İŞARETLER
 
ŞEYH SEYDA-İ TAĞİ

ŞEYH ABDURRAHMÂN-İ TAĞÎ KS HAYATI 

Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hz.lerinin ailesinin bulunduğu ev, halk arasında sûfi evi olarak meşhurdur.

Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hz.lerinin babasının adı Molla Mahmud´tur. Kemâlat sahibi, ilmiyle âmil, sünnetleri yerine getiren, müteheccid (teheccüd namazını kılan) ve gözü yaşlı bir zat olarak bilinirdi. Önceleri Kadiri tarikatına mensuptu. Daha sonra Nakşibendiliği ise Şeyh Salih-i Sipiki’den (k.s) almıştır.

Babası Molla Mahmud´un erkek kardeşleri yoktu. Bir kız kardeşi vardı. Saliha kadınlardan olan kız kardeşi Kadiri tarikatındandı ve kerameti ile meşhurdu.

Abdurrahmân-ı Tâğî´nin (k.s) annesi Meyasin adında saliha bir kadın idi. Molla Muhammed´in kızıdır.

Molla Muhammed, Seyyid olup Hüseynî koldan gelen, büyük bir alimdir. Seyda (k.s) anne tarafından dedesi hakkında şöyle diyor:

-Ben küçük iken dedem Molla Muhammed elini omuzuma kor ve şöyle derdi;

-Bizim ailemizin ilmi, irsî olarak dededen oğula devam eder. Halbuki benim oğullarımdan hiç birisi bendeki ilmi talep etmedi. İlmime vâris olacak sen varsın.

Seyda´nın (k.s) annesi de kemâl sıfatları ile meşhur idi, gıybet yapmaz ve boş sözlerle meşgul olmazdı. Kocası evinden ayrıldığında, kadınların arasına gitmez, evinin kapısını kapatır, uzlete çekilirdi. Allah´ın zikriyle ünsiyet ederdi.

Doğumu ve Çocukluğu: Seyda (k.s) Hicrî 1247 miladi tarihinde Şirvan´da doğmuştur. Seyda (k.s) o zamanın adeti veçhile doğarken göbeği; Hz.Yusuf ile Züleyha hakkında yazılan bir aşk kitabı üzerine kesilerek Allah´a aşık bir zat olması arzu edilmiştir.

Seyda´nın (k.s) alnında, daha küçük iken bile ilahi aşkın izleri alnında görülüyordu. Bir çok sefer anne ve babası, onun hakkında şöyle derlerdi:

-Cenabı Allah´ın bize lütfettiği bu çocuk, başka çocuklara benzemez. Bunun beslenmesini eller ile değil kalbimize yerleştirerek ihtimamla yapmamız gerekir.

Daha küçük yaşta iken Kur´an-ı Kerim´i ve itikat ile ilgili bir küçük kitabı okudu. Annesinin güzel terbiyesi sayesinde başka çocuklardan fark edilirdi.

Boş işlerle meşgul olmazdı. Seyda (k.s) şöyle derdi: "Annemin güzel terbiyesi ile ervah alemiyle ilişkim kesilmezdi. Allah´tan gafil olmazdım.

Çocukların arasında kendimi devamlı kusurlu görürdüm. Seyda (k.s), on yaşına ulaştığında annesi vefat etti, babasıyla kaldı.

Şafiî fıkıh kitaplarından İmam Râfii´nin "Muharrer" kitabını okudu. Daha sonra arapça gramer ilmine başladı. "Had-âikû´d-Dekâik" kitabına kadar babasının yanında okudu.

Daha sonra, memleketin meşhur âlimlerinden Molla Abdüssamed´in yanına gitti. O vefat edince Gavs-ı Azam (k.s) Hz.lerinin kardeşinin oğlu, büyük alim Molla Diyâuddîn´in yanına gitti. Onda Molla Cami´ye kadar okudu. Molla Diyâuddîn´in o kadar sevgisine mazhar oldu ki, gece-gündüz O’ndan ayrılmazdı.

Daha sonra, çevredeki meşhur âlimlerden okuyarak ilmini bitirdi. Sonra, babasına vakfedilen Ispahart´daki medresede ders vermeye başladı.

Medrese eğitimi sırasında en fazla ilişkide bulunduğu kimseler, dünya ile ilgisi olmayan dervişlerdi.

Cezbe hali çok fazlaydı.

Semâ ve kaside dinlemeye iştiyakı vardı.

Talebeleri çoğu sefer dışarı çıkartıp; akan suların kıyılarına, çiçekli bahçelere ve güzel manzaralı tepelere götürerek ders verirdi.

Bazen verdiği kitapta müşkül meselelerle karşılaşınca kitabı kapatır, talebelerinden ilahi aşka dair bir kaside söylenmesini isterdi.

Meselelerin cevabını (çözümünü) Allah´tan isterdi. Seyda-i Tâğî (k.s) bu dönemi için şöyle buyuruyor:

-Bana yol gösteren bir mürşid, bağlı olduğum bir tarik olmadığı halde, Cenab-ı Allah, beni günahlardan koruyordu. Bir gece, kötü bir yere gitmeye niyyet ettim.

Yolda giderken, çamur yerde ayağım kayıp yere düştüm. Eve dönüp elbisemi yıkar başladım. Temizliğimi sabah olduğunda bitirebilmiştim.

Seyda (k.s) yüksek bir himmete sahip olduğundan dünyevi rütbelerle kanaat etmezdi.

Osmanlı Devleti, kendisine bulunç nahiyenin müdürlüğünü, kadılığını ve müderrisliğini verdiği halde bunlara iltifat etmedi.

O, kendisini Allah´a ulaştıracak bir Mürşid-i Kâmil arıyordu.

Tarikata İntisabı ve Mürşidleri:

Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s), son hastalığı sırasında, Gavs-ı Hizâni´ye (k.s) intisap edişine kadar geçen hayatını, sohbet ve yakıcı bir muhabbet üslûbu ile şöyle anlatmıştır :

-Vallahi, ömrümün başından şu ana kadar Allah´tan başka tek gayem olmamıştır. Yalnız arada çok kısa bir süre geçirdim ki onu sonra anlatırım.

Doğduğum zaman, anam göbeğimi Mevlana Molla Cami Hz.lerinin eserlerinden biri olan "Yusuf ile Züleyha'' kitabı üzerinde kesmiştir. Meme dönemimin nasıl geçtiğini bilmiyorum. Yalnız beni görenler halimi beğeniyorlarmış. Memeden kesildikten sonra bir emirin yetişkin çağa gelmiş bir kızından hoşlanır olmuşum.

Öyle ki o kız beni taşısa veya yanımda dursa susuyor aksi halde ağlıyormuşum. Daha sonra, yedi yaşımda iken anamın vermiş olduğu terbiyenin etkisi ile, sevgiye dönük tabiatım, korku tabiatına dönüştü.

Böylece ölümü, azabı ve diğer korkutucu akibetleri düşünmeye başladım. O sırada anneme "Çocuklar için azap yoktur" deyince, annem bana "Evet, öyledir. Çünkü onlar cahildirler.

Oysa ki sen âlim bir sülalenin çocuğusun. Sana çok şeyler anlatıldığı için sen artık âlim oldun ve bu yüzden senin için azap vardır" dedi. Ben de çocuklarla oynarken onlar çirkin bir söz söyleyince veya günah olan bir hareket işleyince onlara:

- Ben böyle yapmam, böyle bir söz söyleyemem, derdim.

Çocuklar bana niçin? deyince kendilerine:

-Çünkü Allah´tan korkuyorum, derdim. Bunun üzerine çocuklar bana: -Bizler günahları yazılmayan çocuklar değil miyiz? diye sorunca kendilerine: -Annem bana diğer çocukların günahları yazılmaz ama seninkiler yazılır, dedi diye cevap verirdim.

On iki yaşına girinceye, bulûğ çağının eşiğine dayanıncaya kadar bu korku ile yetiştim. On iki yaşındayken bir arkadaşımın teşviki ile yabancı bir kadına âşık olmaya kalkıştım. Bu işe çok önem vermeme rağmen sırf Yüce Allah´ın lütuf ve keremi sayesinde isteğime eremedim.

Fakat bu yüzden on üçüncü yaşımın sonuna kadar devam eden bir gaflet haline düştüm. On üç yaşımı bitirip de bulûğa erince Molla Ziyaûddîn Arvasî´ye başvurdum.

Bu zât, muhabbet ve ülfete fazlasıyla dönük tabiatlı bir insandı. Bana: -Muhabbete denk gelecek hiçbir şey yoktur, dedi. Ayrıca bana muhabbetin özelliklerini açıkladığı gibi muhabbet sahiplerinin abidlerden ve zahidlerden daha üstün olduğunu anlattı.

O´nun telkinlerinin etkisi ile tekrar eski muhabbete dönük mizacım geri geldi. Fakat bu yeni mizacımda mecazî aşklara artık yer yoktu.

Bunun üzerine Hacı Emin Şirvanî Hazretlerine başvurarak onun tarikatı olan, Rufaîlik tarikatına girdim ve O´na biat ettim. Arkasından da virdlere, zikirlere ve nafile ibadetlere giriştim.

Bütün bunları cezbe ve muhabbetle yapıyordum. Fakat bir süre sonra Hacı Emin Şirvanî, Şeyhi Abdurrahmân Talebani Hazretleri tarafından reddedilince Şeyh Hamza Telvi Hazretlerine vararak O´na biat ettim.

Bir süre O´nun müridi olarak kaldım. Bu arada muhabbet ve cezbe halim kuvvetli bir şekilde devam etti. Bir süre sonra Yüce Allah gözlerimi kâmil bir mürşidin ellerinde açtı.

Bu öyle büyük bir Şeyh idi ki, Kadiri tarikatından Seyyid Nurettin Birgivi hazretlerinden sonra, O´nun kadar saf, temiz ve gerçeğe yaklaşabilmiş bir şeyh yoktur.

Bu sözlerimle Şeyh Abdülbari Çarçahi hazretlerini kastediyorum. Yeni şeyhim beni hemen tasarrufu altına aldı.

Bana oruç tutmak, az yemek, az uyumak, kirli elbiseler giymek ve sık sık mezarlıkları ziyaret etmek gibi çok riyazetler yaptırdı.

Öyle ki, bazan geceleri bir iki saat mezarlıkta kalırdım. Hatta Tahi köyünün mezarlığında açık bir mezar vardı. İçinde ölü kemikleri yoktu.

Bazı geceler bu mezara girer ve orada sabahlardım. Bu arada dünyadan, insanlardan ve dünya hazlarından uzaklaşmış, soğumuştum.

Şeyhim bana bir gün bir gece boyunca yüz yetmiş bin kere tehlil (Lâilâheillallah) dememi emretmişti. Bana derdi ki:

-Kalbini ateş taşı (çakmak taşı) ve Lâilâheillallah cümlesini de ateşin demir parçası (çakmak) say.

Kalbini bu yüce cümle ile muhabbet ve cezbe ile döv. Böylece demir darbeleri altında kalan taşlarda görüldüğü gibi, kalbinden kıvılcımlar çıksın.

Ben de onun tarifine uyarak zikrederken önceleri kalbimde kıvılcımlar çıkıyor ve tüm kalbimi aydınlatıyordu. Arkasından cezbeye dayanan bir huzura kavuşuyordum.

Öyle ki o zamanlar bu kemâlden daha üstün bir kemâl hal olmayacağını sanıyordum. Gavs-ı Azam Arvâsî (k.s) hazretleri o sırada Kulât´da oturuyor, sessiz ve gürültüsüz bir şekilde tasarrufunu gösteriyordu.

O´nun müridlerinden biri olan Süleyman Erbusi, arasıra Kulat Köyüne gidip dönmüştü ki, kendisine alaylı bir ifade ile:

-Kulat´daki sûfiler nasıldırlar, ne yapıyorlar? diye sorunca bana:

-Vallahi falanca dereyi geçsen öyle demezdin, diye cevap verdi. Adamın bu sözü beni çok etkiledi.

O sırada halife olarak görevli idim. Bir kaç müridim vardı. Bu müridlerimden birine "başımı ve sakalımı traş et" dedim. Oysa daha önceden içimden sakal tıraş etmemeye karar vermiştim. Zaten Kadiri halifeleri sakallı oluyordu. Müridim bana;

-Kendine ne yapıyorsun dedi.

-Vallahi falanca kişinin sözleri beni çok etkiledi. Kulat´a gidiyorum, dedim. Bunun üzerine müridim bana:

-Halife oldun, müridlerin var. Bu noktaya vardıktan sonra Kulat´a gidip o cahil sûfilere katılıyorsun. Vallahi sen delisin, dedi. Kendisine:

-Ne dersen de, beni etkileyemezsin, buna göre konuşmaktan vazgeç diye cevap verdim.

O gece içimde büyük bir endişe ve sıkıntı belirdi. Sabaha kadar uyuyamadım. Seher vakti gelir gelmez derhal Gavs-ı Azam hazretlerinin o müridinin evine vardım, kendisini uykusundan uyandırarak.

-Benimle birlikte gelir misin? dedim. Adam da:

-Gelirim, dedi. Böylece seher vakti yola koyulduk. Daha önce o müridin sözünü ettiği dereden geçerken kalbimde acaip bir etki hissettim.

Böylece Kulat´a varınca Yüce Allah gözlerimi Cennet bahçelerinden bir bahçede açtı. Başkasının bir yılda üzerimde sağlayamayacağı tasarrufu Gavs-ı Azam hazretleri bende bir günde sağlamıştı.

O sırada dillerin ifade edemeyeceği, kulakların duyamayacağı acaip bir haller duydum ve gördüm.

O zaman daha önce elde ettiğim hallerin gafletten ve boşu boşuna ömür harcamaktan başka bir şey olmadıklarını anladım.

Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) daha sonra Gavs´ın (k.s) yanına gitti. Bütün dünya işlerinden ayrılarak onun yanında kalmayı istedi.

Gavs (k.s) kendisine "Lafza-i Celâle" devam etmesini emretti. Sabahleyin Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s), Gavs´a (k.s) şöyle dedi:

-Kurban ben her şeyde Lafza-i Celâlin zikrini duyuyorum. Hatta önümde yürüyen köpekten bile o zikri duydum. Gavs (k.s) kendisine Ispahart nahiyesinde kadılık yapmasını emretti.

Seyda (k.s) orada bir veya iki sene kadar kadılık yaptı. Kadılık yapmasında iki büyük hikmet vardı:

Birincisi; dünya azizliğini gördükten sonra zillete düştüğünde durumunun ne olacağını denemek.

İkincisi; O´na ayrılık eziyetini çektirerek arzu ve iştihayı artırmak. Gerçekten de kadılık müddetince devamlı mürşidi için kaside söyleyerek aşkla meşgul oldu.

Muhabbeti gün be gün artardı. Bu müddet içerisinde zaman zaman mürşidinin yanına giderek hasretini giderirdi.

Gavs’ın (k.s) emriyle kadılık işinden ayrıldıktan sonra dünyadan tamamıyla uzaklaşıp, mürşidinin kapısında hizmet kemerini bağladı.

Bu arada cahil kimselerin kendisine layık olmayan sözleri söylemelerine kulak asmadı. Daha önce ailesiyle birlikte izzet ve bolluk içerisinde yaşarken, o kadar fakirliğe düştüler ki ekmeklerini başka kapılardan isteme durumuna geldiler.

Çocukları küçüktü. Hizmetlerini görecek, başkalarının zulmünden muhafaza edecek kimseleri yoktu. İki saliha hanımı vardı. O kadınlar bölgenin şerefli ailelerinden oldukları halde Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hz.lerinin, içine düştüğü fakirliği onunla birlikte teslimiyet içerisinde paylaştılar.

Aile efradından, durumu ve fakirliği hakkında kendisiyle konuşmak isteyenleri dinlemezdi.

En sadık dostlarından ve müridlerinden biri olan Molla Hüseyin bu konuda şöyle diyor:

-Seyda Kulât köyünde Gavs´ın (k.s) yanında iken oraya gittim. Yanına varınca ailesinin durumunu kendisine bildirmek istedim.

Teveccüh´ten sonra bildirmemi söyledi. Teveccühten sonra yanıma gelip şöyle dedi:

-Eğer ailemin üzerine eviniz yıkılsa, Ziyâuddîn dahil olmak üzere hiçbirisi kurtulmaz.

- Allah´a şükürler olsun,

- Bana hiçbir tesiri olmaz." Ben kendisine;

- Elhamdülillah hepsinin durumu iyidir dedim.

Mürşidinin Yanındaki Durumu:

Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Mürşidinin yanında hiç bir hizmetten geri kalmıyordu. Gayet fakirane yaşardı.

Giyeceklerine dikkat etmez, bazan ayakkabısı bazan gömleği bazan da ceketi olmazdı. O bunlara aldırış etmez, hizmetine devam ederdi.

Ayakları kanayıncaya kadar hizmet yapar, uyumak içinde kendine bir yer ayarlamazdı. Bütün gaye ve maksadı, mürşidinin sohbetinde oturmak ve rızasını tahsil etmekti.

Çoğu gece uyumaz. Gavs´ın (k.s), odasının penceresine bakan bir taşın üzerine oturur, yaz, kış, yağmur, kar demez sabaha kadar o taşın üzerinde beklerdi.

Şeyda (k.s) bu şekilde eziyet, meşakkatlere devam etti. Dokuz sene ehlinden, vatanından uzaklaşarak Gavs´ın (k.s) hizmetinde bulundu.

Kemalât makamlarına ulaştı. Hilafet alarak irşadla görevlendirildi. İrşada çıkmadan evvel bütün arazisini satarak Allah yoluna harcadı. Tevekkülünü denedi.

Bu konuda Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) şöyle dedi: İnsanlardan dünyayı terk etmelerini isterken nefsimin dünya malı karşısındaki durumunu öğrenmek istedim.

Gavs´ın himmetiyle Allah´a tevekkülümün tamam olduğunu gördüm. İrşada çıktığında Verkanis köyündeki halifesi Şeyh Fethullah´ın dedesi Şeyh Muhammed´in türbesini ziyaret etti. O türbede işaret edildi ki

Abdurrahman-ı Tâgi (k.s) " Seyda" adıyla meşhur olacak.

Daha sonra Hacca gitti. Medine´deki bulunan İmam-ı Rabbani´nin (k.s) torunlarından Şeyh Muhammed Mazhar ile buluştu. Hacc´dan döndükten sonra irşad vazifesinin gereklerini yerine getirmeye başladı.

Abdurranman-i Tâğî ´nin (k.s) kemalâtına İşaretler:

Son hastalığı sırasında Şeyh Abdurrahman-i Tâğî (k.s) şöyle buyurdu: -Bana Hac mevsiminde Mina´da olduğum gösterildi. Hacca gelenlerin hepsi bütün velilerin ruhlarıymış. Bu ruhlar benim için Allah´tan af ve mağfiret dilediler.

Allah´ın beni tamamıyla affettiğini ümid ediyorum. Daha sonra Yüce Allah, kıyamet gününde olacağı şekilde bana tecelli etti.

Ben Allah´ın (C.C) seven (vedûd) ve esirgeyen (Rauf) olduğunu biliyordum. Fakat o görünürde hükmedici ve hakikatta merhamet edici bir tavırda:

-Sen nerede, ben (Yüce Allah) nerede buyurdu.

Bu sözün lezzeti her yanımı sardı. Öyle ki şimdi uyanık halimle bile o sahneyi görüyorum.

Bu vakıa sırasında raks etmek istedim. Sen bu isteğime ne dersin?

Kendisine -Bizim tarikatımızda raks yoktur, dedim. Bana " Nasıl yok olur, Peygamber Efendimiz (a.s) Cafer-i Tayyar´a (r.a):

-Sen benim yaratılışıma ve huylarıma benzedin, dediğinde Cafer-i Tayyar (r.a) Efendimiz´in (a.s) huzurunda raksetmeye başlamıştır." dedi.

Ben de: - Caferi Tayyar´ın (r.a) raksı onun elinde olmayarak meydana gelen ve vecde dayanan bir raks idi. Sizin sorunuzu ben kendi isteğiyle raks etmek olarak anladım.

Eğer içeri girdiğimde sizi vecd halinden dolayı raks ederken görseydim çok hoşuma giderdi, diye cevap vermem kendisinin hoşuna gitti.

Rüyamda bütün velilerin konaklarını üst üste yükselen katlardan meydana gelmiş bir büyük bina halinde gördüm. Gavs-ül Azam Abdülkadir Geylâni (k.s) beni başı üzerine alarak üst katlara çıkartarak oradaki bir döşek üzerine oturttu.

Şeyh Seyda-i Abdurrahman-i Taği (ks) hazretlerinin Mübarek Evlatları:

1- Hazret Şeyh Muhammed Diyauddin KS
2- Molla Abdurrahim
3- Şeyh Sehit Muhammed Sait KS
4- Muhammed Raşit
5- Şeyh Şehit Muhammed Eşref
6- Derviş Muhammed 

Seyda-i Taği (ks)'nin Kerimeleri 

1- Kermelo -Şeyh Fethullah (ks)'ın hanımı
2- Habibe - Seyyid Ali (ks)'nin hanımı (Gavs-i Hizan-i'nin torunu)
3- Zeyneb - Mele Mezin Muhammed Emin (ks)'in hanım (Hazret (ks)'in halifesi)
4- Hatice - Mele Abdullah-i Sobaşı (ks)'nın hanımı ( Mele Abdullah (ks), Seyda-i Taği (ks)'nin halifesi ve Mele Abdulbaki (ks)'nin babasıdır)
5- Aynülhayat - Mele Said'in hanımı (Gavs-i Hizan`in (ks) sofisiydi, sonra da Seyda- i Taği (ks)'nin sofisi oldu) - Gevaş-Van
6- Züleyha - Mele Resul-ü Semerşeyh -  

Seyda-i Taği (ks)'nin Kız Kardeşi  

Seyda-i Taği (ks)'nin bir tane kız kardeşi varmış. İsmi Şeyh Halime. Seyda-i Taği (ks)'nin halifesi olan Şeyh Abdulkadir Hezani (ks)'nin hanımı. Nesli devam ediyor. Şeyh Halime Norşin'de medfun.

Seyda-i Taği (ks) nin Hanımları  

1- Fatima - Hazret (ks)'in ve Şeyh Abdurrahim (ks)'in annesi, Kermelo : Tillo'da bulunan Mücahidi şeyhlerinden. Norşin'de Tağagovan makberistanında medfun.

2- Nene Paşa lakablı, ismi Ğeberhan - İki kızı varmış. Zeyneb ve Aynülhayat. Norşin'de Merkad'da medfun.

3- Perihan - Derviş Muhammed'in annesi. Seyda-i Taği (ks) 'nin halifesi Şeyh Abdulhakim-i Firsafi (ks)'nin köyünde Medfun.Cezni-Kozluk-Batman.

4- Zeynep - Şehid Şeyh Muhammed Said (ks), Züleyha, Habibe'nin annesi. Seyyittirler. Eşref bir ailedirler. Hala onların içinde çok değerli insanlar vardır. (Anzar- Muş) - Tırçonk'ta medfun. Bulanık-Muş.

5- Seyyide Şeyh Amine - Muhammed Eşref (ks)'ın Annesi. Norşin'de Tağagovan makberistanında medfun.

6- Fatima Bajari - Bitlis'li. Norşin'de medfun.   

ŞEYH ABDURRAHMAN-İ TAĞİ'NİN (K.S) HALİFELERİ


1- Şeyh Muhammed Samİ (k.s)

2- Şeyh İbrahİm ÇokreŞİ (k.s)

3- Şeyh Halil Çokreşî (k.s)

4- Şeyh Mustafa (k.s)

5- Şeyh Süleyman (k.s)

6- Şeyh Yusuf (k.s)

7- Şeyh Fethullah Verkanİsİ (k.s)

8- Şeyh AbdÜlhÂdÎ ÇarÇahî (k.s)

9- Şeyh İbrahİm (k.s)

10- Seyyİd Tahİr Abti (k.s)

11- Molla Ahmet TaŞkesenlİ (k.s)

12- Molla Abdullah (k.s)

13- Şeyh Abdullah (k.s)

14- Şeyh Reşit (k.s)

15- Seyyid İbrahim (k.s)

16- Şeyh Abdulkahhar ZukaydİN (k.s)

17- Şeyh Abdulhakim (k.s)

18- Şeyh Abdulkadir Melekand (k.s)

19- Haceli Yusuf (k.s)

ABDURRAHMÂN-I TÂĞδNİN (K.S) VEFATI

Seyda-i Tâğî (k.s), bütün ömrünü ilim ve irşad hizmeti ile geçirmiştir. Allah rızası için insanlara iyiliği emrederek, kötülükleri yasaklayarak tarikat ve hakikat yolunda ilerlemelerine çalışmıştır.

On sekiz yıl kaldığı irşad görevinde bulunduğu beldeyi dünya muhabbetinden Allah´a davet etmede bir an geri kalmamıştır.

Ariflerin Kutbu Seyda-i Tâğî (k.s) Hz.leri son hastalığından önce ve hastalığı sırasında kemâline delâlet eden ve öleceğine işaret eden bir kaç menkıbesini halifesi İbrahim Çokreşi´den naklediyoruz:

Şeyh Hz.leri irşad sırasında bulunduğu bir köyde bana dönerek şunları söyledi:

- Sadeddin Kaşgari (k.s) Hz.leri, ömrünü halkın irşadı ile geçirdikten sonra son günlerini bütün gayreti ile iç murakabeye ve toplamaya vermiştir. dedi.

Ben de kendisine Gavs -ı Hizâni (k.s) Hz.lerinin -Ricat ehli ölüm hali sırasında istiğrak haline geçer dediğini naklettim.

Bu sözlerime şu karşılığı verdi: - O hal Yüce Allah´ın, ölüm hali sırasında feyiz ve bağışıdır. Bu halin gayretle gerçekleşecek bir gelişme olduğunu söyleyemem.

Buna rağmen bu andan itibaren inşaallah bu gelişmeye ermek için çalışacağım. Abdurrahman-i Tâğî (k.s) ölümünden önce ağır hastalığına rağmen hiç bir sünnet namazını bırakmaksızın hepsini ayakta kılar, akşam ile yatsı arasında rabıta ile iki tulü vakti arasındaki zikri asla bırakmazdı.

Oysa bu sırada ancak dört yanına yastık dayayarak oturabiliyor, hatta yine de oturamayınca sırtını duvara dayıyordu. Bu durumunu kendisine hatırlatarak "sen hastasın, bu şekilde ibadet yapamazsın" diyenlere aldırış etmiyordu.

Hatta bu şekilde konuşmamalarını istiyordu. Hastalığı sırasında kendisini ziyaret için gelen müridlerin şu edeplere riayet etmelerini istedi:

-Ziyaretime gelenler tam bir edep ve huzur içinde yanıma girsinler. Çünkü velilerin ruhları devamlı olarak odamda bulunuyor. Edebe aykırı yapılan bir davranış, yapan kimseyi zarara uğratacağı gibi kendimi de o davranıştan zarar göreceği çekmiyorum.

Yanıma girdiğinizde kalbleriniz bir, niyetleriniz aynı olsun. Çünkü hastalığım sırasında değişik arzularınızın bana yansımasından rahatsız oluyorum.

Abdurrahman Tâğî (k.s) Hz.leri, son gecesinin seher vaktinde Peygamber Efendimiz’in (a.s) açıkça kendisine görünerek bal ve şerbet yemesini emrettiğini ve şöyle buyurduğunu söyledi:

- Emir hazretleri isteyeni meclisine çağırdı, isteyeni de hizmete devam etmek üzere geri bıraktı. Bu sözlerinden sonra kendisine:

-Aklınızdan yolculuk geçiyor mu? diye sorulunca:

Evet, hem de çok geçiyor. Eğer aklımdan yolculuk geçmeseydi, Peygamberimiz (a.s) açık bir şekilde bana görünemezdi.

Bu arada o günün ikindi vakti sıralarında eşi Seyyide Kadriyye´nin eteğinden tutarak şu beyti okudu:

Kabe hareminin harimine vasıl olamazsın,

Eğer evlad-ı âlinin eteğine yapışmazsan

Bu beyti şefaat dilemesi gayesiyle okuduğu mübarek yüzündeki ifadeden açıkça anlaşılıyordu.

Abdurrahman-i Tâğı (k.s), son hastalığı sırasında bir yolculuk dönüşü ağır hastalığına rağmen ailesine ve yakınlarına şöyle hitap etti:

- Allah´ı ve O´nun Rasûlü Efendimiz´i (s.a) sevmeyi, şeriata bağlanmayı ve Şeyh Fethullah Verkanisi´ye itaat etmeyi sakın ihmal etmeyin. Son zamanlarında çevresindekilere ve bağlılarına şefkatle muamele etti ve rahmet nazarıyla baktı. Evlâtlarına ise pek iltifat etmedi.

Yalnız bir kere Molla Ziyâüddîn´e şöyle söyledi:

-Oğlum, Şeyh Fethullah, senin hakkında benden daha hayırlıdır. Çünkü ben seni başkalarından ayırmam, ama o seni öbürlerinden üstün tutar.

Bu sözlerinden sonra bakışları son nefesine kadar bağlılarının üzerinde kaldı. Komaya girip çıktığı son anlarında şunları söyledi:

-İki meleğin ruhumu almaya geldiklerini gördüm. Onlara:

-Sizin ruhumu almanıza razı değilim. Ben çok sayıda alime hizmet ettiğim için ruhumu alimlere mahsus meleklerin almasını istiyorum.

Bir süre sonra benim ruhumu almaya gelen meleklere Yüce Allah’ın (C.C)

: -O´nun ruhunu, benim dostlarımın ruhunu alan alsın, buyurduğunu duydum. Bu emri duyunca "o çabuk gelsin" dedim :

Daha sonra Molla Abdülkahhar´a dönerek:

-Güzel sesinle üzerime Kur´ân-ı Kerim oku, dedi.

Gece yarısına doğru çok sevdiği bir aile ferdini çağırdı. Peygamber (s.a) Efendimizin´in vefat etmek üzere iken Hz.Aişe´ye (r.a) çok yakınlık gösterdiğini hatta başını O´nun göğsü ve çenesi arasına dayayarak öyle vefat ettiğini bildiği için son anlarını aynı şekilde geçirmek istedi.

Vücudunu o yakınının koluna dayadı, elini eline koydu.

Bir süre sonra elini çekerek sağ memesinin altına gelecek şekilde koynuna soktu.

Bu durumda kuşluk vaktine doğru saat dokuz civarında Rabbine kavuştu.

Vefat tarihi Hicri 1304 Rebiülevvel / Miladi Miladi 1923 Aralık ayının yirmisine rastlayan perşembe günüdür. 

ABDURRAHMÂN-İ TAĞÎ HZ.MÜRŞİDİ GAVS-I HİZANİ´Yİ (K.S) ANLATIYOR 

Abdurrahmân-ı Tâğî Hz.lerinin rivayetine göre Seyyid Sıbğatullah Arvasî (k.s.) Hz.leri Bitlis´e gelişinin üçüncü veya dördüncü günü sabah namazından sonra işaret yoluyla buyurdular ki:

-Ölümüm sonbaharın nihayetine doğru olacak. Gerçekten buyurdukları gibi oldu. Zira Ramazan ayının ilk cumartesi günü zeval vaktinden sonra Hakk´a göçtüler.

Seyyid Sıbğatullah Arvasî Hz.lerinin vefatından hemen sonra orada bulunanlardan birisi:

- Sonbaharın bitimine kaç gün kaldı? diye sordu. Ben de o zaman hesap bilen birine aynı soruyu sordum. O kişi dedi ki:

-Ramazan bayramından üç gün sonra sonbahar son bulacaktır. Filhakika, Arvasi Hz.lerinin işareti gerçekleşmiş oldu. Molla Abdurrahmân-ı Meczup Hz.lerinin rivayetine göre Gavs (k.s.) Hz.leri bir gece şafak sökmeden evvel

- Rüyamda bana bir parça sabun verildiğini gördüm dedi. Molla Abdurrahmân-ı Meczup da bu işareti vefat alâmeti olarak yorumladı. Molla Şerifin (k.s.) rivayetine göre:

Gavs Hz.leri (k.s.) "Gökyüzünün kuzeyinde kızıllık meydana geldiği bir gece bana dışarı çıkıp, kızıllığı incelememi söyledi. Sabah namazını kıldıktan sonra da

"Bu gece sekârata gireceğimi sanıyorum" dedi. Ayrıca birkaç defa Abdurrahmân Tâğî (k.s.) Hz.lerinin gelmesi için çağırmamızı emir buyurdular. Zira Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s.) Hz.leri o sırada memleketi olan Ispahart’ta bulunuyordu.

Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s.) Hz.leri buyurdular ki: Ispahart´tan döndüğümde şaban ayının dördüydü. Huzurlarına çıktığımda gülümseyerek

- Niye geciktin? dediler ve şu hadiseyi anlattılar:

- Zamanın birinde Teymur isimli bir sûfi ve Ömer isimli oğlu vardı. Teymur´a "Niye hiçbir zaman sevinçli görünmüyorsun" diye sorulduğunda dedi ki:

- Bu dünyada nasıl sevineyim, lezzet ve nazların sona erdiricisi olan ölüm, beni, oğlum Ömer´den ayıracak. Zira ya ben öleceğim o geride kalacak veya o ölecek ben geride kalacağım. Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s.) Hz.leri buyurdular ki:

Şaban ayının dördüncü günüydü. Gavs (k.s.) ikindiden sonra odanın boşaltılmasını emir buyurdular ve bize vasiyetini yazmamızı emrettiler. Kendilerine

"Efendim, bu vasiyetler de ne oluyor?" dedim. Cevaben:

-Bana ilham yoluyla yaşamayı veya ölmeyi tercih etmem istendi. Ruhum ölmeyi istiyor. Daha sonra ;

-Efendimiz, mübarek eliniz sayesinde birçok insan hidayete erdiğine göre, ölümü tercih etmeniz sizin şanınıza yakışır mı? dedim. Bana "Ben ölmeyi dilemiş değilim" buyurdular.

Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s.) Hz.leri buyurdular ki: Gavs (k.s.) Hz.lerinin ölümüne yakın bir gün Molla Abdullah Ispahart, Molla Abdüssamed Kerkarî ve Molla Abdulhamid kendisini ziyarete geldiler.

Onlara dört defa meyve ikram ettikten sonra şöyle sohbet etti: -Şah-ı Nakşibend (k.s.) Hz.leri vefatından önce son hastalığı sırasında kendisini ziyarete gelenlere dört defa meyve ikram etmiştir.

Daha sonra onlara çok yiyip, çok amel etmelerini tavsiye etmiştir, Abdurrahmân-i Tâğî (k.s.) Hz.leri buyurdular ki:

Molla Muhammed Melakendî ve birkaç molla bir gün Gavs (k.s.) Hz.lerini ziyarete geldiler. Gavs, yatağı üzerinde, sol tarafına yaslanmıştı. Ziyaretçilerine oturmalarını emretti.

Fakat gözlerini açamıyordu. Hiç konuşmamıştı. Misafirler, çok hasta olduğu için, Gavs´ın aklının başında olmadığını sandılar. Bir süre oturduktan sonra adaba riayet ederek kalkıp gittiler. Akşam namazı esnasında Gavs kendine gelip gözlerini açınca:

-Ziyaretçiler belki de hastalığımdan dolayı kendileriyle konuşmadığımı sandılar. Halbuki ben murakabe halinde olduğum için kendileriyle konuşamadım, dediler.

Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s.) Hz.leri buyurdular ki: Bir seferinde Gavs (k.s.) Hz.lerine şöyle dedim:

Efendimiz, sizin hayatta olmanız insanların hayrını çoğaltır. Bir süre önce yaşamanız ve ölümünüz arasında tercih yapmamız emredildi de, sadaka vermekle ölümünüz tehir edilmişti. Şimdi de sizin yüksek kereminizden beklenen, yine sadaka vermeyi emretmenizdir.

Belki de sadaka kaderin hükmünü önler. Zira kaderin hükmünün kesin olmayıp, sadaka verip vermemeye bağlı olması muhtemeldir. Bilahare benim bu sözlerim üzerine mübarek Gavs emir verip çokça sadaka dağıttırdı.

Fakat ertesi gün Gavs´ın hizmetçisi olan bir kadın (Bu hizmetçi kadın kendisini tanıyanların ittifakla söylediklerine göre, ümmetin saliha kadınlardandı. Hatta Seyyid Tâhâ (k.s.) kendisinden birkaç defa dua istemişti.) geldi ve bana:

"Eyvah! eyvah ! Gavs-ı Azam şu alçak dünyadan ayrılıp Hakk´a kavuşma yolculuğunun eşiğindedir." dedi. Kendisine

"Bunu nereden biliyorsun" dedim. Gavs (k.s) bana şöyle söyledi:

Daha önce irtihal ile istirahat zamanı yaklaştıkça, sadaka onun tehir edilmesine sebep oluyordu.

Halbuki bu sefer ecelim kesindir. Zira kaza-ı mübremdir. Hiçbir şey ona engel olamaz." Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s.) Hz.leri buyurdular ki:

Bir gece Gavs beni yanına çağırarak şöyle dedi: -İki defa sekarata girdim. Kendilerine:

-Gavs Hz.leri bu gece rahat mıdırlar? " diye sordum. "Evet" dediler. -Sekaratı nasıl tanırsınız diye sordum. Bana cevaben şöyle dedi:

-Ben ruhumun ihtilacını, çırpınışını tanırım. O bu sefer göçmek iştiyakındadır (özlemindedir.) Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s.) Hz.leri buyurdular ki:

Kendilerine teşrin-i saninin (kasım) dokuzunda: -Daha önce belirttiğiniz ecelinizin vakti geçti, dedim. Bana: -Hayır geçmedi. Çünkü kânûn-ı evvelin ilk on günü de sonbahardan sayılır." diye cevap verdiler.

Abdurrahman-ı Tâğî (k.s.) Hz.leri buyurdular ki: Gavs Hz.leri ölümüne işareten buyurdular ki:

-Cuma günü ölüm için güzel bir gündür. Fakat Peygamberimiz (s.a) Hz.leri pazartesi günü vefat etmiştir. Şeyhim Seyyid Taha (k.s.) ise Cumartesi günü vefat ettiler. "Cumartesi günü" sözünü bir kaç kere tekrar ettiler. Kendilerinin de Cumartesi günü vefat edeceğini tahmin ediyordu. Nitekim de öyle oldu.

Abdurrahmân-ı Tâğî(k.s.)Hz.leri buyurdular ki:

Gavs bir sohbetlerinde dünyayı kötüledi. Eğer Cenab-ı Hakk cennet nimetlerini ve dünya nimetlerini sevimsiz gösterse hiçbiri benim hoşuma gitmezdi. Varsın öyle olsun. Zira maksut Allah (C.C)´dır. Abdurrahman-ı Tâğî (k.s) Hz.leri buyurdular ki:

Gavs (k.s) Hz.leri dünya meselelerini konuşmaktan hoşlanmazdı.Nitekim bir gün huzurlarına bir miktar sığır eti getir diler, bunları Ispahart´a mı gönderelim yoksa burada mı kalsın diye sorulduğu zaman mübarek şöyle dedi:

-Siz bana böyle şeyler sormayın, zira ben dünyayı ve onun içindekileri sevmiyorum, insana sevmediği bir şey hakkında soru sorulmaz. Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hz.leri buyurdular ki:

-Bir gün Gavs (k.s) Hz.lerine hediye olarak bir miktar meyve getirdiler. Gavs (k.s) Hz.leri hediye getirenlere hitaben : -Keşke siz bana bu hediyeyi getirmeseydiniz. Zira ben dünya nimetlerinden sıkılıyorum, dedi.

Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hz.leri buyurdular ki:

-Gavs (k.s) Hz.leri ölüm öncesi hastalığı sırasında kendisini ziyarete gelen avama hastalığının şiddetinden hiç bahsetmez, aksine iyi olduğuna dair sözler söylerdi. Hatta vefat ettiği gün akrabaları dahi izin isteyip köylerine gitmişlerdi. Çünkü sıhhatinin yerinde olduğunu sanıyorlardı.

O günlerde Gavs (k.s) çorba suyundan başka bir şey yemiyordu. En son az bir miktar içine ekmek doğranmış ayran ve buz yemişti.

Abdurrahmân-ı Tâğî(k.s) Hz.leri buyurdular ki:

Gavs (k.s) Hz.lerinin hastalığı esnasında hiç uyuduğunu görmedik. Sadece kıbleye karşı oturuyor;

bazen sağ, bazen sol taraflarına yaslanarak murakabe yapıyorlardı. Hatta sohbet zamanı dışında bütün vakitlerini murakabe ile geçiriyorlardı.

Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hz.leri buyurdular ki:

Gavs (k.s) Hz.leri ölüm hastalığı esnasında hiç inlemedi. Nadiren birkaç defa olmuştu. Bunun üzerine bana:

-İnsanın elinde olmadan inlemesi zarar verir mi ? Vermez mi? diye sordu. Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hz.leri buyurdular ki:

Gavs (k.s) Hz.leri, Bitlis´te ölüm tarihini işaret buyurduktan bir gün sonra yanına giren oğlu Şeyh Bahauddine:

-Yerime geç ve posta otur. Şimdi post sahibi sen oldun. dedi. Bundan sonra insanlara ancak altı, yedi teveccüh yapabildi. Adı geçen oğlu Şeyh Bahaeddin´in teveccüh yapmasını emir buyurdular.

Gavs (k.s) Hz.leri şaban ayı geldikten sonra artık sohbete gitmediler. Oğlu, Şeyh Bahauddin´in sohbete gitmesini emir buyurarak

"Artık sohbet sırası sana geldi" dediler.

Abrdurrahman-ı Tağî (k.s) Hz.leri buyurdular ki:

-Gavs (k.s) Hz.leri, şeriate muhalefetten, bid´atler yapmaktan, tarikatta söz, hareket ve sükûnun da ruhsatlarla amel etmeyeceğine dair tevbe ve biat etmesi için beni Şeyh Bahauddin´e gönderdi.

Kendisine gidip aldığım emri tebliğ ettim. O da öylece emirlerini yerine getireceğine dair tevbe ve biat etti.

Sonra Gavs Hz.lerine dönüp kabul ettiklerini haber verince o da biatlerini kabul etti. Abdurrahman-î Tağî (k.s) Hz.leri buyurdular ki:

Gavs (k.s) Hz.leri bir gece bizimle ihtiyaten istişare ederek -Bu tarikat-ı âliyede hedefe ulaşan kimdir? diye sordu. Ben : -Sizin gibi kimse ulaşmamıştır. dedim. Gavs Hz.leri

-Kendim gibisini söylemiyorum dedi. Ben de dedim ki:

"Şayet zat-ı âlilerinizi göz önüne almazsak şu anda sizin kapınızdaki kâmiller gibi Şah-ı Nakşibend´in kapısında yoktu.

" Bu müşavereden sonra bu tarikatın post nişini kime verilmesi üzerine silsile-i Sadat´tan ve Hazreti Fahr-i Kainat (s.a) Efendimiz´in ruhaniyetinden istimdat istediler. Onlar da bu emrin Şeyh Bahauddin (k.s) Hz.lerine teslim edilmesini işaret ettiler.

Şu üç şartı da yerine getirmesini emrettiler.

1-Şöhrete istekli olmaması.

2-Şeriate muhalefet etmemesi.

3-Tarikatta Şeyhine muhalefet etmemesi. Gavs (k.s) Hz.leri iki küçük oğlunu (Seyyid Nur ve Seyyid Burhan) zahirî ve manevî terbiyelerini öğretmesi için Molla Abdurrahmân-ı Meczub´a teslim etti.

Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hz.leri buyurdular ki:

Gavs (k.s) Hz.leri bana dediler ki: -Ölümüm için sakın üzülme, zira ölümümden sonra rabıta sağlığımızdan daha güzel, daha süratli bir şekilde gelir.

Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hz.leri buyurdular ki:

Gavs (k.s) Hz.leri, Molla Abdülkadir, Süleyman Efendi ve Molla Hüseyin´ in bir an önce sülûka başlamalarını arzuluyordu.

Nihayet Gavs (k.s) Hz.lerinin istekleri üzerine bu mollalar emre imtisal edip, tarikat amellerine başladılar.

Bu halden memnun olan Gavs (k.s) Hz.leri "Gerçekten nisbet kuvvetlidir” dedi. Bu sözüyle ölümünden sonra amellerinde gevşememelerini, kendilerine menfaat hasıl olacağına işaret etti.

Abdurrahmân-ı Tâğî Hz.leri buyurdular ki:

Gavs (k.s) Hz.leri Şeyh Seyyid Tâhâ (k.s) Hz.lerinden naklen şöyle buyurdular. "Kılıç kınından çıkmadıkça bir şey kesemez."

Âbdurrahman-ı Tâğî (k.s) Hz.leri buyurdular ki:

Gavs (k.s)Hz.leri ölümünden sonra arkasından kimsenin ağlamamasını emretti. Nitekim ölümü ile müritlerin kalbine öyle sükunet girdi ki hiçbiri ağlayıp mahzun olmadı.

Ölmeden önce nerdeyse kendilerini öldürecek hale geldikleri halde, ölümünden sonra sabrettiler.

Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hz.leri buyurdular ki:

Gavs (k.s) vefat ettikleri cumartesi günü öğleden sonra Molla Abdurrahmân-ı Meczup ve beni huzurlarına çağırdı. Huzurlarına vardığımızda iki omuz etlerinin titrediğini gördüm.

Sekerat haline girdiklerini anladım ve sessizce "Yasin" sûresini okumaya başladım. Mevlâ´ya kavuşma arzusunun eseri kendilerinde görülüyordu.

-Beni doğrultun. dedi. Kendilerini doğrulttuklarında, tekrar:

Beni yatağıma uzatın, dedi. Uzattıklarında tekrar:

-Beni doğrultun, dedi.Doğrulttuklarında yine :

-Beni uzatın, dedi.

lzdırabı ziyadeleşince bana doğru döndü, gülümseyerek:

- Böyle olsun bakalım, dedi. Ölümü tercih ettiğini belirtiyordu.Bir nargilenin fokurdayışı gibi latif ruhunun titrediği mübarek vücudunda belli oluyordu. Bu sırada sarığını çıkardı. Göğsüne buz koyup yüksek sesle Yasin sûresini okumalarını söyledi.

Bir an evvel Mevlâ´ya kavuşmaya iştiyaklı olduğundan dolayı ruhunun çabuk çıkması için dua edilmesini ve ecelinin çabucak son bulması için de oğluna sadaka vermeyi emretti.

Ruhunun teslim ederken sünnete uyarak sol yanına kuvvetli bir şekilde tükürdüler.

Hizmetçiler derhal mendille tükürdüğünü sildiler. Bu sırada yanına girenlere oturmalarını emrediyordu. Ağır sekerata girip ruhunu teslim edeceği zaman, mahzunluğumuz kaybolmuştu.

Orada bulunanların bazılarının gözünden yaşlar akıyordu. Sekeratın şiddet ve ağır hallerinden hiç şikayetçi olmadılar.

Sadece bir iki sefer "ay baba!" dediler. Kendisini yatağına koymalarını isteyince kollarından tuttular. Lakin yatağa kadar yürüyerek gitti. Halbuki son hastalığında ayağa kalkmaya gücü yoktu.

Yatağına kadar yürüyerek gitti ve yüksekliği bir dirsek boyu olan sedirine kendisi çıktı. Sağ yanına yaslandıktan sonra, sarığının taylasanını yüzüne düşmüş olarak gördük.

