PEYGAMBERLİK NEDİR?

 

MUHAMMED “aleyhisselâm” SON PEYGAMBERDİR


 

Peygamberlik Ne Demektir?

Mu'cize Ne Demektir?

Peygamber Gönderilmesi ve Lüzumluluğu.

Muhammed (a.s.)'ın Peygamber Olduğunun İsbâtı.

 


 

ÖNSÖZ

 

Kullarına kurtuluş yolunu göstermek için Peygamberlerini gönderen ve Onlardan dördüne büyük kitâb indiren ve kitâblarında çarpık, sapık bir şey bulunmayan, Allahü Teâlâya hamd ederim. Onun son Peygamberi Muhammed aleyhisselâma indirdiği kitâbı, (Kur’ân-ı Kerîm)dir. Kur’ân-ı Kerîmde, kullara lâzım olan herşey bildirilmiş, inanmayanlar azâb ile korkutulmuş, İslâm’ın şartlarını yapan mü’minler Cennet ile müjdelenmiştir. Allahü Teâlâ kullarının dinlerini, Muhammed aleyhisselâmı göndermekle tamâmladı.

 

Muhammed aleyhisselâmın getirdiği dîne (İslâmiyyet) denir. İslâm dîninde olanlardan râzı olacağını bildirdi. Geçmiş zamânlarda da, açık âyetleri ve büyük mu’cizeleri bulunan Peygamberleri kullarına gönderdi. Muhammed aleyhisselâmdan sonra hiç Peygamber gelmeyeceğini Kur’ân-ı Kerîmde bildirdi. Kör olanın yol gösterenlere teslîm olması gibi ve çâresizlikten şaşırmış olan hastanın merhametli tabîblere kendini teslîm etmesi gibi, insanların da, aklın eremeyeceği fâidelere kavuşabilmeleri ve zararlı şeylerden, felâketlerden kurtulabilmeleri için, gönderdiği Peygamberlere teslîm olmalarını emretti. Muhammed aleyhisselâmı, Peygamberlerinin en üstünü, en merhametlisi yaptı. Onun milletini, en âdil ümmet eyledi. Onun dînini, hepsinden olgun eyledi. Onun hâlinde aşırılık ve noksanlık olmadığını ve derecesinin üstünlüğünü ve bütün mahlûkların Peygamberi olduğunu kitâbında âyetlerle bildirdi. Birliğini ve hiçbir şeye benzemediğini anlatmak için ve kullarının bilgilerinin ve işlerinin düzenlenmesi ve hasta kalblerinin tedâvîsi için, Onu kullarına son Peygamber olarak gönderdi. Ona ve Âline ve Ashâbına, bizden gece, gündüz, çok çok salât ve selâmlar olsun! Onlar, doğru yolu gösteren yıldızlar ve karanlıkları aydınlatan ışık kaynaklarıdır.

 

Biliniz ki, Allahü Teâlâ’nın merhametine çok muhtâç olan bu kul, yâni Abdül’ehad oğlu Ahmed [İmâm-ı Rabbânî müceddid-i elf-i sânî], Allahü Teâlâdan, kendisini, dedelerini, hocalarını ve talebelerini, kıyâmet gününün azâblarından korumasını diledikten sonra, derim ki,

 

Peygamber gönderilmesi lâzımdır.  Kur’ân-ı Kerîmde isimleri bildirilen yirmi beş Peygambere inanmakta ve son Peygamberin getirdiği dîne uymakta, zamânımız insanlarının gevşekliklerini ve bunun yaygınlaştığını üzülerek gördüm. Hattâ, Hindistân’da öyle oldu ki, mevki sâhibi, güçlü kimselerden bazısı, İslâmiyyete tam uyan sâlih müslümânlara işkence ediyorlar. Peygamberlerin sonuncusunun mübârek ismini alaya alanlar ve analarının, babalarının koydukları mübârek isimleri uydurma isimlerle değiştirenler türedi. Kurban bayramında, müslümânın kesmesi vâcib olan sığırın kesilmesi Hindistân’da yasak edildi. Câmiler yıkılıyor veyâ müze, depo yapılıyor. İslâm mezarlıkları, oyun yeri, çöplük yapılıyor. Kâfirlerin kiliseleri, eski eser diyerek onarılıyor. Onların ibâdetleri, bayram günleri, müslümânlarca da kutlanıyor. Sözün kısası, İslâm dîninin îcâbları, âdetleri tahkîr ediliyor. Yâhut, büsbütün terk ediliyor. Bunlara gericilik deniyor. Kâfirlerin, dinsizlerin âdetleri, bozuk dinleri, ahlâksızlıkları, hayâsızlıkları övülüyor. Bunların yayılmasına çalışılıyor. Hind kâfirlerinin bozuk, iğrenç kitâbları, romanları, şarkıları müslümânların diline çevrilerek piyasaya sürülüyor. Böylece, İslâm dîninin, İslâmın güzel ahlâkının yok edilmesine çalışılıyor.

 

Bunun sonucu olarak, müslümânların îmânları gevşemekte, inanmayanlar, inkâr edenler türemektedir. Hattâ, küfür hastalığının tabîbleri olan din adamları da, bu âfete yakalanmakta, felâkete sürüklenmektedirler. Müslümân çocuklarının îmânlarının böyle bozulmasına sebep olan şeyleri araştırdım. Şüphelerinin nereden geldiğini tedkîk ettim. Îmânlarındaki gevşekliğin yalnız bir sebebi olduğunu anladım. Bu sebeb de, Resûlullahtan bugüne kadar, çok zamân geçmiş olması ve geri kafalı, kısa görüşlü ve din câhili birkaç siyâset adamı ile fen adamı geçinen birkaç câhilin din üzerindeki sözlerinin doğru sanılmasıdır. Bu fen yobazlarının yazılarını okuyup inanan ve bunun için kendilerine aydın, ilerici adını veren birkaç kimse ile konuştum. Bunların daha çok, Peygamberlik makâmını anlamakta yanıldıklarını gördüm. (Peygamberler, insanların birbirleri ile iyi geçinmeleri, iyi huylu olmaları için çalışmışlardır. Bunun, âhiret hayâtı ile bir ilgisi yoktur. İyi geçinme yollarını ve güzel huyları felsefe kitâbları da bildirmektedir. İmâm-ı Muhammed Gazâlî (ihyâ-ül-ulûm) kitâbını dörde ayırmış. Birisinde güzel huyları bildirmiş. Bunlara (münciyyât) demiş. Üçünde de namâzı, orucu ve diğer ibâdetleri yazmıştır. Bu kitâbı, felsefe kitâpları gibidir. Bu da, ibâdetlerin müncî olmadığını, kurtuluşun güzel huylarla olacağını gösteriyor) diyenleri çok gördüm. Çoğu da, (Peygamberi, âyetlerini ve mu’cizelerini işitip de, aradan asırlar geçmiş olduğu için, bu habere inanmayan kimse, dağda, çölde yaşayıp da, Peygamberi hiç işitmeyen kimse gibidir. Bunun îmân etmesi lâzım olmadığı gibi, birincisine de lâzım olmaz) dediler.

 

Bunlara karşılık deriz ki, Allahü Teâlâ, insanları olgunlaştırmak ve kalplerindeki hastalıklarını tedâvî etmek için, ezelde merhamet ederek, Peygamberler göndermeği dilemiştir. Peygamberlerin, bu vazîfelerini yapabilmeleri için, itâ’at etmeyenleri korkutmaları, itâ’at edenlere müjde bildirmeleri lâzımdır. Âhirette, birinciler için azâb, ikinciler için sevâb bulunduğunu haber vermeleri lâzımdır. Çünki insan, kendine tatlı gelen şeylere kavuşmak ister. Bunlara kavuşabilmek için, doğru yoldan sapar, günâh işler. Başkalarına kötülük yapar. İnsanları kötülük yapmaktan korumak, dünyâda ve âhirette râhat ve huzûr içinde yaşamalarını sağlamak için, Peygamberlerin gönderilmesi lâzımdır. Dünyâ hayâtı kısadır. Âhiret hayâtı sonsuzdur. Bunun için, âhiret hayâtındaki saadeti kazanmak önce gelmektedir. Eski felsefecilerden bazıları, kendi görüş ve hayâlleri ile hâzırladıkları kitâbların sürümlerini arttırmak için, Peygambere inen kitâblarda okudukları ve bunlara inananlardan işittikleri, ahlâkı güzelleştirmek ve fâideli işler yapmak yollarını bunlara karıştırdılar. Hüccet-ül-İslâm imâm-ı Muhammed Gazâlînin, kitâbında ibâdetlere de yer vermesine gelince, fıkıh âlimleri ibâdetlerin nasıl yapılacaklarını bildirdiler. İnceliklerini anlatmadılar. Çünki, onların maksadı, ibâdetlerin doğru yapılmasının şartlarını ve şekillerini bildirmekti. İnsanların içlerine, kalblerine bakmadılar. Bunları bildirmek, tasavvuf âlimlerinin vazîfesi idi. İmâm-ı Gazâlî, bedenlerin ve görünen işlerin iyileşmesini sağlayan din ile, iç âlemin temizliğine kavuşturan tasavvuf bilgilerini birleştirdi. Kitâbında bu ikisine de yer verdi. İkincisine (Münciyyât), yanî felâketten kurtarıcı bilgiler ismini verdi ise de, ibâdetlerin de müncî olduklarını bildirdi. İbâdetlerin kurtarıcı olmalarını sağlamak, fıkıh kitaplarından öğrenilir. Kurtarıcı olan kalb bilgileri, fıkıh kitaplarından öğrenilmez. Bunu daha iyi anlamak için, bu kitâbda bildirdiğim, O yüce imâmın sözlerini okumalıdır. Tıb adamı Calinosu ve nahiv âlimi Amr Sîbeveyhi görmedik. Bunların o ilimlerde mütehassıs olduklarını nerden anladık? Tıb ilminin ne demek olduğunu biliyoruz. Calinosun kitâblarını okuyor, sözlerini işitiyoruz. Hastalara ilâç verdiğini, dertlerden kurtardığını öğreniyoruz. Buradan, onun tabîb olduğuna inanıyoruz değil mi? Bunun gibi, nahiv ilmini bilen bir kimse, Sîbeveyhin kitâblarını okuyup, sözlerini işitince, onun nahiv âlimi olduğunu anlar ve inanır. Bunlar gibi, bir kimse peygamberliğin ne olduğunu iyi anlar ve Kur’ân-ı Kerîmi ve hadîs-i şerifleri incelerse, Muhammed aleyhisselâmın, peygamberliğin en yüksek derecesinde olduğunu iyi anlar. O iki âlime olan îmân hiç sarsılmadığı gibi, câhillerin, sapıkların iftirâları, lekelemeleri, onun Muhammed aleyhisselâma olan bu îmânını hiç sarsmaz. Çünki, Muhammed aleyhisselâmın bütün sözleri ve bütün hareketleri, insanların olgunlaşmalarına rehberlik etmekte, îmânlarının ve işlerinin doğru ve fâideli olmalarını sağlamakta ve kalplerindeki hastalıkların tedâvîsine ve kötü ahlâklarının giderilmesine, medeniyyete ışık tutmaktadır. Peygamberlik de, bu demektir.

