı gözümden
düştü. Her zaman helva da bulamam; elimde bulunandan gönlüm soğudu; ne
yapayım ben şimdi? Köylü
helvayı tattı ya, artık şehre kapılır; çünkü şehirli, gönlünü çaldı onun;
çâresiz o da gönlün peşine düşer,
gelir.
Kimi vakit selâm verirler, selâmlarından duman kokusu gelir. Kimi vakit de
selâm verirler, onların
selâmından misk kokusu gelir; fakat bunu, can burnu kimde varsa o duyar;
duyacak burun gerek. Sonunda
pişman olmamak için dostu sınamak gerek. Tanrı töresidir bu: «Önce
nefsinden başla.» Nefis de önce
kulluk dâvâsına kalkışırsa sınamadan kabul etme kulluğunu. Abdest alınacak
suyu önce burna götürürler,
koklarlar; sonra ağza alırlar, tadarlar, yalnız görmekle yetinmezler.
Olabilir ki rengi su rengidir de tadı,
kokusu bozulmuştur; bu, suyu bir sınamadır, bozulmuş mu, değil mi? Bu
sınamadan sonra yüze vururlar,
abdest alırlar o suyla.
Gönlünde gizlediğin iyi-kötü, ne varsa Ulu Tanrı, dışında da gösterir onu.
Ağacın kökü ne yerse
dalından, yaprağından izi görünür onun. «Yüzlerinde secde izi var.» Ulu
Tanrının sözüdür gene: «Bir
hortum gibi büyüyen burnuna yakında bir damga vuracağız.» Tutalım,
gönlündekini herkes anlamıyor,
fakat betini-benzini ne yapacaksın?
50. BÖLÜM
Herşeyi,
aramadıkça bulamazsın;
Fakat bu dost başka; bunu bulmadan arayamazsın.
İnsanın araması, şudur; bulmadığı şeyi arar insan; gece-gündüz onu
araştırır-durur. Fakat
bulduğunu, maksadına erdiği halde arayıp istemesi, şaşılacak birşeydir.
Bu,çeşit arayış, insanın aklına
sığmaz; insan bunu düşünemez bile. Çünkü insanın arayışı, bulmadığını elde
etmek içindir. Bulduğunu
arayıp isteyiş, Tanrının arayıp istemesidir. Çünkü Ulu Tanrı, herşeyi
bulmuştur; herşey onun kudretindedir,
«Ol der, olur.» Bulandır, yüceler yücesidir. Bulan ona derler ki herşeyi
bulmuştur. Bununla beraber Tanrı,
«Odur isteyen, odur üst olan.» dediği gibi isteyendir de. Bu sözden maksat
şudur öyleyse: A insan, sen, şu
sonradan meydana gelen isteklere düşmüşsün ya, bu isteklere düşüş,
insanlık huyudur. Fakat böylece de
maksattan uzaksın sen. İsteğin, Tanrı isteğinde yok oldu mu, Tanrının
isteği kavrar, kaplar seni; o zaman
Tanrı isteğiyle isteyen bir hâle gelirsin.
Birisi dedi ki: Tanrı ereni, Tanrıya ulaşmış kimdir? Ne sözde, ne işte, ne
kerâmetlerde, ne
hiçbir şeyde buna kesin bir delil yok bize; çünkü söz, öğrenilmiş
olabilir. İşte, kerâmetlere
gelince keşişlerde de var; onlar da gönüllerden geçenleri biliyorlar; büyü
yoluyla pek çok
şaşılacak şeyler gösteriyorlar. Bu çeşit şeyleri saydı-döktü. (Mevlânâ)
buyurdu ki:
Senin birisine inancın var mı, yok mu?
Eyvallâh dedi; inançım da var, âşıkım da.
(Mevlânâ) buyurdu ki:
O adam hakkındaki inancın bir delile, bir ize dayanıyor mu; yoksa gözünü
açmışsın, onu görmüşsün
de ona mı sarılmışsın?
Hâşâ dedi o adam, bu inanç, delilsiz, izsiz-esersiz değil.
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Peki, neden inanca bir delil, bir iz-bir eser yok diyorsun da bir-birini
tutmaz sözler söylüyorsun?
Birisi dedi ki: Her eren, her büyük, Tanrıyla olan yakınlığım derecesinde
hiç kimse
Tanrıya yakın olamaz; Tanrı, bana ettiği lûtfü kimseye etmemiştir
sanısındadır.
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Bu sözü eren mi söyledi, ermeyen mi? Bu sözü eren söylediyse, mâdem ki her
erenin inancı böyledir;
her eren, kendisine böyle inanır diyor; şu halde bu lûtuf, kendisine
mahsus değilmiş. Bu sözü eren
söylemediyse gerçekte eren odur. Tanrı hası odur; çünkü Ulu Tanrı bu sırrı
bütün erenlerden gizlemiş
olduğu halde ondan gizlememiştir.
O kişi, örnek getirdi de dedi ki:
Bir padişahın on tane halayıcığı vardı. Halayıkçağızlar, bizim içimizden
en çok kimi
seviyor padişah dediler; bunu bilelim, öğrenelim. Padişah, şu yüzük dedi,
yarın kimin evinde
bulunursa en çok sevdiğim odur. Ertesi gün, o yüzüğün tıpkısı on yüzük
yapılmasını buyurdu;
yaptılar. Her câriyeciğe bir yüzük verdi.
(Mevlânâ) buyurdu ki;
Soru hâlâ yerinde, bu söz cevap değil, bu sözün onunla bir ilgisi yok. Bu
sözü, ya o on câriyecikten
biri söylemiştir, yahut başka bir câriye söylemiştir. O câriyeciklerden
biri söylediyse o yüzüğün kendisine
mahsus olmadığını, her câriyecikte ona benzer bir yüzük olduğunu biliyor
demektir, şu halde kendisinin bir
üstünlüğü yoktur, daha sevgili değildir. Yok, bu sözü o on câriyecikten
başkası söylediyse, padişahın asıl
has kırnağı(*) odur; sevgilisi odur.
Birisi dedi ki: Aşığın alçalması, hor bir hale gelmesi, herşeye dayanması
gerek. Bu çeşit
vasıfları sayıp dökmeye koyuldu.
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Âşığın sevgilisi böyle olmasını istiyor mu, istemiyor mi? Sevgili
istemiyor da o, kendisini bu hale
sokuyorsa âşık değildir o, kendi dileğinin peşine düşmüştür. Sevgilinin
dileğine uymuşsa sevgili de onun bu
hale gelmesini, alçalıp hor-hakıyr olmasını istemiyorsa nasıl oluyor da
alçalıyor, hor-hakıyr oluyor? Anlaşıldı
ya, âşığın ahvali nasıl olacak, belli değildir; sevgili nasıl isterse öyle
olur-gider. Esenlik ona, İsâ
buyurmuştur ki: Şaşarım canlıya; nasıl oluyor da canlıyı yiyor? Zahir ehli
derler ki: İnsan hayvan eti yer ya,
maksat bu; çünkü ikisi de canlı. Hayır, bu yanlıştır. Neden mi? Çünkü
insan et yer; oysa canlı değildir,
cansızdır. Hayvan kesildi mi, hayvanlığı kalmaz ki. Maksadı, şeyhin,
müridini neliksiz-niteliksiz yiyip
bitirmesidir. Ben asıl böyle pek az görülür şeye şaşarım işte.
Birisi sordu da dedi ki:
Esenlik ona, İbrâhim, Nemrûd'a dedi ki: Benim Tanrım ölüyü diriltir,
diriyi de öldürür.
Nemrûd, ben de yaparım bunu dedi, birini mevkiinden azlederim, öldürmüş
olurum onu; birine
bir mevki veririm; âdeta diriltirim onu. Bu sözü duyunca İbrâhim, cevap
veremedi, o sözü
bıraktı, bir başka delile sarıldı. Dedi ki: Tanrım güneşi doğudan
doğdurur, batıdan batırır; sen,
bunun tersini yap. Bu söz, görünüşte öbür sözüne aykırı değil mi?
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Hâşâ, İbrâhim, onun deliline cevap vermeden âciz değildi; bu söz, başka
bir örnekle aynı sözdü zâti.
Yâni, Ulu Tanrı, ana karnında ki çocuğu rahim doğusundan doğdurur, mezar
batısında da batırır. Sen
Tanrılık dâvâsı güdüyorsan onun tersini yap; yâni mezar batısından doğdur,
rahim doğusunda batır dedi.
Demek ki bu da aynı söz, bu da İbrâhim'in getirdiği ilk delilden başka bir
şey değil. Ulu Tanrı insanı her
solukta yeniden yaratıyor, onun içine yeni-yeni şeyler gönderiyor;
öylesine ki ilki ikinciye benzemiyor, ikinci
üçüncüye benzemiyor. Fakat insanın, kendisinden haberi yok, kendisini
tanımıyor insan.
Sultan Mahmud'a bir denizaygırı getirmişlerdi. Pek güzeldi, pek hoştu.
Bayram günü ona bindi.
Bütün halk görmek için damlara çıktı, oturdu, seyre daldı. Bir sarhoş da
evinde oturuyordu. Ona da hadi,
sen de gel, denizaygırını seyret diye zorla dama çıkarmak istediler. Ben
kendi halimle oyalanmadayım,
istemiyorum, görme sevdâsında değilim dedi amma zora da dayanamadı.
Çâresiz kaldı, dama çıktı, kıyıya
geldi. Fakat adam-akıllı da sarhoştu. Padişah geçerken sarhoş, atın
üstünde padişahı görünce bu at neye
yarar bence dedi; benim olsaydı çalgıcı çalıp söylerken hemen ona
bağışlayıverirdim. Padişah bu sözü
duydu. Pek öfkelendi. Tutup hapsetmelerini buyurdu. Aradan bir hafta
geçince adam, padişaha birini
yolladı; ne suçum var, ne yaptım, âlemin padişahı buyursun da ben de
bileyim diye suçunu sordu. Padişah,
adamı getirmelerini buyurdu. Adam gelince, a birşeye aldırmaz edepsiz, o
sözü nasıl söyledin, ne haddin
var ki öyle bir lâf söylüyorsun dedi. Adam, ey âlemin padişahı dedi; o
sözü ben söylemedim ki.
O sırada damda sarhoş bir adamcağız duruyordu. O sözü söyledi-gitti. Şimdi
ben o adam değilim,
aklı-fikri başında bir adamım ben. Padişah ona elbise verdi, zindandan
çıkardı.
Bize sarılan, bizim olan, bu şaraptan içip esriyen, nereye giderse gitsin,
kiminle oturursa otursun,
hangi toplulukta konuşursa konuşsun, gerçekte bizimle oturur, bizim
cinsimize katılır. Çünkü yabancılarla
görüşüp konuşmak, sevgiliyle sohbet etmedeki güzelliğin, hoşluğun
aynasıdır. Kendi cinsinden olmayanlara
katılmak, kendi cinsinden olanları sevdirir, kendi cinsinden olanlara
katar insanı. «Herşey, zıddıyla belirir,
meydana çıkar.» Tanrı râzı olsun Abû-Bekr-i Sıddıyk, şekere ümmî adını
takmıştı; yâni anadan doğma
tatlı. Şimdi başka meyveler, biz bu tatlı hale gelinceyedek ne acılar
çektik; sen tatlılığı ne bilirsin; acılık
zahmetini çekmedin ki diye şekere karşı övünürler.
(*) Câriye anlamına gelen kırnak sözü, Türkçe ve böyle kullanılmıştır.
51. BÖLÜM
Şu beytin tefsîrini istediler:
Fakat sevgi son dereceye vardı mı,
Dostluk, baştan-başa düşmanlık olur.
Buyurdu ki:
Düşmanlık dünyası, dostluk dünyasına göre dardır; çünkü düşmanlık
dünyasından kaçarlar da dostluk
dünyasına ulaşırlar. Dostluk dünyası da dostluk dünyasını, düşmanlık
dünyasını var eden dünyaya göre
dardır. Dostluk, düşmanlık, küfür, îman, ikiliğe sebep olur. O âlemse
küfrün de ötesindedir, îmanın da...
Dostluğun da ötesindedir, düşmanlığın da. Dostluk, ikiliğe sebep oluyor
ya, bir âlem var ki orda ikilik yok;
tüm birlik o âlem. İnsan oraya vardı mı, dostluktan da çıkar, düşmanlıktan
da. Oraya ikilik sığmaz çünkü.
İnsan oraya varır da ikilikten çıkar ya; önceden bulunduğu ikilik âlemi,
yâni aşk âlemi, dostluk âlemi, şimdi
göçtüğü bu âleme göre aşağıdır; bu yüzden o âlemi istemez artık; o âleme
düşman kesilir. Hani Mansûr,
Tanrıya aşkı son haddine varınca kendine düşman kesildi, kendini yok
etti-gitti. Ben Tanrıyım dedi; yâni
ben yok oldum. Tanrı kaldı ancak. Bu söz, gönül alçaklığının son
derecesidir, kulluğun sonudur. Yâni o
vardır ancak. Dâvâya kalkışmak, ululanmak, ona derler ki sen Tanrısın, ben
kulum dersin de kendi varlığını
da ortaya korsun; bu ikiliktir. Odur Tanrı dersen gene ikilik çıkar bu
sözden; çünkü ben olmadıkça o'nun
olmasına imkân yoktur. Şu halde ben Tanrıyım sözünü Tanrı söyledi; çünkü
ondan başka bir varlık
kalmamıştı; Mansûr yok olmuştu; o söz, Tanrının sözüydü. Hayal âlemi de
düşünceler, duyulan şeyler
âlemine karşı daha geniştir. Çünkü bütün düşünülen şeyler, hayalden doğar.
