MARİFETNAME
—Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz. —

MUKADDİME
Kur'an âyetleri ve
Peygamber hadislerinin bildirdiği şekilde itimat ve itikat olunacak dinî
hususlara ve kesinlikle ihtiyaç olan İslâm bilginlerinin görüşlerine göre;
Arş'ın yaratılışının tertibini, Kürs'ü, Cennetleri, gökleri, yerleri,
denizleri, ışıkları, kıyamet alâmetlerini, kıyametin hal ve durumlarını, cihanın
harap oluşunu ve yok oluşunu, Rahman'a kavuşma âleminin (Ahiretin) ebediliğini
dört fasıl ile tafsil eder.
Kısa ve toplu
olarak sıra ile âlemin yaratılışını, Arş-ı Azam’ı büyüklüğünü, Arş’ı taşıyan
melekleri, Arş etrafındaki nehirleri ve melekleri, Arş’ı altındaki Kürsi, Sidre,
Levh ve Kalem’i altı madde ile bildirir.
Cennetlerin
isimlerini, vasıflarını ve sayılarını onlarda olan nehirleri, ağaçları,
binalarının çeşitlerini, nimetlerini, hurilerini ve gılmanlarını dört madde ile
açıklar.
Cennet
altında olan perde melekleri, denizleri, hazineleri, yedi göğü ve her gökte
olan melekleri, güneş, ay ve yıldızların hareketlerini, kâinatın durumu ve
atmosferi dört madde ile açıklar.
Yedi
denizin, sekiz Kaf dağının, yedi yerin ve her tabakanın sakinlerini, cehennemi
ve yedi tabakasını ve her bir tabakasında bulunanların, kıyamet şartlarının ve
kıyamet hallerinin, âlemin yok oluşunun ve mahşerin durumlarının yaratılış
keyfiyetini; beş madde ile beyan eder.
BİRİNCİ FEN
Yüzeyleriyle
kâinatın aynası olan âlemlerin, yaratılış tertibini; cihanın arazlarının ve
cevherlerinin mahiyet ve keyfiyetini; özlerin ve eşyanın şekil ve durumlarını;
esaslar ve cisimler âleminin görüntü ve hikmetini; canlıların, bileşiklerin ve
unsurların bozuşum ve oluşumunu, hakimane üç babla belirtir ve beyan eder.
BİRİNCİ FEN/BİRİNCİ BAB
Alemlerin yaratılışındaki tertibi, Cihandaki cevher ve
arazların nitelik ve niceliklerini İslam filozoflarının akli delillerle
buldukları üzere dört fasılda bildirir.
BİRİNCİ FEN/BİRİNCİ BAB/BİRİNCİ FASIL
Vacibü’l – Vücud
olan Allah’ı isbat edip, varlıkları imkan dâhilinde olan cevher ve arazları
kısaca üç madde ile beyan eder.
BİRİNCİ FEN/BİRİNCİ BAB/İKİNCİ FASIL
Feleklerin,
nefslerin ve akılların ortaya çıkmasındaki tertibi; tabiatların mertebelerini;
özlerin değişimini; ateş, hava, su ve toprağın dönüşümlerinin delillerini;
maden, bitki, hayvan ve insanın doğuşunu ve bunların arasında aracı olanı;
ruhların geldikleri ve gittikleri yeri; bedenlerin devranının keyfiyetini dört madde
ile hakîmâne beyan eder.
BİRİNCİ FEN/BİRİNCİ BAB/ÜÇÜNCÜ FASIL
Maddede
ve zihinde hâsıl olan eşyanın sayılarını beyan eden matematiğin, çok önemli ve
çok lüzumlu olan kaidelerini, on kolay yöntem üzere, on madde ile açıklar.
BİRİNCİ FEN/BİRİNCİ BAB/DÖRDÜNCÜ FASIL
Cisimlerin
miktarlarını, boyutlarını beyan eden geometrinin, astronomi için önemli ve
lüzumlu olan şekillerini kolay bir yöntem üzere dört madde ile beyan eder.
BİRİNCİ FEN/İKİNCİ BAB
Âlemin
şeklinin yuvarlak olduğunun isbatını; yıldızların ve feleklerin durumlarının
keyfiyetini, hakîmâne on fasıl ile tafsil eder.
BİRİNCİ FEN/İKİNCİ BAB/BİRİNCİ FASIL
Âlemi ecsamın küre
şeklide olduğunu, gök küresi üzerindeki büyük daireleri, göklerin tabakalarının
tertibini, felek-i azamı şeklini altı madde ile açıklar.
BİRİNCİ FEN/İKİNCİ BAB/İKİNCİ FASIL
Burçlar sahibi
göğü; burçların şekillerini ve isimlerini; burçların katlarını ve sabit
yıldızları; ayın menzillerini; gök cisimlerinin
uzaklıklarını dört madde ile bildirir.
BİRİNCİ FEN/İKİNCİ BAB/ÜÇÜNCÜ FASIL
Yedinci
göğün yapısını ve onda olan Zühal (Satürn) feleğini altı madde ile bildirir.
BİRİNCİ FEN/İKİNCİ BAB/DÖRDÜNCÜ FASIL
Altıncı
göğün yapısını ve orada hâkim olan müşteri (Jüpiter) yıldızının vasıflarını beş
madde ile beyan eder.
BİRİNCİ FEN/İKİNCİ BAB/BEŞİNCİ FASIL
Beşinci
göğün yapısını ve burada hâkim ola Merih yıldızının vasıflarını beş madde ile
açıklar.
BİRİNCİ FEN/İKİNCİ BAB/ALTINCI FASIL
Dördüncü
göğün yapısını ve burada sultan olan güneşin, hükümlerini ve durumlarını dört
madde ile açıklar.
BİRİNCİ FEN/İKİNCİ BAB/YEDİNCİ FASIL
Üçüncü
göğün yapısı ve burada hükmeden Zühre yıldızının (Venüs) durumlarını beş madde
ile açıklar.
BİRİNCİ FEN/İKİNCİ BAB/SEKİZİNCİ FASIL
İkinci
göğün yapısını ve burada hâkim olan Utarit yıldızının durumlarını beş madde ile
bildirir.
BİRİNCİ FEN/İKİNCİ BAB/DOKUZUNCU FASIL
Dünya
göğünün yapısını ve orada hâkim olan ayın durum ve vasıflarını; aya müteallik
olan eşyayı altı madde ile açıklar.
BİRİNCİ FEN/İKİNCİ BAB/ONUNCU FASIL
Ayın, Allah'ın
kudretiyle, tesirlerini ve burçlar itibariyle hallerini, yedi gezegenin tesirli
saatlerini, feleklerin sayılarını, seslerini ve nağmelerini, merkezlerini
hareketleriyle dairelerin meydana gelişlerini, esiri cisimlerin tesirlerinin
başlangıçlarını beş madde ile açıklar.
BİRİNCİ FEN/ÜÇÜNCÜ BAB
Olma
ve bozulma cihanı olan süfli cisimlerin mahiyet ve keyfiyetini yani erkân-ı erba’anın
(anasır-ı erba’a = ateş, hava, su, toprak) bulundukları yer ve durumlarını ve
mevalid-i selase’nin (maden, bitki, hayvan) vasıflarını ve hallerini bası
te’sirlerle olan şekil değiştirmelerini, Türk yılı hükümleri ile olan
durumların değişmelerini ve yeni astronominin bazı bilgilerini on fasıl ile
hakimane açıklamaktadır.
BİRİNCİ FEN/ÜÇÜNCÜ BAB/BİRİNCİ FASIL
Ateş
unsurunun mahiyetini, tavır ve durumlarının keyfiyetini dört madde ile açıklar.
BİRİNCİ FEN/ÜÇÜNCÜ BAB/İKİNCİ FASIL
Hava
unsurunun mahiyetini, keyfiyet ve durumlarını, üç tabakasından üst, orta ve
birinci tabakalarda oluşan kâinat boşluğunu (atmosfer) dört madde ile açıklar.
BİRİNCİ FEN/ÜÇÜNCÜ BAB/ÜÇÜNCÜ FASIL
Hava
küresinin alt tabakasını, tabiat ve vasıflarını, hareket ve isimlerini ve sair
durumlarını sekiz madde ile açıklar.
BİRİNCİ FEN/ÜÇÜNCÜ BAB/DÖRDÜNCÜ FASIL
Hava
küresinin alt tabakasında meydana gelen diğer atmosferik olayları, yani
samanyolu, hâle, sis, kırağı jaleyi; sabahı, şafağı, gölgeyi, gece ve gündüz
saatlerini; ayları ve yılları ve zamanları beş madde ile açıklar.
BİRİNCİ FEN/ÜÇÜNCÜ BAB/BEŞİNCİ FASIL
Su
unsurunun mahiyetini, keyfiyet ve durumlarını, farklılık ve vasıflarını,
isimlerini; denizken buhar, bulut, kar, yağmur, kaynak ve nehir ve yine buhar
olmasını; değişik hareketlerle hareket bulmasını; denizlerle karaların yer
değiştirmesini; denizlerde ve karalarda bulunanların sudan faydalanmasını, suda
hayvanların vücuda gelmesini; su tabakasının kalınlığı sayılan denizlerin
derinliklerinin ölçülmesini, denizle gemilerin yürümesini ve gemilerle halkın
her tarafa varıp, murat almasını; yeni dünya (Amerika) bulunup, yer ve deniz
devr olunup, batıya giden gemilerin doğu semtine gelmesini yedi madde ile
açıklar.
BİRİNCİ FEN/ÜÇÜNCÜ BAB/ALTINCI FASIL
Toprak
unsurunun mahiyetini, keyfiyet ve durumlarını, sükûn ve kararını, parçalarını
korumasını, vâdi ve dağlarını; yerkürenin iki tabakaya bölünmesini ve yeni
dünyanı ortaya çıkmasıyla çizilişini; kaynakların fışkırmasını ve yerin
sarsılmasını dört madde ile hâkimâne açıklar.
BİRİNCİ FEN/ÜÇÜNCÜ BAB/YEDİNCİ FASIL
Yerkürenin
üzerinde belirlenen ve varsayılan kutup dairelerini ve kutupları, yeryüzünün
beş kısma bölünmesini gerektirir sebepleri, dörtte bir meskûn kısmın yedi
iklime bölündüğü ve yedi iklimin sınırlarını, her iklimde nice memleketler,
dağlar, nehirler ve ne şekil insanların ve hayvanların bulunduğunu, yedi
iklimin ötesinin durumlarının doksanıncı enleme dek keşfedildiğini ve
incelendiğini, yedi iklimin her birinde en uzun günü bulmayı ve en uzun günden
şehirlerin semtlerinin çıkarıldığını, beldelerin mizaçlarının ve sâkinlerinin
farklı bulunduğunu altı madde ile hakîmâne açıklar.
BİRİNCİ FEN/ÜÇÜNCÜ BAB/SEKİZİNCİ FASIL
Boylam
ve enlem daireleri ile yerkürenin satranç haneleri misali bölünmesini; enlem ve
boylamın tayini ile yeryüzünde bulunan beldelerin ve yerlerin yerlerinin ve
yönlerinin birbirlerine uzaklık ve yakınlık bakımından nispetlerini; Hint
dairesiyle zeval çizgisi, itidal çizgisi ve kıble tesbitini; âlemin kutbu
tarafında bulunan kutup yıldızının yüksekliği ve alçaklığıyla meridyen
derecelerinin mesafe ve miktarını ve bunların bilinmesiyle yerkürenin çapının
çevresini ve yüzölçümünü bulmayıp kara ve denizi, ölçü ve seyirle çeşitli
noktalarının mesafelerini; dörtte bir oturulan yerin burçlar üçgeniyle yedi
gezegene mensup olan belde ve yönlerini; zamanın oniki hayvan üzerinde
deveranından yeryüzünde olan tesirleri altı madde ile hakîmâne açıklar ve
ortaya koyar.
BİRİNCİ FEN/ÜÇÜNCÜ BAB/DOKUZUNCU FASIL
Yeni
astronominin şöhret bulduğunu, kaidelerinin kolay ve muhtasar olduğunu; yerin
dönüşüyle hareket kıldığını ve yerin ekseninin, âlemin eksenine paralel ve
kutbuna karşı olduğunu; yeni astronomların bunu ispat ettiğini; gezegenlerin bu
astronomiye nispetle duyduğunu, geri döndüğünü ve düz gittiğini; bu yeni
astronomiye itirazlar olup, hepsine cevap verildiğini; feleklerin tabiatlarında
astronomların ihtilaf kıldığını dokuz madde ile açıklar.
BİRİNCİ FEN/ÜÇÜNCÜ BAB/ONUNCU FASIL
Bileşiklerin
oluşum keyfiyetini, yani tam bileşik cisimler olan üç bileşiği (mevalid-i
selâse) ki maden, bitki ve hayvandır. Hepsini yedi madde ile açıklar.
İKİNCİ FEN
Bedenlerin
aynası olan anatomi ilmi; cisim ve canın hürriyetini, hayvanî ve bitkisel güçleri,
bedene ilişkin olan insanî ruhu ve geçici olan ruhun bazı durumlarını beş bab ile
hakîmâne açıklar.
İKİNCİ FEN/BİRİNCİ BAB
Teşrih
ilminin faydalarını, cisim ve canın başlangıç ve sonunu, uzuvların tabiatlarını,
insan bedenindeki karışma ve birleşmenin doğuşunu, isimlerini, kısımlarını,
açık ve gizli hisleri üç fasıl halinde beyan eder.
İKİNCİ FEN/BİRİNCİ BAB/BİRİNCİ FASIL
Teşrih
(anatomi) ilminin faydalarını ve ruh-i hayvaninin bazı tasarruflarını, insan
bedeninin başlangıç ve sonunu, cisim ve canın inme ve yükselme hallerini,
bedenin değişmesini, ruhun devamlılığını ve anne gibi olan Dünya terbiyesini
altı madde ile bildirir.
İKİNCİ FEN/BİRİNCİ BAB/İKİNCİ FASIL
Bedenlerin
bileşiminin keyfiyetini, uzuvların tabiatlarının mahiyetini, insan hayatının
mizaçlarını, dört rüknün karışım ve bileşiminin, karışımların sebeplerini,
durumlarını ve faydalarını ve onlardan oluşanı dört madde ile uzun uzun
açıklar.
İKİNCİ FEN/BİRİNCİ BAB/ÜÇÜNCÜ FASIL
Azanın
fayda, mahiyet ve keyfiyetlerini, isim ve kuvvetlerini, doğuş ve özelliklerini
dört madde ile ayrıntılı olarak açıklar.
İKİNCİ
FEN/İKİNCİ BAB
İnsan
bedenindeki kemiklerin terkibi,isimleri ve özelliklerini üç fasıl halinde
anlatır.
İKİNCİ FEN/İKİNCİ BAB/BİRİNCİ FASIL
Baş
kemiklerinin terkibini, özelliklerini, isimlerini altı madde ile bildirir.
İKİNCİ FEN/İKİNCİ BAB/İKİNCİ FASIL
Omurga
kemikleri, boyun kemikleri, kaburgalar, eğe kemikleri ve köprücük kemiklerinin
bileşim keyfiyetini beş madde ile açıklar.
İKİNCİ FEN/İKİNCİ BAB/ÜÇÜNCÜ FASIL
İki el
ve iki ayak kemiklerinin bileşik keyfiyetini, isim ve özelliklerini yedi madde
ile açıklar.
İKİNCİ FEN/ÜÇÜNCÜ BAB
Uzuvların
hareketlerini, kasların mahiyetini, cüzlerini, sağlamlıklarını ve özelliklerini
üç fasıl halinde bildirir.
İKİNCİ FEN/ÜÇÜNCÜ BAB/BİRİNCİ FASIL
Kasların
bir araya gelmesini ve onlarla baş ve boyunda olan hareketleri yedi madde ile
beyan eder.
İKİNCİ FEN/ÜÇÜNCÜ BAB/İKİNCİ FASIL
Göğüs,
omuz, el ve parmak adalelerinin keyfiyet ve hareketlerini altı madde ile
açıklar.
İKİNCİ FEN/ÜÇÜNCÜ BAB/ÜÇÜNCÜ FASIL
Karın
ve bel adalelerini, tenasül uzuvlarının, ayak ve ayak parmaklarının adaleleri
keyfiyetini; bunların hareketlerini ve faydalarını yedi madde ile açıklar.
İKİNCİ FEN/DÖRDÜNCÜ BAB
Sinirlerin,
atar ve toplar damarların keyfiyetini; bedenlerin kuvvetlerini, kıyafetle
insanların ahlâk ve tavırlarının bilinmesini; uzuvların şekil farklılığı
hasebiyle olan insanî vasıflar; uzuvların çekme ve seğrilmesine bağlı olan
durumları beş bölüm ile hakimâne tafsil eder.
İKİNCİ FEN/DÖRDÜNCÜ BAB/BİRİNCİ FASIL
Sinirlerin bitme
yerlerini ve faydalarını beş madde ile beyan eder.
İKİNCİ FEN/DÖRDÜNCÜ BAB/İKİNCİ FASIL
Atar
damarların bittiği yerleri ve faydalarını ayrıntılı olarak beş madde ile
açıklar.
İKİNCİ FEN/DÖRDÜNCÜ BAB/ÜÇÜNCÜ FASIL
Sakin
damarların bitiş yerlerini ve faydalarını altı madde ile ayrıntılı olarak
açıklar.
İKİNCİ FEN/DÖRDÜNCÜ BAB/DÖRDÜNCÜ FASIL
İnsan
bedeninde bulunan cinsleri ve kuvvet çeşitlerini, uzuvlarının içlerinin
başlangıcını ve hayat verici dört nefsi, his ve kuvvet gibi hizmetçileri olan
eşyayı altı madde ile açıklar.
İKİNCİ FEN/DÖRDÜNCÜ BAB/BEŞİNCİ FASIL
Beden
uzuvlarındaki şekillerin hikmetini, kıyafetlerin farklılığı hasebiyle muhtelif
olan canın vasıflarını, insan uzuvlarının seğirmesinin bükümlerini sekiz madde
ile hakîmâne açıklar.
İKİNCİ FEN/BEŞİNCİ BAB
İnsanı
âleme tatbik, enfüsü âfaka tevfik edip; cihanın mânâ ve cüzlerinin benzerlerini
bu insan vücudunda bulup, bedeninde olan aza ve kuvvetlerin bütün eşyaya tek tek
vücut ile benzerliğini; bedenin sıhhatinin korunma ve devamlılığını; tabii
ölümle ruhun bedenden ayrılmasını dört fasıl ile ayrıntılı olarak anlatır.
İKİNCİ FEN/BEŞİNCİ BAB/BİRİNCİ FASIL
İnsan
bedeninin zaman ve mekânlara benzerliğini sekiz madde ile beyan eder.
İKİNCİ FEN/BEŞİNCİ BAB/İKİNCİ FASIL
İnsan
kendi vücudundan Halik’ın, kendi sıfatlarından Sani’inin sıfatlarını ve kendi
beden âleminde buluna tasarruflarından, Rabbü’l-âlemin Hazretleri’nin büyük âlemde
olan tasarruflarını ve kendi nefsini tenzihinden, zatının tenzihini anlamanın
temsil ve teşbihlerini ve kâmil insanın alametlerini altı madde ile bildirir.
İKİNCİ FEN/BEŞİNCİ BAB/ÜÇÜNCÜ FASIL
Muhafazası
lazım olan cânın bileşik uzuvlarının mahiyet, yer ve menfaatlerini; insan
bedeninin sıhhatinin esaslarını; bazı münferit gıda ve ilaçların tabiat ve
hükümlerini; bazı yiyecek ve meyvelerin fayda ve faziletlerini; insan vücudunu
ısıtan ve güzelleştiren bazı elbisenin şekil ve renklerini onbir madde ile
bildirir.
İKİNCİ FEN/BEŞİNCİ BAB/DÖRDÜNCÜ FASIL
Ölümün faziletini, hakikatini,esasını,
mehdini, nasıl olduğunu,ruhu bedenden mufarakatını, nez’ halini, ikinci
neş’etindeki şeklini, hulkuna göre azab veya nimetlere kavuşmasını (Cennet veya
Cehenneme gitmesini)yedi madde ile beyan eder.
Bu fasıl yedi madde olarak tamamlanacak.
Devamı “İkinci Bölüm” olarak verilecek. Muhtevası şöyledir:
Üçüncü
Fen
Birinci Bab
Dört Fasıl (Toplam 34 madde)
İkinci Bab
Altı Fasıl (Toplam 48 madde)
Üçüncü Bab
Dört Fasıl (Toplam 27 madde)
Dördüncü Bab
Beş Fasıl (Toplam 53 madde)
Beşinci Bab
Sekiz Fasıl (Toplam 55 madde)
Kitabın
Hatimesi
Dört Fasıl (Toplam 26 madde)
Sonsöz
Münacât
MARİFETNAME
Sınırsız hamd, sayısız şükür,
ebedî, senâ tek ve benzersiz olan Allah'a olsun. O,âlemlerin her işini, ezelî
ilmiyle takdir edip, belirlemiştir. Cihanın görüntülerini, bitmez feyziyle
tertip edip, tespit eylemiştir. Cihanın gül bahçesini, insan gülünün kokusuyla
süslemiştir. Bütün cihanı insan için, insanı da kendisinin bilinmesi için var
edip; eşyanın hakikatiyle mânâların inceliklerini hep insanda toplayıp, ortaya
çıkarmıştır. İnsan ruhunu, "Câmi" ismine sûret yapmış, onu
emânetlerin yüklenicisi ve sırların mahalli kılmıştır. Âlemin bütününde olan
nice bin hikmetine, âlimleri vâkıf eylemiştir. Cihan kitabının her bir
harfinden, marifetinin belirtilerini mütalaa edenleri ârif eyleyip, gönül
âlemine dalan kullarını, kendi huzurundaki Kâbe'de ibadet edici eylemiştir. Salâvatların
en faziletlisi, tahiyyatların en mükemmeli, teslimatların en güzeli, kâinatı
efendisi, yaratıkların en şereflisi, varlıkların hülasası Peygamberimiz
aleyhissalatüvesselam hazretlerinin en büyük ismine ve akl-i evvel olan en
mükemmel ruhuna olsun ki; O, "Sen olmasaydın, sen olmasaydın felekleri
yaratmazdım," hitabıyle yüceltilmiştir. O, halkı cehalet karanlıklarından,
hidayet nurlarına çıkarmıştır. Kendi nefsini bilen ümmeti, Hak bilgisini bulmuştur.
Selam ve hürmet onun ashabına olsu ki, onlar, sözlerinde, işlerinde,
imanlarında ve ahlakın her hususunda ona uyup, iman nuru ve irfan huzuruyla
gönülleri dolmuştur. Allah'ın rızası, hepsinin üzerine olsun.
Bu hakir ve hakiki fakir İbrahim Hakkı,
bu kitabı, aziz ve şerif mahdumu Seyyit Ahmet Naîmî için kaleme alıp, ona hitap
eder ki: Allah, seni her iki cihanda aziz etsin. Öncelikle malum olsun ki, Hak
Teala iki cihanı insanoğulları için ve insanoğullarını da ancak kendisini
tanımaları için yarattığını cümleye duyurmuştur. Nitekim lûtuf ve keremiyle:
"
Erzurumlu
İbrahim Hakkı Hz.
MUKADDİME
Kur'an âyetleri ve Peygamber
hadislerinin bildirdiği şekilde itimat ve itikat olunacak dinî hususlara ve
kesinlikle ihtiyaç ola İslâm bilginlerinin görüşlerine göre; Arş'ın
yaratılışının tertibini, Kürs'ü, Cennetleri, gökleri, yerleri, denizleri,
ışıkları, kıyamet alâmetlerini, kıyametin hal ve durumlarını, cihanın harap
oluşunu ve yok oluşunu, Rahman'a kavuşma âleminin (Ahiretin) ebediliğini dört
bölümle tafsil eder.
Özet
olarak âlemin yaratılış tertibini, Arş-ı Azam'ın büyüklüğünün keyfiyetini,
Arş'ın taşıyıcılarını, o muhterem kürenin, çevresinde olan nehirleri, melekleri
ve sair toplulukları ve altında olan Kürs'ü, Sidre'yi, Levh-i Mahfuz'u ve
Kalem'i altı madde ile beyan eder.
Birinci
madde:
Cihanın yaratıcısının, âlemde olan güzel sanatlarını derin
derin düşünmeye sevk eden açık alâmetleri bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, Hak Teala bu âlemi, varlık ve birliğine alâmet edip,
bütün eşyada, görecek gözü olanlara sanatını ortaya çıkarmakla hikmetinin
hakikatlerini duyurmuştur. Kullarını, kendini tanıma hususunda rağbete getirmek
için Kelam-ı Kadim'inde azametle şöyle buyurmuştur: (Burada yazılan âyetler,
Kur'an'daki tertib üzerinedir.)
Bismillahirrahmanirrahim
"Hamd,
âlemlerin Rabbine Mahsustur." (1/2)
"Göklerin
ve yerin hükümranlığının Allah'a ait olduğunu bilmez misin? Allah’tan başka
dost ve yardımcınız yoktur." (2/107)
"Allah,
kendisinden başka tanrı olmayan, kendisini uyuklama ve uyku tutmayan, diri, her
an yaratıklarını gözetip durandır. Göklerde olan ve yerde ola ancak onundur.
Onun izni olmadan katında şefaat edecek kimdir? Onların işlediklerini ve
işleyeceklerini bilir, dilediğinden başka ilminden hiçbir şey kavrayamazlar.
Hükümdarlığı, gökleri ve yeri kaplamıştır, onların gözetmesi ona ağır gelmez.
O, yücedir, büyüktür." (2/255)
"Şüphesiz
gökte ve yerde hiçbir şey Allah’tan gizli kalmaz. Ana rahminde sizi, dilediği
gibi şekillendirir. Ondan başka tanrı yoktur. Güçlüdür, hakimdir." (3/5-6)
"Göklerde
olanlar da, yerde olanlar da Allah'ındır. İşler Allah'a varacaktır. (3/109)
"Göklerin
ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde akıl
sahiplerine şüphesiz deliller vardır. Onlar, ayakta iken, otururlarken, yan
yatarlarken Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler:
"Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın, sen münezzehsin. Bizi ateşin
azabından koru," derler. (3/190-191).
"Göklerde
olanlar da, yerde olanlar da Allah'ındır. Allah, her şeyi kuşatır."
(4/126)
"Göklerin,
yerin ve ikisi arasındakilerin hükümdarlığı Allah'ındır. Dönüş onadır."
(5/18)
"Göklerin,
yerin ve onlarda olanların hükümdarlığı Allah'ındır. Allah, her şeye
kadirdir." (5/120)
"Göklerin
ve yerin Allah'ı, içinizi, dışınızı bilir, kazandıklarınızı da bilir."
(6/3)
"Gaybın
anahtarları onun katındadır, onları ancak o bilir. Karada ve denizde olanı
bilir. Düşen yaprağı, yerin karanlıklarında olan taneyi, yaşı kuruyu -ki apaçık
bir Kitap’tadır- ancak o bilir." (6/59)
"Göklerde
ve yerde olanlar onundur; hepsi ona boyun eğmiştir." (30/26)
"Yakinen
bilenlerden olması için İbrahim'e göklerin ve yerin hükümranlığını şöylece
gösterdik." (6/75)
"Doğrusu
ben yüzümü, gökleri ve yeri yaratana, doğruya yönelerek çevirdim, ben puta
tapanlardan değilim." (6/79)
"Rabbiniz,
gökleri ve yeri altı günde yaratan sonra arşa hükmeden, gündüzü -durmadan kovalayan- gece ile bürüyen,
güneşi, ayı, yıldızları, hepsini buyruğuna baş eğdirerek var eden Allah’tır.
Bilin ki, yaratma da, emir de onun hakkıdır. Âlemlerin Rabbi olan Allah
yücedir."(7/56)
"Göklerin
ve yerin hükümdarlığı elbette Allah'ındır. Dirilten ve öldüren odur. Allah’tan
başka dost ve yardımcınız yoktur." (9/116)
"Yerde
ve gökte hiç bir zerre Allah’tan gizli değildir; bundan daha küçüğü veya daha
büyüğü şüphesiz apaçık bir Kitaptadır." (10/61)
"Göklerde
ve yerde olana bakın, de" (10/101)
"Göklerde ve yerde olan her şey Rahman'ın kulundan
başka bir şey değildir. And olsun ki ilmi onları kuşatmış ve teker teker
saymıştır." (19/93-94)
"Eğer
yerle gökte Allah’tan başka tanrılar olsaydı, ikisi de bozulurdu. Arşın Rabbi
olan Allah, onların vasıflandırdıklarından münezzehtir." (21/22)
"Rabbinin
gölgeyi nasıl uzattığını görmez misin? İsteseydi onu durdururdu. Sonra biz,
güneşi, ona delil kılıp yavaş yavaş kendimize çekmişizdir." (25/45-46)
"Dağları
yerinde donmuş sanırsın, oysa onlar bulutlar gibi geçerler. Bu her şeyi sağlam
tutan Allah'ın işidir. Doğrusu o, yaptıklarınızdan haberdardır." (27/88)
"Rüzgârı
gönderip bulutları yürüten, oları gökte dilediği gibi yayan ve kısım kısım
yığan Allah’tır. Artık sen de aralarından yağmurun çıktığını görürsün. Allah'ın
kullarından dilediğine verdiği yağmurla daha önceden kendilerine yağmur
indirilmesinden ümitlerini kesmiş oldukları için onlar seviniverirler. Allah'ın
rahmetinin belirtilerine bir bak; yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor?
Şüphesiz ölüleri o diriltir, her şeye kadirdir." (30/48-50)
"Allah'ın
geceyi gündüze, gündüzü geceye kattığını, her biri belirli bir süreye doğru
hareket edecek olan güneşi ve ayı buyruk altında tuttuğunu; Allah'ın
yaptıklarınızdan haberdar olduğunu bilmez misin?" (31/29)
"Gökleri,
yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı günde yaratan, sonra arşa hükmeden Allah’tır.
Ondan başka bir dost ve şefaatçiniz yoktur. Düşünmüyor musunuz?" (32/4)
"Hamd,
göklerde olanlar ve yerde bulunanlar kendisinin olan Allah'a mahsustur. Hamd,
ahirette de ona mahsustur. O, hâkimdir, her şeyden haberdardır. Yere gireni ve
ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. O, merhametlidir, mağfiret
sahibidir. Gaybı bilendir. Göklerde ve yerde zerre kadar olanlar bile onun
ilminin dışında değildir. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü de şüphesiz apaçık
Kitaptadır." (34/1-3)
"Doğrusu
zeval bulmasın diye gökleri ve yeri tutan Allah’tır. Eğer onlar zevale uğrarsa
ondan başka, and olsun ki, onları kimse tutamaz. O, şüphesiz halimdir,
bağışlayıcıdır." (35/41)
"Orada
hurmalıklar ve üzüm bağları var ederiz, aralarında pınarlar fışkırtırız. Onu ve
elleriyle yaptıklarının ürünlerini yesinler; şükretmezler mi? Yerin
yetiştirdiklerinden, kendilerinden ve daha bilmediklerinden çift çift yaratan Allah
münezzehtir. Onlara bir delil de gecedir: Gündüzü ondan sıyırırız da karanlıkta
kalıverirler. Güneş de yörüngesinde yürüyüp gitmektedir. Bu güçlü ve bilgin
olan Allah'ın kanunudur. Ay için de sonunda kuru bir hurma dalına döneceği
konaklar tayin etmişizdir. Aya erişmek güneşe düşmez. Gece de gündüzü geçemez.
Her biri bir yörüngede yürürler. Onlara da bir delil: Soylarını dolu gemiyle
taşımamız ve kendileri için bunun gibi daha nice binekler yaratmış
olmamızdır." (36/34-42)
"Gökleri
ve yeri yaratan, kendilerinin benzerini yaratmaya kadir olmaz mı? Elbette olur;
çünkü o, yaratan ve bilendir. Bir şeyi dilediği zaman, onun buyruğu sadece, o
şeye: 'Ol' demektir, hemen olur. Her şeyin hükümranlığı elinde olan ve sizin de
kendisine döneceğiniz Allah yücedir." (36/81-83)
"Göklerin,
yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi, güçlüdür, çok bağışlayandır."
(38/66)
"Onlar,
Allah'ı gereği gibi değerlendiremediler. Bütün yeryüzü, kıyamet günü onun
avucundadır; gökler onun kudretiyle dürülmüş olacaktır. O, putperestlerin ortak
koştuklarından yüce ve münezzehtir. (39/67)
"Sur'a
üflenince, Allah'ın dilediği bir yana, göklerde olanlar, yerde olanlar baygın
düşer. Sonra sura ir daha üflenince, hemen ayağa kalkıp bakışır dururlar.
Yeryüzü Rabbinin nuruyla aydınlanır, kitap açılır, peygamberler ve şehitler
getirilir ve onlara haksızlık yapılmadan, aralarında adaletle hüküm verilir.
Her kişiye işlediği ödenir. Esasen Allah, onların yaptıklarını en iyi bilendir.
İnkâr edenler, bölük bölük cehenneme sürülür. Oraya vardıklarında kapıları
açılır. Bekçileri onlara: "Size, içinizden, Rabbinizin ayetlerini okuyan
ve bugüne kavuşacağınızı ihtar eden peygamberler gelmedi mi?" derler.
"Evet, geldi," derler. Lakin azap sözü inkârcıların aleyhine
gerçekleşir. Onlara: "Temelli kalacağınız cehennemin kapılarından girin;
böbürlenenlerin durağı ne kötüdür!" denir. Rablerine karşı gelmekten
sakınanlar, bölük bölük cennete götürülürler. Oraya varıp da kapıları
açıldığında, bekçileri onlara: "Selam size, hoş geldiniz! Temelli olarak
buraya girin," derler. Onlar: "Bize verdiği sözde duran ve bizi bu
yere vâris kılan Allah'a hamdolsun. Cennette istediğimiz yerde oturabiliriz.
Yararlı iş işleyenlerin ecri ne güzelmiş!" derler. (39/68-74)
"Sizin
içi yeri durak, göğü bina eden, size şekil verip de şeklinizi güzel yapan, sizi
temiz şeylerle rızıklandıran Allah’tır. İşte Rabbiniz olan Allah budur.
Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir." (40/64)
"Dikkat
edin; onlar Rablerine kavuşmaktan şüphededirler; dikkat edin, Allah şüphesiz
her şeyi bilgisiyle kuşatandır." (41/54)
"Göklerin
ve yerin yaratanı, size içinizden eşler, çift çift hayvanlar var etmiştir. Bu
suretle çoğalmanızı sağlamıştır. Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir,
görendir." (42/11)
"Gökte
de tanrı, yerde de tanrı odur. Hâkim olan, her şeyi bilen odur. Göklerin, yerin
ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı kendisinin olan Allah ne yücedir!
Kıyamet saatini bilmek ona aittir. Ona döneceksiniz." (43/84-85)
"Biz
gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları oyun olsun diye yaratmadık. Biz
onları, ancak ve ancak gerektiği gibi yarattık. Ama insanların çoğu
bilmezler." (44/38-39)
"Övülmek,
göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. Göklerde ve
yerde azamet onundur. O, güçlüdür, hakimdir." (45/36-37)
"Göklerde
olanları, yerde olanları, hepsini sizin buyruğunuz altına vermiştir. Doğrusu
bunlarda düşünenler için dersler vardır." (45/13)
"Göklerdeki
ve yerdeki ordular Allah'ın. Allah, bilendir, hakimdir." (48/4)
"Göklerin
ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. O, dilediğini bağışlar, dilediğine azap
eder. Allah bağışlayıcıdır, merhamet sahibidir." (48/14)
"Göklerde
ve yerde olan kimseler, her şeyi ondan isterler; o, her an kâinatı tasarruf
etmektedir. Öyleyse Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?"
