İnsân–ı Kâmil

Şeyh İbrahim Hakkı Erzurumî

Derleyen: Uğur YAMAN


( )

 

Başlangıç

İnsan–ı Kâmilin Sıfatı (fasıl 1)

Dua ve ricası (fasıl 2)

İnsanlarla münasebeti (fasıl 3)

Sırrı, hayreti ve ayıklığı (fasıl 4)

Zıtların aynılığı (fasıl 5)

Mutedilliği (fasıl 6)

Vefâsı, cömertliği ve sadakati (fasıl 7)

Davranışları ve güzelliği (fasıl 8)

Kelâmının hikmeti ve güzelliği (fasıl 9)

Sükûtu, hikmeti, ünsiyeti ve irşâdı (fasıl 10)

Mala meylinin Allah için oluşu (fasıl 11)

Halkı Hak için sevmesi, zahirinin halk gibi olması, batınının eşi bulunmaz olması (fasıl 12)

Muhatabının Hak olması, itirazının olmayışı, Hak taliplerine şefkatinin çok olması (fasıl 13)

Kendisine gelenleri istikamete sokması, liyakati olanları Hakk'a götürmesi (fasıl 14)

Halk ile âdab–ı muaşereti (fasıl 15)

Muradı olmayışı, tevekkülünün tamlığı, iki cihanda korku ve hüzünden azad oluşu (fasıl 16)

Allah ile olması, her neticeyi uygun bulması, Gerçek diriliğe ulaşmış bir ölü olması (fasıl 17)


Hamd âlemlerin Rabbına; salât ve selâm, kâmillerin efendisi, mevlâmız M…….’e, bütün âline ve ashabına…

Bu hakikî fakir İbrahim Hakkı der ki: Bu risâle, insan–ı kâmili bir başlangıç ve on yedi fasıl ile bildirir.

Başlangıç

Ey Mevlâ’yı tanıma devletini isteyen ve ey ulu evliyânın sohbetine sevgi besleyen, Allah seni senden gidersin ve seni kendisiyle var eylesin.

İrfan ehli demişlerdir ki, dokuz felek ile üç unsur kat kat kabuk ve zarf tabakaları şeklindedir. Bu toprak noktasını meyve ve çekirdekleri gibi her yönden kuşatmış ve kaplamıştır. Bu on iki kat örtü, âlemin özü olan toprağın on iki kat giysisidir. Topraksa; kadir ve kıymet bakımından onların en yücesi ve en öncesidir. O halde bu toprak çeşitli bitki ve hayvanların âbasıdır. Bitki ve hayvan da insan bedeninin temeli ve esasıdır. İnsan bedeni kendi kalbinin süslü canfes kumaştan giysisidir. İnsan kalbi Mevlâ muhabbetinin yeri, bilme ve tanıma hazinesinin sığınağıdır.

Ancak cihanın özünün özü, Allah’ı tanıyan insan–ı kâmildir ki gönlü onun tanışığıdır. Bu kâmilin şanının büyüklüğünü bir kere seyreyle ki on beş kat merasim lîbasını giyip şeriat bayrağı, muhabbet tahtı ve marîfet tacıyla en büyük Sultan olmuştur. Zira bütün kâinatı kendine bağlı ve hizmetkâr bilmiştir. Kendi zâtında şeriat, tarikat ve hakikat kemâl bulmuştur. Yâni onun sözleri güzel, işleri güzel ve ahlâkı güzel olmuştur. Zira o kâmil:

"Şeriat benim sözlerim, tarikat işlerim, hakikat hallerimdir” hadîs–i şerifine uymuştur.

O halde her kimde bu üç alâmet meydana gelip mevcut olursa o kimse mümin, ârif ve kâmildir. Eğer yalnız ikisi bulunursa o mümin ve sonuca ulaşmamış âriftir. Eğer o alâmetlerin sadece biri bulunursa o ancak gafil mümindir. Eğer onların hiçbiri yoksa o, âtıl, câhil ve kâhil (tembel, bilgisiz, uyuşuk ve donuk bir kimse) dir.

Bütün âlem bir tek kişi farz olunmuş ve bu insan–ı kâmil onun nur saçan kalbi durumunda bulunmuştur.