 

Dağda, çölde yaşayıp da, Peygamberleri işitmemiş olana (Şâhik-ul-cebel) denir. Bunların Peygamberliğe ve Peygamberlerin gönderilmiş olmasına inanmaları mümkün değildir. Bunlara Peygamber gelmemiş gibidir. Bunlar ma’zûr görüldü. Peygambere inanmaları emrolunmadı. Bunlar için Kur’ân-ı Kerîmde, isrâ sûresinin on beşinci âyetinde, (Peygamber göndermeden önce, azâb yapmayız!) buyuruldu. Din bilgilerini din câhillerinin kitaplarından ve din düşmanlarının zehirli kalemlerinden edinenlerin şüphelerini, vesveselerini gidermek için, bildiklerimi açıklamayı düşündüm. Hattâ, bunun kendime bir vazîfe, insanlığa borcum olduğunu gördüm. Bu kitâbı yazarak, peygamberliğin ne demek olduğunu ve Muhammed aleyhisselâmın, peygamberliğin tam sâhibi olduğunu bildirmeye ve buna inanmayanların şüphelerini gidermeye ve kendi akıllarına ve görüşlerine dayanarak bu hakîkati örtbas etmeye kalkışan birkaç fen yobazının hıyânetlerini, zararlarını ortaya koymaya çalıştım. İslâm âlimlerinin kitaplarından vesîkalar vererek ve âciz düşüncelerimi de ekleyerek onların iftirâlarını çürütmeye uğraştım. Kitâbımı bir mukaddeme ile iki makale (ana söz) olarak hâzırladım. Başlangıcı da iki bahse ayırdım. Allahu Teâlâ’nın yardımına güvenerek yazmaya başlıyorum.

 

Mîlâdî 1581 H.Kamerî 989

AHMED BiN ABDÜL-EHAD SERHENDÎ

 


 

Bismillâhirrahmânirrahîm. Bismillâhillezî lâ yedurru ma’asmihî şey’ün fil-ardı velâ fissemâ-i ve hüvessemî’ul alîm.

 

Tefekkerû fî âlâillâhi ve lâ tetefekkerû fî zâtillâhi.

 [Allahü Teâlâ’nın zâtını düşünmeyiniz. Mahlûklarındaki nizâmı düşünerek tefekkür ediniz.]

 

MUKADDEMENİN BİRİNCİ BAHSİ

 

PEYGAMBERLİK NE DEMEKTİR?

 

Seyyid Şerif-i Cürcânînin (Şerh-i Mevâkıf) kitâbının son kısmında diyor ki, kelâm ilminin âlimlerine göre, Allahü Teâlâ’nın, (Seni şu yerlerdeki insanlara veyâ bütün insanlara gönderdim), yâhut, (Benden kullarıma bildir!) veyâ bunlar gibi dediği kimseye (Nebî), yâni (Peygamber) denir. Peygamber olmak için, insanda riyâzet ve mücâhede gibi, bazı şartların bulunması veyâ buna elverişli olarak doğmuş olmak lâzım değildir. Allahü Teâlâ, dilediğini seçerek, bunu ihsân eder. O, her şeyi bilir ve en iyisini yapar. İrâde ettiğini yapar. Her şeyi yapmaya kâdirdir. Kelâm âlimlerine göre, Peygamberin (Mu’cize) göstermesi de şart değildir. Başkalarının, Onun Peygamber olduğunu anlamaları için, mu’cize göstermesi şarttır dediler. Yoksa Peygamber olması için şart değildir. Eski yunan felsefecilerine göre, Peygamber olmak için, üç şart lâzımdır:

Gaybdan haber vermek. Yanî geçmişte olmuş ve gelecekte olacak şeylerden kendisine sorulanları bildirmek.

Hârika işler, yanî aklın, fennin yapamayacağı şeyleri yapmak.

Üçüncüsü, meleği cisim ve şekillenmiş olarak görmek ve Allahü Teâlâ’nın (Vahy) ettiği sözü melekten işitmek şarttır, dediler.

 

Peygamberin bütün gaybları bilmesi, bizce de, onlarca da lâzım değildir. Bazılarını bilmek ise, yalnız Peygambere mahsûs değildir. Riyâzet çekenlerin, yanî yalnız olarak bir odaya kapanıp, ölmeyecek kadar az yiyip içenlerin ve şuûru giden bazı hastaları n, uyuyanların, bazı gaybları haber verdiklerini felsefeciler de kabûl etmektedir. Peygamberle bunlar, bu bakımdan birbirlerine benzer. Onların gayb dedikleri, belki (Hârik-ul’âde) olan, yanî âdet olmayan, sık rastlanmayan şeyler demektir. Bunlar ise, hakîkî gayb değildir. Bunları bilmek ve bir iki kerre haber vermek, âdetin dışına çıkmak olmaz. Peygamber ile başkaları, bununla birbirlerinden ayırt edilirler. Allahü Teâlâ’nın bildirdiği hakîkî gaybları Peygamberlerin bileceklerini, kelâm âlimleri de bildiriyorlar. Fakat gaybı bilmek Peygamber için şart değildir, diyorlar. Felsefecilerin gaybı bilmek için ileri sürdükleri, yukarıda yazılı sebepler de doğru değildir. İslâm dîninin esâslarına uymamaktadır. Bundan başka, bu sebeblerle gaybı bilmek, ayrı bir mes’eledir. Âdet dışında şaşılacak şeylerdendir. Bunlar üzerinde ayrıca durmanın fâidesi yoktur.

 

Âdet dışı (Hârik-ul’âde) şeyler, meselâ cisimlere, maddelere, dilediği gibi te’sîr etmek, istediği zamân, rüzgâr, zelzele, yangın hâsıl etmek, dilediği zamân geminin batması, insanın ölmesi, zâlimlerin belâya yakalanması gibi şeyler, insan rûhunun cisimlere te’sîr etmesidir. Hakikatte, cisimlere te’sîr eden yalnız Allahü Teâlâdır. Allahü Teâlâ, dilediği zamân, dilediği kimsede bu te’sîri hâsıl eder. Bunun için, âdet dışı, şaşırtıcı şeyler, yalnız Peygamber içindir, denilemez. Bunu felsefeciler de kabûl etmektedir. O hâlde, Peygamber, başkalarından, bu sûretle nasıl tefrîk edilebilir?

 

Eski yunan felsefecileri, Peygamber olmayanlardan da şaşılacak şeyler hâsıl olabilir, diyorlar ise de, bunların sık sık olmasını ve hârikul’âdenin (i’câz) derecesine ulaşacağını kabûl etmiyorlar. Peygamberlerden böyle hârik-ul’âde şeyler hâsıl olduğu için, Peygamber ile başkaları birbirlerinden ayrılır, diyorlar.

 

Felsefecilerin, Peygamberlere melek görünmesi ve Allahın (Vahy) ettiği sözleri onlara bildirmesi şarttır, demeleri, kendi felsefelerine uygun değildir. Îmân sahiplerini aldatmak için böyle söylüyorlar. Çünki onlara göre, melek, madde değildir. Söylemez. Ses vermek için madde olmak lâzımdır demektedirler. Ses, hava dalgalarından hâsıl olmaktadır. Felsefecilerin bu şartları, belki, melekler şekil alır, cisim hâline girerek görünür, konuşur demek olabilir de deriz.

 


 

MUKADDEMENİN İKİNCİ BAHSİ

 

MU’CİZE NE DEMEKTİR?

 

Bize göre, (Mu’cize), Peygamber olduğunu söyleyen kimsenin, doğru söylediğini bildiren şeydir. Mu’cizenin şartları vardır:

 

1 – Allahın, mu’tâd sebepler olmadan yapmasıdır. Çünki Onun Peygamberini tasdîk ettirecektir.

2 – Hârik-ul’âde olmalıdır. Âdet olan şeyler, meselâ güneşin her gün şarktan doğması, ilkbahârda çiçeklerin açması, mu’cize olmaz.

3 – Bunu, başkalarının yapamaması lâzımdır.

4 – Peygamber olduğunu bildiren kimsenin istediği zamân hâsıl olmalıdır.

5 – İstediğine uygun olmalıdır. Meselâ şu ölüyü dirilteceğim, deyince, başka hârika hâsıl olursa, meselâ dağ ikiye ayrılırsa, mu’cize olmaz.

6 – İsteyip de hâsıl olan mu’cize, kendisini yalanlamamalıdır. Meselâ, şu hayvan ile konuşacağım, deyince, hayvan (Bu yalancıdır) derse, mu’cize olmaz.

7 – Mu’cize, peygamber olduğunu söylemeden önce hâsıl olmamalıdır.

 

Îsâ aleyhisselâmın beşikte konuşması, kuru ağaçtan tâze hurma isteyince, eline hurma gelmesi, Muhammed aleyhisselâm çocuk iken, göğsünün yarılıp, kalbinin yıkanıp temizlenmesi, başının üstünde bulut bulunması, ağaçların, taşların kendisine selâm vermeleri gibi, önceden hâsıl olan hârikalar, mu’cize değildi. Kerâmet idiler. Bunlara (irhâs) denir. Peygamberliği kuvvetlendirmek içindirler. Bu kerâmetlerin Evliyâda da hâsıl olmaları câizdir.

 

Peygamberler, peygamberlikleri kendilerine bildirilmeden önce, Evliyâ derecesinden aşağıda değildirler. Kerâmetleri görülür. Mu’cize, peygamber olduğunu bildirdikten az zamân sonra hâsıl olabilir. Meselâ, bir ay sonra şöyle olur deyince, hâsıl olduğu zamân mu’cize olur. Fakat hâsıl olmadan önce, onun peygamber olduğuna inanmak lâzım olmaz. Mu’cizenin, Peygamberin doğru söylediğini göstermesi, yalnız aklın îcâbı değildir. Yanî bir işin, bunu bir yapanın bulunduğunu belli etmesi gibi değildir. Çünki, aklın bir şeyi, başka şeyin delîli, alâmeti olduğunu anlaması için, o iki şey arasında bir bağlantı bulunması lâzımdır. Delîl görülünce, bağlantısı bulunan şeyin varlığı anlaşılır. Başka şeyin varlığı anlaşılmaz. Mu’cize böyle değildir. Meselâ, göklerin parçalanması, yıldızların dağılmaları, dağların dağılıp toz olmaları, dünyânın sonu geldiği, kıyâmet kopacağı zamân olacaktır. O zamân Peygamber gönderilmek zamânı değildir. Bunlar, her Peygamberin haber vermiş oldukları mu’cizelerdir. Fakat işitenlerin, bunların mu’cize olduklarını bilmeleri lâzım gelmez. Bir velîden hâsıl olan kerâmetin, Peygamber olduğunu söyleyen diğer kimse ile bağlılığı olmadığı hâlde, o Peygamber için mu’cize olması da böyledir. Buraya kadar bildirdiklerimizi, Seyyid Şerif Cürcânî hazretleri (Şerh-ı mevâkıf) kitâbında uzun uzun yazmaktadır.