Sarığı kendisi mi örttü yoksa, sarık kendisi mi düştü, hiç birini bilemedik. Sarığı yüzünden aldığımızda birde ne görelim! Mütebessim bir vaziyette vefat etmiş olduğunu gördük.

O anda ortalığa bir koku yayıldı, öyle ki dışardaki sûfiler bu misk kokusunu duydular.

Bu koku defin esnasına kadar devam etti.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hz.leri buyurdular ki:

Gavs (k.s) Hz.lerinin mahdumu Şeyh Celâleddin, Gavs benim yıkamamı emrettiler. Biraz çekimser durdum.

Rabıtamın bozulmasından korkuyordum. Zira hayattayken kemâlinin zirvesinde gördüğüm çehresine acaba öldükten sonra bir noksanlık izafe olacak mıydı?

Fakat mübarek vücutlarını yıkarken çehrelerinde taşıdıkları o kemâlât hali aynen duruyordu. Ayrıca ondan nurun çıktığını ve parladığını gördüm.

Alnının ortası sararmış, kenarları ağarmıştı. Hatta şimdi bile aynı şekilde rabıta kurmaya çalışıyorum. Çünkü hayattayken gördüğümden daha güzel görmüştüm.

O mübarek vücutları ise hayattaki terinden daha yumuşak bir hâl almıştı. Gavs (k.s) Hz.leri hayattayken ağır cüsseli idi. Onu ancak iki veya üç kişi çevirebilirdi.

Yıkama esnasında yakın hizmetçisi Ali, onu bir yandan öbür yana tek elle çeviriyordu onun gibisi görülmemişti.

Yıkama kesesi ve elim onun dizkapağı ile göbeği arasına hiç gitmediğini hatırlıyorum. Gavs (k.s) Hz.leri hicrî 1287 yılında Hakk´a göçtüler.  

ŞEYH SEYYİD SIBĞATULLAH el-ARVASÎ HZ.´LERİNİN BAZI ÂDET VE HALLERİ

Gavs (k.s) Hz.leri, Allah´ın (C.C) bütün mahlukatı üzerine çok şefkatli idiler.

Sıla-i Rahîm yaparlardı. Dostları vefat ettiğinde onların çocuklarını da arar, gözetir, taziye ederlerdi.

Kendisine karşı çıkanlara sohbetlerinde çok şefkatli ve nazik davranırlardı.

Ona kötülük yapanlara iyilik yaparlardı.

Teveccühte gözünü açanları şiddetle men ederlerdi. Bazı şahıslara teveccühü iki sefer yaparlardı.

Mürid olmayanı teveccühe sokmazlardı.

Vakıada görülen yılanı nefis ile, koyun ve atı görmek tecelli-i sûrî ile yorumlardı.

Yemekte kendisinden evvel kimsenin sofradan kalkmamasını emrederlerdi. Kalkan olursa men ederlerdi.

Namazdan sonra hatm-ı hâcegân´a oturmak için kendisinden izin bekleyenlere böyle yapmamalarını söylerlerdi.

Teheccüd ve evvabin namazını, şeriata mutabaatı kesinlikle emrederlerdi.

Hatta bir gün Seyda-i Tağî (k.s) Hz.leri çoraplarını giydirirken sehven önce sol ayağından başlayınca kendisini ağır bir şekilde tazir etti ve ona:

-Şeriat emirlerini okumadın veya duymadın mı ki böyle yapıyorsun? Bir şey giyerken önce sağ taraftan başlanılacağını ve çıkarırken de sol taraftan başlanılacağını bilmiyor musun? dedi.

Hiç kimse Gavs (k.s) Hz.lerinin sağ tarafına tükürdüğünü görmemişti. Çok titizdiler. Titizliğine bir diğer misal de şudur: Bir gün oğluna bir miktar üzüm hediye edilmişti.

Oğlunun elindeki üzümden bir parça yemişti. Bunun üzerine çok üzüldü ve mollalardan fetva istedi.

Nihayet haram olmayacağına dair fetva verildikten sonra içi rahatladı. Gavs (k.s) Hz.leri taleb-i hâl sahibi olmaya tercih ederdi.

Seyda-i Tağî şöyle buyuruyor: Bir gün Gavs (k.s) Hz.leri adamın birisi için fal (*) açtı. Onun falında aşağıdaki mısra çıktı.

"Maksadıma erinceye kadar elimi talepten çekmeyeceğim"

Bu mısra çıkınca çok sevindi. Halbuki müridlerin halleri karşısında hiç sevindiği işitilmemişti.

(*)Fal: Bu kelimeden maksat falcılık değildir.Kişinin haline uygun düşen kelimedir.

Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a) güzelliğe delalet eden falı sevdiği rivayet edilmiştir. Peygamber Efendimiz (s.a)

"Uğursuzluk diye bir şey yoktur. Fal olarak güzel kelimeyi işitmekten hoşlanırım" buyurmuştur." Hac;3/221. 

ABDURRAHMAN-İ TAĞİ (k.s) MÜBAREK SOHBETLERİ

BU BÖLÜM ABDURRAHMÂNİ TÂĞÎ HZ. LERİNİN HALİFESİ İBRAHİM ÇOKREŞİ (K.S) TARAFINDAN RİVAYET EDİLMİŞTİR.

Aşağıda anlatılanları ben Abdurrahmân-ı Tâğî´den (k.s), O´da Gavs-ı Azam Arvasî (k.s) Hz.lerinden dinlemişlerdir. Abdurrahmân-i Tağî (k.s) buyurdular ki:

Gavs (k.s) Hz.leri Gayda´da bulundukları sırada dedi ki:

-Oniki imamın büyüklüğü ile ilgili sohbet, yiyecekten zulmeti kaldırır.

-Mürid tarikatta ulaştığı hallerini kendini kıskanmayacak bir kardeşine anlatabilir. Bir mahsuru yoktur. Nitekim babam

- Allah ruhunu şad eylesin - şöyle demişti:

-Ben ve Molla Ahmed-i Dumlî beraberce tarikata girdiğimiz günlerde karşılaştığımız halleri birbirimize anlatırdık.

Gavs (k.s) Hz.leri durumu öğrendiklerinde bu hareketimizi yasaklamadı. Hatta şöyle buyurdu:

Ispahart´ın insanları azgındır. Bu vesile ile mal ve kadına düşkündürler. Bu insanlar tasavvufun feyiz ve bereketinden istifade etseler mal ve kadın düşkünlüğünü bırakıp bütün gayretleri ile bu yola sarılırlar.

Gavs (k.s) Hz.leri buyurdular: -Sadece Nakşibendi Şeyhlerinin talimat verip öğrettiği kimselerin bildiği bir tehlîl ´i okuyup bağışlayınca ölülerden kabir azabı kalkar.

Nitekim Arvasî (k.s) Hz.leri azap çektiğini tahmin ettiği ölülerin ruhlarına bu tehlîli okuyup hediye etmeyi emrederlerdi. Abdurrahmân-i Tağî (k.s) Hz.leri buyurdular ki:

-Rabıtam o kadar ilerledi ki heladayken bile gözümün önüne geliyordu. Bundan büyük bir utanç duydum.

Durumu Arvasî (k.s) Hz.lerine arz ettim. Gavs (k.s) Hz.leri bana:

-Bu ruhanî bir haldir. Bundan utanç duyma. Ayrıca Ebu Bekr (r.a) Peygamber´e (s.a) aynı durumdan şikayet edince Peygamberimiz de böyle söylemişti.

Abdurrahmân-i Tağî (k.s) Hz.leri buyurdular ki:

-Gavs (k.s) Hz.leri bana ezanın manasını şöyle şerh ettiler. Ezan işitildiği zaman şöyle tefekkür etmek gerekir.

ALLAHÜ EKBER: Şöyle "Cenab-ı Rabbi´l Âlemin ibadete ihtiyacı olmayacak derecede büyüktür" demektir.

EŞHEDÜENLÂİLAHEİLLALLAH: Ondan başka ibadete layık kimse yoktur demektir.

EŞHEDÜENNEMUHAMMEDÜNRASULÜLLÂH: "Peygamberlerin dediği haktır, Peygamberimiz Muhammed Mustafa´nın (s.a) getirdiği şeriat haktır.

Buna göre namaz asla terk edilmeyecek bir vecibedir, farzdır. Kul kıldığı namazlara karşılık sevap kazanır. Bırakacak olursa acıklı bir azap ve büyük bir mahrumiyet vardır.Burada iki mana ortaya çıktı.

HAYYAALESSELAH: “Namaza gel ki büyük bir hayra kavuşasın.” Bu söz birinci manaya işarettir.

HAYYAALELFELAH: “Bu önemli farzı yerine getirmeye gel ki acıklı azaptan kurtulasın”

Bu söz de ikinci manaya işarettir. Ezanı dinleyen bir kimse bu kısımda şöyle demelidir.

(La havle velâ kuvvete illâ billah) yani (Taate gücüm yok, azaptan kurtulmak için gücüm yok, ancak Allah (C.C)´ın yardımıyla olur).

Bunu söylemek müstehaptır. Burada dinleyici, kula hiç bir şey kalmadığından gevşeklik gösterebilir.

Müezzinin tekrar "Allahüekber" ve "Lailaheillallah" demesi dinleyendeki gevşekliği giderir.

ALLAHÜ EKBER: "Allah (C.C) senin ibadetine layık olmayacak derecede büyüktür. Öyle ise fayda hep senindir."demektir.

Bunları söylemekle kulun gevşekliği gider. LA İLAHE İLLALLAH: "İbadete müstehak olan yalnız Allah (C.C)´tır, azaptan kurtarıcı da O´ dur." demektir.

Bu kelime-i tayyibe ümitsizliği giderir, buyurdular. 

Abdurrahmân-i Tağî (k.s) Hz.lerinin bu bölümde naklettikleri Gavs(k.s)Hz.lerinin bazı keramet halleriyle ilgilidir.

Abdurrahmân-i Tağî (k.s) buyurdular ki: "Gavs (k.s) Hz.lerinin sûfilerinden birinin bir miktar koyunu kaybolmuştu. Mürid koyunlarının bulunması için Gavs (k.s) Hz.lerinden himmet istedi.

Ben huzurlarına vardığımda oğlu Muhammed ile karpuz yiyordu. Karpuzun kabuklarını bana uzatarak "Bu kabukları kim yerse koyunların yerini onun bulması gerekir.” dedi. Bu sözü duyunca kabukları yemek istemedim.

Fakat Gavs (k.s) Hz.leri bana "Ye" deyince ben de yedim.

Çok geçmeden koyunlar bulundu. Bunun üzerine; "Bu İhlasın neticesidir."buyurdular.

Başka bir hâdise de şudur: "Bir ara o beldenin ileri gelenlerinden biri hapisteydi. Gavs (k.s) Hz.leri, bu hadiseden haberdar olunca:

-Eğer ihlâs sahibi olsaydı hapisten kurtulurdu, dedi. Bu durumda ben o zatı haberdar edip:

-“Sen tövbekar ol, gafleti bırak" dedim. Ayrıca Gavs (k.s) Hz.lerinin çoraplarını gönderdim. Haksız yere hapiste olan bu kişiye haber ulaşınca hemen tövbe etmiş.

Bunun üzerine Gavs (k.s) Hz.lerinin himmetleriyle ertesi gün serbest bırakıldı.

Gavs (k.s) Hz.lerinin kerametini gösteren bir başka hâdise de şudur. Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) buyurdu:

"Gavs (k.s) Hz.leri keramet eseri olarak hacca gitmişti. Ebdalları ile her cuma iki sefer toplanıyordu. Onlar hizmetle meşgul olurlar, o da onların yük ve hastalıklarını üzerine alırdı.

Hatta çoğu sefer bir (Seyda-i Tağî ve diğer ebdallar) onun emri ile uzak yerlere gittiğimizde ayaklarımız taşlara çarpardı. Geri döndüğümüzde onun ayağından da kan aktığını görürdüm.

Gavs (k.s) Hz.leri vefat ettikten sonra ben başka bir Gavs´a on gün kadar hizmette bulundum.

Baktım ki onunla Gavsımız Seyyid Sıbğatullah Arvasî (k.s) arasında dağlar kadar fark var.

Ben de ona ebdal olmayı bıraktım. Abdurrahmân-i Tağî (k.s) buyurdular ki: "Beni bir beldede haksız yere hapse attılar.

Bir de gördüm ki, Gavs (k.s) Hz.leri beyaz bir ata binmiş imdadıma geliyor. Akabinde onun yüce himmetleriyle kurtuldum."

Gavs (k.s) Hz.lerinin mübarek beyanlarına göre Tarikat-i Nakşibendiyye´de mutlak fena ve Hakke´l-yakîn makamına ermişlerdi.

Diğer tarikatlardan hiç bir kimse bu mertebeye ulaşamadığı gibi, bu Tarikat-ı Âliye-i Nakşibendiyye mensupları arasında da Şah-ı Nakşibend, Şeyh Abdülhalık Gucdevanî, Hâce Alaaddîn Attar ve İmam-ı Rabbani hazaratı dışında hiç kimse bu derecelere erememiştir.

Gavs´ın (k.s) müridlerinden biri hastalandı. Hastalığı ölüm derecesine yaklaştı. Gavs´tan (k.s) himmet ve istimdat diledi.

Gavs (k.s) onun himmet ve istimdadına beni gönderdi. Ben gidince iyileşip ve şifa bulduğunu gördüm. Gavs (k.s) Hz.leri buyurdular:

- Benim başıma musallat olan şeytan bana teslim oldu. Bunu bize bir gerçeği nakledip haberdar etmek için bildirmişti. Abdurrahmân-i Tağî (k.s) buyurdular ki:

-Seneler önce yeni intisap ettiğim sıralarda teveccühte bir mollanın yanına oturmak istemiştim. Fakat Gavs (k.s) Hz.leri engel olmuş beni başka bir yere oturtmuştu.

Bunun hikmetini yıllar sonra anladım.Şöyle ki; O molla ile aramızda onun karşı çıkışları sebebiyle soğukluk meydana geldi.

" Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) buyurdular ki:

-Bir gün Gavs (k.s) Hz.leri şöyle buyurdular. Bana denildi ki; -Seni görenler cehennem yüzü görmeyecek. Ben bu durumu ihvandan birine anlattım, o da çok korkup dedi:

-Acaba onu kim görebilir?

- Ben de bundan sonra Gavs (k.s)´a giderek kardeşimin duyduğu endişeyi naklettim. Gavs (k.s) dedi.

-Görmekten maksat ihlâslı bağlılıktır.

Gavs´a, size bu haberi kim verdi diye sorduğumda, dedi ki" Mevlam söyledi."

"Ben Gavs (k.s) Hz.lerinin keşif ve kerametlerini tecrübe ettim. Her seferinde söylediği gibi çıktı.

Ancak bir seferinde falan adam on beş gün sonra gelecek buyurdular. O adam bildirdiği zamandan sonra geldi. Sadece beş gün fark etti."

Abdurrahmân-i Tağî (k.s) buyurdular ki: Gavs (k.s) Hz.lerine bir süre hizmet eden bir kadının oğlu vardı. Bir gün bu genç hastalandı.

Gencin annesi Gavs (k.s) Hz.lerine himmet için geldi. Gavs (k.s) Hz.leri: -Hasta şifa bulmaz. dedi. Kadın tekrar ısrar etti. Gavs (k.s) eceli gelmiş şifa bulmaz dediyse de, hastanın annesi ısrarında o dereceye vardı ki ağlayarak yalvarıyordu.

Gavs (k.s) Hz.leri dayanamadı, hastanın bulunduğu yere gitti. Biz de gittik. Gavs (k.s) Hz.leri sararıp solmaya başladı. Meğer hastanın ruhuyla kendi ruhunu değişmiş, hastanın ruhuna bedel kendi ruhunu vermiş.

Zira Gavs (k.s) Hz.leri : -Ölüm meleği geldi. Ruh almadan dönmez, demişti. Çok geçmeden odun taşıyan Salih ismindeki bir sofi geldi.

Sûfi Salih, Gavs (k.s) Hz.lerinin kendi ruhunu çocuğun ruhu yerine tercih ettiğini anlayınca hemen sırtındaki otunu bırakarak,

-Görmüyor musunuz? Gavs (k.s) ne durumdadır. Ya Gavsım ruhum sana feda olsun, diyerek Gavs´ın yanına koştu.

Ruhunu Gavs´a bedel olarak verdi. Gavs ve hasta çocuk iyileştiler. Zira Salih, ruhunu bedel olarak vermişti.

Aşağıdaki kıssaları,1296 senesinde şeriata teşvik hususunda Gavs (k.s)´dan nakletmiştir.

-Gavs (k.s) Hz.leri: Benden alimlerin hallerinden sordu ve buyurdu ki: -Maksat şeriata mutabık istikametin gerçekleşmesidir.

Buna karşılık ben de kendilerine "tarikat şeriata bağlılık olduğuna göre şeriata Molla Muhammed Emin´den daha bağlı bir kimse yoktur" dedim.

Gavs (k.s) Hz.leri celâllenerek "o abdest alırken yüzünü dört defa yıkıyor" diye cevap verdiler.

-Gavs (k.s) Hz.leri Gayda´da bulundukları sırada, Bana Molla Abdullah ile Molla Hüseyin´in durumlarını sorunca kendilerine Molla Abdullah´dan bahsedip övdüm. Molla Hüseyin´den bahsederken, o şeriate yönelmiştir deyince, -İyi ya, maksat istikametin gerçekleşmesidir" buyurdular.

-Yine bir gün Gayda´da Molla Abdurrahman Melâkendî abdest almak için gittiği havuzun başında elleri ve yüzü açık vaziyette temizlik yapan bir kadının suda aksini gördüğünü üzülerek bahsetti.

Bana, bu olayı Gavs´a aktarmamı istedi. Ben de Gavs (k.s) Hz.lerine aktardığımda Gavs (k.s) Hz.leri şiddetle karşı çıktı ve ve celallenerek, dedi: -Sen bilmiyor musun bu durum avam içindir, sen alimsin, senin için mahsurludur.

Bakılması gerekli olmayan yerlere gözlerini salıverme. Bir molla yüce tekkeye kadınların gelip gittiğine dair ileri geri konuşmuştu.

Bu duruma ben sebeb olmuştum. Bunun üzerine dedim ki; -Kadınlarla bir arada mecburen bulunmak zorunda kaldığımızı bununla beraber o kadınlardan kaçındığımızı, yüzlerini görmediğimize talakla yemin ederim.

Gavs (k.s) Hz.leri bu sözlerimi duyunca Emir´in evinde duruma göre cevap vermenin iyi olmadığını belirtip dedi ki: Hal ile cevap vermek makbul değildir.

Makbul olan cevap şeriate muvafık olmasıdır. -Gavs (k.s) Hz.leri, bir köye irşada gitmişti. Camiye geçip oturdu.

Köylüler ziyaretine geldiler. Ne var ki gelen sol ayağı ile camiye giriyordu. Yalnız bir sûfi sağ ayağıyla girdi.

Bunun üzerine Gavs (k.s) Hz.leri "Müridlik nerede siz nerede. Mürid ancak sağ ayağıyla camiye giren bu sûfidir" deyip gülümseyerek o sûfiye sohbet etti.

Gavs (k.s) Hz.leri; Bâcuri´nin rivayetine çok değer verirdi. Bir keresinde sûfilerden biri İstanbul´dan bir kitabı getirdi. Gavs (ks) Hz.leri bu kitabı bana vererek incelememi emretti.

Kitabı okurken şöyle bir ibare gördüm." Maşukundan duygularını gizleyerek ve bakmaktan bile çekinerek ölen kimse şehit gibidir."

Bu sözleri Gavs (k.s) Hz.lerine gösterdim, mübarek bakıp okudu. Bir süre sonra Molla Muhammed heyecan içinde yanıma gelerek dedi:

Gavs (ks) Hz.leri söyledi ki sana verdiği kitapta "Aşkın şartının gizlemek ve iffet olduğu" yazıyormuş.

Bir gece Emirin evinde Gavs (k.s) Hz.leri ile beraber oturuyorduk. Bir ara dışarı çıktı. Bir süre sonra Gavs (k.s) Hz.leri heybetli bir şekilde içeri girip oturdular ve bana:

-Oğlum Hamza´yı çağırın, buyurdular. Gavs (k.s) Hamza´ya çok kızmıştı. Ben ricada bulundum, bana da kızarak kabul etmediler.

Oğlunu ve damadını da bu hususta reddettiler. Daha sonra hizmetçisi Molla Salih geldi. Efendim dedi:

“Neredeyse korkudan ruhumuz çıkacak, siz Muhammedî meşrebdensiniz. Şefkat ve merhamet zat-ı âlilerinizin vasfıdır.

Nedir bu haliniz, sizi celallendiren nedir dediler.” Bunun üzerine Gavs (k.s) Hz.leri: -Beni yanlış anlamayın

Zira oğlum Hamza´nın dam üstünde bir kadınla konuştuğunu tesbit ettim. Bu durum hemen araştırıldı ve şahitler getirildi.

Hamza´nın konuştuğu kadın, kendi öz teyzesi olduğuna şehadet edilince Gavs (k.s) Hz.lerinin kalbi sükûnet buldu ve celâli geçti.

Bize tövbe ettirdi ve "Benden izinsiz hiç bir iş yapmayın" dediler.Oğlu Şeyh Bahauddîn, -Sen yanımızda olmadığın zaman sana nasıl başvuracağız? diye sordu.

Gavs (k.s) Hz.leri de bu soruya karşılık,

“şeriate müracaat edin şeriate uygun olanı yapın."dedi. Bir gün Mevlâna Seyyid Tâhâ (k.s) Hz.leri, Gavs (k.s) Hz.lerine bir mektup yolladı.

Mektupta şöyle diyordu:

-Eğer müridde şeyhine karşı tam bir ihlâs ve muhabbet üzere mütabaatla bağlılık mevcutsa müridin hiç bir hali olması gerekmez.

Bu vasıflarda bir noksanlık mevcutsa, ondaki hâlle “Allah (C.C) korusun” istidraca düşmesinden korkulur. Gavs (k.s)Hz.leri bu mektubu Nefahâtü´l-Üns´ün Alaaddin Attar başlıklı bölümün üstüne iliştirdi.

Bilâhare bir müddet bu mektubu sohbetin giriş mevzuu yaptılar. Yine bir gün Molla Abdülgaffâr-ı Kalî tekkeye geldi.

Kendisiyle bir müzakerede bulunmuştum. Bilâhare aramızda geçen müzakereyi Gavs (k.s) Hz.lerine arz ettiğimde, bana şunları söyledi.

-Git ona şöyle söyle; gel de şeriatı burada oku. Sen şeriatın sadece zahirî tarafını okudun, şimdi de manevî tarafını oku. Senin anladığın şeriat gözün harama bakmasını yasaklarken, benim okuduğum şeriat ise kalbin bakmasını da men ediyor"

Bir başka seferde: -Sen şeriatın zahir kısmını okudun, fakat bana özünü sor" dememi emretti.

Yine bir gün Gavs (k.s) Hz.leri; Molla Yusuf´un "Şeriatla amel eden, şeriatı uygulayan, tatbik eden kişi velidir" şeklindeki sözünü naklettikten sonra dedi ki: -Molla Yusuf bir noktasını ihmal etmiş, zira fena mertebesine ulaşmış bir Şeyh´in sohbetinden, terbiyesinden geçmeksizin şeriatın özüne vakıf olmak mümkün değil.

Yine bir gün Gavs (k.s) Hz.lerine şöyle bir

soru yönelttim: -Niçin zahir ulemanın içtihadlarına ihtiyaç duyuluyor? Her meselede fena mertebesine ulaşmış şeyhe başvurmak kafi değil midir?

Bu soruyu sormamdaki maksadım şuydu.(Ona olan bağlılığım o dereceye çıkmıştı ki, Onun şeriata muhalif hiç bir söz söylemeyeceğine inanıyordum.)Soruma şöyle cevap verdiler.

-Bu ihtiyacın sebebi şudur: Alim kendisi fasık, günahkar bile olsa sözü ve içtihadı ilme dayanır.

Fakat şeyhin sözü hâle dayanır. Durum böyle olunca alimin sözü daha hayırlıdır ve mesnedlidir. buyurdular.

Yine bir gün Gavs (k.s) Hz.leri Kulat´dayken bize istiğfar emretmişti. Kendilerine" emretmiş olduğunuz istiğfardan maksad Nakşibendî istiğfarı mı yoksa şer´i istiğfar mıdır?” diye sormuştum. Bana hayretle dedi:

-İkisi arasında ne fark vardır ki? Kendilerine dedim: -Kanaatime Nakşibendî istiğfarı kulun Allah´a muhtaç olduğunu arz etmesi, O´na iltica etmesi, kalbi ile yakarıp niyaz etmesi, zahiren istiğfar ise “estağfirullah” demekten ibarettir.

Bunun üzerine şöyle buyurdular: -Esas maksud; niyaz, istiğfar ve ilticadır. Fakat şeriat, kalbî ve hâlî olan bu duyguları açıkça lisanen söz halinde ifade edilmesini uygun görmüştür. Lisanen bu sözleri söylemek mutlaka gereklidir.

Sözle manayı birleştirebilene ne âlâ, aksi halde sözle söylemek de kifayet eder.

Mevlânâ Seyyid Tâhâ (k.s) Hz.lerinin kardeşi Seyyid Salih tarafından zikirle ilgili bir tavsiye gelmişti. Bunun üzerine Gavs (k.s) Hz.leri namazlardan önce kamet getirilmeden on defa "Sübhanallah", on defa "Elhamdülillâh", on defa "Lâilâheillallah" on defa "Allahü Ekber", on defa da "Estağfirullah" dememizi istemişti.

Bu durum halk arasında duyulunca söz konusu zikir yaygınlık kazanıp her tarafta uygulanır oldu.

Bu zikir Şeyh Mevlânâ Halid´in (k.s) halifesi olan Şeyh Halid Cezerîye kadar ulaşınca, o mübarek Gavs (k.s) Hz.lerine bir mektup yazdı.

Mektup bize geldi. Mektubunda şöyle diyordu: "Gavs (k.s) Hz.lerinin adı geçen zikirlerin onar kere söylenmesindeki emrini anlayamadım. Oysa bu hususta şer’i bir delil yoktur "diyordu.

Bu büyük Nakşî şeyhinin, müdekkîk, müzakere ve ilim sahibi adamın mektubu geldiğinde Gavs (k.s) yeni bir emir vermedi.

Yani ne çekilsin ne de çekilmesin demedi. Halid-i Şirvânî´nin gelmesini bekledi. Bu bekleyişi ihtiyaten idi.

Nitekim Halid-i Şirvanî geldiğinde kendisine bu husus soruldu. Bu zat, bu hususta hiç bir şer’i delilin bulunmadığını söyledi.

Bunun üzerine Gavs (k.s) Hz.leri önceki verdiği emri geri aldı ve bu zikri bize yasak etti. Zira iki alimin ittifakla fetva vermeleri yeterliydi.

Bunun yanında eskiden beri köylerde şöyle bir âdet vardı. Ramazan-ı şerif ve Kurban Bayramı´ndan önceki gecelerde Rahman süresi okunurken hep bir ağızdan tekbir getirildi.

Gavs (k.s) Hz.lerine bu husustaki görüşünü sorduğumuzda bize şöyle dedi: "Bu hususta hiç bir şey diyemem. Lâkin şer´î bir delil bulunana kadar benimseyemem." buyurdular.

Bu sözünden biz anladık ki bu hususta şer´î bir delil aramamız icab ediyor. Hemen Siirt müftüsüne haber gönderdik. Gelen fetvayı Gavs (k.s) Hz.lerine vermek üzere cebime koymuştum.

Fakat ben fetvayı kendilerine vermeden önce, aynı konuyu Gavs (k.s) Hz.leri Şeyh Halid´e sordular.

Şeyh Halid bu âdetin şeriatta yeri yoktur deyince ben de Gavs (k.s) Hz.leri mesele aydınlanıncaya kadar bu adete uymamızı men ettiler.

Ben de bu ara Siirt müftüsünden gelen fetvayı kaybetmiştim. Böylece bu meselelerin aydınlığa kavuşmasını beklemekten başka bir çaremiz kalmadı. Gavs (k.s) Hz.lerinin şeyhi Seyyid Tâhâ (k.s) Hz.leri bir âdab kitabında bahsi geçen bu zikri yapmayı emretmişti.

Fakat adı geçen kitapta sabah ve akşam namazlarından sonra ve tesbihattan önce söylenen on tehlilin sünnet olup olmadığı hususunda hiç bir kayıt yoktu.

Bu sebepten Gavs (k.s) Hz.leri kendileri bu tehlîl zikrini yapmazlardı. Akşam namazını eda etmek için camiye gittikleri bir gün namazdan sonra cemaatın adı geçen zikri yapmadıklarını gördü, bunun sebebini sordukları zaman kendisine;

"İmam bize zat-ı âlinizin yapmamamızı emrettiğinizi söyledi" dediler. Gavs (k.s) Hz.leri bu cevaba çok celallendi ve şöyle buyurdular: -Allah´ın gazabı benim adıma yalan söyleyenin üzerine olsun!

Ben şeriatta yeri olan bir zikri nasıl yasaklarım. Benim çekmeyişime gelince, Şeyhimin bana bu zikri değil de buna benzer başka bir zikri bana vermesinden dolayıdır.

Şeyhimin bu emrini göz ardı edemem. Zira onun emrinde bir hikmet ve fayda olduğuna kesinlikle inanıyorum. Nakşibendî tarikatına bağlı büyüklerimizin yazdıkları kitapların çoğunda cehri zikir yasaklanmıştır.

Bu âdab o kadar yayılmıştı, bütün sesli zikirlerden ve kıraatlardan kaçınır duruma gelmiştik. Bunun üzerine Gavs (k.s) Hz.leri bir gün şöyle buyurdular. -Bütün cehrî zikirler ve kıraatler yasaklanmamıştır.

Belki de sesli ve sessiz okunması bir şer´i delile dayanmayan zikir ve kıraatlerin sesli okunması yasaklanmıştır. Cehri okunması şer’i bir delile dayananlar sesli okunabilir.

Meselâ bayramlarda getirilen tekbirler, mevtaya verilen telkin ve benzeri gibi."

Ben (Seyda-i Tâğî) bir gece ailemle oturuyordum. Saliha bir hanım içeri girdi. Hanımımda dışarı çıktı, kapı açıktı,

dışarıda bir lahza kaldı. Sonra yine geldi. Ertesi gün Gavs (k.s) Hz.lerinin yüce meclislerine vardığımda meğer ki evdeki o duruma muttali olmuş, celallenip elindeki değneğini eline alarak azarladı ve "seni bu değnekle döverim” dedi. Bana rahmet etti.

Celâlle "nisbet sahibi olduğunu bilmelisin " diye ikaz etti. Gavs (k.s) Hz.lerinin şeriata uygun hareket ettiklerine birçok delil vardır.

Bunlar saymakla bitmez. Meselâ bu delillerden birisi de, onun kapısında bulunmuş meczuplarda bile şeriatın hükümleri tahakkuk etmiştir.

Nitekim bir seferinde, bir kadın sûfiye cübbemin kolları elimin üzerindeyken elimi öpmüştü, öyle ki elimle irtibatı hiç olmamıştı.

Bu durumu gören deli bir kadın "bu yaptığınız şeriata muhaliftir" dedi. Gavs (k.s) Hz.lerinden bereketlenmek isteyen kadınlar, eteklerini öperdi.

Şeyh Abdullah, Şeyh Zekeriya Ensârî tarafından yazılmış kitabın kenar şerhinde "Marufu Emret" başlıklı bölümünde şöyle diyor:

-Şeriatın hükmünü emredenin mutlaka adil olması gerekmez.

Meselâ, içki mübtelâsı bir kimse namahremle oturmayı men edebilir.

İmam-ı Gazalî´ye göre de bir kadınla zina yapan erkek ona yüzünü saklamasını emredebilir.  

ŞEYH ABDURRAHMÂN-İ TÂĞİ (KS) MÜBAREK SÖZLERİ

Hicri 1291-1296 yılları arasında rabıta, rabıtanın çeşitleri, rabıtanın şekli ve faydaları hususunda Abdurrahmân-ı Tâğî Hz.lerinin söylemiş olduğu mübarek sözleri okuyacaksınız. 

Hicri 1291 senesinde Hamurit´de Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hz.leri buyurdular ki:

-Seyr-i sülûkum esnasında Seyr-i ilâllah makamının nihayetinde Gavs (k.s) Hz.leri bana, sana rabıtamı kesecek derecede bir atiye verilmedi mi?diye sordu.

Ben de kendisine verildi, fakat ben rabıtamı kesmedim, diye cevap verdim. Bilâhare kendisine dönerek “rabıtayı kesmemenin ne gibi farkı var?” diye sordum.

Bana "rabıtayı kesmemenin kemâle erişmeye faydası var" diye cevap verdi.

Seyda-i Tâğî (k.s) yine bu tarihte Tercünk´te halvette bulunduğu sırada şöyle buyurdu:

-Mürit virdini çekerken kıbleye karşı teverrük oturuşuyla oturup rabıtalı haliyle bulunmalı ve yüzünü temiz bir örtü ile örtmelidir.Bu müstehabtır.

Seyda-i Tâğî (k.s) yine aynı tarihte Cukreş köyünde iken kendilerine "Mürid günlük virdini şeyhinin bulunduğu evde yapabilir mi?"diye sordum. -Hayır, böyle yapmak doğru olmaz, dedi.

Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hz.lerine: -Akşamla yatsı namazı arasında şeyhin yanında rabıta mı yapılmalı yoksa kalb-i vukuf mu yapılmalıdır?sorusunu şöyle açıklıyor.

-Gavs (k.s) Hz.lerinin huzurundayken bazı kişiler rabıta yapardı. Bazıları da gözlerini yumar kalb-i vukuf yapardı. Rabıta yapanları men etmezdi.

Bence üstad Hz.lerinin kanaati, kalb-i vukuf yapılmasının daha iyi olduğun yönündeydi.

Kendilerine: -Akşamla yatsı arasında virdimizi çekmemiz caiz midir? diye sordum.

Bunun üzerine; -O vakit rabıta vaktidir. buyurdular.

Zikir için en güzel vakit sabah namazından sonraki vakittir.

Abdurrahmân-i Tağî (k.s) Hz.leri rabıta ile ilgili bir soru üzerine Gavs (k.s) Hz.lerinden naklen şöyle cevap verdiler.

Hâce Ubeydullah Ahrar (k.s) Hz.lerinin tarifine göre rabıta şöyledir. Mürid iki kaşı arasında hayali bir göz ile mürşidinin alnının ortasına bakar.

Gavs (k.s) Hz.leri diyor: -Ben bir müddet böyle yaptım. Lakin vücuduma bir ağırlık çöktü. Halimi Şeyhim Seyyid Tâhâ (k.s) Hz.lerine arz edince, bana bu ağırlığı gidermem için bir müddet rabıtayı kesmemi söyledi.

Bu rabıtaya devam edilince fena hasıl oluyor. Bilhassa fenafişşeyh, bilâhare fenafillah ...

Bir gün Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hz.leri buyurdular:

-Rabıta: Mürşidin suretinden yayılan nurun , müridin her tarafına yayılıncaya kadar, mürşidin suretine bakmaktır. Sonra mürid, mürşidinin sureti için kalbinin hizasında bir boşluk farzedip mürşidin suretini buraya yerleştirmeli.

Bilâhare tüm duyu organlarını buraya teksif edip bakmalıdır, tüm dikkatini yöneltmelidir.

Öyle ki müridin bütün azaları (göz, kulak vb.) mürşidin azaları haline kavuşur. Gözü, kulağı hep onun gözü kulağı gibi olur. İşte o zaman manevî olarak müridin vücudu, mürşidin vücuduna benzer.

Bu bir haldir. Nisbet artar, iki kalp bir müşahedeyi temin için yapılır." Ve bir şiir okudular:

''Sen kalplerin şeffaflığında, kalbler arasında akarsın,

Göz pınarlarında göz yaşlarının aktığı gibi.

Kalbin, benim kalbimin boşluğuna girer.

Bedenlere ruhun girdiği gibi.''

Şiiri okuduktan sonra sözlerini şöyle bitirdiler. -Bu şiir kalb ile kurulan rabıtaya işarettir.

Az önce tarifi geçen rabıta da budur Müridlerden bazısı Seyda-ı Tağî (k.s) Hz.lerine:

-"Rabıtam kalbimde beliriyor" demeleri üzerine cevaben buyurdu:

-Zaten bazı meşayih rabıtayı öyle talim etmişlerdir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) den sordular:

-Efendim nerede olursam olayım rabıta bana gelmiyor. Ben rabıtamda kendimi sohbet yerinde buluyorum. Cevaben buyurdular:

-İnsanın istediği yanına gelmeyince o onun yanına gider. Şeyhini yanına getirinceye kadar tekrar tekrar gider. Böyle Rabıtanın gayesi: Nefsi öldürmektir.

İnsanın nefsi tıpkı bir yılan gibidir. İki başı vardır. Biri göbeğinin altında bulunurken, diğeri alnının ortasından dışarıya çıkar.

Bazı hayvanlarda olduğu gibi bu yılanında bir çok ayakları, kolları vardır.

İnsanın bütün vücudunu dolaşmış ihata etmiştir.(Yani nefis vücudun bazı yerlerine kök salmıştır) Alında bulunan, göbeğin altında bulunandan daha tehlikelidir.

Rabıta alın karşısında hayal edilerek yapılınca, nefis yılanının buradaki başı, rabıtanın bereketiyle öldürülür.

Sözlerinin burasında söylediklerini doğrulayan şu mısrayı okudu:

"Nefs ancak şeyhin gölgesi ile ölür"

Daha sonrada şu beyti okudu.

''İskender’in ayinesi Cem´in kadehidir,

Ona bak da, Dara´nın memleketinin durumu gözün önüne gelsin. ''

"Meşhur İskender ordusuyla Dara´nın memleketini kuşatır. Dara bu orduya karşı şöyle bir hileye başvurur. Erkeklerin menileri ve kadınların menilerini bir arada toplar ve bunları karıştırır. Bir kazana doldurur. Kazanı ateşin üzerine koyar ve kazandan bir yılan çıkar. Bu yılanı gören İskender´in askerleri ölür ve vücutları dağılır.

Bunun üzerine İskender veziri Aristo´ya danışarak bir ayna yaptırır. Bu aynayı yılanın karşısına koyar. Yılan aynada kendi aksini görür görmez dağılır ve ölür.

Askerler yılandan kurtulur ve Dara´nın ülkesini fetheder."

Başka bir sohbetinde "Kalpteki rabıtanın faydası, vesvese ve hatıraları gidermesidir" buyurmuştur.

Bir gün Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hz.leri "Acziyet halinde iken Şeyhim bana başımın üstünde rabıta kurmamı emrediyor" dedi.

Devamla şunları söyledi "Bu çeşit rabıtanın yararı çoktur. Zira şeytanı ve nefsi daha çabuk kovar"

Seyda-ı Tâğî (k.s) buyurdu: -Baş üzerinde beliren rabıtanın, rabıta sahibi ile konuşması, kalb ve yüzün karşısında düşünülerek yapılan rabıtalara göre daha doğru çıkar.

Rabıtanın bu şekli diğerlerine göre şeyhe karşı hürmeti daha çok artırır. Seyda-i Tâğî(k.s) buyurdu:

"Rabıtada konuşma durumunda bu konuşmayı şeriata arz etmeli. Uygunsa amel eder, değilse amel etmez.

Şeriatla ilgili bir mevzu ise onunla amel edebilir." Seyda-i Tâğî (k.s) buyurdu:

"Rabıtada konuşma bir veya iki sefer olduğunda önemsenmesin.

Üçüncü sefer vuku bulduğunda şeriata arz edilsin. Rabıtada gelen sözlerin en doğrusu cihetsiz olarak kalbe gelendir.

" Seyda-i Tâğî (k.s) buyurdu ki:

"Baş üzerinde rabıta kurmanın başka bir şeklide şöyledir. Mürid şeyhinin suretini başı üzerinde çadır yapar.

Dünyada ne varsa hepsinin bu çadırda kaybolduğunu hayal eder.

Bu hayalinin canlandırmayı sürdürünce bir müddet sonra kendisinin de o çadırda yok olduğunu görür."

Seyda-i Tâğî (k.s) buyurdu: - Rabıtanın nuru güneşin ışığına, zikrin nuru ise lambanın ışığına benzer.

Rabıta ile meydana gelen fena daimi olur. Zikir ile hasıl olan fena bazen zail olabilir.

Rabıta asla terk edilmez. Hatta şeyhlerden birisi "zikirde şuhut halinde iken rabıtanın başı bana zahir olursa, o rabıtanın başını keserim" demesinden dolayı azarlanmıştır.

Vasıl olmakta rabıta yolu, vukuf-u kalbî yolundan daha kısadır. "Tarikatımız rabıta yoludur."

Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) buyuruyor:

Rabıta iki çeşittir.

1. Şeklî rabıta: Rabıtanın bu şekli, şeyhin suretini hayal etmektir.

2. Hayalî rabıta: Her yerde şeyhi yanındaymış gibi farzetmek.

Onun himmeti âlilerini daima üzerinde hissetmek. Faydalı ve zararlı her şeyi, günahlar ve hatalardan uzak durabilmeyi sadece şeyh´inden bilmektir. Abdurrahmân-i Tağî(k.s) Hazretleri:

"Falanın rabıtası gelmiyor" şeklindeki bir soruya cevaben şöyle buyurdular.

"Zararı yok, çünkü rabıta, kalbi rabıta üzerine toplamaktır."

Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hazretleri yine bir gün İmam-ı Rabbani (k.s) Hazretlerinden naklen şunları söyledi:

- Rabıta, kanın damarlarda dolaştığı gibi damarlarda akmadıkça terk edilmez.

Başka bir sefer şöyle buyurdular: -Rabıta manevî hale gelmedikçe rabıtanın ne kendisi belirir ne de faydası ortaya çıkar.

Rabıta yapılacak olan şeyh seyr-i sülukunu tamamlamış ve "mercû" (geri dönüş) haline ermiş olmalıdır. Seyda-ı Tağî (k.s) buyurdu:

Mürşid rabıtanın keyfiyetini müride öğretseydi mürid erken maksadına ulaşırdı.

" Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hazretleri şeyhinden naklederek şöyle dedi: "Şeyhlerden biri mürşidi yan tarafındaymış gibi rabıta yapılması şeklini ortaya koydu."

Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hz.leri buyurdular ki: -Bu Tarikat-ı Âliye de, rabıtanın çok ehemmiyeti vardır.

Hatta namaza başlarken de rabıtalı olunmalıdır.

Buradaki rabıtanın şekli, şeyhi, üzerine bir elbise gibi giydirmelidir.

Fakat rabıtanın bu şekli mürid için çok zordur.

Abdurrahmân-i Tağî(k.s) Hz.leri, Tercunk´ te iken 1293 senesinde şöyle buyurmuşlardı:

Yeni intisab eden mürid için üç türlü rabıta vardır.

1. İcmali rabıta: Mürid, mürşidini hiç görmemişse dahi, şeyhini yanındaymış gibi devamlı hayal etmesidir.

2. Şeklî rabıta: Mürid, mürşidinin suretini belirli zamanlarda karşısında var sayıp iki kaşı arasında mevcud olduğu kabul edilen bir gözle, bu surete bakmalıdır. Salikler için ikindiden sonra, yatsıya kadar olan vakti belirledi. Akşamdan biraz evvel istirahat için gözün açılmasını caiz gördü.

3. Aklî rabıta: Rabıtanın bu şeklinde mürid, şeyhini kendisi ile Allah arasında vasıta olarak düşünmeli, zararı ve faydayı şeyhinden bilmeli, devamlı şeyhini hoşnut etmek için gayret etmeli, hoşlanmadığı şeylerden kaçınmalıdır. Rabıtanın bu şekli en üstün rabıta çeşitlerinden biridir.Devamlıdır ve hürmet duygusunu geliştirir.

Mürid, şeyhini kendisi ile Allah (C.C) arasında vasıta olarak düşünüp, şeyhini hoşnut etmek için devamlı surette gayret ederek, hoşlanmadığı şeylerden kaçınmakla birlikte zararı ve faydayı ondan bilmezse de bu rabıta şekli de en güzel rabıta çeşitlerindendir.

Aklî rabıtanın bu ikinci şekli, birinci şekli kaybolduğunda baş vurulacak geçici bir rabıtadır. Yine bir gün Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hz.leri aynı tarihte rabıta üzerine şöyle buyurdu:

1- Mürid, şeyhini Allah´a vâsıl eden bir vesile, rehber olarak tefekkür     eder.
2- Mürid, şeyhini kendisi için bir ayna kabul eder.
3- Mürid, kendisini şeyhinde fâni olmayı düşünür. 

SOHBETİN FAZİLETİ

Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hz.leri buyurdular ki:

-Yolumuz sohbet yoludur, tarikatımızdan olmayanları sohbetimize almaktan alıkoymuyoruz.

Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hz.leri 1293 yılında şöyle sohbet buyurdular: İnsanlara hayret ediyorum, niçin sohbeti istemezler, niye sohbet meclisine katılmazlar, niye sufilerin arasına katılmazlar?

-Oysa sufilerin ev sahibi Hz. Allah (C.C), teşrifatçısı Hz.Ali (k.v), sakisi Hz. Hızır (a.s)´dır.

Onların makamından daha yüksek bir makam yoktur.

-Şayet sohbet etmek için yedi kişi bir araya gelse, bu mertebeye erişebilirler. Zira umulur ki aralarında bir Allah (C.C) dostu vardır.

Sohbet arasında uyanık olan kimse kalbini mürşidinden hiç ayırmayan kimsedir. Bu kişinin kalbine feyiz akar.

-Günümüz meşayihinin büyüklüğünün hikmeti şudur: Kalblerine devamlı fuyuzât-ı Rabbani gelir. (Devamlı olarak bu kelimeyi bir kaç defa tekrar ettiler.)

Zira günümüz gaflet asrıdır. Bu sebeple insanlar arasında kalbini uyanık tutanların kalbine fuyuzât gelir.

İşte böyleleri kendi hisselerini aldıkları gibi başkalarına da sahip oluverirler ve azametli olurlar.

Hz. Musa (a.s) azametli idi. Zira Firavun´un öldürdüğü çocukların feyizlerine de sahib olmuştu.

Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hazretleri; Nurşin´deki hanelerinde, azizandan bazıları ve Süleyman Efendi´nin halifeleri huzurunda bana dedi:

-Dinlediğin sohbetlerin mühim kelimelerini kayd etmelisin.

Ben de zat-ı âlilerine: -Bu işi bir müddettir bıraktım, dedim.

"Niçin bıraktın?"diye sordukları zaman kendilerine cevaben şöyle dedim: -Zira zat-ı âlinizin "kelimelerin sözünü almak değil nisbetini almak gerekir" dediğinizi duydum.

Başka bir sohbetinizde de: -Manası ve nisbetini anlamadan, onlara göre nefsi terbiye etmedikten sonra kelimeleri kaydetmenin ne faydası var? buyurdunuz. Bu sebeple kelimâtınızı kaydetmenin faidesiz olduğu kanaatine vararak yazma işini terk ettim.

Bu beyanım üzerine bana; O sohbetimden maksat kelimâtı yazmaktan vazgeçirmek değildi. Aksine o sözlerim yeni ve başka bir emirdi, diye cevap verdiler.