(55/29-30)
"Yeryüzünde
bulunan her şey fanidir, ancak yüce ve cömert olan Allah'ın varlığı
bakidir." (55/29-30)
"Göklerde
ve yerde olanlar Allah'ı tesbih ederler. O, güçlüdür, hakimdir. Göklerin ve
yerin hükümranlığı onundur; diriltir, öldürür. O, her şeye kadirdir. O, her
şeyden öncedir, kendisinden sonra hiç bir şeyin kalmayacağı sondur; varlığı
aşikârdır; gerçek mahiyeti insan için gizlidir. O, her şeyi bilir. Gökleri ve
yeri altı günde yaratan, sonra arşa hükmeden, yere gireni ve ondan çıkanı,
gökten ineni ve oraya yükseleni bilen odur. Nerede olursanız olun, o sizinle beraberdir.
Allah yaptıklarınızı görür. Göklerin ve yerin hükümranlığı onundur. Bütün işler
Allah'a döndürülür. Geceyi gündüze katar, gündüzü geceye katar; o, kalplerde
olanı bilendir." (57/1-6)
"Göklerde
olanları da, yerde olanları da Allah'ın bildiğini bilmez misin? Üç kişinin
gizli bulunduğu yerde dördüncü mutlaka odur; bunlardan az veya çok, ne olursa
olsunlar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, mutlaka onlarla beraberdir. Sonra
kıyamet günü, işlediklerini onlara haber verir. Doğrusu Allah, her şeyi
bilendir." (58/7)
"Göklerde
olanlar da, yerde olanlar da Allah'ı tesbih ederler. Hükümdarlık onundur,
övülmek ona mahsustur. O, her şeye kadirdir." (64/1)
"Gökleri
ve eri gerektiği gibi yaratmıştır. Size şekil vermiş ve şeklinizi güzel
yapmıştır. Dönüş onadır. Göklerde ve yerde olanları bilir; gizlediklerinizi de
açığa vurduklarınızı da bilir; Allah, kalplerde olanı bilendir." (64/3-4)
"Yedi
göğü ve yerden bir o kadarını yaratan Allah’tır. Allah'ın her şeye kadir
olduğunu ve ilminin her şeyi kuşattığını bilmeniz için Allah'ın buyruğu bunar
arasında iner durur." (65/12)
"Hükümdarlık
elinde olan Allah yücedir ve her şeye kadirdir. Hanginizin daha iyi iş
işlediğini belirtmek için ölümü ve dirimi yaratan odur. O, güçlüdür,
bağışlayıcıdır. Gökleri yedi kat üzere yaratan odur. Rahman'ın bu yaratmasında
düzensizlik bulamazsın. Gözünü bir çevir bak, bir aksaklık görebilir misin?”
(67/1-3)
"And
olsun ki yakın göğü şıklarla donattık, onlarla şeytanların taşlanmasını
sağladık ve şeytanlara çılgın alev azabı hazırladık." (67/5)
"Sizi
yerde yaratıp yayan odur ve onun huzurunda toplanacaksınız." (67/24)
"Allah'ın
göğü yedi kat üzerine nasıl yarattığını görmez misiniz? Aralarında aya aydınlık
vermiş, güneşin ışık saçmasını sağlamıştır. Allah sizi yerden bitirir gibi
yetiştirmiştir. Sonra sizi oraya döndürür ve yine oradan çıkarır. Yeryüzünde
dolaşabilmeniz, orada yollardan ve geniş geçitlerden geçebilmeniz için onu size
yayan odur." (71/15-20)
Âlemin yaratılış düzenini özet olarak bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak etmişlerdir ki; Allah
Teala Hazretleri, birlik mertebesinde gizli bir hazineyken, tanınmayı ve
bilinmeyi istemesi ve sevmesiyle, ruhlar ve cesetler âlemini yaratıp, kendi
rahmetinin güzelliğini, celal ve azametini, bağış ve nimetini, sanatının
çeşitliliğini ve hikmetinin sırlarını göstermeyi diledikte; bütün
yaratıklarından önce yokluğun sırrından pırıl pırıl yeşil cevheri vücuda
getirmiştir.
Bazı
rivayetlere göre, kendi nurundan oldukça hoş ve büyük bir cevher var edip,
ondan kâinatın tümünü derece derece ve düzenli biçimde ortaya çıkarmıştır.
Buna, ilk cevher, nur-u Muhammedî, Levh-i mahfuz, akl-ı kül, izafî ruh diye
adlandırırlar ki, bütün ruhların ve cesetlerin başlangıcı ve kaynağı bu
cevherdir. Çünkü Hak Teala muhabbetle o cevhere bir bakmıştır; o anda cevher,
utancından eriyip su gibi akmıştır, halis özü üstüne çıkmıştır. O özden ilk
olarak küllî nefsi yaratmıştır. Sonra meleklerin ruhlarını, bitkilerin
ruhlarını, tabiatların ruhlarını sırasıyla yaratmıştır. Bu ruhlar için
mertebelerine göre belirli makamlar tayin edip, her sınıf kendi belli
makamlarına gitmiştir. Her ruh, kendi cinsini bulup, topluluklar oluşturmuş ve
her topluluk makamında kalmıştır. Ruhlar ve melekler âlemi, bu ondört çeşit
ruhla tamam olmuştur. Bu âlemin en yüksek, en saf ve en güzel olanını gayb
âlemi, lâhut âlemi, ceberut âlemi diye adlandırırlar. Ortasına, ruhlar âlemi,
mânâlar âlemi, emirler âlemi, derler. Alt kısmına, en kesif ve cisimlere yakın
olan kısmına mücerret âlemi, berzah âlemi, misal âlemi derler.
Melekler
ve ruhlar âleminin yaratılmasından ikibin yıl sonra Hak Teala'nın ezeli iradesi
diledi ki, nam ve şanını ortaya çıkarmak için cisimler âlemini yarattı. Bunun
üzerine ilk cevhere muhabbetle bir daha bakmıştır. Onun yüzü suyu, utancından
harekete gelip dalgaları yükselmişti r ve cevherin yüce özünden arş-ı âzam
vücuda gelmiştir. Öteki özlerinden kürsü, cennet, cehennem, yedi gök, dört
unsur vücuda gelip şekillenmiştir. Arş-ı âlâdan esfel-i sâfiline dek bu sûret
âlemi, bu tertip üzere düzen bulup, onbeş çeşit cisimle mülk âleminin ortaya
konuşu tamam olmuştur. Bu âlemin üst tabakasına ulvî âlem, beka âlemi, ahiret
âlemi derler; orta tabakasına orta âlem, gök cisimleri âlemi, felekler âlemi,
gökle âlemi derler; alt tabakasına süflî âlem, cisimler âlemi, unsurlar âlemi,
oluş ve bozuluşlar âlemi, dünya âlemi derler. Ruhlar ve melekler
âlemindekilerle mülk âlemindekilerin toplamı yani ruhların çeşitleri ile basit
cisimlerin sınıflarının hepsi, harfler misali yirmi dokuzda tamam olmuştur. Her
iki âlemin varlıklarının birleşmesinden üç kısım bileşik cisim vücuda
gelmiştir: Madenler, bitkiler ve hayvanlar. Tıpkı hece harflerinden isim, fiil
ve harflerin vücuda gelip, insanların lisanı olduğu gibi, her iki
âlemdekilerden de üç bileşim ortaya çıkıp, onlardan cihan kitabı sonsuz mânâlar
kazanmıştır. Şu halde ibret gözüyle âleme bakan ârifler, her nesnede nice
hikmetler görmüşlerdir ve Allah dostları, Allah'ın yüce sanatının sırlarını
anlayarak, birer harf olan eşyadan mânâya ulaşıp, Hakk’ın huzuruna ermişlerdir.
Rubai:
Âlem
ki tamam nüsha-i hikmettir
Mânâsını
fehm eyleyene cennettir
Mahrum-u
şuhûd olanların çeşminde
Zindan-ı
belâ çah ve gam-ı mihnettir.
Arş-ı âzamı ve muhterem taşıyıcılarının keyfiyetini
bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, müfessirler ve muhaddisler, söz birliği ile demişlerdir
ki; Hak Teâlâ, âlemin tamamını bir anda yaratmaya kâdirken altı günde
yaratması, yani pazar gününden başlayıp âlemde bulunanları cuma gününde tamam
eylemesi, kullarına her işte sabır ve ihtiyatı öğretmek ve anlatmak içindir.
Nitekim buyurmuşlardır ki: "And olsun ki gökleri, yeri ve ikisinin
arasında bulunanları altı günde yarattık ve biz bir yorgunluk da
duymadık." (51/38). Hak Teala kudretiyle, yeşil cevherin yüksek özünden
arş-ı âzâmı yaratmıştır ki, onun nurunun büyüklüğü anlatılamaz. Bunun etrafı
kırmızı yakut olup, bütün yaratıkların sıfat ve sûretleri burada nakşolunmuş,
resmedilmiştir. Göklerin üstünde Rahman'ın arşı, meleklerin kıblesi
kılınmıştır. Nitekim yeryüzünde Kâbe, yerdekilerin kıblesi kılınmıştır. Arş-ı
âzamın yetmiş bin lisanı vardır ki, her bir lisanı başka bir lügatle Hak
Teala'yı tesbih eder, zikredicidir. Arş-ı âzamın dört sütunu vardır ki, her
biri yerin derinliklerine ulaşır. Arş-ı âzam su üzerinde, su rüzgâr üzerindeyken
Hak Teala dört büyük melek yaratmıştır; halen arşı taşıyanlar onlardır. Kıyamet
gününde başka dört büyük melek yaratsa gerektir ve arşın taşıyıcıları o gün
sekiz olsa gerektir. Arşın taşıyıcılarının her birinin dört yüzü vardır ki; bir
yüz insan sûretinde tasvir olunmuştur. Her bir yüz, yeryüzünde kendi benzeri
olan yaratıklar için Allah’tan rızk istemektedir. Arşın taşıyıcıları daima
ayakta durup, arş-ı âzamı boyunları üzerinde yüklenmişlerdir. Ayakları ise yedi
kat yerden aşağıdadır. Allah'a yakın meleklerin hepsinden, Allah katında daha
muhterem olan arşın taşıyıcılarıdır. Bu meleklerin birinin adı İsrafil’dir ki,
arşın bir ayağı onun boynu üzerinde sapasağlamdır. Hak Teala'nın katında
hepsinden daha aziz ve kerim olan odur. Sûrun sahibi odur ki, kıyamete dek
Levh-i Mahfuza bakar. Sûra üflemek için hazır durur. Levh-i Mahfuzdan, Cebrail,
Mikail ve Azrail aleyhisselamların işlerini, durumlarını ve amellerini
açıklamakta, haber vermekte ve kendilerine ulaştırmakta mahirdir. Arşın
taşıyıcılarından her birinin dört kanadı vardır ki, dört yöne yayılmışlardır.
Arşın taşıyıcılarının yarısı kar, yarısı ateştir ki, birbirlerini söndürmeyip,
yıldız böceği gibi birbiriyle kaynaşmışlardır. Arşın taşıyıcılarının cüsseleri
öyle büyüktür ki, kulak memeleriyle boyunları arası kuş uçuşuyla yedi yüz
yıllık mesafedir. Arşın taşıyıcılarına "büyük melekler" adı da
verilmiştir. Arşın taşıyıcılarının kelimeleri, sürekli tesbih olup, şu sözler
lisanlarının virdi kılınmıştır: "Sübhane zi'l' mülki ve'l-melekût. Sübhane
zi'l-arşi ve'l-izzeti ve'l-azameti ve'l-heybeti ve'l-kudreti ve'l-kibriyai
ve'l-ceberuti Sübhane'l-meliki'l-mabudi Sübhane'l-meliki'l-mevcudi
Sübhane'l-meliki'l-hayyi'llezi Lâ yenâmü ve lâ yemutü sübbuhun kuddûsün Rabbünâ
ve Rabbü'l-melaiketi ve'r-ruh."
Arş-ı âzamın çevresinde olan nehirleri ve melekleri
bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, müfessirler ve muhaddisler tam bir ittifakla demişlerdir
ki: Hak Teala, arş-ı âzamın çevresinde sekiz nehir yaratmıştır ki, dördü kardan
beyaz ve soğuk, dördü baldan tatlı ve temizdir. Bu sekiz nehir, sürekli akarak,
arş-ı âzamı tavaf ederler. Hak Teala, orada Harkail namında bir melek
yaratmıştır ki, bütün eşyanın sırlarına yetmiştir. O melek, arşa gitmek
isteyip, Hak Teala'dan destur isteyerek arşı tavafa gitmiştir. Üç bin sene
boyunca, sekiz bin kanadıyla uçmuş ve bitkin düşmüştür. Hak Teala ona kuvvet
verip, tekrar uçmasını murat etmiştir. Üç bin yıl daha arşın çevresinde
gitmiştir ve acze düşmüştür. Hak Teala ona tekrar kuvvet ve kudret vermiş ve
uçmayı emretmiştir. Üç bin yıl kadar yine gitmiştir ve tekrar acze düşüp
görmüştür ki, dokuz bin senede ancak arşın bir ayağından ötekine yetmiştir. O,
hayretteyken, Hak’tan şöyle nida gelmiştir: "Ey Harkail! Eğer kıyamete dek
uçsan, arşımı tamamıyla tavaf edemezsin."
Sekiz
nehrin gerisinde arş-ı âzamın çevresinde bin perde nurdan, bin perde
karanlıktan yaratılmıştır; ta ki, arşın nurunun şiddetinden çevresinde bulunan
melekler yanmasınlar, iye onları perdelemiştir. Bu perdelerin arasında yetmiş
bin melek yaratılmıştır; arşı kuşatan Rahman'a sürekli tesbih ederler. Arşı
tavaf için çevresinde giderler ve günde iki defa arşı yüklenenlere selam
verirler. Bunlara "saf tutan melekler" derler. Bunların arasında da
yetmiş bin saf melek yaratılmıştır. Bunlar ebedî ayakta durup: "Sübhanallahü
ve'l-hamdü lillahi ve lâ ilâhe illallahü ve'llahü ekber. Ve lâ havle ve lâ
kuvvete illâ billahi'l-aliyyi'l-azim."2
Bu
safların gerisinde bir büyük yılan vardır ki, arş-ı âzamı kuşatır. Yılan,
başını kuyruğu üzerine koymuştur. Başı beyaz inciden, vücudu sarı altından,
gözleri kırmızı yakuttan yaratılmıştır. Onun yüz bin kanadı vardır ki,
kanatlarının her saçağının yanında bir melek tesbih eder bulunmuştur. O sarı
yılanın tesbihinin sadasından melekleri titreme alır. Zira, bu, bütün
meleklerin tesbihinin sadasına galip gelmiştir. Ağzını açtıkça, gökleri ve yeri
bir lokma etmesi mümkündür. Eğer o büyük yılan tesbihinde taltif ile ilham
olunsaydı, onun sadasının mehabetinden bütün yaratıklar helak olurlardı.
Hak
Teala, melekleri, değişik nurlardan ve çeşitli tavırlardan yaratmıştır. Arşa
yakın olan meleklerin nurları şiddetli ve belirgindir. Arş meleklerinin
nurlarına, sidre melekleri tahammül edemezler. Sidre meleklerinin nurlarına,
göklerin ve yerin melekleri tahammül edemeyip, yanarlar. Bütün melekler,
Hakk’ın emirlerine göre amel ederler. Onar, insanlar gibi Hak Teala'ya âsi
olmazlar. Gıdaları tesbihtir: Yemezler, içmezler, uyumazlar ve cinsi
münasebette bulunmazlar. Çoğu insan suretinde olup, kanatları kuş kanatlarına
benzer. Cisimleri latif olduğundan çeşitli suretlerde teşekkül ederler. Hakk’ın
emri ile hizmette göz kamaştıran şimşek gibi giderler. Her biri bir
hizmettedir. Kimi, arşın çevresinde tesbih ve tavaf eder, kimi kürsüde, kimi
sidrede, kimi cennette, kimi cehennemde, kimi gökte, kimi yerde, kimi ayakta,
kimi kunutta, kimi rükûda, kimi secdede; sürekli tesbih ederler. Kimi,
insanların hizmetine vekildir; gece-gündüz onları koruyup, amellerini yazarlar.
Bunlara "Kiramenkatibin" ve "hafaza/koruyucu" derler.
Meleklerin de kendilerinden peygamberleri vardır. Biri İsrafil aleyhisselamdır
ki, sureti yukarıda anlatılmıştır. Biri Cebrail aleyhisselamdır ki, altı yüz
kanadı vardır, her kanadının yüz saçağı vardır. Her saçağının uzunluğu doğu ile
batı arası kadardır. Bütün kanatları değişik renkte nurlardandır. Büyük cüssesi
kardan beyazdır. Ayakları yerin altındadır ve öyle kuvvetlidir ki bir saçağıyla
dağları unufak eyler. O, Hak Teala'dan yeryüzündeki peygamberlere selam ve
kelam getirmeye vekildir. Şekil ve azamette İsrafil aleyhisselam gibidir. Biri
Mikail aleyhisselamdır. Kanatlarının sayısını ancak Hak Teala bilir. O,
denizdeki meleklerin vekilidir. Çünkü gökler ve yer meleklerle doludur. Her
biri, yağmur yağdırmak gibi nice hizmetlere memurdur. Yağmur tanelerinin her
birini bir melek indirir, kıyamete dek de bir daha ona nöbet gelmez. Her yere
inen yağmur, Mikail aleyhisselamın reyi ve tedbiriyledir. Zira bu görev ona
verilmiştir. O da, cüssece Cebrail aleyhisselam gibidir. Peygamberlerden biri
de Azrail aleyhisselamdır. O, can almaya vekildir. Bütün ruhları kabzeden odur.
Bütün yeryüzü, onun huzurunda bir sofra misalidir. Rahmet ve gazap
meleklerinden nice yüz bin ordusu vardır. Şekil ve büyüklükte, kanatlarının
çokluğunda Mikail aleyhisselam gibidir. Hazreti İsrafil, Cebrail, Mikail ve
Azrail (selam onlara olsun) dördü de bütün meleklerin reisi ve peygamberidirler
ki; göklerde ve yerde olan meleklerin hepsi bunların emrine itaatkâr ve boyun
eğmiş durumdadır.
Arş-ı azamın altında olan kürsü, levh-i mahfuz, kalem,
sidretülmünteha, tuba ağacı, İsrafil'in uru ve ruhların berzahını bildirir.
Ey
aziz, malim olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak etmişlerdir ki: Hak
Teala arş-ı azamın nurundan ve onun altında, kırmızı yakut renginde arşın
ayağına bitişik dört sütun üzerinde bir büyük kürsü yaratmıştır. Onun sütunları
yerin derinliklerine erişmiştir. Gökler, yerler ve Kafdağı kürsünün boşluğunda,
çölde bir sofra misalidir. Ama bu tür benzetmelerden murat, miktarları
sınırlamak değildir, büyüklüklerini anlatmaktır. Çünkü onların miktarlarını
ancak onları var eden âlemin yaratıcısı bilir. Arştan murat, taht mülküdür,
kürsüden murat da Allah'ın ilmidir, diye itikat edenler, hata etmişlerdir; âyet
ve hadislere muhalif gitmişlerdir.
Hak
Teala, arş-ı azamın altında, onun nurundan yeşil bir zebercet renginde büyük ve
yeşil bir levha yaratmıştır. Etrafını kırmızı yakut renginde yer etmiştir.
Zümrüt renginde bir yeşil kalem yaratmıştır ki, uzunluğu yüz yıllık mesafe
gitmiştir. Onun içinde mürekkebi beyaz nur çıkardı. Çünkü Hak Teala, ona: "Ey
kalem yaz!" diye nida kılmıştır. O an, bu heybetten kalem, ıstıraba
gelmiştir ve gök gürültüsü sadası gibi bir sada ile tesbih edip, Hakk’ın
yürütmesiyle levh-i mahfuz üzerinde yürümüştür ve kıyamete dek hep olup
olacakları yazmıştır. Levh-i mahfuz yazıyla dolmuştur. Ondan sonra akan aktı
kalem kurudu tabirince, kalem kuruyup kalmıştır. İyi olan iyi, kötü olan kötü
olmuştur. Lakin Hak Teala, her gece ve gündüzde levh-i mahfuza üçyüzaltmış kere
nazır edip, her nazarda bir nesne mahvedip yerine bi nesne koyar. Murat
ettiğini işler. Nitekim: "Allah dilediği hükmü kaldırır, dilediği de
yerinde bırakır. Bütün kitapların esası onun katındadır." (13/39)
buyurmuştur Hak Teala bütün kulların işlerini levh-i mahfuza yazmıştır ki,
göklerdekiler ve yerdekiler şunu bilsinler: Bütün yaratıkların hükümleri
oradaki ilim üzere yürür ve ona uyar. O halde, levh-i mahfuzu ve kalemi inkâr
eden münafıktır.
Hak
Teala arş-ı azamın altında ve onun nurundan, kürsü karşısında, cennetlerin
üstünde beyaz inci benzeri bir boşluk yaratmıştır ki, bu, sidretülmünteha ve
tuba ağacının asıl beslendiği yerdir. Cebrail'in ve ona yakın meleklerin makamı
buradadır. Hak Teala sidretülmüntehada büyük bir ağaç yaratmıştır ki, ona tuba
ağacı derler. Onun aslı sarı altındandır. Dallar kırmızı mercandandır.
Yaprakları yeşil zümrüttendir. Çeşitli meyveleri şekerdendir. Sonsuz dalları,
cennet köşklerine sarkmıştır. Sayısız meyvelerinden, cennettekiler zevkle
toplarlar. Sidretülmünteha ve arş-ı azam arasında yetmiş bin perde tabakası
yaratılmıştır; ta ki, sidrede olan melekler, arşın nurunun şiddetinden
yanmayalar. Hak Teala arş-ı azamın altında ve onun nurundan arşın ayağına
bitişik, kırmızı mercan renginde, boynuz ve kovan şeklinde, oldukça büyük ve
uzun, içi boş bir nesne yaratmıştır. Onun boşluğunda birinci ve ikinci berzahı
kılıp, yani insanların bedenlerine gelecek olan ruhların ve gelip gitmiş
ruhların mekânı olup, göklerin ve yerlerin tabakaları yuvarlak ekmekler gibi
onda düzülüp, o, onlara dokunmaksızın hepsini kuşatmıştır. Bu kuşatıcı boşluk,
İsrafil'in surudur. Onun iç düzeyi, bal kovanındaki mumun yüzündeki gözenekler
gibi göz göz olup, ilk berzah âleminde, bedenlere gidecek ruhlar için, ikinci
berzahta bedenlerden çıkıp haşrı bekleyen ruhlar için o yüzeyin gözenekleri
mesken ve sığınak olmuştur. Ruhlar, o çukurcuklarda, mertebelerine göre
kıyamete kadar yuva ve makam tutup, her biri kendi makamında ikamet kılmıştır.
Sidretülmüntehada olan meleklerin vasıflarını ve
durumlarını, arşın horozu olan tavusun renklerini ve zikirlerini bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak üzere demişlerdir ki:
Hak Teala, sidretülmüntehada vekil kıldığı meleği, büyük bir cüssede ve acayip
şekilde yaratmıştır. Onun yetmiş yüzü vardır. Her yüzünde yetmiş ağzı vardır.
Her ağzında yetmiş dili vardır. Her dili, başka bir lügatle Hak Teala'yı
devamlı tesbih eder. Hak Teala, sidrede dört bin saf melek yaratmıştır. Her
saffın meleklerinin sayısı onbine yetmiştir. Birinci safta olan melekler,
sürekli secdeye varıp: "Sübhanallah" derler, ikinci safta bulunan
melekler, daima oturup: "Elhamdülillah" derler. Üçüncü safta duran
melekler, hep rükûa varıp: "La ilahe illallah" derler. Dördüncü safta
kalan melekler, kıyamda durup: "Allahü Ekber" derler.
Hak
Teala, sidrede, yeşil zümrütten, minare şeklinde bir büyük direk yaratmıştır
ki, sidreden yüksekliği yetmiş bin fersah mesafededir. O direğin başında beyaz
inciden büyük bir kubbe yaratmıştır. O kubbenin üzerinde tavus kuşu şeklinde,
çeşitli cevherler renginde bir acayip melek yaratmıştır. Onun bin beş yüz
kanadı vardır. Her kanadında yüz bin saçağı vardır. Her bir saçağı üzerinde üç
satır yeşil yazıyla yazılmış yazılar vardır. Birinci satırda:
"Bismillahirrahmanirrahim", ikinci satırda: "La ilahe illallah
Muhammed ün Resulüllah", üçüncü satırda: "Onun zatından başka her şey
yokluğa mahkûmdur" (28/88), yazılmıştır. İşte buna arş horozu derler ki, o
kanatlarını yaydıkça, onun saçaklarından cennettekilerin üzerine nisan yağmuru
gibi Hakk’ın izniyle rahmet iner. Namaz vakitlerinde, o arş horozu, kanatlarını
birbirine vurup, feryat ile öter. Kanatlarının her bir saçağından başka bir
sada peyda olup, cennetlerin ağaçlarının dallarını sabah rüzgârı gibi sallar.
Onun ötüşünden, cennette olan huri ve gılman mesrur olup, odalardan başlarını
çıkarıp, birbirlerini müjdelerler ki; "Muhammed sallallahü aleyhi
vesellem’in ümmetinin namaz vakti gelmiştir. Şimdi hepsi ibadetle
meşguldür." Hak Teâlâ, arş horozuna nida eder ki: "Ey kuş, niçin
böyle feryat edersin?" O melek der ki: "Ey Allah’ım, mümin kulların dünyada
sana ibadete yöneldikçe, ben onlar için senden rahmet isterim." O zaman
ona, Hakk’ın hitabı gelir ki: "Ey kuş, dünyada beş vakit namazını eda eden
kullarıma rahmet edip, cehennem ateşinden azat ederim. Naim cennetleriyle
onları hisselendirir ve sevindiririm." Bu hitap ile arş horozu hoşnut
olmuştur. (Kudretiyle kâinatı yaratan Allah münezzehtir. O, kâinatları
hikmetiyle benzersiz yaratmıştır. İlmiyle her şeyi kuşatmış ve her şeyi tek tek
saymıştır.)
Cennetlerin
isimlerini, vasıflarını ve sayılarını onlarda olan nehirleri, ağaçları,
binalarının çeşitlerini, nimetlerini, hurilerini ve gılmanlarını dört madde ile
açıklar.
Birinci
Madde
Cennetlerin
isimlerini ve sıfatlarını ve onlarda olan nehirleri, ağaçları ve meyvelerini,
yüksek şatoları ve gözalıcı elbiseleri bildirir.
Ey
aziz, malum olun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak etmişlerdir ki: Hak
Taala, arş ve kürsün altında, yedi göğün üstünde, arşın nuru ile sudan ekiz
cennet yaratmıştır. Bunlar, biribirinden yüksektir. En yükseği adn cennetidir
ki, Mevla'nın görülme yeridir. Birinci cennetin ismi, darülcelaldir ki, beyaz
incidendir. İkinci cennetin ismi, darüsselamdır ki, kırmızı yakuttandır. Üçüncü
cennetin ismi, cennetülme'vadır ki, yeşil zebercettendir. Dördüncü cennetin
ismi cennetülhulddur ki, sarı mercandandır. Beşinci cennetin ismi, cennetünnaimdir
ki, beyaz gümüştendir. Altıncı cennetin ismi, cennetülfirdevsdir ki, kırmızı
altındandır. Yedinci cennetin ismi, cennetülkarardır ki, misktendir. Sekizinci
cennetin ismi, cennetüladndir ki, terleyen incidendir. Bu adn cenneti, surlarla
çevrili bir şehrin ortasındaki yüksek dağın üzerinde bulunan iç kale gibidir.
Bütün cennetlerin içinde ve ortasında olduğundan, hepsine komşu,
şereflendirilmiş bir mekândır; cennetlerin nehirlerinin çoğunun kaynağıdır.
Burası sıddıkların, hâfızların makamıdır. Rahman'ın tecelli mahallidir.
Her
cennetin bir kapısı vardır ki, uzunluğu ve genişliği yüz yıllık yoldur. Her
kapı iki kanatlıdır ve tek parça sarı altındandır. Çeşitli renklerde cevherle
işlenmiş ve nice bin nakış ile süslenmiştir. Birinci cennetin kapısı üzerinde:
"La ilahe illallah Muhammedün resulüllah" yazılmıştır. Öteki kapıları
üzerinde: "La ilahe illallah diyene azap etmem" yazılmıştır. Bütün
cennetlerin toprağı misk, taşları cevher, bitkileri, zaferan çiçeklerinin
renginde, kıpkırmızıdır. Binalarının bir cephesi altın, bir cephesi gümüş ve
sıvası anberdendir. Sarayları terleyen incidir, köşkleri sarı yakuttur.
Sarayların ve binaların kapıları hep mücevherdir. Her sarayın önünde dört nehir
akar. Nehirlerden biri abıhayat, biri halis süt, biri tertemiz şarap, biri saf
baldır. Nehirlerin etrafı meyveli ağaçlarla baştan aşağı bezenmiştir. Cennet
ağaçlarının dalları kurumuz, yaprakları dökülüp çürümez, Meyveleri sürekli
tazedir. Yedi cennetin en âlâsı olan sekizinci cennette nice akan ırmaklar daha
vardır. Bunlardan biri rahmet nehridir ki, bütün cennetleri dolaşır. Suyu,
hepsinden saf ve baldan tatlıdır. Rengi kardan beyazdır. Kum inciden üstündür.
Cennet nehirlerinin biri dahi kevser nehridir. Hak Taala, onu, sevgili Habibi
Muhammed sallallahu aleyli vesellem hazretlerine vermiştir. Nitekim ona hitap
edip: "Biz sana kevseri verdik," (108/1) buyurmuştur. O nehrin
genişliği üçyüz fersah mesafedir. Onun kaynağı arşın altı olup, oradan sidreye
gelir, oradan cennet-i firdevse dökülür. Öyle süratli akar ki, yaydan fırlayan
ok gibi firdevs-i âlayı ve altında olan cennetleri geçerek dolaşır. Rengi sütte
beyaz, tadı şekerden şirin, kokusu anberden hoştur. Ondan bi kere içen bir daha
susamaz. Asla bir illet ve hastalık görmez. Lezzeti ebedi damağından gitmez.
İlk cennetin kapısı yanında, kevser nehrinin kenarında, renkli cevherlerden
kâseler vardır, sayıları yıldızlardan çoktur. Ümmetlerin haşrinden sonra,
cehennem köprüsünden geçenler, Habib-i Ekrem sallallahü taala aleyhi vesellem
cennete girmeden önce ümmetiyle ondan içseler gerektir. Kevser nehrinin
kenarlarında, terleyen inciden ve kırmızı yakuttan daha saf yüksek ağaçlar
vardır ki, dalları çeşitli sadalarla nağme ederler. Dallar üzerinde cins cins
kuşlar değişik seslerle tesbih ederler. Cennet nehirlerinin biri, kâfur
nehridir. Biri tesnim nehri, biri selsebil nehri, biri mühürlü rahik nehridir.
Bu nehirlerden başka yüksek cennetler içinde nice bin akan nehir vardır ki,
etraflarında nice yüzbin meyveli ağaçlar vardı. Cennetlikler için nice ipek
döşekler gibi, nice bin gözalıcı elbise vardır. Nice çeşit lezzetli yiyecekler
ve tertemiz içecekler vardır ki, hesabını ancak Hak Taala bilir.
Cennetlerin
genişliği, yani sekiz sûrundan her iki sûrun arası, yer ve gök arası kadar farz
olunup, cennetlerin uzunluğu hudutsuz ve sınırsız sayılmıştır. Fakat
cennetlerin derecelerinin tümü, altıbin altı yüz altmışyedi derece bilinmiştir;
Kur'an âyetleri sayısınca hesaplanmıştır. Her iki derecenin arası, beşyüz
yıllık mesafe bulunmuştur. Çünkü cennetlikler, ezberledikleri Kur'an ayetleri
adedince derecelere nail olmuşlardır. O halde Kur'an hâfızları, cennetlerin en
üstününü bulmuşlardır ve adın cennetinin ortasına ulaşmışlardır.
İkinci
Madde
Cennet
nimetlerinin çeşitlerini ve cennetlerde bulunan huri ve gılmanları, Rahman'a
kavuşmayı ve görmeyi bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak üzere beyan
etmişlerdir ki: Cennetlikler için olan nimetler, her durumda hazır olup, arzu
ettiklerinde önlerine gelir. Yüksek ağaçların sarkan meyveleri, işaretleriyle
ellerine gelir ve her anca çeşitli meyvelerle lezzetlenirler. Her ne yiyecek ve
içecek isterlerse hazır bulurlar. Kazanmaya ve pişirmeye hacet yoktur. Zira cennette
zahmet ve ateş olmaz.
Cennet
ağaçlarının en büyüğü tuba ağacıdır ki, kökü sidrede, dalları ve meyveleri
cennet saraylarının içindedir. Tıpkı dünyada güneşin yukarıda bulunup, ışığı
bütün evlere girdiği gibi. Tubanın aslı, cennetin yukarısında olan sidrede
bulunup, sayısız dalları cennet saraylarına inmiştir. Cennetlikler, onun
çeşitli meyvelerinden meyvelenip, her demde nice lezzet bulmuşlardır.
Müminler
için renkli döşeklerle süslü saraylarda ve şatolarda, yastıklar üzerinde aner
saçlı, hilal kaşlı, kara gölü, güneş yüzlü, şirin sözlü, işveli ve nazlı, inci
dişli, mercan dudaklı, gül yanaklı, selvi boylu, güzel huylu, gülden taze ve
taravetli huri kızları vardır. Bunlar cennetliklerin temiz eşleridir. Her
birisi yetmiş kat elbise giymiştir. Renkleri çeşitli, ölçüleri hafiftir. Her
hurinin taravetli teni cam gibi şeffaftır. Başlarına nur renkleriyle ışıldayan
taçlar koymuşlardır. Çeşitli cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerinde oturup,
müminlere bakarlar. Karşılarında hizmet için nice bin çocuk ve gılman saf saf
dizilmişlerdir.
Cennetlere
giren müminler ebedî orada kalırlar, asla çıkmazlar. Selamla şirin sohbetler
edip, boş sözle asla hatır yıkmazlar. Cennetlikler için asla ihtiyarlama
yoktur. Elbiseleri eskimez. Gönülleri zengin, gözleri toktur. Yerler, içerler
fakat ayak yoluna gitmezler. Yiyip içtikleri latif bir buhar gibi olup, gül
suyu gibi bedenlerinden sızar, asla küçük su dökmezler. Oradaki huriler ve
kadınlar, hayızdan, nifasdan ve buna benzer şeylerden uzak ve pak olmuşlardır.
Cennetlikler her an ve her zaman emniyet içindedirler. Üzüntüden, gamdan, bir
şeyler tedarik etmekten kurtulmuşlardır. Hastalıklardan ve sakatlıklardan
selamet bulmuşlardır. Sıhhat ve âfiyette ebedî sevinçlidirler. Saadetleri
sonsuzdur. Müminler için Rahman'ın melekleri, her hafta bir kere mücevherle
donatılmış buraklar getirip, Hak Taalanın selam ve davetini tebliğ ederler,
müjdelerler. Onlar da, buraklara binip, adn cennetine yükselip giderler. Hak
Taalanın misafirhanesine varıp, ikram ve izzetlerini görüp, çeşitli nimetlerini
yiyip, selam ve kelamını işitip, Hak'kın cemalini gözleriyle müşahede ederler.