Fakat hayal âlemi de hayalin
kendisinden var olduğu âleme göre dardır. Sözle bu kadar anlaşılır; yoksa
anlamın gerçekliğini sözde
anlatmaya imkân yoktur; sözle anlaşılmaz o.
Birisi, peki sözün, lâfın ne faydası var diye sordu. (Mevlânâ) buyurdu ki:
Sözün şu faydası var. Seni istekli bir hale getirir, heyecan verir sana;
yoksa istersen, sözle elde
edilemez. Sözle elde edilebilseydi bunca çalışmaya, kendini yok etmeye
ihtiyaç kalmazdı. Söz şuna benzer:
Uzaktan bir şey görürsün, kımıldıyor, hareket ediyor. Koşar, onu görürsün.
Fakat kımıldayışını görmekle
onu görmüş olmazsın. İnsanın sözü de iç âlemde böyledir işte. O şeyi elde
etmek için bir heyecan verir
sana; o anlamı görmezsin amma görmeyi istersin.
Birisi dedi ki: Bunca bilgiler belledim, bunca anlamlar elde ettim;
insanda ölümsüz olarak
kalan anlam nedir, hangisidir; bir türlü bunu bilemedim, bir türlü ona yol
bulamadım.
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Eğer sadece sözle bilinseydi varlığı yok etmeye, bunca zahmetler çekmeye
ihtiyaç kalmazdı. Öylesine
çalışmak gerek ki sen kalmayasın da o ölümsüz olarak kalacak şeyi bilesin.
Hani birisi, bir Kâ'be var,
duymuşum amma ne kadar bakarsam bakayım. Kâ'be'yi göremiyorum; gidiyorum,
dama çıkıyorum, gene
göremiyorum der. Evet dama çıkar, boynunu uzatır, bakınır, Kâ'be'yi
göremez; derken Kâ'be yok der.
Kâ'be'yi görmek, sadece bununla olmaz ki. Kâ'be yok der; çünkü durduğu,
olduğu yerden Kâ'be
görülmez ki. Nitekim kışın canla-başla kürk istersin; yaz gelince atarsın
kürkü; için nefret eder ondan.
Demek ki kürkü isteyiş, ısınmak içinmiş; çünkü sen sıcağa âşıktın; kışın,
seni bir koruyan olmadıkça
ısınamıyordun, kürke muhtaçtın. Fakat soğuk kalmadı, kürkü
kaldırdın-attın.
«Gök yarılıp çatlayınca» : «Yeryüzü, çetin bir depremle sarsılınca»
âyetleri de ona işârettir. Yâni
toplanma tadını duydum, şimdi, öylesine bir gün de gerek ki şu
parça-buçukların ayrılışında ki tadı da
duyman, o âlemin genişliğini görmen, şu daracık yerden kurtulman gerek.
Meselâ, birisini çarmıha gerseler
sanır ki o halde hoştur o; kurtuluştaki tadı unutur gider. Fakat çarmıhtan
kurtulunca ne azap içindeymiş, o
vakit anlar. Çocukların büyümesi, esenleşmesi beşiktedir hani. Çocukken
ellerini bağlarlar. Fakat ergen
birisini beşiğe bağlasalar azaptır ona, zindandır. Kimi vardır, güllerin,
çiçeklerin açılmasından, koncanın
açmasından hoşlanır. Kimi vardır; çiçeklerin dağılmasından, aslına
varmasından hoşlanır. Kimi de vardır;
hiçbir dost, hiçbir sevgi kalmasın; küfür-îman yok olsun da aslına ulaşsın
ister. Çünkü bunların hepsi de
duvarlardır, daraltır adamı, ikiliğe düşürür. O âlemse genişletir insanı,
yalnız birlik vardır orda.
Şu söz, o kadar da büyük bir söz değildir, o kadar da kuvveti yok. Nasıl
büyük olabilir ki sonucu
sözdür işte; hattâ arıklık verir; fakat Tanrı ona bir tesir vermiştir,
insana Tanrıyı dileyip bulma heyecanını
verir. Söz, arada bir perdedir, bir yüz örtüsü. İki-üç harfin bir araya
gelmesinden doğan söz, ne diye
yaşatsın insanı, ne diye heyecan versin insana? Meselâ biri çıkagelir
yanına; ona saygı gösterirsin, merhaba
dersin. Bu yüzden senden hoşlanır, seni sever o. Birine de iki-üç sözle
söversin. O iki-üç söz öfkelendirir,
kırar-geçirir o adamı. Şimdi iki-üç sözün, sevginin artmasıyla, râzılığın
meydana gelmesiyle,
öfkelendirmeyle, düşmanlık meydana gelmekle ne ilgisi var. Fakat Ulu
Tanrı, herkesin gözü onun
güzelliğini, onun olgunluğunu görmesin diye perdeler, örtüler yapmıştır
bunlara; ince perdeler gerek arık
gözlere. Sonra da o, bu perdeleri buyruklar haline getirir, sebepler
yapar. Şu ekmek, gerçekten yaşayışa
sebep değildir: Fakat Ulu Tanrı, onu yaşayışa, güç-kuvvet buluşa sebep
etmiştir. Nihayet o cansızdır;
insanın yaşayışı yok onda. Nasıl oluyor da gücü çoğaltıyor? Onda can
olsaydı diri olurdu zâti.
52. BÖLÜM
Birisi, şu beytin anlamını sordu:
A kardeş, sen, o düşüncesin ancak;
Ondan başka neyin varsa kemiktir, kıldır.
Buyurdu ki:
Sen şu anlama bak; o düşünce sözü, o özel düşünceye bir işâret. Anlamı
genişletmek için düşünce
dedik ona; gerçekte o düşünce değil; olsa bile insanların anladıkları bu
cinsten düşünce değil. Düşünce
sözünden maksadımız buydu. İnsan, o anlamı, halkın anlaması için biraz
daha aşağılara inerek anlatmak
istese insan, konuşan hayvandır der. İster gizli olsun, ister duyulsun,
burada söz, düşünce olur; ondan
ötesi de hayvan. Demek ki insanın düşünceden ibâret oluşu, öte yanının
kemikten, deriden başka bir şey
olmayışı doğrudur.
Söz güneşe benzer; bütün insanlar onunla ısınır, onunla yaşar. Güneş,
boyuna vardır, hazırdır,
herkes, herşey, boyuna onun yüzünden sıcaktır; fakat her vakit görünmez.
Yaşayanlar da onun yüzünden
yaşadıklarını, onunla ısındıklarını bilmezler. Fakat şükür olsun, şikâyet
olsun, ister hayır olsun, ister şer, söz
söylemeye koyuldular mı, güneş göze görünür. Gökyüzündeki güneş gibi hani.
Daima ışır-durur amma ışığı
bir duvarı ışıtmadıkça görünmez. Tıpkı bunun gibi söz güneşinin ışıklarıda
boyuna vardır amma, harf, ses
vasıtasiyle belirmedikçe görünmez. Çünkü, güneş lâtiftir, hava da
lâtiftir. Kesif bir şey gerek ki o kesâfet
vasıtasiyle o lâtif nesne göze görünsün, belirsin. Meselâ birisine Tanrı
sözü hiç yüz göstermemiş, şaşkın bir
halde donakalmış. Tanrı şöyle etti, böyle buyurdu, böyle yapma dedi
dedikleri zaman ısınır o adam,
Tanrının letâfetini görür. Amma önce de vardı o ışık; hem de ona vurup
duruyordu. Fakat yap-yapma
emirleri söylenmedikçe, Tanrının yaratışı, gücü anlatılmadıkça o ışığı
göremiyordu. Kimi kişiler vardır;
güçleri yetmez de bal yiyemezler, arıktırlar, bal ağır gelir onlara;
kuvvetlenmeleri için zerde gibi, helva gibi
bir yemeğin içinde yiyebilirler. Sonunda kuvvetleri bir hadde varır ki
balı, bal olarak da yemeye başlarlar.
Hâsılı anladık-bildik ya, söz, lâtif, daima ışıyan, ışığı hiç kesilmeyen
bir güneştir. Fakat sen, güneşi görmek,
ondan zevk almak için kesif birşeye muhtaçsın. Derken iş bir yere varır ki
ışıkları, o letâfeti kesif bir vâsıta
olmadan da görebilirsin; buna alışırsın, onu seyretmeye koyulursun, güç
kuvvet sahibi olursun; o letâfet
denizinde şaşılacak renkler, şaşılacak şeyler görür-seyredersin. Neden
şaşıyorsun ki o söz, söylesen de,
söylemesen de boyuna sende var. Düşüncende söz yok dersen deriz ki: Onda
da söz var; hem de boyuna
var. İnsan, konuşan hayvandır demişler ya, o canlılık, sen diri oldukça
sendedir; o halde sözün de boyuna
seninle olması gerek. Hayvanın bir şey çiğnemesi, geviş getirmesi,
hayvanlığının belirmesidir amma boyuna
çiğneyip geviş getirmesi şart değil. Söz de buna benzer; söylemek, meram
anlatmak içindir amma boyuna
söylemek de şart değil ya.
İnsanın üç hali vardır. İlki şudur: Adam, Tanrı çevresinde çizginmez;
herkese ibâdette, hizmette
bulunur. Kadına, erkeğe, mala-mülke, çocuğa, taşa, toprağa ibâdet eder de
Tanrıya ibâdet etmez. Derken
insanda bir bilgi, bir anlayış belirir, Tanrıdan başkasına hizmet edemez
olur. Derken bu halde de ileri
gittikçe gider; öyle bir hale gelir ki ne Tanrıya tapı kılıyorum
diyebilir, ne tapı kılmıyorum diyebilir; bu iki
mertebeyi de aşmıştır artık. Bu topluluktan bir ses bile duyulmaz.
Tanrı, ne hazırdır, ne gaaip; ikisini de yaratandır o; yâni hazır oluşu da
o yaratmıştır, gaaip oluşu da.
Öyleyse ikisinden de ayrıdır o. Çünkü hazır olsa kayboluşun bulunmaması
gerekir; kayboluş, bulunmayış
varsa bulunuş da var demektir. Çünkü hazır oluş, bulunuş halindedir
bulunmayış, kayboluş. Demek ki o ne
bulunmayışla vasfedilebilir, ne bulunuşla. Bunlarla vasfedilecek olsa
zıddan zıddın doğması, gerekir. Çünkü
bulunmayış halinde bulunuşu yaratması gerek; bulunuşsa bulunmayışın zıddı.
Bulunmayış da tıpkı bunun
gibi. Hâsılı zıddın doğması, Tanrının kendisine bir benzer yaratması caiz
değildir. «Ona benzer yok» diyor.
Bu mümkün olsaydı üstün olmayanı üstün görmek gerekirdi; aynı zamanda
birşeyin, kendini meydana
getirmesi gerekirdi. Oysa ki her ikisi de olamaz. Buraya vardın ya, dur
artık, aklını yorma; aklın işi yok
burada. Deniz kıyısına varan durmak da kalmayıncayadek durur, kalakalır.
Bütün sözler, bütün bilgiler,
bütün hünerler, bütün zenaatler, bu sözden tat-tuz bulur. Bu söz olmasa
hiçbir işte, hiçbir zenaatte tat-tuz
kalamaz. Bu, böyledir amma bilmezler; zâti bilmek de şart değildir. Şuna
benzer hani; bir adam, mallımülklü
bir kadın alır; kadının sürüleri, yılkıları, daha da birçok malı-mülkü
vardır. Adam, o koyunları görürgözetir,
atları tımar eder, bahçeleri-bağları sular. Bu hizmetlerle oyalanır amma
bu işlerden, o kadının
varlığıyla tat alır. Kadın aradan kalksa o işlerin de tadı-tuzu kalmaz,
hepsi de ölür-gider; cansız görünür
adama. Dünyadaki bütün zenaatler, bütün bilgiler, herşey, ârifin zevk
ışığından dirilik bulur, hoşluğa erer,
sıcak görünür. Onun zevki olmasa, onun varlığı olmasa bütün bu işlerde ne
zevk kalır, ne tat. Hepsi de ölü
görünür insana.
53. BÖLÜM
Buyurdu ki:
Önceleri şiir söylerken şiir söylemeye büyük bir istek duyardım; o
vakit-ki şiirlerimde tesirler vardı.
Şimdiyse o istek arıklaştı; battı-gitti; fakat gene de şiirlerimde
tesirler var. Ulu Tanrının türesi bu; herşeyi
doğuş vaktinde geliştirir; onda büyük tesirler yaratır, birçok hikmetler
belirtir. Batış vaktinde de aynı
geliştirme vardır. «Doğunun da rabbidir, batının da.» Yâni doğan istekleri
de yetiştiren odur, batan istekleri
de.
Mu'tezile der ki: İşleri yaratan kuldur. Kuldan beliren her işin
yaratıcısı, yapıcısı kuldur. Böyle
olmasına imkân yok. Çünkü kuldan beliren her iş, ya akıl, can, kuvvet,
beden gibi kulun araçlarından biriyle
belirir; yahut da vasıtasız belirir. İki halde de kulun bir şey
yaratmasına imkân yoktur. Bu organlarla bir iş
görülse bunları bir araya toplamaya gücü yetmez; şu halde o, bu araçla bir
işi yaratamaz; çünkü araç,
onun hükmü altına girmez. Bu araç olmadan da bir iş yaratamaz, çünkü
araçsız bir iş görmesine imkân
yoktur; demek ki ne halde olursa olsun, işleri yaratan Tanrıdır, kul
değil. Hayır olsun, şer olsun, kuldan
beliren her işi kul, bir kuruntuya uyar, bir şey umar da yapar. Fakat o
işteki hikmet, kulun aklına-fikrine
geldiği kadar değildir. O işte kendisine görünen anlam, kendisine beliren
hikmet, elde ettiği fayda,
gördüğü, elde ettiği kadardır da o yüzden o işi işlemiştir. Fakat onun
tümden bütün faydalarını Tanrı bilir; o
işten neler elde edecek, Tanrı bilir onu. Meselâ, ahrette sevab elde
etmek, iyi bir ad-san ıssı olmak,
dünyada da aman bulmak için namaz kılarsın. Fakat o namazın faydası o
kadar değildir; vehme
sığmayacak kadar yüz binlerce faydalar elde edeceksin amma faydaları Tanrı
bilir de kulu bu işe koyultur.
