Giriş

Mukaddime

İkinci Fen

Üçüncü Fen

 

MARİFETNAME

—Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz. —

 

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

BİRİNCİ FEN

Yüzeyleriyle kâinatın aynası olan âlemlerin, yaratılış tertibini; cihanın arazlarının ve cevherlerinin mahiyet ve keyfiyetini; özlerin ve eşyanın şekil ve durumlarını; esaslar ve cisimler âleminin görüntü ve hikmetini; canlıların, bileşiklerin ve unsurların bozuşum ve oluşumunu, hakimane üç babla belirtir ve beyan eder.  

BİRİNCİ FEN/BİRİNCİ BAB

Alemlerin yaratılışındaki tertibi, Cihandaki cevher ve arazların nitelik ve niceliklerini İslam filozoflarının akli delillerle buldukları üzere dört fasılda bildirir.

BİRİNCİ FEN/BİRİNCİ BAB/BİRİNCİ FASIL

Vacibü’l – Vücud olan Allah’ı isbat edip, varlıkları imkan dâhilinde olan cevher ve arazları kısaca üç madde ile beyan eder.

BİRİNCİ FEN/BİRİNCİ BAB/İKİNCİ FASIL

Feleklerin, nefslerin ve akılların ortaya çıkmasındaki tertibi; tabiatların mertebelerini; özlerin değişimini; ateş, hava, su ve toprağın dönüşümlerinin delillerini; maden, bitki, hayvan ve insanın doğuşunu ve bunların arasında aracı olanı; ruhların geldikleri ve gittikleri yeri; bedenlerin devranının keyfiyetini dört madde ile hakîmâne beyan eder.

BİRİNCİ FEN/BİRİNCİ BAB/ÜÇÜNCÜ FASIL

Maddede ve zihinde hâsıl olan eşyanın sayılarını beyan eden matematiğin, çok önemli ve çok lüzumlu olan kaidelerini, on kolay yöntem üzere, on madde ile açıklar.

BİRİNCİ FEN/BİRİNCİ BAB/DÖRDÜNCÜ FASIL

Cisimlerin miktarlarını, boyutlarını beyan eden geometrinin, astronomi için önemli ve lüzumlu olan şekillerini kolay bir yöntem üzere dört madde ile beyan eder.

BİRİNCİ FEN/İKİNCİ BAB

Âlemin şeklinin yuvarlak olduğunun isbatını; yıldızların ve feleklerin durumlarının keyfiyetini, hakîmâne on fasıl ile tafsil eder.

BİRİNCİ FEN/İKİNCİ BAB/BİRİNCİ FASIL

Âlemi ecsamın küre şeklide olduğunu, gök küresi üzerindeki büyük daireleri, göklerin tabakalarının tertibini, felek-i azamı şeklini altı madde ile açıklar.     

BİRİNCİ FEN/İKİNCİ BAB/İKİNCİ FASIL

Burçlar sahibi göğü; burçların şekillerini ve isimlerini; burçların katlarını ve sabit yıldızları; ayın menzillerini; gök cisimlerinin uzaklıklarını dört madde ile bildirir.

BİRİNCİ FEN/İKİNCİ BAB/ÜÇÜNCÜ FASIL

Yedinci göğün yapısını ve onda olan Zühal (Satürn) feleğini altı madde ile bildirir.

BİRİNCİ FEN/İKİNCİ BAB/DÖRDÜNCÜ FASIL

Altıncı göğün yapısını ve orada hâkim olan müşteri (Jüpiter) yıldızının vasıflarını beş madde ile beyan eder.

BİRİNCİ FEN/İKİNCİ BAB/BEŞİNCİ FASIL

Beşinci göğün yapısını ve burada hâkim ola Merih yıldızının vasıflarını beş madde ile açıklar.

BİRİNCİ FEN/İKİNCİ BAB/ALTINCI FASIL

Dördüncü göğün yapısını ve burada sultan olan güneşin, hükümlerini ve durumlarını dört madde ile açıklar.

BİRİNCİ FEN/İKİNCİ BAB/YEDİNCİ FASIL

Üçüncü göğün yapısı ve burada hükmeden Zühre yıldızının (Venüs) durumlarını beş madde ile açıklar.

BİRİNCİ FEN/İKİNCİ BAB/SEKİZİNCİ FASIL

İkinci göğün yapısını ve burada hâkim olan Utarit yıldızının durumlarını beş madde ile bildirir.

BİRİNCİ FEN/İKİNCİ BAB/DOKUZUNCU FASIL

Dünya göğünün yapısını ve orada hâkim olan ayın durum ve vasıflarını; aya müteallik olan eşyayı altı madde ile açıklar.

BİRİNCİ FEN/İKİNCİ BAB/ONUNCU FASIL

Ayın, Allah'ın kudretiyle, tesirlerini ve burçlar itibariyle hallerini, yedi gezegenin tesirli saatlerini, feleklerin sayılarını, seslerini ve nağmelerini, merkezlerini hareketleriyle dairelerin meydana gelişlerini, esiri cisimlerin tesirlerinin başlangıçlarını beş madde ile açıklar.  

BİRİNCİ FEN/ÜÇÜNCÜ BAB

Olma ve bozulma cihanı olan süfli cisimlerin mahiyet ve keyfiyetini yani erkân-ı erba’anın (anasır-ı erba’a = ateş, hava, su, toprak) bulundukları yer ve durumlarını ve mevalid-i selase’nin (maden, bitki, hayvan) vasıflarını ve hallerini bası te’sirlerle olan şekil değiştirmelerini, Türk yılı hükümleri ile olan durumların değişmelerini ve yeni astronominin bazı bilgilerini on fasıl ile hakimane açıklamaktadır.

BİRİNCİ FEN/ÜÇÜNCÜ BAB/BİRİNCİ FASIL

Ateş unsurunun mahiyetini, tavır ve durumlarının keyfiyetini dört madde ile açıklar.

BİRİNCİ FEN/ÜÇÜNCÜ BAB/İKİNCİ FASIL

Hava unsurunun mahiyetini, keyfiyet ve durumlarını, üç tabakasından üst, orta ve birinci tabakalarda oluşan kâinat boşluğunu (atmosfer) dört madde ile açıklar.

BİRİNCİ FEN/ÜÇÜNCÜ BAB/ÜÇÜNCÜ FASIL

Hava küresinin alt tabakasını, tabiat ve vasıflarını, hareket ve isimlerini ve sair durumlarını sekiz madde ile açıklar.

BİRİNCİ FEN/ÜÇÜNCÜ BAB/DÖRDÜNCÜ FASIL

Hava küresinin alt tabakasında meydana gelen diğer atmosferik olayları, yani samanyolu, hâle, sis, kırağı jaleyi; sabahı, şafağı, gölgeyi, gece ve gündüz saatlerini; ayları ve yılları ve zamanları beş madde ile açıklar.

BİRİNCİ FEN/ÜÇÜNCÜ BAB/BEŞİNCİ FASIL

Su unsurunun mahiyetini, keyfiyet ve durumlarını, farklılık ve vasıflarını, isimlerini; denizken buhar, bulut, kar, yağmur, kaynak ve nehir ve yine buhar olmasını; değişik hareketlerle hareket bulmasını; denizlerle karaların yer değiştirmesini; denizlerde ve karalarda bulunanların sudan faydalanmasını, suda hayvanların vücuda gelmesini; su tabakasının kalınlığı sayılan denizlerin derinliklerinin ölçülmesini, denizle gemilerin yürümesini ve gemilerle halkın her tarafa varıp, murat almasını; yeni dünya (Amerika) bulunup, yer ve deniz devr olunup, batıya giden gemilerin doğu semtine gelmesini yedi madde ile açıklar.

BİRİNCİ FEN/ÜÇÜNCÜ BAB/ALTINCI FASIL

Toprak unsurunun mahiyetini, keyfiyet ve durumlarını, sükûn ve kararını, parçalarını korumasını, vâdi ve dağlarını; yerkürenin iki tabakaya bölünmesini ve yeni dünyanı ortaya çıkmasıyla çizilişini; kaynakların fışkırmasını ve yerin sarsılmasını dört madde ile hâkimâne açıklar.

BİRİNCİ FEN/ÜÇÜNCÜ BAB/YEDİNCİ FASIL

Yerkürenin üzerinde belirlenen ve varsayılan kutup dairelerini ve kutupları, yeryüzünün beş kısma bölünmesini gerektirir sebepleri, dörtte bir meskûn kısmın yedi iklime bölündüğü ve yedi iklimin sınırlarını, her iklimde nice memleketler, dağlar, nehirler ve ne şekil insanların ve hayvanların bulunduğunu, yedi iklimin ötesinin durumlarının doksanıncı enleme dek keşfedildiğini ve incelendiğini, yedi iklimin her birinde en uzun günü bulmayı ve en uzun günden şehirlerin semtlerinin çıkarıldığını, beldelerin mizaçlarının ve sâkinlerinin farklı bulunduğunu altı madde ile hakîmâne açıklar.

BİRİNCİ FEN/ÜÇÜNCÜ BAB/SEKİZİNCİ FASIL

Boylam ve enlem daireleri ile yerkürenin satranç haneleri misali bölünmesini; enlem ve boylamın tayini ile yeryüzünde bulunan beldelerin ve yerlerin yerlerinin ve yönlerinin birbirlerine uzaklık ve yakınlık bakımından nispetlerini; Hint dairesiyle zeval çizgisi, itidal çizgisi ve kıble tesbitini; âlemin kutbu tarafında bulunan kutup yıldızının yüksekliği ve alçaklığıyla meridyen derecelerinin mesafe ve miktarını ve bunların bilinmesiyle yerkürenin çapının çevresini ve yüzölçümünü bulmayıp kara ve denizi, ölçü ve seyirle çeşitli noktalarının mesafelerini; dörtte bir oturulan yerin burçlar üçgeniyle yedi gezegene mensup olan belde ve yönlerini; zamanın oniki hayvan üzerinde deveranından yeryüzünde olan tesirleri altı madde ile hakîmâne açıklar ve ortaya koyar.

BİRİNCİ FEN/ÜÇÜNCÜ BAB/DOKUZUNCU FASIL

Yeni astronominin şöhret bulduğunu, kaidelerinin kolay ve muhtasar olduğunu; yerin dönüşüyle hareket kıldığını ve yerin ekseninin, âlemin eksenine paralel ve kutbuna karşı olduğunu; yeni astronomların bunu ispat ettiğini; gezegenlerin bu astronomiye nispetle duyduğunu, geri döndüğünü ve düz gittiğini; bu yeni astronomiye itirazlar olup, hepsine cevap verildiğini; feleklerin tabiatlarında astronomların ihtilaf kıldığını dokuz madde ile açıklar.

BİRİNCİ FEN/ÜÇÜNCÜ BAB/ONUNCU FASIL

Bileşiklerin oluşum keyfiyetini, yani tam bileşik cisimler olan üç bileşiği (mevalid-i selâse) ki maden, bitki ve hayvandır. Hepsini yedi madde ile açıklar.

 


BİRİNCİ FEN 

Yüzeyleriyle kâinatın aynası olan âlemlerin, yaratılış tertibini; cihanın arazlarının ve cevherlerinin mahiyet ve keyfiyetini; özlerin ve eşyanın şekil ve durumlarını; esaslar ve cisimler âleminin görüntü ve hikmetini; canlıların, bileşiklerin ve unsurların bozuşum ve oluşumunu, hakimane üç babla belirtir ve beyan eder. 

BİRİNCİ BAB 

Âlemlerin yaratılış tertibini; cihanın cevher ve arazlarının mahiyet ve keyfiyetini, İslâm filozoflarının aklî delillerle buldukları üzere üç bölüm ile tafsil eder. 

BİRİNCİ FASIL 

Vacib'ül-vücud olan Allah'ı ispat edip, varlıkları mümkün olan cevherleri ve arazları kısaca üç madde ile açıklar. 

Birinci Madde 

Vacib'ül-vücud Allah Taâlâ hazretlerini aklî delillerle ispat edip onun eşyaya yakın olup; onlara ürünmüş olmadığını âlimlerin bulduklarını bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Allah'dan başka bütün varlıklara âlem adı verilir. Allah'ın zatı cümleden ayrı ve mücerrettir. Nitekim Hak Taâlâ, Kelam-ı Kadim'indi buyurmuştur: "Allah, göklerin ve yerin nurudur. Müminin kalbinde nurunun sıfatı: Sanki bir hücre ki, içinde bir lamba var; lamba da cam bir mahfaza içinde, o cam mahfaza sanki incimsi bir yıldız. Bu lamba, güneşin doğuşunda ve batışında gölgeye düşmeyen mübarek bir zeytin ağacının yağından tutuşturulur. Bu öyle bir yağdır ki, neredeyse ateş dokunmaz da aydınlık verecek. Bu aydınlık, nur üstüne nurdur. Allah dilediği kimseyi nuruna kavuşturur. Allah insanlara böyle misaller verir. Allah, her şeyi bilir." (24/35)

Özlerin keyfiyeti ve eşyanın mahiyeti inceden inceye araştırılıp, düşünülse; varlıkların durumları, kâinatın hal ve hareketleri basiret gözüyle mütalaa kılınsa, âlemin bütün parçalarının Allah'ın sanatıyle sonradan olduğuna sağlam bir aklın delillerinin şehadet etmesi kaçınılmaz bir iştir. Nitekim Hak Taâlâ buyurmuştur: "Allah, gökleri ve yeri üstün ir hikmetle yarattı. Size şekil verdi ve şekillerinizi güzel yaptı. Nihayet dönüş O'nadır." (64/3) O varlığı mutlak olanın cömertliğiyle varlığı mümkün olanlar var olmuş, onunla ayaktadır. Her nesne fâni, o, bâki ve ayaktadır. Nitekim kendi Kitab'ında buyurmuştur: "Onun zatından başka her şey yokluğa mahkûmdur. Hüküm ancak onundur; hep ona döndürüleceksiniz." (28/88). O Kâdir ve Hakîm olan Allah'ın hikmet ve kudretinin eserleri, âlemin ufuklarında ve nefislerde, görecek gözü olanların gözüne cihanı aydınlatan güneşten daha parlak olarak çarpar. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de buyurmuştur: "İleride biz, onlara, hem yeryüzü etrafında, hem bizzat nefislerinde âyetlerimizi öyle göstereceğiz ki, nihayet peygamberin söylediği şeyin hak olduğu kendilerine zahir olacaktır. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?" (41/53). O benzersiz sanatkârın sanat ve icadının sırlarını görünen ve görünmeyen âlemde müşahede, âriflere gün gibi ortadadır, apaçıktır. Nitekim Hak Taâlâ, Kelam-I Kadim'inde buyurmuştur: "Yeryüzünde de gerçekten tasdik edenler için birçok ibretler var. Nefislerinizde de birçok âlametler var. Hâlâ görmeyecek misiniz?" (51/20-21)

Havadaki zerreler, dağlar, taşlar, yağmur damlaları, denizler ve ırmaklar, belki dönen feleklerin her parçası, gezegenler, unsurlar, bileşikler ve her ne ki var, cümlesi, gece ve gündüzün her anında, o tek, bağışlayıcı, affedici olan Hak Taâlâ hazretlerine senâ edici olup, onun birliğini açığa çıkarmak ve bildirmek için her biri bir lisandır. Nitekim Hak Taâlâ, Nazm-ı Kerim'inde buyurmuştur: "Yedi gök ve yer, bunların içinde bulunanlar, Allah'ı tesbih ederler. Hiç bir varlık yoktur ki, onu hamd ile tesbih etmesin. Fakat siz, onların tesbihini anlamazsınız. O, gerçekten halîmdir, yargılayıcıdır." (17/44). Belki cihanın zerreleri, o parlak güneşin varlığının gölgesinde var olmak için hisselerini almışlardır. Cümlesi, Allah'ın cemalinin nurunu göstermek için basiret sahiplerine saf ve parlak aynalardır. Nitekim Allah, Furkan-ı Mübin'inde buyurmuştur ki: "Doğu da, batı da Allah'ındır. Hangi tarafa yönelirseniz, orası Allah'a ibadet yönüdür. Şüphesiz ki Allah'ın mağfireti geniştir, o her şeyi bilendir." (2/115)

İslâm filozoflarının hepsinin, din âlimlerinin de çoğunun kesin ve isabetli görüşleri böyledir ki: O bir şey ki varlığı gereklidir, ona "vacib'ül-vücud" derler. Her ne ki yok olması lâzımdır, ona "münteni'ül-vücut/olamazdı" derler. Her nesne ki ne varlığı lâzım olur, ne yokluğu lüzum bulur, ona "mümkün'ül vücud/varlığı mümkün" adı verirler. O halde her şey ki mevcuttur: Ya varlığı lüzumludur veya varlığı mümkündür. Zira ki, var olan, var olduğu için vardır; kendi varlığı için ya başkasına muhtaçtır ya muhtaç değildir. Eğer başkasına muhtaç değilse; o, varlığı mutlak olandır ki, bu Allah'dır. Eğer muhtaç ise; o, varlığı mümkün olandır ki, bu âlemdir. O nesne ki mevcut değildir, Allah Taâlâ'nın ortağıdır ki, yoktur. Zira ki filozoflar demişlerdir ki: Mümkün değildir ki var olan yok ola. Belki var olan sürekli vardır, yok olan sürekli yoktur. Lâkin mümkündür ki var olan bir mertebeden bir mertebeye; bir nitelikten bir niteliğe dönüşür ve değişir: Basit cisimlerin bileşik, bileşik cisimlerin basit olduğu gibi. Halk, bu değişimleri seyrettikte; zannederler ki yok olan var olur, var olan yok olur. Şimdi vacib'ül-vücudun ispatı ortadadır. Şu delil ile ki: Mümkün olanlara mevcut derler, hâlbuki mümkünlerin var olması başkasındandır. Elbette o başkası varlığı gerekli ve mutlak olana gider. Zira ki, varlığı gerekli olan olmadıkça, varlığı mümkün olan da olmaz. Yani önce kendisine muhtaç olunan varlık gereklidir ki, filan nesneye filan nesne muhtaçtır demek doğru ola. O halde, bütün bu deliller ile varlığı lüzumlu olan Allah Teâlâ hazretleri, sâbit ve âyân olmuştur. 

İkinci Madde 

Varlığı mümkün olan beş cevheri özet olarak bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Varlığı mümkün olan nesne, eğer varlığının devamında değişikliğe uğramazsa; ona, cevher derler. Eğer değişikliğe uğrarsa; ona, araz derler. Zira ki, varlık başkadır, varlığın devamı başkadır. Nitekim görürsün ki, iki şahıs var olmakta müşterektir derler. Lâkin birinin bekâsı yüzyıla dek varır, birinin bekâsı on yıldan ziyade kalmaz. O halde varlığın devamı, varlıktan başkadır, bunlar aynı olmaz. Bütün olabilirler ya cevherdir veya arazdır. Zira ki, bir nesne bir nesneye ya karışıp ona geçer ya geçmez. Eğer karışır ve geçerse o, araz, öteki cevher adını alır. Eğer her ikisi de birbirine muhtaç olurlar karışmazlarsa, bu duruma kaos ve bu hale cismî benzerlik veya nevî benzerlik derler. Eğer ihtiyaç bir taraftan olup, ancak araz cevhere muhtaç olursa, o cevhere mevzu (yapıntı), ötekine de araz (ilinek) derler. O halde araz, mevzuda var olan nesnedir: Renkler gibi. Eğer araz ve cevher bileşimine uğrarsa ona: Tabii cisim derler Eğer araz ve cevher birleşmeyip, isimlere tedbir ve tasarrufla bağlı olmazlarsa, ona: İnsanî nefs veya atmosferik nefs derler.

Cevherler beş kısımdır ki; biri heyula (kaos), biri cismî suret, biri tabii cisimdir. Bu üç cevher birbirine yakındır. Öteki ikisi dahi birbirinden farklıdır ki: Biri nefs ve biri akıldır. Eğer akıl, onunla zatı gerekli olanın arasında vâsıta olmadıysa ona: İlk akıl derler ve külli akıl dahi derler. Eğer aklın altında başka akıl olmadıysa ona: Aşır akıl, fakat akıl derler. Eğer aklın iki yönünde akıllar olduysa ona: Mutavassıt (aracı) akıl derler. Akılların en şereflisi ve en lâtifi küllî akıldır ve ona yakın olan akıllardır.

Eğer nefs, basit cisimlerde mutasarrıf olduysa ona: Feleki (atmosferik) nefs, unsurî nefs derler. Eğer nefs, bileşik cisimlerde mutasarrıf olup, onlara gelişme ve büyüme sağlamıyorsa, o cisimlere: maden derler. Altın, gümüş, la'l ve taş gibi. Eğer nefs, bileşik cisimlerde büyüme ve gelişme sağladıysa, lâkin hareket vermedi ise, o cisimlere: bitki derler. Otlar, çiçekler, ağaçlar, meyveler gibi. Eğer nefs, bileşik cisimlere hem büyüme ve gelişme, hem his ve hareket bahşedip, konuşma vermediyse, ona: Konuşmayan hayvan derler. Davarlar, atlar, vahşi hayvanlar ve kuşlar gibi. Eğer konuşma dahi bahşederse, ona: İnsan derler ki, varlığın zübdesi, her mevcudun hülasası odur. Cihan ağacının meyvesi ve kâinatın tamamlayıcısı odur. Şu halde nefs, her mertebede başka bir isimle isimlendirilir. Cansız cisimlerde ona: Tabii nefs, bitkilerde: Nebatî nefs, hayvanlarda: Hayvanî nefs, insanda: İnsâni nefs ve konuşan nefs derler. Nefs, bu mertebelerde cümleye tamamıyle tasallut edip, tamamıyle mutasarrıf olur.

Cisim, tabii bir cevherdir ki, onun zatında cisimlerin boyutları, yani uzunluk, genişlik ve derinlik, dik açılar üzere bölmek şartıyla farz olunarak ölçmek mümkün ola. Cisim ise, ya basit olar veya bileşik olur. Basit cisim odur ki, onun parçalarıyle aslı benzer olur. Yani suretleri ve tabiatları muhtelif olan cisimler bölünmeyip, onun tabiatı bir ola ki, o tabiattan çıkan şey, tek yol üzere çıka. Basit cisim, ya ulvidir veya süflidir. Ulvi dahi ya ışıklıdır veya ışıksızdır. Eğer ışıklı ise yıldızlardır. Eğer ışıksız ise feleklerdir ki, onlara: Esirî cisimler ve ulvî âlem dahi derler. Basit süflî cisim, dört unsurdu ki, onlara dört esas dahi derler. Onlar: Ateş, hava, su ve topraktır. Bu dördüne ve bunların zımnında bulunan bileşik cisimlere: Süflî âlem ve oluşum ve bozuşum âlemi dahi derler. Bileşik cisim odur ki, onun parçalarıyle tabiatı benzer olmayıp; şekil ve tabiatları muhtelif olan cisimlere bölünüp, dört unsurdan oluşmuş ola. Madenler, bitkiler, hayvanlar gibi. Bunlara üç bileşik derler ki, babaları esîrî cisimler, anaları dört unsurdur. Bileşik cisim dahi iki kısımdır ki, biri tam, biri tam olmayandır. Tam bileşik odur ki, değişik zamanlarda kendi bileşiğinin suretini koruya. Üç bileşik gibi. Tam olmayan bileşik bunun tersi olup, kendi bileşiminin suretini korumaz. Duman ve bulut gibi. Atmosfer gibi diğer basit cisimler, bileşiklerinden ayrılarak, kendi tabiatlarıyle kalsalar, onların şekli küreye benzerdir. Yani dönen top görünümündedirler. O halde bütün felekler, yıldızlar, unsurlar küre şeklindedir. Anlatılan beş cevher ki, akıl, nefs, kaos, suret ve cisimdir. Bunların tümünü bu rubaimiz toplamıştır ve bunlarla iki âlem, ayaktadır ve süreklidir.

Rubâi:

Bil ol kâinatı akl ve candır

Bu hissolunan nüh felek-i gerdandır

Pes nar ü hava ve hab ü hâk erkândır

Madenle nebat ve hayvan ve insandır. 

Üçüncü Madde 

Varlığı mümkün olan arazların dokuz kısmını kısaca bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Mevzuda (yapıntı) mevcut olan arazlar dokuz kısımdır. Kem, keyfe, eyne, metâ, izafet, malk, va', fiil ve infialdir.

1- Kem (nicelik): O nesnedir ki, zatında eşitliği ve eşitsizliği kabul ede. Bu, ya ayrıdır ki; nokta ve sayıdır. Veya zatı karar eden bitişiktir ki; çizgi, yüzey ve hacimdir. Veya zatı karar etmeyen bitişiktir ki; zamandır.

2- Keyfe (nitelik), eşyada heyettir ki, zatına bölünme ve nispet iktiza etmeyip duygusal niteliklere ve kuvvetlere bölünür. Balın tatlılığı, deniz suyunun tuzluluğu gibi. Veya kuvvetli olmayanlara bölünür. Utanmanın kızartısı, korkmanın sarartısı gibi. Keyfiyetler, nefsanîden yana bölünür. İlk yaratılışta ilim ve yazmak gibi Keyfiyetler, istidadiyeden yana bölünür. Sertlik ve yumuşaklık gibi. Kemmiyetlere özgü olan keyfiyetten yana bölünür. Üçgen ve dörtgen gibi. Satıhtan yana bölünür. Teklik ve çiftlik gibi. Adetten yana bölünür.

3- Metâ (ne zaman), bir keyfiyettir ki, eşyaya zamanda bulundukları için hâsıl olur.

4- Eyne (nerede), bir keyfiyettir ki, eşyaya mekânda bulunmaları sebebiyle hâsıl olur.

5- İzafet (bağlılık), bir keyfiyettir ki, nispette tekrar edilmiştir. Babalar ve oğullar gibi.

6- Mülk, bir keyfiyettir ki, eşyaya hâsıl olur; onları bir nesne kuşatıp, intikalleri müntakil olmak sebebiyle bu keyfiyet bulunur. İnsanın sarıklı ve gömlekli olduğu gibi.

7- Vaz', bir heyettir ki, eşyaya hâsıl olur. Bir nesne parçalarının bazısını bazısına nispeti sebebiyle ve dış işlere nispetleri sebebiyle o heyet bulunur. Kalkmak ve oturmak gibi.

8- Fiil, bir keyfiyettir ki, eşyanın tesirleri sebebiyle onlara o keyfiyet hâsıl olur. Kesici gibi, mademki keser.

9- İnfial; bir keyfiyettir ki, eşyaya hâsıl olur, onlar başkasından etkilenmemeleriyle o keyfiyet bulunur. Isıtıcı gibi, mademki ısıtır.

Beş cevheri, bir cevher sayıp, dokuz araza eklemişler ve böylece toplamına "on makulât" demişler. Cevher, kendi zatıyle kaim ve sabittir. Araz ise cevher ile kaim ve onu sıfatlandırandır. Bütün âlem, parçalarının tümüyle on makulâttan bileşik tek bir cisimdir. Cümlesi lisan-ı halle Allah Taâlâ'nın birliğine ve varlığına nâtık ve şâhittir. On makulâtı, bu beytimiz içine almaktadır ve hep buna aittir. 

Cevheri bil kem ve keyfe ondan izafetle metâ

Vaz' ve eyne ve mülk ve yefalü yenfaildir ey fetâ. 

İKİNCİ FASIL 

Feleklerin, nefslerin ve akılların ortaya çıkmasındaki tertibi; tabiatların mertebelerini; özlerin değişimini; ateş, hava, su ve toprağın dönüşümlerinin delillerini; maden, bitki, hayvan ve insanın doğuşunu ve bunların arasında aracı olanı; ruhların geldikleri ve gittikleri yeri; bedenlerin devranının keyfiyetini dört madde ile hakîmâne beyan eder. 

Birinci Madde 

Feleklerin, nefslerin ve akılların ortaya çıkışındaki tertibi; dört unsurdan çıkan dört keyfiyeti bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Hak Taâlâ bütün eşyalardan önce küllî aklı icat ve mevcut etmiştir. Buna: İlk akıl, ilk cevher dahi derler. Hak Taâlâ, bütün eşyalardan önce küllî aklı icat ve mevcut etmiştir. Buna: İl akıl, ilk cevher dahi derler. Hak Taâlâ bu akla üç bilgi bahşetmiştir ki;  biri Hak'kı tanımaktır, biri kendini (nefsini) bilmektir, biri ihtiyacını bilmektir ki bununla mevla'sına muhtaç olduğunu bilmiştir. Bu üç bilginin her birinden başka bir nesne vücuda gelmiştir. Zira ki, tekten tek çıkagelmiştir. Hak'kı tanımaktan bir akıl dahi peyda olmuştur ki, ona: İkinci akıl derler. Nefsi bilmekten bir nefs dahi mevcut olmuştur ki, ona: Külli nefs derler. İhtiyacı bilmekten bir cisim ortaya çıkmıştır ki, ona: En büyük felek, atlas feleği, feleklerin feleği, yönlerin sınırlayıcısı ve külli cisim dahi derler. Bu feleğin aklı, ikinci akıldır; nefsi, külli nefstir. Ama ikinci akıldan dahi şu üç bilgi ortaya çıkmıştır ki; Hak'kı tanımak, nefsi bilmek, ihtiyacı bilmek... Hak'kı tanımaktan bir üçüncü akıl, nefsi bilmekten ikinci nefs, ihtiyacı bilmekten ikinci bir felek sâdır olmuştur. Buna burçların feleği, sabit yıldızların feleği dahi derler. Bu feleğin aklı üçüncü akıl, nefi ikinci nefstir. Fakat üçüncü akıldan hem bu üç bilgi vücuda gelip, yine bu tertip üzere, başka bir akıl, başka bir nefs ve başka bir cisim ortaya çıkmıştır ki, ta dokuz mertebeye dek bu ilk akıldan dokuz akıl, dokuz nefs ve dokuz felek sâdır olmuştur ki: Bu dokuz akıl feleklerin akıllarıdır, bu dokuz nefs feleklerin nefsleridir.

Yedi felekten her bir feleğin bir aklı, bir nefsi ve bir cismi vardır. Ama büyük felek hepsinden yüksek ve hepsini kuşatmış bir basit cisimdir. Onun içinde burçlar feleğidir ki, bütün sabit yıldızlar ondadır. Onun içinde zühaldir (satürn) ki onda zühalden başka yıldız yoktur. Onun içinde müşteri (jüpiter) feleğidir ki buna mahsustur. Onun altında merih feleğidir ki, onda bir odur. Onun altında güneş feleğidir ki, onda bir o sultandır. Onun altında zühre (venüs) feleğidir ki onda bir odur. Onun altında utarit (merkür) feleğidir ki o felekte, bu o yıldızdır. Onun içinde ay feleğidir ki, onda aydan başka bir nesne yoktur. Ona, dünya göğü adını verirler. Onun aklına: Aşır akıl, faal akıl, feyyaz akıl derler. Onun nefsine: Vahib'ül-sur, tabiat-ı mutlaka derler. Bunların kaynaşmasından, ay feleğinin altında dört unsur -ki ateş, hava, su ve topraktır- bu tertip üzere hâsıl olmuştur. Unsurlar da, dört keyfiyet -ki sıcaklık, soğukluk, yaşlık, kuruluktur- vücut bulmuştur. Unsurların kaynaşmasından dahi üç bileşik -ki maden, bitki, hayvandır- vücuda gelmiştir. Hayvan cinsinin en şereflisi insan nevî olmuştur. Kâinatın ortaya çıkışı insanda son bulmuştur, varlık dairesi onunla tamam olmuştur. İnsan, cihan ağacının meyvesi olduğu için hepsinden sonra vücuda gelmiştir. O halde devranın hülasası insan olmuştur. 

İkinci Madde 

Dört unsurun mertebe ve tabiatlarını ve birbirine çevrilmelerini ve dönüşmelerini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar ve astronomlar söz birliği etmişlerdir ki: Ay feleğinin altında, ateş küresidir. Onun altında hava küresidir. Onun altıda su küresidir. Onun altında toprak küresidir ki, hepsinden aşağı ve sudan ağırdır.

Ateş tabakasının havanın üstünde olduğuna delil odur ki, ateş dumanıyle yukarılara gidip müşahede olunduğu gibi aslında meyl eder ve döner. Hava tabakasının suyun üstünde olduğuna delil odur ki, eğer bir hava dolu balonu su havuzunun dibine götürseler, suyun altında durmayıp, üstüne çıkar. Su tabakasının toprağın üstünde olduğuna delil odur ki, eğer bir taşı veya bir demiri suyun üstüne koysalar, suyun üstünde durmayıp aslına meyl ile dibine iner. Çünkü toprak suyun altındadır. Bütün eşyanın da altındadır.

Kendi tabakalarında duran dört unsur, birbirine yavaş yavaş değişirler. Nitekim ateş, günlerin geçmesiyle ateş suretini terk edip, hava suretine girerek, ateş havaya çevrilir. Hava dahi, yavaş yavaş hava suretini terk edip su suretine girer, hava su olur. Su dahi yavaş yavaş toprak suretini tutup, su toprak olur. Toprak dahi ateş suretine girip, toprak ateş olur. Bu yolla ve tersiyle dört unsur, bir suretten bir surete döner, sonunda yine kendi suretlerine geçerler. Bu unsurların suret değiştirmesine istihale (başkalaşım) derler.

Ateşin tabiatı kuru ve sıcaktır. Havanın tabiatı sıcak ve rutubetlidir. Suyun tabiatı yaş ve soğuktur. Toprağın tabiatı soğuk ve urudur. Şüphe yoktur ki, ateş hava ile sıcaklıkta müşterektir. Hava su ile rutubette müşterektir. Su toprak ile soğuklukta müşterektir. Toprak ateş ile kurulukta müşterektir. O halde ateşin kuruluğu, havanın rutubetine dönse, ateş sıcak ve rutubetli olup havaya çevrilir. Havanın sıcaklığı suyun soğukluğuna bürünse hava rutubetli ve soğuk olup suya döner. Suyun rutubeti toprağın kuruluğuna bürünse, su soğuk ve kuru olup toprağa döner. Toprağın soğukluğu ateşi sıcaklığına bürünse, toprak kuru ve sıcak olup ateşe döner. Yani ateş hava olur, hava su olur, su toprak olur, toprak ateş olur ki, bu başkalaşıma başlangıç yolu derler ve öyle olur ki, dört unsur bu başkalaşımı aksi üzere kabul edip; toprağın kuruluğu suyun rutubetine bürünüp, toprak su olur, suyun soğukluğu havanın sıcaklığına bürünüp, su hava olur; havanın rutubeti ateşin kuruluğuna dönüşüp, hava ateş olur; ateşin sıcaklığı toprağın soğukluğuna bürünüp, ateş toprak olur. Bu başkalaşıma da sonuç yolu derler. 

Üçüncü Madde 

Dört unsurun başkalaşımın delillerini; maden, bitki, hayvan ve insanın doğuşunu ve bunların arasındaki aracıyı bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Unsurların başkalaşımının delilleri açıktır. Ateşin havaya dönüştüğüne açık delil budur ki; mumlar yandıkta; alevleri yükseğe meyl ile gidip, havaya karışırlar. Eğer ateş havaya çevrilmeseydi her mumun alevi bitişik bir aydınlık çizgi olup, hava küresinin ortasında hatlar gibi yukarıya gidip, ateş küresine bitişirlerdi. Lâkin bu şulelerin kuruluğu, havanın rutubetine nispetle azdır. Onun için, o anda ateşi kuruluğu havanın rutubetine bürünüp, o şuleler hava olurlar. Havanın suya dönüştüğüne delil budur ki, bahar ve güz mevsimleri sabahında, bitkiler üzerinde olan rutubet ki -ona şebnem ve çiğ derler,- o havadır ki seher vakti soğuk olup, suya çevrilmiştir. Zira ki, havanın sıcaklığı, suyun soğukluğuna bürünse hava su olur. Suyun toprağa dönüştüğüne delil: Yağmur damlaları indikte; ilk damlalar ki toprağa erişir, o damlalar toprak olup gözden yiterler. Nitekim müşahede olunur. Zira ki o damlaların rutubeti, toprağın kuruluğuna nispetle azdır. Bu durumda damlaların rutubeti toprağın kuruluğuna bürünüp, su toprak olur. Bundan sonra damlalar çoğalıp, rutubet galip oldukta; toprak olmayıp çamur olur. Toprağın ateş olduğuna açık delil odur ki: Bitkiler ve ağaçlar, unsurların parçalarından bilenmiş olup, toprak parçası onlarda ziyade bulunmuş iken odun ateş ile yandıkta; parçaları ateşe dönüşüp, toprağın hissesinden az bir kül kalır. Bazı yererde odun yerine taş kömürü yakarlar, onun külü çok az kalır.

Hak Teâlâ'nın tesiriyle felekler, yıldızlar, dönüp ve hareket eyleyip; dört unsuru anlatılan başkalaşım üzere birbirine kaynaştırıp, hamur etmişlerdir. Ta ki unsurların kaynaşmasından, önce madenler hasıl olup, ondan bitkiler peyda olup, ondan hayvanlar vücuda gelmiştir. Hayvan kemalini buldukta; insan ortaya çıkmıştır. Bu dört bileşik cismin bileşik aracısı da vardır.

Madenler ile bitkiler arasında aracı mercandır. Zira ki salabette taş gibidir ve bitki gibi zerre zerre denizin dibinde bitip, suyun yüzünden yukarı gelip, kuruldukta; sert olur. Bitkiler ile hayvanlar arasında aracı hurma ağacıdır. Zira ki o, bitki iken hayvan gibi erkeğine yakın olmadıkça; neticesi hurma olmaz. Başını kesseler helak olup, kuru ve yapraksız, meyvesiz kalır. Hayvanlar ile insan arasında aracıların en belirgini maymundur. Zira ki, cümle azası, kıl ve kuyruğundan başka, dışı ve içi insana benzer.

Bu aracıların vücudunda hikmet budur ki, her biri kendi mertebesi altından son yükseklik mertebesine ulaşıp; varlıkların mertebeleri tek silsileyle bileşik ola ve insanlık mertebesinde nihayet bula. Şu halde zaman devrinin tamamlayıcısı, cihanın parçalarının zübdesi, yedi yüksek babanın ve dört aşağı ananın ve üç bileşiğin son hülasaları insan bedenidir. Belki her iki cihandan gaye ancak hazreti insandır. Bu feleklerin, unsurların, bileşiklerin kabuğu, zarfı ve kabıdır. O, cümlesinin iliği ve özünün özüdür. Bütün eşya, insana hizmetçidir O, hizmet ve ikram edilendir. Aziz, şerif ve muhteremdir. Zira ki o, cümleden güzel ve yücedir. 

Dördüncü Madde 

Ruhların çıkış ve dönüş yerini; vücutlarda devrinin keyfiyetini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Umumun feyzi ve onlardan dokuz feleğe ve onlardan dört tabiata ve onlardan dört unsura ta toprağa gelinceye dek yolların tümü başlangıçtır. Topraktan madene ve ondan bitkiye ve ondan hayvana v ondan olgun insana gelinceye dek bunların cümlesi sonuç yoludur. İlahî nur ve sonsuz feyz, teklik mertebesinden akıllar üzere ve onlardan unsurlar ve toprak üzere iner ve feyz verir ki, buna: Başlangıç ve iniş kavsi dahi derler. Bundan sonra topraktan madene, ondan bitkiye ve ondan hayvana ve ondan insana ve ondan kâmil insana yükselip dönerek; kâmil insandan hazreti Hak'ka vâsıl olur. Bu hemen o ilâhî nurdur ki, başlangıçta o makamdan gelip, bu makamları geçip yine kendi makamına gidip, devresini tamam eyler. (Her şey aslına döner) düsturunca, o nur, aslına gider. O ki: "İşin başlangıcı ondandır, sonucu onadır," buyurmuştur. Bu geçici vücudun işinin devretmek olduğunu duyurmuştur. Bu dönüşe: Dönüş yeri, çıkış kavsi dahi derler. Şu halde aslî muhabbed hükmüyle ve oluş hakikatlerinin yönelişleriyle, geçici olan umumî vücut, tavır ve mazharların her birine ulaştıkça; o tavrın rengiyle renklenip, o mazharın özelliğiyle nitelenir. Bu geçişler, o umumî vücudun düşüşlerinden ibarettir.

O vücut ki, dünyada kâmil olsa gerektir. Onun seyri; akıllar, nefsler, felekler ve unsurlardan toprağa gelinceye dek süratle olup, inişlerde duraklama olmaz. Topraktan, maden, bitki, hayvan ve kâmil insana gelinceye dek yükselişinde süratle gelir, birinde takılıp kalmaz. Fakat o vücut ki, onun kemâle ermeye liyakati olmaz Onun seyri, iniş ve çıkış mertebelerinde duraklama olup, kemâlini bulmaz. O, iniş mertebelerinde kâh ateş suretinde, kâh hava suretinde, kâh su suretinde, kâh toprak suretinde nice gecikmelere uğrayıp duraklar. Çıkış mertebelerinde kâh maden suretinde, kâh bitki suretinde, kâh hayvan suretinde, insan suretine gelip kemâle erinceye değin türlü tutkularla haps olup kalır. Meselâ o geçici vücut, bitkiler âlemine girerken bazı âfetler ârız olup, bitki olamaz. Yahut bitki olur lâkin kemâline ermezden önce bozulup, yerden tekrar bitmeye muhtaç olur. Kâh olur ki, itidalden uzak olan bitkiye dönüşüp, hayvan yeygisine layık olmaz. Kâh olur ki, hayvan yeygisi olmaya kabiliyeti olur da, yenmeden önce zail olur. Bu yolla nice yıllar gecikir. Kâh olur ki, itidalden uzak olan bitkiye dönüşüp, hayvan yeygisine layık olmaz. Kâh olur ki, hayvan yeygisi olmaya kabiliyeti olur da, yenmeden önce zail olur. Bu yolla nice yıllar gecikir. Kâh olur ki, bir hayvan, eti yenenlerden olmuşken, İnsanlar tarafından yenmeden bozulur ve hayvanı insan mertebesine naklettiremez. Kâh olur ki, insan mertebesine geçer, lâkin kemâl mertebesine ulaşamaz. Külli aklı bulamaz; dünyaya hayvan gelir nâdân gider. Kâh olur ki, yükseliş mertebesini kısaltıp, topraktan ağaçlara gelir ve meyve suretine girip, insan gıdası olup, meni suretini bulup, insan suretine gelir; akıllı ve ârif olur. Lâkin ilk akla ulaşamaz ve kemâlini bulamaz. Kâh olur ki, süratle buğday, arpa, darı şekline girip, insan yiyeceği olup, meni suretini bulup, ana rahmine dolup, kan pıhtısı ve et parçası olup, insan şekline gelip; akıllı, olgun ve ârif olur ve ilk akla ulaşır ve çıkışı tam hâsıl olur.

Bu şerefli vücudun yükseliş başlangıcı madenler olmuştur ki, onların başlangıcı kaygan çamurdur. Sonra ondan taşlar mertebesine yükselmiştir. Ondan eriyen cevherler mertebesine ulaşmıştır; demir, kalay, bakır, gümüş ve altın gibi madenlerdir. Bundan sonra la'l, yakut ve zümrüt gibi cevherlerin mertebesine yükselmiştir. Ta mercana varıp, bitkisel belirtilerle gelişip, o mertebeden dahi yükselip, tohumsuz biten bitkiler mertebesine gitmiştir. Bundan sonra tohumla biten bitkiler mertebesine ve ondan ağaç suretine varıp, ta hurma ağacı olmaya yetmiştir. Hurma mertebesinden, hayvan mertebesine yükselip yıllarca o mertebede yaşamıştır. Ta iş ve surette insana benzeyen goril ve maymun mertebesini bulmuştur. O mertebeden dahi yükselip, insan suretine gelmiştir. O insan ki, kemâl mertebelerinin suret ve sîretinde ilerleyip, kâmil insan mertebesine gidip, İlâhî ahlâk ile dolmuştur. O, bilginin olgunluğuna erip, külli akla ulaşmıştır. Bu mertebede varlık dairesi birleşip, nihayet bulmuştur. Zira ki, umumî vücut işinin devri böylece bulunmuştur ve bu geçici vücut, bir daire şeklinde resmolunmuştur. Onun başlangıcı ilk akıl, sonucu kâmil insan kılınmıştır. Böylece vücut dairesinin sonu öne gelip, kâmil insanda birleşip, tamam bilinmiştir.

Rabbanî feyz, bütün varlıklara beraber ulaşır. Bütün varlıklar, o semte yönelik ve bakıcıdır. Herkes kabiliyeti kadar feyiz verici Allah'ın feyzine naildir. Çünkü geçici varlık olan Rabbanî feyz, çeşitli görünüşlerde ortaya çıkıp, çok mertebelere yakın olmuştur. O halde her ortaya çıkış ve suretin boyasıyla boyanıp, ona uygun parıltı almıştır. Bir varlık iken çeşitli suretler ile ortaya çıkmıştır. Her nesnenin bir ismi vardır ki, o isim ona rab olmuştur. Her kim ki, kendi bağlı olduğu rabbin terbiyesinde kalmıştır; o kimse hakkı unutup kendine tapar olmuştur. Bütün vakitlerinde âlelem halkıyle kavga ve münakaşa edip, kendini inkâr ve itiraz ateşine salmıştı. İşlerinde gam ve keder denizine dalmıştır. Kim ki, kendi rabbinin terbiyesinden çıkıp Rabler Rabbinin dairesine girmiştir; yani kendi tabiatının zindanından ruhun fezasına gelmiştir:  O kimse nefsin putunu kırıp, Allah'a tapar olmuştur. Bütün vakitlerinde halkın tümüyle barış ve iyilik içinde olup, üzüntülerden kurtularak, ebedî saadeti bulmuştur. Zira ki, kâmil insan olup, külli akla ulaşmıştır. Devresini tamam edip, muradı hâsıl olmuştur. Bu varlık dairesini bir filozof ilahi şekline getirip, yükseliş kavsini beş beyit ile işaret edip belirtmiştir. Filozofun farsça mesnevisini, kâmil bir insan kendi halini beyan ile şöyle mânalandırmıştır: 

Devredip geldim cihanı yine bir devran ola

Ben girem bütün sarayı yıkıp virân ola

Beher can tuğyan edip cismim gemisin dağıda

Yerler altında bu cismim hâk ile yeksân ola

Dört yanımdan nâr ve bâd ve âb ve hâk edip hücum

Benliğim onlar alıp bu varlığım tâlân ola

Dağılıp terkibim otuz iki harf ola tamam

Nokta-i ruhum kamunun gevherine kân ola

Bu vücudum dağı kalkıp itile yükler gibi

Şeş cihâtım âçılıp bir haddi yok meydan ola

Cümle efkâr ve havâssım haşr olup ol arsada

Kalkalar hep yeniden sankim bahiristan ola

Yevm-i tübladır o gün her mânâ bir sûret giyip

Hem kimi sebze kimi hayvan kimi insan ola

Kabrime yârân gelip fikredeler anvâlimi

Her biri bilmekte hâlim vâleh-i hayran ola

Her kim ister bu niyâz-ı derdmendi ol zaman

Sözlerini okusun kim sırrına mihman ola. 

(Dolanıp geldim cihanı yine bir dolanma ola. Ben bütün sarayı yıkıp gidem, virân ola. Her can, taşkınlık edip, cismin gemisini dağıda. Bu cismim, yerler altında toprakla bir ola. Ateş, su, hava ve toprak, dört yanımdan hücum edip; benliğimi onlar alıp, bu varlığım tâlan ola. Bileşiğim dağılıp, tamam otuz iki harf ola. Ruhumun noktası, kamunun gevherine maden ola. Bu vücudumun dağı kalkıp, yükler gibi itile. Altı yönüm açılıp, sınırı yok bir meydan ola. Bütün fikir ve duygularım o arsada haşrolup; halkalar hep yeniden, sanki baharistan ola. O gün karışıklık günüdür, her mâna bir suret giyip; kimi insan, kimi sebze, kimi hayvan ola. Dostlar kabrime gelip, durumlarımı fikredeler; her biri halimi bildiğinde, şaşkın ve hayran ola. O zaman her kim bu dertli niyazı ister; sözlerini okusun ki sırrına konuk ola.)

Mümkündür ki, varlığı gerekli olan ile varlığı mümkün olanı bir daire farz edesin. Bir doğru çizgi onu iki eşit parçaya böler. Ona hayalî çizgi ve dairenin çapı derler. Şimdi bu çizgi ile bir daire ki kavis şeklinde görünür. Çünkü bu hayalî sayıdan ibaret olan hayalî çizgi, dönüş vaktinde asla ulaşmak ile aradan kaldırılır. Bu durumda varlık dairesi olduğu gibi bir görünür. İki kaş arası veya daha yakın olma sırrı onda bilinir. Şimdi filozofların yöntemi üzere, varlığın devranını bu miktar beyan ile, bu bölüm bitip, astronomi ilmine vasıta ve mukaddime olan matematik ve hendeseden birer bölüm yazılmak münasip görülmüştür. 

ÜÇÜNCÜ FASIL 

Maddede ve zihinde hâsıl olan eşyanın sayılarını beyan eden matematiğin, çok önemli ve çok lüzumlu olan kaidelerini, on kolay yöntem üzere, on madde ile açıklar. 

Birinci Madde 

Sayının tarifini, sahih sayıları, tam sayıları, dokuz kesiri, mutlak sayıyı, yarım sayıyı, tam sayıyı ve artık sayıyı özet olarak bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, matematikçiler demişlerdir ki: Matematik ile özel bilgilerden, bilinmeyen sayı ortaya çıkar. Sayı bir kemmiyettir ki, bir'e ve ondan türeyene denir. Ama sayı eğer mutlak ise, yani başka bir sayıya bağlı değilse ona: Sahib (tam) sayı derler. Eğer farz olunun bir başka sayıya bağlı olduysa ona: Kesir derler. Yarım gibi 1/2. burada (1) pay, (2) paydadır. Dokuz kesir şunlardır: 1/2 (yarım), 1/3) (üçte bir), 1/4 (dörtte bir), 1/5 (beşte bir), 1/6 (altıda bir), 1/7 (yedide bir), 1/8 (sekizde bir), 1/9 (dokuzda bir) 1/10 (onda bir).

Eğer tam sayının, saydığımız dokuz kesirinden bir kesiri varsa yahut kökü varsa ona: Temil sayı derler. Bu durumda olmayanlara asal sayı derler. (4)'ün kökü (2), (9)'un kökü (3)'tür. Fakat asal sayı (11) gibi olur ki, ne kesiri ne kökü vardır. Eğer temel sayı, kendi kesirlerinden olan parçalarıyle eşit olursa ona: Tam sayı derer. (6) gibi. zira ki, (6)'nın yarısı (3), üçtebiri (2), altıda biri (1)'dir, ki toplamı tamam (6)'dır. Eğer temel sayı, kendi parçalarından eksik olursa ona: Artık sayı derler. (12) gibi. Zira ki (12)'in yarısı (6), üçte biri (4), dörtte biri (3), altıda biri (2)'dir ki, bunların toplamı (15)'tir. (15), (12)'den fazla olduğundan ona: Artık sayı derler. Eğer temel sayı, kendi parçalarından fazla olursa ona: Eksik sayı derler. (8) gibi. Zira ki (8)'i yarısı (4), dörtte biri (2), sekizde biri 1)'dir ki toplamı (7)'dir. Bunun için payda olan (8)'e eksik sayı derler. 

İkinci Madde 

Sayıların usul ve füruunu, basamaklarını; toplamanın, iki kat almanın, ikiye bölmenin, çarpmanın, çıkarmanın, bölmenin, kök almanın, karekök almanın tariflerini; çarpım ve bölümün sonuçlarını bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, matematikçiler demişlerdir ki: Sayıların basamaklarının usulü üçtür: Birler, onlar, yüzler. Füruu da altı olup, toplamı dokuz basamağa ulaşmıştır. İlk başta birler basamağıdır. Bundan sonra sırasıyla: Onalr, yüzler, binler, onbinler, yüzbinler, milyonlar, onmilyonlar, yüzmilyonlar, basamakları vardır. Bu tertibin tablosu şu şekildedir:

Birler Onlar Yüzler Binler Onbinler Yüzbinler Milyonlar Onmilyonlar Yüzmilyonlar.

Özet olarak tarifler: Toplama bir sayıyı, başka bir sayı üzerine eklemektir. Üç ile beşin toplamı sekiz ettiği gibi. Bir sayıdan, diğer bir sayıyı çıkarmaya: çıkarma derler. Beşten iki eksilse üç kaldığı gibi. Bir sayıyı bir kere tekrar etmeye: İki kat alma derler. Birin tekrarı iki olduğu gibi. Bir ayıyı, diğer sayıyla çarpmaya: Çarpma derler. Üçü, beşe çarpmaktan, beş kere üç: onbeş olduğu gibi. Bir sayıyı ikiye bölmeye: Yarısını alma derle. Dördün yarısı, iki; beşin yarısı, ikibuçuk olduğu gibi. Bir sayıyı, diğer bir sayıya bölmeye: Bölme derler. Üçü, ikiye bölünce, birbuçuk, üçe bölünce, bir; altıya bölünce yarım ulunduğu gibi. Bir ayıyı, kendisiyle çarpmaya: Karesini alma derler. Bulunan sayıya ise: Karesi derler. Asıl çarpılan sayıya da: Kök derler. Üçün karesinin alınmasından, dokuz elde edilip, o sayının kökünün üç olduğu gibi. Çarpım, öyle bir sayı elde etmektir ki, iki çarpılandan birin ona nispeti, birin diğer çarpılana nispeti gibidir. Mesela dördü, beşe ya beşi dörde çarpmaktan yirmi sayısı elde edildikte; dört sayısı, yirmi sayısının beşte biridir. Bir sayısı, beşin beşte biri olduğu gibi. Beş sayısı, yirmi sayısının dörtte biridir. Bir sayısı, beşin, beşte biri olduğu gibi. Bölme ise çarpmanın tersidir. Zira ki, bölüm, bir sayı istemektir ki; onun bire nispeti, bölenin bölünene nispeti gibidir. Mesela oniki, dörde bölündükte; istenen sayı üçtür ki, o, birin üç mislidir. Oniki, dördün üç misli olduğu gibi. 

Üçüncü Madde 

Toplamanın en kolay yolunu bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, matematikçiler demişlerdir ki: Toplamanın en kolay yolu budur ki, iki veya daha fazla sayıyı toplamak murat eyledikte; birler basamaklarını biribirinin altına, onlar basamaklarını, yüzler basamaklarını aynı şekilde biribirlerinin altına yazıp, altı bir çizgi çekersin ki, ona toplama çizgisi derler. Bundan sonra sağdan başlayarak, her basamakta bulunan sayıları, altlarındakiler üzerine ekleyip, her bir basamak tamam oldukça bakarsın. Eğer ondan az ise, onu, toplama çizgisi altına, o basamağın altına yazarsın. Eğer toplam, ona ulaşırsa, buna karşılık alta bir sıfır yazıp, o on sayısını bir sayarsın ve solunda olan onlar basamağındaki sayı üzerine eklersin. Eğer bu basamaktakilerin de toplamı, on'dan fazla olursa, fazlayı, toplama çizgisinin altına ve o basamağın hizasına yazıp, on'u bir itibar ederek yüzler basamağına nakledersin. Her on için bir sayısını tutup, solda bulunan basamağın sayısına eklersin. Zira ki, sağdaki her basamağın on'u, solunda olan basamağın bir'idir. Eğer soldaki basamakta sayı yoksa, tutulan sayıyı, toplama çizgisi altında sayısız basamağın hizasına yazarsın. Her basamağınki yerinde sayı bulunmaz, o basamağı yani o sayıyı aynıyle toplama çizgisi altında toplam satırına geçirirsin. Eğer toplanacak sayılar, üçten ya dörtten fazla olursa: Her dört sayıyı bir çizgi altında toplayıp, toplama çizgisinin üzerinde kalan rakamlara itibar etmeyip, toplamı, kendi altında bulunan sayılara eklersin. Ta sayılar bitinceye dek bu minval üzere gidersin. Her sayının ismini yani her kıymetin metaının adını, sol tarafta kendi mukabilinde belirtirsin. Bu belirtmenin kanunu budur ki, toplanacak sayıların eşyasının isimlerini bir uzun kâğıdın sol tarafına biribirinin altına yazdıkça, her bir ismin sayısını rakamlarla onun sağında hizalarında birler, onlar, yüzler basamaklarında bulunan rakamlarını kendi basamaklarında yazarsın ve sayı bulunmayan basamağa sıfır koyup, işlemi tamamlamak için anlatılan tarz üzere gidersin. Sureti budur:

00373                          

02318                          

73514                               

______                          

76205    Sağlama: 2/2         

 

Mushaf-ı şerif0032
Tefsir-i mealim0654
Tefsir-i gâzi0710
Tefsir-i kebir0891
 _____
Toplam2287    Sağlaması: 4/4
Cami-i buhari0921
Lugat-ı kamus0567
 _____
 3775

Üzerinde toplama yapılan kâğıda: Dilli defter; bu rakamlara: Kara cümle derler.

Toplamanın sağlamasını yapmak için her sayıdaki rakamlar toplamında dokuz ve katları çıkarılır. Eğer toplanan sayıların rakamları toplamından dokuz ve katları çıkarılınca bulunan sayı, toplamdaki rakamların toplamından dokuz ve katları çıkarılınca elde edilen sayıya eşitse, yapılan toplama işlemi doğrudur; yoksa yanlıştır. 

Dördüncü Madde 

Çıkarmanın kolay yolunu bildirir. 

Ey aziz, matematikçiler demişlerdir ki: Çıkarmanın kolay yolu budur ki, alınan iki sayıyı, toplamada yazıldığı gibi, yazıp sağdan başlarsın. Her basamağı kendi hizalarından çıkarıp, kalanını çıkarma çizgisi altında yazarsın. Eğer bir şey kalmadıysa sıfır yazarsın. Eğer çıkarılacaksa işlemi yapıp, kalanını çizginin altına yazarsın. Eğer onlar basamağında sayı kalmadıysa, yüzler basamağından bir alırsın ki, o bir, onlar basamağına nispetle on'dur. Bu durumda öteki basamaklarda da aynı işlemi sürdürürsün.

Çıkarmanın sağlaması; çıkarılan sayılarla çıkan sayıların toplamı, üstteki yani kendisinden çıkarılan sayılar dizisine eşitse, işlem doğrudur. Değilse yanlıştır.

270753

029872

_______

240881 

Beşinci Madde 

İki kat almanın kolay yolunu bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, matematikçiler demişlerdir ki: Hakikatte iki kat alma, iki misli toplamaktır. İşlemi gereksizdir. Belki her basamağı kendi misliyle toplarsın. Misali budur:

320573

_______

641146

Sağlaması: Üstteki sayı dizisinin toplamından (9) lar atılınca, geride 2 kalır. Bunun iki katı dörttür. Alttaki sayıların toplamından dokuzlar atılınca (4) kalır. O halde işlem doğrudur. 

Altıncı Madde 

Yarıya bölmenin kolay yolunu bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, matematikçiler demişlerdir ki: Yarıya bölmenin kolay yolu budur ki, sayıları yukarıda geçen minval üzere yazarsın. Yatay çizgiyi çekersin ve solundan başlayarak, her basamağın yarısını kendi hizasına, çizgi altına yazarsın. Sayı çift ise tam yarısını yazarsın. Tek ise o kesir için beş sayı tutup, onu önceki basamakta bulunan sayının yarısı üzerine eklersin. Orada bir'den gayri sayı varsa o tuttuğun beşi, önceki basamağın altına yazarsın. Orada bir veya sıfır varsa, o bir için yine beş sayı tutup, bu minval üzere basamakların sonuna gidersin. Bu durumda basamaklar tamam oldukta; kesir kalırsa, çizginin sağında elif (1) şeklinde başka çizgi çekersin. Şu şekil üzere:

8730313

_______     Sağlama: 7/7

4365156

Yarıya bölmenin sağlaması, yarılayanın toplamı alarak olur. Eğer yarılananın yarısı, yarılayanın yarısı sağlamasıyla uyuşuyorsa işlem doğrudur, yoksa yanlıştır.

Yedinci Madde 

Çarpma çeşitlerinin en kolay yolunu bildirir

Ey aziz, malûm olsun ki, matematikçiler demişlerdir ki: Çarpma üç çeşittir. Birincisi, tek sayıyı bileşik sayıya çarpmaktır. Üçüncüsü bileşik sayıyı bileşik sayıya çarpmaktır.

Birincisi üç kısımdır. Birincisi, tek sayıyı tek sayıya çarpmaktır. İkincisi tek sayıyı; birer, onlar, yüzler, binler basamakları olan sayıya çarpmaktır. Bu iki kısımı çarpmakta kolay yol budur ki: Bu iki kısımda bulunan birlerin gayrisini birlerden olan tarafa verirsin. Birleri birlerle çarparsın, elde edileni tutarsın. Bundan sonra iki çarpılanın basamaklarını toplarsın, tutulanı öteki basamağın önceki cinsinden kabul edersin. İkincisinde; meselâ dört sayısını elli sayısına veya üç sayısına dörtyüz sayısına çarpmak murat eyledikte; önceki gibi yirmiyi onlar itibar edersin. Zira ki, basamaklar üçtür ki ikincisi yüzler basamağıdır. Üçüncü kısımda; mesela otuz sayısı kırk sayısına veya kırk sayısı beşyüz sayısına çarpmak gerekse; önceki surette onikiyi yüzler itibar edersin. Zira ki basamaklar dörttür ki o üçüncüsü yüzler basamağıdır. İkinci surette yirmiyi binler kabul edersin. Zira ki basamaklar beştir ki dördüncüsü yüzler basamağıdır. Ama ikinci ve üçüncü çeşitte bileşik sayı, tekine indirilse, önceki çeşide dönersin. O halde tek sayıları birbirine çarpıp, iki çarpımı toplarsın: Üçyüz yirmi dört olur. İkinci surette yirmiyi, her birine başka çarpıp, iki çarpımı toplarsın: Binüçyüz seksene ulaşır. Ama üçüncü çeşitte; mesela ondördü yirmibeş'e çarpmak murat eyledikte; bu surette önce dördü beşe, sonra yirmiye çarparsın, bundan sonra onu, beşe, sonra da yirmiye çarparsın. Bu sonucu toplarsın: Üçyüz elli olur.

Kaide: Eğer iki çarpılanın birini, bir kere ya ziyade katlayıp, son çarpılanı dahi onun sayısı kadar eşit parçaya bölersen, katlama ve parçalamadan sonra her ne miktar sayıya ulaşırsa, birbirine çarparsın. O çarpmanın sonucu cevap olur. Mesela yirmibeş'i, onaltı'ya çarpmak gerektiğinde birinciyi iki kere katlar, ikinciyi iki defa bölersin. Dört sayısını yüz sayısına çarpmağa döndürme olup, dörtyüz olur. Bu kaide çok önemlidir. Bunu bilen, hesabını tez bilir.

Eğer sayıların basamakları çok olur ve işlem zor olursa kalemle kolay olur. Vakta ki teki bileşiğe çarpmak murat edersin. İkisini dahi anlatılan şekilde yazarsın. Bundan sonra teki, önceki basamakta bulunan kendi suretine çarpıp, çarpımın birlerini, birler basamağının altına yazarsın. Onlar için sayılarınca birler tutup, sonrasında sayı varsa, onun çarpım sonucu üzerine eklersin. Eğer sonrasında sıfıra varsa, o onlar sayısını sıfırın altına koyarsın. Eğer onlar bulunup, birler bulunmadıysa altına sıfır koyarsın. Her on için bir tutup, yukarıdaki minval üzere işlemi tamamlarsın. Eğer birleri, sıfıra çarparsan, o sıfırın altına sıfır koyarsın. Eğer birler ile sıfırlar olursa, onarı satırın sağının dışına yazarsın. Mesela beş, ki tek sayıdır, altmışüç bin kırküç sayısına çarpılsa: İşlemin sureti şöyle yazılır:

63043

        5

______

315215

Eğer çarpan elli sayısı olursa, çarpım satırında önce bir sıfır koyarsın. Eğer çarpan beşyüz sayısı olursa, iki sıfır koyarsın. Şu şekilde:

63043

    500

______       Sağlama: 8/8

31521500

Çarpmanın sağlaması: Çarpanın sağlamasını, çarpılanın sağlamasına çarpmakla olur. Bu durumda çarpımın sağlaması ötekilerinkine uygun geldiyse işlem doğrudur, değilse yanlıştır.

Latife: Eğer ayın günlerini, yılın aylarıyla çarparsak, elde edilen üçyüzaltmış günü, haftanın günlerine çarparsan, dokuz kesirin paydası elde edilir ki: İkibin beşyüz yirmidir. Nitekim Hazreti Ali kerremullahü vecheye, kesirlerin paydasından soruldukta: "Haftanın günlerini çarp seninin günlerine," buyurmuştur. Eğer harf-i ayn olan kesirlerin paydalarını birbirine çarparsan yine dokuz kesirin paydasını bulma yoluna gidersin. Zira ki, ayn sahibi dört, yedi, dokuz ve ondur." Eğer önce dördü yediye, sonra çarpımı dokuza sonra da ona çarparsan: İkibinbeşyüzyirmi elde edilir ki, dokuz kesirin paydalarıdır. 

Sekizinci Madde 

Bölmenin kolay yolunu bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, matematikçiler demişlerdir ki: Bölmenin kolay yolu budur ki, öyle bir sayı istersin ki, onu bölene çarpasın ve onun sonucu bölünene eşit ola. Veya bölenden az ve eksik gele. O halde eğer ona eşit olursa, o istenen bölümdür. Eğer o sonuç bölünenden az geldiyse ve bölenden eksik olduysa, o eksik sayıyı bölene nispet edersin. O halde o nispetin sonucu, elde edilen bu sayı ile bölümdür. Mesela: Onüçü, dörde bölmek murat eyledikte; aranan sayı üç olur. Onu bölen sayı olan dörde çarparsan, onun sonucu bölünenden az olur. O bölüm, bölenden eksik olur. Zira ki, o sonuç onikidir. Bu, bölünenden bir sayı eksiktir. Bölüm, bölenden eksiktir. Şimdi o eksik olan bir sayıyı bölen olan dörde, dörtte birle nispet edersen, bölüm üçbuçuk olur. Eğer bölünen ondört olursa, bölüm üçbuçuk olur. Aranan sayının çarpım sonucunun bölünen ile eşit olduğuna misal: Onikiyi dörde bölmek gibidir. Bu surette bölüm üç sayısıdır.

Fazla sayıları bölmek için matematikçiler arasında makbul ve meşhur olan şekil, dört yoldur. Birincisi, bölüneni yazıp, altına bir çizgi çekersin. Bu çizgiyi bölenin altına kadar uzatırsın. Bundan sonra bölüneni bu çizginin üzerinde ve bölenin solunda yazarsın. Sonra bölenin iki katını alıp, altına koyarsın. Ondan onu iki kat alıp yine altına yazarsın. Bundan sonra ikinci bölümü dahi iki kat alıp, sonucu altına kaydedersin. Şimdi buna: Dört ev derler, ki; ilk ev bölendir, ikincisi onun katlamasıdır, üçüncüsü katlamanın katlamasıdır, dördüncüsü onun katlamasıdır. Bundan sonra soldan bölünenin sonundan başlayıp, son basamağa bakarsın. Ondan dört evin mümkün olan fazlasını o basamaktan çıkarırsın. Eğer bir sayı kalırsa, onun üzerine yazıp, o basamağı yok edersin. Onun hizasında çizginin altında çıkarılan evin aynı sayısını yazarsın. Eğer öteki basamaktan çıkarmak mümkün değilse, onun sağında olan basamağı ona ekleyip bu minval üzere işlem yaparsın. Eğer bir basamak eklemekle çıkarmak mümkün olmadıysa, bir başka basamak daha eklersin. Bu ekleme üzere gidersin. Ta o basamaktan dört evin birini çıkarmak mümkün oluncaya dek ve evin sayısını, o basamakların sağında olan önceki basamağın altına koyarsın. Ta bölünenin basamaklarının evveline ulaşınca dek işlemi tamamlarsın. Eğer bölünenden birşey kaldıysa ki ondan böleni eksiltmek mümkün olmaz. Bu durumda o sayı kesirdir ki, onun paydası bölendir. Eğer çizgi altında bölünenin basamaklarından birinin hizasında, evlerin sayılarının biri vaki olmadıysa, oraya bir sıfır koyarsın. Bundan sonra çizginin altında yazılan sayıları toplarsın ki, toplam olur. Mesela dokuzbin yediyüz seksendokuz sayısını, ondörde böldükte; bölüm altıyüz doksandokuz olup, üç artar. O, artık bir kesirdir ki onun paydası ondörttür. Dört ev işleminin sureti böyledir:

11  kesir

_____

121

_____

2323

_____

4167

_____

9789 bölünen

___________

evler

1        014          bölen

2       028          0488

4       056          211

8        112          699   bölüm

_____

         140

(Tarif eski usule göre olduğundan şekilde de kitaptaki şekil muhafaza edilmiştir.)

Sağlama: Bölünenin sağlamasını, bölenin sağlamasına çarpıp, artık kesir varsa, onun dahi sağlamasını sonucun üzerine eklemekle olur. Şimdi toplamanın sağlaması, bölünenin sağlamasına uygun olduysa işlem doğrudur. Uygun değilse unutma ve yanlışlık olmuştur, tekrarlamak gerekir. 

Dokuzuncu Madde 

Sayıların kökünü, kesirlerini ve bayağı kesirlerin hesabının kolay yolunu bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, matematikçiler demişlerdir ki: Eğer istenen sayı küçük ve tam sayı olursa onun kökünü almak kolay olur. Mesela dördün kökü ikidir. Dokuzun kökü üçtür. Onaltının kökü dörttür. Yirmibeşin kökü beştir. Otuzaltının kökü altıdır. Kırkdokuzun kökü yedidir. Altmışdördün kökü sekizdir. Seksenbirin kökü dokuzdur. Yüzün kökü ondur. Bunların hepsi tam sayıdır. Kökleri de tamsayıdır. Eğer istenen asal sayı olsa, kökü tamsayı olmasa onun kökünü çıkarmakta kolay yol budur ki: O asal sayının küçüğü, kökü tam olan en yakın sayı ile bu sayının farkını alırsın. Tam kökün iki katını alıp, bir ilave edersin. Şimdi bu, takriben o asal sayının köküdür. Mesela beşin kökü alınmak istense, onun altında en yakın ve kökü tam olan dördü, beşten çıkarırsın. Bir kalır. Ona tam kök olan ikiyi katları ve bir eklersen beş olur. Bu durumda beşin kökü iki ve 1/5 olur. Altının en yakın kökü alınan sayısı dörttür. Altıdan dördü çıkarırsan iki kalır. Bu durumda altının kökü iki ve beşte ikidir. Yedinin kökü iki ve beşte üçtür. Sekizin kökü iki ve beşte dörttür. Zira ki, bu asal sayılara en yakın kökü alınabilen sayı örttür. Ama onun kökü murat olunsa, onun en yakın kökü alınabilir sayısı dokuzdur. Dokuzu ondan çıkarırsan bir kalır. Dokuzun tam kökünü ikiye katlar ve bir eklersen yedi olur. O halde onun kökü üç tam ve altı bölü yedidir. Onaltının kökü üç tam yedi bölü yedi olur ki, yedi bölü yedi bir ettiğinden onaltının kökü dört olur ve tam sayı olur. Diğer sayıların kökleri de bunlara kıyas ile ortaya çıkıp bilinir.

Bayağı Kesirler

Bayağı kesir, birden başka iki sayıdır. Eğer iki sayı eşitse mütemasildir (benzerdir). Eğer küçüğünü büyüğü götürürse mütedahildir (geçişlidir). Eğer her ikisini bir üçünü sayı götürürse mütevakıftır (bağımlıdır). O kesir ki, üçüncü sayı onun paydasıdır, o kesir iki sayının vakfıdır (uygunudur). Eğer iki sayıyı bir başka sayı götürmezse mütebayindir (uyuşmazdır). Mütemasil açıktır. Fakat ötekilerin çoklarını azına bölersin. Eğer tam bölünürse, o iki sayı mütedahildir. Eğer kaldıysa; böleni; bölünenden kalan sayıya bölersin ta kalmayıncaya değin gidersin. Bu iki sayı da mütevakıftır. Eğer sonunda bir kalırsa o iki sayı mütebayindir.

Kesir, paydası ya tam sayıdır ki ikiden ona kadar dokuz kesirdir. Veya paydası asaldır ki, ona cüz denmiştir. Bu ikisinden her biri ya tek sayıdır ki üçtebir gibi onbirden bir cüz gibi. Veya mükerrerdir ki üçte bir gibi onbirden iki cüz gibi. Veya muzaftır ki altıdabirin yarısı gibi onüçten bir cüzün onbirden bir cüz gibi ve onbirden bir cüz ve onüçten bir cüz gibi.

Kaçan kesiri yazarsan, eğer onunla tam sayı olduysa, onu kesirin üstünde ve kesiri onun altında ve paydanın üstünde yazarsın. Eğer kesir ile tam olmadıysa onun yerine sıfır koyarsın. Bağlı kesirlerde araya ve (+)  yazarsın. Muzaf asal kesirlerde araya min (=) yazarsın.

                                                                        2                                                    1                                   

O halde bir tam iki bölü üçü böyle yazarsın:  (1 ____) bir tam bir bölü üçü böyle =1 ____

                                      1                                 3              1          1                         3      

bir bölü üçü böyle =    (___)     yarımın altıda birini böyle ___    (___)  beşte iki ve

                                      3                                               2.6       12

                                                                                2

                            2          3                                                         1         1

dörtte üçü böyle = ___  ,  ___    onüçte birin onbirde birini böyle __ min __ 

                            5          4                                                         11       13

     1              1

(_____  =    ____)

 13.11           143

Kesirlerin paydasına: Mahrec, mükam, ünam derler. Müfret ve mükerrer kesirlerin paydası aynıdır. Mesela bir bölü dördün paydası dörttür. İki ybölü dört, üç bölü dört gibi mükerrer kesirlerin de paydaları dörttür. Muzaf kesirin paydası, birbirlerine izafe edilen kesirlerin tek tek paydalarının çarpımına eşittir. Bu paydalar ister mütebayin, ister mütevakıf, ister ymütedahil olsunlar. Yine hepsi birbiriyle çarpılır. Beşte birin altıda biri muzaf kesirinin paydası otuzdur. Sekizde birin altıda biri muzaf kesirinin paydası kırksekizdir. Sekizde birin dörtte biri muzaf kesirinin paydası otuzikidir. Matuf kesirin paydalarını ybulmak için iki payda alırsın. Bunlar mütebadiyen ise birbiriyle çarparsın, mütedahil ise büyüğünü alırsın: bu çarpımları üçüncü bir kesirin paydası olarak yazarsın. Kesirler çok ise aynı işleme devam edersin. Matuf kesirler bittiği zaman bulduğun sayı, o kesirlerin paydası olur.