 

Fülk–i mülk olamaz ol emâneti hâmil

Kü yüklenir onu insan hakikati kâmil

Ol kim sığışmadı arz u semâsına hergîz

Müdam olur dil–i kâmilde ruh ona vâsıl

 – İnsan– ı Kâmilin Sıfatı–  1.Fasıl

Bu insan–ı kâmilin sıfatı, Mevlâ’nın temiz zâtına muhabbettir. Aynı zamanda, tevhid, tevekkül, tefviz, tahammül, telîm, zül kemâl ve rızadır. Tam huzur, devamlı sürûr, hamd ve senâdır hevânın unutulması, mâsivanın terk olunması, fark ve fenâdır. Zira bu kâmil, müşahede denizinde müstağrak olur. O halde âlemde her ne ki vücûda gelir, bu onu titremeden ve tereddüt etmeden gönül hoşluğuyla kabul edebilir. Hiçbir mekruhu kendi nefsinden savmak için tedbir ve teveccüh etmeyip sessiz durur ve Rabbinin huzurunda son derece edepli olur.

 – Dua ve Ricası–  2. Fasıl

Bu insan–ı kâmilin dua ve ricâsı, Mevlâ’sı katında asla red olunmaz. Fakat edep ve hayâsı olduğundan O’ndan hiç bir şey isteyemez. Çünkü bu kâmil, kâinatın bütün parçaları, belki bütün zerrelerini kudretinin kabzasında görür. Bütün yaratıkların hareket ve duruşlarını Allah’ın yaratmasıyla hikmet dolu bulur. Her iş ona yerli yerinde, en güzel ve en yüce, her fiil ona vaktinde, en uygun ve en iyi gelir.

Böylece O, dua ve himmete, rica ve minnete kesinlikle bir yer bulamaz. Hüküm ve hikmet sahibi Allah’ın fiillerini teslimiyet ve hoşnutlukla temaşâ edip herhangi bir şeyi isteyici olamaz.

 – İnsanlarla Münasebeti–  3. Fasıl

Bu insan–ı kâmil, Mevlâ’sı katında yüceltilmiş ikram ve iltifatlara mazhar kılınmıştır. İnsanlar içinde de kalblerin sevgilisidir ve saygı duyulan bir kişidir. Halkın ona saygı göstermesi sebepsiz ve zorunludur. Dostların saygısı sevgiden, yabancıların saygısı kahırdandır. Bunca sevgi ve saygı gösterilmesine karşı insanlara asla meyli olmaz. Zalimlere asla muhabbet etmez. Böylece onlar tabiatlarının ateşinde yanmaktan kurtulurlar. Her ne kadar o fakir olup ona iyilikte bulunsalar da yine onlardan çekinip Rabbi ile yalnız kalır.

O sınamıştır ki insanlardan istiğna ettikçe insanların ona meyil ve muhabbetleri artar. Yine bilmiştir ki onların malında nasibi varsa elbette o bir bahaneyle kendisine gelir. Halbuki o gönül âleminde öyle bir saltanata mâliktir ki cisimler âlemi onun hükmü altında kalır. Böyle olunca o ulu Sultan, tebaasından bazı kimselere nasıl tenezzül edip meyl ve itibar edebilir? Yahut ne şekilde onlara itimat edici olur?

 – Sırrı, Hayreti ve Ayıklığı–  4. Fasıl

Bu insan–ı kâmil, "Ey sevgili, ben senin sırrınım ve sen de benim sırrımsın” ilhamıyla ıstıraplarından mutmain olmuştur. İlmel–yakîn’den aynel–yakîn’e gelip ondan hakkal–yakînle temkin makamını bulmuştur. Bu oluş ve bozuluş âleminin hakikati ona ayân olmuştur. “Küllü men aleyha fânin: Bütün ben diyenler fenâ buldu.” remzini ilhamla bilmiştir.

Bu kâmile ârız olan hayret, makbul bir haslettir ki Hazret'in huzurudur. Bu, o hayrettir ki: “Rabbi zıdnî fîke tahayyuren: Rabbim,hakkındaki hayretimi arttır.” duâsı Hazret–i Sıddık–ı Ekber’den rivâyet edilmiştir.