 

Âlimlerin çoğuna göre, mu’cize gösterirken, açıkça (Tehaddî) etmek, yanî, (Siz de yapınız! Yapamazsınız!) demek şart değil ise de, mu’cizenin ma’nâsında tehaddî vardır. Kıyâmet hâllerinden ve ileride olacak şeylerden haber vermekte tehaddî olamayacağı için, bunlar kâfirlere karşı mu’cize değildir. Mü’minler bu haberlerin mu’cize olduklarına inanırlar. Evliyânın kerâmetleri de, peygamberlik iddi’â etmedikleri için ve tehaddî bulunmadığı için, mu’cize olmazlar. Tehaddî bulunmayan böyle hârika işlerin, peygamberlik iddiâ eden kimsenin doğruluğunu göstermemeleri, mu’cizelerin de göstermemesini îcâb ettirmez. Mu’cizeden beklenen de budur.

 

Suâl: Mu’cizelerin, peygamberlik iddiâ eden kimsenin doğru söylediğini isbât etmesi, hârika şeyler oldukları içindir. Bunu isbât etmekte mu’cizenin husûsî bir te’sîri var mıdır?

 

Cevâp: İşin içyüzü böyle değildir. Mu’cizenin peygamberlik iddiâsının doğru olduğunu isbât etmesi, başkalarının bunu yapamadıkları içindir. Bu da, mu’cizenin husûsî te’sîri var demektir. Hattâ asıl isbât eden budur.

 

Suâl: Seyyid Şerif Cürcânî hazretleri, (Mevâkıf) kitâbını şerh ederken, (Nakil, yalnız başına delîl olmaz. Çünki, Peygamber olduğunu söyleyenin doğru olmasına inanmak da lâzımdır. Bu da, aklın kabûl etmesi ile olur. Akıl, mu’cizeyi görünce, Peygamberin doğru söylediğine inanır) diyor. Cürcânînin bu sözü, mu’cizenin, Peygamberin doğru sözlü olduğunu göstermesinin akıl ile anlaşıldığını bildiriyor. Hâlbuki biraz önce, akıl ile anlaşılmaz demişti. Bu iki sözü birbirini çürütmüyor mu?

 

Cevâp: Yukarıdaki söz, doğru sözlü olduğunu gösteren mu’cizeyi aklın incelediğini bildiriyor. Mu’cizenin, doğru sözlü olmanın anlaşılmasını göstermesinde aklın te’sîri olup olmadığını bildirmiyor. Aklın te’sîri olduğunu söylediğini kabûl etsek bile, bu iş yalnız akıl ile anlaşılır demiyor. Aklın bu işte hiç te’sîri olmaz diyen kimse yoktur ki, sözlerin birbirlerini çürütmesi düşünülsün. Seyyid hazretleri naklî mu’cizeyi anlatırken öyle söylemiştir ki, orada böyle söylemek yakışır. Mu’cizenin, Peygamberin doğru sözlü olduğuna delâlet etmesi, yanî göstermesi, işitmekle hâsıl olan inanmak da değildir. Tabî’î olan bir delâlettir. Yanî mu’cize görülünce, Allahü Teâlâ, bunu görende, Peygamber olduğunu söyleyenin doğru sözlü olduğuna bilgi yaratmaktadır. Allahü Teâlâ’nın âdeti böyledir. Çünki, yalancının mu’cize göstermesi mümkün ise de, vâki değildir. Peygamber olduğunu bildiren kimse, bir dağı havaya kaldırsa, "Bana inanırsanız, bu dağ yerine gider. İnanmazsanız, başınıza iner" dese, inanmak istediklerinde, dağın yerine doğru gittiğini, inanmamayı niyyet ettiklerinde, üzerlerine doğru geldiğini görseler, bunun doğru sözlü olduğu âdet-i ilâhiyye olarak anlaşılır. Evet, böyle kesin mu’cizenin yalancıdan zuhûru aklen mümkün ise de, Allahü Teâlâ’nın âdeti değildir. Yanî hiç görülmemiştir. Buna misâl olarak demişler ki, adamın biri, bir Pâdişâhın elçisi olduğunu söylemiş. Bana inanmıyorsanız, bu mektûbumu sultâna götürün demiş. Mektûbda, "Senin elçin olduğum doğru ise, tahtından in, yerde otur!" demiş. Mektûbu sultâna götürmüşler. Okuyunca, inip yere oturmuş. Görenler, bunun doğru söylediğine kesin olarak inanırlar. Bu inanış, bir şeyi görüp, bundan görmediği başka şeyi anlamak yanî (Gâibi şâhide kıyâs etmek) gibi değildir. Çünki mu’cize, doğru sözlü olmayı kesinlikle bildirmektedir. Mu’tezile mezhebine göre, yalancının mu’cize göstermesi mümkün değildir.

 

Sihir ve benzeri şeyler, bazı şeylerin sebeplerini yaparak, o şeylerin meydâna gelmelerini sağlamaktır. Bazan da mevcûd olmayan şeyi, varmış gibi göstermektir ki, dışarda yok olduğu hâlde,  vehimde ve hayâlde var görünür. Bunlar, hârika değildir.

 


 

BİRİNCİ MAKALE

 

PEYGAMBER GÖNDERİLMESİ ve LÜZUMLULUĞU

 

Burada (Bi’set)i, yanî Peygamber gönderilmesini ve bunun lâzım olduğunu bildireceğiz. İnsan, yaratılışında her şeyden habersizdir. Hâlbuki insanın dışındaki mahlûklar o kadar çoktur ki, Allahtan başka kimse bilmez. Böyle olduğunu, (Müddessir) sûresinin otuz birinci âyeti bildirmektedir. Çocuk, (idrâk) âletleri ile âlemleri anlamaya başlar. Mahlûkların her cinsine bir (âlem) diyoruz. İnsanda ilk yaratılan idrâk âleti (Lems), dokunma hâssasıdır. İnsan, bu hâssası ile, soğuğu, sıcağı, yaşı, kuruyu, yumuşağı, katıyı ve benzerlerini idrâk eder, anlar. Lems hâssası renkleri, sesleri anlayamaz. Bunları yok sanır. Sonra görme hâssası yaratılır. Bununla, renkler, şekiller anlaşılır. Bu âlem, yâni görmekle anlaşılan şeyler, lems âleminden, daha geniş, dahâ çoktur. Sonra, işitme hâssası açılır. Bu his organı ile sesler, nağmeler anlaşılır. Sonra (Zevk), yâni tat duyma hâssası yaratılır. Sonra, koku alma hâssası yaratılır. Böylece (His âlemi)ni tanıtan beş duygu kuvveti tamâmlanır. Yedi yaşına doğru (Temyîz) kuvveti yaratılır. Bununla, his kuvvetleri ile anlaşılamayan şeyler anlaşılır. Bu kuvvet, his kuvvetleri ile idrâk olunan, anlaşılan şeyleri birbirlerinden ayırır. Daha sonra akıl yaratılır. Akıl, temyîz kuvveti ile ayrılmış, başka başka oldukları, fâideli, zararlı, iyi, fenâ oldukları anlaşılan şeylerden, lâzım, câiz, mümkün, muhal yanî imkânsız olanları ayırır. Akıl, temyîz ve his kuvvetlerinin anlayamadığı şeyleri anlar.

 

Allahü Teâlâ, bazı seçtiği kullarında, akıldan sonra başka bir kuvvet daha yaratır. Bununla, aklın bilemediği, bulamadığı şeyler ve ilerde olacak şeyler anlaşılır. Buna (Nübüvvet) yanî peygamberlik kuvveti denir. Temyîz kuvveti, akıl ile anlaşılan şeyleri anlayamadığı için, bunlara inanmıyor. Akıl da, peygamberlik kuvveti ile anlaşılan şeyleri anlayamadığı için, bunların var olduklarına inanmıyor, inkâr ediyor. Anlamadığını inkâr etmek, anlamamanın, bilmemenin ifâdesi oluyor. Bunun gibi, kör olarak dünyâya gelen kimse, renkleri, şekilleri hiç işitmese, bunları bilmez. Varlıklarına inanmaz. Allahü Teâlâ, Nübüvvet kuvvetinin de bulunduğunu kullarına bildirmek için, bu kuvvetin benzeri olarak, insanlarda rü’yâyı yarattı. İnsan ilerde olacak şeyi, açıkça veyâ (Âlem-i misâl)deki şekli ile bazı rü’yâda görmektedir. Rü’yâyı bilmeyen birine, "insan ölü gibi baygın düşüp, düşünce ve hislerinin hepsi gidince, aklın ermediği, gayb olan şeyleri görüyor" denilse, inanmaz. Böyle şeyin olamayacağını isbâta kalkışarak, "insan etrâfını his kuvvetleri ile anlıyor. Bu kuvvetler bozulursa, bir şey idrâk edemiyor. Hele hiç işlemedikleri zamân, hiçbir şeyi anlayamaz" der. Böyle bozuk mantık yürütür. Akıl ile bilinen şeyleri his kuvvetleri anlayamadıkları gibi, Nübüvvet kuvveti ile bilinen şeyleri akıl anlayamıyor.

 

Peygamberlik kuvvetinin bulunduğunda şüphesi olanlar, bunun mümkün olmasında veyâ mümkün ise de, vâki olmasında şüphe ediyorlar. Bunun mevcûd ve vâki olması, mümkün olduğunu göstermektedir. Bunun mevcûd olduğunu da, Peygamberlerin, aklın ermediği bilgileri haber vermeleri göstermektedir. Akıl ile, hesâb ile, tecrübe ile anlaşılamayan bu bilgiler, ancak Allahü Teâlâ’nın (ilhâm) etmesi ile, yanî Peygamberlik kuvveti ile anlaşılmıştır. Peygamberlik kuvvetinin bundan başka özellikleri de vardır. Bir özelliğinin benzeri olan rü’yâ, insanlarda bulunduğu için, biz de, misâl olarak bunu bildirdik. Başka özellikleri, tasavvuf yolunda çalışanlarda zevk yolu ile hâsıl olur. Bildirdiğimiz bu özellik de, peygamberliğe inandırmak için vesîka olarak yetişir. İmâm-ı Muhammed Gazâlî de, (El-münkız-ü min ed-dalâl) kitâbında peygamberliğe inandırmak için, vesîka olarak bu özelliği yazmıştır.

 

Eski yunan felsefecilerine göre, peygamberliğe inanmak fâidelidir. "Çünki, akla yardımcıdır. Allahın varlığını ve kuvvetini, ilmini düşünmek böyledir. Aklın ermediği, nice fâideli şeyler de, Peygamberden öğrenilir. Tekrâr dirilmek ve âhiret bilgileri ve bazı işlerin iyi olduklarının bilinmesi ve bazılarının fenâ olarak bilinmesi, bazı gıdâların, ilâçların zararlı olup olmadıklarının bilinmesi böyledir" derler.

 

Peygamberliğe inanmayanlar diyorlar ki:

 

1 – Peygamber olarak gönderilen kimsenin, "Seni Peygamber olarak gönderdim. Benim tarafımdan kullarıma söyle!" diyenin Allah olduğunu bilmesi lâzımdır. Allah'ı tanımak, bilmek için ise, bir yol yoktur. Bu sözü söyleyen cin olabilir. Din sâhiplerinin hepsi, cinnin varlığına inanmaktadır.