Paydaları ikiden ona kadar olan dokuz bayağı kesirin paydalarını bulmak için, mütehayin olan iki ile üçü çarparsın altı olur. Altı ile dört mütevakıf sayılar olup, ortak bölenleri ikidir. O halde dördü ikiye böler altı ile çarparsın. Elde ettiğin oniki ile mütebayin olan beşi çarparsın. Altı ise elde ettiğin altmış ile mütedahildir, bir ile toplarsın yedi olur. Yedi ile altmış mütebayin oldukları için çarpar, dörtyüzyirmi bulursun.

Tecnis, tam sayılı kesiri bileşik kesir yapmaktır. Bunun için tam sayı, kesirin paydasıyla çarpılır ve paya eklenir. Bulunan sayı bileşik kesirin payı olur ve payda değişmez. Mesela iki tam bir bölü dört, bileşik kesire çevrilse payda dokuz olur. Altı tam üç bölü beş için otuzüç ve dört tam üçte birin yedide biri için seksenbeş olur. Bileşik kesiri, tam sayılı kesire çevirmeye ref' denir. Bunun için büyük sayı olan payı, küçüğü olan paydasına bölersin. Bölüm, tam sayı kısmı olur. Kalan da kesirin payı olur. Mesela onbeş bölü dört kesirinin ref'i, üç tam üç bölü dört olur.

Bayağı kesirleri toplamak ve iki kat almak: Verilen kesirlerin ortak paydasını bulursun. Sonra paydalarını eşitlersin. Bulduğun kesirin payını, paydasına bölersin. Payı büyük olursa tam sayılı kesir olur; payı paydasına eşitse bir olur; payı küçükse aynı kalır. Mesela bir bölü iki, bir bölü üç, bir bölü dört toplanırsa, bir tam altıda birin yarısı olur. Bir bölü altı ve bir bölü üç toplanırsa bir bölü iki olur. Bir bölü iki, bir bölü üç, bir bölü altı toplanırsa bir tam olur. Üç tane bir bölü beşin iki katı alınırsa, bir tam bir bölü beş olur.

  1         1         1          6           4            3          13            1

___  +  ___  + ___  =  ___   +   ___  +   ___  =    ___  =  1 ___

  2         3        4         12         12          12          12            12

  1          1          1          2           3         1

___  +  ___  =  ___  +  ___  =   ___  =  ___

  6         3         6         6           6         2

  1           1        1          3           2        1         6

___  +  ___  +  ___  =  ___  +   ___  + ___  =  ___     =   1

  2          3        6         6           6        6       6

           1           3                                  3         6             1

3    x  ___   =  ___                    2    x ___  = ___  =  1  ___

           5          5                                  5         5             5

Kesirleri ikiye bölmek için payı çift ise, payın yarısını alırsın. Tek ise paydayı ikiye katlarsın, payı olduğu gibi bırakırsın.

  4                 2         3                    3

___ in yarısı ___  ; ___  in yarısı  ___ dur.

  5                 5         5                   10

Çıkarma yapmak için iki kesiri ortak payda cinsinden yazarsın ve birini diğerinden çıkarırsın. Artanı, ortak paydaya pay alırsın. Mesela dörtte bir, üçte birden çıkarsa üçte birin yarısı olur. Çünkü üçte bir ile dörtte birin ortak paydası onikidir. Onikinin üçte biri olan dörtten, dörtte biri olan üçü çıkarırsan bir kalır. Bu ise onikinin altıda birinin yarısıdır.

Bayağı kesirlerin çarpımı:

Tam sayı ile kesiri çarpmak için tam sayı ile kesirin payını çarpar, paydayı aynen yazarsın. Kesir tam sayılı olursa, çarpmadan önce kesiri bileşik kesir haline getirirsin. Elde edilen kesirin payı büyükse paydasına böler ve tam sayılı olarak yazarsın. Mesela iki tam üç bölü beş ile dört tamı çarpmak için iki tam üç bölü beş bileşik hale getirilir ve onüç bölü beş olur. Dört ile çarparsan elliiki bölü beş bulursun ki, on tam iki bölü beş eder. Üç bölü dördü yediyle çarparsan yirmibir bölü dört olur. Kesirin paydası dört olduğundan dörde bölersin ve beş tam bir bölü dört olur. İki kesiri çarpmak için payları ve paydaları çarparsın. Önce elde ettiğini ikiye bölersin. Önce elde edilen büyükse, kesir tam sayılı olur. Çarpılacak kesirler tam sayılı ise, önce onları bileşik kesir haline çevirir sonra çarparsın. Mesela: İki tam bir bölü iki, üç tam bir bölü üç ile çarpılırsa sekiz tam bir bölü üç olur. Üç tam bir bölü dördü beş tam bir bölü yedi ile çarparsan; onaltı tam beş bölü yedi bulursun.

            1            1         5           10        50            2            1

       2 ___     3 ___  =  ___   x  ___  =  ___  =  8___  =  8 ___

            2           3         2            3         6             6            3

            1            1        13        36        468           20              5

       3 ___  x 5 ___ =  ___  x  ___   =  ___  = 16 ___  = 16   ___

           4            7         4          7         28            28              7

Bayağı kesirlerin bölmesi:

Kesirlerin bölmesi sekiz kısımdır. Zira ki, bölünen ya kesir, ya tam veya bileşiktir. Bölen dahi ya tam ya kesir veya tam sayılı kesirdir. Önce tam sayılı kesirler, bileşik kesire çevrilir. Kesiri kesre bölerken, paydalar ortak olacak şekilde çarpma işlemi yapılır. Bulunan paylar bölünür. Bölünen veya bölenden biri tam sayı olursa, tam sayı payda ile çarpılır. Mesela: Beş tam bir bölü dördü, üçe bölersen, bir tam üç bölü dört bulursun. Üçü, beş tam bir bölü dörde bölersen, dört bölü yedi bulursun. Öteki misalleri bunlara kıyas ederek yapabilirsin.

           1                21              21             7              3

5        ___  :  3  = ___  :  3  =  ___  =     ___  =  1  ___

           4                4                12            4              4

             1                21        12         4

3  :  5  ___  =  3  :  ___  =  ___  =  ___

             4                4        21         7

 

Onuncu Madde 

Bilinmeyen sayının bulunmasının kolay yolunu bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, matematikçiler demişlerdir ki: Bilinmeyen sayıyı bulmak için kurulmuş olan dörtlü orantı kaidesi, her yerde uygulanabilen, kullanışlı, yanlışsız, her zaman doğru ve hesabın esasıdır. Zira bütün bilinmeyenli problemler, bu dörtlü orantı yoluyla çözülebilir. Dörtlü orantı öyle bir dört sayıdır ki, birincinin ikinciye oranı, üçüncünün dördüncüye oranına eşittir. Bu orantıda yanlar ve ortalar çarpımı birbirine eşittir. Eğer yanlardan biri bilinmeyen olursa, iki ortayı çarpar, bilinen tarafa bölersin; bilinmeyen bulunmuş olur. Eğer iki ortanın biri bilinmezse iki tarafı çarpar bilinene bölersin. Çıkan sonuç bilinmeyendir. Mesela: İki, dört, üç ve altı sayıları arasında; ikinin dörde oranı üçün altı'ya oranına eşittir şeklinde bi dörtlü orantı kurulabilir. İki ile altının çarpımı, üç ile dördün çarpımına eşittir. Bu dört sayının biri bilinmezse diğer üç sayının yardımı ile bulunur. Eğer bilinmeyen iki ise ortalar olan üç ile dördü çarparsın. Elde ettiğin onikiyi; bilinen taraf olan altıya bölersin. Bölüm, istenen ikidir. Bilinmeyen altı olsa onikiyi ikiye böler aradığın altıyı bulursun. Eğer ortalardan biri olan dört bilinmezse, iki ve altıdan ibaret olan yanları çarpar, bilinen orta olan dörde bölersin. Aranan üç bulunur. Bu anlatılan usûl, dörtlü orantının çarpma yoludur.

Dörtlü orantının bölme yolu ise şudur ki: İki ortadan biri bilinmese ortalardan birini, belli olan ortaya bölersin. Elde ettiğin bölümü diğer taraf ile çarparsın. İstenen orta bulunur. İki taraftan yanlardan beri bilinmese, iki ortadan birini bilinen tarafa bölersin. Elde ettiğin bölümü diğer orta ile çarparsın ve istenen tarafı bulursun. Meselâ:

  2          6

___  =  ___ dörtlü orantısını düşün. Burada iki ile dokuza taraflar, üç ile altıya ortalar denir. Ortalardan biri olan altı bilinmese, taraflardan biri olan dokuzu üçe böler, diğer taraf olan iki ile çarparsan istenen altı bulunur.

  3          9                                                                                                  

Eğer  taraflardan biri olan dokuz bilinmese, ortalardan biri olan altıyı diğer taraf olan ikiye böler, diğer orta olan üç ile çarparsın. İstenen dokuz bulunur. Eğer iki bilinmese, üçü, dokuza bölersin. Bulduğun bir bölü üç ile altıyı çarparsan istenen iki bulunur. Eğer üç bilinmese, dokuzu, altıya bölersin. Bulduğun bir tam bir bölü iki ile ikiyi çarparsın, istenen üç bulunur.

Problemler: Gaflet olunmasın ki problemler ya fazlaya, ya eksiğe, ya muamelâta, ya toplamaya veya çarpmaya ilişkin olur. Fazlaya bağlı olan soruya misal budur ki: Hangi sayı dörtte biri ile toplandığında üç olur: Bunu dörtlü orantı ile çözmek için verilen kesirin paydası olan dört sayısını alır mehaz dersin. Mehazda soruya göre işlem yaparsın. Yani soruda ekleme yapılmışsa eklersin, eksiltme yapılmışsa eksiltirsin. Bulduğun sayıya orta dersin. Böylece üç bilinen bulunmuş olur ki biri mehaz, biri orta, biri de soruda verilen sayıdır. Bu problemde mehaz dört, orta bir eklenerek beş, verilen sayı da üçtür. Mehazın vasıtaya oranı, bilinmeyenin soruda verilene oranla eşittir. Mehaz ile bilineni çarpıp, ortaya bölersen isteneni bulursun. Misali budur:

  4          x                                                  12          2

___   =  ___              5 . x = 12         x =     ___ =  2 ___

  5          3                                                  5            5

O halde kendisi ile dörtte birinin toplamı üç olan sayı, iki tam iki bölü beştir.

Eksiğe ilişkin olan soruya misal: Kendisinden üçtebiri çıkarılınca altı olan sayıyı bulunuz? Kesrin paydası olan mehaz üçtür. Bir çıkarınca orta iki olur. Bilinen sayı altıdır.

Me'haz                 Bilinmeyen                                     3           x

______    =      _________     orantısına göre         ___   =   ___   yazılır.

Orta                      Bilinen                                         2            6

Üç ile altıyı çarparsan, elde ettiğin onsekizi ikiye bölerek istenen dokuz sayısını bulursun.

Muamelâta ait soruya misal: Beş rıtlın fiatı üç dirhem olsa, iki rıtlın fiatı kaç dirhemdir?

  5          2                                5 rıtl   2  dirhem ederse

___  =  ___   veya                     3  rıtl  x  dirhem eder

  3           x

Bilinmeyen dördüncü ortadır. İki ile üçü çarpıp beşe bölersen, bir dirhem ve bir bölü beş dirhem bulursun. Eğer soru üç dirheme beş rıtl gelirse iki dirheme kaç rıtıl gelir diye sorulsaydı: İki ile beşi çarpar üçe bölerdim; netice üç rıtıl ve bir bölü üç rıtıl olurdu. Çünkü soruların değeri farklı cinsi ile çarpılıp, elde edileni, aynı cinsine bölünür.

Toplamaya bağlı soruya misal: Hangi sayının üçte biri ile dörtte birinin toplamı ondur? Buna benzer sorularda, ortak paydayı bulur ve soruya göre hareket edersin. Ortak payda onikiye, mehaz dersin. Onikinin üçte biri ile dörtte biri toplamı yedi olduğundan orta yedi olur. Soruda verilen on olduğuna göre:

Me'haz                 Bilinmeyen                           12         2

______     =     _________  kaidesine göre    ___  =  ___

Orta                      Bilinen                                7        10

O halde oniki ile onu çarpar, yediye bölersen istenen sayı olarak onyedi tam bir bölü yediyi bulursun.

Çarpma ile ilgili soruya misal: Hangi sayının dörtte biri ile altıda birinin çarpımı, kendisinin iki katına eşittir? Dörtte bir ile altıda birin paydaları dört ve altı olup ortak payda onikidir. O halde mehaz onikidir. Onikinin dörtte biri üç, üçte biri iki olup, çarpımları altı olduğundan orta altı olur. Soruda verilen iki kat olduğu için yirmi dört olur.

Me'haz                 Bilinmeyen                            12        x

______     =     _________     kaidesine göre ___  =  ___

Orta                      Bilinen                                 6       24

O halde oniki ile yirmidördü çarparsın, bulduğun ikiyüz seksensekizi altıya bölersin ve istenen kırk sekiz sayısını bulursun.

Dörtlü orantıda üç sayı bulunup ortalar eşit olursa, meselâ birincinin ikiciye oranı, ikincinin üçüncüye oranına eşit olsa, yanlardan biri de bilinmeyen olsa, ortanın karesini bilinen yana bölersin ve bilinmeyen yanı bulursun. Eğer ortalar bilinmeyen olsa, yanları birbiri ile çarpar ve karekökünü alırsın, bilinmeyen orta bulunur. Meselâ: İkinin beşe oranı, beşin hangi sayıya oranına eşittir? denilse: Beşin karesini ikiye bölersin. İstenen sayı oniki tam bir bölü iki olur. Yahut da dördün hangi sayıya oranı, o sayının dokuza oranı gibidir? denilse: Yanların çarpımı olan otuzaltının kare kökünü alırsın. İstenen altı sayısı bulunur.

Allah'ı tanımakta yardımcı olan astronomi ilminin tahsilini kolaylaştıran matematik ilminin özetinden bu kadarla yetinilip, astronominin başlangıcı olan geometriye de sıra gelmiştir. 

DÖRDÜNCÜ FASIL 

Cisimlerin miktarlarını, boyutlarını beyan eden geometrinin, astronomi için önemli ve lüzumlu olan şekillerini kolay bir yöntem üzere dört madde ile beyan eder. 

Birinci Madde 

Nokta, çizgi, yüzey ve cismin tariflerini; çizgi ve yüzeyin kısımlarını ve özelliklerini özet olarak bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, geometriciler demişlerdir ki: Arazın kısımlarından her nesne ki, ancak duyularla işareti kabul olup, hiçbir cihetle bölünme kabul etmese, ona: Nokta derler ki, hakikatte yer tutup, cüzü olmayan nesnedir. Bu nesne, çizginin son iki ucudur. Arazların kısımlarından bir nesne ki, ancak duyularla işaretlenip ancak bir cihetle bölünme kabul etse, ona: Çizgi derler ki, noktayla biten, uzunluğu, genişliği ve derinliği olmayan bir nesnedir. arazların kısımlarından her nesne ki, duyularla işareti kabil olup, iki cihetle bölünme kabul etse, yani uzunluk ve genişlik yönünden bölünme kabul etse, ona: Yüzey derler ki, o nesne uzunluk ve genişlikle olup, çizgiyle biter. Arazlardan bir nesne ki, üç cihete göre bölünme kabul etse, yani uzunluk, genişlik ve derinlik bakımından bölünmesi kabul olsa, ona: Cisim derler ki, matematikte bahsolunan cisim bilgisidir. Çizgi, doğru ile eğriye ayrılır. Doğru çizgi odur ki uzunluğu, mesafesi üzere farz olunan noktalar toplamı birbirinin hizasında ola, yani bazı cüzleri yüksek, bazı cüzleri alçak olmayıp, bir tarafı göze mukabil oldukta; öteki tarafıyle ortasının ve diğer tarafının görünmesine bir engel olmaya. Eğri çizgi, bunun tersi olup, uzunluk mesafesinin cüzleri eğrilik üzere olup, bir tarafı göze mukabil oldukta; öteki tarafıyle ortasının görünüşüne eğri parçalar engel ola. Doğru çizgiler dahi ya paraleldir ya paralel değildir. Paralel çizgiler, düz olan iki ya fazla çizgilerdir ki, birbirlerinden uzaklıkları, bütün cüzleri eşit oyup, iki yanlarından doğruluk üzere sonsuza dek uzatılsalar, birbirlerine kavuşmaları mümkün olmaz. Paralel olmayan çizgiler, doğru çizgilerin tersidir. Yüzey ise, ya düzdür, ya değildir. Düz yüzey odur ki, bir ucundan bir ucuna varıncaya dek o yüzey üzerinde farzolunan cüzlerinin çizgileri birbirine karşılıklı ve paralel ola. Düz olmayan yüzey, bunun tersidir ki, düz olmayan yüzeylerin bazısına değirmi deler. Kürenin dış yüzeyinin yumruluğu gibi. Bunların yarımlarına: Yarım değirmi yumru ve yarım değirmi bükey derler. Yüzeylerin paralelleri ve paralel olmayanları; çizgilerin paralelleri ve paralel olmayanlarıyla kıyaslanırsa, bilinir. 

İkinci Madde 

Üçgenlerin kısımlarını, dörtgenlerin çeşitlerini, çokgenlerin açı kısımlarını, dairenin merkez ve çevresini, çap, kiriş, yay, pay ve sinüsü özet olarak bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, geometriciler demişlerdir ki: Her yüzey ki, onu bir çizgi veya ziyade çizgi kuşatır, ona: Yüzey şekli derler. Eğer yüzeyi, üç çizgi kuşatırsa, ona: Üçgen derler. Bu dahi üç kısımdır. Birisine: Eşkenar üçgen denir ki, her üç kenarı birbirine eşittir. Birine: İkizkenar üçgen derler ki, ancak iki kenarı beraberdir. Birine: Çeşitkenar üçgen derler ki, kenarlarının üçü dahi birbirinden farklıdır. Eğer yüzeyi, dört çizgi kuşatırsa, dörtgen derler. Eğer beş çizgi kuşatırsa, beşgen derler. Bu minval üzere on kenara varıncaya kadar ongen derler. Eğer kenarları eşit olursa: Kare, beşgen, altıgen, yedigen, sekizgen, dokuzgen, ongen derler. Ama üçgen ve dörtgen dahi kısımlara ayrılırlar. Üçgende, dik açı bulundukta; dik üçgen, derler. Geniş açı bulunduğu takdirde; geniş üçgen adı verirler. Geniş ve dar açıların bulunduğu üçgen, dar açılı üçgendir. Aynen bunun gibi, dört kenarı olan şeklin, dört kenarı eşit olursa ve dört dik açısı olursa, ona: kare derler. Açıları dik olup, kenarları eşit olmayana: Dikdörtgen. Bunun aksine ki, kenarları eşit olup, açıları dik olmayana: Eşkenar dörtgen derler. Kenarları eşit olmayıp, açıları dahi dik olmasa, lakin kenar ve açılarından karşılıklı ikisi eşit olsa, ona eşkenar dörtgen derler. Bunların dışındakilere yamuk derler. Kenarları dörtten fazla olan şekile: Çokgen dahi derler. Açı, iki çizgiyle kuşatılmış bir yüzeydir ki, kenarları bir noktada birleşir ki o iki çizgi bitişik olmaya. Açı iki kısım olup; birine: Doğu açı derler ki, bir noktada bitişmeksizin uzayan iki çizginin arasında yumrusudur. Birine geometrik cisim derler ki, bir veya daha faza yüzeyin kuşatmasından bir cisimde meydana gelir. Mesela koninin üst açısı gibi. Doğru açı dahi üç kısımdır. Birine: Dik açı derler ki, doğru bir çizginin üzerinde, kendi benzeri dik bir çizgi olup, iki tarafında oluşan iki eşit açıların biridir. Dik olan doğru çizgiye: Dikey derler. Bir kısmına: Dar açı tabir ederler ki dik açıdan küçüktür. Bir kısmına dahi geniş açı derler ki, dik açıdan büyüktür. Bu iki kısmın kenarları doğru olmak lazım gelmez. Şekil bir uzamdır ki, bir eğri çizgi, düz bir yüzeyi bir yönüyle kuşatır ki, yüzeyin içinde bir nokta farz olunsa, o noktadan çevreye çekilen çizgilerin cümlesi eşit olur. Şimdi o çevrelenen yüzeye daire derler. Onu çevreleyen eğri çizgiye, daire çizgisi ve değirmi çizgi derler. O ortada var sayılan noktaya, dairenin merkezi derler. Merkezden çevreye uzanan çizgilerin her birine, dairenin yarıçapı derler. Merkezi geçip, her iki uca ulaşan doğru çizgiye -ki belirtilen yarıçaplardan her ikisinin tamamıdır dairenin çapı derler. Bu çap ki, o daireyi iki eşit parçaya bölüp, çapın tamamıyle çevrenin bir yarısını kuşatır ve o daireyi iki parça edip, merkezi geçmeyen doğru çizgiye: Veter (kiriş) denir ki, daireyi iki eşit parçaya bölmeyip, biri büyük ve biri küçük olmak üzere iki kısma böler. Bu iki kısmın her birine: Parça adını verirler ve çevrenin her parçasına kavs (yay) adı verirler. Kirişin yarısına: Düz sinüs derler. Kirişin yarısından çıkıp, yayın yarısına ulaşan dikeye: Sinüs eğrisi derler. Dairenin çapının yarısına: mutlak sinüs derler, gaflet olunmaya. 

Üçüncü Madde 

Mücessem şekillerden, küp, silindir, koni, küre şekillerini; merkez ve çevresini, kuşağını, kutbunu; eksen ve hareketini, dairelerle dönencelerini, yavaş ve hızlı hareketlerini özet olarak bildirir

Ey aziz, malûm olsun ki, geometriciler demişlerdir ki: Her cisim ki, ou bir veya daha fazla yüzey kuşatır, ona: Mücessem şekil derler. Eğer bir cismi, altı eşit kare kuşatırsa, ona: Küp derer. Eğer iki eşit paralel daire çevreleri arasını birleştiren düz yüzey ile bir cismi kuşatırlarsa, o cisme: Silindir derler ki, o iki daire onun tabanlarıdır. Merkezlerini birleştiren çizgi, o silindirin payıdır ki, eğer bu pay o tabanlar üzerine dikey olursa, o: Dik silindirdir. Değilse: Eğik silindir derler. Eğer bir daire, merkezden çam kozalağı yüzeyi gibi dar bir noktaya yükselip, bir cismi kuşatırsa, ona: Koni derler ki, o dairenin tabanıdır. Merkezden o noktaya çıkan çizgi, o koninin payıdır. Eğer o pay taban üzere dikey olsa, o: Dik konidir. Değilse eğik konidir. Bir şekil o şekilde olursa ki, onun ortasından bir nokta farz olunup, o noktadan o cismin yüzeyine çekilen çizgilerin cümlesi eşit olsa, o şekile: Küre ve o yüzeye: Kürenin çevresi ve değirmi yüzey derler. O noktaya: Kürenin merkezi ve o çizgilere: Kürenin çaplarının yarıları derler. Bu düz yüzey, bir küreyi iki parça eyledikte; bir daire ortaya çıkar. Eğer o yüzey kürenin merkezini geçerse, o daireye, büyük; ötekilerine küçük daire adı verilir. Kürenin çevresinde her nokta ki farz olunur, bir devrini tamam ettikte; bir daire çizer. Ancak iki karşılıklı nokta ki, onlara küre kutbu, hareket kutbu dahi derler. Bir çap ki, iki kutbun arasını birleştirir, ona: Eksen derler. Anlatılan dairelerden o daire ki, onun kutbu, kürenin kutbunun aynısıdır. Merkezi, kürenin merkezinin aynıdır. Ona: Küre kuşağı derler. O daire, iki kutbun arasını yarıya bölmekle, ona paralellik eden bütün dairelerin en büyüğüdür. O daireler birbirinden küçüktür ki, onlara: var sayılan devir noktaları denir. İki tarafta bulunup, kuşağa oranla boyutları eşit olan her iki daire eşittir. Kürenin iki kutbu, bu dairelerin dahi kutuplarıdır. o halde şüphe yoktur ki bir küre, kendi yerinde hareketiyle merkezi üzere dönerse, onun kuşağı üzerinde bulunan hareketi, hızlı olup, kuşağa paralel olan küçük daireler üzerinde bulunan hareketi; kuşakta bulunan hareketine kıyasla yavaştır. Kutuplarına yakın olan hareketi, kuşağına en yakın olan haraketinden çok daha yavaştır. Kürenin tamamı kendi yerinde durup, hareketi bu minval üzere iken hareketinin sürat ve yavaşlıkta farklılık göstermesi tabii bir iştir.

Bu işin bizzat kendisine bağlı olan farklılığı, feleklerin hareketinde sabit bir şekilde sürer. Feleğin hareketi, ya basittir veya muhteliftir. Basit olan hareketi ki, ona: Benzerli hareket derler. Odur ki, feleğin yüzeyinde ya içinde var sayılan bir nokta ki, o hareketle hareket eylese; o feleğin çevresinde eşit zamanlarda eşit açılar oluştura. Mesela dokuzuncu felek ki, en büyük felektir; âlemin merkezinin çevresinde doğudan batıya hareketle, bir gün bir geceye yakın bir sürede bir dönüşünü tamam eder. O halde, bu feleğin yüzeyinde farzolunan nokta o hareketle eşit zamanlarda eşit mesafeler kateder. Âlemin merkezi çevresinde, eşit zamanlarda, eşit açılar oluşturur. Yani bu feleğin çevresinde kuşak misilli farz olunan daire, üçyüzaltmış eşit dereceye bölünüp; bu kuşak üzerinde farz olunan o feleğin noktası, anlatılan şekilde hareket eyledikçe her bir yıldız saatinde, onbeş derece mesafe kateder. Önceki saatte kat eylediği onbeş derece kavse, ikinci saatte kat eylediği onbeş derece kavsi eşittir. Bu minval üzere hareketle âlemin merkezi çevresinde, önceki saatte oluşturduğu açı, ikinci saatte oluşturduğu açıya eşittir. Diğer saatleri dahi buna kıyas ile bilinir. Bu harekete, merkez çevresinde benzerli hareket derle. Eğer böyle olmasa benzerli demezler. Muhtelif hareket odur ki, benzerlinin tersi ola. Feleğin hareketi ya tektir ya bileşiktir. Tek hareket odur ki, bir felekten çıka. Bileşik hareket odur ki, birden fazla felekten çıka. Her basit hareket, tektir. Lâkin her tek hareket, basit değildir. Her muhtelif hareket bileşiktir. Lâkin her bileşik hareket, muhtelif değildir. 

Dördüncü Madde 

Yüzeysel şekillerin ölçülerini, mücessem şekillerin miktarlarını ve yüksekliği olan eşyanın yüksekliklerini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, geometriciler demişlerdir ki: Bir yüzeyin miktarı onun ölçümüdür. Yani bir şeklin ölçüm bilimi, onun yüzeyinin miktarını bildirir. Dik açılı olan bir üçgenin ölçümü, dik açısını kuşatan iki kenarının birini, öteki kenarın yarısına çarpmakla elde edilir. Geniş açılı olan üçgenin ölçümü, bu açısından kirişine çıkan dikeyi, kirişin yarısına çarpmakla veya aksiyle elde edilir. Açıları eşit olan üçgen ölçümü, herhangi bir açısından kirişine çıkan dikeyi, kirişin yarısına çarpmakla veya aksiyle elde edilir. Eşkenar olan üçgenin ölçümü, bir kenarının karesinin dörtte birinin iki katını üçe çarpmakla elde edilir. Dikdörtgenin ölçümü, bir kenarını, kendi yarısına çarpmakla elde edilir. Eşkenar dikdörtgenin ölçümü, kenarlarından birini, öteki kenarına çarpmakla elde edilir. Çok kenarın ölçümü, iki çapından birinin yarısını, o çapının tamamına çarpmakla elde edilir. Eşkenar olan çokgenlerin ölçümleri, çaplarının yarısını kenarlarını toplamının yarısına çarpmakla elde edilir. Dairenin ölçümü, çevresine bir ip tatbik edip, bunun yarısını, çapının yarısına çarpmakla elde edilir. Eğer dairenin çapı, üçe ve yediye çarpılsa, çevresinin ölçümü elde edilip, ipe hacet kalmaz. Eğer dairenin çevresi, üçe ve yediye bölünse, çapına gerek kalmaz. Zira ki, her dairenin çevresi, çapının üç ve yedi katıdır. Onun için bir dairenin çapı, yirmi ikiye çarpılıp, çarpım yediye bölünse, bölüm o dairenin çevresi olur. Eğer dairenin çevresi, yediye çarpılıp, çarpım yirmiikiye bölünse, bölüm o dairenin çapı olur. Küpün ölçümü, karenin ölçümünden bilinir. (Karenin ölçümünün altıya çarpımı) Dik silindirin yüzölçümü, bir tabanını çevresine çarpmakla elde edilir. Dik koninin yüzölçümü, tepesiyle tabanı çevresini birleştiren dikeyi, çevresinin yarısına çarpmakla elde edilir. tabanlarının yüzölçümleri ise, tıpkı dairede olduğu gibidir. Kürenin yüzölçümü, çapını, en büyük dairesinin çevresine çarpmakla elde edilir. Kürenin bütün miktarları, çapının yarısını, üçgeninin yüzeyine çarpmakla elde edilir. Yahut çapı, küpünden yedisini ve yedisinin yarısını atıp, kalandan dahi aynı şekilde kalandan doksanı atmakla, bütün miktarı elde edilir. Bunlara kıyasla bulutların miktarları, feleklerin cisimlerinin ve yıldızların ölçümleri ortaya çıkar. Yüksekteki şeylerin yüksekliklerinin ne miktar olduğunu bilmenin kolay yolu budur ki: düz bir yerde bulunan yüksek nesnenin taşının düşüş yerine ulaşmak mümkün ise; o düz yerde boyundan daha uzun bir mızrak dikip, ondan o kadar uzaklaşırsın ki, görüşün o mızrağın tepesinden geçip, o yüksek şeyin tepesine vara. Bundan sonra durduğun yerden, o yüksek şeyin taşının düşüş yeri olan aslına varıncaya değin, ayak ile, ya başka eşya ile ölçüp, bulduğun toplamı, mızrağın senin boyundan fazla olan kısmına çarparsın. Sonra elde ettiğin sayıyı, durduğun yerle o yüksek şeyin, mızrağın tamamının arasındaki mesafeye bölüp, bölüme kendi boyunu eklersin; ne miktara ulaştıysa, işte o yüksek şeyin yüksekliği odur. Öteki çözüm yolu da budur ki: O yüksek şeyin yakınında olan düz yer üzerinde bir ayna koyup, ondan uzaklaşırsın. O kadar gidersin ki, o aynada yüksek şeyin tepesini seyredesin. Sonra ayna ile yüksek şeyin arasındaki mesafeyi boyuna çarparsın ve çarpımı, durduğun yerle aynanın arasındaki mesafeye bölersin ve işte bölüm o yüksek şeyin yükseklik mesafesidir. Zira ki, boyunun, durduğun yerle aynanın arasındaki oranı; o yüksek şeyin ayna ile kendi aslı arasında olan oranı gibidir. Şu halde bilinmeyen, ortalardan biridir. Çünkü dörtlü orantıdan boyun yüksekliği ilktir ve ayna ile durulan yerin arası mesafesi ikincidir. Yüksek şeyin yüksekliği ise üçüncüdür. Ayna ile yüksek şeyin aslı dördüncüdür. Burada bilinmeyen üçüncüdür. Vakta ki, iki tarafın çarpımını bilinen ortaya bilersin; bilinmeyen bölüm olur. Bir yolu dahi budur ki: Bir asa dikip, gölgesinin sana olan oranını bilirsin. Şu halde yüksek olan şeyin gölge vaktinden, yükse şeyin yüksekliğini bilirsin. Güneş ufuktan kırkbeş derece yükseldikte; her nesnenin gölgesi, kendisi kadar olur. Şimdi, geometriden bu miktarca yazıldıkta; Allah Taâlâ'nın: "Göklerin ve yerin melekûtuna bakmazlar mı?" (7/185) remzi, âlemin yapısından da bir miktarca yazmağa gerektiren sebep olmuştur. Ta ki, en yüze istek olan Mevla'yı tanımaya yardımcı ola. 

 

İKİNCİ BAB 

Âlemin şeklinin yuvarlak olduğunun isbatını; yıldızların ve feleklerin durumlarının keyfiyetini, hakîmâne on bölümle tafsil eder.

BİRİNCİ FASIL 

Cisimler âleminin biçiminin yuvarlak olduğunu ve âlem küresi üzerinde çizilen büyük daireleri ve feleklerin tabakalarının tertibini ve cisimlerin özlerini ve en büyük feleğin şekil ve yapısını altı madde ile beyan eder. 

Birinci Madde 

Feleklerin yuvarlaklığının kabulünü ve unsurları ve yuvarlaklığa erişkin olan hayret verici meseleleri bildirir. 

Ey azizi, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Unsurların ve feleklerin yuvarlaklığının inkârı için ileri sürülen delillerden uzaklaşmak, astronomi ilminde gereklidir ki, cisimler âleminin ve yerin yuvarlak olması kabul edile. Zira ki, bu ilmin kaideleri hepten bu esas üzere kurulmuştur. Bundan başkasına imkan yoktur. Bu felsefî görüş, şeriata aykırı sanılırsa; endişenin atılıp, kalbin yatışması için bitmeyen feyz kaynağı İmam Muhammed Gazali (Allah ona rahmet etsin) hazretlerinin "Tehafüt-ü Felasife" adlı kitabında yazdığı arapça ibareleri aynıyle burada tercüme kılınmıştır ve o büyük imam hazretleri buyurmuştur ki:"Malûm olsun ki, filozoflar ile halk arasında olan ihtilaf üç kısımdır ki: Bir kısımda münakaşa, mücerret söze dayanır. Meselâ: Filozoflar, alemin yaratıcısına cevher deyip; cevheri, mekândan münezzeh, zatıyle kâim varlık ile tefsir eyledikleri gibi. İkinci kısımdaki çekişmeler, dinden bir esasa ilişkin olmayan işlerdedir. O halde onlarla münakaşa etmek, peygamberleri tasdik zaruretinden değildir. Yani o işleri kabul, onları yalanlamayı veya aksini gerektirmez. Meselâ: Ay tutulması, yerkürenin güneş ile ay arasına girmesiyle ayın ışığının görünmemesinden ibarettir. Zira ki ay, ışığını güneşten alır. Yer ise küredir ve gök her taraftan yeri kuşatmıştır. Ne zaman ay, yerin gölgesinde kalsa, güneşin ışığı ondan kesilir, dedikleri gibi. Ve dahi güneşin tutulmasının mânâsı, yerden güneşe bakan şahıs ile güneşin arasında ayın bulunması ve gölge olmasıdır. Bu durum güneşle ayın baş ve kuyruk düğümlerinde bir anda birleştikleri vakitte olur dedikleri gibi. Bu görüşleri dahi münakaşa ile çürütmekle durumu değiştirmek mümkün değildir.

Bu durumda, o kimse ki, söylenmiş bu işleri çürütmekte münazarayı, dinin gereklerinden zanneder; o kimse dine zarar vermiş olur. Zira ki, bu işlerin olmasına geometrik ve matematiksel deliller delalet eder. Bir kimse ki, ona muttali olup, tahkikine gücü yeter, sebebinden ve vaktinden, miktarından ve süresinden haber verir; ona denilse ki: "Bu şeriata aykırıdır." Buna rağmen o kimse kesinlikle bildiği bu işte şüphe etmez, belki şeriatta şüphe eder ki: "Kesin bilgiye aykırı şeriat nasıl olur?" diye tereddüde başlar. İmdi, şeriata, yoluyla tan edenlerin zararından, yolsuz yardım edenlerin zararı daha çoktur. Nitekim "akıllı düşman akılsız dosttan iyidir," demişler.

Bundan sonra İmam Gazali hazretleri, güneş ve ay tutulmaları hususundaki Hadîs-i Şerifi nakledip, demişlerdir ki: "Hadîs-i Şerifin sonunda buyurulduğu üzere: "Ay tutulması İlahî tecelli sebebiyle saygıdır," bu fazlalığın nakli sahih değildir. Sahih olduğu takdirce dahi kesin işlerde, iddialaşmaktansa te'vili ehvender. Çok açık deliller, kesinlikle bu noktaya ulaşmayan kati işler karşısında te'vil olunmuştur; nerede kaldı ki nakli sahih olmayan...

Filozoflarla İslâm âlimleri arasında tartışılan konu: Âlemin sonradan olduğu ve sonradan olmadığı meselesidir. Âlemin sonradan olduğu sâbit olduktan sonra; yuvarlak olsun, düz olsun; felekleri ve unsurları buldukları gibi, onüç tabaka olsun, daha az veya çok olsun, dine zarar vermez. Âlem her nice olursa olsun, kastolunan şey, onun Allah'ın kudretiyle vücuda geldiğidir.

Üçüncü kısım odur ki, onda tartışma, din esaslarından birine ilişkin ola: Âlemin sonradan yaratılması, Allah'ın sıfatları, cesetlerin haşri gibi. Bu maddelerde onlarla gerektiğince tartışmak ve sözlerini çürütmek lazımdır.

Meselâ: Onlar derler ki: "Âlem sonradan yaratılmamıştır, kadimdir. Zira ki kadime dayanır ve her kadime dayanan kadimdir. O halde âlem kadimdir." Biz bu sözleri çürütüp, deriz ki: "Âlem sonradan yaratılmıştır, hâdistir, çünkü değişicidir. Her değişikliğe uğrayan hâdistir."

İmam Gazali hazretlerinin bu sözleri, burada yazılmıştır. Ta ki dine bağlı olanlar, anlatılacak şaşırtıcı işleri, şeriate muhaliftir diye reddetmekle reddolunmuş olur kabilinden zannetmeyeler ve inkâr yoluna gitmeyeler. 

İkinci Madde 

Âlemin yuvarlaklığını isbat eden akli delilleri bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Âlemin işlerinin tümü birbirine bağlıdır. Âlem, birbirini çevreleyen ve birbirine teğet kürelerdir ki, iğne atacak bir boş mekân olmayıp, ulvî ve süflî cisimlerle dolmuştur ve âlemin tabii yapısı yuvarlak şekil üzere olmaktır. Tabiatının gereği olan nice deliler ile bu dava ispat edilmiştir. Âlemin her ne tarafına bakılsa, yumru görünür. Her kuşağın bir kavis olduğu nazarî ve fikrî kanun ve insan aklının tecrübesiyle bilinir. Kürevî şekil, şekillerin en genişi olduğundan başka gökte ve yerde müşahede olunan durumlar, kürevîden gayride olmak muhaldir. Yuvarlak zemini düzeysel zannedip, dünya düzdür fikrini edenler, hayalî vehmin mağlûbudur. Kara, deniz, dağlar, vâdiler, değişik şekilleriyle toptan bir küre olup, yerin gölgesiyle ay tutulduğu ve tutulma anında yerin gölgesinin ayıp yüzünde dönücü bulunduğu ve yeryüzünde seyyahların hareketiyle enlem ve boylam yerlerinin değişiklik üzere bulunduğu hep yuvarlaklığın delilleridir. Sabit yıldızlar, âlemin kutbunun çevresinde paralel daireler üzere dönüp, kutba yakın olan yerde küçük daireler çizerek görünmesi ve ufuk dairesine teğet görünen sabit yıldızdan ekvatora varıncaya değin zaman boyutu hesabiyle gizlilik zamanının artması, ta bir hadde varıncaya değin ki, görünme ve gizlenme zamanları eşit ola. Bundan sonra gizlilik zamanı yavaş yavaş artıp, görünme zamanı azala. Hatta öbür kutbun yakınında hiç görünmeye. Doğan yıldızların ufuktan günün yarısına gelinceye dek yavaş yavaş yükselip, doğması ve yine aynı minval üzere batması ve yıldızın büyüklüğü ufkun üstünde değişmeyip, batış ve doğuş sırasında yerin buğusuyla değişir ve büyük görünmesi ve daima yeryüzünden göğün yarısı ya yarısına yakını görünmesi ve yıldızın doğudakiler üzerine, batıdakilerden önce doğası ve batması; ay ve güneş tutulmalarının saatiyle meydana gelmesi; kuzey tarafına gidenlere, kuzey kutup yıldızı ve diğer kuzey yıldızlarının yüksekliklerinin artması ve güney yıldızlarının düşüşünün artması; güney tarafına gidenlere, kutup yıldızının ve güney yıldızlarının yüksekliğinin artması ve kuzey yıldızlarının düşüşünün artması; deniz suyu yumruluğunun, gemiden örttüğü sahillerin ve dağların, bakanlara, önce en yüksek tarafları görünüp, yaklaştıkça en aşağılarının dahi görünmesi; yıldızların görünme süresince yükseklik ve düşüşünün eşit olması; güneşin ekvator üzerinde iken görünmesi ve görünmemesi süreleri eşit oldukta; doğup ve batacak, gölgenin düz bir çizgi üzere doğu ve batı noktalarına karşılık

ve iki gölgenin birbirine eşit olması... Bütün bunlar, yerin ve göğün yuvarlaklığına delalet eder.

Ay tutulması vaktinde, ayın yüzünde daire şeklinde ortaya çıkan yer kürenin gölgesi olduğu, yerin küreliğine açık delildir. Zira ki, eğer yer, küre şeklinde olmayıp, ya üçgen, ya kare, ya altıgen şeklinde olsa, ay tutulması ile ayın yüzünde ortaya çıkan yerin gölgesi dahi daire şeklinde belirmeyip, ya üçgen, ya kare, ya altıgen şeklinde görünmek iktiza ederdi. Oysaki görüntü hep daire şeklinde olmuştur. Atmosferik olaylar değişik yerlerde gözetlenip; doğu tarafında, seher vaktinde vaki olan ay tutulması ve doğuş anında beliren güneş tutulması, batıdakilere görünmez. Batıda, doğuş anındaki ay tutulması ve akşam vaktindeki güneş tutulması, doğudakilere görünmez. Göğün ortasında ortaya çıkan güneş ve ay tutulmaları, yerin alt yüzünde oturanlara görünmez. Yerin altı tarafında ve göğün ortasında vaki olan güneş ve ay tutulmaları, yerin üst tarafında oturanlara görünmez. Yerin üstünde ve göğün ortasında meydana gelen güneş ve ay tutulmaları, batıdakilere, doğudakilerden önce görünür.

Mesela batıdakilere ya seher veya kuşluk vakti görünür, doğudakilere ya akşam veya ikindi vakti görünür. O halde doğuluların sabah ve akşamı, batılılarınkinden önce olduğu ay ve güneş tutulmalarıyle bilinir.

Nitekim şehirlerarası uzaklıklar, güneş ve ay tutulmalarıyle bulunur. Bütün bu durumların, kürenin gayrisinde olmak ihtimali yoktur. Bütün bunları bir yana bırakalım, Hind-i Şarkî adı verilen Hindistan'a ve Hind-i Garbî adı verilen Yeni Dünya'ya (Amerika) deniz yoluyla sefer edenlere şarken ve garben gidip-gelme imkânı ortaya çıkıp; batıdan gidip, yerin altından dolaşıp doğudan gelen gemiler, yerin yuvarlaklığı davasını ispat edip, bütün delillerin mühürü olup, tartışma kapısını kapamıştır. 

Üçüncü Madde 

Dünyanın yuvarlaklığı kaidesi üzerine bina edilen şaşırtıcı meseleleri bildirir.  

Ey aziz, malum olsun kip astronomlar demişlerdir ki: Yuvarlaklık kaidesine dayanan astronomi ilminin şaşırtıcı meseleleri vardır ki, hem sorulur, hem şaşılır.

Birinci mesele: bir günün üç şahsa nisbetle değişik olmasıdır. Mesela: Belirli bir yerden, üç şahsın biri doğuya, biri batıya gidip, biri de orada kalsa ve gidenler, doğru bir çizgi üzere ve aynı hızla yürüyüp; doğuya giden batıdan, batıya giden doğudan gelip, bir günde yerinde duran şahsın yanında toplansalar. Hareket günü, yerinde durana göre cuma olsa; batıya gidene göre perşembe, doğuya gidene göre cumartesidir. Şimdi, bunun sırrı budur ki, mesela batıya gidenin seyri yedi gün olsa, güneşin hareketine uygun gitmesiyle, duranın gün batımında, bunun gün batımı vakti, güneşin devrinin yedide biri kadar geç olur. Bu gecikmeden, yedi günde bir gün bir gece eksilmiş olur. Bunun için yerine geldiği gün, ona nisbetle perşembe düşer. Bunun gibi doğuya gidenin seyri güneşin hareketine ters olduğundan, batıya gidenin aksine o, durandan günbatımı güneşin devrinden yedide bir kadar önce olup, yedi günde bu eksikliklerin toplamından bir gün bir gece hâsıl olup, geliş günü ona göre cumartesi düşer.

İkinci mesele budur ki: Yeryüzünde derin bir kuyu üzerinde yüksek bir minare olsa; o kuyunun dibinde bir kâseyi su doldurup, o suyu minarenin tepesinde o kâseye koşalar, almayıp fazla gelir. Zira ki, merkez daireden uzaklaştıkça yumulma yayı az olur ve unsurların cüzleri ise her nerede bulunursa, âlem küresinden bir damladır. Şimdi kâsenin ağzında bulunan dairenin kavsi, kuyunun dibinde ye merkezine yakın olup, eğri olu ve minarenin tepesinde, ona oranla düz olmaya yakın olmakla, bir miktar fazla su alır.

Üçüncü mesele budur ki: Gayet yüksek bir minare şerefesinde, iki yerden birer taş atılsa, iki taşın düşüş yeri arası, şerefedeki atılış yerleri arasındaki mesafeden az olur. Mesela şerefenin bir kenarından bir kenarına uzaklık beş metre olsa, taşların düşüş yerleri arasındaki mesafe beş metreden az olur. Aynen bunun gibi iki duvarın tabanlarındaki mesafesiyle, yukarıdaki mesafesi aynı değildir Zira ki, iki şakülün başlangıç ve sonuçları eşit olmaz, gittikçe yakınlıkları artarak, yerin merkezinde birleşseler gerektir. Yine yuvarlaklık kaidesine dayanan şer'î meseleler sorulur.

Birinci mesele:

Zeyd, İngiliz gemileriyle kutuplara vardıkta; altı ay gündüz altı ay gece olmakla, bu müddette beş vakit namazı ve ramazan orucunu ne şekilde eda eder.

İkinci mesele: Zeyd, Amr ile kıyamet alâmetlerinden olan güneşin batıdan doğması meselesinde bahse tutuşup; Zeyd bu meseleyi, astronomi kaidelerine tatbik mümkündür, dese: Amr inkâr etse; Zeyd, Takiyüddin Rasit'in sözüne göre, burçlar dairesi genel meyli (23,5 derece) geçip, uzun sürede ekvator hattıyla çakışıp, diğer gezegenlerin kuşakları da onun gibi çakışmakla; batıdan doğmuş olur. Nitekim halen altmış altıncı enlemde güneş, batıdan doğar, deyip, durumu böyle açıklasa. Amr ise inkârında ısrar edip, bu mümkün değildir, dese ve eğer mümkün olursa karım boş olsun dese, talak vaki olur mu?

Üçüncü mesele: Zeyd Mekke şehrinden başka bir yerde bir mekân vardır ki o mekânda, dört yön kıbledir ki ayakucu notasındadır dese; Amr inkâr edip, ikisi de 'benim sözüm doğru değilse kölelerimiz azat olsun' deseler, hangisinin yemini bozulur?

Bu üç sorunun cevabı arz olunmadı. 

Dördüncü Madde 

Feleklerde ve yerde ortaya çıkan olayları açıklamak için, âlem üzerinde konuları ve çizilen on büyük daireyi bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar, feleklerdeki ve yerdeki işleri tespit ve biribirine bağlamak için, âlem üzerinde, nice muhtelif daireleri kutuplarıyla beraber ispat etmişlerdir. Meşhur daireleri iki kısım itibar edip; bir kısmını büyük daireler, bir kısmını küçük daireler saymışlardır. Ama büyük daireler, bir kısmını küçük daireler saymışlardır. Ama büyük daireler odur ki, yukarıda açıklandığı gibi, âlem küresine oranla büyük ise de, ona küçük derler. Değirmi kuşaklar gibi. Büyük daireler, on tanedir ki: Muaddilünnehar (güneşitleyici) dairesi, mıntıkatül buruç dairesi, (Burçlar kuşağı dairesi) dört kutuptan geçen daire, ufuk dairesi gündüz yarısı dairesi, yükseklik dairesi, semtler ilk dairesi, eğilim dairesi, enlem dairesi, görünen gök ortası dairesi. Sayılan bu dairelerin bazısı âlem küresi üzerinde ayrı ve hareket edici olarak konulmuştur. Bazısı bitişik ve sabit resmolunmuştur. Ayrı ve hareket edici olan büyük daireler, altı tanedir. Biri gün yarısı dairesi, biri ufuk dairesi, biri yükselme dairesi, biri ilk semtler dairesi, biri eğilim dairesi ve biri enlem dairesidir. Bitişik ve sabit olan daireler, sayılan bu dairelerden gayrisi olan büyük dairelerdir ve küçük dairelerdir. On büyük daireden;

İlk daire, gün eşitleyici dairesidir. Buna düz felek dahi derler. Buna onun için muaddil (eşitleyici) derler ki: Güneş buna teğet oldukta; Doksanıncı enlemden başka her yerde gece ve gündüz yaklaşık olarak eşit olur. Bu dairenin yüzeyinde, yerküre üzerinde çizilen daireye: Ekvator derler. Zira ki felek onda uzaklığını kuruyarak, dolap gibi döner. Yani gün eşitleyici daire, alemi böler farzolundukta: Ekvator, yer düzeyi üzerinde ondan meydana gelen dairenin çevresidir. Ekvatora paralel olan dairelere: Günlük dönüş yerleri derler. Bunlar hayal edilen küçük dairelerdir ki, büyük felekte farzolunan her noktadan bu feleğin dönmesiyle, onun üzerinde iki kutbu olan âlemin kutbu ile kuşağı olan eşitleyici dairenin arasında çizilirler. Bu daireler, günlük hareketle çizildiklerinden, bunlara: Günlük dönüş yerleri derler.

İkinci daire, burçlar kuşağı dairesidir. Buna, burçlar feleği dahi derler. Oniki burç, bunun üzerinde itibar olunduklarından buna: Burçlar dairesi dahi derler. Buna paralel olan dairelere: Enlem daireleri derler. Zira ki, yıldızın merkezi onların birinin yüzeyinde bulunsa: Burçlar dairesinden kuzeye ya güneye eğilimli olmuş olur. Şimdi o yıldızın enlemi, o daire ile burçlar dairesi arasında olan mesafedir. Bu daireler dahi günlük dönüş daireleri gibi hayalî küçük dairelerdir Çünkü burçlar feleğinin iki kutbu ki, burçlar dairesinin iki kutbudur, âlemin iki kutbu olan gün eşitleyici dairenin kutuplarından başkadır. Şimdi lazımdır ki, gün eşitleyicisi daire ile burçlar dairesi âlemin çevresi üzerinde, iki karşılıklı nokta yanında kesişirler, ki, o noktaların arasında her birinden yarım daire meydana gele. Zira ki, burçlar dairesi gün eşitleyicisi gibi büyüktür. O noktanın biri ki, burçlar feleği, gün eşitleyicisinden kuzeye meylini ondan başlar, ona: Bahar eşitlik noktası (21 Mart) derler. Zira ki, güneş buraya geldikte, çok yerde bahar mevsimi belirir. Bunun karşısındaki noktaya: Güz eşitlik noktası (21 Aralık) derler. Yine azımdır ki, burçlar dairesinin, gün eşitleyicisinden nihaî uzaklığı, yarı dairelerinin ortasında iki nokta yanında olur ki: Biri kuzey kutbu sebtindedir ve ona: Yaz dönümü derler. Öbürü güney kutbu semtindedir ve ona: Kış dönümü noktası derler. Şimdi bu iki kesişme ve iki nihaî uzaklık ile burçlar dairesinin dört noktası belirlenmiştir. Onlar da dörtte bire bölünür. Bundan sonra bu dört çeyrekten iki çeyrek bitişiğin her biri üzerinde iki nokta farzolunmuştur ki, onlarla o çeyrekler üzer eşit bölüme bulunmuştur. Bundan sonra altı büyük daire hayal olunmuştur ki, hepsi iki karşılıklı noktada yani iki burçlar kutbu üzerinde kesişmişlerdir.

Üçüncü daire, dört kutuptan geçen dairedir ki: Adı geçen altı dairenin biridir. Bunun âlem küresi üzerinde iki kutbu, orta noktadır. Bu daire âlemin iki kutbundan ve iki kutup burcundan, iki değişim noktasından geçmiştir. Onun için bulan: Dört kutbu geçen daire derler. Bu altı hayalî dairenin biri o dairedir ki, iki orta noktadan geçmiştir. Kutupları, iki değişim noktası olmuştur. Altı daireden geriye kalan dört daire, o iki çeyrek üzerinde farzolunan dört noktadan ve o dördün karşısında bulunan öteki dört noktadan geçmişlerdir. Bunların kutupları burçlar dairesi üzerinde farzolunan noktalardır. Şimdi sekizinci felek, bu altı daire ile oniki kısım olmuştur. Her bir kısmını, iki yarım daire kuşatmıştır. Her kısmında, burçlar kuşağında bulunanlar burçlar kavsi adıyla şöhret bulmuştur. Onun için sekizinci feleğin ismi: Burçlar feleği olmuştur. Bu altı daire, âlemi keser farzolunsa, büyük felek ve benzer feleklerin cümlesi, oniki burca bölünür.

Dördüncü daire, ufuk dairesidir. Bu hareket eden bir büyük dairedir ki feleğin görünen yarısından görünmeyen yarısını ayırmıştır. Buna nispetle yıldızların doğuş ve batışları belirlenmiş ve bilinmiştir. Bunun iki kutbu; başucu (zenit), ayakucu (nadir) bulunan iki noktadır. Ufuk dairesi, gündönümünü iki noktada kesmiştir ki, birine doğu noktası ve doğu gün eşitleyici; birine batı noktası ve batı güneşitleyici derler. Bu iki nokta arasını birleştiren doğru çizgiye: Doğu ve batı çizgisi ve güneşitleyici çizgi derler. Bu ufuk dairesinin burçlar dairesi ile kesiştiği iki noktaya, doğan ve batan derler. Doğu noktası ile burçlar dairesi, ya yıldız merkezi arasında ufuk dairesinden vâki olan kısa kavse doğu siası (Amplitude); doğu noktası ile onların arasında bulunan kavse batı siası derler. Bu ufuk dairesine paralel olan küçük dairelere köprüler derler; Ufuk dairesinin üstündekilere yüksek köprüler derler. Altında bulunanlara alçak köprüler derler.

Beşinci daire, gün yarısı dairesidir. Bu dahi hareket eden bir büyük dairedir ki, âlemin iki kutbundan ve başucu, ayakucu noktalarından geçmiştir. Bunun iki kutbu, doğu noktası ve batı noktasıdır. Bu gün yarısı dairesi, ufuk dairesini iki noktada kesmiştir. Biri güney noktası, biri kuzey noktasıdır. Bu iki noktanın arasını birleştiren çizgiye; gün yarısı çizgisi, zeval çizgisi, güney ve kuzey çizgisi derler. Bunların hepsi dokuz enlemin gayrisindedir.

Altıncı daire, yükseklik dairesidir. Buna başucu dairesi dahi derler. Bu hareket eden bir büyük dairedir ki, başucu ve ayakucundan geçip, o çizginin tepesinden geçmiştir ki o çizgi, âlemin merkezinden gelip, güneşin merkezinden ya yıldızdan geçip, üst feleğin yüzeyine çıkmıştır. Bu yükseklik dairesi, ufuk dairesini dik açılar üzere iki ortada kesmiştir. O noktalar sabit olmayıp, ufuk dairesi üzerinde yıldız ve güneşin intikali sebebiyle yer değiştirirler. Her birine başucu noktası adı verilir. Bu noktalarla doğu ve batı noktaları arasında ufuk dairesinde bulunan kavse, başucu noktası derler. Bu iki başucu noktasıyla güney ve kuzey noktaları arasında bulunan kavse, başucunun bütünü derler. Bu yükseklik dairesi, gün yarısı dairesine bir gün bir gecede iki defa çakışır.

Yedinci daire, semtlerin ilk dairesidir. Bu hareket eden bir büyük dairedir ki; başucu ve ayakucu noktasından, doğu ve batı noktasından geçer. Bunun kutupları güney ve kuzey noktalarıdır. Bu daire, gün yarısı noktası ile başucu ve ayakucu noktasında dik açılar üzere kesişmiştir. Âlem küresi bu daire ile ve gün yarısı dairesi ile sekiz eşit kısım olmuştur ki: Dördü yerin üzerinde, dördü ufkun altında bulunmuştur. Bu daireye onun için semtler ilk dairesi derler. Yükseklik dairesi bunun üzerine çakıştıkta; onun kavsi, başucu, başucu bütünü kalmaz. Semtler ilk dairesine teğet olan günlük dönüm noktalarına, bölge dönüm noktaları derler ki, o bölgelerde oturanların başucu dönüm noktalarıdır.

Sekizinci daire, eğilim dairesidir ki; bu dahi hareket eden bir büyük dairedir. Güneşitleyici dairenin iki kutbundan geçmiştir. Güneşitleyiciden, yıldız ve burçlar kuşağının eğilimi bununla bilinmiştir. Buna ilk eğilim denmiştir.

Dokuzuncu daire, enlem dairesidir. Bu dahi hareket eden bir büyük dairedir ki, burçlar feleğinin iki kutbundan geçip, o çizginin başucundan geçmiştir. O çizgi âlemin merkezinden gelip, yıldızın merkezinden geçip, burçlar feleğinin yüzeyine çıkmıştır. Bu enlem dairesi ile, yıldızın enlemi bilinmiştir. Güneşitleyiciden, burçlar feleğinin ikinci eğilimi bununla bulunmuştur.

Onuncu daire, görünen göğün orta dairesidir. Bu daire, burçlar kuşağının ve ufuk dairesinin kutuplarından geçmiştir. Bunun iki kutbu, doğu ve batı noktalarıdır. Ufuk dairesi ile burçlar kuşağının ufku arasında veya aksiyle bu dairede oluşan kısa kavis, görünen iklim enlemidir.

Burada, bu büyük daireleri açıklamakla yetinip, kalan daireleri, yerleri geldikçe yazılmak hoş gelmiştir. 

Beşinci Madde 

Feleklerin bütün tabakalarının yapısını; feleklerin parçalarının hareketlerini: Günlük dönüş hareketinin keyfiyetini; yönlerin sınırlanmasını; yüksek gök cisimlerinin mahiyetini özet olarak bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Kâinatın yaratıcısı ve düzenleyicisi olan Cenab-ı Hak'kın murad ve yaratmasıyla bütün feleklerin cisimleri, toprağa varıncaya kadar dört unsur; lahana yaprakları gibi biribirinin içinde dürülmüş olup, bir düzen üzere büyüğü küçüğünü kuşatmış ve her yönden birbirine teğet ve sürekli, hepsi bir tek küre şekline girip; cisimler âleminin Rabbani hikmetle güzel bir nizam üzere temeli atılmış ve tesis olunmuştur. Bu şaşırtıcı ve garip bileşim heykelinin şekil ve yapısı; bütün İslâm filozoflarının ve din âlimlerinin çoğunun birbirlerine yakın görüşleriyle şöyle alınıp, kabul edilmiştir: Cisimler âlemi, biribirini kuşatan küreler ve unsurlar üzerinde soğan kabukları gibi tabakalar halinde olup, hepsi bir top şekline girmiştir. Esîrî cisimler yani külli felekler dokuz tane olup, bütün yüksek cisimlerin ve alçak unsurların iç gözeneğinde varsayılan bir cüz bulunur ki, o, âlemin merkezi ve herşeyin esasıdır. Bu dokuz göğün en büyüğü, atlas feleğidir ki, cihanın yönlerinin sınırlayıcısı ve zamanın vakitlerinin belirleyicisi odur. Bu felek, öteki felekleri avucunun içine alıp, yirmidört saatte bir kere, ışıldayan, sabit ve gezegen yıldızları tümüyle doğudan batıya devreder. Bu doğuş ve batış ki; gece ve gündüz, aydınlık ve karanlık sürekli böyle oluşur. Hepsi onun hareketine dayalı ve bağlıdır. Bu dokuz feleğin sonuncusu, ay feleğidir, ki, atmosferi, oluşum ve bozuşum âlemini, eşyayı her taraftan kuşatmıştır. Dört unsurun küreleri, ay feleğinin içinde mertebelerince durmuş ve yerleşmişlerdir. Her durumda çevre tarafı üst yön, merkez tarafı al yön olup; yeryüzünde ve suda ayakta duran ve gezenlerin başları, ay feleği tarafına; ayakları âlemin merkezi tarafına olduğu bir gerçektir.Bu dokuz felek ve içindekiler, saf, ışıklı ve şeffaf olup, saffetlerinin kemalinden bunlara: Kâh billur, kâh buzlu, kâh sulu demişlerdir. Gerçek feleklerin cüzlerinin tamamı ve unsurların parçalarının arasında fazlalık ve boşluk olmadığında filozofların hepsi birleşmişlerdir. Lakin büyük feleğin gerisinde ısrarla sözü edilen hoşluğu; ilk filozofar maddeden soyutlanmış bir bulut mevcuttur demişler, kelam bilginleri bunu hayalî boşluk ile tabir ve tefsir etmişlerdir. Çünkü tüm feleklerin belirlenmesi, göklerin durumlarını kavramaya yetmeyip; astronomlar, yedi gezegene ârız olan işleri gözetlediler. Yani bu gezegenlerde kâh doğruluk, kâh durgunluk, kâh yavaşlık, kâh sürat ve kâh geri dönüş görüp; kâh güneş gibi genel eğilimden ibaret olan iki değişim noktası arasında gezindiklerini ve kâh diğer gezegenler gibi değişim noktalarının güney ve kuzeye iyice kaydığını ve kâh ışıkları çoğaldığını ve kâh ışıkları azalıp böyle durumlarla kâh yere yakın kâh uzak olduklarını: Ay ve güneş tutulmaları dahi belirli olmayıp; bazen tam, bazen cüzî tutulma olduklarını görüp, olaylar üzerinde düşünceye daldılar. Elhasıl, ta ki onlar, göklerin bu gibi çeşitli işlerini incelediler. Böylece sebeplerini, illetlerini şerh ve beyan ettiler. Takvimde düzeltme yaptılar, ekleme ve çıkarmalarda bulundular. Düzenlemede külli feleğin içlerinde yani merkezleri bitişik olan iki paralel düzlem arasında bulunan boşluklarda, yeryüzünü içine alan ve almayan merkezleri ve kutupları, bitişik, ayrı; kalınlık ve incelikte eşit ola ve olmayan nice nice cüzi felekler varsaymaya muhtaç olup; bunları, bedenin azalarına benzetip, dönen ikinci felekler olarak itibar ettiler.

Şimdi biz, o göklerin ve yerin yoktan varedicisi hâkim yaratıcı Allah'ın sanatının inceliklerini, hikmetinin hakikatlerini fikredip düşünerek, onu tanımak isteyenlere, feleklerin cüzlerinin tahlili kolaylaştırıp bu hususları ve benzerlerini anlatmak üzere, somut bir şekil olsun için feleklerin tümünün şekil ve suretlerini tasvir etmişizdir. Bundan sonra feleklerden toprağa inip, oradan kendine gelip, Rabbini bulmak için göklerin tertibini açıklamak ve yazmakta yukarıdan aşağıya inme yolunu tutmuşuzdur. Bütün feleklerin sureti budur: 

Altıncı Madde 

Atlas feleğinin yapısını, sürat ve günlük hareketini ve bütün feleklere ve unsurlara olan tahakküm ve tasullutunu ve boşluğunun genişliğini bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Yüksek felek ki, ay feleğine nispetle dokuzuncudur. Yukarıda açıklandığı üzere nice namv e şan ile şöhret bulmuştur. Merkezi, âlemin merkezi; kutbu, âlemin kutbu olup, iki paralel düzeyle kuşatılmış bir yuvarlak cisim ve yıldızlardan arınmış olmakla; atlas feleği adını almıştır. Bütün gök ve yer cisimlerini kuşatmış olmakla; cisimler âlemi kendinde son bulup, gerçeküstü ve cihanın sınırlayıcısı olmuştur. Göklerin ötesinde boşluk ve doluluk olmadığı farzolunmakla; bunun yumru düzeyi, bir nesneye dokunmaktan uzaktır. Billur gibi saf ve basit bir cisimdir. Bütün süslerden arınmıştır. Lakin çukurumsu düzeyi, kendi hoşluğunda olan sabit feleklerin yumru düzeylerine teğettir. Bu büyük feleğin altında cüzî felekler farzolunmaya ihtiyaç olmayıp, ancak büyük dairelerden güneşitleyici dairesi, bunun çevresinde ve iki yarım kutbunda eğim dairesi var sayılmıştır. Büyük felek, bu denli genişlik ve büyüklüğüyle âlemin merkezi çevresinde, doğudan batıya süratli vaziyette hareketiyle, içinde olan felekleri toptan ve ateş küresi ve hava süresinden bir miktarı döndürüp, yirmi dört saatte bir dönüşünü tamam eder. Her feleğin bir yeri ve meydanı vardır ki, ondan asla ayrılmaz. Lakin kendi mekânında bütün cüzleriyle düzenli bir şekilde hareket edicidir. Bir göz kırpması kadar bile duraklamaz. Büyük feleğin, kuşağındaki hareketi oldukça süratlidir. Nitekim geometrik delillerle sabittir ki, cins atın koşu anında iki ayağını kaldırıp koyuncaya kadar, büyük felek üçbin mil mesafe kateder.

Yaratıcı ve hakîm olan Allah, her şeyden münezzehtir. Bu ne şaşırtıcı sürat ve acaip kuvvettir ki, bir lahzada, kutru yerküreden büyük olan güneşi feleğiyle alıp gider. Bu sürate evvela Hadisi şerif şehadet eder ki; Habib-i Ekrem sallallahüaleyhivesellem, Cebrail aleyhisselema: Zeval vaktinden sormuştur ki: "Ey kardeşim Cebrail, zeval vakti mi?" Cebrail cevap vermiştir ki: "Hayır. Evet..." Habib-i Ekrem (s.a.v.) sormuştur ki:

"Hayır'dan sonra niçin evet dedin?" Cebrail cevap vermiştir ki: "Sen sorduğunda, henüz güneş zeval noktasına gelmemişti. Ben, hayır, deyinceye dek beşyüz mil yolu katedip, gün yarılayıcı noktadan zeval noktasına gelmişti. Onun için evet, dedim."

Hak Taala bunu, nass ile bildirmiştir ki: "Güneş de yörüngesinde yürüyüp gitmektedir. Bu, güçlü ve bilgin olan Allah'ın kanunudur." (36/38)

Gerçi matematikçiler ve geometriciler, feleklerin ve yıldızların uzaklıklarının ve cisimlerinin ölçülerini hesap ve kıyas ile uzun uzadıya beyan edip açıklamışlardır. Lakin büyük feleğin azametinin ölçüsünü bilmekte, genişlik ve uzunluğunu belirlemekte ve âlemin merkezinden yumru düzeyinin uzaklığını hesap ve kıyas etmekten acz ve kusurlarını itiraf ve ikrar edip; onu ancak yaratan Yaratıcı bilir, demişlerdir.

Fakat diğer felekleri, sabit yıldızları ve gezegenleri, matematikçiler ve geometriler, gök gözetim âletleriyle ölçüp takdir ettikleri üzere, burada bir miktar işaretle beyan etmek münasip görülmüştür. Ta ki bizim maksadımız olan Mevla'yı tanımaya vesile bulan, onun ince sanatlarını fikretmek, hikmetlerinin sırlarını düşünmek, kudret ve azametinin eserlerini temaşa eden akıl sahiplerine kolaylık olup; hepsini kendi vücutlarında mevcut görüp, kendilerini tanıyıcı olalar. Buradan da Allah'ı tanımaya yol bulalar. Gerçi felekleri ve yıldızları ölçüp takdir etmek, cebir hesaplarından habersiz olan kimselere uzak ve muhal görünür. Lakin bunlar, aslında gerçek ve sabit olan kesin ilimlerin kaideleri üzerine kurulu aklî hükümlerdir. Ama yüksek cisimlerin mahiyeti, eski filozoflara göre felekler, yıldızlar basit cisimlerdir: Ne hafiftir, ne sıcaktır, ne soğuktur, ne yaştır, ne kurudur; ne yanma ne yapışma kabul ederler; oldukça latif ve saftırlar. Nitekim Hak Taala buyurmuştur: "Göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyük bir şeydir. Fakat insanların çoğu bilmezler." (40/57)

Kudret ve celal sahibi büyük Allah münezzehtir. Âlemi örneksiz yaratan, feleklerin hareketini, gece ile gündüzün biribirini takip etmesini misalsiz var eden Allah münezzehtir. "Rabbimiz, sen gökleri ve yeri boşuna yaratmadın, sen münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru." (3/191) Bizi, göklerin ve yerin yaratılışını, gece ile gündüzün değişimini düşünen kullarından eyle! 

İKİNCİ FASIL 

Burçlar sahibi göğü; burçların şekillerini ve isimlerini; burçların katlarını ve sabit yıldızları; ayın menzillerini; gök cisimlerinin uzaklıklarını dört madde ile bildirir. 

Birinci Madde 

Sekizinci feleği bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Feleklerin ve unsurların üç tabakası birbirini kuşatıp, biri birine bir derece teğet ve çakışır olmuştur ki, feleklerde ve unsurlarda zerre kadar boşluk kalmayıp, her tarafı dopdoludur. Hepsinin dönüşü başka türlü olup, kuşakları kendilerine kabuk ve zarf olmuştur. Şimdi, en dışta olan kuşak, yukarıda anlatıldığı gibi büyük felektir. Onun içinde bulunan kuşak, sekizinci felektir ki, burçlar feleği ve sabit yıldızlar feleği namıyle meşhurdur. Büyük felek boşluğunda durması ve sabit olması ile anılmıştır. Merkezi, âlemin merkezi olup; kutbu, âlemin kutbundan bir tarafa 23,5 derece eğilimli olup, paralel iki yüzüyle kuşatılmış bir kürevî cisimdir. Yumru sathının üzerinde olan büyük feleğin dip yüzeyine teğettir. Dip yüzeyinde olan boşluğunda, zühal feleğinin yumru yüzeyine teğet olmuştur. Sayısız sabit yıldızlarla işlenmiş ve süslenmiştir. Hayallerde şekillenen on iki burçla nakışlanmış ve renklenmiştir. Umumi eksen olan felekler feleği (büyük felek) ile âlemin merkezi çevresinde doğudan batıya hareket eder, bütün uydularıyla yirmi dört saatte bir devresini tamamladığından başka, kendine has hareketiyle âlemin kutbundan başka olan kutbu üzere ve güneşitleyiciden gayri iki tarafa kutbu kadar eğilmiş olan kuşağı üzere, batıdan doğuya yavaş yavaş döner. Aheste hareketiyle altında dikilmiş olan sabit yıldızları toptan o tarafa alıp gider. Yetmiş güneş senesinde kendi kuşağı yörüngesinde ancak bir derece yol alır. O halde ikibinyüz senede bir, bir burcu geçer ve yirmibeşbin ikiyüz senede bir devresini tamam eder.

Filozoflar: Bu süre tamamında, denizlerin ve karaların yer değiştirmesinden, bütün âlemin işleri, sırları en iyi bilen Allah'ın takdiri ile baştan ayağa değişir, demişlerdir. Bu feleğin dahi altında, küçük felekler varsaymaya hacet kalmayıp, ancak büyük dairelerden burçlar dairesi; bu feleğin çevresinde, iki kutbu arasında farzolunup, oniki burcun şekilleri bu kuşağının bizzat kendinde olarak belirlenmiştir. Altı büyük daire dahi, bu feleğin iki kutbu üzerinde kesişir farzolunup, sekizinci felek, bu altı daire ile kavun ve karpuz üzerindeki çizgiler şeklinde oniki kısım olup; her bir kısmına bir isim ile burç adı verilip: Meselâ, koç burcu, kova burcu vs. denilmiştir. 

İkinci Madde 

Belirlenmiş yıldızlar ile bulunan şekilleri ve burçlar semasının dört katını bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Oniki burcun her birinde, mesela karpuzun her dilimi ortasında yani sekizinci feleğin oniki diliminin her birinin yarısında; belirlenmiş yıldızların toplu görünümü, bir şekle benzer olarak gözetlenip, o burçların isimleri görüntülerine göredir. Mesela koç burcu, sekizinci feleğin sahasında bir dilimdir ki, onun dilimlerinde gözlenen yıldızlar, birer çizgi ile birbirlerine bağlansa, ondan koç şekli görünür. Öteki burçlar da böyledir ve görünüşlerine göre isim alırlar. Bu feleğin tamamen boşluğunu dolduran sayısız yıldızlardan, eski filozofların gözlemleri gereğince; binyirmiiki ışıklı yıldızı içeren hayvan ve eşyaya benzer kırksekiz suret hayal edilmiştir. Üçyüzkırkaltı gözetlenmiş yıldızın şekillenmesiyle oniki şekil belirlenmiş ve oniki burç adıyla isimlendirilmiştir. Bu suretlerin yirmibiri kuşağın kuzeyinde bulunup, onlarla üçyüzaltmışaltı yıldız zat olunmuştur. Kırk sekiz suretin kalanı olan onbeş suret, kuşağın güneyinde bulunup; gözetlenmiş yıldızlardan üçyüzonaltı yıldız dahi bunların sahasında belirlenip, sayılan binyirmiiki yıldız tamamıyla tesbit edilmiştir.

Ek: Malûm olsun ki, merhum yazarın (İbrahim Hakkı) saydığı üzere, yıldızlar iki kısma ayrılıp; bir kısmına sabit yıldızlar ve diğerine gezegen adı verilir. Bir kısmına sabit adı verilmesinin sebebi: Birbirlerine olan uzaklığın miktarı daima eşit olup; fazlalaşıp, eksilmediklerine dayanır. Onlar, bu bahiste anlatılan sabit feleklerdir. Öteki kısmına gezegen denilmesinin sebebi: Bunlar başka başka yürüyüp hareket ettikçe, birbirlerine kâh uzak kâh yakın olduklarına binaendir. Bunlar yedi gezegendir ki, her biri bir felekte bulunur. Bu gezegenler, bazen bir yerde toplanıp kümelenerek, ufuk dairesinin birbirine karşı derecelerinde karşı karşıya bulunurlar. Sabit yıldızların miktarı, sonraki filozofların sözüne göre; binyüzoniki adet yıldız olup, ışıklı cisimler oldukları belirlenmiştir. Birbirlerinden ayrılmak ve her birine bir isim konulmak imkânsız olmakla: Bilginler toplu görünümlerini altmışa bölüp, her birine bir şekil üzere isimler vermeyi uygun görüp ve her bir şekle, eski filozoflar arasında şöhret yapmış kimselerin isminden, bazı hayvan, bitki, cisim ve âlet isimlerinden birer isim koymuşlardır ki, aşağıya konulan felekler şeklinde görülmektedir.