Şimdi insan, Tanrının kudret avucunda bir yaya benzer. Ulu Tanrı, onu
işlerde kullanır-durur. Gerçekte
yapan-eden Tanrıdır; yay değil. Yay bir araçtır, fakat Tanrıdan haberi
yoktur, dünyanın durması için gaflet
içindedir. Kimin elindeyim ben diyen, kimin elinde olduğunu bilen yay, ne
büyük yaydır. Ne diyeyim şu
dünyaya ki gafletle durur; direği gaflettir. Görmez misin, birini
uyandırdılar mı, dünyadan bezer, dünyada
sanki erir-yok olur-gider. İnsanoğlu, küçükken büyümeye başlar ya, gaflet
vasıtasiyle büyür, gelişir; yoksa
hiç mi, hiç boy atmazdı, büyümezdi. Mâdem ki gaflet vasıtasiyle mâmur
oldu, büyüdü; Tanrı gene ona,
istesin, istemesin, zahmetler yollar, çalışmalar verir; böylece de o
gafletleri yur, arıtır onu da ondan sonra
o âlemle tanıştırır insanı. İnsanın varlığı, bir çöplüğe benzer, pislikten
meydana gelmiş bir tepedir. Pislikten
meydana gelen tepe üstünse, padişahın yüzüğü vardır orda da ondan dolayı
üstündür. İnsanın varlığı, bir
çuval buğdaydır; padişah, şu buğdayı nereye götürüyorsun; benim ölçeğim
orda diye bağırır. İnsanınsa
ölçekten haberi bile yoktur; buğdaya dalmış-gitmiştir. Ölçekten haberi
olsaydı buğdaya nerden aldırış
ederdi. Şimdi seni yüce âleme çeken, aşağılık âlemden seni soğutan her
düşünce, o ölçekten vuran
parıltıdır; o ölçeğin ışığıdır ki dışarıya vurmadadır; insan bu ışık
yüzünden o âleme meyleder. Yok, tutar da
aşağılık âleme meylederse bu ölçeğin perde altında gizlenmiş olduğunu
bildirir.
54. BÖLÜM
Birisi, Kadı İzzeddin'in selâmı var; boyuna sizi Övüyor dedi.
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Kim bizi iyilikle anarsa Dünyada adı, İyilikle anılsın.
Bir kimse, bir kimse hakkında iyi söylerse o hayır, o iyilik,
kendisinedir, gerçekte kendisini övüyor
demektir. Bu, şuna benzer: Birisi, evinin çevresine güller, fesleğenler
eker; evinin bahçesini güllükgülüstanlık
yapar. Ne vakit bakarsa gül görür, fesleğen görür, boyuna cennettedir.
İnsan, insanların hayrını
söylemeyi huy edinirse birisinin hakkında hayırlı sözler söylemeye
koyulur; o da onun sevgilisi olur; onu
andı mı, sevgilisini anmış olur. Sevgiliyi anış güldür, gül bahçesidir,
güzel kokudur, esenliktir. Fakat birisinin
kötülüğünü söylerse onun nefretini .kazanır; o adam da onu andı mı, hayâli
gözünün önüne geldi mi, yılan,
akrep görmüşe, yahut tiken, çöplük görmüşe döner. Madem ki gece-gündüz,
güller, gül bahçeleri,
İrembagları görebilirsin, elindedir bu; peki, ne diye tikenliklerde,
yılanların bulunduğu yerlerde gezerdolaşırsın?
Herkesi sev de boyuna güllükte-gülüstalıkta yaşa. Herkesi düşman bilirsen
düşmanların hayalleri
gelir gözünün önüne; gece-gündüz tikenliklerde, yılanların bulunduğu
yerlerde gezip dolaşırsın âdeta.
Erenler, herkesi severler, iyi görürler ya; bunu başkaları için yapmazlar,
kendileri için bu işe girişmişlerdir;
kötü, tiksinilen bir hayal görmemek isterler. Madem ki şu dünya da
insanları anmaktan, hayallerini
görmekten kaçınmaya imkân yok; nefret edilen bir kötülük, yollarını
kesmesin diye anış-larının da,
hatırlayışlarının da hep sevimli, hep güzel olmasına çalışırlar. Demek ki
halka ne yapıyorsan, halkı nasıl
hayırla, şerle anıyorsan hepsi de dönüp sana geliyor. Ulu Tanrı bunun için
«Kim bir iyilik ederse
kendisinedir o; kim kötülük ederse gene kendisinedir o» buyurur; «Zerre
ağırlığınca hay-reden hayrını
görür; zerre ağırlığınca şer eden şerrini görür» buyurur
Birisi şu soruyu sordu:
Ulu Tanrı «Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım» deyince melekler, «Orda
bozgunculuk edecek, kan dökecek bir topluluk mu yaratacaksın? Oysa ki biz
hamdederek
noksan sıfatlardan arı olduğunu söylemedeyiz, kutlamadayız seni» dediler.
Daha Adem
gelmemişti; melekler, önceden insanların bozgunculuk edeceğine, kan
dökeceğine nasıl
hükmettiler?
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Bu sözü iki bakımdan dediler; biri nakle dayanır, öbürü akla. Nakle
dayanan şu: Melekler bir
topluluğun meydana çıkacağını, sıfatlarının şöyle olacağını Levh-i
Mahfûz'da gördüler, okudular; bu yüzden
haberleri vardı, ikincisi de şu: Melekler, akıl yoluyla yerden, topraktan
yaratılan insanların, çaresiz hayvan
sıfatında olacaklarını, hayvandan da gene çaresiz bu çeşit işler meydana
geleceğini buldular. Bu anlam,
insanda olacak, konuşacak, söz söyleyecek insan; fakat madem ki hayvanlık
var insanlarda, çaresiz suç
işleyecekler, kan dökecekler. Çünkü bu, insanların gerekli huyu.
Bir bölük insan da başka bir anlam verir. Bunlar derler ki: Melekler, tüm
akıldır, salt hayırdır. Onların
bir işte dilekleri, istekleri hiç yoktur. Meselâ, sen uykuda bir iş yapsan
onu dileyerek, isteyerek yapmazsın;
bu yüzden de sorumlu olamazsın, kınanamazsın. Rüyada küfre dair bir söz
söylesen, Tanrı birdir desen,
yahut zina etsen bir şey denemez sana. Melekler, uyanıkken bu haldedir;
insanların hali, bunun tersinedir;
onların dilekleri, istekleri, tamahları, hevesleri vardır. Kendileri için
herşeyi isterler; herşey kendilerinin
olsun diye kana girmek de isterler ki bu, hayvan huyudur. Demek ki
meleklerin hali, insanların haline zıttır.
Bu yolla insanların hallerinden haber verebilirler; orda söz de yoktur,
dil de, fakat böyle demeleri, yâni hem
söz söylememeleri, hem de söylemeleri şuna benzer: Hani şâir, havuz,
doldum dedi der ya; havuz söz
söylemiyor amma anlamı şu: Eğer dili olsaydı böyle derdi. Şimdi her
meleğin içinde bir levh vardır; o levhe
bakar da gücü yettiği kadar dünya hallerini, dünyada olacak şeyleri
önceden okur. Vakti geldi de o
okuduğu, bildiği şey oldu mu Ulu Tanrıya inancı çoğalır, sevgisi,
esrikliği artar; Tanrının ululuğuna, gizli
şeyleri bilişine şaşırır-kalır. Bu sevginin, inancın, şaşmanın çoğalmasına
da sessiz-sözsüz tespihidir onun.
Hani bir mimar, kalfasına haber verir de şu yapılmakta olan saraya bu
kadar tahta, bu kadar kerpiç, bu
kadar taş, bu kadar saman gidecek der ya; derken saray tamamlanır; mimarın
dediği kadar da harç
harcanır; hem de eksiksiz-artıksız; bu hal karşısında mîmann bilgisine
kalfanın inancı artar. Onların halleri
de buna benzer işte.
Birisi Şeyh'e sordu; dedi ki:
Tanrı rahmet etsin, esenlik versin, Mustafâ'ya: «Sen olmasaydın gökleri
yaratmazdım»
dendi; bu kadar ululukla beraber «Keşke Muhammed'in rabbi Muhammed'i
yaratmasaydı»
derdi, bu nasıl olur?
Şeyh buyurdu ki:
Örnekle aydınlanır; buna bir örnek getirelim de anlayın. Köyün birinde bir
adam vardı. Bir kadını
sevdi. İkisinin de evi-otağı birbirine yakındı. Beraberce yaşamaya,
birbirinden gelişmeye, birbiriyle
büyümeye başladı bunlar. Yaşayışları bile biribirindendi bunların. Hani
balık gibi; balık da suyla yaşar ya.
Yıllarca bir aradaydılar. Derken Ulu Tanrı, onları zengin etti. Birçok
koyunlar, öküzler, atlar, mal-mülk, altın,
uşak-köle nasib etti onlara. Malın-mülkün, adamın çokluğundan şehre
vardılar, orda yerleştiler. İkisi de
padişahlara lâyık birer büyük konak aldı; adamlarını o saraya
yerleştirdiler. Bu, bir tarafa düştü, öbürü o
tarafa. Hal bu hadde varınca o yaşayışı, o zevki sürdüremediler. Gönülleri
ımıl-ımıl yanmadaydı. Gizli-gizli
feryadlar ediyorlardı amma hallerini dile getirmelerine de imkân yoktu.
Sonunda bu yanış haddi aştı; onları
tümden ayrılık ateşine yaktı. Yanış da son hadde erişince duanın kabul
edileceği yere varmış oldular. Atlan,
koyunları, azalmaya başladı. Yavaş-yavaş ilk hallerine döndüler. Uzun bir
ölümden sonra gene o köyde
biraraya geldiler. Yiyip içmeye, koşuşup murad almaya, murat vermeye
koyuldular; ayrılık acısını da
anarlardı. Şimdi Muhammed de «Keşke Muhammed'in rabbi Muhammed'i
yaratmasaydı» dedi ya;
Muhammed'in canı, yapa-yalnız kutluluk âleminde, Ulu Tanrıyla
buluşmuştu. Büyüyüp duruyor, o
rahmet denizinde balık gibi dalgalar yutuyordu. Bu âlemde peygamberlik,
halka kılavuzluk durağına ulaştı,
büyüklük, padişahlık buldu, ad-san, sahabe ıssı oldu amma Önceki zevk
âlemine döndükçe keşke diyordu,
peygamber olmasaydım,.keşke bu âleme gelmeseydim. Çünkü o mutlak buluşmaya
karşı bunların hepsi de
yüktür, azaptır, zahmettir. Bütün şu ibadetler, çabalar, kulluklar, Tanrı
hakkına, onun ululuğuna karşı şuna
benzer: Birisi gelir, sana karşı eğilir, yere baş kor, kalkar, gider.
Tanrı tapısında bütün yeryüzünü başına
koşan buna benzer, bir kerecik başını yere koymuş sayılırsın. Çünkü
Tanrının hakkı daha da çoktur; onun
lütfü, senin varlığından da öncedir sana. Seni nerelerden çıkardı da
getirdi, var etti, kulluğa, tapı kılmaya
istidat verdi sana da onun kulluğuna dair lâf ediyorsun. Bu kulluklar, bu
ibâdetler şuna benzer: Tahtadan,
yünden insancıklar, hayvancıklar yaparsın da ondan sonra Tanrıya, bana
buncağızlar hoş geldi; hoş geldi
amma can bağışlamak senin işin dersin; can bağışlarsan ibâdetlerimi
diriltmiş olursun; bağışlamak senin
işin dersin; can bağışlarsan ibâdetlerimi diriltmiş olursun; bağışlamazsan
ferman, gene senin.
ibrahim buyurdu ki: Tanrı odur ki yaşatır, öldürür. Nemrûd, ben de
yaşatır, öldürürüm dedi. Ulu
Tanrı ona saltanat vermişti ya; o da kendini, gücü yeter gördü; bu işi
Tanrıya vermedi; ben de diriltirim,
ben de öldürürüm dedi. Bu saltanattan maksadım bilgidir. Ulu Tanrı insana
bilgi, anlayış, derine dalış
bağışladı; insan da ben bu işi yaparım, şu işleri diriltir, meydana
getiririm, bundan zevk alırım dedi. Hayır...
Odur dirilten, odur öldüren.
' Birisi Ulu Mevlânâ'ya sordu da dedi ki: İbrahim Nemrûd'a, Tanrım
öldürür, diriltir dedi.
Nemrûd, ben de bunu yaparım deyince ibrahim, bu kez bir başka delil
getirdi de benim Tanrım dedi
güneşi doğudan doğdurur, batıdan batırır. «Gerçekten de Allah güneşi
doğudan doğdurun Sen de Tanrılık
dâvasını güdüyorsan tersini yap. Şimdi burada, Nemrûd'un İbrahim'i alt
etmesi gerekir; çünkü ilk
sözünü bıraktı; ona cevap vermeden bir başka delil getirmeye koyuldu.