Görüntüsünün lezzetinden mest olup, cennet nimetlerini unutup giderler. Oradan
Hak'kın izniyle yine kendi makamlarına dönerler.
Bütün
cennetleri bekçisi ve hâkimi, sevimli ve büyük bir melektir. Şekli insan, ismi
Rıdvan'dır. Cennetler içinde gece ve gündüz olmaz. Bütün cennetler bir an
ışıksız kalmazlar. Çünkü cennetlerin gökyüzü Rahman'ın arşıdır. Her an arşın
nurları onları ışıklandırır.
Üçüncü
Madde
Cennet
nimetlerinin hülasası ve o devlete nail olanı bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, Hak Taala kutsî hadiste azametle şöyle buyurmuştur:
"Ey insanoğlu! Sen dünyaya nice rağbet ve iltifat edersin ki, o fanidir.
Nimetleri geçicidir, hayatı sınırlıdır. Gerçekten benim katımda, bana itaat
eden insan için sekiz cennet hazırlamışımdır. Kapıları dahi sekizdir. Her bir
cennette zaferandan yetmiş bin bahçe vardır. Her bir bahçede inci ve mercandan
yetmiş bin belde vardır. Her bir belde içinde kırmızı yakutta yetmişbin saray
vardır. Her bir sarayda zebercetten yetmişbin daire vardır. Her bir dairede
sarı altından yetmişbin oda vardır. Her bir oda içinde sarı yakuttan yetmiş bin
yatak vardır. Her bir yatak üzerinde süslü ipekten yetmiş bin döşek
döşenmiştir. Her bir döşek üzerinde bir huri kızı ve her bir hurinin önünde
sarı altından bir sini vardır. Her bir sinide renkli cevherlerde yitmişbin
tabak vardır. Her bir tabakta başka çeşit yemek vardır. Her bir saray altında
akan dört nehir vardır. Bunlardan biri su, biri süt, biri şarap, biri saf
baldır. Her bir nehrin kenarında yetmiş bin ağaç vardır. Her bir ağacın
yetmişbin çeşit meyvesi ve yetmişbin renk yaprağı vardır. Her bir ağaç üzerinde
renkli kuşlardan yetmişbin çeşit kuş vardır. Her bir kuş yetmişbin çeşit sada
ile bana tesbih eder. Benim itaatkâr kullarıma bunlardan başka her bir saatte
yetmişbin çeşit hediye bahşederim ki, ne gözler görmüş, ne kulaklar işitmiş ve
ne gönüllerden geçmiştir. Cennetliklerin elbiseleri yetmiş kat cennet
elbisesidir. Bunlar, incelik ve zerafetlerinden dolayı biribirini gizlemeyip,
alttaki elbiselerin renkler pırıl pırıl olup, üsttekilerin renkleriyle
karışarak ortaya çıkar. Cennetlikler, cennetlerden ne çıkarlar, ne de ölüm
görürler; ne ihtiyarlar, ne gam yerler. Ne korku, ne hüzün çekerler. Ne namaz kılarlar,
ne oruç tutarlar. Ne hastalanırlar, ne ağlarlar. Ne küçük su dökerler, ne büyük
su; ancak gül suyu gibi ter dökerler. O halde, kim ki benim rızamı ve cennetimi
isterse, dünyadan az ile kanaat edip, dünyanın gâni olan izzet ve lezzetlerini
terk etsin. Habibime uyarak, onun yolunda gitsin."
Beyt:
Ebedî
cennet nimetleri helaldir o kimseye
Elini
dudağını sürmez cihan nimetlerine
Dördüncü
Madde
Liva-yı
hamd ve Beyt-i mamuru bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak etmişlerdir ki: Hak
Taala, Habib-i Ekrem sallallahü taala aleyhi vesellem hazretlerine bahşeylediği
Liva-yı hamd ismiyle adlandırılan sancak-ı şerifdir ki; mahşer gününde Muhammed
ümmeti onun altında toplanıp o ümmetinin şefaatçisi olan Peygamber, kendisine
vaad edilen makam-ı mahmuda erip, liva-yı hamd altında bulunan ümmetine şafaat
eylese gerektir. Halen o Liva-yı hamd, cennetin en yüksek yerinde, sonsuz bir
sahrada hamd dağı üzerinde dikilmiş büyük bir âlemdir. Uzunluğu bin yıllık
mesafedir. Gönderi beyaz gümüştendir, yeşil zebercettendir; alemi kırmızı
yakuttandır. Onun üç köşesi vardır ki, her iki köşesinin arası beşyüz yıllık
mesafedir. Üzerinde nurdan üç satır yazılmıştır. Her bir satırın uzunluğu
beşyüz yıllık mesafedir. Birinci satır: "Bismillahirrahmanirrahim,"
ikinci satır: "La ilahe illallah Muhammedün resulüllah", üçüncü
satır: "Elhamdü lillahi Rabbilalemin." büyük livanın altına yetmiş
bin liva daha vardır. Her birinin altıda yetmişbin melek
Beyt-i
mamur, firdevs cennetinde kırmızı yakuttan bir yüksek kubbe idi. Hak Taala,
Adem aleyhisselamı cennetten yeryüzüne indirdiğinde, tevbesini
Beyt-i
mamurun yeryüzünde olan mekânında, hazreti İbrahim aleyhisselam, Hak'kın
emriyle Kâbe'yi bina etmiştir.
Cennet
altında olan perde melekleri, denizleri, hazineleri, yedi göğü ve her gökte
olan melekleri, güneş, ay ve yıldızların hareketlerini, kâinatın durumu ve
atmosferi dört madde ile açıklar.
Birinci
Madde
Yüksek
cennetlerin altında olan perde meleklerin çeşitlerini, denizleri, Hak'kın
hazinelerini, yedi göğün keyfiyetini ve he birinde sakin olan melekleri ve
onların şekillerini ve tesbihlerini bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak üzere demişlerdir ki:
Hak Teâlâ yüksek cennetlerin altında güneş ışığından yetmişbin perde icat
etmiştir. Onların altında ay ışığından yetmişbin perde ortaya çıkarmıştır.
Onların altında karanlıktan yetmişbin perde yaratmıştır. Bütün bu perdeler
çeşitli meleklerden ibarettir. Onların altında taksim edilmiş rızıklar denizi
vardır. Onun altında nimetler denizi vardır. Onun altında su denizi vardır.
Onun altında hayat denizi vardır. Bütün bu denizler, Hak'kın nimetlerinden
kinayedir.
Bu
denizlerin altında yedi gök vardır. Bu, çiçekli nurdandır. Bir rivayette,
kırmızı yakuttandır. Bunun ismi ariba'dır. Meleklerle doludur. Buradaki
melekler adam suretindedir. Tesbihleri daima: "Sübhanallah ve bi hamdihi
adade halkihi ve zineti arşihi ve midadi kelimatihi" dir. Onlar Hak
Teâlâ'dan gayri kimseyi bilmezler. Birbirlerine dahi bakmazlar. Allah
korkusundan ayakta durup, kıyamete kadar ağlarlar. Bunlara mukarrabin melekler,
ruhaniyyin melekler, derler. Onların reislerinin ismi: Rakyail'dir. Bu, yedi
göğün bekçisidir. Bunların altında altıncı gök vardır. Taze incidendir. Buranın
ismi: Raka'dır. Buradaki melekler oğlan suretinde, yüzleri gülden tazedir.
Hepsi Allah korkusundan rükûa gitmişlerdir. "Sübhane Rabbi külli şeyin" tesbihini dillerine vird etmişlerdir. Reislerinin adı:
Kemhail'dir. Bu, altıncı göğün bekçisidir. Bunun altında beşinci gök vardır.
Kırmızı altındandır. Bunun ismi: Dineka'dır. Buranın melekleri huri suretindedir.
Bunların hepsi Allah korkusundan oturup kalmışlardır. Tesbihleri: "Sübhane
hâlikunnur ve bi hamdihi" olmuştur. Reislerinin ismi: Semhail'dir. Bu,
beşinci göğün bekçisidir. Bunun altında dördüncü gök vardır ki, beyaz
gümüştendir. İsmi: Erkalun'dur. Buranın melekleri at suretindedir. Tesbihleri:
"Sübhane melikil kuddüsi Rabbena ve Rabbil melaiketi ver ruh"
olmuştur. Reislerinin ismi: Kakail'dir. Bu dördüncü göğün bekçisidir. Bunun
altında üçüncü gök vardır ki, sarı yakuttandır. İsmi: Mâun'dur. Bunun melekleri
kartal suretindedir. Tesbihleri: Sübhane'l-melik'el-hayyi'llezi ve lâ
yemût" kelimesidir. Reislerinin ismi: Safdail'dir Bu, üçüncü göğün
bekçisidir. Bunun altında ikinci gök vardır ki, kırmızı yakuttandır. İsmi:
Kaydum'dur. Buranın melekleri deve suretindedir. Tesbihleri: "Sübhane zil
izzeti vel ceberut" olmuştur. Reislerinin ismi: Mihail'dir. Bu, ikinci
göğün bekçisidir. Bunun altında birici gök vardır ki, yeşil zebercettendir.
İsmi: Berkia'dır. Buranın melekleri öküz suretindedir. Tesbihleri: "Sübhane
zil mülki vel melekut" olmuştur. Buradakilerin reisinin ismi: İsmail'dir.
Dünya göğünün bekçisidir. Bu, büyük ve güzel bir melektir ki, Mikail'in
vekilidir. Yağmuru her yere taksim
Yedi
göğün kırmızı altından hesapsız kapıları vardır. Hepsi kilitlidir ve
anahtarlarının ismi: Allahü ekber'dir. Her göğün reisinin desturuyle kapılarını
kapıcıları açarlar. Yedi gökten her birinin kalınlığı ve yüksekliği beşyüz
yıllık mesafedir. Her iki göğün arası beşyüz yıllık yoldur. Unutmamalıdır ki,
yukarıda işaret olunduğu üzere yedi göğün tasnifini tekrarlamaktan murat, sayı
ve mesafelerinin tayini değildir. Belki Allah'ın kudretinin büyüklüğünü
beyandan kinayedir. Zira Allah'ın kudreti nihayetsizdir. Yedi göğün
toplulukları ve şekilleri sahih rivayetler üzere çadırlar misali olup, yerin
çevresinde bulunan ekiz kaf dağının yedisi üzerinde karar etmişlerdir.
Sekizinci kaf dağı, dünya göğünün içinde yeri kuşatmıştır. Göklerin alt
kısımları bu dağlar üzere nihayet bulmuştur.
İkinci
Madde
Yedi
göğün altında, dünya göğüne bitişik olan denizin içinde güneş, ay ve
yıldızların doğuş ve batışını ve bazı durumlarını bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, bazı müfessirler ve muhaddisler demişlerdir ki: Hak
Taâlâ, dünya göğü altında ve ona bitişik bir su denizi yaratmıştır ki, bu
deniz, dünya göğünün içini kaplar. Bunun dalgaları, hava üzerinde Hak'kın
emriyle karar ve sükûnet bulmuştur; bir damlası havaya düşmez. Allah, güneşi,
ayı ve yıldızları kendi arşının nurundan yaratıp, bu su denizinin içinde
balıklar gibi yüzücü eylemiştir. Bütün yıldızlardan, güneşi daha büyük ve nurlu
edip, bundan sonra da ayı büyük ve nurlu etmiştir. Sonra Cibril aleyhisselâm
kanadıyla ayın yüzünü mesh edip, ışığını yok etmiştir ki, nuru sönük olup, gece
gündüzden fark ola. Onunla senelerin sayısı ve ayların hesabı malûm ola.
Nitekim Hak Taâlâ Kelam-ı Kadim'inde buyurmuştur: "Bir delil olan geceyi,
kaldırıp, yine bir delil olan gündüzü aydınlık kıldık." (17/12) Bunun
içindir ki, ayın yüzünde çizgiler gibi görünen siyah belirtiler nurunun
mahvolmasındandır. Hak Taâlâ bu deniz içinde, güneş için üçyüz altmış kulplu
elmas cevherinden bir araba yaratıp, güneşi üzerine koymuştur. Her kulpu tutan
bir elek yaratmıştır. Ta ki onlar, güneşi arabasıyle o denizde doğudan batıya
çekip götüreler.
Hak
Taâlâ ay için de üçyüz kulplu, sarı yakuttan bir araba yaratmıştır. Ayı onun
üzerine koymuştur. Her bir kulpu kavramak için bir melek tayin etmiştir. Ta ki
onlar, ayı arabasıyla doğudan batıya götüreler. Yine ay için lacivert cevherden
altmış kulplu bir mahfaza yaratmıştır ki, ona altmış melek tayin etmiştir. Ay,
arabasını yöneten melekler tarafından güneşten gün gün uzaklaştırıldıkça,
mahfazasını tutan melekler de, aydan mahfazasını azar azar yaklaştırdıkça,
mahfazasını dahi öte taraftan gün gün yaklaştırıp, ay güneşe yakın oldukta,
mahfazasını tamamıyla ona giydirirler. Bu minval üzere kıyamete kadar gider.
Bunun içindir ki, ay bazan kaybolur, bazan hilâl, bazan yarım, bazan da dolunay
olur.
Yıldızların
büyüklerine onar melek, küçüklerine birer melek tayin olunmuştur. Ta ki, hakim
ve güçlü olan Allah'ın takdiri üzere onları, o denizde hareket ettirip, belirli
vakitlerinde doğdurup batırırlar. Kaf dağının gerisindeki o deniz içinde,
yıldızların her birini yine kendi doğuş yerlerine götürürler. Gökte kayan ateş
parçalarıyla, oralarda kulak misafiri olan şeytanları taşlarlar ve yakarlar.
Hak
Taâlâ kudretiyle güneş, ay ve yıldızlardan ancak beşi için yerin iki tarafında
müteaddit doğuş ve batış yerleri yaratmıştır. Bunun içindir ki, bunlara yedi
gezegen derler. Bunlar, her gün başka bir yerden doğup, başka bir yere
batarlar. Güneş için doğu tarafında kaynayan siyah balçıktan yüz seksen ateş
çıkartıp, batı tarafında da siyah balçıktan çıkan yüz eksen kaynak var etmiştir
ki şiddetli ateş üzerinde kaynayan kazanlar misali kaynarlar.
Güneş,
aziz ve âlim olan Allah'ın takdiriyle, altı ay boyunca her gün yeni bir doğuş
yerinden doğup, yeni bir batış yeri içinde batar, Altı ay sonunda yine önceki
doğuş ve batış yerlerine döner. Senenin bitiminde tekrarına gelir. Seni boyunca
güneyden kuzeye, kuzeyden güneye kayarak hareket eder. Bunun için, kışın
güneşin doğuş ve batış yerleri güneyde olup, yaz günlerinde kuzey yönünde doğar
ve batar. Ta kıyamete dek bu minval üzere gider. Eğer bu yakıcı güneş ışınları,
o deniz içinden süzülmeyip doğrudan havaya gelseydi; o bize yakın olup,
yeryüzünde bulunan yaratıklar tümden yanarlardı. Eğer güzel ayın nurlu yüzü, o
denizle örtülü olmayıp, açıktan müşahede olunsaydı; cihan halkı, ayın
güzelliğine meftun ve hayran olup, onu Tanrı edinirlerdi diye haber ve vârit
olmuştur.
Üçüncü
Madde
Geceyi,
gündüzü, güneşin secdelerini, ay ve güneş tutulmalarını bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, müfessirlerin ve muhaddislerin büyük çoğunluğu
demişlerdir ki: Her gün, güneşin batma vakti olduğunda gece için tayin olunan
melek, gecenin siyah cevherini, gökten doğu tarafına asıp; tedricen ufuklardan
gündüzün beyaz cevherini kaldırır. Ta ki, gecenin cevheri ufukları kuşatıp,
gece karanlığı olur. Güneşin nuru battıkta; ona vekil olan melekler, onun
gökten göğe süratle kaldırıp, iki saat miktarı zaman içinde arş-ı azam altına
götürürler. Burada güneş, cihanın Rahman'ına secde edip, melekler dahi onunla
secdeye giderler. Cibril-i emin aleyhisselam, arşın nurundan, güneşe, bir
günlük nurdan elbisesini giydirir. Bundan sonra gecenin saatleri tamam oldukta;
güneşin doğuşundan iki saat önce, gündüz için tayin olunan melek, gündüzün
beyaz cevherini göklerden doğu tarafına asıp, yavaş yavaş ufuklara gönderip,
yaydıkça, gecenin meleği de, gecenin siyah cevherini yavaş yavaş göğe kaldırır.
Ta ki, gündüzün cevheri, ufukları kuşatıp, cihan aydınlık olur. Güneş melekleri
dahi, güneşi, gökten göğe süratle indirip, iki saatte önceki doğma yerine
getirirler. Güneş doğdukta; tayin edilmiş olan üçyüz altmış güneş meleği,
tesbih ve tehlil ederek doğup, kanatlarını yayarlar. Güneşi, o günün saat ve
dakikaları miktarınca hareket ettirip, batıya götürüp giderler. Bu minval üzere
güneş, batış yerinde batıp, doğuş yerinden doğarak, kıyamet oluncaya değin
böyle gelip gider. Kıyamet gününde üç gün miktarı durup, dördüncü gün battığı
yerden doğsa gerektir. Bu durum, kıyamet şartlarının en meşhuru ve kıyamet
alâmetlerinin en büyüğüdür ki, bundan sonra tevbeler kabul olmaz, küfür ve
isyandan pişmanlık yarar sağlamaz.
Hak
Taâlâ, güneş ve ay tutulmaları için belirli vakitler tayin etmiştir ki,
yeryüzünde bulunan kulları, ayın ve güneşin değişmesini görüp, uyanarak,
kendisine tevbe edeler ve yöneleler. Güneş tutulması vakti geldikte; güneş,
arabasından düşüp, göğe doğru denizin derinliklerine gider. Eğer tamamıyle
düşerse, güneş tam tutulup, yıldızları örten ışığı kalmayıp, büyük yıldızlar
meydana çıkar. Eğer yarısı denize düşerse, düştüğü kadarı tutulur. Güneş tutulması
durumunda güneş melekleri iki fırka olur. Bir fırkası, tesbih ederek, onu
arabasından yana çekerler. Bir fırkası dahi tesbih ederek, arabayı güneşten
yana yaklaştırırlar. Bu esnada yine güneşi batı tarafına alıp giderler. Ta ki,
iki üç saat miktarı zamanda, önceki gibi arabası üzerine koyarlar. Böylece
güneşi, âleme ışık vererek battığı yere yederler. Aynen bunun gibi, ay
tutulması vakti geldikte; ay, arabasından denize ya tamamı, ya yarısı düşüp, bu
olay süresince ay tutulması hâsıl olur. Onun melekleri de iki fırka olup, tıpkı
güneş tutulması vaktindeki minval üzere hareket ederek, ayı arabasına koyarlar;
ay tekrar parlayıp, karanlık geceyi ışıklandırır. Melekler onu alıp, battığı
yere götürürler.
Ay
ve güneş tutulmasının faideleri vardır. Biri budur ki, güneş ve ayı tanrı
edinenlerin sözlerinin çürüklüğü ortaya çıkar. Zira değişikliğe uğrayan nesne,
tanrı olamaz. Biri dahi budur ki, ay, ayın son üç gününde güneşin ışığından
kurtuldukta; görünmez olduğu ve tam dolunay halindeyken tutulduğu; bunun da
kemale ermenin noksana yakınlaşmak olduğunu gösterdiği, çünkü her kemalin bir
zevali olduğunun kaçınılmazlığıdır.
Şu
halde emniyette bulunan kemal sahiplerine, belâdan emniyet olmayıp, hazreti
Hak'ka yönelmek lâzımdır. Nitekim Habib-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem:
"Emniyeti bekleyerek belâda olmayı, emniyetteyken belâdan sakınmaktan daha
çok severim. Çünkü Allah bir kuluna ancak belâ için emniyet verir,"
buyurmuştur.
Güneş
ve ay tutulmasının bir faideleri dahi budur ki; kıyamet gününde yüzlerin beyaz
ve siyah olmaları hatırlayıp, kulun tedarikli olması her dem Hak'kın rızasını
gözetmesidir.
Güneş
ve ay tutulmalarını görenlerin, tevbe ve istiğfarla Allah'a yönelmeleri lâzım
olur.
Dördüncü
Madde
Kâinatı
bazı durumlarını ve atmosferi bildirir.
Ey aziz,
malûm olsun ki, müfessirler ve muhaddisler demişlerdir ki: Hak Taâlâ, yukarıda
anlatılan denizin altında olan hava denizinin ortasında, yerle gök arasında bir
su denizi daha yaratmıştır. Ona yasak deniz, derler. Onda, balıklar gibi
çeşitli yaratıklar yüzüp, gezerler. Bu denizin suyuyla Nuh Tufanı olmuştur. Nuh
kavmi onunla helâk bulmuştur. Hak Taâlâ, yağmur indirmek murat eyledikte;
gökler üzerinde ola rızıklar denizinden belli vakitlerde, taksim edilmiş
rızıkları göğe indirir ve yasaklanmış denize ulaştırır. Ondan rüzgâra yükleyip,
bulutlara bildirir. Ta ki rızıklarla donatılan suyu, kalbur misali eleyip,
yağmur damlaları eyleye. Ondan hem damlayı, Hak'kın emriyle bir melek indirip,
kendi mevziine koyar. Çünkü melekler, nurdan yaratılmıştır, onun için yağmur
indirmek gibi işlerde birbiri üzerine yığılmayıp, ışık şuaları gibi birbirinden
geçerler. Gökten yere inen her yağmur damlası, ölçülü, tartılıdır; karaya ve
denize yararı çoktur. Eğer, yağmur damlası rızık ile donanmış ise, ondan kara
nebatlar hâsıl olur, denizde incilere ulaşır. O halde rızıklar, denizden yağmur
denizine, orada bulutlara, onlardan da karaya ve denize iner. Hak Taâlâ,
atmosferde, yani hava denizinin içinde kardan ve doludan nice yüzbin dağlar
yaratmıştır. Yerin bir tarafına kar, bir tarafına dolu gönderecek oldukta;
bunlara vekil olan Mikail aleyhisselama emreder. O dahi vekili olan İsmail adlı
meleğe emredip, murat eylediği yere, istediği kadar her tanesini bir melek
koyar. Nitekim Hak Taâlâ: "Görmedin mi ki Allah, bulutları sürüklüyor;
sonra bulutların arasını topluyor, sonra onu bir yığın haline getiriyor. İşte
görüyorsun ki, yağmur bunların arasından çıkıyor. Allah, gökte dağlar halindeki
birikintilerden dolu indiriyor da, dilediği kimseye bununla musibet veriyor,
dilediğinden de onu bertaraf ediyor. Şimşeğin parıltısı neredeyse gözleri
alıverecek." (24/43), buyurmuştur.
Hak
Taâlâ, yeşil cevherden suyu yarattıkta; onun buharından rüzgârı yaratmıştır.
Yer ve gök arasında olan rüzgâr üç kısımdır. Birisi kısır rüzgârdır ki, Ad
kavmine gönderilmiştir. Birisi kara rüzgârdır ki, yıldızlar denizini, yağmurlar
denizini, kar ve dolu dağlarını yüklenip, atmosferde tutmuştur. Üçüncü rüzgâr,
yerdekilerin rüzgârıdır ki, doğu-batı, güney-kuzey yönlerinden hareket eden
havadır. O, bulutları ve buharları birleştirip ayırır, yağmur ve kar inecek
yerlere akıp gider. Şu halde rüzgâr esmesi de Mikail aleyhisselamın tedbirine
uygundur ve onun hareket ettirmesine bağlıdır: Onun izniyle esip, izniyle
kesilir.
Hak
Taâlâ, bu havayı yaratıklarının ruhlarına nefes etmiştir. Bu rüzgârı, ferah ve
sürûr; eşyanın ve işlerin düzenleyicisi etmiştir. Çünkü rüzgâr olmasa, her şey
kokar ve bozulurdu, bütün canlılar yerde helâk bulurdu. Rüzgârın yağmuru ve
bitkileri beslemesi gibi faydaları çoktur. Yüzleri güzelleştirme, hayatı koruma
ve hayata nefes verme gibi özelliklerinin nihayeti yoktur.
Hak
Taâlâ, bulutları, içleri boş ve latif biçimde yaratmıştır. Onları, Mikail
aleyhisselamın yardımcıları havada toplayıp, yere yakın getirdikte; gökyüzünü
örtüp, kesif bir bulut olurlar. Hak Taâlâ, bulutların sevki için Ra'd adlı bir
küçük melek yaratıp, onu, Mikail aleyhisselama tâbi kılmıştır. Onun demirden
bir kırbacı vardır ki, kamçıyla bulutları develer gibi sevk eder. Vuruşunun
şiddetiyle kırbacından ateş çıkar ki, ona şimşek derler. Eğer o ateşin
kıvılcımı yere düşerse, ona yıldırım derler. O korkutucu gök gürültüsü, küçücük
bir melek olan Ra'd'ın sadasıdır ki, Hak'kı hamd ile tesbih eder. O, bulutları
yerlerine sevkedip gider. Nitekim Hak Taâlâ Kelam-ı Kadim'inde: "Gök
gürültüsü, Allah'ı hamd ile tesbih eder; melekler de Allah'dan korkarak tesbih
ederler," (13/13), buyurmuştur.
Hadis-i
şerifte vârif olmuştur ki, havada ortaya çıka yeşil ve kırmızı kavis Kuzah
kavsi değildir, zira Kuzah şeytanın namıdır. Belki o Allah'ın kavsidir ki,
rahmet alâmeti, kudret belirtisi ve bereket habercisidir.
Hak
Taâlâ, yeryüzüne komşu olan havayı, lâtif yaratmıştır. Ta ki yeryüzünde bulunan
yaratıklar onu, koklayarak teneffüs edip, hayat bularak yaşayalar. Bu havanın
üstünde duman, onun üstünde beyaz bulutlar, onun üstünde yağmur bulutları, onun
üstünde uça kuşlar yaratmıştır ki, kuşların ne yasaklanmış denizde yuvaları
vardır, ne yeryüzünde yuvaları vardır. Onlar ancak hava yerler, hava içerler;
havada uyurlar, havada çiftleşirler. Yumurtaları havadan düşerken, ruh bulup
yavru olur ve kanatları tamamlanana kadar, kuş olup uçana dek düşerler. Bundan
sonra da yukarı doğru uçup, hemcinslerine giderler. Bunların bulunduğu havanın
üstünde, kar ve dolu dağları, bunun üstünde yasaklanmış deniz, bunun üstünde
lâtif hava ve bunun üstünde yıldızlar denizini yaratmıştır. Güneş, ay ve
yıldızların nurları büyük ve şiddetli olup, onlarla bizim aramızda bulunan
lâtif hava, saf deniz, kar ve bulutlar az olduğundan büyük bir engel teşkil
etmez. Eğer, güneş ile yer arasıda bütün bunlar, bu kadarcık engel teşkil
etmeseydi, güneşin sıcağına asla tahammül olunmazdı.
Yedi
denizin, sekiz kaf dağının, yedi yerin ve her tabakanın sakinlerini, cehennemi
ve şedi tabakasını ve her bir tabakasında bulunanların, kıyamet şartlarının ve
kıyamet hallerinin, âlemin yok oluşunun ve mahşerin durumlarının yaratılış
keyfiyetini; beş madde ile beyan eder.
Birinci
Madde
Yedi denizi, dağları, yerleri ve cehennemi özet olarak bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak etmişlerdir ki: Hak
Taâlâ yerleri ve gökleri yaratmak murat eyledikte; daha önce anlattığımız yeşil
cevherlerin suyundan, cennetler ve hazineler altında kalan artığının saf ve
lâtifinden yedi göğü yaratıp, ondan kalan bulanık suyu ve tortuyu birbirine
vurmuştur. O zaman, bunun özü yüzüne çıkıp, dalgaları yükseldikte; o öz ve
dalgalarını dondurmuştur: Yerler ve dağlar olmuştur. Dağlar dahi yerin
direkleri olmuştur. Sonra Hak Taâlâ, bütün dağların damarını, yeri kuşatmış
olan kaf dağına bağlamıştır. Bir büyük meleği, zelzeleye müvekkil edip,
dağların damarlarını onun eline vermiştir. Şu halde Hak Taâlâ, bir yerin halkını
isyanlardan men ve yasak etmek murat eyledikte; o melek, Hak'kın emriyle o
yerin damarını hareket ettirir. Ta ki oranın halkı, o zelzeleden korkuyla
kendilerine gelip, Hak Taâlâya yöneleler ve itaatkâr olalar.
Bundan
sonra yedi denizi yaratmıştır ki, en küçüğü yerin çevresini, kaf dağının
ötesinden kuşatır. Onun nâmı bahr-i muhit olmuştur. Onun gerisindeki ikinci
denizdir ki, namı: Kaynes'tir. Onun ötesindeki üçüncü denizdir ki, nâmı:
Esam'dır. Onun ötesindeki dördüncü denizdir ki, nâmı: Muzlem'dir. onun ötesindeki beşinci denizdir
ki, nâmı: Mırmas'dır. Onun ötesindeki altıncı denizdir ki, nâmı: Sâkin'dir.
Onun ötesindeki yedinci denizdir ki, nâmı: Bâki'dir. Yedi denizin sonuncusu
odur. Bütün bu denizler, birbirini kuşatmıştır. her birinin eni beşyüz yıllık
yoldur. Hak Taâlâ, yeşil cevherin artığından her iki deniz arasında, ilk
denizle yerin çevresi arasında ve yedinci denizin ötesinde birer yeşil kaf dağı
yaratmıştır ki, sayıları sekize yetmiştir. Bu dağların her birinin eni beşyüz
yıllık yoldur. Bundan sonra Hak Taâlâ, kudretiyle, çadırla misali yedi dağı
üzerine yedi göğün kenarlarını kubbeler gibi koymuştur. Sekizinci kaf dağı ise,
dünya göğünün içinde, bahr-i muhit ile yer arasında hepsinden mücerre ve sade
kalmıştır. Hak Taâlâ o yeşil dağı, göğün içinden güneş ışığı, ay e yıldızların
nuruyla aydınlatıp, şuaları kaf dağından havaya aksettiğinden, renksiz hava
yeşil renk gösterip, halk bunu göğün rengi zannederler.
Hak
Taâlâ, yedi göğün her birisini, balıklar gibi binlerce çeşit yaratıkla dopdolu
etmiştir. Yedi göğün duvarı olan kaf dağının ötesinde bir büyük yılan
yaratmıştır. Yılan, büyük dağı halkı gibi kuşatıp, başını kuyruğu üzerine
koymuştur. Kıyamete dek Hak Taâlâ'ya yüksek savtıyle tesbih eder. Bu denizler
ortasında yedi yer, bir gemi gibi hareketli ve huzursuz iken, Hak Taâlâ bir
büyük melek tayin etmiştir ki, yerlerin etrafını kavrayıp, bir omuzu üzerinde
sâki kılmıştı. Sonra Hak Taâlâ, o meleğin ayağı sağlam dursun için yeşil
yakuttan bir büyük kare biçiminde kaya yaratmıştır ki; onun en üst düzeyinde
bin vâdi yaratıp, her birini bir deniz ile ve her denizi binlerce çeşit
yaratıkla doldurmuştur. Daha sonra Hak Taâlâ, o kayayı sabit tutmak içi bir
büyük kırmızı öküz yaratmıştır ki, onun kırkbin başı, kırkbin boynuzu, kırkbin
ayağı vardır. Her iki ayağı arası bir yıllık yoldur. Kayayı, boynuzları ve
sırtı üzerine yüklenmiştir. Bu öküzün adı: Liyunan'dır. Sonra Hak Taâlâ, onun
ayaklarını sabitleştirmek için bir büyük balık yaratmıştır ki, yedi deniz onun
ağzında bir damla gibidir. Sonra Hak Taâlâ, o balığın altında bir büyük deniz
yaratmıştır ki, büyük alık, bu büyük denizde sükûn ve karar etmiştir. Sonra Hak
Taâlâ, o denizi altıda, yedi tabaka cehennem yaratmıştır. O büyük deniz,
cehennem üzerinde sâkin olmuştur. Sonra Hak Taâlâ, yedi cehennemin altında sert
rüzgâr yaratmıştır ki, sair ve sakar (cehennemin iki tabakası) onun üzerinde karar
kılmıştır. Daha sonra Hak Taâlâ, o rüzgârın altında karanlık ve onun altında
pere yaratmıştır. Yaratıkların ilmi o perdeye dek yetmiştir. Mülkünü ve
mülkünde olanları Allah daha iyi bilir.
İkinci
Madde
Yedi
yerin durumlarını ve her tabakanın sâkinlerini, cehennemin yedi tabakasını ve
her birinin isimlerini ve oralarda bulunanları ayrıntılarıyla bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak etmişlerdir ki: Hak
Taâlâ, kudretiyle yerleri birbirinin altında yedi tabaka yaratmıştır. Her yerin
genişliği ve her iki yerin ara mesafesini beşyüz yıllık yol edip, hava ile dolu
eylemiştir. İlk tabakanın nâmı: Dimka'dır. Kısır rüzgâr gibi havası nâhoştur.
Onda bi çeşit yaratık vardır ki, Berşem nâmıyle meşhurdur. Onlara hem hesap,
hem azap vardır. İkinci tabakanın adı: Celde'dir. Onda cehennemlikler için
azabın he türlüsü hazırdır. Buranın kavminin ismi: Tamas'ıdr. Birbirlerini
yerler. Üçüncü tabakanın adı: Celde'dir. Onda cehennemlikler için azabın her
türlüsü hazırdır. Buranın kavminin ismi: Tamas'dır. Birbirlerini yerler. Üçüncü
tabakanın ismi: Arka'dır. Onda katır gibi akrepler vardır ki, kuyrukları
mızraklar benzeridir. Her birinin kuyruğunda üçyüz boğum vardır ki, öldürücü
zehir ile dolmuştur. Onun sakinleri bir hasis taifedir ki onlara: Kabes derler.
Onların yiyeceği toprak, içeceği rutubettir. Dördüncü tabakanın adı: Harba'dır.
Onda dağlar gibi ejderhalar vardır ki, kuyrukları uzun hurma ağacı gibidir. Eğer
birinin zehiri bahr-i muhite karışsa, denizdeki yaratıkların cümlesi helak olurlardı.
Onun sâkinlerine: Cülhan deler. Onların ne gözleri, ne ayakları vardır, ancak
iki kanatları vardır ki, uçarlar. Beşinci tabakanın adı: melsa'dır. Kavminin
adı: Muhtat'dır. Sayıları hesaba gelmez. Biribirlerini yerler. Orada kükürtten
dağlar gibi taşlar vardır ki, kâfirlerin boyunlarına bağlayıp, cehenneme
bırakırlar. Altıncı tabakanın adı: Siccin'dir. Cehennemliklerin amel defterleri
oradadır. Sakinlerine: Kutata derler. Cümlesi kuş şeklindedir. Lâkin elleri
adam eli gibi, kulakları öküz kulağı gibi, ayakları koyun ayağı gibidir. Onlar,
melekle gibidir; yemezler, içmezler, uyumazlar ve cinsî ilişkide bulunmazlar.