Adları geçen seksen şeklin her biri, birkaç yıldızdan bir topluluk olarak düşünülüp, onların onikisi, burçlar kuşağındadır. Bu yıldızlardan ayılan üçyüzkırkaltı yıldızı içine alır. Oniki burcun isimleri şunlardır: 1- Koç, 2- Boğa, 3- İkizler, 4- Yengeç, 5- Aslan, 6- Başak, 7- Terazi, 8- Akrep, 9- Yay, 10- Oğlak, 11- Kova, 12- Balık.

Burçlar kuşağının kuzeyinde üçyüzaltmış yıldız gözlenmiş olup, yirmi bir surete tatbik edilmiştir. İsimleri şunlardır: Küçük ayı, büyük ayı, Keykavuş, kuş... Güneydeki dörtyüzaltı yıldıza, yirmiyedi surete benzeyip, isimleri böyledir: Kitas, cebbar, tilki, köpek, gemi... Bütün bunlar sadece gözetlenebilen yıldızlardır. (Bugünkü bulgularla bu sayı seksensekiz olarak tesbit edilmiştir). Mesela kehkeşan (samanyolu) da bulunan yıldızların henüz sayıları tesbit edilememiştir. Öte yandan yıldızların, yere uzaklığı ve yakınlığından mı küçük veya büyük göründükleri henüz meçhuldür. Doğrusunu ancak Allah Taâlâ bilir. Oniki burcun altısı, güneşitleyici dairenin kuzeyinde olmakla, bunlara: Kuzey burçları derler. Altısı dahi güneşleyicinin güneyinde olduğu için, onlara: Güney burçları derler. Kuzey burçları: Koç, boğa, ikizler, yengeç, arslan ve başaktır. Güney burçları: Terazi, akrep, yay, oğlak, kova ve balıktır. Bu burçların dördüne: Değiştiren derler; dördüne: Sabit ve dördüne: Karıştıran derler. Değiştiren burçlar: Koç, yengeç, terazi ve oğlaktır. Bunlara değiştiren denmesinin sebebi: Güneş unlardayken bir mevsimden bir mevsime geçmiş olur. Ama koçta güneş bulunduğunda, zaman kıştan bahara döner. Güneşin yengece girmesiyle zaman, bahardan yaza döner.

Güneş teraziye girdiğinde, zaman, yazdan sonbahara döner. Güneş oğlağa girdiğinde, zaman, sonbahardan kışa döner. Koç burcunun başlangıcına, ilkbahar noktası; yengeç burcunun başlangıcına, yaz dönümü; terazi burcunun başlangıcına, sonbahar noktası; oğlak burcunun başlangıcına, kış dönümü derler. Sabit burçlarsa: Boğa, aslan, akrep, kova burçlarıdır. Bunlara sabit denmesinin sebebi: Ne değiştirenler gibi değişme noktasında kalır, ne karıştıranlar gibi iki surette belirirler. Karıştıranlar: İkizler, başak, yay ve balıktır. Bunlara bu ismin verilmesinin sebebi: Güneş bu burçların paralelinde iken, her birinde zaman, bulunduğu durumla diğer durum arasında karışmıştır. İkizlerde, zaman, ilkbahardayken, yaza dönüp yazla karışır; Başakta zaman, yazdayken sonbaharla karışır; yazdayken, zaman, sonbahardayken kışla karışır. İkizlerde, zaman, kıştayken ilkbaharla karışır.Sonraki filozoflar, nazarında oniki burçla yedi gezegen, tıpkı dört unsur gibi değişik tabiatlar üzeredirler. Onlar, her üç burcu bir tabiatta bulup, burçlar trigonometrisi adını vermişlerdir Koç, aslan ve yay burçlarına ateş üçlüsü derler ki,her birinin tabiatı, sıcaklık ve kuruluktur. Boğa, başak ve oğlak, toprak üçlüsüdürler ki, her birin tabiatı; soğukluk ve kuruluktur. İkizler, terazi ve kova, hava üçlüsüdürler ki, her birinin tabiatı, sıcaklık ve rutubettir. Yengeç, akrep ve balık, su üçlüsüdürler ki, her birinin tabiatı, rutubet ve soğukluktur. Şimdi sırasıyla bu burçlara: Ateşsel burç, topraksal burç, havaî burç ve susal burç derler. Oniki burcu bu minval üzere sayarlar. Öte yandan oniki burcun bazısını erkek, bazısını dişi tabiatte bulup, bazılarını gündüze, bazılarını geceye nispet etmişlerdir ki: Altı burç erkek, altısı dişidir. Erkek olanlar: Koç, ikizler, aslan, terazi, yay ve kova burçlarıdır ki, bunlar tekil burçlardır. Dişiler0 Boğa, yengeç, başak, akrep, oğlak ve balıktır ki, bunlar ikildir. Şimdi, koç burcundan başlayıp, sırasıyla burçları, bir erkek, bir dişi sayarlar ve oniki burcun tamamına değin giderler. Ateşî ve havaî üçlerde erkek burçlar bulunup; topraksal ve susal üçlülerin tümü dişi bulunup: Gündüzsel erkek ve gecesel dişi olmuştur. 

Burçlarla ilgili tablolar aşağıdadır:

Burcun durumları    İlkbahar      Yaz             Sonbahar        Kış

Değiştirenler            Koç             Yengeç          Terazi          Oğlak

Sabitler                    Boğa           Aslan            Akrep           Kova

Karıştıranlar            İkizler         Başak            Yay              Balık 

Üçüncü Madde 

Sabit yıldızlardan olan ayın konaklarını isimleri ve şekilleriyle; burçlar feleğinde olan mekânlarıyla ve kırk enlemde doğuş ve batışlarını yerleri ve vakitleriyle bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, Hak Taala Kelam-ı Kadim'inde: "Ay için de konaklar tayin etmişizdir," (36/39) buyurduğu ayın konakları yirmi sekizdir ki, bu, burçlar feleğinde sabit olan gözlenmiş yıldızlardan burçlar kuşağının yakınında bulunup; ay, kendi feleği kuşağında batıya hareketiyle koç burcunun yarısında güneş ile karşılaştıkça; her gece bir yıldız beraberine geldikçe, o yıldız bir konak itibar olunmuştur. Ay, süratli hareketiyle oniki burcu yirmisekiz günde kat edip ve devredip, yine yerine döndüğünden, yirmisekiz konak bulunmuştur. İlk konak şeratin, son konak ise reşa olarak isimlendirilmiştir. Her iki konak arası oniki derece elliiki saniye olmakla; oniki burcun her biri yirmisekiz konaktan iki konak ve üçtebir konağı yaklaşık olarak içermiştir. Bu durum, altı sene önce yazılmış olan şu manzumede anlatılmıştır. 

MANZUME:

Allah adiyle başlarız haberi

Kıldı takdir şems ile kameri

Hamd lillah Habibine salâvat

Şems ve mah eyledikçe hoş harekât

Badehü Hakkı der ey ehl-i hitab

Ehl-i hey'et ysözüncedir bu kitab

Nazm kıldım kitab-ı muteberi

Dedim ismin menâzil-i kameri

Oldu ebyatı cümle yüz doksan

Binyüz altmışbeş idi sâl ey cân

Çarh-ı Sâmin ki oniki bölünür

Her bölükte otuz sehm bulunur

Oniki burcu oniki ay olur

Üç bahar olur dahi yay olur

Üç harif olur üç dahi kıştır

Çâr fasl oniki ay olmuştur

Evvel azar ikinci nisandır

Ü eyyar râbi hazirandır

Hâmis oldu temmuz ve sâdisi âb

Oldu eylül sâbii behesab

Sâmin ve tâsi oldu teşrineyn

Kış dü kânun ve yek şubat ey zeyn

Gelmeden gün bürûc âvâiline

On gün akdem şuhur-ı rum biline

Oniki burca bunlar esmâdır

Bir hamel iki sevr ve cevzâdır

Seretân ve esedle sünbüledir

Burc-u mîzan ve akrabî biledir

Kavs ile cedî ve delv ve hût eğilir

Yılbaşı ol hamel sayılır

Çünkü şeş burc otuz pâyı geçmiştir

Bil yıl eyyâmın üçyüz altmışbeş

Çarh-ı Sâmindedir bu kısm-ı rüsum

Ondadır cümle sâbitan-ı nücum

Devr-i şarkî seri' seyrandır

Hep tulu ve gurup o devrandır

Oniki burc yirmidört saat

İçre bir devri hatm eder râhat

Çün döner nısf-ı burc bir saat

Saat onbeş derecedir âdet

Çarh-ı çaremde gün musana'dır

Üstünde zemin murassa'dır

Ol felek devr eder güneş seyri

Onda yok necm ü şemsten gayri

Garbdan şarka gün gider her gün

Üçyüz altmışbeşinde biri göğün

Seyr eder şems günde bir derece

Ayda bir burcu kat' eder böylece

çün tahavvül eder her ay birine

Yıl tamamında hem gelir birine

Ruz-u şeb hatt-ı üstüvada sevâ

Arzı kırk cüz' olan mekânda ola

Ol cedîye gelse gün rahşân

Zemherîr ibtidasıdır o zaman

Saat-ı şeb o gece onbeş olur

Gündüzün saatı dokuzu bulur

Pes gece günden altı saat alır

Üç gün üç gece bir karara kalır

Badehü gün be gün etval olur

Ta hamel evvelin bu şems bulur

Nakledende gün ol hamele

Gece gündüz beraberine gele

Gün doğandan bitene dek o zaman

Oniki saat ola bî noksan

Gün bitenden doğana dek gece hem

Oniki saat oa olmaya kem

Hem yine gün be gün etval olur

Seratan evvelin güneş ki bulur

Saat-i ruz o günde onbeş olur

Ol şebin saatı dokuzu bulur

Pes gündüz şebden altı saat alır

Üç gün üç gece ol karara kalır

Badehü gün be gün şeb etval olur

Ta ki mîzanın evveline gelir

Gelse mîzanın ibtidasına gün

Ruz ve şeb hem beraber olur o gün

Çün hamel evvelile bu birdir

Şark ve garb ikisine bir yerdir

Pes yine gün be gün şeb etval olur

Ta güneş cedînin evveline gelir

Yılda bir yol bu devr-i dâimdir

Arz-ı mimde bu tavrı kâimdir

Çarh-ı çaremde şems her nicedir

Hem kamer bu felekte öylecedir

Çarh-ı evveldedir kamer mirât

Ol musaykal-ı kesiftir bizzat

Cerm-i şemsir ziyası daimdir

Şems ile nur-u mah kaimdir

Cerm-i mah muzlem ve müdavverdir

Ol güneşten yana münevverdir

Câyî çün günle arzın arasıdır

Arza doğru muhak karasıdır

Ertesi gece çün hilal görünür

Nurlu yandan bize hayal görünür

Gün be gün ay güneşten olup ırak

Arza doğru yüzü olur berrak

Çarde menzilin mah eylese seyr

Şems ve mah beynine karib ola yer

Şems ile mah hoş mukabil olur

Görünür nur-u bedr kâmil olur

Çünki mir'at-ı şemsdir bu kamer

Zulmet-i leyli nur mahz eyler

Şemse oldukça mukarreb hem ay

Azar azar görüne nursuz cây

Çün bulur hem o şems-i tâbânı

Bize doğru döner donuk yanı

Ayda bir yol bu devr-i daimdir

Bu muhak ve bu bedri kaimdir

Oniki burcu gün keser bir yıl

Kat' eder meh bir ayda cümleyi bil

Garbdan şarka hem kaber dolaşır

Günde onüç derece yol yer oluşur

Şems ile çün kamer muhak bulur

Ertesi gece ay mukaddem olur

Günde oniki cüz'ü o şems geçer

Oniki burc bist heşt ölçer

Pes menâzil yirmi sekiz olur

Her birine nişanı yıldız olur

Her nişanın bir ismi resmi var

Say müretteb yeriye bil ey yar

Şeratin ve betin ve pervin şâ'

Debran hak'a hen'a ile zira'

Nesre ve tarafa cebhe ve zîre

Sarafa ava semak ve pes gafera

Hem zebânen ve badehü eklil

Kalb ve şol niayimi hoş bil

Belde zâbin bel'-ı suud ihya

Pes mukaddem muahhar oldu reşa

Gökyüzünde menâzil-i kameri

Bilmek istersen eyle şeb nazarı

Gözle hem âfıtab-ı tâbânı

Çün bulur ibtida-yı mîzanı

Ol gün oldukta şems ufukta ayan

Nokta-i maşrık oldur eyle nişan

Hem edende o gün ufukta gurub

Nokta-i mağrib ol yeri bil hub

İki yandan dü nokta evsatı al

Kıl nişan nokta-i cenub ve şimal

Kıl bu dört nokta evsatın tahmin

Heşt nokta ufuktan et tayin

Ufku farzet üçyüz altmış ay

Pes ul ve gurubu ondan say

Kırk derece arzda menâzil ede zuhur

Nokta-i maşrıkın şimalinden

Hem yirminci cüz'ü hilalinden

Şeratin iki necm-i âlidir

Bir cenubî biri şimalîdir

Bir zirâ ikisi arasını say

Bist ve heşt hameldir onlara cây

Ol cenubî yanında râsıhtır

Bir küçük yıldız ismi bâtıhtır

Şeratinden muahhar olan berah

Hem betîn ol ikinci menzil-i mah

Nokta-i maşrıkın şimaline bak

Noktadan doğa kırk derece ırak

Üç küçük nemedir müselles var

Burc-u sevrin önünde buldu karar

Çün iki saat ol şeb ede ubur

Ülker üçüncü menzil ede zuhur

Nokta-i maşrıkın şimalinden

Hem otuz derece kemalinden

Hûşe şeklinde altı kevbdir.

Sevrin yirmi dördü munsabdir

Ol şeb üç saat ve rubu'da heman

Doğa dördüncü menzil debran

Noktadan on sekiz derece şimal

Berk urur necm-i hâmisi fi'l-hal

Dal şeklinde penç yıldızdır

Burc-u cevzada câyı sekizdir dört

Buçuk saat ol şeb etme hücum

Menzil-i hâmis ede huka tulu'

Nokta-i maşrıkın şimali hemin

Cüz-ü sâminde şekl nokta-i şin

Re's-i cebbar adı seh necm-i nihan

Burc-u cevzada bistemde ayan

Beş buçuk saat ol şeb etse mürur

Hüna altıncı nokta ede zuhur

Nokta-i maşrıkın şimaline bak

Noktadan onsekiz derece ırak

İki yıldız şimal ve garbı kebir

Seretan cüz'-ü hâmisinde münir

Bekle beş saat ol şeb ile nigâh

Göresin tâ zıra'-ı heftem mâh

Nokta-i maşrıkın şimaline git

Noktadan kırk derece tahmin et

İki rûşen sitâredir be akab

Garbı şuara-yı Şâmi4dir bel'akab

Oldur ol şimali bir yıldız

Seretandan beridir on sekiz

Olsa saat yedi o şeb-i kâmil

Görünür nesre heştem menzil

Nokta-i şarkın şimaline gel

Her yirmibeşinci cüzünü al

Hurde encümden öbür paresidir

Çâr necm murabba arasıdır

İsmi şura-yı yemanîdir bil

Hem eset evvelindedir hâsıl çün

Sekiz saat ol şeb etse güzar

Görünür tarafa tâsi ile nazar

Nokta-i maşrıkın şimalinden

Hem otuzuncu cüzü kemalinden

İki yıldız biri eseddendir

Esedin onbeşinde rûşendir heşt

Ve nîm saat ol şeb etse mürur

Aşır-ı mah cebhe ede zuhur

Nokta-i maşrıkın şimalini al

Ta yirmibeşinci cüzüne gel

Bir muavvec hat üzere dört kevkeb

Ol cenuhu azim ve ruşen hep

Oldu kalb'ül-esed büyük yıldız

Hem esedden biri yirmisekiz

Olsa saat dokuçbuçuk o seher

Zîredir onbirinci doğa meğer

Nokta-i maşrıkın şimaline var

Kıl yirmibeşinci cüzde karar

Koşa yıldız cenubîdir ruşen

Sünbüle onbeşi ona mesken

Çün doğar gün onunla bir doğa

Noktadan sarfa kırk şimal iva

Sarfa ol necmi ol kadarın

On ikinci menazil-i kamerin

Horde encüm muhit oldu nişan

Sünbüle âhiridir ona mekan

Oldu iva beş encüm ruşen

Tuttu mizanın onbeşinde vatan

Çün menazilden onüçüne heman

Maşrıkından o şeb bilindi mekân

Bâkisin mağrib ile bil o zaman

Mağribe bak o şeb hem eyle nişan

Çünkü bir saat ol şeb ede güzar

Menzil-i çâr hem ufukta gider

Nokta-i mağribe nazar hoş kıl

Batar onda ysemak eazli bil

İsmidir fahz-ı sünbüle ey can

Resmidir bîst-i pençem mizan tâ kim

Üç saat ol şeb ede duhul

Panzed hem gufre ancak ede nüzul

Nokta-i mağribin şimalini al

Her yirmisekiz derecede kal

Bir mukavves hat üzere üç kevkeb

Yeridir cüz-ü evvel akreb

Hem bir ismi samek ramıh'dır

Üstü ramh ve kendi çârıhdır

Çâr menzil ala't-tevali ol

On beşinden evvel ede nüzul pes

Rübue saat olsa ol şeb hub

Şânezd hem zebane ede gurub

Nokta-i mağribin gurubuna var

Ondan ondokuzuncu cüzüde biter

İki yıldız mukabil ve berrak

İkinin arası bir mızrak

Hem bir ismi de pele-i mizan

Burc-u akreb önüdür ona mekân

Çün iki saat ola ol şeb târ

Oldum eklil on yedinci batar

Nokta-i mağribin cenubuna bak

Noktadan otuz derece ırak

Yer var bî hat üzere üç kevkeb

Ruşeni oldu cebhe'tül-akreb

Akreb oldu bir ismi hem ey yar

Burc-u akrebde cây-ı bist çıhar

Bekle saat ikibuçuk ola tâ

Hejde hem kalb-i akreb onda bata

Nokta-i mağribin cenubunu bul

Otuzüçüncü cüzü garbını bul

Bir mukavves hat üzere üç kevkeb

Sâdis burc-u kavs ona matlub

Kalb-i akreble bile şöyle varıb

Nokta-i mağribin cenubuna bak

Noktadan kırk dokuz derece ırak

Koca yıldızdır ikisi berrak

Buldu kavsin yirmisinde durak

Bekle dört saat ol gece oturup

Bîstemdir niayim ide gurup

Nokta-i mağribin cenubunu bul

Otuzüçüncü cüzüdür ona yol

Çâr necmi sağar ve çârı kibar

Tuttular cedî evailinde karar

Dahi beş saat ol şeb uyuma tâ

Kim yirmi birinci belde bata

Nokta-i mağribin cenubunu al

Ta yirmisekiz dereceye gel

Kıta-i Çarhdir ki sâde olur

Encüm etrafına kılade olur

Her bir adı kıladedir ey can

Evsat-ı cedî burcun etti mekan

Ger yedi saat olsa şeb-i rayih

Bata bist ve düm adı zâbih

Nokta-i mağribin cenubunu al

Ondan ensekizinci cüzde kal

İki yıldız şimalidir a'zam

Bir küçük necm anında adı ganem

Zâbih anı eder gibi kurban

Ol devl üçüne oldu mekân

Heft ü nîm saat ol şeb olma melül

Bîst ve sevm belidir ede nüzul

Nokta-i mağribin cenubunu nice

Noktadan say yirmiüç derece

İki ruşen sitaredir ki karib

Bir küçük yıldız aralıkta garib

Ol küçük yıldız ol şimale yakın

Delvin ondördüdür mekânı hemin

Ger dokuz saat ol şeb etse güzar

Sit ü çârem suud o demde gider

Nokta-i mağribin cenubuhu bul

Cüz-ü sâmin ufuktadır ona yol

Bir mukavves hat üzere üç yıldız

Delv burcunda cây onsekiz

Onbuçuk saat ol şebeyle nazar

Ahbih ü bist ü pençemine seher

Nokta-i mağribe garib ve cenub

Çâr kevkeb üçü müselsel olup

Râbii sa'd ve hem redif ana nâm

Hâmisi burc-u hutu kıldı makam

Şarka bak hem o akşam et tevfik

İrtifaiyle her birin tahkik

Kim mukaddem dahi muahhar hem

Doğalar şems batmadan akdem

Birbuçuk saat akşama var iken

İkisi dahi doğmuş ola maan

Nokta-i maşrıkın şimalinden

Bist-ü pençem cüz' kelalinden

Doğa fer'i mukaddem onda ayan

Aslı bir necmdir cenubu heman

İkisinin arası bir mızrak

Hatdan panzdehem o ferğa durak

Nokta-i maşrıkın şimaline git

Her otuzbir derece tahmin et

Onda doğmuş ola muahhar nur

Ferği aslından akdem ede zuhur

İki yıldız ki suudu bir mızrak

Ferği hut âhirinde hoş burak

Şarka bak bul o şeb mahall-i ışa

Doğmuş yirmisekizinci raşa

Kalmış iken guruba bir saat

Şarktan doğmuş ola ol rahat

Nokta-i maşrıkın şimalinden

Hem otuzuncu cüz kemalinden

İki yıldız ki şarkı ve garbı

Saf-ı encümledir sefine gibi

Şekl-i ehlilcidir ol güya

Hem hamel onbeşindedir hâlâ

Nıfs-ı burc-u hamelde olsa muhak

Meh güneşten bu resme ola ırak

Menzil-i ûla olur şeratin

Hem bu tertib ile raşaye değin

Çün yirmisekiz gün içre kamer

Bu menazilden ede cümle güzar

Ol yirmisekiz günüyle gece

Hem geçer şems ügünde bir derce

Çün yirmidokuzbuçuk gün olur

Şems ile hem kamer muhakı bulur

Ol sebebden bir ay yirmidokuz

Gün hesap olunur öbür ay otuz

Badehü her ne şeb kılınsa murad

Bu menazil tamam olur tâdad

Olduğun gece şemse bir derece

Kim ne burcun kaçındadı o gece

Kıl hesab ibtida-yı mizandan

Bil ne miktarı geçti şems ondan

Geçe bir burcu iki saat o dem

Hep menazil doğup batar akdem

Pes her onbeş gecede bir saat

İleri sâbitan eder sürat

Kim güneş her gün iki kursu kadar

Seyr edip şarka geç guruba gider

Her ne geçse buna kıyas olunur

Bu hesab üzere cümlesi bulunur

Çün geçer şems evvel ol hamele

Emr ber aks olur kolaylı gele

Maşrıktan ayan olan kevkeb

Mağribiyle bilinmek olur hep

Mağribinden beyan olan el'ân

Maşrıkından bilinmeli o zaman

Nereden doğa karşısında batar

Kande batsa mukabilinde doğar

Çün menazil bilindi bi't-tayin

Oniki burcu bundan et tahmin

Ta ki seyyar ve sâbit ola ayan

Kim ne kevkeb ne burcu kıldı mekân

Hoş bilindi kevakib ey Hakkı

Seyr et eflâkı fikr kıl Hak'kı. 

(Haberi, Allah adıyla başlarız. Güneş ile ayı takdir kıldı. Hamd Allah için, salâvat Habibine: Güneş ve ay hoş hareketler eyledikçe. Sonra hakkı, ey sözümü dinleyenler, der, bu kitab, astronomlar sözüncedir. Muteber kitabı nazm kıldım. Ay menzillerinin ismini dedim. Bütün beyitleri yüz doksan oldu. Ey can, sene binüçyüz altmışbeş idi. Sekizinci felek ki, oniki bölünüyor. Her bölükte otuz pay bulunuyor. Oniki burcu, oniki ay olur. Üç bahar olur, dahi yay olur. Üçü güz olur, üçü dahi kıştır. Dört mevsim, oniki ay olmuştur. Birinci mart, ikinci nisandır. Üçüncü mayıs, dördüncü hazirandır. Beşinci temmuz, altıncı ağustostur. Eylül yedinci, sekizinci ve dokuzuncu, teşrin-i evvel, teşrin-i sani oldu. Kış iki kanun ve bir de şubat oldu. Burçlar ortasına gün gelmeden, on gün önce rumî aylar biline. Oniki burca isimler bunlardır: Koç, boğa, ikizler, yengeç, aslan, başak, terazi, akrep, yay, oğlak, kova, balık. Koç, yılbaşı sayılır. Çünkü altı burç, otuz payı geçmiştir. Yılın günlerini üçyüz altmışbeş bil. Sekizinci felektedir resimler parçası. Bütün sabit yıldızlar ondadır. Doğuya dönüşü hızlıdır. Hep doğuş ve batış o dönüştür. Oniki burç, yirmidört saat içre bir dönüşü rahat tamamlar. Burcun yarısı yarım saat döner. Saat onbeş derecedir. Dördüncü felekte gün süslenmiştir. Yer üstünde kıymetli taşlardır. O felek, güneş seyrini devreder. Onda yıldız ve güneşten gayri yoktur. Batıdan doğuya gün gider her gün. Göğün, üçyüz altmışbeş derecesinden bir derece güneş günde seyr eder. Böylece ay da bir burcu kat eder. Her ay birine geçer. Yıl tamamında yerine gelir. Eşitlik çizgisinde, gece ile gündüz eşittir. Enlemi kırk olan yerde ola bu. Oğlağa gelse, gün aydındır. O zaman en soğuk günler başlangıcıdır. Gecenin saati o zaman onbeş olur. Gündüzün saati, dokuzu bulur. O zaman gece, günden altı saat alır. Üç gün üç gece bir karara kalır. Sonra gün, yavaş yavaş uzar. Ta koç evvelini bu güneş bulur. Gün koça nakledende, gece gündüz eşitliğine gele. O zaman gün doğandan bitene dek, noksansız oniki saat ola. Gün bitenden doğana dek gece de, oniki saat ola, eksik olmaya. Hem yeni gün gün uzar. Yengeç evvelini güneş ki bulur. Günün saati o günde onbeş olur. Gecenin saati dokuzu bulur. O zaman gündüz, geceden altı saat alır. Üç gün üç gece o kararda kalır. Sonra gün gün gece uzar. Ta ki terazinin evveline gelir. Terazinin başlangıcına gün gelse, gece ve gündüz de beraber olur o gün. Çünkü koç evveliyle bu, birdir. Doğu ve atı, ikisine bir yerdir. O halde yine gün gün gece uzar. Ta güneş oğlağın evveline gelir. Bu yılda bir yol daimi dönüştür. Mim enleminde bu halde durmaktadır. Dördüncü felekte güneş her nicedir? Ay da bu felekte öylecedir. Birinci felekte ay, aynadır. O bizzat parlak ve yoğundur. Güneşin ziyası süreklidir. Güneş ile ayın nuru kaimdir. Ay, karanlık ve yuvarlaktır. O güneşten yana münevverdir. Yeri çünkü yerle güneşin arasıdır. Yere doğru çakışma, karasıdır. Ertesi gece, hilal görünür. Nurlu yandan bize hayal görünür. Gün gün ay, güneşten ırak olup, yere doğru yüzü berrak olur. Dördüncü menzilini ay seyr eylese, güneş ve ay arasına yakın ola yer. Güneş ile ay hoş mukabil olur. Ondördü görünür, olgun olur. Çünkü güneşin aynasıdır bu ay. Gece karanlığını salt nur eder. Ay da güneşe yakın oldukça, azar azar görünür nursuz yer. Parlak güneşi bulduğunda, bize doğru donuk yanı döner. Bu, ayda bir yol sürekli devirdir. Bu çakışma ve bu bedridir. Gün oniki burcu bir yıl keser, ay bir ayda hepsini kateder.

Batıdan doğuya ay da dolaşır. Günde oniki derece yer oluşur. Güneş ile ay çakışmayı bulur, ertesi gece ay önce olur. Günde oniki cüzü o güneş geçer. Oniki burç, yirmisekiz ölçer. O halde menziller yirmisekiz olur. Her birine nişanı, yıldız olur. Her nişanın bir ismi ve resmi var. Ey dost, tertiplenmiş say, yeriyle bil. (Burada tali yıldızların adları sayılıyor.)

Gökyüzünde ayın menzillerini bilmek istersen, geceye bak. Gözle hem parlak güneşi. Terazinin başlangıcını bulduğunda, güneş ufukta göründüğü gün, doğu noktası odur, nişan eyle. Hem o gün ufukta batanda, batı noktası o yeri bil. İki yandan iki nokta ortasını al, güney ve kuzey noktalarını nişan kıl. Bu dört nokta ortasını tahmin kıl, ufuktan ekiz nokta belirle. Ufku üçyüz altmış ayak farzet. O halde doğu ve batıyı ondan say. Kırkıncı enlemde menziller, o ufuktan bu resme doğru doğa bata. Yarım saat evvel gece geçe, menzillerin başlangıcı ortaya çıka. Doğu noktasının kuzeyinden, hem yirminci cüzü hilalinden, iki parlak yıldız yüksektir; biri güneyde, biri kuzeydedir. İkisi arasını bir zira ay, yirmi sekiz; koştur, onlara yer. O güneydeki sabittir. Bir küçük yıldız, ismi batındır. İki parlak yıldızdan geri ola biraz. Batın da ayın ikinci menzili. Doğu noktasının kuzeyine bak. Noktadan kırk derece ırak doğa. Üç küçük yıldız, üçgen var. Boğa burcunun önünde karar kıldı. Çünkü o gece iki saat geçe, üçüncü menzilde ülker ortaya çıkar. Doğu noktasının kuzeyinden, otuz derece bitiminden huşe şeklinde altı yıldızdır. Boğanın yirmidördü bellidir. O gece üç saat ve çeyrekte heman, dördüncü menzile zebran doğa. Noktadan on sekiz derece kuzey, o durumda beşinci yıldızı doğar. Dal şeklinde beş yıldızdır, ikizlerde yere sekizdir. O gece dört buçuk saat, hücum etme, beşinci menzil huka doğa. Doğu noktanın kuzeyi, sekizinci cüzde, şının noktası şeklidir. Başı cebbar, adı üç gizli yıldız. İkizler burcunda gözle; o gece beş buçuk saat geçse, hüna altıncı nokta zuhur ede. Doğu noktasının kuzeyine bak; noktadan onsekiz derece ırak, kuzey ve batısı büyük iki yıldız, yengecin beşinci cüzünde parlak. Beş saat bekle o gece ile uyanık, yedi arşında ayı göresin. Doğu noktasının kuzeyine git, noktadan kırk derece tahmin et, iki parlak yıldızdır hemen sonra. Batısı, Şam şairlerinin sanıdır. Odur, o kuzeyli bir yıldız. Yengeçten beridir onsekiz, olsa saat yedi o gece tam görünür sekiz seçkin konak. Doğu noktasının kuzeyine gel, her yirmibeşinci cüzünü al, küçük yıldızlardan bulut parçasıdır. Dört yıldız karenin arasıdır. İsmi Yemen şairleridir, bil. Hem aslan evvelindedir hasıl çünkü, sekiz saat o gece geçse, görünür tarafa dokuz kere bak. Doğu noktasının kuzeyinde, hem otuzuncu cüzü bitiminden iki yıldız; biri aslandandır, aslanın onbeşinde parlaktır; sekiz ve yarım saat o gece geçse, ayın onuncu yüzü ortaya çıkar. Doğu noktasının kuzeyini al, ta yirminci cüzüne gel. İniş-çıkışlı bir çizgi üzere dört yıldız, güneyi büyük ve ışıklı hep oldu aslanın yıldızı büyük yıldız. Hem aslandan beri yirmisekiz olsa saat dokuz buçuk o seher, ziredir onbirinci doğa meğer doğu noktasının kuzeyine var, kıl yirmibeşinci cüzde karar. Koşa yıldız, güneylidir parlak, başak onbeşi ona mesken. Çünkü doğar onunla gün bile. Noktadan şarka kuzeye farkı iva, sarfa o yıldızı, o kadarını ayın onikinci menzili küçük yıldız kuşattı, nişan başak sonudur ona mekân. Oldu iva beş yıldız parlak. Terazinin onbeşinde mekan tuttu. Menzilden onüçüne hemen doğuşundan o gece bulundu mekân. Kalanını batı ile bil o zaman. Batıya bak o gece, hem de nişan eyle. Çünkü o gece geçe, dört menzil de ufukta gider. Batı noktasına iyi bak. Betar onda semak silahsız bil. İsmi başak fahzı ey can. Resmi yirmibeş terazidir ta ki, üç saat o gece gire. Hem gufre onbeşte ancak iner. Batı noktasının kuzeyini al, her yirmisekiz derecede kal. Bir kavisli çizgi üzere üç yıldız, akrepin birinci cüzü yeridir. Bir ismi semek ve bir ismi ramıhdır. Üçtü mızrak ve kendi yaralayıcıdır. Dört menzil, burçlar sırası üzere, onbeşinden evvel ine. İşte zeyrek saat o gece, güneş parlayarak batar. Batı noktasının güneyine var, ondan ondokuzuncu cüzde batar. İki yıldız karşılıklı ve berrak, ikinin arası bir mızrak, bir cüzde batar. İki yıldız karşılıklı ve berrak, ikinin arası bir mızrak, bir ismi de terazi pelesi, akrep burcu önüdür ona mekân. O gece iki saat karanlık olur. Tac oldum, onyedinci batar. Batı noktasının güneyine bak, noktadan otuz derece ırak yer var. Aynı çizgide olmayan üç yıldız, ışıklısı akrebin cephesi oldu. Ey dost, bir ismi de akrep oldu. Akrep burcunda yirmidört yer, bekle saat ikibuçuk ola ta onsekiz, hem akrebin kalbi onda bata. Batı noktasının güneyini bul. Otuzüçüncü cüzünün batısını bul. Kavisli bir çizgi üzere üç yıldız. Altıncı yay burcu ona tâlibtir. Akrebin kalbiyle birlik şöyle varıp, batı noktasının güneyine bak, noktadan kırkdokuz derece ırak koca yıldızdır, ikisi berrak, buldu ayın yirmisinde durak. O gece oturup dört saat bekle. Yirmidir ay durağı bata. Batı notasının güneyini bul, otuzüçüncü cüzüdür ona yol. Dört yıldızı küçük, dördü büyüktür. Oğlak evvelinde karar tuttular. O gece beş saat daha uyuma, ta ki yirmibirinci belde bite. Batı noktasının güneyini al, ta yirmisekiz dereceye gel, felek kuşağıdır ki sâde olur, yıldız etrafına gerdanlık olur. Ey can, herbir adı gerdanlıktır, oğlak burcunun ortasını etti mekân, Şayet gece yedi saat gidici olsa, bata yirmi iki, adı zebayih. Batı noktasının güneyini al. Ondan onsekizinci cüzde kal. Kuzeyde iki yıldız büyüktür. Bir küçük yıldız, adı koyun. Zebayih onu kurban eder gibidir... Kova burcu üçüne mekân oldu. O gece yedibuçuk saattir, üzülme. Yirmiüç inince yutucudur. Batı noktasının güneyini nice noktadan say yirmiüç derece. İki aydınlık yıldızdır ki yakın, bir küçük yıldız aralıkta garip. O küçük yıldız kuzeye yakın, yeri kovanın ondördüdür. Eğer o gece dokuz saat geçse, yirmidördüncü yükseliş o demde gider. Batı noktasının güneyini bul. Sekizinci cüz, ufukta ona yoldur. Kavisli bir çizgi üzre üç yıldız, kova burcunda yer onsekiz. Onbuçuk saat o geceyle bak, ehbib yirmibeşine seher batı noktasına yakın ve güney dört yıldız, üçü üçgen olup, dördüncü saad ve de redif ona isim. Beşincisi balık burcunu kıldı mekân. Doğuya bak hem o akşam tevfik et yükselişiyle her birin incele ki, önceki dahi gecikmiş hem doğalar güneş batmadan önce. Akşama birbuçuk saat varken, ikisi birlikde doğmuş ola. Doğu noktasının kuzeyinden, yirmibeşinci cüzün bitiminden doğa önce bir kolu açıkça. Aslı bir yıldızdır, güneyi hemen ikisinin arası bir mızrak, balıktan panzede hem o şubeye durak. Doğu noktasının kuzeyine git, hem otuzbir derece tahmin et, onda gecikmiş nur doğmuş ola. Kolu aslından önce ortaya çıka. İki yıldız ki uzaklığı bir mızrak. Kolu balık sonunda hoş burak. Doğuya bak, yatsı yerini bul, doğmuş yirmisekizinci serpinti, guruba bir saat kalmış iken. Doğudan doğmuş ola o rahat. Doğu noktasının kuzeyinden, hem otuzuncu cüz bitiminden iki yıldız ki, doğu ve batısı gemiler gibi dizili yıldızlarladır. Şekilleri sanki yumurta biçimindedir. Hâlâ hem koç onbeşindedir. Koç burcunun yarısında çakışsa ay, güneşten bu resme ırak ola. İlk menzil şeratin olur. Bu tertip ile raşaya değin, yirmisekiz gün içre ay bu menzillerden hep geçe. O yirmisekiz günüyle geçer güneş de geçer günde bir derece. Çün yirmidokuzbuçuk gün olur, güneş ile ay çakışır. O sebebden bir ay yirmidokuz gün hesap olunur, öbür ay otuz. Sonra her ne gece istense, bu menzilin sayılışı tamam olur. Güneşe bir derece olduğun gece ki, ne burcun kaçındadır o gece, hesap kıl terazinin başlangıcından. Güneş ondan ne miktarı geçti bil. Bir burcu iki saat geçe o dem hep menziller önce doğup batar. Şu halde her onbeş gecede bir saat ileri, sabit yıldızlar hızlanır ki, güneş her gün iki kursu kadar seyredip doğuya, batıya geç gider. Her ne geçse buna kıyas olunur, bu hesap üzere hepsi bulunur. Ne zaman güneş koçun evveline geçer. İş ters olur, kolaylı gelir. Doğudan çıkan yıldız, batısıyla bilinmek olur hep, olur, kolaylı gelir. Doğudan çıkan yıldız, batısıyla bilinmek olur hep, batısından açıklanan el'an doğusundan bilinmeli o zaman. Nereden doğa, karşısında batar. Kande batsa karşısında doğar. Menziller belirlemeyle bilindi. Oniki burcu, bundan tahmin et. Ta ki gezegen ve sâbit ola ayân. Ne yıldız, ne burcu mekân kıldı? Yıldızlar hoş bilindi ey Hakkı, felekleri seyret, Hak'kı fikir kıl.) 

Dördüncü Madde 

Burçlar feleğinin ve onda olan sabit yıldızların uzaklık ve cisimlerini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, rasatçılar, geometriciler ve matematikçiler; yıldızların ve feleklerin cisim ve uzaklıklarını kesin kanunlar ile hesaplarında görüş birliğine varmışlardır. Büyük feleğin yüzeyinin uzunluğunun mesafesini ki, burçlar feleğinin yüzey yumruluğunun uzaklığıdır, âlemin merkezinden takriben otuzüçbin kere bin ve beşyüzyirmibeşbin sekizyüz seksenbir fersah bulmuşlardır. Her bir fersahı üç mil ve her bir milli üçbin zera ve her bir zeraı, otuziki parmak genişliği kadar farz ve takdir kılmışlardır. Her bir parmağı, altı arpa eni kadar ve her bir arpayı, atın altı kılı miktarı itibar edip; cisimler âleminin uzaklığının hesabını bilmişlerdir. Burçlar feleğinin dip yüzeyinin bu merkezden uzaklığını takriben otuzüç kere bin ve beşyüzonbin dörtyüzelli fersah ve burçlar feleğinin kalınlığını takriben onbeşbin dörtyüzotuzbir fersah bulmuşlardır. Sabit yıldızları altı ayrı kısım bulup; birinci değer, ikinci değer, üçüncü değer, dördüncü değer, beşinci değer ve altıncı değer diye isimlendirmişlerdir. Birinci değerin tabakalarını, burçlar feleğinin kalınlığına mutabık ve eşit onbeşbin dörtyüz otuzbir fersah bulup; yıldızların cisimlerinin miktarını yerküreye oranla açıklamışlardır. Birinci değerin cisimlerini takriben altıbuçuk yer cismi kadar ölçüp ve farzedip; ikinci değerin cisimlerini beşbuçuk yer cismi miktarı; üçüncü değerin cisimlerini dörtbuçuk yer cismi miktarı; dördüncü değerin cisimlerini üçbuçuk yerküre gibi ve beşinci değerin cisimlerini üç buçuk yerküre kadar; altıncı değerin cisimlerini birbuçuk yeryuvarlağı miktarı bulmuşlardır. Bunları geometrik delillerle ispat edip, hesabını almışlardır. Bütün sabit ve gezegenleri, kendi yerlerinde belirli bir hareket ile merkezleri çevresinde hareket eder ve döner görüp: "Feleklerde duran hiçbir şey yoktur," mazmununca işin sırrına ermişlerdir.

Yaratıcı, hakîm ve kudretli olan Allah münezzehtir. Büyüklüğünün celaletine ve kudretinin illetine aklın idraki erişemez. 

ÜÇÜNCÜ FASIL 

Yedinci göğün yapısını ve onda olan zühal (satürn) feleğini altı madde ile bildirir. 

Birinci Madde 

Zühal yıldızının mümessil feleğini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Yedi gezegenin biri zühal feleğidir ki, ay feleğinden itibaren sayılınca yedinci felektir. Güneş feleğinin üzerinde bulunup, yüksek felekler ismiyle şöhret bulmuş olan üç feleğin e büyüğü ve en yükseğidir. Zühal yıldızı, geyvan lakabıyla lakaplanıp, astronomlar ona: Büyük uğursuz, hızlı hindi demişlerdir. Bu felekte zühalden gayri yıldız yoktur. Bu feleğin hâkimi sadece zühaldir. Müşteri yıldızı, en büyük saadet; merih, cellat görünüşlüdür, ona küçük uğursuz demişlerdir. Fakat küçük saadet olan güzel yüzlü zühredir. Zühal ve karışık sofra görünümlü Utarit, güzel yüzlü güneş feleğinin altında karar kılmalarıyla iki aşağılıklar olarak isimlendirilip; üç yüksek ve iki alçak denilip, cümlesine başka bir nâm ile beş şaşırmış derler. Işıklı güneşe büyük ışıklı, güzel görünümlü aya küçük ışıklı denilip; hepsi de yedi gezegen nâmıyla meşhur olmuştur. Astronomlar, zühal yıldızı için üç adet felek ispat edip; birinci felek ki küllî felektir, merkezde, eksende, kutupta, kuşakta ve harekette burçlar feleğine benzediği için buna:

Mümessil felek demişlerdir. İkincisi, merkez dışı felektir ki, mümessili altında iki paralel yüzeyde bulunup, dönüş merkezi dayanıklı olduğundan, buna: Taşıyıcı felek demişlerdir. Üçüncü feleğe: Döndürücü felek derler ki, zühal yıldızı onun tarafında çakılmış olup; döndürücü felek kendi merkezi üzere hareketiyle döndükçe, zühali, hareket ettirip, döndürdüğü için buna: Döndürücü felek demişlerdir. Mümessil felek, küllî felektir. İki paralel yüzeyle çevrili yuvarlak bir cisimdir. Yüksek yüzeyi üstünde olan sabit yıldızlar feleği, onun çukur yüzeyine ve alt yüzü, altında ola müşteri feleğinin yumru yüzeyine teğettir. Bu feleğin üstünde ve altında bulunan diğer küllî felekler gibi büyük feleğin hareketine uyup; ilk hareket ile âlemin merkezi çevresinde doğuda batıya hareket eder. İkinci olarak, kendi hareketiyle âlemin merkezi çevresinde, sekizinci feleğin hareketi kadar, batıdan doğuya âheste gider.

Anlatılan bu feleğin altında ola felek küreleri dahi aynı şekilde doğuya yönelik hareketle muttasıf olup ve bizzat da batıya yönelik hareketle muttasıf olmuşlardır. Açıklaması gelecektir. 

İkinci Madde 

Zühal yıldızının, merkezinin dışındaki feleğinin yapısını bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlara göre; yedi gezegen yıldıza ârız olan çeşitli işlerin tanzim ve tesviyesi, küllî feleklerin içlerinde, cüzi ve ikinci feleklerin çeşitli dönüş ve tavırlarının isbatı gerekir. Zühal yıldızının durumunun nizamı için mümessil feleğin cisminin içinde yani iki paralel yüzeyle kuşatılmış olan gövdesi içinde Hamil (taşıyıcı) nâmıyle ikinci bir felek takdir etmişlerdir. Bu takdir olunan ikinci felek yere şâmil ve merkezi, âlemin merkezinden kendi çapının parçalarıyle altıbuçuk derece uzaklık ile en üst tarafında, dış iki paralel yüzeyle kuşatılmış küre bir cisimdir. Bu kürenin yumru yüzeyi ilk feleğin yumru yüzeyiyle bir noktada temas etmişlerdir ki, o nokta evc (doruk) ismiyle isimlendirilmiştir. O nokta âlemin merkezine nispetle en uzak noktadır. Zühal yıldızı o noktaya geldikte; yerin merkezinden oldukça uzak ve yüksek olmuştur. Bunun gibi, bu ikinci feleğin iç yüzeyi, birinci feleğin iç yüzeyine doğu noktasında teğettir. O noktaya haziz (etek) adı verirler. Bu nokta, âlemin merkezine nispetle en yakın noktadır. Zühal yıldızı bu taşıyıcı feleğin hareketiyle bu noktaya geldikte; yerin merkezine oldukça yaklaşmış ve alçalmış olur. Şu halde bu hareket ettirme takdirince o ilk felekten bu taşıyıcı nâmıyle meşhur olan ikinci felek ayrılıp, bu surette boşaldıkta, ilk felekten zorunlu olarak değişik kalıklıkta iki küre geriye kalır ki, biri ikinci feleği içine alır, biri ikinci felekten boşalır.

Taşıyıcı feleği kuşatan kürenin ince tarafı, doruk noktaya, kalın tarafı eteğe doğrudur. Öteki kürenin kalın ve ince tarafı bunun tersinedir. Bu iki kürenin, mümessil feleğin tamamlamakta katkıları olduğundan birine dolanın tamamlayıcısı ve birini boşalanın tamamlayıcısı adını vermişlerdir. Her feleğin özel bir hareketle dahi hareketi kararlaştırılmış olup; kendine mahsus eksen ve kutuplar üzerinde deveran edip, dönüşünü tamam etmek kesin bir iş olmakla; zühal feleğinin taşıyıcı feleği, burçlar feleğinin altında, mümessil feleğin altında kendi hareketiyle batıdan doğuya hareket edip, yıldızları kendisiyle beraber hareket ettirir. O halde zühal yıldızı onunla gidip, oniki burcun her birinde ikibuçuk sene ikamet edip; yirmidokuz sene beş ay altı günde bir devresini tamamiyle tamamlar. Taşıyıcı felek, yerden çok uzak ve dairesi geniş olmakla; zühal yıldızının hareketi, altında bulunan diğer gezegenlerden ağır görünür. Allah her şeyden münezzehtir. 

Üçüncü Madde 

Zühal yıldızının döndürücü feleğini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar yine yıldızlarının durumlarının tanzimi için bu kadar miktarla yetinmeyip; ancak güneşte merkez dışı olan bir başka ikinci felekten söz etmişlerdir. Lakin diğer gezegenlerde yere şâmil olmayan küçük gezegenler tespit edip, bunlara: Döndürücü felekler adını vermişlerdir. Şimdi zühalin döndürücü feleği, zühalin mümessil feleğinde yere şâmil olmayan bir küçük felektir ki, yıldızın kendisi, taşıyıcı ve merkez dışı olan ikinci feleğin kuşağında yerleşmiştir ki, çapı, taşıyıcının iki yüzeyine teğettir. Döndürücü felek tek bir yüzeyle kuşatılmış bir küredir. Taşıyıcı feleğin içinde, kendi mekânında belirli bir hareketle batıdan doğuya yani burçlar sırası üzere dönüp; bir tarafında iki kutbu arasında çakılmış olan, zühal yıldızını da döndürür. Bu döndürücü felek, kendi merkezi çevresinde batıya doğru hareketiyle bir gün bir gecede kendi kuşağının üçyüzaltmış derecesinden bir dereceye yakın hareketiyle, bu yıldızı, güneşin ortasına mutabık hareket ettirir ki, senede bir kere devresini tamam eder. Buna: Yıldızın değişik hareketi derler.

Zühal, bir yüzey ile çevrili bir kürevî cisimdir, içi dolu ve ışıklıdır. Zühal, döndürücü feleğin içindedir ki, yıldızın yüzeyi, döndürücü feleğin kuşağı üzerinde onun yüzeyine ortak bir noktada teğet olmuştur. Yani zühalin cismi, döndürücününkine tamamen temas etmiştir ve taşıyıcının bir tarafında döndürücü feleğin hareketi gibi belirli bir sıra üzere zühal yıldızının dahi kendi merkezi etrafında dönücü olduğunu rasatçıların çoğu görmüşlerdir. Çünkü zühal feleğinin durumu özetle yazılıp ve parçalarının tertibi takrir ve yapısı ve şekli bu kadarca beyan ve tasvir olunmuştur.

İmdi bu kıyas ile bunun boşluğunda olan müşteri feleğinin ve onun içinde olan merih feleğinin ve güneş feleğinin içinde bulunan zühre feleğinin şekil e durumlarını her yönleriyle, bu zühal feleğine benzerliklerinden, tamamiyle bilinmiştir. Lakin bunlardaki üç feleğin hareketleri, değişik ve yıldızlarının nitelikleri farklı; uzaklık ve cisimleri farklı olmakla; her birinin hareketlerinin miktarlarını, yıldızlarını ve sıfatlarını, uzaklıklarını ve kürevî cisimlerini birer bölüm ile tafsil ve kendilerine özgü özelliklerini beyan etmek lazımdır. 

Dördüncü Madde 

Zühal yıldızının düz gitme, durma, yavaşlama ve süratini; geri dönmesini ve şaşkınlığını; güneş ile olan bağlantı ve güneşe yaklaşmasını bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Yedi gezegenden güneşle aydan gayrisine, yani üç yüksek ile bir alçağa, beş şaşırmış denilmesinin sebebi; bunlar kâh düz, kâh yavaş giderler, kâh durur, kâh geri dönerler. Yine bazen durup yavaş yavaş hareket ederler, bazen da düz ve süratli giderler. Bu durumların açıklanması budur ki: Döndürücünün doruğunda oldukta; kendi merkezi, döndürücünün merkezi hareketine, burçlar sırası üzere muvafakat edip; yıldız, hızlı hareket eder görünür. Yıldız, döndürücüye bir miktar meylettikte; düz hareket eder. Eteğe inmesi halinde, kendi merkezi inişte olduğu için hareketi görünmez olup, yıldız duraklar görünür. Yıldız, döndürücünün eteğine yakı oldukta; kendi merkezinin sıraya aykırı hareketi, döndürücünün merkezi, taşıyıcının hareketiyle uygunluk üzere olmayıp iki hareket birbirine karşı ve muarız olduğu için, yıldız durur görünür. Yıldız, eteğe indikte; kendi merkezinin hareketi, döndürücünün merkezininkinden fazla olduğu için yıldız, geriye döner görünür. Yıldızın dönüşü tamam olup, iki hareket yine eşit geldikte; ikinci kez durur görünür. Bu duruştan sonra yükselme halinde kendi hareketi yine görünmez olur. Yıldız yine yavaş hareket eder görünür. Bu yavaş hareketten sonra yine düz hareket eder görünür. Hâlbuki yıldız, kendi dönüşüne düz hareket devresini ihtilâfsız tamam eder. Zira ki, feleklerin ve yıldızların hareketleri, kendi küreleri kuşağına oranla ebediyyen basit ve benzerlidir.

Yıldızın geriye dönüşünden önceki durağına ilk makam, sonrakine ikinci makam derler.

Zühal yıldızının geriye dönüşü dört ay, düz hareketi sekiz ay ve yirmi gündür. Güneşe kıyasla beş şaşırmışa bağlantı ve yaklaşma ârız olmuştur.

Zühalin, döndürücüsünün orta yerinden kendi merkezine uzaklığı; güneşin merkezinin burçlar feleğinden olan orta yerinden döndürücünün merkezinin orta yerinin uzaklığı gibidir. Zühal yıldızı, döndürücüsünün ortasının doruk noktasında bulunduğu halde, hep orta bir yakınlıkla güneşe yakın olur. Zira ki güneşin merkezi, döndürücünün merkezinden uzak oldukça, döndürücünün orta zirvesinden yıldızın merkezi dahi güneşin uzaklığı kadar uzak olur. Tâ güneş, döndürücünün merkezine karşı oluncaya değin, yıldız dahi döndürücünün eteğine iner. O halde zühal yıldızının güneş ile uzaklık ve yakınlığı, döndürücüsünün zirvesinde bulunduğu halde uygun olur. güneş ile karşılıklı olması, döndürücünün eteğinde bulunduğu halde olur. Müşteri ve merih yıldızlarının dahi güneşle bağlantıları bunun gibi bulunur. Her biri kendi bölümünde anlatılacaktır. Zühal yıldızının her iki yaklaşması arasında olan müddeti, bir sene onüç gündür. Zira ki her üçyüz yetmişsekiz günde bir kere, burçlar feleğinde, güneşin mekânına gelip, bu yüzden görünmeyip yakın olması itibariyle bu duruma iki gezegenin çakışması ve güneşe yaklaşması denilmiştir. Zühal yıldızının taşıyıcı feleğinin, burçlar kuşağından güneye ve kuzeye ikişer buçuk derece eğilimi mevcut iken döndürücü feleğin dahi zirvesi ile eteği, eğilimli feleğinden kâh güneye kâh kuzeye dört buçuk derece kadar eğilimli olduğundan;  bu yıldızın seyrinde enlem değişikliği bulunup, şaşırmış gibi görünüp, bundan dolayı şaşırmış olarak isimlendirilmiştir. 

Beşinci Madde 

Zühal yıldızının doruk ve etek noktalarını, tepe ve kuyruk düğümlerini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Yedi gezegenden her yıldızın bir doruğu vardır ki, o, ona ulaştıkta; kendi feleğinden ve yerden oldukça yüksek ve uzak olmuş olur. Zirvenin karşıtı olan yere: Ete derler ki, yıldız ona geldikte; yere yakın olmakla kendi feleğinden oldukça aşağıya inmiş olur. O halde yıldız, zirvesinde yoldukça kuvvet bulup, eteğe geldikte zayıf olur. Feleğin ilk yarısında oldukça, eteğe inici olup ikinci yarısında zirveye yükselici olur. Zirvelerle etekler arası uzaklığı belirlidir, asla değişmez. Zira ki burçlar feleğinden zirve yerleri bilinse, onların karşıtı etek yerleri itibar olunur; aksiyle dahi bulunur.

Tepelerin yerleri bilindikçe; kuyrukların yerleri dahi bilinir; aksiyle de belirlenir. Zira ki, zirveler mukabili etekler olduğu gibi, tepeler mukabili de kuyruklardır. Bu o yerdir ki, onda gezegenlerin felekleriyle burçlar feleği kesişmiştir. İki yerde, iki kesişme noktası oluşmuştur ve birbirine karşılıklı gelmiştir. Bu durumda o iki noktanın birine tepe, birine kuyruk derler. Tepe o noktadır ki, yıldız yondan ayrıldıkta onun enlemi kuzey olur. O noktanın karşısında olan noktaya kuyruk derler ve bu o noktadır ki, ondan yıldız geçtikte, onun enlemi güneyde olur. Burada enlemden murat, güneşin yolundan, yıldızın güneyde ve kuzeyde bulunan uzaklığıdır. Zühalin doruğu, tepe ve kuyruk noktaları ortasında yani eğilimli feleğin burçlar kuşağından kuzey tarafına fazla meylinden elli derece geridedir. Çünkü ayın zirvesinden başka zirveler ve öteki noktalar, sabit feleklerin yavaş hareketine uygun hareket edicidirler. Şimdi rumî tarihin binbeşyüz onyedi senesinde zühalin zirvesi, yay burcunun dokuzbuçuk derecesinde olup; eğer dahi yay burcunun karşısında olan ikizler burcunun aynı şekilde dokuzbuçuk derecesinde belirlenmiştir. Tepesi yengeç burcunun dokuzbuçuk derecesinde olup, kuyruğu dahi yengeçin karşısında olan oğlak burcunun bunun gibi ondokuzbuçuk derecesinde belirlenmiştir. Lakin halen rumî tarih, şu anda ikibin altmış dokuz seneye başlamıştır. Hicrî sene de, binyüzyetmiştir. Şu halde, astronomların çoğu, sözbirliğiyle zirvelerin ve eteklerin her yetmiş güneş yılında bir derece hareketleri hesabiyle, o tarihten bu tarihe gelinceye değin her biri yaklaşık olarak sekiz derece hareket etmiştir. Halen zühalin zirvesi, yay burcunun onyedi buçuk derecesine ve eteği, ikizlerin aynı derecesine gitmiştir. Tepe noktası, yengeç burcunun yirmiyedibuçuk derecesine ve kuyruk noktası, oğlak burcunun aynı derecesine yetmiştir. Şimdi buna kıyasla her tarihte tepe ve etek noktaları bilinir. 

Altıncı Madde 

Zühal yıldızının tabiat ve vasıflarını, uzaklık mesafesini, cisminin ölçüsünü bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Bu zühal yıldızının tabiati son derece soğuk ve kurudur. Gündüzsel erkek bulunup, en büyük uğursuz bilinmiştir. Buna bakmak, keder ve üzüntü vericidir. Nitekim çiçek zühreye bakmak, sevinç ve safra verici bulunmuştur. Bu yıldıza, ahmak, cahil, cimri, kıskanç, yalancı, lanetli, gamlı, tenbel, kalın kafa ve zararlı sıfatları nispet kılınmıştır. Bu yıldız, rahimlere düşen döllere şans olsa; bunun tabiatı ve vasıfları, o döllere Allah'ın izniyle sirayet edip olan çocukta, bu vasıfların ortaya çıkması tecrübe olunmuştur. Bu yıldız, çarşamba gecesiyle cumartesi gündüzüne hâkim bulunmuştur. O gece ve gündüzün ilk saatleri buna nispet kılınmıştır. Rasatçılar, geometriciler ve matematikçilerin ittifakıyle zühal feleğinin yumru yüzeyinin âlemin merkezinden uzaklığı takriben otuzüçbin kere bin ve beşyüz onbin dörtyüzelli fersah ölçülmüştür. Bu ölçülen feleğin kalınlığı, onbin kere bin ve beşyüzonyedibin dokuzyüz altmışüç fersah takdir ve tahmin kılınmıştır. Zühal yıldızının cisminin yerküre kadar bulunduğu geometrik deliller ve matematik hesaplarla ispat olunmuştur.

Bizim bu felekler ve yıldızların durumlarını özetle aradığımız, ibretlerle dolu kâinatta, ilahî cilveleri görüp, hayran olmak ve yaratıcısını bilmektir. Her şeyden geçip ona yönelmektir. Biz bu kitapta yazdığımız yıldızların cisimlerinden murat, hakiki cisimlerdir ki ölçü ve tartı hesabiyle ilk iş olarak cisimlerin ölçüleridir. Astronomik ölçülere feleklerin çakışması, güneşe yaklaşması, kaybolması ve vakitlerin tayini için yıldızın yakınlık ve uzaklığı sebebiyle ve gözetleme hesabıyle tahmin olunan itibarî cisimler değildir. Bunlar kesin bilgilerdir. 

DÖRDÜNCÜ FASIL 

Altıncı göğün yapısını ve orada hâkim olan müşteri (Jüpiter) yıldızının vasıflarını beş madde ile beyan eder. 

Birinci Madde 

Müşteri yıldızının mümessil feleğini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, astronamlar demişlerdir ki: Yedi gezegenden müşteri feleğidir ki, ay feleğine nispetle altıncı felektir. Güneş feleğinin üzerinde bulunup, yüksek felekler nâmıyle şöhret bulan üç feleğin ortancası olup; müşteri yıldızı, saadet verici olarak tanınmıştır.

Tabiatının adaletli oluşundan ona: En saadetli adı verilmiştir.

Astronomlar, müşteri yıldızının yapısı için dahi üç adet felek ispat edip, düzenlemişlerdir ki; birinci felek, merkezde, kuşakta, kutuplarda ve harekette burçlar feleğine benzer ve mümessildir. İkinci felek, merkez dışındadır ki, mümessil feleğin altında ve iki paralel yüzeyde bulunup, döndürücü merkezin taşıyıcısıdır. Üçüncü felek, döndürücü felektir ki, müşteri yıldızı onun bir tarafında çakılmış olup, o kendi merkezi üzerinde hareket ettikçe, bu yıldız dahi onunla dönücüdür.

Müşteri yıldızının mümessil feleği ki, küllî felektir. O, iki paralel yüzeyle çevrili kürevî bir cisimdir. Yüksek yüzeyi, kendi üzerinde olan zühal feleğinin çukurumsu yüzeyine; alt yüzeyi, altında olan merih feleğinin yumru yüzeyine temas etmiştir. Bu mümessil felek, kendi üzerinde ve altında bulunan öteki felekler gibi, önce büyük feleğin hareketine uyucu olup, ilk hareket ile âlemin merkezi çevresinde doğudan batıya zorunlu hareket eder. İkinci olarak, kendine özgü hareketiyle âlemin merkezi çevresinde sekizinci feleğin hareketi kadar batıdan doğuya âheste gider.

Sekizinci feleğin hareket ettirmesiyle hareket eder. O halde doruk ve etek, tepe ve kuyruk bununla yetmiş yılda bir derece gider. 

İkinci Madde 

Müşteri yıldızının merkez dışı feleğini şekil ve hareketiyle bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Müşteri yıldızının nizam ve hali için mümessil feleğinin içinde taşıyıcı nâmıyle tayin olunan ikinci felektir ki, yere şamil ve merkezi, âlemin merkezinden kendi çapıyla beş buçuk derece uzaklıkla doruk noktasına dışarda eğilimli iki paralel yüzeyle kuşatılmış küre bir cisimdir. Bu kürenin çukurumsu yüzeyi, birinci feleğin çukurumsu yüzeyine bir noktada temas etmiştir ki, o noktaya: Doruk derler. O nokta, âlemin merkezine kıyasla en uzak nokta olmakla, müşteri yıldızı o noktaya geldikte; yerin merkezinden oldukça uzak ve yüksek olur.

Bunun gibi bu ikinci feleğin yumru yüzeyi, ilk feleğin yumru yüzeyine bir noktada müşterektir ki, ona teğettir. Bu noktaya etek adı verirler. Zira ki, âlemin merkezin nispetle en yakın nokta odur. Zühal yıldızı, bu taşıyıcı feleğin hareketiyle o noktaya indikte; yerin merkezine oldukça yakınlaşmış olur. Şimdi bu belirleme üzere, ilk felekten ikinci felek ayrılıp, anlatılan şekile sokuldukta; birinci felekten zorunlu olarak iki değişik kalınlıkta küre kalır ki, biri ikinci feleği içine almıştır, biri ikinci felekle birlikte boşaltılmıştır. İçine alanın ince tarafı doruğa, kalın tarafı eteğe doğrudur. Boş kürenin ince ve kalın tarafı, dolu kürenin tersinedir. Bu iki kürenin, feleğin tamamlanmasında katkıları tamam olmakla birine dolunun tamamlayıcısı ve birine boşun tamamlayıcısı derler. Her feleğin bir özel hareketi belirlenmiş olup, kendine mahsus dönme ve kutuplar üzerinde deveran edip, dönüşünü tamamlamak kaçınılmaz olmakla, eğik felek müşteri, zühalin mümessil feleğinin altında, kendi mümessil feleği içinde, kendi belirli hareketiyle batıdan doğuya hareket edip, yıldızı da hareket ettirir. Şu halde bu yıldız, onunla her burçta bir sene durarak, oniki senede bir dönüşünü tamamlar. Adı geçen yıldız, kendi altında olan feleklere nispetle yerden uzak ve dairesi geniş olduğundan, yıldızın hareketi, müşterinin altında bulunan diğer gezegenlerin hareketlerinden daha ağır görünür. 

Üçüncü Madde 

Müşteri yıldızının döndürücü feleğini, yapısı ve hareketiyle bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar, bu müşteri yıldızının dahi durumlarının tanzimini, belirlenmiş ölçülerle tayin konusunda yetinmeyip, yere şâmil olmayan bir başka küçük felek de ispat edip, ona: Döndürücü felek demişlerdir. Döndürücü felek, müşterinin mümessil feleğinde yere şâmil olmayan bir küçük felektir ki, bu yıldızın kendisini taşıyan ve merkez dışı olan ikinci feleğe eğimli kuşağına dâhil ve ona gömülmüştür ki, çapı, taşıyıcı feleğin her iki yüzeyine teğettir. Döndürücü felek, bir tek yüzeyle kuşatılmış dolu bir küredir. Kendi mekânında, eğilimli feleğin cismine düzenli hareketle batıdan doğuya dönüp; bir talimli feleğin cisminde düzenli hareketle batıdan doğuya dönüp; bir tarafında çakılmış olan müşteriyi kendisiyle beraber döndürür. Bu feleğin kendi merkezi çevresinde olan batıya yönelik hareketiyle bu felek, müşteri yıldızını, bir gün bir gecede kendi kuşağının üçyüzaltmış derecesinden takriben bir derece kadar mesafe alıp gider. Yani orta bir hareketle güneşinki kadar hareket ettirir ki, senede bir dönüşümü tamam eder. Bu harekete: Yıldızın farklı hareketi ve yıldızın kendine özgü hareketi derler. Bu müşteri yıldızı dahi bir yüzeyle kuşatılmış kürevî bir isim, içi dolu ve ışıklıdır. Döndürücü feleğin bir yanında gömülü bulunan kuşağı yanında, ortak bir noktada dördüncüsüyle temas etmiştir. Yani yıldız, tamamiyle döndürücünün cisminde bulunup, yüzeyi, yüzeyine teğet olmuştur. Taşıyıcının bir tarafında, döndürücü feleğin kendine has hareketi gibi bu yıldızın dahi döndürücüsü tarafında, kendi merkezi üzerinde dönücü hareketini, rasatçıların çoğu gözetleyip: "Feleklerde duran bir şey yoktur," demişlerdir. 

Dördüncü Madde 

Müşteri yıldızının sürat ve istikametini, yavaşlama ve duraklamasını, geriye dönüş ve şaşırmışlığını, güneş ile olan bağlantı ve yakınlığını bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Müşteri yıldızı aynı zamanda kâh sürat ve kâh istikamet ve kâh yavaşlama ve kâh duraklama ve kâh geri dönme ve kâh bu durumların tekrarı halindeki şaşırmışlığının açıklanması budur ki: Bu yıldız, döndürücünün en yükseğinde bulundukta; kendi merkezinin hareketi, döndürücü feleğin merkezinin hareketine burçlar sırası üzere uymasıyla, yıldız hızlı hareket eder görünür. Ne zaman yıldız, döndürücünün alt tarafına bir miktar eğimli olup, düz hareket eder ve yıldız döndürücünün eteğine inmesi durumunda yavaş hareket eder görünür. Zira ki, yıldızın kendi merkezi, inişte olduğundan hareketi görünmez olur. Yıldız, döndürücünün en altına yakın oldukta; kendi merkezinin burçlar sırasına ters hareketi, döndürücüsünün merkezinin taşıyıcısı hareketiyle sıraya uygun olan hareketine eşit olup; iki hareket birbirine mukabil gelip, muarız olduğu için yıldız durur görünür. Yıldız, döndürücünün aşağısında bulundukta; kendi merkezinin hareketi, döndürücüsünün merkezinin hareketinden fazla olup, yıldız geri döner görünür. Yıldızın dönüşü tamam olup, iki hareket yine eşitlendikte; ikinci olarak durur görünür. Bu duruştan sonra yine yavaş hareket ediyor görünür. Zira ki, yıldızın kendi merkezine uygun olmakla, hareketi görünmez olup, ancak döndürücünün merkezinin hareketi görünür. Bundan sonra yavaş hareketi yine düzelir ve süratli görünür. Hâlbuki yıldız, kendi döndürücüsünde dönüşünü ihtilâfsız tamam eder. Zira ki, yıldızların ve feleklerin hareketleri kendi küreleri kuşağına kıyasla benzer ve düzgündür. Yıldızın geriye dönüşünden önceki durağına: Makam, sonrakine: İkinci makam derler.

Müşteri yıldızının geriye dönüşü dört ay, düzgün hareketi sekiz ay dokuz gündür. Bu yıldızın eğilimli feleği, güney ve kuzeye burçlar kuşağından birer buçuk derece eğimi var ise; döndürücü feleğinin dahi doruğu ve eteği dahi eğilimli felekten kâh güney tarafına, kâh kuzey tarafına eğilimli olup, iki buçuk derece enlem farkı bulunmakla, yürüyüşünde şaşırmış gibi görünüp, şaşırmış olarak isimlendirilmiştir. Bu müşteri yıldızına, güneşe nispetle ârız olan bağlantı ve yaklaşma beyanı budur ki; bu yıldızın, zühal gibi daima döndürücüsünün ortasından kendi cisminin merkezi uzaklığı; güneşin merkezinin burçlar feleğinde olan ortasından döndürücünün merkezinin ortası gibidir. Bu durumda, müşteri yıldızı, döndürücüsünün doruğunda bulunduğunda sürekli güneşle aynı hizada olur. Zira ki güneşin merkezi, döndürücünün merkezinden uzaklaştıkça, döndürücünün orta doruğundan yıldızın merkezi dahi güneşin uzaklığı kadar uzak olur. Güneş, döndürücünün merkezine karşı oldukta; yıldız dahi döndürücünün eteğine inmiş olur. Bu durumda, bu yıldızın güneşle yakınlığı, sürekli döndürücüsünün zirvesinde bulunduğu halde vâki olur. Güneşle karşı karşıya gelmesi, döndürücüsünün eteğindeyken olur. Bu yıldızın güneşe iki yaklaşışı arasında olan süre, bir sene otuz üç gündür. 

Beşinci Madde 

Müşteri yıldızının doruk ve eteğini; tepe ve kuyruk düğümlerini; tabiat ve vasıflarını; uzaklığını mesafesini ve cismin ölçüsünü bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Müşteri yıldızının doruğu, tepe ve kuyruk noktaları arasından yani eğilimli feleğinin, burçlar feleğinden kuzeye fazla eğiminden yirmi derece öndedir. Şimdi müşterinin doruğu, tepe düğümünden yetmiş derece geridedir. Zühal ile müşteriden başka şaşırmış yıldızların dorukları, tepe düğümlerinden doksan derece kuzeyde bulunurlar. Çünkü doruklar ve etekler, yukarıda açıklandığı üzere, sâbit feleklere uygun hareket ederler. Müşterinin doruğunun burçlar feleğindeki mekânı rumî tarihin asiz senesinde başak burcunun ondokuz buçuk derecesinde belirlenmişti. Eteği dahi balık burcunun ondokuzbuçuk derecesine ulaşmıştı.

Tepe düğüm noktası, yengeç burcunun dokuz buçuk derecesine gelmişti. Kuyruk düğümü, oğlak burcunun dokuz buçuk derecesinde kalmıştı. Halen rumî tarih, ikibin altmışdokuz seneye erip, hicrî tarih de binyüzyetmiş seneye yetmiştir. O halde asîz tarihinden bu tarihe gelinceye dek, her yetmiş seneyi bir dereceye dağıtmakla bütün noktalar takriben sekiz derece gitmiştir. Bu minval üzere hesap etmek, her tarihte bütün noktaların yerlerini belirler.

Müşteri yıldızının tabiatında ve övgüye değer vasıflarında, müneccimler sözbirliği edip, demişlerdir ki: Müşterinin tabiatı itidal üzere sıcak ve rutubetli olup, gündüz erkeği olmakla; büyük uğurlu nâmıyle isimlendirilmiştir. bu yıldızın vasıfları: Din gayreti, ilim, hilim, haya, cömertlik, tevazu, akıl, iffet, talakât ve fasihlik bulunmuştur. Bu yıldız, rahimlere düşen döllere tali olsa, Hak'kın emriyle bunun selîm tabiatı ve övülmüş vasıfları, onlara sirayetle yaratılıp ve huy olup, talileri müşteri hüküm olunur. "Annesinin karnında kutlu olan kutludur," hadisi gereğince; onlar o saadetle dünyaya gelip, her biri sait (kutlu) bulunur. Bu yıldız, pazartesi gecesine ve perşembe gününe hakimdir. O gecenin günbatımından sonra ve bu gündüzün gün doğumundan sonra birer zaman saatleri, bu yıldıza nispet kılınmıştır.

Müşteri yıldızının ve mümessil feleğinin uzaklık mesafelerinde ve kalınlıklarında ve cisimlerinde rasatçılar, geometriciler ve matematikçiler ittifak edip, demişlerdir ki: Müşterinin mümessil feleğinin yumuk yüzeyinin, âlemin merkezinden uzaklık mesafesi takriben yirmiiki bin kere bin ve dokuzyüz doksan ikibin dörtyüzseksenyedi fersah ölçülmüştür. Çukur yüzeyinin ise, uzaklığı takriben ondörtbin kere bin ve yediyüzyetmişbin dokuzyüs kırkdört fersah hesap kılınmıştır. Bu mümessil feleğin kalınlığı takriben sekizbin kere ybin ve ikiyüz yirmi bin beşyüzkırküç fersah bulunmuştur. Müşteri yıldızının cismi, takriben yer cisminin yarısı kadar bulunup, hepsi delillerle ispat olunmuştur. (Allah daha iyi bilir.) 

BEŞİNCİ FASIL 

Beşinci göğün yapısını ve burada hâkim ola merih yıldızının vasıflarını beş madde ile açıklar. 