Ulu Mevlânâ buyurdu ki:
Başkaları herze yediler, sen de herze yemedesin. O bir sözdür, iki örnekle
söylenmiş. Sen de
yanılmışsın onlar da. Bunun bir çok anlamlan var. Bir anlamı şu: Ulu Tanrı
seni yokluk bucağından ana
rahmine getirdi; orda şekil verdi sana; senin doğun, ana rahmiydi, ordan
doğdun; mezar batısına
batacaksın; bu, ilk sözün bir başka şekilde aynıdır. Tanrı diriltir,
öldürür; şimdi senin de gücün yeterse
mezar batısından dışanya çıkar, gerisin-geri rahim doğusuna batır. Bir
başka anlamı da şu: Arif, ibâdete
dalar, çalışır-ça-balar, yüce işlere girişir; böylece de kendisinde bir
aydınlık, bir zevk, bir esriklik, bir huzur,
bir esenlik belirir. O ibâdeti, o çabayı bıraktı mı, o hoşluk, batıya
gider, batar. Şu iki hal, ibâdet, ibâdeti
bırakış, doğudur, batıdır onca. Bu batış hali, kötülüklerde bulunma,
bozuk-düzen gitme, suç işleme halidir
ya; diriltmeye gücün yetiyorsa o ibâdetlerden, itaatlerden doğan o
aydınlığı, o esenliği şimdi, batış
halinden doğdur. Fakat bu, kulun işi değildir; kul, bunu hiç mi hiç
yapamaz. Bu, Tanrının işidir; dilerse
güneşi batıdan doğdurur, dilerse doğudan; çünkü «Dirilten de odur, öldüren
de.»
Kâfir de Tanrının noksan sıfatlardan arı olduğunu söyler, onu teşbih eder,
inanan da. Çünkü Ulu
Tanrı haber vermiştir; kim doğru yolu tutar, doğruluğa çalışır, şariate,
peygamberlerin, erenlerin yollarına
uyarsa onda bunca hoşluklar, aydınlıklar, dirilikler belirir; bunun
tersine hareket edenin gönlünde de
böylece karanlıklar, korkular, kuyular, belâlar baş gösterir demiştir.
Madem ki her ikiside bu yolları
tutmuşlar, Ulu Tanrının vâdettiği şeyler, artıksız-eksiksiz doğru olacak,
çıkacaktır. Şu halde ikisi de Tanrıyı
teşbih ediyor; o bir dille, bu bir dille; fakat bu teşbih edenle teşbih
eden arasında fark var. Meselâ, bir
hırsız hırsızlık eder; onu tutarlar, darağacına asarlar: O da Müslümanlara
öğüt vermede, hırsızlık edenin
hali budur demededir. Birisine de padişah, eminliği, doğruluğu yüzünden
elbise verir; o da Öğüt
vermededir Müslümanlara; fakat hırsız o dille öğüt verir, emin kişi bu
dille. Sen, iki Öğütçünün arasında ki
farkı seyret.
55. BOLÜM
Buyurdu ki: Nasılsın, gönlün hoş mu? Gönül aziz bir-şeydir. Ağa
benzer. Düzgün,
sağlam olmalı ki av tutsun. Gönlü, hatırı hoş olmayan, yırtılmış ağa
benzer; bir işe yaramaz. Birisinin
hakkında beslenen dostluk da aşırı olmamalı, düşmanlık da. Bunların
ikisinden de ağ yırtılır; ortalama
gerek. Aşırı olmaması gerek dediğimiz bu dostluk, Tanrıdan başkasının
hakkında. Tanrı hakkındaysa aşırılık
düşünülemez bile. Sevgi ne kadar ileri olursa o kadar iyidir. Tanrıdan
başkasına beslenen sevgi aşırı
olursa... Halk feleğe kapılmıştır, feleğin çarkıysa boyuna döner; halkın
hali de hal-den-hale döner-durur.
Birisi aşırı sevildi mi, o kişinin boyuna kutlu olmasını, büyük bir halde
kalmasını ister insan. Bunaysa imkân
yoktur. Bu bakımdan adamın hatırı darmadağın olur, canı sıkılır. Düşmanlık
da aşırı olursa adam,
düşmanının hep kutsuz olmasını, aşağılık olmasını ister. Oysa ki feleğin
çarkı döner, onun ahvali de kimi
vakit kutlu olur, kimi vakit kutsuz. Boyuna kutsuz olması da mümkün
değildir; bu yüzden gene canı sıkılır.
Fakat Tanrı sevgisi, bütün âlemde, ateşi kutlu bilenlerde Musa dinine
uyanlarda, Hıristiyanlarda, bütün,
bütün var olanlarda gizlidir. Kim vardır ki kendisini meydana getireni
sevmesin? Sevgi onda gizlidir amma
engeller göstermez onu. Engeller kalktı mı, o sevgi de görünür. Var
olanların da sözü mü olur, yeri midir
yâni? Yokluk bile kendisini varlık âlemine getirir umuduyla coşup
köpürmededir. Yokluklar, bir mevki elde
etmek umuduyla padişahın tapısında saf düzmüş dört kişidir sanki. Herbiri,
öbüründen utanmada; çünkü
onun umusu, öbürünün umudunu kırmada. Evet, yokluklar da var olmak
umuduyla saf düzmüşlerdir;
herbiri, beni var et demede, Tanrının önce kendisini var etmesini
dilemededir de birbirlerinden utanırlar
âdeta. Şimdi yokluklar böyle olunca var olanlar nasıl olurlar? «Hiçbir şey
yoktur ki onu Överek noksan
sıfatlardan arı olduğunu söylemesin.» Buna şaşılmaz; olmayan herşeyde onu
överek noksan sıfatlardan arı
olduğunu söyler; asıl şaşılacak şey budur.
Kâfirlik de, din de... Her ikisi, senin yolunda yelip dururlar; Hem de
birdir, ortağı yok
diye-diye.
Bu bir evdir ki yapısı gafletten. Cisimlerin, âlemin durması, hep
gafletle. Şu büyüyen, gelişen beden
de gafletle gelişmiş, yetişmiş. Gaflet küfürdür; din, küfür olmadıkça
mümkünü, yok, olamaz. Çünkü din,
küfürden vazgeçmektir. Şu halde küfür gerek ki terkedilsin. Demek ki ikisi
de bir şey; değil mi ki bu, onsuz
olmuyor, o da bunsuz olmuyor; birbirinden ayrılmıyorlar demek.
Yaratıcıları bir. Bir olmasaydı yaratıcıları,
birbirinden ayrılırdı onlar. Madem ki yaratan bir; «Birdir, ortağı yok»
demektir.
Seyyid Burhâneddin güzel söz söylüyor amma sözlerine Senâyînin sözlerini
çok alıyor dediler.
Seyyid buyurdu ki: Bu, şu söze benziyor: Meselâ, güneş güzel amma ışık
veriyor demişler. Bunda bir ayıp
yok ki. Çünkü Senâyînin sözünü nakletmek o sözü göstermek, belirtmektir.
Herşeyi güneş gösterir. Neyi
görmek istersek güneşin ışığıyla görürüz. Güneşin ışığından maksat,
herşeyi göstermesidir zâti. Ancak şu
güneş, işe yaramayan şeyleri gösterir. İşe yarayan şeyleri gösteren güneş,
güneşin gerçeğidir, gerçek
güneştir. Bu güneş, o gerçek güneşin parça-buçuğudur, o gerçek güneşin
geçici bir şekildir. Artık siz de,
parça-buçuk aklınız miktarınca şu gönül güneşinden bir ışık elde edin,
bilgi ışığını isteyin de baş gözüyle
görüneme-yen şeyler görünsün size, bilginiz artsın. Her ustadan, her
dosttan bir şey anlamayı, bir şey
bellemeyi umun. Demek, anladık ya, şu görünen güneşten başka bir güneş var
ki anlamlar, onunla
meydana çıkıyor, gerçekler onunla görünüyor. Şu kaçıp sığındığın, onunla
hoşlaştığın parça-buçuk bilgi, o
büyük bilgiden, o bilginin ışığı. Bu ışık, seni o büyük bilgiye, o asıl
güneşe çağırıyor. «Onlardır uzaktan
seslenilenlerin ta kendileri.» Sen bu bilgiyi kendi yanına çekiyorsun.
Oysa diyor ki: Ben buraya sığmam;
sen de oraya geç varırsın. Benim buraya sığmama imkân yok; senin oraya
gelmen de zor. Fakat imkânı
olmayanı meydana getirmek mümkün değil; değil amma zoru başarmak mümkün.
Zor amma çalış-çabala
da ulu bilgiye ulaş. Onun buraya sığacağını umma; buna imkân yok.
Bunun gibi hani, zenginler de Tanrı zenginliğini severler de bu sevgiyle
pul-pul, habbe-habbe para
biriktirirler; sonunda zenginliğin ışığıyla zengin olmayı isterler. Oysa
ki zenginliğin ışığı, onlara der ki: Ben
çağıncıyım, o büyük zenginliğe çağırıyorum sizi. Beni buraya çekmeye
kalkışmayın, buraya sığmam ben. Siz
bu zenginliğe gelin. Hâsılı temel olan sondur. Son iyi olsun. Son iyiliği
de şudur hani. Bir ağacın kökü, o can
âleminde dikili olsa, dalları-budakları, meyveleri başka yerlere sarksa,
meyveleri başka yerlere dökülse
sonunda o meyveleri toplarlar, o bağa götürürler; çünkü kökü o bağdadır.
Fakat tersine olsa bu işi,
görünüşte teşbih eder, Tanrı birliğini söyler insan; söyler amma kökü bu
âlemdedir; bütün meyvelerini de
bu âleme getirirler. Kökü de, dalı-budağı da o âlemde olursa bu, nur
mudur, nurdur.
56. BÖLÜM
Ekmeleddin dedi ki:
Mevlânâ'ya âşığım; yalnız onun yüzünü görmek istiyorum; ahret hiç aklıma
gelmiyor
zâti. Bu düşünceler, bu kuruntular olmaksızın yalnız Mevlânâ ile
uzlaşmışım, onun cemâliyle
huzura kavuşuyorum; onu görünce, yahut hayâlini düşününce tatlar
buluyorum.
(Mevlânâ) buyurdu ki:
Ahret, Tanrı aklına gelmiyor amma bütün bunlar, bu sevgide gizli,bu
sevginin içinde. Halîfenin
tapısında güzel bir oyuncu kız çalpara çalıyor, oynuyordu. Halîfe, sanatın
ellerinde dedi. Kız, ayaklarımda ey
Tann Elçisinin halîfesi dedi; ellerimdeki güzellikte ayaklarımın güzelliği
de gizli; onun için ellerim güzel.
Mürit, ahreti etraflıca hatırlamaz amma şeyhi görmekle ahret tadını,
şeyhten ayrılmakla ahret'korkusunu
duyar; bütün ahret ahvali bunda gizlidir. Nitekim birisi oğlunu, kardeşini
okşar-sever; oğulluk, kardeşlik,
vefa umusu, acımak, esirgemek, yakınlara sevgi, işin sonu, yakınların
yakınlardan umdukları başka faydalar
var ya; bunların hiçbiri aklına bile gelmez amma bütün bunlar, o sevip
okşamada gizlidir hep o sevip
okşamanın içindedir. Hani yel de sopada tahtada gizlidir ya; sopada,
tahtada yel olmasaydı ateş onu
yakamazdı; çünkü yel, ateşin otudur, ateşin yaşayışıdır: Görmez misin,
üfürmekle ateş dirilir. Sopa, tahta,
suda, toprakta bile olsa yel, gizlidir onda. Gizli olmasaydı suyun yüzüne
çıkamazdı. Söz söylüyorsun ya;
akıl, beyin, dudak, damak, dil; bedenin başlan sayılan bütün
parça-buçuk-lar... Unsurlar, tabiatlar, gökler...
Daha da yüz binlerce sebepler ki âlem, bunlarla durmada... Tâ sıfatlar
âlemine var, sonra da zâta... Söz
için gerekli bu kadar çok şeyler var amma bununla beraber gene de bu
anlamlar sözle görünmezler,
meydana çıkmazlar; fakat önceden de söylediğimiz gibi bütün bunlar, sözde
gizlidir.
İnsana her gün beş-altı kere isteksizlik, zahmet, gelir-çatar. İnsanın
elinde değildir ki bunu gidersin.
Kesin olarak insandan değildir, bir başkasın-dandır bu. İnsan, onun
buyruğu altındadır. O başkası, insanı
görür gözetir. Çünkü kötü bir iş işledikten sonra insana bir sıkıntı
vermede. Görüp gözeten olmasaydı nasıl
olur da o kötü işe uygun bir sıkıntı verirdi insana? Bütün bu
isteksizliğe, can sıkıntısına karşılık gene de
insanın içi, ben böyle bir kişinin buyruğu altındayım demez. «Tanrı
insanı, kendi sureti üzerine yarattı.»
Tanrı, kulluk sıfatının zıddı olan Tanrılık sıfatını eğreti olarak
vermiştir insana. Başına bunca vurur da insan
gene baş çekmeden vazgeçmez, o sıkıntıları, o eline geçmeyen şeyleri
çabucak unutur-gider. Fakat fayda
vermez bu unutuş insana; o eğreti sıfatı ona mülk etmedikçe silleden
kurtulamaz insan.
57. BÖLÜM
Ârifin biri dedi ki: gönlün ferahlasın diye bir külhana
gittim; külhan, bâzı erenlerin
kaçıp sığındığı yerdir. Gördüm ki külhancının bir çırağı var. Belini
bağlamış, hizmet etmede. Külhancı, şunu
yap, bunu et diyor ona. O da çevik bir tarzda dediğini yapıyor. Buyruğu
hemencecik yerine getirmesi,
külhancının hoşuna gitti de evet dedi, böyle çevik ol. Hep böyle çevik
olur, edep gözetirsen yerimi sana
veririm; kendi yerime geçiririm seni. Beni bir gülmedir, tuttu, gönlümdeki
düğüm çözüldü, ferahladım. Bu
dünya başlarının hepsi de kullarına karşı böyledir işte.