Bu hayret avâma ârız olan hayret değildir ki, o sırf gafletten ibarettir. Halbuki bu kâmil, Hakk’ın zikrinden bir an boş kalmaz. O, bedeninin bütün uzuvlarıyla, ya eliyle ya diliyle ya da kalbinin muhabbetiyle her dem zikredicidir, hiç gâfil olmaz.

 – Zıtların Aynılığı–  5. Fasıl

Bu insan–ı kâmil katında yiyeceklerin ve kokuların güzeli ile değersizi birdir. Giyeceklerin ve dokumaların en iyisi ve serti onun için eşittir. Böylece onun katında hamurla pişmişin, mayalı ile mayasız ekmeğin, pirinçle arpanın, âdi suyla meyve suyunun, güzel kokulu şeylerle kokusuz şeylerin, yünle ipeğin, şilteyle hasırın, gençle ihtiyarın, hatırlıyla hakirin, hükümdarla fakirin, küçükle büyüğün, azla çoğun hiçbir farkı olmaz. Bunların hangisi bulunursa mukabilini tercih ve arzu etmez.

 – Mutedilliği–  6. Fasıl

Bu insan–ı kâmil, açlıkta toklukta, uykuyla uykusuzlukta, suskunlukla konuşmada, yalnızlıkla arkadaşlıkta, bütün ibadet (….) âdetlerde, işlerin en iyisi olan orta hâli bulur. Yâni herhalde (…) işi ifratla tefritin arasında olur. Nitekim kâmillerin kâmili mürşidlerin ruhu, Hazret–i Habib–i Ekrem sallalahu aleyhi ve sellem: “Hiç şüphesiz benden fazlaAllah'tan korkanınız ve O'ndan sakınanınız yoktur. Bununla beraber ben oruç tutar, orucunu açar, namaz kılar, uyur ve kadınla evlenirim.” buyurmuştur.

Bu orta halin, hallerin en güzeli, huyların en şereflisi ve kemâl ehline mahsus olduğunu duyurmuştur. O halde şüphe yoktur ki ancak bu orta halle vasıflanan kâmil, nefsinden hür olup Mevlâ’sına vâsıl olmuştur.

 – Vefâsı, Cömertliği ve Sadakati–  7. Fasıl

Bu insan–ı kâmilin alâmetlerindendir ki, her vâdine vefa edip asla verdiği sözden caymaz. Her nesneyi kendi yerine koyup adaletten dışarı çıkmaz. Kendini yeren fakirse onu mahrum etmez.

Böylece yerine rastladığında öyle çok verir ve yedirir ki, onu gören müsrif sanır. Yerine rastlamayınca da öyle az verir ki onu bilmeyen görse cimriliğine hamledip ondan usanır. Halbuki o kâmil, müsrif ve cimri değil, cömertlik madenidir.

Bütün işlerinde orta halde olur ki o, ifratla tefritin ortasıdır. Ayıpları örtücüdür ki kimsenin sırrını ve ayıbını kimseye söylemez. Özellikle gönül sırlarını öyle örter ki asla ifşâ etmez. Onun nefsi öyle tok ve zengindir ki bütün insanlardan müstağnidir. Öyle güzel ahlâka sahiptir ki hiç bir kimseye kesinlikle gazap etmez. Hiç kimseye ve bir nesneye kötü bir söz söylemez.

 – Davranışları ve Güzelliği–  8. Fasıl

Bu insan–ı kâmilin hareketleri, seçkin iyilikler ve ibadettir. Güzel nefesleri tesbih ve inâyettir. Yumuşak sözleri ilim ve hikmettir. Fasih lehçesi lezzet ve tatlılık doludur. Şirin konuşması huzur ve nezahettir.

Bu azizi gören kimsenin kalbine Mevlâ’nın fikri ve zikri gelir. Ya nasıl gelmesin ki o kimse Allah’ın velîsinin güzel yüzünü görür. Bu alâmet ve kerâmetlerle insan–ı kâmil güneş gibi zâhir olur.