Daima Hak Taâlâ'ya ibadet ederler. Bir rivayette, ateşliklerin ruhları,
kıyamete kadar orada hapsolmuşlardır. Yedinci tabakanın adı: Ucba'dır. Kavminin
adı: Cüsum'dur. Cümlesi kısa boylu, siyah habeşli gibidir. Elleri ve ayakları,
yırtıcı hayvan pençesi gibidir. Ye'cüc ve Me'cüc'ü onlar helak etseler
gerektir. Halen, lânetlenmiş İblis, taraftarlarıyla onda sâkindir. Kendisi bir
taht üzerinde oturur. Yandaşları etrafında saf saf durup, her biri yeryüzünde
insanoğlunu sapıtmakla ettikleri fesat ve fitneleri, İblis'e arz ederler.
Onlardan her kimin şer ve fesadı çok ve büyük ise; İblis onu yanına alıp, sahte
övgüler düzüp, iltifat ederek yakınlarından sayar. Hak Taâlâ, Ümmet-i
Muhammed'i onların şerlerinden korusun. Âmin. Anlatılan bu yerin ortasında
karanlıktan bir perde vardır.
Bu
yedi tabaka yer, büyük bir meleğin omuzunda karar kılmıştır. Hak Taâlâ, yedi yeraltında
bulunan yeşil kaya, kırmızı öküz, büyük balık ve büyük denizden aşağıda kendi
haşmetinden yedi tabaka cehennem yaratmıştır ki, birbirinden aşağıdadır. Her
tabakanın arası beşyüz yıllık mesafedir. Cehennemin yedi kapısı vardır ki, her
birinin içinde ateşten yetmişbin dağ vardır. Her dağda ateşten yetmişbin vâdi
vardır. Her bir vâdide ateşten yetmişbin kale vardır. Her kalede ateşten
yetmişbin ev vardır. Her ev içinde ipler, sandıklar, tokmaklar, topuzlar,
zincirler, bukağılar, köpekler, yılanlar, zehirli akrepler, kaynar ve irinli sular,
zehir ve zakkum emsali bin türlü azap vardır. Onda kara yüzlü, gök gözlü zebani
melekleri vardır ki, cümlesi sağırdır ve onlarda merhamet duygusu
yaratılmamıştır. Öyle çoktur ki hesabı yoktur. Hak Taâlâ, zebanilere bir büyük
ve heybetli melek vekil etmiştir ki, ona Mâlik derler. Yedi cehennemin hâkimi
ve kapıcısı odur.
İlk
cehennemin adına: Cehennem derler ve azabı, ötekilerinden hafif, daha zariftir.
Bu, Muhammed Ümmetinin âsileri için yapılmıştır. İkinci tabakanın adı:
Sair'dir. Hıristiyanlar onda eserdir. Üçüncü tabakanın adı: sakar'dır.
Yahudiler için kararlaştırılmış ebedî duraktır. Dördüncü tabakanın adı:
Cahim'dir. Mürtedler ve şeytanlar için azabı elimdir. Beşinci tabakanın adı:
Hutame'dir. Gayya kuyusu ondadır. Ye'cüc, Me'cüc ve kâfirlerin yeridir. Altıncı
tabakanın adı: Leza'dir. Puta tapanlar, ateşe tapanlar ve sihirbazlar için
hazırdır. Yedinci tabaka ki, ta diptedir ve adı: Haviye'dir. O, mülhitleri,
zındıkları, yalancıları ve münafıkları kucaklayıcıdır. Onun ateşi, harareti,
azap ve şiddeti hepsinden üstündür. Cehennemin tabakalarının tümü, yedibin
tabakadan ziyadedir. (Allahım, bizi cehennem azabından koru; affınla ey
bağışlayıcı!)
Üçüncü
Madde
Âlem ağacının meyvesi olan Adem aleyhisselâmın ruhu,
cümleden önceyken, cümleden sonra ortaya çıkmasını ve cennete çıkmasını ve
oradan inmesini; zürriyetiyle yeryüzünün imaratını ve onun neslinden Habib-i
Ekrem Muhammed sallallahü taâlâ aleyhi ve sellem hazretlerinin doğuşunu, onun
şeriat ve efendiliğinin bâkî olduğunu bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak ile demişlerdir ki:
Hak Taâlâ, ruhlar âlemini yaratıp, ikibin yıl kadar müddetten sonra cesetler
âlemini dahi icat eyleyip, altı günde arş-ı âlâdan karanlık ve perdeye
varıncaya dek cümlenin tamamiyle nizamını vermiştir. Sonra kendisine yakın
melekleri arş-ı azamın ayağında iskân edip, korkan ve saf tutan melekler için
arşın çevresini mekân eylemiştir. Diğer kerim meleklerin mertebelerince her
zümresine belirli bir makam ihsan edip; bir sınıfını kürsüde, bir sınıfını
sidrede, bir sınıfını liva-yı hamd altında ve daha birçok sınıflarını cennette
huri ve gılmanlar ile iskân eylemiştir. Meleklerin nice bin sınıflarıyle
gökler, yerler, denizler ve cehennemler dolmuştur. Onları, yerlerde ve
denizlerde olan yaratıklarına hizmetçi kılmıştır. Cehenneme dolan melekler
zebaniler olmuştur. Mücerret ruhlar, bölük bölük askerler olup, gökleri ve
yerleri kuşatmış olan İsrafil'in surunun içinde, her zümre mertebesince
makamını bulmuştur. Çünkü Hak Taâlâ, gökleri ve yeri yarattığı gün, cisimler
âleminin her semtini arş-ı âlâdan en aşağı perdeye varıncaya dek melekler,
ruhlar, cisimler, yaratıklar ile dopdolu kılmıştır.
Bu
dünyayı dahi yani yeryüzünü hem çeşitli yaratıklardan hâli koymayıp, o vakitte
çıplak zeminin bütün vâdilerinde ve dağlarında darı bitirip, bütün yeryüzünü
iyice doldurdukta; kudretiyle bir tavus kuşu yaratıp, dünya dolusu darıyı ona
rızık etmiştir. Bundan sonra tavus kuşu, kendisine verilen rızkı yıllarca
yiyip, on adet vâdide darı kaldıkta; korkusundan günde on tanesini yerinden
kaldırırdı. Bir zaman sonra bir vâdi darı kalmıştır. Bu durumda kuş, günde bir
tane ile kanaat etmiştir. Ta ki, kendisine ayrılan rızık bittikte; kuşun eceli
gelmiştir. Bir kere fikrolunsa ki, bu köhne dünya ne zamandan beri bu nizamı
bulmuştur. Ve nelerden geri kalmıştır; akıl sahiplerine son derece ibret
levhası olmuştur. Bundan sonra Hak Taâlâ, hikmetiyle bu yeryüzünde renksiz ve
dumansız ateşten cinleri yaratıp, Mearic ismiyle dahi isimlendirmiştir. Mearic,
cinlerin babasıdır. Ondan eşini yaratıp, Mearice nâmıyle ad vermiştir. Onların
evlenmesinden cin taifesi doğup, nice yüzbin kabile vücuda gelmiştir.
Lanetlenmiş İblis, onlardan peyda olmuştur. Cin taifesi o derece çoğalmıştır
ki, yeryüzünü doldurmuştur. Onların aslî suretleri insan suretindedir. Melekler
gibi lâtif cisimli olduklarından, murat ettikleri suretlerde teşekkül ederler.
Onların zürriyeti çok olduğundan yeryüzüne sığmayıp, lânetlenmiş İblis,
çocuklarıyla dünya göğüne çıkıp, onda sakin olmuştur. Bütün cinler, gece ve
gündüz Allah Taâlâ'ya ibadet edip, asla âsi olmazlardı. Böylece yedibin sene
geçtikten sonra yeryüzünde kalanları, türlü bozgunculuklara ve kan dökmeye
başladılar. İtaatı terk edip, isyan işlediler. Bundan sonra Hak Taâlâ, her yüz
yılda bir kere kendilerinden peygamber gönderdikçe; onu helâk edip onikibin
senede yüzyirmi peygamber katletmişlerdir. Bundan sonra Hak Taâlâ, onlara
hışmedip, dünya göğünde sakin olan iblis'i çocuklarıyla yeryüzüne gönderip,
yerde olan cinleri bir yere topladıkta; gökten bir ateş inip; cümlesini
yakmıştır. "Gökten gönderdiği iblis soyunu denizlerdeki adalarda iskân
edip, İblis, Allah'a gayet itaatkâr ve boyun eğici olduğundan, onu yedinci göğe
kaldırmıştır. İblis, ilahî dergâhta makbul olmuş, Allah onu cennete sokmuştur.
Yeryüzü boş kalmasın için, dünya göğünden melekler indirip, iskân etmiştir.
Onlar da, hak Taâlâ'ya ibadetle meşgul olup, bin yıl dahi bu minval üzere
gitmiştir ki, cinlerin babası Mearic yaratılalıdan beri yılların sayısı
yirmibin yıla yetmiştir.
Bundan
sonra Hak Taâlâ, âlemin efendisi, insanların babası olan Hazreti Adem
aleyhisselamı yaratmak murat eyledikte; Azrail aleyhisselamı gönderip,
yeryüzündeki yedi iklimden toprak aldırmıştır. Cebrail aleyhisselamı gönderip,
o, kuru toprağı kırk gün yoğurmuştur. Bundan sonra Hak Taâlâ, o çamuru en güzel
biçim üzere Numan vâdisinin içinde şekillendirmiştir. Kendi ruhundan onun
başına üfleyip, yeryüzünde onu meleklerin secde yönü ve insanlara peygamber
etmiştir. Bütün melekler ona secde eyledikte; İblis, buna "hayır"
deyip, secde etmediği için lânetlenmişlerden ve kovulmuşlardan olmuştur.
Kıyamete kadar da mühlet almıştır. Sayısız zürriyetiyle Adem'in zürriyetine
tasalluta fırsat bulmuştur. İnsanoğlunun bedeninin her yerinden girip, damarlar
içinde kan gibi akıp, yoldan çıkarmaya çalışır. Lâkin hiç kimseyi cebren âsi ve
kâfir edemez. Ancak ibadetleri acı ve zor, günahları lezzetli ve kolay
göstermekle vesvese eder. Hak Taâlâ, cümlemizi onun şerrinden korusun. Amin!
Hak
Taâlâ, Adem peygamber aleyhisselamı yeryüzünde yarattıktan kırk yıl sonra onu
göklere kaldırıp, firdevs cennetine sokup, cennet elbiseleri giydirip, çok
nimetler ihsan etmiştir. Ona, bir nimeti verdikçe: "Bu nimetle kanaat eder
misin?" deyip, Adem aleyhisselama hitap etmiştir. O dahi: "Kâni
değilim ya Rabbi!" diye cevap vermiştir. Ta ki, Adem aleyhisselama bir
gaflet verip, sol kaburga kemiğinden Hazreti Havva anamızı yarattıkta; Adem,
gözünü açıp, görmüştür ki, yanında kendi benzeri bir sevimli insan oturmuştur.
Böylece onunla sohbet, ülfet ve vuslat hâsıl oldukta; Hak Taâlâ, yine hitap
edip buyurmuştur ki "Ey Adem! Bu nimetimle nicesin?" O dahi cevap
vermiştir ki: "Ya Rabbi! Hesapsız nimetinin denizine batmışımdır. Bu
nimetini, cümleden büyük bulmuşumdur. Bununla kanaat kılmışımdır. Çünkü Havva
ile sükûnet bulup, ülfetiyle ünsiyet kılıp, ondan kâm almışımdır. Bundan gayri
ikrama hacet kalmayıp, bu ihsanının şükür ve sürûruyla dolmuşumdur."
Bundan sonra Hak Taâlâ, ona: "Ey Adem! Havva ile cennetimde sâkin olup,
her nimetten lezzet alasınız. Ancak buğday ağacına yakın gelmeyesiniz. Ondan
yiyip, bana âsi olmayasınız," diye tenbih buyurmuştur. Bu minval üzere
hazreti Adem, Havva ile bin yıl kadar cennet safalarını sürmüşlerdir. Bundan
sonra Adem babamız, Havva anamızın sözüne uyup, buğday ağacından alıp, ikisi de
yedikte; Hak Taâlâ aleyhisselam, Hindistan'da yüksek bir dağ üzerine inmiştir.
İkiyüz yıl o dağda ağlayıp, tevbeye meşgul oldukta; tevbesi kabule yetmiştir.
Havva anamız dahi, adem babamızı isteyip ikiyüz yıllık hasretle Arafat dağı
üzerinde kavuşmak müyesser olmuştur.
İki
canibden ol iki müştak
İkisi
bile mübtela-yı firak
Birbirine
heman eriştiler
Ağlaşıp,
sarmaşıp, görüştüler.
Bundan
sonra Şam'a gelip, onda kalıp, Habil ve Kabil orada dünyaya gelip, yine
Hindistan'a gitmişlerdir. Ömürlerinin süresi ikibin sene oldukta; hazreti Adem
aleyhisselam Serendib adasında; ondan kırk yıl sonra hazreti Havva Cidde'de
vefat etmişlerdir.
Bundan
sonra Adem ile Havva'nın zürriyetleri yeryüzünü meskûn ve mamur etmişlerdir.
Hazreti Adem aleyhisselamın neslinden ice bin kimseler nübüvvete ermişlerdir.
Hazreti Adem'den altıbin sene geçtikte; Mekke-i Mükerreme'de hazreti İsmail
evladından, Kureyş Kabilesinden, Haşim Oğullarından Abdullah'ın sulbünden
Muhammed Mustafa sallallahü taâlâ aleyhi ve sellem hazretleri dünyaya gelip,
kırk sene velayet zevkiyle safalar sürmüştür. Kırkbir yaşında bütün insanlara
ve cinlere peygamber olup, onüç sene Mekke'de kâfirlerden cefalar görmüştür.
Mekke'de mağlûp iken, Medine'ye hicret etmiştir. Hicretin onuncu senesi Mekke’ye
gâlip gelip fethederek, yine Medine'ye gitmiştir. O seni Medine'de yaşı
altmışüç yıla yetmiştir. O sene de Medine'de vefat etmiştir. Bizim
Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem odur ki: Peygamberlerin sonuncusudur,
ondan sonra peygamber gelmez, şeriatı kıyamete dek bâkidir; ortadan
kaldırılmaz, değiştirilmez, hükümleri bozulmaz. Hicretten bu zamana gelinceye
dek ay senesine göre tarih, binyüz yetmişe, yetmiştir. (H. 1170 / M. 1756). Şu
halde zamanın sonu olup, dünyanın ömrü geçip gitmiştir. Kıyamet yakın olup;
edep, hayâ, sevgi, vefa, doğruluk ve safa yitmiş ve batmıştır. Zira ki
Peygamberimiz sallallahü taâlâ aleyhi ve sellem hazretlerinin haber verdiği
kıyamet şartlarının nicesi zuhur etmiştir. (Ey Allahım! Ahirzamanın fitnesinden
bizi koru. Bizi şehadet ve iman ile dünyadan çıkar; rahmetinle ey Rahman ve
Rahim olan Allah!)
Dördüncü
Madde
Kıyametin şartlarını, kıyametin alâmetlerini, surun
üfürülüşünü, zelzele ve insanların perişanlığını, yaratıkların helakini ve
göklerin harap olmasını bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, sadece muhaddisler ittifak etmişlerdir ki: Kıyametin
şartları ve kıyametin alâmetleri iki çeşittir. Biri gizli alâmetler, biri de
açık alâmetlerdir.
Gizli
alâmetler: İnsandan izzet, hürmet, muhabbet, şefkat, edep, hayâ, cömertlik,
ahde vefa, doğruluk, safa, dostluk, takva, şeriatın yürürlükten kalkması gibi.
Şehirlerde mescitlerin çoğalması ve cemaatin azalması, binaların yüksek olması,
elbiselerin incelmesi, kadınların ve çocukların hâkimiyeti ele geçirmesi,
kadınların erkekler, erkeklerin kadınlara benzemesi, homoseksüelliğin ve
kadınlar arasında seviciliğin yaygınlaşması, eşyanın bereketinin azalması,
akraba ziyaretinin ve şeriata uygun alış-verişin kesilmesi, kötülerin hürmet
görmesi, iyilerin hakir görülmesi, cariyelerin efendilerini doğurması, kan
dökülmesi, fısk ve fücurun artması ve kabirlerin süslenmesi gibi işlerdir ki,
bunlara kıyametin şartları dahi derler.
Açık alâmetler: Kıyametin açık alâmetleri ondur.
1-
Deccalın çıkışı.
2-
Üç gece üst üste ay tutulması.
3-
Üç sene boyunca yedi iklimde kıtlık olması.
4-
Büyük bir dumanın her tarafı kaplaması.
5-
İsa aleyhisselamın Şam'daki beyaz minare üzerine inip, Deccal'ı öldürerek,
Şeriat-ı Muhammediyye ile amel etmesi.
6-
Resul-ü Ekrem'in soyundan Mehdi çıkıp, kırk yıl adâlet üzere gidip, Hazreti İsa
aleyhisselamı bulması.
7-
Dâbbe-tül-Arz'ın vücuda gelmesi.
8-
Ye'cüc ve Me'cüc'ün İskender seddinden çıkarak, yedi iklimi istilâ etmesi.
9-
Hazreti İsa aleyhisselamın Mekke-i Mükerreme'ye gelip, buradan ahirete gitmesi;
bundan sonra da Kâbe'nin yıkılması.
10-
Güneşin batıdan doğup, orada dolanması.
Bu
şartların ve alâmetlerin ortaya çıkmasından sonra misk ve anber kokusu gibi
serin ve temiz rüzgâr esip, müminlerin ruhları bu rüzgârın tatlılığıyla çıkar.
Bundan sonra Kur'an-ı Kerim'in hükümleri yeryüzünden kalkıp, halkın cümlesi
cehalette kalır. Yüz yıl dahi öyle gider.
Müfessirler
dahi ittifak etmişlerdir ki: Bütün bunlardan sonra Hak Taâlâ, İsrafil
aleyhisselama suru üfürmekle emreder. Hemen o an surun narasının heybetinden
yedi gökte olan meleklerin ve yedi yerde olan yaratıkların cümlesi, kıyamet
koptu sanıp, yüzleri üzere düşüp, kendilerinden geçerler. Gökler ve yerler
titreyiş ve sarsıntıyla düşüp, yıldızlar dökülür. Saçlar, sakallar ağarıp,
hamileler doğurup, insanların cümlesi kendinden gidip, sarhoşlar misali
kalırlar. Bu, surun ilk üfürülüşüdür ki, ondan bu heybetleri alırlar. Kırk yıl
dahi bu minval üzere gider. Bundan sonra Hak Taâlâ, İsrafil aleyhisselama yine
sura üfürmekle emreder. Bunun üzerine o dahi ikinci üfleyişte suru öyle güçlü
üfler ki, şiddetinden bütün dağlar o demde düzlenerek yerlerinden kopup, havaya
çıkıp, atılmış pamuk gibi bulut olurlar. Yedi gök, pare pare olup, yeryüzüne su
gibi eriyip dökülürler. Denizlerin suyu kupkuru olup, güneş ve ayın ışığı
gidip, kapkara olurlar. Cihanı karanlık kaplayıp, arş-ı âlâdan aşağıların
aşağısına belki perde altına dek, her ne kadar yaratık ve melek varsa cümleten
helâk olup, fena bulurlar. Ancak Allah'a yakın meleklerden sekiz melek
kalırlar. Onlar; Cebrail, Mikail, Rıdvan ve Azrail'dir. Öteki dördü; arşın
taşıyıcılarıdır ki, birisi İsrafildir. Bundan sonra Azrail aleyhisselam, o yedi
meleğin dahi ruhlarını kabzeder. En son kendi ruhunu kabzederken bir çığlık
atar ki, narasının sadası gökleri geçip, yerlere gider.
Şu
halde her can, ölümü tadıp, yok olur. İki âlemde bir kimse kalmayıp, ancak
Celal ve ikram sahibi olan Allah Taâlâ kalır. Bu âlem, harap, boş, tenha virane
gibi, kırk yıl daha bu durum üzere kalır. (Allah sorar:) "Bugün mülk
kimindir? Ve kimse olmadığından yine kendisi: "Her şeye galip olan tek Allah'ın!"
(40/16) deyip, kendi kendisine cevap eder.
Beşinci
Madde
Surun üçüncü üfürülüşünü, ölülerin diriltilişini, cesetlerin
haşrini, amel defterlerini, hesabı, mizanı, sırat köprüsünü, arafı özet olarak
bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak etmişlerdir ki: Hak
Taâlâ, yeryüzünü şiddetli bir rüzgâr ile dümdüz edip, Şam sahrasının hizasında
mahşer yerini yüzbin yeryüzü kadar geniş eder. Arş altındaki hayat denizinden
kırk gün devamlı olarak insan menisi gibi bu dünyaya yağmur iner. Bütün yeryüzü
deniz gibi doldukta; çamur tabakasında toprak olan insan ve hayvan bedenlerinin
tümü, o yağmuru çekip, bütün parçaları bir yere gelip, her ceset evvelki
görünümünde olup, yeryüzünde bakla gibi biter. Her beden, kendi olgunluğuna
yeter. Sonra Hak Taâlâ, en son ölen sekiz meleği diriltip, İsrafil
aleyhisselama: "Suru üfle!" diye emreder. O dahi, üçüncü üfleyişi
öyle zarif ve lâtif üfler ki, surun içinde sakin olan ruhlar, o demde ufuklara
yayılıp, her can kendi kafesini bulur. Nasıl ki, koyun sürüsü içinde her kuzu
kendi anasını bilir; bunun gibi her can kendi cismini bilip ve bulup onunla
kalır. İlk ve son yaratıklar, melekler, huriler, insanlar, cinler, şeytanlar,
deniz hayvanları ve her hayvanları, bütün haşereler, kıyametin bir anında
tamamen ruh bulurlar ve mahşer yerine her taraftan toplanırlar. Peygamberlere,
velilere, âlimlere ve salihlere cennetten elbiseler ve buraklar gelip; giyip ve
binip, arşın gölgesine gidip, minber ve kürsüler üzerinde rahat ve selametle
otururlar. Geri kalan yaratıkların cümlesi, aç, susuz, başları açık, çıplak,
yalınayak yürüyerek, düşe kalka arasat meydanına gelip, mahşer yerinde
haşrolurlar. Sıklaşıp, ayak üzerinde dururlar. Tepelerine güneş, bir mil
miktarı yakın olup, hararetten çok ter dökerler. Kimi topuğuna, kimi dizine,
kimi göğsüne, kimi boğazına dek ter içinde kalırlar. Niceleri ter denizinde
gömülürler.
Cehennemi,
yeraltından mahşer meydanına yetmişbin saf zebaniler getirirler. Mahşer halkını,
halka gibi kuşatırlar. Mahşer halkı, ellibin yıl kadar hesabı beklemekle o
halde sıkıntı içinde kalırlar. Dünyada, Kiramen kâtibin; yazdığı amel
defterlerini sahiplerine verirler. Müminlere ve itaatli olanlara sağdan,
kâfirlere ve bozgunculara soldan verirleri. Hak Taâlâ, bütün yaratıklarına
orada vasıtasız kelam söyler. Kıyametin bir anında hepsinin hesabını görüp;
kimine hitap, kimine itap eyler. Hak Taâlâ, mazlumun hakkını zâlimden alıp,
zâlimin hasenâtı varsa mazluma verir; yoksa mazlumun günahlarını zâlime yükler.
Hesaptan sonra hayvanları toprak eder. Kâfirler, hayvanlara gıpta edip, keşke
biz de toprak olaydık, derler.
Mahşer
yerinde, iki direk üzerinde, bir büyük terazi kurulur ki, her bir direğinin
uzunluğu beşyüz yıllık yoldur. Her kefesi yeryüzü kadar boldur. Bu terazi ile
mahşer gününde iyilikleri ve kötülükleri ölçerler. İyilikleri ağır gelenler
cennete, kötülükleri ağır gelenler cehenneme giderler. Meğerki Hak Taâlâ
keremiyle kulunu affeyleye veya peygamberlerden veya velilerden veya âlimlerden
veya salihlerden şefaat erişe: Eğer imanla vefat eylemiş ise... Zira ki
dünyadan imansız gidenlere cennet, mağfiret ve şefaat olmaz ve hiç bir şekilde
cehennemden kurtuluş bulmaz. Eğer iman ile gidip, günahları ağır gelip,
mağfiret veya şefaat erişmedi ise; o, günahı kadar cehennemde yanıp, ondan sonra
cennete gider. Zerre kadar iman ile giden elbette cehennemden çıkıp huzura
erer.
Sırat
köprüsü, kıldan ince kılıçtan keskindir. Uzunluğu üçbin yıllık yoldur. Bin yıl
yokuş, bin yıl düz, bin yıl iniş yoldur. O, cehennem üzerine kurulup, mahşer
halkının cümlesi onun üzerinden geçip giderler. Kimi şimşek gibi, kimi ok gibi,
kimi seğirtir at gibi, geçerler. Kimi günahlarını yüklenmiş yürür, kimi
cehenneme düşüp yanar. Cehennem ise feryat eder ki: "Ey mümin! Tez geç ki
hakikatte senin nurun, benim ateşimi söndürmüştür." Şu halde müminler
selametle sıratı geçerler. Kevser havuzundan içerler. Onda yıkanıp, ayıp ve
noksanlarını tekmil ederler. Cennete girip, herkes mertebesince makamını bulur.
Ebediyyen onda zevk ve safa ile kalır. Zira ki cennetlikler, çeşitli nimetlerden
zevk alırlar. Mevla'ya kavuşmakla mest ve hayran olurlar. Gözler görmeyip,
kulaklar işitmeyip, hatırlara gelmeyen devletler bulurlar.
Cennetle
cehennemin arasında kale duvarı misali burç ve mazgalları yüksek bir büyük sur
vardır ki, yüksekliği beşyüz yıllık mesafedir. Genişliği nihayetsiz, yapısı
renkli cevherlerle süslüdür. Ona araf adı verirler. Deliler, müşriklerin
çocukları onun üzerinde kalırlar. Cennet semtine bakıp, oradakileri nimetlenmiş
gördükte; arzu ile mahzun olurlar. Cehennem semtine bakıp, oradakileri azapta
gördükçe, kendi selametleriyle mesrur ve şükredici olurlar. Araftakiler, bir
rivayette ebediyyen onda karar edip, kâh mahzun, kâh sevinç ile kalırlar. (Ey
Allahım! Ey günahları örtücü! Bizi cehennem ateşinden koru. Bizi, iyilerle
beraber cennete koy, âhirette cemalini görmeyi nasip eyle. Seçilmiş Habib'inin
hürmetine bizi orada karar kıldır. Âmin. Ey affedici!)
Tenbih:
Unutulmamalı
ki, buraya gelinceye değin yazılan satırların cümlesi, dini işlerden olmakla;
bunların hepsini kesin tasdik ve iman ile inanmak, hepimize çok mühim ve çok
gereklidir. Zira ki, bunlar din işlerinden, din usulündendir. Bunları, aklî
delillerle kıyas etmek caiz değildir. Zira ki, insan aklı, bunları idrak
etmekten yoksun ve âcizdir.
Ancak
bizim en yüksek arzumuz olan Mevla'ya kavuşmak için kudretinin büyüklüğünü
fikretmeye ve düşünmeye işaret ve müjde olan Kur'an âyetleri ve Peygamber
hadisleri ölçüsünce; âlemin tasviri, bu miktarca açıklama ile bunda
yetinilmiştir. Lâkin âlimlerin ileri gelenlerinden ve velilerin büyüklerinden
olan araştırıcıların lideri, tedkikçilerin senedi Mevlana Seyyid Şerif (Allah'ın
rahmeti onun üzerine olsun) hazretleri: "Astronomi ilmi, göklerin ve yerin
yaratılışını düşünenler için en büyük Sanatkâr olan Allah'ı tanımakta ne güzel
yardımcıdır!" buyurduğu için ve bütün ilimleri kendisinde toplayan,
bitmeyen feyz kaynağı İmam-ı Gazali (Allah'ın rahmeti ona olsun) hazretleri:
"Astronomi ve anatomi ilimlerini bilmeyen, Allah'ı tanımakta acze
düşer," buyurup, anatomi ve astronomi bilginlerini duyurduğu için bir
miktar âlemin astronomik yapısından ve bir miktar insan anatomisinden dahi
yazılıp, açıklanmak münasip görülmüştür. Ta ki, mütalaasıyla acze düşme
durumundan uzaklaşıp, cehalet zindanından çıkasın. İlim ve hikmet mahfeline
girip, bilginler zümresine giresin. Hikmetin özüne hulül edip, hakikatın
zirvesine yükselesin. Eşyanın hakikatına vâkıf olup, mânânın inceliklerini
bilesin. Cihanın sırlarına muttali olup, âlemin durumlarını olduğu gibi
bilesin. Kendini tanıma olgunluğuna erip, ondan Allah'ı tanıma devletini
bulasın.
(Ey
vacib'ül-vücud olan Allah'ım! Ey hayırlar verici! Rahmetinin nurlarını
üzerimize saç! Seni kemaliyle tanımakta bize kolaylık ver. Sen münezzehsin ey Allah'ım!
Senin öğrettiğinden başkasını biz bilemeyiz, senin anlattığından başkasını
anlayamayız. Senin ilham ettiğinden başka marifetimiz yoktur. Sen, âlimsin,
hakimsin, vecedsin, kerimsin, raufsun, rahimsin. Âmin! Ey rahmetiyle yardımcı,
ey bağışlayıcıların en bağışlayıcısı!)
ÂLEM-İ
LÂHUT LA HALA VELA MELA
1-
Yerin altı
2-
Arş-ı azam
3-
Arşın taşıyıcılarının makamı
4-
Arş-ı azamın sütunlarının sonu
5-
Kürsünün sütunlarının sonu
6-
Ceberût âlemi
7-
Kürsü
8-
Ruhlar âlemi
9-
Melekler âlemi
10-
İsrafil'in suru
11-
Sidre-i münteha
12-
Kalem
13-
Tuba ağacı
14-
Levh-i mahfuz
15-
Liva-yı hamd
16-
Cennetin kapıları
17-
Melek perdeleri
18-
Alevli deniz
19-
Yayılmış deniz
20-
Taksim edilmiş rızıklar denizi
21-
Nimetler denizi
22-
Kamkam denizi
23-
Hayat denizi
24-
Yedi gök
25-
Gündüz cevheri
26-
Gece cevheri
27-
Beyt-i mamur
28-
Yasaklanmış deniz
29-
Dolu ve kar dağlar
30-
Bulutlar
31-
Kâbe
32- Kafdağı
33-
Yedi yerin taşıyıcısı meleğin mekânı
34-
Yeşil kaya
35-
Kırmızı öküz
36-
Balık ve deniz
37-
Sırat köprüsü
38-
Surun içinde ikinci berzah
39-
Cehennemin kapıları
40-
Katran kazanı
41-
Zakkum ağacı
42-
Birinci berzahın dibi
43-
İkinci berzahın dibi
44-
Veyl vâdisi
45-
Karanlık ve perde
ÂLEM-İ LÂHUT LA HALA VELA MELA
1-
Yerin altı
2-
Arş-ı azam
3-
Arşın taşıyıcılarının makamı
4-
Arş-ı azamın sütunlarının sonu
5-
Kürsünün sütunlarının sonu
6-
Ceberût âlemi
7-
Kürsü
8-
Ruhlar âlemi
9-
Melekler âlemi
10-
İsrafil'in sonu
11-
Sidre-i münteha
12-
Tuba ağacı
13-
Kalem
14-
Levh-i mahfuz
15-
Hamd dağı
16-
Cennetlerin kapıları
17-
Arafat suru (delilerin ve müşriklerin çocuklarının yeri)
18-
Peygamber aleyhisselamın havzı
19-
Cennet yolu
20-
Sırat köprüsü
21-
Yokuş
22-
Düzlük
23-
İniş
24-
Sırat köprüsünün sonu
25-
Cehennem kapıları
26-
Zakkum ağacı
27-
Katran kazanı
28-
Cehennemin tabakaları
29-
Gayya kuyusu
30-
Veyl vâdisi
31-
Güneş
32- Liva-yı
hamd
33-
Mahşer yeri
34-
Makam-ı Mahmud
35-
Peygamberlerin minberleri
36- Âlimlerin
kürsüleri
37-
Amellerin terazisi
38-
Amel defterleri
39-
Sırat köprüsü
Yüzeyleriyle
kâinatın aynası olan âlemlerin, yaratılış tertibini; cihanın arazlarının ve
cevherlerinin mahiyet ve keyfiyetini; özlerin ve eşyanın şekil ve durumlarını;
esaslar ve cisimler âleminin görüntü ve hikmetini; canlıların, bileşiklerin ve
unsurların bozuşum ve oluşumunu, hakimane üç babla belirtir ve beyan eder.
Âlemlerin
yaratılış tertibini; cihanın cevher ve arazlarının mahiyet ve keyfiyetini,
İslâm filozoflarının aklî delillerle buldukları üzere üç bölüm ile tafsil eder.
Vacib'ül-vücud
olan Allah'ı ispat edip, varlıkları mümkün olan cevherleri ve arazları kısaca
üç madde ile açıklar.
Birinci
Madde
Vacib'ül-vücud Allah Taâlâ hazretlerini aklî delillerle
ispat edip onun eşyaya yakın olup; onlara ürünmüş olmadığını âlimlerin
bulduklarını bildirir.
Ey aziz,
malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Allah'dan başka bütün varlıklara
âlem adı verilir. Allah'ın zatı cümleden ayrı ve mücerrettir. Nitekim Hak Taâlâ,
Kelam-ı Kadim'indi buyurmuştur: "Allah, göklerin ve yerin nurudur. Müminin
kalbinde nurunun sıfatı: Sanki bir hücre ki, içinde bir lamba var; lamba da
cam bir mahfaza içinde, o cam mahfaza sanki incimsi bir yıldız. Bu lamba,
güneşin doğuşunda ve batışında gölgeye düşmeyen mübarek bir zeytin ağacının
yağından tutuşturulur. Bu öyle bir yağdır ki, neredeyse ateş dokunmaz da
aydınlık verecek. Bu aydınlık, nur üstüne nurdur. Allah dilediği kimseyi nuruna
kavuşturur. Allah insanlara böyle misaller verir. Allah, her şeyi bilir."
(24/35)
Özlerin
keyfiyeti ve eşyanın mahiyeti inceden inceye araştırılıp, düşünülse;
varlıkların durumları, kâinatın hal ve hareketleri basiret gözüyle mütalaa
kılınsa, âlemin bütün parçalarının Allah'ın sanatıyle sonradan olduğuna sağlam
bir aklın delillerinin şehadet etmesi kaçınılmaz bir iştir. Nitekim Hak Taâlâ
buyurmuştur: "Allah, gökleri ve yeri üstün ir hikmetle yarattı. Size şekil
verdi ve şekillerinizi güzel yaptı. Nihayet dönüş O'nadır." (64/3) O
varlığı mutlak olanın cömertliğiyle varlığı mümkün olanlar var olmuş, onunla
ayaktadır. Her nesne fâni, o, bâki ve ayaktadır. Nitekim kendi Kitab'ında
buyurmuştur: "Onun zatından başka her şey yokluğa mahkûmdur. Hüküm ancak
onundur; hep ona döndürüleceksiniz." (28/88). O Kâdir ve Hakîm olan Allah'ın
hikmet ve kudretinin eserleri, âlemin ufuklarında ve nefislerde, görecek gözü
olanların gözüne cihanı aydınlatan güneşten daha parlak olarak çarpar. Nitekim
Kur'an-ı Kerim'de buyurmuştur: "İleride biz, onlara, hem yeryüzü
etrafında, hem bizzat nefislerinde âyetlerimizi öyle göstereceğiz ki, nihayet
peygamberin söylediği şeyin hak olduğu kendilerine zahir olacaktır. Rabbinin
her şeye şahit olması yetmez mi?" (41/53). O benzersiz sanatkârın sanat ve
icadının sırlarını görünen ve görünmeyen âlemde müşahede, âriflere gün gibi
ortadadır, apaçıktır. Nitekim Hak Taâlâ, Kelam-I Kadim'inde buyurmuştur:
"Yeryüzünde de gerçekten tasdik edenler için birçok ibretler var.