58. BÖLÜM
Buyurdu ki:
O müneccim diyor ki: Gökleri, şu toprak küreyi görüyoruz ya; siz,
bunlardan dışarı bir şey var diye
dâvâya girişiyorsunuz; bence bundan başka hiçbir şey yok; varsa gösterin,
nerde? Bu soru bozuk bir kere,
hem de baştan bozuk. Çünkü, nerdedir, göster diyorsun; oysa ki onun yeri
yok zâti. Sonra gel bakalım,
sen göster, senin o itirâzın nerden geliyor, yeri nerde? Dilde değil,
ağızda değil, göğüste değil. Bütün
bunları bir-bir kaz; zerre-zerre, param-parça et; bak bakalım, itirâzını,
o düşünceni bunlar da bulabilecek
misin? Bildik-anladık ki düşüncenin yeri yok. Sen, daha kendi düşüncenin
yerini bilemiyorsun, düşünceyi
yaratanın yerini nasıl bileceksin? Sana bunca düşünceler, binlerce
kuruntular geliyor; çeşit-çeşit hallere
düşüyorsun. Hiçbiri de senin elinde değil, senin buyruğuna uymuyor.
Bunların doğuş yerini bilseydin,
nerden geldiklerini anlasaydın dilediğin gibi çoğaltır-eksiltirdin. Bütün
bunların geçidi sende amma nerden
geliyor, nereye gidiyor; ne yapmak gerek; senin haberin yok. Kendi
ahvalini bilmekten âcizken yaratanını
bilmeyi nasıl umuyorsun? Kahpenin kardeşi gökte yok diyor. A eşek, yok
olduğunu nasıl biliyorsun? Evet,
gökyüzünü karış-karış ölçtün-biçtin; her yanı gezdin-dolaştın da haber
veriyorsun, orda yok diyorsun, öyle
mi? Evindeki kahpeyi bilmiyorsun, gökyüzünü nerden bileceksin. Hey
gidi-hey; bir göktür, duymuşsun;
yıldızların, göklerin adlarını işitmişsin; bir lâftır, ediyorsun.
Gökyüzünü bilseydin, yahut göğe bir karış
ağsaydın, bu herzeleri yemezdin. Biz de bu sözü söylüyoruz. Tanrı
gökyüzünde değil diyoruz amma bizim
bu sözden maksadımız, gökyüzünde değildir, yâni gökyüzü onu kaplayıp
kavrayamaz; odur gökyüzünü
kavrayan, kaplayan demektir. Fakat neliksiz-niteliksiz olarak gökle ilgisi
var, neliksiz-niteliksiz olarak
seninle ilgisi olduğu gibi hani. Herşey onun kudret elinde, herşey onun
mazharı, onun tasarrufunda. Şu
halde gökten, varlıktan dışarı değil, fakat onlarda da değil. Yâni bunlar,
onu kavrayamaz; odur hepsini
kavrayan, kaplıyan..
Birisi, yer, gök, Arş, Kürsî olmadan Tanrı nerdeydi diye sordu. Dedim ki:
Bu soru da baştan bozuk.
Çünkü Tanrı, ona derler ki onun yeri olmasın. Sense bunlardan önce
nerdeydi diye soruyorsun. Sende
olan bütün şeylerin de yeri yok. Sende olan şeylerin yerini bildin mi ki
onun yerini arıyorsun? Hallerin,
düşüncelerin bile yerleri yokken düşünceleri yaratanın yeri nasıl
düşünülebilir? Düşünceyi yaratan, elbette
düşünceden daha lâtiftir. Meselâ, bir ev yapan mimar, elbette evden daha
lâtiftir; çünkü bunun gibi
yüzlercesini de yapabilir, bundan başka yüzlercesini de. Hiçbiri, öbürüne
benzemez. Başka başka tedbirler
kuran o mîmarsa, mîmardan da daha lâtiftir: daha üstündür. Ancak o
letâfet, duygu âlemine giren bir ev
kurmadıkça, bir iş yapmadıkça görünmez; bir ev kurmalı, bir iş yapmalı ki
letâfeti, yüzünü göstersin. Şu
soluk, kışın görünür, yazın görünmez. Bu, yazın soluk kesilir, soluk
yoktur demek değildir. Yaz lâtiftir,
onun için yazın soluk görünmez; kışın tersine hani. Bunun gibi senin
sıfatların, senin anlamların da lâtiftir,
bir iş olmadıkça göze görünmez. Meselâ, yumuşaklığın vardır amma göze
görünmez. Derken bir suçluyu
bağışlarsın; yumuşaklığın duygu âlemine çıkar, görünür. Böylece kahır da
edersin sen; fakat kahrın da
göze görünmez. Fakat bir suçluyu kahrettin, vurdun-kırdın mı, kahrın da
göze görünür. Böylece sonu
yoktur bunun; ulanır-gider. Ulu Tanrı da pek lâtiftir, bu yüzden göze
görünmez. Kudreti, sanatı gözle
görülsün diye göğü, yeri yarattı. Bu yüzden de «Göğe bakmazlar mı; nasıl
da kurduk onu» buyurur.
Söz, benim elimde değil; bu yüzden de incinirim. Çünkü dostlara öğüt
vereyim derim, bunu isterim;
söz, buyruğuma uymaz. Bu yüzden incinirim işte. Fakat sözüm benden daha
yücedir, ben onun buyruğu
altındayım; bu yüzden de sevinirim. Çünkü Tanrının söylediği söz nereye
varırsa orasını diriltir; pek büyük
tesirleri görülür. «Attığın zaman sen atmadın, Tanrı attı.» Tanrının
yayından fırlayan oka hiçbir kalkan,
hiçbir zırh engel olamaz; bu yüzden sevinirim. Bilgi, tümden insanda
olsaydı da bilgisizlik bulunmasaydı
insan yanardı, varlığı kalmazdı. Demek ki bilgisizlik de istenmede; şu
yüzden istenmede ki varlığın durması
onunla. Bilgi de istenmede; şu yüzden istenmede ki Tanrıyı bilmeye sebep.
Demek ki ikisi de birbirine
yardımcı. Bütün zıtlar da böyle. Gece, gündüzün zıddı amma ona yardımcı;
gündüzle aynı işi görmede.
Boyuna gece olsaydı hiçbir iş görülmezdi, hiçbir iş başa çıkmazdı. Boyuna
da gündüz olsaydı göz, baş,
beyin şaşırır-kalır, deli-divane olur, bir iş göremezdi. Geceleyin
dinleniyorlar, uyuyorlar da beyin, akıl-fikir,
el-ayak, göz-kulak, bütün organlar güç-kuvvet buluyor; gündüzün de o
kuvvetleri harcıyor; demek ki
hiçbiri, öbürüne zıt değil. Şu dünyada bir kötü iş göster ki onun içinde
bir iyilik olmasın; hangi iyidir o iyi ki
onda bir kötülük gizli bulunmasın? Meselâ, birisi, birini öldürmeyi
kastederken zinâ etmeye koyulur. Zinâya
koyulduğundan da kan dökmemiş olur. Zinâ kötüdür ama adam öldürmeye engel
olduğu için iyidir. Demek
ki iyi-kötü, birşeyden ibâret, bir-birinden ayrılmalarına imkân yok.
Burada Mecûsîlerle bahsimiz var. Onlar
iki Tanrı vardır; biri hayrı yaratır, öbürü şerri derler. Şimdi sen bana
şersiz bir hayır göster de şer Tanrısı
vardır, hayır Tanrısı vardır diye ikrar edelim. İmkan yok buna: çünkü
hayır, şerden ayrı değil ki. Mâdem ki
hayırla şer, iki ayrı şey değil, mâdem ki aralarında ayrılık yok, şu halde
iki Tanrı olması da mümkün değil.
Biz, mutlaka inan, bu, söylediğimiz gibidir diye zorlamıyoruz seni; hiç
olmazsa diyoruz; olmaya ki dedikleri
gibi ola diye bir sanı bilirsin sende diyoruz; onun için söylüyoruz hani.
Fakat bu da meydanda ki
inanmadın sen. Nasıl oldu da böyle olduğuna inanmadın? Tanrı, a kâfirceğiz
buyuruyor, «Onlar gerçekten
de dirileceklerini sanmazlar mı bir pek büyük gün için?». Vaatlerde
bulunduk ya, doğru olmasın sakın diye
bir sanı da mı belirmedi sende? Kâfirler, bir sanıya damı düşmedin; neden
ihtiyatla hareket etmedin,
neden bizi aramadın diye kınanacaklar zâti.
59. BOLÜM
«Abû-Bekr, çok namaz kıldığından, çok oruç tuttuğundan, çok
sadaka verdiğinden
üstünlüğe ulaştırılmadı; gönlündekinin yüzünden yüceltildi.» Peygamber
buyuruyor ki: Abû-Bekr'in
başkalarından üstün oluşu, çok namaz kıldığından, çok oruç tuttuğundan
değil; ona Tanrı lûtfetmiş de o
yüzden; o da sevgidir. Kıyâmette namazları, oruçları, sadakaları terâziye
korlar. Fakat sevgiyi getirdiler mi,
terâziye sığmaz. Demek ki temel, sevgidir. Onu iste de çoğalt.
«Hareketlerde bereketler var.» Yolculuğu
arttırmazsan sermâye elden çıkar. Yerden de aşağı değilsin ya. Yeri
bellerler, aktarırlar, bir başka renge
sokarlar; bitkiler bitirir. Kendi haline bıraktılar mı, katılaşır-gider.
Kendinde bir istek, bir dilek gördün mü,
gel, git: bu gitmenin ne faydası var deme. Sen git, fayda da görünür
elbet. İnsanın dükkâna gitmesindeki
fayda, ihtiyâcını bildirmeden başka bir şey değildir. Ulu Tanrı, evde
otursa da adamın rızkını verir derler ya,
bu aldırmamak dâvasına girişmektir. Rızk, tepeden inmez ya. O yavrucak
ağlar da anası, ona süt verir. Bu
ağlamamda ne fayda var düşüncesine kapılsa, ağlamak, süt vermeye neden
sebep olsun kuruntusuna
düşse sütten kalır. Şimdi görüyoruz ya, çocuğa, ağladığı için süt
verilmede. Birisi, bir beyin, bir başın
önünde eğiliyorum, secdeye kapanıyorum, ne fayda var bunda düşüncesine
dalabilir. Fakat tapı kılıyorsun,
diz çöküyorsun ya; sonunda o bey sana acıyor, bir parçacık ekmek veriyor.
Beyden sana acıyan, beyin
derisi, eti değildir. Bey öldükten sonra da bu deri, bu kemik yerindedir;
uykuda, dalgınlıkta da öyle. Fakat o
vakit, onun önünde tapı kılman yiter-gider. Anladık ya, o beydeki acıyış
göze görünmüyor. Mâdem ki deride,
kemikte bulunan görmediğimiz bir şeye tapı kılmadayız; deriden, kemikten
dışarı birşeyin de bulunması
mümkün. Deride, kemikte gizli bir şey olmasaydı, Abû-Cehil'le Muhammed bir
olurdu, aralarında bir fark
kalmazdı. Şu kulak, ister sağırın olsun, ister duyanın, görünüşte birdir;
arada bir fark yoktur. O da kulak, bu
da; fakat duyanın kulağında bir duyan var; o gizli, o görünmüyor; demek ki
temel, Tanrının lûtfu.
Tut ki bir beysin, iki tane de kulun var. Biri çok hizmetler ediyor, senin
için birçok yolculuklara
katlanmış; öbürüyse tembel, kullukta ileri değil. Fakat bir de bakıyoruz
ki sen o tembel köleyi o hizmeti çok
köleden fazla seviyorsun. O çok hizmet eden köleden de geçmiyorsun amma
böyle olmuş işte; sevgiye
hükmedilemez ki. Bu sağ göz, öbürü sol göz; görünüşte ikisi de bir. Peki,
acaba o sağ göz ne hizmette
bulundu da sol göz olmadı? Sağ el ne iş gördü ki sol, onu görmedi? Sağ
ayak da böyle. Sağ göz, lûtfa
uğramış işte. Böylece Cuma günü, başka günlere üstün olmuş. «Gerçekten de
Tanrının verdiği rızklardan
başka rızkları da vardır; onlar Levha yazılmıştır; onları Cuma günü
isteyin.» Şimdi şu Cuma, ne hizmette
bulundu ki başka günler, o hizmeti etmediler. Fakat Tanrı, ona lûtfetmiş;
bu yücelik ona nasib olmuş. Bir
kör, beni kör yarattılar, mâzûrum dese şu körüm, mâzûrum demesiyle körlük
ondan gider mi hiç; günün
yüzünü, güzellerin yüzlerini görebilir mi hiç? Körün, topalın, mâzûrum
demesi, kendisine fayda vermez,
kendinden zahmeti gidermez. Şu kâfirler küfür içindeler ya, küfür zahmeti
içindeler, amma bir bakarsak
görürüz ki o zahmet de lûtfun ta kendisi. Çünkü o, esenlik zamanında
Tanrıyı unutur, zahmete düştü mü
anar. Şu halde cehennem, kâfirin tapınağıdır, mescididir. Çünkü Tanrıyı
orda anar; hani zindanda,
hastalıkta, diş ağrıyınca anarlar ya, onun gibi. Zahmet geldi mi, gaflet
perdesi yırtılır, Tanrıyı ikrar eder,
sızlanmaya, ağlamaya koyulur; yârabbi, ey merhametli Tanrım demeye başlar.
İyileşti mi, gene gaflet
perdeleri gerilir önüne; nerde Tanrı der; bulamıyorum, göremiyorum ki;
neyi arayacakmışım? Zahmet,
meşakket vaktinde gördün, buldun ya; fakat şimdi görmüyorsun. Mâdem ki
sıkıntıya düşünce görüyorsun,
sıkıntıyı musallat eder sana da Tanrıyı anarsın. Cehennemlik, esenlikte
Tanrıdan gaafildi, onu anmazdı bile.