 

Cevâp: Gönderilen kimse, gönderilmiş olduğunu mu’cize ile isbât etmektedir. Mu’cizeyi yapan Allah'tır. Cin yapamaz. Hiçbir mahlûk da yapamaz.

 

2 – Peygambere (Vahiy) getiren melek, cisim ise, orada bulunanların hepsine görünmesi lâzımdır. Görülmediğini siz de söylüyorsunuz. Cisim değilse, rûh ise, bunun söylemesi ve işitilmesi olamaz. Eğer cevâp olarak, "Peygambere Allahü Teâlâ'dan vahiy getiren melek cisimdir. Allahü Teâlâ, bunun görünmemesini istemektedir. Göstermemeye de kâdirdir" derseniz, önümüzdeki dağı görmememiz ve yanımızda çalan davulun sesini işitmememiz lâzım gelir. Bu ise, safsatadır.

 

Cevâp: Vahyi getiren melekdir. Melek, latîf, şeffâf cisimdir. Renksiz olan şeffâf cisimlerin görülmesi Allahü Teâlâ’nın âdeti değildir. Hava, cisimdir. Fakat şeffâf ve renksiz olduğu için görülmemektedir. Katı cisimler görülmez deseydik, o zamân safsata olurdu. Rûhların, görünür cisim hâlini alarak söylemesi ve bunun işitilmesi mümkündür ve çok vâki olmuştur.

 

3 – Peygambere inanmak için, Onun peygamber olduğunu anlamak lâzımdır. Bu da, uzun zamân incelemekle olabilir. Peygamberi hemen tasdîk etmek mecbûriyyeti abes olur.

 

Cevâp: Peygamberin hârikalarını, mu’cizelerini görüp de, doğru söylediğini anlamamak olamaz. Bunları görenlerin ve işitenlerin, hemen anlayıp inanmaları lâzımdır.

 

4 – Peygamberin, fâideli şeyleri emretmesi, zararlı şeyleri yasak etmesi vazîfesidir. Bu ise, doğru bir şey değildir. Çünki, bu iş, kulları cebretmek, zorlamak olur. "Kulun işini Allah yaratır. Kulun bu işte te’sîri olmaz" diyorsunuz. Kulu, elinde olmayan bir işi yapmaya zorlamak olur.

 

Cevâp: Kulun kudreti, işin yaratılmasına te’sîr etmez ise de, yapılmasını istemek ve işin sebeplerini hâzırlamak kulun elindedir. Buna (Kesb) denir. Kula, kesbetmesi için emrolundu. Böyle emrolunması doğrudur.

 

5 – Kul, emri yapmak için yorulacaktır. Yapmazsa, kendisine azâb yapılacaktır. Bunun ikisi de kula zararlıdır. Allahü Teâlâ, hakîmdir. Zararlı iş yapmaz.

 

Cevâp: Buna karşılık deriz ki, emrlerin hepsi dünyâ için ve âhiret için fâidelidirler. Fâideleri, yapılmalarındaki yorgunluktan kat kat çoktur. Az bir yorgunluktan kurtulmak için, bu fâideleri elden kaçırmak akla uygun değildir.

 

6 – Emrin yapılmasındaki yorgunluk karşılığı bir fâide olmazsa, bu emri vermek abes olur. Fâidesi varsa, fakat hepsi Allaha yararsa, Allahü Teâlâ, kullarına muhtâç demek olur. Bu da doğru değildir. Fâidesi insana ise, fâideli şeyi emredip, bunu yapmayana azâb etmek de, akla uygun değildir. Çünki, bu emir, kendine fâideli olan şeyi yap! Yapmazsan, sonsuz olarak canını yakarım demektir.

 

Cevâp: Aklın güzel, çirkin, abes demesi, her zamân doğru olmaz. Allahü Teâlâ’nın her işinin fâideli olması lâzımdır, demek de doğru değildir. Bunu ileride isbât edeceğiz. Sonsuz azâb yapılması, fâide elde edilmediği için değildir. Sâhibinin, yaratıcısının emrini yapmadığı içindir. Emrini yapmamak, ona ihânet, horlamak, kıymet vermemek olur.

 

7 – Allahü Teâlâ, kulunun yapamayacağını, kendine fâideli olan şeyi yapmak istemeyeceğini bildiği hâlde, niçin bunu yapmasını emrediyor? Bu emir, kuluna zararlı, çirkin olmaz mı?

 

Cevâp: Bu emir kuluna zarar olur desek bile, çok fâidelere kavuşmak için, ufak zarara katlanmak lâzım olduğunu yukarıda bildirdik. Müslümânların, yetmiş iki sapık fırkasından (Mu’tezile) ismindeki fırkada olanlara göre, kâfire yapılan teklîfte, yanî emir ve yasakları bildirmekte de fâide vardır. Bu fâide, onu sevâb kazanmaya sevktir. Çünki sevâb, teklîf olunan kimsenin emirleri yapmasından hâsıl olan fâidedir. Teklîfin fâidesi değildir. Bir kimse, gelmeyeceğini iyi bildiği hâlde, birini yemeğe da’vet eder. Böylece cömert ve iyiliksever olduğunu göstermek ister. Çağırmasa, bu arzûsunu gösterememiş olur. Burada, müslümân fikir adamlarının sözlerini bildirmeyi fâideli görüyorum:

 

Allahü Teâlâ, insanları za’îf ve muhtâç yarattı. Giyecek, yiyecek, barınacak, düşmandan korunmak gibi ve dahâ nice şeylere muhtâçtırlar. Bir kimse, kendi ihtiyâçlarını yalnızca hazırlayamaz. Buna ömrü yetişmez. İnsanların ortaklaşa çalışmaları, birlikte yaşamaları lâzımdır. Biri yaptığı âleti başkasına verir. Ondan, kendine lâzım olan başka bir şey alır. Bu ortaklık ihtiyâcına, (insan medenî olarak yaratılmıştır) denir. Medenî, yanî birlikte yaşayabilmek için, adâlet lâzımdır. Çünki herkes muhtâç olduğuna kavuşmak ister. Bu arzûya, (şehvet) denir. Arzû ettiğini başkası alırsa, alana kızar. Aralarında çekişme, zulüm, işkence başlar. Topluluk parçalanır. Toplulukta, alışverişi düzenlemek, adâleti sağlamak için, çok şey bilmek lâzımdır. Bu bilgiler, birer kanûndur. Bunların en âdil olarak bildirilmesi lâzımdır. Bunları hâzırlamakta da anlaşamazlarsa, yine karışıklık olur. Bunun için, insanların üstünde bir âdil varlığın hâzırlaması lâzımdır. Bunun teklîflerine uyulması için, güçlü kuvvetli olması ve teklîflerin ondan geldiğinin anlaşılması lâzımdır. Bunu anlatan, inandıran da, ancak mu’cizelerdir. Kendi zevklerine, şehvetlerine düşkün olanlar ve kendilerini başkalarından üstün görenler, İslâmiyyetin ahkâmını beğenmezler. Bu ahkâma uymak istemezler. Başkalarının haklarına saldırır, günâh işlerler. İslâmiyyete uyana sevâb, uymayana azâb olacağı bildirilince, İslâmiyyetin düzeni kuvvetli olur. Bunun için, ahkâmı koyanın, cezâyı verecek olanın tanınması lâzımdır. Bunun için de, ibâdet yapılması emrolundu. Her gün ibâdet yaparak, O hâtırlanır. İbâdet, Onun varlığını ve Peygamberini ve âhiretteki ni’metleri ve azâbları tasdîk etmekle, inanmakla başlar. Bunlara inanmakla ve ibâdetleri yapmakla, üç şey hâsıl olur:

 

Birincisi, insan, şehvetine uymaktan kurtulur. Kalb, rûh temizlenir. Gazab edilmez, yanî öfkelenilmez. Şehvet ve gazab, yaratanı hâtırlamaya mâni’ olurlar.

İkincisi, insanda, maddeler üzerinde yapılan tecrübeler ile ve his organları ile hâsıl olan bilgilerle ilgisi olmayan başka bilgiler, zevkler hâsıl olur.

Üçüncüsü, iyilere ni’metler, kötülük yapanlara azâb yapılacağı düşünülünce, insanlar arasında adâlet hâsıl olur.

Buraya kadar bildirdiğimiz  müslümân fikir adamlarının bu sözleri, Mu’tezilenin (Teklîf yapılmasının lâzım olduğu akla uygundur) sözlerine benzemektedir.

 

8 – Allahü Teâlâ, teklîf ettiği işin yapılmasını ezelde takdîr etti ise, bu teklîf, çirkin, abes olur. Akla uygun değildir. Yapılması mukadder, muhakkak olan işin yapılmasını teklîf etmek, fâidesiz bir teklîf olur. Yapılması ezelde takdîr edilmemiş işi yapmağı teklîf etmek ise, işkence olur. Olmayacak şeyi yap demek olur.

 

Cevâp: İnsanda işi yapmak gücü bulunduğu için, bunu emretmek işkence olmaz. Allahü Teâlâ’nın bütün teklîfleri, insanın gücünün yettiği şeylerdir. Bu suâl, Allahü Teâlâ’nın yaratması için sorulsaydı, Ona verilecek cevâp ne ise, insanlara yapılan teklîf için vereceğimiz cevâp da öyledir. Yanî, Allahü Teâlâ, ezelde yaratılması takdîr edilen işi yaratmaya mecbûrdur denilemez. Yaratılması takdîr edilmemiş işi yaratmaktan âcizdir de denilemez.

 

9 – Bedene güç gelen şeylerin teklîf edilmesi, insanın Allahü Teâlâ’nın varlığını düşünmesine, anlamasına mâni olur. Birçok şeylerin yapılmasına da vakit bırakmaz.

 

Cevâp: Teklîflerin fâidesi, Allahü Teâlâ’nın varlığını düşünmeyi, bunu anlamayı sağlamak ve hayâtı düzene koymaktır. Bunu yedinci cevâpta uzun bildirdik.

 

10 – Akıl, fâideli olduğunu anladığı şeyi yapar. Zararlı bildiği şeyi yapmaz. Fâideli veyâ zararlı olduğunu anlayamadığını da, ihtiyâç olunca yapar. Aklın bu hizmeti varken, Peygamber gönderilmesine lüzûm olmaz.

 

Cevâp: Aklın anlayamadığı veyâ yanlış anladığı çok şey vardır ki, bunları Peygamber bildirir. Peygamber, mütehassıs bir tabîb gibidir. İlâçların te’sîrlerini iyi bilir. Halk arasında, akla dayanarak, uzun tecrübelerle bazı ilâçların te’sîri bilinirse de, akıl sâhibi kimseler, bunu bilinceye kadar tehlike ve zararlara düşer. Bunları bilmeleri için, yorucu, uzun zamân lâzım olur. Aklını, başka lüzûmlu işleri yapmak için kullanmaya vakit kalmaz. Tabîbe az bir şey vermekle ilâçların fâidelerine kavuşurlar. Hastalıktan kurtulurlar. Peygambere lüzûm yoktur demek, tabîbe lüzûm yoktur, demeye benzer. Peygamberin bildirdikleri teklîfler, Allahü Teâlâ'dan vahyolduğu için, hepsi doğrudur. Hepsi fâidelidir. Tabîbin bilgileri, düşünce ve tecrübe ile olduğu için, hepsinin doğru olduğu söylenilemez.