 – Kelâmının Hikmeti ve Güzelliği–  9. Fasıl

Bu insan–ı kâmilin şerefli yüzünden ve güzel sözlerinden, bakanların gözleri ve hazır kulakları zevk ve lezzet alır. Eğer zaman boyunca konuşsa, yârânı yorulmaz ve usanmaz, onun şirin sözlerinden doğruluk ve sevinç bulurlar. Zira onun dili, Hak tarafından sırrına ilkâ olunan eşyanın hakikatlerinin, mânânın inceliklerinin ve parlak şeriatın tercümanı olur.

Böylece o bir söz söylemez ki Kur’an’ı Kerim’e muvâfık ve hadisi şerife mutâbık olmasın. Her sözü mutlaka Kur’an’a ve hadise uygun düşer.

 – Sükûtu, Hikmeti, Ünsiyeti ve İrşâdı–  10. Fasıl

Bu insan–ı kâmil halkla ara sıra görüşüp mecliste başını önüne eğip susar. O sırada kalbine gelen hikmetten onlara söyler. Satırlar ilmini tahsil edip aynı zamanda sâdırlar ilmini (yâni hem kitaplara yazılan ilimleri, hem de Allah katından gönüle gelen yüce bilgileri) arzu eden dostlarına naklederek istidât ve kabiliyetleri nisbetinde onları irşâd edip hisse sâhibi eder.

Vaktinin çoğunda zikir ve fikirle yalnız kalıp işiyle meşgul olur.

Eğer Hak Teâlâ onu halkın gözünden gizleyip şöhret âfetinden korursa bu ne güzel kerâmet ve ne güzel selâmettir. Bu durumda yalnızlıkta yücelik bulup üns (Hakk’ın dostluğu ve yakınlığı) lezzetiyle Hazret huzurunda kalır. İki âlem mutluluğu ve göz aydınlığı olan ebedî mutluluğa nâil olur.

Eğer Allah onu meşhur ve makbul edip meşihat (şeyhlik) elbisesini giydirip irşad makamına geçirirse, bu onu kabul eder. Fakat bu kâmil, o meşihatı ne talep, ne arzu eder, ne de ondan yüz çevirip kaçınıp gider. Ancak Hak Teâlâ onu kalblerin sevgilisi edip, sevdiklerini kendisine itaatli, emrine boyun eğici ve mürid (irşadı dileyici) eder. Onları irşad ettiği için, o da onlara teslim olup kendini onlara minnettar bilir. Herkesi kendi nefsinden üstün ve yüce gördüğü halde durur, istekli ve irşadına düşkün olanları güzellik ve yumuşaklıkla ahlâk güzelliğine irşad eder ve isteklendirir. Kendini alçaltma ve Hakk’a iftikâr yolunu onlara sevdirip teşvik ederek mürşid ve yardımcı olur. Onun sözünü işitenler ondan faydalanır.

Bütün bunlarla beraber onun sırrı lâhut âlemini bulur. Böylece Allah katından meşihatı kabul etmiş olur. Zira bu kâmil, halkın dilini Hakk’ın dili, onların sözünü Hakk’ın sözü bilir.

 – Mala Meylinin Allah İçin Oluşu–  11. Fasıl

Bu kâmil mürşide mal sevgisi ârız olursa, ancak müritlerinin fakirlerine yardım için mala meyli gelir. Halbuki mal kazanmak onun gönlünü Hak’tan bir an bile gâfil kılmaz ve huzur devletine asla engel olmaz. Elde edilmiş malı gizlemeyip zenginliğini ve ihtiyaçsızlığını açığa vurur. Kimseden bir nesne istemeyip tabiatının zenginliğiyle ve tok gözlülükle kendisine verilen nimetleri alır.

Böylece bu keyfiyette olan mal sevgisi ancak bu kâmilin şanına yakışır. Bu niyetle bulunan mal sevgisiyse Allah için sayılır. Bu da asla yerilmiş olmayıp sevilmiş, övülmüş ve benimsenmiş olur.