Birinci Madde 

Merih yıldızının mümessil feleğini bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Yedi gezegenden sayılan merih feleğidir ki, ay feleğine nispetle beşinci felektir. Güneş feleğinin üstünde bulunup, yüksek felekler nâmıyle meşhur olan üç feleğin en aşağıda olanı ve yere en yakını olup; kırmızı merih yıldızı onda hâki bulunup, küçük uğursuz adını almıştır. Astronomlar, merih yıldızının yapısı için dahi üç adet felek ispat edip, nizamını vermişlerdir ki: Birinci felek, merkezde, kuşakta, kutuplarda ve harekette burçlar feleğine benzer ve mümessildir. İkinci felek, merkez dışıdır ki, ilk feleğin içinde iki paralel yüzeyde bulunup, döndürücünün merkezini taşıyıcıdır. Üçüncü felek, döndürücü felektir ki, merih yıldızı onun bir tarafında çakılmış olup, döndürücü kendi merkezi üzerinde hareket eyledikçe, merihi dahi kendisiyle birlikte hareket ettirir.

Merih yıldızının mümessil feleği ki, külli felektir. İki paralel yüzeyle kuşatılmış kürevî bir cisimdir. En üst yüzeyi üzerinde bulunan müşteri feleğinin çukur yüzeyine ve alt yüzeyi altında olan güneş feleğinin yumru yüzeyine teğettir. Mümessil felek, kendi üstünde ve altında olan öteki gezegenler gibi, önce büyük feleğin süratli hareketine tâbi olup, o birici hareketle âlemin merkezi çevresinde doğudan batıya zorunlu hareket eder.

İkinci olarak, kendi hareketiyle âlemin merkezi etrafında sekizinci feleğin yavaş hareketi kadar bir hareketle batıdan doğuya âheste gider. Aynı zamanda sekizinci feleğin hareket ettirmesiyle hareket eder. Doruk, etek, tepe ve kuyruk noktaları, bu hareketle her yetmiş senede ancak bir derece kadar kendi kuşağından yol alır. 

İkinci Madde 

Merih yıldızının merkez dışı feleğini, yapısı ve hareketiyle bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Bu merih yıldızının durumunun düzeni için, mümessil feleğinin gövdesi içinde, taşıyıcı nâmıye tayin olunan ikinci felektir ki, yere şâmil, merkezi, âlimin merkezinden kendi çapı parçalarıyle, oniki derece mesafe ile doruk yönü dışında iki paralel yüzeyle kuşatılmış bir küre isimdir. Bu kürenin yumru yüzeyi birinci feleğin yumru yüzeyi ile ortak bir noktada temas etmiştir ki, o noktaya doruk derler. O nokta, âlemin merkezine kıyasla en uzak nokta olduğundan, merih yıldızı, taşıyıcının hareketiyle o noktaya geldikte; yerin merkezinden oldukça uzak ve yüksek olur. İkinci feleğin çukur yüzeyi, birinci feleğin çukur yüzeyine ortak bir noktada teğettir. Bu noktaya etek derler. Zira ki, o, âlemin merkezine nispetle en yakın nokta olup, yıldız, taşıyıcı feleğin hareketiyle bu noktaya geldiğinde, yerin merkezine çok yaklaşmış ve alçalmış olur.

Birinci felekten ikinci felek ayrılıp, adı geçen küre boşaltıldıkta; ilk felekten zorunlu olarak iki değişik cüssede küre meydana gelir ki, biri ikinci feleği içine alır, biri ikinci felekle birlikte boştur. Dolu kürenin ince tarafı doruğa, kalın tarafı eteğe doğrudur. Boş kürenin ince ve kalın tarafları, dolunun tersine gelir. Bu iki kürenin, feleğin tamamlanmasında katkıları tamam olmakla; birine içine alanı tamamlayan, ötekine boşalanı tamamlayan derler.

Her bir feleğin kendine has belirli bir hareketi olup, kendine mahsus eksen ve kutuplar üzerinde dönüp, dönüşünü tamam etmek kaçınılmaz olmakla; merihin eğilimli feleği dahi, müşterinin külli feleği altında, kendi mümessil feleği içinde, kendi merkezi çevresinde kendine özgü hareketiyle batıdan doğuya hareket edip, merih yıldızını da hareket ettirir. Yıldız, düz gidişte bir burçta kırk gün miktarı kalıp, geri dönüşü halinde bir burçta iki ay kadar durup, yaklaşık olarak iki senede bir dönüşü tamam eder. Bu felek, kendi altında bulunan feleklere nispetle yerden uzak ve dairesi geniş olduğundan, merih yıldızı altında olan öteki gezegenlerin hareketinden daha ağır hareket ediyor görünür. 

Üçüncü Madde 

Merih yıldızının döndürücü feleğini, şekil ve hareketiyle bildirir. 

Ey aziz, malim olsun ki, astronomlar, bu merih yıldızının dahi durumlarının tanzimini belirlemek konusunda bu kadarla yetinmeyip, yere şâmil olmayan bir küçük felekten daha söz ederler. Ona: Döndürücü felek demişlerdir. Döndürücü felek, merihin mümessil feleğinde, yere şâmil olmayan ve kendi taşıyıcı feleğine nispetle bir küçük felektir ki, güneşin mümessil feleğinden daha büyük ve geniştir. Yıldızın kendisini taşıyıcı ve onunla bezenmiştir. Merkez dışı olan ikinci eğilimli feleğin kuşağında gömülmüştür ki, döndürücünün çapı taşıyıcının iki yüzeyine teğettir. Döndürücü felek, bir tek yüzeyle kuşatılmış dolu bir kürevî cisimdir. Kendi mekânında eğilimli feleğin cisminde, belirli bir hareketle batıdan doğuya dönüp, bir tarafında çakılmış olan merihi de hareket ettirir. Bu felek kendi merkezi çevresinde batıdan hareketiyle, merihi, bir gün bir gecede kendi kuşağının üçyüz altmış derecesinden yaklaşık bir derece kadar mesafe alıp, gider. Böylece senede bir dönüşünü tamam eder. Bu harekete, yıldızın değişik hareketi, yıldızın özel hareketi derler. Merih yıldızı dahi, bir yüzeyle kuşatılmış dolu ve ışıklı bir kürevî cisimdir. Kendi döndürücüsünün cisminde gömülmüştür ki, yıldızın yüzeyi, döndürücünün iki kutbu ortasında, kuşağı yanında bir tarafta bulunan bir ortak noktada döndürücünün yüzeyine teğettir. Yani yıldız tamamiyle döndürücünün yüzeyine teğettir. Yani yıldız tamamiyle döndürücünün cisminde bulunup, yüzeyi yüzeyine temas etmiştir. Taşıyıcının bir tarafında, döndürücünün açıklanan hareketi gibi bu yıldızın dahi, döndürücü feleği tarafında, kendi merkezi çevresinde dönücü hareketi yeni rasatçılar gözetleyip, incelemişlerdir. 

Dördüncü Madde 

Merih yıldızının süratini, düz gidişini, yavaş gidişini ve duraklayışını, geri dönüş ve şaşırmışlığını ve güneş ile olan bağlılık ve yaklaşımını bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki; Merih yıldızına dahi kâh sürat, kâh istikâmet, kâh yavaşlık, kâh duraklama ve kâh geriye dönüş ve yürüyüşünde şaşırmışlık ârız olur. Bu durumların çalışması budur ki: Bu yıldız, döndürücü feleği üzerinde bulundukta; kendi merkezinin hareketi, döndürücü feleğinin merkezinin hareketine burçlar sırası üzere uyup, eşlik etmesiyle, yıldız, hızlı hareket eder görünür. Ne zaman ki yıldız, döndürücü tarafına bir miktar eğik, o demde düz hareket eder görünür. Yıldız, döndürücünün aşağısına inişte, yavaş hareket eder görünür. Zira ki, yıldızın kendi merkezi, inişte olduğundan, hareketi görünmez olup, sadece döndürücünün hareketi görünür. Yıldız döndürücünün aşağısına yakın oldukta; burçlar sırasının aksine hareketi, döndürücüsü merkezinin taşıyıcı hareketiyle sıraya uygun olan hareketine eşit olup, iki hareket biribirine karşı olmakla, yıldız duruyor görünür. Yıldız, döndürücünün altına indikte; kendi merkezinin hareketi, döndürücünün hareketinden fazla olup, yıldız, geri dönüyor görünür. Yıldızın dönüşü tamam olup, iki hareket yine eşit oldukta; tekrar durur görünür. Bu duruştan sonra yine yavaş hareket eder görünür. Zira ki, yıldızın kendi merkezi, döndürücünün doruğuna yükselmiş olmakla; hareketi görünmez olup, ancak döndürücünün merkezinin hareketi görünür. Yavaşlamadan sonra yine düz ve hızlı hareket eder görünür. Hâlbuki yıldız, kendi döndürücüsünde dönüşünü ihtilâfsız tamam eder. Çünkü yıldızların ve feleklerin hareketleri, kuşaklarına nispetle benzerli, basit ve düzdür. Yıldızın geri dönüşünden önceki duruşuna: İlk makam, sonrakine ikinci makam derler. Merihin geri dönüş süresi, iki ay onyedi gündür. Düz gidişi, yirmiüç ay üç gündür. Bu yıldızın eğilimli feleği, burçlar kuşağından güney ve kuzeye bir derece eğilimli iken, döndürücü feleğinin dahi doruğu ve eteği, eğilimli felekten kâh güneye, kâh kuzeye eğik olup, yaklaşık olarak iki buçuk derece enlem farkı dahi bulunu yürüyüşünde şaşırmış gibi görünür. Bunun için: Şaşırmışlıkla isimlendirilmiştir. Güneşe nispetle bu merih yıldızına ârız olan bağlantı ve yaklaşımın beyanı budur ki: bu, zühal ve müşteri gibi sürekli döndürücüsünün doruğundan kendi cisminin merkez uzaklığı, güneşin merkezinin burçlar feleğinde olan orta notasından döndürücüsünün orta noktasına uzaklığı gibidir. Şu halde merih de onlar gibi, döndürücüsünün doruğunda bulunduğunda, güneşe orta bir yaklaşımla yaklaşmış olur. Zira ki, güneşi merkezi, döndürücünün merkezinden uzak oldukça, yıldızın merkezi dahi, döndürücünün doruğunda güneşin uzaklığı miktarı uzak olur; ta güneş, döndürücünün merkezine karşı oluncaya değin yıldız dahi döndürücünün eteğine iner. O halde, merih yıldızının güneş ile uzaklık ve yakınlığı, sürekli döndürücüsünün doruğunda olduğu halde vâki olur. Güneş ile karşılıklı olması, döndürücüsünün eteğinde olduğunda hâsıl olur. Merih yıldızı, güneşle birleşmede, aralarında bulunan mesafe, karşılıklı haldeyken olan mesafeden uzak ve fazla olarak gözetlenmiştir.

Zira ki, çakışma anında güneş ile merih arasında bulunan döndürücünün çapı, karşılıklı durumdaki güneşin mümessil feleğinin çapından büyük ve uzun bulunmuştur. Merihin güneşe iki yaklaşımı arasında bulunan süre: İki sene kırkdokuz gün hesap olunmuştur. (Merihin döndürücüsünü, güneşin feleğinden büyük, güneşi de bütün bunlardan büyük ve ışıklı yaratan Allah, her şeyden münezzehtir.) 

Beşinci Madde 

Merih yıldızının doruk ve eteğini, tepe ve kuyruk düğümlerini, tabiat ve vasıflarını, uzaklık mesafesini ve cisminin ölçüsünü bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Merih yıldızını doruğu, eğilimli feleğinin burçlar kuşağından kuzey tarafına en fazla eğildiği noktadır ve tepe düğümünden doksan derece sonradır. Çünkü doruk ve öteki noktalar, yukarıda belirtildiği üzere, burçlar feleğinin hareketine uygun hareket ederler. Merihin doruğunun yeri, burçlar feleğindin rumî tarihin azsiz senesinde aslan burcunun onbirinci derecesinde; eteğinin yeri, kova burcunun onbirinci derecesinde tayin olunmuştur. Tepe noktası, boğa burcunun onbirinci derecesinde; kuyruk yeri, akrep burcunun onbirinci derecesinde belirlenmişti. Halen ki rumî tarihin seneleri: İkibin altmışdokuza gitmiştir ve hicri tarihin seneleri: Binyüz yetmişe, yetmiştir. O halde doruk, etek ve kuyruk noktaları, her yetmiş güneş senesinde bir derece hareketleriyle yaklaşık olarak sekiz derece gitmişlerdir. Merih yıldızının tabiat ve vasıflarında müneccimler ittifak üzere demişlerdir ki: Merihin tabiatı, aşırı sıcaklık ve kuruluktur. Gece erkeği olup, küçük uğursuz olarak isimlendirilmiştir. Bu yıldızın vasıfları:

Şenlik, şecaat, hiddet, sefahet, kuvvet, hiyanet, öfke, edepsizlik, inat ve baş olma hırsı bulunmuştur. Bu durumda, bu yıldız, rahimlere düşen menilere tali düşerse, bunun vasıfları onlara Hak'ın emriyle sirayet eder. Bu tecrübe ile sabittir. Merih, cumartesi gecesi ve salı gününe hâkim bulunmuştur. O gecenin ve bugünün ilk saatleri, buna nispet olunmuştur.

Merih yıldızının ve mümessil feleğini uzaklık mesafelerinde ve cisimlerinin ölçülerinde, rasatçılar, geometriciler ve matematikçiler söz birliği ile demişlerdir ki: Merihin mümessil feleğinin yumru yüzeyinin merkezinin âlemin merkezinden uzaklığı mesafesi, yaklaşık olarak ondörtbin kere bin ve yediyüz yetmişbir bin dokuzyüz kırkdört fersah ölçülmüştür. Bu feleğin çukur yüzeyinin, âlemi merkeziden uzaklığı, yaklaşık olarak, ikibin kere bin ve yirmidokuzbin ikiyüzaltı fersah hesaplanmıştır. Mümessil feleğin kalınlığı, takriben onikibin kere ve bin yediyüz kırkikibin yediyüzotuzsekiz fersah bulunmuştur. Merih yıldızının cismi, yaklaşık, yerin cisminin dörtte biri kadardır. Bütün bunlar kesin delillerle sabittir. (Allah en iyisini bilir.)

Bizim bu açıklama ve izahlarımızdan murat, cihanı şerh ve açıklama ile yaratıcının inceliklerini, hakkıyle düşünen ve fikreden göz sahiplerine göstermektir. Ta ki, cihanın ayrıntılarından kendisinin muhtasar ve öz varlığını bilip, kendini öğrenip, buradan da Hak'kı tanımaya ulaşalar. 

ALTINCI FASIL 

Dördüncü göğün yapısını ve burada sultan olan güneşin, hükümlerini ve durumlarını dört madde ile açıklar. 

Birinci Madde 

Güneşin özelliklerini özetler ve mümessil feleğini bildirir. 

Ey aziz, malim olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Merih feleğinin altında ay feleğine nispetle altıncı felektir ki, orada ancak bir güneş bulunmakla; güneş feleği nâmıyle meşhur olmuştur. O halde bu muhteşem sultan, dünyayı aydınlatan güneş, bütün yıldızların en meşhuru ve en nurlusu ve bilginlerin çoğuna göre en büyük olup; geceler, gündüzler, aylar ve seneler bunun hareketiyle nizam bulmuştur. Nice büyük işler onun hükümleriyle meydana gelmiştir. Yedi gezegenin ortasında güya ki, nurdan bir fânus. Aşağısındakilere ve üstündekilere ışık bahşetmek için orta makam kendisine dinlene yeri olmuştur. Feleği dahi; öteki gezegenlerin feleklerinden daha basit olup; mümessil ve merkez dışı nâmında iki felekle bütün durumları nizam olmuştur. Güneş feleğinin merkezi, âlemin merkezi yani büyük felek ve yere şâmil iki paralel yüzeyle kuşatılmış küre bir cisimdir ki, yumru yüzeyi, üstünde olan merih feleğinin çukur yüzeyine ve çukur yüzeyi, altında olan zührenin yumru yüzeyine teğettir. Bu felek dahi üç yüksek feleğin mümessilleri gibi, merkezde, kuşakta, kutuplarda ve harekette burçlar feleğine benzer ve mümessildir. Onun için mümessil adı verilmiştir. Güneşin mümessili, kendi altında ve üstünde olan öteki gezegenlerin mümessilleri gibi, önce büyük feleğin hızlı hareketine tâbi olup, bu zorunlu hareket ile âlemin merkezi çevresinde doğudan batıya hareket eder. İkinci olarak kendine özgü hareketiyle, âlemin merkezi çevresinde, burçlar feleğinin yavaş hareketi kadar batıdan doğuya âheste gider. Sanki burçlar feleğinin hareket ettirmesiyle hareket eder. Şu halde doruk ve etek noktaları, tepe ve kuyruk düğümleri, bu hareketle her yetmiş senede birer derece gider. 

İkinci Madde 

Güneşin merkez feleğinin yapısını ve hareketini bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Rasatçılar güneşin hareketinde kâh yavaşlama, kâh sürat muayene edip; güneşin cismini kâh büyük, kâh küçük müşahede etmeleri, yerin merkezinden kâh uzak kâh yakın olmak gerekip, bu müşkülü çözümlemek için güneşin mümessil feleğinin altında merkez dışı bir feleğin varlığını kabul etmişlerdir. Bu ikinci felek, birinci feleğin içinde, yere şamil ve merkezi, âlemin merkezine iki buçuk derece uzaklıkla doruk tarafına hariç iki paralel yüzeyle kuşatılmış küre bir cisimdir. Bu kürenin yumru yüzeyi, irinci feleğin yumru yüzeyi ile ortak bir noktada teğetdir ki, o noktaya doruk derler. Bu felekde, âlemin merkezinden en uzak nokta budur. Güneş, taşıyıcı feleği ile bu noktaya geldikte, yerin merkezinden oldukça uzak ve yüksek olmuş olur. İkinci feleğin çukur yüzeyi, birinci feleğin çukur yüzeyine ortak bir noktada tema etmiştir ki o noktaya etek derler. Bu felekte, âlemin merkezine en yakın nokta budur. Güneş, taşıyıcısının hareketi ile bu noktaya geldiğinde, yerin merkezine yaklaşıp, aşağı inmiş olur. Mümessil felekten merkez dışı felek ayrılıp, bu şekilde boşaldığında zorunlu olarak iki küre kalır ki, ikisinin dahi yüzeyleri paralel olmayıp bazı parçası kalın bazısı ince olur. Bu iki kürenin biri ikinci feleği içine alır ve biri ikinci felekle birlikte boşalır. İçine alan kürenin ince tarafı doruğa ve kalın tarafı eteğe doğrudur. Boş kürenin kalın ve ince tarafları dokununkinin tersine olur. Her ikisi de ikinci feleğe eklenmeleri ile birinci felek tamam olup, tek bir felek hükmüne girdiğinden, birine içine alanın tamamlayıcısı ve birine boşalanın tamamlayıcısı derler. Güneşin kendisi ancak bir tek yüzeyle kuşatılmış küre bir cisimdir ki dolu ve sıkışıktır. Merkez dışı feleği içinde iki kutbu arasında çakılmış ve gömülmüştür ki, güneş küresinin çapı, merkez dışı olan ikinci feleğin karanlığına eşit olup; güneşin çevresi merkez dışının çevreleri ile iki ortak noktada temas etmişlerdir. Güneş, mümessil feleği içinde, merkez dışı felek kendine mahsus başka merkez, eksen ve kutuplar üzerinde yani burçlar feleğinin eksenine ve kutuplarına paralel eksenler ve kutuplarla kendi kuşağını teğet kuşak üzerinde batıdan doğuya hareket edip; güneş her bir burçta yaklaşık otuz gün kalıp, üçyüzaltmışbeş ve dörtte bir günde bir dönüşünü tamam eder. Bu çark kuşağın yüzeyinden kuzey tarafına hiçbir zaman eğilmeyip, kendi kuşağında çakılı olan güneş küresi, daima burçlar feleğinin yüzeyinde dümdüz ve bir karar hareket ile gider. Bütün felek ve yıldız küreleri durucu olmayıp her biri kendi merkezi çevresinde başka bir dönüşle döner. Güneş dahi kendi yerinde, merkezi çevresinde, burçlar sırası üzere dönücüdür. 

Üçüncü Madde 

Güneşin doruk ve eteğini, tepe ve kuyruğunu, yavaş ve süratli gidişini bildirir.  

Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Güneşin doruğunun burçlar feleğinden mekânı, rumî tarihin asiz senesinde ikizler burcunun yirmiyedinci derecesinde tesbit edilmiştir. Çünkü halen rumî tarh ikibin altmoşdokuzu bulmuştur. Hicrî tarih binyüzyetmiş senesine ulaşmıştır.

Yukarıda açıklanan minval üzere doruk ve eteğin her biri, yaklaşık sekiz derece hareket etmiştir. Güneşin doruğu, yengeç burcunun dördüncü derecesine, eteği oğlak burcunun aynı şekilde dördüncü derecesine gelmiştir. Çünkü güneşin merkez dışı kuşağı, burçlar kuşağının yüzeyinde bulunmuştur. Onun için bunun tepe ve kuyruk düğümleri, ancak burçlar kuşağı ile gün eşitleyicisinin iki kesişen noktası sayılmıştır ki, biri koç burcudur ve biri terazi burcudur. Şu halde güneş, koç burcunun başlangıcında tepe noktasına gelmiş olur. Terazi burcunun başlangıcında kuyruk noktasında olmuş olur. Öteki gezegenlerin doruk ve diğer noktaları, taşıyıcı felekleri ile burçlar kuşağının kesişmelerinden oluşan iki karşılıklı nokta bulunmuştur. Kuşaktan Taşıyıcı feleklerin kuzeye eğimli oldukları nokta, tepe noktası ve güneye eğimli oldukları nokta, kuyruk noktası adını almıştır. Nitekim yukarıda ayrıntıları ile anlatılmıştır.

Güneşin asla enlem farkı bulunmayıp, öteki gezegenlerin hareketlerinde enlem farkı gözlenmiştir. Güneşin, ancak doğuş yeri farkı bulunmuştur. Yani kuzey burçlarındaki, koç, boğa, ikizler, yengeç, aslan ve başaktır. Bu altı burçta güneşin hareketi yavaş görünmüştür. Güney burçlarındaki terazi, akrep, yay, oğlak, kova ve balıktır. Bu altı burçta güneşin hareketi hızlı bulunmuştur. Bütün feleklerin hareketleri, benzerli ve belirli zamanlarda eşit hızdayken, güneşin hareketinde hızlanma ve yavaşlanmanın sebebi budur ki: Güneşin doruk noktası, halen burçlar feleğinden yengeç burcunun evvelinde ve eteği dahi oğlak burcunun evvelinde bulunmakla; güneşin güney burçlarını katetme süresinden kuzey burçlarını katetmesinde bir hafta kadar fazla gecikme olur. Bunun açıklanması budur ki: Güneşin merkezi öyle bir dairenin çevresi üzerinde hareket edip döner ki, o dairenin merkezi, âlemin merkezinin dışındadır. Şu halde burçlar feleğinin bir yarısında, merkez dışı dairenin yarısındakinden fazla bulunmuştur. Bu, o yarımdır ki, güneşin eteği ona gelmiştir, çünkü güneş hareketiyle burçlar feleğinin yarısını katetme zamanı, ikinci yarısını katetme zamanına muhalif ola. Kaçınılmaz olarak burçlar feleğinin eteği olan yarısından, doruğu olan yarısına güneşin hareketi yavaş görünür. Zira ki, doruk yarısını katetme zamanı, etek yarısını katetme zamanından sekiz gün uzun bulunur. Hâlbuki güneşin hareketi, merkez dışı dairesinde farklı olmayıp, sürekli ve benzerli harekettir. (Bu, bilici, âziz olan Allah'ın takdiridir. Şanı yüce hakîm yaratıcı münezzehtir.) 

Dördüncü Madde 

Güneşin tabiat ve sıfatlarını yarar ve etkilerini, uzaklık ve büyüklüğünü bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, müneccimler demişlerdir ki: Güneşin tabiatı, orta derece sıcaklık ve kuruluk olup, gündüzsel erkek bulunmuştur. Orta kutlu nâmıyle isimlendirilmiştir. Bunun sıfatları: Kuvvet, şiddet, kahr, gazap, rağbet, his incelik, hayâ ve iffet bulunmuştur. Yukarıda beyan olunduğu üzere, bunun sıfatları tali düştüğü menilerde aynen gözlenmiştir. Güneşin pazar güne ve perşembe gecesine hâkim olduğu bulunmuştur. O gündüz ve gecenin evvelki saatleri ona nispet olunmuştur. Cenab-ı Hak'kın takdiriyle esirî cisimlerin süflî cisimlerin tesirleri fazla olup, her yıldız nice nice özellikleriyle tesir etmektedir. Allah, bu büyük güneşe, kedi kudretiyle nice özellikler vermiştir ki, güneşin etkileri, yüksek cisimlerde ve aşağı cisimlerde kendisinden daha belirgindir. Öteki gezegenlerden daha belirgindir. Öteki gezegenlerden daha büyüktür ve bütün yıldızlardan parlaktır. Aya, ışık verir. Denizleri ısıtıp, buharlar çıkarıp, yukarılarda yağmur bulutları meydana getirip, yağdırarak yere hayat verir: Bitkiler, ağaçlar ve meyveler olur. Karlardan ve yağmurlardan nehir kaynakları olur. Bitkilere ve hayvanlara hayat bahşeder. Güneşle madenler oluşur, meyveler olgunlaşırlar. Güneşin doğuşuyla hayvanlar ve insanlar kuvvet bulup, sıcaklık ve ışığıyla menfaatlenirler. Güneşin batmasıyle hepsi şaşırıp, ölüler misali yerlerinde uyurlar kalırlar. Güneşin etkisiyle irinci iklim kuşağının ahalisi hep siyah olup, sıcaklığının şiddetiyle huy ve bünye edinirler. Tepelerine güneş yakın olduğundan, cüsseleri hafif ve akılları zayıf olup, ahlakları dar, meşrepleri keskin ve ince olur. Aynı zamanda inatçı olurlar. Fakat yedinci iklim kuşağındakilerin tepesinden güneş uzak olup, sıcaklığı zayıf ve tesirleri az olduğundan, hepsi beyaz ve sarı olurlar. Yaratılış ve huyda, her biri öküz ve koyun gibi ebleh ve eksik olur.

Güneşin birçok tesirlerinden biri budur ki: Doruk noktası kuzey burçlarında oldukça, kuzey tarafları mamur olup, güney taraflar denizlerle kaplı olur. Güneşin doruk noktası güney burçlarına geçtiğinde, bu kez güney yarım küre mamur olup, kuzey yarım küre deniz sularıyle kaplı olur.

Yukarıda açıklanan doruk noktasının hareketiyle, yirmibeşbin ikiyüz güneş senesinde bir kere, karalar ve denizler tamamen yer değiştirip, âlem yeniden nizam bulur. Belki güneşin tesiriyle günler ve geceler, sıcaklık ve gölge, nur ve ışık, yaz ve kış, kar ve yağmur, madenler ve taşlar, itkiler ve ağaçlar vücuda gelip; bütün bunların tabiatları, bileşiklerin oluşması, hayvanların ve insanların yaşaması, yılların bilinmesi hep Allah'ın takdiriyle güneşin hareket ve ışığına bağlıdır.

Güneşin büyüklüğü ve miktarında, mümessil feleğinin uzaklığında rasatçılar, matematikçiler ve geometriciler söz birliğiyle demişlerdir ki: Güneşin mümessil feleğinin yumru yüzeyinin, âlemin merkezinden uzaklaştığı yaklaşık ikibin kere bin ve yirmidokuzbin ikiyüzaltı fersah ölçülmüştür. Bu feleğin çukur yüzeyinin âlemin merkezinden uzaklığı, yaklaşık bin kere bin ve sekizyüzellibin yüzellidört fersah hesap kılınmıştır. Bu mümessil feleğin kalınlığı, yaklaşık yüzyetmişdokuzbin elli iki fersah bulunmuştur. Güneş küresinin cismi yaklaık yüzaltmışaltı yerküre kadar bulunup; bütün bunlar geometrik delillerle ispat olunmuştur. (Allah daha iyi bilir.)

Bizim bunları anlatmaktan maksadımız; bu büyük güneşi, günde ir kere etrafımızda döndürüp, başımızda döndüren güçlü ve kayyum olan Allah'ın kudret ve büyüklüğünü açıklamaktır. Ta ki akıl sahiplerine rabler rabbinin yaratma ve inceliklerini fikretmeyi ve düşünmeyi kolaylaştırıp; yaratıklardan yaratıcıyı bulup, her şeyden ona yönelip, onunla kalalar.

 

YEDİNCİ FASIL 

Üçüncü göğün yapısı ve burada hükmeden zühre yıldızının (venüs) durumlarını beş madde ile açıklar. 

Birinci Madde 

Zühre yıldızının mümessil feleğini bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Yedi gezegenden biri de zühredir ki, ay feleğine oranla üçüncü felektir. Güneş feleğinin altıda olup, iki aşağı nâmıyle bilinen iki feleğin yukarıda olanıdır. Güneş feleğine yakın bulunmuştur. Zühre yıldızı, küçük kutlu ismiyle isimlenmiştir. Bilginler, üç yüksek feleğin yapısı gibi, zühre yıldızı için de üç adet felek ispat edip, nizamını vermişlerdir. Birinci felek, merkezde, kuşakta, kutuplarda ve harekette burçlar feleğine benzer ve mümessildir. İkinci felek, merkez dışıdır ki, yine birinci feleğin gövdesinde iki paralel yüzeyde bulunup, döndürücünün merkezini taşıyıcıdır.

Üçüncü felek, döndürücü felektir ki, zühre yıldızı onun bir tarafında çakılmıştır. Döndürücü felek, kendi merkezi üzerinde hareket ettikçe, zühreyi dahi kendisiye beraber hareket ettirir, zühre yıldızının mümessil feleği ki, küllî felektir. Merkez ve mihverde, kuşak e kutuplarda, harekette burçlar feleğine uyumlu ve diğer gezegenler gibi mutabıktır. İki paralel yüzeyle kuşatılmış bir kürevî cisimdir. Üst yüzeyi, üzerinde olan güneş feleğinin çukur yüzeyine ve çukur yüzeyi, altında bulunan utaritin yumru yüzeyine teğettir. Mümessil felek, kendi üzerinde ve altında olan öteki felekler gibi, önce büyük feleğin günlük hareketine uyup, bu hareketle âlemin merkezi çevresinde doğudan batıya hareket eder. İkinci olarak, burçlar feleğinin yavaş hareketi kadar, kendi özel hareketiyle âlemin merkezi çevresinde batıdan doğuya âheste gider. Sanki burçlar feleği onu döndürür. Doruk, etek, tepe ve kuyruk noktaları bu hareketle her yetmiş senede bir derece yer kateder. 

İkinci Madde 

Zühre yıldızının merkez dışı feleğinin, yapı ve hareketini bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Bu zühre yıldızının düzenin halletmek için mümessil felek gövdesinde taşıyıcı nâmıyle belirlenen ikinci felektir ki; yere şâmil ve âlemin merkezinden kendi çapı ve cüzleriyle iki derece mesafe ile doruk tarafı dışında iki paralel yüzeyle kuşatılmış küre bir cisimdir. Bu kürenin yumru yüzeyi, birinci feleğin yumru yüzeyiyle bir noktada temas etmiştir ki, o noktaya: Doruk derler. Bu nokta, âlemin merkezine kıyasla en uzak nokta olduğundan, zühre yıldızı, taşıyıcısının hareketiyle bu noktaya geldikte; yerin merkezinden oldukça uzak olur ve yüksek olur. İkinci feleğin çukur yüzeyi, birinci feleğin çukur yüzeyine ortak bir noktada teğettir ki, o noktaya: Etek derler. O nokta, âlemin merkezine nispetle en yakın noktadır. Zühre yıldızı, taşıyıcı feleğinin hareketiyle o noktaya indikte; yerin merkezine çok yakı olup, alçalmış olur. Birinci felekten ikinci felek ayrılıp boşaldıkta; zorunlu olarak değişik kalınlıkta iki küre meydana gelir ki, biri ikinci feleği içine alır, öteki ikinci felekle beraber boştur. Doğu kürenin ince tarafı doruk tarafa, kalın tarafı eteğe dönük olur. Boş kürenin ince ve kalın tarafları ötekinin tersine gelir. Bu iki kürenin, feleğin tamamlanmasında katkıları tamam olduğundan; birine dolunun tamamlayıcısı, öbürüne boşun tamamlayıcısı derler. Her feleğin özel bir hareketi belirlenmiş olup, kendi kutupları üzerinde dönüp, dönüşünü tamam etmek kaçınılmaz bir iş olmakla; zührenin eğilimli feleği dahi, güneşin küllî feleği altında, kendi mümessil feleği gövdesinde; kendi merkezinin çevresinde özel hareketiyle batıdan doğuya güneşin merkez dışı feleğinin hareketine uygun olarak hareket edip; zühre yıldızını da, kendisiyle beraber hareket ettirir. Şu halde zühre, her burçta yirmidört gü gider. Bazı burçlarda tereddüt eylese, dört ay kalıp, senede bir dönüşünü güneşle birlikte tamam eder. Bu yıldızın döndürücü merkezi, güneşin merkezinden hiç ayrılmayıp, güneşin tepe noktasıyla birlikte seyre hareket eylediğinden, bu yıldızın güneşten uzaklığının mesafesi, yaklaşık döndürücüsünün çapının yarısı kadardır. Ortalama, zühre yıldızının güneşten uzaklığı kırk derecedir. 

Üçüncü Madde 

Zühre yıldızının döndürücü feleğini şekil ve hareketiyle bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar; zühre yıldızının dahi durumlarının tanzimine üç yüksek felek gibi anlatılanlar kadarıyle yetinmeyip, yere şâmil olmayan bir küçük felek daha ispat edip, ona: Döndürücü felek demişlerdir. Döndürücü felek, mümessil felekte arza şâmil olmayan küçük bir felektir ki, bu yıldızın kendisini taşıyıcıdır. Yere şâmil merkez dışı olan ikinci eğilimli feleğin kuşağında çakılmış ve gömülmüştür. Döndürücünün çapı, taşıyıcının iki yüzeyine teğet ve eşittir. Döndürücü felek, bir yüzeyle kuşatılmış odlu ve küre bir cisimdir. Eğilimli feleğin cisminde, kendi merkezi çevresinde belirli bir hareketle batıdan doğuya burçlar sırası üzere dönüp; bir tarafında çakılmış olan zühreyi kendisiyle birlikte döndürerek alıp gider. Döndürücü felek, kendi merkezi çevresinde zühreyi, bir gün bir gecede kendi kuşağının üçyüzaltmış derecesinden yarım dereceden fazla döndürüp, hareket ettirip, yaklaşık ondokuz buçuk ayda bir dönüşünü tamam eder. Bu harekete, yıldızın değişik hareketi ve yıldızın özel hareketi derler. Zühre yıldızı dahi bir yüzeyle kuşatılmış bir küre cisimdir. Dolu ve ışıklıdır. Döndürücü feleğinin cisminde gömülüdür ki, yıldızın yüzeyi, döndürücünün iki kutbu arasında, kuşağı yanında, bir tarafında bulunan ortak bir noktada döndürücünün yüzeyine teğettir. Yani zühre, tamamıyle döndürücünün cisminde bulunup, yüzeyi, yüzeyine temas etmiştir. Taşıyıcının bir tarafında döndürücü feleğin açıklanan hareketi gibi, zühre yaldızının dahi döndürücüsü tarafından ve kendi merkezi çevresinde burçlar sırası üzere kendine özgü hareketi, yeni rasatçılar tarafından gözlenmiştir. 

Dördüncü Madde 

Zühre yıldızının sürat, istikamet, yavaşlama, duraklama ve şaşırmışlığını ve güneş ile olan bağlantı ve yaklaşımını bildirir. 

Ey aiz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Zühre yıldızına dahi kâh sürat, kâh yavaşlık, kâh duraklama, kâh geri dönüş ve kâh dönüşünde şaşırmışlık ârız olur. Bu durumların açıklanması budur ki: Bu yıldız, döndürücü feleği yukarısında bulundukta; kendi merkezinin hareketi, döndürücü feleğinin merkezinin hareketine burçlar sırası üzere uymasıyle, yıldız, hızlı hareket eder görünür. Ne zaman yıldız, döndürücünün doruğundan tarafa bir miktar eğilir, o zaman düz hareket eder görünür. Yıldız, döndürücünün eteğine indikte; yavaş hareket eder görünür. Zira ki, yıldızın kendi merkezi, inişte olduğundan, hareketi görünmez olup, ancak döndürücüsünün merkezinin hareketi görünür. Yıldız, döndürücünün eteğine yakın oldukta; kedi merkezinin burçlar sırasına aykırılığı, döndürücüsünün merkezinin hareketiyle sıraya uygun olan hareketine eşit olup, iki hareket birbirine karşı ve muarız olmakla; yıldız, geri döner görünür. Yıldızın geri dönüşü tamam olup, iki hareket yine eşit oldukta; yıldız ikinci kez durur görünür. Bundan sonra yine yavaş hareket eder görünür. Zira ki, yıldızın kendi merkezi, döndürücünün doruğuna çıkmakla; hareketi görünmez olup, ancak döndürücünün merkezinin hareketi görünür. Yavaş hareketten sonra yine düz ve hızlı hareket eder görünür. Hâlbuki yıldız, döndürücüsünün içinde, dönüşünü aynı hızla tamamlar. Zira ki, yıldızların ve feleklerin hareketleri, kendi küreleri kuşağına oranla benzerli, basit ve düzdür. Yıldızın geri dönüşünden önceki yerine: birinci makam; sonrakine ikinci makam derler. Zühre yıldızının dönüş süresi, bir ay onbir gündür. Düz hareketi, sekiz buçuk aydır. Yıldızın taşıyıcı feleği, burçlar kuşağından güneye ve kuzeye dörtte bir derece kadar eğilimli iken, döndürücüsünün dahi doruğu ve eteği, eğilimli feleğinden kâh kuzey tarafa, kâh güney tarafa eğilimli olur. Yaklaşık iki buçuk derece enlem farkı dahi bulunmuştur. Bu durumlardan dolayı yıldız, yürüyüşünde şaşırmış gibi görünür. Bundan dolayı şaşırmış olarak isimlendirilmiştir. Güneşe oranla bu zühre yıldızının bağlantı ve yaklaşımını böyle açıklamışlardır ki: Bu yıldızın taşıyıcısının hareketi, sürekli güneşin merkez dışı hareketiyle eşit olmakla; döndürücüsünün merkezi dahi güneşin merkezine sürekli teğet bulunmuştur. Şu halde zühre yıldızı, güneş kurslarının çevresinde, döndürücüsünün hareketiyle döndükçe, döndürücüsünün çapının yarısı kadar ondan uzakta olur. Güneşi tavaf ederek iki uzaklığın ortasına geldikte; kâh sabah, kâh akşam meşale gibi parlayıp; kâh güneşle birlik hareket edip, öteki gezegenler gibi güneş kursundan uzak düşmeyip, her bir devresinde iki kere güneş ile çakışıp, bir kere dahi geri dönüşünde yani döndürücüsünün doruğunda bulundukta; sürekli güneşe yakın olup ve bir kere dahi geri dönüşünün tam ortasında yani döndürücüsünün eteğinde oldukta; güneş ile sürekli yakınlık ve çakışması bulunur. İki yaklaşımı arasında olan süre, yaklaşık dokuz ay yirmi gündür. (Hakikatini en iyi bilen Allah'tır.) 

Beşinci Madde 

Zühre yıldızının doruk ve eteğini, tepe ve kuyruk düğümlerini; tabiat ve vasıflarını, uzaklığının ve cisminin ölçüsünü bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Zühre yıldızının doruğu, öteki noktaları ortasında yani eğilimli feleğinin burçlar feleğinden kuzey tarafa faza eğiliminde bulunur. Tepe düğümünden doksan derece geridedir. Çünkü doruk ve etek, tepe ve kuyruk yukarıda açıklandığı üzere, burçlar feleğinin hareketine uygun olan mümessil feleklerin hareketiyle hareket ederler. Zührenin doruğunun burçlar feleğindeki mekânı rumî tarihin asiz senesinde, güneşin doruğu gibi ikizler burunun yirmibirinci derecesinde; eteği ise, yay burcunun yirmiyedinci derecesinde belirlenmişi. Tepe noktasının yeri, balık burcunun yirmiyedinci derecesinde ve kuyruk noktasının yeri yaşak burcunun yirmiyedinci derecesinde belirlenmişti. Halen rumî tarih,ikibinaltmışdokuza gelip, hicrî tarih dahi binyüzyetmişe, yetmiştir. O halde bu iki nokta, ötekiler gibi hareket edip, yaklaşık sekiz derece öne geçmişlerdir.

Zührenin tabiat ve vasıflarında müneccimler sözbirliğiyle demişlerdir ki:

Zührenin tabiatı, orta derecede soğukluk ve rutubettir. Zühre, gece erkeği olmakla, küçük kutlu adını almıştır. Bu yıldıza bakmanın kalbe sürûr verdiği tecrübe kılınmıştır. Bu yıldızın vasıfları: Yumuşaklık, sevgi, rikkat, ferah, temennî, oyun, teganni, cinsel güç ve güzel yaratılış bulunmuştur. Bu yıldızın tali düştüğü menilerde bütün bu vasıflar aynen müşahede olunmuştur. Bu yıldız, salı gecesi ve cuma gününe hâkimdir. O gecenin ve bugünün ilk saatleri, buna nispet kılınmıştır.

Zühre yıldızının mümessil feleğinin uzaklık mesafelerinde ve cismiyle kalınlığının ölçülerinde rasatçılar, geometriciler ve matematikçiler ittifakla demişlerdir ki: Zührenin mümessil feleğinin yumru yüzeyinin âlemin merkezinden uzaklığı yaklaşık, bir kere bin ve sekizyüzellibin dört fersah ölçülmüştür. Yumru yüzeyinin uzaklığı ise yaklaşık,

ikiyüzyetmişaltıbin altıyüzelliiki fersah hesaplanmıştır. Bu feleğin kalınlığı yaklaşık, bin kere bin ve beşyüzyetmişüçbinbeşyüziki fersah bulunmuştur. Zührenin cismi, yaklaşık yerin cüzünün onaltıda biri kadar bulunup, delillerle ispatlanmıştır. (Gerçeğini Allah daha iyi bilir. Yüce, güçlü ve hakîm olan Allah münezzehtir.) 

SEKİZİNCİ FASIL 

İkinci göğün yapısını ve burada hâkim olan Utarit yıldızının durumlarını beş madde ile bildirir. 

Birinci Madde 

Utarit (merkür) yıldızının mümessil feleğini ve hareketinin görüntüsünü bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Utarit feleği, yedi gezegenden sayılmıştır ki, ay feleğine oranla sekizinci; zühre feleğinin altında olup, iki aşağı nâmıyle meşhur olan iki feleğin altta olanıdır. Ay feleğine yakındır. Utarit yıldızı burada tek başına hâkim olup, karıştırıcı ismi ile tanınmıştır. Bu feleğin durumu ve yapısı, parçaları bakımından, öteki gezegenlerden farklıdır. Astronomlar, Utarit yıldızı için yere şâmil üç büyük felek ve yere şâmil olmayan bir küçük felek tesbit etmişlerdir.

Gözetleme sureti ile değişik durumlarını bu dört felekle belirleyip, nizamını vermişlerdir. Birinci felek küllî felektir ki; merkezde, eksende, kuşakta, kutuplarda ve harekette burçlar feleğine uygun ve mümessildir. Bu felek, öteki mümessiller gibi yere şâmil ve merkezi âlemin merkezidir. iki paralel yüzeyle kuşatılmış küre bir cisimdir ki, üst yüzeyi üzerinde olan zührenin alt yüzeyine ve alt yüzeyi altında olan ağın üst yüzeyine teğettir.

Bu mümessil felek, kendi üstünde ve altında bulunan diğer felekler gibi önce büyük feleğin günlük hareketine uyup, âlemin merkezî çevresinde doğudan batıya zorunlu hareket eder. İkinci olarak burçlar feleğinin yavaş hareketi kadar kendi özel hareketi ile âlemin merkezi çevresinde doğudan batıya zorunlu hareket eder. İkinci olarak burçlar feleğinin yavaş hareketi kadar kendi özel hareketi ile âlemin merkezi çevresinde batıdan doğuya âheste gider. Sanki burçlar feleğini hareket ettirmesi ile hareket eder gibidir. Şu halde doruk, etek, tepe ve kuyruk noktaları bu hareket üzere her yetmiş güneş senesinde bir derece mesafe kat eder. Utarit'in açıklanacak döndürücü feleğinde bulunan ikinci doruğundan başka ve ayın açıklanacak doruğundan ve mümessilinden ve diğer noktalarından başkadır, -zira ki bu dördü, onlara muhalif bulunup doğudan batıya hareket ederler-. 

İkinci Madde: 

Utarit Yıldızının merkez dışı olan yönetici feleğini ve taşıyıcı feleğini yapı ve hareketleri ile bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Utarit'in yöneticisi, mümessil feleği ile birlikte boş bir felektir ki, merkez dışı olan iki feleğinin birincisidir. İkincisi dolu felektir ve utaritin dört feleğinden ikincisidir. Yönetici felek, içine aldığı merkez dışı ikinci feleğin merkezini, doğudan batıya hareket ettirerek idare ettiği için buna yönetici derler. Merkez dışı olan diğer felekler, mümessil feleklerin içinde oldukları gibi bu yönetici felek dahi mümessilinin içindedir. Yöneticinin yumru yüzeyi, mümessilin yumru yüzeyine birinci doruk namıyle meşhur olan ortak bir noktada teğettir. Yöneticinin çukur yüzeyi, mümessilin çukur yüzeyine birinci etek adıyla bilinen ortak bir noktada temas etmiştir.

Yönetici feleğin merkezi, âlemin merkezinden altı derece kadar doruğu tarafına çıkmıştır.

Mümessil felekten yönetici felek ayrıldıkta, diğer mümessilleri tamamlayıcı olan ikişer küre şeklinde benzerleri, bu mümessilden dahi meydana gelmiştir. Bundan sonra merkez dışının ikincisi, utarit yıldızının üçüncü feleğidir. Bu yönetici felekten boşalmıştır. Döndürücünün merkezini taşır.

Yönetici felek, mümessilinin içinde bulunduğu üzere, bu taşıyıcı felek dahi yönetici feleğin içindedir. Taşıyıcının yumru yüzeyi, yöneticinin yumru yüzeyine ikinci evc namıyle bilinen bir noktada yetmişdir. Taşıyıcının çukur yüzeyi ve yumru yüzeyi, yöneticinin çukur yüzeyine ikinci etek tabir olunur bir noktada teğettir. Taşıyıcının merkezi, yöneticinin merkezinden üç derece ve âlemin merkezinden dokuz derece doruk tarafına çıkmıştır. Yönetici felekten taşıyıcı felek ayrıldıkta, yöneticiden iki küre kalır ki, onun tamamlayıcısıdır.

Utarit bu tertip ve tecrübe ile bu şekil ve görünüşe gelir ki: Kendisinde iki doruk ve iki etek bulunur. Bunlar mümessilden parça gibi olduklarından, mümessil doruğu ve mümessil eteği namıyla şöhret bulmuşlardır. Diğerleri dahi yöneticiden parça oldukları görünümünden dolayı yönetici doruğu ve yönetici eteği adıyla isimlendirilmişlerdir.

Mümessilin doruk ve eteğine birinciler dahi derler. Yöneticiye mensup doruk ve eteğe dahi ikinciler derler.

Her feleğin kendine özgü hareketi olup; kendi merkez, mihver, kuşak ve kutupları üzerinde dönüp, dönüşünü tamam etmek kaçınılmaz olduğu için utaritin yönetici feleği de, zührenin altında kendi mümessili içinde ve kendi merkezi çevresinde hareketi ile batıdan doğuya burçlar sırasına uymayan utaridin ikinci doruğunu idare eder. Güneşin ortası kadar hareket edip bir güneş senesinde bir devresini tamamlar. Utaritin taşıyıcı feleği dahi yönetici feleğin içinde, teki taşıyıcı felekler gibi kendi merkezi çevresinde özel hareketi ile batıdan doğuya burçlar sırası üzere utaridin döndürücü feleğini idare ile güneşin ortasının iki katı kadar hareket edip, hareketinin yarısı yöneticinin sıraya uygun hareketine karşıdır. Diğer yarısı güneşin ortasına eşit gelip, utarit her burçta onyedi gün bekleyip, bazı burçlarda tereddüt etse, iki ay kalıp, senede bir derecesini güneşle beraber tamamlar. Utarit'in döndürücüsünün merkezi, zühreninki gibi sürekli güneşin merkezine mutabık olup asla muhalefet etmez. Bunun için utarit yıldızı döndürücüsünün çapının yarısından fazla güneşten ırağa gitmez. Çapının yarısı ortasında yirmi dereceden fazla uzağa yetmez. (Allah daha iyi bilir). 

Üçüncü Madde 

Utarit yıldızının döndürücü feleğini, şekil ve hareketiyle bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar, bu utarit yıldızının dahi durumlarının tanzimine diğer şaşırmış gezegenler gibi, belirlenen ölçülerle yetinmeyip; yere şâmil olmayan bir küçük felek dahi tespit edip, ona: Döndürücü felek demişlerdir. Döndürücü felek, utaritin mümessil feleğinde yere şâmil olmayan bir küçük felektir ki, utaritin dört feleğinden dördüncüsüdür. Aynı zamanda yıldızın cisminin taşıyıcısıdır. Merkez dışı olan üçüncü taşıyıcı feleğin kuşağında, yani iki kutbu arasında çakılmıştır ki, çapı taşıyıcının kalınlığına eşit olup, yüzeyi, taşıyıcı durumdaki döndürücünün iki yüzeyine yukarıda ve aşağıda birer noktada teğettir.

Döndürücü felek, bir tek yüzeyle kuşatılmıştır, dolu ve küre bir cisimdir.

Taşıyıcı feleğin cisminde, kendi merkezi çevresinde kendine özgü hareketiyle batıdan doğuya burçlar sırası üzere deveran edip; bir tarafında çakılı olan utaridi kendisiyle birlik hareket ettirir. Bu felek, utarit yıldızını bir gün bir gecede, kendi kuşağının üçyüzaltmış derecesinden üç dereceden fazla mesafeye alıp gider. Yaklaşık, dört ayda bir dönüşünü tamamlar. Bu harekete: Değişik hareket, özel hareket dahi derler.

Utarit yıldızı dahi tek yüzeyle kuşatılmış dolu, ışıklı ve kürevî bir cisimdir. Döndürücü feleğini cisminde gömülmüştür ki, döndürücünün yüzeyinin iki kutbu yarısında, kuşağı yanında, bir tarafta bulunup, ortak bir noktada döndürücünün yüzeyine temas etmiştir. Yani yıldızın cismi, tamamiyle döndürücünün cismine dâhil bulunmuştur. Taşıyıcı felek, bir tarafında, döndürücünün dönüşü gibi, utarit yıldızının dahi döndürücüsü tarafında, kendi merkezi çevresinde, burçlar sırası üzere sürekli dönüş hareketini incelemeyle; rasatçılar gün yarısında bulunan güneş tutulmasında müşahede etmişlerdir. 

Dördüncü Madde 

Utarit yıldızının sürat ve düz gidişini, yavaşlama ve duraklamasını, geri dönüş ve şaşırmışlığını, güneş ile olan bağlantı ve yaklaşımı bildirir. 

Ey aziz, astronomlar demişlerdir ki: Bu utarit yıldızına da, kâh sürat, kâh düz gidiş, kâh yavaşlama, kâh duraklama, kâh geri dönüş ve kâh yürüyüşünde şaşırmışlık ârız olur. Bu durumların açıklanması budur ki: Yıldız, döndürücüsünün yukarısında bulundukta; kendi merkezinin hareketi, döndürücüsünün merkezinin hareketine burçlar sırası üzere uyar ve yıldız hızlı hareket eder görünür. Ne zaman döndürücü tarafına bir miktar eğilse, düz hareket eder görünür. Yıldız, döndürücünün aşağısına inişte yavaş hareket eder görünür. Zira ki, yıldızın kendi merkezi inişte olduğundan, hareketi görünmez olup, ancak tedvirin merkezinin hareketi görünür. Yıldız, döndürücünün en aşağısına yakın oldukta; kendi merkezinin burçlar sırasına uymayan hareketi, döndürücünün merkezinin, taşıyıcının hareketiyle burçlar sırası üzere olan hareketine eşit olup, hareketler birbirine muarız ve karşı olmakla; yıldız durur görünür. Yıldızın geri dönüşü tamam olup, iki hareket birbirine eşit geldikte; yıldız ikinci kez durur görünür. Bundan sonra yine yavaş hareket eder görünür. Zira ki yıldızın kendi merkezi, döndürücünün merkezinin hareketi görünür. Yavaşlamadan sonra tekrar hızlı hareket eder görünür. Hâlbuki yıldız, kendi döndürücüsünde dönüşünü tek düze sürdürür. Zira ki feleklerin hareketi, kendi küreleri kuşağına nispetle basit, benzerli ve düzdür. Yıldızın, geri dönüşünden önceki duruşuna: Birinci makam, ötekine: İkinci makam derler. Utarit yıldızının geri dönüş süresi yirmibir gündür. Düz gidişi üç ay beş gündür. Bu yıldızın, taşıyıcı feleğinin burçlar kuşağından kuzeye ve güneye üç ve dörtte bir derece eğimli iken; döndürücüsünün dahi doruğu ve eteği, eğilimli feleğinden kâh kuzeye, kâh güneye eğilimi olup; yaklaşık altı derece enlem farkı dahi bulunmuştur. Bu yıldız dahi yürüyüşünde şaşırmış gibi görünüp, şaşırmış adıyla isimlendirilmiştir.

Güneşe nispetle bu yıldıza ârız olan bağlantı ve yaklaşımın açıklanması budur ki: bu yıldızın taşıyıcısının hareketi, güneşin merkez dışı feleğinin hareketiyle eşit olduğundan, döndürücünün merkezi dahi sürekli güneşin merkezininkine eşit bulunmuştur. Şu halde utarit yıldızı, güneşin çevresinde döndürücüsünün hareketiyle deveran eyledikçe, döndürücüsünün yarıçapı miktarı güneşten uzaklıkta, onu tavaf edip; iki uzaklığın ortalarına geldikte; kâh sabah, kâh akşam meşale gibi çakıp, kâh güneşle yakın olur. Zühre gibi güneş kursuna yakın olup, her bir dönüşünde iki kere güneşle yakın olur. Bir kere süratli gidişinin yarısında yani döndürücüsünün zirvesinde bulundukta; sürekli çakışması ve yaklaşması olur.

Bir kere dahi geri dönüşünün yarıksında yani döndürücünün eteğinde oldukta; güneşle sürekli çakışması ve yaklaşımı bulunur. İki yaklaşımı arasında olan müddet iki aydır. 

Beşinci Madde 

Utarit yıldızının ilk doruk ve eteğinin, tepe ve kuyruk düğümlerinin burçlar feleğindeki yerlerini; kendi tabiat ve vasıflarını; feleğinin uzaklık mesafesini ve cisminin miktarını bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Utarit yıldızının doruğu, tepe ile kuyruk düğümleri arasında yani eğilimli feleğinin burçlar feleğinden kuzeye oldukça eğiliminde vâki olmuştur ki, tepe düğümünden doksan derece sonradır. Çünkü üst ve aşağı noktalar, yukarıda açıklandığı üzere, burçlar feleğinin hareketine uygun olan mümessillerin hareketleriyle hareket ederler. İlk doruk, utaritin burçlar feleğinden eri, rumî tarihin asiz senesinde terazi burcunun yirmi altı buçuk derecesindeydi. Eteği, aynı şekilde koç burcunun yirmialtı buçuk derecesindeydi. Şu halde doruk ve etek, tepe ve kuyruk dahi yukarıda defalarca açıklandığı üzere halen, yaklaşık sekiz derece mesafe hareket etmişlerdir. Zira ki, rumî tarih halen ikibin altmışdokuzdur. Hicrî tarih ise binyüzyetmişe, yetmiştir.

Utarit yıldızının tabiat ve vasıflarında müneccimler sözbirliği edip, demişlerdir ki: Utaritin tabiatı soğukluk ve kuruluk olup, gündüz erkeği bulunmuştur. Kendinden başka yıldızın tabiatiyle uyuşucu olduğundan; uyuşan ve münafık nâmıyle isimlendirilmiştir. Bu yıldızın vasıfları: Edeb, zeyreklik, anlayışlılık, feraset, zihin, dirayet, nutuk, belagat, nakış, kitabet, hesap, isabet, zekâ, dikkat, sanat, hile ve hıyanet bulunmuştur.

Bu yıldızın tali düştüğü menilerde bu vasıflarıyla etkili olduğu gözlenmiştir. Bu yıldız, pazar gecesi ve çarşamba gününe hâkim olduğu gözlenmiştir. Bu yıldız, pazar gecesi ve çarşamba gününe hakim bulunmuştur. O gecenin ve bu gündüzün ilk saatleri, buna nispet kılınmıştır.

Utarit yıldızının ölçü ve cisminde, mümessil feleğinin uzaklığı mesafesinde rasatçılar, geometriciler ve matematikçiler sözbirliğiyle demişlerdir ki: Utaritin mümessil feleğinin yumru yüzeyinin, âlemin merkezinden uzaklığı, yaklaşık ikiyüz yetmişaltıbin altıyüzelliiki fersah hesaplanmıştır. Çukur yüzeyinin uzaklığı ise yaklaşık seksenyedibinbeşyüzyirmidört fersah ölçülmüştür. Bu feleğin kalınlığı yaklaşık yüzseksendokuzbinaltıyüzyirmisekiz fersah ölçülmüştür. Utaritin cismi, yerkürenin cisminin takriben otuzikidebir miktarı bulunup, delillerle hepsi ispatlanmıştır. 

DOKUZUNCU FASIL 

Dünya göğünün yapısını ve orada hâkim olan ayın durum ve vasıflarını; aya müteallik olan eşyayı altı madde ile açıklar. 

Birinci Madde 

Ayın mümessil feleğini ve eğilimli feleğini, yapı ve hareketleriyle bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Yedi gezegenden biri de aydır ki, merkezi, âleme nispetle dokuz feleğin ilkidir. Utarit feleğinin altında bulunup, gezegen yıldızlardan daha hızlı seyreden ay, dünya göğünde tek başına hâkimdir. Kendisine küçük nurlu adı verilmiştir.

Ay feleğinin küllî feleği, değişik parçalara bölündüğünden, şekil ve yapı bakımından diğer gezegenlerin feleklerinde farklıdır. Şu halde küllî felek, dört feleği kuşatmıştır. Üçü yere şâmil olan büyük felektir. Biri yere şâmil olmayan küçük felektir. Üç felekten ilk ikisinin merkezleri, âlemin merkezidir. Üçüncüsü ise merkez dışıdır ki, döndürücünün merkezinin taşıyıcısıdır. Döndürücü ise döndürücü felektir ki, ayın cismini taşıyıcıdır.

Âlem küresiyle merkezi aynı olan iki feleğin birincisi, iki paralel yüzeyle kuşatılmış ve ikinci feleği çevreleyen küre bir cisimdir. Çevresinde tepe ve kuyruk noktaları bulunmakla -ki bu iki noktaya cevzher denir- kendisi cevher namıyla şöhret bulmuştur. Merkezde, eksende, kuşakta, kutuplarda ve harekette burçlar feleğine benzerliğinden mümessil nâmını dahi bulmuştur.

Bu feleğin yumru yüzeyi, üstünde olan utarit feleğinin çukur yüzeyine ve çukur yüzeyi, kendi feleklerinden ikinci feleğin yumru yüzeyine temas etmiştir. Bu cevzher adlı felek, kendi üzerinde ve altında bulunan diğer felekler gibi, önce büyük feleğin günlük hareketine uyup, bu hareketle âlemin merkezi çevresinde doğudan batıya zorunlu hareket eder. İkinci olarak, burçlar feleğinin hareketine aykırı ve muhalif olarak kendine özgü hareketiyle âlemin merkezi çevresinde burçlar sırasına uymaksızın, kendi felekleriyle doğudan batıya gider. Bir gün bir gecede üç dakikadan fazla hareket eder. Buna, tepe ve kuyruk hareketi derler. Âlem küresiyle merkezi aynı olan iki feleğin ikincisi, birinci feleğin altında ise paralel yüzeyle kuşatılmış küre cisimdir. Gerçi merkezi, âlemin merkezidir, lâkin kuşağı, burçlar kuşağına teğet olan mümessil feleğin kuşağından kuzey ve güneye beş derece eğimli olduğundan, eğilimi felek nâmıyle şöhret bulmuştur. Bu eğilimli felek, cevzher feleğinin çukur yüzeyi altında yerleşip; yumru yüzeyi onun çukur yüzeyine teğettir. Ayın eğilimli feleği dahi birinci ve ikinci hareketinden başka, kendine özgü hareketiyle âlemin merkezi çevresinde burçlar sırası üzere doğudan batıya, kendi içinde bulunan feleklerle, güneşitleyici daireden ve burçlar kuşağından ve kutuplardan belirtilen eğim kadar eğilimli olarak, başka kuşak ve kutup üzerinde bir gün bir gecede onbir dereceden fazlaca hareket eder. Buna: Ayın doruğunun hareketi derler. 

İkinci Madde 

Ayın taşıyıcı feleğini yapı ve hareketini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Ayın üçüncü feleği, taşıyıcı feleğidir ki, merkez dışı olan öteki gezegenlerin mümessil feleklerinde yerleştikleri gibi, bu taşıyıcı elek dahi eğilimli feleğinin içine yerleşmiştir ki, yumru yüzeyi, taşıyıcının eğilimli yumru yüzeyine doruk adı verilen bir ortak noktada teğet olmuştur. Çukur yüzeyi, taşıyıcının eğilimli çukur yüzeyine etek adı verilen bir ortak noktada teğet olmuştur. Çukur yüzeyi, taşıyıcının eğilimli çukur yüzeyine etek adı verilen ortak bir noktada temas etmiştir. Bu feleğin merkezi, âlemin merkezinden, kendi çapı ve cüzleriyle on derece ve dörtte bir derece doruk noktasının dışındadır. Eğilimli felekten taşıyıcı felek ayrıldıkta; eğilimliden iki küre kalır ki, eğilimli feleğin tamamlayıcısıdırlar. Taşıyıcı felek, üç hareketinden başka, eğilimli feleği içinde, kendi merkezi çevresinde, eğilimlisi kuşağına, kuşak teğetliğinde ve eksenine paralel eksen üzerinde kendine özgü hareketiyle, batıdan doğuya burçlar sırası üzere bir gün bir gecede yirmidört dereceden fazlaca, ayın döndürücü feleğinin merkezini de beraber hareket ettirerek döner. Çünkü bu taşıyıcı feleğin burçlar sırasına uygun olarak yaptığı onbir dereceden fazla hareketine; mümessil ve eğilimli feleklerin sıraya uygun olmayan hareketleri mukabil gelip, muarız olup, geri götürür. Bu durumda, ayın taşıyıcısının sıraya uygun olarak yaklaşık onüç derece gündük hareketi kalır. Ayın hareketi hızlı ve felekleri küçük olduğundan, oniki burcun her birinde yaklaşık iki gün ve üçtebir gün kadar kalıp, yirmisekiz günde burçlar feleğini katedip, bir devresini tamamlar. Yirmidokuzbuçuk günde bir kere güneşe erişip, onunla çakışır. Bu yüzden kamerî ayların biri yirmidokuz gün ve biri otuz gün gözetleme hesabıyla hesap olunur. Ekvatora yakın olanlara ay, rahat görünür, zira ki güneşin günlük dönüş noktaları, kuzeyde eğilimlidir, güneyde dike yakındır. Şu halde ay, güneş batar batmaz batmayıp, ufuktan yukarıda olur. 

Üçüncü Madde 

Ayın döndürücü feleğini, şekil ve hareketiyle bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Ayın dördüncü feleği, onun döndürücü feleğidir ki, yere şâmil olmayan bir küçük felektir. Ayın kendisini taşıyıcıdır. Merkez dışı feleğin kuşağında, çakılmış ve gömülmüştür ki, döndürücünün çapı, taşıyıcının iki yüzeyine teğet ve eşittir Döndürücü felek, bir tek yüzeyle kuşatılmış dolu ve küre bir cisimdir. Taşıyıcı feleğin içinde, kendi merkezi çevresinde burçlar sırasına uymaksızın doğudan batıya dönüp, bir tarafında çakılmış olan ayı da birlikte hareket ettirir.

Ayın döndürücü feleği, öteki beş gezegenin döndürücüsünün tersine hareket eder. Bu döndürücü felek, kendi merkezi çevresinde doğudan batıya dönerek, ayı, bir gün bir gecede kendi kuşağının üçyüzaltmış derecesinden onüç dereceye kadar hareket ettirip; yirmisekiz günde taşıyıcısı gibi bir dönüşünü tamamlar. Buna farklı hareket ve özel hareket ederler.

Ay, tek bir yüzeyle çevrili küre biçiminde bir cisimdir, karanlıktır, doludur ve parlaktır. Beş şaşırmış gezegen gibi, döndürücü feleğinde ay gömülmüştür ki, döndürücüsünün iki kutbu arasında, kuşağı yanında bir tarafta bulunu, ortak bir noktada döndürücünün yüzeyine teğettir. Yani ayın cismi tamamıyle döndürücünün cisminde bulunup, yüzü yüzeyine temas etmiştir. Taşıyıcı feleğin bir tarafında, döndürücü feleğin belirtilen hareketi gibi ay küresinin dahi döndürücüsü tarafında kendi merkezi çevresinde burçlar sırasına uymadan, kendine özgü hareketiyle doğudan batıya dönüşünü, rasatçılar gözle müşahede etmişlerdir. "Feleklerde durucu hiçbir şey yoktur," deyip gitmişlerdir. Döndürücünün çevresi üzerinde bu ayın merkezi, taşıyıcının çevresinin hareketi üzerinde döndürücünün merkezinin hareketinden az olduğundan ebedî olarak ay, ne geri dönücü bulunur, ne durucu görünür. Ancak dorukta yavaş hareketi müşahede olunur. Ayın taşıyıcı feleğinin kuşağı, eğilimli feleğininkine teğet olup; döndürücü feleğin zirvesi dahi, taşıyıcı feleğin kuşağına erişmiş bulunduğu cihetten, açıklaması yukarıda geçen ayın eğilimli feleğinin burçlar feleğinden kuzey ve güneye olan beşer derece eğiminden gayri ay yıldızının enlemi bulunmaz.

Öteki gezegenler gibi enlem farkı olmaz. Zira ki, ayın eğilimli, taşıyıcı ve döndürücü felekleri tek bir yüzeyde birbirine teğet bulunup, birbirinden asla ayrılmazlar ve eğilmezler. Bu dört felekle, ayın durumları nizam bulmuştur. 

Dördüncü Madde 

Güneşe nispetle aya ârız olan durumları bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Güneşe nispetle aya ârız olan durumların birisi çakışmadır. Yani bize dönük olan yüzünün, güneşten üzerine düşen ışıktan hâli olmasıdır. Yoksa güneş ile ayın aryasında yerin gölge olmasıyle çakışma olmaz. Zira ki güneşe ay arasında yerin bulunması, ay tutulmasıdır. Çakışma değildir. Ayın bir durumu dahi fazlalıktır. Yani ayın güneşten uzaklaşması sebebiyle, güneşin ışığının ayın yüzünde fazla görünmesidir. Bir durumu dahi ilk dördündür. Yani ayın bize dönük olan yüzünün yarısının dolunaydan önce güneşin nuruyla aydınlanmasıdır. Bir durumu dahi dolunaydır. Yani ayın yüzdeki nurun artmasının tamamlanmasıdır. Bir durumu dahi azalmadır. Yani ayın güneşe dolunaydan sonra yaklaşması hasebiyle güneşin nurunun ayın yüzünde eksilmesidir. Bir durumu dahi ikinci dördündür. Yani ayın bize dönük olan yüzünün yarısının dolunaydan sonra ışıklı kalmasıdır. Ayın bir durumu dahi güneşi gölgelemesidir. Yani nurlu güneşin bile dönük olan yüzünün tamamını veya bir kısmını ayın bizden gizlemesidir. Ayın bir durumu dahi tutulmasıdır. Yani güneş ile ayın arasına yerin girmesiyle ayın tamamının veya bir kısmının güneş ışığından hâli kalmasıdır.

Ayın bu safhalarının açıklanması budur ki: Ay, aslında siyaha yakın lacivert olup, ne gök rengi ne de siyahtır. Madenî bir ayna gibi karanlık ve kesif olup, yuvarlak ve parlak bir top şeklinedir. Bir yerden aldığı nuru, bir yere aksettirmeye kabiliyetlidir. Şu halde ay, nur ve ışığını ancak güneşten alıp, güneşe dönük ola yarısının çoğu sürekli ışık bulmuştur. Eğer aralarında yerin gölgesi bulunmazsa bu böyle devam eder.

Güneş küresi, ay küresinden büyük olduğundan; ayın yarısından çoğuna ışık verip, yarısından azı karanlık kalmıştır. Yerin gölgesi, koni şeklinde olup, zühre feleğinin çukur yüzünde son bulmuştur. Koninin tepesinin gölgesi, burçlar kuşağına teğet olmak lazımdır. Zira ki güneşin merkezi, merkez dışı kuşağında sürekli burçlar kuşağının yüzeyine ulaşmıştır. Bu durumda toplanma sırasında, yani güneşle ayın bir burcun aynı yerinde ulunmaları halinde; ay, bizle güneş arasına girip, karanlık yüzünün yarısı bize dönük olur ve ayın aydınlık yüzeyinin yarısı bize görünmez olur. Şu halde çakışma budur. Çünkü ay, hızlı gidişiyle güneşi oniki derece kadar geçip, ondan uzaklaşır. Ayın nurlu yüzünün yarısı, bir miktar bize meyleder. Onun bize bir tarafı görünür. İşte hilâl budur. Bu, gizlenmeden bir gün sonra olur. Zira ki ay, bir gün bir gecede, onüç derece kadar hareket eder. Güneş te bu müddet içinde bir derece kadar gider. Böylece ay, güneşten her gün oniki derece kadar uzaklaşır. Hilalden sonra ay, güneşten gün gün onikişer derece uzaklaştıkça, ayın güneşe uzak olan batı tarafından aydınlık yarısının bize eğimi fazla olur. İşte fazlalaşma budur. Bundan sonra ay, güneşten uzaklaştıkça, ayın güneşe uzak olan batı tarafından aydınlık yarısının bize eğimi fazla olur. İşte fazlalaşma budur. Bundan sonra ay, güneşten uzaklaştıkça, ışığı her gece bize nispetle fazla olup, döndürür. İlk defa üç burç kadar güneşten uzaklaştıkça, ayın nurlu yüzünün yarısı görünür. İşte bu ilk dördündür. Bundan sonra güneşten uzaklaşmaya, altı burç kadar yol aldıkta; ay, güneşe karşı olmakla, bizler ikisinin arasında bulunuruz. Aydınlık yüzünün yarısı tamamıyle bize dönük olup, ay ondört olur. İşte buna, dolunay denir. Bundan sonra ay, güneşi karşısından ayrıldıkta; son yarısından gün gün güneşe yaklaşması sebebiyle, karanlık yarısı, batı tarafından yana yine bize meyleder: Bu miktar aydınlık tarafı da doğu tarafından güneşten yana gider ve bize nispetle karanlığı fazla ve aydınlığı noksan olur. İşte noksanlık budur. Bundan sonra ay, güneşe yaklaştıkça, karanlığı her gece fazlalaşıp, ikisinin arasında yine döndürür. Tekrar bize nurlu yüzünün yarısı görünür işte ikinci dördün budur. Ay, güneşe gün gün yaklaştıkça, karanlığı artıp, nuru azalır. Ta ki güneşle bir arada tekrar çakışır. Ay, bu durumlarıyla konaklarını katedip, kâh güneşe karşı, kâh çakışık olmasıyla yaklaşık her yirmidokuzbuçuk günde bir kere güneşle yakınlaşması ve çakışması olur. "Bu aziz ve alîm olan Allah'ın takdiridir." (36/38) Kadîm, kâdir, hakîm ve yaratıcı olan Allah münezzehtir. 

Beşinci Madde 

Güneş ve ay tutulmalarını; ayla doruğu arasına güneşin girmesini; ayın doruk, etek, tepe ve kuyruk noktalarının hareketini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Bu ay küresi, kesif ve karanlık olduğundandır ki, güneşle bir araya gelmesi vaktinde, eğilimli feleğinden hâsıl olan tepe ve kuyruk düğümleri yanında, burçlar kuşağında güneşin yoluna rastlasa; ayın cismi bizimle güneş arasında bulunup, ışığının tamamını veya bir kısmını bizden örter. Şu halde güneş tutulması budur. Ve güneşin yüzünde o vakit ortaya çıkan siyahlık, ayın cisminin rengidir. Tutulma sırasında güneşin siyahlığı batı tarafından başlar. Zira ki, ayın batıya yönelik hareketi, güneşin batıya yönelik hareketinden daha hızlı olduğundan; ay batıdan gelip, güneşe erişip, araya girer. Bundan sonra güneşi geçtikçe, gidişinin süratinden, güneş yine batı tarafından parlamaya başlar. Bu kararma (ayın gölgesinden meydana geldiğindendir ki, güneş tutulması sürekli olarak, ayla çakışması durumuna mahsus olup, sair durumlarda asla bulunmamıştır.

Ay tutulmasının açıklanması budur ki: Eğer ay küresinin tepe ve kuyruk düğümleri, burçlar kuşağından iki cüzün karşısı yanında, yani bu hizalarda güneş ile karşılıklı olsa; yerküre ikisinin arasına girip, ayın güneşe dönük olan yüzüne yerin gölgesinin düştüğü kadarına ulaşamayıp; ay aslî karanlığı üzere kalır. İşte ay tutulması budur. Ayın kararması ve parlamaya başlaması ilk doğu tarafından ortaya çıkar. Zira ki, güneşin doğuya yönelik hareketiyle hareket eden dünyanın koni gölgesinin batı tarafına, ayın batıya yönelik hareketiyle batı tarafından ulaşıp; ayın önce doğu tarafı gölgeye dâhil olup, önce o taraf tutulur. Ayın önce doğu tarafı karanlıktan çıkıp yine önce o taraf parlar. Bu durum yerin gölgesinden dolayıdır ki, ay tutulması sürekli bedir ve dolunay haline mahsustur. Başka zamanlarda asla tutulma olmamıştır. Yine güneşe kıyasla aya ârız olan durumların biri budur ki: Güneş orta hareketiyle hareket ettikçe, ayın doruğuyla, döndürücüsünün merkezi arasında ebediyen tavassut eyler. Zira ki, ayı döndürücüsünün, merkezi kendi doruğundayken, güneşin merkeziyle, burçlar feleğinden bir nokta yanında çakışsalar, bundan sonra o noktadan ayın kuyruk düğümüyle eğilimli feleğinin burçlar sırasına uymayan hareketleriyle ayın doruğu, doğudan batıya ve döndürücünün merkezi o noktadan burçlar sırası üzere batıdan doğuya hareket ederler. Güneş dahi aynı sıra üzere batıdan doğuya hareket eder. Ezelî takdirle o iki hareket, ayın doruğu ile batıya döndürücü feleğinin merkezinin hareketiyle doğuya öyle bir tarz ve tavır üzere hareket ederler ki, ebediyen güneş, ikisi arasında aracı bulunur. Bu tavassuttan lâzım gelir ki, ayın döndürücüsünün merkezi, güneş ile iki dördün vaktinde kendi eteğinde buluna. Güneşle bir araya gelme vakitlerinde ay, kendi doruğunda buluna. Şu halde ayın döndürücü feleğin merkezi, vasatî her dönüşünde iki defa doruğuna yükselip, iki kere eteğine iner.