Cehennemdeyse gece-gündüz Tanrıyı anar. Tanrı, âlemi, göğü, yeri, Ayı,
güneşi, dolaşan yıldızları, iyiyi,
kötüyü, halk, kendisini ansın, kulluk etsin ona, noksan sıfatlardan arı
olduğunu söylesinler diye yarattı ya;
Mâdem ki kâfirler, esenlikte anmıyorlar; yaratılışlarından maksat da onu
anmaları; öyleyse onu anmaları için
cehenneme atılırlar. İnananlara gelince: Onlara sıkıntı vermeye hâcet yok;
onlar, bu esenlikte o sıkıntıdan
gaafil değiller; o sıkıntıyı, o zahmeti boyuna önlerinde görmedeler;
akıllı çocuk gibi hani. Akıllı çocuğu bir
kez falakaya yatırırlar, yeter; falakayı unutmaz o. Fakat ahmak çocuk
unutur; bu yüzden de onu her solukta
falakaya yatırmak gerek. Zeki at da böyledir; bir kere mahmız yedi mi, bir
daha mahmızlamıya hâcet yoktur
onu. Fakat ahmak ata her solukta mahmız gerek. Zâti insanları taşımaya
lâyık değil, pislik yüklerler onu.
60. BÖLÜM
Kulağın bir şeyi tevâtürle işitmesi, o şeyi görüş hükmündedir;
o şeyi görmüştür diye
hükmedilir. Hani babandan oldun, anandan doğdun ya; sana, onlardan meydana
geldin dediler. Bu çok-çok
söyleyiş, sence öylesine bir gerçek olmuştur ki onlardan doğmadın deseler
duymazsın, işitmezsin bile.
Nitekim Bağdad'ı, Mekke'yi bir çok kişiden duymuşsunuzdur, tevâtürle
bunları işitmişsindir; sana bu şehirler
yok deseler, andiçseler gene inanmazsın. Bildik-anladık ya, kulak, birşeyi
tevâtürle duyarsa bu, görüş
hükmündedir. Görünüşte tevâtürle söylenen söze nasıl görüş hükmünü
verirlerse bir adam da gerek ki onun
sözü, tevâtür hükmünde olsun. Çünkü o, bir kişi değildir, bin kişidir.
Onun bir sözü de yüz bin söz sayılır:
Buna ne diye şaşmalı? Şu zâhir padişahı bile bir kişi amma yüz bin kişi
sayılmada. Yüz bin kişi, bir söz söylese
kulak asılmaz da o söyledi mi, yerine gelir. Zâhirde böyle olunca canlar
âleminde haydi-haydi olur.
Dünyayı tamamiyle gezdin amma onun için gezmedin ki. Senin bir kere daha
gezip dolaşman gerek. «De:
Gezin yeryüzünü.» O geziş benim için değildi; sarımsak, sovan içindi. Bir
maksat için dolaştın ya; o maksat
perde oldu sana; beni görmeye bırakmadı seni. Hani pazarda birisini
aramaya, birisini bulmaya çalışır,
gezer-dolaşırsın; kimseyi göremezsin o vakit; görsen bile hayal gibi
görürsün. Yahut da bir kitapta bir
mesele ararsın; gözün de o meseleyle dolmuştur, kulağın da, aklın da...
Yaprakları çevirirsin de gene bir şey
göremezsin. Bundan başka bir kuruntun, bundan başka bir maksadın oldu mu,
nereyi gezersen gez; nerde
dolaşırsan dolaş, o maksatla dolmuşsun sen; başka bir şey göremezsin
artık.
Tanrı râzı olsun. Ömer'in zamanında biri vardı, pek kocamıştı. Öyle bir
hale gelmişti ki kızı süt verirdi
ağzına, çocuklar gibi sütle beslerdi onu. Tanrı râzı olsun. Ömer, o kıza
buyurdu ki: Şu zamanda senin gibi
baba hakkını gözeten bir çocuk yok. Kız cevap verdi de doğru buyuruyorsun
dedi; ancak benimle babamın
arasında bir fark var. Ben de ona hizmet ediyorum, hizmette hiçbir kusurum
yok. Fakat babam beni besler,
yetiştirir, aman, bir kazâya uğramasın diye üstüme titrerdi; bense
gece-gündüz, sıkıntısının üstümden
kalkması için Tanrıya duâ ediyor, ölümünü istiyorum. Babama hizmet
ediyorum amma onun benim üstüme
titreyişini nenden bulayım? Ömer buyurdu ki: Bu kız, Ömer'den daha fakıyh.
Yâni, ben görünüşe göre
hüküm verdim, sen işin içyüzünü söyledim. Fakıyh ona derler ki birşeyin
özünü bilsin, içyüzünü, gerçeğini
anlasın. Hâşâ. Ömer gerçeği bilmez, işlerin sırrını anlamaz değildi. Fakat
sahâbenin huyu böyleydi;
kendilerini küçük gösterirler, başkalarını överlerdi.
Çok kişi vardır, huzurda bulunmaya gücü yoktur; huzurda bulunmayınca hali
daha hoş olur. Hani
gündüzün bütün aydınlığı güneştendir amma adam, bütün gün güneş
değirmisine bakarsa onun elinden
hiçbir iş gelmez, gözleri kamaşır-gider. Bu adamın bir işle oyalanması
daha iyidir; bu, güneş değirmisine
bakmamasıdır işte. Gene buna benzer; sayrının yanında, iştahını açmak, onu
heyecana getirmek,
kuvvetlendirmek için güzel yemeklerden söz açmak iyidir amma o yemekleri
getirip önüne koysak, ona
zarar verir o yemekler. Anlaşıldı ya, Tanrıyı arayıp dilemede tir-tir
titremek, aşka düşmek gerek. Kimde
titreyiş yoksa onun da titreyenlere hizmet etmesi gerek. Ağacın bedeninde,
hiç mi hiç meyve bitmez; çünkü
orda titreyiş yok. Dalların, budakların uçları titrer; fakat gene de
dallara, budaklara kuvvet veren, ağacın
bedenidir; meyve yüzünden balta yarasından da emindir. Mâdem ki ağacın
bedeni, ancak baltayla titriyor;
titreyenlere hizmet etmesi için titrememesi, öylece durması daha hoş.
Çünkü Muîneddîn o, aynüddin değil. Bir «mim» yüzünden fazlalık elde etti
amma «Olgunluğa
eklenen fazlalık, noksanın ta kendisidir.» O «mim«in olması da kusurdur,
noksandır; hani bir adam, altı
parmaklı olur. Bu, bir fazlalıktır amma kusurdur, noksandır. Ahad
olgunluktur; Ahmed'se, henüz olgunluk
durağında değildir. O «mim» kalktı mı, tüm olgunluk kesilir; yâni Tanrı,
herşeyi kavramış, kaplamıştır. Onun
üzerine neyi eklersen noksan olur. Bu bir sayısı, bütün sayılarla
beraberdir, onsuz hiçbir sayı olamaz.
Seyyîd Burhâneddin, faydalı bir söz söylüyordu. Ahmağın biri sözünü kesti
de bize dedi, örneksiz söz
gerek. Seyyîd buyurdu ki: Sen örneksiz gel de örneksiz söz işit. Sen de
sana bir örneksin, şu görünen beden
değilsin sen. Bu şeklin, gölgendir senin. Biri öldü mü, filân gitti
derler. O, şu bedenden ibâretse nereye gitti
ki? Anlaşıldı ya; senin görünen şeklin, özünün örneği, böylece de
görünüşüne bakarlar da özünü anlarlar;
bu, sağlanmış olur. Göze görünen herşey kabadır; hani soluk da yazın
görünmez; fakat kış olunca soğuğun
çetinliği yüzünden görünür.
Peygambere, Tanrı gücünü, Tanrı kuvvetini göstermesi, halkı çağırarak
uyandırması gerek, fakat bir
kimseyi istidat durağına ulaştırmak, onun işi değildir; bu iş, Tanrı
işidir. Tanrının iki sıfatı vardır: Kahır, lûtuf.
Peygamberler, ikisine de mazhardır. İnananlar, Tanrı lûtfuna, kâfirler,
Tanrı kahrına mazhar olmuşlardır.
Tanrıyı ikrar edenler, kendilerini peygamberlerde görürler, kendi
seslerini onlardan duyarlar, kendi
kokularını onlarda bulurlar. Hiç kimse, kendisini inkâr edemez. Bu sebeple
de peygamberler, ümmetlerine,
biz siziz, sis de bizsiniz; aramızda yabancılık, ayrılık, yok derler.
Birisi, bu benim elim dese ondan hiç de
tanık istemezler; çünkü el, onun parça-buçuğudur amma onunla
birdir-beraberdir. Fakat filân, benim
oğlumdur dese tanık isterler; çünkü o da parça-buçuğudur amma ondan
ayrılmıştır, ayrıdır.
61. BOLÜM
Kimileri der ki: Sevgi, saydırır, hizmet ettirir adama. Böyle
değil. Sevilen kişinin isteği,
saygı göstertir, hizmet ettirir. Sevgili dilerse seven, tapı kılar,
hizmete koyulur; ondan boyuna hizmet belirir.
Fakat sevilen bunu istemiyorsa seven de vazgeçer hizmetten. Çünkü tapı
kılmayı bırakmak, sevgiyi
gidermez ki. Seven tapı kılmasa, hizmet etmese bile ondaki sevgi,
sevgiliye tapı kılar, hizmet eder. Temel
olan sevgidir, tapı kılmak, hizmet etmek, onun parça-buçuğudur. Yen
sallansa, elin sallanmasındandır bu
sallanış; fakat el sallanınca mutlaka yenin de sallanması gerekmez. Meselâ
birisinin cübbesi pek geniş olsa
da cübbenin içinde oynasa-dursa, cübbe de hiç kıpırdamasa pekâlâ olabilir;
yalnız cübbeyi giyen
oynamadıkça cübbe oynamaz; buna imkân yoktur. Fakat kimi kişi olur ki
cübbeyi adam sanır; yeni el sayar;
mesti, şalvarın parçasını ayak beller; oysa ki bu el, bu yen, bu mest, bir
başkasının elidir, bir başkasının
yeni, bir başkasının ayağı. Hanî filân, fişmanın eli altındadır, filânın
eli bu kadara yeter, filâna söz el
vermiştir derler ya; bu sözlerde ki elden-ayaktan maksat, kesin olarak bu
el, bu ayak değildir.
O bey geldi, derlenip toparlanmamıza sebep oldu; kendisi çıktı-gitti.
Balarısının mumu balla bir araya
getirmesi, sonra uçup gitmesi gibi hani. Çünkü onun varlığı şarttı,
kalması değil. Analarımız-babalarımız, o
balarısına benzerler; istekliyi istenenle bir araya getirirler; âşığı
sevgiliye kavuştururlar; derken ansızın
uçuverirler. Ulu Tanrı onları, mumla balı bir araya getirmeye vasıta
kılmış. Onlar uçup giderler, mumla bal,
bir de bahçıvan kalır. Bunlar zâti bağdan dışarı çıkamazlar. Bu bağ,
öylesine bağ değil ki buradan çıkılıp
gidilebilsin. Giderlerse bile ancak bağın bir bucağından öbür-bucağına
giderler. Bedenimiz bu kovandır
sanki; ondaki mumla bal da Tanrı aşkı. Babalarımız, analarımız vasıtadır
amma onları da bahçıvan yetiştirir,
ondan terbiye görürler. Kovanı bahçıvan yapar. Ulu Tanrı, balarılarını bu
işe koşunca onlara bir başka çeşit
elbise verir; o işe göre bir elbise. Öbür dünyaya gittiler mi, elbise
değiştirirler; çünkü orda bir başka iş görür
onlar. Yoksa insan, gene o insandır; değişen elbisedir ancak. Hani birisi
savaşa giderken savaş elbisesi
giyer, silâh kuşanır, başına miğfer giyer; çünkü vakit, savaş vaktidir.
Fakat meclise gelirken de o elbiseyi
çıkarır; çünkü mecliste başka bir işe koyulacaktır; fakat adam, gene o
adamdır. Fakat sen onu, o elbiseyle
gördün ya, yüz çeşit elbise değiştirse düşünce o elbiseyle düşünürsün o
adamı. Birisi bir yerde bir yüzük
yitirse, onu oradan alıp götürmüşlerdir amma o, yüzüğümü burada yitirdim
diye hep orda döner-dolaşır.
Yaslı adamın mezarın başında, hiçbir şeyden haberi olmayan toprak
yığınının çevresinde dönüp dolaşması,
toprağı öpüp durması gibi. Bu, yüzüğümü burada yitirdim demektir amma hiç
onu, orda bırakırlar mı? Ulu
Tanrı bunca sanat meydana getirdi, kudretini gösterdi de bir gün iki canı
kalıba alıştırdı; bu da Tanrının
hikmeti. İnsan, şu bedeniyle bir soluk mezara girse -otursa korkarım,
deli-divâne olur. Bu böyleyken şekil
tuzağından, kokmuş kalıptan sıçrar-kurtulur da nasıl orda oturur-kalır?
Ulu Tanrı, insanların gönülleri
mezarda ki yalnızlıktan, kara topraktan korksun diye, onları
yeniden-yeniye korkutayım diye o türeyi
kurmuş. Hani yolda, bir kervanı bir yerde soyarlar; kervandakiler, belli
olsun, burası korkulu bir yer, tehlikeli
bir yer, herkes anlasın diye oraya iki-üç taşı, birbiri üstüne korlar;
işte bu mezarlar da bu çeşittir, tehlikeli
yerdir diye görünen işâretlerdir. Korku, insanların gönlüne tesir eder ya,
bir suç işlenmesi gerekmez.