 – Halkı Hak İçin Sevmesi, Zahirinin Halk Gibi Olması, Batınının Eşi Bulunmaz Olması–  12. Fasıl

Bu kâmil mürşidin şanı, Hakk’ın ahlâkıyla ahlâklanmaktır. Yaratıklık ve insanlığı terkle ahlâk güzelliğidir. Kusurları bağışlamak, ayıpları örtmek, herkese hoş davranmak, iyilik etmek, yumuşaklık ve şefkat göstermektir. Halkı tabiatlarının karanlığından kurtarmak, ruhları nurlarına çıkarmak için onlara meyil ve muhabbettir. Fakat bu meyil, Allah’a muhabbettir. Onun için bu muhabbet Hak dergâhının makbulüdür. Tabiat ehlinde olan meyil ve muhabbet gibi değil, bu sırf esirgeme ve merhamettir. Ama o muhabbet (tabiat ehlinde olan) nefs için olduğundan yerilmiş, uğursuz, karanlık ve gaflettir. Bu kâmil, halkla Hâlık’ın muhabbetini birleştirebilir.

Bu öyle acayip bir sırdır ki ancak ona (kâmile) müyesser olur. Onun için bu kâmil zâhiri bakımından insanların avâm kısmından fark olunmaz. Fakat bâtını bakımından toprağı altına çeviren madde gibidir, eşi bulunmaz.

 – Muhatabının Hak Olması, İtirazının Olmayışı, Hak Taliplerine Şefkatinin Çok Olması–  13. Fasıl

Bu insan–ı kâmil hassın hassıdır ki nurların kaynağı, sırların mâdeni, iyi insanların rehberi ve hâli de ilâhî ilim dairesinin kendisidir. Şühudunda ağyardan hiçbir kimse kalmayıp derûnu Allah’tan başkasından boşalmıştır.

Bu kâmil, Allah ve insanlar katında mardî (kendisinden razı olunan), kendi herkesten ve her şeyden râzı ve kadri yücedir. Kendine bağışlanan Hakk’ı tanıma bilgilerinden halka ifade eder. Herkese gerekli olan hikmeti, soranın anlayacağı şekilde söyler. İyilikleri emrettiği ve kötülükleri önlediği zaman bunu yumuşaklık ve tevazuyla yapar. Muhabbet ehline muhabbet edip, çirkin görülmeyi hak etmiş olana da o davranışı gösterip gider. Bununla beraber hiç kimseye karşı içinde çirkinlik olmaz. Allah için olan işleri işler, levm edenin levminden çekinip kaçınmaz. Bütün insanlara yumuşak kalbli ve merhametli olur. Özellikle Hak tâlibi olan kimse, onu babasından ve anasından daha merhametli ve daha şefkatli bulur.

 – Kendisine Gelenleri İstikamete Sokması, Liyakati Olanları Hakk'a Götürmesi–  14. Fasıl

Bu kâmil mürşidin güzel âdeti şudur ki, Âlemlerin Rabbı’nın marifet ve muhabbetini isteyip, kendi hizmet ve sohbetine rağbet ederek huzuruna gelen sâliklere sohbetin başlangıcında din ilmini öğretip inançlarını düzeltir, şüphelerini giderir, karanlık noktaları açıklığa kavuşturup sünnet ve cemaat ehli mezhebine uygun hale getiriverir.

Sonra temizlik ve namaz işlerini tamamıyla öğretip tevhid, tevekkül, tefviz, tahammül, teslim, zül ve rızayı anlatır ve sevdirir. Bu minval üzere sohbetle bir müddet gider. Sâlikin haline bakar; eğer onu Hak yoluna girmeye kabiliyetli bulursa – yani o kimse, kendi nefsine düşmanlık edip ona açlık, uyanıklık, suskunluk ve yalnızlıkla zahmet çektirip türlü meşakkatlerle muhalefet ve mukavemet ederse, onu kahır kabzasına alıp ona galip bir hasım olursa, kendini dövüp sövüp incitene kızmayıp her kusuru nefisinde bulursa, “eğer nefsim habis olmasaydı Hak Teâlâ, kullarını ona cefa ile musallat eylemezdi.” deyip her işi Allah’ın iyiliğinden bilerek, bast (genişlik) haletiyle gülme ve sevinçten nefret ederse, kabz (darlık) haletiyle hüzün ve gamdan ona zevk ve lezzet gelirse – o nefsine mâlik olan kabiliyetli sâlike tevhid kelimesini telkin edip Allah’a yakın olanların yolunu güzelce gösterir ve sevdirir. Sebeplerin terkinde aynı zamanda ona malla yardım edip bütün engellerden her bakımdan onu koruyup gözetir. Onun elinden tutucu olup zül ve iftikâr yoluyla onu Hakk’ın huzuruna doğru yeder.