"Bu, aziz ve alim olan Allah'ın takdiridir." Ayın doruk ve etek noktaları eğilimli feleğiyle; tepe ve kuyruk düğümleri mümessil feleğiyle hareket ettirildiklerinden, sair doruklar ve etekler gibi, burçlar feleğinde yerleri belirli değildir. Eğilimli ve mümessil feleğin hareketleriyle seyyar ve dönücüdürler. 

Altıncı Madde 

Ayın tabiat ve sıfatlarını, cisminin miktarını ve feleğinin uzaklığını bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, müneccimler sözbirliğiyle demişlerdir ki: Bu ay yıldızının tabiatı, itidal üzere soğuk ve rutubetli olup, gece dişisi bulunmuştur. Orta kutlu nâmıyle isimlendirilmiştir. Ayın vasıfları: Zaaf, acz, hıfz, cehl, hakaret, acele, nemime, ihbar, deliller, hareket ve ses bulunmuştur. Ayın tali bulunduğu menilerde bu vasıflar gözlenmiştir. Ay, pazartesi günü ve cuma gecesine hâkim bulunuştur. Şu halde o günün ve bu gecenin evvelki saatleri bulan nispet kılınmıştır. Ay yıldızının cisminin miktarında, mümessil ve eğilimli feleklerinin uzaklık mesafelerinde rasatçılar, matematikçiler ve geometriciler ittifak üzere demişlerdir ki: Ayın mümessil feleğinin yumru yüzeyinin, âlemin merkezinden uzaklığı mesafesi, yaklaşık seksenyedibin beşyüzyirmidört fersah ölçülmüştür. Bu feleğin çukur yüzeyinin âlemin merkezinden uzaklık mesafesi, yaklaşık seksenikibin beşyüzkırkaltı fersah hesap kılınmıştır.

Mümessil feleğin kalınlığı, yaklaşık dörtbin dokuzyüz yetmişsekiz fersah bulunmuştur. Ayın eğilimli feleğinin yumru yüzeyinin âlemin merkezinden uzaklık mesafesi, yaklaşık seksenikibin beşyüzkırkaltı fersah ölçülmüştür. Bu feleğin çukur yüzeyinin uzaklığı, yaklaşık kırküçbin yüzdoksansekiz fersah hesap kılınmıştır. Eğer bu hesaplanmış mesafeden yerin yarıçapı çıkarılsa ki, o binikiyüz yetmişiki fersahtı. Şu halde yeryüzünün her tarafından ayın feleğine varıncaya değin gökle yer arasındaki hakiki uzaklık, kırkbirbin dokuzyüzyirmialtı fersah kalır ki, yaklaşık yerin yarıçapının otuziki katı yüksekliktir. Bu mesafedir ki, oluşum ve bozuşum âleminin değişikliğe uğrayan eşyasıdır. Unsurlar ve bileşikler mekânı; atmosferin ve gök boşluğunun ahillidir. Suret ve şehadet âlemi ve daracık dünya evidir.

Ayın eğilimli feleğinin kalınlığı, yaklaşık otuzdokuzbin üçyüzkırksekiz fersah bulunmuştur. Ay küresinin cismi ise, yerkürenin yaklaşık kırkikide biri olup; açıklanan yıldızların ve feleklerin uzaklıkları ve cisimleri, dörtlü orantıyla rasatçılarla belirlenip, nice hesabî delillerle, geometrik bürhanlarla ve aklî tecrübelerle hepsi ispat olunmuştur.

1. kitapta açıklanan genel islamî bilgilerde, yerlerin ve göklerin cisimlerini uzaklığını beşyüz yıllık yol ile tariften murat, sayı belirlemesi değildir ki ölçü itibar oluna; belki bu, büyüklüklerinde mübalağadan kinayedir. Zira ki, Allah'ın kudreti sonsuzdur. Mülkünde olanı en iyi Allah bilir. 

ONUNCU FASIL 

Ayın, Allah'ın kudretiyle, tesirlerini ve burçlar itibariyle hallerini, yedi gezegenin tesirli saatlerini, feleklerin sayılarını, seslerini ve nağmelerini, merkezlerini hareketleriyle dairelerin meydana gelişlerini, esiri cisimlerin tesirlerinin başlangıçlarını beş madde ile açıklar. 

Birinci Madde 

Ayın, Allah'ın kudretiyle tesirlerini bildirir. 

Ey azizi, malûm olsun ki, filozoflar sözbirliğiyle demişlerdir ki: Kadir ve aziz olan Allah'ın takdiri ile yüksek cisimlerin mertebelerine göre, alçak cisimlere çeşitli tesirleri vardır. Güneşi en fazla tesiri, sıcaklığı ile olduğu gibi, ayın dahi en fazla tesiri, rutubeti iledir. Allah, bu aya, kendi kudreti ile nice özellikler bahşetmiştir. Bunlardan biri, ay deniz ufkundan doğar. Deniz suyu onunla med olup sahiline yükselir. Ay, denizdeki gün yarısına geldiğinde denizin meddi bitip, Ay, gün yarısı dairesinden indiğinde denizin suyu sahillerden cezr olup çekilir. Ay, deniz ufkuna ininceye kadar cezr devam eder. Ay, ufuktan indiğinde cezr de nihayet bulur. Şu halde med ve cezr bu minval üzere olur. Ayın özelliklerindendir ki, ayın artışı zamanında yani ayın ilkyarısında sıcaklık ve rutubet çok olup kanın kabarmasıyle dolan insan ve hayvan bedenleri kuvvet bulur.

Dolunaydan sonra yani ayın ikinci yarısında kuruluk ve soğukluğun çoğalması ile dört unsurun karışımı bedenlerde bulunduğundan kanın kabarması azalıp, büyüme ve gelişme az olur. İnsan ve hayvan bedelleri zaaf bulur. Ayın özelliklerindendir ki, ayın ilk yarısında hasta olanların bedenleri kuvvetli bulunup, çoğunun hastalığı defolur. Ayın ikinci yarısında hasta olanların bedenleri zayıf olup, hastalıkları çoğalır. Ayın özelliklerindendir ki, ayın nurunun çoğaldığı günlerde ruh sahiplerinin beyin dokuları ziyade olup, ayın nurunun azıldığı günlerde beyin dokuları dahi azalır. Ayın özelliklerindendir ki, aylı gecede insan aya karşı uyusa veya çok otursa bedenine gevşeme ve tembellik gelip baş ağrısı ve nezle olur. Ayın özelliklerindendir ki, aylı gecede hayvan eti kalsa az zamanda tadı ve kokusu değişir. Ayın özelliklerindendir ki, ayın nurunun çoğaldığı günlerde nehirlerde ve denizlerde balıklar yağlı olup suyun yüzüne çıkarlar. Ayın nurunun azıldığı günlerde balıklar zayıf olup suyun dibine giderler. Ayın özelliklerindendir ki, ayın ilk yarısında yerdeki haşereler yeryüzüne çıkar ve çoğalır. Yırtıcı hayvanlar ceset yemeye çok hırslı olur. Ayın ikinci yarısında haşereler ve yırtıcı hayvanlar aksi hareket ederler. Ayın özelliklerindendir ki ayı ilk yarısında dikilen ağaçlar fazla uzar ve gelişir. İkinci yarısında dikilenler zayıf olur veya kurur. Ayın özelliklerindendir ki, ayın ilk yarısında bütün meyveler, çiçekler, otlar, bitkiler fazla büyür ve gelişir, renkleri ziyade olur. Ayın özelliklerindendir ki, ayın ilk yarısında kamış, keten, bitki gibi şeylerin kurusu üzerine ayın ışığı düşse hemen çürüyüp parçalanır. Ayın ikinci yarısında bu durum az olur. Ayın özelliklerindendir ki, ay küresi ayna gibi yer ve su küresine dönük bulunduğu için deniz ve karanın adaları ve sahilleri gemileri, dalgaları, dağları, vadileri, köyleri ve şehirleri bütün şekil ve rengi ile şahıs ve kurumları ile bize aksettirip gösterir.

Rasatçılar o aynada yerin yüzünü tamamen seyrederler. Lâkin o saf ayna bizden çok uzak olduğundan eşyanın şekilleri teşhis olunmayıp, ayın yüzü bu akisler ile bulanık görülür ki, ona ay lekeleri derler.

Diğer gezegenlerin sayılan sıfatlarının özel saatlerde canlılara ve cansızlara gizli tesirleri; açıklanan güneş ve ayın tesirlerine kıyas olunmuştur. Hâlbuki âlemin bütün cüzlerinde hakiki müessir ancak hak Taâlâ bilinmiştir. Bu felekler, yıldızlar ve tabiatlar dolap, âlet ve hayaller misali bulunmuştur. Bu durumları fikretmek ve düşünmek, Allah'ı tanımaya vesile olmak için ve hepsini insanda bulmak için yıldızların ve feleklerin durumları bu Marifetnâme'de bu miktarca açıklanarak yazılmıştır. 

Nâzm:

Hamd o Allah'a ki yektadır ol

Dahi dâna ve tüvânâdır ol

Ona mahsus ve müsellemdir hem

Mû be mû cümle umur-u âlem

Mutasarrıf odur eşyaya tamam

Ne havas arada her giz ne avam. 

İkinci Madde 

Ay yıldızının burçlar itibari ile olan özellikleri ve ihtiyarlarını bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, müneccimler, ayın her burç ile başka bir tesirini tecrübe ettiklerini takvim ile yazmışlardır. Şimdi o takvimi, bundan önce Türkçe olarak nazmetmiş iken o manzumemizi buraya yazmak münasip görülmüştür. 

Nâzm:

Bismike Allahümme yâ emine'l-hutar

İbtede'nâ bi ihtiyarhât'il-kamer

Hamd lillah çok salât ve çok selâm

Ol Resul ve âll ü suhhune müdam

Badehü der Hakkı bilgil ey beğim

Ehl-i hey'et kavlidir bu dediğim

Çâr unsur üzeer çarh-ı kürrât

Kaplamış birbirin sık tabakât

Pes besal misli olur mecmuu top

Merkez-i arz olmuş esgal-i cezûb

Ol vasattır merkez-i âlem heman

Her cihetten esgal ol nokta nihan

Çarh-ı a'zam kim muhit-i cümledir

Cüm-ı atlastır deyme encümledir

Her cihetten o mahdud fevktir

Günde bir devr etmede bir şevkdir

Kim yirmidört saatte müdam

Şarkdan garba eder devrin tamam

Hem içinde olan eflâkı bile

Döndürür kendiyle şarkî garb ile

Gece gündüz her tulu ve her gurub

Kutb-u âlem üzre devrinden olup

Çarh-ı sâminde oniki burç bil

Mıtıkada her birin sî sehm kıl

Hep sevabitle ol olmuş muhteşem

Kutb-u âlemden cüda kutb üzre hem

Garbdan şarka döner âhestece

Olsa yetmiş yıl gider bir derece

Garbdan şarka zühal dahi gider

O iki burcu otuz yıl kateder

Müşteri hem garbdan şarka gider

Oniki yılda heman bir devr eder

Garbdan merih hem deveran eder

Bir yıl onbir ayda bir devre gider

Çarh-ı sâmin kutbu doğrusunda tam

Şems hem çarhıyle devr eyler müdam

Garbdan şarka güneş dahi gider

yılda bir oniki burcu kat' eder

Yılda bir hem çarh-ı zühre ydevr eder

Garbdan şarka utarit hem gider

Cümlenin tahtındadır devr-i kamer

Sürat üzre kendi çarhıyle döner

Gardan şarka dahi ay devr eder

Devresin yirmisekiz günde gider

Çarh-ı sâmin oniki kısm olunur

San kavun oniki dilim bulunur

Her kısım bir burc adıyla asl olur

Kevn her üçünde ike bir fasl olur

Çün hamel sevr ile cevzâdır bahar

Fasl-ı yay sertan esed sünbüe dâr

Fasl-ı güz mizan ve akreb gas tut

Hem şitadır burc-u cedî ve delv ve hut

Oniki burc oniki aydıry müdam

Rum ayın otuz gün akdem bil tamam

Bu buruca etmeden tahvil gün

On gün akdem rum ayın başla bütün

Bil bahar âzar nisan ve eyâr

Yaz haziran temmuz tabah-ı hâr

Hem harîf eylal ve teşrinin nâm

Kış dü kanun ve şubat olmuş tamam

Bil her ayda hangi burca gün gider

Her ayın kaçında gün tahvil eder

Mâh-ı âzar ol fasl-ı bahar

Olmuş eyyamı otuzbir gün nehar

Onbirinci gün güneş tahvil eder

Hem hamek burcunda otuz gün gider

Ol burc-u hamel nevruz olur

Pes beraber ol şibih ol ruz olur

Mah-ı nisan evsat-ı fasl-ı rebi'

Olmuş eyyamı otuz gün ey şeci'

Aşırında şems hem tahvil eder

Burc-u sevr içre otuçbir gün gider

Mah-ı mayıs ahir-i fasl-ı bahar

Olmuş eyyamı otuzbir gün nehar

On birinci gün güneş tahvil eder

Hem hamek burcunda otuz gün gider

Ol burc-u hamel nevruz olur

Pes beraber ol şibih ol ruz olur

Mah-ı nisan evsat-ı fasl-ı rebi'

Olmuş eyyamı otuz gün ey şeci'

Aşırında şems hem tahvil eder

Burc-u sevr içre otuzbir gün gider

Mah-ı mayus ahir-i fasl-ı bahar

Bil otuzbirdir ona leyl ve nehar

Onbirinci gün güneş tahvil eder

Burc-u cevzada otuzbir gün gider

Bil haziran ol sayf ey beşer

Hem otuz gün on içinde gün döner

Onbirinde şems hem tahvil eder

Seretan burcun otuzbir gün geçer

Mah-ı temmuz evsat-ı sayf ey hümam

Olmuş eyyamı otuzbir gün tamam

Onikinci günü gün tahvil eder

Hem esed burcun otuzbir gün keser

Bil ağustos ahir-i sayf ol zaman

Olmuş eyyamı otuzbir gün heman

Onikisine güneş tahvil eder.

Sünbüle burcun otuzbir gün geçer

Mah-ı eylül evvel-i fasl-ı harif

Olmuş eyyamı otuz gün ey zarif

Onikinci gün güneş tahvil eder

Burc-u mizan içre otuz gün gider

Burc-u mizan evveline gelse gün

O geceye hem beraberdir o gün

Mah-ı teşrin ol evsattır güze

Ermiş eyyamı otuzbir gündüze

Onikinci gün güneş tahvil eder

Burc-u akrebden otuz günde gider

Bil güzün teşrin-i sâni âhiri

Ol otuz gündür tamam ol mahrî

Onbirinde güneş hem tahvil eder

Burc-u kavs içine otuz gün gider

Mah-ı kanun ol fas-ı şita

Hem otuzbir gün anı bil ey fetâ

Onbirinde burc-u cediye gün gelir

Rebinin evveli ol gün olur

Gün döner uzanmayı şebden alır burc-u

Gedî içre gün otuz gün kalır

Evsatı kanun-u sânidir kışın

Hem otuzbir gündür anı sayışın

Aşırinde burc-u delve gün gider

Hem otuz günde o burcu kat' eder

Bil kışın sonu şubatı gücük ay

Üç yirmisekiz gün rebi say

Sal-ı râbi dört rubu' bir gün olur

Pes şubat yirmidokuzu bulur

Tasiinde burc-u huta gün gider

Hem otuz günde o yburcu seyr eder

Çün hamel burcunda gün firuz olur

Bil tamam olup yine nevruz olur

İbtiday,ı sal şemsi mart bil

Hem şuhur-u rumî istihrac kıl

Lafz-ı ebced hevvez olmuş heft harf

Her biri bir aya mahsu oldu zarf

Mart hâ ebril elf cim mayıs al

Ve o haziran hemze temmuz âb dal

Za'dır eylül ve dü teşrin ba ve ha

Hem kanun za cim eşşbat ve o şeha

Hıfz et ebced ve zevabid hevvez beced

Hez ebced hevvez hüve ile ad

Kim bu yirmisekiz harfin geri

Harf-ı bâzâr ola her yılda biri

Bil yüzaltmışaltıdır tarih-i sal

Marttadır bâzâr ebced lafzında dal

Ertesi sal ol bâzâr ha'ya gider

Hem bu tertib üzre daim devr eder

Olsa âzerle muharrem bir o yıl

Sal tedahül ede bir ysa tarh kıl

Kim otuzüç yıl otuzüç mark olur

Sal muharremle otuzdördü bulur

Gel dilerysen şehr-i rumun gurresin

Harfini cem et hazâr harfiyle hîn

İbtida hafta durur yevm-i ahad

Başla ol mecmuu bundan eyle ad

İki haftadan ne gün gâyet bulur

Gurresi ol ayn ol günden olur

Çün muharremdir Arabda res-i sal

Gurre-i şehri kamerdir hem hilâl

Za muharrem ba safer ha'dır âd

Dü rebia ve o elifdir dü cemad

Ba receb şaban dal ha ramazan

Za'yı şevval ka'de elf cim hicce dân

Heşt harf oldu ehec zedbud heman

Her biridiry bir sene hâkim olan

Binyüzaltmışaltıya çün geldi sal

Hâkim sal ol muharrem oldu dal

Ertesi yıl hâkim-i saldır elif

Devr-i daimdir hiç olmaz muhtelif

Bilmek istersen hilal ne gündür ol

Harini hâkimle cem et gurre bul

Gurre-i şehr-i hilali hem tamam

İki hafta günlerinde bul ümdam

İbtida şemsin mekânın bulasın

Ta buruc-u mâhı andan bilesin

Bir derece gün gider her gün heman

Ay gider onüç derece ol zaman

Ay günü her gün oniki derece

Çün geçer böyle hesap et her gece

Pes şuhur-u rumdan bil şemse ay

Kaç gece geçmiş hilal ol mahı say

Ta ki malum ola andan cay-ı mah

Maha ne burcun kaçıdır seyrgâh

Anda iken meh ne iştir ihtiyar

Kim ayın her burcda bir hükmü var

Ya ayın geçmiş şebin tazif kıl

Beş aded hem zam edib kaç oldu bil

Ol aded kaç kere beş olduysa say

Kangı burc olmuş dahi bil şemse ay

Şemsden başla beşer her burca ver

Baştan azı sayma burc-u maha er

Çün hamel burcunda hoş bulunsa ay

Her işi bede' etmeği sen yahşi say

Gelse bur-u sevre tezvic ve nikâh

Kıl ticaret hem bina hayr ve salah

Gelse meh cevzâya kat eyle siyab

İlm oku hem al akar ve al devvab

Seretana hoştur irsal-i haber

Şurb-i müshil yahşidiry nakl ve sefer

Meh esedde arz-ı hâcet yahşidir

Zür' ve tamir ve hacamat yahşidir

Sünbüle burcunda olsa key cedîd

Sohbet-i nisvan münasib al abîd

Gelse meh mizana kıl bey' ve şira

Eyle sohbet dinle lehan iç deva

Burc-u akrebde gerek tuhr ve ifaf

Uzlet ve semt ve firag ve itikâf

Kıl hacamat gelse burc-u kavse ay

Lebs ve istihmam ve halkı yahşi say

Gelse burc-u cedîye kıl sayd ve şikâr

Hufr âbar ve ziraat eyle kâr

Gele burc-u delve hoştur kevb

Vaz'-ı bünyad duhul-ü belde hûb

Huta gelse eyle deryada sefer

Ahd ve şirkettir ticaret-u muteber

Binyüz altmışaltı tarihinde tam

Buldu yüz beyt içre takvim ihtitam

Hakkı ettin ihtiyârâtı beyan

Hakka her halde tevekkül kıl heman

Âlem, i ecsâmı çün buldun hayal

Alem-i ervaha gel hoş bunda kal.

(Tehlikelerden emin eden Allah'ın ismiyle ayın ihtiyarlarına başladık. Hamd Allah için, çok salât ve çok selam Resule, âline ve ashabına olsun sürekli.

Ehl-i heyet: astronomlar.

Kavl: Söz.

Çâr: Dört.

Kürrat: Küreler.

Besal: Soğan.

Esgal: Ağırlık.

Muhit: Kuşatıcı.

Fevk: Üst.

Sâmin: Sekizinci.

Siise: Altı

Sevabit: Sabitler.

Çarh: Felek.

Şems: Güneş.

Azer: Mart.

Eyyar:

Mayıs.

Tabah-ı hâr: Ağustos.

Harif: Sonbahar.

Dü: İki.

Nehar: Gündüz.

Hamel: Koç.

Sevr: Boğa.

Cevza: İkizler.

Seretan: Yengeç.

Esed: Arslan.

Sünbüle: Başak.

Mizan: Terazi.

Gavs: Yay.

Cedî: Oğlak.

Delv: Kova.

Hut: Balık.

Fasl-ı rebi': İlkbahar.

Aşır: Onuncu.

Leyl: Gece.

Sayf: Yaz.

Fasl,ı harif: Sonbahar.

Fasl-ı şita: Kış.

Şeb: Gece.

Sal: Yıl.

Râbi: Dördüncü.

Şuhur: Aylar.

Tedahül: Geçme.

Tarh: Çıkarma.

Gurre: Ayın ilk on günü.

Yevm-i ahad: Pazartesi.

Res-i sal: Sene başı.

Cay: Yer.

Mah: Ay.

Bede': Başlama.

Siyab: Elbise.

Devvab: Hayvan.

İrsal: Gönderme.

Şürb: İçki.

Zür': Ziraat.

Nisvan:

Kadınlar.

Bey' ve şira: Alış-veriş.

Samt: Susma.

Lebs: Giyim.

İstihmam: Hamam.

Sayd: Av.

Şikâr: Avlanma.

Hufr âbâr: Kuyular kazmak.

Vaz'-ı bünyad: Binalar yapmak.

Duhul: Girmek.) 

Üçüncü Madde 

Yedi gezegenin birbirine nispetle benzerliklerine ve yeryüzünde âfâk itibariyle tesir saatlerini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, ibret alanlar ve hayret edenler demişlerdir ki: Bu âlem, misli görülmemiş ne şaşırtıcı bir icattır! Bu felekler ne garib sanat ve hikmettir! Bu cihanı tanzim, ne nihayetsiz kudret ve azamettir. Hakim ve yaratıcı her şeyden münezzehtir. Bu yıldızları ve felekleri, bu görüntü ve tertip üzere yaratan Allah Taâlâ'ya nice yüzbin kere hamd ve senalar olsun ki, bizlere lütuf ve inayet edip, güneşi gezegenler ortasına koymuştur ki, yeryüzüne itidal üzere hayat bahş eder. Eğer güneş, bu tesiriyle, ay feleğinde olsaydı, sıcaklığının şiddetinden yeryüzü yanardı. Eğer burçlar feleğinde olsaydı, soğuğun şiddetiyle tabiatlar bozulurdu. Şu halde yedi gezegen ortasında cihan sultanı ve öteki gezegenler ona asker ve yardımcı olmuştur. Ay vezir, utarip kâtip, zühre sâzende, merih asker, müşteri kadı, zühal hazinedâr benzeridirler.

Burada bulunan samanyoluna, Kâbe yolu derler. Araplar: Gök kandili, yıldızlar anası ve Acemler: Kehkeşan derler. Bunun hakikati, burçlar feleğinde anlatılan altıncı değerin en küçüklerinden olan sabit yıldızlardır. Bunlar, birbirine yakın olduklarından, birbirine temas edip, beyaz bulutlar gibi görünmüştür. Lakin bu yolun, gece evvelinde bir başı güneyde, bir başı kuzeyde bulunup; gece yarısında güney başı batıya ve kuzey başı doğuya varıp; gecenin sonunda batı başı kuzey ve doğu başı güney olup, bize nispetle değirmen gibi dönmesinin hakikatinde akıllar hayrette kalmıştır. Gerçi bu konuda çok şey söylenmiştir. Mülkünde olanların hakikatlerini Allah daha iyi bilir. Fakat yedi gezegen yıldızın, yeryüzünde, ufuklarda, saat be saat nöbete olan tesir saatlerini, bu tarihten önce tabir ve beyan eylediğimiz Türkçe manzume, bu makama münasip görülüp yazılmıştır. 

Nâzm:

Hüda'ya şükür kim halk etti bunca encüm ve eflak

Salât ol dostuna olsun ki şanında demiş "lavlak"

Ve bade Hakkı der lim-i felek sırrın ayan ettim

Otuz beyt içre nahs ve sa'd sââtı beyan ettim

İki âlemde bir bildim müessir zât-ı Mevlayı

Veli rabt eylemiş esbaba ednâyı hem a'lâyı

Eğer bilmek dilersen olduğun saat ne saattir

Ne kevkeb hükm eder ol dem nehûset ya saadettir

Yedi gece yedi gün gün batıb doğduğu ân içre

Yedi seyyareden bul kangı hâkimdir zaman içre

Ki her gün haftadan her gece bir seyyarenindir kim

O eb ol ruzun evvel saatinde hem odur hâkim

Heman hıfz et yedi lafzını yedi gün ybil yedi kevkeb

Edes biyr çahh deld hesi ve reh zühaldir hep

Evail-i harf için hevvez olmuş hafta eyyamı

Huruf-u sâniye şeb-i sâlise gün hâkimi nâmı

Şeb-i pazar utarit ertesi müşteri talib

Şeb-i se şebneye zühre zühal çarşamba şeş gâlip

Hamîs akşamı şems ve cuma akşamında meh şâmil

Şeb-i sebt oldu merih ol huruf-u sâniye kâmil

Pazar şems ertesi meh salı merih erbaaya tîr

Hamîse müşteri cumaya zühreye sebte keyyân-ı mîr

Yedi lafz içre şeb hem ruz-u evâil saatinden al

Yukarıdan yedi seyyareyi tertib ie say gel

Zühalden müşteri merih ve şems ve zühreye hoş yet

Utaritle kamerden geç bu tertib üzre hem devr et

Birer saat hükümetle olur seyyareler kaim

Gecedir oniki saat gündüz hem oniki daim

Gece gündüz yirmidört olur ysaat ki sânîdir

Değildir müstevî bunda murad ancak zamanîdir

Zamanî ysaatin miktarı artar eksilir bile

Adedle muhtellif olmaz şeb ve rûz tûl ve kasr ile

Neharın kavsini hem onikiye kısmet kıl

Bu saatin iri daim ona nısf-ı südüsdür bil

Şeb ve rûz tûl ve kasr ile kıyas et saati böyle

Tulu ve hem gurubun geçmişin bul hoş hesab eyle

Geçen saati bul zulemden ya rubu öğren ya üstürlab

Gaymde yapma saati bu saatten zamanı ya

Zamanî saati beraber yedi seyyareye ver gil

Ne kevkeb olduğu vakte gelirse hâkim anı bil

Zühaldir nahs-ı ekber saati hem ağır olurmuş

Mekânı çarh-ı sâbidir bina yap başlama hiç iş

Mübarek müşteridir su'd-u ekber saatin hoş bil

Nakl ü bey' ve şira tezvic edip her şuğula ol mail

Cihan-ı merihe mahkûm oluğu ysaat hiç iş etme

Çün oldur nahs-ı asgar pes kan aldır kimseye gitme

Mübarek şems hükmünde taleb kıl cümle yârânı

Mekânı çarh-ı râbidir ziyaret eyle sultanı

Çün zühre su'd-u asgardır o saat ictima eyle

Müferreh sohbet et hoş söz güzel savt istima eyle

Utarit müntezicdir ol zaman yaz nüsha hem mektub

Kitab oku okut nakş et hesab etek olur mergub

Kamer su'd oldu bu gökte o saatte sefer hoştur

Ticaret şirket ve irsal-i mektub ve haber hoştur

Yedi seyare ahkâmı bu tertib üzere kanundur

Gel ey Hakkı bil ol Hak'kı ki cümle hükm anındır

Kamu nahsi kau su'du kamu şerri kamu hayrı

Hep edib eyleyen Hak'dır bir anı bil unut gayri

Ko üç mevlidi dört ümmü yedi âbâî ne tâkı

Kamusu hâlik ve fâni hüve'l-hayyü hüve'l-bakî. 

(Hüda'ya şükür ki bunca yıldızlar ve felekler yarattı. Salât o peygambere olsun ki, şanında "Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım" demiş. Sonra Hakkı, felek ilminin sırrını açıkladım, dery. Otuz eyt içre uğursuz ve kutlu saatlerini açıkladım. İki âlemde Mevla'nın zatını müessir bildim. Evet, alçağı ve yükseği sebeblere bağlamış. Eğer olduğun saat ne saattir bilmek dilersen, o dem ne yıldız hükmeder, uğursuz ya saadettir? Yedi gece yedi gün batıp doğduğu an içre, yedi gezegenden bil hangisi hâkimdir zaman içre. Haftadan her gün bir gezegenindir ki, o gece ve gündüzün ilk saatinde odur hâkim. Hemen ezberle yedi lafzını, yedi gün bil yedi yıldız. pazar gecesi utarid, ertesi güne müşteri talip. Salı gecesine zühre, çarşamba zühal galip. Perşembe akşamı güneş, cuma akşamında da ay. Cumartesi gecesi merih. Pazar güneş, ertesi ay, salı merih, çarşamba utarit, perşembe müşteri, cuma zühre, cumartesi zühal. Yed ilafz içre günün ilk saatlerini al. Yukarıdan yedi gezegeni tertip ile say. Zühalden müşteri, merih ve güneş ve zühreye gel. Utaritle aydan geç. Bu tertip üzere devr et. Birer saat hükümetle gezegenler kaim olur. Gece oniki saat, gündüz de daim oniki saat. Gece ve gündüz yirmidört olur. Bunda eşitleme esas değil, zaman esastır. Zaman saatinin miktarı da artar eksilir. Sayıyla muhtelif olmaz gece ve gündüz. Uzatma ve kısaltma ile günün yayını da onikiye böl. Bu saatin her biri ona altıda birin yarısıdır bil. Gece ve gündüz uzama ve kısaltma ile kıyas et saati böyle. Doğuş ve her batışın geçmişini ubl hoş hesap eyle. Geçen saati bul karanlıktan ya rubu öğren ya üstürlab. Gaymde yapma saati bu saatten zamanı yap. Zamanî saatle birlik yedi gezegene var gil. Hangi yıldız, olduğun vakte gelirse hâkim onu bil. Zühaldir başlama hiç iş. Mübarek müşteridir büyük saadet, saatini hoş bul. Nakl, alış-veriş ve nikâh edip, her şuğula meyyal ol. Cihan, merihe mahkûm olduğu saat, hiç iş etme. Çünkü küçük uğursuz odur. Şu halde ka aldır, kimseye gitme. Mübarek güneş hükmünde iste bütün dostları. Yeri dördüncü felektir, sultanı ziyaret eyle. Zühre küçük saadettir, o saat topla, sohbet et, hoş söz, güzel ses dinle. Utarit, mümtezictir, o zaman nüsha ve mektup yaz. Kitap oku, okut, nakş et, hesap etmek rağbet olunur. Ay saadet oldu bu gökte, o saatte sefer hoştur. Ticaret, şirket, mektup ve haber gönderme hoştur. Yedi gezegen hükümleri bu tertip üzere kanundur. Gel ey Hakkı, bil o Hak'kı ki bütün hükm onundur. Kamu uğursuzu, kamu saadeti, kamu şerri, kamu hayrı hep edip eyleyen Hak'tır. Bir onu bil, gayriyi unut. Üç bileşiği, dört anayı, yedi babaları bırak. Hepsi yaratık ve geçici. Yalnız Allah diri ve bâkidir.) 

Dördüncü Madde 

Feleklerin sayılarını, seslerini, nağmelerini, merkezlerinin hareketleriyle meydana gelen itibarî daireleri bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar ve astronomlar sözbirliğiyle demişlerdir ki: Feleklerin sayısı, yazıldığı üzere; yirmidörttür ki büyük felek, sabitler feleği, üç yükseğin üçer felekleri, güneşin iki feleği, zührenin üç feleği, utaridin ve ayın dörder feleği... Bu yirmidört felek, birbirini kuşatıcı ve birbirine teğet bulunup, hareketleri muhtelif olduğundan, her bir felek başka bir yerden, canfezâ nağmelerle tesbih ve tehlil edip, sürekli Yaratıcı'nın aşkıyla raks ve deveran ederler. Feleklerin bu hallerini, rasatçılar âletlerle gözetleyerek işitip temaşa edip, nice esrarına vâkıf olmuşlardır. Feleklerin seslerini ve nağmelerini perdeleriyle zab edip; üst ve lat makamları itibariyle birbirine karıştırıp, ruhlar için nice bin türlü macun ve lezzetli şerbetler yapmışlardır. Her bir canfeza makamı, nice derde deva ve nice hastalığa şifa ve nice tab'a safa ve nice kalbe cila ve nice ruha gıda bulmuşlardır.

Bu ilmi: Ruhanî tıb, ruhanî geometri, ruhanî kuvvet ve musikî bilgisi diye isimlendirmişlerdir. 

Nâzm:

Musiki hikmete dair fendir

Bilene bilmeyene ruşendir

Nice esrarı var idrak edecek

Pür gelir sineleri çak edecek

İtibarat ve tekâsim ve füsul

İtiyazat-ı makamat ve usul

Perde ve peşrev ve savt u amel

Kâr ü nakş ü şa'b ü kavl ü gazel

Her biri hikmet ile memludur

Can riyazın suvarır bir sudur

Nağme-i yabis ve hâr ve bârid

Çeşme-i mahz-ı hikemden vârid

Her biri bir maraza nâfidir

Zıddını her birisi dâfidir

Zîr ve belâsı hevadıry amma

Dair olur mu havaız dünya

Hikmeti canda revân muzmardır

Anlamaz lütfunu ol kim kördür

Böylece zevkin eder ehl-i reşad

Eylesin zevkini Allah ziyad

Verir insana hayat-ı tâze

Nağme-i bülbül hoş avâze

Guş kıl nağmesini mürgânın

İktiza eyler ise insanın

Nağme-i şuh hoş âheng-i beşer

Hâh nâ hâh eder insana eser

Nağme bir mantık-ı ruhanidir

Nağmenin lezzeti vicdanidir

Canfezâdır nefs-i insanî

Dilrübadır niğam-ı ruhanî

Eğer hakikiatle olursan sâmi

Olmaz evkat-ı hayatın zâyi. 

(Musiki, hikmete dair ilimdir; bilene, bilmeyene aydınlıktır. İdrak edecek nice sırları var. Sineleri çak edecek pür gelir. İtibarlar, fasıllar ve taksimler, makamların imtiyazları ve usul, perde ve peşrev, ses ve amel, iş ve nakş, topluluk, söz ve gazel her biri hikmet ile doludur. Can riyazini suvarır bir sudur; kuru, sıcak ve soğuk nağme salt hikmet çeşmesinden vârittir. Her biri hastalığa faydalıdır. Zıddını her birisi defedicidir. Alt ve üstü havadır ama, havasız dünya döner mi? Hikmeti, canda akan muzmardır. Kör olan lütfunu anlamaz. Böylece reşat olanlar zevkini eder. Allah zevkini artırsın. İnsana taze hayat verir, bülbül nağmesi ve hoş âvâze. Kuşların nağmesini dinle. İktiza eyler ise insanın şuh nağmesi, insanın hoş ahengi ister istemez eder insana eser. Nağme, ruhanî bir mantıktır. Nağmenin lezzeti vicdanîdir. İnsan nefesi canfezâdır. Ruhanî nağme, dilrübadır. Eğer hakikatle dinleyici olursan, hayatının zamanları zâyi olmaz.)

Feleklerin çizdiği dairelerin açıklanması budur ki: Gezegenlerin feleklerinin içlerinde, noktaların dönüşüyle çizilen dairelerden irisi, o dairedir ki; güneşin merkezinin hareketinden merkez dışı feleğin çevresi üzerinde çizilmiştir. Döndürücünün merkezinin hareketlerinden, taşıyıcı feleklerin çevreleri üzerinde çizilen dairelerdir. Yıldızların merkezlerinin hareketinden, döndürücü feleklerin çevreleri üzerinde çizilen dairelerdir ve bu daireler, hangi felekte çizilmişse, o feleğin ismiyle isimlendirilmiştir. Mesela, güneşin merkezinin hareketinden, merkez dışı felekleri üzerinde çizilen daireye: Merkez dışı felek denilir. Diğerleri buna kıyas olunur. Taşıyıcı felekler nâmiyle lakaplanan beş daire ve ayın eğilimli feleğinin kuşağı... Bu altı daire âlemi keser farz olunsalar, mümessil feleklerin ve burçlar feleğini ve büyük feleğin yüzeylerinde oluşan daireler, burçlar feleğinden eğilimli oldukları için, onlara: Eğilimli felekler derler. Bu dairelerin isimlendirildiği felekler, yukarıda açıklandığı üzere, âlemin kutbundan ve burçların kutbundan gayri kutuplar üzerinde hareket ettiklerinden, bu çizilen daireler dahi burçlar feleğinden eğilimlidirler. Şu halde, mümessillerin yüzeyleri üzerinde kesişirler. Bu noktalar, yukarıda belirtilen tepeler ve eteklerdir. İşte feleklerin suretleri ve daireleri bunlardır. 

Beşinci Madde 

Yedi gezegen yıldızın ve dört keyfiyetin tesirlerinin başlangıçlarını bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, kelamcılar demişlerdir ki: O müneccimler ve tabiatçılar ki, Yaratıcı olan Allah'ı tanımaktan mahrum olmuşlardır. Onların bütün işleri, yıldızlara ve tabiatlara dayanıp, dalalette kalmışlardır.

Bunların misali o iki karıncadır ki, bir kâğıt üzerinde yürürken bir nakş ortaya çıkar. O anda karıncanın biri şâd olup, der ki: "İşlerin hakikatinin kalemden vücuda geldiğine muttali oldum." Bu karınca, en son derecede olan tabiatçı gibidir ki, bütün tasarrufları, sıcaklığa, soğukluğa, rutubete ve kuruluğa havale etmiştir. Karıncanın öbürü dahi dikkatle bakıp, görür ki; kalemin hareketi kendisinden değildir. O, parmakların iradesiyle olmuştur. O zaman sevinip, önceki karıncaya der ki: "Sen galat etmişsin ve durumun hakikatini idrakten ırak gitmişsin. Zira ki, işlerin oluşu kalemden değildir. Belki bütün tasarruflar parmaklardandır. Kalem ise parmaklar arasında mecbur ve boyun eğmiştir." Bu karınca ise, o müneccim misalidir ki; işlerin tasarruflarının tümünü yıldızlara isnat yetmiştir. Bilmez ki, kendi dahi bilmeyip hataya gitmiştir. Zira ki, yıldızlar meleklerin elinde mecbur ve çaresizdir. Meleklerse, Hak Taâlâ'nın emrine itaatkâr ve boyun eğicidir. Hepsi onun iradesiyle sâkin ve hareketlidir.

Biçare tabiatçı ki, tasarrufu tabiatlara isnat eylemiştir; o, sözü gerçek söylemiştir. Zira ki, tabiatların tasarrufta katkısı vardır. Eğer katkısı olmasaydı tıb ilmi bâtıl olup, hastalıkların ilâçları gereksiz ve âtıl olurdu. Hâlbuki insan anatomisi meşrudu ki, onu öğrenmeye izinliyiz. Şu halde o tabiatçının hatası ancak budur ki, görüşü zayıf olup, topal eşek misali o menzilde yatmıştır da orasını bilmemiştir. Tabiatçı dahi hak Taâlâ'nın yed-u kudretindedir ve tasarrufları onun tesiriyledir.

Biçare müneccim de demiştir ki: Güneş bir yıldızdır ki, âlemde sıcaklık onunladır. Işık onunladır. Eğer güneş olmasa idi bitkiler ve canlılar bulunmazdı. Gece ve gündüz fark olunmazdı. Ay bir yıldızdır ki, meyvelerin lezzeti onunladır. Eğer güneş olmasa idi bitkiler ve canlılar bulunmazdı. Gece ve gündüz fark olunmazdı. Ay bir yıldızdır ki, meyvelerin lezzeti onunladır. Gecenin nuru onunladır. Eğe ay olmasa idi çiçeklerde ve meyvelerde tabii kokular, şaşırtıcı renkler ve lezzetler bulunmazdı.

Hafta, ay ve sene fark olunmazdı. Güneş, sıcak ve kurudur; ay soğuk ve rutubetlidir Şu halde yıldızlar bu keyfiyetleriyle (nitelik) âlemde mutasarrıftır. Müneccim bu sözlerinde sâdıktır. ancak şunda yalancıdır ki, işleri yıldızlara isnat etmiştir. Yıldızlar ise, Hak'kın emriyle bu tasarruflara yetmiştir. müneccim bunu idrak etmemiştir ki, bütün eşyada mutasarrıf ve müessir ancak Hak Taâlâ'dır.

Müneccimle tabiatçının ihtilâfları, o iki köre benzer ki; biri filin hortumunu ve biri ayağını tutmuştur. Biri der ki: Fil, bir oluk gibi nesnedir. Öbürü der ki: Fil, bir direk gibi nesnedir. Her biri, kendi tuttuğu uzvun vasfında doğru söylemektedir. Lâkin filin bir uzvuna tamam fil budur, dediklerinde hata etmişlerdir.

Yıldızların ve tabiatların tesir ve tasarrufta katkıları vardır. Lâkin tesir ve tasarruf, onlara münhasır ve mahsus değildir, belki yıldızlar ve tabiatlar, Yaratıcı ve Hakim olan Allah'ın, âletler misali hizmetçileridir.

Mesela bir padişah, bir büyük saray bina edip, onda kendi veziri için bir özel örş hazırlasa ve o köşkü etrafında bir avlu peyda edip, onda oniki hücre bina eylese ve her bir hücrede bir nâib nasb eylese; ta ki vezir-i âzam, içeriden her ne buyurursa onun emrini taşraya tebliğ edeler. O hücrelerin kapıları üzerinde yedi atlı nakib yani beyler tayin eylese, ta ki hizmette hazır olalar. Padişahtan vezire ve ondan nâiblere ve onlardan nakiblere ârit olan emir ve hükümleri taşrada icra kılalar. Taşrada da dört yaya zâbit koysa, ta ki ellerinde kementler tutup, padişahın emriyle bazı insanları bağlayıp, dergâha getireler. Bazısını dahi dergahdan reddedip, süreler. İmdi, bu misalimizde padişahtan murat, âlemlerin rabbi olan Allah'dır. Büyük saray arş-ı azamdır. Vezir-i azam ilk akıldır. Köşk kürsüdür ki, vezir-i azamın makamıdır. Avlu sekizinci felektir ki, oniki burcunda oniki melek vardır. Atlı nakibler yedi gezegendir ki, onlar gece-gündüz o burçların kapılarını dolaşıp hizmet ederler Yaya zâbitler dört unsurdur ki, kendi vatanlarından hareket etmezler. Sıcaklık, soğukluk, rutubet, kuruluk ört kement benzeridir ki, ateş, hava, su ve toprağın ellerindedir.

Bir kimsenin durumu değişikliğe uğrasa, üzüntü ve gam istilasıyla şaşırıp kalsa ve dünyadan yüz çevirip, el çekmek zamanı gelse; onu hakkına tabib der ki: Buna sevda hastalığı üstün gelmiştir, malihülya illetini bulmuştur. Bunu etimon şerbeti ile ilaçlamak lazımdır. Tabiatçı dahi der ki: Bunun hastalığı, tabiatına kuruluk üstün geldiğindendir ki dimağı üzere istila etmiştir. Tabiatının kuruluğuna sebeb kış havasıdır. Bahar gelip, rutubet havası üstün olmadıkça buna ilaç olmaz. Müneccim de der ki: Buna, sevda ârız olmuştur. Sevda ise utarid ile merih arasında kötü bezerlik oluşmasından meydana gelir. Utaride iki kutlunun yaklaşmasıyle üçlenme erişmedikçe bunun hali iyiye gitmez. Hâlbuki bunların hepsi sözlerinde doğrudur. Zira ki, her biri aklı erdiği kadar söylemiştir. Neylesinler ki, cüzî akılla aslına ermemişlerdir. Ama hakikatte onun aslı budur ki: Kaçan bir kimseye saadet ikbal edip, Hak Taâlâ ona hidayet etmek murat eylese, o kimseye iki kuvvetli nakib havale eder ki, uturidle merihtir. Onlar dahi unsurlarla yaya olan zâbitlerle emrederler ki: Kuruluk kemendii o kimsenin boynuna takıp, kuruluğu başına ve dimağına havale ederle. Onu dünya lezzetinden yüz çevirtip, hüzün ve gam kamçısıyle sevk edip, irade yularıyla Hak'ın huzuruna yedeler. Bu hakikati bu şekilde idrak, ne tıp ilmiyle ve ne tabiî hikmetle ve ne yıldızların hükümleriyle hâsıl olur.

Belki Nübüvvet ilmiyle ortaya çıkar ki, her şeyi kuşatan ezelî ve ebedî padişahı bilmiş ola. Zira ki, Hak Taala kendi sevdiği kullarını, kâh mihnet ve bela ile ve kâh sevda hastalığıyle cenab-ı izzetine davet eder ki: "Ey benim kullarım! Sizin bela ve mihnet sandığınız, benim lutuf ve sevgimin kemendidir ki, huzurumda muhterem olan kullarımı onunla kendi rıza ve cennetime ve huzur-u izzetime davet ve cezb ederim." Nitekim haberde:

"Muhakkak ki bela, önce peygamberlere, sonra velilere, sonra benzerlerine, benzerlerine... Vekil olur," diye vârid olmuştur.

Astronominin hikmetlerinden bu miktarca açıklamayla irfana vesile olan fikretme ve düşünme, cihanın yaratıcısının sanatlarını öğrenme kolaylaşıp; yüce isteğimiz olan Mevla'yı tanıma hâsıl olmuştur. Şimdi bir miktar dahi unsurların ve bileşiklerin durumlarını açıklayıp, yapılarında oluşum ve bozuşum olanların esrarını a açıklamak uygun görülmüştür. Ta ki mütalaa eden akıl sahiplerine ibret verici olup, sürur ve huzur ile gönülleri dolup, lisanlarının virdi Mevla'nın tesbihi ola. (Melekûtun ve mülkün sahibi Allah münezzehtir. Mabutların meliki münezzehtir.

Mevcutların belli ki münezzehtir. Kuddüs, sübbuh, ölümsüz ve uykusuz olan diri melik münezzehtir. Ey Rabbimiz, meleklerin ve ruhların rabi. Celle celalihi ve amme nevalihi!). 

ÜÇÜNCÜ BAB 

Yapısında oluşum ve bozuşum olan sülfî cisimlerin mahiyet ve keyfiyetini, yani dört unsurun yerlerini ve durumlarını; üç bileşiğin vasıflarını ve hallerini ve esirlerin etkileriyle olan şekil değişikliklerini; Türklerin yılının hükümleriyle olan keyfiyetlerin değişimini; yeni astronominin bazı makalelerini on bölümle hakîmâne tafsil eder. 

BİRİNCİ FASIL 

Ateş unsurunun mahiyetini, tavır ve durumlarının keyfiyetini dört madde ile açıklar. 

Birinci Madde 

Ateş küresinin bazı durumlarını bildirir. 

Ey aziz, malim olsun ki, astronomlar demişlerdi ki: Basit cisimler: Ateş, hava, su ve topraktır. Bu dördünden, üç bileşik (mevalid-i selâse) olan bileşik cisimler, bileşmiş ve doğmuş olup, yine dörde ayrıştıklarından, bunlara: Unsurlar derler. Bu dört unsurun bir araya gelmesinden ve biri birine dönüşüp kaynaşmasından bileşiklere oluşum ve bozuşum ârız olduğu için bunlara dört esas (erkan-ı erbaa) derler. Bu unsurlar ve dört esas, ay feleğinin altında yani ayın alt yüzeyinin altında, yukarıda açıklanan tertip üzere, biri birinin içinde, her biri kendi yerinde karar etmiştir. Tümünün en latif ve en yüksek olanı, ateş unsurudur ki, paralel iki yüzeyle kuşatılmış basit bir cisim ve üre bir cevherdir. Üst yüzeyi, ay feleğinin alt yüzeyine ve alt yüzeyi havanın üst yüzeyine teğettir. Ateş küresinin yeri, ay feleğinin altında ve hava küresinin üstündedir. Kendisi mutlak ulvî, latif, halis ve diğer unsurlar gibi renksiz ve hepsine üstüdür. Onu göz idrak edemez. Güneşin sıcaklığının etkisiyle topraktan ve sudan her ne kadar katı dumanlar, yoğun buharlar yükselip, ateş küresine erişirse de, o, hepsini yakıp, hâlis ateş eder. Eğer ateş küresi, bizim yanımızda olan ateş gibi renkli ve ışıklı olsaydı, yıldızlar ve felekler âlemini seyretmekten gözümüzü men ederdi. Bu unsurun tabiatı, kendi yerinde sükût ve karar iken ay feleğinin günlük hareketine uyarak, onu teşyî edip, âlemin merkezi çevresinde doğudan batıya gider ve bütün parçaları birlikte bir karar üzere sürekli döner. 

İkinci Madde 

Ateş küresinin tabiat ve kabiliyetini, uzaklık ve büyüklüğünü bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki astronomlar demişlerdir ki: Ateş unsurunun tabiatı, sıcaklık ve kuruluk olup, mutlak ulvi bulunduğundan, öteki unsurlara muhaliftir. Yakma ve kapanma kabul ettiğinden, oluşum ve bozuşma, muhtemel şekiller almaya kabiliyetlidir. Nitekim yukarıda açıklandığı üzere, kendi yerinde inen parçaları, diğer unsurlara dönüşüp, başkalaşır, bu açıktır.

Rasatçılar, geometriciler ve matematikçiler ittifak üzere demişlerdir ki: Ateş küresinin üst yüzeyinin yeryüzünden uzaklığı, yaklaşık kırkbirbin dokuzyüz yirmialtı fersah ölçülmüştür. Alt yüzeyin yeryüzünden uzaklığı, yaklaşık onbeşin yirmialtı fersah bulunmuştur. Ateş küresinin kalınlığı ve derinliği, yaklaşık altıbin dokuzyüz fersahtır. 

Üçüncü Madde 

Ateşin çeşitlerini bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Ateş cinsi nice çeşittir. İlk olarak bu ateş unsurudur ki, bunun tesiri yakıcıların çeşitlerinin tümünden kuvvetlidir. Sıcaklığı şiddetlidir. Çünkü Hak Taala Kelam-ı Kadim'inde: "O Allah ki, yedi kat gökleri ve bunlar kadar da yer yarattı." (65/12) buyurmuştur. Şu halde filozoflar, suflî unsurları, bu ayet-i kerimenin mazmununa tatbik için, hava unsurunu üç tabaka ve toprak unsurunu iki tabaka farzetmişler. Tamamına yedi tabaka itibar edip, ateş küresini birinci tabaka saymışlardır. İkinci olarak, demirde, taşta ve yeşil ağaç ta gizli olan ateştir ki, sert demiri ve katı taşı eritip toprak eder. Bitkileri ve ağaçları yakıp, kül eder. O halde, karanlık, soğuk ve kesif olan bu üç cisimden, latif bir cisim olan sıcak ve nuranî soğuk ve kesif olan bu üç cisimden, latif bir cisim olan sıcak ve nuranî ateşi çıkarmak, şaşılacak bir hikmet ve garip bir sanattır. Üçüncü olarak yıldırım ateşidir ki, latif cisimlerden geçip, kesif cisimleri yakar. Dördüncü olarak haramen ateşidir ki; o, gök gürültüsü, şimşek ve bulut olmadan geceleyin gökten parlardı. Onun ışığında Benî Tay kabilesi, üç günlük mesafeden develerini görürdü. Bu ateş, kendisine yakın olanları yakıp; gündüzleri duan görünüp, geceleri ateş olurdu. İsmail aleyhisselam evladından Halit bin Binan, derin bir kuyu kazdırıp, o ateşi, buraya kapatmıştı. Bir zamanlar halk onu seyran ederdi. Bundan sonra, o nar, o kuyu içinde kayboldu. Beşinci olarak şihab-ı kabesdir ki, halk onu yıldız parlaması sanır. Hâlbuki o, yerden havaya çıkıp, soğukluktan etkilenmeden ateş tabakasına ulaşan dumandı. Altıncı olarak, cehennem ateşidir. 

Dördüncü Madde 

Ateşin ışığa bitişmesine, ruhun bedene bağlanmasının birkaç yönden benzerliğini bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Hayvanî ruhun bedende yüreğe bağlılığı ve bitişikliği aynen ateşin lambanın fitiline bağlılık ve bitişikliği gibidir. Nitekim bu bağlılığın iptali bir nefesle kolay olduğu gibi, ruhun bağlılığının iptali de bir çekiştirmeyle kolay olur. Lambanın yağı bittiğinde, ateş ayrılıp, söndüğü gibi, bedenin tabii rutubeti bitiminde, nefes ondan ayrı düşer. Her yerde ki, ateş hava alıp sönmez, orada insan dahi hava alabilip ölmez. Ateşin söndüğü yerde, insan dahi helak olup, nefes alamaz. Şu halde, madenciler ve kazıcılar, bir mağaraya girmek isteseler; önce bir uzun asanın ucuna bir kandil asıp, mağaranın içine sokarlar. Eğer o kandil sönmediyse, onla dahi yürüyüp, içeri girerler. Eğer kandilin şulesi söndüyse, hemen geri dönerler, kaçarlar.

Nitekim kandilin yağı, fitilinde bittiğinde, iki üç defa şulesi hareket edip, ışık verir, ondan sonra söner. Ayı şekilde insan da ölüm anında kuvvetlenir ki, bu duruma ölüm sıhhati derler. Sonra, ruhu bedenden ayrılır. 

İKİNCİ FASIL 

Hava unsurunun mahiyetini, keyfiyet ve durumlarını, üç tabakasından üst, orta ve birinci tabakalarda oluşan kâinat boşluğunu (atmosfer) dört madde ile açıklar. 

Birinci Madde 

Hava küresinin yerini ve tabiatını, uzaklık ve büyüklüğünü ve hareketini bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar ve astronomlar sözbirliğiyle demişlerdir ki: Dört unsurdan ikincisi havadır. İki paralel yüzeyle kuşatılmış basit bir cevher ve küre bir cisimdir. Üst yüzeyi yükselmiş olup, ateş küresinin alt yüzeyine temas etmiştir. Alt yüzeyi, altında olan denizlerle yerin yüzeyine teğet olduğu için dağlar ve dalgalar nedeniyle havanın yüzeyi düzgün değildir. Şu halde, hava küresinin tabii yeri, ateş küresinin altında ve ysu küresinin üstündedir. Kendi yerinde tabii olarak sakindir ve ancak kendine özgü hareketleri vardır. Sâkin oldukça ismi: Havadır. Hareke ederse, ona: Rüzgâr derler. Hava unsuru, latif, şeffaf ve renksizdir. Tabiatı, sıcaklık ve rutubettir. Yükselici özelliğinden dolayı, öteki unsurlara muhaliftir. Oluşum ve bozuşumla suretler bulmağa kabiliyetlidir. Zira ki hava, kendi yerindeyken bile, diğer unsurlara dönüşüp, başkalaşır. Rasatçılar, matematikçiler ve geometriciler sözbirliğiyle demişlerdir ki: Havanın kalınlık ve derinliğinin toplam mesafesi, yaklaşık onbeşbin yirmialtı fersah bulunup, üç tabaka itibar olunmuştur.

Üst tabakası, ateşe komşu olduğundan sıcak olup, onunla ay feleğinin hareketine uyarak, doğudan batıya onu teşyi ile döner. Bu tabakanın tarafları, ateşten uzaklaştıkça, sıcaklığı az olup, kendi tabiatı olan keyfiyette kalmıştır. Dairesel hareketi dahi yavaş yavaş olup, en alt tarafı sâkin olmuştur. Bu tabakanın kalınlığı ve derinliği, onbin fersah bulunup, ateş tabakasına nispetle ikinci tabaka sayılmıştır. Aşağıdan yükselen dumanlar, bunda ayrışıp, kaybolduğundan, buna: Duman tabakası adını vermişlerdir Bunun nice sırlarına yetmişlerdir. 

İkinci Madde 

Havanın üst tabakasında gözlenen atmosferi bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar ve astronomlar sözbirliğiyle demişlerdir ki: Hava unsurunun üst tabakasının yukarı tarafında kuyruklu yıldızlar ve çeşitli şihab oluşur. Şihabın aslı, maddesi latif oan dumandır ki, güneş ışınlarının yansımasıyle yerden havaya çıkıp, soğuk tabakadan soğumadan geçip, duman tabakasından ateş küresine ulaşır. Eğer bu dumanın alt tarafı, yerden kesikse, pamuk fitilin ucunun mum alevine dokunup yanması gibi, o latif duman dahi alevlenip ateşe dönüşür. Çok süratli yandığından söner gibi görünür. Çünkü ateş şulesi, önce o dumanı üst tarafına düşüp sonuna kadar yakar. O şule, dumanın sonuna vardığında üst tarafa uzayıp, fişek gibi hareketli görünür. İşte şihab dedikleri budur. O dumanda bulunan yersel parçalar ayrışıp, ateş unsuru gibi halis ateş ve renksiz olarak görünmez olur. Eğer ateş tabakasına ulaşan duman, kesif ve koyu ise, ona ateş değdiğinde, koyuluğu bir süre kalır. Günlerce, aylarca sönmeyip, dumanın maddesinin gereği olan renk ile ortaya çıkar: Ya örülü saç, ya yuvarlak top, ya kuyruklu yıldız veya kısa ok veya dik koni şekillerinde veyahut ahna suretinde görünür. Eğer dumansal maddesi kesif ise, ateşe ilk ulaştığında, ondan öyle büyük bir şua zuhur eder ki, havanın içi ve yerin yüzü aydınlanır.

Meşhurdur ki, Hazreti İsa aleyhisselamdan çok sonra gökte, kuzey kutbu tarafında bir ateş parlayıp, tam bir sene kalmıştı. Onun dumanı yeryüzünü öylesine kuşatıştı ki, günün ilk dokuz saatinden sonra, kimse bir nesne göremezmiş. Gökyüzünden kül gibi parçalar indiğinden, o ateşin altında insanlar duramazlarmış. (Allah'ın gazabından yine Allah'a sığınırız.) Eğer ateş tabakasına ulaşan duman kesif ve koyu olup, alt tarafı yere bitişik ise, mesela sönmüş olan lambanın dumanıyle, üstünde bulunan lambanın ateşi inip sönmüş lambayı yaktığı gibi - ateş unsuru o dumandan tutuşup, yere kadar iner ki, buna: Doğa yangını derler. Çünkü bütün kâinatın atmosferi, dört unsura karışmaksızın meydana gelir. Bunu içindir ki, gökte olanlar, dört unsurdan karışmayla bileşen üç bileşik gibi bir zaman sâbit olmayıp, hemen o anda bozuşumu uğrayıp, yok olurlar veya şekillerini koruyamayarak, başka bir surete girip, başka bir keyfiyete ererler. 

Üçüncü Madde 

Hava küresinin orta tabakasının ölçüsünü, vasıflarını, tavırlarını ve burada oluşan bazı atmosferik olayları bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar ve astronomlar demişlerdir ki: Hava küresinin orta tabakası, ateş tabakasına nispetle üçüncü tabakadır ve kendi yerine sâkindir. Bu tabakanın kalınlığı, takriben beşbinon fersah mesafedir. Bu tabakaya ateş üresinin sıcaklığı inmeyip, güneşin yeryüzünden akseden şuaları dahi buraya yükselmediğinden; bu, hava su buharlarıyla karışıp, onlardan oldukça soğuk bir nitelik kazanmıştır. Onun için soğuk tabaka namıyle şöhrete yetmiştir. Bu tabaka, bulutların, yağmurların, karların menşei olmuş; gök gürültüleri, şimşekler ve yıldırımlar buradan kaynaklanmıştır. Bütün bunlar, burada oluşup, sonra aşağı tabakaya inmişlerdir. Bunların çoğunlukla sebebi küçük su damlacıklarıdır. Bu damlacıklar, güneşin sıcaklığıyle incelip, hava parçacıklarıyle karışarak, yukarıya yükselip buharlaşan parçaların yoğunlaşmasıdır. Çünkü güneş, deniz ve toprak üzerine ışık saçıp, şualarının aksinden oluşan sıcaklığıyle suyun küçük parçalarını çıkarıp, duman ederek, bu sıcak buhar ve dumanı havanın yukarı tabakasına çekerken, yolda soğuk tabakaya rastlar. Hava, bunlarla harekete geçip çeşitli yönlere hareket eder. Üstten soğuk tabakanın soğuğu, alttan da su buharı ve duman biribirine sokulup, o kavgalar arasında, soğuk vasıtasıyle yoğunlaşma olur. Eğer soğuk şiddetli değilse, buhar toplanıp, ondan bulutlar meydana gelir. Bulutlar ne kadar yukarı çıkarsa, o kadar buhar zerreciği birbirine eklenip, duman da havaya dönüşüp hareketiyle rüzgâr olur. Buhar zerrecikleri suya dönüştüğünden, bu yoğunlaşmadan ağırlık hâsıl olduğu için yağmur olup aşağıya damlamaya başlar. Eğer buharın yükselişi gece olup, havanın soğukluğu şiddet ve kuvvet bulup, bulut zerrelerine toplanmalarından önce ulaşırsa, kar olup, güzel güzel iner. Eğer soğuk çok şiddetli olsa bulut zerrelerini toplanmalarından sonra bulsa hemen dolu olup, vurucu bir biçimde düşmeye başlar. Eğer yukarı çıkan buharın sıcaklığı, havanın soğukluğuna nispetle az olursa ve soğuk tabakaya da ulaşamazsa; ya siyah veya beyaz bulut olur ki, bahar günlerinde atılmış pamuklar misali bir birinin üzerinde dağlar gibi toplanıp, çeşitli şekillere girip, letafetinden ve sıcaklığının düşüklüğünden dolayı havaya dönüşür. Eğer sıcaklığı az olan bu buharın kendisi de az ise; bunun durumları kendi mahilli olan aşağı tabakada açıklansa gerektir. Öyle olur ki, bazı zamanlarda şiddetli soğukla hava kapanmış olur ve bu durumda soğuk tabakada bulut oluşur ki, ondan yağmur, kar ve dolu hâsıl olur. 

Dördüncü Madde 

Hava küresinin orta tabakasında oluşan atmosferik olayları, yani gök gürültüsü ve yıldırımı hakimâne bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar ve astronomlar sözbirliğiyle demişlerdir ki: Gök gürültüsü, şimşek ve yıldırımın sebebi budur ki; güneşin şiddetli hareketinden iyice incelen küçük yersel parçalar ve küçük ateşî parçalar birbirine karışır ki, buna: Duman derler. Bu duman, yukarıda anlatılan buhar ile karışıp, böylece beraber yükselip, soğuk tabakaya ulaştığında, buhardan bulut oluşup, duman da bulutun içine hapsolsa; bu anda sıcaklığı baki ola duman yukarıya çıkmak istedikte veya sıcaklığı giden duman aşağıya inmek murat eyledikte, o dumanlar, iniş ve çıkışta bulutu öylesine hızlı yarar ki, bundan korkunç bir ses hâsıl olur. İşte gök gürültüsü budur. Hızlı sürtünmeden o duman ateş alsa: Eğer latif olup çabuk sönerse ona: Şimşek derler. Eğer yoğun olup, yere ulaşana dek sönmezse, ona: Yıldırım derler. Öyle olu ki, bu yıldırım incelip, ayrışan cisimlerden geçip, ayrışmayan cisimleri yakar. Mesela, kese içindeki altın ve gümüşü eritip, keseyi yakmaz, ancak içinde eriyenlerin sıcaklığı yakar. Baza olur ki, yıldırım oldukça kesif olup, her neye isabet eylese, onu yakar. Büyük bir dağa düşüp, parçaladığı bile olur. Gök gürültüsü ve şimşek beraber olur. Lakin gök gürültüsü işitilmezden önce, şimşek görülür Zira ki bu, gözle görülür ve o kulakla hissedilir. İşitme, sesin kulağa ulaşmasına bağlıdır. Sesin ulaşması ise mesafe ve hava titreşimlerine bağlıdır. Oysaki göze şuaların ulaşımı, sesten daha hızlıdır. Nitekim çamaşırcıya bakarsın ki, çamaşırı taşa vurur, bir zaman sonra sesi kulağına erer.

Kış mevsiminde, buharın dumanı az olduğundan, şimşek ve yıldırım nâdiren olur. Onun için soğuk ülkelerde kar yağarken asla gök gürültüsü, şimşek ve yıldırım olmaz. Zira ki kar inen bulutlarda asla duman buharı bulunmaz.

Soğuğun şiddetiyle buharın dumanı sönüp, eseri bile kalmaz. Yağmur fazla olduğunda, bulut zerreleri yoğun olduğundan, gök gürültüsü, şimşek ve yıldırım dahi çoğalır. Bulutlar çok yoğun olduğunda, yağmurun suyu onlarda hapsolmuştur. Onun için, onlardan yağmur şiddetle iner. Nitekim bir yerde mahpus olan su ondan yol bulsa kuvvetli akar. (Hakim ve Gani olan Allah münezzehtir. Celle celalühü ve amme nevalihi. Ondan başka ilah yoktur.) 

ÜÇÜNCÜ FASIL 

Hava küresinin alt tabakasını, tabiat ve vasıflarını, hareket ve isimlerini ve sair durumlarını sekiz madde ile açıklar. 

Birinci Madde 

Hava unsurunun alt tabakasının bazı durumlarını bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar ve astronomlar sözbirliğiyle demişlerdir ki: Hava unsurunun alt tabakası, ateş tabakasına nispetle dördüncü tabakadır. Bu tabakanın havası, çeşitli hareketlerle hareket halindedir. Bunun kalınlığı ve derinliği, yaklaşık onaltı fersahtan fazla mesafedir. Bu alt tabaka, kesif bir havadır ki, toprağa ve suya komşu olup, onlara düşen güneş şuaları ve yıldızların akislerinin sıcaklığıyle ılımlılık kazanıp, buna ârız olan kara ve denizlerin soğukluğuyle kalmamıştır. Gökkuşağı, hâle, duman, ırağı ve çiğ; tan vakitleri, gece, gündüz ve rüzgârlar bu tabakada oluşur. Eğer bu tabaka, güneşin ve yıldızların sıcaklığıyle ılımlı olmasaydı, toprak ve sudan kazandığı soğukluğu, üzerinde olan soğuk tabakanınkinden fazla ve şiddetli olurdu. Nitekim kutup altında, tepe noktasından güneş uzak olduğundan, hava öyle bir derecede soğuk olur ki, deniz donup, kardan boş hiç bir yer kalmaz. Soğuğun şiddetiyle bitkiler ve hayvanlar helak olup, orada imaret mümkün olmaz. Bu durumda, hava küresi üç tabakaya bölünüp, üst tabakası ateşe komşu olduğundan oldukça sıcaktır. Orta tabakası, aşağıdan yükselen su buharıyle komşu olduğundan, ifrat derecede soğuktur. Alt tabakası, yere ve suya komşudur, lakin şuaların aksiyle tabiatı ılımlıdır. Onun için bu tabakaya: Kürre-i nesîm derler. Buhar ve dumanla karışık olduğundan, buna: Buhar küresi ve duman küresi de derler. Bu tabakanın havası kesif olduğundan, güneşin ışığı ancak bunda zâhirdir. Yerin gölgesi ancak bunda yürüyüp, döner. Onun için buna: Gece küresi ve gündüz küresi denilmiştir.

Bu kürenin rengidir ki, gök rengi görünmüştür. Zira ki, filozoflar nazarında, bu tabakanın üstünde gece ve gündüz olmaz. güneş ve yıldızların nurlu ışıkları, onda ay küresinin kesif cisminden gayri lâtif cisimlerde yansıma ile ortaya çıkmaz. Lakin feleklerin gündüzü pâk bir nurdur ki, ne şarkîdir, ne garbîdir. Orada sabah ve akşam yoktur. (Allah dilediğini nuruna hidayet eder.) Bu tabakanın yeryüzünden yüksekliği belirtilen kalınlığı miktarıdır ki, onaltı fersahtan fazlacadır.  

İkinci Madde 

Hava küresinin alt tabakasında meydana gelen çeşitli rüzgârları ve cihanın yönlerini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: çeşitli rüzgârların meydana gelmesi, deniz dibinde hava, unsurunun değişik yönlere hareketi ve dalgalanmasıyle olur. Nitekim denizin yüzündeki su unsurunun dalgalanması, bir cüzünün bir cüzünü değişik yönlere yitmesiyle vücut bulur. Hava unsuru ile su unsuru iki sâkin deniz iken, hava zerrelerinin hareketi hafif olmuştur. Su zerrelerinin hareketleri ağrılık bulmuştur. Rüzgarların meydana gelmesinin sebebi budur ki: Güneşin tesirinden ya başkasından hâsıl olan dumanlar yerden yükselip, soğu tabakaya ulaştığında, eğer onların sıcaklığı kırıldıysa, aşağıya inmek için hareket edip, bu yüzden hava denizi dahi dalgalanır. Böylece rüzgâr olur. Eğer sıcaklıklarını yitirmedilerse, ateş küresine yükselirler. Ateş ise o dumanların yersel maddelerini yakıp, kalan havaî maddesini dönüsel hareketiyle aşağı tarafa iter. İşte bu hareketle hava dalgalanıp, rüzgâr olur. Rüzgârın bir sebebi de budur ki: soğuk tabakada bulutlar ağır olup, yukarıdan aşağıya yöneldiğinden, bunlar, iniş hareketiyle sukunet bulup, havaya dönüşerek, bizzat kendileri hareketli rüzgâr olur. Bu geriye dönüşle hava dalgalanıp, rüzgâr olur. Bir ebedi dahi budur ki, bulutların biribirine yığılmasından ve izdihamından hava yine hareketlenip, dalgalanır. Böylece rüzgâr eser. Veyahut bulutlar kıvamda uyuşamayıp kesifi hafifini ittiğinden, hafif bulutlar bir taraftan yürüyüp, havanın dalgalanmasından rüzgâr meydana gelir. Bir sebebi dahi budur ki, havanın ısınmasıyle bir taraftan yayılır, ona başka bir cisim karışmaksızın miktarı fazlalaştığından, komşusu olan havayı iter, itilen komşusunu iter, böyle böyle hava dalgalanarak gider. Bu itişme yavaş yavaş zayıflayan, merkezden uzaklaştıkça, giderek hava sakinleşir. Mesela bir durgun suyun ortasına bi taş atıldığında, ne şekilde dalgalanırsa, durgun hava dahi onun gibi dalgalanır. Bir sebebi dahi budur ki: Hava yoğunlaşmasıyle bir tarafta toplandığında, yine hava dalgalanası olur. Zira ki, havanın hacmi iyice yoğunlaşıp, boşluk nedeniyle çevredeki hava zorunlu olarak o tarafa hareket ederek, rüzgâr peyda olur. Bir sebebi de budur ki, yerden yükselen dumanların bazısı, soğuk tabakaya ulaşmazdan önce havaya dönüşüp, bir taraftan bir tarafa hareketle rüzgâr olur.

Sam yelinin sebebi ise, şihab maddesinin kalıntıları olan göktaşlarıyla karışarak yakıcılaşan havanın hareketleridir. Yahut halis havanın, sıcak araziden geçmesinden, yakıcı niteliği ile nitelenip, sam yeli olur.

Kasırganın sebebi: O ki, yeryüzünü süpürür, devran ile kendi kendine sarılıp ayağa kalkar gibi görünür, havaya yükselir. Bu yele: Ümm-ü zevba (burgan) derler. Bunun çoğunlukla sebebi odur ki: Soğuk tabakadan inen rüzgâr, bulutlarla karşılaşıp, bulutlar da çeşitli rüzgârlarla deveran etmekteyken, o inen rüzgâr dahi dönmeye başlayıp, bu haliyle yere iner. O anda, çalı-çırpı ve toz-toprak ne bulursa döndürüp, endamıyle bir daire görünür ve kâh olur ki, çeşitli yönlerden esen rüzgârlar birbirine rastlayıp, itişerek, yerden kopardıklarıyla birbirlerine saldırırlar. O anda, rüzgârların arasında kalan şeyler sıkılıp, bükülüp, minare gibi yükselir. Güya ki, uzuvları var gibi, birbiriyle sarmaş dolaş görünürler. Kâh olur ki, denizde geriye rastlayıp, döndürür. Kâh olur ki, bu buragın ortasına bir bulut düşüp, onu havada döndürürken, büyük bir hortum şeklinde görünür. Şahıslara göre cihanda yönler altıdır ki: Şahsın altı, üstü, önü, arkası, sağı ve soludur. Lakin astronomlar, cihanın dört yönünden, güneşin doğduğu tarafa, doğu; battığı tarafa, batı adını vermişlerdir. Doğuya dönük olan kimsenin sağ tarafına güney, sol tarafına, kuzey demişlerdir. Bu sayılan dört yönün aralarında dört yön daha koyup, tertip etmişlerdir. Doğu ile kuzey arasına: Yaz doğusu (kuzeydoğu), doğu ile güney arasına: Kış doğusu (güneydoğu), güneyle batı arasına: Kış batısı (güneybatı), batı ile kuzey arasına: Yaz batısı (kuzeybatı), adlarını vermişlerdir. Şu halde cihanın bu altı yönüne, sekiz rüzgâr nispet ve tayin edip: Doğu, batı, güney, kuzey taraflarından hareket eden dört rüzgârı; temel rüzgârlar itibar etmişlerdir. Bunların aralarında esen rüzgârları, tâli rüzgârlar itibar ederler. Bu rüzgârlarla yelkenli gemiler denizlerde her yöne gitmişlerdir. İstenen sahillere yetmişlerdir. İmdi, rüzgârlar gönderici olan kâdır ve kayyumun kudret ve azametini bir kere fikredip düşünsen ki, bize gönderdiği bu rüzgârların, ağır gemileri yürütüşü, bulutları yayışı gibi nice büyük faydaları vardır ki, binde biri ancak bilinmiştir. Zira ki, "Rüzgâr olmasaydı, her şey bozulurdu,"denilmiştir. Çünkü havanın yönlere hareketi bu kadarlık açıklandı. Şimdi de fayda ve özelliklerini açıklayalım, ta ki he bi nefeste iki nimet olduğu, herkese ayan olup, herkes kendini nimete batmış bilip, nimet vericiye şükredici olalar. 