 

11 – Mu’cizenin varlığı kabûl edilemez. Âdetin dışında şaşılacak şey olduğu için, aklın kabûl edeceği bir şey değildir. Bunun için, peygamberlik de, akla uygun bir şey değildir.

 

Cevâp: Yerlerin, göklerin yoktan var edilmesi, mu’cizeden daha çok şaşılacak şeydir. Bazı şeylerin tabî’at kanûnlarının dışında hâsıl olamaması, bu kanûnların dışında, hârika şeylerin hâsıl olamayacağını bildirmez. Peygamberlerden ve Evliyâdan, asırlar boyunca hârikalar hâsıl olmuştur. Aklı olan, bu olayları inkâr edemez. Mu’cize, Peygamberin doğru söylediğini göstermek içindir. Mu’cizenin hârika olması lâzımdır. Tabî’at kanûnlarına uygun olarak yapılan şey, mu’cize olmaz.

 

12 – Mu’cize, Peygamberin doğru söylediğini gösteremez. Çünki, mu’cizeyi Allah mı yaratıyor, yoksa Peygamber kendisi mi yapıyor, belli değildir. Sihir de, hârika iştir. Sihre, tılsıma siz de inanıyorsunuz.

 

Cevâp: Aklın çeşitli ihtimâller ileri sürmesi, yanî hipotez [Faraziyye] ve teori [Nazariyye]ler, his organları ile veyâ tecrübe ile hâsıl olan bilgiyi çürütmez. Belli bir cismin hâsıl olması, bunun yokluğunu düşünmemize mâni’ olmaz. Her şeyin var olmasına te’sîr eden yalnız Allahü Teâlâ'dır. Bunu yukarıda bildirdik. Yanî mu’cizeyi yaratan Allahü Teâlâ'dır. Peygamber değildir. Sihir, tılsım, başkaları yapamasa da, denizin yarılması, ölünün dirilmesi, körün gözlerinin açılması, tabîbin ümîd kalmadı dediği hastanın iyi olması gibi, hârika şeyler değildirler. Bunun için, hârika olan mu’cize ile karıştırılmazlar.

 

13 – Mu’cizenin varlığı, yâ görmekle veyâ tevâtür hâlindeki haberleri, yanî gören çok kimsenin söylediklerini işitmekle olur. Haber tevâtür olsa da, ilim olamaz. Bunun için, mu’cizeyi görmeyenler, Peygamberi bilmezler. Çünki, tevâtürle yanî çoğunlukla haber verenler arasında yalancı bulunabilir.

 

Cevâp: Dünyâ işlerinin çoğunda, tevâtür ile [yanî çok kimsenin haber vermesi ile] gelen haberlere inanılmaktadır. Meselâ, herkes Delhi şehrinin bulunduğuna, yer küresinin aydan büyük, güneşten küçük olduğuna ve meselâ Fâtih Sultân Muhammedin İstanbul’u Rumlardan aldığına, işitmekle inanmaktadırlar.

 

14 – Dinleri inceledik. Akla ve fenne uymayan şeyler bulduk. Bundan da, Allah tarafından gönderilmiş olmadıklarını anladık. Meselâ hayvan kesmek, yemek için, onun canını yakmanın câiz olması böyledir. Belli zamânlarda oruç tutmak, yanî yemenin içmenin yasak edilmesi, bazı lezzetli gıdâları yemenin, içmenin yasak edilmesi, bazı yerleri ziyâret için, sıkıntılı yolculukların emredilmesi, deliler ve çocuklar gibi sa’y ve tavâf yapılması, hedefsiz taş atılması, kıymetsiz bir taşın öpülmesi, hür çirkin kadına bakmanın harâm, güzel câriyelere bakmanın câiz olması bunlardandır.

 

Cevâp: Akıl, iyiyi, kötüyü anlayabilirse de ve Allahü Teâlâ’nın, kullarına fâideli olan şeyleri emretmesi lâzımdır desek bile, aklın suâlde bildirilen şeylerin fâidelerini anlayamadığı meydândadır. Aklın anlayamaması, fâidesiz olduğunu göstermez. Bu fâideleri, Allahü Teâlâ bildiği için emretmişdir. Aklın anlayamadığı çok şey vardır ki, bunların Peygamberlik kuvveti ile anlaşıldığı yukarıda bildirildi. İkinci makalenin baş tarafında, bunu daha açıklayacağız.

 


 

İKİNCİ MAKALE

 

MUHAMMED’İN (A.S.) PEYGAMBER OLDUĞUNUN İSBÂTI

 

Yapılması emrolunan işlerde, hâdiselerde birçok fâideler olur ki, akıl bunu anlayamaz. Hattâ, bu fâidelerin var olduklarına inanmaz. Bunların varlıklarını gösteren alâmetleri bildireceğiz. Bazı ilâçların az miktarları, bazı insanları öldürdükleri hâlde, dahâ çok miktarları, başkalarına zarar vermiyor. Tecrübe ile anlaşılmış olan bu hâle çok kimse inanmaz. Aksini isbât etmeye kalkışır. Peygamberlerin varlığına inanmayan ve bunun için bir takım sebepler ileri süren eski yunan felsefecileri ve maddeye tapanlar da böyledir. Onlar, Allah, Peygamber ve cin, melek, Cennet, Cehennem hakkındaki bilgileri, akıllarının erebildiği şeyler gibi sanıyor ve bu tasarladıkları şeyleri inkâr ediyorlar. Hiç rü’yâ görmemiş olana, rü’yâ anlatılsa ve bütün hislerin, aklın ve düşüncenin durduğu bir hâl vardır ki, insan bu hâlde iken aklın eremediği şeyleri görüyor denilse, inanmaz. Böyle şey olamaz der. Eğer denilse ki, dünyâda küçük bir şey vardır. Bir şehre konulsa, şehrin hepsini yer. Sonra, kendini de yer denilse, hemen, böyle şey olamaz cevâbını verir.

 

Hâlbuki bu sözler, ateşi, yangını ta’rîf etmektedir. Dinlere ve âhiret hayâtına inanmayanlar da bunun gibidir. Doğru sözlü olup olmadığı bilinmeyen bir fen adamı, kendi zan ve şüphesi ile, belli zamânda, bir felâket olacağını haber verince, buna inanıyor ve gerekli tedbirleri alıyorlar da, doğruluğu ile meşhûr olan ve mu’cizeler gösteren bir Peygamberin haber verdiği dünyâ ve âhiret tehlikelerine inanmıyorlar. Çok acı ve sonsuz azâblara yakalanmamak için, tedbîr almıyorlar. Peygamber tarafından, fâideleri bildirilmiş olan ibâdetleri, çocuk oyununa, deli hareketlerine benzetiyorlar.

 

Suâl: Felsefecilerin, maddecilerin ve tabîblerin haber verdikleri fâideli şeyler, tecrübe ederek anlaşıldığı için, bunlara inanılır. Bu ibâdetlerin fâideleri tecrübe edilmediği için, inanılmıyor.

 

Cevâp: Fen adamlarının tecrübelerine, işitilerek inanılmaktadır. Evliyânın bildirdikleri ve tecrübe ettikleri şeyler de, böyle işitilmektedir. İslâmiyyetin bildirdiği çok şeylerin fâideleri de görülmekte, tecrübe edilmektedir. İslâmiyyetin ahkâmının fâideleri tecrübe ile anlaşılmasa da, bunlara inanmak ve gereklerini yapmak akla uygundur. İlâçları tanımayan akıllı bir gencin babası tabîb olsa ve babasının başarılarını çok kimseden işitmiş, hattâ gazetelerde okumuş olsa, bu genç hasta olsa, babasının kendisini çok sevdiğini de bilse, babası kendisine ilâç verse ve bunu içince hastalığının hemen geçeceğini, bunu çok tecrübe etmiş olduğunu bildirse, ilâç, iğne yapılacak, canı yanacak olduğunu bilse bile, çocuğun babasına nasıl cevâp vermesi akla uygun olur? Eğer, bu ilâcı ben tecrübe etmedim. Hastalığıma iyi geleceğini bilmiyorum. Senin sözünün doğru olduğuna inanamıyorum derse, bu cevâbı akla uygun olur mu? Çocuğun böyle cevâp vermesini beğenen bir kimse var mıdır?

 

Suâl: Bir babanın oğlunu sevdiği kadar, Peygamberin de ümmetini sevdiği ve emirlerinde ve yasaklarında fâideler bulunduğu, kesin olarak nasıl anlaşılır?

 

Cevâp: Babanın oğluna olan sevgisi nasıl anlaşılır? Bu sevgi, görünür, tutulur bir şey değildir. Ancak, oğluna karşı olan mu’âmelesinden, hâllerinden, sözlerinden anlaşılır. Aklı başında olan insâflı bir kimse, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” sözlerine dikkat ederse ve insanları irşâd için uğraşmalarını ve herkesin hakkını korumaktaki titizliğini ve güzel ahlâkı yerleştirmek için lutf ile, merhamet ile çalışmalarını bildiren haberleri incelerse, Onun ümmetine olan merhametinin, sevgisinin, babanın oğluna olandan kat kat fazla olduğunu açıkça görür, iyi anlar. Onun şaşılacak işlerini ve Onun mübârek ağzından çıkan, Kur’ân-ı Kerîmdeki şaşılacak haberleri ve dünyânın sonunda olacak şaşılacak şeyleri bildiren sözlerini anlayan kimse, Onun, aklın üstünde bulunan yüksek derecelere erişmiş olduğunu ve aklın erişemeyeceği, anlayamayacağı şeyleri anlamış olduğunu hemen görür. Böylece, Onun söylediklerinin hep doğru olduğu meydâna çıkar. Kur’ân-ı Kerîmde bulunan bilgileri öğrenip düşünen ve Onun hayâtını inceleyen insâflı bir kimse, bu hakîkati açıkça görür. İmâm-ı Muhammed Gazâlî buyuruyor ki: "Bir şahsın Peygamber olup olmadığında şüphesi olan kimse, onun yaşayışını görmeli veyâ yaşayışını bildiren haberleri, insâfla incelemelidir. Tıb veyâ fıkıh ilmini iyi bilen kimse, tıb veyâ fıkıh âliminin hayâtını bildiren haberleri incelemekle, onun hakkında bilgi edinir. Meselâ, İmâm-ı Şâfi’înin fıkıh âlimi veyâ Calinosun tabîb olup olmadığını anlamak için, bu ilimleri iyi öğrenmek, sonra bunların bu ilimler üzerindeki kitâblarını incelemek lâzımdır. Bunun gibi, Peygamberlik üzerinde bilgi edinen ve sonra Kur’ân-ı Kerîmi ve hadîs-i şerifleri inceleyen kimse, Muhammed aleyhisselâmın Peygamber olduğunu ve Peygamberlik derecelerinin en üstünde bulunduğunu iyi anlar. Hele, Onun sözlerinin kalbi temizlemekte olan te’sîrlerini öğrenince ve hele Onun bildirdiklerini yaparak kendi kalb gözü açılınca, Onun Peygamber olduğuna îmânı, yakîn hâlini alır. (Bildiklerine uygun hareket edene, Allahü Teâlâ, bilmediklerini bildirir!) ve (Zâlime yardım eden, ondan zarar görür) ve (Sabâhları, yalnız Allahü Teâlâ’nın rızâsını kazanmağı düşünen kimseyi, Allahü Teâlâ, dünyâ ve âhiret arzûlarına kavuşturur) hadîs-i şeriflerinin doğru olduğunu her zamân görür. Böylece, bilgisi ve îmânı kuvvetlenir. Îmânın zevkî olması, yanî görmüş gibi olması, tasavvuf yolunda çalışmakla olur."