Nefislerinizde de birçok âlametler var. Hâlâ görmeyecek misiniz?"
(51/20-21)
Havadaki
zerreler, dağlar, taşlar, yağmur damlaları, denizler ve ırmaklar, belki dönen
feleklerin her parçası, gezegenler, unsurlar, bileşikler ve her ne ki var,
cümlesi, gece ve gündüzün her anında, o tek, bağışlayıcı, affedici olan Hak
Taâlâ hazretlerine senâ edici olup, onun birliğini açığa çıkarmak ve bildirmek
için her biri bir lisandır. Nitekim Hak Taâlâ, Nazm-ı Kerim'inde buyurmuştur:
"Yedi gök ve yer, bunların içinde bulunanlar, Allah'ı tesbih ederler. Hiç
bir varlık yoktur ki, onu hamd ile tesbih etmesin. Fakat siz, onların tesbihini
anlamazsınız. O, gerçekten halîmdir, yargılayıcıdır." (17/44). Belki cihanın
zerreleri, o parlak güneşin varlığının gölgesinde var olmak için hisselerini
almışlardır. Cümlesi, Allah'ın cemalinin nurunu göstermek için basiret
sahiplerine saf ve parlak aynalardır. Nitekim Allah, Furkan-ı Mübin'inde
buyurmuştur ki: "Doğu da, batı da Allah'ındır. Hangi tarafa yönelirseniz,
orası Allah'a ibadet yönüdür. Şüphesiz ki Allah'ın mağfireti geniştir, o her
şeyi bilendir." (2/115)
İslâm
filozoflarının hepsinin, din âlimlerinin de çoğunun kesin ve isabetli görüşleri
böyledir ki: O bir şey ki varlığı gereklidir, ona "vacib'ül-vücud"
derler. Her ne ki yok olması lâzımdır, ona "münteni'ül-vücut /
olamazdı" derler. Her nesne ki ne varlığı lâzım olur, ne yokluğu lüzum
bulur, ona "mümkün'ül-vücut / varlığı lâzım olur, ne yokluğu lüzum bulur,
ona "mümkün'ül vücud / varlığı mümkün" adı verirler. O halde her şey
ki mevcuttur: Ya varlığı lüzumludur veya varlığı mümkündür. Zira ki, var olan,
var olduğu için vardır; kendi varlığı için ya başkasına muhtaçtır ya muhtaç
değildir.
İkinci
Madde
Varlığı
mümkün olan beş cevheri özet olarak bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Varlığı mümkün olan nesne,
eğer varlığının devamında değişikliğe uğramazsa; ona, cevher derler. Eğer
değişikliğe uğrarsa; ona, araz derler. Zira ki, varlık başkadır, varlığın
devamı başkadır. Nitekim görürsün ki, iki şahıs var olmakta müşterektir derler.
Lâkin birinin bekâsı yüzyıla dek varır, birinin bekâsı on yıldan ziyade kalmaz.
O halde varlığın devamı, varlıktan başkadır, bunlar aynı olmaz. Bütün
olabilirler ya cevherdir veya arazdır. Zira ki, bir nesne bir nesneye ya
karışıp ona geçer ya geçmez. Eğer karışır ve geçerse o, araz, öteki cevher
adını alır. Eğer her ikisi de birbirine muhtaç olurlar karışmazlarsa, bu duruma
kaos ve bu hale cismî benzerlik veya nevî benzerlik derler. Eğer ihtiyaç bir
taraftan olup, ancak araz cevhere muhtaç olursa, o cevhere mevzu (yapıntı),
ötekine de araz (ilinek) derler. O halde araz, mevzuda var olan nesnedir:
Renkler gibi. Eğer araz ve cevher bileşimine uğrarsa ona: Tabii cisim derler
Eğer araz ve cevher birleşmeyip, isimlere tedbir ve tasarrufla bağlı
olmazlarsa, ona: İnsanî nefs veya atmosferik nefs derler.
Cevherler
beş kısımdır ki; biri heyula (kaos), biri cismî suret, biri tabii cisimdir. Bu
üç cevher birbirine yakındır. Öteki ikisi dahi birbirinden farklıdır ki: Biri
nefs ve biri akıldır. Eğer akıl, onunla zatı gerekli olanın arasında vâsıta
olmadıysa ona: İlk akıl derler ve külli akıl dahi derler. Eğer aklın altında
başka akıl olmadıysa ona: Aşır akıl, fakat akıl derler. Eğer aklın iki yönünde
akıllar olduysa ona: Mutavassıt (aracı) akıl derler. Akılların en şereflisi ve
en lâtifi küllî akıldır ve ona yakın olan akıllardır.
Eğer
nefs, basit cisimlerde mutasarrıf olduysa ona: Feleki (atmosferik) nefs, unsurî
nefs derler. Eğer nefs, bileşik cisimlerde mutasarrıf olup, onlara gelişme ve
büyüme sağlamıyorsa, o cisimlere: maden derler. Altın, gümüş, la'l ve taş gibi.
Eğer nefs, bileşik cisimlerde büyüme ve gelişme sağladıysa, lâkin hareket vermedi
ise, o cisimlere: bitki derler. Otlar, çiçekler, ağaçlar, meyveler gibi. Eğer
nefs, bileşik cisimlere hem büyüme ve gelişme, hem his ve hareket bahşedip,
konuşma vermediyse, ona: Konuşmayan hayvan derler. Davarlar, atlar, vahşi
hayvanlar ve kuşlar gibi. Eğer konuşma dahi bahşederse, ona: İnsan derler ki,
varlığın zübdesi, her mevcudun hülasası odur. Cihan ağacının meyvesi ve
kâinatın tamamlayıcısı odur. Şu halde nefs, her mertebede başka bir isimle
isimlendirilir. Cansız cisimlerde ona: Tabii nefs, bitkilerde: Nebatî nefs,
hayvanlarda: Hayvanî nefs, insanda: İnsâni nefs ve konuşan nefs derler. Nefs,
bu mertebelerde cümleye tamamıyle tasallut edip, tamamıyle mutasarrıf olur.
Cisim,
tabii bir cevherdir ki, onun zatında cisimlerin boyutları, yani uzunluk, genişlik
ve derinlik, dik açılar üzere bölmek şartıyla farz olunarak ölçmek mümkün ola.
Cisim ise, ya basit olar veya bileşik olur. Basit cisim odur ki, onun
parçalarıyle aslı benzer olur. Yani suretleri ve tabiatları muhtelif olan
cisimler bölünmeyip, onun tabiatı bir ola ki, o tabiattan çıkan şey, tek yol
üzere çıka. Basit cisim, ya ulvidir veya süflidir. Ulvi dahi ya ışıklıdır veya
ışıksızdır.
Bil
ol kâinatı akl ve candır
Bu
hissolunan nüh felek-i gerdandır
Pes
nar ü hava ve hab ü hâk erkândır
Madenle
nebat ve hayvan ve insandır
Üçüncü
Madde
Varlığı
mümkün olan arazların dokuz kısmını kısaca bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Mevzuda (yapıntı) mevcut olan
arazlar dokuz kısımdır. Kem, keyfe, eyne, metâ, izafet, malk, va', fiil ve
infialdir.
1-
Kem (nicelik): O nesnedir ki, zatında eşitliği ve eşitsizliği kabul ede. Bu, ya
ayrıdır ki; nokta ve sayıdır. Veya zatı karar eden bitişiktir ki; çizgi, yüzey
ve hacimdir. Veya zatı karar etmeyen bitişiktir ki; zamandır.
2-
Keyfe (nitelik), eşyada heyettir ki, zatına bölünme ve nispet iktiza etmeyip duygusal
niteliklere ve kuvvetlere bölünür. Balın tatlılığı, deniz suyunun tuzluluğu
gibi. Veya kuvvetli olmayanlara bölünür. Utanmanın kızartısı, korkmanın
sarartısı gibi. Keyfiyetler, nefsanîden yana bölünür. İlk yaratılışta ilim ve
yazmak gibi Keyfiyetler, istidadiyeden yana bölünür. Sertlik ve yumuşaklık
gibi. Kemmiyetlere özgü olan keyfiyetten yana bölünür. Üçgen ve dörtgen gibi.
Satıhtan yana bölünür. Teklik ve çiftlik gibi. Adetten yana bölünür.
3-
Metâ (ne zaman), bir keyfiyettir ki, eşyaya zamanda bulundukları için hâsıl
olur.
4-
Eyne (nerede), bir keyfiyettir ki, eşyaya mekânda bulunmaları sebebiyle hâsıl
olur.
5-
İzafet (bağlılık), bir keyfiyettir ki, nispette tekrar edilmiştir. Babalar ve
oğullar gibi.
6-
Mülk, bir keyfiyettir ki, eşyaya hâsıl olur; onları bir nesne kuşatıp,
intikalleri müntakil olmak sebebiyle bu keyfiyet bulunur. İnsanın sarıklı ve
gömlekli olduğu gibi.
7-
Vaz', bir heyettir ki, eşyaya hâsıl olur. Bir nesne parçalarının bazısını
bazısına nispeti sebebiyle ve dış işlere nispetleri sebebiyle o heyet bulunur.
Kalkmak ve oturmak gibi.
8-
Fiil, bir keyfiyettir ki, eşyanın tesirleri sebebiyle onlara o keyfiyet hâsıl
olur. Kesici gibi, mademki keser.
9-
İnfial; bir keyfiyettir ki, eşyaya hâsıl olur, onlar başkasından
etkilenmemeleriyle o keyfiyet bulunur. Isıtıcı gibi, mademki ısıtır.
Beş
cevheri, bir cevher sayıp, dokuz araza eklemişler ve böylece toplamına "on
makulât" demişler. Cevher, kendi zatıyle kaim ve sabittir. Araz ise cevher
ile kaim ve onu sıfatlandırandır. Bütün âlem, parçalarının tümüyle on
makulâttan bileşik tek bir cisimdir. Cümlesi lisan-ı halle Allah Taâlâ'nın
birliğine ve varlığına nâtık ve şâhittir. On makulâtı, bu beytimiz içine
almaktadır ve hep buna aittir.
Cevheri
bil kem ve keyfe ondan izafetle metâ
Vaz'
ve eyne ve mülk ve yefalü yenfaildir ey fetâ
Feleklerin, nefslerin ve akılların ortaya çıkmasındaki
tertibi; tabiatların mertebelerini; özlerin değişimini; ateş, hava, su ve
toprağın dönüşümlerinin delillerini; maden, bitki, hayvan ve insanın doğuşunu
ve bunların arasında aracı olanı; ruhların geldikleri ve gittikleri yeri;
bedenlerin devranının keyfiyetini dört madde ile hakîmâne beyan eder.
Birinci
Madde
Feleklerin,
nefslerin ve akılların ortaya çıkışındaki tertibi; dört unsurdan çıkan dört
keyfiyeti bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Hak Taâlâ bütün eşyalardan
önce küllî aklı icat ve mevcut etmiştir. Buna: İlk akıl, ilk cevher dahi
derler. Hak Taâlâ, bütün eşyalardan önce küllî aklı icat ve mevcut etmiştir.
Buna: İl akıl, ilk cevher dahi derler. Hak Taâlâ bu akla üç bilgi bahşetmiştir
ki; biri Hak'kı tanımaktır, biri kendini
(nefsini) bilmektir, biri ihtiyacını bilmektir ki bununla mevla'sına muhtaç
olduğunu bilmiştir. Bu üç bilginin her birinden başka bir nesne vücuda
gelmiştir. Zira ki, tekten tek çıkagelmiştir. Hak'kı tanımaktan bir akıl dahi
peyda olmuştur ki, ona: İkinci akıl derler. Nefsi bilmekten bir nefs dahi
mevcut olmuştur ki, ona: Külli nefs derler. İhtiyacı bilmekten bir cisim ortaya
çıkmıştır ki, ona: En büyük felek, atlas feleği, feleklerin feleği, yönlerin
sınırlayıcısı ve külli cisim dahi derler. Bu feleğin aklı, ikinci akıldır;
nefsi, külli nefstir. Ama ikinci akıldan dahi şu üç bilgi ortaya çıkmıştır ki;
Hak'kı tanımak, nefsi bilmek, ihtiyacı bilmek... Hak'kı tanımaktan bir üçüncü
akıl, nefsi bilmekten ikinci nefs, ihtiyacı bilmekten ikinci bir felek sâdır
olmuştur. Buna burçların feleği, sabit yıldızların feleği dahi derler. Bu
feleğin aklı üçüncü akıl, nefi ikinci nefstir. Fakat üçüncü akıldan hem bu üç
bilgi vücuda gelip, yine bu tertip üzere, başka bir akıl, başka bir nefs ve
başka bir cisim ortaya çıkmıştır ki, ta dokuz mertebeye dek bu ilk akıldan
dokuz akıl, dokuz nefs ve dokuz felek sâdır olmuştur ki: Bu dokuz akıl
feleklerin akıllarıdır, bu dokuz nefs feleklerin nefsleridir.
Yedi
felekten her bir feleğin bir aklı, bir nefsi ve bir cismi vardır. Ama büyük
felek hepsinden yüksek ve hepsini kuşatmış bir basit cisimdir. Onun içinde
burçlar feleğidir ki, bütün sabit yıldızlar ondadır. Onun içinde zühaldir
(satürn) ki onda zühalden başka yıldız yoktur. Onun içinde müşteri (jüpiter)
feleğidir ki buna mahsustur. Onun altında merih feleğidir ki, onda bir odur.
Onun altında güneş feleğidir ki, onda bir o sultandır. Onun altında zühre
(venüs) feleğidir ki onda bir odur. Onun altında utarit (merkür) feleğidir ki o
felekte, bu o yıldızdır. Onun içinde ay feleğidir ki, onda aydan başka bir
nesne yoktur. Ona, dünya göğü adını verirler. Onun aklına: Aşır akıl, faal
akıl, feyyaz akıl derler. Onun nefsine: Vahib'ül-sur, tabiat-ı mutlaka derler.
Bunların kaynaşmasından, ay feleğinin altında dört unsur -ki ateş, hava, su ve
topraktır- bu tertip üzere hâsıl olmuştur. Unsurlar da, dört keyfiyet -ki
sıcaklık, soğukluk, yaşlık, kuruluktur- vücut bulmuştur. Unsurların
kaynaşmasından dahi üç bileşik -ki maden, bitki, hayvandır- vücuda gelmiştir.
Hayvan cinsinin en şereflisi insan nevî olmuştur. Kâinatın ortaya çıkışı
insanda son bulmuştur, varlık dairesi onunla tamam olmuştur. İnsan, cihan ağacının
meyvesi olduğu için hepsinden sonra vücuda gelmiştir. O halde devranın hülasası
insan olmuştur.
İkinci
Madde
Dört
unsurun mertebe ve tabiatlerini ve birbirine çevrilmelerini ve dönüşmelerini
bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, filozoflar ve astronomlar söz birliği etmişlerdir ki: Ay
feleğinin altında, ateş küresidir. Onun altında hava küresidir. Onun altıda su
küresidir. Onun altında toprak küresidir ki, hepsinden aşağı ve sudan ağırdır.
Ateş
tabakasının havanın üstünde olduğuna delil odur ki, ateş dumanıyle yukarılara
gidip müşahede olunduğu gibi aslında meyl eder ve döner. Hava tabakasının suyun
üstünde olduğuna delil odur ki, eğer bir hava dolu balonu su havuzunun dibine
götürseler, suyun altında durmayıp, üstüne çıkar. Su tabakasının toprağın
üstünde olduğuna delil odur ki, eğer bir taşı veya bir demiri suyun üstüne
koysalar, suyun üstünde durmayıp aslına meyl ile dibine iner. Çünkü toprak
suyun altındadır. Bütün eşyanın da altındadır.
Kendi
tabakalarında duran dört unsur, birbirine yavaş yavaş değişirler. Nitekim ateş,
günlerin geçmesiyle ateş suretini terk edip, hava suretine girerek, ateş havaya
çevrilir. Hava dahi, yavaş yavaş hava suretini terk edip su suretine girer,
hava su olur. Su dahi yavaş yavaş toprak suretini tutup, su toprak olur. Toprak
dahi ateş suretine girip, toprak ateş olur. Bu yolla ve tersiyle dört unsur,
bir suretten bir surete döner, sonunda yine kendi suretlerine geçerler. Bu
unsurların suret değiştirmesine istihale (başkalaşım) derler.
Ateşin
tabiatı kuru ve sıcaktır. Havanın tabiatı sıcak ve rutubetlidir. Suyun tabiatı
yaş ve soğuktur. Toprağın tabiatı soğuk ve urudur. Şüphe yoktur ki, ateş hava
ile sıcaklıkta müşterektir. Hava su ile rutubette müşterektir. Su toprak ile
soğuklukta müşterektir. Toprak ateş ile kurulukta müşterektir. O halde ateşin
kuruluğu, havanın rutubetine dönse, ateş sıcak ve rutubetli olup havaya
çevrilir. Havanın sıcaklığı suyun soğukluğuna bürünse hava rutubetli ve soğuk
olup suya döner. Suyun rutubeti toprağın kuruluğuna bürünse, su soğuk ve kuru
olup toprağa döner. Toprağın soğukluğu ateşi sıcaklığına bürünse, toprak kuru
ve sıcak olup ateşe döner. Yani ateş hava olur, hava su olur, su toprak olur,
toprak ateş olur ki, bu başkalaşıma başlangıç yolu derler ve öyle olur ki, dört
unsur bu başkalaşımı aksi üzere kabul edip; toprağın kuruluğu suyun rutubetine
bürünüp, toprak su olur, suyun soğukluğu havanın sıcaklığına bürünüp, su hava
olur; havanın rutubeti ateşin kuruluğuna dönüşüp, hava ateş olur; ateşin
sıcaklığı toprağın soğukluğuna bürünüp, ateş toprak olur. Bu başkalaşıma da
sonuç yolu derler.
Üçüncü
Madde
Dört
unsurun başkalaşımın delillerini; maden, bitki, hayvan ve insanın doğuşunu ve
bunların arasındaki aracıyı bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Unsurların başkalaşımının
delilleri açıktır. Ateşin havaya dönüştüğüne açık delil budur ki; mumlar
yandıkta; alevleri yükseğe meyl ile gidip, havaya karışırlar. Eğer ateş havaya
çevrilmeseydi her mumun alevi bitişik bir aydınlık çizgi olup, hava küresinin
ortasında hatlar gibi yukarıya gidip, ateş küresine bitişirlerdi. Lâkin bu
şulelerin kuruluğu, havanın rutubetine nispetle azdır. Onun için, o anda ateşi
kuruluğu havanın rutubetine bürünüp, o şuleler hava olurlar. Havanın suya
dönüştüğüne delil budur ki, bahar ve güz mevsimleri sabahında, bitkiler
üzerinde olan rutubet ki -ona şebnem ve çiğ derler,- o havadır ki seher vakti
soğuk olup, suya çevrilmiştir. Zira ki, havanın sıcaklığı, suyun soğukluğuna
bürünse hava su olur. Suyun toprağa dönüştüğüne delil: Yağmur damlaları
indikte; ilk damlalar ki toprağa erişir, o damlalar toprak olup gözden
yiterler. Nitekim müşahede olunur. Zira ki o damlaların rutubeti, toprağın
kuruluğuna nispetle azdır. Bu durumda damlaların rutubeti toprağın kuruluğuna
bürünüp, su toprak olur. Bundan sonra damlalar çoğalıp, rutubet galip oldukta;
toprak olmayıp çamur olur. Toprağın ateş olduğuna açık delil odur ki: Bitkiler
ve ağaçlar, unsurların parçalarından bilenmiş olup, toprak parçası onlarda
ziyade bulunmuş iken odun ateş ile yandıkta; parçaları ateşe dönüşüp, toprağın
hissesinden az bir kül kalır. Bazı yererde odun yerine taş kömürü yakarlar,
onun külü çok az kalır.
Hak
Taâlâ'nın tesiriyle felekler, yıldızlar, dönüp ve hareket eyleyip; dört unsuru
anlatılan başkalaşım üzere birbirine kaynaştırıp, hamur etmişlerdir. Ta ki
unsurların kaynaşmasından, önce madenler hasıl olup, ondan bitkiler peyda olup,
ondan hayvanlar vücuda gelmiştir. Hayvan kemalini buldukta; insan ortaya
çıkmıştır. Bu dört bileşik cismin bileşik aracısı da vardır.
Madenler
ile bitkiler arasında aracı mercandır. Zira ki salabette taş gibidir ve bitki
gibi zerre zerre denizin dibinde bitip, suyun yüzünden yukarı gelip,
kuruldukta; sert olur. Bitkiler ile hayvanlar arasında aracı hurma ağacıdır.
Zira ki o, bitki iken hayvan gibi erkeğine yakın olmadıkça; neticesi hurma
olmaz. Başını kesseler helak olup, kuru ve yapraksız, meyvesiz kalır. Hayvanlar
ile insan arasında aracıların en belirgini maymundur. Zira ki, cümle azası, kıl
ve kuyruğundan başka, dışı ve içi insana benzer.
Bu
aracıların vücudunda hikmet budur ki, her biri kendi mertebesi altından son
yükseklik mertebesine ulaşıp; varlıkların mertebeleri tek silsileyle bileşik
ola ve insanlık mertebesinde nihayet bula. Şu halde zaman devrinin
tamamlayıcısı, cihanın parçalarının zübdesi, yedi yüksek babanın ve dört aşağı
ananın ve üç bileşiğin son hülasaları insan bedenidir. Belki her iki cihandan
gaye ancak hazreti insandır. Bu feleklerin, unsurların, bileşiklerin kabuğu,
zarfı ve kabıdır. O, cümlesinin iliği ve özünün özüdür. Bütün eşya, insana
hizmetçidir O, hizmet ve ikram edilendir. Aziz, şerif ve muhteremdir. Zira ki
o, cümleden güzel ve yücedir.
Dördüncü
Madde
Ruhların
çıkış ve dönüş yerini; vücutlarda devrinin keyfiyetini bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Umumun feyzi ve onlardan dokuz
feleğe ve onlardan dört tabiata ve onlardan dört unsura ta toprağa gelinceye
dek yolların tümü başlangıçtır. Topraktan madene ve ondan bitkiye ve ondan
hayvana v ondan olgun insana gelinceye dek bunların cümlesi sonuç yoludur.
İlahî nur ve sonsuz feyz, teklik mertebesinden akıllar üzere ve onlardan
unsurlar ve toprak üzere iner ve feyz verir ki, buna: Başlangıç ve iniş kavsi
dahi derler. Bundan sonra topraktan madene, ondan bitkiye ve ondan hayvana ve
ondan insana ve ondan kâmil insana yükselip dönerek; kâmil insandan hazreti
Hak'ka vâsıl olur. Bu hemen o ilâhî nurdur ki, başlangıçta o makamdan gelip, bu
makamları geçip yine kendi makamına gidip, devresini tamam eyler. (Her şey
aslına döner) düsturunca, o nur, aslına gider. O ki: "İşin başlangıcı
ondandır, sonucu onadır," buyurmuştur. Bu geçici vücudun işinin devretmek
olduğunu duyurmuştur. Bu dönüşe: Dönüş yeri, çıkış kavsi dahi derler. Şu halde
aslî muhabbed hükmüyle ve oluş hakikatlerinin yönelişleriyle, geçici olan umumî
vücut, tavır ve mazharların her birine ulaştıkça; o tavrın rengiyle renklenip,
o mazharın özelliğiyle nitelenir. Bu geçişler, o umumî vücudun düşüşlerinden
ibarettir.
O
vücut ki, dünyada kâmil olsa gerektir. Onun seyri; akıllar, nefsler, felekler
ve unsurlardan toprağa gelinceye dek süratle olup, inişlerde duraklama olmaz.
Topraktan, maden, bitki, hayvan ve kâmil insana gelinceye dek yükselişinde
süratle gelir, birinde takılıp kalmaz. Fakat o vücut ki, onun kemâle ermeye
liyakati olmaz Onun seyri, iniş ve çıkış mertebelerinde duraklama olup,
kemâlini bulmaz. O, iniş mertebelerinde kâh ateş suretinde, kâh hava suretinde,
kâh su suretinde, kâh toprak suretinde nice gecikmelere uğrayıp duraklar. Çıkış
mertebelerinde kâh maden suretinde, kâh bitki suretinde, kâh hayvan suretinde,
insan suretine gelip kemâle erinceye değin türlü tutkularla haps olup kalır.
Meselâ o geçici vücut, bitkiler âlemine girerken bazı âfetler ârız olup, bitki
olamaz. Yahut bitki olur lâkin kemâline ermezden önce bozulup, yerden tekrar
bitmeye muhtaç olur. Kâh olur ki, itidalden uzak olan bitkiye dönüşüp, hayvan
yeygisine layık olmaz. Kâh olur ki, hayvan yeygisi olmaya kabiliyeti olur da,
yenmeden önce zail olur. Bu yolla nice yıllar gecikir. Kâh olur ki, itidalden
uzak olan bitkiye dönüşüp, hayvan yeygisine layık olmaz. Kâh olur ki, hayvan
yeygisi olmaya kabiliyeti olur da, yenmeden önce zail olur. Bu yolla nice
yıllar gecikir. Kâh olur ki, bir hayvan, eti yenenlerden olmuşken, İnsanlar
tarafından yenmeden bozulur ve hayvanı insan mertebesine naklettiremez. Kâh
olur ki, insan mertebesine geçer, lâkin kemâl mertebesine ulaşamaz. Külli aklı
bulamaz; dünyaya hayvan gelir nâdân gider. Kâh olur ki, yükseliş mertebesini
kısaltıp, topraktan ağaçlara gelir ve meyve suretine girip, insan gıdası olup,
meni suretini bulup, insan suretine gelir; akıllı ve ârif olur. Lâkin ilk akla
ulaşamaz ve kemâlini bulamaz. Kâh olur ki, süratle buğday, arpa, darı şekline
girip, insan yiyeceği olup, meni suretini bulup, ana rahmine dolup, kan pıhtısı
ve et parçası olup, insan şekline gelip; akıllı, olgun ve ârif olur ve ilk akla
ulaşır ve çıkışı tam hâsıl olur.
Bu
şerefli vücudun yükseliş başlangıcı madenler olmuştur ki, onların başlangıcı
kaygan çamurdur. Sonra ondan taşlar mertebesine yükselmiştir. Ondan eriyen cevherler
mertebesine ulaşmıştır; demir, kalay, bakır, gümüş ve altın gibi madenlerdir.
Bundan sonra la'l, yakut ve zümrüt gibi cevherlerin mertebesine yükselmiştir.
Ta mercana varıp, bitkisel belirtilerle gelişip, o mertebeden dahi yükselip,
tohumsuz biten bitkiler mertebesine gitmiştir. Bundan sonra tohumla biten
bitkiler mertebesine ve ondan ağaç suretine varıp, ta hurma ağacı olmaya
yetmiştir. Hurma mertebesinden, hayvan mertebesine yükselip yıllarca o
mertebede yaşamıştır. Ta iş ve surette insana benzeyen goril ve maymun
mertebesini bulmuştur. O mertebeden dahi yükselip, insan suretine gelmiştir. O
insan ki, kemâl mertebelerinin suret ve sîretinde ilerleyip, kâmil insan
mertebesine gidip, İlâhî ahlâk ile dolmuştur. O, bilginin olgunluğuna erip,
külli akla ulaşmıştır. Bu mertebede varlık dairesi birleşip, nihayet bulmuştur.
Zira ki, umumî vücut işinin devri böylece bulunmuştur ve bu geçici vücut, bir
daire şeklinde resmolunmuştur. Onun başlangıcı ilk akıl, sonucu kâmil insan
kılınmıştır. Böylece vücut dairesinin sonu öne gelip, kâmil insanda birleşip,
tamam bilinmiştir.
Rabbanî
feyz, bütün varlıklara beraber ulaşır. Bütün varlıklar, o semte yönelik ve
bakıcıdır. Herkes kabiliyeti kadar feyiz verici Allah'ın feyzine naildir. Çünkü
geçici varlık olan Rabbanî feyz, çeşitli görünüşlerde ortaya çıkıp, çok
mertebelere yakın olmuştur. O halde her ortaya çıkış ve suretin boyasıyla
boyanıp, ona uygun parıltı almıştır. Bir varlık iken çeşitli suretler ile
ortaya çıkmıştır. Her nesnenin bir ismi vardır ki, o isim ona rab olmuştur. Her
kim ki, kendi bağlı olduğu rabbin terbiyesinde kalmıştır; o kimse hakkı unutup
kendine tapar olmuştur. Bütün vakitlerinde âlelem halkıyle kavga ve münakaşa
edip, kendini inkâr ve itiraz ateşine salmıştı. İşlerinde gam ve keder denizine
dalmıştır. Kim ki, kendi rabbinin terbiyesinden çıkıp Rabler Rabbinin dairesine
girmiştir; yani kendi tabiatının zindanından ruhun fezasına gelmiştir: O kimse nefsin putunu kırıp, Allah'a tapar
olmuştur. Bütün vakitlerinde halkın tümüyle barış ve iyilik içinde olup,
üzüntülerden kurtularak, ebedî saadeti bulmuştur. Zira ki, kâmil insan olup,
külli akla ulaşmıştır. Devresini tamam edip, muradı hâsıl olmuştur. Bu varlık
dairesini bir filozof ilahi şekline getirip, yükseliş kavsini beş beyit ile
işaret edip belirtmiştir. Filozofun farsça mesnevisini, kâmil bir insan kendi
halini beyan ile şöyle mânalandırmıştır:
Devredip
geldim cihanı yine bir devran ola
Beher
can tuğyan edip cismim gemisin dağıda
Yerler
altında bu cismim hâk ile yeksân ola
Dört
yanımdan nâr ve bâd ve âb ve hâk edip hücum
Benliğim
onlar alıp bu varlığım tâlân ola
Dağılıp
terkibim otuz iki harf ola tamam
Nokta-i
ruhum kamunun gevherine kân ola
Bu
vücudum dağı kalkıp itile yükler gibi
Şeş
cihâtım âçılıp bir haddi yok meydan ola
Cümle
efkâr ve havâssım haşr olup ol arsada
Kalkalar
hep yeniden sankim bahiristan ola
Yevm-i
tübladır o gün her mânâ bir sûret giyip
Hem
kimi sebze kimi hayvan kimi insan ola
Kabrime
yârân gelip fikredeler anvâlimi
Her
biri bilmekte hâlim vâleh-i hayran ola
Her
kim ister bu niyâz-ı derdmendi ol zaman
Sözlerini
okusun kim sırrına mihman ola
(Dolanıp
geldim cihanı yine bir dolanma ola. Ben bütün sarayı yıkıp gidem, virân ola.
Her can, taşkınlık edip, cismin gemisini dağıda. Bu cismim, yerler altında
toprakla bir ola. Ateş, su, hava ve toprak, dört yanımdan hücum edip; benliğimi
onlar alıp, bu varlığım tâlan ola. Bileşiğim dağılıp, tamam otuz iki harf ola.
Ruhumun noktası, kamunun gevherine maden ola. Bu vücudumun dağı kalkıp, yükler
gibi itile. Altı yönüm açılıp, sınırı yok bir meydan ola. Bütün fikir ve
duygularım o arsada haşrolup; halkalar hep yeniden, sanki baharistan ola. O gün
karışıklık günüdür, her mâna bir suret giyip; kimi insan, kimi sebze, kimi
hayvan ola. Dostlar kabrime gelip, durumlarımı fikredeler; her biri halimi
bildiğinde, şaşkın ve hayran ola. O zaman her kim bu dertli niyazı ister;
sözlerini okusun ki sırrına konuk ola.)
Mümkündür
ki, varlığı gerekli olan ile varlığı mümkün olanı bir daire farz edesin. Bir
doğru çizgi onu iki eşit parçaya böler. Ona hayalî çizgi ve dairenin çapı
derler. Şimdi bu çizgi ile bir daire ki kavis şeklinde görünür. Çünkü bu hayalî
sayıdan ibaret olan hayalî çizgi, dönüş vaktinde asla ulaşmak ile aradan
kaldırılır. Bu durumda varlık dairesi olduğu gibi bir görünür. İki kaş arası
veya daha yakın olma sırrı onda bilinir. Şimdi filozofların yöntemi üzere,
varlığın devranını bu miktar beyan ile, bu bölüm bitip, astronomi ilmine vasıta
ve mukaddime olan matematik ve hendeseden birer bölüm yazılmak münasip
görülmüştür.
Maddede
ve zihinde hâsıl olan eşyanın sayılarını beyan eden matematiğin, çok önemli ve
çok lüzumlu olan kaidelerini, on kolay yöntem üzere, on madde ile açıklar.
Birinci
Madde
Sayının
tarifini, sahih sayıları, tam sayıları, dokuz kesiri, mutlak sayıyı, yarım
sayıyı, tam sayıyı ve artık sayıyı özet olarak bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, matematikçiler demişlerdir ki: Matematik ile özel
bilgilerden, bilinmeyen sayı ortaya çıkar. Sayı bir kemmiyettir ki, bir'e ve
ondan türeyene denir. Ama sayı eğer mutlak ise, yani başka bir sayıya bağlı
değilse ona: Sahib (tam) sayı derler. Eğer farz olunun bir başka sayıya bağlı
olduysa ona: Kesir derler. Yarım gibi 1/2. burada (1) pay, (2) paydadır. Dokuz
kesir şunlardır: 1/2 (yarım), 1/3) (üçte bir), 1/4 (dörtte bir), 1/5 (beşte
bir), 1/6 (altıda bir), 1/7 (yedide bir), 1/8 (sekizde bir), 1/9 (dokuzda bir)
1/10 (onda bir).
İkinci
Madde
Sayıların
usul ve füruunu, basamaklarını; toplamanın, iki kat almanın, ikiye bölmenin,
çarpmanın, çıkarmanın, bölmenin, kök almanın, karekök almanın tariflerini;
çarpım ve bölümün sonuçlarını bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, matematikçiler demişlerdir ki: Sayıların basamaklarının
usulü üçtür: Birler, onlar, yüzler. Füruu da altı olup, toplamı dokuz basamağa
ulaşmıştır. İlk başta birler basamağıdır. Bundan sonra sırasıyla: Onalr, yüzler,
binler, onbinler, yüzbinler, milyonlar, onmilyonlar, yüzmilyonlar, basamakları
vardır. Bu tertibin tablosu şu şekildedir:
Birler
Onlar Yüzler Binler Onbinler Yüzbinler Milyonlar Onmilyonlar Yüzmilyonlar.