Üçüncü Madde 

Bizi kuşatan havanın, bedenlerimize ve ruhlarımıza olan tesirlerini ve menfaatlerini bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Hak'ın tesiriyle, bizi kuşatmış olan havanın bedenlerimize tesiri çok açıktır. Bu hava, bedenlerimizin ve ruhlarımızın unsuru olduğundan, ruhlarımıza ulaşan âdaletli bir fâil gibi sıhhat ve âfiyetimizin sebebi olmuştur. Bu durumda havadan ruhlarımızda hâsıl olan tadil, iki şekildedir. Biri rahatlandırma, diğeri temizlemedir. Rahatlandırma: Ruhun hararetli mizacı hapsolunarak şiddetlendikçe, ona akciğerden ve can damarlarına bitişik olan nabz mesamelerinden hava vermektir. Zira ki, bizi kuşatan hava, ruhumuzun aziz mizacına kıyasla, gayet soğuktur. Şu halde havanın sadmesi ruha ulaşıp, karıştığında, hayatımızın sebebi olan nefesin etkisinin kabulü yeteneğinden ruhu men eden kötü mizaca neden olan ateşe dönüşmesinden ruhu koruyup; buharsı rutubetinin cevheri yok olmadan onu en eder. Temizlenme ise: Bu bedenin en feyizli karışımı gibi olan ruhun, ayırıcı yeteneğiyle içimize aldığımız havanın dumansı buharını ayrıştırıp, nefes dışarı çıkarken teslim etmesidir. Demek ki, burunu çekilen havanın tadili, havanın ruh üzerine gelmesiyle olur. Temizlenme, havanın candan dışarı çıkmasıyle olur. Zira ki tadil için alınan hava, önce soğuktur. Ama içeride, uzun süre hapsedilip, Ruhun niteliğiyle nitelenip ısınsa, faydası bâtıl olur. Bu tür havadan ruh, istiğna edip yeni havaya muhtaç olur ki, yeni hava akciğeri içine girip öncekinin yerini ala. Şu halde, zorunlu olarak alına havayı vermek gereklidir. Ta ki, hemen ardınca gelecek havaya boş yer kala ve o havanın çıkmasıyla birlik onun fazla cevherlerini (karbondioksit) ruh dışarı ite. Hava mutedil ve saf olup, ruhun mizacına uymayan garip cevherler ona karışmamıştır. Havanın işi, temizleme ve rahatlandırma suretiyle bedenlere ve ruhlara sıhhat ve âfiyet vermektir; korumak ve siyanet etmektir. Eğer hava bozuşuma uğradıysa, onun işi de, beden ve ruhlar zarar vermektir. Hakikatte zarar veren ve fayda veren yaratıcı olan Hüda iken, edenleri ve ruhları sebeplere ve havaya bağlamıştır. 

Dördüncü Madde 

Bizi kuşatan havaya ârız olan tabiî değişmeleri bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Bizi sara havaya tabii ve tabii olmayan değişiklikler, tabii akımın zıddı olan değişmelere ârız olur. Tabii değişmeler, mevsimsel değişmelerdir. Zira ki, bu hava, her mevsimde başka bir mizaca bürünür. Bahar havası mutedildir. Yaz havası sıcaktır. Sonbahar havası ılımlıya yakındır. Kış havası soğuktur. Gerçi tıp âlimlerine göre, bu dört mevsimin havası, iklimlere ve bölgelere göre değişiktir. Lakin müneccimler nazarında, değişmeler muteber değildir. Onlara göre, dört mevsim şöyledir: Güneşin, ilkbahar eşitlik noktasından başlayarak koç, boğa ve ikizlerde bulunduğu süre ilkbahardır. Yengeç, aslan ve başaktayken yazdır. Terazi, akrep ve yaydayken sonbahardır.

Oğlak, kova ve balıktayken kıştır. Ama dört evsimin mizaçlarının biribirinden farklılığı, güneşin tepe noktamıza yakın ve uzak olması nedeniyledir. Şu halde yaz mevsiminin sıcak olması, güneşin tepe noktamıza yakın olup, şuası kuvvet bulduğundandır. Zar ki, yaz mevsiminde, şuaların akisleri, bölgelere göre dar ve dik açılar üzere olmayıp, geniş açı üzere olur. Bu duruma şualar kesif olup, sıcaklığı iki kat olduğu için, bizi saran havayı çok ısıtır. Bunun esas sebebi budur ki: Güneşi şualarının bazısının kaynağı silindir ve konu biçiminde olur Güya ki, güneşin şuası, merkezden çıkıp, karşısında bulunan nesnenin içine işler. Şuaların kaynaklarının bazısı basit bir çevrim veya basite yakın çevrim biçimindedir. Hâlbuki şuanın etkisinin gücü okunun yanındadır. Şua okunun, düştüğü yere göre çevreye etkisi zayıf olur. Yaz mevsiminde, güneşin şuasının dik düştüğü veya dike yakın düştüğü yerde bulunuruz. Kışınsa ya şuanın düştüğü yerin çevresinde veya çevresinin yakınında bulunuruz. Bunun için, yazın güneş, doruğuna çıkıp, yerden uzak olsa bile, bölgemize ışığı fazla ve etkilidir.

Kışınsa, güneş eteğine inip, yere yaklaştığı halde, bölgemize ışığı zayıf gelip, hava soğuk olur. Zira ki, yaz mevsiminde güneş bizim tepe noktamıza yakın olur, kış mevsiminde ise uzak olur. Fakat ilkbahar ve sonbaharda, şuaların düştüğü noktalar çevremizde bulunduğundan hava ılımlı olur. 

Beşinci Madde 

Bizi kuşatan havaya ârız olan, tabii olmayan göksel değişmeleri bildirir. Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Bizi saran havaya ârız olan tabii olmayan değişmelerin bazısı göksel işlere, bazısı yersel işlere bağlıdır. 

Göksel işler nedeniyle olan hava değişimleri, yıldızların etkisiyle olan değişmelerdir. Zira ki ışıklı yıldızlar bir yerde toplanıp, güneşle dahi biraraya gelmeleri sırasında, yerin başucu noktasına veya yakınına düşen gölgeleri kuşatan havayı, ifrat derecede güzelleştirirler. Bazan bu birleşme başucu noktasından uzakta olur ve havanın güzelliği eksilir.Yersel değişmeler nedeniyle olan hava değişmelerinin bazısı, bölgeleri enleme sebebiyle, bazısı, bölgenin yerinin yüksekliği ve alçaklığı sebebiyle, bazısı, dağlar sebebiyle, bazısı rüzgârlar ve bazısı toprak sebebiyle hâsıl olur.

Bölgelerin enlem farkından olan hava değişmeleri açıktır. Zira ki he belde ki kuzey tarafta yengeç dönencesine ve güney tarafta oğlak dönencesine yakındır. O bölgenin yazı ekvator tarafında olan bölgelerin yazından ve kuzey tarafa yakın olan bölgelerin yazından daha sıcaktır. Şu halde gün eşitleyici dairesi altında bulunan yerlerin havasını mizacı itidale daha yakındır. Zira ki burada havanın sıcaklığının sebebi güneşi tepe noktasına gelmesidir. Hâlbuki ışınların tepeden ve dik gelmesi çok tesir etmez, belki bunun sürekliliği çok tesir eder. Bu sebepten gün yarısı vaktinde olan güneşin sıcaklığı, ikindiden önce çoğalır. Bunun içindir ki, güneş, yengeç burcunun doruğundan meyl edip biraz güneye inse sıcaklığı şiddetli olur.

Güneş, mümessil feleğin eğiliminde bulunduğundan henüz yengeç burcunun doruğuna ulaşmıştır. Mesela güneş, ikizler burcunun tepesinde iken havaya yaptığı tesirden, aslan burcunun tepesine geldiğinde daha çok tesir eder. Zira ki aslanın tepesinde iken ışınların dik gelmesi süreklidir. Hâlbuki ekvatora çakışık olan yerlerde güneş, birkaç gün tepede bulunup, hızla uzaklaşır. Zira ki eşitlik noktasının yakınında olan gün ışınlarının eğim fazlalığı, dönüm noktasının yanında bulunan eğim fazlalığından çok büyüktür. Belki dönüm noktasının yanında olan artışın hareketi, üç dört güne mahsus olmaz. Elbette güneş, orada bir müddet yakın bir yerde kalıp havanın ısınmasına sebep olur. Şu halde bundan malum oldu ki, o bölgede ki, genel meğil enlemlerine yakındır. Onlar en sıcak bölgelerdir. Onlardan sonra en sıcak yerler, onların kutuplarından yana olan taraflarında ve güneşitleyiciden yana olan taraflarında onbeşer dereceye değin enlemi bulunan beldelerdir. İki dönüm noktası arasındakiler de bunlar gibidir. 

Altıncı Madde 

Bizi kuşatan havaya harız olan tabii olmayan yerel değişmeleri yani yeryüzünün bölgelerinin yükseklik ve alçaklık sebebiyle, dağlar denizler, rüzgârlar ve toprak sebebiyle havaya ârız olan değişmeleri bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Bölgenin yüksek ve alçak yerde bulunması ile havanın değişmeleri muhakkaktır. Yüksek yerde bulunan bölgenin havası sürekli soğuk olur. Alçak yerde bulunan bölgenin havası sürekli sıcak olur. Zira ki güneş ışınlarının yerden aksetmesi ile kazandığı sıcaklığın şiddeti, yere yakın olan tarafı bulunduğundan, bizi kuşatan nesîmi kürenin en sıcak yeri, yere komşu olan semtidir. Yerden uzaklaştıkça soğuk tabakaya yaklaşıp ona komşu olunduğundan buralar soğuk olur. Eğer alçak yer, bir derin vâdi olursa sıcak şuaları hapsedip, havası çok sıcak ve kesif olur.

Dağlar sebebiyle bulunan hava değişmeleri ortadadır. Zira ki, o dağ ki bölgenin oturduğu yerdir. O bölgenin havası ânifen açıklanan kısımdan sayılmıştır. O dağ ki, bölgenin komşusu bulunmuştur; o bölgeyi saran havada onun tesiri, iki yönde tecrübe olunmuştur. Tesirin biri, güney ışınlarına o bölge üzerine akis ve hasretmek veya bölgeyi ışınlardan örtmek yönlerindendir. İkinci tesiri, rüzgârı, bölge üzerine esmekten men edip veya bölge üzerine sevkedip yardımcı olmak yönlerindendir. Birincisi, dağ bölgenin kuzeyi yakınında olmak gibidir. O zaman güneş, ışınlarını o dağ üzerine serpip, şuası o bölgeye aksederek, enlemi ne kadar farklı olursa olsun orayı kuşatan havayı ısıtır. Eğer dağ, bölgenin batı tarafında bulunup, doğusu açık olursa, güneşin tesiri orada yine tamamıyle havayı ısıtmaktır. Eğer dağ, bölgenin doğusunda bulunup, batısı açık olursa yarı ısıtır. Zira ki bu dağ üzerine güneş, zevalden sonra ışıklarını septiğinde saat saat gittikçe, bu dağın doğu tarafından uzaklaşıp, şuanın keyfiyeti azalıp havanın ısınması tamam olmaz. Lakin dağın batısından yana güneş geldiğinde, her saat yaklaşıp, bölgenin havasını tamamiyle ısıtır. Eğer dağ, bölgenin güneyi yakınında olsa bölgenin havasını hiç ısıtamaz.

Dağın ikinci yönden olan tesiri, bölge üzerinden soğuk kuzey rüzgârının esmesini dağın engellemesiyledir: Ya sıcak güney rüzgârıın esmesini, bölge üzerinden kaldırmasıyladır veyahut bölge, iki büyük dağ arasında bulunup, rüzgâr tarafına açık olmasıyledir. O zaman orada rüzgârın esmesi, düzlükte bulunan belde üzerine esmesinden daha şiddetli ve fazladır. Çünkü rüzgârın şanındandır ki, bir dar yere çekilse, tıpkı bir akar su gibi burada rüzgârın akıntısı sükûn bulmaz ve durmaz. Şu halde dağ bakımından beldelerin en ılımlısı o beldenin havasıdır ki, kuzey tarafı açık olup, batı ve güney tarafları kapalı ola.

Deniz sebebiyle çevrede olan bütün beldelerin havası rutubetli olur. Eğer deniz, beldenin kuzey tarafı yakınında olursa, su üzerinde kuzey rüzgârı esip, o beldenin havasına fazla soğukluk bahşeder. Zira iki suyun tabiatı, kuzey rüzgârı gibi soğuktur. Eğer belde, denizin güney tarafında olursa, o beldenin havasına fazla ağırlık verir. Özellikle kuzeyinde dağ bulunup, rüzgârın esmesine mâni olursa onun havası oldukça ağır ve kesif olur. Eğer deniz beldenin doğu tarafında olursa, onun havasına fazla rutubet verir. Zira ki güneş, bütün etkisiyle o beldenin üzerine ısrarla yaklaşır. Eğer deniz, beldenin batısında olursa, onun havasına rutubet vermesi az olur. Zira ki güneş, o beldeyi yalayarak uzaklaşır. Bu mânâya uygun rüzgârlar; kuzey, doğu ve batı rüzgârlarıdır ki, muzır olan güney rüzgârıdır.

Rüzgârlar sebebiyle olan hava değişmeleri tecrübe edilmiştir ki: Kuzey rüzgârları soğuk ve kurudur. Soğukluğu, soğuk dağlardan geçip bize geldiğindendir. Kuruluğu, güneş ışınları o tarafa zayıf olup, burada deniz buharlaşması az olduğundandır. Doğu rüzgârları, sıcaklık ve soğuklukta mutedildir. Lakin dağlardan ve karalardan geçtiğinden, bir miktar kurudur.

Batı rüzgârları dahi mutedildir. Lakin denizlerden geçip geldiğinden bir miktar rutubetlidir. Güney rüzgârları ekseri beldelerde sıcak ve rutubetlidir. Sıcaklığı, güneşin yakınlığı ile ısınmış olan yönden bizlere geldiğindendir. Rutubeti ondandır ki, güney denizleri güneşin sıcaklığıyle çözülüp, sıcaklığın kuvvetiyle denizlerden buharlar çıkıp, o rüzgârlara karışır. Onun için güney rüzgârları, insana rehavet verir. Ama sam yani helak yelleri yukarıda beyan olunduğu üzere, ya çok sıcak olan sahralardan geçip gelen rüzgârlardır veyahut duman tabakasında ateş benzeri dehşetli âlâmetler ortaya çıkaran dumanların artıkları aşağıya inip karıştığı rüzgârdır ki, her ne yönden hareket etseler, tesadüf ettikleri bedenleri saatinde yakıp, simsiyah edip, helak ederler. Bilinen bütün bu kuralları, sam yelleri altüst ederler. Bütün şiddetli rüzgârların ilk başlangıcı gerçi zayıf rüzgârlar gibi aşağıdandır. Lakin hareketlerinin başlangıcı, esmesi ve esası yukarıdandır. Toprak sebebiyle olan hava değişmeleri ki, her beldeye göre farklı olur. O farklılığın sebebi budur ki, beldelerin bazısının toprağı killidir, bazısının taşlık, bazısının kumluk, bazısının kara, bazısının madendir. Şu halde bunların hepsi suyu değiştirdikleri gibi, havayı dahi değiştirirler.

Hak'ın tesiri ile tasarruf ederler. Zira ilk, kâinatın bütün zerreleri vücuda gelip giderler. Her ne ederlerse Allah'ın iradesi ve kudretiyle ederler. Kadir ve kayyum olan ancak Allah Taala'dır. Celle Celaluh. 

Yedinci Madde 

Bizi kuşatan havaya ârız olan, tabii akıntının zıddı değişmeleri bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Tabii akıntılara zıt olan değişmeler, ya havanı dönüşmesinden veya havada bulunan istihaledendir veya havanın keyfiyetinde bulunan istihale ve değişimdendir. Havanın cevherinde olan istihale, hava cevherinin bozulmasının mümkün olmasıdır. Yoksa havanın bir keyfiyeti şiddetli olduğunda veya eksik bulunduğunda değişim olmaz. Belki havanın cevheri bizzat çevirici olsa, o vebadır ki, havaya ârız olan kokuşmadır ve ona taun dahi derler. Bu kokuşma, renk ve kokuyu ve yemeği değiştirici olan suyun kokuşması gibidir. Bizim havadan muradımız, o basit ve mücerret olan hava değildir. Belki bizi çevreleyen buhar ve duman küresidir ki, basit ve mücerret değildir. Zira ki, mücerret basit cisimlerin hiç biri kokuşmaz, ancak keyfiyetinde ya cevherinde, başka bir basite dönüşür. Yukarıda açıklanan unsurların dönüşümü gibi. Fakat bizim havadan muradımız, havanın içinde olup, havanın hakiki cüzlerinden, su ve buhar zerreciklerinden; buhar ve duman ile yükselen topraksal ve ateşsel cüzlerden karışmış olan bir cisimdir ki, buna hava adını vermemiz; deniz suyuna, su adını vermemiz gibidir. Zira ki, deniz suyu dahi saf değildir. Belki topraktan ve sudan ve havadan ve ateşten bileşmiştir. Lakin onda su üstün olduğundan, su adı verilmiştir. Şu halde bu karışık hava, bazı kere kokuşup, cevheri kötüleşir Nitekim çakıllı geniş derelerin suyu kokuşup, cevheri onlara dönüşüp, taş kesilir Bunun gibi hava da kokuşup veba kesilir. Havanın fazla kokuşması ve vebanın çoğalması genellikle yaz sonunda ve sonbaharda olur. Ama havanın keyfiyetinde bulunan değişmesi, sıcaklığında ya soğukluğunda tahammül olunmayan keyfiyete çıkıp, ziraati ve nesli fesada verip, helak etmesidir. Bu durumda hava, sayılan bu değişimlerin biriyle değişime uğrasa, ondan Hak'ın izniyle bedenlerimize hastalıklar ârız olur. Zira ki, hava kokuştuğunda Hak'ın tesiriyle, bedenlerimizin içinde olan dört karışıma dahi tesir eder. Önce yürekte olan karışıma kokuşma eriştirir. 

Sekizinci Madde 

Bizi kuşatan havanın, bedenlerimize ve ruhlarımıza olan çeşitli tesirlerini ve faydalarını; sen rüzgârların değişmeleri ve faydalarını bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Eğer hava ifratla sıcak olsa, bedendeki mafsallara rehavet verip, rutubeti tahlil eder. Susuzluğu artırır ve kuvveti azaltır. Bir tabiat âleti ola bedenin hararetini tahlil edip, hazmı tebdil eder. Kan dokusunu tahlil ve safrayı diğer salgılar üzerine üstün ederek, rengi sarartır. Şu halde, sıcak hava, bedenin sıhhatine uygun değildir. Fakat soğuk algınlığı olanlara ve bazı felçlilere uygun ve faydalıdır. Ama soğuk hava bedenin hararetini hasredip, maddeleri akmaktan alıkoyar ve nezleyi tahrik eder. Sinirleri zayıflatıp, akciğere ve damarlara şiddetli zarar verir. Eğer havanın soğukluğu mutedil olursa, hazma ve bedenin bütün uzuvlarına kuvvet ve sağlamlık verip, sıhhatli bedenlere uygun gelir. Mesaneleri kapatıp, kemik boşluklarını sıkıştırır.

Rutubetli hava, çoğu bedenleri mizacına uygun gelip cildi yumuşak, rengi güzel, görünüşü hoş edip, mesameleri temizler. Lakin kokuşmaya hazırlar.

Kuru hava ise, açıklanan rutubetli havanın tesirlerinin tam zıddını yapar.

Kuzey rüzgârlarıdır ki, bedene kuvvet verip, metanet bahşeder. Görünen akıntıları men eder ve bedenin mesamelerini kapatır. Hazma kuvvet verir. Karnı ve mideyi çalıştırıp, idrarı kolaylaştırır. Batı havası kokuşmuş olsa, bu rüzgâr onu ıslah eder. Eğer güney rüzgârı, kuzey rüzgârı üzerine geçip, hemen kuzey rüzgârı esse; güney rüzgârı terletir, kuzey rüzgârı insanın içini pekleştirip, dışarı açılmaya sebeb olur. Bu sebepten, o anda, baştan akan maddeler çoğalıp, göğüs, mesane ve rahim hastalıkları belirir; idrar zorluğu, öksürük, mafsal ağrıları ve titreme görülür. Güney rüzgârı, bedeni gevşetir. Mesameleri açar. Karışımları dışa hareket ettirip, duyu organlarına ağırlık verip, yaraları bozar. Hastalıkları artırır, baş ağrısını çoğaltır. Uykuyu getirip, sıtmayı sardırır. Doğu rüzgârları eğer, gecenin sonunda ve günün evvelinde eserlerse, güneşle ılımış olan hava latiftir ki, rutubeti az, kuruluğu mutedildir. Bu rüzgârların esmesi, o saatler çok olduğundan, onlara: Sabah rüzgârı, nesim-i seher derler. Şu halde, sabah rüzgârı bedenlere safa ve uykuya lezzet, hastalıklara şifa bahşeder. Eğer gün sonunda ve gece öncesinde eserse, bunun tesiri, ötekinin tersinedir.

Doğu bölgelerinin havası, batı bölgelerinin havasından latif ve safadır. Batı rüzgârı eğer, gün sonunda ve gece öncesinde eserse, hava kesiftir ki, deniz buharı yüklüdür. Eğer seher vakti eserse, güneşle ılımayan havadır ki, çok kesif ve çok ağırdır. Batı rüzgârı, her ne vakit eserse, bunun tesiri, sabah rüzgârının yararlarının aksinedir. Buna: Dübür rüzgârı derler. Hadis-i şerifte: "Sabah rüzgârı yardımcıdır. Ad kavmi dübür rüzgârıyle helak oldu," diye vârit olmuştur.

Burada havanın faydalarından bu kadar anlatmakla yetinilmiştir. Zira ki, basiret sahipleri, bundan ibret almışlardır. (Rüzgârı gönderen, ruhları cilalandıran ve vücutları ferahlandıran Allah münezzehtir. Her sebebin müsebbibi odur. Rablerin rabbidir. Kendisinden başka ilah olmayan, celal sahibi Allah münezzehtir. 

DÖRDÜNCÜ FASIL 

Hava küresinin alt tabakasında meydana gelen diğer atmosferik olayları, yani samanyolu, hâle, sis, kırağı jaleyi; sabahı, şafağı, gölgeyi, gece ve gündüz saatlerini; ayları ve yılları ve zamanları beş madde ile açıklar. 

Birinci Madde 

Gökkuşağını, hâleyi, sisi, kırağıyı ve jâleyi bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Ebekuşağı dedikleri gökkuşağı, yağmurdan veya bahardan meydana gelen, şeffaf, saf, yuvarlak ve küçük su zerreciklerine güneşin ışığını vurmasından ortaya çıkar. Bunun açıklanması budur ki: bu zerrecikler, güneşin karşı tarafında öyle bir yerde bulunmak lazımdır ki, bu zerreciklerin her birinde göz şuası güneşe aksetmiş ola. Bu aksetme o zaman olur ki, bu zerreciklerin gerisinde karanlık bulut gibi kesif nesne bulunup, ayna misali olur. Güneş dahi ufka yakın olup, sıcaklığı az olur. Bakan, sırtını güneşe verip, o zerreciklere döner. Yani güneşle o zerreciklerin arasında ola, ta ki göz şuası, o zerreciklerden güneşe aksetmiş ola. O anda, o bakana o zerreciklerin er birinden ancak güneşin şuası görünür, şekli görünmez. Çünkü göz şuasından akseden cilalı nesne, oldukça küçük olduğundan, karşısında bulunan ışıklı nesnenin ancak ışığını ve rengini gösterir, şeklini ve heyetini göstermez.

O su zerreciklerini dairenin yarısından azı, ışıklı bir kavis şeklinde olur. Bu kavis, güneşin yükselmesi sebebiyle eksilir. Güneşin düşüşü kadar da çoğalır. Zira ki güneş, o dairenin, merkezinde olduğunda, ufuktan yükseldikçe, mukabili olan dairesinin ufuk üstünde azı kalır. Güneş ufka inip, yakın olduğunda, o yarım dairenin kavsi, ufka teğet olan iki tarafından çoğalır ki, o iki taraf zerrelerinden gözün şuası güneşe aksetmiş olmaya başlar. Hazreti Şeyh İbn-i Sina Şifa adlı kitabında yazmıştır ki: "Tus ile Maverd arasında, büyük bir dağ üzerinde idim. Gök açıktı. Sahra ile aramızda, dağın ortasında bulut var idi. Hava rutubetliydi. Ben o karanlık buluta bakıp gökkuşağı renginde tam bir daire gördüm. Ben o dağdan indikçe, o daire küçülürdü. Ta ki ben eteğe ulaştığımda, o daire kayboldu. "Bu gökkuşağının renkleri, güneş ışınlarının çeşitli renklerdeki bulutlarla karışmasındandır. Çünkü üst tarafı güneşe yakın olduğundan parlaklığı fazla olup, zaferan kırmızısı görünür. Alt tarafı, güneşten uzak olduğu için parlaklığı azalıp, turuncu görünür. İki rengin arası, ikisinden bileşen çimen yeşili görünür. Van'da, Hizan kalesinde, sonbaharda; ay, dolunay iken orada ufka bitişik, belirtilen renklerde, gök kuşağı ortaya çıkıp görülmüştür. Şekli aşağıdadır.

Hâle: O dahi şeffaf küçük daire şeklindeki su zerreciklerinde ay ışığının Renk oluşturmasından, ayın çevresinde harman misali oluşan beyaz, yuvarlak bir dairedir. Bunun açıklanması budur ki: Hâleye bakan kimseyle ayın arasında, bu zerrecikler öyle bir yerde bulunmalıdır ki, her birinde göz şuası aya aksetmiş ola. Bakan, o zerrelere baktığında, her birinde ayın ışığını görür. Lâkin o zerreler çok küçük olduğu için ayın şekil ve görüntüsünü göremez. Bunların toplamı ya tam veya eksik bir daire şeklinde olur ki, hâle odur. Havanın rutubetinden meydana geldiğindendir ki, yağmurun yağacağına delalet eder. Eğer, aynı nitelikleri taşıyan iki bulut üst üste bulunsa, o zaman iki hâle oluşur. Alttaki bize yakın olduğundan daha büyük görünür. Eğer bulutlar ikiden fazla olursa, hâle dahi onların sayısınca olur. Ay ışığının yedi hâlesi gözlenmiştir.

Zufera: Güneş hâlesidir. O nâdir bulunur. Zira ki güneş, ufuktan uzak oldukça, hareketinin tesiri şiddetli olduğundan, hâlenin niteliklerini taşıyan bulutlar gibi ince bulutları çözüp, havaya döndürür. İbn-i Sina merhum, Şifa adlı kitabında yazmıştır ki: "Güneşin çevresinde gökkuşağı renginde, tam hâle ve eksik hâle  müşahede etmişimdir." Bu hakir müellif, bu kitabı yazmaktan bir sene önce, Pasin ovasında, ilk bahar sonunda, zeval vaktinde; tam güneş hâlesini dostlarla hayret ederek müşahede eylerken, bizimle birlikte yüzkırkiki yaşında bir ihtiyar bulunup, o dahi o hâleye şaşkınlıkla bakıp: Ben bu yaşıma geldim. Çok acayiplikler görmüşüm. Ömrüm içinde güneşin harman eylediğini görmemiştim. Şimdi bunu dahi seyrettim, demiştir.

Sisin, kırağının ve çisenin maddi sebepleri: Yukarı çıkan buhardır ki, hem kendisi az, hem harareti zayıf olduğundan, soğuk tabakaya ulaşmayıp, kendi aşağı tabakasında kalıp, yere inmeğe başlar. Eğer o esnada ona, soğuk isabet etmediyse, dağ başlarını kuşatıp, yeryüzüne dağılıp, duman gibi gerisini örter ki, sis odur. Az bir hararetle havaya dönüşür gider. Eğer o zayıf buhar, aşağıya inişte soğukla karşılaştıysa, o anda soğuğun şiddetiyle donarsa, ufak ve berrak olup, zerreler benzeri iner ki, kırağı dedikleri odur. Eğer o buhar, o soğukla donmazsa, suya dönüşüp, bitki yaprakları üzerine inip, inciler benzeri damlalar olur ki,  jâle, şebnem ve çise dedikleri odur.

Durumun gerçeği budur ve açıklanan atmosferin cümlesi bileşik cisimlerden sayılmıştır. Lâkin unsurlardan başkalaşmadan, bileşmiştir onun için böyle çabuk değişime uğrar bulunmuştur. (Kendisinden başka ilah olmayan, nimet verici ve celâl sahibi, hakîm ve sânî bulunan Allah münezzehtir.) 

İkinci Madde 

Sabah, şafak ve gölgeleri hakikatini bildirir. 

Ey aziz! Hikmet ve hey’et ehli ittifakla sabah ve şafak (tan olayları) hakkında şöyle demişlerdir: Sabah ve şafak olayları hava küresinin en alt tabakasında meydana gelir. (Atmosfer olmasa sabah ve akşam tan olayı, yani alaca karanlık meydana gelmez. Geceden gündüze, gündüzden geceye birdenbire geçilirdi). Açıklaması şöyledir: Güneş yerden büyük olduğundan Yer küresine teğet olan Güneş ışınları bir koni meydana getirir. Bu gölge konisinin Güneş görmeyen yarıdan az kısmında gece, Güneş gören yarıdan çok kısmında gündüz olur. Bu koninin ucu Zühre feleğindedir. (Yer küresi ile koninin tepe noktası arası bugünkü bilgilere göre yer yarıçapının 217 katıdır. Atmosferdeki kırılma göz önüne alınırsa bu uzaklık 42 yer yarıçapına denk düşer). Koninin tepe noktası daima burçlar dairesi düzleminde bulunur. Gölge konisinin ufkun altında olduğu süre gündüz, üstünde bulunduğu süre gecedir. Güneş yerin altında iken doğu ufkuna doğru yaklaşır. Gölge konisinin etrafındaki Güneş ışınları önce doğu tarafta ufkun çok üstünde beyaz bir çizgi hâlinde görülür. Bu çizginin alt kısmı ufka kadar karanlıktır. Güneş ufka yaklaştıkça beyazlık yayılır. Fakat ziyası az olduğu için zayıf görü­nür. Bilgisiz olanlar o beyazlığı ufuktan zail oldu farz edip o zan ile ona subh-i kâzib (yalancı sabah, aldatan aydınlık, fecir) derler. Hâlbuki beyazlık zail değil zâid olmuş, yâni artmıştır. Sonra Güneş ufka daha çok yaklaştığında bildirilen beyazlık ufuk üzerine yayı­lıp genişlediğinde ziyası kuvvet bulduğundan artık zail olur, görün­mez. Buna subh-i sâdık (gerçek sabah) denir. Sonra Güneş ufka iyi­ce yaklaştığında beyazlık yalnız ufka değil her tarafa yayılır ve Güneşin doğacağı yer kırmızı görünür. Daha sonra Güneş kursu (küresi) ufuktan doğarak gündüz başlar. Şafakta sabah için anla­tılanların tersi olur. Güneş kursu ufuktan gurûb ederek gündüz bit­tikten sonra Güneşin battığı yer bir süre kırmızı olur. Sonra her tarafta beyazlık görünür. Sonra bu geniş yaygın beyazlık yavaş ya­vaş azalıp ufkun üzerinde beyaz bir dikdörtgen hâlini alır.

Tecrübe ile anlaşılmıştır ki, Güneşin ufuktan onsekiz derece aşağıda bulunması subh-i kâzibin başlangıcı ve şafağın sonudur. Enlemi 48,5 derece olan yerlerde Güneş yaz dönüm noktasına (21 Haziran) geldiğinde şafağın sonu ile subh-i kâzibin (fecir) başlan­gıcı bir araya gelip yatsı namazının vakti girmez. Çünkü Güneş o gece 48,5 derece enlemindeki yerlerin ufkundan 18 dereceden daha aşağıya inmez.

Zılâl, yâni gölgeler iki kısımdır. Birincisine zıll-ı evvel (ilk göl­ge) demişlerdir. Zıll-i ma'kûs (yansıyan gölge) ve zıll-i menkûs (ek­sik gölge) da derler. Bu gölge ufuk düzlemine paralel olarak (yatay) konulmuş bir çubuğun gölgesidir. Duvara çakılan çivinin gölgesi böyledir. İkinci kısım gölgeye zıll-i sâni (ikinci gölge) derler. Zıll-i müstevi (düz gölge) ve zıll-i mebsût (yayılmış gölge) da demişler­dir. Bu gölge ufuk düzlemine dik olan çubuğun görünen gölgesidir. Düzgün bir yerde dikilmiş olan çubuğun gölgesi böyledir. 

Üçüncü Madde 

Gece ve gündüzün itibarî sınırını ve saat miktarını bildirir.  

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar ve matematikçilere göre: Bir gün bir gecesiyle, güneşin gün yarısı dairesinden ayrılıp, küllî hareketle yine ona döndüğü zamanıdır. Halka göre gece ve gündüz, güneşin batımından, yine batışına değindir. Bir gün bir gecenin başlangıcını, güneşin, burçlar kuşağının her bir noktasını geçmesinden farz etmek mümkündür. Lâkin müneccimler, gün yarısı dairesinden başlamayı ıstılah etmişlerdir. Zira ki burçlar feleğinden birer yay olan doğu ve batı farkları, ufuklar nedeniyle duraklarda çok olur. Fakat gün yarısı dairesi nedeniyle burçlar feleğinin kavis farkı her enlemde eşittir. Zira ki gün yarısı dairesi bütün duraklara ekvator ufuklarının birisi olduğu için onun ufku makamında durucu olur. Bir gün bir gecenin zamanı, küllî hareketin bir devresi üzerine güneşin, o sürede, burçlar feleğinden batıya değin hareketiyle seyrettiği doğuş yerleri miktarı fazla olur. Gündüzün zamanı, matematikçilere göre, güneşin doğuşundan batışına varıncaya değindir. Din bilginleri katında, şer'î gün, ikinci fecrin doğmasından güneşin batmasına dektir. Şu halde gecenin zamanı, iki mezhebe nispetle gizli değildir.

Matematikçiler kendi gece ve gündüzlerinin her birin ortalama saatlere ve zamanî saatlere taksim etmişlerdir. Ortalama saatlerin miktarları, başlangıçta eşit olduğundan, bunlara: Eşit saatler dahi derler. Bu ortalama saatlerin her biri, külli hareketin onbeş derece devretmesinin miktarıdır.

Zamanî saatlerin miktarları, günlerin ve gecelerin miktarları farkıyle değişik olduğundan, bunlara: Eğri saatler dahi derler. Şu halde bu zamanî saatler, gündüzün ya gecenin ilk oniki cüzünden bir cüzdür. Zira ki gündüz geceden uzun olursa, gündüzün saatleri gecenin saatlerinden uzun olur. Eğer gündüz geceden kısa olursa, saatleri dahi onunkilerden kısa olur. Şimdi bundan anlaşıldı ki, gündüzün uzaması ve kısalmasıyle, ortalama saatler değişir; zamanları ve bölümleri değişmez. Zira ki bölümleri daia onbeş derecedir. Gündüzün uzaması ve kısalması hasebiyle zamanî saatlerin zamanları farklı olur; sayıları farklı olmaz. Çünkü daima onikidir.

Matematikçiler, yıldızların hükümlerinde zamanî saatler itibar edip, sair hesaplar için ortalama saatle seçmişlerdir. Eşit saatler ile eğri saatlerin sayı ve parçaları, gece ve gündüz eşitliğinde eşit olur. (Zamanları, saatleri, gündüz ve geceyi döndüren Allah münezzehtir.) 

Dördüncü Madde 

Hakiki güneş senesini, yıldızlara ve burçlara göre ayları, rumî ayların isimlerini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar ve müneccimler sözbirliğiyle demişlerdir ki: Hakiki güneş senesini müddeti, burçlar feleğinin farz olunan bir noktasından güneş kursu, kendine özgü batıya yönelik hareketiyle ayrılıp, ta yine o noktaya dönünceye dek geçen zamandır. Ama müneccimler, güneş senesinin başlangıcını, güneşin koç burcunun tepesine girmesinden başlatmışlardır. Oniki burcun her birine geçişini, ayların başları itibar edip, her burcun geçiş süresini bir ay saymışlardır. Güneş senesinin gün sayısı, üçyüzlatmışbeş ve dörttebir gündür. Burada günden murat, bir gün bir gecesiyledir. Bu yıldızların burçlarına göre ayların gün sayısı, ebced hesabıyle şu beytin lafızlarıdır:

Gerçi güneş senesinin burçlar hesabıyle ayları budur. Lâkin İskender İbn-i Filozof'-i Rumî, güneş senesinin aylarının başlangıçlarını, müneccimlerin farz eylediği burçların evvellerinden onar gün önce itibar edip, güneş senesinin başlangıcını güneşin koç burcunun tepesine girmesinden on gün önce başlatmışlardır. Her bir ayı bir isimle tahsis edip, rumî aylar nâmıyle şöhret vermişlerdir. Her bir ayı bir isimle tahsis edip, he bir mevsim için, üç ay tayiniyle sonuca ermişlerdir. Ama ilkbahar ayları: Mart, Nisan, Mayıs'tır. Yaz ayları: Haziran, Temmuz, Ağustos'tur. Sonbahar ayları: Eylül, Ekim, Kasım'dır. Kış ayları: Aralık, Ocak, Şubat’tır. Halen diyarınızda meşhur ruznâmelerde yazılmış olan bu aylardır ki, gün sayıları şu beyitte malûmdur. 

Beşinci Madde 

Kamerî saneyi ve aylarını; arabî ayların isimlerini; arabî ve rumî ayların ilk günlerini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar ve matematikçiler ittifak üzere demişlerdir ki: Ay senesi, oniki kamerî aydır. Her bir kamerî ay, ayın güneşten farzolunan yerinden kendi batıya yönelik hareketiyle ayrılmasından yine o yere dönünceye dek geçen zamandır. Ayın, güneşten farzolunan konumlarının ortaya çıkışı hilâldir. Dinî işlerde belirleyici olan, hilâlin görünmesidir. Araplara göre ayın ilk günleri hilâldir. Lâkin hilâlin görünmesi, bölge frakları sebebiyle değişiktir. Bunun için matematikçiler, kamerî ayların başlangıçlarını, güneş ile ayın toplanmasından ve ayın görünmemesinden itibar etmişlerdir. Ayın zamanı, iki toplanma arasındadır.

Günlerinin sayısı, yirmidokuzbuçuk gündür. Bu kamerî seninin zamanı: Üçyüzelidört ve beştebir ve altıdabir gündür. Güneş senesinden on gün yirmibuçuk saat noksandır. Bu kamerî senenin başlangıcı, muharrem ayının başlangıcıdır. Arabî ay senisi, rumî seneden on gün yirmibuçuk saat noksan olduğundan, bir yılda, yaklaşık onbir gün önce gelir. Mesela bir sene mart ayıyla muharrem ayının başlangıçları, aynı gün olsa; bu iki ay birbirine uygun gelse, hicrî seninin binyüzellidördüncü senesi gibi, nevruzla aşure bir günde tesadüf kılsalar: Kaçınılmaz olarak gelecek senede muharrem hilâli, mart ayından onbir gün önce görünür. Şu halde beher sene bu öne geçmeyle, otuzüç senede bir devresini tamamlayıp, yine muharremin başlangıcı, martın başlangıcı olur. Lâkin bir ay senesi, güneş seneleri içinde yok olur. Zira ki otuzdördüncü muharremdir ki, otuzüçüncü martla aynı gelir. Çünkü bu kameri ay, o dört mevsimi anlatıldığı gibi devredip, bir mevsimde karar bulmazlar. Onun için bunar, bir mevsime mensup olmazlar. Şu halde her iki ayı, bir eş itibariyle, birini yirmidokuz gün ve birini otuz gün sayıp, senenin başlangıcını, muharrem ayından saymışlardır. Kamerî ayların isimleri: İlk ay muharrem, bir muhterem aydır ki, onuncu günü asure bayramıdır. Onun arkadaşı safer'ül-hayrdır. Sonra Rebiülevvel, bir muazzam aydır ki, onikinci gecesi, Habib-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellemin oğlumudur. Sonra Rebiülahir muhteremdir. Sonra Cemadülüla bir mübarek aydır ki renklidir. Arkasından camazil ahirdir. Sonra Receb-i esam rağbet görmüş bir aydır ki, ilk cuma gecesi regaib gecesidir. Şaban bir hayırlar ayıdır ki, onbeşinci gecesi berat gecesidir. Ramaz-ı şerif bir mübarek aydır ki, yirmiyedinci gecesi, kadir gecesidir. Şeval-i saiddir ki, başı fıtır (Ramazan) bayramıdır. Ondan sonra zilkadedir ki, onun arkadaşı zilhiccedir. Onuncu günü hacılar (kurban) bayramadır. Bu ay, senenin mührüdür.

Arabî ve rumî ayların ilk günlerini bulmayı ikişer beyt ile eda eden "gurrenâmemiz"in bölümün sonu olması münasip görülmüştür. Bu hevalardan hevesimiz yorulmuştur. 

Nâzm:

Hak'ka hamd ve Habibine selam et

Her ayda ruz-u şeb saat be saat

Çün dört beyt iki gurre mücmelidir

Hurufun şehr,i hâkim bilmelidir

Şuhur-u hâkimin cem' etmelisin

İki hafta anınla gitmelisin

O mecmuu ne günde kim bulursun

O şehrin gurresin ol gün bulursun

Kaçında şehr-i rumun gurredir bil

Bul anda rumiden hem şehr-i şer'î

Burucu aslî bil her şehri fer'i

Mukaddem beyt oniki kelimedir tam

Hurufudur şuhur-u şer'a erkam

İkinci beyti sekiz kelimedir al

Hurufun şehr,i şer'a hâkim sal

Üçüncü beyttir tertib-i manzum

Şuhur-u rumidir anınla malûm

Oniki kelimedir beyt oniki ay

Evail-i hurufu şehr erkamıdır say

Şuhur-u ruma âzerle bile bede' et

Muharremden şuhur-u şer'î say git

Şuhur-u ruma tâbi beyt-i râbi

Ve yekşenbe hurufun oldu ami

çün yirmisekiz huruf oldu her yıl

Şuhur-u ruma hâkimdir biri bil

Ehe zed bûd o sekiz harf olur kim

Şuhur-u şer'a her yıl biri hâkim

Çu hicret-i sâli binyüzaltmış ve beş

Bu şehrin hâkimi vardır rakam-ı şeş

Bu şal içre çün âzâr gurre buldu

Eced-i cimîde ruma hâkim oldu

Çün altmışaltı olur sal-i hicret

İki hâkim iki da olur elbet

Bu tertib üzere hâkimler gider kim

Ehe zed bûdun oluş devri daim

Velîkin hâkim-i rum ahrafı çok

Bu sal-i hicrile devr ettiğiçin

Bu salın eşhuru eyler tahavvül

Otuzüç yılda bir yıldır tedahül

Mutabık gelse âzerle muharrem

Bu hicret salini bir tarh et ol dem

Çü gurrenâmeler nazm etti Hakkı

Şuhur-u dehr ile bil sun'-u Hak'kı. 

(Bu şiirde ebced hesabiyle ayların başlangıçları anlatılmaktadır. Daha sonra bir cedvelle hicrî ve rumî senelerin ve ayların birbirine çevrilesi anlatılmakta ve gösterilmektedir. Günümüzde bu konuda çeşitli kitaplar yayımlanmış olup; hicrî senenin hangi ayının hangi gününün, rumî veya miladî senenin hangi ayının hangi gününe rastladığı gösterilmiştir. Bu kitaplardan herhangi birini edinen okuyucularımız, aradıkları ayı ve günü kolaylıkla bulabileceklerinden, buradaki karmaşık çizelgeyi vermeyi gereksiz bulduk. Yalnızca burçlarla ilgili iki çizelgeyi veriyoruz.)Bu iki sayfanın başlarında çizilmiş olan felekî burçlarla rumî ayların yukarıdaki ve aşağıdaki rakamlarından murat budur ki: Meselâ koç burcunun başlangıcı martın onbirindedir. Bitişi ise nisanın dokuzundadır. Koç burcu otuz gündür, mart ayı otuzbir gündür. Kuzey saati, karşılıklı altı burca taksim olunmuştur. Saat rakamlarının yazılışı, burçların önündedir. Meselâ koç burcunun başlangıcında gün, oniki saattir, dakika yoktur. Gece de oniki saattir. Gün ortası altı saattir. İlk ikindi dokuz saat yirmialtı dakika, yatsı bir saat otuziki dakika ve imsak on saat onüç dakikadır. Mesela koç burcunun sonu, başak burcunun başlangıcıdır. Başağın bitimi koçun başlangıcında tamam olur. Öteki burçlar bu kıyasla malûm olur. Martın onuncu günü balığın sonudur ve martın başlangıcı balığın yirmibirindedir, bitimi koçun yirmibirindedir. Şubatın başı kovanın yirmiüçündedir, bitişi balığın yirmisindedir. Güney saatleri de karşılıklı altı burca taksim olunmuştur. 

BEŞİNCİ FASIL 

Su unsurunun mahiyetini, keyfiyet ve durumlarını, farklılık ve vasıflarını, isimlerini; denizken buhar, bulut, kar, yağmur, kaynak ve nehir ve yine buhar olmasını; değişik hareketlerle hareket bulmasını; denizlerle karaların yer değiştirmesini; denizlerde ve karalarda bulunanların sudan faydalanmasını, suda hayvanların vücuda gelmesini; su tabakasının kalınlığı sayılan denizlerin derinliklerinin ölçülmesini, denizle gemilerin yürümesini ve gemilerle halkın her tarafa varıp, murat almasını; yeni dünya (Amerika) bulunup, yer ve deniz devr olunup, batıya giden gemilerin doğu semtine gelmesini yedi madde ile açıklar. 

Birinci Madde 

Su unsurunun mahiyetini, tabiat ve tavırlarını bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki filozoflar ve astronomlar ittifak üzere demişlerdir ki: Dört unsurun üçüncüsü su unsurudur ki, o basit bir cevher, renksiz ve şeffaf küre bir cisimdir. Tabiatı nemli ve soğuktur. Havaya nispetle kesif bulunup, ağırlığı sebebiyle öteki unsurlardan farklıdır. Oluşum ve bozuşumla suretler bulmaya kabiliyetlidir. Kendi yerinden çıktığında, başka unsurlara dönüşür. Yerinde iken bile unsurlara dönüşür. Kendi tabiatıyle yerinde sâkin iken nice değişik hareketlerle hareket halindedir. Su küresinin üt yüzeyi dalgalı olup, üstünde bulunan hava küresinin hareketli yüzeyine tema etmiştir. Alt yüzeyi, altında olan toprak yüzeyine teğet olduğundan, vâdilerin ve dağların iniş çıkışı nedeniyle suyun yüzeyi dahi iniş - çıkışlıdır. Bu su küresinin tabiî yeri, havanın altı ve toprağın üstü olup, yerküreyi her yönden örtüp, içine alıp, tam yuvarlak olmak tabiatı gereği iken, yeri tamamen örtmeyip, yerin bazı kısımları açıkta kaldığından; hikmetinde bazı astronomlar, Hak'kın inayetine yapışıp, yer hayvanlarının, özellikle insan nevinin yaratılışına ve yeryüzünde havadan teneffüsle neslini sürdürmesine ve hayatını devam ettirmesine ilahî yüce iradeye bağlamışlardır ki, görünüşte bir sebebi malûm değildir, demişlerdir. Çoğu dahi teslim olu, demişlerdir ki: bu sebebler âleminde herşey sebebler yoluyla vücuda gelmek, ilahî âdettir. Şu halde deniz suyu, dünya küresini tamamen örtmediğinin sebebi budur ki, güneşin merkez dışı feleği hasebiyle doruk ve eteği olduğunda ve hâlen eteği güney burçlarından oğlak burcunun başlarında bulunduğundan, güneş, kendi seyriyle senede bir kere eteğine indikçe, yerin merkezine yakın olup sıcaklığı fazla tesir eder. Çünkü güneş, o güney burçlarında, eteğinde oldukça yere yakı olup; kuzey burçlarında doruğundan bulundukça, yerden ırak gitmiştir. Bu durumda eteğine geldikçe, sıcaklığının şiddeti, su unsurunu ısıtıp, harekete getirip, yerin o tarafına çekmiştir. Zira ki az bir su, bir büyük kazanın bir kenarında kaynasa, elbette o su, kazanın öbür taraflarından o tarafa varıp, sair tarafları sudan hâli kalıp, açıkta olur. Bunun gibi deniz suyu, güney tarafında güneşin sıcaklığının şiddetinden harekete gelip, deniz suları diğer kutuplardan o tarafa çekilmiş olup; yerin kuzey semtinde açık yerler kalmış, demişlerdir. Lâkin araştırıcılara göre, soğukluk ve sıcaklık, sadece güneşin yakınlığı ve uzaklığı değildir. Belki güneş ışınlarının dik gelmesi sıcaklığı, kırık gelmesi sıcaklığın azlığına sebebtir. Nitekim yukarıda açıklanmıştır.

Kara ile deniz ikisi bir küre olduktan sonra, asırların geçmesiyle rüzgârların esmesi, sellerin akması, açık araziye tesir edip; vâdiler, dağlar, inişler-çıkışlar oluşmuştur. Deniz suyu hareket ettikçe alçak yerlere inip, toprak üzerinde yer yer göller ve gölcükler kalmıştır. Şu halde güneşin etekte bulunması, kara parçalarının kalmasına tek sebeb bilinmeyip, sadece önemli sebeb bilinmiştir. Zira ki Amerika'nın yarısı etek noktasının (oğlak dönencesinin) altında kalmıştır. Vallahi a'lem. 

İkinci Madde 

Su unsurunun değişik vasıflarını ve isimlerini; deniz iken buhar,  bulut, kar, yağmur, menba, dere ve nehir olmasını ve onunla bitki hayvan ve insan, belki bütün madenler ve özlerin hayat bulmasını ve yine suyun buhar olup aslına dönmesini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar ve filozoflar ittifak üzere demişlerdir ki: Toprak unsurunu kuşatan su unsuru ki, o, bahr-i muhittir. (Okyanusların genel adı, bahr-ı muhit'tir.) O tek bir deniz iken, çeşitli imkânlara nispetle muhtelif denizlere bölünmüştür. Cihanın dört yönüne nispetle, dört kısım bulunmuştur. Bunlar: Doğu okyanus, batı okyanusu, güney okyanusu ve kuzey okyanusudur. Bunların her biri kendi sahillerine bitişik olan memleket ve beldelere izafetle nispet kılınmıştır. Nitekim güney okyanusuna: Çin okyanusu, Hint okyanusu, Acem okyanusu, Fars okyanusu, Umman okyanusu, Arap okyanusu, Habeş okyanusu, sudan okyanusu denilmiştir.

Su unsuru, ateş tabakasına nispetle beşinci tabaka sayılmıştır. Güneş şuasının sıcaklığıyla, deniz suyunun ince parçaları havaya yükseldiğinden; ateş, hava ve toprak parçalarıyla karışmış olan kesif parçaları kalıp, tadı böye acı ve tuzlu bulunmuştur. Yukarıda açıklandığı üzere, deniz sularından güneş vasıtasıyla havanın içinde buhar, bulut, kar ve yağmur olup, yere indiğinde, yavaş yavaş kaynaklar ve nehirler olup ve ondan madenler, taşlar, bitkiler ve ağaçlar nasiplenip, bütün hayvanlar ve insanlar, hayat ve can bulur. Cümleye hayat verdikten sonra kalan fazlası büyük nehirler olup ve ondan madenler, taşlar, itkiler ve ağaçlar nasiplenip, bütün hayvanlar ve insanlar, hayat ve can bulur. Cümleye hayat verdikten sonra kalan fazlası büyük nehirler olup, denizlere dökülür. (Su ile her şeye hayat veren Allah münezzehtir.) Deniz suyu, bir dahi havaya komşu olduğunda, yine letafet ve halâvet bulup, hoş ve tatlı su olur. Deniz suyu bu minval üzere dolap gibi sürekli devredip, denizlerden giden buharlara karşılık, denizlere nehirler gelir. Bunun için yükselen buharlarla, denizlere eksiklik gelmez. Nehirlerin karışmasıyla de denizler artmaz. Deniz suyu acı ve kesifken, havanın komşuluğuyla tatlılık ve letafet bulur. Lâkin güneşin sıcaklığıyla ısınmış olan toprağa karışmasıyla renkler, tatlar ve nitelikler kazanıp, tuzlu ve sıcak olur.

Zemzem suyu, bütün hastalıklara devadır. Tatlı suyun faydaları çoktur. Ama susuzluğu gidermesinden büyüğü yoktur. Su unsurunun dahi, ötekiler gibi rengi olmayıp, karıştığı nesneye dönüşür, onun tabiatını alır. Mesela suyun karıştığı nesne sirke ise, su sirke olur. Bal ise, o da bal olur. Mutlak su iken bütün renkleri ve tatları kabul eder. Bütün kirleri ve yağları yok edip, akar gider. Yunan filozofları bahr-i muhite, okyanus derler. Muhit okyanus, yumurtanın beyazının kendi içinde sarısını kuşattığı gibi, dönücü olan toprak unsurunun çoğunu kuşatmıştır. Toprak küre, denizden yer yer ortaya çıkmıştır. Ortaya çıkan yerlerin dörtte biri meskûn, yeni dünya (Amerika) ve binlerce ada mamur nice nâm ve nişan ile şöhret bulmuştur Bu dörtte bir meskûn yerlerde olan küçük denizler, o büyük okyanusun artıklarından yer yer birer göl emsali kalmıştır. O küçük denizlerin en büyüğü Hazer denizidir ki, okyanusa bitişik değildir. Bu, güney okyanusundan kuzeye dolanıdır. Devredici değildir. Kuzeyinde Hazer şehirleri, Mongay ve Türkistan bulunur. Doğusunda, Harezm, Taberistan ve Cürcan'dır. Güneyinde Ca dağları ve Keylan'dır. Batısında Şirvan, Dağistan ve Ezderhan'dır. Bu denizin adaları çoktur. Lâkin hiçbirinde imaret yoktur.

Zira ki çok dalgalı ve çabuk helak edicidir. En derin yeri yüz kulaç gelmez. Cezri ve meddi olmaz. Bu denizin çevresi, yaklaşık üçbin mil mesafe ölçülmüştür. Uzunluğu, yaklaşık sekizyüzelli mildir. Genişliği doğudan batıya, altıyüz mil bulunmuştur.

Kulzüm, bir şehrin ismidir ki, deniz sahilinde bulunmuştur. O deniz, o şehre nispet kılınmıştır. Okyanusa bitişik olduğundan, cezri, meddi ve dalgalanması okyanusa benzer. Firavn askeriyle onda boğulmuştur.

Kızıldeniz ile Yemen arasında bir büyük bağ bulunur. Kızıldeniz'in uzunluğu ve genişliği Hazer kadardır. Adalarının çoğu mamur ve meskûn bulunmuştur. Geçişi kolay ve nâdiren helak edicidir. Derinliği, ikiyüz kulaçtan fazla bulunmuştur. Ona bitişik olan Narencek ve Habeş denizinin yolcuları, güney kutbunu görüp, kuzey kutbunu görmezler. Zira ki, ekvatorun güney semtinde bulunurlar.

Bahr-i Rum ki, Akdeniz'dir. O, batı okyanusundan çıkmıştır. Doğuya doğru gelip, Dimişk'e (Şam) değin akmıştır. Bu denizin uzunluğu batıdan doğuya, yaklaşık altı aylık yoldur. Genişliği güneyden kuzeye aynı ölçüde değil, bazı yerleri dar, bazı yerleri geniştir. Batı tarafından genişliği, yaklaşık yediyüz mildir. Ortası ikibin mildir. Doğu tarafı bin milden ziyade ölçülmüştür. Bu denizin kuzeyinde: Endülüs, Yunan, Firenk, Rumeli ve Anadolu memleketleri bulunur. Doğusunda:  Halep, Şam ve Kudüs eyaletleri vardır. Güneyinde: Mısır, Libya, Tunus ve Cezayir memleketleri vardır. Batısında: Batı okyanusu bulunur. Bu denizde çok adalar vardır ki, meskûn ve mamurdur. Kur'an'da yazılmış olan iki denizin birleşmesi durumlarının, bu denizin bulunduğu meşhurdur. Bu denizin memleketleri büyük, geçişi kolay, sahilleri meskûn, adaları mamur, faydaları çok yararlı bir denizdir. Mıknatıs taşı ve mercan ancak onda oluşur. Bir gün bir gecede med ve cezri dörde ulaşır. Derinliği, üç kulaçtan fazla değildir.Bahr-i Esved ki, Karadeniz'dir. O, İstanbul'a, dört-beş saat mesafe bir boğaz içinden gelip, o Belde-i Tayyibe önünde iki denizi birleştiği yere dökülür. Oradan Akdeniz'e dâhil olur. Akdeniz ise, Sebte boğazından batı okyanusu ulaşır. Karadeniz boğazının doğusunda, yüksek bir dağ üzerinde olan uzun mezar, Yuşa nebinin kabridir, derler. Karadeniz, doğudan batıya dolanır. Hazer'den daha geniş ve derindir. Kuzeyinde: Akgerman, Kefe, Aak ve Abaza şehirleri vardır. Doğusunda: Fas ve Gürcistan kaleleri ve Rize bulunur. Güneyinde: Trabzon, Giresun, Sinop ve Ereğli eyaletleri vardır. Batısında, İstanbul, Karaharman ve Tuna nehridir. Bu denizin ortasında adaları yoktur. En derin yeri, üçyüz kulaçtan çoktur. Doğudan batıya giden gemilere kolay geçit verir. Batıdan doğuya gelen gemileri çoğunlukla helak eder. Bu denizin çevresi, yaklaşık beşbin mildir Uzunluğu, yaklaşık binbeşyüz mildir. Genişliği güneyden kuzeye yani Sinop'tan Kefe'ye, yaklaşık yediyüz mildir. Uzunluk mesafesi doğudan batıya, kırkbeş günlük yoldur. (Denizlerin yaratıcısı münezzehtir.) 

Üçüncü Madde 

Denizlerin çeşitli hareketlerini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar ve filozoflar ittifak üzere demişlerdir ki: su unsuru olan denizlerin muhtelif hareketleri vardır. Birinci hareket, aşağıya doğru olan harekettir. Bu su unsuru, toprak unsuruna bitişik olduğundan, tabiatı gereği yer gibi, merkez tarafına harekettir. Bu irinci hareket, tabiî olan süflî harekettir. İkinci hareket, rüzgârların hareket ettirmesiyle olan dalgalanma hareketidir. Üçüncü hareket, doğudan batıya harekettir. Bütün denizciler katında denenmiş ve sabittir ki, okyanusun doğudan batıya akması vardır. Meselâ Akdeniz'in sebte boğazından okyanusla batıya doğru Amerika'ya birbuçuk ayda varırlar. Dört-beş ayda ancak doğuya doğru gelirler. Portakal (Portekiz) tayfaları okyanusla Amerika'dan geçip, yeraltından Hint'e gidip gelirlerken, okyanusun doğuya hareketini seyretmişlerdir. Bu hareket, Akdeniz'de de tecrübe olunmuştur. Bu hareketin sebebi büyük feleğin günlük hareketinden bilinmiştir. Zira ki, okyanusa gizlice tesir edip, felekler gibi onu dahi döndürür bulunmuştur. Dördüncü hareket, kuzeyden güneye harekettir. Bu hareket ahi denizcilerin tecrübesiyle ispat olunmuştur. Bu hareketin sebebi, kuzeyde toprağın bir miktar yüksek oluşundandır. O taraflarda nice büyük nehirler vardır ki denizlere akar bulunmuştur. Nitekim Don nehri Azak denizine, Tuna nehri ve sair nehirler Karadeniz'e dökülür. Kuzey taraf güneşten uzak ve soğuğu şiddetli olduğundan, onda çok sular oluşup, güney semtine akar gider. Beşinci hareket, yayvan harekettir. Bu hareket Akdeniz'de olur. Bu hareketin sebebi, doğuya yönelik harekettir ki, burunlara ve körfezlere rastlayıp geri gelir. Böylece o sahillerde yayvan hareket meydana gelir.

Altıncı hareket, med ve cezir hareketidir. Bu hareketle deniz suları tereddüt üzere sahillere gelip, altı saat kadar durup, yine geri gider. Bunun sebebi konusunda filozoflar ihtilâf etmişler: Çoğu demişler ki: Bu âlemdekilerin çoğu dört unsurdan bileşik, akıl ve ruh ile kaim ve bir tek nefs ile hareket eden ve duran bir canlıdır ki, bir hareketi dahi med ve cezirdir. Bazıları demişlerdir ki: Med ve cezir, okyanus içinde olan hayvanların ve etrafında olan ruhların teneffüsünden olur. Bazıları demişlerdir ki: Me ve cezir, güneşin hareketine oluşan rüzgârların hareketinden vücuda gelir. Bazıları da, med ve cezri, ayın tesirine isnat etmişlerdir. Nitekim yukarıda açıklanması geçmiştir.

Elhasıl her şeye ve her işte nice hikmetler ve faydalar olmakla, bu su unsurunun sürekli hareketi dahi mânâsız olmayıp, zımnında nice faideler vardır. Önce deniz, hareket ettiğinden dolayı kokuşmaz. Zira ki, hareketiyle kokuşma gider. Meselâ bir kimse güneş yönüne itidal üzere yürüyüp gelse, bu işi tecrübe ile anlar ve şüphesi kalmaz. Zira ki, güneşe karşı ayakta duran, oturan kadar sıcaktan etkilenmez. İkinci olarak, med ve cezir ile deniz suyu temizlenir. Zira ki durgun su, çoğunlukla pis ve bozulmuş olur Hâlbuki hareketli denizde pislikler eğlenmeyip, etrafına çıkıp, suyu temiz kalır. Üçüncü olarak, bu med ve cezirin gemilere genel kolaylığı vardır. Zira bazı iskeleler vardır ki, medsiz onlara yaklaşma ve girmek mümkün olmaz ve cezir zamanında gemiler kolaylıkla çıkar, çakılıp kalmaz. 

Dördüncü Madde 

Denizle karanın değişimini ve birbirinin yerini almasını bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar ve astronomlar demişlerdir ki: Deniz ile kara yer değiştirirler. Zira ki zamanların geçmesiyle sulardan toprakta nice sebeble büyük değişiklikler hâsıl olur. Evvela toprağın bazı yerleri çorak ve kuru olmuşken, denizden ona itidal gelir ve tam tersi olur. Bu bakımdan toprak, hayvan ve insana benzer. Kâh civan kâh elden ayaktan düşmüş pîr olur. İkinci olarak bazı yerler açıkken, denizle örtülür. Kâh deniz altındaki yerler açılıp, mamur olur. Zira ki, denizin hareketi, felekî cisimlerin kuvvetinden çıktığında ve kâh fırtına ve tufanı harekete geçiren yıldızların bakışları, denizin hareketine uygun gelmekle, deniz haddinden fazla azar. Sahillerini geçip gider. Kâh bir ülkeyi basıp örter ve kendine mahsus eder. Kâh bir başka kenarından çekilip, yeri açar ki, güya insanlara o yeri bahşeder. Üçüncü olarak, karaya bitişik bazı yerler, günlerin geçmesiyle ada olmuştur. Kıbrıs gibi. Bazı büyük adalar da karaya bitişerek, eyaletlere katılmıştır. Dördüncü olarak, güya ki deniz, verdiği yerlere mükâfat için bazı şehirleri ve adaları alıp, Azak denizi etrafında olan Pira misalî, nice şehirleri basıp dibine salmıştır. Bu yönden derler ki: Eskiden Sebte boğazından beri olan Akdeniz'in yeri, kara iken Yunan arazisi idi. Bundan sonra zamanların geçmesiyle batı okyanusu azıp, o boğazı açıp, o arazide geçip, hâlen olduğu yerlere gelmiştir. Atlas denizi kenarında, aşağıda bir büyük ada varken, bir tarihte yine batı okyanusu azıp içine almıştır. Onun için denizin derinliğini ölçenler, o tarafı ölçerlerken, dibini balçıklı ve otlu bulmuşlardır. Şimdi bu delalet eder ki, o er sonradan deniz tarafından basılmıştır.

İmam Fahrüddin Razi (Allah ona rahmet etsin) demiştir ki: Binlerce yıl önce şimdi mamur olan dünyanın dörtte biri deniz suyuyle dolu ve örtülüydü. Onun bu görüşü doğrudur ki, taşların çoğu kırılsa, su hayvanlarının parçaları ortaya çıkar. Zira ki, su altından çıkan yapışık çamurdur ki, güneşle taşlaşmıştır.Mesudî, mürüc adlı kitabında yazmıştır ki: Deniz suları devirlerin geçmesiyle hareketli, seyyal ve seyyardır. Lâkin kapladığı yerin genişliğinden ve yavaş hareketlerinden intikalleri his olunmayıp, eski yerlerinde sâkin sanılır. Nitekim Hazreti Halit Bin Velit (Allah ondan razı olsun) Hazreti Ebubekir (Allah ondan razı olsun) hazretlerinin halifeliği zamanında Hîre fethine varmıştır. Necef'e erişmiştir. Hîrelilerden abdülmesih adlı bir ihtiyar görüp, ondan şaşırtıcı haberler sormuştur ve acaip haberlerinden biri budur ki: Ben yetiştiğimde Far denizinin (Basra körfesi) senindi şim indiğin yere ulaşıp, dalgaları şu anda ayaklarıın bastığı yerde çırpınırdı. Gemiler, ind ve Hint mallarıyle buraya gelip, giderdi. Mesudî demiştir ki: halen deniz ile Hîre'nin arası nice merhaledir. Necef'e varanlar ihtiyarın doğruluğunu bilmiştir. Filistin ile Kıbrıs adası arasında bir yol vardı ki, Filistinliler karadan Kıbrıs'a giderlerdi. Sebte boğazında taşlardan yapılmış, uzunluğu oniki mil sağlam bir köprü vardı ki, buradan Endülüslüler batı tarafına, batıdakiler de Endülüs'e geçerlerdi. Rum denizinin (Akdeniz) suyu, o köprünün altından akıp, okyanusa dökülürdü. Bundan sonra günlerin geçmesiyle, o köprüyü örtüp, çevresini ile basmıştır. Halen o denizin safa ve sükûnu vaktinde, o köprü görünür, derler. Bunlara benzer binlerce belirti vardır ki, deniz sularının batıdan doğuya akışını delâlet eder.

Hint meliklerinin en eskisi büyük Brahman'dır. İşin hikmetini o bilip, söylemiştir. Yüksek cisimlerin, alçak cisimlerde olan tesirlerini açıklayarak, ilk başlangıcı ispat etmiştir. Hind ve Sind adlı kitabında, hikmet bilimlerinin usul ve füruunu yazıp, demiştir ki: Güneşin doruğu, her burçta ikibinyüz sene seyredip, yirmibeşbin ikiyüz güneş yılında bir devresini tamamlar. Vakta ki güneşin doruğu kuzey burçlarından güney burçlarına geçer; yerin imareti dahi kuzeyden güneye değişir. Zira ki, bu mamur yer, denizle dolup, halen denizle dolu olan yerler, meskûn ve mamur olur. İddia etmiştir ki, güneşin doruğunun her devresinde bir kere dünyadakiler yok olup, yeniden vücuda gelir. Mesudî demiştir ki: Şu halde, güneşin eteğinin deniz sularını çekmesi, bu kaide üzerine mebnidir. Çünkü doruk ve eteğin yer değiştirmesi yavaştır. Mamurun harap olması ve başka bir âlemin vücuda gelmesi dahi, defaten değil, tedricendir. O halde mademki güneşin eteği güney burçlarındadır; güney, kuzeyden daha sıcak olup, o sıcaklık, bu rutubeti o tarafa çekip, su unsuru dahi o semte gider. Sürekli olarak, yerin imârâtı, güneşin doruğunun yer değiştirmesiyle farz olunup; güney burçlarına geçmesi halinde, imaret dahi o tarafa geçer.

Bütün bunları yazmaktan muradımız, itikat için değildir. Belki hakîm ve yaratıcı olan Allah'ın, şaşırtıcı sanatlarını ve garip hikmetlerini, ârif olanlar her şeyi kendi vücudunda bulup, kendini tanımaya nâil olmakla, Hak'kı tanımaya erişip, her dileği kendi gönlünde hâsıl olmak içindir.  

Beşinci Madde 

Denizin, kara ve denizdekilere menfaat ve faydalarını ve kendi içinde bulunan bazı hayvanların bazı vasıflarını bildirir. 

Ey ziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Bütün denizlerin suyu acıdır. Lâkin okyanusun kuzey sahillerinde ve güney sahillerinde olan suları, içilecek kadar tatlıdır. Bunun sebebi budur ki, o iki kutubun dağlarından büyük nehirler ve çok seller akıp, o sahillerden, o iki denize dökülür. O iki yerin tepe noktalarından güneş uzak olduğundan tesiri az ve sıcaklığı zayıf olur. O iki denizin lâtif su zerrecikleri, havaya çekilmeyip, suları letafeti üzere kalmıştır. Şu halde bu iki deniz ile gemilerin getirdiği yük, acı denizlerle getirdiği yükün yarısı kadar ancak gelir. Zira ki, acı suyun cevherî kesif olduğundan, ağır gemileri taşımak için kuvvet bulur. Ama tatlı suyun cevheri latif olduğu için, ağır gemileri taşımaya gücü olmayıp, batırır. Tatlı su içinde yüzmek, acı su içinde yüzmekten kolay gelir. Zira ki, kesif araçları yarmaktan, latif parçaları yararak hareket daha kolaydır. Onun için tuzsuz denizlerin dalgaları, tuzlularınkinden büyüktür.

Deniz sularının acı olmasında faydalar çoktur. En belirgini budur ki: Kendi kesafet bulup, selametle gemiler sahillere gidip, geleler. Kokusu latif olup, içinde bulunan yaratıklar, onun kokusundan helak olmayıp, selamet kalalar. Zira ki, durgun su tatlı olsa, uzun bekleyişte kokuşup, kokusu helak edici olur. Hak Taâlâ inayetiyle denizleri dahi insanı emrine vermiştir ki, onların içinden çeşitli taşlar; inci, mercan ve mıknatıs ve anber ve nice faydalı sünger ve çeşitli taze etler çıkartılır. Yeryüzünde olan yaratıkların çeşidinden çok, denizde de yaratıklar bulunur. Lâkin su unsurundan, hava unsuru lâtif olduğu için hava ile beslenen kara canlıları, su ile beslenen deniz canlılarından daha latif, daha zarif, daha güzel ve daha şereflidir.

Deniz hayvanları genellikle iki kısım olmuştur. Bir kısmının akciğeri olmaz, balık çeşitleri gibi ve hava teneffüsüne ihtiyacı kalmaz. Zira ki, tabiatı suya göre yaratılmıştır. Bu kısım, nefessiz bulunduğu gibi, sessiz ve sedasız bulunmuştur. Zira ki, hava teneffüsü, ses ve seda, akciğerde bulunan buru iledir. Bunun için ciğeri olmayan canlıların ne teneffüsü olur, ne sesi gelir. Bir kısmının ciğeri olduğundan hem teneffüs eder, hem ses ve seda verip, kurbağa gibi söyler. Balık cinsinden bir cins balık olur ki, cüssede insan misali ve son yarısı çataldır. Tabiatı, deniz yaratıklarıyle cenk ve savaştır. Gerçi cüssede üç adam kadardır. Lâkin deniz hayvanlarının hepsine galip bulunmuştur. O, timsah namıyla isimlendirilmiştir. Deniz hayvanlarının en büyüğü hût'tur. (Balina) ki, büyük gemilerden daha büyük görünmüştür. Hak Taâlâ, hikmetiyle deniz hayvanlarının, kara hayvanları gibi, bazısını yiyici ve bazısını yenici edip, yenilenin neslini çok yaratmıştır. Ta ki, münkariz olmayıp, devam etsin. Denizin dibinde sâkin sadef namında bir hayvan vardır ki, baharın ortalarında denizin yüzüne çıkıp, ağzını açıp, nisan yağmurundan beş-on damla alıp, yine denize dalıp, o damlalar inci olur. (Bâri ve yaratıcı Allah münezzehtir.) 

Altıncı Madde 

Denizin faydalarından olan gemilerin, çevreye ve sahillere seyir ve seferini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Hak'kın inayetiyle denizin menfaatlerindendir ki, deniz yüzünde gemiler, her yönün uygun rüzgârıyle, istenilen yönlere süratle seyredip, nice bin devenin ve katırın nice bin güçlük ve meşakkatle, nice günler ve aylar içinde nice köy ve şehirlere götürdüğü, nice bin kantar ağır yükleri, kolaylıkla yüklenip, az zaman içinde, nice bin uzak sahillere nakledip, götürürler.

Akdeniz ve Karadeniz'de sefer eden müslümanlardan gemi kaptanları, gemilerin yürüyüşü için otuziki rüzgâr tabir ve taksim edip, hepsini on aded ismiyle açıklamışlardır. Kuzey rüzgârına yıldız, güneye kıble, doğuya gündoğusu, batıya batı, kuzeyle güney arasına poyraz, doğu ile güney arasına keşişleme, güney ile batı arasına lodos, batı ile kuzey arasına karayel, demişlerdir. Sonra bunların her ikisi arasına orta ve her biriyle orta arasına kerte yani dört ıstılah yapıp, kertelerin her birine izafetle tayin ederek; mesela, yıldızın poyrazdan yana kertesi deyip, otuziki rüzgâr bilip, hepsini pusula ile bulup, aslına yetmişlerdir ve her rüzgâr ile bir semte gitmişlerdir.

Güney okyanusunda gelenlerle sefer eden Çinliler ve Mazinliler, Hintliler ve Sindliler, Arap ve Fars gemicileri; otuziki rüzgârı, yakın yönüyle onbeş doğma yeri ve iki kutup, hepsini onyedi isimle, doğma yönlerinin karşısını batma yeri ile isimlendirmişlerdir. Ve bu onyedi sabit yıldızdan onyedi yıldız ismidir ki, onları ıstılah edip, onbeşinin doğa ve batma yerlerine ve iki karşılıklı kutba gitmişlerdir. Kuzey noktasından başlayıp, doğu yönünden, güey noktasından tertip ile itibar etmişlerdir. İlk olarak kutup noktasıdır ki, batıdır. O kuzey kutbu yakınında bulunan yıldızdır ki, astronomlar ona: Cedî derler. O tarafın rüzgârı, asıl itibar olunmuştur.