 

İslâm âlimleri, Muhammed aleyhisselâmın Allahın Peygamberi olduğunu çeşitli yollarla isbât etmişlerdir. Bunlardan birkaçını bildirelim:

 

Muhammed aleyhisselâm Peygamber olduğunu söylemiş ve sözünün doğru olduğunu bildirmek için mu’cizeler göstermiştir. Böyle olduğu, tevâtür ile, yanî sözbirliği ile bizlere kadar, haber verilmiştir. Mu’cizelerinin en büyüğü Kur’ân-ı Kerîmdir. Kur’ân-ı Kerîm mu’cizdir. Yanî, Onun gibi söz kimse söyleyemez. (Buna benzer siz de söyleyiniz!) diyerek, meydân okumuştur. Arabistân’ın meşhûr şâirleri uğraşmışlar, benzerini söyleyememişlerdir. (Tûr) sûresinin otuz dördüncü âyetinde meâlen, (Öyle ise, bir benzerini söyleyiniz!) ve (Hûd) sûresinin on üçüncü âyetinde, meâlen, (Onlara söyle ki, kendimden söylediğimi sandığınız bu Kur’ânın sûreleri gibi, on sûre de siz söyleyiniz!) ve (Bakara) sûresinin yirmi üçüncü âyetinde, meâlen, (Kulumuza [yanî Muhammed aleyhisselâma] gönderdiğimiz Kur’ânda, [yanî bizim gönderdiğimize dair] şüphe ediyorsanız, siz de Ona benzer bir sûre söyleyiniz! Bunu yapabilmek için bütün güvendiklerinizden yardım isteyiniz. Buna benzer bir sûre söyleyemezsiniz!) buyurulmuştur. O zamân, Arablar şiire çok kıymet verirdi. Aralarında çeşitli şâirler yetişti. Birbirleri ile şiir yarışı yaparlardı. Kazananlarla övünürlerdi. Kur’ân-ı Kerîme benzer kısa bir sûre söyleyebilmek için, elele verdiler. Çok uğraştılar. Hâzırladıkları şiirleri, Muhammed aleyhisselâma götürecekleri zamân, Kur’ân-ı Kerîmden bir sûre ile karşılaştırdılar. Sûredeki belâgati iyi anladıkları için, kendi sözlerinden kendileri utandılar. Resûlullaha götüremediler. Bu zavallılıkları karşısında, ilim ile karşı koymaktan vazgeçip, kaba kuvvete başvurmaktan başka çâre bulamadılar. Kılınca sarıldılar. Müslümânlara saldırmaya başladılar. Resûlullahı öldürmeye karâr verdiler. Bunun için hâzırladıkları plânı gerçekleştirmeye kalkıştılar ise de, târîhte herkesin okuduğu gibi, mağlûp ve rezîl oldular. Muhammed aleyhisselâmın böyle meydân okuması karşısında ve böyle elele vererek uğraşmaları sonunda, bir sûre gibi vecîz, belîğ bir söz söyleyebilselerdi, Resûlullaha gelir, okurlar, gürültü, patırtı koparırlardı. Bu taşkınlıkları dillere yayılır, târîhlere geçerdi. Bir konferansçının kürsüde öldürülmesi gibi, meşhûr olurdu. Bu başarısızlıkları, Kur’ân-ı Kerîmin mu’ciz olduğunu, insan sözü olmadığını açıkça göstermektedir.

 

Suâl: Meâl-i şerifleri, (Bir benzerini siz de söyleyiniz) gibi âyetleri ve Muhammed aleyhisselâmın bu yolda meydân okumasını, Mekke şehrinin dışında bulunan şâirler işitmemiş olabilirler. Belki de, menfaât karşılığı, yâhut başka türlü bir anlaşma veyâ bizim bilmediğimiz bir niyet ile bu işe karışmamış olabilirler. Meselâ, Onun kuracağı devlette koltuk sâhibi yapılmakla aldatılmış olabilirler. Yâhut, önceleri Onun sözlerini küçük gördüler, cevâp vermeye kalkışmadılar. Sonradan kuvvetlendiğini, Ona inananların çoğaldığını görerek, cevâp vermekten korktular. Yâhut ta, değerli şâirler ma’îşet derdine, geçim sıkıntısına düşmüş olduklarından, cevâp vermeye vakit bulamamış olabilirler. Belki de, cevâp verilmiştir. Bazı sebeplerle, bu başarıları unutulmuş, sonraki zamânlara ulaşamamıştır. Meselâ, müslümânlar çoğalıp, kuvvetlenip, üç kıt’a üzerine yayılınca, bu başarı haberlerini yok etmişlerdir. Yâhut ta, bu haberler, uzun zamânlar kendiliğinden unutulup yok olmuşlardır.

 

Cevâp: Bu çeşitli şüphelerin cevâblarını önceki makalede kısaca bildirmiştim. Allahü Teâlâ’nın âdeti olarak yarattığı şeylerin, yanî his organlarımız ile ve tecrübe ile edindiğimiz bilgilerden bazılarının, akla uygun olmaması, bunları bilgi olmaktan çıkarmaz demiştim. His organları ile hâsıl olan bilgilerin böyle olduğunu bildirmiştim. Şimdi, yukarıda yazılı şüphelerin her birine ayrı ayrı cevâp verelim. Evvelâ, Peygamber olduğunu söyleyen bir kimse, Peygamber olduğunu gösteren mu’cize getirir ve (Bunun gibi, siz de yapınız) diyerek meydân okur ve karşısına çıkılamazsa, Onun doğru söylediği anlaşılır. Yanî, böyle şeylere inanmak lâzımdır. Buna karşı, sonradan söylenecek şeyler safsata, bâtıl, değersiz olur. Önceden, ehemmiyyet vermemiş, sonradan da korkudan, cevâp verememiş olabilir demek de yersizdir. Çünki, kıymetli bir şey yapıp, bunu başkası yapamaz diyen kimseye karşı o şeyi yapmak, herkesin arasında büyük şeref, övünülecek üstünlük olur. Herkes onu över, sever, arkasından gider. Bunu kim istemez? Bunu yapabilecek kimsenin yapmak istememesi, karşısındakinin haklı olduğunu, doğru söylediğini gösterir. Üçüncü zannın cevâbına gelince, kudreti olanın cevâp vermesi lâzım olduğu bilindiği gibi, bunu göstermesi de lâzım olur. Çünki, bunu ancak göstermekle maksat tamâm olur. Bazı zamânda, bazı yerde, bazı kimseler için mâni’ bulunması, her zamân, her yerde mâni’ bulunmasını göstermez. Hattâ, böyle olmadığı açıkça bilinmektedir. Yazılmış olan cevâbın gizli kalması mümkün değildir. Böylece, Suâldeki şüphelerin hepsi asılsızdır.

 

Din adamları, Kur’ân-ı Kerîmin i’câzını başka başka bildirdiler. Çok kimse, Kur’ân-ı Kerîmin nazmı garîb, üslûbu acîbdir. Arab şâirlerinin nazımlarına, üslûblarına benzemediği için mu’cizdir dediler. Sûrelerin başındaki ve sonundaki ve kıssalarındaki nesir kısımlar da böyledir. Âyetlerin aralıkları, onların Sec’leri gibidir. [Sec’, kumru kuşunun devâmlı ötüşüne denir. Nesirde, cümle sonlarının kafiye şeklinde birbirlerine uygun olmalarına denir.] Bunların Kur’ân-ı Kerîmde mevcûd olmaları, onların sözlerinde olanlar gibi değildir. Bunları Kur’ân-ı Kerîmdeki gibi yapamadılar. Arapçayı iyi bilen kimse, Kur’ân-ı Kerîmin i’câzını açıkça anlar. Kâdı Bâkıllânî dedi ki, i’câz, hem belâgatinin yüksek olmasından, hem de nazmının garîb olmasındandır. [Ebû Bekr Bâkıllânî h. 403 de vefât etti.] Yâni, hiç görülmemiş nazmı olduğu içindir. Bazıları, i’câz, gaybdan haber vermesidir, dedi. Meselâ, (Rûm) sûresinin üçüncü âyetinde meâlen, (Onlar gâlib geldiler ise de, on seneye varmadan mağlûb olacaklardır) buyuruldu. Bu âyet-i Kerîme, Rum kayseri Heraklius'un [Heraklius h. 20 de öldü.] on seneden az zamânda, Îrân şâhı Husrev Perviz ordusuna gâlib geleceğini önceden haber vermektedir. Haber verdiği gibi de olmuştur. Bazı âlimlere göre, Kur’ân-ı Kerîmin i’câzı, çok uzun ve tekrârlı olduğu hâlde, hiçbir yerinde ihtilâf, uygunsuzluk bulunmamasıdır. Bunun içindir ki, (Nisâ) sûresinin seksen ikinci âyetinde meâlen, (Bu Kur’ân, Allahtan başkasının sözü olsaydı, içinde çok uygunsuzluklar bulurlardı) buyuruldu. Bazılarına göre, Kur’ân-ı Kerîmin i’câzı, ma’nâsından olmaktadır. Peygamberimizden evvel, arablar Kur’ân-ı Kerîm gibi söz söyleyebilirlerdi. Allahü Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm gibi söylemekten onları men’ eyledi. Nasıl men’ eylediğini de çeşitli şekillerde açıklamışlardır. Ehl-i sünnetten üstâd Ebû ishak İbrâhîm isferâînî [İbrâhîm Nişâpûrî 400 h. de vefât etti] ve Mu’tezileden Ebû ishak Nizâm-ı Basrî, dünyâ menfâatlerinden ayrılmak korkusu buna mâni oldu, dediler. Şî’î âlimlerinden [(Hüsniyye) kitâbının yazarı] Alî Mürtedâ, Kur’ân-ı Kerîm gibi söyleyebilmek için lâzım olan bilgilerini, Allahü Teâlâ unutturdu dedi. Kur’ân-ı Kerîmin mu’ciz olduğuna karşı olanlar diyor ki, i’câzın açık, meydânda olması lâzımdır. İ’câzın ne olduğunda çeşitli sözler bulunması, açıkça bilinmediğini göstermektedir. Buna cevâp olarak dediler ki, bazı bakımlardan sözlerin ayrılması, bütün Kur’ânın mu’ciz olmadığını gösteremez. Çünki, Kur’ân-ı Kerîmin belâgati ve hiç benzeri görülmemiş nazmı ve gaybden haber vermesi ile ilim ve amel bakımından hikmetlerle dolu olması ve dahâ bildirdiğimiz i’câz sebepleri meydândadır. İnsanların görüş ve anlayışlarındaki ayrılıklardan dolayı, sözlerde hâsıl olan ayrılıklar, mu’ciz olmadığını göstermez. Bildirdiklerimizden birine bakan bir kimsenin bunu mu’ciz görmemesi, hepsinin mu’ciz olmadığını göstermez. Çok şâir vardır ki, gâyet belîğ nazım ve nesir söyler de, başka zamânda bunların benzerini söyleyemez. Yanî, bir defa söylemeleri her zamân söyleyebileceklerini bildirmez. Bir topluluğu meydâna getiren birliklerin her birinin özelliklerinin toplumda da bulunması lâzım değildir. Bu cevâp, Kur’ân-ı Kerîmin bütününün mu’ciz olduğunu, Fakat kısa sûrelerinin böyle olmadığını gösteriyor. Doğrusu böyle değildir. Çünki, en kısa sûresinin de, mu’ciz olduğunu yukarıda bildirdik. Evet, cevâbın, Kur’ân-ı Kerîmin hepsi, her bakımından mu’cizdir. Sûreler ise, bazı bakımlardan mu’cizdir demek olduğu söylenebilir ise de, böyle olursa, suâlin cevâbı verilmiş olmaz. Suâlde, i’câzın sebebinin açıkça ortaya konulması istenilmektedir. Cevâbın böyle yorumlanması, i’câzın sebebinin örtüsünü kaldırmıyor.