Özet
olarak tarifler: Toplama bir sayıyı, başka bir sayı üzerine eklemektir. Üç ile
beşin toplamı sekiz ettiği gibi. Bir sayıdan, diğer bir sayıyı çıkarmaya:
çıkarma derler. Beşten iki eksilse üç kaldığı gibi. Bir sayıyı bir kere tekrar
etmeye: İki kat alma derler. Birin tekrarı iki olduğu gibi. Bir ayıyı, diğer
sayıyla çarpmaya: Çarpma derler. Üçü, beşe çarpmaktan, beş kere üç: onbeş
olduğu gibi. Bir sayıyı ikiye bölmeye: Yarısını alma derle. Dördün yarısı, iki;
beşin yarısı, ikibuçuk olduğu gibi. Bir sayıyı, diğer bir sayıya bölmeye: Bölme
derler. Üçü, ikiye bölünce, birbuçuk, üçe bölünce, bir; altıya bölünce yarım
ulunduğu gibi. Bir ayıyı, kendisiyle çarpmaya: Karesini alma derler. Bulunan
sayıya ise: Karesi derler. Asıl çarpılan sayıya da: Kök derler. Üçün karesinin
alınmasından, dokuz elde edilip, o sayının kökünün üç olduğu gibi. Çarpım, öyle
bir sayı elde etmektir ki, iki çarpılandan birin ona nispeti, birin diğer
çarpılana nispeti gibidir. Mesela dördü, beşe ya beşi dörde çarpmaktan yirmi
sayısı elde edildikte; dört sayısı, yirmi sayısının beşte biridir. Bir sayısı,
beşin beşte biri olduğu gibi. Beş sayısı, yirmi sayısının dörtte biridir. Bir
sayısı, beşin, beşte biri olduğu gibi. Bölme ise çarpmanın tersidir. Zira ki,
bölüm, bir sayı istemektir ki; onun bire nispeti, bölenin bölünene nispeti
gibidir. Mesela oniki, dörde bölündükte; istenen sayı üçtür ki, o, birin üç
mislidir. Oniki, dördün üç misli olduğu gibi.
Üçüncü
Madde
Toplamanın
en kolay yolunu bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, matematikçiler demişlerdir ki: Toplamanın en kolay yolu
budur ki, iki veya daha fazla sayıyı toplamak murat eyledikte; birler
basamaklarını biribirinin altına, onlar basamaklarını, yüzler basamaklarını
aynı şekilde biribirlerinin altına yazıp, altı bir çizgi çekersin ki, ona
toplama çizgisi derler. Bundan sonra sağdan başlayarak, her basamakta bulunan
sayıları, altlarındakiler üzerine ekleyip, her bir basamak tamam oldukça
bakarsın. Eğer ondan az ise, onu, toplama çizgisi altına, o basamağın altına
yazarsın. Eğer toplam, ona ulaşırsa, buna karşılık alta bir sıfır yazıp, o on
sayısını bir sayarsın ve solunda olan onlar basamağındaki sayı üzerine
eklersin. Eğer bu basamaktakilerin de toplamı, on'dan fazla olursa, fazlayı,
toplama çizgisinin altına ve o basamağın hizasına yazıp, on'u bir itibar ederek
yüzler basamağına nakledersin. Her on için bir sayısını tutup, solda bulunan
basamağın sayısına eklersin. Zira ki, sağdaki her basamağın on'u, solunda olan
basamağın bir'idir. Eğer soldaki basamakta sayı yoksa, tutulan sayıyı, toplama
çizgisi altında sayısız basamağın hizasına yazarsın. Her basamağınki yerinde
sayı bulunmaz, o basamağı yani o sayıyı aynıyle toplama çizgisi altında toplam
satırına geçirirsin. Eğer toplanacak sayılar, üçten ya dörtten fazla olursa:
Her dört sayıyı bir çizgi altında toplayıp, toplama çizgisinin üzerinde kalan
rakamlara itibar etmeyip, toplamı, kendi altında bulunan sayılara eklersin. Ta
sayılar bitinceye dek bu minval üzere gidersin. Her sayının ismini yani her
kıymetin metaının adını, sol tarafta kendi mukabilinde belirtirsin. Bu
belirtmenin kanunu budur ki, toplanacak sayıların eşyasının isimlerini bir uzun
kâğıdın sol tarafına biribirinin altına yazdıkça, her bir ismin sayısını
rakamlarla onun sağında hizalarında birler, onlar, yüzler basamaklarında
bulunan rakamlarını kendi basamaklarında yazarsın ve sayı bulunmayan basamağa
sıfır koyup, işlemi tamamlamak için anlatılan tarz üzere gidersin. Sureti
budur:
00373 Mushaf-ı şerif 0032
02318 Tefsir-i mealim 0654
73514
sağlama: 2/2 Tefsir-i gâzi 0710
_______ Tefsir-i kebir
76205 _____
Toplam 2287 Sağlaması: 4/4
Cami-i buhari 0921
Lugat-ı kamus 0567
_____
3775
Üzerinde
toplama yapılan kâğıda: Dilli defter; bu rakamlara: Kara cümle derler.
Toplamanın
sağlamasını yapmak için her sayıdaki rakamlar toplamında dokuz ve katları
çıkarılır. Eğer toplanan sayıların rakamları toplamından dokuz ve katları
çıkarılınca bulunan sayı, toplamdaki rakamların toplamından dokuz ve katları
çıkarılınca elde edilen sayıya eşitse, yapılan toplama işlemi doğrudur; yoksa
yanlıştır.
Dördüncü
Madde
Çıkarmanın
kolay yolunu bildirir.
Ey
aziz, matematikçiler demişlerdir ki: Çıkarmanın kolay yolu budur ki, alınan iki
sayıyı, toplamada yazıldığı gibi, yazıp sağdan başlarsın. Her basamağı kendi
hizalarından çıkarıp, kalanını çıkarma çizgisi altında yazarsın. Eğer bir şey
kalmadıysa sıfır yazarsın. Eğer çıkarılacaksa işlemi yapıp, kalanını çizginin
altına yazarsın. Eğer onlar basamağında sayı kalmadıysa, yüzler basamağından
bir alırsın ki, o bir, onlar basamağına nispetle on'dur. Bu durumda öteki
basamaklarda da aynı işlemi sürdürürsün.
Çıkarmanın
sağlaması; çıkarılan sayılarla çıkan sayıların toplamı, üstteki yani
kendisinden çıkarılan sayılar dizisine eşitse, işlem doğrudur. Değilse
yanlıştır.
270753
029872
______
240881
Beşinci
Madde
İki
kat almanın kolay yolunu bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, matematikçiler demişlerdir ki: Hakikatte iki kat alma,
iki misli toplamaktır. İşlemi gereksizdir. Belki her basamağı kendi misliyle
toplarsın. Misali budur:
320573
______
641146
Sağlaması:
Üstteki sayı dizisinin toplamından (9) lar atılınca, geride 2 kalır. Bunun iki
katı dörttür. Alttaki sayıların toplamından dokuzlar atılınca (4) kalır. O
halde işlem doğrudur.
Altıncı
Madde
Yarıya
bölmenin kolay yolunu bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, matematikçiler demişlerdir ki: Yarıya bölmenin kolay yolu
budur ki, sayıları yukarıda geçen minval üzere yazarsın. Yatay çizgiyi çekersin
ve solundan başlayarak, her basamağın yarısını kendi hizasına, çizgi altına
yazarsın. Sayı çift ise tam yarısını yazarsın. Tek ise o kesir için beş sayı
tutup, onu önceki basamakta bulunan sayının yarısı üzerine eklersin. Orada
bir'den gayri sayı varsa o tuttuğun beşi, önceki basamağın altına yazarsın.
Orada bir veya sıfır varsa, o bir için yine beş sayı tutup, bu minval üzere
basamakların sonuna gidersin. Bu durumda basamaklar tamam oldukta; kesir
kalırsa, çizginin sağında elif (1) şeklinde başka çizgi çekersin. Şu şekil
üzere:
8730313
_______ Sağlama: 7/7
4365156
Yarıya
bölmenin sağlaması, yarılayanın toplamı alarak olur. Eğer yarılananın yarısı,
yarılayanın yarısı sağlamasıyla uyuşuyorsa işlem doğrudur, yoksa yanlıştır.
Yedinci
Madde
Çarpma
çeşitlerinin en kolay yolunu bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, matematikçiler demişlerdir ki: Çarpma üç çeşittir.
Birincisi, tek sayıyı bileşik sayıya çarpmaktır. Üçüncüsü bileşik sayıyı
bileşik sayıya çarpmaktır.
Birincisi
üç kısımdır. Birincisi, tek sayıyı tek sayıya çarpmaktır. İkincisi tek sayıyı;
birer, onlar, yüzler, binler basamakları olan sayıya çarpmaktır. Bu iki kısımı
çarpmakta kolay yol budur ki: Bu iki kısımda bulunan birlerin gayrisini
birlerden olan tarafa verirsin. Birleri birlerle çarparsın, elde edileni tutarsın.
Bundan sonra iki çarpılanın basamaklarını toplarsın, tutulanı öteki basamağın
önceki cinsinden kabul edersin. İkincisinde; meselâ dört sayısını elli sayısına
veya üç sayısına dörtyüz sayısına çarpmak murat eyledikte; önceki gibi yirmiyi
onlar itibar edersin. Zira ki, basamaklar üçtür ki ikincisi yüzler basamağıdır.
Üçüncü kısımda; mesela otuz sayısı kırk sayısına veya kırk sayısı beşyüz
sayısına çarpmak gerekse; önceki surette onikiyi yüzler itibar edersin. Zira ki
basamaklar dörttür ki o üçüncüsü yüzler basamağıdır. İkinci surette yirmiyi
binler kabul edersin. Zira ki basamaklar beştir ki dördüncüsü yüzler
basamağıdır. Ama ikinci ve üçüncü çeşitte bileşik sayı, tekine indirilse,
önceki çeşide dönersin. O halde tek sayıları birbirine çarpıp, iki çarpımı
toplarsın: Üçyüz yirmi dört olur. İkinci surette yirmiyi, her birine başka
çarpıp, iki çarpımı toplarsın: Binüçyüz seksene ulaşır. Ama üçüncü çeşitte;
mesela ondördü yirmibeş'e çarpmak murat eyledikte; bu surette önce dördü beşe,
sonra yirmiye çarparsın, bundan sonra onu, beşe, sonra da yirmiye çarparsın. Bu
sonucu toplarsın: Üçyüz elli olur.
Kaide:
Eğer iki çarpılanın birini, bir kere ya ziyade katlayıp, son çarpılanı dahi
onun sayısı kadar eşit parçaya bölersen, katlama ve parçalamadan sonra her ne
miktar sayıya ulaşırsa, birbirine çarparsın. O çarpmanın sonucu cevap olur.
Mesela yirmibeş'i, onaltı'ya çarpmak gerektiğinde birinciyi iki kere katlar,
ikinciyi iki defa bölersin. Dört sayısını yüz sayısına çarpmağa döndürme olup,
dörtyüz olur. Bu kaide çok önemlidir. Bunu bilen, hesabını tez bilir.
Eğer
sayıların basamakları çok olur ve işlem zor olursa kalemle kolay olur. Vakta ki
teki bileşiğe çarpmak murat edersin. İkisini dahi anlatılan şekilde yazarsın.
Bundan sonra teki, önceki basamakta bulunan kendi suretine çarpıp, çarpımın
birlerini, birler basamağının altına yazarsın. Onlar için sayılarınca birler
tutup, sonrasında sayı varsa, onun çarpım sonucu üzerine eklersin. Eğer
sonrasında sıfıra varsa, o onlar sayısını sıfırın altına koyarsın. Eğer onlar bulunup,
birler bulunmadıysa altına sıfır koyarsın. Her on için bir tutup, yukarıdaki
minval üzere işlemi tamamlarsın. Eğer birleri, sıfıra çarparsan, o sıfırın
altına sıfır koyarsın. Eğer birler ile sıfırlar olursa, onarı satırın sağının
dışına yazarsın. Mesela beş, ki tek sayıdır, altmışüç bin kırküç sayısına
çarpılsa: İşlemin sureti şöyle yazılır:
63043
5
______
315215
Eğer
çarpan elli sayısı olursa, çarpım satırında önce bir sıfır koyarsın. Eğer
çarpan beşyüz sayısı olursa, iki sıfır koyarsın. Şu şekilde:
63043
500
______ Sağlama: 8/8
31521500
Çarpmanın
sağlaması: Çarpanın sağlamasını, çarpılanın sağlamasına çarpmakla olur. Bu
durumda çarpımın sağlaması ötekilerinkine uygun geldiyse işlem doğrudur,
değilse yanlıştır.
Latife:
Eğer ayın günlerini, yılın aylarıyla çarparsak, elde edilen üçyüzaltmış günü,
haftanın günlerine çarparsan, dokuz kesirin paydası elde edilir ki: İkibin
beşyüz yirmidir. Nitekim Hazreti Ali kerremullahü vecheye, kesirlerin
paydasından soruldukta: "Haftanın günlerini çarp seninin günlerine,"
buyurmuştur. Eğer harf-i ayn olan kesirlerin paydalarını birbirine çarparsan
yine dokuz kesirin paydasını bulma yoluna gidersin. Zira ki, ayn sahibi dört,
yedi, dokuz ve ondur." Eğer önce dördü yediye, sonra çarpımı dokuza sonra
da ona çarparsan: İkibinbeşyüzyirmi elde edilir ki, dokuz kesirin paydalarıdır.
Sekizinci
Madde
Bölmenin
kolay yolunu bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, matematikçiler demişlerdir ki: Bölmenin kolay yolu budur
ki, öyle bir sayı istersin ki, onu bölene çarpasın ve onun sonucu bölünene eşit
ola. Veya bölenden az ve eksik gele. O halde eğer ona eşit olursa, o istenen
bölümdür. Eğer o sonuç bölünenden az geldiyse ve bölenden eksik olduysa, o
eksik sayıyı bölene nispet edersin. O halde o nispetin sonucu, elde edilen bu sayı
ile bölümdür. Mesela: Onüçü, dörde bölmek murat eyledikte; aranan sayı üç olur.
Onu bölen sayı olan dörde çarparsan, onun sonucu bölünenden az olur. O bölüm,
bölenden eksik olur. Zira ki, o sonuç onikidir. Bu, bölünenden bir sayı
eksiktir. Bölüm, bölenden eksiktir. Şimdi o eksik olan bir sayıyı bölen olan
dörde, dörtte birle nispet edersen, bölüm üçbuçuk olur. Eğer bölünen ondört
olursa, bölüm üçbuçuk olur. Aranan sayının çarpım sonucunun bölünen ile eşit
olduğuna misal: Onikiyi dörde bölmek gibidir. Bu surette bölüm üç sayısıdır.
Fazla
sayıları bölmek için matematikçiler arasında makbul ve meşhur olan şekil, dört
yoldur. Birincisi, bölüneni yazıp, altına bir çizgi çekersin. Bu çizgiyi
bölenin altına kadar uzatırsın. Bundan sonra bölüneni bu çizginin üzerinde ve
bölenin solunda yazarsın. Sonra bölenin iki katını alıp, altına koyarsın. Ondan
onu iki kat alıp yine altına yazarsın. Bundan sonra ikinci bölümü dahi iki kat
alıp, sonucu altına kaydedersin. Şimdi buna: Dört ev derler, ki; ilk ev
bölendir, ikincisi onun katlamasıdır, üçüncüsü katlamanın katlamasıdır,
dördüncüsü onun katlamasıdır. Bundan sonra soldan bölünenin sonundan başlayıp,
son basamağa bakarsın. Ondan dört evin mümkün olan fazlasını o basamaktan
çıkarırsın. Eğer bir sayı kalırsa, onun üzerine yazıp, o basamağı yok edersin.
Onun hizasında çizginin altında çıkarılan evin aynı sayısını yazarsın. Eğer
öteki basamaktan çıkarmak mümkün değilse, onun sağında olan basamağı ona
ekleyip bu minval üzere işlem yaparsın. Eğer bir basamak eklemekle çıkarmak mümkün
olmadıysa, bir başka basamak daha eklersin. Bu ekleme üzere gidersin. Ta o
basamaktan dört evin birini çıkarmak mümkün oluncaya dek ve evin sayısını, o
basamakların sağında olan önceki basamağın altına koyarsın. Ta bölünenin
basamaklarının evveline ulaşınca dek işlemi tamamlarsın. Eğer bölünenden birşey
kaldıysa ki ondan böleni eksiltmek mümkün olmaz. Bu durumda o sayı kesirdir ki,
onun paydası bölendir. Eğer çizgi altında bölünenin basamaklarından birinin
hizasında, evlerin sayılarının biri vaki olmadıysa, oraya bir sıfır koyarsın.
Bundan sonra çizginin altında yazılan sayıları toplarsın ki, toplam olur.
Mesela dokuzbin yediyüz seksendokuz sayısını, ondörde böldükte; bölüm altıyüz
doksandokuz olup, üç artar. O, artık bir kesirdir ki onun paydası ondörttür.
Dört ev işleminin sureti böyledir:
11 kesir
_____
121
_____
2323
_____
4167
_____
9789
bölünen
___________
evler
1 014 bölen
2 028 0488
4 056 211
8 112 699
bölüm
_____
140
(Tarif
eski usule göre olduğundan şekilde de kitaptaki şekil muhafaza edilmiştir.)
Sağlama:
Bölünenin sağlamasını, bölenin sağlamasına çarpıp, artık kesir varsa, onun dahi
sağlamasını sonucun üzerine eklemekle olur. Şimdi toplamanın sağlaması,
bölünenin sağlamasına uygun olduysa işlem doğrudur. Uygun değilse unutma ve
yanlışlık olmuştur, tekrarlamak gerekir.
Dokuzuncu
Madde
Sayıların
kökünü, kesirlerini ve bayağı kesirlerin hesabının kolay yolunu bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, matematikçiler demişlerdir ki: Eğer istenen sayı küçük ve
tam sayı olursa onun kökünü almak kolay olur. Mesela dördün kökü ikidir.
Dokuzun kökü üçtür. Onaltının kökü dörttür. Yirmibeşin kökü beştir. Otuzaltının
kökü altıdır. Kırkdokuzun kökü yedidir. Altmışdördün kökü sekizdir. Seksenbirin
kökü dokuzdur. Yüzün kökü ondur. Bunların hepsi tam sayıdır. Kökleri de
tamsayıdır. Eğer istenen asal sayı olsa, kökü tamsayı olmasa onun kökünü
çıkarmakta kolay yol budur ki: O asal sayının küçüğü, kökü tam olan en yakın
sayı ile bu sayının farkını alırsın. Tam kökün iki katını alıp, bir ilave
edersin. Şimdi bu, takriben o asal sayının köküdür. Mesela beşin kökü alınmak
istense, onun altında en yakın ve kökü tam olan dördü, beşten çıkarırsın. Bir
kalır. Ona tam kök olan ikiyi katları ve bir eklersen beş olur. Bu durumda beşin
kökü iki ve 1/5 olur. Altının en yakın kökü alınan sayısı dörttür. Altıdan
dördü çıkarırsan iki kalır. Bu durumda altının kökü iki ve beşte ikidir.
Yedinin kökü iki ve beşte üçtür. Sekizin kökü iki ve beşte dörttür. Zira ki, bu
asal sayılara en yakın kökü alınabilen sayı örttür. Ama onun kökü murat olunsa,
onun en yakın kökü alınabilir sayısı dokuzdur. Dokuzu ondan çıkarırsan bir
kalır. Dokuzun tam kökünü ikiye katlar ve bir eklersen yedi olur. O halde onun
kökü üç tam ve altı bölü yedidir. Onaltının kökü üç tam yedi bölü yedi olur ki,
yedi bölü yedi bir ettiğinden onaltının kökü dört olur ve tam sayı olur. Diğer
sayıların kökleri de bunlara kıyas ile ortaya çıkıp bilinir.
Bayağı
Kesirler
Bayağı
kesir, birden başka iki sayıdır. Eğer iki sayı eşitse mütemasildir (benzerdir).
Eğer küçüğünü büyüğü götürürse mütedahildir (geçişlidir). Eğer her ikisini bir
üçünü sayı götürürse mütevakıftır (bağımlıdır). O kesir ki, üçüncü sayı onun
paydasıdır, o kesir iki sayının vakfıdır (uygunudur). Eğer iki sayıyı bir başka
sayı götürmezse mütebayindir (uyuşmazdır). Mütemasil açıktır. Fakat ötekilerin
çoklarını azına bölersin. Eğer tam bölünürse, o iki sayı mütedahildir. Eğer
kaldıysa; böleni; bölünenden kalan sayıya bölersin ta kalmayıncaya değin
gidersin. Bu iki sayı da mütevakıftır. Eğer sonunda bir kalırsa o iki sayı
mütebayindir.
Kesir,
paydası ya tam sayıdır ki ikiden ona kadar dokuz kesirdir. Veya paydası asaldır
ki, ona cüz denmiştir. Bu ikisinden her biri ya tek sayıdır ki üçtebir gibi
onbirden bir cüz gibi. Veya mükerrerdir ki üçte bir gibi onbirden iki cüz gibi.
Veya muzaftır ki altıdabirin yarısı gibi onüçten bir cüzün onbirden bir cüz
gibi ve onbirden bir cüz ve onüçten bir cüz gibi.
Kaçan
kesiri yazarsan, eğer onunla tam sayı olduysa, onu kesirin üstünde ve kesiri onun
altında ve paydanın üstünde yazarsın. Eğer kesir ile tam olmadıysa onun yerine
sıfır koyarsın. Bağlı kesirlerde araya ve (+)
yazarsın. Muzaf asal kesirlerde araya min (=) yazarsın.
2 1 1
O
halde bir tam iki bölü üçü böyle yazarsın:
(1 ____) bir tam bir bölü üçü böyle =1____
1 3
1 1 3 bir bölü üçü böyle = (___) yarımın altıda birini böyle ___ (___) beşte iki ve
3 3
2.6 12
2
2 3 1 1
dörtte
üçü böyle = ___ , ___ onüçte birin onbirde birini böyle __ min
__
5 4
5 4
11 13
1 1
(_____ = ____)
13.11 143
Kesirlerin
paydasına: Mahrec, mükam, ünam derler. Müfret ve mükerrer kesirlerin paydası
aynıdır. Mesela bir bölü dördün paydası dörttür. İki ybölü dört, üç bölü dört
gibi mükerrer kesirlerin de paydaları dörttür. Muzaf kesirin paydası,
birbirlerine izafe edilen kesirlerin tek tek paydalarının çarpımına eşittir. Bu
paydalar ister mütebayin, ister mütevakıf, ister ymütedahil olsunlar. Yine
hepsi birbiriyle çarpılır. Beşte birin altıda biri muzaf kesirinin paydası
otuzdur. Sekizde birin altıda biri muzaf kesirinin paydası kırksekizdir.
Sekizde birin dörtte biri muzaf kesirinin paydası otuzikidir. Matuf kesirin
paydalarını ybulmak için iki payda alırsın. Bunlar mütebadiyen ise birbiriyle
çarparsın, mütedahil ise büyüğünü alırsın: bu çarpımları üçüncü bir kesirin
paydası olarak yazarsın. Kesirler çok ise aynı işleme devam edersin. Matuf
kesirler bittiği zaman bulduğun sayı, o kesirlerin paydası olur.
Paydaları
ikiden ona kadar olan dokuz bayağı kesirin paydalarını bulmak için, mütehayin
olan iki ile üçü çarparsın altı olur. Altı ile dört mütevakıf sayılar olup,
ortak bölenleri ikidir. O halde dördü ikiye böler altı ile çarparsın. Elde
ettiğin oniki ile mütebayin olan beşi çarparsın. Altı ise elde ettiğin altmış
ile mütedahildir, bir ile toplarsın yedi olur. Yedi ile altmış mütebayin
oldukları için çarpar, dörtyüzyirmi bulursun.
Tecnis,
tam sayılı kesiri bileşik kesir yapmaktır. Bunun için tam sayı, kesirin
paydasıyla çarpılır ve paya eklenir. Bulunan sayı bileşik kesirin payı olur ve
payda değişmez. Mesela iki tam bir bölü dört, bileşik kesire çevrilse payda
dokuz olur. Altı tam üç bölü beş için otuzüç ve dört tam üçte birin yedide biri
için seksenbeş olur. Bileşik kesiri, tam sayılı kesire çevirmeye ref' denir.
Bunun için büyük sayı olan payı, küçüğü olan paydasına bölersin. Bölüm, tam
sayı kısmı olur. Kalan da kesirin payı olur. Mesela onbeş bölü dört kesirinin
ref'i, üç tam üç bölü dört olur.
Bayağı
kesirleri toplamak ve iki kat almak: Verilen kesirlerin ortak paydasını
bulursun. Sonra paydalarını eşitlersin. Bulduğun kesirin payını, paydasına
bölersin. Payı büyük olursa tam sayılı kesir olur; payı paydasına eşitse bir
olur; payı küçükse aynı kalır. Mesela bir bölü iki, bir bölü üç, bir bölü dört
toplanırsa, bir tam altıda birin yarısı olur. Bir bölü altı ve bir bölü üç
toplanırsa bir bölü iki olur. Bir bölü iki, bir bölü üç, bir bölü altı
toplanırsa bir tam olur. Üç tane bir bölü beşin iki katı alınırsa, bir tam bir
bölü beş olur.
1 1 1 6 4 3 13 1
___ +
___ + ___ =
___ + ___ + ___
= ___ = ___
2 3 4 12 12 12 12 2
1 1 1 2
3 1
___ +
___ = ___
+ ___ = ___ = ___
6 3 6 6 6 2
1 1 1 3
2 1 6
___ +
___ + ___
= ___ + ___ + ___
= ___ =
1
2 3 6 6
6 6 6
1 3 3 6 1
3 x
___ = ___ -- 2 x ___ = ___
= 1 ___
5 5 5 5 5
Kesirleri
ikiye bölmek için payı çift ise, payın yarısını alırsın. Tek ise paydayı ikiye
katlarsın, payı olduğu gibi bırakırsın.
4 2 3 3
___
in yarısı ___ ; ___
in yarısı ___ dur.
5 5 5 10
Çıkarma
yapmak için iki kesiri ortak payda cinsinden yazarsın ve birini diğerinden
çıkarırsın. Artanı, ortak paydaya pay alırsın. Mesela dörtte bir, üçte birden
çıkarsa üçte birin yarısı olur. Çünkü üçte bir ile dörtte birin ortak paydası
onikidir. Onikinin üçte biri olan dörtten, dörtte biri olan üçü çıkarırsan bir
kalır. Bu ise onikinin altıda birinin yarısıdır.
Bayağı
kesirlerin çarpımı:
Tam
sayı ile kesiri çarpmak için tam sayı ile kesirin payını çarpar, paydayı aynen
yazarsın. Kesir tam sayılı olursa, çarpmadan önce kesiri bileşik kesir haline
getirirsin. Elde edilen kesirin payı büyükse paydasına böler ve tam sayılı
olarak yazarsın. Mesela iki tam üç bölü beş ile dört tamı çarpmak için iki tam
üç bölü beş bileşik hale getirilir ve onüç bölü beş olur. Dört ile çarparsan
elliiki bölü beş bulursun ki, on tam iki bölü beş eder. Üç bölü dördü yediyle
çarparsan yirmibir bölü dört olur. Kesirin paydası dört olduğundan dörde
bölersin ve beş tam bir bölü dört olur. İki kesiri çarpmak için payları ve
paydaları çarparsın. Önce elde ettiğini ikiye bölersin. Önce elde edilen
büyükse, kesir tam sayılı olur. Çarpılacak kesirler tam sayılı ise, önce onları
bileşik kesir haline çevirir sonra çarparsın. Mesela: İki tam bir bölü iki, üç
tam bir bölü üç ile çarpılırsa sekiz tam bir bölü üç olur. Üç tam bir bölü
dördü beş tam bir bölü yedi ile çarparsan; onaltı tam beş bölü yedi bulursun.
1 1 5
10 50 2 1
2 ___
3 ___ = ___ + ___
= ___ =
___ = 8 ___
2 3 2 3 8 6 3
1 1 13 36 468 20 5
3 ___
x 5 ___ = ___ x ___ =
___ = 16 ___ = 16 ___
4 7 4 7 28 28 7
Bayağı
kesirlerin bölmesi:
Kesirlerin
bölmesi sekiz kısımdır. Zira ki, bölünen ya kesir, ya tam veya bileşiktir.
Bölen dahi ya tam ya kesir veya tam sayılı kesirdir. Önce tam sayılı kesirler,
bileşik kesire çevrilir. Kesiri kesre bölerken, paydalar ortak olacak şekilde
çarpma işlemi yapılır. Bulunan paylar bölünür. Bölünen veya bölenden biri tam
sayı olursa, tam sayı payda ile çarpılır. Mesela: Beş tam bir bölü dördü, üçe
bölersen, bir tam üç bölü dört bulursun. Üçü, beş tam bir bölü dörde bölersen,
dört bölü yedi bulursun. Öteki misalleri bunlara kıyas ederek yapabilirsin.
1 21 21 7 3
5 ___
: 3 = ___
: 3 =
___ = ___
= 1 ___
4 4 12 4 4
1 21
12 4
3 :
5 ___ =
3 : ___
= ___ = ___
4 4 21
7
Onuncu
Madde
Bilinmeyen
sayının bulunmasının kolay yolunu bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, matematikçiler demişlerdir ki: Bilinmeyen sayıyı bulmak
için kurulmuş olan dörtlü orantı kaidesi, her yerde uygulanabilen, kullanışlı,
yanlışsız, her zaman doğru ve hesabın esasıdır. Zira bütün bilinmeyenli
problemler, bu dörtlü orantı yoluyla çözülebilir. Dörtlü orantı öyle bir dört
sayıdır ki, birincinin ikinciye oranı, üçüncünün dördüncüye oranına eşittir. Bu
orantıda yanlar ve ortalar çarpımı birbirine eşittir. Eğer yanlardan biri
bilinmeyen olursa, iki ortayı çarpar, bilinen tarafa bölersin; bilinmeyen
bulunmuş olur. Eğer iki ortanın biri bilinmezse iki tarafı çarpar bilinene bölersin.
Çıkan sonuç bilinmeyendir. Mesela: İki, dört, üç ve altı sayıları arasında;
ikinin dörde oranı üçün altı'ya oranına eşittir şeklinde bi dörtlü orantı
kurulabilir. İki ile altının çarpımı, üç ile dördün çarpımına eşittir. Bu dört
sayının biri bilinmezse diğer üç sayının yardımı ile bulunur.
Dörtlü
orantının bölme yolu ise şudur ki: İki ortadan biri bilinmese ortalardan
birini, belli olan ortaya bölersin. Elde ettiğin bölümü diğer taraf ile
çarparsın. İstenen orta bulunur. İki taraftan yanlardan beri bilinmese, iki
ortadan birini bilinen tarafa bölersin. Elde ettiğin bölümü diğer orta ile
çarparsın ve istenen tarafı bulursun. Meselâ:
2 6
___ = ___
dörtlü orantısını düşün. Burada iki ile dokuza taraflar, üç ile altıya ortalar
3
9 denir. Ortalardan biri olan altı bilinmese,
taraflardan biri olan dokuzu üçe böler, diğer taraf olan iki ile çarparsan
istenen altı bulunur. Eğer taraflardan biri olan dokuz bilinmese, ortalardan
biri olan altıyı diğer taraf olan ikiye böler, diğer orta olan üç ile
çarparsın. İstenen dokuz bulunur. Eğer iki bilinmese, üçü, dokuza bölersin.
Bulduğun bir bölü üç ile altıyı çarparsan istenen iki bulunur. Eğer üç
bilinmese, dokuzu, altıya bölersin. Bulduğun bir tam bir bölü iki ile ikiyi
çarparsın, istenen üç bulunur.
Problemler:
Gaflet olunmasın ki problemler ya fazlaya, ya eksiğe, ya muamelâta, ya toplamaya
veya çarpmaya ilişkin olur. Fazlaya bağlı olan soruya misal budur ki: Hangi
sayı dörtte biri ile toplandığında üç olur: Bunu dörtlü orantı ile çözmek için
verilen kesirin paydası olan dört sayısını alır mehaz dersin. Mehazda soruya
göre işlem yaparsın. Yani soruda ekleme yapılmışsa eklersin, eksiltme
yapılmışsa eksiltirsin. Bulduğun sayıya orta dersin. Böylece üç bilinen
bulunmuş olur ki biri mehaz, biri orta, biri de soruda verilen sayıdır. Bu
problemde mehaz dört, orta bir eklenerek beş, verilen sayı da üçtür. Mehazın
vasıtaya oranı, bilinmeyenin soruda verilene oranla eşittir. Mehaz ile bilineni
çarpıp, ortaya bölersen isteneni bulursun. Misali budur:
4 x 12 2
___ =
___ 5 . x = 12 x = ___ =
2 ___
5 3
5 5
O
halde kendisi ile dörtte birinin toplamı üç olan sayı, iki tam iki bölü beştir.
Eksiğe
ilişkin olan soruya misal: Kendisinden üçtebiri çıkarılınca altı olan sayıyı
bulunuz? Kesrin paydası olan mehaz üçtür. Bir çıkarınca orta iki olur. Bilinen
sayı altıdır.
Me'haz Bilinmeyen 3 x
______ =
_________ orantısına göre ___
= ___ yazılır.
Orta Bilinen 2 6
Üç
ile altıyı çarparsan, elde ettiğin onsekizi ikiye bölerek istenen dokuz
sayısını bulursun.
Muamelâta
ait soruya misal: Beş rıtlın fiatı üç dirhem olsa, iki rıtlın fiatı kaç
dirhemdir?
5 2 5 rıtl 2
dirhem ederse
___ = ___
veya 3 rıtl
x dirhem eder
3
x
Bilinmeyen
dördüncü ortadır. İki ile üçü çarpıp beşe bölersen, bir dirhem ve bir bölü beş
dirhem bulursun. Eğer soru üç dirheme beş rıtl gelirse iki dirheme kaç rıtıl
gelir diye sorulsaydı: İki ile beşi çarpar üçe bölerdim; netice üç rıtıl ve bir
bölü üç rıtıl olurdu. Çünkü soruların değeri farklı cinsi ile çarpılıp, elde
edileni, aynı cinsine bölünür.
Toplamaya
bağlı soruya misal: Hangi sayının üçte biri ile dörtte birinin toplamı ondur?
Buna benzer sorularda, ortak paydayı bulur ve soruya göre hareket edersin.
Ortak payda onikiye, mehaz dersin. Onikinin üçte biri ile dörtte biri toplamı
yedi olduğundan orta yedi olur. Soruda verilen on olduğuna göre:
Me'haz Bilinmeyen 12 2
______ =
_________ kaidesine göre ___
= ___
Orta Bilinen
7 10
O
halde oniki ile onu çarpar, yediye bölersen istenen sayı olarak onyedi tam bir
bölü yediyi bulursun.
Çarpma
ile ilgili soruya misal: Hangi sayının dörtte biri ile altıda birinin çarpımı,
kendisinin iki katına eşittir? Dörtte bir ile altıda birin paydaları dört ve
altı olup ortak payda onikidir. O halde mehaz onikidir. Onikinin dörtte biri
üç, üçte biri iki olup, çarpımları altı olduğundan orta altı olur. Soruda
verilen iki kat olduğu için yirmi dört olur.
Me'haz Bilinmeyen 12 x
______ =
_________ kaidesine göre
___ =
___
Orta Bilinen 6
24
O
halde oniki ile yirmidördü çarparsın, bulduğun ikiyüz seksensekizi altıya
bölersin ve istenen kırk sekiz sayısını bulursun.
Dörtlü
orantıda üç sayı bulunup ortalar eşit olursa, meselâ birincinin ikiciye oranı,
ikincinin üçüncüye oranına eşit olsa, yanlardan biri de bilinmeyen olsa,
ortanın karesini bilinen yana bölersin ve bilinmeyen yanı bulursun. Eğer
ortalar bilinmeyen olsa, yanları birbiri ile çarpar ve karekökünü alırsın,
bilinmeyen orta bulunur. Meselâ: İkinin beşe oranı, beşin hangi sayıya oranına
eşittir? denilse: Beşin karesini ikiye bölersin. İstenen sayı oniki tam bir
bölü iki olur. Yahut da dördün hangi sayıya oranı, o sayının dokuza oranı
gibidir? denilse: Yanların çarpımı olan otuzaltının kare kökünü alırsın.