Bu hadiseden önce bana bir kaç defa daha sohbetlerinden bazı cümleleri kaydetmemi emir buyurmuşlardı.

Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hz.leri yine aynı köyde hâne-i saadetlerinden bir gün "Sofi Halid-i Kerpeykî´nin sohbetlerinden anladım ki muhabbet cezbesiyle birleşen manevî uyanıklık, cezbesiz ve muhabbetsiz uyanıklıktan yeğdir." ve bu sözü "sohbet yolu ile muhabbet tahsil etmek ve neticede uyanık olmak" olarak şerh etti.

Abdurrahmân-i Tağî(k.s) Hz.leri buyurdular ki:

-Vaaz ile sohbet arasında çok fark vardır. Şöyle ki sohbet cezbeden gelir. Yani muhabbet ile husule gelir, oysa vaaz böyle değildir. Ayrıca ilâhi sohbete iştirak edip dinleyenlere feyz ve nisbet geldiğinde hem dinleyiciler hem de sohbet eden feyz ve nisbet alırlar.

Vaaz ise böyle değildir, gelen feyz dinleyicilere akar. Sohbet eden sûfi kendi gönül deryasından konuşmalıdır. Şeyhin durumu değişiktir. O´nun başka deryalardan söz etmesi lazımdır.

Bir başka seferinde buyurduğu "Müridin nisbeti şeyhin nisbetinden daha çoktur" sözü böyle açıklanmış oldu. Zira mürid vahdet deryasında gark olmuş olabilir veya rabıta halindedir.

Üstadın rabıtasında olsa da, Üstad´dan dolayı Allah´ı (C.C) tefekkür etmiş olur.

Neticede her iki durumda da vahdet denizine dalmaktadır. Bu mübarek sözlerinden anladım ki, şeyhim burada "mürid hiç bir zaman derya-i vahdetin dışına çıkamaz, mürşid de devamlı olarak müridini düşünür."

Şeklindeki sözlerinin şerhini yapıyorlardı. Şu beyitle sohbetlerini bitirdiler. Ben senin peşindeyim, Oysa sen başkasının peşinde.

Seyda-i Tağî (k.s) Hz.lerinin açıklamasına göre bu beyit, mürşidi kendisinin peşinde koşarken, müridin dünyalık meselelerle uğraşmasına işaret etmektedir.

İbrahim Çokreşî (k.s) diyor ki: Şimdi üstad hazretlerinden anladığıma göre vaiz ile şeyh arasındaki farkı açıklamak istiyorum. Hatta yazdıktan sonra şeyhime gösterip tashihini isteyeceğim. Bu husustaki kanaatlerim şöyledir. Şeyh bir başkasının feyz deryasından istifade ederek sohbet etse bile Rabbinin muradı uyarınca sohbet eder.

O aynı zamanda cezbenin zirvesindedir. Oysa vaiz öyle değildir. O başkasının deryasından istifade etse bile yine de nefsinin arzularına mukayyet kalarak konuşur. Bunun yanında şeyh söylediği sözlerle hemhal olur, yani yaşar.

Bu duruma uymadıkça konuşmaz. Oysa vaiz öyle değildir. O kendisinin uygulamadığı nasihatleri başkasına verebilir. Bu yazmış olduklarımı bilahare şeyhime tashih etmesi için gösterdiğimde "Bu söylediklerin doğrudur. Şu var ki, söylediklerin sadece dünyevî menfaat peşinde koşan vaizlerle, şeyhin arasındaki farkı ortaya koyuyor." dedi ve sohbetlerine şöylece devam buyurdular:

-Sohbet eden kişi ve mürşit ile vaiz arasındaki esas fark şudur: Sohbet ehli ve mürşit, müşahede ve muhabbetin cezbesiyle sarhoş olarak sohbet eder. Vaiz ise havf ve reca saikasıyla vaaz eder. Çünkü müşahede haliyle yetişmemiştir.

Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hz.leri şöyle buyurdular:

-Yine intisab eden sûfilere talimatı sağlam bina ediniz, onları güzelce eğitiniz. Bildiğiniz şeyleri sohbet üslûbu içinde öğretiniz. Tarikatın âdabını onlara güzelce belletiniz.

Eğer bazı sûfiler müridliklerini zamanla kaybediyorlarsa sebcb âdâb ve eğitim eksikliğidir. Abdurrahman-ı Tâğî (k.s) Hz.leri daha önce bir kâfire ait olan bir evde sohbet ederken şöyle buyurdular:

Cehri olarak Kur´an okumak ve sohbet, evlerden zulûmâtı kaldırır. Onun için bu evin sahibi bildiği sureleri cehri olarak okusun.

Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hz.leri şöyle buyurdular

-Ashab-ı Kiram (r.anhüm), Hz. Peygamberimiz Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in sohbetine iştirak ettiklerinde ara sıra söze katılarak sohbeti arttırırlardı. Sizde öyle yapın ki sohbetimiz vaaza dönmesin.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hz.leri sohbeti teşvik için şöyle buyurdular:

-Sohbet peşinde koşmayı severim. Nerede sohbet ehli varsa oraya gitmek isterim.

Mümkün mertebe hiç bir dervişin sohbetini kaçırmak istemem. 

Zikir ve Vird

Abdurrahman-ı Tâğî (k.s) Hz.leri vird hususunda şöyle buyurdular:

Bu tarikat-i Aliye-i Nakşibendiye mensupları, cehrî olarak vird çekmezler. Kim vird maksadıyla kendisine verilen zikri yani Allah (C.C) veya Lâilâheillâllah kelime-i tayyibelerini sesli olarak dört sefer söylese tarikattan düşerler.

Abdurrahman-ı Tâğî (k.s) Hz.leri:

Gözler açıkken ve kıbleye dönmeden yapılan zikir üstadın verdiği dersin yerine geçer mi? şeklindeki bir soruya

-Üstadın emrettiği dersin yerine geçmez, dedi. Kendilerine vird esnasında teverrük oturuşunun aksi olan (âdâb oturuşu denilen) oturuşla oturmanın şart olup olmadığını sordum. Bana cevaben buyurdular ki:

-Gavs (k.s) Hz.lerinin kesin bir şart koyduğunu söyleyemem (Üstadın kendisi de şart olmadığına meyilliydi) Ancak kalb-i vukûfî´nin çok önemli ve elzem olduğunu beyan ettiler.

Çünkü Nakşi âdabında kalb-i vukûfînin temini çok önemli bir âdâbdır, çok önemli tutulmuştur.

İşte bu sebebden dolayı Gavs (k.s) Hz.leri çoğunlukla aksi teverrük (âdâb oturuşunda) oturur bazen ayakları ağrıdığında değiştirirdi.

Zikirden maksat tevhiddir. Yüce Allah´ın birliğini dile getirmektir.Hatta tesbih tanelerini bir eksik mi veya fazlamı çektim diye takılmamak gerekir.

Çünkü virdleri söylemekten maksat haldir. Bir eksik veya fazla olmuş ne çıkar.Allah´ım bizi hayırla karşıla. Onu gözümüzün nuru eyle.Âmin...

Abdurrahman-ı Tâğî (k.s) Hz.leri:

-Mürid bütün âdaba riayet etse de abdestli olmasa âdâb zikri sayılır mı? Şeklindeki bir soruya,

" Hayır, sayılmaz" diye cevap buyurdular.

Abdurrahman-ı Tâğî (k.s) Hz.leri, Gavs (k.s) Hz.lerinden naklen şöyle buyurdular:

-Mürid zikrederken aksi teverrük âdâb oturuşu şekli üzere oturmalı, gözlerini yumup, dilini damağa yapıştırmalı, tesbihini kalbi hizasında tutarak ‘Allah, Allah’ demeli, nefesini tutmamalı, her yüzde kalbine müteveccihen “ilahi ente maksûdî ve rıdaike matlûbî” demeli, bunu derken nefesini tutmamalı.

Böylece beş bin kere zikretmelidir.

Abdurrahman-ı Tâğî (k.s) Hz.leri buyurdular ki: -Mürid vird söyleme niyetiyle zikretmeli, sayıyı doldurmak için öyle hızlı söylememeli.

Sevgilisinin ismini çağıran bir âşıkın tutumu ile söylemeli. Böyle olursa yolunda ilerler.

Abdurrahman-ı Tâğî (k.s) Hz.leri buyurdular ki: -Hangi işi yaparsan yap mutlaka Allah´ı zikret.

Çünkü böyle olursa kalbin mutmain olur, huzura kavuşursun.

Bilahare zikretmenin, kalbinin rabıta kurması hususunda kendisine yardımı olduğunu buyurdular.Ve şu ayetle sohbetlerini hitam buyurdular:

"Dikkat, kalbler ancak Allah´ı zikretmekle tatmin olur." (Ra´d 28) 

TEVECCÜH , HATME VE SOHBET

Abdurrahman-ı Tâğî (k.s) Hz.leri şöyle buyurdular: -Teveccüh sırasında müridlerin aksi teverrük ile düzgün bir şekilde oturmalarını tâlim ediniz.

Sadat-ı Kiram, hatmelerde okuyanların az olmalarını makbul tutmuşlardır. Hatme halkasında dinleyicilerin çok, okuyanların az olması iyidir.Zira onlar daha uzun süre rabıta halinde kalarak daha çok fayda ve feyz elde ederler.

Abdurrahman-ı Tâğî (k.s) hazretleri buyurdular ki: -Sohbetin aslı sükuttur.Ve bana dönerek -İnsan sükut ederse muhabbet nasıl zahir olur? sözünü açıklamamı istediler.

Ben de kendilerine “Üstadımız daha iyi bilir” diye cevap verince, bana “Allah ve Resulü daha iyi bilir” diye cevap verdikten sonra şöyle buyurdular:

Bilesin ki muhabbet ruhun sıfatıdır. Lakin onun engelleri nefsin arzulandır. Buna göre kalbini bir noktaya teksif ettirince orada muhabbet meydana gelir. Bu açıklamadan anlaşıldığına göre;

Muhabbetin kalbinde zuhur etmesini isteyen bir kimsenin kalbini bir noktaya teksif etmesi ve nefsinin arzularına engel olması gerekir.

Mürid sohbete iştirak etmesine rağmen kalbinde muhabbet zuhur etmiyorsa, bunun sorumlusu şeyh değil müriddir.

Zira kalbini toplamak ve nefsini şehvetlerden men etmek müridin vazifesidir.

Abdurrahman-ı Tâğî (k.s) Hz.leri buyurdular ki: -Müridlere sohbette bulunmanın âdabını öğretiniz.

Sohbette bulunmanın âdabı, müridin kendi kalbini mürşidinin kalbine karşı tutmaktan gafil olmamasıdır. Ancak böyle olursa sohbetten istifade edebilir.

Çünkü tecelli-i ilahi, sohbet esnasında iner ve sûfiler arasına dağılır. Gafil olmayan kimsenin kalbine girer.

Gafil olan kimseden ayrılarak uyanık olana gider. Tecelli duman veya buhar gibidir. Onu ihlas, teslimiyet ve muhabbet sahibi kimseler fark edebilir.

Müridlere teveccühte bulunma âdabını da öğretiniz. Teveccüh esnasında mürid şeyhini Hz. İsa gibi tefekkür etmelidir.

Hz. İsa´ya hastalar müracaat etmekte, o da onları tesirli ilaçlarla tedavi etmektedir. Kendisi de manen hastadır. Başka çaresi de yoktur. Tedavi meclisinde bulunuyor.

Umulur ki tesirli ilaçların kokusu burnuna gelir ve bir nefes alır da tedavi olur. Bir başka sefer teveccühte bulunmanın âdabını Abdurrah-mân-i Tâğî (k.s) Hz.lerine sorulduğunda Gavs (k.s) Hz.lerinin halifesi Şeyh Halid-i Öleki (k.s) den naklen yukarıdaki şekilde tarif etti.

Ayrıca müridlere hatmenin adabını öğretiniz.

Mürid olanlara hatmenin tarifini yüksek sesle anlatmanın bir zararı yoktur.

Tarikatın temel rükunları olan muhabbet, ihlas, teslimiyet ve şeriata mütebeattan sonra, edeb ve üstada karşı saygı değerinde hiç bir şey yoktur.

Yeni tarikata girenlere muhakkak tevbe niyeti ile gusül yapmasını öğretiniz. Zira gusül yapmayan tarikata girmiş sayılmaz.

Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) Hz.leri buyurdular ki: -Tedbirli mürid, şeyhinin sohbetinde nefsinin kusurlarını, ayıplarını örterek buna karşılık kemal sıfatlarını açığa vurarak oturur. Üstad Hz.lerinin son sözü:

Mürid devamlı üstada hoş görünmeye çalışır oldu. Anladığıma göre, kemal sıfatlardan maksat, müridin yüzünde parlayan nurlardır.

Bu nurlar istiğfar ve tevbe nurlarıdır. Zira başka bir sohbetlerinde buyurdular ki:

Ben falan kadının halinde işlediği büyük günahların zulmetinin izini görmüyorum. Zira tevbe niyeti ile sohbete geldiğinde zulmetini kapatacak nur onda zahir oluyor.

Abdurrahman-ı Tâğî (k.s) Hz.leri buyurdular: -Gerek sözlü sohbette gerekse sükut sohbetinde, müridin kalb-i vukufî ile şeyhinden gelecek feyzi beklemesi gerekir. Sözlerine devam ederek sözlü sohbetle, sükût sohbeti arasındaki farkı da belirttiler:

-Sözlü sohbette hem kulak hem de kalb pay alır. Buna göre hem dikkatle dinlemeli hem de kalbini vukufa almalıdır. Oysa sükût sohbeti böyle değildir.

Kalbî vukufun faidesi; zahiri duyu organlarından göz ve burunla fayda ve nisbetin gelmesini hissetmesidir.

Vukûf, mutlak ve mukayyet olmak üzere iki kısımdır. Kayıtlı vukuf (önce) anlatılan vukuftur. Mutlak vukuftur. Mutlak vukuf Nakşibendiler arasında önceleri yaygındı. Daha sonra rabıta bariz olunca bu türlü vukuf terk edildi.

Nitekim Alaaddin-i Attar (k.s) Hz.leri müridlerine mutlak vukufu talim ederlerdi. Üstad Hz.leri sözlerini şöyle bitirdiler.

- Tarikatta aşağı doğru inildikçe, safiyet artar ve istifadeye yakınlık fazlalaşır.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hz.leri buyurdular ki: Bu gibi sohbetlerde kalbî vukuf kolaydır. Zor olan şey, zahiren sohbete yabancı düşen kelâm söyleyince kalbî vukufu sağlayabilmektir.

Mürid şeyhinde mutlak fânî ise söylenilen sözdeki ibret ve işareti anlar. Zira Şeyhini mutlak fânî bilmelidir. Mürid şeyhinin her söz ve fiilinde, bir ibret olduğuna inanmalıdır, değilse ihlası zayıftır.

Üstadın sözleri işaretlerden uzak ise o mutlak fânî değildir. Zira Allah´ın kelimeleri işaretten uzak değildir. Müridin işaretten arınması müstehaptır. Onun içindir ki, mürid şeyhinin her sözünü araştırıp ne demek istediğini anlamalıdır.

Eğer mürid şeyhinin sözlerini anlamıyorsa bunu bir teşbih, bir benzetme olarak kabul eder. Kur’an-ı Kerim´de inanılması gereken müteşâbih ayetler olduğu gibi üstadın sözlerinde de ihlası gerektiren müteşâbih sözler vardır.

Bu sözlerin açıklanmasını istemez. Çünkü istemek edebe aykırıdır. Caiz değildir. Zira şeyhinden manasını açıklamasını istediği hususlar öğrenip amel etmezse zarar eder. Çünkü kapalı sözler açıklanınca emir haline gelir.

Yalnız şu var ki, mürid sözleri şeyhine açıklatmadan kendisi idrâk ederse o sözlerle amel etmesi şart olmaz, yaparsa iyi olur. Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hz.leri buyurdular ki:

Bu tarikat ehlinin içine ihlas ve muhabbeti bulunan bir kimse gelir, âdabına uygun olarak hatmeye oturursa, halkadan çıkarılmaması iyi olur.

Fakat Mevlâna Halid, Seyyid Tâhâ ve Seyyid Sıbğatullahi´l- Arvasî (k.s) gibi büyüklerimiz bu tarikatta olmayanların hatmeye katılmasını kesinlikle yasaklamıştır. Ben böyle kimseleri men etmeme görüşündeyim. Fakat üstadımız bu konuda kesin bir hüküm belirtmedi.

"Tarikatın âdabını yazılı hale getirmek ve zabtetmek iyi olur.

Gusül abdesti almamış, yani tarikata girmek için şart ve talim edilen, adabları yapmamış tevbe niyetiyle gusül yapmamış olanlar kesinlikle teveccühe giremezler."

"Mürid başka şeyhin teveccühünden istifade edemez. Çünkü kalbini kendi şeyhinden başkasına nasıl yöneltebilir. Yöneltemeyeceği için ondan istifade edemez."

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir sohbetlerinde şu adabları söylediler: 1-Teveccüh yapılırken şeyh içeri girdikten sonra kimse konuşmaz.

Şeyh dahi zaruret miktarı konuşabilir. Gavs-ı Azam´m teveccühlerinde müridler şöyle rabıta kurarlardı:

Güneş ışıkları gibi ışıklar şeyhinden çıkıp, müridi istilâ eder ve sol memenin altında bulunan kalbe girer. Bu kalbde hayvanî hisler vardır (Hayvânî kalb).

Ayrıca bir kalb daha vardır ki; bu vücudun her tarafını kaplayan bir nurdur. Bunun başı, et parçasından ibaret olan kalbin içerisindedir.

Bu nur ancak mürşid-i kâmilin himmet ve vasıtasıyla idrak edilebilir.

2-Virdlerden önce; üç, yirmi bir veya yirmi beş defa istiğfar etmek, ayrıca Fatiha okumak tarikatımızın âdâbındandır.

Fatiha ve istiğfarın faydası şudur:

Büyüklere yalvararak medet isteyerek,varlığını (kendi benliğini) terk etmelidir.

3-Vird esnasında rabıta yapılır.

4-Virdleri yaparken, istirahat etmek maksadıyla veyahut da başka bir gaye için ara verdikten sonra virde başlamadan önce tekrar, istiğfar tevbe edilir.

Mürid, virdlerini bitirdikten sonra da istiğfar tevbe eder.

5-Farz namazlardan sonra, tevbe ve istiğfar etmek tarikatımızın âdâbındandır.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hazretleri bir gün şöyle sohbet buyurdular: -Mutlak fânî şeyh odur ki; kendi iradesinden sıyrılarak Cenab-ı Hakk´ın iradesine girmiştir. Yani yalnız Cenab-ı Hakk´ın buyurduğunu söyler ve gaye edinir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hazretleri bir gün atından düşüp bayıldılar, sonra şu sohbeti yaptılar:

Mutlak fânî şeyh, ne kadar zor durumda olursa olsun, yaşadığı her anın hakkını vermelidir. Çünkü, bu hâl onların sıfatlarıdır. Acaba ben attan düştüğüm anın hakkını verdim mi? O anı hatırlayamıyorum. O anın hakkı şudur: Hamd, şükür, istiğfar...

Büyük mürşidler kendi tarikatlarına sahip çıkarlar. Bununla beraber yüce eşiklerinin boş kalmasını sevmezler. Onların bir kısmının himmetleri kendi eşikleri bir kısmınki de yüce tarikatın varisleri üzerindedir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s), üstadı Gavs´ın (k.s) kendisine, münkirler ile ilgili şu hâtırasını anlattığını söyledi:

"Bir gece Zaho kadısının evinde misafir kaldım. Kadı münkir idi. Başka bir günde bir kilisede yattım. İnanın bu kadı´nın evinde ettiğim zarar, kiliseden daha fazlaydı.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hazretleri buyuruyor; bir gün Seyyid Tâhâ (k.s) şöyle buyurmuş:

"Bir münkirin bir lokmasını yiyen müridin kalbi kırk gün zikr etmez." Yine üstadım Gavs-ı Azam (k.s), münkirlerle beraber olmayı, kafirlerle beraber olmaktan tehlikeli sayardı.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) diyor; münkir, mürid için zararlıdır, ama şeyh için faydalıdır. Biz bir gün Gavs ile beraber bir beldede misafir idik, yemek ikram edildi Gavs (k.s) dedi,

"Bu yemeği sen (Abdurrahmân-ı Tâğî) ve Şeyh Bahâuddin yemeyecek, "biz yemedik; ama mübarek kendisi yedi. Sebebi şöyle imiş;

şeyhler kendi münkirlerinin yemeğini yemekle, kendi varlıklarını inkar ederler. Bu inkar şeyhler için büyük faydadır. Müridin durumu ise değişiktir.

Şöyle ki; mürid, münkirin yemeğini yemekle, mürşidini inkar ediyor sayılır. Bu durum ise müride çok büyük zarar verir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hz.leri bir sohbetlerinde şöyle buyurdular:

-Büyüklerin hali çok değişiktir. Şöyle ki; bizlerce çok önemli olan şeylere bakarsınız onlar için hiç önem vermez. Bizce önemsiz olan şeylere ise çok önem verirler.

Büyüklerin öfke ve itirazı iki çeşittir:

Birisi odur ki tenbih maksadı ile diğeri ise helak maksadı ile olandır. Tenbih maksatlı öfkeleri şudur: yoldan çıkmış kişilere vurarak, onları uyarıp helâke gitmelerini önlemek maksadı iledir.

İkincisi ise: muhatablarının helakini diledikleri an, onların imanı gidinceye kadar dinmeyen öfkeleridir. Allah korusun. Siz Gavs-ı Azam’ın (k.s) bazı münkirlerine bakınız, dünyadan hiç zarar görmezler. Halbuki küfür alametleri onlarda görülüyordu.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s), halka açık olan sohbetlerinin birisinde şöyle buyurdular:

-Bir defa keşif yolu ile elimde bir şey gördüm. Baktım ki akreptir, hemen yere attım.

Gözlerimi açıp baktım; ayıya benzer bir hayvan onunla oynuyor. Tekrar dikkatli olarak baktım. O hayvan domuz.

Mübarek böyle sohbet buyurunca ben (İbrahim Çokreşî) (k.s) kendilerine dedim: -Efendim, bu hayvan neye işarettir.

Cevaben dediler: -O domuz kılığına sokulmuş bir insandır. Üstad Hz.leri ile önceleri çok ihlaslı, sonraları münkir olan bir kişiden bahsettik.

Ben üstada dedim: -Efendim domuz tipindeki herhalde o önceleri ihlaslı sonraları münkir olan zattır. Üstad (k.s) dedi:

ihlaslı bir mürid iken mürted olan bir kişinin hayvan tipine gireceğine mürşidler ittifak etmişlerdir.

Bu olaylar bana anlatıldığı zaman, o adama tevbe ettirip gusül aldıracaktım. Çünkü hayvan tipine giren bir adam dünyada iken tevbe ederse eski haline döner. Öldükten sonra ise eski haline dönmesi imkansızdır.

Çünki imansız gitmiştir. Gavs´ın zamanında zannederim ki, münkirlerden imansız gidenler oldu.

Münkirlik, bir cehaletten dolayı olur; bir de ilimden dolayı. Cehaletten olan inkâr zarar bakımından ilimden olandan daha azdır. Münkirliğin en zararlısı hasedlikten mütevellid olandır.

Bakınız Ahmed Cami´yi (k.s) onbir kişi inkar etmiştir. Bu onbir kişiden on tanesinin ölümüne sebep Ahmed Cami´dir. Ahmed-i Cami´ye (k.s) onunun ölüp birinin sağ kalmasının sebebi sorulduğu zaman der ki:

"Bu kişinin münkirliği cehaletten dolayıdır. Bu kişiye dini ve dünyası için sâdâtların bir şeyi olmamıştır."

Seyda-ıTâğî (k.s) dedi: Bakınız, Hallac-ı Mansur´un ölümüne fetva veren kırk kişidir.

Bu zatlar alimdir. Otuz dokuzu Hallac´ın ölümünden sorumlu tutulmuştur.

Onların içtihadı Hallac´ın ölümüne sebeptir. Fakat te´vil etmediler. Dolayısıyla zarar gördüler. O bir kişinin ilmi o sözü tevil edecek seviyede olmadığından zarar görmedi.

Ben (İbrahim Çokreşî), Seyda´ya (k.s) vakıada görülen akrebin ne olduğunu sordum. Dedi:

Aynı domuz olan zattır. Düşmanlığını açıktan yaptığından o şekilde görüldü.

Abdurrahman-ı Tâğî (k.s) buyuruyor.

Halid Şehruzî (k.s) demiş ki: Mürid için ihlas ve muhabbet eksikliğinden mütevellid meydana gelen hâl ile bidadlardan meydana gelen hastalık çok kötüdür. Bu sözleri çok doğrudur diyen Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle devam etti:

Mürşid, müridinin her türlü hastalığını iyi eder. Yalnız ihlas ve muhabbet eksikliği ile, bid´adlardan dolayı meydana gelen hastalıklar hariç. Çünkü bu hastalıklar müridin istikametini değiştirir.

Mürid Sırat-ı Müstakim´den ayrılır; fakat bunların tedavisi mümkündür. Zina yapan zinanın büyük günah olduğunu bilir. Sonra pişmanlık duyar. Diğer ikisini işlerse günah işlediğini bilmez, pişman olmazlar.

Demek ki ilacın aslı pişman olmak, nefsinin kusurunu görmek. Üstad Hz.lerine yalvarıp sığınmaya bağlıdır

İnsan suretini kaybedip, hayvan suretine girenlerin alameti odur ki vaaz ve nasihatlerden etkilenmeyip, işlediği günahlara devam eder.

Ben (Abdurrahman-iTâği) münkirliğin imanı tehlikeye soktuğunu bildiğim için veli olduğunu söyleyen kişiyi inkar etmedim.

Yalnız şeyhimi inkar edenlere karşı cephe alırdım.

Münkirlik yapmazdım fakat cephe alırdım.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyuruyor: -Şeyhine (neden?) ve (niçin?) diyen mürid iflah olmaz.

Şeyhine itiraz eden müridin üzerine feyz kapıları kapanır.

Mürid, şeyhini kontrol edip ona itiraz edemez.

Abdurrahmân-i Tâğî´ye (k.s) şöyle bir soru sordum."Rabîa-tü´l Adeviye belki de hoş olmayacak bir kılıkla dışarı çıkmıştı.

Sevenlerden birisi dedi: Bu kıyafet senin ayıplanmana yol açar. Bu söz Rabia´ya bir itiraz sayılır mı?

Abdur-rahman-ı Tâği (k.s) dedi: Hayır sayılmaz. Çünkü bu bir nasihattir.

Sahabe-i Kiram (r.anhüm) da zaman zaman Hazreti Peygamber (S.A.V) nasihat ederlerdi; yalnız şu var ki üstad söz konusu olduğu zaman nasihat etmemek daha iyidir.

Nasihat itiraz gibi olmaz, zararı azdır. Gavs Hazretlerinin üç türlü sohbeti vardı:

Bir sohbeti vardı ki o mecliste hiç bir dünya ehli konuşamazdı, ikincisinde, halkın ihtiyaçlarını içine alan üçüncü kısım konuları konuşurlardı.

Bu tip sohbetten bizleri men ederdi. Bir sohbet meclisi ise yalnız kendilerine mahsustu, mizah üslubu ile sohbet ederdi.

Sadık bir mürid, mürşidinin bütün fiillerini teslimiyet ile karşılar. Bazı kitaplarda şöyle nakl ediliyor.

Abdulhalik Gucdevanî (k.s) Hz.leri zamanında yağmur yüklü bulutlara hükmeden bir gavs vardı. Bu gavs bulutlardan çok ihtiyaç duyulan beldeye yağmur yağdırmasını istedi. Lakin yağmur yağmadı. Bulutlar yağmuru sarp bir beldeye taşıdı. O beldeye çok yağmur yağdı.

Bu olaydan sonra Gavs dedi: "Ya Rabbî neden ihtiyaç duyulan yere yağmuru yağdırmadın da, başka yere yağdırdın? "Bu sözü üzerine Cenab-ı Hak tarafından Gavs´lığı alındı.

Köpek kılığında ve baygın halde yere düştü. Bu hali fark eden müridlerden birisi Abdulhalik Gucdevanî (k.s)Hz.lerine baş vurdu. O da dua etti, duası kabul oldu. Sonra bu Gavs´a eski makam ve mevki Allah (C.C) tarafından iade edildi.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hz.leri şöyle buyurdu: "Ehil olan kimseler, sohbetlerine oturmakla, şeyhlerin hangisinin hak olduğunu belirleyebilirler.

Talip olan kimse tarikat âdâblarnı beyan eden kitapları okumalıdır. Sonra sohbetine oturduğu kimsenin sohbeti, âdablara uygunsa o kimse şeyhtir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hz.leri bir mollanın kalbinde sohbet ve teveccühlere katılmasına, sûfilerle görüşüp konuşmak için birtakım kuşku veren havatır duyguları belirmesi üzerine özel sohbetinde şöyle buyurdu:

-Eğer ki kalbinizde beliren kuşku ve havatır duyguları ihlasın azalmasına sebeb oluyorsa bunun çaresi ikidir. Birincisi; böyle duygu ve düşünceleri kalbden atmaktır, ikincisi; başka bir mürşid-i kâmil bulup ona intisap etmelidir.

Yalnız bilmeniz gereken şu nokta vardır ki; gereken ameli bitirip kemalat sahibi olmadan şeyhlerin yanından ayrılanlar muradına ermemiştir.

Bu konuda Şeyh Nureddin Birivgî (k.s) istisnadır. Şeyhi kendisini reddettiği için başka bir tarikata intisap ettiği halde zarar etmedi.

Çünkü şeyhinin şeyhi olan Mevlana Halid Bağdadi (k.s) hata kendisinde olmadığı için nisbetini ondan kesmedi. Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hz.lerine bir gün sordum:

"Efendimiz, münkir öldükten sonra münkirliğinden vazgeçer mi?" cevaben, dediler: "Evet vazgeçebilir. Üstelik de bazı münkirlerin diğerlerine karşılık sorumlulukları vardır. Örneğin cahilliğinden mütevellid münkir olanlar böyledir.

Gavs´ın (k.s) yeğeni (kardeşinin oğlu) benim hocamdı. Hayatta iken mübarek Gavs’ın (k.s) münkiri idi. Ölümünden sonra benden, Gavs (k.s) dan şefaatçi olmamı taleb eyledi.

Ben de onun bu arzusunu Gavs´a (k.s) bildirdim. Mübarek Gavs (k.s) bir yıla yakın cevap vermedi. Sonra bir gün bana dedi: "O tevbe edip inkarcılığından vaz geçti. Bundan dolayı da affedildi."

Bir kişi eğer ki bir şeyhi inkar etse, bazı şeyhleri de kabul etse; bu durumda inkar ettiği şeyh Kutb-ı Azam ise hiç bir yerden nisbet alamaz.

Şayet inkar ettiği şeyh Kutup değilse kabullendiği diğer şeyhlerden nisbet alabilir.

Şeyh Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) diyor: Bir gün Gavs´ın (k.s) halifelerinden Şeyh Halid Ölekî ´nin (k.s) ziyaretine gittim. Namaz vakti gelince yanındaki medrese talebesini imamete geçirmedi. Bu davranışını anlayamadım.

Şu sebeblerden dolayı böyle davranabileceğini düşündüm.Ve bu talebe Gavs´ın (k.s) münkiridir, ya da Şeyh Halid varlık duygusundan kurtulmak için imamete geçti. Çünkü eski zamanlarda imamlık varlık duygusuna sebeb olduğu için kaçınılması gerekiyordu.

Şimdiki zamanlarda ise imamlık varlık duygusundan uzaklaşmanın alametidir.Çünkü imam olan kimse cemaatin arasında kendisinden daha yüksek dereceli birinin mutlak var olduğunu bilir.

Şeyh Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) üstada asla itiraz edilmeyeceğine, mürşidin anlaşılmayan söz ve davranışlarını mücmel ve müteşâbih olarak kabul edip, kendisine havale edilmesi gerektiğini ve büyüklerin eşiklerinin doğru olmayan kötülüklerden uzak olduğuna işaret ederek şöyle dedi:

-Gavs-ı Hizani´nin (k.s) Alican ve Aziz adında iki müridi vardı. Alican her şeyden uzaklaşarak, tamamıyla Gavs´a (k.s) teslim olmuş sadık bir muhabbet eriydi. Bu halinden dolayı yüce makamlara ulaşmıştır.

Gavs (k.s) Hz.leri onun hakkında: - Kuş gagasını suya daldırıp çıkarasıya kadar bile Alican´ın kalbi Allah´dan gafil kalmaz. Gün oldu Alican´ın kalbinde bazı vehimler belirdi.

Gavs´ ın (k.s) kapısındaki bir kısım mensupların görüşünde şeriata ters düşen hareketlerinden dolayı bazı itirazları oldu. Böyle bir düşünceden Allah´a (C.C) sığınırım. Fakat Alican kısa bir süre sonra tevbe edip itikadını düzeltti.

Kapılmış olduğu şüpheye kefaret olması için başka beldelere gitti. Bir zaman sonra Gavs´ın (k.s) dergâhına döndü.

Molla Aziz´e gelince, şeriat yolundaymış gibi görünerek, insanlara hoş görünme yolunu tercih etti.

Bu yüzden Gavs (k.s) Hz.lerinin görünüşte şeriata ters gibi görünen hareketlerinden dolayı itiraz ederdi.

Gavs´ı (k.s) o davranıştan vazgeçirmeye çalışırdı. Bu hareketlerinden dolayı "ene (benlik)" duygularını yıkıp bir türlü sadıklık ve teslimiyet gösteremedi.

Gavs (k.s) Hz.leri bu iki mürid ile ilgili olarak şöyle demişti: -Aziz adına her feyiz gelişinde ruhaniydim onu Alican´a veriyor, Alican muhabbeti sayesinde arkadaşına gelen feyzi de alıyor. 

ŞEYHE TESLİMİYET VE EDEB

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri şöyle buyuruyor:

"Necmeddin-i Kübrâ (k.s) hazretlerinin bir adeti de şöyle idi, bir mürid tarikatın edeblerinden birini çiğnese veyahut da bir hata ve günah işlese veya tarikatın herhangi bir hali ortaya çıksa akabinde üç gün içerisinde gelip kendilerine durumu arz etmedikleri takdirde, duydukları zaman şöyle söyler idi:

"Olan olmuş geçen geçmiş." Ben (İbrahim Çokreşî) bu sırada şöyle dedim:

"Günah işleyen kimsenin yüzünden anlaşılmıyor mu? Mutlak fena makamında olan şeyh müridin durumuna vakıf değil midir?

Cevaben şöyle dediler: "Müridin durumuna vakıftır" Yalnız şeriat zahire göre hüküm eder, onun için şeyh müridin haline göre değil, onun hakkındaki bilgilere göre ona muamele eder.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) edep hakkında şöyle diyor:

Edep üç kısımdır.

Birincisi; mürid tarafından gönüllü olarak meydana getirilen. Şöyle ki; Allah için olmayıp desinler diye yapılan edep. Böyle edeb makbul değildir, şeriat´a zıttır.

İkincisi; yine müridin, başkalarını da kendisine tabi ederek şeyhine hürmet ettirmesidir. Bu ikinci kısmı şer'an kötü değil. Bazı meşaiıh bu durumu da kabul etmemişlerdir.

Üçüncüsü; mürid şeyhinin büyüklük ve kemâlâtı karşısında kendi acziyet ve fakirliğini idrak ederek üstadından himmet ve yardım diler. Üstada karşı yapılacak bir kusurdan dolayı helake gideceğine inanır.

Bu son kısım edeb ehli şeriat´ın ve büyüklerimizin en makbul olanıdır.

Abdurrahman-ı Tâği (k.s) diyor: Üstad´ın rahatsız olmaması için alınacak önlemler edebtendir.

İsterse halk bunu hoş karşılamasın. Ben Gavs (k.s) ile yolda giderken konuşmak istediğimde, bana dönüp bakmaya ihtiyaç bırakmayacak kadar önüne geçerdim.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) diyor: Eğer sünnete uymak istiyorsanız, namaz safında iken bana edeb takınmaya kalkışmayın.

Namaz bittikten sonra, tesbihatı da yapmadan edeb için benden geriye çıkmayınız.* Sonra ben cemaat arasında bulunuyorum diye imam mihrabı bırakıp cemaatin içerisine oturmasın.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) diyor: Mürid herkese karşı edebil olmalıdır. Şeyhine karşı edebli davranmasının sebebi şudur; şeyh mutlak fena makamındadır. Her türlü varlığa karşı edebli olmaktan maksat şudur:

Bütün varlıkları yaratan Cenab-ı Hak´tır.

Varlık ise Cenab-ı Hakk’ın sıfatıdır.

Mürid şeyhinin emir ve görüşlerine karşı gayet ince bir ruhla itina göstermelidir. Mürşid, müridine dese ki: Git falan beldeden bana istediğimi getir.

Mürid bu isteği yerine getirmek için yolda mürşidinin arzusunu elde edip geri dönse o mürid zarar etmiştir. Çünkü; mürşid, müride ne istediğini ve nereden alması gerektiğini belirtmiştir. Verilen emir ve vazifeleri eksiksiz olarak yerine getirmelidir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) ile bir gün bir beldenin medresesinde idik. Üstad bana dedi: Bir kaç talebeye tarikat dersi ver. Ben Üstad´a haber vermeden başka talebelere de tarikat dersi verdim.

Bunu duyunca Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bana dedi: Senin tekrar izin almadan tarikat talimatı vermen caiz değildir. Mürid, üstadından tahsil edip öğrendiği şeyleri faydalı görmese, üstelik de bu bilgiler ile amel edip neticesinden de zarar etse, yine şöyle inanmalıdır:

Üstadımın emrini tutmasaydım imanım gidecekti. * Şafiî mezhebinde tesbihat yaparken safı bozmamak sünnettir.

Bir mürid için en güzel ve etkili olan terbiye, mürşidinden öğrendiği terbiyedir. Buna şöyle misal getirdi:

-Bakınız, benim kızım yalnız annesinden aldığı terbiye ile yetiniyor. Halbuki başkalarından da terbiye alsa kızım için iyi olacak; ama kabul etmeyip şöyle diyor: Benim için annemden alacağım terbiye yeterlidir. Başkalarının terbiyesine lüzum görmüyorum.

" Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) diyor:

Mürid intisab yıllarının ilkinde hüzün ve sevinci beraber yaşar.

Sonraları "kabz-ı bast", (darlık) (kapalılık) ve genişlik (açıklık) hallerini beraber yaşar.

Müridin üzerinde böyle haller vuku bulduğu an dikkatli olması lazımdır. Çünkü; müridin kalbine birtakım havatır ve vesvese duyguları gelir. Mürid bu duyuları doğrudan şeyhine söylemelidir.Başka kimseye söylememesi gerekir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir gün bizlere dedi:

-Abdulhâlık-i Gucdevanî´nin (k.s) manevî evlatlarına olan vasiyetini öğrenin. Bunları yazın ve mütalaa edin. O´nun vasiyeti şöyledir:

Ehl-i Sünnet vel Cemaat mezhebinden ayrılmadan fıkıh ve hadis ilmini öğreniniz.

Ayrıca bütün hallerinizde edeb ve takva sahibi olunuz. Cahil sûfilerle beraber olmayınız.

İmam veya müezzin olmayınız; ama cemaati kaçırmayınız. Bütün namazlarınızı cemaatle kılın.

Şöhret afettir. Onun için şöhret peşinde koşmayın.

Nazarı dikkat çekecek durumlarda bulunma, ismini yazma, daima garip olup tanınmamaya bak.

Makam ve mevki sahipleriyle düşüp kalkma. Kimseye kefil olma, ayrıca vasiyetlere de şahit olma.

Aşırı derecede müzik dinlemeyin, çünkü müzik kalbi öldürür. Aynı zamanda müzik dinleyenlere de karışma çünkü müziğin hastaları çoktur.

Az konuşup, az uyumaya bakmalı ayrıca yemeği de az yemeli.

Halk içinde Hakk ile olmaya bakın, yani kalbinizden her türlü masivayı terk edin.

Yalnız Allah´ın zikri kalbinize yerleşsin. Şüpheli şeyleri terk edip helâli yiyiniz.

Kadın olsun erkek olsun bidat ehlini terk ediniz.

Kimseyi küçümsemeyin.

Çokça gülmeyin, çünkü çok gülmek kalbi öldürür. Dışınızı süsleyip içinizi harap etmeyin.

Halkla münakaşa etmeyin. Hiç kimseden bir şey talebinde bulunmayın, kimseye kendinize hizmet ettirmek için emir etmeyin.

Allah dostları olan Mürşid-i Kâmil´lere; ruhunuzla, bedeninizle ve malınızla hizmet edin. Mürşidlerin hallerine karşı çıkmayın, çünkü böyle yapanların akibeti kötüdür, iflah olmazlar.

Dünya nimetlerini kalbine sokma, dünyalıkla mağrur olma. Her zaman mahzun bir kalbin, yaşlı bir gözün, salih amellerin olsun. Cenab-ı Hakk’a yalvararak dua eyle.

Elbiselerin eski, arkadaşların dervişler olsun. Allah´ın tevfik ve kudreti sermayen, evin mescid ve dostun Allah olsun.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir gün herkesin katıldığı bir cemaate sohbet yaptılar:

Hizmet vasıtası ile gelen nisbetten daha üstün bir nisbet yoktur. Mürid niyeti ile hizmeti ibadet haline getirmelidir. Niyeti şöyle olmalıdır.

"Eğer ben bu hizmeti yerine getiremezsem, üstadımın rızasını kazanamam." Mürid bütün sevgileri ve nefret duygularını mürşidinin rızasına göre yapmalıdır.

Mürid ister gerçek sadık bir mürid olsun, ister zayıf mecazî biri olsun, fark etmez. Şeytan ve nefis her türlü ibadete müdahale edebilir. Yalnız üstad´ın sevgisini kazanmak için yapılan müstesna.

Mürid yaptığı her türlü amelde ve terakkiyatta, daima üstad´a karşı kendi acziyet ve fakirliğini bilmelidir. Başka türlü şeytan ve nefsin belasından kurtulamaz.

Mürid şu düsturu iyi bilmelidir: Nefsi ve şeytan kendisi için büyük tehlikedir.

Nefis ve şeytan insanı etkisi altına alarak ya terakkiyetini durdurur veyahut sahip olduğu makam ve kemâlattan düşürür.

Nefis ve şeytan bazı zaman da insanın Rabbi’sine yakınlığını engellemek için müridin kalbine ve ruhuna sed çeker.

Nefsine hâkim olamayan zayıf iradeli mürid, şöyle demelidir:

Ey nefs, sen ne dersen de ben şeyhimin emri olan rabıta, zikir, hatme gibi ibadetleri mutlak surette yapacağım. Sen sabredersen ben de senin istediğini yaparım.

Bu düstur ve niyetle amel ederse, kısa zamanda nefsine hâkim olur.

Şevke dayalı bir nisbetten mütevellit mürid nefsini ıslah etmiş sayılmaz. Çünkü şevkten dolayı meydana gelen nisbet müride mülk olmaz.

Bu yolun büyükleri olan Nakşibend-i Sâdâtının nisbeti kışın en şiddetli zamanında yağıp bütün yeryüzünü kaplayan karlar gibidir.

Bunun yanında müridlerin şevklerinin sönmesi güneş ısısı ve yağmura benzen. Nasıl kışın yağan karın bir bahar mevsimi erimesiyle yalnız kuytu ve yüksek yerlerde az bir kısmı kalırsa, aynen müridlerin şevkleri de böyledir. Söner geriye çok az bir mürid kalır.

Mürşid-i Kâmil bu sadık müridlerine Cenab-ı Hakk´ın feyiz ve bereketini tahsil edip amel etmelerini emreder. Çünkü nisbetin diğer müridlere yansıması için bu az sayıdaki müridin, gayret sarf etmeleri, aşk ve muhabbetlerini artırmaları gerekir.

Üstad Abdurrahmân-i Tâğî´ye (k.s) bu sözlerinden sonra şöyle sordular: -Efendimiz, muhabbet müridin iradesi dışında vukû bulduğuna göre, muhabbeti önlemek de elde değildir.O halde mürşidin müridlere muhabbetini artır, daha çok muhabbet iksiri iç demesinin manası nedir?

Seyda-ı Tâği (k.s) dedi: Bu sözlerimin manası şudur:

Allah´tan gayrı her şeyi terk edip, şeyhinin emirlerine uyup, edeb sahibi olmaktır. Mürid bu edeb ve ahlâkı tahsil edip öyle bir edeb sahibi olmalıdır ki; mürşidi, müride çekinmeden bir emiri vermelidir.

Yani mürşid müridin kalbinin her türlü feyz ve tasarrufatı alacağına çekinmeden inanmalıdır. Çünkü mürşid, müridde bu yakîn ve edeb yoktur diye çekinir.

Seyda-ı Tâğî (k.s) bir gün bir kaç müride hasta olan komşusunu ziyaret etmelerini emretti. Ama bu müridler ziyareti yapmadıklarını üzgün bir şekilde Seyda´ya anlattılar.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) dedi: Biz bu işi sizin büyük bir nisbet almanız için yaptık. Mürid şu gerçeği bilmelidir: Mürşidimin emri çok efdaldir. Bu emirde benim için çok büyük faydalar vardır. O halde emirlere aşk ve şevkle sarılıp yapmalıdır; yapmazsa çok üzülmelidir.

Mesnevi’de şöyle bir kıssa zikredilir:

Bir kişi uyurken, bir yılan ağzından girip karnına gider. Adam hiçbir şey fark etmez. O sırada oradan geçen bir hekim durumu görür. Adama der: "sen acı elma ye". Adam acı elmayı yemez. Hekim devamlı ısrar eder. Neticesinde adam kusar, içerisinde ki yılan da dışarı çıkar. Adam bu durumu görünce hekime der;

"Anam, babam sana feda olsun, neden bu gerçeği bana izah etmediniz. Hekim der: "Sen bu gerçeği bilseydin korkardın, o acı elmayı yiyemezdin, yemediğin için de içinden yılanı çıkaramazdım. Bu beladan kurtulamazdın."

İşte bu kıssada ki gibi, şeyhin durumu, nefis yılanının zararına karşı koyarken müridin karşısında bu durumdadır.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) umumî sohbette şöyle buyurdu :"Bir mürid için dünyada en büyük nimet mürşidine olan teslimiyettir.

Bakınız Gavs´ın (k.s) zamanında biz çok rahattık. Çünkü kendi kendimize hüküm vermiyorduk. Gavs (k.s) bir kişi için dese ki,"bu sadıktır, halistir." Biz de o kişi nereden olursa olsun halistir, sadıktır derdik.

Gavs´ın (k.s) hoşnut olmadığı kimseden biz de hoşnut olmazdık. Herkim olursa olsun onun halini hased etmeyip, her türlü hizmeti bir vazife bilirdik böylece hasedlikten kurtulmuştuk.

Müridan kardeşlerimizin iyiliği için her an çalışırdık. Arkadaşlarımızın kusurlarından başka Gavs´dan (k.s) hiçbir şeyi gizlemezdik.

Ne olursa olduğu gibi söylerdik. Hatta ki tarikattan soğuyan ihvan hakkında gidip Gavs´a (k.s) uydurma olan bağlılık haberleri de veriyorduk. Bu işte gaye ve maksadımız arkadaşlarımızın unutulmaması idi.