Meselâ, filân senden korkuyor derler; oysa ki sana karşı bir suç
işlememiştir o; fakat bu söz yüzünden ona
acırsın, gönlünde bir sevgi belirir. Tersine, filân senden hiç korkmuyor,
gönlünde sana karşı bir ürküntü yok
deseler yalnız bu söz yüzünden, içinden öfkelenirsin ona. Şu koşmak var
ya, korkudandır. Bütün âlem
koşuyor, fakat herbirinin koşması, halince. İnsanın koşması bir başka
çeşit, bitkinin koşması bir başka çeşit,
canın koşması bir başka çeşit. Canın koşması, adım atmadan, iz
belirtmeden. Koruğa bir baksana. Ne kadar
koştu da sonunda üzüm oldu. Şimdi tatlılaştı amma hemencecik bu durağa
ulaşmadı ki. Ancak o koşuş göze
görünmez, duyguyla anlaşılmaz. Fakat bu durağa ulaştıktan sonra anlaşılır
ki buraya gelinceyedek bir hayli
koşmuş. Hani suya dalıp su altında yüzen kişi de yol alır, fakat gittiğini
kimsecikler görmez. Birden sudan
başını çıkardı mı, buraya varıncayadek su altında yüzüp gittiği anlaşılır.
62. BOLÜM
Dostların gönüllerine öylesine sıkıntılar gelir ki onları
hiçbir ilâç iyi edemez. Ne
uyumakla iyileşir, geçer, ne gezip tozmakla, ne yiyip içmekle... Ancak
dostu görmekle geçer o sıkıntı.
«Dostla buluşmak, sayrıya şifâdır.» Hem de o haddedek ki münâfık bile
müminlerin arasına girse de otursa,
onların tesiriyle bir solukta mümin olur-gider. Hani Tanrının buyurduğu
gibi: «İnananlarla buluştular mı,
inandık derler.» Bu, böyleyken inanan, inananla düşer-kalkarsa ne olmaz?
Münâfık kişiye bile bunu yapıyor,
inanana ne faydalar verir, bir bak da seyret. Bak da gör, şu yün, akıllı
biriyle buluştu, nasıl nakışlarla
bezenmiş bir kilim, bir halı oldu. Şu toprak bir akıllıyla buluştu, bu
çeşit güzelim bir yapı oldu. Akıllı kişinin
sohbeti, cansızlara bile bu çeşit tesirlerde bulunursa inananın, inananla
görüşüp konuşması, ne çeşit bir
tesirde bulunur? Cüz’î nefsin, cüz'î aklın sohbetiyle cansızlar, bu
mertebeye ulaştılar. Bunların hepsi, cüz'î
aklın gölgesi. Gölgeye bakılıp sahibi, kıyas yoluyla anlaşılabilir. Şimdi
sen de bir kıyasla; ne biçim bir akıl, ne
biçim bir hüner gerek şu gökler, şu ay, güneş, şu yedi kat yer, onun
yüzünden meydana gelsin. Bütün bu
varlıklar Akl-ı Küll'ün gölgesi. Cüz'î aklın gölgesi kendisine göre; Akl-ı
Küll'ün gölgesi olan varlıklar da
kendisine göre. Tanrı erenleri, bu göklerden başka gökler görmüşlerdir de
bu gökler gözlerine görünmez;
pek aşağı görünür onlara bu gökler. Bunlara ayaklarını basmışlar da
aşmışlar, geçip-gitmişlerdir.
Can ilinde gökler var ki
Dünya göklerine iş buyurmada(*).
İnsanlar arasında şu özelliğe sahip olan, Zühal göğünün üstüne ayak basmış
bulunan birisinin
bulunmasına şaşılır mı hiç? Biz de toprak değil miydik? Ulu Tanrı öylesine
bir kuvvet verdi bize ki o kuvvetle
cinsimiz olan topraktan seçildik, onu istediğimiz şekle, dilediğimiz hale
soktuk; o bizim dileğimize uydu; ne
yapmak istersek, ne şekle sokmak dilersek râmoldu bize. Gâh yücelere
çekiyoruz onu, gâh aşağılara
koyuyoruz. Gâh şarap haline getirmedeyiz, gâh kâse, testi yapmadayız. Gâh
uzatmadayız, gâh kısaltmada.
Önceden biz de o topraktık, onun cinsindendik amma Ulu Tanrı, bizi o
kuvvetle seçti-yüceltti. Şimdi biz de
bir cinsiz ya; Ulu Tanrı kimimizi seçse de biz, ona karşı cansız sayılsak,
o, bizi istediği hale soksa, bizim
ondan haberimiz bile olmasa, fakat o bizi görse-bilse, bunda şaşılacak ne
var ki? şimdilik haberimiz olmasa
dedik ya; tam habersizlik değil maksadımız. Çünkü herşeyde birşeyden
haberi oluş, bir başka şeyden haberi
bile olmayıştır. Toprak bile cansızdır amma Tanrının kendisine verdiğinden
haberi vardır. Haberi olmasaydı
suyu nasıl kabullenirdi, her tohuma, o tohuma göre nasıl dadılık ederdi,
nasıl beslerdi onu. Birisi, bir işe
adam-akıllı sarıldı, o işe koyuldu mu, o işteki uyanıklığı, ondan başka
işlerden haberi bile olmayışıdır. Biz, bu
gaflet sözüyle tüm gafleti kastetmiyoruz. Bir kediyi tutmak istemişler;
bir türlü tutamamışlar. Bir gün o kedi,
kuş avlamaya koyulmuş, tümden kendini o işe vermiş; kuş avlamaktan başka
herşeyi unutmuş; o sırada
yakalayıvermişler onu. Demek ki tümden dünya işlerine sarılmamak, kolayına
gitmek, aman, şu incinmesin,
bu incinmesin gibi bağlarla bağlanmamak gerek. Definenin, hazinenin
incinmemesine bak; çünkü onlar
incinirse gene o sevindirir, neş'elendirir onları; fakat Tanrı korusun,
ona kim söz geçirebilir, kim ne edebilir?
Meselâ, senin her çeşitten kumaşların olsa boğulurken hangisine el
atarsın? Hepsi de gereklidir amma şu
meydandaki hazinene sarılırsın. Çünkü bir inciyle, bir tek lâ'lle binlerce
süslenecek şey alınabilir. Ağaçtan
tatlı bir meyve çıkar. O meyve, ağacın parça-buçuğudur amma Ulu Tanrı, o
parça-buçuğu seçmiş, tümden
üstün etmiştir. Ona öylesine bir tatlılık vermiştir ki ondan başka ağacın
hiçbir yerine o tadı vermemiştir. Bu
yüzden de o parça-buçuk, tümden üst olmuştur, ağacın özü odur, ağaçtan
maksat o. Hani Ulu Tanrı buyurur
ya: «Hattâ onlardan bir korkutucu geldi mi, şaşar-kalırlar.»
Birisi, «Bende bir hal var ki diyordu, oraya ne Muhammed sığabilir, ne
Tanrıya
yaklaşmış bir melek.»
Şeyh buyurdu ki:
Şaşılacak şey, acaba bir kulda, Muhammed'in sığmayacağı bir hal olabilir
mi? Demek bir hal var ki
Muhammed sığmıyor o hâle, bulamıyor o hâli de senin gibi koltuğu kokmuş
biri o hale sahip oluyor ha. Bir
maskara, padişahı güldürmek istiyordu. Pek kızmıştı, pek incinmişti
padişah. Padişahı güldürürse herkes bir
şey verecekti ona; vaatlerde bulunmuşlardı. Padişah, bir dere kıyısında
öfkeli bir halde dereyi seyre dalmıştı.
Maskara da padişahın yanında durmuş, dereyi seyrediyordu. Padişah
maskaraya bakmıyordu bile; suya
dalmış-gitmişti. Maskara bunda kaldı da padişahım dedi, suda ne görüyorsun
ki boyuna bakıp duruyorsun?
Padişah, bir kaltabanı görüyorum dedi. Maskara, eh dedi, bu kulun da kör
değil ya. Şimdi demek bir vaktin
olacak ki Muhammed o vakte sığmayacak ha... Acaba bir hal olabilir mi ki
senin gibi koltuğu kokmuş kişi o
hâlin zevkine varsın da Muhammed'de o hal olmasın? Ne kadar hal sahibi
olduysan onun yüzü suyu
hürmetine oldun; onun yüzünden haller elde ettin. Çünkü önce bütün
vergileri, bağışları onun önüne
dökerler de sonra başkalarına dağıtırlar. Tanrının türesi böyledir. Ulu
Tanrı buyurdu ki: «Esenlik sana ey
Peygamber; Tanrının rahmeti, bereketleri sana.» Bütün saçıları sana
saçtık. O dedi ki: «Tanrının temiz
kullarına da.» Tanrı yolu pek korkuluydu, adam-akıllı bağlanmış,
kapanmıştı, karlarla dop-doluydu. Önce o,
canıyla oynadı; at sürdü; yol açtı. Kim bu yola giderse onun
kılavuzluğuyla, onun yardımıyla gider; çünkü
yolu o meydana getirmiştir; her yere bir nişan koymuş, sopalar dikmiş, bu
yana gitmeyin, şu yana
gitmeyin... O yana giderseniz Âd kavmi gibi, Semûd kavmi gibi helâk
olursunuz, bu yana giderseniz
inananlar gibi kurtulursunuz demiştir. Bütün Kur'ân bunu anlatır.
«Kur'ân'da ap-açık deliller vardır.» Yâni bu
yollarda nişanlar dikmişiz; birisi o sopalardan birini kırmak isterse
herkes, yolumuzu yıkmadasın, bizi helâk
etmeye çalışıyorsun; yoksa sen yol kesici misin diye ona kasteder. Şimdi,
kılavuz Muhammed'dir, önce
Muhammed'e gelmeden kimse bana gelemez: Hani bir yere gitmek istediğin
vakit önce, filân yere gitmek
gerek, uygun olan bu diye akıl kılavuzluk eder; ondan sonra göz kılavuz
olur; ondan sonra da organlar
harekete gelir. Organların gözden, gözün de akıldan haberi yoktur amma iş,
bu sıraya göre olur-gider. İnsan
gaflettedir amma öbürleri gaafil değildir insandan. Hâsılı dünya işine
sıkı sarılmamak gerek; gevşek sarılmak
gerek. Çünkü Tanrı etmesin, dünya işine sıkı sarıldın, işe iyice giriştin
mi, işin gerçeğinden gaafil olursun.
Tanrı râzılığını dilemek gerek, halkın râzılığını değil. Çünkü halktaki o
râzılık, o sevgi, o esirgeme eğretidir;
onları halka Tanrı vermiştir. Dilerse esenlik de vermez, zevk de. Bütün
zevk, bütün nimet sebepleri varken
hepsi de zahmet, meşakkat olur. Hâsılı bütün sebepler, Tanrı kudretinin
elinde bir kaleme benzer. Kalemi
oynatan da Tanrı elidir, yazan da; o istemedikçe kalem oynamaz. Şimdi sen
kaleme bakıyorsun da bu
kaleme bir el gerek diyorsun. Kalemi görüyorsun da eli görmüyorsun. Kalemi
görüyorsunda eli aklına bile
getirmiyorsun. Nerde gördüğün, nerde söylediğin? Onlara gelince: Onlar,
boyuna eli görürler de bir de
kalem gerek derler. Hattâ elin güzelliğine bakarlar da kalemi
hatırlamazlar bile; yalnız böylesine el, kalemsiz
olmaz derler. Sense bir yerdesin ki kalemi seyretme tadına kapılmışsın da
el aklında bile değil; artık onlar
da, o elin seyri yüzünden nasıl olur da kaleme dalarlar. Arpa ekmeğinden
tat almışsın; nerden buğday
ekmeğini anacaksın? Onlar da buğday ekmeği varken nasıl olur da arpa
ekmeğini anarlar? Yeryüzü, sana
öylesine bir zevk vermiş ki göğü istemiyorsun bile. Oysa ki asıl zevk yeri
göktür; yeryüzü gökten hayat bulur.
Göktekiler, nerden yeryüzünü hatırlarına getirecekler? Şimdi hoşlukları,
güzellikleri, sebeplerde görme;
anlamlar, sebeplere eğreti olarak verilmiştir; çünkü zarar veren de odur,
fayda veren de; çünkü zarar da
ondandır, fayda da. Sen ne diye sebeplere kakılmış-kalmışsın?
«Sözün hayırlısı, az olanı, maksadı bildirenidir.» Sözlerin en iyisi,
fayda verenidir, çok olana değil.
«Kul huvallah» pek azdır görünüşte; Bakara sûresiyse hayli uzundur. Fakat
meram anlatma bakımından
«Kul huvallah», Bakaradan üstündür. Nûh, bin yıl insanları çağırdı, başına
kırk kişi toplandı. Tanrı rahmet
etsin, esenlik versin Mustafâ'nın çağrış zamanı ne kadardı, meydanda;
fakat bunca ülkeler inandı ona;
dininden bunca erenler, bunca yeryüzü direkleri geldi. Demek ki îtibar,
azlığa-çokluğa değil; maksat merâmı
anlatmak. Kimi kişinin az sözü, çok sözden daha faydalı olur. Hani
tanrının ateşi pek çok, pek çetin olursa
ondan faydalanamazsın, yanına bile yaklaşamazsın onun; oysa ki arık bir
mumdan faydalanırsın. Demek ki
maksat faydadır. Bir de kimi insana, sözü duymamak faydalıdır. Onlar
görürler, bu da yeter-gider onlara; o
faydalıdır bu çeşit kişilere. Duyarlarsa ziyan verir onlara söz. Bir şeyh,
bir ulu kişiyle görüşmek için Tebrîz'e
geldi. Şeyhin zâviyesine varınca geri dön, senin için budur faydalı diye
bir ses duydu; buraya ulaştın ya,
şeyhi görürsen ziyan gelir sana diyordu ses. Az, fakat faydalı söz, şuna
benzer: Yanmış bir mum, yanmamış
bir mumu öper-gider; o muma zâti bu yeter, maksadına erişir-gider.