İstenen altı sayısı bulunur.
Allah'ı
tanımakta yardımcı olan astronomi ilminin tahsilini kolaylaştıran matematik
ilminin özetinden bu kadarla yetinilip, astronominin başlangıcı olan geometriye
de sıra gelmiştir.
Cisimlerin miktarlarını, boyutlarını beyan eden geometrinin,
astronomi için önemli ve lüzumlu olan şekillerini kolay bir yöntem üzere dört
madde ile beyan eder.
Birinci
Madde
Nokta, çizgi, yüzey ve cismin tariflerini; çizgi ve yüzeyin
kısımlarını ve özelliklerini özet olarak bildirir.
Ey aziz, malûm olsun ki, geometriciler demişlerdir ki: Arazın
kısımlarından her nesne ki, ancak duyularla işareti kabul olup, hiçbir cihetle
bölünme kabul etmese, ona: Nokta derler ki, hakikatte yer tutup, cüzü olmayan
nesnedir. Bu nesne, çizginin son iki ucudur. Arazların kısımlarından bir nesne
ki, ancak duyularla işaretlenip ancak bir cihetle bölünme kabul etse, ona:
Çizgi derler ki, noktayla biten, uzunluğu, genişliği ve derinliği olmayan bir
nesnedir. arazların kısımlarından her nesne ki, duyularla işareti kabil olup,
iki cihetle bölünme kabul etse, yani uzunluk ve genişlik yönünden bölünme kabul
etse, ona: Yüzey derler ki, o nesne uzunluk ve genişlikle olup, çizgiyle biter.
Arazlardan bir nesne ki, üç cihete göre bölünme kabul etse, yani uzunluk,
genişlik ve derinlik bakımından bölünmesi kabul olsa, ona: Cisim derler ki,
matematikte bahsolunan cisim bilgisidir. Çizgi, doğru ile eğriye ayrılır. Doğru
çizgi odur ki uzunluğu, mesafesi üzere farz olunan noktalar toplamı birbirinin
hizasında ola, yani bazı cüzleri yüksek, bazı cüzleri alçak olmayıp, bir tarafı
göze mukabil oldukta; öteki tarafıyle ortasının ve diğer tarafının görünmesine
bir engel olmaya. Eğri çizgi, bunun tersi olup, uzunluk mesafesinin cüzleri
eğrilik üzere olup, bir tarafı göze mukabil oldukta; öteki tarafıyle ortasının
görünüşüne eğri parçalar engel ola. Doğru çizgiler dahi ya paraleldir ya
paralel değildir. Paralel çizgiler, düz olan iki ya fazla çizgilerdir ki,
birbirlerinden uzaklıkları, bütün cüzleri eşit oyup, iki yanlarından doğruluk
üzere sonsuza dek uzatılsalar, birbirlerine kavuşmaları mümkün olmaz. Paralel olmayan
çizgiler, doğru çizgilerin tersidir. Yüzey ise, ya düzdür, ya değildir. Düz
yüzey odur ki, bir ucundan bir ucuna varıncaya dek o yüzey üzerinde farzolunan
cüzlerinin çizgileri birbirine karşılıklı ve paralel ola. Düz olmayan yüzey,
bunun tersidir ki, düz olmayan yüzeylerin bazısına değirmi deler. Kürenin dış
yüzeyinin yumruluğu gibi. Bunların yarımlarına: Yarım değirmi yumru ve yarım
değirmi bükey derler. Yüzeylerin paralelleri ve paralel olmayanları; çizgilerin
paralelleri ve paralel olmayanlarıyla kıyaslanırsa, bilinir.
İkinci
Madde
Üçgenlerin kısımlarını, dörtgenlerin çeşitlerini, çokgenlerin açı
kısımlarını, dairenin merkez ve çevresini, çap, kiriş, yay, pay ve sinüsü özet
olarak bildirir.
Ey aziz, malûm olsun ki, geometriciler demişlerdir ki: Her yüzey
ki, onu bir çizgi veya ziyade çizgi kuşatır, ona: Yüzey şekli derler. Eğer
yüzeyi, üç çizgi kuşatırsa, ona: Üçgen derler. Bu dahi üç kısımdır. Birisine:
Eşkenar üçgen denir ki, her üç kenarı birbirine eşittir. Birine: İkizkenar
üçgen derler ki, ancak iki kenarı beraberdir. Birine: Çeşitkenar üçgen derler
ki, kenarlarının üçü dahi birbirinden farklıdır. Eğer yüzeyi, dört çizgi
kuşatırsa, dörtgen derler. Eğer beş çizgi kuşatırsa, beşgen derler. Bu minval
üzere on kenara varıncaya kadar ongen derler. Eğer kenarları eşit olursa: Kare,
beşgen, altıgen, yedigen, sekizgen, dokuzgen, ongen derler. Ama üçgen ve
dörtgen dahi kısımlara ayrılırlar. Üçgende, dik açı bulundukta; dik üçgen,
derler. Geniş açı bulunduğu takdirde; geniş üçgen adı verirler. Geniş ve dar
açıların bulunduğu üçgen, dar açılı üçgendir. Aynen bunun gibi, dört kenarı
olan şeklin, dört kenarı eşit olursa ve dört dik açısı olursa, ona: kare
derler. Açıları dik olup, kenarları eşit olmayana: Dikdörtgen. Bunun aksine ki,
kenarları eşit olup, açıları dik olmayana: Eşkenar dörtgen derler. Kenarları
eşit olmayıp, açıları dahi dik olmasa, lakin kenar ve açılarından karşılıklı
ikisi eşit olsa, ona eşkenar dörtgen derler. Bunların dışındakilere yamuk
derler. Kenarları dörtten fazla olan şekile: Çokgen dahi derler. Açı, iki
çizgiyle kuşatılmış bir yüzeydir ki, kenarları bir noktada birleşir ki o iki
çizgi bitişik olmaya. Açı iki kısım olup; birine: Doğu açı derler ki, bir
noktada bitişmeksizin uzayan iki çizginin arasında yumrusudur. Birine geometrik
cisim derler ki, bir veya daha faza yüzeyin kuşatmasından bir cisimde meydana
gelir. Mesela koninin üst açısı gibi. Doğru açı dahi üç kısımdır. Birine: Dik
açı derler ki, doğru bir çizginin üzerinde, kendi benzeri dik bir çizgi olup,
iki tarafında oluşan iki eşit açıların biridir. Dik olan doğru çizgiye: Dikey
derler. Bir kısmına: Dar açı tabir ederler ki dik açıdan küçüktür. Bir kısmına
dahi geniş açı derler ki, dik açıdan büyüktür. Bu iki kısmın kenarları doğru
olmak lazım gelmez. Şekil bir uzamdır ki, bir eğri çizgi, düz bir yüzeyi bir
yönüyle kuşatır ki, yüzeyin içinde bir nokta farz olunsa, o noktadan çevreye
çekilen çizgilerin cümlesi eşit olur. Şimdi o çevrelenen yüzeye daire derler.
Onu çevreleyen eğri çizgiye, daire çizgisi ve değirmi çizgi derler. O ortada
var sayılan noktaya, dairenin merkezi derler. Merkezden çevreye uzanan
çizgilerin her birine, dairenin yarıçapı derler. Merkezi geçip, her iki uca
ulaşan doğru çizgiye -ki belirtilen yarıçaplardan her ikisinin tamamıdır
dairenin çapı derler. Bu çap ki, o daireyi iki eşit parçaya bölüp, çapın
tamamıyle çevrenin bir yarısını kuşatır ve o daireyi iki parça edip, merkezi
geçmeyen doğru çizgiye: Veter (kiriş) denir ki, daireyi iki eşit parçaya
bölmeyip, biri büyük ve biri küçük olmak üzere iki kısma böler. Bu iki kısmın
her birine: Parça adını verirler ve çevrenin her parçasına kavs (yay) adı
verirler. Kirişin yarısına: Düz sinüs derler. Kirişin yarısından çıkıp, yayın
yarısına ulaşan dikeye: Sinüs eğrisi derler. Dairenin çapının yarısına: mutlak
sinüs derler, gaflet olunmaya.
Üçüncü
Madde
Mücessem şekillerden, küp, silindir, koni, küre şekillerini;
merkez ve çevresini, kuşağını, kutbunu; eksen ve hareketini, dairelerle
dönencelerini, yavaş ve hızlı hareketlerini özet olarak bildirir.
Ey aziz, malûm olsun ki, geometriciler demişlerdir ki: Her cisim
ki, ou bir veya daha fazla yüzey kuşatır, ona: Mücessem şekil derler. Eğer bir
cismi, altı eşit kare kuşatırsa, ona: Küp derer. Eğer iki eşit paralel daire
çevreleri arasını birleştiren düz yüzey ile bir cismi kuşatırlarsa, o cisme:
Silindir derler ki, o iki daire onun tabanlarıdır. Merkezlerini birleştiren
çizgi, o silindirin payıdır ki, eğer bu pay o tabanlar üzerine dikey olursa, o:
Dik silindirdir. Değilse: Eğik silindir derler. Eğer bir daire, merkezden çam
kozalağı yüzeyi gibi dar bir noktaya yükselip, bir cismi kuşatırsa, ona: Koni
derler ki, o dairenin tabanıdır. Merkezden o noktaya çıkan çizgi, o koninin
payıdır. Eğer o pay taban üzere dikey olsa, o: Dik konidir. Değilse eğik
konidir. Bir şekil o şekilde olursa ki, onun ortasından bir nokta farz olunup,
o noktadan o cismin yüzeyine çekilen çizgilerin cümlesi eşit olsa, o şekile:
Küre ve o yüzeye: Kürenin çevresi ve değirmi yüzey derler. O noktaya: Kürenin
merkezi ve o çizgilere: Kürenin çaplarının yarıları derler. Bu düz yüzey, bir
küreyi iki parça eyledikte; bir daire ortaya çıkar. Eğer o yüzey kürenin
merkezini geçerse, o daireye, büyük; ötekilerine küçük daire adı verilir.
Kürenin çevresinde her nokta ki farz olunur, bir devrini tamam ettikte; bir daire
çizer. Ancak iki karşılıklı nokta ki, onlara küre kutbu, hareket kutbu dahi
derler. Bir çap ki, iki kutbun arasını birleştirir, ona: Eksen derler.
Anlatılan dairelerden o daire ki, onun kutbu, kürenin kutbunun aynısıdır.
Merkezi, kürenin merkezinin aynıdır. Ona: Küre kuşağı derler. O daire, iki
kutbun arasını yarıya bölmekle, ona paralellik eden bütün dairelerin en
büyüğüdür. O daireler birbirinden küçüktür ki, onlara: var sayılan devir
noktaları denir. İki tarafta bulunup, kuşağa oranla boyutları eşit olan her iki
daire eşittir. Kürenin iki kutbu, bu dairelerin dahi kutuplarıdır. o halde
şüphe yoktur ki bir küre, kendi yerinde hareketiyle merkezi üzere dönerse, onun
kuşağı üzerinde bulunan hareketi, hızlı olup, kuşağa paralel olan küçük
daireler üzerinde bulunan hareketi; kuşakta bulunan hareketine kıyasla
yavaştır. Kutuplarına yakın olan hareketi, kuşağına en yakın olan haraketinden
çok daha yavaştır. Kürenin tamamı kendi yerinde durup, hareketi bu minval üzere
iken hareketinin sürat ve yavaşlıkta farklılık göstermesi tabii bir iştir.
Bu işin bizzat kendisine bağlı olan farklılığı, feleklerin
hareketinde sabit bir şekilde sürer. Feleğin hareketi, ya basittir veya
muhteliftir. Basit olan hareketi ki, ona:
Dördüncü
Madde
Yüzeysel şekillerin ölçülerini, mücessem şekillerin miktarlarını
ve yüksekliği olan eşyanın yüksekliklerini bildirir.
Ey aziz, malûm olsun ki, geometriciler demişlerdir ki: Bir yüzeyin
miktarı onun ölçümüdür. Yani bir şeklin ölçüm bilimi, onun yüzeyinin miktarını bildirir.
Dik açılı olan bir üçgenin ölçümü, dik açısını kuşatan iki kenarının birini,
öteki kenarın yarısına çarpmakla elde edilir. Geniş açılı olan üçgenin ölçümü,
bu açısından kirişine çıkan dikeyi, kirişin yarısına çarpmakla veya aksiyle
elde edilir. Açıları eşit olan üçgen ölçümü, herhangi bir açısından kirişine
çıkan dikeyi, kirişin yarısına çarpmakla veya aksiyle elde edilir. Eşkenar olan
üçgenin ölçümü, bir kenarının karesinin dörtte birinin iki katını üçe çarpmakla
elde edilir. Dikdörtgenin ölçümü, bir kenarını, kendi yarısına çarpmakla elde
edilir. Eşkenar dikdörtgenin ölçümü, kenarlarından birini, öteki kenarına
çarpmakla elde edilir. Çok kenarın ölçümü, iki çapından birinin yarısını, o
çapının tamamına çarpmakla elde edilir. Eşkenar olan çokgenlerin ölçümleri,
çaplarının yarısını kenarlarını toplamının yarısına çarpmakla elde edilir. Dairenin
ölçümü, çevresine bir ip tatbik edip, bunun yarısını, çapının yarısına
çarpmakla elde edilir.
Âlemin
şeklinin yuvarlak olduğunun isbatını; yıldızların ve feleklerin durumlarının
keyfiyetini, hakîmâne on bölümle tafsil eder.
Cisimler
âleminin biçiminin yuvarlak olduğunu ve âlem küresi üzerinde çizilen büyük
daireleri ve feleklerin tabakalarının tertibini ve cisimlerin özlerini ve en
büyük feleğin şekil ve yapısını altı madde ile beyan eder.
Birinci
Madde
Feleklerin
yuvarlaklığının kabulünü ve unsurları ve yuvarlaklığa erişkin olan hayret
verici meseleleri bildirir.
Ey
azizi, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Unsurların ve feleklerin
yuvarlaklığının inkârı için ileri sürülen delillerden uzaklaşmak, astronomi
ilminde gereklidir ki, cisimler âleminin ve yerin yuvarlak olması kabul edile.
Zira ki, bu ilmin kaideleri hepten bu esas üzere kurulmuştur. Bundan başkasına
imkan yoktur. Bu felsefî görüş, şeriata aykırı sanılırsa; endişenin atılıp,
kalbin yatışması için bitmeyen feyz kaynağı İmam Muhammed Gazali (Allah ona
rahmet etsin) hazretlerinin "Tehafüt-ü Felasife" adlı kitabında
yazdığı arapça ibareleri aynıyle burada tercüme kılınmıştır ve o büyük imam
hazretleri buyurmuştur ki:"Malûm olsun ki, filozoflar ile halk arasında
olan ihtilaf üç kısımdır ki: Bir kısımda münakaşa, mücerret söze dayanır.
Meselâ: Filozoflar, alemin yaratıcısına cevher deyip; cevheri, mekândan
münezzeh, zatıyle kâim varlık ile tefsir eyledikleri gibi. İkinci kısımdaki
çekişmeler, dinden bir esasa ilişkin olmayan işlerdedir. O halde onlarla
münakaşa etmek, peygamberleri tasdik zaruretinden değildir. Yani o işleri
kabul, onları yalanlamayı veya aksini gerektirmez. Meselâ: Ay tutulması,
yerkürenin güneş ile ay arasına girmesiyle ayın ışığının görünmemesinden
ibarettir. Zira ki ay, ışığını güneşten alır. Yer ise küredir ve gök her
taraftan yeri kuşatmıştır. Ne zaman ay, yerin gölgesinde kalsa, güneşin ışığı
ondan kesilir, dedikleri gibi. Ve dahi güneşin tutulmasının mânâsı, yerden
güneşe bakan şahıs ile güneşin arasında ayın bulunması ve gölge olmasıdır. Bu
durum güneşle ayın baş ve kuyruk düğümlerinde bir anda birleştikleri vakitte
olur dedikleri gibi. Bu görüşleri dahi münakaşa ile çürütmekle durumu
değiştirmek mümkün değildir.
Bu
durumda, o kimse ki, söylenmiş bu işleri çürütmekte münazarayı, dinin
gereklerinden zanneder; o kimse dine zarar vermiş olur. Zira ki, bu işlerin
olmasına geometrik ve matematiksel deliller delalet eder. Bir kimse ki, ona
muttali olup, tahkikine gücü yeter, sebebinden ve vaktinden, miktarından ve
süresinden haber verir; ona denilse ki: "Bu şeriata aykırıdır." Buna
rağmen o kimse kesinlikle bildiği bu işte şüphe etmez, belki şeriatta şüphe
eder ki: "Kesin bilgiye aykırı şeriat nasıl olur?" diye tereddüde
başlar. İmdi, şeriata, yoluyla tan edenlerin zararından, yolsuz yardım
edenlerin zararı daha çoktur. Nitekim "akıllı düşman akılsız dosttan
iyidir," demişler.
Bundan
sonra İmam Gazali hazretleri, güneş ve ay tutulmaları hususundaki Hadîs-i
Şerifi nakledip, demişlerdir ki: "Hadîs-i Şerifin sonunda buyurulduğu
üzere: "Ay tutulması İlahî tecelli sebebiyle saygıdır," bu fazlalığın
nakli sahih değildir. Sahih olduğu takdirce dahi kesin işlerde, iddialaşmaktansa
te'vili ehvender. Çok açık deliller, kesinlikle bu noktaya ulaşmayan kati işler
karşısında te'vil olunmuştur; nerede kaldı ki nakli sahih olmayan...
Filozoflarla
İslâm âlimleri arasında tartışılan konu: Âlemin sonradan olduğu ve sonradan
olmadığı meselesidir. Âlemin sonradan olduğu sâbit olduktan sonra; yuvarlak
olsun, düz olsun; felekleri ve unsurları buldukları gibi, onüç tabaka olsun,
daha az veya çok olsun, dine zarar vermez. Âlem her nice olursa olsun,
kastolunan şey, onun Allah'ın kudretiyle vücuda geldiğidir.
Üçüncü
kısım odur ki, onda tartışma, din esaslarından birine ilişkin ola: Âlemin
sonradan yaratılması, Allah'ın sıfatları, cesetlerin haşri gibi. Bu maddelerde
onlarla gerektiğince tartışmak ve sözlerini çürütmek lazımdır.
Meselâ:
Onlar derler ki: "Âlem sonradan yaratılmamıştır, kadimdir. Zira ki kadime
dayanır ve her kadime dayanan kadimdir. O halde âlem kadimdir." Biz bu
sözleri çürütüp, deriz ki: "Âlem sonradan yaratılmıştır, hâdistir, çünkü
değişicidir. Her değişikliğe uğrayan hâdistir."
İmam
Gazali hazretlerinin bu sözleri, burada yazılmıştır. Ta ki dine bağlı olanlar,
anlatılacak şaşırtıcı işleri, şeriate muhaliftir diye reddetmekle reddolunmuş
olur kabilinden zannetmeyeler ve inkâr yoluna gitmeyeler.
İkinci
Madde
Âlemin
yuvarlaklığını isbat eden akli delilleri bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Âlemin işlerinin tümü
birbirine bağlıdır. Âlem, birbirini çevreleyen ve birbirine teğet kürelerdir
ki, iğne atacak bir boş mekân olmayıp, ulvî ve süflî cisimlerle dolmuştur ve
âlemin tabii yapısı yuvarlak şekil üzere olmaktır. Tabiatının gereği olan nice
deliler ile bu dava ispat edilmiştir. Âlemin her ne tarafına bakılsa, yumru
görünür. Her kuşağın bir kavis olduğu nazarî ve fikrî kanun ve insan aklının
tecrübesiyle bilinir. Kürevî şekil, şekillerin en genişi olduğundan başka gökte
ve yerde müşahede olunan durumlar, kürevîden gayride olmak muhaldir. Yuvarlak
zemini düzeysel zannedip, dünya düzdür fikrini edenler, hayalî vehmin
mağlûbudur. Kara, deniz, dağlar, vâdiler, değişik şekilleriyle toptan bir küre
olup, yerin gölgesiyle ay tutulduğu ve tutulma anında yerin gölgesinin ayıp
yüzünde dönücü bulunduğu ve yeryüzünde seyyahların hareketiyle enlem ve boylam
yerlerinin değişiklik üzere bulunduğu hep yuvarlaklığın delilleridir. Sabit
yıldızlar, âlemin kutbunun çevresinde paralel daireler üzere dönüp, kutba yakın
olan yerde küçük daireler çizerek görünmesi ve ufuk dairesine teğet görünen
sabit yıldızdan ekvatora varıncaya değin zaman boyutu hesabiyle gizlilik zamanının
artması, ta bir hadde varıncaya değin ki, görünme ve gizlenme zamanları eşit
ola. Bundan sonra gizlilik zamanı yavaş yavaş artıp, görünme zamanı azala.
Hatta öbür kutbun yakınında hiç görünmeye. Doğan yıldızların ufuktan günün
yarısına gelinceye dek yavaş yavaş yükselip, doğması ve yine aynı minval üzere
batması ve yıldızın büyüklüğü ufkun üstünde değişmeyip, batış ve doğuş
sırasında yerin buğusuyla değişir ve büyük görünmesi ve daima yeryüzünden göğün
yarısı ya yarısına yakını görünmesi ve yıldızın doğudakiler üzerine,
batıdakilerden önce doğası ve batması; ay ve güneş tutulmalarının saatiyle
meydana gelmesi; kuzey tarafına gidenlere, kuzey kutup yıldızı ve diğer kuzey
yıldızlarının yüksekliklerinin artması ve güney yıldızlarının düşüşünün
artması; güney tarafına gidenlere, kutup yıldızının ve güney yıldızlarının
yüksekliğinin artması ve kuzey yıldızlarının düşüşünün artması; deniz suyu
yumruluğunun, gemiden örttüğü sahillerin ve dağların, bakanlara, önce en yüksek
tarafları görünüp, yaklaştıkça en aşağılarının dahi görünmesi; yıldızların
görünme süresince yükseklik ve düşüşünün eşit olması; güneşin ekvator üzerinde
iken görünmesi ve görünmemesi süreleri eşit oldukta; doğup ve batacak, gölgenin
düz bir çizgi üzere doğu ve batı noktalarına karşılık
ve
iki gölgenin birbirine eşit olması... Bütün bunlar, yerin ve göğün
yuvarlaklığına delalet eder.
Ay
tutulması vaktinde, ayın yüzünde daire şeklinde ortaya çıkan yer kürenin
gölgesi olduğu, yerin küreliğine açık delildir. Zira ki, eğer yer, küre
şeklinde olmayıp, ya üçgen, ya kare, ya altıgen şeklinde olsa, ay tutulması ile
ayın yüzünde ortaya çıkan yerin gölgesi dahi daire şeklinde belirmeyip, ya
üçgen, ya kare, ya altıgen şeklinde görünmek iktiza ederdi. Oysaki görüntü hep
daire şeklinde olmuştur. Atmosferik olaylar değişik yerlerde gözetlenip; doğu
tarafında, seher vaktinde vaki olan ay tutulması ve doğuş anında beliren güneş
tutulması, batıdakilere görünmez. Batıda, doğuş anındaki ay tutulması ve akşam
vaktindeki güneş tutulması, doğudakilere görünmez. Göğün ortasında ortaya çıkan
güneş ve ay tutulmaları, yerin alt yüzünde oturanlara görünmez. Yerin altı
tarafında ve göğün ortasında vaki olan güneş ve ay tutulmaları, yerin üst
tarafında oturanlara görünmez. Yerin üstünde ve göğün ortasında meydana gelen
güneş ve ay tutulmaları, batıdakilere, doğudakilerden önce görünür.
Mesela
batıdakilere ya seher veya kuşluk vakti görünür, doğudakilere ya akşam veya
ikindi vakti görünür. O halde doğuluların sabah ve akşamı, batılılarınkinden
önce olduğu ay ve güneş tutulmalarıyle bilinir.
Nitekim
şehirlerarası uzaklıklar, güneş ve ay tutulmalarıyle bulunur. Bütün bu
durumların, kürenin gayrisinde olmak ihtimali yoktur. Bütün bunları bir yana
bırakalım, Hind-i Şarkî adı verilen Hindistan'a ve Hind-i Garbî adı verilen
Yeni Dünya'ya (Amerika) deniz yoluyla sefer edenlere şarken ve garben
gidip-gelme imkânı ortaya çıkıp; batıdan gidip, yerin altından dolaşıp doğudan
gelen gemiler, yerin yuvarlaklığı davasını ispat edip, bütün delillerin mühürü
olup, tartışma kapısını kapamıştır.
Üçüncü
Madde
Dünyanın
yuvarlaklığı kaidesi üzerine bina edilen şaşırtıcı meseleleri bildirir.
Ey
aziz, malum olsun kip astronomlar demişlerdir ki: Yuvarlaklık kaidesine dayanan
astronomi ilminin şaşırtıcı meseleleri vardır ki, hem sorulur, hem şaşılır.
Birinci mesele: bir
günün üç şahsa nisbetle değişik olmasıdır. Mesela: Belirli bir yerden, üç
şahsın biri doğuya, biri batıya gidip, biri de orada kalsa ve gidenler, doğru
bir çizgi üzere ve aynı hızla yürüyüp; doğuya giden batıdan, batıya giden doğudan
gelip, bir günde yerinde duran şahsın yanında toplansalar. Hareket günü,
yerinde durana göre cuma olsa; batıya gidene göre perşembe, doğuya gidene göre
cumartesidir. Şimdi, bunun sırrı budur ki, mesela batıya gidenin seyri yedi gün
olsa, güneşin hareketine uygun gitmesiyle, duranın gün batımında, bunun gün
batımı vakti, güneşin devrinin yedide biri kadar geç olur. Bu gecikmeden, yedi
günde bir gün bir gece eksilmiş olur. Bunun için yerine geldiği gün, ona
nisbetle perşembe düşer. Bunun gibi doğuya gidenin seyri güneşin hareketine
ters olduğundan, batıya gidenin aksine o, durandan günbatımı güneşin devrinden
yedide bir kadar önce olup, yedi günde bu eksikliklerin toplamından bir gün bir
gece hâsıl olup, geliş günü ona göre cumartesi düşer.
İkinci mesele budur ki:
Yeryüzünde derin bir kuyu üzerinde yüksek bir minare olsa; o kuyunun dibinde
bir kâseyi su doldurup, o suyu minarenin tepesinde o kâseye koşalar, almayıp
fazla gelir. Zira ki, merkez daireden uzaklaştıkça yumulma yayı az olur ve
unsurların cüzleri ise her nerede bulunursa, âlem küresinden bir damladır.
Şimdi kâsenin ağzında bulunan dairenin kavsi, kuyunun dibinde ye merkezine
yakın olup, eğri olu ve minarenin tepesinde, ona oranla düz olmaya yakın
olmakla, bir miktar fazla su alır.
Üçüncü mesele budur ki:
Gayet yüksek bir minare şerefesinde, iki yerden birer taş atılsa, iki taşın
düşüş yeri arası, şerefedeki atılış yerleri arasındaki mesafeden az olur.
Mesela şerefenin bir kenarından bir kenarına uzaklık beş metre olsa, taşların
düşüş yerleri arasındaki mesafe beş metreden az olur. Aynen bunun gibi iki
duvarın tabanlarındaki mesafesiyle, yukarıdaki mesafesi aynı değildir Zira ki,
iki şakülün başlangıç ve sonuçları eşit olmaz, gittikçe yakınlıkları artarak,
yerin merkezinde birleşseler gerektir. Yine yuvarlaklık kaidesine dayanan şer'î
meseleler sorulur.
Birinci mesele:
Zeyd,
İngiliz gemileriyle kutuplara vardıkta; altı ay gündüz altı ay gece olmakla, bu
müddette beş vakit namazı ve ramazan orucunu ne şekilde eda eder.
İkinci mesele:
Zeyd, Amr ile kıyamet alâmetlerinden olan güneşin batıdan doğması meselesinde
bahse tutuşup; Zeyd bu meseleyi, astronomi kaidelerine tatbik mümkündür, dese:
Amr inkâr etse; Zeyd, Takiyüddin Rasit'in sözüne göre, burçlar dairesi genel
meyli (23,5 derece) geçip, uzun sürede ekvator hattıyla çakışıp, diğer
gezegenlerin kuşakları da onun gibi çakışmakla; batıdan doğmuş olur. Nitekim
halen altmış altıncı enlemde güneş, batıdan doğar, deyip, durumu böyle
açıklasa. Amr ise inkârında ısrar edip, bu mümkün değildir, dese ve eğer mümkün
olursa karım boş olsun dese, talak vaki olur mu?
Üçüncü mesele:
Zeyd Mekke şehrinden başka bir yerde bir mekân vardır ki o mekânda, dört yön
kıbledir ki ayakucu notasındadır dese; Amr inkâr edip, ikisi de 'benim sözüm
doğru değilse kölelerimiz azat olsun' deseler, hangisinin yemini bozulur?
Bu
üç sorunun cevabı arz olunmadı.
Dördüncü
Madde
Feleklerde
ve yerde ortaya çıkan olayları açıklamak için, âlem üzerinde konuları ve
çizilen on büyük daireyi bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, astronamlar, feleklerdeki ve yerdeki işleri tespit ve
biribirine bağlamak için, âlem üzerinde, nice muhtelif daireleri kutuplarıyla
beraber ispat etmişlerdir. Meşhur daireleri iki kısım itibar edip; bir kısmını
büyük daireler, bir kısmını küçük daireler saymışlardır. Ama büyük daireler,
bir kısmını küçük daireler saymışlardır. Ama büyük daireler odur ki, yukarıda
açıklandığı gibi, âlem küresine oranla büyük ise de, ona küçük derler. Değirmi
kuşaklar gibi. Büyük daireler, on tanedir ki: Muaddilünnehar (güneşitleyici)
dairesi, mıntıkatül buruç dairesi, (Burçlar kuşağı dairesi) dört kutuptan geçen
daire, ufuk dairesi gündüz yarısı dairesi, yükseklik dairesi, semtler ilk
dairesi, eğilim dairesi, enlem dairesi, görünen gök ortası dairesi. Sayılan bu
dairelerin bazısı âlem küresi üzerinde ayrı ve hareket edici olarak
konulmuştur. Bazısı bitişik ve sabit resmolunmuştur. Ayrı ve hareket edici olan
büyük daireler, altı tanedir. Biri gün yarısı dairesi, biri ufuk dairesi, biri
yükselme dairesi, biri ilk semtler dairesi, biri eğilim dairesi ve biri enlem
dairesidir. Bitişik ve sabit olan daireler, sayılan bu dairelerden gayrisi olan
büyük dairelerdir ve küçük dairelerdir. On büyük daireden;
İlk daire, gün
eşitleyici dairesidir. Buna düz felek dahi derler. Buna onun için muaddil
(eşitleyici) derler ki: Güneş buna teğet oldukta; Doksanıncı enlemden başka her
yerde gece ve gündüz yaklaşık olarak eşit olur. Bu dairenin yüzeyinde, yerküre
üzerinde çizilen daireye: Ekvator derler. Zira ki felek onda uzaklığını
kuruyarak, dolap gibi döner. Yani gün eşitleyici daire, alemi böler
farzolundukta: Ekvator, yer düzeyi üzerinde ondan meydana gelen dairenin
çevresidir. Ekvatora paralel olan dairelere: Günlük dönüş yerleri derler.
Bunlar hayal edilen küçük dairelerdir ki, büyük felekte farzolunan her noktadan
bu feleğin dönmesiyle, onun üzerinde iki kutbu olan âlemin kutbu ile kuşağı
olan eşitleyici dairenin arasında çizilirler. Bu daireler, günlük hareketle
çizildiklerinden, bunlara: Günlük dönüş yerleri derler.
İkinci daire,
burçlar kuşağı dairesidir. Buna, burçlar feleği dahi derler. Oniki burç, bunun
üzerinde itibar olunduklarından buna: Burçlar dairesi dahi derler. Buna paralel
olan dairelere: Enlem daireleri derler. Zira ki, yıldızın merkezi onların
birinin yüzeyinde bulunsa: Burçlar dairesinden kuzeye ya güneye eğilimli olmuş
olur. Şimdi o yıldızın enlemi, o daire ile burçlar dairesi arasında olan
mesafedir. Bu daireler dahi günlük dönüş daireleri gibi hayalî küçük
dairelerdir Çünkü burçlar feleğinin iki kutbu ki, burçlar dairesinin iki
kutbudur, âlemin iki kutbu olan gün eşitleyici dairenin kutuplarından başkadır.
Şimdi lazımdır ki, gün eşitleyicisi daire ile burçlar dairesi âlemin çevresi
üzerinde, iki karşılıklı nokta yanında kesişirler, ki, o noktaların arasında
her birinden yarım daire meydana gele. Zira ki, burçlar dairesi gün eşitleyicisi
gibi büyüktür. O noktanın biri ki, burçlar feleği, gün eşitleyicisinden kuzeye
meylini ondan başlar, ona: Bahar eşitlik noktası (21 Mart) derler. Zira ki,
güneş buraya geldikte, çok yerde bahar mevsimi belirir. Bunun karşısındaki
noktaya: Güz eşitlik noktası (21 Aralık) derler. Yine azımdır ki, burçlar
dairesinin, gün eşitleyicisinden nihaî uzaklığı, yarı dairelerinin ortasında
iki nokta yanında olur ki: Biri kuzey kutbu sebtindedir ve ona: Yaz dönümü
derler. Öbürü güney kutbu semtindedir ve ona: Kış dönümü noktası derler. Şimdi
bu iki kesişme ve iki nihaî uzaklık ile burçlar dairesinin dört noktası
belirlenmiştir. Onlar da dörtte bire bölünür. Bundan sonra bu dört çeyrekten
iki çeyrek bitişiğin her biri üzerinde iki nokta farzolunmuştur ki, onlarla o
çeyrekler üzer eşit bölüme bulunmuştur. Bundan sonra altı büyük daire hayal
olunmuştur ki, hepsi iki karşılıklı noktada yani iki burçlar kutbu üzerinde
kesişmişlerdir.
Üçüncü daire,
dört kutuptan geçen dairedir ki: Adı geçen altı dairenin biridir. Bunun âlem
küresi üzerinde iki kutbu, orta noktadır. Bu daire âlemin iki kutbundan ve iki
kutup burcundan, iki değişim noktasından geçmiştir. Onun için bulan: Dört kutbu
geçen daire derler. Bu altı hayalî dairenin biri o dairedir ki, iki orta
noktadan geçmiştir. Kutupları, iki değişim noktası olmuştur. Altı daireden
geriye kalan dört daire, o iki çeyrek üzerinde farzolunan dört noktadan ve o
dördün karşısında bulunan öteki dört noktadan geçmişlerdir. Bunların kutupları
burçlar dairesi üzerinde farzolunan noktalardır. Şimdi sekizinci felek, bu altı
daire ile oniki kısım olmuştur. Her bir kısmını, iki yarım daire kuşatmıştır.
Her kısmında, burçlar kuşağında bulunanlar burçlar kavsi adıyla şöhret
bulmuştur. Onun için sekizinci feleğin ismi: Burçlar feleği olmuştur. Bu altı
daire, âlemi keser farzolunsa, büyük felek ve benzer feleklerin cümlesi, oniki
burca bölünür.