Aynı şekilde tam teslimiyet ve muhabbet sahibi olmayan kardeşlerimize de ihlas ve muhabbetleri çoğalsın diye Gavs´dan (k.s) yana yine doğru olmayan uydurma haberler de götürürdük.

Gavs (k.s) bizim bu davranışlarımızı, ayıp yaptığımız şeyleri bize söyledi; ama bu halden vazgeçin demedi hatta memnun olurdu."

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir gün bütün ümmete açık olan bir sohbetlerinde şöyle buyurdular: Bir müridin tahsil edip öğreneceği şeylerden birincisi de diğer kardeşlerine karşı hüsn-ü zan beslemeleridir.

Mürid duysa ki; falan zat şeyhtir, velidir, kutuptur vb. bütün bunları iyiye yorumlamalıdır.

Alimlerin mürşide teslim olmaları biraz zordur. Çünkü onların ilmi bazı zaman ihlâs ve teslimiyet sahibi olmalarına manidir. Bundan dolayı ilk anlarda nisbet alamazlar.

Cahil sûfiler ise her şeyi mürşidden öğrendikleri için kolayca teslim olurlar. Bakınız şu alim kardeşimiz seçkin birisidir. Ama tam bir ihlâs ve teslimiyet ile kırk yıl amel etse de şu dört aylık yeni sûfi Abdullah´ın aldığı nisbeti alamaz.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s)buyuruyor:

-Gavs (k.s)hazretlerinin şöyle bir adeti vardı. Belirlediği on kişiye talimat verilmesini emrettiğinde, talimat veren kimse bir kişiyi fazladan katsa o bir kişinin teveccühünü yapmazdı.

Eğer on kişiye talimat verin diye emredip kişileri belirlemezse bu guruba dışardan katılan bir kişi olursa hepsine yeniden talimat verdirirdi. Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bunları bir azarlama mahiyetinde buyurdu:

-Teslimiyet gerçekten zor bir iştir. Bir sûfinin sözde ben teslimim demesi yeterli değildir. Sözü ve özü bir olmalıdır.

Eğer ki insan hakikaten teslim olsa, bütün dertlerden kurtularak huzura kavuşur. Bir müridin tasarrufatta, feyzden istifade etmesi ancak teslimiyet sayesinde olur.

Teslimiyet olmadan istifade olmaz. Muhabbet teslimiyeti doğurur onun içindir ki muhabbeti olmayanın teslimiyeti olmaz.

Bir müridde muhabbet tedrici olarak doğarsa teslimiyet de o oranda doğar. Davranış ve sözlerinizin birbirine uygun olmasına çalışınız. Müridin en büyük gaye ve maksadından birisi de mürşidinin iltifatını kazanmak olmalıdır.

Çünkü iltifat kalb ülkesinin fethinden önceki adımdır. Müridin nazarında kahr ve keyf aynı olmalıdır. Böyle olursa mürid şeyhinin her türlü davranış ve hallerini kendi menfaatine olduğuna inanmadıkça bütün bu hallere bağlı olarak kendisine" hoş geldin, sefa geldin" denmedikçe mürid olamaz.

Hafız-ı Şirazî (k.s) şöyle diyor:

Bana kötü söz söyledin. Ben ise buna memnun oldum. Cenab-ı Hak seni afetsin güzel dedin. Şeker yiyen dudaklara acı cevap yakışır mı hiç!

Ben kahrına ve lütfuna da ciddiyetle aşıkım. Çok acayiptir ki benim aşkım her ikinize karşı aynıdır. Bu meseleleri şöyle bir misalle açıklık getirelim:

Velev ki müridin başına bir bela, musibet gelse bilmelidir ki o hayrınadır. İbrahim Çokreşî (k.s) diyor:

Ben bir gün bir meseleden dolayı sabah namazından sonra yaptığım virdimi terk etmiştim. Bundan dolayı Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) dedi:

"İbrahim hem müridim diyor, hem de basit bir sebebden dolayı amelini terk ediyor. Müridlik ile ameli terk etmek hiç birbiri ile bağdaşır mı?

Bir gün Erzurum da ikamet eden ulema, Abdurrahman-ı Tâği´nin (k.s) bir halifesine haber gönderip mübareği irşada davet etmişlerdi. Bu ilk davete icabet edilmedi. Tekrar davet geldi. Bunun üzerine Seyda-i Tâğî (k.s) dedi:

"Bu bize Gavsın (k.s) himmetidir." Oraya gidemediğimiz için Gavs´dan azar işiteceğimden korkuyorum. O zaman ben dedim:" Efendimiz bizim malımız pahalıdır. Onun için malımızı çok arzu edip zorlayanlara satarız. Bizim geç cevap vermemiz onların arzu ve isteklerini artırır."

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s ) dedi: "Cenab-ı Hak´tan af dile, tevbeyi istiğfar eyle. Gidemeyişimizin sebebi tembelliktir, gevşekliktir. Başka bir sebebi yoktur." Sözlerine devam ederek,

"Büyükler karşısında kusurunu kabul edip, affedilenler eli boş dönmezler" buyurdu.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s), amelleri teşvik mahiyeti taşıyan bir sohbetlerinde emir mahiyetinde şöyle buyurdular:"Farz namazlarınızı vaktinde cemaatle kılınız, sünneti terk etmeyiniz.

Akşam namazından sonra yatsı namazına kadar rabıta yapınız, Bu rabıta esnasında gaflette olsanız, rabıtayı kuramazsanız gözleriniz kapalı olarak o vakti değerlendirin, rabıtanızı bırakmayın. Gözlerini açmayın.

Bilhassa sabah namazlarından sonraki amellerinizi terk etmeyin. Her türlü meşguliyette ve kalabalıkta amellerinizi terk etmeyiniz. Gaflet ehli kişilerin arasından alınan nisbet azdır. Ama sahibine mülk olur.

Bu sıddıkıye tarikatında halvete girmek yoktur. Halvette şöhret vardır. Şöhret ise afettir.

Bu tarikatın gaye ve maksadı müride varlığı terk ettirmektir. Halvette yapılan zikirde olur ki kişide benlik duygusu daha çok galebe çalar.

Yatsıdan sonra lambaları söndürün ve konuşmayın veya emredilen amellerinizle meşgul olun. Sıddıkiye tarikatına mensub olan kişiler dünya zengini olanlara karşı muhtaç olmadıklarını göstermek için onlara karşı gayet onurlu davranarak onlara muhtaç olmadıklarını göstermelidir.

Buna karşılık kendilerine muhtaç olan ihtiyaç sahiplerine karşı mütevazi davranıp kendisini onlardan aşağı göstermelidir.

Tabiatında kibirlilik bulunanları tevazuya yönlendirilmeli, tabiatında aşırı tevazu bulunanları da izzeti nefs sahibi gibi biraz davranışlarını düzeltmelidir.

Sûfi kalbini bazı zaman mürşid rabıtası ile bazı zamanda muhabbet, şevk ve zikri celâle ayırmalıdır.

Bazen da kıdem rabıtası yapmalıdır. Rabıta ve zikri, mürid şöyle yapar:

Mürid mahlukatın varlığına bakmaz, ancak Cenab-ı Hak´kın varlığına birliğine bakar. Ayrıca Allah´ın sıfatlarını düşünmeden yalnız zatını düşünmelidir.

Çünkü bu sıddıkiye tarikatı Zat-ı muhabbetten ibarettir, bu vesile ile sıfatların seyri aşılmıştır.

Mürid rabıta yaparken kendisinde saygı uyandıran bir şey düşünmelidir. Değilse rabıtanın bir faydası olmaz.

Mürid kalbinden vesveseyi silmek için mücadele etmelidir. Bu konudaki virdi "La Maksûde illellâh´ bize göre (Abdurrahmân-i Tâğî (k.s))"seyri sülukun en önemli yeri letaiflerin seyridir."

Nefy-i isbat ise, başlı başına bir maksat olarak değil de " Celâl" zikri vasıtasıyla vahdeti tahsil etme aracı olarak görüyorum. Oysa bizim tarikimizden bazı büyükler nefy-i isbatı böyle kabul etmezler. Umulur ki böyle bir yol ile gidilirse, kalbin gafil kalacağı boş bir zaman yoktur.

Bir mürid bir iş yapacağı zaman veyahut uyuyacağı zaman işin başında ve bir de sonunda rabıta kursa orada geçen uyku ve gaflet gibi zamanlar da da rabıta kurmuş gibi sayılır.

Müridin gaye ve maksadı saliklik ismi ile aldanmak değil, benlikten sıyrılıp fenaları elde etmek olmalıdır.

Seyyid Tâhâ (k.s) şöyle diyor:

"Kendini beğenmişliğin ve riyakarlığın bu tarik-ı Nakşibendî de yeri yoktur. Böyle duygulara kapılan kimseler Nakşibendî değildir.

Nakşibendî olan kimse nefsinin arzularına uymamalıdır. Çünkü nefsin arzusu sahibini yoldan çıkartmaktır. Riyazet yapmak bizim tarikatımızda yoktur. Çünkü riyazat yolu uzatır. Bizim gayemiz ise yolu kısaltmaktır.

İbrahim Çokreşî (k.s) buyuruyor:

Bir gün münkirlik yapan birisiyle aramızda bir tartışma oldu. Abdurrahmân-i Tâğî´nin (k.s) meclisine gittim, bana dedi:

-Gel şöyle otur. Ben ise kendilerine sıkıntılı ve öfkeli bir şekilde:

-Nasıl oturayım...! Bunun üzerine bana dediler:

-Sen niçin falan münkire şöyle böyle diyorsun....! Ayrıca biraz önce söylediğin sözleri ve halini ben (Abdurrahmân-i Tâğî) edebsizlik sayıyorum.

Bak İbrahim (k.s) sen insanlara celalli davranıyorsun, oysa bu hal iyi değildir. Sen bu hallerinden mütevellid az kalsın zarar görüp mahvolacaktın..

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir gün bir mürşidin şu sözünü naklettiler: "Cenab-ı Hak her gün saliklere nazar eder. Fakat tabiatı icabı celalli olanlar bu devletten istifade edemez. Onların kanatlarına asla devlet kuşu konmaz."

İbrahim Çokreşî (k.s) diyor: Abdurrahmân-i Tâğî (k. s) beni celalli tabiatımdan mütevellid azarlayıp şöyle dedi:

Biz Gavs-ı Azam´dan (k.s) hiç bir gün kahır talebinde bulunmadık. Yalnız bir olay olmuştu, o müstesna. Bizim bu talebimize şeyh hazretlerinin halifesi şöyle dedi: "Kahır talebinde bulunmayınız, çünkü kahır gelince herkese gelir.

" Mürid imtihanda olduğunu düşünerek hiç bir zaman mürşidinden emin olmamalıdır. Edebe dikkat etmeli ve kendisinden çekinmelidir. Nitekim ayet-i kerimede Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

"Allah´ın mekrinden ancak hüsrana mahkûm olanlar emin olabilir" (Araf/99) Hatta mürid mürşidinden korkmalı, ona karşı olan muhabbetinin azalmasından sakınmalıdır.

Nitekim Seyyid Tâhâ (k.s), Gavs´a (k.s)

-Tavşan nasıl aç arslandan korkarsa sen de benden öyle kork" demiştir. Gavs (k.s) Hz.leri

-Korku sevgiyi azaltmaz mı? deyince Seyyid Tâhâ (k.s) :

-Hace Baki de öyle demişti, diye cevap verdi.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri dedi: İbrahim sen "İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbi" derken kork. Çünkü olur ki bu sözü söylerken kalbinde başka şeyler mevcuttur.

Sen mürşidinden himmet dile ta ki seni kötü hallerden korusun. Mübareğe arz ettiğim zaman dedi:

" İbrahim, ben sana itidali tavsiye ettim. Yoksa muhabbeti azaltacak şekilde korkuyu değil. Mürid her an mürşidinden çekinmelidir."

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) diyor: "Şeyhin celallenmesi kendi iradesi dahilinde değildir. Mürid, şeyhinin celalli zamanına rastlarsa ondan uzak dursun."

Bir gün Abdurrahmân-i Tâğî´ye (k.s) eşi, bir sûfiye sakal bırakmaması için vesile olmak istemişti. Eşinin bu arzusuna mübarek o kadar celallendi ki nerede ise eşine kahredecekti. Bir müddet sonra Seyda dedi:

"Elimde olsaydı, ne eşime kızacaktım ne de o fasıka bir şey diyecektim. Onu dilediğini yapmakta serbest bırakacaktım.

" Size şöyle diyeyim:"Sevgili gayet nazlıdır. Sevene hiç bir zaman muhtaç değildir.

" İbrahim Çokreşî (k.s) diyor: Ben çok basit bir mesele için Abdurrahmân-i Tâğî´nin (k.s) en çok sevdiği oğlu Molla Ziyâuddîn´e kahr ettiğine şahit oldum. Öyle oldu ki Molla Ziyâuddîn ölmek üzere idi. Biz hemen fidye verdik. Çok şükür Molla Ziyâuddîn kurtuldu.

Mürid, her kim olursa olsun ta ki şeyhin en sevdiği dahi olsa yine mürşidin celâlinden korkmalıdır.

Abdurrahman-ı Tâği (k.s) dedi: "Büyük sevgi nefrete dönüşürse Allah korusun akabinde şedid bir düşmanlık doğurur.

Bakınız, Gavs (k.s) eşlerinden birisini boşamıştı, ben şimdi o kadının üzerinde hâlâ Gavs´ın (k.s) kahrını görüyorum.

Ben (İbrahim Çokreşî) itiraz edip dedim: Efendim, bu nasıl olur. O kadın, Gavs´la bu yol için çok sıkıntı çekmiştir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) dedi: - O kadın ölünce Gavs (k.s) ve kadının oğlu Şeyh Celâleddîn cenazeye gitmedi. Cenazeyi şeyh Bahâuddîn ve Seyyid Hamza kaldırdı.

Bunun birinci sebebi şudur:

Gavs (k.s) böyle davranmakla Cenab-ı Hakk´ın sevgisini her türlü akrabadan üstün tuttuğunu göstermek istedi.

ikinci sebebi ise, mürşidler ledün ilmine vakıftır. Ama bu ilimleri hakkında konuşmazlar. Mürşidini akrabalarına tercih ederler. Mürşid akrabaları hakkında nasıl hareket ederse onlar da aynı şekilde davranır: Bu konuda bir şey söylenilmez.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) diyor ki: Bir mürid ehl-i dünyaya imrenmemelidir. Onlara acıyarak aşağıların aşağısı görmelidir.

Ayrıca kendi nefsini de onlardan daha aşağı görmelidir. Ancak böyle yaparsa şeyhine karşı edebli davranabilir. Ve sûfiliğin de hakkını eda edebilir.

Şunu bilesiniz ki, bu inançta olursanız bu sûfilerin ayaklarının arşın üzerinde olduğunu görürsünüz, inan ki ömrüm hakkı için, bu zevat hem arştan hem de kendileri dışındaki herkesten üstündürler.

Çünkü bu tabakanın gaye ve maksadı Cenab-ı Hakk´ın zatıdır. Şeref ve üstünlük ancak ve ancak gaye ve maksadlarına göre ölçülür.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyurdular: -Bir mürid şeyhini ziyarete gittiği zaman, mürşidinin yanında kalacağı zamanı önceden belirli bir zamanla sınırlamamalıdır. Kalbinin muhabbetine göre ayarlamalıdır.

Şöyle ki; kalbin muhabbeti üstadıından ayrılmadan müsaade alıp evine dönmelidir. Kalbin muhabbeti üstada bağlı kaldığı müddetçe üstadla beraber olabilir.

Abdurrahmân-i Tâğî´ye (k.s) bir gün virdlerinin artırılmasını söylediler. Mübarek daha çok hizmet etmelerini buyurdu. Dedi:

"Asıl amel hizmettir."

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri şöyle buyuruyor: -Bu sıddıkiye tarikatı mensubu zenginlerin gayet mütevazi ve hoş görülü olması lazımdır.

Fakirlerin ise zenginlere karşı gayet onurlu bir tavırda olmaları gerekir. Fakirler ihtiyaçları konusunda zenginlere karşı bir aşağılık duygusunda olmamaları lazımdır.

Sohbetimize konu yaptığımız onur ve kibirden maksat insanın kendisini Allah´tan gayri kimseye muhtaç saymamasıdır. Çünkü insan kendisini başkalarına karşı muhtaç görürse olur ki onların günah ve bid´atlarına da ortak olur.

Nitekim Şeyh Hz.leri bir kimseye tevbe etmesini emretti. Alimlerden birisi de şeyhe başvurarak, o kimsenin ipekli elbise giymesine müsaade edilmesini istedi. Şeyh Hz.leri o alimin bu davranışı hakkında şunları söyledi:

-O alimin ricada bulunmasının sebebi o adama dünyalık bakımından ihtiyacı olması ve zekât alma ümididir. Zenginlerin fakirlere, fakirlerin de zenginlere karşı münasebetlerinde ölçüyü kaçırmamaları gerekir.

Gavs-ı Âzam´ın (k.s) zamanında bir fakir vardı. O zat zenginlere karşı o kadar ölçüsüz hareket ederdi ki ayrıca eşi de zengin insanların eşlerine karşısında oturmaya izin vermiyordu. Elinden geldiği kadar da kibirli davranıyordu.

Gavs (k.s) bundan da aciz oldu. "Bu kadar da ileriye gitmek uygun değildir" buyurdu.

Bu durumlar karşısında şeyh hazretleri dedi:

"Tevazuun temel gerekçesi insanlardaki tecellidir. Çünkü her insan Cenab-ı Hakk´ın tecellisine mazhardır.

İnsan kendi şahsına gelen tecelli payına göre hareket ederse tevazu ehli olup, davranışları da böyle olur. Ta ki kendisini tecellilerde yoksun olarak karşısındaki kişiye göre kendisini daha aşağı görür. Karşısındakileri kendisinden daha Allah´a yakın bilir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bu konularda şöyle buyuruyor: -Kişi kendi nefsini çok hakir görür. Ayrıca kendisini Allah´ın sıfat ve tecellilerinden yoksun görür, Allah´ın tecelliyatını kafirde görür de kendinde görmez.

İnsan böyle düşünürse varlık duygusundan sıyrılır. Böylece diğer insanlara karşı mütevazi ve alçak gönüllü olur.

Allah´a varan yollar dörttür.

1- Muhabbet yolu

2- Kendi varlığından sıyrılma yolu.

3- Bütün varlıklara karşı kendisini ihtiyaçsız hissedip onlara yüksekten bakma yolu.

4- Kendisini varlıklara karşı muhtaç hissetme ve onlara karşı mütevazi olma yolu.

Kişinin varlıklar karşısında kendisini ihtiyaçsız sayması muhabbeti, muhtaç hissetmemesi ise varlık duygusundan sıyrılmayı gerektirir.

Eğer mürid varlık duygusundan kurtulursa, kendisini Allah´ın ve şeyhin sıfatlarından yoksun görür. Kendi dışında kalanları ise değişik görür. Neticede bu hallerinden dolayı kendisini herkesten aşağı görür.

Böylece Allah´a (C.C) giden yollar dörtten ikiye iner.

Cezbenin iki yolu vardır.

a-Muhabbet yolu

b-Varlıktan sıyrılma yolu.

Yolların en sağlamı kişinin kendi varlığından sıyrılarak katettiği yoldur. Çünkü bu yol sûfiyi bazı tehlikelerden korur.

Örneğin; Beyazıd-ı Bestami ile Ahmed-i Cami hazretlerine bakalım.

Beyazıd, Ahmed-i Câmi´ye derki: "İkimiz de aynı anda cezbeye sahip olduk. Ama ben bazı vartalara düştüm sen ise düşmedin. Bunun sebebi nedir?

Ahmed-i Cami der:"Sen dedin ki, benim arş sancağı üzerinde çadırım var. Ben ise dedim ki, arş sancağı altında çadırım var." Beyazıd (k.s) bu yolda birtakım vartalara düşmüştü. Ahmed-i Cami (k.s) ise düşmemişti.

İbrahim Çokreşî(k.s) diyor:

"Ben Seyda´ya sordum. Bu sözler onların ihtiyarı dahilinde midir?

"Abdurrahman-ı Tâği (k.s) cevaben buyurdu:

"Hayır, kendi ihtiyarları dahilinde değildir. Bu iki söz de varlıktan kurtulmayı sona erdirici mahiyettedir.

Ahmed-i Cami (k.s) bu hâlden kurtulmuştur. Ama Beyazıd-ı Bestami (k.s) kurtulamamıştır.

Aklı başında olan bir mecnunun şöyle bir âdedi var idi: Dünya ehli zengin bir kişi kendisini ziyarete gelirse onunla, çıplak bir şekilde ve elindeki tesbihle zikr ederken konuşurdu.

Yanına bir fakir gelirse gayet edebli konuşurdu.

Bunun sebebi şudur:

Ehl-i Dünya olan kişiyi kendisini tecellilerden mahrum kılar, ama fakirler ise böyle değildir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri manevî rabıta hakkındaki bir soruya şu karşılığı verdi:

"Manevi rabıtadan gaye kalbi mürşide bağlamaktır. Kalbin bağlanması ise ancak ihlâs ile elde edilir. Manevî rabıta muhabbet yolu ile de tahsil edilebilir; ama ihlâs ile tahsil daha kesindir.

Şeklî rabıta ise: Muhabbet yolu ile ihlâs yolundan daha çabuk kazanılır.

Manevî rabıtayı gerçekleştiren en birinci etken şudur:

Şeyhin gerek yanında gerekse gıyabında gayet edebli bulunmak. Ayrıca bütün müridleri mürşidin nazarına mazhar olmuş, kendisini ise mahrum olmuş kabul edip onlara da edepli davranmalıdır.

Bütün sûfileri mürşidin bir nevi ehl-i beyti, kendisini ise o kapının kıtmiri bilmelidir. Kıtmir herkesin elinden nasıl bir şey bekler ise mürid de öylece diğer kardeşlerinden dua dilemelidir.

Ben (Abdurrahrnân-i Tâğî) bir ara üstadım Gavs-ı Âzam´dan ayrı kalmıştım. Gayet şedid bir muhabetle yanarak evimde oturuyordum.

Duydum ki bir zımmî Gavs´ın yanından geliyor. Kendime hakim olamadım gidip onu köyün dışında karşıladım. El sıkıştık. Kendisine dedim:

"Sen öne geç" eve gidelim. Önüme geçmeyi kabul etmedi. El ele tutuşup eve gittik. Evde izzet-i ikram ettim, keçe minder üzerine oturttum, yemeğimizi beraber yedik. Hürmet olsun diye kendi ağızlığımdan tütün içirdim. O içtikten sonra ağızlığı bana uzattı. İnanın şu anda dahi hatırımdan çıkmayan acayip bir nisbet hissettim. Zimmî tekrar aynı ağızlığı istedi. O zaman dedim:"Sana yaptığım bereketlenmek içindir, artık vermem. "Zımmî gitmek istedi, uğurladım. Eve döndükten sonra onun oturduğu keçe mindere burnumu dayayarak kokladım.

İnanın şimdi dahi o kokunun ben de uyandırdığı hazzı hatırlayınca neşe duyuyorum.

Ben (Abdurrahmân-i Tâğî) inanın kendi azizliğimi; mürşidime bağlı olanlara karşı, kendimi aciz ve muhtaç hissetmekte görüyorum.

Eğer ki mürid kendi nefsini böyle, diğer sûfileri de mürşidin nazarına mazhar olmuş görürse şüphesiz ki onlara karşı edepli ve hürmetli olur.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri şöyle buyuruyor

-Bir müridi, mürşidinin manevî sofrasından talepçi olmalıdır. Çünkü mürşid-i kâmil müridin talebine göre tasarruf ve himmet eder

Ahmed-i Câmi (k.s) bir zahide himmet etti. Bu zahid o himmet sayesinde belirli bir beldeyi keşfen gördü. Sonra mübarek zahide dedi: "Senin bizden talebin ve gücün bu kadardır. Değilse bizim tasarrufumuz çok çok fazladır.

" Müridliğin orta döneminde müride istek ve talebini artırması tavsiye edilir.

Bakınız, Gavs-ı Âzam´ın (k.s) halifesi olan Şeyh Halid (k.s), Şah-ı Nakşibend´den (k.s) şöyle rivayet etti:

"Ayakları ile başımın üstüne çıkacak kadar talep ehli olmayan müride hakkımı helâl etmem." Abdurrahmân-i Tâğî (k.s)´ye sordum:

"Bir sûfinin içersinde bulunduğu bir hâlden daha yüksek bir hâl istemesi doğru mudur? "Cevaben dediler: "Bu yolun bazı büyükleri makbuldür demişler. Çünkü talep edilen şey ilâhi cezbedir. Bunu elde edebilmenin yolu ruhu feda etmektir.

Aslında müridin talep ettiği ruhu talep etmektir. Çok fedakâr olmak daha güzeldir.

Abdurrahmân-i Tâğî(k.s) hazretleri şöyle buyuruyor: "Mürid kendi hata ve günahlarını düşünüp diğer etbanın hepsini de tasarruf ve tecellilere mazhar olmuş görürse edep ve hürmet ehli olur.

" Seyda´ya ben (İbrahim Çokreşî) dedim: "Efendimiz malumunuzdur ki bir vakit sûfilerden birisi demişti ki: "Fayda istemiyorum" bu söz ne manaya gelir. Böyle diyen sûfi aslında en güzel faydayı talep etmiş oluyor. Çünkü bu söz "Ben şeyhime vasıl olmayı istiyorum, başka bir isteğim yoktur" demektir.

Gerçekte önemli olan maddî vuslat değil, manevî vuslattır. Manevî vuslat: Mürid şeyhini mutlak fânîlik mertebesine ermiş olarak bilmelidir. Böyle olunca ona vasıl olabilmek, ona arkadaş olabilmek ancak "fena" makamına ermekle mümkün olur.

Bir sûfi dedi:"Uzak kaldığım zaman muhabbetim artıyor" Ben bu söze kızıp azarladım. Dedim ki: İstenen şey maddi değil, manevi vuslattır" Bu sûfinin yanılmasına sebep olan söz ise Gavs´ın (k.s) benim hakkımda söylemiş olduğu "O vuslata erenlerdendir; ama muhabbeti eksiktir." sözüdür. Bu sûfi, vuslatı maddi vuslat olarak yorumlamıştır.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri şöyle buyurdular: "Kurtuluş şunlardadır.

1-İlim: Ehl-i sünnet vel-cemaat inancı,

2-Amel: Şeriatı yaşamak

3-İhlâs: Hâlisiyettir, sohbettir.

Tasavvuf yolunun ve bu yolun efdaliyetini meydana çıkaran unsurlar şunlardır:

A-Geçmiş olan sohbetlere karşı şükür

B-Geride bırakılan sohbetlere karşı özlem duymak. Yeni bir sohbet fırsatının doğmasını istemek.

Mürid tasavvuf sohbetlerine katılmalıdır. Katıldığı zaman o sohbetin sonunda sohbet bitti diye üzülerek gelecek sohbeti beklemelidir. Bu haller müridin kalbinde tabii olarak belirmiyorsa mürid kendisini bu hallerin belirmesi için zorlamalıdır.

Çünkü Hadis-i Şerifte buyuruluyor:

"Eğer ağlayamıyorsanız, ağlar gibi davranınız." (et-Terğib, 4/231) C-

Tarikatın bir diğer prensibi de kalbi karıştırıp vesvese veren duyguları bırakmaktır. Ondan temizlenmektir. Bu temizlik için mürid kendini zorlamalıdır.

Müridin terakkiyetine en büyük engel kamil olmayan şeyhin sohbetidir.

İbrahim Çokreşî (k.s) anlatıyor:

Bir gün Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) bir seyahatten dönmüştü. Onu müridler çok özlemişti. Seyda müridlere dedi: İki hutbe arasında şöyle dua ediniz.

"Allah´ım bu birlik, özlem ve muhabbetimizi hakkımızda istidraç yapma."

Bizim bu halimizi dünyayı terk edip senin zatına sığınma vesilesi eyle."

Kahır üç türlüdür:

A-Zahirî kahır: Bu hal aslında faydalıdır.

B-Batınî kahır: Yok etmek demektir.

C-Tenbihî kahır: Zahirî kahır, batınî kahırdan daha ağırdır. Batınî kahır da zahirî kahırdan daha ağır olduğuna göre bu her ikisinin arasında kalır.

Allah bizleri korusun. 

NİYET – MUHABBET- İRADE

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hz.leri şöyle buyurdu: Bir hadis-i şerifte "Ameller niyetlere göredir" (Buhari, İman, 41. Müslim, İmaret, 155. Mace, Zühd, 26) denilmiştir. Onun için hiç bir şey niyetin yerini tutamaz.

Mürid niyetini doğru yapmadıkça mürid olamaz. Niyeti şöyle yapmalıdır: Eğer mürşidim razı ise bu işi yaparım, razı değilse yapmam.

Yapılacak işleri İNŞAALLAH düsturuna bağlamanın yeterli geldiği gibi niyette üstadın rızasına bağlanmak da yeterlidir.

Meselâ üstadım razı olursa yemek yiyeceğim, nafile namazı kılacağım gibi. Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hz.leri şöyle buyurdular:

Nezle hastalığı müridlerin imtihanıdır. Hiçbir şey o hastalık kadar muhabbeti azaltmaz.

Hace Ubeydullah Ahrar Hz.leri müridlerini bununla imtihan ederdi. Bundan dolayı muhabbeti eksilmeyen sûfilerin muhabbeti tamdır.Bu muhabbet alametidir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hz.leri şöyle buyurdu: Manevî çarpılma iki türlüdür.

Birisi ruhaniyette çarpılmadır. Böyle zarar gören kişi himmetle eski haline dönemez.

Çünkü bu hal imandan sıyrılma ile beraber gelir.

İkincisi sıfati olarak zarar görüp çarpılmadır. Böyleleri misal aleminde domuz, köpek veyahut da başka bir hayvanın suretine girer. Bu hale düşenler himmet ve tevbe ile eski hallerine dönerler.

Bu şekil çarpılmanın asıl kaynağı dünya sevgisidir. Alameti ise vaazlardan etkilenmemedir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hz.leri şöyle buyurdu: Şeyh himmetle müridlerini zarardan korumak için, kâfır kabirlerinin yakınlarında bulunan evlere gelerek zulmeti kaldırır. Fakat kabirdeki kafirin azabı kaldırılmaz.Bu hali değişik yerlerde gördük.

Keşif ehli bazen kafirleri mü´minlerin kabrinde, mü´minleri de kâfirlerin kabrinde görüyor. Bunun sebebi bütün günahların başı olan dünya sevgisinden kaynaklanmaktadır.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hz.leri Mevlana Halid Bağdadî (k. s) Hz.lerinden şunları nakletti:

Bazı kaside ve ilahileri dinlemenin bir sakıncası yoktur. Tarikata uygundur. Kaside dinlemekten tamamen vazgeçmek doğru değildir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) sözlerine şöyle devam etti: Biz Gavs´ın (k.s) zamanında teveccühden önce kaside dinlerdik. O da bizi menetmezdi.

Özlemi ve şevki artıran kaside neden yasaklansın. Ben bir arkadaşa dedim " Sen teveccühten önce ahenkli söz ve şiirler oku"

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) dedi: Şah-ı Nakşibendi (k.s) şöyle buyuruyor: Bizim hem yaşayanlara, hem de ölülere faydamız ve zararımız olur. Şöyle ki; biz bir beldenin yaşayan insanlarından razı olduk mu onların ölüleri bizden fayda görür. Bir beldenin insanlarına kahır ettik mi onların ölüleri de zarar görür.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor: Zina ehli çok günahkar bir zat var idi. Bu zat vefat ettikten sonra oğlu Gavs´a gelip tevbe aldı, tarikata intisab etti. Oğlunun bu halinden sonra ben babasını rüyamda gördüm. Bana dedi ki:"Cenab-ı Hakk oğlumun tevbe alıp tarikata intisab etmesinden dolayı, Gavs´ın şefaati ile bütün günahlarımı bağışladı.Seyda diyor: Bu zatın yüzünde ilginç bir nur parlıyordu.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) dedi:

Bilesiniz ki amelin sermayesi şeriattır. Müridliğin dayanağı ise muhabbet ve ihlâstır.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hz.leri şöyle buyurdu:

Müridin ihlasını kaybederek şeyhini inkâr etmesi, bu yolda görebileceği zararların en büyüğüdür. Bundan daha büyük bir zarar düşünülemez.

Müridde olması arzu edilen hâl, mürşidi için sevinip, mürşidi için üzülmesidir. (Yani mürşidinin sevincini ve üzüntüsünü paylaşmasıdır. Çünkü o, Allah´ın razı olduğuna sevinir, O´nun rızası dışındakilere de üzülür.)

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir sohbetlerinde şunları söylediler:

Seher vaktinde kalkan aşıklara muhabbet şerbeti, Allah´tan korkanlara ise mağfiret sunulur.

Allah ile kul arasında yüz konak vardır. Bu konakların toplam uzunluğu elli bin sene uzaklıkta ve her konağın arası beş yüz senelik mesafededir. Cenab-ı Hakk seher vakti kullarına karşı doksan dokuz konak yaklaşır. Kul ile Rabbi arasında bir konak kalır. Kul da bu bir konağı kaldırmalıdır.

Kulun bu hale gücü yetmiyorsa zorlamalıdır. Kul Rabbisine karşı acziyet ve fakirliğini anlayarak tevbe ve istiğfar edip yakınlık elde etmeye çalışmalıdır.

Eğer insan karısını Allah´dan çok sevmeseydi, seher vakti uyuyamazdı. Çünkü Allah uykuyu bırak dediği halde hanımı ona uyu demektedir.

Seherden az önceki bir vakitte şunları söyledi:

Şu anda bana kemale erişme makamının, sadece Allah´ın zatına yönelme makamından sonra geldiği söylendi. Bu söz şu manaya gelir:

Önce insanın talebi zat-ı Bari Teâlâ olacak. Dünya ve ahiretten kalbini kesecek. Sonra kemal makamına ulaşır. Nitekim şair şöyle diyor:

''Çok seferler gerekir,

Ki ham kimse olgun olsun.''

Abdurrahmân-i Tâğî´ ye (k.s) sordum:

-Kurban filan adam cinlerin teveccühe, sohbete ve hatmeye geldiklerini söylüyor. Bu konuda ne buyurursunuz?

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s):

-Evet cinler çok miktarda gelirler. Teveccühe geldiklerinde pişman olmalarına rağmen yine gelirler. Bazan Müslüman olmayanları gelip Müslüman olur. Onların çoğunda istikamet yoktur. Bir gün yirmi bin tanesi gelir. Bir başka gün sayıları dörde düşer..

Ben (İbrahim Çokreşî) onların arasında veli çıkıp çıkmayacağını sorunca şöyle cevap verdi: -Muhabbetleri kuvvetlidir, ama irşad mertebesine eremezler.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir sohbetlerinde velilerin bazı halleri hakkında şu bilgileri verdi: Peygamberin ihtiyarı vardır, fakat velinin ihtiyarı yoktur. Veli ya ilim velisidir ya da veliyyü´l-ayndır.Veliyyü´l-Ayn´ın ihtiyarı yoktur. Bu Allah´ın iradesine tabi olmuştur. Onun tercih ettiği şey Yüce Allah´ın razı olduğu şeydir.

Bir de Veliyyü´l-Hakk vardır. Bu da ilim ve cehaleti kendisinde birleştirmiştir. Bu da kendi iradesini unutup, ilahi iradeye tabi olmuştur. Böyle zatlar iki şeyden birini tercih etmek durumuna geldiklerinde ilimlerine dayanarak Allah´ın razı olduğunu tercih ederler.

Musa (a.s) ile Azrail (a.s) arasında geçen mesele buna örnektir. Azrail (a.s), Musa´a (a.s) Cenab-ı Allah´ın celâl sıfatını takınarak gelip Musa´ yı (a.s) yaşayıp yaşamama konusunda serbest bıraktı.

O zaman Musa (a.s) canını almasına müsaade etmedi. Musa (a.s)biliyordu ki; Cenab-ı Hak peygamberlerinin ruhunun Celal sıfatı ile alınmasına müsaade etmez. Bir zaman sonra Azrail (a.s) Cemal sıfatı ile gelip Musa´yı (a.s) ölüm ile yaşama arasında serbest bıraktı. Musa (a.s) bu sefer ölümü tercih etti.

Çünkü anladı ki Cenab-ı Hak ölmesini istiyor. Onun için meleğini cemal sıfatı ile gönderiyor.

Buna göre hakkel yâkîn makamındaki bir veli ile ilmel yakîn makamındaki bir veli arasındaki fark şudur: Birincisi bilir ki ilmi Allah´tan gelir. İkincisi bilir ki ilim kendisindendir.

Abdurrahmân-i Tâğî´ye (k.s) dedim ki:

Efendim Azrail (a.s) velilerin ruhlarını almaya gelirken cemâl sıfatı ile mi yoksa celâl sıfatı ile mi gelir? Dedi:

Azrail (a.s), velilerin ve salihlerin ruhlarını almaya gelirken cemâl sıfatına bürünerek gelir. Bunun içindir ki, veliler ve salihler Azrail´i (a.s) görünce büyük bir haz duyarlar. Onlar ateşe girseler bile hiç bir acı duymazlar.

Azrail (a.s) büyüklerin ve salihlerin ruhunu alırken alacağı şekil onların kemalatına göredir. Azrail (a.s) fâsıkların ve kâfirlerin ruhlarını alacağı zaman onlara Celâl sıfatına bürünerek gelir. Bunların da küfürlerine göre korkuları artar.

Bunlar ruhlarını teslim ederlerken eğer cennete girseler bile acı duyarlar. Hiç bir kuvvet ve hâl onlara lezzet vermez.

Abdurrahmân-i Tâğî´ye (k.s) bir âlim şöyle soru sordu:

"Efendimiz bu yolun büyükleri kemâlat elde edemeyen birisine şeyhlik yapmak için izin verirler mi?

Seyda dedi:

"Şah-ı Nakşibend (k.s), Hâce Abdülhâlık Gücdevânî (k.s), Alaüddîn Attar (k.s) ve İmam-ı Rabbani (k.s) gibi bu yolun büyüklerinden olan zatın üstadına izin verilir, ona bildirilir.

Böylece bu üstad, şeyhliği gelen zatın şeyhliğini verir. Şeyhlik izninin gelmesi için adayın tam bir kemâlat ve mükemmeliyet elde etmesi lazım.

Bunları tahsil etmeden saydığımız büyüklerden izin gelmez.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) dedi:

Hâce Ubeydullah Ahrâr (k.s) diyor: Bizim yolumuz muhabbeti olmayanlara haramdır. Fakat üstadım Gavs (k.s) bu söz için diyor: Hâce Ubeydullah´ın bu sözü tasarrufatı az olan şeyhler içindir.

Büyük mürşid-i kâmiller müridlik için muhabbet aramadan, edep ve saygıyı yeterli görürler.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) dedi:

Allah´ı (C.C) talep ederek mürşide gelen mürid, mürşide geldikten sonra Allah (C.C) talep eden müridden daha üstündür.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:

Bu tarikat yolu çok mübarektir. Bu yoldan tahsil edilen feyiz ise sahibine mülktür.

Yarın huzuru ilahide hiç bir şeyin fayda vermediği bir anda bu ameller kişiye lazım olur.

Ahiretin cezası şiddetlidir, insanlar çok korkuya düşerler. Bir ayet-i kerimde şöyle buyruluyor:

"O gün emzikli kadınlar çocuklarını unutuverirler. Hamile kadınlar da derhal doğum yaparlar. O gün herkesi sarhoş olmadığı halde sarhoş gibi görürsün. Fakat Allah´ın azabı şiddetlidir." (Hacc sûresi,3)

Oysa ehl-i tarikat o günde şu âyetin hükmüne mazhar olurlar: "Allah (şirkten) sakınanları, umduklarına nâiliyetlerine sebeb olan (iyi amel ve hareketleri) ile selamete erdirir. Onlara (kalben) hiç bir fenalık dokunmaz. Onlar (kalben) mahzun da olmazlar." (Zûmer/61)

Umarız ki ehl-i tarikat bu âyetin vasıflarına uygun olur. İnsanlar hesap için toplanır yakıcı güneşin altında ceza çekerken, nisbet tahsil etmiş muttakiler ise arş-ı âlânın gölgesi altında zevk edeceklerdir.

Bu zevkten daha üstünü ise aşıkın maşukla yani Allah (C.C) ile buluşma derecesi vardır.

Bu zamanın insanlarına şaşıyoruz. Dünya muhabbetinin azabı ve hesabı olduğunu bildikleri halde dünya muhabbetini tarikata tercih ederler.

Ayrıca ehli tarikatın kendilerinden daha mutlu ve neşeli olduklarını, çehrelerin daha güleç ve parlaklığını görüyorlar. Gaflet perdeleri insanın kalbini kapatmıştır.

Zaten kalb bir hardal tanesi kadardır.

Bu yüzden böyle kalblere büyüklerin sözleri tesir etmiyor. Eğer insan dünyayı bırakıp kalben bu yola sarılsa misk ü amber'den ve şekerden tatlı olan nisbeti tahsil ederek Allah´a yakın olur.

Bu zaman öyle bir zamandır ki sâdâtların kapısında hâlis bir müride rastlanmıyor. Bakıyorsunuz çok büyük kalabalıklar bu kapılara gelip gidiyor, ama niyet ve maksatları başka, bu sâdâtlardan faydalananlar murat kimselerdir.

Zamanımızda irade yok olmuş, müridlerin üzerinde büyüklerin eserleri görülmemektedir.

Sâdâtlardan faydalanma gayretle olur.

Allah'ım! fazlın ve kereminle büyüklerin nurlarını parlat. Müridlerin kalblerindeki ateşlerini tutuştur. Ey merhametlilerin merhametlisi olan Allah'ım !...

Bu zamanda imanın nurunun artması mürşidime karşı olan bağlılık gayretinden kaynaklanmaktadır. Müridler için feyiz kaynağı olan inkar, aralarındaki gayretin artmasına vesile oluyor. Bundan dolayı büyükler müridlerin bağlılığının artması için yollarına inkarı koymuşlardır.

Bu zamanda farzları yerine getirip büyük günahlardan sakınan kimse velidir.

Bu tarikatta fark ve cem vardır.

Gafiller arasında elde edilen nisbet kişinin mülkü olur. Makbul olan mürid, ameli taleb eden müriddir.

Şevke yönelen mürid makbul değildir. Zira şevk ehlinin akıbetinden emin olunmaz.

Bir zamanlar şeyhlerden bazıları şevki serbest bırakmışlar, kendileri vefat ettiğinde müridlerin muhabbet aşkının söndüğü ve fasıklardan olduğu görülmüştür.

Başka bir şeyh de müridlerinde aşk ve muhabbeti öyle artırmıştır ki ata binmek için ayağa kalktığında yirmi bin kişi kendisiyle hareket ederdi.

Sonra da onlar aşk ve muhabbetlerinden dolayı şeyhin evini yakıp, hem şeyhi hem de ehl-i beytini helâk ettiler.

Bu duruma göre amele gayret etmek ve şevkle ölçülü hareket etmek lazımdır.Aşkın gerektirdiklerinde ve şevkte dikkatli olmak lazımdır.

Sade cezbenin (talibleri) ise gayet nadirdir. Bir gün alim bir sûfi süluktan ayrılarak evine dönrneyi arzuladı. Fakat sonra bu niyetinden tevbe ederek Şeyhi Abdurrahmân-i Tâğî´ye :

-Amel işleme şevkim azaldı. Tekrar geri gelmesi için sizden himmet istiyorum dedi.

Bunun üzerine Abdurrahmân-i Tâğî Hz.leri

"Câmiul Usûl" adlı esere müsteniden şöyle buyurdu:

-Amel etme şevki sönen mürid önce abdest tazeleyerek iki rekat istihare namazı kılmalı ve arkasından şevkinin geri verilmesi için büyüklerden himmet istemelidir. Burada büyüklerden maksad kişinin kendi şeyhi olduğu anlaşılmaktadır.

Abdurrahmân-i Tâği’ye (k.s) bir gün bir sûfi dedi:

"Ben filan facirlerden rahatsız oluyorum."

Abdurrahmân-i Tâğî şöyle dedi.

-Böyle sözler müridin görevi değildir. Rahatsızlık iki çeşittir:

l-Şeytandan gelen ve amellere gevşeklik veren hâl. Bu durumda mürid abdest tazeler, istiğfar ve tevbe eder. Ta ki amel yapma zevki gelsin. İstiğfardan gaye, kusurları görüp, pişmanlık duymaktır.

2-Gayret ve şevki arttıran rahatsızlıktır. Seyyid Tâhâ (k.s) ile ilgili bir yazıda deniyor ki:

Kabz iki çeşittir:

Birincisi kişiyi amel işlemekten alıkoyar. Bu şeytandandır.

Diğeri ise amele mani olmayıp rahmanîdir.

Abdurrahmân-i Tâğî´nin (k.s) sohbet yapacağı yere uzaktan bir leş kokusu geliyordu. Biz o sırada Abdurrahman-ı Tâğî’ye (k.s) sorduk:

-Erbab-ı kalbin nazarında ve yanında dünya ehli kişilerin kıymet ve durumları nasıldır?

Yoksa şu gelen ölmüş bir leş kokusu gibi midir?

Seyda (k.s) dedi: Dünya ehlinin kokusu leş kokusundan daha iğrençtir, daha kötüdür.

Bir kalb ehli var idi, ehl-i dünyanın kokusuna dayanabilmek için önce leş kokusunu koklardı.

Başka bir ehl-i kalb ise kemâl elde edebilmek için köpekle arkadaşlık ederdi.

İki tane, meselelere vakıf (kalbi uyanık) mürid düşününüz. Birisi ölmüş bir köpek leş kokusu koklasa, diğeri ise aynı zaman müddetince bir ehl-i dünyanın kokusunu alsa, ehl-i dünyanın kokusunu alan mürid daha çok rahatsız olur.

Gavs (k.s) dedi: Müridliğimin ilk yıllarında ehl-i dünya ile bir arada bulunmaktan çok sıkılıp dayanamazdım. Onun için tuvalete girip uzun zaman orada kalırdım.

Seyda (k.s) diyor:

Onun içindir ki Gavs (k.s) sûfileri içeri kapanmaktan (uzletten) menedip, topluma girip beraber yaşamalarını emretmiştir.

Bakınız işin gerçeği şudur ki: Mânâ itibarı ile dünyadan daha kötü bir şey yoktur. Seyda bu sözünden sonra dedi ki:

Efendimiz, şeytan dünyadan daha kötü (pis) değil midir?

Buyurdular:"Şeytan da dünyadandır, dünya ve ondaki her şey mel´undur." Bakınız, Sûfi Ebu Hişam (k.s) ehli kalbin sohbetine katılmıştı, dinledi, dünya zem ediliyordu. O cemaati terk etmek istedi. Sebebini sordular. Dedi:

Dünyadan bahsediyorsunuz. Onun için sizden ayrılmak istiyorum. Cemaatten birisi: Biz dünyanın kötülüğünü anlatıyoruz.

Ebu Hişam dedi: Dünyayı bir şey kabul edip aleyhinde mi konuşuyorsunuz? Yeter artık konuşmayın. Dünya ehlinin ziyafeti kötülenmiştir.

Kalb ehli, dünya ehlinin evinde kalmayı o kadar çirkin görürler ki, fakir olan bir hristiyanın evinde misafir kalmayı, dünya ehline tercih ederler. 