 

İkinci olarak diyorlar ki, Ashâb-ı kirâm, Kur’ân-ı Kerîmin bazı yerlerinde şüpheye düştüler. Abdullah ibni Mes’ûd “radıyallahü anh” Fâtiha ve Mu’avvizeteyn, [yanî, Felâk ve Nâs] sûrelerinin Kur’ândan olmadığını söyledi. Hâlbuki bu üç sûre Kur’ânın en meşhûr sûreleridir. Bunlardaki belâgat, i’câz derecesinde olsaydı, Kur’ândan başka sözlere açıkça benzemezler, Kur’ân-ı Kerîmden olduğunda kimsenin şüphesi olmazdı.

 

Cevâp: Buna cevâp olarak denildi ki, Ashâb-ı kirâmın bazı sûrelerin Kur’ân-ı Kerîmden olduklarında şüphe ettikleri, bunların belâgatleri ve i’câzları bakımından değildir. Birer kişinin haber verdikleri içindir. Hadîs usûlü esâslarına göre, birer kişinin haber verdiği bilgi, kesin olmaz, şüpheli olur. Tevâtür ile bildirilen şey, kesin bilgi olur. Kur’ân-ı Kerîmin hepsi tevâtür ile, yanî sözbirliği ile haber verildi. Bunun için, Kur’ân-ı Kerîmin Allah kelâmı olduğu kesin olarak bilinmektedir. Birer kişinin haber verdiği sûrelerin de, Allahü Teâlâ tarafından Muhammed aleyhisselâma indirilmiş oldukları ve belâgat bakımından i’câz derecesinde oldukları, kesin olarak bilinmektedir. Yalnız, Kur’ân-ı Kerîmden olup olmadığı nı bildiren sözlerde ayrılık olmuştur. Bunun da, davâmıza zararı yoktur.

 

Üçüncü olarak diyorlar ki, Kur’ân-ı Kerîm cem’ edilirken, [Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” vefâtından sonra, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk’ın halifeliği döneminde] tanınmayan biri bir âyet getirince, adâlet sâhibi olduğu bilinmediği için, bundan yemîn veyâ iki şâhid istenir, ancak ondan sonra, Kur’ândan olduğu anlaşılarak, Mushafa korlardı. Âyetlerin belâgati i’câz derecesinde olsaydı, âyet olup olmadıkları, belâgatlarından anlaşılır, Mushaf’a konulabilmeleri için, getirenin âdil olması veyâ yemîn, iki şâhid gibi şartlara başvurulmazdı.

 

Cevâp: Bu şartları aramaları, âyet-i Kerîmelerin Mushaf’taki yerlerini anlamakta, birbirlerinden önce veyâ sonra olduklarını bilmekte idi. Kur’ân-ı Kerîmden olup olmadıklarını anlamak için değildi. Çünki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, Kur’ân-ı Kerîmi okur ve okuyanları dinlerdi. Her getirilen âyetin Kur’ân-ı Kerîmden olduğu kesin olarak belli idi. Yemîn veyâ şâhid istenmesi, âyetlerin sıralarını anlamanın kesin olması için idi. Bundan başka, belâgatlerinin i’câz derecesinde olması da, âyet-i Kerîme olduklarını göstermektedir. Bir-iki âyetin belâgatinin i’câz derecesinde olmamasının zararı yoktur. En kısa bir sûre, en az üç âyet olduğu için, Kur’ân-ı Kerîmin bütün sûreleri mu’cizedir.

 

Dördüncü olarak diyorlar ki, her san’atin bir haddi, bir sınırı vardır. Bu sınırda durulur. Aşılmaz. Her zamân, san’atinde, benzerlerinden üstün olan bir üstâd bulunur. Muhammed aleyhisselâm da, zamânındaki şâirlerinin en fasîhi, en belîği olabilir. Zamânındaki şâirlerin söyleyemeyeceği şeyleri söyleyebilir. Buna mu’ciz denirse, her zamân, her san’atda benzerlerinden üstün olan san’at sâhibinin, benzeri san’atkârların yapamayacakları bir şeyi yapmasına da mu’ciz demek lâzım olur. Bu ise, saçma bir söz olur.

 

Cevâp: Mu’ciz demek, bir zamânda bulunan ve o zamân insanlarının çoğunun yapamadıkları için çok değer taşıyan ve yapabilenlerce de, en yüksek dereceye ulaştırılmış olup, insan gücü ile bunun üstünü yapılamayacağında sözbirliğine varılmış olan ve bu derecenin üstünde bir yapan bulunursa, bunun ancak Allahü Teâlâ tarafından olduğuna inanılan şeydir. Böyle olmayan şeye mu’cize denmez. Mûsâ aleyhisselâm zamânında sihir böyle idi. O zamân, sihir yapanlar, aslı ve vücûdu olmayan şeyleri, vehimde ve hayâlde, var imiş gibi göstermenin, sihrin en yüksek derecesi olduğunu biliyorlardı. Mûsâ aleyhisselâmın asâsının büyük yılan olup, kendi sihirleri olan yılanları yuttuğunu görünce, bunun sihrin sınırının dışında ve insan gücünün üstünde olduğunu anladılar. Mûsâ aleyhisselâma îmân ettiler. Fir’avn, bu san’atdan habersiz olduğu için, Mûsâ aleyhisselâmın, sihir yapanların başı olduğunu, onlara sihir öğreten olduğunu zan etti. Îsâ aleyhisselâmın zamânında, tıb ilmi de böyle idi. Çok ilerlemişti. Tabîbler, başarıları ile övünürlerdi. Ünlü mütehassısları, kendi tıb bilgileri ile ölülerin diriltilemeyeceğini, anadan kör doğanların gözlerinin açılamayacağını söylerlerdi. Bunların, ancak Allahü Teâlâ tarafından iyi edileceklerine inanırlardı. Muhammed aleyhisselâm zamânında, Arabistân yarım adasında, şâirlik ve belâgat san’atı en yüksek derecesine varmıştı. Yaptıkları şiirlerin belâgatları ile birbirlerine övünürlerdi. Hattâ, yedi kasîdenin belâgatdaki üstünlüğü, şâirlerin takdîrlerini kazanarak, bunlar Kâ’benin kapısına asılmışlardı. Bunların benzerlerini söyleyen bulunmamıştı. Târîh kitâbları, bunu uzun uzun yazmaktadır. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, Kur’ân-ı Kerîmi getirince, aralarında çok çekişmeler oldu. Bir kısmı, bunun Allah kelâmı olduğunu inkâr etti. Kâfir olarak öldüler. Bir kısım şâirler, Kur’ân-ı Kerîmin belâgatinin i’câzı karşısında, bunun Allah kelâmı olduğunu anlayarak, müslümân oldu. Bir kısmı da, bunları görerek, istemeyerek müslümân oldu. Bunlara (münâfık) denildi. Bir kısmı da, karşı koymaya kalkıştı. Eğri büğrü karşılıklar getirerek, aklı başında olanlar yanında, gülünç duruma düştüler. Meselâ, (Vezzâriyât-i zer’an) âyet-i Kerîmesine karşılık olarak (Fel hâsılât-i hasden vettâhinât-i tahnen vettâbihât-i tabhan felâkilât-i eklen) dediler. [Bunu kendileri de beğenmedikleri için, Muhammed aleyhisselâmın karşısında okuyamadılar.] Bir kısmı da dövüştüler. Muhammed aleyhisselâmdan intikam almak, Onu öldürmek için, mallarının, canlarının, ehil ve evlatlarının yok olmasını göze aldılar. Böylece, Kur’ân-ı Kerîmin Allah tarafından gönderilmiş olduğu kat’î olarak anlaşıldı.

 

Beşinci olarak diyorlar ki, Kur’ân-ı Kerîmin, okunmasında da, ma’nâsında da, İslâm âlimleri arasında ayrılık oldu. Hâlbuki Allahü Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîmde hiç ayrılık bulunmadığını haber veriyor. (Nisâ) sûresinin, seksen birinci âyetinde meâlen, (Bu Kur’ânı Allahtan başkası göndermiş olsaydı, bunda elbette çok ayrılıklar bulurlardı) buyuruluyor. (El-Kâri’a) sûresinin beşinci âyeti, (Kel’ıhnil menfûş)dur. Bazıları, bunu (Kessâfil menfûş) okumuştur. (Cum’a) sûresinin dokuzuncu âyeti, (Fes’av ilâ zikrillah) dır. Ba’zıları, buna (Femdû ilâ zikrillah) dedi. (Bakara) sûresinin yetmiş dördüncü âyeti, (Fe-hiye kelhıcâreti)dir. Buna (fekânet kelhicâreti) diyenler oldu. (Bekara) sûresinin altmış birinci âyeti, (aleyhimüzzilletü velmeskenetü)dir. Bunu ((aleyhimülmeskenetü vezzilletü) okuyanlar oldu. Kur’ân-ı Kerîmin ma’nâsındaki ayrılıklara misâl olarak denir ki, (Sebe’) sûresinin on dokuzuncu âyeti, (Rabbenâ bâ’id beyne esfârinâ)dır. Ey Rabbimiz! Kitâblarımızı bizden uzaklaştır demektir. Allaha düâ etmektedir. Bazıları, bunu (Rabbünâ bâ’ade beyne esfârinâ) okumuştur. Rabbimiz kitâblarımızı bizden uzaklaştırdı, demektir. (Mâide) sûresinin yüz on beşinci âyeti, (Hel yestetî’u Rabbüke) Rabbin duânı kabûl eder mi, demektir. Bazıları bu âyeti, (Heltestetî’u Rabbeke) okumuşlardır ki, Rabbine duâ eder misin? demektir.