Bundan sonra ferkadan, na'ş, nâka, ayyuk-u azam, nesr-i vâki, simak-ı râmih, süreyya ve nesr-i tair'dir. O nokta doğu yönünde olduğundan, ona: alî doğma yeri dahi derler. Bundan sonra: Cevzâ, tir-i yemânî, iklil, kalb-i akrep, fariseyn, süheyl, silbar ve kutb-u cenubî doğma yerleri ki, ona kutb-u süheyl dahi derler. Bu semtin rüzgârı dahi asıldır. Batı yarım, yine anılan yıldızların batma yerleri ile isimlendirilir. Kutb-u sühelyden sonra: Silbar, sühely, fariseyn, akrep, iklil, tir, cevza ve tair batma yerleridir ki, aslî batma yerleridir ki bunlarla otuziki yönden esen rüzgârları pusula ile bulup, her biriyle karşı yönüne seyr ve sefer etmişlerdir.

Pusula, bir yuvarlak mukavvadır ki, onda otuziki rüzgâr yazılıp, bir kutu içine konulmuştur. O taksimâtın birinde kuzey noktası siyah ile işaret kılınmıştır. O kutuya ibre evi denilmiştir. Kuzey ibresinin tepesi mıknatıs ile mıknatıslanmıştır. Kutunun merkezinde bulunan milin tepesine ibrenin ortası konulup, kutunun ağzı cam kapatılmıştır. Ta ki kutunun içine rüzgâr yol bulmaya ve ibrenin hareket ve duruşuna engel olmaya. Şu halde kutunun kuzey noktası, haritanın kuzey noktasına uygun konulsa; ibresi kuzey noktasından onbir derece batıda durduğundan, kutu ile haritanın kuzey noktası ibreden onbir derece doğuda bulunsa, bununla gemicilere bütün yönler belirli ve bütün rüzgârlar anlaşılmış olup; ne taraftan gelip ne tarafa gidecekleri ortaya çıkmış ve açıklığa kavuşmuş olur. Zira ki pusula ibresi, kuzey noktasından batı tarafa onbir derece farklı durur. Denizciler, çoğu gece ve gündüzlerde dağların tepesini bile göremezler. Bu durumda, onlara nispetle güneş ve yıldızlar, denizden doğup yine denizde batar. (Denizleri emrimize veren Allah münezzehtir.) 

Nâzm:

Keşti-yi sâyiri san vakt-i şitab

Bâd-ı bandan kanat açmış mürgab

Havf dursun, nedir ol zevk-ü safa

K'olasın tair-i ruy-u derya

İttikâ eyleyesin bâlina

Bakasın âyine-i sîmîne

Olasın pâre-i bâd ile vezan

Edesin hayli sevahil seyran

Olup âsude-i berduş-u heva

Gezesin âlemi bî minnet pâ. 

(Seyreden gemiyi sür'atlendiği vakit, yelkenden kanat açmış ördek san. Korku dursun, o sevk ve safa nedir ki, olasın deniz yüzünde olan. Koluna dayanasın, gümüş aynasına bakasın, rüzgâr parçasıyla hareketli olasın. Hayli sahiller seyredesin; âsude ve berduş olup, ayağa minnet etmeden gezesin âlemi.) 

Yedinci Madde 

Su tabakasının kalınlığı bulunan denizlerin derinliğini, okyanusların büyüklüğünü ve kara ve deniz küresinin gemi ile seyr ve dolaşımını bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar, denizlerin derinliğini ve yüz ölçümünü defalarca inceleyip, ittifak üzere demişlerdir ki: Su tabakasının kalınlığı bulunan denizlerin derinliği, defalarca teftiş ve tecrübe olunmuştur. Dört denizin derinliği yukarıda bildirilmiştir. Batı okyanusunun derinliği, dörtyüz kulaçtır. Almanya ve Portekiz taraflarında okyanusun derinliği, çoklarınca, altmış zira ancaktır. Oldukça derin olan yerlerini, yüz zira'dan eksik bulmuşlardır. Lâkin kuzey taraflarıda okyanusun derinliği, dörtyüz kulaçtan fazladır. Güney okyanusunun derinliği, Sudan, Habeş ve Umman taraflarında, altıbin kulaça yakındır. Acem, Hint ve Çin ve Tataristan taraflarında, bazı erleri beşyüz kulaçtan fazla, bazı yerleri altıyüz kulaçtan çok bulunmuştur. Kuzey okyanusunun derinliği, bazı yerlerinde üçyüz kulaç ve bazı yerlerinde dörtyüz kulaçtır. Amerika etrafında okyanusun derinliği, kuzey taraflarında dört - beşbin kulaç kadardır. Güney taraflarında yedibin kulaçtan fazla ölçülmüştür. Okyanusun yerin altında olan ortalarında, oldukça derin olan yerleri sekizbin kulaçtan az ölçülüp kesinlikle bilinmiştir. Nihayet denizlerin derinliğindeki en yüksek dağlar, ikibuçuk fersah mesafesindedir. Nitekim okyanusun içinde olan yüksek dağların tepeleri görünmüştür. Onlara, adalar denilmiştir.

Okyanusların yüzölçümü, orta bir rüzgâr ile doğudan batıya, bir gün bir gecede yüz mil kadar gemi yürüyüşü bulunmuştur. Buna: Bir mecrî denilir. On günde bin mil ve bir ayda üçbin mil miktarı deniz mesafesi katolunur. Bu minval üzere sekiz ayda, yerküreyi tamamen dolaşmak mümkün bilinir. Zira ki, deniz ile kara, yumurta misali tek bir küre hükmünde farzolunup, geometrik delillerle yerkürenin kuşağı yirmidörtbin mil mesafe kıyas olunur ki; sekizbin fersah mesafe bulunur. Nitekim hicrî tarihin dokuzyüz yirmiyedi senesinde Macellan namında bir kaptan, yüzon kimse alıp, iki gemi ile Sebte boğazına gelmiştir. Batı okyanusunun sahilinde Sivilya limanından çıkıp, güneşin batışını gözetip, uygun bir rüzgâr ile otuzsekiz gün seyredip, tamam dörtbin bil okyanusun sahilinden uzaklaşıp, bir ada bulmuştur. Bundan sonra batı ve güney arasına otuzüç gün gidip, yeni dünyanın (Amerika) güneyi yakınında Avret burnu adlı adada nice gün dinlenip, oradan yine batı ve güneye doğru otuz gün dahi gidip, yeni dünyanın güney tarafına yetmiştir. Bir ay kadar orada dinlenmiştir. Sonra yeni dünyanın güneyini tamamen kırk gün içinde geçip, sonunda yine karaya çıkıp, nice günler orada dinlenmiştir. oradan tamam altmış gün batı ve kuzey arasına gitmiştir. Orada boş bir ada görüp, oraya çıkıp nice gün dinlenmiştir. Sonra, önceki gibi günbatımını gözetip, doğru batı tarafına ve bir itibarla doğu tarafına gitmiştir. Bize nispetle, yerkürenin altı olan batıdan doğuya geçip, Hint adalarına yetmiştir. Yerin altından gidişi sırasında, birçok adalara uğrayıp, her birinde nice renkli taşlar, çeşitli parçalar ve kokular ve hudutsuz karanfil, zencefil, tarzın alıp, Hint'in güneyine gelip, Hindistan'a can atmıştır. Oradan Hint deniziyle, Acem, Arap ve Habeş ülkeleri güneyinden yine okyanusla geçip, Kamer dağları ve Sudan güneyinden gidip, batı ülkeleri ve Sebte şehirlerinin batısı semtinden geçmiştir. Sebte boğazı karşısına geldiğinde, mal yüklü gemisi batmıştır.

Kendi gemisi, yetmiş kimse ile selamete yetmiştir. Böylece dokuzyüzotuz senesinde yine sivilya yakınında Senlüka limanına gelip, kendi yerinde karar etmiştir. Seferinin süresi, üç seneden ondört gün eksik olmuştur. Bu müddet içinde ellibin mil deniz kat etmiştir. Çünkü Macellan kaptanın gemisi, düz bir hat üzere seyr etmeyip, kâh güneye ve kâh kuzeye salmıştır. Onun için o kaptan, sekiz aylık deniz mesafesini, onaltıbuçuk ayda ancak seyredip, yerküreyi dolanarak, âlemde kam almıştır. Bu sürenin kalan günlerini, sefer esnasında, şehirlerde ve adalarda alış-verişle geçirip, kalmıştır. Çünkü yeraltından seyr ve sefer edenlerin ilki, bu kaptan olmuştur. Onun için yeryüzünde bu nâmla meşhur bulunmuştur. İspanya kralı ondan hoşlanıp, yanına almıştır. O gemiyi, bir yüksek tersane yaptırıp, onu kırmızı çuha ile örttürmüştür. Yerküreyi seyr ile tamamen dolaşıp Adem'den beri olmamış bir iş etmiştir, diye, o ülkede olanlar, o gemiyi ziyarete gitmiştir. Denizlerin durumları bununla nihayete yetmiştir. Aşağıdaki daireler bu durumları açıklamaktadır. 

ALTINCI FASIL 

Toprak unsurunun mahiyetini, keyfiyet ve durumlarını, sükûn ve kararını, parçalarını korumasını, vâdi ve dağlarını; yerkürenin iki tabakaya bölünmesini ve yeni dünyanı ortaya çıkmasıyle çizilişini; kaynakların fışkırmasını ve yerin sarsılmasını dört madde ile hâkimâne açıklar. 

Birinci Madde 

Toprak unsurunun mahiyetini, faydalarını, özelliklerini, keyfiyetini, durumlarını ve görünüşünü; vadilerini ve dağlarını, sükûn ve kararını, parçalarındaki çekiciliği bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar ve astronomlar ittifakla demişlerdir ki: Dört unsurdan dördüncüsü ve esası toprak unsurudur ki, o, bir basit cevher; keyfiyet ve tabiatı soğuk ve kuru olduğundan, diğer unsurlara muhaliftir. Mutlak ağır bulunduğundan, tabiî yeri unsurların altı olup, kendi parçalarını çekme ve kurumayla yerinde sükun ve karar etmiştir. Bu toprak unsuru, bir tek yüzeyle çevrili küre bir cisimdir. O kürenin merkezi, âlemin merkezi ve bütün ümmetlerin ayağının altıdır. Yüzeyi, vâdiler ve dağlarla girintili-çıkıntılı olup, üzerinde bulunan su küresi ve hava küresinin alt yüzeylerine temas etmiştir. Felekler ve unsurlar, yerkürenin etrafında hareket edici olup, feleğin dönüşü, o süratli hareketiyle bu unsuru her yönden ortaya itip, sâkin tutmuştur. Nitekim bir şişe içine bir taş konulup, o şişe sürat ve kuvvetli döndürülse, o taş, şişenin ortasında hareket etmeyip sâkin olur. Bunun gibi yer, feleğin ortasında sâkin olur.

Bir karar üzere karar etmiştir. Gerçi bazıları demişlerdir ki, yerküre, hem güneş etrafında, hem kendi etrafında daima hareket edicidir. Felekler ve yıldızlarsa, sürekli sâkin ve sâbit olup, ancak yerin dönmesiyle dönücü ve hareketli sanılmıştır. Nitekim yürüyen bir gemiye binmiş olan kimseye, denizin sahili hareket ediyor görünür. Bu konunun bir miktarca açıklanması, dokuzuncu bölümde, yeni astronomi nâmıyle beyan olunacaktır.

Lakin bu görüş, zayıf ve çoğunluğa aykırı bulunmuştur. Çünkü bu kitapta Âlemin durumlarını açıklamaktan muradımız, ancak cihanın yaratıcısını tanımaktır, cihan değildir. Şu halde âlem, ne yapıda olursa olsun ve ne yöne hareke kılarsa kılsın, hepsi o göklerin ve yerin yaratıcısının kudretinin kemâline ve azametine delalet eder. Bizlere de lazım olan ancak bu ibret bakışıyle kemâl kazanmaktır.

Toprak unsuru da, ötekiler gibi, oluşu ve bozuşumla çeşitli suretler bulmaya kabiliyetlidir. Zira ki, kendi yerindeyken bile, diğer unsurlara dönüşüp, başkalaşır. Bu toprak unsurunun soğukluk ve kuruluğunun birlikte bulunmasına sebeb, katılık ve yapışma olduğundan; sırtı canlılara yer ve sığınak, karnı maden ve bitkilere başlangıç ve kaynak bulunmuştur. Şeklinin küre olduğu nice delillerle ispatlanmıştır. Bütün yeryüzünde ikibuçuk fersahtan ziyade yüksek dağ olmadığı yakinen bilinmiştir. Çünkü dağların en fazla yüksekliğinin yerin çapına oranı, bir arpa eninin bir ziraa oranı gibidir. Şu halde bu dağlar, yerin küre olmasına mâni değildir. Mesela bir yuvarlak elma üzerinde pirinç tanelerini saplansa, tanelerin yarıları dışarıda bulunsa, o elmanın yuvarlaklığına onlar zarar vermediği gibi, dağlar dahi yerin küreliğine zarar verme ve veremez. Lakin yerküre fazla büyük olduğundan, düz görünür. Onun için felsefeden habersiz olanların aklı, gözünün gördüğünü geçmeyip, olduğu yeri düz gördüğünden, yerin tamamı düz yüzey zanneder. Hâlbuki gerçeğe uygun değildir.

Yerkürenin ortasında bir hayalî nokta vardır ki, âlemin merkezi ve gerçek dip odur. Bütün yönlerden ağır cisimler ona meyledip, engeller olmasa, varıp onu bulur. Her yönden yerin göğe uzaklığı eşit olduğu halde, ağır cisimler biribirini itme sebebiyle veya merkezin çekmesi yoluyle, bu toprak unsuru unsurların ortasında yerleşmiştir. Şu halde insan, yeryüzünün her ne yerinde dikilirse, onun tepesi sürekli gök tarafına gelip, ayağı merkeze doğru olur. Ona göğün yarısı görünür. Zira ki, onun ufku dairesinin merkezi, kendi ayağı altında bulunur. Yerin hangi tarafına, ne miktar hareket etse, ona, göğün o miktarı o taraftan meydana çıkar. Öteki tarafından o miktar gök, gizlenmiş olur. Şu halde yirmiiki fersah mesafe ki, yaklaşık yerin bir derecesidir, her o kadar hareket için, göğün dahi bir derecesi meydanda olup, karşısında bir derecesi görünmez. Zira ki, yer, kendi kuşağının üçyüzaltmış cüzünden bir cüzü olduğu gibi, göğün dahi bir derecesi öyledir.

Şu halde yerin bir derecesi, karşısında ve paralelinde bulunan göğün bir derecesine uygun ve eşit sayılmıştır. Gerçi yer dairesinin kavsinden, gök dairesinin kavsi uzun bulunmuştur. Lakin bu kıyas ile bütün dereceler, feleklerin kuşağı ve yıldızların yükseklik alçaklığı bilinmiştir. 

İkinci Madde 

Toprak unsurunun iki tabaka bulunduğunu ve bazı filozofların görüşlerine, bazı âyet-i kerime ve hadis-i şeriflere bu durumun bir yönden uyduğunu bildirir. 

Ey aziz malum olsun ki, filozoflar ve kelamcılar demişlerdir ki: Bu toprak unsuru, bir küre iken iki tabakaya bölünmüştür. Önceki tabakası çamur tabakasıdır ki; bütün madenler, bitkiler, hayvanlar, kaynaklar, zelzeleler, buharlar, onun üst nahiyesinde oluşup, vücuda gelmiştir. Bu topak unsuru renksizken, onlarla karıştığından nice muhtelif renklerle renklenmiştir. Bu tabakanın kalınlık ve derinliğini, Hindistan filozofları, bal mumları yakıp, çeşitli fenlerle değişik yerlerde derin kuyular kazmak, inceleyip, denemişlerdir. Nice sahralarda yedibin kulaçtan fazla ve deniz yakınında onbeşbinbeşyüz kulaç ki, takriben beş fersah mesafedir. O kadar yerin dibini kazdıkta, çamur tabakasının sonunu bulmuşlardır Ve halis renksiz ve kuru toprağa ulaşmışlardır. Halen o kuyuların dördü, Hindistan'ın sonu olan

Kenkeder sahrasındadır. Şeddad kuyusu, Şam'da, Altın Çeşme semtinde, Zeydanî sahrasındadır ki, ona Haviye kuyusu derler. O semtin halkı, onu temaşa etmek için giderler. Yağlı hırkalardan deve kadar büyük demetler bağlayıp, ateş ile şulelendirip, o kuyuya atarlar. O zaman o şuleyi seyredip görürler ki, kuyunun içine indikçe küçük görünüp, ta yıldız kadar olur, derler. Sabittir ki, geceleyin bir dağda, deve büyüklüğünde yanan ateş, beş fersah mesafeden, bir yıldız miktarı görünür. Şu halde bu kıyasla, çamur tabakasının mesafesi bilinir. Bu tabaka, ateş tabakasına nispetle altıncı tabaka sayılır.Toprak unsurunun ikinci tabakası, halis topraktır ki, merkezi kuşatan aslî unsurdur. O, tamamen soğuk ve kurudur ve renksizdir ki, renklenmiş değildir.

Ziraki aslî unsurların rengi olmaz. Nitekim suyun rengi, kabın rengidir Bu halis tabakanın derinliği merkeze varıncaya dek binikiyüz altmışyedi fersah mesafe hesap olunmuştur. Zira ki, yerkürenin kuşağı, sekizbin fersah mesafe olduğundan, çevreden merkeze varıncaya dek yarıçapı, binikiyüz yetmişiki fersah mesafe bulunmuştur. Şu halde yerin yarıçapından beş fersah çamur tabakasının kalınlığı çıkarıldıkta, kalan halis tabakanın kalınlığı olur.

Şu halde ay feleğinin altında ateş tabakası, onun altında duman tabakası, onun içinde soğu tabaka, onun içinde buhar tabakası, onun içinde su tabakası ve onun altında çamur tabakası, onun içinde de hâlis tabakadır ki, yedinci tabakadır. Bu yedi tabaka biribirini kuşatmıştır ve "Allah yedi göğü ve bir o kadar da yeri yarattı," (65/12) âyetine uygun gelmiştir.

İbn-i Abbas (Allah ondan razı olsun) hazretlerinden naklolunan boğa ve balık kıssası gerçeklik kazandığı takdirde; boğa burcu ve balık burcu ile tevcih olup ona uygun olmuştur. Zira ki Ashab-ı Kiram'ın bu tür işlerden akla uygun yorumları galiba İslâm'ın başlangıcında din işleri henüz yerleşmeden, felsefî görüşlere halk meşgul olup, İslam dininin kaidelerini

zabt ve rivayetten kalmasınlar diye, din işlerinden olmayan suallere:

"İnsanlara akılları seviyesinde söyleyin," hadisince hakimâne cevaplar vermişlerdir. Elbette peygamberlerin ve ashab-ı kiramın görevi, halka din işlerini öğretmek olup; eşyanın hakikatlerinin açıklanması onları vazifesi olmadığından, kendilerine ayın değişik şekillerinden sorulduğunda: "Sana yeni doğan aylardan soruyorlar. De ki: Onları insanların muameleleri ve hac için vakit ölçüleridir," (2/189) buyurulmuştur. Ta ki halk, onlardan soracaklarının ne olduğunu bilsin ve din işlerinden olmayan durumları onlardan sual etmesin. Nitekim hurma ağacının dikilmesi ve aşılanması konusunda, Peygamberimiz sallallahü aleyhi vesellem: "Siz dünya işlerini daha iyi bilirsiniz," buyurmuştur. Yerkürenin iki kutbu doksanıncı enlemlerdir ki, yukarıda açıklandığı üzere, altı ay gece ve altı ay gündüzdür. Şu halde Hızır ve İskender karanlığı, kuzey kutbunda olan altı ay geceden ibarettir. Yoksa sürekli karanlık olan yer, bilim adamları katında sabit değildir. Ye'cüc ve Me'cüc seddi, yedinci iklimin doğu semtinde, eski Tataristan'ın kuzeyinde bir yerdedir. Bazı eski kitaplarda, yerin mesafesi beşyüz yıllık yol ve yerle göğün arası beşyüz yılık yol yazılıp, Sümmüvâ'ta bu anlamları içine alan hadis-i şerif dahi rivayet olunmuştur. Lakin murat, ancak mesafenin çokluğunu belirtmektir, sayı değildir. Zira ki elli, yetmiş, beşyüz, yediyüz, bin, ellibin, yetmişbin, yüzbin... Sayıları hep çokluk makamında kullanılmıştır. Nitekim: "Ey resulüm, o münafıklar için ister mağrifet dile, ister dileme. Onlar için yetmiş kere mağrifet istesen de, Allah onları asla bağışlayacak değil..."(8/80) âyet-i kerimesinde sayı tayini murat olunmayıp, çokluktan kinaye bulunmuştur. Şu halde bunun gibi tevillerle, ilim adamlarının birçok görüşleri dine uydurulmuştur. 

Üçüncü Madde 

Yeni dünyayı (Amerika) bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, astronomi âlimlerinden Nasîr Tusî ve ondan önce gelen filozofla demişlerdir ki: Güneşitleyici daire ile ufuk dairesinin kesişmesinden yerkürede hâsıl olan dört kısmın, iki kuzey kısmından birisi mamurdur ki, böylece dünyanın dörtte biri meskun olmuş olur. Geri kalan dörtte üçünün durumu meçhuldür: Ya mamur ve meskûn veya okyanusla doludur.

Lakin sonraki bilginler, okyanusu gemiyle dolaşarak, kalan dörtte üçünü bütün durumlarını keşf ve ispat etmişlerdir. Eskilerin bilmediği yerler bulunup, mamur yerleri dörtte bire hasretmeye mecal kalmamıştır. Zira ki, miladî tarihin bindörtyüz doksaniki senesinde ki hicrî tarihin dokuzyüzüçüncü senesiydi, Endülüs memleketinden, cebir ilminde mahir bir mühendis korsan ki, namına Kolon (Kristof Kolomb) derlerdi. O, okyanusun durumlarını incelemek için iç denizin dış denize döküldüğü Sebte boğazı dışında, İspanya limanından üç gemide yüzyirmi adam ile yelkenler açıp, batı tarafına doğru salmıştır. Devamlı yengeç dönencesinden yirmi derece kuzeyi almıştır. Yani kırküç derece enleminde giderdi. Zira ki iki tarafından sıcaklık ve soğukluk altına düşmekten çekinirdi. Sürekli güneşin batışını gözetip, otuzüç gün seyretmiştir. O müddet içinde okyanusun sahilinde tamam üçbin sekizyüz mil mesafe kat etmiştir. Nice defa yanındakiler pişmanlıkla geri dönmeyi kastetmiştir. Gemilerde bulunanlar ona, nice kere itap edip: bizi bela girdabına uğrattın ve hepimizi bu engin deniz içinde kaybettin, diye Kolomb'a hücum ettiklerinde, o, onlara cevap etmiştir ki: Sizin kurtuluşunuz, ancak denizi bilir ve astronomi âletleri kullanabilir adamla olur. Siz beni öldürürseniz, hepiniz denizde kalıp, helak olup gidersiniz, diye kâh müjde kâh korkutma ile onları yatıştırırdı. Kurtuluştan ümidi kesip, şaşırmış kalmışken, ansızın hoş bir ada görünmüştür ki, akan nehirleri ve yüksek ağaçları vardı. O zaman canları bir miktar rahat bulup, Kolomb'a teslim olmuşlardı. Altı gün yine günbatımına doğru gidip, altı boş ada bulmuşlardı. Hepsinden büyük olan adaya, İspanyol adını vermişlerdi. Buradan geçip sekizyüz mil dahi karayel üzere gitmişlerdi. O zaman bir sahile yetmişlerdi. Nice günler o sahilin etrafında kuzey ve güney taraflarına seyretmişlerdi. Onun ada olduğunu bilmişlerdi. Orada bir kavim bulmuşlardı ki, bunların seyrine gelip, toplanıp sahile yetmişlerdi. Bunlar sahile yaklaştığında, onların hepsi firar etmişlerdi. Önce gemileri balık sanıp, temaşaya gelmişler, sonra insan olduklarını bilmişler ve korkup kaçmağa kalkmışlardı. Zira ki onlar, gemi ve sandal bilmezler imiş. Bunlar gemilerden çıkıp, onlara yetişip, bir kadın tutmuşlardı. Ona çok hediyeler verip, gözetmişler, lisanını bilmediklerinden, kavmini getirmeyi işaretle anlatmışlardı. O zaman o kadın, varıp kavmini gemiler yanına gönderip; onlar dahi altın, gümüş, meyveler, ekmek ve çeşitli kuşlarla ve hayvanlarla gelmişler, iskele yanına yetmişlerdi. Nice günle ve aylar burada alış - veriş edip, oraya batı Hint deyip, orada kırk adam koyup, yine doğuya doğru selametle gelip, gitmişlerdi. İspanya hâkimine yeni dünya hediyelerini hediye etmişler. Bundan sonra ikinci ve üçüncü senelerde varıp geldikçe yeni dünyalıların lisanlarını ve âdetlerini tamam bilmişlerdir. Yolunu beşbin ikiyüz il deniz yolu bulmuşlardır. Lakin okyanusun doğuya doğru hareketinden dolayı elli günde gidip, ancak beş ayda gelmişlerdir. Sonra dördüncü senede Kolomb, bulduğu yeni dünyaya ulaştığında, oranın Kâşk adlı hâkimi, Kolomb'u gemiden çıkmaya komayıp, menettiğinde; Kolomb'un ona karşı koymaya kudreti olmadığından, hile yoluna sapıp, demiştir ki: Siz, bize cefa eylediniz. Onun için rabbiniz size gazap etmiştir. Alameti odur ki, yarın güneşin ışığını alsa gerektir. Meğer ertesi günü, bize nispetle orada güneş tutulması, olup, Kolomb bunu bilmiştir. O zaman bu sözden onlar vehme düşüp, sabahı beklemişlerdir. Kolomb'un haber verdiği saatte güneş tutulduğu için, oradakiler korkuya düşüp, Kolomb'a hediyelerle gelmişlerdir. Sulh edip, ona boyun eğip, itaat kılmışlardır. Hepsi puta tapıcı iken, ahalinin çoğu dönüp, Kolomb'a uyup, hristiyan olmuşlardır.

Kolomb, adamlarıyle yeni dünyada kalıp, yirmi senede birçok yerini zabt edip almıştır. Kuzey yarısı ahalisini beyaz ve esmer; güney yarısında oturanlarını, Habeşî ve siyahî, boylarını ondört karıştan fazla uzun bulmuştur.

Yeni dünyanın birçok nehirleri, meyveli ağaçları, yüksek dağları ve derin vâdileri vardır. Oranın rengârenk kuşları ve vahşi hayvanları sayısızdır. Burasının büyüklüğü, dünyanın meskun olan diğer dörtte bire kadardır ki, garip tavırları ve acayip halleri, Yaratıcının sanatının eserlerini ve kudretini tasdik etmektedir. Önceki kitaplarda sözü yedilmemiş ve hazreti Adem'den beri gidilmemiş olan bu yeni kıta, yeni dünya adını almıştır.

Burası o kadar geniştir ve o kadar çeşitli dağları, ovaları vardır ki, tafsilini ancak Allah bilir. Kelam-ı Kadiminde: "Onun ilmi dışında bir yaprak dahi düşmez." (6/59) buyurmuştur.  

Dördüncü Bölüm 

Kaynakların fışkırmasını ve yer sarsıntısını hakîmâne bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Kaynakların kaynamasının ve yerin sarsılmasının sebebleri budur ki, yerin içinde oluşan buhar, orada hapsoldukta; bir tarafa yönelip, orada soğuyarak suya dönüşür. Eğer az ise buhar parçalarıyle karışıp kalır. Kuyu suları budur. Eğer fazla ise, yerin içine sığmayıp, yerkabuğunun ince yerlerini yararak, çıkar ki, kaynayan kaynaklar budur. Pınar ve kaynakların bir sebebi dahi budur ki:

Karlanan ve yağmurlardan dağların içine sızarak akan sulardır. Zira ki, kar ve yağmurun çokluğu ile kaynaklar ve pınarlar çoğalıp, onların azalmasıyle bunlar dahi eksilmiştir. Şu halde yeryüzünde akıp, insan ve hayvanların hayat maddesi olan tatlı sular için Hak Taâlâ yerin dağlarını hazineler kılmıştır. Zira ki yağmur ve kar suları, dağların altında mağaralar ve taşlar içinde ve yeraltında toplanıp, dağlar tarafından saklanmıştır.

Bundan sonra dar yarıklardan azar azar sızdırıp, ondan kullarına yetecek kadar pınarlar ve nehirler akıtmıştır. Ta ki gelecek kışta yağmur ve karı dağların mağaralarına sızdırıp, sularından, mağara ve taşlardan akan suların yerine dolduruncaya kadar, o taşların altlarında olan küçük gözelerden yavaş yavaş sızan nehir ve kaynak suları, insanlara ve hayvanlara yetmiştir. Fazlası, vâdilerde seller olup, feryat ile denizlere gitmiştir. Şu halde o yüce Yaratıcı, yeryüzünde olan yaratıklar için dağlara yağmur ve kar verip, nehirler ve kaynaklar çıkarmakta dolap misali etmiştir. Bu dolapların dönüşü süreklidir ki, kıyamete kadar sürer.

Yeraltında buharlardan oluşan veya yağmurdan biriken sular, yerlerine sığmayıp, ince yerlerden kolaylıkla çıktığında, eğer taşların veya temiz toprağın yakınında ise, o su, soğuk ve tatlı olur. Eğer çorak yerlerden gelirse, o su tuzlu olur. Eğer kükürtlü arazilerden ve madenlerden çıkarsa o su sıcak olur. Zira ki kış mevsiminde havanın soğukluğu galip olduğundan, güneşin sıcaklığı yerin altına firar eder ki, iki zıt bir yerde toplanmaz.

Onun için yerin içi kış günlerinde sıcak olup; kükürtlü araziler ve madenler, sıcaklığı, çokluğuna ve azlığına göre çekip, daima korumuşlardır. Bu sebebtendir ki, madenler çevresinde kaynayan ılıca suların tatları ve kokuları ve hararetleri ve özelliklerini almışlardır. Eğer bu suya, havanın soğukluğu isabet ederse, donup civa olur. Zift, neft, şab veya tuz olur. İsfahan ile Şiraz arasında bir su çıkar ki, Allah'ın şaşılacak sanatlarındandır. Sığırcık suyu nâmıyle meşhurdur. Kaçan bir yere çekirge istila edip, mahsullerini yese; bir kimse varıp o sudan bir şişe alıp, arkasına bakmadan ve şişeyi yere komadan o araziye getirse, o suya sayısız sığırcık tâbi olup, o çekirgeleri öldürdüğünü tevatür ile naklederler.

Yerin içinde oluşup, hapsolan buhar, öyle bir mertebe kalın olsa ki, yer kabuğunu yarıp çıkması mümkün olmasa veya yerkabuğu kesif ve salp olup buharın çıkmasına mâni olsa; yerin altında toplanıp dışarı çıkmak isteyen o buhar, yeri şiddetle yardıkta, o yer hareket eder ki, yerin sarsıntısı odur. Yerin içinde oluşan dumanların ve rüzgârları ahkâmı, atmosferdekilerin ahkâmı gibidir. Kâh olur ki bunlar oldukça kuvvetli olup, yeri öyle hızlı yarar ki, ondan büyük gürültü hâsıl olur. Kâh olur ki dumanın tabiatı gereği ateş almasına neden olan şiddetli hareketlerle yerden ateş çıkar. Eğer ateş, bir madende ortaya çıkarsa, onu tamam bitirinceye dek aylarca hatta yıllarca yanar, demişlerdir. (En doğrusunu Allah bilir. Çünkü o, muhakkak sebeblerin yaratıcısıdır.) 

YEDİNCİ FASIL 

Yerkürenin üzerinde belirlenen ve varsayılan kutup dairelerini ve kutupları, yeryüzünün beş kısma bölünmesini gerektirir sebepleri, dörtte bir meskûn kısmın yedi iklime bölündüğü ve yedi iklimin sınırlarını, her iklimde nice memleketler, dağlar, nehirler ve ne şekil insanların ve hayvanların bulunduğunu, yedi iklimin ötesinin durumlarının doksanıncı enleme dek keşfedildiğini ve incelendiğini, yedi iklimin her birinde en uzun günü bulmayı ve en uzun günden şehirlerin semtlerinin çıkarıldığını, beldelerin mizaçlarının ve sâkinlerinin farklı bulunduğunu altı madde ile hakîmâne açıklar. 

Birinci Madde 

Yerkürenin üzerinde belirlenen ve varsayılan daireleri ve kutupları bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar feleklerdeki işleri zabt için, âlem küresi üzerinde ispat ettikleri dairelerden ve kutuplardan sekiz daire ve kutup yerküre üzerinde de belirleyip, varsaymışlardır. Ta ki onlarla yerdeki işleri dahi zabtetmiş olurlar.

İki kutbun birisi, kuzey kutbudur. Bunun karşısı, güney kutbudur. Sekiz dairenin dördü büyük, dördü küçüktür. Büyü dairelerin evvelkisi ekvator dairesidir. İkinci burçlar dairesidir. Üçüncüsü ufuk dairesidir. Dördüncüsü gün yarısı dairesidir. Nitekim yukarıda açıklanmıştır. Küçük dairelerin ikisi dönence daireleridir. İkisi burçlar kutbu daireleridir. Bu sekiz dairenin beşi paraleldir ki, her ikisi arasında bulunan uzaklı eşittir. Üçü eğiktir ki, birbiriyle kesişirler. Bunların ikisi yani ufuk dairesiyle günyarısı dairesi, yerküre üzerinde çizilmeyip; ayrı ve yer değiştirici konulmuştur. Diğerleri, küre üzerinde çizilmiştir ve sabittir.

Ekvator dairesi, yerküre üzerinde bir büyük dairedir ki, büyük feleğin kuşağı olan güneşitleyici dairenin yüzeyinde bulunup; senede iki defa güneş, kendi batısal hareketiyle üzerine geldikte, birçok yerlerde gece ve gündüz eşit olur. Burada güneş feleğinin hareketi eşit ve düz olduğundan buna: Hatt-ı üstüva (ekvator) derler. O iki vakit, güneşin iki eşitlik noktasına (21 Mart, 23 Eylül) geldiği zamandır ki, biri koç burcunun başlangıcıdır ve biri terazi burcunun başlangıcıdır. Ekvatorun, yerin iki kutbundan uzaklığı eşit olup, yerküreyi güney ve kuzey iki eşit kısma bölmüştür. Ekvator, burçlar dairesi ile iki yerde kesişmiştir ki, eşitlik noktaları (ekinoks) makamındadır. Burçlar dairesi, yerküre üzerinde çizilmiştir. Güneşitleyici ile kesişip, iki dönence (oğlak ve yengeç) noktalarına dek açılıp, birer tarafa meyletmiştir. Bu eğime genel eğim derler. Yirmiüçbuçuk derece kadar güney ve kuzeye gitmiştir. Bu dairenin kutupları dahi, âlemin kutbundan yirmiüçbuçuk derece kadar birer tarafa düşmüştür. Bu daire oniki kısma bölünmüştür. Her birine, yukarıda açıklanan birer isimle burc denilmiştir. Altı burcu ekvatorun kuzeyinde; altı burcu güneyinde bulunmuştur. Her burc otuz dereceye ve er derece altmış dakikaya bölünmüştür. Şu halde bu daire üçyüzaltış derece bulunup, yerkürenin durumları onunla bilinmiştir.

Ufuk dairesi, yer değiştiren bir büyük dairedir ki, âlemin görünür kısmını görünmez kısmından ayırıp ve sınırlayıp, yerkürenin altı ve üstü bununla bilinmiştir. Bu ufuk dairesi nice kısım bulunmuştur. Biri hakiki ufuktur ki, yerküreyi ikiye böler, büyüktür. Biri hissî ufuktur ki, çeşitli yerlerde oturanların görüşüne göre değişir, küçüktür. Biri düz ufuktur ki, ekvatora mahsustur, büyüktür. Bu dairede, güneşin doğuş ve batışı düz bir biçimde döner bulunmuştur. Onun için bana düz ufuk denilmiştir. Biri eğimli ufuktur ki, düz uygun gayrisi bilinmiştir, yani bütün eğilimli ufuklar, âlemin iki kutbundan bir tarafa eğilimli bulunmuştur. Şu halde feleğin ve yerin her yönünde olan her cüzünde, ufuk itibar olunmuştur. Doğuş ve batış, onların çoğunda düz olmayıp, eğik bulunmuştur. Doksanıncı enlemdeki o yer, yerin kutbudur. Feleklerin dönüşü burada değirmen bilinmiştir. Zira ki ufuk dairesinin iki kutbunun biri tepe noktası, biri ayak noktasıdır. Şu halde doksanıncı enlemde ufuk ile güneşitleyici biri birine çakışık olup, kutupları bitişik sayılmıştır. Hissî ufkun çapının mesafesi, yeryüzünde, yirmiikibin beşyüz adımdan fazla değildir, denilmiştir.

Günyarısı dairesi, yer değiştiren bir büyük dairedir ki, âlemin iki kutbundan ve belirlenmiş olan başucu noktasından geçip, güneşitleyici daire ile ve ekvator ile kesişir bulunmuştur. Felekleri ve yeri ikiye bölüp, bir kısmı doğu, bir kısmı batı olmuştur. Gece yarısı ve gün ortası bununla bilinip, belirlenmiştir. Güneşitleyici ve ekvatorun her parçasına, bir günyarısı itibarı mümkün olmuştur. (Ekvatorun her derecesinden bir günyarısı dairesi (meridyen) geçtiği farz olunmuştur. Toplam üçyüzaltmış eder.)

Dört küçük daire ki, ekvatora paraleldirler. Onların ikisi burçlar kutbu dönenceleri ve biri yaz dönüm noktasıdır ki yengeç dönencesidir. Biri kış dönüm noktasıdır ki oğlak dönencesidir.Şimdi bu sekiz daire ile yerin bütün işleri belirlenmiş ve zabtedilmiştir.

(Hakim ve yaratıcı olan Allah münezzehtir.) 

İkinci Madde 

Yerkürenin dört daire ile beş kısma bölündüğünü bildirir. 

Ey aziz malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: İki kutup ve iki dönenceleri olan dört küçük daire, yerkürenin tamamını beş kısım etmiştir ki; her bir kısmı iki küçük daire arasında veya bir daire ortasında bulunan mesafedir. Şimdi bu beş kısmın biri dönenceler arasında olduğundan, buna: Yakıcı bölge adı verilmiştir. Çok sıcak olduğundan dolayı, eskiler, meskûn değil sanmışlardır. Bu iki dönence arası kırkyedi derece mesafedir ki, ekvator buranın ortasında bulunmuştur. İki kısmına, soğuk bölge denilmiştir. Zira ki bunlar, güneşin yürüyüş yolundan uzak olduğundan, çok soğuktur. Bunun için eskiler meskûn değil sanmışlardır. Bu iki kısım, burçlar kutbunun iki dönüş yeri arasında iki dönüş uzaklığıdır. Her birinin enlemi, yerin kutbuna varıncaya dek yirmiüçbuçuk derece bulunmuştur. Bu iki kısım dahi kendi kutupları adıyla isimlendirilmiştir, (kuzey kutup, güney kutup). Geri kalan iki kısım ise mutedil bulunmuştur. Bunlar meskûn olup, imar edilmiştir. Kuzey kısmı yengeç dönencesi ve burçlar kutbunun kuzey dönüş yeriyle sınırlanmıştır. Güney kısmı oğlak dönencesinden burçlar kutbunun güney dönüş yerine varıncaya dek olan mesafe bulunmuştur. Her birinin enlemi mesafesi, kırküç derece ölçülmüştür. Bu beş bölgenin sakinleri, gölge ve yer yönüyle biribirinden ayrılmıştır. Gölge yönünden, soğuk bölge sakinlerine değirmentaşı adı verilmiştir. Zira ki onların gölgesi, ufkun yüzeyinde değirmen taşı gibi döner bulunmuştur.

Mutedil bölge sâkinlerine eğimli denilmiştir. Çünkü bunların gölgesi, öğle vakti olduğunda bir tarafa eğilir bulunmuştur. Sıcak bölge sakinlerine iki gölgeli denilmiştir. Zira ki ekvatorda bulunanların gölgesi, öğle vaktinde kâh güneye, kâh kuzeye düşer görülmüştür. Güneş, senede iki defa iki eşitlik noktasında bulunduğunda, başuçlarına gelip, günortasında gölge yok olmuştur. Onlardan güneşin en uzak oluşu, dönenceye vardığında bulunmuştur. İki dönence altında bulunanların başuçlarına güneş, senede bir kere gelip, günortasında gölgeleri yok olmuştur. Onlardan güneşin en uzak oluşu, dönenceye vardığında bulunmuştur. İki dönence altında bulunanların başuçlarına güneş, senede bir kere gelip, günortasında gölgeleri yok oluştur. Dönenceler ahalisinin başucu noktalarına yakın olan âlemin kutbu, sürekli ortada görünmüştür. Karşısı olan âlemin kutbu ise sürekli gizli kalıştır. Bunların gölgeleri bir bulunmuştur.

Yer yönünden hepsi üç kısma bölünmüştür. Bir kısmı ekvator sâkinleridir ki, batıdan doğuya, güneşin doğuşundan sonuna dek bir dönüş yerinde ve bir enlemde düzülüp kalanlardır. İkinci kısım, ekvatordan iki tarafa aynı uzaklıkta olan enlemlerde düzülüp, nizam bulanlardır. Üçüncü kısım, ekvatora iki taraftan paralel enlemlerde, biri başucunda biri ayakucunda (kutuplar) sâkin olanlardır. (Vallahi âlem.) 

Üçüncü Madde 

Meskûn olan dörtte birin hakikî yedi iklime bölündüğünü bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar, dörtte bir meskûnu, gece ve gündüz farkları itibariyle bir nice bölüm edip, her birine bir iklim adını vermişlerdir. Yerkürenin kuzey yarısını açıklayıp, ona kıyasla, güney semtine gitmişlerdir. Bütün yerküreyi altmış iklime bölmeye yetmişlerdir.

Hakiki iklimleri bölümünü, kâh en uzun gün ile ve kâh aylar sayısıyle belirlemişlerdir. Çünkü ekvatorda oturanlara göre, gece ve gündüz sürekli onikişer saattir. Bundan sonra kuzey kutbu ve güney kutbu tarafına ekvatordan uzaklaştıkça, gece ve gündüz farkı ona göre çoğalır. Bu durumda bu ekvatora paralel enlem daireleri farz edip, her iki daire arasına bir iklim demişlerdir. O şartla ki, onda en uzun gün, ekvator semtinde bulunan bir öncekinden yarım saat fazla ola. Bu taksimle beldelerin tabiatları ve yerleri, gece ve gündüz farkları toplu olarak belirlenmiş ve bilinmiştir. Zira ki, bir enlemde bulunan beldeler, tabiat ve yer bakımından müşterek olup, eşit gelmiştir. Birinci iklimde üç daire farz olunmuştur. Biri iklimin başlangıcı, biri ortası ve biri sonundur. Kalan iklimlerin her birinde ikişer daire farz olunmuştur ki, iri iklimin sonu, biri ortasıdır. Zira ki geçen her iklimin sonuç dairesi, öncekinin başlangıcını belirlemiştir. Eski filozoflar, iklimleri yedi iklime hasredip, ellinci enlemden yukarıda iklim düşünmemişlerdir. lakin sonrakiler, yedi iklimin ötesinde olan yerleri mamur ve meskun bulup, altmışaltıbuçukuncu enleme dek yani burçlar kutbu dönüş noktasına varıncaya dek, en uzun gününe yarım saat ekleyerek yirmidört iklim bulup; ondan en uzun güne birer ay ekleyerek, doksanıncı enleme ulaşıncaya dek bölmüşler ve hepsini otuz iklim itibar ve tayin etmişlerdir.

Ekvator bölgelerinin çoğu deniz olduğundan, çoğunluğa göre birinci iklimin başlangıcı onikibuçuk derece enleminde farz olunmuştur. O bölgenin en uzun günü dahi, yaklaşık onikibuçuk saat bulunmuştur. En uzun güne birer çeyrek saat eklendiği yer, bu iklimin ortasıdır. En uzun günün onüç saat olduğu yer, birinci iklimin sonu ve ikincinin başlangıcıdır. Bu durumda, her iklimde en uzun gün, bu minval üzere, yarım saat eklemek şartıyla, yirmidördüncü iklimde en uzun gün yirmidört saata ulaşmıştır. Burası, kuzey burçları kutbunun dönüş yeridir. Lâkin bu iklimler biribirinden küçüktür. Zira ki, birinci iklimin genişliği ve uzunluğu mesafesinden, ikinci ikliminki daha kısa ve daha küçük olup; bütün iklimler bu tertip üzere biribirinden dar ve az bulunmuştur. İklimlerin enlemi, ekvatordan başlatılıp, doksanıncı enlemde tamam olmuştur. En uzun iklim, batı okyanusunda olan Halidat adalarından başlatılıp doğu okyanusunda son bulmuştur. (Kanarya adalarının batı tarafında bulunan adalar.) 

Dördüncü Madde 

Yedi meşhur iklimin hududuna bulunan mamur memleketleri ve her birinde olan yüksek dağları, akan büyük nehirleri ve ahalisinin renklerini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Dörtte bir oturulan yeri yedi iklime taksim eden eski filozoflar, her bir iklimi nice meşhur memleketlerle sınırlayıp, belirlemişlerdir. Nice delillerle tecrübe ederek sınayıp, araştırmasına yetmişlerdir. Zira ki otuz ve kırk sene zarfında niceleri bu dörtte bir meskûn yeri seyahatle baştan başa gitmişlerdir.

Birinci iklimin mesafesi; atı okyanusundan, Berber ülkesinden, Nebür'den, Habeş'ten, Hadramut'tan, Sebe'den, Güney Yemen'den, Güney Sind, Hint ve Çin'den geçip, doğu okyanusunun bazı adalarına uğrar, bilinmiştir. Bu ikimde yirmi yüksek dağ ve otuz büyük nehir telaşa ve seyrolunmuştur. Buranın ahalisinin hepsi siyah bulunmuştur. İkinci iklimin mesafesi; batı ve kuzey şehirlerinin tümünü, Sudan'ı, Kuzey Arap adasını, Yemen'i, Mekke,

Medine, Taif, Katif, Bahreyn ve Hürmüz şehirlerini, Hint, Çind, Maçin ve Çin ortalarında bulunan şehirleri geçip, doğu okyanusu adalarının ortalarına ulaşır bulunmuştur. Bu iklimde yirmiyedi yüksek dağ ve yedi büyük nehir seyr ve temaşa kılınmıştır. Buranın ahalisi siyaha yakın esmer müşahede olunmuştur. Üçüncü iklimin mesafesi; batı okyanusundan gelip, kuzey Afrika şehirlerinden ve Mısır'dan geçip, Kudüs, Şam, Küfe, Bağdat, Basra, Şiraz, İsfahan ve Fars memleketinin tümünden, Hint, Çind, Maçin ve Çin'in kuzeyinden geçerek, doğu okyanusu adalarına ulaşmıştır. Bu iklimde otuzüç yüksek dağ ve yirmi büyük nehir seyrolunmuştur. Buranın ahalîsi buğday benizli esmer bulunmuştur. Dördüncü iklimin mesafesi akdenizin tamamıdır. Okyanus olan Sebte boğazından, Endülüs, İspanya ve Galyanın, Firengistan ve Rumeli'nin güney taraflarından geçip, Akdeniz'in ve Anadolu'nun güney yarılarından geçer, Trablus, Antakya, İskenderun, Halep, Erzincan, Diyarbakır, Musul, Tebriz, Erdebil, Kazvin, Tus, İran dağlarının kuzeyi, Lahor, Keşmir ve Horasan'dan, Hint ve Çin'in kuzeyinden geçip, doğu okyanusunda bulunan adalara ulaşır bilinmiştir. Bu iklimde yirmibeş yüksek dağ ve yirmiiki büyük nehir seyr ve temaşa kılınmıştır. Buranın ahalisinin tümü beyaza yakın esmer müşahede olunmuştur. Beşinci iklimin mesafesi; batı okyanusundan, İspanya kuzeyinden, Akdeniz'in kuzey yarısından geçip, Anadolu şehirlerinin çoğu, Sivas, Erzurum, Şirvan ve Hazer denizinin güney yarısında olan Keylan ve Cam emsali şehirleri geçip, Maveraünnehr, Harezm, Semerkant ve Buhara, Türkistan ve Tataristan'ın güneyi, Deşt-i Kebir, Tibet, Çin seddinin kuzeyi, Tebük'ün güneyi, Hıta ve Hıtan memleketlerinden geçip, doğu okyanusa uğrar bilinmiştir. Bu iklimde otuzüç yüksek dağ ve onbeş büyük nehir sayılmıştır. Buranın ahalisinin tümü beyaz bulunmuştur. İklimlerin en ılımlısı dördüncü iklimdir. Sonra bunun iki tarafında komşuları bulunan üçüncü ve beşinci iklim ona eklenmiştir. Zira ki bu üç iklimin suyu ve havası letafetinden ahalisinin çoğu batınî ve zâhiri kuvvette, güzellik, hüner ve olgunlukta itidal üzere bulunmuştur. Altıncı iklimin mesafesi; batı okyanusundan, firenk memleketlerinin kuzeyinden ve Rumeli memleketleri kuzeyinde bulunan şehirlerden ve İstanbul'dan ve Karadeniz'in güney ve kuzeyinde bulunan memleketlerden ve Azak'tan geçip, Gürcistan'a, Gece, Tiflis, Varna ve Gökçe denizden (Hazer) Şirvan'ın kuzeyine, Derbent kalesinden Dağıstan ve Ejderhane memleketlerine uğrayıp, Hazer denizinin kuzey yarısından geçip, Seyhun nehrinin geriinde olan Karakalpak ve Özbek, Çağatay ve Kaşgar, Ulungay ve Türkistan memleketlerinden, Tataristan ve Dest-i Kebir'in kuzey yarılarından, Hıta ve Hıtan memleketlerinin kuzeyinden geçip, doğu okyanusunda bulunan adalara ulaşır bulunmuştur. Bu iklimde onbir yükse dağ ve kırk büyük nehir sayılmış ve temaşa kılınmıştır. Buranın ahalisi sarıya meyyal beyaz müşahede olunmuştur. Bu iklimin soğuğu şiddetli iken yine itidal üzere bilinmiştir. Yedinci iklimin mesafesi; batı okyanusu sahilinden, Portekiz ve İngiltere'den geçip, Kıpçak, Tesalya, Bulgaristan ve Rusya'dan, Hazer şehirlerinin kuzeyinden geçip, Deşt-i Kebir'den, esi Tataristan'ın kuzeyinden ve İskender seddinden geçip, batı okyanusta bulunan adalara uğrar bilinmiştir. Bu iklimde onbir yüksek dağ ve kırk büyük nehir seyrolunmuştur. Buranın ahalisi kızıla meyyal beyaz bulunmuştur. Bu yedinci iklimin sonu ellini enlem tayin olunmuştur. En uzun gün onda, tamam onaltı saat bulunmuştur. Eski filozofların görüşlerine göre, yedi iklim bunlardır, ki açıklanmıştır. Fakat sonraki filozofların görüşleri üzere taksim olunan yirmidört iklimin hudutlarının belirlenmesi, ilerideki cetvelde olan rakamlara havale kılınmıştır. 

Beşinci Madde 

Yedi iklimin ötesinin mamur bulunduğunu, doksanıncı enleme değin keşfederek, iklimler itibar olunduğunu ve yedi iklimi her birinde en uzun günün bilindiğini ve en uzun günden her bir iklimde, şehirlerinin yerinin belirlendiğini bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, gerçi eski astronomlar, yedi iklimin ötesini iltifat ve itibar etmeyip, yedi ikile hasar ve kasr etmişlerdir. Lakin sonraki astronomlar, tıpkı yedi iklimdeki gibi, en uzun gününe yarım saat eklendikçe bir iklim itibar edip; ekvatordan en uzun günün yirmidört saat olduğu yere değin ki o burclar kutbu dönencesidir, yirmidört iklim seçmişlerdir. Lakin ondan yerin kutbuna yani âlemin kutbu altına varıncaya dek yarım saat ekleme kaidesinin yürümesi mümkün olduğundan, en uzun gün birer ay arttıkça, bir iklim itibariyle iki kutup arasını dahi altı iklime taksim edip, doksanıncı enleme dek, tümünü otuz iklim belirlemişlerdir.

Yedi iklimin ötesini araştırmak için kutup dönencesi altına değin gitmişlerdir. Oraları meskûn bulup, halkını surette insan, sîrette hayvan emsali eksik ve bilgisiz müşahede etmişlerdir. Kutup dönencesi altında bir kavme yetmişlerdir ki hepsi it ağızlı ve it huylu, biri biriyle itlik ederler ve it gibi yaşayıp, it dirliğinde olurlar. Kışın şiddetinden on ay müddetinde it gibi yerlere girerler. Onlar ne din bilirler, ne mezhep; ne meşrep ne de sanat ederler. Ne süs ne ibadet bilirler. Ne âdet, ne letafet ve ne nezafet bilirler, ne iffet. Suretleri icabı muamele ederler. Orada bir büyük dağ bulunmuştur ki, ikibuçuk fersah yüksekliği alınmıştır. Dağın altında altın madeni yanıp, tepesinden dumansız ateşin havaya çıktığını görmüşlerdir. Dağın etrafından çok sıcak kaynaklar fışkırıp, büyük nehirler olmuştur ve uz tutmuş olan kuzey okyanusa dökülüp; deniz, suların sıcaklığıyle çözülüp, ılımıştır. Denizin o sahilleri donmuş olmayıp, balıklar o semte gelip doluştur. Buraların ahalisi, o balıkları avlayıp ve yiyip, uzak beldelere satıp; onunla hayvan derileri alıp, giyinirler. Oraya sürekli kar yağdığından, on ay sıcak nehirler ile ılımanlaşmış hamamlarda kalırlar. İki ay kadar yaz olur ki, hamamlardan dışarıya çıkarlar. Orada yaşayanlara, âlemin güney yarısı sürekli ufkun altında olduğundan hiç görünmez. Kuzey yarısı ufkun üstünde olduğundan sürekli görünüp; yıldızların ve feleklerin hareketi burada değirmen gibi döndüğünden, o yerden doksanıncı enleme varıncaya değin, en uzun gün hafta ve ay ilavesiyle altı aya ulaşır. Zira ki güneş, açıklanan batıya yönelik hareketiyle koç burcunun başlangıcına geldiğinde; doksanıncı güney enleminde bir derece kadar yeryüzünden batıp doksanıncı kuzey enleminde karanlık olan bir derece kadar yeryüzünden batıp, doksanıncı kuzey enleminde karanlık olan bir derece kadar yere doğup; atı ayda kuzey burçlarını dolaşıncaya dek, güney kutbunda bir gece, kuzey kutbunda bir gün olur. Çünkü güneş, terazinin başlangıcına oluşur ve güney burçlarında olu. Yerin kuzey kutbundan batıp yine güneyinde doğar. Altı ayda o burçları kat edinceye dek, kuzey semtinde yerin bir derecesi yine karanlıkta kalıp, oralarda bulunan deniz donar. Güney semtinin dahi durumları, kuzeye kıyasla bilinir. Şu halde kuzeyin gündüz zamanı, güneyin gecesidir; güneyin gündüz zamanı, kuzeyin gecesidir. (Gece ile gündüzü birbirine dönüştüren Allah münezzehtir.)

Bir iklimde en uzun günü bulmak lazım gelirse, o kaçıncı iklimse yarısını, oniki buçuk saat üzerine eklemekle elde edilir. Mesela beşinci iklimde bulunan Erzurum'da iklim sayısının yarısı olan ikibuçuk, onikibuçuk üzerine ekense, onbeş olur. Bu durumda açıklığa kavuşmuş olur ki, beşinci iklimde en uzun gün onbeş saattır. Bu kıyas üzere, en uzun günden, şehrin kaçıncı iklimin ne semtine düştüğü de bilinir. Mesela şehrimiz Erzurum'un en uzun günü, onbeş saat oniki dakikadır. Şu halde bu sayının onikibuçuğu çıkarılıp, kalan ikibuçuk ile oniki dakikanın iki katı alınsa elde edilen beşten iklim sayısı, yirmidört dakikadan şehrin yeri ortaya çıkar. Yani bilinir ki, şehrimiz Erzurum beşinci iklimin ikinci yarısının sonlarında bulunmuştur. Zira ki, her bir iklimin enlem mesafesi yarım saat fazladır ki, otuz dakikadır. İklimi yarısı, çeyrek saattir ki, onbeş dakikadır. Bu durumda onbeş dakikada bulunan şehir, iklimin ortasında; onbeşten eksik bulunan şehir, iklimin evvelindedir. Şehrimiz Erzurum gibi onbeşten fazla bulunan şehir, iklimin ikinci yarısındadır. Eğer onikibuçuk çıkarılıp, kalan ikibuçuk, dörde bölünse paralel dairenin sayısı elde edilir. Zira ki beş iklimin on dairesi olur. Kalanları buna kıyas ile bulunur. Şu halde ekvatordan doksanıncı kuzey enleme varıncaya dek iklimlerin durumları e tavırlarla bilindiyse; sonraki astronomlara göre güney tarafının durumları aynen böyle bilinir. Yani orada da otuz iklim taksim olunur. Zira ki dünyanın yarısı, ekvatordan kuzey tarafa düşmüştür. Mesela dörtte bir meskûn yerin ekvatorun güney tarafında iklim ola. Kamer dağlarından geçip, Nil nehrinin kaynağından dolaşır. İkinci iklim, kış dönüm noktası altından geçip Kortanş burnuna uğrar. Zira ki, sonraki astronomlar o tarafta otuzüç derece enleminde nice memleketleri bulmuşlardır. Buraların ahalisinin tümü putperesttir. Şu halde iklimlerin tümünün sayısı ve paralel daireleri, en uzun günleri, enlemleri ve mesafeleri bütün bunların sayıları bulunmak murat olunursa, az sonra vereceğimiz cedvelden malum olur. (Mülkünde olanı en iyi bilen Allah'dır). 

Altıncı Madde 

Oturulan yerlerin ve şehirlerin mizacını bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: su ve hava, arazi farklarına bağlı olduğundan, oturulan yerlerin farklılığı hasebiyle değişik olmuştur. Allah'ın kudretiyle çeşitli tesirlerinden yerin mizacı ile aynı olup, su ve hava, toprağa uymuştur. Her yerin mizacı aşka bir tarz olduğu için, her şehir kendi ehlini, kendi mizacı gereğince terbiye etmiştir.

Sıcak yerlerin mizacı, kendi ehlini kara ve kıvırcık saçlı, hazmı zayıf, bozuşması kuvvetli, rutubeti az, kalbi korkulu, bedeni yumuşak, düşüş ve ihtiyarlığı çabuk etmiştir. Habeş şehirleri gibi. Zira ki onları sâkinlerinin ömrü, ancak otuz seneye gitmiştir. Yaşı kırka varan pek nâdir olur. Soğuk yerlerde oturanların mizacları, kendi ehline şecaat ve kuvvet bahşedip, hazımlarını kolay ve rahat kılmıştır. Şu halde soğuk yerler rutubetli de olursa, kendi ehlini, etli, yağlı, cüsseli ve geniş edip, genellikle bedenleri arave ve nezaket bulup, beyaz ve berrak olmuştur.

Yazları mutedil olup, kışlarının soğuğu şiddet bulmuştur. Rutubetli yerlerin izacı, kendi ehlini, güzel yüzlü, yumuşak sözlü edip, onlara gevşeklik ve mutedil bir yazla kış verip, humma, basur, ishal ve cilt hastalıklarını çoğaltmıştır. Kuru yerlerin mizacı, endi ehlinin deri, mizaç ve dimağlarını kurutup, yazlarını sıcak ve kışlarını soğuk eylemiştir.

Yüksek yerlerin mizacı, kendi sakinlerine sıhhat ve kuvvet verip, çoğunu iyi ahlakla mesrur, ilim ve kemal ile mamur, güzellik ve cemal ile nurlu, uzun ömürle ömürlü etmiştir. Çukur yerlerin mizacı, kendi mahpuslarına gam ve keder içinde sıcak ve durgun su verip, onları havasıyle hummalı, kesafetiyle sıkıntılı, anlayışlarını az ve mizaçlarını illetli etmiştir.

Açık ve taşlı yerlerin mizacı, kendi çevresindekilerin bedenlerini kuvvetli, saçlarını çok ve boylarını kısa edip, çoğunu çekî ve reşit; azlarını sıcak ve şiddetli etmiştir. Onlarda kuruluk ve seher çok olduğundan, savaş ve dövüşe galip olmuşlardır. Karlı dağların mizacı, öteki soğuk şehirler gibi kendi ehlini tertip edip, karı bâki kaldıkça, temiz rüzgârıyle onları temiz etmiştir. Deniz çevresindeki yerlerin mizacı, kendi ehline sıcaklık ve soğukluğu mutedil edip, rutubetini kuruluğu üzerine üstün etmiştir. Kuzey memleketlerinin mizacı, soğuk beldeler ve soğuk mevsimler gibi olup, kendi ehlinde asrî hastalıklar çok, karınlarında safra toplanmasını az etmiştir. O şehirlerinin sakinlerinin hazımları kuvvetli ve ömürleri uzun olmuştur. Zira ki onların çoğu yüz yıldan fazla yaşamıştır. Onlarda bozuşma az ve damarları dolu olduğundan ve damarları da geniş olduğundan burun kanaması çok olmuştur. Yaraları az olup, çabuk şifa bulmuştur. Bedenleri kuvvetli, kanları temiz ve yürekleri ateşli olduğundan, çoğu yırtıcı hayvan vasıflarıyle dolmuştur. Güney taraflarının mizacı, sıcak şehirler ve mevsimler hükmünde olup, sularının çoğu acı ve tuzlu bulunmuştur. Ehlinin başları rutubet maddeleriyle dolu, hisleri illetli, azaları gevşek, iştihaları az, mide ve şehvetleri zayıf müşahede olunmuştur. Yaraları zor şifa bulur. Kadınları, hastalıklarla çocuklarını düşürüp, çocukları az ve hayızları çok olur. Cümlesine sara ve çeşitli humma isabet edip, basur istila etmiştir. Hatta otuz yaşını geçen, felçli olup gitmiştir. Doğudaki oturulur yerler ki, doğusu açık olan şehirlerin mizacı sahih ve hoş bulunmuştur. Zira ki güneş, o şehirlerin ahalisi üzerin doğup, havalarını ılımlı ve temiz kılmıştır. Batı bölgeleri doğudakilerin aksi olmuştur. O bölgelerin mizacı, rutubetli ve yoğun kalmıştır. Zira ki batı bölgeleri ahalisi üzerine güneş, gündüzde şule salmaz, ta yükselip etrafı ısıtmadıkça üzerlerine gelmez. Şu halde onların soğuk geceleri ardınca güneş, üzerlerine fecaatle doğup, on an içinde sıcaklığıyle istila ettiğinden, buraların halkı balgamlı olmuştur.

Açıklanan yerlerin birini seçip, vatan murat eyleyen seyyahlara gereklidir ki, önce o yerin yükseklik ve alçaklığında, açıklık ve kapalılığında olan özelliklerini ve o şehrin komşusu bulunan dağlar, madenler ve buharların mizaçlarını ve yönlerini bilip; ondan şehir halkının hastalık ve sıhhatle, hazım ve şehvette, güzellik ve surette, ahlak ve surette, meşrep âdette, mezheb ve iffette hakim olan durumlarını tecrübe kılsın. Bundan sonra binalarının dışını; genişliği ve içi yüksek midir, kapı ve pencereleri doğuya açık veya kuzeye dönük müdür, bilsin. Zira ki, binanın şartlarındandır ki, evin içi geniş ve yüksek, kapı ve pencereleri ya doğuya veya kuzeye açık ola, ta ki sabah rüzgârı ve kuzey rüzgârı o eve dola. Onunla ev mamur olup, evdekiler ondan her an hayat ve can bulurlar. Gönülleri hoş olup, bedenleri sıhhat ve âfiyetle kala. Şu halde bina işlerinde önemli ve lüzumludur ki, seher yelini ve kuzey rüzgârını evin içine dâhil ve güneşin şuası yerine âsıl ve havasının salahı doğu güneşi ile hâsıl ola. Gerçekte ki, temiz, latif, akıcı, soğuk ve tatlı olan nehirleri, eserek dolaşıp gelen seher yeli ile nedim ve yâr olup, iştiyak ile teneffüs etmek, cana safa, cisme şifa ve kalbe ciladır.

Bu konuları resmeden dairelerin burada toplu olarak verilmesi münasip görülmüştür.

SEKİZİNCİ FASIL 

Boylam ve enlem daireleri ile yerkürenin satranç ve evleri misali bölünmesini; enlem ve boylamın tayini ile yeryüzünde bulunan beldelerin ve yerlerin yerlerinin ve yönlerinin birbirlerine uzaklık ve yakınlık bakımından nispetlerini; hint dairesiyle zeval çizgisi, itidal çizgisi ve kıble tesbitini; âlemin kutbu tarafında bulunan kutup yıldızının yüksekliği ve alçaklığıyla meridyen derecelerinin mesafe ve miktarını ve bunların bilinmesiyle yerkürenin çapının çevresini ve yüzölçümünü bulmayıp kara ve denizi, ölçü ve seyirle çeşitli noktalarının mesafelerini; dörtte bir oturulan yerin burçlar üçgeniyle yedi gezegene mensup olan belde ve yönlerini; zamanın oniki hayvan üzerinde deveranından yeryüzünde olan tesirleri altı madde ile hakîmâne açıklar ve ortaya koyar. 

Birinci Madde 

Enlem ve boylam daireleri ile yerkürenin satranç evleri gibi bölünmesini, enlem ve boylamın belirlenmesiyle yeryüzünde olan belde ve yörelerin ve yönlerini, birbirlerine uzaklık ve yakınlık yönüyle nispetlerini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar ve geometriciler, yerküre üzerinde onsekiz günyarısı dairesi ve ekvatordan kuzey ve güneye sekiz enlem dairesi resim ve farzedip; her daireyi üçyüzaltmış dereceye bölmüşlerdir. Şu halde günyarısı daireleri ile boylam dereceleri ve ekvatora paralel olan enlem daireleri ile enlem dereceleri belirmenmiş olup, hery iki daire arası onar derece olarak belirlenmiştir. İklim enleminin başlangıcı ve beldenin enlemi, ekvatordan iki tarafa seçilmiş ve itibar olunmuştur. Biri kuzey enlemi, biri güney enlemi bulunmuştur. İklimin başlangıç boylamı ve beldenin başlangıç boylamı itibar olunan batı okyanusunda Halidan adalarının günyarısı dairesi ile (Green Wich meridyeni) güneşitleyici dairenin kesişme noktasından farzolunan beldenin günyarısı dairesiyle güneşitleyici dairenin kesişme noktası arasında, güneşitleyiciden vâki olan yay ile o beldenin boylamı bilinmiştir. Beldenin enlemi, başucu noktası ile güneşitleyici arasında o beldenin günyarısı dairesinde vâki olan yaya ıtlak olunmuştur. Bu beldenin enlemi, gerek güney ve gerek kuzey semtinde olan âlemin kutbunun yüksekliğine ve semt farkı kutbunun düşüşüne eşit bulunmuştur. Bu enlem ve boylam tayiniyle yeryüzünde vâki olan belde ve yörelerin yerleri ve yönleri, birbirlerine uzaklık ve yakınlık yönüyle olan nispetleri yaklaşık olarak bilinmiştir.

İki beldenin birbirinin ne semtinde bulundukları açıktır. Mesela temiz beldeniz Erzurum'un (Grinviç)'ten boylamı, yetmişyedi derecedir. Ekvatordan enlemi, yaklaşık kırk derecedir, denilip; Mısır'ın boylamı altmışüç derece, enlemi otuz derecedir denildiğinde: Mısır, Erzurum'un güney batısı yönünde ve Erzurum, Kahire'nin kuzey doğusu tarafında bulunduğu bilinir. Zira ki, Mısır'ın boylamı Erzurum'dan eksik olduğundan, batısına ve enlemi eksik olduğundan güneyine düşmesi gerekir. Erzurum'un boylamı, Mısır'ınkinden fazla bulunduğundan, doğusunda ve enlemi dahi fazla olduğundan, kuzeyinde bulunmak gerekir. İki beldenin arasında bulunan mesafenin uzaklığını bilmek için kaidesi budur ki: Önce bakılır eğer iki beldenin enlemi uygun ve boyları farklı ise; boylamlarının farkı, aralarındaki uzaklığı verir. Erzurum ile Tokat gibi. Eğer iki beldenin boylamı aynı, enlemi farklı bulunsa, bu surette de enlemleri arasındaki farklılık, aralarındaki uzaklığı verir. Erzurum ile Musul gibi. Eğer iki beldenin hem enlemleri ve hem boylamları farklı ise, bu surette aralarındaki uzaklık, dik dik açılı üçgenin kirişi (hypotonuse) olur ki; açının bir kenarı, beldenin günyarısı dairesinden bir aydır. Bir kenarı, istenen beldenin enlem dairesinden bir yaydır. Onun kirişi bulunan kenar, iki beldenin başucu noktalarından geçen daireden, iki belde arasında vâki olan yaydır. Çünkü bu üç kanattan iki kanadın miktarı malûmumuzdur, o, boylam ve enlem farklarıdır. Şu halde bu iki bilinen kenar ile ve kiriş olan bilinmeyen kenarın miktarını bilmekte kolay yol budur ki: İki bilinen kenarın kareleri toplamının karekökünü alırız ki, bilinmeyen kenarın miktarıdır. İşte iki belde arasındaki uzaklık odur. Mesela Erzurum ile Kahire'nin aralarındaki boylam farkı ondört derece ve elem farkı on derecedir. Ondört ile onun kareleri toplamı ikiyüz doksanaltı hesap olunmuştur. Toplamın kökü yaklaşık olarak onyedi bulunmuştur. Şu halde Erzurum ile Mısır'ın arasının onyedi derece olduğu muhakkak bilinmiştir.

Diğerlerini de bu yolla biliriz. Bununla kıble tarafı dahi bulunur. Nitekim bu, o bölümde tafsil olunacaktır. Hepsinin daireleri ise bölümün sonunda verilecektir. 

İkinci Madde 

Hint dairesi ile zeval çizgisi, itidal çizgisi ve kıble yönünün tesbitini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar ve geometriciler, Hint filozoflarının icadı bulunan hint dairesinden zeval çizgisi olan günyarısı çizgisini ve itidal çizgisini ve itidal çizgisi olan doğu ve batı çizgisini ve Mekke yönü olan kıble semtini tespit etmişlerdir. Zeval çizgisini ve itidal çizgisini bulmanın bir yolu budur ki0 Öce yeri öyle düzlersin ki, ortasına su dökülse dört tarafına birden akar. Sonra onda bir daire çizip, merkezinde dik bir çubuk dikersin. Bu, dairenin çapının dörtte biri kadar olmalıdır. Onun dik olduğunu şakül ölçüsüyle veya dairenin çevresinin üç yerinden çubuğun tepesi arası eşit olduğundan bulursun. Zevalden önce gözetlersin, ta ki çubuğun tepesinin gölgesi o daireye girdiğinde, batı semtinden çevreye ulaştığı noktayı nişan edip, zevalden sonra, onun daireden çıkışı vaktinde, doğu tarafından çevreye ulaştığı noktayı işaretle bilirsin. O anda iki nokta arasında dairenin çevresinin kuzeyi bulunan yayı ikiye bölüp, o yarıdan bir düz çizgi çıkarırsın ve merkezden geçirip çevreye değin gidersin. İşte günyarısı çizgisi odur. Çubuğun gölgesi o çizgiden uzaklaştığında, öğle vaktinin başlangıcı olur. Bu çizgi o daireyi ikiye böler. O iki bölümün ortalarından bir düz çizgi çekersin ki, günyarısı çizgisini merkezde dik bir açıyle keser, doğu ve batı çizgisi odur. Bu işlem, en uzun günde daha sıhhatli olur. Zira ki gölgenin girişi ile çıkışında asla farklılık olmaz. Öteki yolu budur ki: Güneş iki itidal noktasının birine iken, bu durumu tesbit murat olunsa, hemen güneşin ya doğuşunun ya batışının gölgesinin istikameti üzere ufuk noktası paralelinden çıkıp, hint dairesinin merkezine uğrayıp, çevresine ulaşan benzer çizgi, doğu ve batı çizgileridir. Onunla merkezde dik bir açı üzere kesişen çizgi, günyarısı çizgisidir. İşte zeval çizgisi odur. Kıble yönünü bilmek için, çizilmiş hit dairesinin çevresini, üçyüzaltmış bölüme taksim edersin ki, her dörtte biri, doksan bölüm olur. Onu meskûn beldenin ufku farzedip, kıble yönünün onun hangi noktası olduğunu bulursun ki; ona dönük olan Kâbe'ye yönelmiş olursun. Şimdi aranan bu noktayı bilmenin yolu budur ki: Önce Mekke-i Mükerreme'nin boylamı, batı okyanusunda, eskiden mamur, şimdi denizle dolu olan Halidan adalarından yetmişyedi derece olduğunu bilirsin. Ekvator enleminden yirmiiki derece olduğunu bulursun. Bundan sonra meskîn beldenin boylam ve enlemini Halidan adalarından ve ekvatordan alırsın. Eğer beldenin boylamı Mekke'nin boylamı ile eşit gelip, beldenin enlemi, Mekke'nin enleminden fazla olursa, o beldenin kıble semti, günyarısı çizgisinin ufku çevresine ulaştığı güney noktasıdırki, onda namaz kılacak olan, güney noktasına yönelse, doğru kıbleye yönelmiş olur. Şehrimiz Erzurum gibi. Zira ki beldemiz, Mekke-i Mükerremenin, kuzey noktasında vâki olmuştur. Eğer beldenin boylamı Mekke ile aynı olup, enlemi Mekke'den noksan olursa o beldenin kıble semti; günyarısının ufuk çevresine kavuştuğu kuzey noktasıdır. Mekke-i Mükerreme'nin güney noktasında vâki olan Yemen beldesi gibi. Eğer beldenin enlemi, Mekke'ninkiyle aynı olup, boylamı fazla olursa, o beldenin kıble semti, batı ve doğu çizgisinin ufuk çevresine bitişik olduğu batı noktasıdır. Eğer beldenin enlemi, Mekke ile aynı olup, beldenin boylamı Mekke'den eksik gelirse, o  beldenin kıble semti, batı ve doğu çizgisinin ufuk çevresine kavuştuğu doğu noktasıdır.