LETÂİFLERİN EĞİTİMİ

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:

-Cenab-ı Hakk (C.C), mahlukatı (âlem-i halk) yaratmadan önce, mutlak bir varlık idi. Âlem ise mutlak bir yokluk idi. Gerçi âlem Cenâb-ı Hakk´ın kadim ilminde var idi. Ama Allah (C.C) âlemi var edip ortaya çıkarmaktan tam manasıyla müstağni idi.

Bununla beraber irade serbestliği ile birleşen zatının güzelliği, varlıkları yaratmasını gerektirdi.

O vakit, mutlak varlıktan bir miktarı alarak yokluğa serpince ışığa tutulmuş karanlıktaki cisimlerin ortaya çıkışı gibi yokluk varlığa dönüştü.

Cenab-ı Hakk´ın gücü her şeye yeter. Cenab-ı Hakk´ın saltanatı karşısında, kendisini sevip ona hizmet etmekten bir an dahi geri kalmayacak hizmetçileri, melekleri yarattı.

O´nun yüce saltanatı ve varlığı karşısında boyun eğip duran uzay cisimlerini (felekleri) ve hayvanları yarattı.

Cenab-ı Hakk´ın azâmeti, yüceliği, aman bilmeyen düşmanları olmasını ve onları kahretmek suretiyle, Kahharlığını göstermesini gerektirdiği için nefis, şeytan ve onların hizmetçilerini yarattı.

Yine Cenab-ı Hakk´ın yüce saltanatı, düşmanlar ile savaşıp Allah ism-i şerifinin yüceliğini göstermek için insanı yarattı.

Cenab-ı Allah (C.C) insanı on maddeden mütevellid yaratmıştır. Bunların beşi mahlukat âlemi denilen (âlem-i halk)´dandır. Bunlar, maddede anasır-ı erbaa denilen; toprak, ateş, su hava ve nefistir. Bunların başkanı, hakimi ise nefistir.

Diğer beş unsur ise âlem-i emirden olan; kalb, ruh, sır hafi ve ahfadır. Bu letaiflerin vucuddaki yerleri ise şöyledir:

Kalb, sol memenin dört parmak altında;

Ruh, sağ memenin dört parmak altında;

Sır, sol memenin iki parmak üstünde;

Hafi, sağ memenin iki parmak üstünde;

Ahfa, boyun kemiğinin iki parmak kadar altındadır.

Âlem-i emirde bulunan bu beş latifenin lideri, sultanı, hakimi ise ruhtur.

Ruh ile nefis bir araya gelince nefis, ruha galip gelir. Aralarında bir sevgi ve ilgi belirir. Bunun hikmet ve sebebi ise ruhun nefis vasıtasıyla kemale ermesidir.

Bu hikmete binâen, ruha karşı üstünlük kuran nefis, onu bedene yerleştirirken kendi âleminden ve asıl yurdundan habersiz hale getirir. Onun, hizmetinin aydınlığı ile cezbesinin şevkini söndürür.

Kalb, ruhun sarayı hükmündedir. Nefis, zamanla kalbi istila edip prensiplerini kor. Nefis; dünyalık arzuları bakımından çöplüğe, düşmanlık bakımından yılana, zalimlik ve gücü bakımından sırtlana benzer.

Kalbi, nefis tamamen istila ettiği zaman orada Allah için bir şey kalmaz. Ruh bu durumda nefsin arzularına bağımlı hale gelir. Artık makbul olacak hiç bir durumu kalmaz. Ölmüşçesine gaflete düşerler.

İnsanın bu durumu, bir Mürşid-i Kâmilin elinden tevbe alıp, intisap edip, eğitilinceye kadar devam eder. Mürşid-i Kâmil, intisap eden müride zikir telkin eder.

Bu zikrin nuru ise önce kalbe, sonraları diğer letaiflere sirayet eder.

Önce kalbden mâsivâ gider, zikre geçer. Böylece gaflet gider. Zikir sayesinde insanın sıfatları değişir.

İnsanda, Cenab-ı Hakk’ın sıfatları tecelli eder. O´nun sıfatlarına dönüşür.

Münâfıklık, nefsin sıfatlarından biridir. Vücudun maddi unsurlarından suya bağımlıdır.

Bu sıfat, Mürşid-i Kâmilin himmet ve tasarrufu ile mütevâziliğe ve alçak gönüllü olmaya dönüşür.

Cenâb-ı Hakk, bir âyet-i Kerimede şöyle buyuruyor:

"Mü´minlerden sana tâbi olanlara kanadını indir." (Şuarâ Sûresi: 215)

Bu hâle karşılık, ateş unsuruna bağlı olan celâl, zulüm ve hiddet sıfatı, İslâm’ın emir ve hükümleri karşısında ince davranmaya ve taraftarlığa dönüşür.

Şu âyet bu duruma ne güzel işarettir: "(Dokunulması) Haram olan o aylar çıktığı zaman artık o müşrikleri, onların bütün geçit yerlerini tutun. Eğer tevbe ederler, (tevbelerini ve imanlarını tasdik için) namaz kılarlar, zekat verirlerse yollarını serbest bırakın. Çünkü Allah çok yarlığayıcıdır, çok esirgeyicidir." (Tevbe, ayet: 5)

Yine vücudun ana unsurlarından birisi olan havadan ileri gelen kibirlilik ve üstünlük taslama sıfatı ise yine aynı özellikleri taşıyan iyi huylara dönüşür. Şu ayet-i kerime bu hale ne güzel cevap veriyor:

"Çok yemin eden alçaklara itaat etme." (Kalem sûresi, 10)

Bu saydıklarımızın yanında, toprak unsurundan mütevellit (doğan, ileri gelen); tembellik, uyuşukluk gibi durumlar, sabır ve efendilik sıfatlarına dönüşür.

Yine şu ayet bu hale ne güzel işaret ediyor:

"Ki onlar kendilerine bir bela geldiği zaman "Biz (dünyada) Allah´ın (teslim olmuş) kullarıyız ve biz (ahirette) ancak ona dönücüleriz" diyenlerdir." (Bakara, ayet: 156)

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyuruyor:

Cenab-ı Hakk insanı dört ana unsur ile nefisten yarattı. Sonra ona eksik bir nisbetle karışık olarak ruh üflemek istedi. Sonra dört letaifle birlikte ruh da kattı. Ruh ile letaif kendi alemlerine karşı meyilli ve Rablerini sever olarak yaratıldı.

Anasından doğan bir çocuğun doğum anında ağlaması gibi, ruh bu alemle ilgi kuramadığından asıl vatanından ayrı düşmesinden dolayı gariplik çekip, asıl vatanı olan emir alemine karşı bir özlem duyar.

Zahidleri yetiştirmek için yazılan bir kitapta ehl-i dünyanın yemeğini yemek, evinde abdest almak, evindeki kapları kullanmak vs. şeyler yasaklanmaktadır.

Cenab-ı Hakk bu ehli tarikata şöyle bir nimet ihsan etmiştir. Ehl-i dünya bu cemaatın sohbetine gelince dünyaya olan muhabbetleri azalır. Eğer ki böyle olmasaydı ehl-i tarikat, ehl-i dünya ile beraber aynı cemaatte bulunup sohbet edemezdi.

Abdurrahmân-i Tâği (k.s),

Sadi-i Şirazî´nin şu beyitlerini şöyle açıkladı:

"Sevgilinin cemâli olmaksızın canın cihana karşı meyli yok.

Berikine sahip olmayan gerçekten ötekine sahip değildir."

Şöyle ki: İnsan şeyhini veya Allah´ı sevmedikçe, şeyhinin memleketini veya misal âlemini sevemez. Üstadın semti ve misal aleminin muhabbeti bir kimsede yoksa üstadın sevgisi ve Allah sevgisi de yoktur.

Mürşidini seven kimsenin, mürşidinin memleketine ve O´na taalluk eden her şeye muhabbeti olur. Allah´u Teâlâ´yı seven kimsenin de, O´nun muhabbetine delâlet eden mânâ âlemine ve her şeye sevgisi olur.

Mânâ âleminin üstün mânevi zevkleri ve lezzetlerinden istifade edebilmek ancak ve ancak Allah´u Teâlâ´nın sevgisini kazanmakla mümkündür.

Abdurrahman-ı Tâği (k.s), İmamı Rabbani´nin (k.s) şu sözlerini nakletti:

Emr-i bil maruf ve nehy-i anil münkeri tebliğ etmeyen beldenin imamları, o beldede şeytanın vekilleridir.

Seyda-i Tâğî (k.s) diyor:

İmamlar o beldenin önderleridir. Önder olmalarından dolayı yöre halkını ya cennete ya da cehenneme götürürler.

Abdurrahman-ı Tâği (k.s) şöyle buyuruyor: Katiyyen sünnetleri terk etmeyiniz.

Tarikata intisab eden bir kişi sureti katiyetle sünneti terk etmemelidir. Bilhassa sünnet-i müekkedeleri, iki rekatlı fecir ve işrak sünnetlerini, sekiz rekatlık teheccüd namazı ile üç rekatlık vitr namazını terk etmemelidir.

Normal zamanlarda sünneti terk eden kimse, sekre düştüğünde farzları da terk eder. Tarikat-ı Nakşibendiyye sünnetleri ihyaya dayanır. Tarikattan maksat bidatları ve ruhsatları terk edip şeriatın prensiplerini takva ehli olarak uygulamaktır.

Şeriatın emir ve hükümlerinden dışarı çıkmayıp, bidatları ve ruhsat verilen kolaylıkları terk eden tarikat kalıcıdır, sona ermez.

Şevk ve heyecana dayanan tarikat, kısa zamanda yok olup etkisini kaybeder.

Seyda´ya bu sözlerinden sonra sordum:

-Efendimiz, tarikata yeni intisab edildiği zaman, nefsi bütün bidatlerden, ruhsatlardan uzak tutmak müridde hal lezzetini azaltmaz mı?

-Olsun bir şey fark etmez. Ölçü şeriattır. Sahibine mülk olarak kalan cezbe, şeriatın emir ve hükümleri dairesinde tahsil edilen cezbedir. Şevk ve heyecan ile elde edilen cezbe sahibine mülk olmaz.

Abdurrahman-ı Tâği´ye (k.s) sorduk:

-Efendimiz, kalb hastalıkları yok olmadan, nafile ibadet yapmak zararlı olmaz mı?

- Zararı olmaz, nafile ibadet yapılabilir. Şunu biliniz ki Gavs´ın kapısından bizim öğrendiğimiz gerçeklerden birisi de şudur: Her türlü vird ve amellerden gaye ve maksat sevap değil muhabbettir.

Sözlerinin burasında kendilerine İmam-ı Rabbâni´nin (k.s) Mektubat adlı eserindeki mektuplardan biri olan ve içinde "kalp hastalıklarını gidermeden önce işlenmiş olan nafileler faydasız, hatta zararlıdır, çünkü o durumda nefsin arzusuna tapılmış olur" şeklinde bir ifade bulunan mektubu arz edince kendilerinden şu cevabı aldım:

-O mektupta söz konusu edilen durum bir takım zahidlerin tutumudur. Onlar sevap kazanmak maksadıyla mağaralara kapanarak mesela bin rekat nafile namaz kılarlar. Oysa normal sünnetlerle nafile ibadetleri işlemeyi hem Mevlana Halid ve hem de Gavs-ı Azam hazretleri emretmiştir.

"Seyda´nın bu sözleri üzerine yine dedim ki:

"Gavs´ın halifesi Şeyh Halid, Gavs´dan şöyle naklediyor: "Nafile ibadetler ile meşgul olmak, müridi cezbeden alıkoyar."

Seyda (k.s) dedi: "O sözden maksat bazı zahidlerin nafileleridir. Fakat Mürşid-i Kâmil, müridin bazı zaman nafile ibadetleri artırmasını, bazı zamanda azaltmasını, emredebilir. Sizler nafile ibadetleri yapmayı emrediniz. Nafile namazları terk eden birini görünce kendisine, farz kazaların mı var ki, bu yüzden nafile kılmıyorsun? diye sorunuz ve adamı nafile (sünnet) namazları kılmaya teşvik ediniz.

(Şafii mezhebine göre, kaza namazı olanın nafile ve sünnet kılmayıp kazasını bitirmesi gerekir.)

Abdurrahman-ı Tâği (k.s), Ebrar ile Mukerrebûn arasındaki farkları şöyle izah etti: Cenab-ı Hakk’a sevab karşılığında ibadet edenlere Ebrar denilir.

Mukerrebûn ise, Cenab-ı Hakk’ı sevdikleri için karşılıksız olarak ibadet edenlerdir.

Hz.Ömer (r.a) şöyle demiştir: "Cennet ve Cehennem olmasa bile ibadet etmekten vazgeçmem.

Hz.Ömer (r.a) Süheyb-i Rumi´yi şu sözlerle taltif ve takdir etmiştir: "Allah´tan korkmamış olsa bile, yine de Cenab-ı Hakk’a karşı gelmezdi."

Ayrıca Hace Azizan Hz.leri bir şeyhle müridi arasında geçen şu kıssayı naklederlerdi. Keşif yoluyla bir müride şeyhinin makamı gösterilir. Mürid bakar ki şeyhinin durumu kötüdür. Hemen ondan yüz çevirir. Bu duruma vakıf olan şeyh der ki: -Ey himmeti eksik kişi senin gördüğün durumu ben otuz senedir görüp biliyorum, ama elimden ne gelir. Ben bu durumdan mütevellid muhabbetimi eksiltip gevşemedim. Ben kulum, kulluğun gereği olan ibadet, taat ve duamı hiç azaltmayıp devam ettim...

Şeyh Hz.leri demek istedi ki, insanın yaratılışının gaye ve maksadı Allah´ı tanıyıp, O´na kulluk gereği ibadet ve taat yapmaktır. Değilse sevap kazanıp cennete gireyim, cehenneme düşmeyeyim diye değildir.

Bir ayet-i kerimede şöyle buyuruluyor: "Ben insanları ve cinleri sırf bana ibadet etsinler diye yarattım" (Mutaffifin, 22-28)

Bir Hadis-i Kudside şöyle buyuruluyor: "Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim. İşte varlıkları beni tanısınlar bilsinler diye yarattım." (Keşful-Hafa II / Hadis no: 2016)

(Bu haber, bu lafızlarla hadis olarak Resulullah´dan sabit değildir. Fakat manası uygundur.)

Bu sohbetleri dinleyen müridin, mürşidine karşı ve bu yola karşı ihlası daha çok artar. Müridin mutlaka zat-i muhabbete sahip olması gerekir. Böyle olursa onun nazarında elem ve nimet aynı olur.

Bu sözlerden sonra şu Farsça beyitleri okudu:

Allah´ın hem lutfuna hem de kahrına aşığım,

Ne kadar acaibtir ki her iki durumda da O´na aşığım.

Teslimiyyet her zaman olmalı ve hale mahsus kalmamalıdır. Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) daha sonra şöyle buyurdu:

Mukarrebûnun Cennetteki içecekleri Tesnim´dir.

Ebrarın içeceklerine ise bir damla tesnim karıştırılır. Rahik adı verilen bir içecektir.

Cenab-ı Hak bir ayeti kerimede şöyle buyuruyor: Mukarrebunların gaye ve maksatlarında sevap elde etmek yoktur. Ama onların sahip olacakları çok büyük sevaplar vardır. Onlarda aynı zamanda Allah´a yakınlık makamı vardır. 

Ebrâr´ın durumu ise böyle değildir. İmam-ı Rabbani (k.s) Hazretlerinin deyimi ile zahidlere benzerler. Mukarrebunun ve Ebrarın durumunu kıyaslar isek, Mukarrebun bir padişahın vezirlerine benzerler; ebrar ise saray sakileri gibidir.

Zahidler, mukarrebundan daha çok riyazet ve nefis mücadelesi yaparlar, ama mukarrebunun makam ve mevkilerini elde edemezler.

Bakınız, size şunları da söyleyeyim: Gerek haller, gerekse tahsil edilen manevi merdivenler, ebedi saadeti garanti etmezler. Tersine bu durumlar Cenab-ı Hakk´ın başka bir muradının eseri olarak da meydana gelebilir.

Bir hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor: "Cenab-ı Hak bu dini facir biri vasıtası ile de destekletir." (Keşful Hafa, 1-373 / Hadis No: 720)

Abdurrahman-ı Tâği (k.s) Hz.leri şöyle buyuruyor:

-Kerametleri, haller ve mükaşefeleri saymazsanız bu tarikat Hz.Peygamber´in (SAV) şeriatından ibarettir. Akaidde ise ehl-isünnettir. Sözlerine devamla hepimize şeriata sarılmayı, şer´î meseleleri Kitab´ul-Envâr adlı eserden arkadaşlarımıza öğretmemizi emretti.

Seyyid Tâhâ Hz.leri de fetva meselelerinde bu kitabı esas almıştır.

Namaz, zekat, oruç ve hacc ibadetlerinin hiç birinde sünneti ihmal etmemiştir. Şeyh Hz.leri sohbetinin bir yerinde şunları da söyledi:

-Bakınız; şeriata bağlı olan, ama zayıf bir ehl-i muhabbet kişi, benim yanımda şer’i emirlere uymayan ehl-i muhabbetten daha efdaldir.

Sizler, müekked sünnetleri, vitri, işrak namazını ve kuşluk namazını asla terk etmeyin. (Emir derecesinde tavsiye)

Abdurrahman-ı Tahi Hz.leri bizim tarikatımızda salikliğin belirli bir süresi yoktur, buyurmuştur. Mevlâna Halid Bağdadî Hz.leri de "Saliklik ne zaman son bulur" şeklindeki bir soruya karşılık:

"- Beşikten mezara kadar devam eder" demiştir. Bizim tarikatımız, sevgili uğruna ruhu feda etme yoludur.

Mürid bu konuda ne zaman ihmalkâr davransa durum aleyhine döner. Müridin kalbi şeyhin sevgisiyle dolu olmalıdır. Mürid, bu sevginin dışındaki bütün sevgileri terk edip unutmalıdır.

Şu beyitler ne güzeldir:

''Tevhid yolu iki kıbleyle doğru şekilde aşılamaz.

Ya sevgilinin rızasını veya nefsin arzusunu tercih etmelisin.''

Bakınız Alâuddîn Attar (k.s) ne diyor:

"Aşkı daha çok olanın, fena alanındaki mertebesi daha yüksektir."

Gavs´ın (k.s) kapısında, Ali Can ile Sûfi Said adında iki mürid var idi. Bunlardan Ali Can´ın Gavs´a çok muhabbeti var idi, ta ki hiç bir muhabbet onun yerini alamadı. Hatta Gavs (k.s) ile beraber Seyyid Tâhâ´nın yanına giderler, sohbet ve teveccühe dahi girmezdi.

Bu duruma Gavs (k.s) itiraz edip neden sohbet ve teveccühe katılmadığını sordu. Ali Can dedi:

"Sizin buraya gelmekten maksadınız bir kâr elde etmektir. Ben ise buradan bir şey talep etmiyorum. Bu konuda Gavs (k.s), bir daha konuşmadı.

Sûfi Said ise Gavs´dan daha çok muhabbeti, başka bir şeyhe besliyordu. Bu yüzden düştüğü hamlık bataklığından kurtulup sülûk edemedi. Ali Can ise, seyr-i sülûk yapıp kemale ermiştir.

Abdurrahaman-i Tâği (k.s) şöyle buyuruyor:

Gavs´ın (k.s) vefatından sonra, oğlu Celaleddîn´in bana yaptığı bir haksızlıktan dolayı onu, halifesi Şeyh Halid´e (k.s) mektupla  şikayet etmiştim. Şeyh Halid (k.s) bana yazdığı cevapta şöyle diyor:

Muhabbetin sultanı ortaklık kabul etmez. Sen madem ki Gavs´a (k.s) karşı muhabbet beslediğini iddia ettin o halde mutlak surette bazı belalara mübtela olasın ki, kalbin başkasına meyletmesin.

Ruh öyle bir latifedir ki; nefs gibi sıkıntı ve elemlerden etkilenmez. Bizzat tam tersi olup nefsin elem ve sıkıntılara maruz kalmasından dolayı sevinir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu:

Tebehhür denen makamda zahirî ilim harika bir şekilde artar. Cizre tarafından Şeyh Azrai isminde bir halife gördüm. Önceleri birinci derecedeki ilim kitaplarını okutamazdı. Okuttuğu zamanda mahcup olmamak için gizli bir yere giderdi.

Halife olduktan sonra ilmi o kadar arttı ki, memleketimizdeki talebeler buradaki hocaların ilmiyle kanaat etmeyip, uzak olmasına rağmen ona gidip icazet alırlardı.

Tebehhür makamı ise Vahdet-i Vücuttan önceki bir makamdır.

Bu makamda Vahdet-i Vücudun hayali vardır.

Maiyyet seyrinde de zahiri ilim artar. Nitekim üstadımızın halifelerinden birisinin de bu şekilde ilmi arttı. Muhabbetin artmasıyla akıl arttığı için mantık ve akaid ilimleri gibi aklî ilimler de artar. Fıkıh gibi naklî ilimler ise muhabbetle artmaz.

Abdurrahmân-i Tâğî´nin (k.s) bu sohbeti üzerine ben şöyle sordum:

Büyüklerin herhangi bir ibareyi okurlarken hem lafız hem de irab bakımından yanlış okuduklarını görüyorum. Bunun üzerine

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şu beyti okudu:

"Surete bağlı kaldığın müddetçe, ebediyen mananın kokusunu duyamazsın."

Beytini okuyarak büyüklerin manaya önem verdiğine işaret etti. Sonra, yanlış okumaları lafza önem vermemelerindendir, dedi. Aynı şekilde Gavs-ı Hizani (k.s) şöyle buyurdu:

Bu tarikatın büyüklerinden müçtehid çıkamamıştır. Seyda (k.s) Cizreli fazilet sahibi Molla Ahmed´in beyti:

"Ey Hüma kuşuna benzeyen mahbubum, seni avlamak ümidiyle yalnız Mela ağ kurmamıştır.

Buyurunuz bakınız, seni avlamak için hepsi ağ kurmuştur."

Molla Cizrevi’nin bu mısraları öyle bir makama işarettir ki, bu makamda her şeyde Allah´ın tecelliyatı görülür. Her şey Hakk’ın aynasıdır. Bu makamı elde etmek letaif seyrinde hayalini Allah´ta toplamakla olur.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu:

Boğaların birleşmesine mürid kesinlikle bakmamalıdır.

Bu manzara müride büyük zarar verir. Terk etmeden zararın farkına varmaz.

Salikin birisi şöyle dedi: Ben bir sefer boğaların birleşmesine baktım, kırk gün o nazarın zararını hissettim.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu:

Kalb üzerinde lafza-i Celâl´in beş binden eksik olması tarikatın adabına göre caiz değildir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu:

Tevbe için yıkanmayan ve istihare namazı kılmayan teveccühe katılamaz. Bir başka seferde şöyle buyurdu:

"Bu Nakşi tarikatına mensup olup da tevbe için guslü emretmeyen şeyhlerin müridlerini teveccüh ve hatmeden menetmeyin. Onların yolunu daraltmayın."

Seyda (k.s) bid´atle amel eden bazı halifeler hakkında şöyle dedi: "Biz onların tarikatlarını ve nisbetlerini inkâr etmiyoruz. Ancak biz onların Nakşibendî olmadıklarını ve Şah-ı Nakşibend'in adabını tatbik etmediklerini söylüyoruz.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu: Bir mürid üstadının yolunda tedbir sahibi olmayınca nisbet alamaz. Tedbir ehli demek evinin ihtiyacını gördükten sonra, mürşidin yânına gidip aklı fikri evinde olmayandır.

Daha fazla nisbet almaya ehil olan kimse ise, ne evin ihtiyacıyla meşgul olur ne de aklı evinde kalır.

Seyda´nın (k.s) bu sözü üzerine ben: "Bu kimseler murad olan kimselerden midir?

Seyda(k.s): "Siz murad olan kulların gayret ve çalışmaya ihtiyacı olmadığını mı zannediyorsunuz? Muradlık tevbe edilene kadardır.

Tarikattan fayda görme gayret ve çalışmayla birlikte müridin kendi arzu ve iradesini, üstadın arzu ve iradesine bırakmasına bağlıdır. Seyda (k.s) bir yolculuğunda ottan yapılmış bir minder üzerine oturmuştu. Bu arada şöyle dedi:

"Benim yaptıklarıma uymayın, sözlerime göre hareket edin." Sonra şöyle devam etti:

-Kendi nefsimde düşündüm ki, böyle yumuşak döşeklerde oturmak müride zarar verir. Bunun için onlarda nefis kaldığı müddetçe bu hareketlerden men ediyorum. Onlar nefislerinin esaretinden kurtulup, benim gibi iyi oldukları zaman, benim gibi rahat döşeğe oturmalarında sakınca yoktur...

Abdurrahmâni Tâği (k.s ) diyor: - Tarikat, insanlar arasında dolaşır, şeriata bağlı olanın da olmayanın da kalbine girer. Fakat bir süre sonra, şeriata bağlı olanda kalırken, şeriata bağlı olmayandan çıkıverir.

Gavs ´ın (k.s) zamanında bir sûfiye var idi. Diğer sûfiye kadınlar ise onun halini beğenmeyip derlerdi ki: Onda aşk ve muhabbet yoktur. Gavs (k.s) vefat ettikten sonra sırf muhabbetle yaşayan bu kadınlar söndü, ama bu sûfiye hanım, kendini koruduğu gibi, çevreye de faydalı oldu.

Ayrıca Cizre bölgesinde bulunan halifeler, büyüklerden olmadıkları halde, sırf şeriata bağlılıklarından dolayı tarikatı aralarında yaşatmışlardır.

Şevk uzak olana mahsustur. Kişi uzakta olduğu zaman, dostuyla buluşmaya iştiyaklı olur.

Muhabbet ise hazır olan kişiler içindir. Öyleyse zikir, muhabbet ve huzur yolu üzere yapılmalıdır. Hasretle ve uzakta olana bağlanarak zikir yapılmamalıdır. Bu şekildeki zikir, yolu uzatır. Zaman, gaflet ve bid´at zamanı olduğundan kısa yolu tercih etmek gerekir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s), İmam-ı Rabbani´den (k.s) rivayetle şöyle buyuruyor:

-Dünyayı sevmek, manevi bir küfürdür. Peygamber (s.a.v); Dünya olmadan da yaşanabilir dediği halde, Nemrut ve Firavn bunun tersini söylemişlerdir.

Buna göre dünyayı seven, Peygamberle (SAV) aynı görüşü paylaşmaktan uzaklaşır.

Nemrut ve Firavn´a hak vermek durumuna düşer. Dünyayı seven kişi, Peygamber´in (s.a.v) aklını beğenmemiş, Firavn ve Nemrut´un aklını beğenmiş olur.

Nitekim Hadis-i Şerifte:

"Gerek dünya, gerekse dünyada bulunan her şey mel´undur. Yalnız Allah´ı zikretmek müstesna" buyrulmuştur. (Keşfu´l-Hafa: 1/496)

Ayrıca dünya, nefsin sevdiği ve arzuladığı bir yerdir. Nefs ise Allah´a düşmandır. O halde nefsin arzularını sevmek, Cenab-ı Hakk´a düşmanlığı gösterir.

Bakınız size ömrüme yemin ederek söylüyorum: Bence ıslanmış bir köpekle bir arada durmak, dünyayı seven bir kişiyle bir arada olmaktan daha iyidir.

Gavs-ı Hizanî (k.s) bir gün bizlere şu vakıayı anlattı:

-Müridliğimin ilk zamanlarında, veliler ve salihler yurdu olarak bilinen Ervas Mescidi'ne gidiyordum. Ama onların gafilliklerini müşahede edince, kötü kokularından sakınmak için tuvalet kapılarında beklemeyi âdet edinmiştim.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:

-Gerçekten samimi bir müridlik, ancak halis ve doğru bir niyet ile olur. Bu niyyet ise şudur: Şeriata bağlılık ve ehli sünnet vel cemaat itikadına uyduktan sonra, varlıktan sıyrılıp verilen amelleri yapmaktır. Mürid için en zararlı duygu ve düşünce başa geçme arzusudur. Cizre beldesinden tarikatın gerileyip yol alamamasının sebebi, sûfilerin halifelik sevdasıdır.

Çünkü onların sırf gailesi halife olma arzusu idi. Mürid, kendi iradesini şeyhinin iradesine teslim etmelidir. O halde sizler önce niyetlerinizi doğru yapınız ve hizmet etmeyi kendinize gaye edinip bununla uğraşınız.

Mürid, mürşidini nefsten ve şeytandan gelen kılınç darbelerine karşı kalkan yapmalıdır.

Mürid kendisinde bir şey olmadığını, bundan dolayı da mürşid eli tuttuğunu o ele yapışması gerektiğini, eğer kendisinde bir şey olsaydı babasının evinde kalması gerektiğini düşünmelidir.

Bir varlığı olmadığından dolayı mürşidin gölgesine sığınmayı kabul etmelidir.

Gavs-i Hizanî (k.s) bir gün şöyle demişti:

-Değerli çoban, uyuzlu da olsa oğlağını çöllerde kurtlara terk etmez. Mürid kendi amelini uyuz oğlak gibi kabul edip mürşidinin sürüsüne katmalıdır.

-Abdurrahmân-i Tâğî (k.s), halifesi Şeyh Fethullah´a (k.s) niyyet konusunda şunları söyledi:

-Müridlikten maksad, varlık duygusundan sıyrılmaktır. Onun içindir ki bir şeyh, şöyle bir yol takib ederdi:

Yakın müridlerini cariyelerine sarkıntılık ettikleri gerekçesiyle hapse attırır, hakarete maruz bırakırdı.

Müridler de şeyhlerinin sözünü inkâr etmezlerdi. O şeyh vefat ederken şöyle dedi:

-Daha önce müridlerimin hakkındaki söylediklerim yalandır. Müridlerim öyle şeyleri yapmamıştır. Maksadım onları varlık duygusundan tamamen sıyırmaktı. Hiç bir şeyh fena mertebesine gelmiş müridini reddetmez. Zira "Fena reddedilmez" denmiştir.

Ayrıca Gavs ´ın (k.s) halifesi Şeyh Halid de (k.s) böyle demiştir. Gavs´ın (k.s) baş müridlerinden olacağı tahmin edilen bir müridi var idi. Bu zat aldığı bir üzüm bağına kalbini kaptırıp yolda kaldı. Terakki edip istenileni elde edemedi.

Tarikatın temeli ihlas, muhabbet ve şeriata bağlılıktır. Tarikatın gayesi ise marifetin sırlı meselelerini açığa kavuşturup sert hükümlerin inceliklerini öğretmektir.

Mesela mürid, abdestte bir kısım azaların, gusülde ise bütün bedenin birlikte yıkamasının hikmetlerini öğrenir. Abdest ve gusülden maksad bazı hareketlerden doğan kirliliği gidermektir. Bazı hareketlerin yol açtığı kirlilik diğerlerine göre daha fazladır.

En üstün keramet; istikamet ve cezbedir.

İnsanlardan yüz çevirip Allah´a sığınan kimse velidir.

İnsan kılmadığı bir tek namaza karşılık seksen bin yıl azabı vardır. Eğer Allah´ın affına mazhar olmazsa. Akaidi sağlam olmayanın, kelime-i şehadeti doğru söyleyemeyenin imanı yoktur.

Fatiha´yı okuyamayan kimsenin nikahı batıldır.

Kendisi zinâkâr olur. Çocuğu zina çocuğu olur. (Şafi mezhebine göre)

Abdurrahmân-i Tâğî´in (k.s) bu sözünü büyük alimlere sormuşlardır. Münkirler bu fetvayı bozmak istedikleri halde bozamamışlardır. Seyda´nın (k.s) bu sözü zamanın büyük alimi Gavs’ın (k.s) halifesi Şeyh Halid´e ulaştığı zaman şöyle demiştir:

-Nikah kıyıldığı zaman veliden izin alınmamışsa veyahut velinin Fatihası düzgün değilse, Seyda´nın sözü doğrudur. (Bu hüküm Şafi mezhebine göredir)

Nisbet; vakte, yerlere ve oralarda bulunan insanların durumuna göre değişir. Bir vaktin feyiz ve bereketi diğer vakte göre farklıdır. Buna göre farklı zamanları gözetlemek gerekir. Köylerin nisbeti de birbirine göre değişiktir. Halkı arasında hiç bir mürid bulunmayan köyün nisbeti başka, tamamıyla münkir olan köyün nisbeti başkadır. Halkı kâfir olan bir köyün müridine gelen nisbet başkadır. Daha önce yaşayıp göçen şeyhler kendilerinden sonra gelenlerden nisbet beklerler. Hiç kimsenin nisbeti başkasının nisbetine benzemez.

Mürid nisbet almak istediği zaman kendi halinden sıyrılıp, nisbet tahsil edeceği zatın haline bürünmelidir.

Mürid her yerde ve her zaman kendi nisbetinden sıyrılmalıdır. Sözlerinin bu kısmında müridin kendi nisbetinden nasıl sıyrılabileceğini sordum. Sözleri şöyle devam etti:

-Müridin kendi nisbetinden sıyrılması demek, kemal sıfatlara talib olması demektir. Evin nisbeti odanın nisbetinden farklıdır. Evinin nisbetinden sıyrılmadan odanın nisbetini göremem. Bu söylediğimin tersi de doğrudur.

Alimlerle cahillerin nisbeti bir değildir. Bir arada toplanırlarsa nisbetleri başka olur. Kendi aralarında toplanırlarsa nisbetleri daha başka olur. Ben bazen alimlerin avamla birlikte teveccühde bulunmalarını tercih ederim.

Çünkü feyiz sayıya göre gelir. Bazen alimlerin ayrıca teveccühde bulunmalarını tercih ederim. Çünkü onların teveccühü avamınkinden farklıdır. Alimler, avamla birlikte teveccühe girdiklerinde, kıskançlık ihtimali olmadığı müddetçe bir arada olmalarını isterim.

Hased etme ihtimali ortaya çıktığı takdirde ayrı ayrı olmalarını isterim. Çünkü alimlerin teveccühü birbirinden farklıdır. Bazen birinin teveccühü bir saat sürerken, diğerine hiç teveccüh edilmemesi mümkündür.

Abdurrahman-i Tâği (k.s) buyurdu:

-Bu tarikattan gaye, nefsin alçaklığının farkına varmaktır.

Fazilet şükürdedir. Şükretmek ise elimizde değildir. Çünkü insanda bulunan her iyi haslet, yüce Allah´dandır. Kötülük ise kendi nefsimizdendir.

Kul, şükretmeye Allah´ın yardımıyla muvaffak olduğuna göre yine kendisine hiç bir şey kalmaz. Böylece kusurlu durumdan çıkmış sayılmaz. Bu durumda şu ayet-i kerimeyi düşünmek gerekir:

"Hemen Rabb´ini hamd ile, tesbih ile (ve tenzih) et. O´nun yargılamasını iste. Şüphesiz ki O, tevbeleri çok kabul edendir." (Nasr/3)

Bu ayet-i kerime, Hz.Peygamber´in (s.a.v) vefatından kısa bir süre önce inmiştir. Bu ayet-i kerimede mağfiret dilenmesi istenilen kusurlar ya şeriatla ilgilidir ki peygamber (a.s) bunlardan masumdur. Yahut varlık duygusundan ileri gelen kusurlardır. ( Peygamber (a.s) bundan da masumdur.) Bu duruma göre insan iyilikleri Allah´a dayandırmalı ve kötülükleri kendinden bilerek her zaman yüce Allah´dan mağfiret dilemelidir.

Abdurrahman-ı Tâği (k.s) şöyle buyuruyor:

-Gecenin ilk zamanının nisbet ve feyzi son zamanındakinden farklıdır. Gecenin son kısmının nisbeti ise gündüzün ilk zamanının nisbetinden, gündüzün orta kısmının nisbeti, sonundan farklıdır. Bir meclisin nisbeti diğerinden farklıdır. Zira feyizler devamlı surette geldiği için her feyiz öbür feyizden farklıdır.Her zaman huzura dikkat edip, nisbeti almaya hazır olmak gerekir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) diyor ki:

-Sohbetlerimde ben iki konu işlerim. Bu konular aslında Nakşibendi sohbetlerinin özellikleri arasında yer almaz.

a)Ölümü konu alan sohbetlerimiz. Bundan gayemiz kalbin göçmeyi kendisine gaye edinmesidir.

b)Dünyayı kötüleyen sohbetlerimiz. Dünyayı kötüleyerek, kalbin ondan nefret edip yüz çevirmesini sağlamayı amaçlıyor.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyurdular:

Göğsün açılıp genişlemesinden sonra nisbetin en kuvvetli gelişi denizin dalgaları gibi olandır.

Daha sonra sırası ile; çığ gibi,duman gibi ve koku şeklindeki nisbetler gelir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir gün bana (İbrahim Çokreşî) dedi:

-Sana (emretmiş) vermiş olduğum virdlerini çekiyor musun?

Dedim: Hayır Efendim. O zaman bana dedi:

"-Virdleri terk etmek benlik (varlık) duygusundan ileri gelir. Neden virdlerini terk ediyorsun?

Abdurrahaman-ı Tâği (k.s), bir gün Gavs ´ın (k.s) şu sözlerini naklen söyledi:

Hace Muhammed Parisa´nın (k.s) kalbine Allah’tan başkası sığmadı, dardı. Terakkiyeti sınırlı kaldı.

Alaüddîn Attar´ın (k.s) durumu ise değişikti. O´nun kalbine hem Allah hem de gayri şığmış. Bu hal üzere olduğu için nefsini daim gaflette olmadığı halde kendini gaflette görmüştü. Onun için terakkiyeti devamlı oldu. Ama o gafil değildi.

Ben o sırada: Alaüddîn Attar´ın kalbinin geniş olması ihtiyari midir? Değil midir? diye sordum.

Şöyle cevapladılar: -Bunun başlangıcı şudur: Varlık duygusunu terk edip ondan sıyrılma seyrini diğer alanlardaki seyirden öne almaktır.

Ömrüm üzerine yemin ediyorum, bu mübarek sözleri dinlerken, anladım ki şeyhlerin kabiliyeti (yetenekli) sûfilerinin müşahede ve cezbe alanındaki gelişmelerini ertelemelerinin sebebi, onların kalplerini genişleterek daha çok terâkki etmelerini sağlamaktır.

Yani bu hal, şeyhlerin o müridlere karşı bahşettiği bir lûtuftur. O büyük bir lûtuftur. Onun içindir ki hiç bir sûfi gelişip terakkiyetim geri kaldı diye üzülmesin.

Bütün gayreti ile varlık duygusunu bırakmaya çalışsın. Bakınız, İmam-ı Şa´rani´nin (k.s) tabakatında bir kıssa naklediyor:

Azizan´nın (k.s) âdetlerinden şöyle bir durum var idi: Bir müridi terakki ettirecekleri zaman onu "cariyeme sarkıntılık etti" diye şikayet ederdi.

Şikayet edilen mürid, yargılanıp, cezalandırılırdı. Bu mürid cezası bittiği zaman yine de mürşidinin huzuruna gelirdi. Mürşidini terk etmezdi.

Azizan (k.s) Hz.leri ölüm anında "Olup bitenlerin hepsi yalandır. Benim müridlerim öyle şeyler yapmamıştır" demiştir.

Azizan Hz.lerine neden böyle yaptın? diye sorulduğu zaman

-Sûfilerin varlık ve benlik duygusundan tamamen kurtulmalarını sağlamak için böyle yapıyorum, demiştir.

Üstad Hz.leri son olarak şöyle buyurdu: -Ben de sizleri bu hikayedeki vakıa gibi imtihan etmek istedim, ama münkirlerin çıkaracağı fitneleri düşünüp vazgeçtim.

Abdurrahman-ı Tâği (k.s) varlık duygusundan ayrılmanın faydasını belirten bir sohbetinde şöyle buyurdular:

İçerimde bir kuşku doğdu: "Bizim yaptığımız ameller, başkalarının yaptığı amel gibi değildir." endişesine düştüm.

Halbuki bizim amellerimizin az olmasına rağmen, nisbetimiz, ameli bizden çok olanların nisbetinden daha fazlaydı. Bana denildi ki: Nisbet herkese gelir. Yalnız varlık duygusundan sıyrılanların nisbeti kalır, diğerlerinin ise geldiği gibi kalmaz.

Bizim varlık duygusundan sıyrılmamız en üstün sıyrılmadır. Çünkü böyle sıyrılış hem dünyayı hem de ahireti kapsamı içine alır. Bizim dışımızdakilerin ise durumu böyle değildir. Onların varlıktan sıyrılışı ise ayrıdır.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:

-Bizim yolumuzda başkalarındaki gibi ders değiştirilmez. Meselâ; keşif ve kerametinden dolayı kimsenin dersi değişmez. Ancak şer´î bir nedene dayanırsa müridin dersi değişir. Tevbe eden bir müride istihareden sonra rüyada ne gördüğü sorulur.

Çünkü rüyasında gördüğüne göre ya korku ile veyahut sevgi ile terbiye edilsin, istihareden sonra mutlak surette rüyada ne gördüğünü talimat veren sorsun. Bir şey gördü ise şeyhe arz etmelidir.

Bir mürid rüyada bir şey görmezse onun nasıl eğitileceği şeyhin görüşüne bağlıdır.

Bir şeyh istihareye çok önem verirdi. Çeşitli sebeblerle yedi defa istihare yapmayı emir ederdi.

Bir zata iki defa istihare yapması emredildi. Birinci istiharede tarikata girip girmeme hususuna açıklık için diğeri ise müridlik içindir. Bana göre ise istihare kişinin meşrebini açığa çıkaracak bir rüya görmesi içindir.

Ben üç defa istihare yaptım. İkisi bu yola intisab edeceğim sırada idi, diğeri ise müridlik içindir.

Abdurrahman-ı Tâği (k.s) bu yola yeni intisab etmiş bir sûfi adayına verilecek talimatı şöyle anlattı:

A-Abdest almak,

B-Tevbe edip, Allah´a sığınmak niyeti ile gusül almak,

C-İki rekat istihare sünneti kılmak. (Şeriatın emri gibi kılınanı istihare değil), benim görüşüme göre müridin meşrebini belirlemek içindir.

D-Tevbe etmek. Yani birinci olarak işlemiş olduğu hata ve günahlara tevbe, ikinci olarak da mürşidin elini tutup tarikat tevbesi yapmaktır. Mürşidin elinden tevbe ederken, mürid mürşidin her türlü emir ve yasaklarına uyacağına, hayır ve hasenatından ecir ummayacağına, ne de azabdan korkacağına yalnız ve yalnız Şeyhin emirlerine uyacağına dair tevbe eder.

E-Yirmi beş defa ile yetmiş defa arası tevbe eder.

F-Silsileye fatiha okur. Fakat yalnız kendi şeyhine bir Fatiha okusa da yeterlidir. G-Ölüm rabıtası yapar. Şöyle ki; vefat ettiğini, cenazesinin yıkanıp kefenlenip toprağa verildiğini böylece bir mevtanın başından geçen olayları düşünür.

H-Mürşide rabıta yapar. Bu usülleri yaptıktan sonra malı, varsa teveccüh vaktine, sonra da talimata kadar konuşmamalıdır.

Seyda intisabını şöyle açıkladı:

Ben ders alırken bana herkesten ayrı olarak bir odaya kapanıp kalmam emir edilmişti. Ben aklıma velev ki bir zarar gelebilir diye bunu yapmadım.

Bunun üzerine bana teveccüh vaktine kadar sufılerin yanında yalnız oturmam emir buyuruldu. Gavs’ın (k.s) bazı zamanlar mürid adayını yalnız gusül ve rabıta yaptırıp teveccühe aldığı olmuştur.

Bir gün Gavs (k.s) halife olan evlâdından bir tanesinin bir sufiye yalnız gusül ve rabıta tarif etmesi üzerine, Gavs (k.s) bu duruma karşı çıkıp dedi ki:

-Bu yaptığın şey her halifenin yapacağı bir iş değildir. Abdurrahman-ı Tâği (k.s) şöyle buyuruyor.

-Tarikata yeni intisab edenlerin talimatını düzgün veriniz. Ta ki temeli düzgün ola.

Talimattan sonra onlarla sohbet edip, âdâbı anlatınız. Bazı müridlerin bu yoldan ayrılmasının sebebi, ders verme anındaki hatâlardır.Yâni ders vermeye gerekli önemin gösterilmemesidir.

Seyda (k.s) bir gün tarikat dersi veren birini eleştirerek ona dedi ki: -Ben sizin ders vermeye gereken önemi vermediğinizi görüyorum. Halbuki ders vermek şeyhliğin yarısıdır.

Diğer yarısı ise teveccühdür.

Biz abdestli olarak ders veriyorduk. Ders vermezden önce ise ders veren kimse, tevbe edip, Cenab-ı Hakk´tan (C.C) afvu mağfiret dilemelidir.

Tevbe ve tarikat almak isteyen mürid adaylarına; hem korkutarak hem de müjdeleyerek bu yolun makbûliyetini anlatınız.

Onlara, Mürşid-i Kâmilin azametini ve tatlılığını anlatınız. Teveccühün önem ve makbûliyetini, ayrıca teveccühlere Sâdât-ı Kiramın ruhlarının iştirak ettiğini söyleyiniz.

Ders veren kişi, mutlak surette abdestli olmalıdır. Ders verdikten sonra, âdabı mutlaka anlatınız.

Ders vermenin şartı ders veren kimsenin abdestli olması, ders vermeye önem vermesi, mürid adaylarına teveccühe nasıl oturulacağını öğretinceye kadar hiç bir şey yememesi ve tütün içmemesi, ayrıca teveccüh sabahına kadar sohbetle veya başka bir ahiret ameli ile meşgul olmalıdır. Allah´a devamlı yalvarmalı, istiğfar etmelidir.

Abdurrahman-ı Tâği (k.s) bir kimseye zikir telkin ederken şöyle dedi:

-Bu tarikat, şeriatın aynısıdır. Ne eksiği ne de fazlası var. Seyyid Tâhâ (k.s), Gavs´a (k.s) gönderdiği bir mektubunda şöyle diyor:

"Bir kişi, ihlas ve muhabbet sahibi olup, şeriatın emir ve hükümleri dahilinde amel yaparsa, biliniz ki o zât velidir. İsterse bu zatta hiç bir hâl vuku bulmasın.

" Bu saydığımız vasıflar bir zatta yoksa o zatta ne şekilde haller vuku bulursa bulsun istidraçtır. O şakilerdendir. Cenab-ı Hakk (C.C) hepimizi bu duruma düşmekten muhafaza buyursun.

Bir mürid, bid´at ve ruhsatlı kolaylıkları terk etmelidir. Bu hal için ruhu feda etmek lazımdır.

Zikir ederken, Cenab-ı Hakk´ın sıfatlarını değil, yakîn bir şekilde zatını hayal ediniz. Çünkü öncelik vahdet içindir, tevhid için değildir.

Varlık yalnız Allah´a mahsustur. Vahdet Allah´ın varlığı ve birliğidir. Kimse yaratılmamış iken bile O bir olarak vardı.

Tevhid ise bizim Allah´ı birlememizdir. Kainatta bulunan her şey ya vehimdir veya hayaldir.Varlıkları kendilerinden olmadıkları için vehim ve hayalden ibarettirler.