 

Cevâp: Bildirilen ayrılıkları yapan birer kişidir. Tefsîr ve Kırâ’et âlimleri bu ayrılıkları yapanların okumasını reddetmişlerdir. Sözbirliği ile olan okumağı almışlardır. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Kur’ân-ı Kerîm yedi harf üzerine indirildi. Bunların hepsi şifâ ve kâfidir) buyurdu. Bunun için Kur’ân-ı Kerîmin okunmasında ve ma’nâsında hâsıl olan ayrılıklar, Onun mu’ciz olmasına leke düşürmez.

 

Altıncı olarak diyorlar ki, Kur’ân-ı Kerîmde fâidesiz tegannî ve tekrârlamalar vardır. Meselâ, (inne hâzâni le-sâhirâni) böyle tegannîdir. Okumadaki tekrâra misâl, (Rahman) sûresidir. Ma’nâdaki tekrâra misâl, Mûsâ ve Îsâ aleyhimesselâmın kıssalarıdır.

 

Cevâp: [(Hâzâni ile sâhirâni) âyet-i Kerîmesinin, belâgat ilmine göre, i’câz derecesinde olduğunu bildirmek için, imâm-ı Rabbânî “kuddise sirruh”, (Şerh-i mevâkıf) kitâbından alarak, burada uzun yazmıştır. Bunları tercüme etmedik.] Tekrârlara gelince, ma’nâyı zihinlere iyi yerleştirmek için, bunun fâidesi inkâr edilemez. Bir ma’nâyı çeşitli ifâdelerle anlatmak san’atının kıymeti, belâgat ilmini bilenlerce ma’lûmdur. Tek bir kıssada çeşitli olaylar bulunur. Tek kıssa çeşitli yerlerde tekrârlanırken, başka başka olaylara ağırlık verilir. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” mubârek parmağı ile işâret edince, ayın ikiye bölünmesi, taşların, ağaçların kendisi ile konuşmaları ve kendisi ile berâber gitmeleri, hayvanların konuşmaları, az yemekle çok kimselerin doyurulması, mübârek parmakları arasından devâmlı su akması, geçmişte ve gelecekte, kimsenin bilmediği şeyleri haber vermesi ve bunlara benzeyen dahâ nice mu’cizeleri vardır. Bu mu’cizelerinin her biri sözbirliği ile bildirilmiş değil ise de, sözbirliği ile bildirilmiş olan mu’cizeleri çoktur. Hazret-i Alînin kahramanlığı, Hâtem-i Tâînin cömertliği gibi dillerde destân olmuşlardır. Peygamberliğini isbât için, bize bu kadarı da yetişir.

 

Muhammed aleyhisselâmın Peygamber olduğunu isbât eden yollardan ikincisi, peygamber olduğu bildirilmeden önceki ve Peygamberliğini bildirirken ve Peygamber olduğu anlaşıldıktan sonraki hâllerini, güzel ahlâkını, hikmet dolu sözlerini incelemektir. Meselâ, ne dünyâ işleri için, ne de âhiret işlerinde hiçbir zamân yalan söylememiştir. Ömründe bir yalan söylemiş olsaydı, azılı düşmanları, bunu her yere yaymak için, yarışırlardı. Peygamberliğinden önce ve sonra çirkin bir şey yaptığı hiç görülmedi. Ümmî olduğu hâlde, pek fasîh, yanî açık ve tatlı konuşurdu. Bunun için, (Bana cevâmi’ul kelim) verildi, buyurdu. [Cevâmi’ul kelim, az kelime kullanarak, çok şey anlatmak demektir.] Allahü Teâlâ’nın, dînini bildirmek için, meşakkatlere katlandı. Hattâ, öyle oldu ki, (Hiçbir Peygamber, benim çektiğim işkenceleri çekmemiştir) buyurdu. Bunların hepsine katlandı. Vazîfesinde hiç gevşeklik göstermedi. Düşmanlarına gâlib gelip, insanların hepsi emrine girince, güzel ahlâkında, merhametinde, tevâzu’unda hiç değişiklik olmadı. Ömrünün her zamânında, herkesin gönlünü alırdı. Kendini kimseden üstün görmezdi. Ümmetinin hepsine baba gibi çok şefkâtli idi. Aşırı merhametinden dolayı, kendine (Fâtır) sûresinin, (Onların yanlış hareketlerinden dolayı üzülme!) meâlinde olan sekizinci âyet-i Kerîmesi ve (Kehf) sûresinin, (Onların yanlış işlerine üzülüp kendini helâk mi edeceksin?) meâlinde olan altıncı âyet-i Kerîmesi geldi. Cömertliği hadden aşmış idi. Bunu frenlemesi için, (isrâ) sûresinin, (Malının hepsini verecek kadar eli açık olma!) meâlinde olan yirmi dokuzuncu âyet-i Kerîmesi geldi. Dünyânın geçici ve aldatıcı güzelliklerine hiç bakmazdı. Peygamberliğini bildirmeye başladığı zamânlarda, Kureyşin ileri gelenleri, yanına gelip, (Sana istediğin kadar mal verelim. İstediğin kızı verelim. İstediğin yere başkan yapalım. Bu işten vazgeç!) dediler. Yüzlerine bile bakmadı. Fakîrlere ve kimsesizlere karşı merhametli, mütevâzı’, mal ve mülk sahiplerine karşı ise, ağır başlı ve ciddî idi. (Uhud gazvesi) ve (Hendek yanî Ehzâb gazvesi) ve (Huneyn gazvesi) gibi en ümîdsiz muhârebelerin en korkunç zamânlarında bile, hiç geri dönmedi. Bu da, mübârek kalbinin kuvvetini ve cesâretinin derecesini göstermektedir. Allahü Teâlâ’nın koruyacağına, meselâ, (Mâide) sûresinin yetmişinci âyetindeki (Allahü Teâlâ, seni insanların zararlarından korur!) meâl-i şerif ile vaade tam inanmış olmasaydı, böyle hârika kahramanlık göstermesi imkânsız olurdu. Hâllerin, şartların değişmesi, Onun güzel ahlâkında, herkese karşı olan davranışlarında, ufak bir değişme yapmadı. İnsâflı ellerin yazdıkları doğru, tarafsız târîhleri okuyanlar, bu yazdıklarımızı dahâ iyi anlar. Bunlardan biri, peygamberlik için vesîka değil ise de, yanî bir kimsenin, bu üstünlüklerden biri ile başkalarından ayrılması, onun peygamber olacağını göstermez ise de, bu üstünlüklerin hepsi, ancak peygamberlerde toplanır. Bu üstünlüklerin hepsinin Muhammed aleyhisselâmda toplanması, Onun, Allahın peygamberi olduğunu gösteren vesîkaların kuvvetlilerindendir.

 

Muhammed aleyhisselâmın Allahın Peygamberi olduğunu ortaya koyan vesîkalardan üçüncüsü, imâm-ı Fahrüddîn-i Râzînin seçtiği yoldur. Muhammed aleyhisselâm, ilâhî kitâblardan haberi olmayan, ilimde, fende geri kalmış bir topluluk arasında Peygamber oldu. Öyle bir topluluk ki, hak yoldan uzaklaşmış, müşrikleri putlara, tapınıyor, bir kısmı yahûdîlere aldanarak onların yalan ve hurâfe olan hikâyelerini kendilerine din edinmişler, az bir kısmı da, mecûsî olup, iki tanrıya tapınıyor ve kızları ve yakın akrabâları ile karı-koca oluyorlar, bir kısmı da, hıristiyanlardan öğrenip, hazret-i Îsâ’ya Allahın oğlu diyor veyâ üç tanrıya tapınıyorlardı. Muhammed aleyhisselâm, böyle şaşkın insanlar arasında Peygamber oldu. Allah tarafından, kendisine (Kur’ân-ı Kerîm) isminde bir kitâb gönderildi. Güzel huyları, çirkinlerinden, saadete götüren iyi işleri, felâkete götüren kötü işlerden ayırdı. Hak olan îmânı ve ibâdetleri bildirdi. Buna inananlar, bu îmân ve ibâdetlerle nûrlandılar. İnsanları bozuk ve uydurma dinlerden kurtardı. Allahü Teâlâ’nın va’d ettiği zafere kavuştu. Düşmanlarının hepsi az zamânda yok oldu. Bozuk, bölücü, kışkırtıcı sözler, çalışmalar sona erdi. İnsanlar, diktatörlerden, sömürücülerden, zâlimlerin işkencelerinden kurtuldu. Tevhîd güneşinin ve tenzih bedrinin nûrları ile her yer aydınlandı. Peygamberlik de, bu demektir. Çünki Peygamber, insanların ahlâkını güzelleştiren, kalb, rûh hastalıklarının ilâcını sunan üstün insan demektir. İnsanların çoğu, nefislerinin esîridir. Rûhları hastadır. Bunları tedâvî edecek bir rûh ve ahlâk mütehassısı lâzımdır. Muhammed aleyhisselâmın getirdiği din, bu hastalıklara ilâç oldu. Kalblerdeki kötülükleri, bozuklukları kökünden temizledi. Bu hâl, Onun Allahın Peygamberi olduğunu ve Peygamberlerin en üstünü olduğunu kesinlikle göstermektedir (sallallahü teâlâ aleyhi ve aleyhim ve âli ve ashâbı küllin ecma’în). Bu hâlin, Onun Peygamber olduğunu gösteren vesîkalardan, en açık biri olduğunu imâm-ı Fahrüddîn-i Râzî hazretleri, (El-Metâlib-ül’-aliyye) kitâbında bildiriyor.

 

Kitâbımın başında, Peygamberliğin ne demek olduğunu bildirdim. Bunun, Muhammed aleyhisselâmda, hâsıl olduğu gibi, başka hiçbir kimsede görülmediğini ortaya koydum. Böylece Onun, başkalarından üstün olduğu anlaşıldı. Bu üstünlük, mu’cizelerinin incelenmesi ile de isbât edilir. Fakat bu yol, peygamberliği isbât için hükemânın, [yanî fikir adamlarının] tuttukları yola yakındır. Yollarının özeti, insanların dünyâda ve âhirette râhata, huzûra kavuşabilmeleri için, Allah tarafından bildirilmiş olan kanûn lâzımdır.

Kitâbımın ikinci makalesi burada tamâm oldu. Böylece, eski yunan felsefecilerinin yanlış yolda oldukları, bunların, din ve Peygamberlik üzerinde, kendi görüşlerine göre yazmış oldukları zararlı kitâbları okuyanların din bilgilerinin bozuk olacağı, felâkete sürüklenecekleri anlaşıldı.

 

989 Hicrî

1581 Mîlâdî

AHMED bin ABDÜL-EHAD (İMÂM-I RABBÂNÎ)