Peygamber, o görünen şekil değildir ki; onun şekli, bindiği attır.
Peygamber, o aşktır, o sevgidir; boyuna
ölümsüz kalan da odur. Hanî Sâlîh'in devesi gibi, görünüşte deve.
Peygamber, o aşktır, o sevgidir; ölümsüz
olan da odur.
Birisi dedi ki; Neden minârede yalnızca Tanrıyı övmüyorlar da Muhammed’i
de anıyorlar.
Ona dediler ki:
Zâti Muhammed'i övüş, Tanrıyı övüştür. Örneği de şunun gibi: Hani birisi,
padişaha Tanrı uzun ömür
versin; bana padişaha yol veren, yahut padişahın adını bana söyleyen kişi
de yaşadıkça yaşasın dese onun
övüşü, gerçekte padişahı övmedir. Bu peygamber, bana bir cübbe verin,
ihtiyâcım var; yahut cübbeni,
elbiseni bana ver diyor mu? Cübbeyi, malı ne yapacak o? O, senin elbiseni
yeğinleştirmek istiyor ki güneşin
ısısı ulaşsın sana. «Tanrıya güzel bir tarzda borç verin» diyor; yalnız
mal istemiyor, cübbe istemiyor. O sana,
maldan başka pek çok şeyler vermiş. Bilgi vermiş, düşünce vermiş, anlayış
vermiş, görüş vermiş; bir soluk
olsun diyor; görüşünü, düşünceni, kuruntunu, anlayışını, aklını bana
harca; malı, sana verdiğim bu araçlarla
elde etmedin mi? Hem kuşlardan sadaka istiyor o, hem tuzaktan. Güneşin
önünde çır-çıplak kalman daha
iyi; yakmaz-karartmaz seni bu güneş; adamakıllı ağartır, bem-beyaz eder
seni. Soyunamıyorsan bâri elbiseni
yeğinleş-tir de güneşin zevkini gör. Bir zamandır, ekşiliği huy
edinmiştin, bâri tatlılığı da bir dene.
(*) Bu beyit, bizim nüshada yok.
63. BOLÜM
Dünyada tahsille, bellemekle elde edilen her bilgi, «bedenler
bilgisi»dir. Ölümden
sonra meydana gelen bilgiyse «dinler bilgisi»dir. «Ben Tanrıyım» bilgisini
bilmek «bedenler bilgisi»dir; «Ben
Tanrıyım» olmak, «dinler bilgisi»dir. Mum ışığını, ateşi görmek «bedenler
bilgisi»dir; ateşte yanmak, mum
ışığında yanıp erimek «dinler bilgisi»dir. Görülen herşey «dinler
bilgisi»dir; bilgiyle ilgili olan, bilinen herşey
«bedenler bilgisi»dir. Hani dersin ya, gerçek, görüştür, görmektir; bundan
öte bütün bilgiler, hayal bilgisidir.
Meselâ bir mühendis düşünür, bir medrese kurmayı hayâlinde canlandırır.
Bu, bir düşüncedir; doğrudur da;
fakat hayâldir. Medreseyi kurduğu, yaptığı zaman gerçek olur. Şimdi
hayâlden hayâle de farklar var. Abû
Bekr'in, Ömer'in, Osmân'ın, Alî'nin hayâli, sahâbenin hayâlinden üstündür.
Hayâlden hayâle çok fark var.
Bilen bir mühendis, bir ev kurma hayâline düşer; mühendis olmayan da
hayâllenir; arada büyük bir fark var;
çünkü mühendisin hayâli, gerçeğe daha yakındır. Bu yanda hayâlden hayâle
çok uzun yol var, çok büyük
fark var; o yanda da gerçekler âleminde, görüş âleminde, görüşten görüşe
farklar var; hem de sonadek
sürer-gider bu. Hani derler ya, yedi yüz perde var, karanlıklardan, yedi
yüz perde var, ışıktan... Hayâl
âleminden olan herşey, karanlık perdesidir; gerçekler âleminden olan
herşey, ışık perdesi. Fakat hayâl olan
karanlık perdeleri arasında fark olmadığı gibi pek de lâtif olduklarından
gözle de görünmez o perdeler.
Görüşten görüşe bu kadar büyük, bu kadar derin fark olduğu halde gerçekler
âleminde de o farkı anlamaya
imkân yoktur.
64. BÖLÜM
Cehennem ehli cehennemde, dünyada oldukları gibi hoş, rahat bir
haldedir. Çünkü
cehennemde Tanrıdan haberleri olacak; dünyadaysa Tanrıdan haberleri yoktu.
Tanrıdan haberdar olmaktan
daha hoş bir şey de yoktur. Dünyayı istemeleri, bir ibâdette bulunup
dünyada da Tanrı lûtfuna mazhar
olandan haber almayı istemelerindendir; yoksa dünyanın, kendileri için
ahretten daha hoş olmasından değil.
Münâfık kişiyi, cehennemin en aşağılık çukuruna atmaları şu yüzdendir:
İman, kucağına geldi onun da, küfrü
kuvvetliydi, inanmadı; Tanrıdan haberdar olması için azâbı, daha çetin
olur onun. Kâfirin yanına gelmedi
îman; küfrü de zayıf; pek az bir azâpla Tanrıdan haberdar olur. Hani başa
sarılan pusu da tozlanır, halı da
tozlanır. Pusuyu, bir tek kişi azıcık silker, tozu gidiverir; ter-temiz
olur. Fakat halının tozunu gidermek için
dört kişinin adam-akıllı çırpması gerek; onun gibi işte.
Cehennemlikler «Tanrının size rızk olarak verdiği şeylerden bize de saçın»
diyorlar ya; hâşâ;
istedikleri yenecek, içilecek şeyler olamaz. Bu, bulduğunuz şeylerden,
size vuran, sizi parlatan ışıktan bize
verin demektir. Kur'an, bir geline benzer. Sana yüzünü göstersin diye
çarşafını çekersin. Onu okuyorsun
amma bir hoşluk yüz göstermiyor, bir şey açılmıyor sana ya; çarşafını
çektin onun; fakat seni istemedi; sana
bir düzen kurdu; sana kendisini çirkin gösterdi; yâni ben dedi, o güzel
değilim. O, kendisini her şekilde
gösterebilir, gücü yeter buna. Fakat çarşafını çekmezsin, râzılığını
dilersen, tarlasını sularsan, uzaktan-uzağa
ona hizmetler eder, tapılar kılarsan, neden râzı olursa onu yapmaya
çalışırsan çarşafını çekmesen de yüzünü
gösterir sana. Tanrı ehlini aramak gerek. «Kullarımın arasına katıl da
cennetime gir» buyurdu çünkü. Ulu
Tanrı herkese söz söylemez. Dünya padişahları da çulhayla konuşmazlar.
Herkes padişaha onun vasıtasiyle
yol bulsun diye bir vezir, bir nâip dikmişlerdir. Ulu Tanrı da kim Tanrıyı
dilerse ona başvursun, ona kul olsun
diye bir kulunu seçmiştir. Bütün peygamberler bunun için gelmiştir;
Tanrıya onlardan başka yol yok.
65. BÖLÜM
Sırâceddin dedi ki: Bir şey söyledim, içime dert oldu.
(Mevlânâ) buyurdu ki:
O memurdur, o sözü söylemene engel oluyor. O memur gözünle göremezsin amma
onun sürüşünü,
onun verdiği derdi görür de bilirsin ki bir memur var. Su altında
yüzersin; sana güller, fesleyenler dokunur.
Başka bir yana gidersin, tikenler batar sana. Anlarsın ki bu yan,
tikenliktir, kötüdür, adama eziyet verir; o
yansa güllük-gülüstanlıktır, esenliktir; ikisini de görmezsin amma
anlarsın. Bu anlayışa vicdanî anlayış derler;
görünenden de açıktır bu. Meselâ açlık, susuzluk, öfke, sevinç... Hepsi de
gözle görülmez amma görünürden
de açıktır bunlar. Çünkü gözünü açsan görülen bir şey yoktur ortada;
yoktur amma açlığı kendinden hiçbir
düzenle gideremezsin. Yemeklerdeki sıcaklık, soğukluk, tatlılık, acılık da
böyledir; gözle görülmez; görülmez
amma görülenden daha da açıktır. Hâsılı bu görüşle ne işin var senin, şu
bedenle ilgin nedir ki? Sen, bunsuz
varsın, boyuna da bedensiz-sin zâten. Geceyse bedene aldırış bile
etmezsin; gündüzse işlere koyulurgidersin;
hiç de bedenle değilsin; peki, ne diye tir-tir, titrersin şu bedenin
üstüne; bir an bile onunla değilsin
ki; hep başka yerlerdesin; sen nerdesin, beden nerde? «Sen bir ovadasın;
ben bir ovadayım.» Beden, pek
yaman bir şaşırtmacadır. İnsan sanır ki o öldü mü kendi de öldü-gitti. Hey
gidi hey; ne ilgin var bedenle
senin? Büyük, pek büyük bir göz bağı bu. Firavun'un büyücüleri, bir
zerrecik bu gerçeği anladılar,
bedenlerini fedâ ediverdiler; gördüler ki bu bedensiz var olmuşlar;
bedenin onlarla bir ilişiği yok. İbrâhim,
İsmail, peygamberler, erenler de böyle; bedeni, oluşunu, olmayışını
anladılar da boşverdiler bedene.
Haccâc esrar içmişti de dalgaya düşmüştü; başını almış, kapının yanına
koymuş sanıyordu kendini.
Kapıyı oynatmayın, başım yere düşmesin diye de bağırıyordu. Başı
bedeninden ayrı, kapıyla duruyor
sanıyordu. Bizim hallerimiz de böyle, halkın halleri de. Sanıyorlar ki
bedenle ilgileri var, onunla
yaşamaktadırlar.
66. BÖLÜM
«Âdem'i kendi sûreti gibi yarattı.» İnsanları hepsi de mazhar
aramada. Çok kadın
vardır ki örtülüdür amma yüzlerini açarlar da ne kadar istenecekler, bunu
denerler; kesiyor mu diye usturayı
denediğin gibi hani. Âşık, sevgilisine, uyumadım, yemedim, böyle oldum,
şöyle oldum sensiz der; anlamı
şudur: Sen mazhar istiyorsun, kendini gösterecek bir can arıyorsun;
kendini satacağın, güzelliğini
göstereceğin mazhar benim demektir bu. Bilginler, hüner sahipleri de hep
mazhar aramadadır. «Bir gizli
defineydim, bilinmeyi sevdim, diledim.» «Âdem'i kendi sûreti gibi yarattı»
; yâni buyruklarının sûreti gibi. O,
bütün halkta görünür; çünkü herşey, Tanrı gölgesidir; gölgeyse gölgenin
ıssına benzer. İnsan, beş
parmağını açsa gölgede açar; eğilse gölgede eğilir; doğrulsa, düm-düz
dursa gölgede doğrulur, düz durur.
Demek ki halk, bir isteneni, bir sevileni arıyor; herkes, onu sevsin, ona
râm olsun; düşmanlarına düşman,
dostlarına dost kesilsin diyor. Bütün bunlar; Tanrının buyruklarıdır;
Tanrının sıfatlarıdır, hepsi de gölgeyle
görünmede; ancak şu var ki gölgemizin bizden haberi yok; fakat bir onu
biliyoruz. Biliyoruz amma Tanrı
bilgisine göre bilmemiz de bilgisizliğin ta kendisi. İnsanda bulunan
şeylerin hepsi de gölgede görünmez; bâzı
şeyler görünür ancak. Demek ki Tanrının bütün sıfatları, şu bizim
gölgemizde, gölgeden ibâret olan
varlığımızda görünmüyor, bâzısı görünüyor. «Bilginin pek azı verilmiştir
size.»
67. BOLÜM
Esenlik ona, İsâ'ya soruldu; dünyada da, ahrette de en büyük,
en güç şey nedir?
Tanrının gazabı dedi. Bundan neyle kurtulunur dediler. Dedi ki; Öfkeni
yenmekle, kinini yenmekle. Yolu da
bu: Nefis şikâyet etmek istedi mi, tersini yapmalı, şükretmeli, şükürde o
kadar ileri gitmeli ki içinde, uğradığı
şeye, düştüğü derde bir sevgi peydahlansın. Çünkü yalancıktan şükretmek,
Tanrıdan sevgi dilemektir. Tanrı
sırrını kutlasın Ulu Mevlânâ, yaratıktan şikâyet, yaradandan şikâyettir
buyurdu. Gene buyurdu ki: Sana
güdülen düşmanlık, beslenen kin, nefret, ateş gibi gizlidir. Bir kıvılcım
gördün mü, söndür onu da geldiği
yere gitsin; yok olup bitsin. Fakat gazyağına benzeyen bir cevapla ona
yardım edersen geçecek bir deliğe
yol bulur; yokluktan tekrar-tekrar gelir, bu kez onu yokluğa göndermek
güçleşir. «En güzel neyse onunla
def’et onu» da iki yüzden düşmanı kahret-gitsin. Biri şu: Düşman, düşman
olanın eti, derisi değildir, ondaki
aşağılık düşüncedir. Çok çok teşekkür etmekle o kötülük, senden defolup
gittiği gibi kesin olarak ondan da
defolur-gider; bir de «insan, ihsânın kuludur» ; huyu budur insanın,
ikincisi de şu; Hanî çocuklar, birisine bir
ad takarlar ya; bu adam, çocuklara sövdükçe çocuklar, sözümüz dokundu diye
bu işte daha da ileri