Cenab-ı Hakk (C.C), âlem var olmadan önce var idi. Âlem ise yoktu. Örneğin, yaratılmamış bir çocuk âlemin bir parçasıdır. Fakat henüz Allah´ın (C.C) ışığı ile aydınlanmadığı için idrak edilemez. Yani kesin olarak yoktur.

Bugün doğan bir çocuğa gelince Cenab-ı Hakk´ın (C.C) varlığının ufak bir kısmı ona yansıdığı için vücudu küçüktür. Bu varlığın artışına göre çocuğun vücudu da buna bağlı olarak büyür.

Ayrıca ölen bir kişiye bakınız. Bu zat yıllarca yaşayıp büyümüştür. Ama birden yok olmuştur. Çünkü Cenab-ı Hakk´ın (C.C) lütuf ettiği varlık üzerinden kalkmıştır.

Eğer konuşma gücü, bu kişinin elinde olsa öldükten sonra da bu kişi konuşurdu. Hayatta iken yaptığını vefatından sonra da yapmak isterdi.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle dedi: -Kalb zikri en az beş bin, ortası on bir bin, en fazlası yirmi beş bindir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu: Zamanımızın velileri, tabiin velilerinden daha büyüktür.

Bir Hadis-i Şerifte Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyuruyor:"Zamanların en hayırlısı benim yaşadığım zamandır. Sonra bunu takib eden devir, daha sonra onu takip eden devirdir." Bu hadis-i şerif genel durumu göz önünde tutuyor:

Havas hakkında değildir. Bu devrin havassı önceki zamanın havassından hayırlıdır.

Hatta İmam-ı Rabbâni´nin (k.s) mektubatında açıkça bildirdiğine göre onların kemalatı sahabelere benziyor. Ben de aynı şeyi ümid ediyorum. Çünkü üstünlük nefsi ıslah edip kalbi tasfiye etmekle olur.

Hicrî bininci yıldan sonraki insanların kalblerinin hastalığı, daha öncekilerin hastalıklarından fazladır. Umulur ki zikrettiğimiz hadis olmasaydı bu devrin velileri, sahabelerden daha üstün sayılacaktı.Çünkü biz sahabelerin fazilet ve kemâlâtlarını yeteri kadar anlamaktan uzağız.

Peygamber Efendimiz´in (s.a.v): "Ümmetim bereketli bir ümmettir. Öncesi veya sonrası mı hayırlıdır bilinmez." (Keşful Hafa, l/Hadis no: 598) Hadis-i şerifindeki bilinmezden maksat Peygamber Efendimiz´den (s.a.v) başkasının bilmemesidir. Sahabelerin daha faziletli ve şerefli olduklarının kabul edilmesi Peygamber’in (a.s) bildirmesi iledir.

Nefis ise, mahlukat alemine karşı bir özlem duyar. Nefis, ruhu emri altına alırsa ruh nefse hizmet eder. Eğer ki ruh nefse hakim olursa o zaman nefis ruha hizmet eder.

Nefis, yaratılış gereği aşırı derecede istek ve arzulara sahiptir. Bundan dolayı ruha hakim olup, ona asli vatanını unutturur. Kendisinin zevk aldığı şeylerden ruhun da zevk almasını sağlar.

Böylece ruh, asli vatanına terakki edemez. Terakki edebilmesi aşağıdaki şartlara riayetle mümkündür.

1-Rucû makamına ermiş bir velinin sohbeti ile,

2-Mürşid-i Kâmilin emiri ve kalb zikri usulüyle lafza-i celali her bir latife üzerinde en az iki bin çekmekle,

3-Yeri insanın alnında bulunan nefis üzerine zikir çekmekle. Burada en az bin çekilir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:

-Kötü sıfatlardan arınmış nefs, kemal sıfatlardan ve manevi hakikatlerin tecellisinden arınmış olan ruhun karşılığıdır. Bu makam yalnız iman makamıdır.

Kalb ise, asıl özelliği tembellik olarak toprağın karşılığıdır.

Sır ateşin mukabilidir. Ateş tabakası toprak tabakasından beş bin yıl uzaktadır. Belirli bir süre halinde bulunmaktadır. Özelliği ise hiddet ve öfkedir. Hafa latifesi ise suyun karşılığıdır.

Su tabakası ise ateş tabakasının beş bin yıl altında bulunur. Suyun kendisine has bir rengi yoktur. En yakınının rengine bürünür. Bu hal ise münafıklık alametidir.Bundan dolayı insan arkadaşlık ettiği kimselerden karakterini alır.

Ahfa latifesi ise hava unsurunun karşılığıdır. Hava tabakası ise su tabakasının birkaç tabaka altında bulunur. Havanın özelliği büyüklük ve kibir taslamaktır.

Bakınız Ayet-i Kerimede ne buyuruluyor: "Sonra onu (insanı) en aşağıya düşürdük." (Tin,4)

Bir mürşid-i kamil kendisine teslim olan bir müridine, önce hava unsurunun vermiş olduğu kibirliliği tasfiye ederek irşada başlar.

O zaman âhfa latifesi bu huydan kurtularak yükselip terakki etmeye başlar.

Münafıklığı giderdiği zaman akabinde hafa latifesi terakki eder.

Daha sonra hiddet ve öfkeyi giderir, böylece sır letaifi terakki eder. Akabinde, insandaki uyuşukluğu tedavi eder.

Böylece kalb yükselip terakki eder. Böylece izah ettiğimiz dört letaif nakısiyetlerini ve kötü vasıflarını bırakıp, sabır, tevazu, İslam’ın emir ve hükümlerine teslimiyet, Allah´dan gayrı hiç kimseye muhtaç olmama gibi güzel huy ve vasıfları kazanırlar.

Cenab-ı Hak bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: "Onlar boş şeylerle karşılaşınca yanlarından şerefle geçerler." (Furkan,72)

Bundan sonra ruh da nefs muhabbetinden sıyrılarak Allah´ın muhabbetini tahsil eder. Bundan sonra insanda bulunan letaifler Allah´a yakınlık kazanırlar.

Nefs çok zalimdir. Kendisine ait bir gücü vardır. Bu güç vasıtası ile bazı zaman ruha galebe çalar. Onu egemenliğine alır. Böylece onu eski yerine döndürür.

Bazı zaman olur ki ruh nefsi kendi hegemonyasına alarak terakkiyetini sürdürür. Bu hal üzre devam ederken nefs zayıflar. Ruh ise güç kazanır.

Bu halin sonunda letaifler, kalbin arş üzerinde bulunan makamına ulaşır. Bu makama temkin makamı denir.

Bu makamdan sonra artık letaifler nefsin baskısı ile tekrar bu aleme dönmezler.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:

-Arş´a, kalbe bağlı olduğu için Arş denmiştir. Asıl arş ise kalbdir.

Sohbetimizden konu ettiğimiz asliyet ve tebaiyyet ilahi tecelliler bakımındandır.

Ruhun makamı, kalbin makamının üzerinde bulunur. Onun üzerinde ahfanın makamı bulunur. Nefsin makamı; mahlukat âlemi, ruh ile kalbin makamı âlem-i emir; sırrın, hafa´nın ve ahfanın makamı ise âlem-i zattır.

Sır´rın , hafa´nın ve ahfa´nın seyri ise zat aleminde gerçekleşir. Âlem-i emir ise mahlukat âlemi ile zât alemi arasında bulunur.

Âlem-i emirde bulunan vasıflar sevmek ve sevilmektir. Bu vasıflardan dolayı yine uzaklık söz konusudur.

Zat aleminde ise hiç bir vasıf bulunmaz. Letaiflerin geri dönüşü ise altı çeşittir. Bunlardan birisi nefsin makamından, çirkin sıfatların makamına dönerek olur. O zaman ise bütün alemi harap olur.

Bazı zamanlarda letaifler kalbin makamından geri döner. O zaman bu makamın sahibi eksiği olup kemale eremeyenlerden kabul edilir.

Tam geri dönüş ise ahfa´nın makamından nefsin makamına inerek gerçekleşen geri dönüştür.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle dedi:

Dervişin kelime manası; muhtaç, ıstılahtaki manası ise Allah´a muhtaç kimse demektir. Istılahtaki manaya sahip bir dervişe yük yük altın ve gümüş verseniz muhtaç olma ve fakirlik vasfından çıkmaz. Çün ki meramı Allah´tır.

Derviş sözcüğü Nakşibendilik dışında kalan diğer tarikatların mensuplarının unvanıdır. Biz ümid ediyoruz ki şu kelam-ı kibarın içeriğine ancak Nakşiler dahildir:

"Hakk’ın cezbelerinden bir cezbe, insanlar ile cinlerin amellerine denktir."

Bir mürid, cezbe haline düşünce Nakşi olur. Ama bir Nakşibendi sûfisi cezbeye düşmedikçe gerçek anlamda Nakşibendi olamaz. Diğer tarikatların mensupları terki terk makamına eremezler.

Nakşibendi sûfileri ise gerçek anlamı ile derviştirler.

Çünkü bu yolun mensupları şu safhaları terk ederler:

1- Dünyayı terk etmek,

2- Ahireti terk etmek,

3- Varlığı terk etmek,

4- Yokluğu terk etmek,

5- Terk-i terk etmek (terk etmeyi terk etmek).

Derviş sözcüğünü meydana getiren harfler şu manayı ifade ederler:

Dal : Dünyayı terki,

Re : Ahireti terki,

Vav : Varlığı terki,

Ya : Yokluğu terki,

Şın harfi ise: Terki terki işarettir.

Bu mana işaretler Nakşibendi ıstılahına göredir.

Abdurrahman-ı Tâği (k.s) şöyle buyuruyor:

-Bir kişinin tarikata intisab edip, mürşide bağlanmasından gaye ve maksad nefs ve şeytanın hilelerine düşmeyip, şeyhin gölgesine sığınarak vâsıl-ı ilallah olmaktır.

Şeyhin gölgesine girmek demek: Kulluk ve itaattir.

Bir mürid, şeyhinin gölgesinin üzerine düştüğünü nasıl anlayabilir? diye sorulan bir soruyu Abdurrahmân-i Tâğî şöyle cevapladı:

-Şeyhin gölgesine girmek müridin kendi ihtiyari dahilindedir. Bakınız bir kişi ağacın gölgesine nasıl sığınır, bir ağacın gölgesi altına girmek mutlak kişinin kendi iradesi dahilindedir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:

-Makbul mürid ilkbahar aylarında daha çok amel işlemeye gayret gösteren müriddir. Çünkü ilkbahar bitkilerin filizlenme dönemidir. İnsan da toprak unsurundan yaratıldığından bahar mevsiminde bitmesi, filizlenmesi gerekir. Bu filizlenme ya gaflete ya da uyanıklığa doğru olur.

İnsan çok amel işlemeli ki gaflet damarı kesilsin. Uyanıklık damarları açılsın.

Seyrüsülûk etmek isteyenler seher vakti uyumamalı. Çünkü vakt-i seher çok önemlidir. Gelişme zamanıdır. Onun için seyru sülük yapmak için bu vakitlerden daha makbul bir vakit yoktur.

Abdurrahman-ı Tâği (k.s) şöyle buyuruyor:

-İnsan her zaman nefsin hile ve şerrine düşmekten çekinmelidir. Çünki nefis insanı her zaman helake sürüklemek ister. Bu hâlinden bir an dahi geri durmaz.

Ben (Abdurrahmân-i Tâğî) nefsin insanı aldatan halini bizzat hanımlarımla olan ilişkilerimde de gördüm. Ne zaman ki bu durumlardan ayrıldım, o zaman büyük bir huzur buldum ve cezbeye düştüm.

Ben eşlerimi şeytanın tuzağına düşmemeleri konusunda devamlı uyarırdım.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:

-Dargın bulunduğu bir kimsenin elini öpmekle kişi kendi nefsini ezebilir. Üstün durumda bulunan bir müridin kendisinden daha aşağı durumda bulunan bir sûfi kardeşinin elini öpmesi adet olmuştur. El öpen kişi nefsinin daha saf olup, böylece özür dilediğini ispat eder.

Her mürid karşısındaki arkadaşına hüsnü zan besleyip onun kendisinden daha üstün durumda olduğunu düşünerek şöyle demelidir: Ben eğer bu özür dilemeleri kabul etmezsem umulur ki onun bana kırılıp beddua etmesi ile büyük zarar görürüm. Arkadaşının özrünü kabul edip barışmalıdır. Dargın durmak çok kötü bir şeydir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s):

-Üstadın muhabbeti Allah içindir, diye söyleyince öğrenmek maksadıyla şöyle sordum.

-Üstadı zatı için sevmek Allah muhabbetinden değil midir?

-Hayır. Üstadı zatı için sevmek Allah muhabbetinde fani olup üstadı unutarak ve Allah ile üstadın muhabbetini fark etmemekten ileri gelir.

- Buna misal şudur. Bir adam sevgilisine olan aşkından dolayı onun hizmetçisini de sever. Bu sevgi o kadar ileri gider ki hizmetçisi hakiki sevgili durumuna geçer. Üstada karşı olan zatı muhabbeti olmadan mürşidinin sohbetinden bir lezzet alamaz.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu:

-Keşke müridler ayaklarının uçlarından başka yere bakmasalar. Zira şeriatta kadına bakmak haram olduğu gibi, azimetle amel etmenin gerekliliğinden dolayı gayriye bakmak haramdır.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu:

-Kendi isteğiyle cezbelenmek caiz değildir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Nurşin köyünde bir sohbetinde şöyle buyurdu: -"Bize bazı duaların dilimizle okunması emredildi. Hatta duaları okurken sesimizi yükseltiyorduk. Bu dualardan biri hatmeyi haceganda okunan duadır.

" Hatmenin yapılış şekli "Câmiul-Usûl" adlı kitapda şöyle tarif edilmiştir.

1-Fatiha-ı Şerife Besmele ile birlikte (yedi) defa okunur.

2-Peygamber Efendimize yüz defa Salavat getirilir.

3-Elemneşrahleke Suresi yetmiş dokuz defa Besmele ile birlikte okunur.

4-İhlası şerife bin bir sefer okunur.

5-Fatihayı Şerife Besmele ile birlikte tekrar yedi sefer okunur.

6-Peygamber Efendimize tekrar yüz salavat getirilir

7-Hatme Duası okunur. İmam-ı Rabbaninin hatmesinde ihlas-ı Şerif yerine "La havle vela kuvveti illa billahil aliyyil Azîm" denilir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu: -Bir insanın iki insan olması demek zahirinin halk ile, batınının Hakk ile beraber olması demektir. Böyle olan kimseler zahiren değişik meseleleri konuşmaları kalplerindeki ile olan huzura mani olmaz.

Halidi Ölekî bu konuda şöyle söylemiştir; Büyüklerin zikrine mani olacak hiç bir şey yoktur.

Seyda-ı Tâği (k.s) buyurdu: -Behlül-ü Dane´nin "Allah ile ye, Allah ile uyu, Allah ile konuş" sözünün bu üç vakitte uyanık olunmasına teşvik içindir. Zira, bir kimsenin gafil olduğu zamanlar yemek, uyumak ve dostlarının meclislerindeki zamanlardır.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu: Kendisinde ubudiyet vasfı hasıl olmayan mürid, mürid olamaz. Müridden maksat Allah´ın emirlerine muti olmaktır. Ubudiyetten maksat ise Allah´ın hükümlerine rıza göstermektir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu: -Gavs-i Hizanî (k.s) tarikattan kovulanlara iltifat etmezdi.

Yalnız, Mevlânâ Halid (k.s) hazretlerinin kovduğu Şeyh Abdulkadir istisna idi. Ona önem verir, nisbetinin tamamı ile kesilmediğini söylerdi.

Şeyh Abdurrahman-ı Talabani’nin halifelerinden Derviş Emin isminde bir şeyh var idi. Çok güzel bir nisbete sahipti. Tarikattan kovulunca vergi tahsildarlığına başladı.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s), Şah-ı Nakşibend´in şu mısrasını okudu.

- "Tarikatımızdan yüz çevirenin dini tehlikeye girer. "Ayrıca, Meşâyihi kiramın şu sözünü nakletti. "Tarikatımızdan kovulan kimseye Rahman olan Allah´ın feyz ve yakınlık kapısı kapanır."

Daha sonra Abdurrahmân-i Tâğî Meşâyihi Kiram´ın bu sözünü aşağıdaki ayet-i kerimeye ters düştüğünü belirtti.

"Ancak tevbe eden ve iman edip de salih amel işleyen kimse müstesnadır." (Furkan 25/70)

İki söz bir birine zıt düştüğünde birisinin doğru birisinin yanlış olması gerekir. Zıtlığı ortadan kaldırabilmek için tevil lazımdır.Allah´ın sözü doğru olduğuna göre Meşayihın sözü tevil edilir. Bu sözün tevili şudur:

Meşayihın sözünde istisna vardır. Kovulan kimse pişman olur, istiğfar ederse Allah´a yakınlık kapısından uzaklaşmamış olur. Kovulan kimsede sadatların eğer bir iltifat nazarı kalmış ise sonuçta o kimse pişman olacaktır.

Eğer Sadatlar bir kimseden tamamıyla yüz çevirmiş ise o kimse pişman olmayacaktır.

Şah-ı Nakşibend´in bir halifesi kovulduktan sonra ticaretle uğraşıp zengin olmuştur. Bu zat zaman zaman sırt üstü uzandığı zaman şeyhsizlik ne kadar güzel dermiş.

Daha sonra Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyurdu: Tarikat büyükleri bazı münkirlerden yüz çevirince o münkirlerin dini de zarar görür. Gavs-ı Azam’ın münkirlerinin çoğu dinlerinde de zarar gördüler.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri, müridin Allah´tan üstada gitmesiyle üstaddan Allah´a gitmesi arasındaki farkı şöyle açıkladı:

Müridin Allah´tan üstada gitmesi, müridin Allah´ı bulmak gayesiyle üstada gitmesi, Allah´ı bulmaya olan iştiyak ve muhabbetini artırır.

Allah´ı bulmaya olan talebi müridi devamlı dolaştırır, çare arattırır. Bir mürşid-i kâmili bulduğunda elini tutmasıyla birlikte Allah´ın azamet-i kibriyasına ve celâline vakıf olur. Bu vukufiyeti Allah´a ulaşmanın kendi aklına göre zorluğunu idrak ettirir. Bu durumda bütün himmetini üstada ulaşmaya sarf eder.

Allah´ın dostuna ulaşmak Allah´a ulaşmaktan kolaydır. Mürşidine ulaşmaya çalışan böyle müridlere meczûb-i sâlik denir. Cezbeden sonra sülûka başlamışlardır.

Üstaddan Allah´a gitmenin manası ise şudur. Mürid önce dünyevi bir gaye ile büyüklerin kapısına gider, onların himmeti müridin talebini Allah´a çevirir. Bu durumdaki müridler, Hz. Yusuf´a âşık olan kadının durumuna benzer. Bir başka misal de şudur:

Mescid-i Haram´a gittiğimde orada hizmet eden bir adama rastladım. Bu adam Mekke´ye askerlik gayesiyle gelmişti. Fakat Kâbe-i Muazzama´nın bereketiyle gayesini Allah´a döndürmüştü. Gavs-ı Hizânî (k.s) hazretlerinin bazı hizmetçileri de o kapıya dünyalık için gelmişlerdi. Gavs´ın nazarı onların da gayretlerini Allah´a çevirdi. Bu tür müridlere de sâlik-i meczûb denir.

Nurşin Köyünde genel sohbetinde şöyle buyurdu:

Şeyhlerin inkarına düşmemeniz için kendisini derviş olarak tanıtan kimseyi kötülememenizi ısrarla tavsiye ederim. Bir kimse, veli, şeyh veya kutup olduğunu söylüyorsa, o sözü kendisine bırakın. Ancak velî olduğunu tasdik ettiğiniz halde, nehyedilenleri yaptığını ve emredilenleri terk ettiğini gördüğünüz zaman o davranışını kabul etmeyiniz.

O kimse o kötü fiiline devam ederse, Mansur-ı Hallac´a ve Şehabeddin Sühreverdî ´ye uygulanan seri hüküm aynı şekilde kendisine de uygulanır.

Ehlullah´ın inkarına düşmekten kurtulmanın yolu onlar hakkında hüsn-i zan etmekle mümkündür. Başkalarına karşı hüsn-i zan edebilmek kendi nefsinin ayıplarını düşünmekle olur.

Nefsinin kusurunu görmek de kişinin Allah´ın kendisine lütfettiği nimetleri yaratılış gayesine uygun olarak kullanmadığını düşünmekle gerçekleşir.

Nefsin kusurları mülahaza edildiği zaman insan başkalarının kusurlarını görmekten uzaklaşır. Böylece inkara yol bulamaz.

Şeyh Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu: Tarikat ehli "filan veli terakki etmektedir. Filan velinin ise terakkisi durmuştur." şeklindeki sözleri bana müşkül geliyor. Daha sonra bu sözünü şöyle açıkladı:

Terakki etmek nefsinin kusurunu görüp ve kemalini talep etmekle olur. Durgunluk ise nefsinin kusurunu görmemekten ve kemalâtı talep etmekten kaynaklanır.

Halifelik makamı bir kimseye verildiğinde o kimse kendini halife görürse terakki edemez. Fakat kendisini halife görmeyip ayıplarını görmeye devam ederse terakki devam eder.

Şeyh Abdurrahmân-i Tâğî´dan (k.s) sordum:

-Kurban bazen sohbet esnasında müride bir nevi fena hasıl oluyor. Eğer hayalini o taraftan keserse talepten uzaklaşıyor. Bu durumda hayalini fena tarafına mı bıraksın yoksa talebe mi devam etsin?

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) cevaben: "Hayalini fena tarafına bıraksın "buyurdu. Biraz sonra Farsça olarak: "Makam sahipleri çeşit çeşit yollarda yürüdüler" mısrasını okudular. Ben bu mısrayı okumasından, talep ehli olanların talebe devam etmesi gerektiğini, talebi az olanın da hayalini fenaya bırakmasının daha iyi olacağını anladım. Abdurrahmân-i Tâğî´nin (k.s) ilk sözü bazı arkadaşlarımız için geçerlidir. Daha sonraki sözüyle ise durumu genelleştirmiştir.  

Ramazan Bayramı arefesinde mezarlığa hatim maksadıyla gittik. Şeyh Abdurrahmân-i Tâğî´ye (k.s) birinci cüzü vermek için cüzleri karıştırmaya başlayınca şöyle buyurdu: " Kur´an-ı Kerim cüzleri arasında seçim yapmak doğru değildir. Hatta Seyyid Tâhâ (k.s) zamanında cüzleri dağıtan kimse bu işi gözleri kapalı olarak yapıyordu."

Şeyh Abdurrahmân-i Tâğî hazretleri buyurdu: -Şeriat, nefsi istikamet üzere tutmak için konulmuştur.

Tarikat ondan daha incedir. Onun için tarikat da bidat-ı hasene ve ruhsatları terk etmektedir.

Azimet konusunda şeriat ve tarikat birbirinden ayrıdır. Sadat-ı kiram´ın sözlerine muhalefet olmadığı sürece mürid bidatlar ve ruhsatlar konusunda şeriata göre amel etmelidir. Muhalif durumlarda ise sadatın emrini yerine getirmelidir.

Abdurrahmân-i Tâğî hazretleri dünya ehlinin işleri ile tarikat ehlinin işleri şekil ve işleyiş bakımından birbirinin aynı gözüktüğü halde, hakikatte aralarında fark olduğunu şöyle izah etti:

"Biz Nakşibendi cemaati, zahidler gibi dünyayı terk etmiyoruz. Biz dünya işleriyle sizlerden daha fazla meşgul oluyoruz. Bizim çalışmamızla sizlerin çalışmanız arasındaki fark şöyledir:

Mesela, gusül abdesti alırken biz Peygamber Efendimizin sünnetini ihya niyetiyle yaparız. Her damlasında on sevab ümit ederiz. Ayrıca bize yardımcı olanların sevab kazandıklarını düşünürüz. Siz ise vücudunuzu temizlemek veya şehvetinizi tatmin etmek için yıkanırsanız. Dolayısıyla sizin yaptığınız gusül ya aleyhinizedir veya bir menfaati yoktur.  

Yine biz bayram günlerinde Peygamber Efendimizin sünnetini yerine getirmek için güzel koku kullanırız. Sizin öyle bir niyetiniz olmadığından karşılık alamıyorsunuz. Bizim çoluk çocuğumuza yaptığımız ikramlar sünnete mutabaat niyetiyle olacağından sevab umarız. Sizin öyle bir niyetiniz olmadığından sevabınızda yoktur.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri Bitlisli Süleyman Efendi´den; -Kalb hastalıkların en kötüsü sana göre hangisidir? diye sordu. O´da;

-Riyadır kurban dedi.

Bana da aynı soruyu sorduğunda cevaben

-İnsan mizacının sertliğidir, kurban dedim. Bana: -Gazap, celâle tebdil olduğunda sertlikten kolaylıkla kurtulunur.

Daha sonra Abdurrahmân-i Tâğî hazretleri İmam Gazâlî’den naklederek şöyle buyurdu: -Hasetten kurtulmak, diğer kalb hastalıklardan kurtulmaktan zordur.

Ben kendisine nefsimde haset kalmadığını, zira daha önce herkesten daha fazla Üstad´a yakın olmayı arzu ettiğimi, şimdi ise daha çok yakın olanları gördüğümde haset duymadığımı söyledim.

Seyday-i Tâği: -Hayır, ben haset sahibi olmamakla bilindiğim, şan ve şöhreti ayağımın altına aldığım halde ve haset kalbimde sabit olmamasına rağmen, yine hasetten korkuyorum.

Bu sözlerin devamından anlaşıldı ki, şeriattaki gıpta etmek kötü bir haslet değilse de, tarikat-ı aliyede kötülenmiştir.

Daha sonra şunları söyledi: -Salihlerin kalb hastalıkları başkalarının kalb hastalıklarına benzemez. Onlardaki gıpta şeriata zarar vermiyorsa da tarikata zarar verir.

Hiddeti (Öfkeyi) Yenmek

Kulu Rabbisine yaklaştıran en güzel sıfat halim ve selimliktir. Rabbisinden kulu uzaklaştıran sıfat ise hiddet ve öfkedir.

Hiddetlenmek imana zarar verir.

Tarikata intisabdan gaye ve maksat kemâlat elde etmektir.
Gavs´ul Azam´ın (k.s) yakınları Gavs´ın şöyle dediğini söylediler:

"Üç gün aynı makamda kalıp terakki edemeyen bir mürid için en güzel şey ölümdür."

Buna göre mürid evindeyken şeyhi ile buluşmayı, şeyhi ile buluşunca onun sohbetini dinlemeyi, sohbet dinleyince uyanıklığı, onu da gerçekleştirince ihlası, ihlaslı olmayı gerçekleştirince, edebi, edebli olmayı başarınca, mürşidinin yüceliğini taleb etmeli, onu da gerçekleştirince muhabbeti istemeli ve böylece temin ettiği her halin gerçekleşmesinden sonra başka bir hali istemelidir.

En yüksek mertebe ihlasın mertebesidir.


Edeb ikiye ayrılır:

1- Mürşidin yüceliğinin idraki müride hasıl olmadan evvel yapılan edebdir.

2- Mürşidin yüceliğinin idraki müride hasıl olduktan sonraki edeptir.

Edep iki kısım olduğu gibi mürşidin azametini idrak de iki kısımdır; Fenadan evvelki beka ile fenadan sonraki bekanın ayrı olduğu gibi.

Muhabbet iki kısımdır.

1- Müridin iradesinin şeyhinin iradesine bağlanarak yok olmasından önceki muhabbet,

2-
Şeyhin iradesine bağlanmanın meydana getirdiği muhabbet.

Edebin ve muhabbetin irade edilen ilk kısımları aklî ve kesbî iken ikinci kısımları tabiî ve kesbîdir

SUFİLERİN HALLERİ

Sûfi bir halden başka bir hale geçince ikinci hali birinci halini inkar eder. Sohbet de böyle olmalıdır. Yani ikinci sohbet birinci sohbeti inkar etmelidir.

Müridin ikinci bir sohbete katılmaktan gaye ve maksadı ilk sohbetten af ve mağfiret dilemek olmalıdr. Nefsini birinci sohbette gördüğünden daha kusurlu görmelidir. Ta ki kusurundan mütevellid af ve mağfiret dilemelidir.

Rabiâ (k.s) bakınız ne diyor: Bizim af ve mağfiret dilememiz bile yine af ve mağfiret dilemeyi gerektirir. Çünkü ilk mağfiret dileme ikinciye göre gafletle karışık olur.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hazretlerine soruldu: Akşam ve yatsı arasında gündüz işi olan bir mürid rabıta ve zikirden birisini terk etmek mecburiyetinde kalırsa hangisini terk etsin?

Seyda (k.s.) şöyle buyurdu: "En önde gelen ve değeri yüce olan rabıtadır. Zikri terk etmesi evlâdır. Rabıta daha faziletlidir. O muhabbete dayanır.

Zikir ise muhabbetin tamamlayıcısıdır.Allah´a yakınlık kılavuzu mürşidin rabıtasıdır. Eğer rabıta zikirsiz gerçekleşse zikirsiz olsa da olur. Fakat zikir öyle değildir. Zikir hasıl olsa da zikir ile yetinilmez.

Muhabbeti olmayan sûfi ise akşam ile yatsı arası zikir yapabilir. Seyda (k.s.) diyor: "Gavs (k.s.) vefat edince benim müridlere akşam ile yatsı arası zikir yapmayı emretmek istedim. Ben de dedim ki: (İbrahim Çokreşî):

"Mürid, mürşidi düşünüp onu zihninde canlandıramayınca, bu aradaki nisbetsizliğe rağmen nasıl Cenab-ı Hakk’ı tefekkür edebilir.

Zikir ile rabıta arasında fark vardır. İkisi bir değildir. Zikir parmaklarla olur. Rabıta ise öyle değildir.

Hace Azizan Hz.leri şöyle buyuruyor:

Sûfilerin arasında sadık olup olmayanları birbirinden ayırt edebilmek için onlara yüksek sesle zikir yapmalarını emrettim. Ta ki onların gayret ve sadakat dereceleri ortaya çıksın."

Netice olarak Seyda-i Tağî (k.s.) şöyle dedi: "Gündüz iş sahibi olanlar ve muhabbeti eksik olan kimselerin akşam ile yatsı arasında zikir yapmaları caizdir."

Müridler arasında vuku bulan fikir ayrılıkları rahmettir.

Gerçek açığa çıksın diye Cenab-ı Hakk’ın onlara sunduğu bir rahmetttir. Sûfiler arasında fikir ayrılığı vuku bulursa bana bildiriniz. Çünkü bazı gerçekleri açıklamak olur ki böyle bir görüş ayrılığına dayanır.

Görüş ayrılıklarını mürşidden saklamak doğru değildir. Abdurrahmân b. Avf (r.a) bir meseleyi açığa kavuşturduğu için Peygamberimiz (S.A.V) onu övmüştür.

VARLIKTAN SIYRILMAK

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor : Şah-ı Nakşibend (k.s) zamanında sûfiler bütün gayretleri ile amel işleyip, fayda temin etmeye, Allah’a kavuşmaya çalışırlardı.

Bunların içinde Alâuddîn Attar 'ın (k.s) durumu ayrı idi. Yirmi yıl kalbindeki vesveseyi silmek için uğraştı. Hiç bir zaman amellerine önem vermedi.

Kendisini ehli zikir olarak görmedi. Aksine nefsini gafillerden kabul ederek devamlı uyanıklık istedi. Müşahede ehli idi, ama kendisini gaiblerden kabul ederdi.

Hace Muhammed Parisa´nın (k.s) durumu da değişikti. Şah-ı Nakşibend (k.s) O'nun için şöyle buyurmuş:

"O bir kuşun gagasını bir suya batırıp çıkarmasındaki zaman kadar dahi Rabbisinden gafil olmaz. Duası makbuldür. Ne isterse red edilmezdi, ama kalbini Rabbisine teslim ettiği için dua etmezdi. Kalbi dar idi. Bu durumla kifayet etmişti."

Alaaddîn-i Attar´ın durumu ise Parisa´dan ayrıdır. Alaaddîn-i Attar (k.s) kalbine hem Rabbisini hem de başka şeyler sığdırdı. Dua ederdi. Terakki ederdi. Hatta ki, Şah-ı Nakşibend (k.s) Abdulhalık-ıl Gücdevanî, Ebu Yezid gibi mürşidler bir müride hilafet verseler, Alaaddîn-i Attar (k.s) onaylamadıkça o halifelik kesinleşmezdi. (Zaruri hilafet bundan müstesnadır.)

Bakınız! Keşke her sûfi kendisini, her daim hayatı boyunca, kabirde, mahşerde, cennette Rabbini müşahede ederken bile yok görse varlığından gafil olsa..

Sadeddin Kaşgarî (k.s) seyyiddi. Ama o seyyidlik unvanının vereceği varlık duygusundan vazgeçmişti;

Kendisi şöyle diyor: "Benim bir fidanım vardı. Onu bir duvarın deliğine koyup üstünü de çamurla sıvadım." Sadeddin Kaşgarî (k.s) hiç bir zaman seyyidlik ünvanı ile anılmak istemezdi. Bu halinden mütevellit büyük makamlar elde etti.

Bir şeyhin şöyle dediği rivayet edilir: -Binlerce şeyh gördüm. Ama aralarında bir buçuk seyyide rastladım.

Şeyhler arasında seyyidlerin azlığı varlık duygusundan çok azının sıyrılabilmiş olmasından geliyor.

Oysa varlık duygusundan sıyrılsalar az bir gayretle maksatlarına ulaşabilirlerdi.

Ahzab suresinin 53. ayetinde bildirilen; Peygamber (SAV) Efendimizin hanımlarını ondan sonra nikah edilmesinin yasaklanması meselesi.

TALEP VE YÜKSELME ARASINDAKİ FARK

A) Yükselme talebe bağlı olursa bir makamdan diğer makama, bir halden başka bir hale geçmeyi gerektirir. Terakki ise talebe bağlı olmadığından sûfi içerisinde bulunduğu makamda genişlik kazanır.

B) İkinci fark şudur ölüler için talep olmadığı halde terakki vardır. Ölülerin terakki etmesi şudur:

Mesela seyr halinde vefat eden bir kimsenin, seyr halindeki lezzetin artması, bu haldeki nasibin genişlemesi, o zatın terakki etmesidir.

Vahdet halinde ölen kimse de bu haldeki seyri artarak ve payı genişleyerek yükselir.

Yoksa ölü bulunduğu bir makamdan başka bir makama geçerek yükselmez.

Hiç bir kemalât elde etmeksizin vefat etmiş bir iman ehli zatın imanının nuru artar. İman nuru çok büyük bir nimettir. Hatta ki, günahları sileceği dahi söylenebilir. Bu yüzden mürşidlerin yeni ölen birinden nefret ettiklerini vefat tarihi geçtikten sonra ise bu nefretlerinin geçtiğini görürsünüz.Çünkü,vefat tarihi eskiyenler yükselmektedir.

Vefat etmiş zatların yükselmelerinin bir sebebi ise, büyüklerin onlardaki kalp hastalıklarını gidermeleridir.

Bakınız bizim tanıdığımızdan olan Molla Ziyâuddîn münkir idi. Vefat ettiği zaman büyük sıkıntı çekti. Rüyamda O´nu gördüm. Benden kendisi adına, Gavs´tan yardım istememi söyledi.

Gavs´a durumu arz ettim. Gavs (k.s) bir yıl ricamı kabul etmedi. Bir yıl sonra Gavs beni çağırıp dedi: "Hoca´nın düşmüş olduğu kalp hastalığı giderildi. Hoca affedildi."

Gavs´ın (k.s) münkirlerinden, molla Abdulgânî isimli birisi var idi. Bu zat vefat edince Gavs (k.s) dedi:

"-O´na ateşli katrandan gömlek giydirilerek azap çektiriliyor." Bu sohbetten belirli bir zaman geçti.Gavs´ın (k.s) oğlu Şeyh Celâleddîn Molla Abdulgânî´nin aleyhinde konuştu.

O zaman Gavs (k.s) tatlı bir dille dedi:

-Sus o bizim kardeşimizdi. Ben (Seyda-ı Tâği) anladım ki, Molla Abdulgânî´nin kalp hastalığı izale oldu. O da affedildi.

Bu sohbet sırasında şöyle bir soru soruldu: -Efendimiz nasıl olur da büyükler kendi akrabalarına vefatlarında, merhamet etmezler?

Seyda (k.s) şöyle buyurdu: Gavs’ın (k.s) kardeşine merhamet etmemesi, onun zatına münkirliğinden dolayı değildi.

Münkirliğinin Seyyid Taha´ya (k.s) kadar uzanmasından dolayıdır. Bakınız fer’i inkar, aslı da inkar etmeyi gerektirir.

Gavs (k.s) böyle demiştir. Bir gün Seyda´ya (k.s) dedim: Efendimiz falanca zat bizim genel merkezimizi hedef alarak suçlamıyor. Yalnızca arkadaşlarımızdan birisini inkar ediyor...

Bu sözleri Seyda (k.s) şöyle cevaplandırdı: -Şaşırıyorum. Çünkü nasıl dersiniz bu zat şeyhi inkar etmiyor.

"Şeyhin iyi dediğine kötü demek" şeyhi inkar etmektir.

Çünkü bu konuşma şeyh yanlış konuşuyor demektir.

Cenab- Hakk cümlemizi kendisini sevenlerden eylesin.Sevdiklerine düşman olmaktan bizleri korusun.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:

"Kemâlat iki´dir. Birisi velilik kemâlatı, diğeri ise nübüvvetlik kemâlatıdır. Bir mürid, önceleri velîlik kemalâtını elde etmelidir.

Velîlik kemalâtını elde etmek için bir mürid, üstad rabıtasını çok yapmalıdır.

Şöyle ki: Mürid kendi kalbi üzerinde (içine) hayalen üstadını tasavvur etmelidir. Bir mürid, seksen gün bu hal üzere rabıta yaparsa umulur ki mutlak gayesine erer.

Bazı sadatlara göre bu hal üzere rabıta kurulursa umulur ki mürid yüz altmış günde maksuda erer. Doğru olan seksen günde ulaşılmasıdır.  

Bu nimeti elde etmek için mürid şeyhine olan rabıtasını o kadar kuvvetlendirilmelidir ki, hiç bir mahlukatta haberi olmaya. Ta ki kendi yürüdüğü yolu dahi unuta.

Cezbeye düşüp sema yapanları da görmeye. Bakınız, Gavs (k.s) bizi bazı zamanlar rabıtamızın ne durumda olduğunu denemek için imtihan ederdi.

Bir gün kalbimi tam mürşide bağlayıp rabıtaya girmiştim. O sırada Gavs (k.s) bir sûfiye dedi: "Sen çalgı çal, ayı oynat." Ben (Abdurrahmân-i Tâğî (k.s)) o kardeşimizin ne yaptığını görmedim. O meclisten ayrılınca şeyh Bahaeddin´e dedim:

"Üstad hazretlerinin bir kardeşimize ayı oynatmasını söylediğini duydum. O kardeş neden oynatmadı. Şeyh Bahaeddin dedi: "Oynattı. Oyun bitti. Ondan sonra dağıldık."

Gavs (k.s) bizi iki mecliste kınamıştır.

Birincisi bir gün âdâb kurallarının uygulanmadığı bir mecliste oturuyorduk. Âdaba riayet edilmediği için o meclisi terk edib başka bir mecliste toplandık.

Yeni oturduğumuz cemaate ise bir meczup geldi. O da Gavs´ın huzurunda sesli sesli konuşmaya başladı. Bütün bu haller tekerrür ederken biz de kalbimizle tam mürşidimize yönelip; rabıta kuramadık.

Bu sırada Gavs (k.s) bizlere celallenerek dedi: "Sizi her iki mecliste de imtihan etttim. Gördüm ki, rabıtanızı kurup, kalbinizde şeyhinizi tasavvur etmediniz. Hiç biriniz iki para etmezsiniz.

Mürid, önce velîlik kemalâtını elde etmeli, daha sonra nübüvvet kemalâtını tahsile koyulmalıdır."

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) dedi: "Günümüzde tarikatların durumu bellidir. Ayrıca zamanımızın insanları da bellidir. Bakınız, bizim bu zamanımızda bu beldelerin insanları çok cahildir.

Dinin emir ve hükümlerini hiçe sayıyorlar. Büyük günahları işleyip, küçük günahları ise hiçe sayıyorlar.

Bu devirde, dünyanın muhabbet ve sevgisini bir yana bırakıp Cenab-ı Hakk´a yönelenler, hiç bir hal sahibi olmasalar dahi velidir.

Cenab-ı Hakk´ın bu zamanın insanlarına olan rahmeti geçmiş zamanın insanlarına olan rahmetinden daha fazladır.

Bu devrin insanları daha fazla günah işlemelerine rağmen iş böyledir.

Hal böyle olunca zamanımızın insanları tevbe edip, mürid olduktan sonra az bir amel ile kısa zamanda çok terakki edip makamat alıyorlar.

Elde ettikleri bu makamlar eskiden uzun riyazet ve çalışmalarla elde edilemezdi.

Günümüzde tevbe ettikten sonra bir gün sonra dahi hal sahibi olunabilinir.

Nitekim olanlar da vardır. Şah-ı Nakşibend (k.s) şöyle buyuruyor: "Bu tarikatın esasları çok sağlamdır. Büyük günah işleyenler, hatta büyük cürüm ve irtikap edenler dahi bu yola dahil olabilirler."

Seyda (k.s) dedi: "Siz Mevlânâ Halid´in (k.s) uygulamış olduğu riyazetlere bakmayın. O riyazetler geçici ve bazı müridlere mahsustur. O her müride aynı görevi vermezdi."

Eskiden, insanlar Allah´ın emir ve hükümlerine bağlı ve salih amel işledikleri halde mürşid ararlardı. Çünkü mürşid olmadan işin zorluğuna, ayrıca mürşid-i kâmil kapısının kazanç kapısı olduğuna inanırlardı.

Zamanımızın insanları çok değişiktir. Çok garip bir haldedirler. Günah bataklığına batmış olarak şeyhlerin kapısına geliyorlar.

Zamanımızdakilerin seyri bir nevi kaçıştır. Eskilerinki ise böyle değildi. Onun içindir ki, bu devirden eski devirlere nazaran riyazetler azalmıştır.

Mevlânâ Halid (k.s) ilim ve amel sahibi idi. Ayrıca müşahede ehli olup kâdîri halifesi idi.

Bu nimetlerle bezenmiş birisi olarak Şah-ı Dehlevî´ye intisap etti. Zamanımızın müridleri ise büyük günahları işlemiş olarak tarikata intisap ediyorlar.

Zamanımızdakiler varlıktan dolayı değil de tam tersi (ilim-amel) yokluğundan dolayı mürşidlere gidiyorlar.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir gün, bir zımmî ile bazı kişilerin ortak bulunduğu arsa üzerine mescid yapmak istedi, fakat bu durumu, bazı münkirler zulüm olarak telâkki edip karşı çıktılar.

Seyda o zaman bizden fetva istedi. Bizde fetva verdik ki; "Cami yapılacak arsa sahiplerinin istedikleri meblağ ödenmelidir." Seyda arsayı satın alıp cami inşaatını başlattı.

Akabinde şöyle sohbet yaptılar: "Biz elimizdeki manevi malı münkirlerin çöplüğünden topladık. Bunun için münkirlerin sözlerine bakarız, onlar bizim aynamızdır.

Çünkü kişi kusurlarını münkirlerin gözleri aracılığı ile daha iyi görüyor. Biz İslâm’ın kusur saydığı meselelerden tevbe ettiğimiz gibi, münkirlerin bizi suçladıkları meselelerden dolayı da tevbe ederiz.

İbrahim Çokreşî (k.s) diyor; bir gün, cami meselesini uzatmamız için kusurlu davranışım oldu. O zaman bana Seyda şöyle dedi: "İnsan Allah´a vasıl olmak istediği zaman ne çok ileri, ne de çok geri kalmalıdır.

Orta yolu takib etmelidir. Kalbini de dar tutsun ki , o kalbde Cenab-ı Hakk´dan başka bir şey kalmasın ki vahdet gerçekleşe.

Şeriat meselelerinde ise iş yarım olmaz. Bütün işleri tam yapmaya gayret etmeli, değilse insan ilerleyemez. Kişi geniş düşünmeli.

Topluma güçlük çıkarmamalı, her işi tam inceleyip şüpheleri gidermeli. "Ayrıca münkirlerin bir faydası da kişiye hata ve günahlarını hatırlatıp, tevbe etmeyi sağlamasıdır."

Bir gün Şeyh hazretlerinin bir işi çıkmıştı, o hizmeti benim yapmamı istendi.

Bende ise bir isteksizlik hali vuku buldu. Bu hizmeti başka bir sûfi yapsa onun için daha iyi olurdu, iş bana ağır geliyor, dedim. Bu durum üzerine Şeyh hazretleri şunları söyledi:

-İnsanoğlu daraldığı zaman bir işi yapması, yapmamasından daha zor olur. Ama kendisine zor gelen bir işi başkasına teklif etmesi kolay gelir. Halbuki insan bilmez ki, o işten hayır başkası için değil, kendisi içindir.

Buna karşılık zevkli bir iş olunca insan işi yapmayı, yapmamaya göre daha kolay bulur. Fakat kendine değil de arkadaşına o işi yapmamayı tavsiye etmek kolayına gelir.Oysa bilmez ki, o işi yapmamanın zararı arkadaşının değil kendisinindir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir gün saliha bir kadının iyiliklerinden bahsedip, münkirlerin zararlarının, kendilerine sempati besleyenlerin ölülerine dahi dokunduğunu belirterek şöyle buyurdu:

Bu saliha kadın Ervas köyündeki kabristanı ziyaret edip döndüğü zaman Gavs´a (k.s) dedi:

Molla Resul´ün (Gavs´ın kardeşi) halini iyi, anamın halini ise iyi görmedim. Gavs (k.s) dedi: "Köyde kime misafir oldun" Kadın dedi, filana. Gavs (k.s) dedi: "

Senin kabristanda gördüklerin, misafir olduğun evden dolayıdır. Sana onun için öyle görünmüştür.

Sen bir daha o köye gidersen, Molla Abdulgafûr´un evinde misafir ol. O zaman gördüklerin Abdurrahmân-i Tâğî durumunu iyi göreceksin. İlk kaldığın ev münkir idi. Sonraki ev ise ihlas sahiplerdendi."

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor: Tasavvuf demek: Kişinin yapmış olduğu iyilikleri ve başkalarından gördüğü zulümleri unutmasıdır.

Sûfi çok sadıktır, oturaklıdır. Dağları yerinden oynatacak bir kasırga çıkmadıkça sûfi yerinden oynamaz. Yani,onu hal ve makamından aşağı indiremezsiniz.

Sûfi, kendisinin başkalarına yapmış olduğu kötülükleri unutmamalıdır. Ayrıca, başka kimselerden görmüş olduğu iyilikleri de unutmamalıdır, gözden uzak tutmamalıdır.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) İmam-ı Rabbânî´nin (k.s) Mektubatını kaynak gösterip şöyle sohbet ettiler: "Herkes kurtuluşa erebilmek için şükretmelidir.

Şükür ise şudur:

A) İtikadını ehli sünnet vel cemaate göre sağlamlaştırmak.

B) Dört mezhebin müçtehidlerinden (Allah hepsinin çalışmalarından razı olsun) birine göre amel      etmek.