Toprağa benzer o derviş–i hakir

Ki onu çiğneye her bay u fakir

Etseler canına bin türlü âzab

Söylemez kimseye manend–i türab

Eğer sülûku (Hak yoluna girmeyi) isteyeni kabiliyetsiz bulursa, – yâni o kimse kendi nefsinden hoşnut olup mücahedesinde âciz kalırsa, gerektiği vakit üç günlük açlık susuzluk veya uykusuzlukla nefsine karşı direnmede mağlup olursa, kendini sövüp dövenlere kusur ve küsur (kırgınlık) bulursa, incitenlere inkisar ve düşmanlık edip intikam alırsa, nefsini yanına alıp rahatını arar ve nefsine yardım et derse, kabz hâletiyle gülme, alay, sevinç ve safâya meylini salarsa – o sülûka kabiliyetli olmayan, evliyanın yolunun kokusunu bile almayan, bu ruhanîlerin ticareti elinden gelmeyen, nefsanî tembele öğüt verip der ki:

"Ne sanatın varsa git, onu işle. Yoksa insaf üzere alım–satıma başla. Zira Hak Teâla Hazretleri tembel ve avâre kullarına muhabbet etmez; kesel (gevşeklik) ve ihmal ile bu yola gidilmez. Ve nefsiyle mücâhedesiz müşahede edilmez. Enaniyet eden zül ve iftikâr edemez.”

Ne bu can senden incinsin ne de sen nâsdan incin

Ko nâs u nefsi gel kalbinde bul canını nihan gencin

Eğer bu kâmil mürşîd o kabiliyetsiz sâliki sanatına göndermeseydi onu aldatıp zihnini karıştırmış ve ona ihanet etmiş olurdu. Halbuki kâmil mürşid zihin karıştırıcı ve ihanet edici olmaz. Kendine sanmadığını Allah’ın yaratığına da sanmaz.

 – Halk ile Âdab–ı Muaşereti–  15. Fasıl

Bu insan–ı kâmilin diğer insanlara davranışlarında güzel âdeti şudur ki, herkesle aklı kadar konuşur ve haddi kadar iş görür. Bütün işlerinde yumuşaklık ve yavaşlıkla orta kararda gider. Ancak bu yavaşlığı tembellik ve gevşekliğinden olmayıp, dikkatli olmasından ve ilerisini düşünerek hareket etmesinden ileri gelir.

Dünya ve âhiret ehlinden her sınıfın mizaç ve âdetleriyle karşılaşıp hepsine yumuşak söz söyler.

Akılsız kimselerin bir zararına tahammül etmekle on zarardan kurtulup aynı zamanda ve ayrıca on fayda kazanır.

Dilini güzel sözlere alıştırıp herkese hayır söyleyip tatlı cevap alır. Bütün halkın iyiliğini isteyici olup herkese aynı şefkatle nazar eder. Herkese iyi zan besleyip herkesi kendisinden önce ve yüce bilir. Malını, bedenini ve kanını Allah için, Allah’ın kullarına tasadduku niyet edip herkesten razı olur. İki cihanda hiç kimseden bir şey istemeyip ahlâk güzelliklerini tamamlar.

Eğer yolda giderken kendinden bir şey düşse, o kitap, elbise veya binlerce lira da olsa onu geçmiş gitmişse, o şeyden vazgeçip gider. Onu isteyerek ne kendisi geri döner, ne de başka bir kimseyi gönderir, hemen unutur. Yolda giderken geriye iltifat etmez. Eğer iltifat edecek olursa bütün vücuduyla döner, gitmez. Onu geriden çağıranın cevabını vermez.

Mekân ve zamanla, insan ve hayvanla teşe’üm (uğursuz saymak) etmeyip her şeyle tefe’ül edip hepsini uğurlu bilir.