Dördüncü daire,
ufuk dairesidir. Bu hareket eden bir büyük dairedir ki feleğin görünen
yarısından görünmeyen yarısını ayırmıştır. Buna nispetle yıldızların doğuş ve
batışları belirlenmiş ve bilinmiştir. Bunun iki kutbu; başucu (zenit), ayakucu
(nadir) bulunan iki noktadır. Ufuk dairesi, gündönümünü iki noktada kesmiştir
ki, birine doğu noktası ve doğu gün eşitleyici; birine batı noktası ve batı
güneşitleyici derler. Bu iki nokta arasını birleştiren doğru çizgiye: Doğu ve
batı çizgisi ve güneşitleyici çizgi derler. Bu ufuk dairesinin burçlar dairesi
ile kesiştiği iki noktaya, doğan ve batan derler. Doğu noktası ile burçlar dairesi,
ya yıldız merkezi arasında ufuk dairesinden vâki olan kısa kavse doğu siası
(Amplitude); doğu noktası ile onların arasında bulunan kavse batı siası derler.
Bu ufuk dairesine paralel olan küçük dairelere köprüler derler; Ufuk dairesinin
üstündekilere yüksek köprüler derler. Altında bulunanlara alçak köprüler
derler.
Beşinci daire,
gün yarısı dairesidir. Bu dahi hareket eden bir büyük dairedir ki, âlemin iki
kutbundan ve başucu, ayakucu noktalarından geçmiştir. Bunun iki kutbu, doğu
noktası ve batı noktasıdır. Bu gün yarısı dairesi, ufuk dairesini iki noktada
kesmiştir. Biri güney noktası, biri kuzey noktasıdır. Bu iki noktanın arasını
birleştiren çizgiye; gün yarısı çizgisi, zeval çizgisi, güney ve kuzey çizgisi
derler. Bunların hepsi dokuz enlemin gayrisindedir.
Altıncı daire,
yükseklik dairesidir. Buna başucu dairesi dahi derler. Bu hareket eden bir
büyük dairedir ki, başucu ve ayakucundan geçip, o çizginin tepesinden geçmiştir
ki o çizgi, âlemin merkezinden gelip, güneşin merkezinden ya yıldızdan geçip,
üst feleğin yüzeyine çıkmıştır. Bu yükseklik dairesi, ufuk dairesini dik açılar
üzere iki ortada kesmiştir. O noktalar sabit olmayıp, ufuk dairesi üzerinde
yıldız ve güneşin intikali sebebiyle yer değiştirirler. Her birine başucu
noktası adı verilir. Bu noktalarla doğu ve batı noktaları arasında ufuk
dairesinde bulunan kavse, başucu noktası derler. Bu iki başucu noktasıyla güney
ve kuzey noktaları arasında bulunan kavse, başucunun bütünü derler. Bu
yükseklik dairesi, gün yarısı dairesine bir gün bir gecede iki defa çakışır.
Yedinci daire,
semtlerin ilk dairesidir. Bu hareket eden bir büyük dairedir ki; başucu ve
ayakucu noktasından, doğu ve batı noktasından geçer. Bunun kutupları güney ve
kuzey noktalarıdır. Bu daire, gün yarısı noktası ile başucu ve ayakucu
noktasında dik açılar üzere kesişmiştir. Âlem küresi bu daire ile ve gün yarısı
dairesi ile sekiz eşit kısım olmuştur ki: Dördü yerin üzerinde, dördü ufkun
altında bulunmuştur. Bu daireye onun için semtler ilk dairesi derler. Yükseklik
dairesi bunun üzerine çakıştıkta; onun kavsi, başucu, başucu bütünü kalmaz.
Semtler ilk dairesine teğet olan günlük dönüm noktalarına, bölge dönüm
noktaları derler ki, o bölgelerde oturanların başucu dönüm noktalarıdır.
Sekizinci daire,
eğilim dairesidir ki; bu dahi hareket eden bir büyük dairedir. Güneşitleyici
dairenin iki kutbundan geçmiştir. Güneşitleyiciden, yıldız ve burçlar kuşağının
eğilimi bununla bilinmiştir. Buna ilk eğilim denmiştir.
Dokuzuncu daire,
enlem dairesidir. Bu dahi hareket eden bir büyük dairedir ki, burçlar feleğinin
iki kutbundan geçip, o çizginin başucundan geçmiştir. O çizgi âlemin
merkezinden gelip, yıldızın merkezinden geçip, burçlar feleğinin yüzeyine
çıkmıştır. Bu enlem dairesi ile, yıldızın enlemi bilinmiştir. Güneşitleyiciden,
burçlar feleğinin ikinci eğilimi bununla bulunmuştur.
Onuncu daire,
görünen göğün orta dairesidir. Bu daire, burçlar kuşağının ve ufuk dairesinin kutuplarından
geçmiştir. Bunun iki kutbu, doğu ve batı noktalarıdır. Ufuk dairesi ile burçlar
kuşağının ufku arasında veya aksiyle bu dairede oluşan kısa kavis, görünen
iklim enlemidir.
Burada,
bu büyük daireleri açıklamakla yetinip, kalan daireleri, yerleri geldikçe
yazılmak hoş gelmiştir.
Beşinci
Madde
Feleklerin
bütün tabakalarının yapısını; feleklerin parçalarının hareketlerini: Günlük dönüş
hareketinin keyfiyetini; yönlerin sınırlanmasını; yüksek gök cisimlerinin
mahiyetini özet olarak bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Kâinatın yaratıcısı ve
düzenleyicisi olan Cenab-ı Hak'kın murad ve yaratmasıyla bütün feleklerin
cisimleri, toprağa varıncaya kadar dört unsur; lahana yaprakları gibi
biribirinin içinde dürülmüş olup, bir düzen üzere büyüğü küçüğünü kuşatmış ve
her yönden birbirine teğet ve sürekli, hepsi bir tek küre şekline girip; cisimler
âleminin Rabbani hikmetle güzel bir nizam üzere temeli atılmış ve tesis
olunmuştur. Bu şaşırtıcı ve garip bileşim heykelinin şekil ve yapısı; bütün
İslâm filozoflarının ve din âlimlerinin çoğunun birbirlerine yakın görüşleriyle
şöyle alınıp, kabul edilmiştir: Cisimler âlemi, biribirini kuşatan küreler ve
unsurlar üzerinde soğan kabukları gibi tabakalar halinde olup, hepsi bir top
şekline girmiştir. Esîrî cisimler yani külli felekler dokuz tane olup, bütün
yüksek cisimlerin ve alçak unsurların iç gözeneğinde varsayılan bir cüz bulunur
ki, o, âlemin merkezi ve herşeyin esasıdır. Bu dokuz göğün en büyüğü, atlas
feleğidir ki, cihanın yönlerinin sınırlayıcısı ve zamanın vakitlerinin
belirleyicisi odur. Bu felek, öteki felekleri avucunun içine alıp, yirmidört saatte
bir kere, ışıldayan, sabit ve gezegen yıldızları tümüyle doğudan batıya
devreder. Bu doğuş ve batış ki; gece ve gündüz, aydınlık ve karanlık sürekli
böyle oluşur. Hepsi onun hareketine dayalı ve bağlıdır. Bu dokuz feleğin
sonuncusu, ay feleğidir, ki, atmosferi, oluşum ve bozuşum âlemini, eşyayı her
taraftan kuşatmıştır. Dört unsurun küreleri, ay feleğinin içinde mertebelerince
durmuş ve yerleşmişlerdir. Her durumda çevre tarafı üst yön, merkez tarafı al
yön olup; yeryüzünde ve suda ayakta duran ve gezenlerin başları, ay feleği
tarafına; ayakları âlemin merkezi tarafına olduğu bir gerçektir.Bu dokuz felek
ve içindekiler, saf, ışıklı ve şeffaf olup, saffetlerinin kemalinden bunlara:
Kâh billur, kâh buzlu, kâh sulu demişlerdir. Gerçek feleklerin cüzlerinin
tamamı ve unsurların parçalarının arasında fazlalık ve boşluk olmadığında
filozofların hepsi birleşmişlerdir. Lakin büyük feleğin gerisinde ısrarla sözü
edilen hoşluğu; ilk filozofar maddeden soyutlanmış bir bulut mevcuttur
demişler, kelam bilginleri bunu hayalî boşluk ile tabir ve tefsir etmişlerdir.
Çünkü tüm feleklerin belirlenmesi, göklerin durumlarını kavramaya yetmeyip;
astronomlar, yedi gezegene ârız olan işleri gözetlediler. Yani bu gezegenlerde
kâh doğruluk, kâh durgunluk, kâh yavaşlık, kâh sürat ve kâh geri dönüş görüp;
kâh güneş gibi genel eğilimden ibaret olan iki değişim noktası arasında
gezindiklerini ve kâh diğer gezegenler gibi değişim noktalarının güney ve
kuzeye iyice kaydığını ve kâh ışıkları çoğaldığını ve kâh ışıkları azalıp böyle
durumlarla kâh yere yakın kâh uzak olduklarını: Ay ve güneş tutulmaları dahi
belirli olmayıp; bazen tam, bazen cüzî tutulma olduklarını görüp, olaylar
üzerinde düşünceye daldılar. Elhasıl, ta ki onlar, göklerin bu gibi çeşitli
işlerini incelediler. Böylece sebeplerini, illetlerini şerh ve beyan ettiler.
Takvimde düzeltme yaptılar, ekleme ve çıkarmalarda bulundular. Düzenlemede
külli feleğin içlerinde yani merkezleri bitişik olan iki paralel düzlem
arasında bulunan boşluklarda, yeryüzünü içine alan ve almayan merkezleri ve
kutupları, bitişik, ayrı; kalınlık ve incelikte eşit ola ve olmayan nice nice
cüzi felekler varsaymaya muhtaç olup; bunları, bedenin azalarına benzetip,
dönen ikinci felekler olarak itibar ettiler.
Şimdi
biz, o göklerin ve yerin yoktan varedicisi hâkim yaratıcı Allah'ın sanatının
inceliklerini, hikmetinin hakikatlerini fikredip düşünerek, onu tanımak
isteyenlere, feleklerin cüzlerinin tahlili kolaylaştırıp bu hususları ve
benzerlerini anlatmak üzere, somut bir şekil olsun için feleklerin tümünün
şekil ve suretlerini tasvir etmişizdir. Bundan sonra feleklerden toprağa inip,
oradan kendine gelip, Rabbini bulmak için göklerin tertibini açıklamak ve
yazmakta yukarıdan aşağıya inme yolunu tutmuşuzdur. Bütün feleklerin sureti
budur:
Altıncı
Madde
Atlas
feleğinin yapısını, sürat ve günlük hareketini ve bütün feleklere ve unsurlara
olan tahakküm ve tasullutunu ve boşluğunun genişliğini bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Yüksek felek ki, ay feleğine
nispetle dokuzuncudur. Yukarıda açıklandığı üzere nice namv e şan ile şöhret
bulmuştur. Merkezi, âlemin merkezi; kutbu, âlemin kutbu olup, iki paralel
düzeyle kuşatılmış bir yuvarlak cisim ve yıldızlardan arınmış olmakla; atlas
feleği adını almıştır. Bütün gök ve yer cisimlerini kuşatmış olmakla; cisimler
âlemi kendinde son bulup, gerçeküstü ve cihanın sınırlayıcısı olmuştur.
Göklerin ötesinde boşluk ve doluluk olmadığı farzolunmakla; bunun yumru düzeyi,
bir nesneye dokunmaktan uzaktır. Billur gibi saf ve basit bir cisimdir. Bütün
süslerden arınmıştır. Lakin çukurumsu düzeyi, kendi hoşluğunda olan sabit
feleklerin yumru düzeylerine teğettir. Bu büyük feleğin altında cüzî felekler
farzolunmaya ihtiyaç olmayıp, ancak büyük dairelerden güneşitleyici dairesi,
bunun çevresinde ve iki yarım kutbunda eğim dairesi var sayılmıştır. Büyük
felek, bu denli genişlik ve büyüklüğüyle âlemin merkezi çevresinde, doğudan
batıya süratli vaziyette hareketiyle, içinde olan felekleri toptan ve ateş
küresi ve hava süresinden bir miktarı döndürüp, yirmi dört saatte bir dönüşünü
tamam eder. Her feleğin bir yeri ve meydanı vardır ki, ondan asla ayrılmaz.
Lakin kendi mekânında bütün cüzleriyle düzenli bir şekilde hareket edicidir.
Bir göz kırpması kadar bile duraklamaz. Büyük feleğin, kuşağındaki hareketi oldukça
süratlidir. Nitekim geometrik delillerle sabittir ki, cins atın koşu anında iki
ayağını kaldırıp koyuncaya kadar, büyük felek üçbin mil mesafe kateder.
Yaratıcı
ve hakîm olan Allah, her şeyden münezzehtir. Bu ne şaşırtıcı sürat ve acaip
kuvvettir ki, bir lahzada, kutru yerküreden büyük olan güneşi feleğiyle alıp
gider. Bu sürate evvela Hadisi şerif şehadet eder ki; Habib-i Ekrem
sallallahüaleyhivesellem, Cebrail aleyhisselema: Zeval vaktinden sormuştur ki:
"Ey kardeşim Cebrail, zeval vakti mi?" Cebrail cevap vermiştir ki:
"Hayır. Evet..." Habib-i Ekrem (s.a.v.) sormuştur ki:
"Hayır'dan
sonra niçin evet dedin?" Cebrail cevap vermiştir ki: "Sen sorduğunda,
henüz güneş zeval noktasına gelmemişti. Ben, hayır, deyinceye dek beşyüz mil
yolu katedip, gün yarılayıcı noktadan zeval noktasına gelmişti. Onun için evet,
dedim."
Hak
Taala bunu, nass ile bildirmiştir ki: "Güneş de yörüngesinde yürüyüp
gitmektedir. Bu, güçlü ve bilgin olan Allah'ın kanunudur." (36/38)
Gerçi
matematikçiler ve geometriciler, feleklerin ve yıldızların uzaklıklarının ve
cisimlerinin ölçülerini hesap ve kıyas ile uzun uzadıya beyan edip
açıklamışlardır. Lakin büyük feleğin azametinin ölçüsünü bilmekte, genişlik ve
uzunluğunu belirlemekte ve âlemin merkezinden yumru düzeyinin uzaklığını hesap
ve kıyas etmekten acz ve kusurlarını itiraf ve ikrar edip; onu ancak yaratan
Yaratıcı bilir, demişlerdir.
Fakat
diğer felekleri, sabit yıldızları ve gezegenleri, matematikçiler ve
geometriler, gök gözetim âletleriyle ölçüp takdir ettikleri üzere, burada bir
miktar işaretle beyan etmek münasip görülmüştür. Ta ki bizim maksadımız olan
Mevla'yı tanımaya vesile bulan, onun ince sanatlarını fikretmek, hikmetlerinin
sırlarını düşünmek, kudret ve azametinin eserlerini temaşa eden akıl
sahiplerine kolaylık olup; hepsini kendi vücutlarında mevcut görüp, kendilerini
tanıyıcı olalar. Buradan da Allah'ı tanımaya yol bulalar. Gerçi felekleri ve
yıldızları ölçüp takdir etmek, cebir hesaplarından habersiz olan kimselere uzak
ve muhal görünür. Lakin bunlar, aslında gerçek ve sabit olan kesin ilimlerin
kaideleri üzerine kurulu aklî hükümlerdir. Ama yüksek cisimlerin mahiyeti, eski
filozoflara göre felekler, yıldızlar basit cisimlerdir: Ne hafiftir, ne
sıcaktır, ne soğuktur, ne yaştır, ne kurudur; ne yanma ne yapışma kabul ederler;
oldukça latif ve saftırlar. Nitekim Hak Taala buyurmuştur: "Göklerin ve
yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyük bir şeydir. Fakat
insanların çoğu bilmezler." (40/57)
Kudret
ve celal sahibi büyük Allah münezzehtir. Âlemi örneksiz yaratan, feleklerin hareketini,
gece ile gündüzün biribirini takip etmesini misalsiz var eden Allah
münezzehtir. "Rabbimiz, sen gökleri ve yeri boşuna yaratmadın, sen
münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru." (3/191) Bizi, göklerin ve yerin
yaratılışını, gece ile gündüzün değişimini düşünen kullarından eyle!
Burçlar
sahibi göğü; burçların şekillerini ve isimlerini; burçların katlarını ve sabit
yıldızları; ayın menzillerini; gök cisimlerinin uzaklıklarını dört madde ile
bildirir.
Birinci
Madde
Sekizinci
feleği bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Feleklerin ve unsurların üç
tabakası birbirini kuşatıp, biri birine bir derece teğet ve çakışır olmuştur
ki, feleklerde ve unsurlarda zerre kadar boşluk kalmayıp, her tarafı
dopdoludur. Hepsinin dönüşü başka türlü olup, kuşakları kendilerine kabuk ve
zarf olmuştur. Şimdi, en dışta olan kuşak, yukarıda anlatıldığı gibi büyük
felektir. Onun içinde bulunan kuşak, sekizinci felektir ki, burçlar feleği ve
sabit yıldızlar feleği namıyle meşhurdur. Büyük felek boşluğunda durması ve
sabit olması ile anılmıştır. Merkezi, âlemin merkezi olup; kutbu, âlemin
kutbundan bir tarafa 23,5 derece eğilimli olup, paralel iki yüzüyle kuşatılmış
bir kürevî cisimdir. Yumru sathının üzerinde olan büyük feleğin dip yüzeyine
teğettir. Dip yüzeyinde olan boşluğunda, zühal feleğinin yumru yüzeyine teğet
olmuştur. Sayısız sabit yıldızlarla işlenmiş ve süslenmiştir. Hayallerde
şekillenen on iki burçla nakışlanmış ve renklenmiştir. Umumi eksen olan
felekler feleği (büyük felek) ile âlemin merkezi çevresinde doğudan batıya
hareket eder, bütün uydularıyla yirmi dört saatte bir devresini tamamladığından
başka, kendine has hareketiyle âlemin kutbundan başka olan kutbu üzere ve güneşitleyiciden
gayri iki tarafa kutbu kadar eğilmiş olan kuşağı üzere, batıdan doğuya yavaş
yavaş döner. Aheste hareketiyle altında dikilmiş olan sabit yıldızları toptan o
tarafa alıp gider. Yetmiş güneş senesinde kendi kuşağı yörüngesinde ancak bir
derece yol alır. O halde ikibinyüz senede bir, bir burcu geçer ve yirmibeşbin
ikiyüz senede bir devresini tamam eder.
Filozoflar:
Bu süre tamamında, denizlerin ve karaların yer değiştirmesinden, bütün âlemin
işleri, sırları en iyi bilen Allah'ın takdiri ile baştan ayağa değişir,
demişlerdir. Bu feleğin dahi altında, küçük felekler varsaymaya hacet kalmayıp,
ancak büyük dairelerden burçlar dairesi; bu feleğin çevresinde, iki kutbu
arasında farzolunup, oniki burcun şekilleri bu kuşağının bizzat kendinde olarak
belirlenmiştir. Altı büyük daire dahi, bu feleğin iki kutbu üzerinde kesişir
farzolunup, sekizinci felek, bu altı daire ile kavun ve karpuz üzerindeki
çizgiler şeklinde oniki kısım olup; her bir kısmına bir isim ile burç adı
verilip: Meselâ, koç burcu, kova burcu vs. denilmiştir.
İkinci
Madde
Belirlenmiş
yıldızlar ile bulunan şekilleri ve burçlar semasının dört katını bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Oniki burcun her birinde,
mesela karpuzun her dilimi ortasında yani sekizinci feleğin oniki diliminin her
birinin yarısında; belirlenmiş yıldızların toplu görünümü, bir şekle benzer
olarak gözetlenip, o burçların isimleri görüntülerine göredir. Mesela koç
burcu, sekizinci feleğin sahasında bir dilimdir ki, onun dilimlerinde gözlenen
yıldızlar, birer çizgi ile birbirlerine bağlansa, ondan koç şekli görünür.
Öteki burçlar da böyledir ve görünüşlerine göre isim alırlar. Bu feleğin
tamamen boşluğunu dolduran sayısız yıldızlardan, eski filozofların gözlemleri
gereğince; binyirmiiki ışıklı yıldızı içeren hayvan ve eşyaya benzer kırksekiz
suret hayal edilmiştir. Üçyüzkırkaltı gözetlenmiş yıldızın şekillenmesiyle
oniki şekil belirlenmiş ve oniki burç adıyla isimlendirilmiştir. Bu suretlerin
yirmibiri kuşağın kuzeyinde bulunup, onlarla üçyüzaltmışaltı yıldız zat
olunmuştur. Kırk sekiz suretin kalanı olan onbeş suret, kuşağın güneyinde
bulunup; gözetlenmiş yıldızlardan üçyüzonaltı yıldız dahi bunların sahasında
belirlenip, sayılan binyirmiiki yıldız tamamıyla tesbit edilmiştir.
Ek:
Malûm olsun ki, merhum yazarın (İbrahim Hakkı) saydığı üzere, yıldızlar iki
kısma ayrılıp; bir kısmına sabit yıldızlar ve diğerine gezegen adı verilir. Bir
kısmına sabit adı verilmesinin sebebi: Birbirlerine olan uzaklığın miktarı
daima eşit olup; fazlalaşıp, eksilmediklerine dayanır. Onlar, bu bahiste
anlatılan sabit feleklerdir. Öteki kısmına gezegen denilmesinin sebebi: Bunlar
başka başka yürüyüp hareket ettikçe, birbirlerine kâh uzak kâh yakın
olduklarına binaendir. Bunlar yedi gezegendir ki, her biri bir felekte bulunur.
Bu gezegenler, bazen bir yerde toplanıp kümelenerek, ufuk dairesinin birbirine
karşı derecelerinde karşı karşıya bulunurlar. Sabit yıldızların miktarı,
sonraki filozofların sözüne göre; binyüzoniki adet yıldız olup, ışıklı cisimler
oldukları belirlenmiştir. Birbirlerinden ayrılmak ve her birine bir isim
konulmak imkânsız olmakla: Bilginler toplu görünümlerini altmışa bölüp, her
birine bir şekil üzere isimler vermeyi uygun görüp ve her bir şekle, eski
filozoflar arasında şöhret yapmış kimselerin isminden, bazı hayvan, bitki,
cisim ve âlet isimlerinden birer isim koymuşlardır ki, aşağıya konulan felekler
şeklinde görülmektedir.
Adları
geçen seksen şeklin her biri, birkaç yıldızdan bir topluluk olarak düşünülüp,
onların onikisi, burçlar kuşağındadır. Bu yıldızlardan ayılan üçyüzkırkaltı
yıldızı içine alır. Oniki burcun isimleri şunlardır: 1- Koç, 2- Boğa, 3-
İkizler, 4- Yengeç, 5- Aslan, 6- Başak, 7- Terazi, 8- Akrep, 9- Yay, 10- Oğlak,
11- Kova, 12- Balık.
Burçlar
kuşağının kuzeyinde üçyüzaltmış yıldız gözlenmiş olup, yirmi bir surete tatbik
edilmiştir. İsimleri şunlardır: Küçük ayı, büyük ayı, Keykavuş, kuş...
Güneydeki dörtyüzaltı yıldıza, yirmiyedi surete benzeyip, isimleri böyledir:
Kitas, cebbar, tilki, köpek, gemi... Bütün bunlar sadece gözetlenebilen
yıldızlardır. (Bugünkü bulgularla bu sayı seksensekiz olarak tesbit
edilmiştir). Mesela kehkeşan (samanyolu) da bulunan yıldızların henüz sayıları
tesbit edilememiştir. Öte yandan yıldızların, yere uzaklığı ve yakınlığından mı
küçük veya büyük göründükleri henüz meçhuldür. Doğrusunu ancak Allah Taâlâ
bilir. Oniki burcun altısı, güneşitleyici dairenin kuzeyinde olmakla, bunlara:
Kuzey burçları derler. Altısı dahi güneşleyicinin güneyinde olduğu için,
onlara: Güney burçları derler. Kuzey burçları: Koç, boğa, ikizler, yengeç,
arslan ve başaktır. Güney burçları: Terazi, akrep, yay, oğlak, kova ve
balıktır. Bu burçların dördüne: Değiştiren derler; dördüne: Sabit ve dördüne:
Karıştıran derler. Değiştiren burçlar: Koç, yengeç, terazi ve oğlaktır. Bunlara
değiştiren denmesinin sebebi: Güneş unlardayken bir mevsimden bir mevsime
geçmiş olur. Ama koçta güneş bulunduğunda, zaman kıştan bahara döner. Güneşin
yengece girmesiyle zaman, bahardan yaza döner.
Güneş
teraziye girdiğinde, zaman, yazdan sonbahara döner. Güneş oğlağa girdiğinde,
zaman, sonbahardan kışa döner. Koç burcunun başlangıcına, ilkbahar noktası;
yengeç burcunun başlangıcına, yaz dönümü; terazi burcunun başlangıcına,
sonbahar noktası; oğlak burcunun başlangıcına, kış dönümü derler. Sabit
burçlarsa: Boğa, aslan, akrep, kova burçlarıdır. Bunlara sabit denmesinin
sebebi: Ne değiştirenler gibi değişme noktasında kalır, ne karıştıranlar gibi
iki surette belirirler. Karıştıranlar: İkizler, başak, yay ve balıktır. Bunlara
bu ismin verilmesinin sebebi: Güneş bu burçların paralelinde iken, her birinde
zaman, bulunduğu durumla diğer durum arasında karışmıştır. İkizlerde, zaman,
ilkbahardayken, yaza dönüp yazla karışır; Başakta zaman, yazdayken sonbaharla
karışır; yazdayken, zaman, sonbahardayken kışla karışır. İkizlerde, zaman,
kıştayken ilkbaharla karışır.Sonraki filozoflar, nazarında oniki burçla yedi
gezegen, tıpkı dört unsur gibi değişik tabiatlar üzeredirler. Onlar, her üç
burcu bir tabiatta bulup, burçlar trigonometrisi adını vermişlerdir Koç, aslan
ve yay burçlarına ateş üçlüsü derler ki,her birinin tabiatı, sıcaklık ve
kuruluktur. Boğa, başak ve oğlak, toprak üçlüsüdürler ki, her birin tabiatı;
soğukluk ve kuruluktur. İkizler, terazi ve kova, hava üçlüsüdürler ki, her
birinin tabiatı, sıcaklık ve rutubettir. Yengeç, akrep ve balık, su
üçlüsüdürler ki, her birinin tabiatı, rutubet ve soğukluktur. Şimdi sırasıyla
bu burçlara: Ateşsel burç, topraksal burç, havaî burç ve susal burç derler.
Oniki burcu bu minval üzere sayarlar. Öte yandan oniki burcun bazısını erkek,
bazısını dişi tabiatte bulup, bazılarını gündüze, bazılarını geceye nispet
etmişlerdir ki: Altı burç erkek, altısı dişidir. Erkek olanlar: Koç, ikizler,
aslan, terazi, yay ve kova burçlarıdır ki, bunlar tekil burçlardır. Dişiler0
Boğa, yengeç, başak, akrep, oğlak ve balıktır ki, bunlar ikildir. Şimdi, koç
burcundan başlayıp, sırasıyla burçları, bir erkek, bir dişi sayarlar ve oniki
burcun tamamına değin giderler. Ateşî ve havaî üçlerde erkek burçlar bulunup;
topraksal ve susal üçlülerin tümü dişi bulunup: Gündüzsel erkek ve gecesel dişi
olmuştur.
Burçlarla
ilgili tablolar aşağıdadır.
Burcun
durumları İlkbahar Yaz Sonbahar Kış
Değiştirenler Koç Yengeç Terazi Oğlak
Sabitler Boğa Aslan Akrep
Kova
Karıştıranlar İkizler Başak Yay Balık
Üçüncü
Madde
Sabit
yıldızlardan olan ayın konaklarını isimleri ve şekilleriyle; burçlar feleğinde
olan mekânlarıyla ve kırk enlemde doğuş ve batışlarını yerleri ve vakitleriyle
bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, Hak Taala Kelam-ı Kadim'inde: "Ay için de konaklar
tayin etmişizdir," (36/39) buyurduğu ayın konakları yirmi sekizdir ki, bu,
burçlar feleğinde sabit olan gözlenmiş yıldızlardan burçlar kuşağının yakınında
bulunup; ay, kendi feleği kuşağında batıya hareketiyle koç burcunun yarısında
güneş ile karşılaştıkça; her gece bir yıldız beraberine geldikçe, o yıldız bir
konak itibar olunmuştur. Ay, süratli hareketiyle oniki burcu yirmisekiz günde
kat edip ve devredip, yine yerine döndüğünden, yirmisekiz konak bulunmuştur.
İlk konak şeratin, son konak ise reşa olarak isimlendirilmiştir. Her iki konak
arası oniki derece elliiki saniye olmakla; oniki burcun her biri yirmisekiz
konaktan iki konak ve üçtebir konağı yaklaşık olarak içermiştir. Bu durum, altı
sene önce yazılmış olan şu manzumede anlatılmıştır.
MANZUME
Allah
adıyle başlarız haberi
Kıldı
takdir şems ile kameri
Hamd
lillah Habibine salâvat
Şems
ve mah eyledikçe hoş harekât
Badehü
Hakkı der ey ehl-i hitab
Ehl-i
hey'et ysözüncedir bu kitab
Nazm
kıldım kitab-ı muteberi
Dedim
ismin menâzil-i kameri
Oldu
ebyatı cümle yüz doksan
Binyüz
altmışbeş idi sâl ey cân
Çarh-ı
Sâmin ki oniki bölünür
Her
bölükte otuz sehm bulunur
Oniki
burcu oniki ay olur
Üç
bahar olur dahi yay olur
Üç
harif olur üç dahi kıştır
Çâr
fasl oniki ay olmuştur
Evvel
azar ikinci nisandır
Ü
eyyar râbi hazirandır
Hâmis
oldu temmuz ve sâdisi âb
Oldu
eylül sâbii behesab
Sâmin
ve tâsi oldu teşrineyn
Kış
dü kânun ve yek şubat ey zeyn
Gelmeden
gün bürûc âvâiline
On
gün akdem şuhur-ı rum biline
Oniki
burca bunlar esmâdır
Bir
hamel iki sevr ve cevzâdır
Seretân
ve esedle sünbüledir
Burc-u
mîzan ve akrabî biledir
Kavs
ile cedî ve delv ve hût eğilir
Yılbaşı
ol hamel sayılır
Çünkü
şeş burc otuz pâyı geçmiştir
Bil
yıl eyyâmın üçyüz altmışbeş
Çarh-ı
Sâmindedir bu kısm-ı rüsum
Ondadır
cümle sâbitan-ı nücum
Devr-i
şarkî seri' seyrandır
Hep
tulu ve gurup o devrandır
Oniki
burc yirmidört saat
İçre
bir devri hatm eder râhat
Çün
döner nısf-ı burc bir saat
Saat
onbeş derecedir âdet
Çarh-ı
çaremde gün musana'dır
Üstünde
zemin murassa'dır
Ol
felek devr eder güneş seyri
Onda
yok necm ü şemsten gayri
Garbdan
şarka gün gider her gün
Üçyüz
altmışbeşinde biri göğün
Seyr
eder şems günde bir derece
Ayda
bir burcu kat' eder böylece
çün
tahavvül eder her ay birine
Yıl
tamamında hem gelir birine
Ruz-u
şeb hatt-ı üstüvada sevâ
Arzı
kırk cüz' olan mekânda ola
Ol
cedîye gelse gün rahşân
Zemherîr
ibtidasıdır o zaman
Saat-ı
şeb o gece onbeş olur
Gündüzün
saatı dokuzu bulur
Pes
gece günden altı saat alır
Üç
gün üç gece bir karara kalır
Badehü
gün be gün etval olur
Ta
hamel evvelin bu şems bulur
Nakledende
gün ol hamele
Gece
gündüz beraberine gele
Gün
doğandan bitene dek o zaman
Oniki
saat ola bî noksan
Gün
bitenden doğana dek gece hem
Oniki
saat oa olmaya kem
Hem
yine gün be gün etval olur
Seratan
evvelin güneş ki bulur
Saat-i
ruz o günde onbeş olur
Ol
şebin saatı dokuzu bulur
Pes
gündüz şebden altı saat alır
Üç
gün üç gece ol karara kalır
Badehü
gün be gün şeb etval olur
Ta
ki mîzanın evveline gelir
Gelse
mîzanın ibtidasına gün
Ruz
ve şeb hem beraber olur o gün
Çün
hamel evvelile bu birdir
Şark
ve garb ikisine bir yerdir
Pes
yine gün be gün şeb etval olur
Ta
güneş cedînin evveline gelir
Yılda
bir yol bu devr-i dâimdir
Arz-ı
mimde bu tavrı kâimdir
Çarh-ı
çaremde şems her nicedir
Hem
kamer bu felekte öylecedir
Çarh-ı
evveldedir kamer mirât
Ol
musaykal-ı kesiftir bizzat
Cerm-i
şemsir ziyası daimdir
Şems
ile nur-u mah kaimdir
Cerm-i
mah muzlem ve müdavverdir
Ol
güneşten yana münevverdir
Câyî
çün günle arzın arasıdır
Arza
doğru muhak karasıdır
Ertesi
gece çün hilal görünür
Nurlu
yandan bize hayal görünür
Gün
be gün ay güneşten olup ırak
Arza
doğru yüzü olur berrak
Çarde
menzilin mah eylese seyr
Şems
ve mah beynine karib ola yer
Şems
ile mah hoş mukabil olur
Görünür
nur-u bedr kâmil olur
Çünki
mir'at-ı şemsdir bu kamer
Zulmet-i
leyli nur mahz eyler
Şemse
oldukça mukarreb hem ay
Azar
azar görüne nursuz cây
Çün
bulur hem o şems-i tâbânı
Bize
doğru döner donuk yanı
Ayda
bir yol bu devr-i daimdir
Bu
muhak ve bu bedri kaimdir
Oniki
burcu gün keser bir yıl
Kat'
eder meh bir ayda cümleyi bil
Garbdan
şarka hem kaber dolaşır
Günde
onüç derece yol yer oluşur
Şems
ile çün kamer muhak bulur
Ertesi
gece ay mukaddem olur
Günde
oniki cüz'ü o şems geçer
Oniki
burc bist heşt ölçer
Pes
menâzil yirmi sekiz olur
Her
birine nişanı yıldız olur
Her
nişanın bir ismi resmi var
Say
müretteb yeriye bil ey yar
Şeratin
ve betin ve pervin şâ'
Debran
hak'a hen'a ile zira'
Nesre
ve tarafa cebhe ve zîre
Sarafa
ava semak ve pes gafera
Hem
zebânen ve badehü eklil
Kalb
ve şol niayimi hoş bil
Belde
zâbin bel'-ı suud ihya
Pes
mukaddem muahhar oldu reşa
Gökyüzünde
menâzil-i kameri
Bilmek
istersen eyle şeb nazarı
Gözle
hem âfıtab-ı tâbânı
Çün
bulur ibtida-yı mîzanı
Ol
gün oldukta şems ufukta ayan
Nokta-i
maşrık oldur eyle nişan
Hem
edende o gün ufukta gurub
Nokta-i
mağrib ol yeri bil hub
İki
yandan dü nokta evsatı al
Kıl
nişan nokta-i cenub ve şimal
Kıl
bu dört nokta evsatın tahmin
Heşt
nokta ufuktan et tayin
Ufku
farzet üçyüz altmış ay
Pes
ul ve gurubu ondan say
Kırk
derece arzda menâzil ede zuhur
Nokta-i
maşrıkın şimalinden
Hem
yirminci cüz'ü hilalinden
Şeratin
iki necm-i âlidir
Bir
cenubî biri şimalîdir
Bir
zirâ ikisi arasını say
Bist
ve heşt hameldir onlara cây
Ol
cenubî yanında râsıhtır
Bir
küçük yıldız ismi bâtıhtır
Şeratinden
muahhar olan berah