C) Sûfilerin yoluna girmekle şereflenmek. Şeriata uygun olarak elbise giyinip, yemek yemek      şükürden sayılır.

Elbise ve yiyecek gibi mubah işlerde kendini zorlayarak da olsa şeriata uymaya niyet etmek, onlardaki zararı defetmeye yeterlidir.

Meselâ, güzel elbise giymek isteyen bir kimsenin, elbiseyi sıcağa ve soğuğa karşı koymak maksadı ile giymesi, yine canı iyi yemek isteyen bir kimsenin yemeği ibadetle kuvvet bulmak niyeti ile yemesi ve eşini sık sık arzulayan bir kimsenin ilişkisini haramdan korunmak niyeti ile yapması gibi...

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:

"Bir gün Şeyh Osman Tuveyli´nin halifesi ile tanıştım. Bu mübarek ile sohbet ediyorduk, baktım ki nefesini, bazı zamanlar tutup bazı zamanlar salıveriyor. Aynı hali başka bir halifenin de yaptığını gördüm. Sebebi ise şudur:

Nefesi tutmak, bütün damarları çalışmaktan alı kor. Bu hal ise nefsin ölmesini sağlar.

Bir gün içerime bir sıkıntı düştü. Namazdan sonra bir kaç defa nefesimi tutup sonra salıverdim, sıkıntım geçti.

Molla Said Gevaşî Seyda-i Tâğî’ye (k.s) karşı yapmış olduğu bazı itirazlardan dolayı zarara uğradı.

Bu durum Molla Said´in sohbeti, teveccühü, üstad ve müridlerle görüşmeyi terk etmesine yol açtı. Durum Seyda´ya arz edilince şöyle buyurdu:

-Bu hali benim kendisinden nefret etmiş olmamdan dolayıdır.

Mürid, içinden şeyhine karşı bir soğukluk duyuyorsa, şeyhinin kendisinden nefret etmesinden dolayı zarara uğradığını anlamalıdır.

Hayatım hakkı için aynı durum birkaç kare bende de oldu. Bir zamanlar içime düşen sıkıntı az kalsın beni mürşidimden soğutuyordu.

Durumumu üstada arz edince halimi şöyle izah etti: Sen o zamanlar seyr-u sülûkun kurallarını bırakarak sadece varlık duygusuna terk etmek için gayret sarfediyordun.

Bu hali elde etmek için de yerli yersiz müzik dinleyip, raks yapıyordun. Bu halin rıza-i ilâhiyeye ters düşüyordu. Bu tip hareketleri yaparken zamanını ve makamını iyi gözetmek gerekir.

Ayrıca tarikatın kurallarına uymak varlık duygusunu terk etme gayretine tercih edilmelidir.

Çünkü, varlık duygusunu terk yalnız nefse fayda verir. Tarikatın rükünlerine uymak ise genel olarak faydalıdır.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir gün beldemizin tanınmış alimlerinin ve ileri gelenlerinin hazır bulunduğu bir mecliste şöyle sohbet yaptılar.

Sizlere İslam’ın emir ve hükümlerine bağlı kalmayı tavsiye ediyorum.

Bütün fiillerinizde şeriata uyunuz! şeriata uyunuz! Seyda, bu " şeriata uyunuz" emrini o kadar çok tekrar etti ki tarifi kabil değil.

İslam’ın emrine uymayanlar şeyhlik ve halifelik yapamayacağı gibi kâmil bir mü´min de değildir.

Sizler İslam’ın prensiplerine uyunuz! halka da tebliğ ediniz! İslam’ın emrettiklerini yapınız, menettiğini yapmayınız! Sık sık sohbet edip bu durumları belirtin.

Benden sonra yoldan çıkmayınız. Şeriat, tarikat ve hakikat hepsi aynı şeydir. Şeriat ile tarikat arasında fark gözeten kimse zındıktır.

Şeriat, tarikat ve hakikat arasında fark gözetilmez Bu konuları, İmam-ı Rabbani (k.s) daha iyi açıklıyor:

Şeriat, tarikat ve hakikat arasında şöyle bir fark olabilir: Şeriat; zahiri olarak emirlere uymak, Tarikat; emirlere batıni ve zorlanarak uymak.

Hakikat; bu hükümlere batınî ve tabiî şekilde uymaktır. Bir kötülüğü, dille terk:

Şeriat, kalble zorla terk; tarikat, gönüllü bir şekilde zorlanmaksızın terk ise; hakikattir. Değilse, üçü arasında bir fark yoktur. Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir sohbete başlamadan önce Hafızı Şirazî ´nin şu beytini okudu:

Sevgili eğer bizimle oturmadı ise itiraza sebep yok.

Padişah ne isterse o olur ve o fakirlerden ar eder.

Akabinde şöyle buyurdular:

Bu beyit bize bir hakikati öğretiyor. Yani; Rabıta´ya işaret edip, hangi durumlara kadar, ne haller vuku bulacağını belirtiyor.

Diyor, mürid ile mürşidi arasında tam bir ilişki kurulmadıkça rabıta gerçekleşmez. Çünkü bir sultan bir fakirin yanında oturamaz.

Seyda-i Tâğî (k.s) bir gün bana şöyle bir soru sordu: İbrahim, ben nafile ibadetler ile meşgul iken rabıtam daha çok güçlü oluyor, ama eksik oluyor.

Oysa nafile ibadet ile meşgul değilken durum böyle değildir. Sana göre bunun sebebi hikmeti nedir?

Ben (İbrahim Çokreşî) dedim: Efendim daha iyi bilir.

Bunun üzerine Seyda-i Tâğî (k.s) buyurdu: Nafile ibadetle meşgul iken Gavs´la daha iyi bir ilişki (rabıta) kurulmasıdır. Gerçi Gavs (k.s) ömrünün sonunda, nafile ibadet yapacak durumda değildi, ama sıhhati yerinde olduğu zamanlar nafile ibadeti çok yaparlardı. Seyda-i Tâğî (k.s) başka bir sohbetlerinde ise şu beyti okudular:

İbadetsiz aşk bedensiz can gibidir. Bakınız, kimin ibadeti çoksa, muhabbeti de daha fazladır.

Ben korku halinde iken muhabbetli duruma göre rabıtam daha zayıf oluyor. Sebebi ise Gavs´ın meşrebi ile ilgilidir.

Çünkü Gavs´ın (k.s) meşrebi sevgi ve muhabbet üzerine kurulmuştu;korku yoktur.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) umuma açık sohbetinde şunları söyledi:

-Münkir olmamak şartı ile bu yüce tarikatın mensuplarının sohbetlerine katılan kimse ehli sohbet olmasa da sohbetten kâr sağlar.

Sohbette elde edilen kâr, büyüklerin himmeti ile cehennem ehli olmaktan kurtuluştur.

Sözlerinin burasında İmam-ı Rabbani Hz.lerine dayanarak şu hadisi nakletti.

"İnsan sevdiği ile birliktedir." (Keşfu´l-Hafa 2/261)

Başka bir seferde Gavs´ın (k.s) yanında iken bu kapıdan istifadenin olmadığı hususunda ümitsizlik hasıl olmuştu.

Bu halin üzerine Gavs (k.s) şöyle buyurdu: "İnsanın hiç bir kârı olmasa da şu sohbet meclisinde bulunması yeterlidir." dedikten sonra şu hadisi okudu:

"Kişi sevdiği ile beraber haşrolur." (Riyazus Salihin/635/1445) Bakınız,

Hace Alâuddîn-i Attar, Reşahat´ta ne buyuruyor:

Bir mürid, mümkünse her gün sohbete katılmalı, değilse iki günde bir, o da mümkün değilse haftada bir, değilse ayda bir. Veyahut yılda bir veya iki defa mümkünse sohbete katılmalı. Hiç olmazsa iki senede bir sohbete katılmalı.

Seyda-i Tâğî (k.s) başka bir sohbetlerinde şu vakıayı nakil ettiler:

Gavs´a (k.s) bir gün bir kişi gelip, dedi ki:

Efendimiz, falan zat sizin yolunuza intisapla şereflenmek istiyor, fakat dünyevi bir engeli var ne emir edersiniz? Gavs (k.s) buyurdu: "Seven sevilir ve tarikatta sayılır."

Seyda sözlerine şöyle devam etti: Kıyamet günü bir kişi getirilir. Bakılır ki amel defteri boştur. Kurtuluşuna sebep olacak bir hayır ameli yoktur.

Adama sorulur hiç mi hayır amelin yok? Adam der ki bir gün bir yerde oturuyordum baktım ki yerime bir gölge düşmüş. Gölge sahibi ise gönül ehli bir zattı. Bu zat, o gölgenin hatırına affedilir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:

Bir beldeye seyahate gidecektim. Seyahatimi geciktirdim. İçimden sizlerin çalışkanlığını geçirip, sizlere her gün bir saat evime gelip hizmet yapmanızı emredecektim. Sonra bu durumun ne gibi iyilikleri, ne gibi mahsurları olur, onu düşündüm

O zaman içime şunlar doğdu: sûfilere, kendisine hizmet etmelerini söyleyen bir şeyhin o hizmetleri benimsememesi lazımdır. Hizmet edilen yerin kendi yeri olduğunu düşünüp haz duymamalıdır.

Olur ki böyle bir düşünce nefsin bir tuzağı, mürşidinde nefse boyun eğmesi manasına gelir. Böyle olursa söz konusu hizmet hem o mürşid için, hem de hizmet eden mürid için zararlıdır.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şeklî rabıtayı konu alan bir sohbetlerinde şöyle buyurdular: Bir mürid, mürşidinin sohbetine tam bir ihlasla katılmalıdır.

Mürid, mürşidini fena mertebesine ermiş bilip sohbete katılan diğer sûfilerin hepsini makbul, kendisini hakir bilip, sohbet ânında feyiz ve himmet talep etmelidir.

Sohbet meclisi dağıldıktan sonra mürid, evinde dahi mürşidinin sohbetteki ânını veyahut sohbet yerini düşünmelidir.

Çünkü mürşid-i kâmilin bulunduğu yerlerden birini dahi düşünmek rabıtaya fayda sağlar. Yani, kalbe mürşidinin hayâlini çekmede yardımcıdır.

Ben (Seyda-i Tâğî) ilk dönemlerinde rabıtamı tam kurmak için neyin yararlı olduğunu bilmediğim için Gavs Hz.lerinin ikâmet ettiği bir makamı hayâlimde canlandırmıştım.

Sonra Gavs´ın hizmetinde bulunan bir sûfide hayal ettiğim yerin neresi olduğunu sordum.

Sûfi dedi ki; orası Gavs Hz.lerinin abdest değiştirme yeridir. Bu durumdan sonra ben (Seyda-i Tâğî) anladım ki sûfinin kalbi rabıta kurulan yer hakkında gaflette değilse, rabıta kurulan her yer kalbin yoğunlaşmasına faydalıdır.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu ki: Doğruluk ve sadâkat; müridi mürşide yaklaştırır. Yalancılık ve benzeri haller ise müridi mürşidden uzaklaştırır.

Sizler doğru, sâdık, sözü bir olan yiğit ve cesur, alnı açık birini görünce tarikata girmesi için yardımcı olunuz. Doğru olmayanlar zarar ederler.

Filan adam ihlas ve muhabbet sahibi olmakla birlikte evimizin masrafının çoğunu karşılamasına rağmen ahlakından yalancılık olmasından dolayı doğruluğu huy edinememektedir. Gördüğü zarar bu yüzdendir.

Bakınız size bir örnek vereyim. Gavs Hz.lerinin iki sûfisi vardı.

Bunlardan birisi malının yarısını Gavs´ın ihtiyaçlarını karşılamak için harcamıştı. Biniti olduğu halde, edeben yürüyerek ziyarete gelirdi.

Bu zat sâlih amel sahibiydi. Ömrünün çoğunu tarikata harcadı. Ama dürüst olmayan bazı halleri bulunduğundan Gavs vefat ederken yanında bulunamadı.

Diğer mürid ise devlet işleriyle uğraşır, dünyayla haşır neşir olan bir kimse idi. Tâğî doğru ve mert bir adamdı. Bu fiillerinden dolayı Gavs´ın yakın çevresindeydi.

Bir defasında bana (Seyda-i Tâğî) bağlı olan bir cemaatla, o müride bağlı bir cemaat arasındaki anlaşmazlıklardan dolayı beraber hapse düştük. Bu kişi rüyasında Gavs´ı görmüş.

Gavs rüyasında ona haksız olduğunu, beni hapishaneden çıkarıp, onu ise bırakacağını söylemiş, gece yarısı o mürid beni uyandırarak rüyasını anlattı. Bana şöyle dedi:

"Gavs (k.s) yarın sizin bırakılmanıza sebeptir. Bizi ise bırakmazlar. Hata bizim hatamızdır". O mürid hepimizden önce bu hadiseye vakıf oldu.

Abdurrahmân-i Tâğî Hz.leri rabıtayı konu alan bir sohbetlerinde şöyle buyurdular:

Ben bir müridin rabıtada edebe mugayir şeyler görmesini hoş görmüyorum. O müridin ihlasından şüphe ediyorum. Çünkü rabıtada edebe mugayir şeyler görmek şeytandır.

Terk makamına ermeden önce nefsimin beni aldatması sonucu beni de rabıtamda edebe mugayir şeyler görmüştüm.

Bir gün, bir mürid şeyhine der ki: Efendimiz ben rabıta esnasında sizin başınızda iki tane merkep kulakları gibi kulak görüyorum.

Şeyhin cevabı ise şöyledir: Oğul o gördüğün kulakları kes. Mürid bu emir gereği rabıtada gördüğü kulakları kesince kendi kulaklarının kesildiğini müşahede etti. Çünkü o mürid kendisini o şekilde görmüştü.

Yine bir gün başka bir mürid rabıtada edebe mugayir şeyler gördüğünü söylediği zaman ona cevaben şöyle buyurdular:

Senin İhlasın bozuktur. Onun için Cenab-ı Hakk´dan af, mağfiret dile ve cemaate geldiğinde ayakkabılığa yakın yerde otur.

Abdurrahmân-i Tâğî Hz.leri şöyle buyurdular:

Bir sûfi arkadaşının mürşide karşı ihlasını düzeltmek için mürşidi hakkında bazı kanaatlerini mürşidden naklederek değil de kendi görüş ve kanaati gibi anlatırsa bu tutumdan zarar görür.

Eğer böyle söylerken kendinizi mürşidinizde fena ederek söyleyiniz ki zarar görmeyiniz.

Birisi edep bulunmadığı halde, başkalarının görmesi ve üstadının hoşuna gitmesi için zorlanarak edeb tavrını takınması zararına sebep olur.

Abdurrahmân-i Tâğî Hz.leri bir seyahate giderken mürşidin müridini reddetmesinin gerekçesini şöyle anlattılar:

Üstad Abdurrahmân-i Tâlabanî halifesi Derviş Emin Sirvani’yi tarikattan tard etmişti.

Çünkü bu halifesi kendisini mürşidine muhtaç değilmiş gibi görüyordu. Benim kanaatime göre bu işin sebebi Nakşibendi üstadlarının kahrıdır.

Çünkü, sözünü ettiğimiz halife Nakşibendi tarikatının Halidî kolundan idi. Sonraları Nakşi tarikatını bırakıp Rufai tarikatına girdi.

Bu olayın bir benzeri de Mevlânâ Halid´in halifesi olan Şeyh Abdulvahhab Susi´nin tart edilmesidir.

O da mürşidine karşı muhtaç olmayan bir tavır takınmışı Bana göre mürşidin kahrına uğrayan müridin bu hali anlayıp fark etmemesi kadar ağır bir musibet yoktur.

Bir mürid için kusur ve eksikliğini görmemesi kendisi için en büyük beladır. Çünkü mürid hata ve kusurunu anlayacak ki ondan mütevellit mürşidine sığınıp teslim olsun.

Seyda´nın bu sözlerini dinledikten sonra ben (İbrahim Çokreşî) dedim: Allah (C.C) hepimizi büyüklerin kahrından korusun.

Ben şu iki manevi hastalığımdan dolayı çok korkuyorum. Bu hastalıklarımın birisi aşırı öfke diğeri ise vurdumduymazlığımdır.

Benim (İbrahim Çokreşî) bu sözlerime karşılık Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) dediler ki:

Bu hastalıkların hiçbir şeydir. Senin asıl en tehlikeli hastalığın kusurların söylendiği zaman cevap vermeye kalkmandır.

Bu durumun çok tehlikelidir. Büyüklerin kahrı onların iradeleri dahilinde değildir. Dahasını söyleyeyim büyükler birine kahredecekleri zaman o kimsenin ne hizmetini ne riyazetini ne de kendileri uğrunda çektikleri çileyi göz önüne alırlar.

Hatta bu işin sonu Allah (C.C) korusun mürid kim olursa olsun imanını almaya kadar gider.

Müridin red olmasına yol açan asıl sebep kendi kusurunu görmemesi, ayrıca mürşidinin kendi üzerindeki lütfuna vakıf olmaması, mürşidin diğer müridlerini sevmemesi, ne olursa olsun bir sevgiyi, mürşidinin sevgisi ile eşdeğerde tutması, bu sevdiği evladı veyahut başka bir şey olsun mürşid sevgisine denk ve rakip hale gelirse fark etmez.

Bir mürşidin bir müride karşı lütufkar olmasını gerektiren sebep; diğer müridlere karşı muhabbetli ve şefkatli davranmaktır.

Bu halden önemli bir sebep yoktur. Ayrıca bir müridin, diğer sûfi kardeşlerinin nisbetine, feyiz ve bereketine talip olması gerekir.

Bu ahlak iyi bir şeydir. Seyda-i Tâğî (k.s) bu sözleri üzerinde ısrarla durdu. Nerdeyse böyle davranmak müride vaciptir, diyecekti.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s), Seyyid Tâhâ´dan (k.s) bahsederken şöyle derdi:

O çok merhametliydi, kemalat sahibi olmamış halifeleri arasında, nisbetin kesilmesiyle cezalandırılması gerekli, eksik halifelerden himmetini kesmezdi. Bunun yerine onlardaki halifelik kuvvetini alıp, kendilerini oldukları gibi bırakırdı.

Bu tutumunu ise şöyle izah ederdi: Hizmet için kemâla ermemiş halifeleri görevlendirmekten maksat, halkın onlardan istifade edip yararlanmalarıdır.

Çünkü halkın bunlardan sağladığı yarar, kemalat sahibi halifelerden daha fazladır.

Bunlar halka faydalı olduğu müddetçe onları yerlerinde bırakınız, değilse onlardan nisbeti kesiniz. Cenab-ı Hakk hepimizi büyüklerin kahrına uğramaktan korusun.

Seyda-i Tâğî (k.s) Nurşin´de ikindi namazından sonra bir kişinin saftan ayrılmasına ayrıca bazı tutum ve davranışlarına kızarak bizleri azarlayıp şöyle buyurdular:

Sizin yaptığınız hareketler benim için değil kendi nefsiniz içindir. Bu hareketlerinizden hiçbir fayda göremezsiniz.

Namazda tadil-i erkana dikkat edip, ayrıca ilk safta namaz kılınız ve tesbih duası bitinceye kadar saftan ayrılmayınız. Bu haller güzel bir şeydir. Tersi ise makbul değildir.

Sabah namazından sonra imam güneş doğuncaya kadar yerinden ayrılıp cemaatin arasına katılmasın. Dizlerinin üzerinde sürünerek olsa bile yerini terk etmesin.Böylece sünnete uymuş olur.

Hiç kimse sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar yerinden ayrılıp cemaatin arasına katılmasın. Dizlerinin üzerinde sürünerek olsa bile yerini terk etmesin.

Bu hareket sünnete uygun olduğu gibi yapana Hacc ve Umre sevabı kadar sevab kazandırır.

Seyda-i Tâğî´ye (k.s) yer değiştirmeksizin, oturuş şeklini değiştirmenin sünnete aykırı olup olmadığını sordum, cevaben: - Kanaatime göre böyle yapmak sünnete aykırı olmaz.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hz.lerine bir gün fayda elde edemediğimizi söyleyip şikayet ettik.

Mübarek şöyle buyurdu:

Kemalat odur ki sahibi kemâl olmadığının farkına vara, nefsinin ayıp ve kusurlarını bile ve Allah´ın (C.C) kemâl sıfatlarını idrak ede... Yani sözün kısası varlık ve benlik duygusundan sıyrılmak lazımdır.

Halidi Ölekî´den (k.s) duyduğuma göre;

Cenab-ı Hakk Musa´nın (a.s) kavmini bela ve musibete çarptırdığı zaman bir kipti ile bir İsrailli arasında samimi bir dostluk var idi.

Kıpti çok susayıp su içmek istediği zaman içeceği su kana dönüşürdü. Bundan mütevellit kipti İsrailliden su istedi. İsrailli kıptiye ricası gereği su vermek istedi, ama ne yazık ki su yine kana döndü. Bunun üzerine kipti İsrailliye dedi:

-Sen suyu ağzına al, bana ağzından ikram eyle dedi. Bu işi yaptılar, su İsraillinin ağzında kana dönüştü. Bütün bu işlerden sonra kipti durumundan arkadaşına şikayette bulundu. Arkadaşı dedi; -iman et ve kurtul: Kıpti dedi:

-Nasıl iman edeyim.

-İsrailli dua et ihlas sahibi olup iman et dedi.

Kıpti ihlasının olmadığını ayrıca ahvalinin bozuk ağzının ise pis olmasından mütevellit duasının kabul olmayacağını belirtip İsrailliden kendi adına dua etmesini istedi.

Bu istek üzerine İsrailli dua etti, kipti ise hidayete gelip iman etti.

İşte ben (Seyda-i Tâğî) sohbet zamanı geldiğinde kendimi o kipti gibi görüp, sohbete katılanları ise İsrailli sanıp onların gölgesi altına girmek isterim. Böylece ihlas sahibi olarak sohbete katılanların himmet ve duası ile Cenab-ı Hakk´ın rahmetinden bir nebze olsun gelmesini umuyorum.

Abdurrahman Tâğî (k.s) Hz.lerine ibadetlerimizle ilgili dedik ki:

-Efendimiz bizler ibadet ederken sabırlı olamıyoruz. Bazılarımız ise ibadetten ne sıkılıp ne usanıyorlar tam tersi gayet zevk alıyorlar.

Seyda-i Tâğî (k.s) bizim bu sözlerimiz üzerine dedi ki:

-Her iki kıssaya da iki kimseye de. İbadet etmeye muvaffak olan kimseler hem şükretmeli hem istiğfar etmeli. Şükretmenin sebebi, ibadet etmeye muvaffak olabildikleri ve buna sabretmiş olmalarıdır.

Afvu mağfiret dilemenin gerekçesi ise Cenab-ı Hakk´a karşı yaraşır bir şekilde ibadet yapamamış olmaktır. İbadet eden bir kişi şöyle düşünmelidir.

Cenab-ı Hakk kendisine sabır ve güç verdiği için ona ibadet edebilmektedir. Ama bütün bu devamlı ibadet ve taata rağmen Cenab-ı Hakk´a yaraşır bir şekilde ibadet yapamamış olmaktır. Ayrıca sanki vaktini isyankar bir şekilde kullanmış gibi bu eksikliğinden dolayı da Cenab-ı Hakk’tan affı mağfiret dilemelidir;

İbadete muvaffak olan kimse, zahiri amelleri işlemeye muvaffak olamayan ve bunlar için gereken sabra sahip bulunmayan dostundan nisbet beklemelidir.

Bir zaman bir mescidde bir kişi namaz kılıp bir kişi de uyuyordu. Şeytan gelip namaz kılana dedi:

Şu uyuyan kişiye dua et, ondan çekinmesem senin imanını alırdım. İbadet eden kimse kendini bu kıssadaki namaz kılanın yerine koyarak ibadet edemeyen arkadaşından nisbet bekleyecek.

İbadet yapmak için sabır sahibi bulunmayanlar ve ameli salih işlemeyenler her zaman Cenab-ı Hakk´tan affı mağfiret dilemelidirler.

Cenab-ı Hakk nimetlerinden mahrum bırakmadığı halde onlar kulluk vazifesini yapmamış üstelik de günah ve isyana dalmışlardır.

Büyüklerimizden devamlı himmet dileyip, onların gölgelerinden ayrılmamalıyız. Müntesip olmaktan başka bir makam ve derece iddia eden müridin başına toprak atıla... Çünkü intisap zahiren bile olsa milyonlarca dereceden daha hayırlıdır.

Sebebini sorarsanız intisap sevgili ile birlikte olmayı gerektirir. Velev ki kişi bir müddet azaba dahi tutulsa, akabinde cennete girip sevgili ile beraber olmayı gerektirir.

Nimet ise hiçbir şeyle ölçülmez. Ama bir de şu vardır. Mürşidin kahrından hiçbir zaman emin olmamalıdır.

Nitekim Gavs (k.s) bir gün bu konuda şöyle buyurdular.

Mürid ile mürşidin durumu aslan ve karakulak gibidir. Karakulak aslanın yanından ayrılmaz, fakat onun yanına da sokulmaz.

Sebebini ise şöyle izah ederdi: Ben çok zayıfım kendimi bana saldıracak olan diğer mahlukattan koruyamam. Onun için aslandan ayrılmıyorum. Aslanın yanına tam sokulmayışımın sebebi ise aslanın çok titiz oluşudur. Çünkü bir hata yaparsam beni yer.

Bazı büyükler aynı konuda şöyle demişler:

Mürid tavuk gibi olmalıdır. Çünkü tavuk sahibinin evinde barınır ve evcildir, insanlara bağımlı olarak yaşar, öyle alışmıştır. Ama hiçbir zaman insanoğlunun hilesinden de emin olmaz. Bu yüzden evcil olmasına rağmen sahibine sokulmaz.

Bundan dolayı sahibi onu besler ve onunla ilgilenir. Diğer hayvanların durumuna bakınız çok değişiktir. Genel olarak hayvanlar vahşi oldukları takdirde insana yanaşmaz.

Buna karşılık evcil hayvanlar ise sahiplerinden çekinmeyip ev halkı ile ünsiyet halinde olurlar. Bundan dolayı insanlar evcilleştirdiği hayvanların artık eğitim ve bakımları ile ilgilenip ona bakmazlar.

Bunun yanında bazı insanlar onlarla ilgilenince ya ölür veyahut kapıdan uzaklaşırlar, oysa tavuğun durumu böyle değildir.

Ben (Seyda-i Tâğî) Gavs Hz.lerini daima cezbe halinde görürdüm. Onun bir an dahi olsun cezbesiz kaldığını ne gördüm ne fark ettim.

Ayrıca bir an dahi olsun onu gaflet halinde göremedim. Bütün bunlara rağmen o ne rabıtayı ne de bağlılık makamını terk etmiştir. Bir gece beraber gidiyorduk cezbe halinde nasıl bağlı olunduğunu sordum. Yol arkadaşımız bize fener tutup yardımcı oluyordu.

Gavs (k.s) dedi: senin sorun bu yolculuk halimize benziyor.

Şöyle ki sûfinin elindeki fener vasıtasıyla biz yolumuzu görüp birbirimizi tanıyoruz. Burada hikmet sizden değil fenerdendir. Fener sönse biz karanlıkta kalırız.

Yani mürid kendi cezbesini şeyhinden bilmelidir. Şeyhten gelen cezbe kesilirse mürid kendi nefsi ile baş başa kalır.

Seyda-i Tâğî (k.s) bu konuda Gavs´ın (k.s) mensublarından olan Molla Muhammed Mirza´nın şu mısrasını okudu:

''Fenerin yanında olurdu benim beyaz sevgilim

Ben başından ayağına kadar her şeyine dikkat ettim.''

Molla Muhammed´in bu beyitteki fenerden gayesi Gavs-ı Azam´dır.

Beyaz sevgiliden gaye de Seyyid Tâhâ´dır (k.s). Çünkü o Seyyid Taha´yı (k.s) Gavs´ın (k.s) vasıtasıyla tanıdığını söylemiştir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyurdular:

-Mürid ya amelle ya da başka sıkıntılarla imtihan edilir. Sözlerinin burasında amelle imtihan edilmenin ne olduğunu sorduk. Cevaben: -Amelle imtihan olmak, amelden bir an boş kalmamaktır.

Ben (İbrahim Çokreşî) kendisine daha önce söylemiş olduğu "Kim kendisine musibet değmemesini isterse kalbini cezbeden boş bırakmamalıdır. Zira Allah kendisiyle meşgul olan kalbi musibetlerle meşgul etmeyi istemez." Sözünü hatırlatarak şimdi söylediğinin daha önceki sözüne uygunluğunu sordum.

-Evet uygundur.Gavs (k.s) aynı şeyi söylemiştir.

Abdurrahmân-i Tâğî Hz.leri beni (İbrahim Çokreşî) iki kişinin arasını bulmak için görevlendirdi. Görevim gereği bu zatların aralarını buldum. Fakat bir zaman sonra davacı olan kişi benim verdiğim kanuna razı olmayarak "İbrahim karşı tarafı gözetti."demiş. Ayrıca davalı da benim kararıma itiraz etmiş.

Seyda-i Tâğî (k.s) bu durumları duyunca dedi ki:

Bir sulhun Allah için yapıldığının alâmeti odur ki, her iki taraf da razı değildir. Bir sulh Allah için yapılmazsa alâmeti odur ki, her iki taraf da razı ola. Senin arabuluculuğun Allah içindi. Ama senin arabuluculuğun bana zor gelmiştir.

Çünkü taraflardan birisi akrabam idi. Demek ki akrabalık yüzünden senin arabuluculuğun bana ağır gelmişti. Fakat karşı tarafın da hükme, razı olmadığını öğrenince çok sevindim.

Mübarekten bu haberi duyunca ben (İbrahim Çokreşî) kalkarak hürmetle ellerini öptüm.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hz.leri sûfilere daha fazla amel yapmaları için dergahta kalmalarını tavsiye ederek şöyle buyurdu:

Ben sizlerin her gün evime gelip ikindiye kadar gözleriniz kapalı olarak sükût sohbeti (konuşmadan oturmak) yapmanızı istiyorum.

Çünkü bu Gavs Hz.lerinin âdeti idi. İkindi vaktinden akşama kadar sükût etmek de Mevlâna Hâlid´in (k.s) âdetidir. Ben sizin, yanımdan (evimden) ayrıldıktan sonra evlerinize gitmenizi isterim. Seyda´ya sorduk:

Efendimiz evinize gelemezsek ne yapalım? Mübarek buyurdular ki: Gavs Hz.lerinin himmet ve tasarrufatına nail olabilmek için iki gün evime gelseniz kâfidir. O zaman biz dedik:

"Şeyhimizin himmetiyle bir gün dahi gelsek yeterlidir.

"Mübarek bir şey demedi. Ama yüzünün ifadesinden bu sözümüze sevindiğini anladım.

Çünkü bana önceki bir sohbetlerinde şöyle demişlerdi:

"Sana vermiş olduğum emri bir defa bile olsa uygula" Yani, mürşidin emrini bir defacık bile olsa yerine getirmenin, o emirle ilgili nisbeti elde etmek bakımından defalarca yerine getirmek gibi faydalı olduğuna işaret etmişti.

Seyda-i Tâğî (k.s) bir yakını ile birlikte bulunmayı kendisine tercih eden müderrise şunları söyledi:

"Tarikat iki türlüdür. Birincisi sâdece mürşide uymaktan ibarettir. Yani, insan mürşidine biat ettikten sonra evine çekilir, İslâm’ın prensipleri ile, komşu hak ve hukukuna riayet edip, başka bir iddiada bulunmaz.

İkincisi: Tarikat dervişliğidir. Tarikatın bu türlüsünün kaidesi ise teslimiyettir. Yâni dünyevî ve uhrevî konuları kalpten çıkarmaktır.

Nisbet belki ev köşelerinde belki de mezar kovuklarındadır. Gaye ve maksat nisbeti temin olmalıdır. İnsanı Allah yolunda ana-baba vesaire hiç bir şey alıkoymamalıdır.

Peygamber (a.s) Selman-ı Farisî hazretlerine şu sözlerle övmüştür: "Senin arkandan öyle cemaatler gelecek ki, eğer iman Süreyya gezegenine kaçsa onu mutlaka geri getirirler".
(Feyzül Kadir 5/323 No:7464)

Seyda-i Tâğî (k.s) şöyle devam etti: Tarikat zamanımızda çok belirginlik kazandı. Gerek Gavs hazretlerinin, gerek Seyyid Tâhâ hazretlerinin, gerekse diğer büyüklerin döneminde böyle değildi. Şayet onlar bugün sağ olsalardı aziz nisbeti almak isteyeceklerdi.

Buna göre gayret göstermek ve amel işlemek lâzımdır. Bakınız size yeminle söylüyorum ki, bu nisbeti eğer bu eşikten alamazsanız onu başka yerde bulamazsınız. Mürid mutlak surette şöyle düşünmelidir:

Ömür üç gündür: Biri geçmiş, biri gelecek, diğeri ise içinde yaşadığımız gündür.

Mürid yaşadığı günü iyi değerlendirmelidir. Geleceğinden hesaba çekilmez. Orta halli bir mürid ise ömrünü iki saat olarak bilmelidir. Bunlar; biri içinde yaşadığı saat, diğeri ise gelecek saattir. Kâmil bir mürid ise ömrünü üç an olarak düşünmelidir:

Bunlar; geçmiş an, içinde yaşadığı an ve gelecek ândır. O halde sûfi çok gayretli olmalıdır.

Gavs (k.s) bir gün şöyle dedi:

"Bir mürid bir dünya büyüğünün yanına girildiği gibi namaz safına girilmeyeceğini idrak edecek kadar uyanık değilse onun kıldığı namaz kendisi tarafından işlenmiş bir günahtır. Bu halinden dolayı Allah´tan afvü mağfiret dilemelidir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir gün mescit inşa edilen bir beldede bulunuyordu. Sonraları mescidin yapımında kullanılan taşların çıkarıldığı yere gitti. Mübarek o zaman ağır bir hastalığa ve çok sıkıntıya müptela oldu. Çünkü orada çok zulmet vardı. O beldede bir yabancı bir saat kadar oturmuş hemen vefat etmişti.

Seyda-i Tâğî´nin (k.s) müptela olduğu hastalık bir ay devam etti. Seydanın belirttiğine göre o beldede bir kafir mezarı vardı. Ama, ehl-i keşif bazı kişiler zalim ve fasık bir kişinin olduğunu söylemişlerdi. Seyda dedi: Bu zulmet küfür zulmetidir. Fakat böyle durumlarda bazen dünya ehlinin bir kısmından gerçek gizlenir.

Çünkü insan öldükten sonra O´nun ruhaniyeti derece bakımından yükselir. Onun içindir ki, önceleri ölen bir kafirin zulmetinden duyulan rahatsızlık yeni ölen bir kafirin ki kadar değildir.

Keşif perdeleri tam olarak açılmayan kişiler gerek yukarıda saydığımız nedenlerle, gerekse müşahedeyi tam elde edememiş olduklarından dolayı küfür zulmetiyle, fasık zulmetini birbirinden ayırt edemezler. Biz Seyda´ya dedik:

Efendim bu mescidin taşlarını kullanmayalım mı? Mübarek dedi: Hayır kullanın, çünkü taşa zulmet bulaşmaz. Taş ile mercuun kalbi aynıdır. Onları zulmet etkilemez.Kafirin kalbi iman kabul etmez. Mercuun kalbi ise bunun tam tersidir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:

Nefesi göbek altında tutmak zulmeti giderir. Bu hal bazı sûfilerin adetidir. Çünkü, nefsin iki başı vardır.

Birisi alında birisi göbek altındadır. İnsanın alnında bulunan nefsin başı nisbete zarar verir.

Düşünce ve kuşkuyu devamlı artırır. Nefsin bu başı, görevini her an için yapar. Nefsin göbek altında bulunan başının görevi ise, hayallerde beliren kötü imajların zulmetini ilk anda alır. Nefesi tutmak insan damarlarını rahatsız edeceği için nefsin göbek altında bulunan başını öldürür. Böylece zulmet ortadan kalkar.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir gün şöyle buyurdular: Bir müridin nisbet ve başkalarının hidayetine vesile olmasına mani olan halleri şunlardır: a-Baş olma sevdası, b-Mal biriktirme hırsı. Gerek halifeleri gerekse seçkin müridleri irşad ve hizmetten alıkoyan en büyük sebeb mal biriktirme hırsıdır ve varlık duygusudur.

Benim için (Seyda-i Tâğî (k.s)) arzu ve istek sahibi olup da tarikatın nispetinden etkilenip de fayda görmeyen bir mürid, bu yolda etkilenip bu yolda fayda gördüğünü söylediği halde, dünya sevgisinden ve varlık duyusundan sıyrılamamış müritten daha sevimli ve daha efdaldır.

Müridlerin hallerini araştırıp onların fiilleri hakkında bilgi toplamanın ve zaman zaman imtihan etmenin hikmeti şudur: Baş olma arzusu, varlık duygusu ve dünya sevgisinden kurtulup kurtulmadıklarını tesbit içindir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) akrabai taallukatı için yapılacak evin temelini atarken şunları söyledi:

Bu iş bir yandan hoşuma gidiyor, bir yandan ise korkuyorum. Sebebini sorarsanız nisbetini kaybedenlerin o duruma düşmelerinin sebebi dünyaya yönelmeleridir.

Kitabın birinde şeyhin biri şöyle diyor: "Bahar mevsimi hakkında bana güvence verenin diğer mevsimlerine ben kefil olurum." O şeyhin bu sözü söylemesinin sebebi şudur:

Bahar mevsiminde yapılan bir günlük ibadet diğer mevsimlerde yapılan ibadetin yüz katına bedeldir. Yine bahar mevsiminin bir gününü gaflet içinde geçiren bir kimse gelecek yıla kadar hastalığına deva bulamaz.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir sohbetlerinde şöyle buyurdular: İnsanlar dört kısımdır:

1- Ahmak,

2- Ebleh,

3- Âkil (akıllı),

4- Mecnun.

Ahmak:Bu insanlar dünya işlerine akılları erdiği halde ahiret işlerine yarayacak akılları yoktur.

Ebleh: Böyle kişiler ahiret işlerine yarayacak akıla sahib olduğu halde dünya işlerine yarayacak akılları yoktur.

Âkil: (Akıllı) Böyle insanlar hem dünyaya hem de ahirete yarayacak akıllara sahiptirler.

Mecnun: Böyle kimselerin ne dünyaya ne de ahirete yarayacak akılları vardır.

Abdurrahmân-i Tâğî hazretleri (k.s) şöyle buyurdular: Bizler Gavs hazretleri (k.s) sohbetinin sonunda gözlerimizi kapatıp bir süre rabıta yapardık. Ayrıca Gavs´ın halifesi Şeyh Halid sohbette söylenen sözleri tekrar ederdi.

Ben (Seydai Tâğî) sizlere bakıyorum sohbet bittikten sora hemen kalkıp kendinizi gaflete düşürecek işlere dalıyorsunuz. Ama biz böyle değildik.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyuruyor: Gavs (k.s) yemek yerken gaflete düşmemizden mütevellid bizlere kızar ve şöyle derdi: "Gafletle yemek yiyen bir kişinin kalbi o yemeğin ağırlığı geçene kadar nasıl zikre geçebilir!

O halde mürid yemekten önce bir rabıta kurmalı. Kalbini gafletten kurtarmalı ve daha sonra yemeğe başlamalı..." Bazı büyükler ise bu konuda şöyle buyurdular:

Bir kişi yemeğe başlamadan önce o yiyeceği yaratanı tefekkür etmeli sonra ise yemeğe başlamalı. Bu halleri yaşayarak yemeğe başlayan bir zat o yemeğin lezzetli veya lezzetsizini birbirinden ayıramaz.

İbrahim Çokreşî (k.s) hazretleri diyor:

Abdurrahmân-i Tâğî bu sohbeti gafletle yemek yememizden dolayı azarladıktan sonra yaptı.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyurdular:

Ruh Rabbisinden başka bir şeyi sevmez. Nefis ise böyle değildir. O yalnız kendisini sever.

Nefs, ruha yol gösterir durumda ise o zaman ona hüküm eder, onu kendi emri dahiline alır. Eğer ki nefis ıslah olur, ruhun peşinde giderse ruh onu Rabbisinin yoluna döndürür.

Nefsine bağlı olan kimselerin, mal ve çocuk gibi sevgileri, nefs sevgisinin birer uzantısıdır.

Nefs, Rabbisine düşmandır. Hatta ki, Cenab-ı Hakk nefse dese ki, "Sen benim sevdiğimsin hatta ki bana Cebrail'den daha yakınsın" dese, ayrıca mukarreb melekleri de onun hizmetine verse nefs yine tatmin olmaz.

Nefs öyle zalimdir ki Cenab-ı Hakk yine dese "Ey nefs, benim dışımda bulunan her türlü yaratığı senin emrine verdim" dese nefs yine tatmin olmaz. Allah korusun bizzat Cenab-ı Hakk´ı tasarrufu altına almak ister.

Seyda´nın bu sözlerine karşılık bir kardeşimiz şöyle bir soru sordu: Nefsin mahiyeti nedir? Seyda cevaben buyurdular: "Nefis mânâ ve misal alemindendir. Fakat gafletle karışık bir mahiyet almıştır."

Ben (İbrahim Çokreşî) dedim:

"Peki efendimiz; insan on maddeden müteşekkil yaratılmıştır. Bunların beşi alemi emirden beşi alemi mahlukattandır. Siz bu inanca ne dersiniz?" Seyda cevaben şöyle buyurdu:

"Ehl-i tarikin nefsi mahlukat aleminden saymaları onun özelliğini gözetmelerindendir.

Çünkü nefsin yapısında bulunan gaflet daha baskın hale gelerek onu mana alemi ile ilgili özelliğinden sıyırarak; kendisine mahlukat alemi ile ilgili bir özellik kazandırmıştır.

Aslında insandaki letaiflerin sayısı altıdır.

Mahlukat aleminde bulunanların sayısı ise dörttür.

Nefsin baskısından kurtulup Allah´a ulaşmanın çaresi şu iki unsurdadır:

 - Birincisi nefsin idare ve hegemonyasından (üstünlük, egemenlik) kurtulup, şeyhin iradesine teslim olmak suretiyle nefsin belini kırmaktır.

 - İkincisi, şeyhin mutlak fâni olduğunu kabul edip, mürşidin her hareket ve sözünü, Allah´ın emir ve hükümleri dairesinde hareket ettiği için onu Cenab-ı Hakk´ın fiili ve sözü gibi görerek şeyhe ihlasla bağlanıp teslim olmaktır.

O zaman onun için öyle bir azamet belirir ki, nefsin sureti kalmaz ve mana meydana gelir. Bunun da yolu mürşidi sevip ona edeple teslim olmaktır.

Abdurrahmân-i Tâğî Hazretleri (k.s) bir gün namaz kıldıktan sonra bana (İbrahim Çokreşî) namazdaki gafletimden dolayı kızıp şunları söylediler:

"Namazda gaflete düşmenin sebebi abdestteki gafletinden dolayıdır.

Abdestteki gafletin sebebi ise taharetteki gaflettir. İnsan taharete giderken şöyle düşünmelidir. Rabbim benim her anıma vakıftır, ondan gizli bir şey yoktur. Üzerimde görünür ve görünmeyen pislikleri gidermem gerekir.

Abdest alırken insan şöyle düşünmelidir. Cismimdeki bedenî ve manevî kirleri temizlemem gerekir.

Namaza durmadan önce mürşidini rabıta etmelidir. Müridin yapacağı en önemli görev rabıta etmektir. Ta ki kalb rabıtasını ilerleterek kalbteki masivanın kökünü temizlemelidir.

Gerisi mürşide düşer. Taharet ve abdest anlarında da rabıta yapılır. Sağlam bir niyetten sonra bu iki ibadette yapılan rabıta neticesinde namazda uyanık olunur.

Abdurrahmân-i Tâğî hazretleri şöyle buyurdular: Şeyhlerin hizmetkârları onlarla aynı derecededirler.

İbrahim Çokreşî diyor: Bu sözü bana Gavs´ın bir sûfisi söyledi. Ben bu sözü duyunca şöyle dedim: Bu şeyhlerden maksat zahid ve abid olanlardır!.."

Hizmetçilerin şeyhe ortak olmaları demek, mürşidin kapısına yaptıkları hizmetten dolayı, mürşidin ibadetine veya sevabına ortak olmalarına benim aklım ermiyor.

Benim bu sözlerimi bir sûfi Seyda´ya söyledi. Seyda o zaman dedi: Benim bu sözüm Hazreti Gavs’a dayanır. Mürşidler, kendilerine hizmet edenlere sevab verdikleri gibi, cezbe de verirler. Sözünü ettiğimiz şeyhler mutlak manadaki şeyhlerdir.

Seyda, kendisini önceleri tamamen hizmete vakfetmiş, sonraları ise dünyaya olan muhabbeti sayesinden bu işleri yavaşlatıp bırakan birisini azarlayıp şöyle buyurdular:

Şeyhlere hizmet edenler onlarla aynı derecededirler. Çünkü şeyhliğin yarısı olan hizmet, tamamen hizmet edenlere mahsustur.

Buna göre mürşidin hizmetçisi, şeyhlik ve mürşidlik mertebeleri ile bağdaşmayan işlerden kaçınmalı ve hizmeti kaçırmamalıdır.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir sûfisine nefyi isbat´ı şöyle tarif etti:

1: Lailahe illallah: Mürid bu lafzı dilin ve gırtlağın katkısı olmadan hayalen söylemeli. Yani lafza-i celal zikrinde olduğu gibi üst damağa yapıştırıp yapmalı.

2:  Muhammedur Resulullah: Sûfi bu sözleri sünnete uymak niyetiyle söylemelidir.

3:  Sözü bırakıp manayı hayal etmek.

4:  İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî (Allahım! Maksadım sensin, arzum    ise senin rızandır.)

Bu duruma buzgeşt (geriye dönüş) denir. Burada maksat nefsi tutmakla doğan gafleti gidermektir.

"illâ" kelimesi ile Allah´tan başka her şey nefy olduğundan ve Allah´ın varlığı isbat edildiğinden bu zikre nefyi isbat adı verilmiştir.

Nefyi isbatın şartları: Bu şartlar temelde dört tanedir.


I- Vücudu fazla sıkmadan ve kendini zorlamadan nefesi göbek altında tutmaktır. Yani gırtlak ve      göbek arasındaki nefes boşaltılınca nefes göbek altında tutulabilir.

Bunun faydası daha önce tafsilatlı bir şekilde anlatıldığı gibi zulmeti göbek altından çıkarmaktır. Ayrıca vücûdu hiç kımıldatmamak gerekir.

II- Arapçadaki lam elif harfini göbeğin altından alna kadar nefes yolu boyunca deri ile et arasında yazmayı hayal etmektir.

Yani bu harfin yazılışı ne bazı şeyhlerin öğrettikleri gibi deri üzerinde hayal edilecek ve ne de yine bazıları tarafından yanlış olarak öğretildiği gibi etin içinde hayal edilecektir.

Bu hattın dosdoğru çekildiği ve çene altında kıvrılarak başa kadar uzadığı farz edilmelidir.