Zenginler üzerine fakirleri tercih edip dünya ehlinden âhiret ehlini ileri tutup onlara hürmet eder. Bütün hâl ve davranışlarında din–i mübinin edepleriyle sıfatlanmış olur. Hadis, tefsir ve şeriat ilminden çok haz alıp ifade eder.

Müderris, vâiz, müezzin, imam, kadı ve müftü olmayıp ne başkaları tarafından toplu dilekçelerini imza eder, ne de hâkim kapısına gider. Kimseye vekil, vâsî, sebep ve mütevelli olmayıp hiçbir mansıbla kayıtlanmış olmaz. Emirler ve ileri gelen kimselerle, delikanlılar ve kadınlarla sohbet etmez.

Hiç kimseden bir şey istemeyip emanet de almaz. Kimseyi istihdam etmeyip dünya ehlinin hizmetine gitmez. Sırf haram olan şeye el uzatmayıp dilini dünyaya satmaz.

Kendi evine bağlı olup ehline ve evlâdına adaletli davranır. Onların terbiyelerinde yumuşak söz söyler. Bir kimseyi yüzüne karşı ve arkasından incineceği bir şeyle diline almaz.

Kendine zulmeden ve sövenlerin zimmetini ibra edip onların suçundan vazgeçip gider.

Mütevazilere tevazu gösterip mütekebbirlere de müsamaha eder. Hizmetçileriyle beraber yemek yiyip, asayla yürüyerek camiye gider. Yoldan eza veren şeyleri giderip çocuklara tebessümle selâm verir. Kendine tâbi adamlarla beraber olmaksızın yalnız başına gidip fakirlerle oturur, onları görür, gözetir.

(…)

Âlimlere hürmet edip büyükleri ağırlar, zayıfların yardımına gider. Hediyeyi sahibinden saygı göstererek kabul edip mükâfatını ziyade eder.

Yetimin başını okşayıp güleç yüzle hatırını sorup, meyve veya para verir. Misafire yedirir, ziyaret edene ikram edip her hizmetini kendisi görür.

(…)

 – Muradı Olmayışı, Tevekkülünün Tamlığı, İki Cihanda Korku ve Hüzünden Âzad Oluşu–  16. Fasıl

Bu insan–ı kâmil böyle değer yüceliği, şan büyüklüğüyle bunca güzel ahlâk, ilim ve irfanla meramını elde etmeye muktedir olmaz. Kendi muradı üzre bir kâr işlemek elinden gelmez. Onun için, kendi murad ve ihtiyarını tamamen terk etmiştir. Âlemde muradsız olup Hakk’ın muradıyla gitmiştir.

Gerçi bu kâmil, ahlâk ve irfan cihetinden kâmil ve mâhirdir, fakat meramını elde etmekte âciz ve yetersizdir. Nitekim nebiler, veliler, hükümdarlar ve zenginler nice binlerce şeyi dilemişler, vücuda gelmemiştir. Nice bin şeyi de murad etmemişken vücud bulup işleri hâsıl olmuştur.

Böylece bu açıklamadan meydana çıkan şudur ki bütün insanlar, gerek bilgin, gerek bilgisiz, gerek tebaa, gerekse sultan olsun, hepsi dilediğini elde etmekte âciz, işlerinin tedbirinde hayrandır. Muradsız olan rahat ve sevinçli, bir şeyi murad edenin ise başı eğiktir. Çünkü bu kâmil, bu sırra vâkıf ve bu hakikate âriftir ki; hiçbir kimse kendi muradını (dilediği nesneyi) elde etmeye muktedir olmaz. Çalışıp çabalamak ve zorluklara katlanmakla o kudret ele geçmez.

Bu sebeple insan–ı kâmil, tedbir ve muradı terk edip tevekkül ve tefviz yoluna gitmiştir. Hoşnutluk ve teslimiyetle barışık ve alışık yaşayarak her korku ve hüzünden âzâd olup iki cihan saadetine ermiştir.