Mürid arap harfleri ile yazılacak olan "ilahe" yazısının alnından başlayarak dosdoğru şekilde gittikten sonra ensenin bitiminden kıvırım çizerek sağ omuz başında son bulduğunu hayal etmelidir. Mürid arapça "illâ" yazısının omuz başından başlayarak kalbe kadar devam ettiğini ve "Allah" lafzı ile "Muhammedür resulullah" ibarelerini kalbe "la" harfi meydana getirecek şekilde düşünmelidir,

"illâ" yazısını hayal etmenin faydası nefsin amaç ve isteklerini reddetmek, yâni büyük cihad görevini yerine getirmektir.

III- Göğüs üzerinde ters olarak arapça la harfinin yazıldığını zihinde canlandırmaktır. Bunun faydası bâtınî masivânın kalbe girmesine karşı koymaktır.

Çünkü, göğüs üzerinde arapça la harfinin yazılı olduğunu farz edelim. Bu durumda masivâdan olan herhangi bir şey gelir de lisanı hâl ile "ben senin gayenim" der ise mürid ona ters yazılmış arapça la harfi ile karşılık verir. Yâni "gayem sen değilsin" demiş olur.

IV-Zikirleri sayarken nefesi üç, beş, yedi gibi tek sayılarda salıvermek. Zikirleri saymanın faydası     uyanıklığı sağlamak ve tek sayılardayken nefesi salıvermenin de faydası şu hadisin şerefine     ermektir: "Allah tekdir, tek olanı sever." (Keşfü´l Hafa.1/278 no :73)

Nefyi isbat zikri sırasında nefesi tutup salıvermeler sayıca yirmi bire ulaşmalıdır. Nefyi isbat zikrini hayatta oldukça terk etmemek lazımdır. Çünkü onun faydaları çoktur. Şeyh hazretleri aynı konuda şöyle dedi:

Nefyi isbat konusunda bu günlerde yeni bir inceliği fark ettim. İsteyenlere nefyi isbat dışında kalan zikirleri öğretebilirsin. Fakat ben hayatta olduğum sürece nefyi isbat dersi vermemen evladır. Çünkü,

Gavs hazretleri (k.s), Seyyid Tâhâ (k.s) hayatta iken hiç kimseye nefyi isbat dersi vermemiştir.

Abdurrahmân-ı Tâğî (k.s) hazretleri akşamla yatsı arasında rabıta yapmadığımızdan dolayı şunları söyledi:

- Sizlere çok hayret ediyorum. Çünkü akşam ile yatsı arasında rabıtayı terk ediyorsunuz! Bu haliniz yanlıştır. Hem nisbet iddia edip, hem de bu ibadeti yapmamanız doğru değildir.

Bakınız Gavs (k.s) hazretleri bir halife hakkında şöyle buyurdular: "Hayret ediyorum. Nisbet sahibi olan bir kişi, nasıl olur da akşam ile yatsı arasında adaba uygun olarak rabıta kurmuyor."

Gavs´ın halifesi Şeyh Halid şöyle buyuruyor: Akşamla yatsı arasında rabıta yapmazsanız kitap okuyunuz.

Seyda-i Tâğî (k.s) sohbetine şöyle devam etti.

"Avamdan olup da feyiz ve berekete talip olan kimseler mutlak surette iki grup (batış) ile iki tulu arasında (şafağın ve güneşin doğuşu) arasında kalan zamanı ibadetle ihya etmeyi terk etmemelidir. Avam da olsa rabıtayı terk etmemelidir.

Havasa mensub kimselerin ise (toplum irşadına sebeb oluyorsa) seher vakitleri kalkıp ibadet etmeleri lazımdır. İnsan mal biriktirme hırsında olmamalıdır. Çünkü bu hırs sahibini başkaları gözünde küçük düşürür.

Bizler öyle olmalıyız ki bizi görenler tevbe edip tarikata girmeli. Bir beldeye gittiğimiz an o beldenin sakinlerinin kalpleri bizler için heyecan ve muhabbetle çarpmalı, onlar(sakinler) bizi memnun edebilmek için tarikata girmenin şart olduğuna inanmalıdırlar.

Onlar bilsinler ki bizim gayemiz mal toplamak değildir. Kalplerini tevbeye çekmektir.

Bana göre en güzel hal dünya muhabbetini terk edip mürşid sevgisini, nefsin arzularına tercih etmektir.

Seyahat etmek yorucu ve sıkıntılıdır. Ama mürşidi kamiller bazı zamanlar seyahate çıkarlar.

Bundan maksat müridleri imtihan içindir. Kim sadıktır, kim kendi nefsine mürşidini tercih ediyor. Her şeyini bırakarak nefsini kim mürşidine teslim edebiliyor?

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyurdu:

Cenab-ı Hakk (C.C) kullarına ne kadar yakınsa kul da Allah´a o kadar uzaktır. Çünkü, yüce Rabbimiz bütün azametine, haşmetine, büyüklüğüne rağmen her saat kulunun katılaşmış kalbine nazar eder.

O kul kalbini nefsinin karargahı yapmasına rağmen, Allah kulun kalbine inmek ister.

Kul o sıra köpeğinin yarasındaki kurtçukları düşünmek gibi basit bir meseleyle meşguliyetinden Allah´ı kalbine kabul etmez.

Düşüncesini Allah´dan ayırarak bir süre o basit meşguliyeti ile oyalanır. Köpek düşüncesinden vazgeçtiğinde Allah-u Teâlâ yine kuluna gelir.

Kulun düşüncesini yaratıcısı üzerinde yoğunlaştırmasını ister. Fakat, kul bu sefer uyuz oğlağıyla zihnini meşgul ederek Rabbine engel olur. O düşünceden kurtulduğunda Allah-u Teâlâ yine kulun kalb evine gelir.

Fakat âsi kul; hayvanlarımın pisliğini düşüneyim diyerek Rabbinin evi olan kalbini çöplüğe çevirir. Alımlı bir yarış atı kadar nazik olan hayal gücünü çirkinleştirir. Bakınız bu insana deseniz ki tevbe et, Allah (C.C) yönel. O der ki "Ben Rabbimi tanıyorum! Ona kulluk görevimi yapıyorum" Halbuki yalan söylüyor.

Masiva hayatını, Rabbisine tercih ediyor. Böylece insanlara "Sen İslam’ın yolunu, ancak büyüklerin elinden tevbe etmekle bulabilirsin" desen, reddedip kızar.

Oysa Peygamberler (a.s) ve veliler bile Rablerini tanımaktan aciz olduklarını bildirip şöyle demişlerdir:

"Seni bilinmesi gerektiğin gibi bilemedik, sana layık olduğun gibi ibadet edemedik. Allah'ım! bizi sana yönelmeye muvaffak eyle. Ey merhametlilerin en merhametlisi!"

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:

Gavs (k.s) bir gün dedi: Eğer ki sizlere ebrârın amelini işlemeyi emir etsem o da ölümü düşünüp anmak olurdu. Mübarek Gavs (k.s) yörenin ileri gelen zengin ve beylerine bizzat ölümü devamlı olarak düşünüp fikir etmelerini söylerdi.

Seyda-i Tâğî (k.s) bazı hadisi şerifleri kaynak göstererek dedi: Günde yirmi defa ölümü düşünen (hatırlayan) kimsenin o gün amel defterine günah yazılmaz. (Ramuz: 2485)

Ben (Seyda-i Tâğî) her gün yirmi tane vefat etmiş kişiyi hatırlayarak, ölümü düşünürüm, anarım. Cizre çevresinin uleması ve eşleri dünyadan uzaklaşmak için her gün ölümü düşünerek uyurlardı.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:

Cenab-ı Hakk dünyayı yarattığı zamandan beri ona hiç bakmamıştır. Çünkü dünyayı sevmez. Cenab-ı Hakk dünyayı yarattığı zaman:

Otuz dokuzuncu gün onun üzerine bela, gazab ve musibet vermiş, yalnız kırkıncı gün üzerine rahmet yağdırıp ihsan etmiştir.

Bu rahmet ve ihsan bütün dünyada bulunanlardan hayırlı olmuştur. Gerçek olan şudur ki: "Dünya ve içindekiler melundur. Allah´ın zikri müstesna" (Ramuz, 2485)

Dünyayı sevmek Ebu Cehil´i haklı gösterip, Peygamber Efendimizi yalanlamak gibidir. Dünya sevgi ve muhabbetinden uzak durunuz. İlişkinizi kesiniz.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:

Manevi baba sayılan mürşid soyca babadan daha yakındır. Manevî babanın hakkı, soyca babanın hakkından daha fazladır.

Mürid, manevî babası olan mürşidinin hakkını ancak; İslam’ın emirlerini uygulayıp ibadet ve taat ederek feyiz ve nisbeti devamlı kılmakla ödeyebilir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir gün bana (İbrahim Çokreşî) dedi:

Yatsıdan sonra yatmadan önce Sûre-i Mülk´ü okuyunuz. Ve insanlara da okumalarını emrediniz!... Sûre-i Mülk´ü okumayı tarikatın temellerinden sayınız. Bu surenin faydası: Kabirde sorgu suale ve kabir azabının hafiflemesine sebebdir.

İmam-ı Bicurî Hazretleri “Tuhfetu´l-Mürîd´alâ Cevhereti-t Tevhîd” adlı akaid kitabının şerhinde "Sorguya çekilmemizin arkasından kabir azabı gelir" şeklindeki mısraı açıklarken bunu belirtmiştir.

İmam-i Bicurî’nin bu mısrayı açıklarken yani "Sorguya çekilmeyeceklerine" şeklindeki genel ifadeden "Kabirde sorguya çekileceklerine dair delil bulunanları" istisna etmiştir.

Onlar da Peygamberler, sıddıklar, şehidler, murabitler ve haber verildikleri günden itibaren devamlı uykudan önce Tebareke Suresini okuyanlardır.

Devamlı şekilde okumaktan maksat engelleyici mazeretler olmadıkça okumaya devam etmektir.Uykudan önce okunacağı gibi, uyku arasında da okunabilir.

Bazılarına göre, "Secde" suresi de aynı mahiyettedir. Peygamberlerin ve şehitlerin dışında saydığımız diğer gruplardan kabir azabı tamamen kalkmaz, hafifler.

Ayrıca ölüm öncesi hastalığı sırasında 100 adet "İhlâs" suresini okuyan kimse de kabir azabından kurtulur.

Seyda-i Tâğî (k.s) hatmede Kur’an-ı Kerim aşiri olarak Amme suresini okumamızı emretmiştir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyurdular:

Büyüklerimiz, şeyhe olan ihlası; hidayetin sadece ondan (yani sadece onun vesilesiyle ve vasıtasıyla) geleceğine kanaat etmek şeklinde tarif etmişlerdir. Şeyhten faydalanabilmek için bu kadarını yeterli görmüşlerdir.

Ben buna bir şart daha ekliyorum. O da, ahiret muhabbetini dünya muhabbetine tercih etmektir. Zira büyüklerin istediği ihlas bir çok kimsede olduğu halde ahiret sevgisi olmadığından tam istifade olmuyor.

Bu yörede aşk ve muhabbetin, Nakşibendî nisbetinin olmayışı şunlardan dolayıdır:

1- Rüşvet vererek askerlikten kaçmak.

2- Verilmemekle harama düşüldüğü halde devletin hakkı olan öşür vergisini vermemek.

3- Ahiret sevgisini, dünya sevgisine tercih edememek. 

Bu beldedeki insanların ahireti severiz demeleri, halisane kalpten gelen bir söz değildir. Sadece dildendir. Bu saydığımız her meseleden insanları etkileyen bir zulmet doğuyor.

Bu işlerden dolayı nisbetin etkisi ile şevkin artması görülmüyor. Halkın bizim sözlerimizi dinleyip İslâm’ın hükümlerine sarılmaları ne kadar güzel bir şeydir.

Peygamber (a.s) 23 sene emek verdikten sonra kavmi arasında İslâm’ın bütün hükümlerini tatbik edebilmiştir.

O halde sizler kabilelerinize her sene bir şeyler yaptırın. Örneğin onlara namaz kılmalarını emrettiniz;

onlar da tuttu ise, bir zaman sonra günahlarından tevbeyi tavsiye edin. Şu kişilere şaşıyorum. Hem sûfilik iddiasında bulunuyorlar hem de dünyayı ahirete tercih ediyorlar.

Gavs’ın (k.s) kapısında müridler nisbeti daha ön planda tutarlardı. Onun içindir ki ben dünyaları yıkılan çok mürid gördüm.

Ama ne yazık ki şimdi buralarda feyiz ve bereketi dünyaya tercih edip bu maneviyat için fakirliği zenginliğe tercih edeni göremiyorum.

Seyda-i Tâğî (k.s) buyurdu:

Şevk (muhabbet, cezbe) ve şevke bağlı olarak yapılan ameller muteber değildir. Muteber olan rabıta ve vird gibi amelleri her an yapmaktır.

Bulunduğu durumu muhafaza edip zarar etmeyen mürid rabıta ve virdi her anına uygulayandır. Yani bunları bir huy edinendir. Gavs hazretlerinin beldesinde halk amel işlemeyi bir nevi huy edinmişlerdi.

Onun içindir ki nisbetini muhafaza etmişlerdir. Gerçek bir mürid zamanın büyük bir kısmını sohbetlere ayırıp mürşidinden bahsedendir. Böyle olursa bu muhabbetin kalbi istila ettiğinin alametidir.

Kalbe dayanmayan muhabbetten hayır yoktur. Yani sadık muhabbetin dışındaki sevgide hayır yoktur.

Şeyh Abdurrahmân-i Tâğî (k.s),yolculukları esnasında bir pınarın başında şu sohbeti yaptılar:

-Bu pınarları ihya ederek tam manasıyla istifade etmek gerekir. Böyle pınarlardan faydalanmak, etraflarına ağaç dikmekle olur. Ağaç dikene, diktiği ağaçların şefaatçi olduğu gibi, arazisini boş bırakanlardan toprak , kıyamette davacı olacaktır.

Nitekim Alâuddevle der ki: Toprağını ekmeyen kimse, o toprağın kendisinden nasıl davacı olacağını bilse o toprağı boş bırakmazdı.

Toprak Rabbine, "Bu adam beni işlemeyerek hayrımın kesilmesine sebep oldu" diye şikayetçi olacaktır. Tarlasını ekip biçen, işleyen kimse için de toprak şefaatçi olacaktır.

Zevk için yapılan yüksek binalarda çoğunlukla hayır yoktur. Yalnız han, medrese, misafirhane gibi hizmet maksatlı binaların durumu öyle değildir.

Seyda-i Tâğî (k.s) buyurdu:

"-Ekmek dağıtılırken güzel ekmeği seçmeye çalışmayınız. Zira melâike-i kiram bu davranışa beddua eder. Hatta lanet okudukları da söylenmiştir." Melekler şöyle derler:

"Ekmeğin tohumundan ekmek haline gelinceye kadar 360 melek ve insanın hizmet ettiği bir nimet nasıl seçilir? Ekmek, sofra üzerine konulduğu zaman tandıra yapışmış olan tarafı üste, üstü de alta gelmeli. Tandır ekmeğine toprak yapışmışsa kolayca görünsün ve temizlensin.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri bir sohbetlerinde şöyle buyurdular: Cezbe halinin meydana gelmesinden önceki her bağlılık, her türlü ilişki nefsâni arzudan doğan bir ilişkidir.

Mesela nefsin kadına bağlılığı ona karşı duyduğu arzudan ve ona yönelmiş talepten doğar.

Bu arzu ve istek kadından alınan hazzı artırmaz. Burada sözü edilen talep (istek), istenilen şeyin yok olmasıdır. Ölmesinden dolayı duyulan üzüntü demektir.

Buna karşılık cezbe hali meydana geldikten sonra ve mutlak fena derecesine ererek aşılan "tam dönüş" gerçekleşmeden önce beliren her bağlılık ve ilişki şeklî tecellilerin cezbesinden doğan kevnî bir bağlılık ve ilişkidir.

Bu bağlılık ve ilişkiye talep eşlik etmez. Mesela böyle bir kimsenin eşiyle ilişkisi, ona bağlılığı daha çok haz duymak için olur.

Bu durumda nefis onun ölümünden dolayı üzülmez, acı duymaz. Çünkü onun sevgisinin artışı, eşinin şahsı için değil, duymuş olduğu haz içindir. Bu ilişkinin sahibi büyük bir tehlike içindedir. Bu merhaleyi aşmak için büyük gayret sarf etmesi gerekir.

Çünkü bu ilişkiden çoğu kere arzu doğar. O zaman da mürid Seyr’e başlamadan önceki ilk noktaya dönerek, maazallah, helâk olanların arasına katılır.

Buna karşılık tam dönüşten, yani mürşidin Allah´ın zatının ve sıfatlarının iyice farkına varışından sonraki ilişkiye, bağlılığa gelince; bunda nefsin hiçbir rolü yoktur

O Allah´ın sıfatlarını tanımış olmaktan doğar ve ona asla talep (istek) eşlik etmez. Denebilir ki: "O halde Peygamber Efendimiz -salât ve selâm üzerine olsun- niçin oğlu İbrahim´in ölümüne ağladı? Bu soruya vereceğimiz cevap basittir;

O´nun ağlaması, oğlunu kaybetmekten dolayı değil, acımasından dolayıdır. Yine, Peygamberimizin Uhud savaşında bazı askerlerin kaçmasından dolayı duymuş olduğu üzüntü Allah´ın rızasını kaçırmış olmaktan ileri gelmiştir.

Sözünü ettiğimiz bu ikinci safhada istenen şeyin yok oluşundan dolayı üzüntü duyulmamasının sebebi şudur: Çünkü bu safhada müridin gayesi cezbedir ki, o da yok olmuş değildir.

Buna karşılık ilk safhada duyulan üzüntünün sebebi, bu safhadaki müridin amacının ortadan kalkmış olmasından dolayıdır. Gerçekten ilk safhadaki ilişki ve bağlılık nefse dayanır.

İstenen ve bağlanılan şey nefsin amacı, arzusu ve ideal varlığı olduğu için yok olduğu taktirde nefis büyük bir üzüntüye düşer ve şiddetli bir acıya kapılır. Şeyh Hazretleri, bu sohbetten iki yıl önceki bir sohbetinde bu bağlılığın mahiyetini tafsilatlı bir şekilde anlatmıştı. O zaman şöyle demişti: Ruh, ilk önce âlem-i emirde idi:

O zaman onun Allah´tan başka bir gayesi, O´ndan gayrı yöneldiği bir varlığı yoktu. Sonra ulu Allah´ın emriyle maddeler ve cesetler alemine inince nefsin çok sapık bir yolda ve Allah´a şiddetli bir şekilde düşman olduğunu gördü.

Bu durumu görünce şöyle düşündü: "Eğer nefs ile aralarında karşılıklı bir sevgi doğarsa bu sevgi sayesinde nefs kendisini Allah´dan uzaklaştıran sebepleri fark ederek davranışlarından vazgeçer, aşırı arzularına son verir.

Böylece Allah ile aralarında tam bir yakınlık doğar da Allah katında yüce dereceye ve ulu mertebeye ermiş olur.

" Gerçekten ruh ile nefs arasında karşılıklı bir sevgi doğdu. Bilindiği gibi çoğunlukla sevilenler sevenleri üzerinde egemenlik kurdukları için nefs de ruha egemen olarak onu Rabb´inden ve sevgilisinden uzaklaştırdı;

onu yetmiş bin manevî zincirle kendisine bağladı. Arkasından uçları Allah´tan gayrı şeylere bağlı yetmiş bin tane daha zincir sarkıtarak bunlarla ruhu sımsıkı bağladı.

Öyle ki, ruh ne tarafa baksa gözünün önünde Allah´tan başka şeyler beliriyor, bir türlü gerçek sevgilisiyle karşılaşamıyordu.

Bunun sonucu olarak büyük bir unutkanlık hastalığına tutularak önüne çıkan her şeyi asıl sevgilisi sandı. Böylece nefsin hevasına kapılarak asıl yolundan saptı.

İşte bu dönem, ruh için nefse bağlılık dönemidir. Fakat bir süre sonra Allah´ın yardımıyla, ruh Allah´a yönelerek kendisinde bir nevi cezbe belirdi.

Fakat bu cezbe vahdet hali doğuracak kadar değildi. Tersine bu safhada şekiller manalara baskın ve egemendi.

Bağlılık büyük oranda kaybolmuş, fakat bu bağlılığın kalıntıları yeni beliren cezbenin yanında varlıklarını devam ettiriyorlardı. Bu safhadaki mürid yolunu kaybetme tehlikesi ile karşı karşıyadır.

Manalar, şekillere egemen olup da vahdet meydana gelinceye kadar bu tehlike devam eder. O zaman yolunu kaybetmesinden artık korkulmaz.

Yalnız bu defa da dış faktörlerin etkisiyle yeni koyulduğu yoldan sapma tehlikesi vardır.

Çünkü cezbesi müridi coşturarak eski isteklerinden uzaklaştırmıştı, fakat bu istekler kökten yok oldu mu?

yoksa cezbe örtüsü altında saklı mı duruyorlar?

Mürid bunu henüz kesinlikle bilemez. Çünkü cezbe henüz tamam hale gelmiş değildir; tamam hale gelebilmesi için de marifete ermesi gerekir. Marifet hali de henüz gerçekleşmiş değildir.

Çünkü onun gerçekleşebilmesi için tam dönüş halinin gerçekleşmesi gerekir.

Mürid tam dönüş halini gerçekleştirerek Allah´ın katından mahlûkat alemine inince ilk safhadaki bağlılık ve ilişkilerini andıracak yeni bir bağlılık ve ilişkiler sistemine kavuşur.

Fakat bu ilişki ve bağlılık ilk safhadakilerin tıpkısı değildir. Buna dikkat etmek gerekir. Çünkü bu ilişki ve bağlılık, mesela;

Ulu Allah´ın zâtının kudret sıfatını taşıdığı hakkındaki kesin bir bilgiden doğar ve Allah´ın yaratıcılığından hareket ederek mahluku görür. Buna göre bu, yani ilişki ve bağlılık ile daha önceki arasında dağlar kadar fark vardır. Yüce Allah´ın ezeli inayetiyle ruh Allah´a terakki edince kendisini masivaya yani Allah´dan başka şeylere bağlayan bağlar yavaş yavaş kopar.

Bu bağların bütün hepsi kesildiğinde ruh ile nefis arasındaki bağ kalır. Ruh terakki ederken, nefis onu yardımcısız görerek arzuları ile ona yaklaşır.

Bu safha, ruhun eski ilişkilerini, eserlerini aşarak dünya ile ilişkilere yöneldiği safhadır.

-Bir kâmilin yardımı ile ruh bağlarını yavaş yavaş kesmeye devam eder. Sonunda nefisten tamamıyla koparak azametini ve sıfatlarını fark ederek tam bir geriye dönüş yapar.

Her sıfat alanında seyre başlar. Masiva ile arasındaki bağı, kendisi ile Allah arasında bağlılığın bir uzantısı olarak görür. Bu şekilde sıfatların belirmesiyle masiva ile arasındaki bağ yeniden doğar.

Fakat bu sefer masiva ile kurmuş olduğu ilişki daha önceki ilişkiden farklıdır. Çünkü bu seferki ilişkinin dayanağı yüce Allah´tır.

Daha önceki ilişki ise nefisten kaynaklanıyordu. Bu safha, mutlak fenanın ön safhası olan kulluk seyri safhasıdır.

Mutlak fena; müridin kendi iradesinden sıyrılarak Rabbi´nin iradesine teslim olması demektir.

Bu safhada müride hiçbir şey zarar vermez. Buna karşılık ilk ve ikinci safhadaki ilişkinin kaynağı nefis idi. Bu safhalar arasında ki farklar şöyledir:

Birinci safhadaki ilişki, nefsin arzusu doğrultusunda olduğunda ruh, Allah´ı arzu etmemektedir. Bu ise delâlete düşmektir.

İkinci safhada yine nefsin arzusu vardır. Yalnız burada ruhta kendi amacı istikâmetinde cezbe meydana gelir. Nefsin bu safhada yine nefsin, ruhu yoldan çıkarma ihtimali uzak değildir.

Üçüncü safhada ki ilişkinin kaynağı Allah'tır. O´nun muradına yöneliktir. Bu safha mutlak fenanın başlangıcı ve Peygamber (a.s) Efendimiz´in istiğfarı emretmiş olduğu kulluk seyri safhasıdır.

Bu safha Allah´a tazarru ve niyazın devamlılığında karar kılmaktan ibaret olan dönüşün tam anlamıyla gerçekleşmesinden sonra meydana gelen safhadır.

Kişi kulluk seyrini tamamlayınca Allah´ın zatî sıfatlarını ve kemâlâtını görerek nefsinin kusurlu olduğunu idrak eder.

Nefsinin arzularını gören kimse Allah ile arasında hiç bir ilişki olmadığının farkına vararak vuslat davasından istiğfar eder. Sözlerinin bu kısmında ben (İbrahim Çokreşî):

-Gavs-i Hizânî (k.s) Hz.leri bazı müridlerinî, istiğfar eden manasına gelen müstağfir unvanıyla çağırıyordu.

Halbuki o müridler o makama gelmemişlerdi. Bu şekilde hitap edilmelerinin hikmeti nedir? diye sordum.

Seyda-i Tâğî (k.s) bana şöyle cevap verdi: -O hitap şekli Gavs (k.s) Hz.lerinin özel terimlerindendi. O durumdaki müridlerin istiğfarı kendilerini yetersiz ve kusurlu görmelerine dayanırsa da bu bir makam değil, o yüce makamdan çıkan şimşeğin parıltısıdır.

Nitekim müridin hayreti de son noktaya ulaşmış olan bir marifetin sonucu meydana gelen bilgisizliğin sebep olduğu asıl hayret değildir.

Müridin hayreti aşırı muhabbetin sebep olduğu dehşet duygusundan kaynaklanır. Bu hayret marifetten olmadığı için sahibinin aklını kaçırmasına yol açar.

Yetersiz hafızamın ve uyuşmuş düşüncemin bu konu hakkında, Seyda-i Tâğî (k.s) Hz.lerinin sözlerinden kaydedebildikleri bunlardır.

Zaten Şeyh Hz.leri, halifelik yükünü omuzlarıma yüklediğinden beri zihnim ve aklım günden güne zayıflamaktadır.

Vallahi bu yükün ağırlığı genç yaşıma rağmen beni yaşlandırdı, bu dünyadan ayrılarak beka alemine göçme arzusunu kökleştirdi. Çapımın küçüklüğüne rağmen bir filin taşıyabileceği kadar ağır bir yükün altına girdim.

Allah’ım Peygamberler ve sıddıklar hürmetine bizi kendi kusurlarımız yüzünden hiçbir zaman şeyhimizin gölgesinin altından çıkarma. Amin!...

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir sohbeti sırasında aşağıdaki âyeti celilenin manası çerçevesinde bize hem müjdeleyici, hem korkutucu nasihatlerde bulundu:

"O gün; takva sahipleri dışındaki samimi dostlar, birbirlerine düşman olurlar." (Zuhruf: 67)

Şeyh Hz.leri bu ayetin açıklamasında şöyle buyurdu: -Buradaki takvadan maksat, dostluktaki mutlak takva değildir. Gerçi mutlak takva da dostlukta yeterlidir.

Dostların birbirlerine şefaatçi olmalarını engelleyen günahlar, işbirliği halinde işlenen günahlardır.

Bu duruma göre dostlar, dostluklarını günah işlemenin bir vasıtası olarak kullanmamış oldukları takdirde, birbirlerinin varsa diğer günahlarına şefaatçi olabilirler.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) "Akıllı düşman ahmak dosttan daha iyidir" dedikten sonra sözüne şu misâli getirdi:

Bir adamın bir maymunu vardı. Gece kendi uyuduğunda, düşmanlarından korumak üzere terbiye etti.

Eline hançer vererek nöbet tutturdu. Adamın düşmanlarından biri onu öldürmek maksadıyla gizlice evine girdi. Fakat o sırada o adamın göğsüne tavandan bir örümcek düştü.

Maymun örümceği görür görmez hemen hançere sarılır ve örümceği öldürmek ister. Düşman olarak eve giren adam maymuna engel olur.

Çünkü cesur bir insanın, ahmak bir hayvanın elinde ölmesine gönlü razı olmaz. Gürültüler üzerine uyanan ev sahibi ne olduğunu sorar. Düşmanı, durumu açıklar. Bu hâdise barışıp dost olmalarına sebep olur.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hz.leri bir kadiri dervişinin, huzuruna selam yerine " Yâ Hû" diyerek girmesi üzerine kendisini ikaz ederek şöyle buyurdu:

Niye Efendimiz´in (as) sünnetini terk ediyorsun. Gerek Peygamber (a.s) ve gerekse Sahabe-i Kiram, selamlaşmaya önem vermişlerdir.

Sahabiler Peygamber (a.s) Efendimizle karşılaşınca "Esselamü aleyke ya Rasulallah" diyerek selam verirler.

Peygamber (a.s) de "Aleykesselâm" diye onların selamını alırdı.

-Hayret, siz şeriatın önemli bir adetini terk edip sünnette olmayan bir âdet çıkartıyorsunuz! Yanlış anlamayın:

"Yâ Hû" sözünü sevmediğimi zannetmeyin. Yüce Allah´a hitap eden her söz şereflidir.

Benim kızdığım mesele o sözün selam yerine kullanılmasıdır. Böyle davranmakla sünneti ortadan kaldıran bir âdet başlatılmış oluyor.

Sünneti ortadan kaldıran her âdet ise bid´attir. Doğru olan davranış önce selam vermektir. Selamdân sonra isterseniz "Yâ Hû" da deyiniz. Önemli olan şeriata uymaktır.

Kerametler önemli değildir. Şeriata uymayan bir kimseden binlerce keramete benzer olağan üstü haller görseniz, şeyhliğine kulak asmayınız.

Şeriata bağlı olarak gördüğün bir kimsede de hiç bir keramet görmemiş de olsanız teslim olunuz, arkasından gidiniz.Kerameti olmasa da o kimse şeyhtir.

Keramet peşine düşenlerin Deccalın ardına düşmesinden endişe ederim. Çünkü o istidraç mahiyetinde velîlerden daha çok olağanüstü haller gösterir.

Şeriata bağlı olmayan tarikat davası iftiradır, yalandır.

İmam-ı Rabbani (k.s): -Şeriat ile tarikat birdir. Şeriata uyan şey tarikata da uyar. Buna karşılık şeriata aykırı olan şey tarikata da aykırıdır, buyurmuştur. Ben de diyorum ki:

"Şeriata aykırı bir hareketimden dolayı beni döven bir mürid, benim gözümde, bu tür hareketlerimde beni onaylayan müridden daha iyidir."

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hz.leri sohbet notlarının yazıya geçirilmesinin önemi hakkında şöyle buyurdu:

-Zaman devam ettiği müddetçe yüce Allah´tan dileğim, insanların Allah´ın izni ile mâsivayı terk ederek yüce Nakşibendi tarikatını açıkça öğrenmek için bu kitaptan istifade etmeleridir.

Bu kitap etrafında sımsıkı birleşmeleridir. Bu maksad uğruna, şevk ve muhabbet iksirinden çokça içmeyi bir yana bıraktım.

Korku ve üzüntü içerisinde, vecdden ve cezbeden uzak olan devamlı murakabeyi artırmayı, vecd ateşini tutuşturmayı ben de bilirim.

Gerçi muhabbet çalışmayla olmaz denilmiştir. Havasların yükselmesi muhabbete bağlı olmadığı gibi muhabbet de çalışmaya bağlı değildir.

Şeyh Hz.lerinin bu sözlerine huzurda bulunan iki faziletli alim zât da şahit oldular.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdular: Halifeler iki şeyden zarar görür: Birincisi; varlık duygusudur.

Halifenin kendinde, şeyhinde olmayan bir makamın veya kemalin var olduğunu zannederek (Allah korusun), şeyhine ihtiyacı yokmuş gibi bir duyguya kapılması, kendisini mürşidinden üstün görmesidir.

Bu duyguya kapılan halife, mürşidinin bazı düşünce ve hareketlerine itiraz etmeye başlar. Sonuçta helak olur.

Çünkü şeyhinin kahrından çekinmeyeceğinden ona karşı edebe aykırı davranır, terbiyeye muhtaç olmadığını hissettirir.

Halbûki, bazı terbiye edilmesi gerekli hususların şeyhin tasarrufuna bağlı olduğunu, kazandığı bütün hal ve makamların mürşidinin tasarrufuna bağlı olarak gerçekleştiğini bilmez.

Nitekim Mevlânâ Hâlid Bağdadî´nin (k.s) bir halifesi bu duruma düştüğünden en çirkin şekilde tarikattan kovulmuştur. Bize onun durumu geniş olarak açıklandı.

edilen halife, çevresinde büyük bir heyecan uyandırmış, talihliler tarafından çok büyük rağbet görmüş.

Bu duruma aldanarak şeyhini aştığı zannına kapılmış. (Allah korusun), artık şeyhine ihtiyacı yokmuş gibi davranmaya başlamış.

Böylece tarikattan da kovulmuştur O sıralarda Seyda-i Tâğî (k.s) Hz.leri bu fakiri yüce kapıdan dışarıya göndererek halka tevbe vermekle görevlendirmişti.

Bunun üzerine halk arasında bana karşı layık olduğumdan daha fazla şevk ve hürmete sebep oldu. İşte o günlerde mürşidim bana nasihat ederek şunları söyledi:

-Eğer bazı irşad ve terbiye görevleri gerektirmeseydi seni yanımdan ayırarak hizmete göndermezdim.

Başlıca arzum, bu hizmetten dolayı belirebilecek bazı kalb hastalıklarını aşarak onlardan kurtulmandır.

Dikkatli ol. Senin nazarında en önemli olan şey nefsinin ıslahı olsun. Dünya muhabbetinden, kendini şeyhine muhtaç olmama hatasından uzak dur.

Allah’ım bizleri helak olanlardan eyleme. Sözlerinin devamından ikaz edildiğim sırada edebe aykırı olarak cevap yetiştirmeye kalkışmamamı emretti. Sözlerine şöyle devam etti: -Azat kabul etmeyen köle gibi ol. Sana verilecek emirleri gözle.

Vesveselere aldırış etme, aldığın emirlere uy, kendini, aileni ve akrabaları devamlı şekilde denetle; yeri geldikçe onları uyar. Halifelerin zarar gördüğü şeylerin ikincisi şudur:

Yine Mevlânâ Hâlidi Bağdadî (k.s) Hz.lerinin halifelerinden biri bu meseleden dolayı tard edilmiştir.

Bu halifeye bazı dünyalık şeyler hasıl olmuştu.Varlık duygusuna sahip değildi. Kendisinde şevk hasıl olmasına rağmen nefsini hiç olarak görüyordu. Bu aşağılık duygusunu şeyhi hakkında da düşünmeye başladı.

Şeyhimin durumu da benimkinden farksızdır diyerek aklına göre kendine güvenmeye kalkıştığı için helak oldu

Şeyh Hasan Aktepe Hz.lerinin bir halifesi de aynı sebepten kovulmuştur. Kovulduktan sonra kadı oldu ve müridliği tamamen bıraktı.

Halifelerin zararına sebep olan bu iki husus da ihlas ve muhabbet azlığından ileri gelir.

Çünkü muhabbeti tamam olan kimse şeyhinden başka bir varlık görmeyeceği gibi; kendisini sermayesiz müflis de saymaz. Zira şeyh en büyük sermayedir.

Mürid hizmet eder, şeyh de değerlendirir. -Şeyh Hz.leri sözlerine devam ederek muhabbetimi artırmamı emretti ve sözlerini şöyle bağladı:

-"Müridliğin ilk döneminde bana karşı olan muhabbetinden dolayı çevrendekilerden aciz olman muhabbet-i zatîdendi. Şeyhinden başka bir varlığı görme, kendini iflas etmiş gibi bir duyguya da kaptırma"

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hz.leri, imamının halifelik iddiasında bulunduğu bir köye irşad için gidip gitmemek hususunda şöyle buyurdu:

-Bu köye tevbe vermek için gitmemizin hiç bir faydası yoktur. Çünkü o halifelik iddiasında bulunan, köylüyü tevbe etmekten vazgeçirmek için elinden geleni yapacaktır. Allah´ü Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Onlar doğru yolu görseler ona koyulmazlar da eğri yolu görseler ona koyulurlar." (Araf: 146)

Ben (İbrahim Çokreşî) dedim ki: -Duyduğuma göre Gavs-i Hizânî (k.s) bu durumlarda murakabeye dalarak istihare yapardı. Bir işaret bulursa yola koyulur, yoksa vazgeçerdi.

Acaba siz gidip gitmemek hususunda ilham talebinde bulunmaz mısınız? Bana şöyle cevap verdi: -O sayfayı kapattım. Çünkü ilham talep etmek tarikattan değildir.

Peygamber Efendimiz´in (a.s) ve sahabelerin geleneği müşavere idi. Bizim yolumuz da belirli konularda müşaveredir.

Meselâ halife tayin ederken murakabeye dalarak istihare yapılır. O mesele müşavere ile halledilemez. Sadece bazı ihtiyaçlardan dolayı zaruri halifelik müşavere ile olabilir.

Tevbe etmek isteyen kimseler için, müşavere yolu ile aksine karar verilmemişse, tevbe edecek kimsenin bir fonksiyonu olamayacağından ilham gereğince amel edilebilinir.

Fakat müşavere ile alınmış bir karar varsa ilhama göre hareket etmeyip müşaverenin sonucuna bağlı kalmak doğrudur.

Bu yüzden sahabe-i kiram; Peygamber Efendimiz (a.s), herhangi bir konuda bir söz söylediğinde: -Bu konuda kesin bir bilgiye dayanarak mı söylüyorsunuz? Yoksa şahsı görüşünüzü mü beyân ediyorsunuz? diye sorarlardı.

Eğer Peygamber Efendimiz (a.s): "Şahsi görüşümü beyan ediyorum" derse konuşurlar, yoksa ağızlarını açmazlardı.

Seyda-i Tâğî (k.s) Hz.leri hangi konuların ilham ile yapılacağını sadece büyüklerimizin tesbiti ile mümkün olacağını belirtti.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hz.leri müridleri bid´atlerden kaçınmaya çağırarak şöyle dedi:

-Çok el öpmeyin. Çünkü el öpmek bid´attır

Sahabelerin adeti musafaha (el sıkışma) ve muânaka (kucaklaşma)dır.

İlk görüşme ile ayrılırken vedalaşmanın haricinde el öpmek uygun değildir. Konuşmasının burasında bana dönerek: -Sûfilere bu sık sık el öpme alışkanlığından vazgeçmelerini söyleyiniz. Halbuki sûfiler bugüne kadar her karşılaştıklarında ve her ayrıldıklarında, üstadın elini öpmeyi âdet edinmişlerdi. Sözlerine devamla:

El öpmekten daha çirkini ayak öpmektir dedi. Üstad, kendi ayaklarını öpmek isteyenleri şiddetle kovardı.

Tekrar bana dönerek: -Halkın ayaklarınızı öpmesine sakın göz yummayınız.

Çünkü ayak öpmek büyüklerimize göre çirkin bir bid´attır. dedi.

Sözlerinin burasında Gavs-ı Hizânî (k.s) hazretlerinin halifelerinden Halid Ölekî hazretlerinin derlemiş olduğu Minah kitabında Gavs-i Hizânî hazretlerinin ayağını öpmek isteyen bir kimseyi bid´attır diye azarlaması üzerine nakletmiş olduğu hadisi hatırlattım:

"Adamın biri, Peygamberimizin elini öpmek için izin istedi. Peygamberimiz adama izin verdi. Aynı adam Peygamberimizin ayağını öpmek istedi, buna da izin verdi.

Fakat adam Peygamberimize secde etmek isteyince buna izin vermedi."

Seyda-i Tâğî (k.s) hazretleri cevabında sadatı kiram efendilerimizin böyle bir hareketin sünnette yeri olmadığını belirttiklerini, Gavs-ı Hizânî (k.s) Hz.leri de şeyhi Seyyid Tâhâ´nın da bu tür hareketi yasakladığını kendisine anlattığını, ayrıca bu tarikatın bir kısım halifelerinin de bu görüş üzere hareket ettiklerini söyledi ve şu kıssayı anlattı:

Mevlânâ Hâce Muhammed Parisa Hz.leri ölünce oğlu ayaklarını öpmeye kalkıştı. Fakat babası ayağını kaçırınca oğlu öpmekten vazgeçerek "Anladım ki, bu hareket bid´attır.

Babam onun için buna izin vermedi" dedi. Daha sonra bu konudaki sözlerini söyle bağladı: -Keşke gerek şeriat açısından gerekse tarikat açısından bid´at olan hareketleri belirten bir kitap yazsaydın. Çok el öpmek muhabbeti azaltır. Bundan kaçının! Bundan kaçının! Bundan kaçının!

Abdurrahmîn-î Tâğî (k.s) Hz.leri buyurdu: -Eğer bu yüce tarikattaki nisbete hiç bir şeyin ve hiçbir hizmetin denk olamayacağı ve yolumuzda ibadetin her çeşidine gereken önemin verildiği kesin bir şekilde sabit olmasaydı zühd yolunu seçip, zahidlerle birlikte olurdum. Fakat zâhidler, cihadla ilgili görevlerini yerine getirmezler.

Cihad hizmetinden geri kalmaları nisbetlerini batıl kılar. Onların nisbeti sadece dilleri ile zikrederken vardır. Sustuklarında ortadan kalkar. Oysa bu yüce tarikatın nisbeti her meseleyi içine alır.

Bu yüzden, daha önceki şeyhimi bırakarak Gavs-i Hizani (k.s) Hz.lerinin tarikatını tercih ettim. Önceki şeyhim, sünnet gereği olduğunu belirterek, devamlı şekilde sesli zikir yapardı, fakat cihad yapmazdı.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Hz.leri müridleriyle birlikte sofraya oturmuş, lezzetli bir yemek yerken şunları söyledi:

-Müridleri böyle sofralarda bir araya getirmekten maksadım, tarikat kardeşlerine karşı muhabbetlerini ölçmektir.

Kim yemeğin lezzetlisini bırakıp da daha az lezzetlisini yerse kardeşlerini kendine tercih ettiği için tarikat muhabbetini edinmiş demektir.

Gavs-i Hizânî (k.s) Hz.leri beraberinde yemek yiyenlere yemeğin üzerindeki etleri ve tabağın dibindeki yağları yemeyerek arkadaşlarına bırakmalarını tavsiye eder.

Bu arada Seyda-i Tâğî (k.s) Hz.lerine toplu olarak yemek yemekten rahatsız olduğumuzu söyleyince şu cevabı verdi: -Rahatsızlığınızın sebebi, toplu yemekten dolayı değildir. Çünkü en hayırlı yemek çok elin uzandığı yemektir.

Fakat şeyh ile birlikte yemek yemenin zararlı olduğu kesindir. Yalnız sohbetin hazzını yemek lezzetinden üstün tutanlar, yemek seçmeyenler ve kendini sohbetin hazzına kaptıranlar zarar görmezler.

Nitekim Gavs-i Hizâni (k.s) Hz.leri "benimle birlikte yemek yiyen herkes zarar gördü" demişti. Beni ise bu zarar görenlerden istisna etmiştir. Mürid yemesinde, konuşmasında ve uykusunda gafleti kovmaya çalışmalıdır.

Bizim gibiler gafleti kovmaya çalışmalıdır. Bizim gibilerin gafleti koyabilmeleri için rabıtalı olarak yemek yemeleri, cezbesiz konuşmamaları ve rabıtasız uyumamaları gerekir.

Abdurrahmân-î Tâğî (k.s) Hz.leri buyurdu:

-Kim sözleri ve hareketleriyle şeriata uymaksızın şeyhlik iddia ederse, o kimse yalancıdır. Çünkü Ebu Yezid Bestâmî Hz.leri, şeyh olduğunu ileri süren bir kişinin ziyaretine gittiğinde, adamın mescide sol adımını atarak girdiğini görünce,"bu adam sahtekâr" diyerek görüşmeden geriye dönmüştür.

Böyle kimselere, şeriatı esas almaksızın sadece hallerine bakarak uyan kimse yanılmıştır. Böyle bir kimse Deccal´a da uyabilir. Çünkü Deccal´dan birçok olağan üstü haller zuhur edecektir.

Mesela şeriat ölçüsü ile bakanlar ise Deccala tabii olmaktan muhafaza edilirler.

Deccal, Allah´lık iddia eder. Şeriata göre Allah´ın hâşâ kör olması veya eşeğe binmesi söz konusu olamaz. Eğer böyle bir sahtekâr peygamberliğini ilân etse, şeriata bağlı olan kişi buna da aldanmaz.

Çünkü o kimse Hz. Muhammed Mustafa´nın (a.s) son peygamber olduğuna ve O´ndan sonra da Peygamber gelmeyeceğine inanmıştır.

Böyle bir kimse Şeyh olduğunu iddia etse, şeriata bağlı olan kimse buna da aldanmaz. Çünkü, şeriatsız, rükusuz, secdesiz şeyhlik olmaz.

Şu halde, doğru bir itikat sahibi olmadan ehl-i sünnet vel cemaat yolunu benimsemeden, hareketleri ve sözleri şeriata uygun hale getirmeden müridlik olmaz. İmam-ı Rabbani (k.s) bu hususu şöyle ifade eder:

-Bu iki kanat olmaksızın (şeriat,tarikat), kudsî aleme doğru uçmak imkansızdır.

Tarikat, şeriattan başka bir şey değildir. Şeriata uyan her mesele tarikattandır. Şeriatsız tarikat olmaz. Şeriatsız ulaşırım diyen herkes zındıktır.

Bana göre avam için gerekli olan tarikat; Fatiha suresini okumak, icmalî bir şekilde doğru bir inanca sahip olmak, ipekli elbise giymeye ve başa ipekli mendil bağlamaya tevbe etmek, yabancı kadınlarla baş başa kalmamak, hatta bu kadınlara bakmaya son vermektir.

Yabancı kadınlara bakmakta nisbet olduğunu iddia eden kimse yalancıdır.

Seyda-i Tâğî (k.s) Hz.leri bir çok sohbetlerinde yabancı kadınlarla ilgilenmeyi, onlara aşık olmayı şiddetle menederek şöyle demiştir: -Yabancı kadınlara âşık olduğunu iddia eden kimseye sâlik ismini taşımak haramdır.

Böyle yapan kimse bilsin ki benim tarikatımdan çıkmış olur. Onun bu hareketi bizim yolumuzla bağdaşmaz. Hatta bizim dairemizin dışına düşme sebebidir.

Abdurrahmân-i Tâğî hazretleri bana hitap ederek şöyle buyurdular: -Halife olmak az şey değildir. Nitekim âyeti kerime de şöyle buyurulmuştur:

"Allah´a davet edip de, sâlih amel işleyen ve şüphesiz ben Müslümanlardanım diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir?" (Fussilet:33)

Halife olanların şu hususlara dikkat etmesi gerekir: Şeriata ve büyüklerimizin koyduğu kaidelere, kurallara sıkı sıkıya bağlanması gerekir.

Dünyaya meyletmemelidir. Çünkü dünya sevgisi bütün günahların başıdır.

Dünyaya yönelmek sâdece mal sevgisinden ibaret değildir. Başa geçme, şöhret sahibi olma, insanları peşinde sürükleme sevdası da dünya sevgisinden sayılır.

Bu hastalıklardan kurtulmak için kullanılacak silâh nefse karşı düşmanlık silahıdır.

Şeyhlik makamına geçen kimse; oturmasında kalkmasında, yemesinde, ve giyinmesinde kısaca bütün hareket ve davranışlarında şeriatın hiçbir inceliğini ihmal etmemelidir.