 – Allah ile Olması, Her Neticeyi Uygun Bulması, Gerçek Diriliğe Ulaşmış Bir Ölü Olması–  17. Fasıl

Bu insan–ı kâmilin böyle tefviz ve teslimiyetle bir tedbir ve muradı kalmadığından, işlerin sonucunun niteliğine dair bir bakıma bilgi sahibi olmadığından, kâinatın bütün zerrelerini çok merhametli ve çok hikmetli bir hüküm sahibinin tasarrufu dışında bulmadığından; onun hareket ve hareketsizlikleri, susması ve konuşması lillah ve fillah (Allah için ve Allah'ta) olup, her halde işaretle yürür.

Olsa istidâd–ı ârif kabil–i îdrâk–i vahy

Emr–i Hak irsaline her zerredir bir Cebraîl

Böylece bunun bütün işleri düzenli, çok sağlam ve çok yüce olup her işi rast gelir. Her küçük şerde bir büyük hayır ve her bir zararda nice fayda bulur. Zira Hak Teâlâ:

"Hoşunuza gitmeyen bir şey sizin hakkınızda iyi olabilir vehoşunuza giden bir şey de hakkınızda kötü olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara: 216) buyurmuştur.

İşlerin sonuçlarının hayır veya şer olduğunun insanların malûmu olmadığını buyurmuştur Allah böylece…

Hadîs–i şerifte de:

"Mâ min şerrun cüz’iyyun illa ve yetezammanu hayrun külliyen: Öyle cüz’î şer vardır ki içinde küllî hayr bulunur.” diye gelmiştir.

Çünkü bu kâmil bu sırrı da bilmiştir. Bütün cihanın işlerini Mevlâ’nın muradına uygun, hüküm ve hikmetine mutabık bulmuştur. Böylece yüce olan, her şeyi sağlamca ve yerli yerince yapan Allah’ın takdiriyle gönlü şâd olur. O’nun hükümlerine teslim ve razı, fiillerine itaatli ve bağlı olmuştur. Zihin bütünlüğüne, gönül birliğine, fikirlerini bir noktada toplama devletine kavuşup Hak ile hâzır olup huzura gelmiştir. Asla bir tedbir ve tercihi, azim ve iradesi kalmayıp hepsi gitmiştir. Bütün istek, umut, dua (dileme), bekleme ve kırılmayı aradan kaldırmıştır. Kendi muradını Allah’ın muradında yok ederek nefsinden yana ölü olup, aşk diriliğini bulup, kalbinden içeri gitmiştir. Zira, “Eve men kâne meyten fe–ahyeynâhu: Hani o ölü iken kendisinidirilttiğimiz kimse…” (En’am: 22) âyet–i kerimesiyle “Mûtû kable en temûtû: Ölmeden önce ölünüz.” hadîs–i şerîfinin emrini can ile tutmuştur.

Kâmili zinde sanma ölmüştür

Cismi Ruhuna merkad olmuştur

Şu yedi beyt ile bu risâle son bulmuştur:

Hakîkat sırrını kâmil velîdir kâşif ü dânâ

Lehu fadlun alâ ehli’n–  nühâ ilmen ve irfânâ

Sözü remz ü işarettir sanırsın istişarettir

Ger anlarsan beşarettir değil tedris, Mevlânâ

Hadîsi mahz– ı hikmettir huyu îsâr u şefkattir

İşi çün halka hizmettir, fesaren li–  külli ihvânâ

O kim aşk ehli olmuştur, gönülde dostu bulmuştur

Dem– i aşk ile dolmuştur, metâ zürnâhu ahyânâ

Çü bulmuş vecd ü hoş hâli, unutmuş kîl u boş kali

Mukaddem baht odur tâli, lekad kân’ellezi kânâ

Erişmiş cezb– î rabbânî, kılıp mi’râc– ı ruhânî

Sen anla ayn– ı aşk ânı, yerâhu’n–  nâsu insânâ

Turuk sedd olmuş ey Hakkı, hemân kendinde bul aşkı

Fekünnâ münhu a’yânâ ve fînâ sârâ kevânâ

 

Kaynak:

–  Mehmet Ali Aynî, "Tasavvuf Tarihi", Kitabevi Yay., Ekim 2000, s. 314– 337

–  Mârifetnâme'de İnsan–ı Kâmil

–  Kaygusuz Beyt, İnsan–ı Kâmil