Kıble yönünü bilmenin bir yolu dahi budur ki: Güneş, ikizler burcunun sekizinci derecesinde veya yengeç burcunun yirmiikinci derecesinde bulunduğu günde; Mekke'nin boylamı ile belde arasında olan farkın her onbeş derece mesafesi için bir saat ve her bir derece mesafesi için dört dakika alıp, gözetlersin. Eğer beldenin boylamı Mekke'ninkinden fazla ise, güneş o günde günyarısını alınan dakikalar ve saatler kadar geçtiğinde, çubuğun gölgesi o anda kıble tarafında vâki olmuş bilinir. Beldenin kıblesi gölgenin yönünün hilafına doğru bulunur. Umman beldeleri gibi. Eğer beldenin boylamı, Mekke'den noksan ise, güneşin o günde günyarısına gelmesine alınan saat ve dakikalar kadar kaldığında, çubuğun gölgesi o saatte kıble semti hizasında vâki olur. Kıble yine gölgenin yönünün hilafına gelir. Sudan beldeleri gibi. Zira ki güneş, oniki derecede bulunduğu gün, başucu, Mekkelilere gelir bulunmuştur. Eğer beldenin enlem ve boylamı, Mekke'nin enlem ve boylamından ziyade bulunursa, hint dairesinin çevresi, güney noktasından başlayıp, iki boylamın arasında bulunan fazlalık kadar, batı noktası semtine doğru sayarsın. Kuzey noktasından da batıya o kadar sayıp, iki sonun arasını bir düz çizgi ile birleştirirsin. Zira ki, dairenin merkezi olan farz olunmuş şehrimizden, Mekke-i Mükerreme'nin batısı bulunmuştur. Dairenin batı noktasından, iki enlem arasında bulunan fazlalık miktarı güney noktasına doğru ve doğu noktasından aynı şekilde sayıp, iki sonun arasını yine düz bir çizgi ile bağlarsın. Zira ki, varsaydığımız şehrimizde Mekke- Mükerreme güneye vâki olmuştur. Bu iki muhal çizgi birbiriyle kesişirler. Şimdi dairenin merkezinden bir çizgi çıkarıp, o kesişme noktasından geçirip, muhite ulaştırırsın ki, kıble semti, o çizginin çevreye birleştiği noktadır. Onunla güney noktasının arasında ufuk çevresinde bulunan farz olunmuş beldemizin yayı, kıblesinin sapma yayıdır ki, onda namaz kılacak olan, güney noktasından batıya, o yay miktarı sapmış olmak lazımdır. Ta ki, kıbleye yönelmiş ola. Şimdi bu surette kıble semti, güneybatıdır. Acem beldeleri gibi. Eğer beldenin enlem ve boylamı, Mekke'nin enlem ve boylamından eksik bulunursa, belirtilen minval üzere kuzey ve güney noktasından doğu semtine boylam fazlalığı ölçülüp, batı ve doğu noktasından kuzey tarafına enlem fazlalığını sayıp, çizgilerle birleştirip, işlemi tamam edersin. Bu suretin kıble semti kuzeydoğu olur. Habeş beldeleri gibi.

Eğer beldenin boylamı, Mekke'nin boylamından eksik, beldenin enlemi, Mekke'nin enleminden fazla olursa kuzey ve güney noktasından doğuya boylam fazlalığını ve batı ve doğu noktasından güneye enlem fazlalığını sayar ve çizgilerle birleştirip, işlemi tamamlarsın. Bu surette kıble semti güneydoğu olur. Rum beldeleri gibi. Eğer beldenin boylamı Mekke'den fazla, enlemi Mekke'den eksik bulunup, kuzey ve güney noktasından batıya boylam fazlalığı ve batı ve doğu noktasından kuzeye enlem fazlalığını sayıp ve çizgilerle birleştirip, işlem tamamlansa; bu surette kıble semti kuzeybatı olur. Bazı beldelerin enlem ve boylamları bu bölümün sonunda açıklanacaktır. 

Üçüncü Madde 

Âlemin kutbu yakınında bulunan "cedy" adı verilen sâbit yıldızın yükseklik ve alçaklığıyle yer derecelerinin uzaklık miktarını ve onunla yerkürenin daire ve çap ve yüzölçümünü kıyas ile bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar ve geometriciler, yerkürenin kuşağının ölçüsü ki, denizlerin ve karaların toplamıdır, yaklaşık yirmidörtbin mil olduğu kararlaştırılmıştır. Çapının mesafesi, ona kıyasla, yedibin altıyüz elli mil bulunmuştur. Yarıçapı, üçin sekizyüz onsekiz mil bilinmiştir. Yerkürenin yüzölçümünün tamamı, yaklaşık, yirmibeşbin kere bin ve üçyüzaltmışüçbin altıyüz otuzaltı fersah hesap olunmuştur. Bu kıyas üzere yüksek cisimlerin dahi göklere uzaklıkları belirlenmiştir. Âlemin merkezinden ay feleğinin alt yüzeyinin uzaklığı yukarıda açıklandığı üzere, yaklaşık otuziki yeryarıçapı kadar olduğu dört orantı kaidesiyle dahi zabtolunmuştur. Çünkü feleklerde ve yer üzerinde sipat ve farz olunan dairelerin hepsi, üçyüzaltmış dereceye ve her bir derece altmış dakikaya bölünmüştür. Şu halde yerkürenin bir derece mesafesi kaç mil yer olur? Onu belirlemek için geometriciler nice sahrada kıyas ve yüzölçümü alıp, bir derece yeri, altmışaltı mil ve üç bölü iki mil bulmuşlardır. Bu kıyası o yolla yapmışlardır ki; sonsuz bir sahranın bir yerinde, bir işaret nasb edip, geceleyin onda cedy yıldızı ki, ona sâbit ve demir kazık derler. Onun yüksekliğini rubu' ve üsturlap ile almışlardı. Şimdi o yerden iki taife düz bir hat üzere hareket edip; bir taife güney noktasına doğru gidip, biri kuzey noktasına doğru gelmişlerdir. Gece oldukça o iki taife cedy (demir kazık, kutup) yıldızının yüksekliğini alıp, gündüz oldukça düz olarak yola devam etmişlerdir. Sabit yıldızları belirli yerdeki yüksekliğinden güneye gidenlere bir derece noksan, kuzeye gidenlere bir derece fazla olmakla, farklılık gösterdiği iki yerde durmuşlardır. Her irinde bir işaret dikip, iki taraftan üç işaret arasını ölçüp, iki mesafeyi eşit olarak altmışaltı tam üçte iki mil yer bulmuşlardır. Sonra o iki taife, o iki yerin farkından yine kuzey ve güney dosdoğru gidip, o işaretler arasının ölçülen milleri sayısınca mesafe ölçüp, nihayette kalmışlardır. Gece olduğunda, her iki taife yıldızın yüksekliğini almışlardır. Yine tamamen birer derece yükselme ve alçalma ile farkını bulmuşlardır. O zaman altmışaltı tam üçte iki mil, üçyüzaltmışa çarpmakla dairenin tamamına, ondan çapa, ondan yarıçapa ve ondan şüphesiz yerkürenin yüzölçümünün tamamına vâkıf olmuşlardır. Aynı kıyasa birçok ülkelerde aynı sonuca varmışlardır. 

Dördüncü Madde 

Kara ve denizi ölçme ve seyr ile mesafelerinin cüzlerini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar ve geometriciler ittifak ile demişlerdir ki: Bu yer unsuru her şeyiyle bir tek küre yani bir yuvarlak top şeklinde olup, boylam ve enlem olarak yani gerek batıdan doğuya ve gerek güneyden kuzeye, ortasında kuşak misali farzolunan daire, üçyüzaltmış dereceye bölünmüştür. Geometriciler; mesafesi üzere yeryüzü dümdüz dağsız, vâdisiz farzıyla yerin bir derecesi yirmiiki fersahta ziyadece bulunmuştur.

Her fersah üç il ve her il üçbin zira ve her zira otuziki parmak ve her parmak altı arpa -biri dik biri yan sıralanarak- takdir olunmuştur. Şu halde bu takdirce yerin bir derecesi altmışaltı tam üçte iki mil bilinmiştir.

Zira hesabıyle bir fersah yer dokuzbin ziar bulunmuştur. Yerin bir derecesi, yaya yürüyüşle, üç merhale kılınmıştır. Bir merhale yedibuçuk fersah mesafe belirlenmiştir. Bir fersah, bir yürüyüş adımı ile bir saatte kat olunduğu tecrübe kılınmıştır. Şu halde bir günde kat olunan mesafe, yirmiikibuçuk mil bulunmuştur. Yerin bir derecesi mesafesi, tamam yüzbin adım ve her bir adım dört ayak ve her ayak onaltışar parmak hesap olunmuştur. Okyanusun kenarlarında ve körfezlerinde ve karada olan küçük denizlerde bulunan gemilerin, orta bir yüzüşle bir güne altmış milden ziyade deniz mesafesi kat olunup; denizciler katında bir mecra tabiriyle bir derece yer takdir olunmuştur.

Kervan hareketi ve askerî yürüyüşle bir seyr derecesi üç merhaleye bölünmüştür. Mesela Erzurum'dan bir günde Nendiban köyüne hareket etmek gibi, itibar olunmuştur. Eğer yürüyüş ve hareket bundan hızlı olursa, ona orta yürüyüş derler. Bir yer derecesi onunla iki merhale bulunmuştur.

Mesela bir atlının Erzurum'dan bir günde Aşkale'ye yürüyüşü gibi, kıyas olunmuştur. Eğer hareket ve yürüyüş bundan daha süratli olursa, yerin bir derecesi onunla bir merhale olup, mesela şehrimizden bir günde yaklaşık Karakulak'a varmak gibi, tahmin olunmuştur. Şu halde birinci kısımda üçtebir derece, ikinci kısımda yarım derece, üçüncü kısımda tamam bir derece bir güne kat olunur, bulunmuştur. Velhasıl, top zeminin bir derece mesafesi, bu hesap üzere yüzbin adımdır, artık değildir. İkiyüzbin ziradan ziyade değildir. Zira ki bir zira iki ayaktır ki, yarım adımdır. Bu kaideye göre zihin akıl sahiplerine, toprak ve sudan ibaret olan top zemini, dağları ve denizleri hesaba katmadan, düz bir çizgi üzere yürüyüşle ne kadar zamanda dolaşılacağı ortaya çıkmıştır. Mesela temiz beldemiz Erzurum'dan yerküreyi dolaşmak niyetiyle bir kimse batıya doğru hareketle, Tokat'tan Anadolu'dan ve İstanbul'dan, Rumeli'nden, Firenkistan'dan geçerek, yeni dünyadan dolaşıp, güneşin yürüyüşüne uyarak, Çin ve Maçin'e ulaşır. Buradan Hint, Sint ve Türkistan'dan, Semerkant, Buhara ve Turan'dan geçerek Şirvan denizinin güney yarısından geçmekle, Gence ve Revan eyaletlerinden yine şehrimiz Erzurum'a ulaşır. Böylece muradı hâsıl olur. Bir kimse bize nispetle batıdan gidip, doğudan gelmiş olur. Bunun gibi top zemini enlemler doğrultusunda dolaşmak isteyen kimse, şehrimiz Erzurum'dan çıkıp, kuzeye azimetle Karadeniz'in doğu sahilinden, Fas, Abaza ve Azak'tan, Moskova diyarından, yeni keşfolunan Növözemle yerlerinden geçer ve güneş kuzey burçlarında iken, kuzey kutbu altından geçmekle bize nisbet taban tabana ve yeraltından yürüyerek, güneş güney burçlarına vardığında, güney kutba ulaşır. Buradan okyanusla geçer ve Habeş memleketinden, Yemen'den, Mekke-i Mükerreme'den, Medine-i Münevvere'den ve çölden geçip Musul'dan yine temiz beldemiz Erzurum'a ulaşır. Bu kimse kuzeyden gidip, güneyden gelmiş olur. Bu takdirce top zemini enlem ve boylam doğrultusuyla yürüyüp dolaşmak, mutedil bir yürüyüşle olursa, tamamen devri, binseksen konak olur; atlı yürüyüş gibi, seri olursa yediyüzyirmi konak olur. Ulak gibi çok hızlı yürünürse, üçyüzaltmış günde tamamen top zemin düz bir çizgi üzere ulaşılmak ve yürümek mümkündür demişlerdir. 

Beşinci Madde 

Dörtte bir oturulur yerin burçlar üçgeni ile yedi gezegene mensup olan belde ve yönlerini, âhalisinin tavır ve sıfatlarını bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, İslâm filozofları, bu oluşum ve bozuşum âlemi içinde câri olan durumlar ve eserler hakikatte Allah'ın tesiriyle olduğunu ispat edip demişlerdir ki: Esîrî cisimler, felekî konumlar, unsurlar âleminde Hak'kın emriyle tesir eder. Halbuki hakiki müessir ancak Rabblerin Rabbidir. Yıldızlar ve felekler aletler misalidir ve sebebdir. Bu unsurların ve bileşiklerin feleklere ve yıldızlara bağlantısı ve intisabı vardır. Yedi iklim hakikatte anlatılan tertip üzere, yedi gezegene mensup olduğundan gayri, memleketlerin ve beldelerin her biriyle oniki burç arasında alâka ve bağlantı ispat olunmuştur. Bu alâka, beldelerin burçlar üçgenine nispeti bulunmuştur. Burçlar üçlüleri yukarıda kendi bölümünde tafsil olunup, dört üçlü bulunmuştur. Birincisi, kuzeydeki ateşsel erkek burçlardır. Yönlerde kuzeyle dübür arası buna nispet olunmuştur. Bu erkek burçlar; güneş, müşteri ve merih olduğundan, bu üçlünün müdebbiri gündüz güneş, gece müşteridir. İkinci üç burç, güneyde topraksal ve dişidir.

Yönlerden güneyle Saba arası buna mensup bulunmuştur. Bunlar; zühre, zühal ve utarit olduğundan, bu üçlünü müdebbiri gündüz zühre, gece utarittir.

Üçüncü üçlü doğuda, havahi ve erkektir. Kuzeyle Saba arası buna nispet kılınmıştır. Bunlar, ühal ve utarit olduğundan, bu üçlünün müdebbiri gündüz zühal, gece utarittir. Dördüncü üçlü, batıda, suya mensup ve dişidir. Güneş ile dübür arası buna nispet kılınmıştır. Bunlar; zühre ve ay olduğundan, bu üçlünün müdebbiri gündüz zühre, gece aydır. Bunun gibi dörtte ybir meskûn dahi burçlar üçlülerine benzer dört kısım itibar olunup, her bir kısım bir üçlüye nispet kılınmıştır. Birinci kısım, Avrupa namıyla isimlendirilen batı ve kuzey arası olduğundan önceki üçlüye mensup bulunmuştur. Burada oturanlar, önceki üçlüde olan riyaset sebebiyle işlerin çoğunda akıcı ve serkeş görünmüştür. Çoğunluğu, silah kullanmaya ve siyasete yönelik, yorgunluk ve meşakkate dayanıklı, lâtif ve temiz bulunmuştur. Çünkü gece müşteri ve merih tedbirde müşterektir. Üçlünün önceki parçaları erkek, sonraki parçaları dişidir Bu kavim ya çoğunca kadınları emrinde gaflet üzere olup, gayretli olmazlar. Kadınlardan ziyade oğlanlara sevgi duyup, günah bilmezler. Özellikle İngiliz ve Nemçe koç urcuna ve merihe benzerdir.

Onun için sâkinleri vahşî ve mütehavvin olup, ahlâkı yırtıcı hayvan ahlakına eğilimlidir. Roma, Fransa aslan burcunda ve güneşe nispet olunmuştur. Bu sebebten halkının çoğu riyaset ehli bulunmuştur. İspanya ve Portekiz, yay ile müşteriye mensuptur. Onun için ahalisi genellikle ahlaklı, temiz ve sevimlidir. Bunlardan sonra meskûn bölümün ortasına yakın olan Rumeli ve İstanbul çevresi, Girit, Kıbrıs ve küçük Asya sahilleri yani Anadolu, Akdeniz ve Karadeniz nihayetleri arası, gerçi üçlünün evveline dâhildir, lâkin ikinci üçlüye benzerdir. Şu halde bunların tedbirinde zühre ve utarit müşterek olduğundan, sâkinlerinin çoğu siyasetçi, riyaset ehli, anlayışlı firasete mail, ilim ve öğrenmeye meyyal olup, birbirine yakın ve sağlam mizaçlı, lâtif suretli ve sirette mutedil bulunmuştur. Yöneticisi zühre olduğundan, musikiyi sevip ondan lezzet alırlar. Âşık meşrep ve dost canlısı olurlar. Özellikle İstanbul, oğlak burcu ile zühal yıldızına benzer. Onun için büyükleri mülk ve riyasete nâil oluşturlar.

İkinci kısım, Asya nâmıyle isimlendirilmiştir. O doğu ve güney arası olduğundan onun beldeleri ikinci üçlüye nispet kılınmıştır. Çünkü bu üçlünün müdebbiri, gündüz zühal ve zühredir. Orada oturanlar bu gezegenlere çok itibar eder bulunmuştur. Zühre yıldızına benzeşme iktizasınca bunlarda, sema ve raks, hareket ve cima, kadınlara hırs ve muhabbet galip olup, elbise ve yaygılarında nakış ve süse tâlip, bedenleri tedbirinde, refahet ve şehvete rağbet edici olmuşlardır. Erkeklere meyl etmeyip, kadınlara benzemeye özenip, büyük iltifat ve rağbet kılmışlardır. Mizaç ve tabiatlarında hararet üstün bulunmuştur. Lâkin tedbirde zühalin iştiraki iktiza eder ki, nefesleri müessir ve güçlü, yürekleri şecaatli ve şiddetli, vehimleri yüksek ola. Bu kısmın bu üçlüye genel benzerliğinin hükmü budur.

Lâkin cüzlerinin tek tek nispetleri hükümleri bu tarz iledir ki: Acem beldeleri, boğa burcu ve zühreye mensup olduğu için, halkının çoğu nakışlı elbise giyip, evlerinde nakışlı yaygılar sermişlerdir. Hatta gömlekleri dahi sade değildir. Fırat ile Dicle arası ve Bağdat çevresi başak burcuna ve utarite; Yemen ve Arap yarımadasının tümü önceki üçlüye benzer kılınmıştır. Şu halde bunların müdebbiri, müşteri, merih ve utarit bulunmuştur. Onun için halkının çoğu üstün ve tüccar olmuştur. Hile, tuzak, tembellik, ağır davranma onlarına şanına gelmiştir. Arabistan'ın mamur yerleri yay ile müşteriye mensup olduğundan, o diyarın çoğu rahatlık üzere olmuştur.

Üçüncü kısım, Saksonya ismi verilen doğu ve kuzey semti bulunmuştur. Bu kısım üçüncü üçlüye mensup kılınmıştır. Gürcistan, Dağıstan, Maveraünnehir yani Türkistan Hıta ve Hotan memleketleri ve Tataristan bu kısımda kılınmıştır. Bunun müdebbiri zühal, müşteri ve utarit olduğundan, halkının çoğu halim, selim, hikmetli ve fıtnet dolu, temiz ve iffetli müşahede olunmuştur. Özellikle Azerbaycan memleketleri ikizler ve utarite mensup olduğunda halkının çoğu hareket, mazarrat ve hıyanet üzere bulunmuştur.

Maveraünnehr semtleri kova ve zühale mensup olduğundan, halkının çoğu vahşî ve gaddar bilinmiştir.

Dördüncü kısım, Afrika ismi verilen batı ve güney arasındadır. Bu kısım dördüncü üçlüye mensup bulunmuştur. Bunun beldeleri olan Mısır, Sudran ve Mağrip kendi misali bulunmuştur. Çünkü bu üçlünün tedbirinde gündüz, merih ve zühre müşterektir. Halkının meliklerinin işlerine kadınları müdahalede geri kalmaz. Erkek ve kadın çoğu işlerde karışık olup, bir kadını birkaç kimse zevce edinip, erkekleri de kadın kıyafetinde gezerler. Çoğu kâhin ve remilci olup azarlar. Özellikle Akdeniz sahilleri yengeç ve aya mensup olup, halkının çoğu tüccar bulunmuştur. Diyarları yeterlilik ve rahat üzere olduğu bilinmiştir. Uzak batı ülkeleri akrep ve merihe mensup olduğundan, halkının ahlakı yırtıcı hayvanlara benzeyip, çoğunca husumet edip, birbirini öldürmekten korkmazlar. Sait ve Habeş memleketleri, tedbirinde zühal, müşteri ve utarit müşterek olduğundan, o diyarın halkı muhtelif gelenekler üzere olup, ölülerini tazim ederler. Dışarıdan gelen hâkimlere tâbi ve teslim olurlar. Kadınlara fazla rağbet edip, cimaa çok hırslı ve meşgul olurlar. Bunların zayıf nefislileri korkak ve alçak bir kavimdir.

Özellikle Mısır ve İskenderiye ikizlere ve utarite mensup olduğundan, halkının çoğu, idrak ve anlayış sahibi olup, gizli sırlar çıkarmaya ve garip ilimleri öğrenmeye oldukça eğilimli bulunmuştur. Habeş memleketleri ve ortaları kova ile zühale mensup olduğundan halkı balık yemeyi sever.

Yaşayış ve içkileri hayvanlar gibidir. Her şeyi bir sebebe bağlı olarak yaratan Allah münezzehtir. 

Altıncı Madde 

Zamanın, oniki hayvan üzere dönüp, her sene birine benzemeyle değişmesinden yeryüzünde olan tesirlerini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, Hindistan filozofarı, zamanın oniki hayvan üzerine deveran edip, yılda birini ahlakıyle nitelenip, cihandakilere böyle Hak'kın emriyle sirayetini bulup, tecrübe ve sınama ile tesirlerini hükümlerini ispat etmişlerdir. Türkistan ahalisi genellikle ona itibar edip, hükümleriyle gitmişlerdir. Onun için zamanın hükümlerini "Türkistan Senesi" ismiyle adlandırmışlardır. Şimdi zamanın hükümlerini açıklayan manzumemiz bunda yazılmak münasip görülmüştür. 

Nâzm:

Allah adı hoş işler evveldir

Her dem Allah diyen kişi velîdir

Hamd lillah dahi salât ve selam

Fahr-ı kavneyn ve âline be-devam

Bade ism-i ilah ve hamd ve salât

Sal-i Türk oldu seksenüç ebyat

Hakkı der sal-i Türkü nazm ettim

Nisbet-i hüküm remzine yettim

Cümle ahkâmı sali Türkanı

Hükema mezhebince bil anı

Hükema kavlin itimad edemem

Hem de küllî yala deyip gidemem

Ekser ahvale vâkıf olmuşlar

Akl ile tecrübe ile bulmuşlar

Sal-i Türkan ki devr-i daimdir

Oniki canvar huyuyle revam

Muttasıl ola cümle halk-ı zaman

Faredir pes bakarla kaplandır

Sonra tavşan sinekle yılandır

Andan attır ganemle maymundur

Mürugdan sekle huk ol oyundur

Binyüzaltmışbeş oldu çünki bu yıl

İkibin altmoşüçte rumî yıl

Mah-a âzerdle bir muharrem hem

Sal-i hicrin birini tarh et o dem

Bilmek istersen olduğun sali

Nisbeti kangı canavar hali

Bak bu tarih-i hicrette o zal

Vâki olan sinin-i rumien al

Ol üç sali tarh kıl be neşat

Sonra onikişer edip iskat

Kaç sene kalsa fareden başla

Bir sene her birine bağışla

Kangı hayvanda âhir olsa heman

Ol yılın hâkimidir ol hayvan

Yıldır üç fal ve evveli dört ay

Dört ay ortası dört ay âhiri say

Sal-i şemsiledir çün nisbet-i hal

İbtida-yı hameldir ol sal

Bulsa bir kimse doğduğu sali

Bilinir tab' ve huy ve ahvali

Çün gelir sal-i fare hoşluk ola

Evsat-ı salde çok yağışlık ola

Ahir-i salde fitneler uyanır

Cenk olur niceler deme boyanır

Kışıdır hem dıraz hem sırma

Fareler gılleyi eder yağma

Doğsa mevlüt fi evail-i sal

Zeyrek olur ziyade hûb hısal

Ol yılın evasıtında doğsa veled

Dediler ol yalancıdır huyu bed

Ahir-i salde doğa bed kerdar

Olur, ol husut hem mekkar

Çün bakar sali gelse bimari

Çoğ olur hem sudadan zari

Fitnelerden mülük olur gamnâk

Çappâ nevine erişe helak

Kışı müşted olur dahi kütah

Meyveler hem soğuktan ola tebah

Ol salde doğsa kız ya oğul

Gayriler işine olur meşgul

Evsatında doğan olur pür nur

Zeyrek ve huyruy ve hem mesrur

Ahir-i salde doğsa peyveste

Gönlü gamlı olur teni hasta

Çünkü kaplan yılı gelir be te'ab

Halka düşer adavet ile gazab

Nasa çok nakz-ı had olur pişe

Pes düşer cümle havf ve teşvişe

İhtilaf-ı mülük olur o zaman

Isıran canavar çok olur ol an

Zelzele ola bazı sahrada

Keştiye âfet ere deryada

Kışı kısa ziyade soğuk ola

Gözler nehirler suyu çok ola

Ol yılın evvelde doğan uşak

Ali himmetlidir yüzü yumuşak

Evasıtında doğarsa kâmil olur

Ahirinde cebban ve kâhin olur

Çünkü tavşan yılı olur vüsat

Çoğ olur meyvelerle her nimet

Sulh ile dola hep zemin ve zaman

Halk sıhhatle bula emn ve eman

Hoş kışı mutedil baharı bahar

Yazı yaz çar fazlı hub ve nigâr

Ol salde doğsa malı olur

Bed huy olur velî vefalı olur

Evasıtında doğan olur yahşi

Ahii mükesser ola hem vahşi

Çünkü mahi yılı gelir bisyar

Ola harb ile fitneer bîdar

Kendüm ve cüv çoğ ola hem erzan

Kim kesir ola berf ile baran

Kışı gayte dıraz olur hem serd

Kim ziyan eyleye ağçalara berd

Ol yılın evveli doğan nâçar

Ahmak ve bed güher olur ber kâr

Evsatında doğan halim ola nerm

Ahiri bed huy ola hem bî şerm

Çok gelir nevbetiyle sal-i yılan

AHer taamın ola bahası giran

Kışı gayetle nerm ve kısa olur

Kaht olup her gönülde gussa olur

Ol sal doğan olur hâmuş

Bil ki sözleri hem işleri hoş

Evsatı doğan oa bed etvar

Ahiri ber şekl olur bed kâr

Çün gelir sal-i esb ba şer ve şur

Eyleye cenk ve harb ve fitne zuhur

Sayfi hoşzer' ve gılle çoğ ola p¹ak

Çar paya erişe renc ve helak

Kışı nerm ve dıraz olur gayet

Erişe meyve cinsine âfet

Ol say doğan çeker zahmet

Hem olur pür muhabbet ve hikmet

Evsatı yahşi işlidiry hoş huy

Ahiri gamlı bed huy ve bed guy

Çünkü Sal-i ganem gelür gamnak

Keştiler bahr içinde bula helak

Harb olur sürat ile sulhü bulur

Hayr olur sürat ile sulhü bulur

Hayr ve ihsana say' eden çoğ olur

Kışı nerm ve dıraz olur vâki

Ol sal doğan olur nâfi

Evsatında doğandır âsude

Ahir olur pelid ve fersude

Çünkü maymun yılı gelir hayırsız

Çoğ olur yankesici hem pîrsiz

Ol sene halka çok sitemler olur

Hastalık eşter ile esbi bulur

Kışı gayet kasîr ve soğuk ola

Ineb az dişiyle yiyiciler çok ola

Ol sal doğan olur bed ruy

Lik handan ve şad olur hoş ruy

Evsatında doğarsa olur hasud

Ahirinde doğar olur bî sud

Sal-i mürg olsa hastalık yoğ ola

Gılle erzan ve meyveler çoğ ola

Kışı nerm ve dıraz olur gyaet

Hamile zenlere erer âfet

Ol sal doğanda hüsn ve cemal

Olur, az kısmeti fakir'ül-hal

Evsatı müezzi halk ona düşman

Ahiridir sehi sever mihman

Çünkü it sali gelse gılle ve nan

Hem aziz ola hem bahası giran

Çoğ olur mevt ve katl-i insanî

Hem de düzd ve muhil ve şeştanî

Kış hafif ola meyveler hem ucuz

Kışınde emn ve eman olur şeb ve ruz

Ol salde doğa kız ya oğul

Ola her guy ve hem haris ve ekül

Evsatında doğan eder gavga

Ahirinde kanaat ee vefa

Çün gelir sal-i huk olur hasta

Emir ve ayan şehr peyveste

Padişahlar aralarına hilaf

Vâki olup çoğ ola cenk ve mesaf

Çoğ olur hınta ve şair kalil

Afet eyler darıya hem tacil

Halk yerden yere kona ve göçe

Hem reaya müşevveş ola kaça

Çoğ olur onda düzd tarraran

Ola kış nerm hem dıraz o zaman

O salde doğsa bir ferzend

Olur, ol tez gûy ve hîş pesend

Evsatında doğarsa kâzib olur

Ahirinde halim ve ragıp olur.

Hem olur sal-i fare devr-i zaman

Hoş bu tertip ile eder deveran

Halkı fehm eyledinse ey Hakkı

Masivayı yok eyle bul Hak'kı. 

(Allah adı, hoş işlerin evvelidir. Her dem Allah diyen kişi velîdir. Hamd Allah için salat ve selam, iki cihanın fahri ve onun âline olsun devamlı. Allah adından, Allah'a hamd ve peygambere salâttan sonra; Türk yılı seksenüç beyit oldu. Hakkı der: Türk senesini nazmettim ve hükmüne nispet edip, remzine yettim. Türklerin senesinin bütün hükümlerini filozoflar mezhebince bil. Filozofların sözüne itimat edemem, fakat hepsi de yalandır deyip gidemem. Onlar durumların çoğuna vâkf olmuşlar. Bunları akıl ve tecrübe ile bulmuşlar.

Türklerin senesi, sürekli devreder ve oniki canavar huyla akıp gider. Zamanın halkı hep ona bağlıdır. Bu oniki hayvan: Faredir, inektir, kaplandır, tavşandır, sinektir, yılandır, attır, koyundur, maymundur, kuştur, köpektir, domuz eniğidir. Binyüz altmışbeş oldu şimdi bu yıl. Rumî yıl ise ikibin altmışüçtür. Mart ayında altmışdörttü. Otuzüç yılda bir yıl eksilir.

Mart ile muharrem aynı zamana rastlasa; o zaman hicrî yılın birini çıkar. Eğer bilmek istersen hangi senede olduğunu ve hangi canavara nispet olduğunu: Bak o hicrî tarihte, o sene, rumî senelerden hangisine düşer. O üç seneyi çıkar sonra onikişere bölerek düş. Kaç sene kaldıysa fareden başla, her oniki seneye karşılık bir seneyi at. Hangi hayvanda son bulursa, o yılın hâkimi o hayvandır.

Yıl üç mevsimdir. Her mevsim dört aydır. Durumun nispeti güneş senesiyledir. Senenin başı ise koç burcunun evvelidir. Bir kimse doğduğu yılı bulursa, tabiati, huyu ve durumları bilinir.

Fare senesi gelince hoşluk olur. Sene ortasında çok yağış olur. Sene sonunda fitneler uyanır. Cenk olur, niceleri kana boyanır. Kış, hem uzun hem soğuk olur. Fareler buğdayı yağma eder. Senenin başlarında doğanlar zeki ve iyi huylu olurlar. O yılın ortasında doğanlar, kötü huylu ve yalancıdırlar. Sene sonunda doğanlar, kötü işli, haset ve düzenbaz olurlar.

İnek senesi gelince: Hastalık çok olur, baş ağrısı artar. Fitnelerden dolayı melikler gamlı olurlar. Dört ayaklılara helak erişir. Kışı şiddetli ve kısa olur. Meyveler soğuktan mahvolur. O sene doğan kızlar, oğlanlar, başkalarını işiyle meşgul olurlar. Senenin ortasında doğan, nurlu, zeyrek, güzel yüzlü ve mesrur olur. Senenin sonunda doğan, gönlü gamlı ve teni hasta olur.

Kaplan yılı gelince: Halka düşmanlıkla öfke düşer. Zenaatkârların çoğu insanlara verdiği sözde durmazlar. Herkes korku ve karışıklığa düşer. Melikler arasında ihtilaf olur. Isıran canavar çok olur o zaman. Bazı yerlerde zelzele olur. Denizlerde gemilere âfet erer. Kış çok soğuk olur. Gözler ve nehirlerin suyu çok olur. Ortasında doğan, olgun olur. Sonunda doğan peynirci ve tembel olur.

Tavşan yılı geniş olur. Meyveler ve her nimet çok olur. Her yerde sulh olur. Halk emniyet içinde sıhhat bulur. Kışı hoş ve ılımlı, baharı bahar, yazı yaz olur. Dört mevsim de sevimli ve sevgilidir. O yıl doğanın malı olur, kötü huylu fakat vefalı olur. Ortasında doğan yahşidir. Sonunda doğan kırıcı ve vahşi olur.

Balık yılı gelir çok harb olur ve fitneler uyanır. Buğday arpa çok olur. Kar ve yağmur çok olur. Kışı uzun ve sert olur. Ağaçlara soğuk zarar verir. O senenin evvelinde doğan, çaresiz, ahmak, kötü huylu ve kötü işlidir. Ortasında doğan halim ve yumuşak olur. Sonunda doğan kötü huylu ve utanmaz olur.

Yılan yılı geldiğinde: Yiyeceklerin fiyatı artar. Kış oldukça kısa ve yumuşak olur. Kıtlık olur, gönüllerde gussa olur. O sene doğan, sessiz olur. Aynı zamanda bilgili ve sözleri hoş olur. Ortasında doğan, kötü tavırlı olur. Sonunda doğan kötü şekilli ve kötü işli olur. At yılı, kötülük ve karışıklıkla gelince: Cenk, harb ve fitne ortaya çıkar. Yazı hoştur. Ekin ve buğday çok ve temiz olur. Dört ayaklılara illet ve helak erer. Kışı oldukça yumuşak ve uzun olur. Meyvelere âfet erişir. Sene başında doğan, zahmet çeker, aynı zamanda muhabbet ve hikmet dolu olur. Ortasında doğan, güzel işli ve hoş huyludur. Sonunda doğan, gamlı, kötü huylu ve kötü sözlü olur.

Koyun yılı gamlı olarak gelince: Denizde gemiler helak olur. Harb olur, hemen sulh olur. Hayır ve ihsana çalışan çok olur. Kışı yumuşak ve uzun olur. O sene doğan faydalı olur. Ortasında doğan, âsude olur. Sonunda doğan, kötü ve donuk olur. Maymun yılı gelince: Hayırsız ve yankesici çok olur. O yıl halka çok sitemler olur. Deve ve atlar hastalanır. Kışı gayet kısa ve soğuk olur. Üzüm az, fakat yiyicisi çok olur. O sene doğan, kötü yüzlü olur, fakat güler yüzlü ve iyi huylu olur. Ortasında doğan, hasetçi olur. Sonunda doğan, faydasız olur.

Kuş senesi olunca: Hastalık yok olur, bolluk ve meyve çok olur. Kışı yumuşak ve oldukça uzun olur. Hâmile kadınlara hep âfet erer. O sene doğan iyi ve güzel olur, kısmeti az, hali fakir olur. Ortasında doğan, eza edici olur ve halk ona düşmandır. Sonunda doğan,  cömert ve misafirperverdir.

Köpek yılı gelince: Buğday ve ekmek hem kıymetli, hem pahalı olur. Cinayet ve ölüm çok olur. Hırsızlık, hile ve şeytanlık artar. Kış hafif olur, meyveler ucuz olur. Kışın gece-gündüz emniyet olur. O sene doğan kız veya oğul, kötü sözlü, hırslı ve obur olur. Ortasında doğan, kavga eder. Sonunda doğan vefalı ve kanaatlı olur.

Tavuk yılı gelince: Başkan ve şehrin ileri gelenleri hep hasta olur. Padişahlar arasına anlaşmazlık düşer, savaş çok olur. Buğday çok olur, arpa az. Darıya âfet dokunur. Halk yerden yere konar ve göçer. Reaya karışır ve kaçar. Hırsız ve soyguncu çok olur. Kış ılık ve uzundur. O sene doğan oğlan, çabuk konuşur ve kendini beğenmiş olur. Ortasında doğan, yalancı olur. Sonunda doğan, halim ve istekli olur.Zamanın dönüşü yine fare yılına gelir. Bu düzen ile döner.  

Halkı anladınsa ey Hakkı!  Masivâyı yok anla; bul Hak'kı.)

(Sal: Yıl, sene, Sal-i Türkân: Türklerin yılı. Ganem: Koyun. Müruğ: Kuş. Sek: Köpek. Huk: Domuz eniği. Mah-ı âzer: Mart ayı. Çâr: Dört. Tedahül: Geri kalma, gecikme. Tarh: Çıkarma. Sinin: Seneler. Be: İle. Neşat: Sevinç. Fasl: Mevsim. Sal-i şems: Güneş yılı. İbtida: Başlangıç. Hamel: Koş burcu. Evsat: Orta. Dem: Kan. Dıraz: Uzun. Serma: Soğuk. Gılle: Buğday, Fi evail-i sal: Seneni başlarında. Red: Kötü. Bed kerdâr: kötü işli. Mekkar, Düzenci. Bakar: İnek. Bimar: Hastalık, Mülük: meliker. Çâr pâ: Dört ayaklı. Müşted: Şiddetli. Kütah: Kısa. Tebah: Mahvolma. Hub ruy: Sevimli yüzlü. Peyveste: Daima, Teab: Yorgunluk. Adavet: Düşmanlık. Nakz-ı ahd: Ahdi bozma. Pişe: Sanat. Keşti: Gemi. Mükes-mükesser: Kırılış. Mahi: Balık. Bîdar: Uyanık. Kendüm: Buğday. Cüv: Arpa. Erzan: Bolluk. Kesir: Çok. Berf: Kar. Baran: Yağmur. Berd: Soğuk. Nerm: Yumuşak. Bî şerm: Utanmaz. Giran: Ağır. Kaht: Kıtlık. Hâmuş: Sessiz. Esb: At. Şer ve şur: Kötülük ve karışıklık. Sayf: Yaz. Zer': Ekin. Renc: Sızı. Bed guy: Kötü sözlü. Say': Çalışma. Pelid: Rezil. Fersûde: Donuk. Eşter: Deve. Kasîr: Kısa. İneb: Üzüm Bî sud: Faydasız. Zen: Kadın. Müezzi: İnciten, Sehi: Cömert. Mihman: Misafir. Nan: Ekmek. Mevt: Ölüm. Düzd, Hırsızlık. Muhil: Hile. Şeb: Gece. Ruz: Gündüz. Ekûl: Obur. Mesaf: Harb safları. Hınta: Buğday. Şair: Arpa. Kalil: Az. Müşevveş: Düzensiz. Tarraran: Soyguncular. Ferzend: Oğul. Hiş pesend: Kendini beğenmiş. Kâzib: Yalancı. Fehm: Anlama.)

Ey aziz, malûm olsun ki, bu makamda, eski astronomi ilmini bu miktar açıklama ile yetinilip; beldelerin enlem ve boylamı ve çizilmiş daireleri, küre yüzeyi gereği üzere tasvir olunmuştur. Başlangıç meridyeni Halidan adalarından (Girinviç), başlangıç enlemi ekvatordan itibar olunup, tertip ve tanzim olunmuştur. 

DOKUZUNCU FASIL 

Yeni astronominin şöhret bulduğunu, kaidelerinin kolay ve muhtasar olduğunu; yerin dönüşüle hareket kıldığını ve yerin ekseninin, âlemin eksenine paralel ve kutbuna karşı olduğunu; yeni astronomların bunu ispat ettiğini; gezegenlerin bu astronomiye nispetle duyduğunu, geri döndüğünü ve düz gittiğini; bu yeni astronomiye itirazlar olup, hepsine cevap verildiğini; feleklerin tabiatlarinde astronomların ihtilaf kıldığını dokuz madde ile açıklar. 

Birinci Madde 

Yeni astronominin şöhret bulup itibar kazandığını bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, filozof ve astronom olan eski ve yeni bilginler, esiri cisim küreleri (felekler) ve unsurî cisimlerden (dört unsur) ibaret olan âlem küresinin yapı ve mahiyetini, konumlarını tertibini ve tavırlarını; hareket ve duruş halindeki keyfiyetlerini; sair gizli durumlarını açıkladıklarında iki görüşe ayrılmışlardır. Filozofların çoğunluğunun isabetli görüşleri üzere birini seçip onda karar etmeleriyle, eski astronomi nâmiyle şöhret bulmuştur. Bu görüşü seçen eski astronomidir ki, kendini tanımak ve Alah'ın yarattıklarını düşünmek için bu "Marifetnâme" de buraya gelinceye dek, yazılmış ve açıklanmıştır.

İkinci görüşe meyl ve rağbet eden filozofların görüşlerine göre: Ateşten ibaret olan güneşi, bütün unsurların en mükemmeli, bütün cisimlerin merkezi olmak üzere, âlemin merkezinde hareketsiz durup topzemini, güneşin çevresinde gezegenlerden biri gibi hareketli ve dönücü; gökleri bir hal üzere hareketsiz farz ve itibar etmişlerdir. Sonra, bu görüşlerine düzen verip sağlamlaştırmak için çalışıp ihtimam ettikçe, sade dil olan avam, onlara, ta'n ve saldırı taşlarını vururlardı. Zira ki onlar, halkın akıl ve idrakine muhalif ve gördüklerine aykırı olan yerin hareketine kail olurlardı. Böylece insanlardan soğukluk ve öfke ve buğz bulurlardı. Lakin bu cümle ile bile, eski zamandan son günlere gelinceye değin yerin döndüğü konusunda görüşler eksik olmayıp; Eflatun dahi ömrünün sonunda yerin hareketine kail ve bu görüşe yönelmiştir. Asırlar ilerledikçe devirler geçtikçe, rasatçılık gelişmiş ve gözetleme işleri sürmüş olup, feleklerin durumları belirlenmiş olup; sonraki bilginler zamanında rasat âletleri ve kanunları fazla ihtimam ve tecrübe edilip, gerekli gözlemlerle feleklerin durumları nizam buldukça, ikinci görüş bir mertebe revaç bulmuştur. Böylece sonrakiler çoğunun tercihi olup, yeni astronomi nâmıyle yaygınlaşıp, meşhur olmuştur. Hata bu görüşe katılanlar, âlemin yapısını taklitle evlerinde ve kiliselerde çerağ ve ateş yakarlar imiş. Ancak gaflet olunmasın ki, bu durumlara itikat ve itimat etmek, dini işlerden ve kesin şeylerden değildir. Zira ki, âlem küresi ne şekil ve yapıda olursa olsun, gök ve yer cisimlerinin terkibi her ne keyfiyette bulunursa bulunsun ve bu çarh-ı felek her ne takdir ile dönerse dönsün; hiçbir zaman âlemin sonradan yaratıldığını inkâra mecal olmadığına ve bütün bunları Allah'ın olgun bir şekilde yarattıkları olduğundan gayri hayal, muhal bir iş olduğuna itimat ve itikat etmek dinî gereklerden ve kesin işlerdendir. Filozofların bu cihanı çeşitli biçimlerde anlatması, cihanın yaratıcısının acaip sanatındandır. Bu âleme ne zan ile bakılsa, o yönle devranı âlemin yaratıcısının kudretinin kemalindendir. 

İkinci Madde 

Yeni astronominin kaidelerinin kolay ve mazbut olduğunu bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, yeni astronomlar demişlerdir ki: Önce güneş sabit bir yıldız bulunmuştur ki, âlemin merkezinde, ortada, kuşatıcı ve sâkin konulmuştur. Bundan sonra güneşe yakın olup, güneşin cismini hâvi bulunan utarit dairesinin dairesidir. Burada Utarit yıldızı, güneşin çevresinde seyr ve deveran edip, üç ayda dairesini kateder görünmüştür. Bundan sonra utaridin dairesini kuşatan zühre dairesinin dairesidir. Zühre, dairesinin sekiz ayda dolaşır. Bundan sonra zührenin dairesini kuşatır bir büyük daire ispat olunmuştur. Yerküre su ve hava unsuruyle kuşatılmış olup, onlarla beraber yıldız misali geniş daireyi bir sene tamamında dolaşır bulunmuştur.

Yine bu büyük daire üzere yer cisminin çevresinde ayın dairesi tayin olunmuştur. Ay dahi, yeri, kendisine merkez edip, çevresinde seyr ve deveran edip bir ayda tamam kendi dairesini kateder bulunmuştur. Bundan sonra merih dairesi, yerin büyük dairesini kuşatıp; merih yıldızı iki seneye yakın zamanda, kendi dairesinde bir devresini tamam eder, bulunmuştur. Bundan sonra merih dairesini kuşatan müşteri dairesidir ki, müşteri yıldızı o özel dairesini oniki senede kateder müşahede kılınmıştır.

Bundan sonra müşteri dairesini kuşatan zühal dairesidir ki, o yıldız, o dairesini otuz senede kateder hesap olunmuştur. Bu yıldızlardan başka, yerin büyük dairesinde zikrolunduğu üzere, ay, yeri merkez edip, çevresinde seyir ve deveran eylediği misali dört yıldız, müşteriyi; beş yıldız, zühali merkez edinip; dördü müşteri etrafında ve beşi zühal etrafında hareket eder ve döner görünmüştür. Bu dokuz yıldız, sonraki bilginler zamanında rasat olunmuştur. Yeni isimlerle bunlara: Aycıklar adı verilmiştir.

Bütün bunlardan sonra bu dairelerin tümünü kuşatan sabit yıldızlar feleği burçlar göğünden bilinmiştir. Onun kalınlığı, hoşluğunun genişliği sayısız sabit yıldızlarla süslü bulunmuştur. Sabit yıldızlardan her biri, büyük bir güneş cismi menendi olup, âlemin merkezinde konulmuş ve kuşatıcı güneşin beyan olunan tavır ve tarzı üzerine, basitlerden her birinin cismi çevrecinde, nice gezegen yıldızın hareket ve dönüş üzere oldukları rasat üzere bilinmiştir. Bu görüşe göre, âlemin yapısını tahlil içi vazolunan şekiller ve daireler, bu bölümün sonuna bırakılmıştır. 

Üçüncü Madde 

Ey aziz, malûm olsun ki, yeni astronomlar demişlerdir ki: Evvela yerküre kendi büyük dairesi üzerinde hareketiyle, batıdan doğuya hareket edip, burçlar dairesini beher gün terti üzere kat ederek, sene tamamında o büyük dairesini tamamen bir kere devreder bilinmiştir. İkinci olarak, yer o senelik hareketinden başka, yine batıdan doğuya kendi ekseni üzerinde hareketiyle dönüp, beher gün yirmidört saatte bir dönüşünü tamam eder hesap olunmuştur. Yer, günlük hareketiyle batıdan doğuya hareket eylediğinden, bize nispetle güneş ve bütün yıldızlar günlük hareketle doğudan batıya hareket eder görünmüştür. Yerin bu iki hareketinin misali budur ki: Mücessem bir küre, düz bir araziye atılıp, çevresinde dönüyor farzolunsa, dönen küre, o düz yerin uzunlamasına meydanına tamamen geçinceye dek kendi ekseni üzere hareketiyle dönüp, dolanmadan geri kalmadığı gibi; yerküre dahi kendi büyük dairesinde batıdan doğuya hareket ve seyir ile burçlar feleğinin meydanını tamamiyle dolanıncaya dek, kendi merkezi çevresinde kendi ekseni üzere dönüp, sürekli dolanır bulunmuştur. Çünkü yer, güneş ile burçlar feleği arasında vâki bulunmuştur. Çünkü yer, güneş ile burçlar feleği arasında vâki bulunmuştur. Şu halde yer, burçlardan birinin hizasına gelse, kaçınılmaz olarak o vakitte güneş, o burçların karşısında olan burcu gelir görünmüştür. Mesela yer, koç ile güneş arasında bulunup, koçun hizasında iken, elbette güneş onun karşısında olan terazide bulunmuştur. Bunun gibi yer, Yengeçte olduğunda yani yengecin hizasına geldiğinde, elbette o anda güneş, yengecin karşısında olan oğlak burcunda gözlenmiştir.

Velhasıl yer, kuzey burçlarının birinin hizasında olduğunda, elbette o esnada güneş dahi kuzey burçlarının karşısında bulunan güney burçlarının birinde görünmüştür. Aksi dahi buna kıyas ile bilinmiştir. Güneşin kuzey burçlarında sekiz-dokuz gün kadar fazla eğlenmesi, yerin güney burçlarında o kadar zaman gecikmesinden bulunmuştur. Zira ki yer, güney burçları hizasından hareket ederken senelik dairesini bir miktar genişletmekle, dairesinin güney yarısında ziyadece duraklamak lazım gelir bilinmiştir.

(Durumun hakikatini en iyi Allah bilir.) 

Dördüncü Madde 

Yerkürenin ekseni, senevî dairesinin üzerinde güneşitleyici dairenin eksenine paralel; kutupları, kutuplarının hizasında olduğunu ve onunla gece ve gündüz saatlerinin muhtelif olup, dört mevsimin oluştuğunu bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, yeni astronomlar demişlerdir ki: Yerkürenin ekseni, senelik dairesinin üzerinde kendisine ve güneşitleyicinin yani âlemin eksenine paralel ve kutupları kutuplarının hizasında bulunmuştur.

Yerin kuşağı olan ekvator, senelik dairesiyle güneşitleyicinin yüzeyinden güney ve kuzeyde bulunmuştur. Eğer yerin ekseni, dairesinin ekseni gibi burçlar dairesinin eksenine paralel bulunsaydı, daima her yerde gece ile gündüz eşit olup, asla bir vakitte ve hiçbir mekânda dört mevsimin değişimi ve birbirini takibi olmazdı. Şu halde yer dairesinin ekseni, âlemin eksenine paralel olmayıp, burçlar ekseninin dairesi gibi yirmiüçbuçuk derece uzak olur bulunmuştur. Çünkü yer, âlemin eksenine farz olunan hizalanmasını daima koruyarak, her anda burçlar feleğinin hissedilen ve özel olan tarafına yönelik olarak değişir görünmüştür. Elbette yer, senelik hareketiyle güneşin etrafını dolaşır oldukça, mevsimlerin değişimi belirli zamanlarda olur. Mesela Yaz mevsimi geldiğinde, yani yer oğlak burcuna hizalanıp, güneş onun karşısında olan yengeç burcunda göründüğünde yer, noktasında konulup, yerin ekseni olan (SM) hattı, âlemin eksenine paralel kılınmıştır. Yirmiüçbuçuk derece burçlar dairesinin ekseninden uzaklaşıp, yerin senelik dairesinin yüzeyine altmışaltıbuçuk derecesinde ki (V K H) açısı yanına eğilir bulunmuştur. Şu halde bu surette güneşin şuası, dik olmak üzere ulaşır görünmüştür. Lakin güneşin merkezinden yerin merkezine çıkan şua, yerin yüzeyine, yerin güneşitleyici dairesinde ulaşmayıp, belki yengeç dönencesinde yirmiüçbuçuk derece güneşitleyici daireden kuzey kutbu semtine doğru uzak olmak üzere ulaşır bilinmiştir. Bu sebepten güneş, yerin kuzey yarısını tamamen aydınlatıp, kuzey burçları da görünür oldukça, güney kutbu tarafında bir derece kadar yeri terk eder bulunmuştur. Bundan sora yer, sonbahar mevsiminin başlangıcında (A) noktasına geçtiğinde, yerin ekseni olan (SM) hattı, kendine ve âlemin eksenine paralellik üzere farz olunmuştur. Bu sırada yer, koç burcunun hizasında bulunup, güneş onun karşısında olan terazide görünmekle, güneşin merkezinden yerin merkezine çıkan şua ki, âlemin eksenine dik olur bulunmuştur. O yerin yüzeyine, güneşitleyici dairenin terazi burcunun başlangıcı itibar olunan noktasından ulaşır müşahede olunmuştur. İki kutbun taraflarında olan yere eşitlik üzere yayılır bilinmiştir. Bundan sonra kış mevsiminin başlangıcı erişip, yer (H) noktasına geldiği sırada (SM) ekseninin eşitliği olduğu üzere kalıp, güneşin şuası oğlak dönencesi yerinde yerin yüzeyine dik eriştiğinden, yerkürenin güney yarısını tamamen aydınlatıp, kuzey kutbu tarafına bir derece yeri terk eder müşahede olunmuştur. Bahar mevsiminin başlangıcında, yer günlük hareketiyle noktasına vardığında yani terazi burcunun başlangıcına eriştiğine, güneş o vakitte koçta görünmüştür. Şu halde güneşin merkezinden yerin merkezine çıkan şua, yeryüzüne güneşitleyicinin koçun başlangıcına vâki olan noktasına ulaşır bulunmuştur. Bu surette yine iki kutbun taraflarına eşitlik üzere ışık saçılır bilinmiştir. Lakin bu takdirce yerin aydınlık semti, güneşe dönük bulunduğundan, bizlere açık olmaz. Zira ki şekil dışı bir yerde bulunmuştur. Şu halde yeni astronomiye göre, gece ve gündüzün birbirini takibi ve uzaması: Dört mevsimin değişim ve farklılığı iki kutup altında doksanıncı enlemin gece ve gündüzü bu yolla bilinmiştir. (Vallahi a'lem.) 

Beşinci Madde 

Yeni astronominin kaideleri kuvvet bulup, muteber olduğunu bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, yeni astronomlar demişlerdir ki: Yerin senelik dairesinin hizasında bulunan sâbitler feleğinin, mesela (B C) noktasına, yahut (D Y) noktası, bize gayet uzak olduğundan, bir nokta kadar görünmüştür. Şu halde bunda ellbette lazım gelir ki, yerin ekseni, kendi senelik dairesinin herhangi noktasında bulunursa, sâbitler feleğinin daima onun aynısı bir noktasına dönük olmuş görüne. Yer kutunun yüksekliği daima aynı tarafa ve tepemizde olan aynı yıldıza ve bir ölçüye bakış ile ortaya çıkmış buluna. Gerçi yer, gerçekte burçlar feleğinde yani kendi senelik dairesinde bulunan hareketiyle kâh oy yıldıza, kâh bu yıldıza, kâh güneye ve kâh kuzeye ziyade yakın olursa da; hâlbuki bizden pek uzak olan sâbitler feleğine nispetle yerin senelik dairesi ancak bir nokta kadar gelmiştir. Şu halde yerin sâbitler feleğinden uzaklığı ve yakınlığı fark olunmaz olmuştur.

Kudret-i İlahiye'de son tayin etmeye cesaret edenlerin yanında sözü edilen iş, ziyadesiyle uzak ve garip ise de, dikkatli bir bakışla düşünülse, işin aslında uzaklaşma yoktur. Bu yeni astronominin gereği olan yerin hareketini uzak görüp, kabul etmeyenlere, fikir ve mülahaza lazımdır ki; eski astronominin dahi bundan ziyade nice işleri kabulden uzak görünür ve bilinir olmuştur.

Bunlardan biri, ilk hareket ettiricinin yani büyük feleğin genişlik ve büyüklüğüyle o acaip ve garip sürattir ki, onunla beher gün doğudan batıya olan dönüşünü tamamlar bilinmiştir. Biri dahi, büyük feleğin yirmidört saat müddetinde kendi içinde kuşatılmış olan feleklerin hareketleri ve hareketlerinde bulunan süratleridir ki; her biri, büyük feleği muhalefet ederek, kendi tabiatleri gereğince batıdan doğuya hareket ederlerken, yine büyük feleğe uymakla her gün doğudan batıya bir kere dönüş hareketlerini tamam ederler denilmiştir. Hâlbuki bir tüfeğin kurşunu seyrinde bulunan süratten, o günlük hareketle ilk hareket ettiricinin mıntıkasında olan sürat, üçyüzbin kat fazla ve şiddetli olmak gerek. Ta ki bu müddette bir dönüşünü tamamlamak mümkün ola. Şu halde o büyük cisim olup, üst yüzeyinin şekli henüz bilinmeyen büyük feleğin içinde bulunan büyük feleklerin kendilerine nispetle bir habbe ve bir nokta kadar olan yerin çevresinde dolanmalarından bu küre şeklinde olup, harekete daha fazla isidatlı olan yerin küçük cisminin, büyük güneşin etrafını senede bir kere dolanması çok daha kolay ve layık olup, durumun gerçeğine uygun, işin aslına muvafık gelip, akla daha yakın olmuştur. Yerkürenin o senelik dairesinde hareket eder oldukça ekseni aynı eşitliğini korur, denildiği öyle demek değildir ki, yerin ekseni asla bir vakitte ve hiçbir cihetle konumunu değiştirmeye.

Zira ki yerin eksenin gayet yavaş olan hareketle yirmibeşbin sekizyüz onaltı güneş senesinde burçlar feleğinin çevresindeki bir daire çizer bulunmuştur.

Yerin bu hareketinden lazım gelir ki, burçlar kuşağı dairesiyle güneşitleyici dairenin kesişme yerleri ki, gece ve gündüzün eşit olduğu nokta bulunmuştur. O iki nokta burçlar sırası hilafı üzere yani doğudan batıya geçerler. Bu harekete onun için gece ile gündüz eşitliğinin tekaddümü denilmiştir.

Şu halde sâbit yıldızların burçlar sırası üzere yani batıdan doğuya olan hareketlerinin ortaya çıkması ve gece ile gündüz eşitliği noktasından doğuya doğru bulunan uzaklıklarının fazlalaşması, yerin bu hareketinden çıkar bilinmiştir. Yerin bu hareketi bir tertip üzere olmayıp, karışık bulunmuştur. Zira ki sâbitlerin burçlar sırası yüzere bulunan hareketleri, kâh yüz senede bir derece, kâh yetmiş senede bir derece ve kâh altmış senede bir derece miktarı muayene kılınmıştır. Şu halde yerin ekseni, kuzeyden güneye ve güneyden kuzeye yalnız yirmidört dakika miktarı hareket eder bulunmuştur. Öyle ki yerin mihverinin ucu bu tür bükük ve sarmaşık hareketle bir bükük ve sarmaşık daire meydana getirir hayal edilip, farz olunmuştur. (Durumun hakikatini en iyi Allah bilir.) 

Altıncı Madde 

Yeni astronomiye nisbetle beş şaşırmış gezegenin yavaş hareket etme ve duraklama keyfiyetini, düz gidiş ve geri dönüş mahiyetini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, yeni astronomlar demişlerdir ki: Gezegen yıldızlardan beş şaşırmışta bulunan yavaş hareket, duraklama, geri dönme ve düz gidiş bu yeni görüşe göre döndürücü feleğe muhtaç olmayıp, kolaylıkla bilinmiştir. Zira ki beş şaşırmışın duraklama ve geri dönüş gibi muhtelif durumları ancak bizim hareket halinde bulunan yerde bu yıldızlara baktığımızdandır. Onlar bize kâh yavaşlıkla, kâh duraklama ile kâh geri dönüşle nitelinmiş görünmüştür. Ancak faraza âlemin merkezi olan güneş üzerinde bulunmuş olaydık; gözümüze bu tür hayaller asla görünmez olurdu.

Zira ki onların dönüş hareketi benzerli ve düzgün bulunmuştur. Nitekim daha önce açıklanmıştır ki, utarit ile zühre güneşin etrafında bulunan senelik dairesini geri kalan üç yıldızdan yani merih, müşteri ve zühalden önce bitirir. Bu sebeptendir ki utarit ile zühre bazen güneş ile yer arasında ve yer yine güneş ile üç yıldız arasında bulunurlar.

Üç yükseğin açıklanmasında farz ederiz ki düz şekile güneş (A) noktasında olsun. Yerin senelik dairesi (B,H,A,C,T,L) dairesi olsun. Mesela merihin dairesi dahi (T,D,K,R,Y,B) dairesi olsun ki merih bu dairenin bir yayını kat edinceye dek yer kendi dairesinde olan dönüşünü tamam eder. Bundan sonra sabit felek (M,F,K,N) dairesi olun. Şimdi deriz ki, yer (L) noktasında ve merih (T) noktasında bulundukları vakitte merih yıldızı, sabitler dairesinden (M) noktasında görülür. Bundan sona yer (L) noktasından (B) noktasına ve yıldız dahi (T) noktasından (D) noktasına geçsin. Öyle ki yer, yıldız ile güneş arasında yakın olmak üzere intikal eder. Bu vakitte yıldız, sabitler dairesinden (La) noktasında muayene olunur. Şu halde bu surette burçların tertibine göre olan hareketin (M) noktasından (La) noktasına tacil etmesi müşahede olunup, sürat ve düzgün gidiş denilir.

Bundan sonra yer (B)noktasından (H) noktasına ve yıldız (D) noktasından (K) noktasına varır. Bu sırada yine (La) noktasında hissedilip, yavaş gidiş ve duraklama önce hâsıl olur. Bundan sonra yer (A) noktasına ve yıldız (R) noktasına vardıklarında o vakit yine yıldız (F) noktasında bulunur. Şu halde burçlar tertibinin hilafında geri dönüş görülür. Elbette bu surette olan durumuna geri dönüş adı verilir. Bundan sonra yer (C) noktasına ve yıldız (Y) noktasına ulaştıklarında bu sırada yine yıldız (F) noktasında görülmüş olup, ikinci duraklama ve ikinci yavaşlama hâsıl olur. Bundan sonra (T) noktasında görünür. Burçlar tertibi üzerinde hareket eder bulunur ki düz gidiş ve sürat denilir. Bu tafsil ki utarit hakkında tasvir olunmuştur. Zühre hakkında da aynısı geçerlidir. Ancak farkı budur ki, bu değişiklikler onda yavaş bulunmuştur.

Zira ki, zühre, utaritten ziyade zamanda kendi dairesini dolaşır görülmüştür. Nitekim yukarıda açıklanmıştır. Bu bölümde yazılan açıklamalar yeni astronomiye belki pek eskiye nümune olmaya kifayet ettiğinden şimdi bu görüşe yönelen sorular ve cevapların yazılmasına geçilmiştir. 

Yedinci Madde 

Bu yeni astronomlara yöneltilen soruları ve cevapları bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, yeni astronomlara, dinî konularda ve rasat ve astronomi ile ilgili kanunlarda önce şöyle itiraz olunmuştur ki: Bu yeni görüş tabir olunan görüşler; semavî kitapların bildirdiklerine aykırıdır.

Ve her şeye ki, durumu ve şanı böyle ola. Asla bir vecihle kendisine rağbet ve iltifat olunmaya layık ve şaheste değildir. İmdi, bu yeni görüş tabir olunan tahayyüllere dahi asla rağbet ve iltifat olunmak layık ve seza değildir, cevabını dahi büyüklerde reddederek böyle vermişlerdir ki: İşin aslı olmak üzere rağbet ve iltifat olunmağa mahal yoktur denilirse; her ne kadar ki kabullenilirse de asla faydası yoktur. Faraza olduğu itibariyle de asla rağbet ve iltifata layık ve seza değildir, denilirse memnudur. Küçükler de, konuşarak bu minval üzere cevap etmişlerdir ki: Yer, bu yeni astronomiye göre dahi haddizatında hareket ile nitelinmiş olmayıp, hakikatte hareke edici olan kendisini, yani yeri kuşatan o yumuşak maddeden ola girdabıdır. Zira ki yer, o girdabı olan ince ve yumuşak maddenin belirli parçaları arasında daima kuşatılış olup; hemen gemiye giren kimsenin gemi içinde sakin olduğu gibi yer dahi yumuşak maddenin muayyen parçaları içinde daima sakin olur. Bir daha bu tarz ile cevap vermişlerdir ki: Dinî işlere ve yaratılışa bağlı oldukları takdirde, mücerret görüşümüze göre, çok katı hükümler semavî kitaplarda irat olunmuştur bu cümleden olarak, Tevrat'ta aya: Büyük kandil, adı verildiği vârittir. Bununla beraber ki, vâkıa bakar olduğumuzda, ay diğer yıldızlardan küçük olduğundan başka, nurunu dahi güneşten alır bulunmuştur. Yer daima sakindir, hükmü ki, Tevrat ciltlerinde şerh olunmuştur. Kastedilen mânâ ile gizli ve gerçektir. Zira ki bu sözün o yerde başlangıcı böyledir ki: Oluşumun biri gider, biri gelir. Böyle olunca sözün tamamı budur ki:

Yer daima sakindir. Şu halde siyak ve sibaka göre yer, daima sakindir, demek; yer daima olduğu gibi baki kalır, inkılâp ve değişimden uzaktır: Her ne kadar ki bazen kendisinde oluşum ve bozuşum vâki olursa da, demektir. Diğer kitapların söyledikleri bu mânâya irca olunmuştur. Zira ki yer, toplam itibariyle asla ne dağılır, ne de bozulma kabul eder, deyip cevap etmişlerdir.

Astronomi ve rasat kanunlarına dayanılarak, bu görüştekilere itiraz olunmuştur ki: eğer yer, âlemin merkezinden uzak olup, kendi senelik dairesinde hareket eder olsaydı; mesela kuzey kutbunun yüksekliği her zaman bir üslup üzere kalmazdı. Başucu noktamızda bulunan yıldızlar, daima ortada olmazdı. Her vakitte sâbitler feleğinin belirli bir yarısı bize mukabil gelmezdi. Doruk ile etek dahi bu minval üzere tayin bulmazdı. Bunların cevapları dahi böyle olmuştur ki: Yer, ekseni yüzere hareket ettiği takdirce, kuzey kutbunun yüksekliği her zaman bir üslup üzere olup, başucu noktamızda bulunan yıldız, daima zâhir olur. Felek küresinin belirli bir yarısı yani belirli dokuz burcu tamamıyle her vakitte bizim karşımızda olup, baktığımız yer olurdu. Şu kadar var ki, daima yerin bir belirli noktasında durmamız şart ve lazım gelir. Çünkü önce dediğimiz gibi, sabitler feleği bizden o kadar uzaktır ki, ona nispetle yerin büyük senelik dairesi, bir nokta kadar görünür. Çünkü yerin ekseni, âlemin ekseni ile daima aynı hizada bulunur.

Şu halde belirtilen üç hükme göre, daima yerin bir belirli kıtasında sabit ve durucu olmaz. Onun için şart olunmuştur ki, kuzey kutbunun daima tek yol üzere olan yüksekliği bizim görüşümüze göre bulunmuştur. Yerin daima bir belirli yerinde olduğumuz zamanda bir kararda görünmüştür ki. Yani bu şart, bizim için bulunan belirli ufku ve başucu noktamızda olan belirli noktayı kaybettiğimiz ve değiştirdiğimiz vakitte bulunmuştur. Zira ki, mesela kuzeyden güneye doğru veya güneyden kuzeye doğru yerküre üzerinde hareket edip, belirli yerimizi başucu noktamızda bulunan belirli noktayı değiştirdiğimiz zamanda elbette bize feleğin bir başka kıtası zâhir olur. Daha önce onu biz, asla göremezdir. Ona bedel, önce görür olduğumuz kıtası, bize, tamamıyle gizli olur. Adı geçen kutbun yüksekliği ve başucumuzda olan yıldızlar dahi değişken olur. Doruk ile eteğin tayinleri lüzumuyla olan çelişkiye böyle karşı olmuştur ki, bu yön üzere yer, o senelik dairesinde, güney burçları hizasında harekette iken dahi güneşten uzak olmak ve konumunu bulmağa doruk hâsıl olur. Kuzey burçları hizasında harekette iken yine güneşe yakın olmak durumuna geldiğinde, eteği peyda olur. Bu astronominin doruk ve eteği hükümleri aynen eski astronomideki gibidir. Ancak farkı budur ki, oda uzaklık ve yakınlık güneşin hareketinden, bu görüşe göre yerin hareketinden bulunmuştur. Onda değişen doruk ve etek, burçlar feleğinin hareketinden ve bunda yine yerin yavaşlamasından bilinmiştir.

Bundan sonra bu cevapların koruyucusu bulunan mukaddimeye itiraz olunmuştur. Sabitler feleğinin bizden ta o miktarı uzaklık mesafesi ki, onunla yerin senelik büyük dairesi, yerin bir noktası, bir nokta kadar görüne. Bu görüş inanılmayacak mertebe uzak bulunmuştur. Bu itiraza böyle cevap olunmuştur ki: Çünkü kabul edilmeyen bu hüküm, senede dayanmamıştır. Bununla beraber, sözü edilen küçüklük ile asıl maksadımız bulunan feleklerin durumlarının nizamı ispat olunmuştur. Şu halde bu tür ilimlerde bunun gibi olmaz görülecek kati işler çok bulunmuştur. Onun için zarar vermez denilmiştir.

(Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır). 

Sekizinci Madde 

Bu yeni astronomlara, tabiat kaidelerine dayanarak olan itirazları ve cevaplarını bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, yeni astronomlara tabiat kaidelerine dayanılarak itirazlar olunmuştur ki; mekânların en aşağısı, âlemin merkezidir ve mekanların en aşağında yine ağır cisimlerden olan yerkürenin sakin olması en uygun ve en gereklidir. Bundan başka, eğer yer hareketli olsa, elbette hissolunurdu. Binaların ve ağaçların dahi aşları aşağı gelip yıkılırlardı.

Ağır cisimler yukarıdan aşağıya dik olarak inemez olurdu. Zira ki, dümdüz varacak oldukları noktalar, yer yüzeyiyle beraber harekette olurdu. Kuşlar havada uçarken, çünkü yer onların yuvalarını alıp birlikte götürür, bu durumda onlar, yuvalarını bir daha bulamazlardı. Bundan başka batıya doğru atılıp yuvarlanan top nesnenin hareketi, doğu tarafına doğru yuvarlandığı zamanda bulunan hareketinden pek çok yavaş olurdu. Elbette batı semtine atılan, doğu tarafına atılan oktan pek çok ziyade menzil alırdı. Zira ki ok, batıya giderken, batıdan doğuya gelen yerin yüzeyi, onu karşılamakla, o okun yerin yüzeyinden kat ettiği mesafe çok olurdu. Onun doğuya gitmesinde bu hareket olmazdı. Bu itirazların tek tek cevapları böyle verilmiştir ki: Yer, mekânların en aşağısı mıdır, değil midir? Henüz tespit edilip, belirlenmiş değildir. İspat delilleri şüpheli ve reddedilmiştir. Bundan başka yerin tabiatına bakıldığında, sair yıldızlardan ağır olması dahi henüz malum değildir. Belki aşağıda ve yukarıda olmaları bize kıyasla bulunmuştur. Gerçi büyük taşlar ve ağır cisimler, yerden ayrıldıkları anda yine yere dönerlerse de; lakin yerküre hemen ağır bir cisim gibi kendi yerinden hareket etme olmak lazım gelmez. Yine cevap olunmuştur ki: Biz, yerle birlik o yumuşak madde içinde kuşatılmış olup, su görüntüsü gibi yerle beraber hareket eder olduğumuzdan, yerin hareketini hissedemeyiz. Binaların ve ağaçların dahi eğilip kırılmadıkları bundan bilinir. Belki bu delilden, bunların ayakta durması ve sebatı lazım gelir. Yer sakin olsun yahut yumuşak madde ile hareketli olsun, ağır cismin yukarıdan aşağı doğru dik olarak inmesine bir engel yoktur. Çünkü ağırın inişi, hareketinden gayri sözü edilen yumuşak maddenin hareketinden dahi pay alması muhakkaktır. Bu, ayniyle o taş gibidir ki, geminin sereninden dibine doğru atılmıştır. Zira ki, bu tür taşların yukarıdan aşağıya atıldığı halde serenin dibine düştüğü tecrübe ile bilinmiştir. Gemi sakin olsun veya hareket halinde olsun ve buna dahi aynen öyle sebeb, aşın düşüşünden gayri geminin hareketinden dahi hissedar olmasıdır. Belki bu hususta doğrusu budur ki: Ne ağır cismin ve ne adı geçen taşın inişi denilen hareketi kesinlikle düz değildir, belki kavisli bir hat çizerek hâsıl olur. Geri bizim görüşümüze göre ki geminin içinde dik tahayyül olunursa da; bu, tıpkı buna benzer ki, bir kimse bir geminin güvertesinden sereni dibine bir taş attığında, doğru hareketle indiğini muayene eder. Lakin geminin dışından, yani denizin kenarından bakanlara o taşta iki hareket olur ki; biriyle dik olarak iner, biriyle dahi geminin hareketine uygunluk eder. Öyle ki, o iki hareketiyle bir eğri çizgi çizdiğini gözlerler. Böyle olunca, denizde balıklar suyun hareketinin etkisinde kaldıkları gibi, kuşlar dahi havanın hareketinin etkisinde kaldıklarından, yuvalarından uzaklaşmaları ve ayrılmaları lazım gelmez. Doğuya doğru atılan yuvarlanan kürenin hareketi daha hızlı olmaz. Batıya doğru atılan okun düşüş mesafesi ziyade bulunmaz. 

Dokuzuncu Madde 

Bu yeni astronomiye göre, göklerin tabiatlarını ve sayılarını bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar, feleklerin tabiatlarında yani feleklerin maddelerinde ihtilaf edip, eski astronomiye rağbet edenler yukarıda açıklandığı üzere, esirî cisimlerin maddesine ve musammat cisimlere, yani hacim, salabet, saffet ve şeffet üzere olup; feleklerde artma, azalma, yoğunlaşma, seyrelme, yarılma ve birleşme olmayıp, harekette şiddet ve zayıflama, geri dönüş ve duraklama ve yerlerinden çıkma kabul etmezler, demişlerdir. Bu yeni astronomiye taraftar olanlar, göklerin maddelerinden hacim ve salâbeti kaldırıp; feleklerin tabiatları sulu ve yumuşaktır: Yarılma ve birleşme kabul eder cisimlerdir, demişlerdir. Bu yeni görüşe göre: Göklerin sayısı üçe hasredilmiştir. Evvelki gök, unsurları ve gezegenlerin tümünden ibaret olan topluluktur. İkinci gök, bize nâzır olup gözetlediğimiz sabitler feleğidir. Üçüncü gök, sâbitler feleğinin kalınlığı mesafesi her ne kadar geniş ise de, ötesinde bu feleği kuşatan büyük feleğin sınırsız ve sonsuz olması araştırılarak kesinleşip, saadet ehli için dinlenme yeri tayin kılınmıştır.

Bu yeni astronominin, eski astronomiye uygun bütün kaide ve hükümleri kuvvet bulup, beş yüzyıldan bu ana gelinceye dek, sonraki bilginleri makbulü bulunmuştur. Bizim muradımız ve maksadımız olan, yaratıcıyı tanımaya vesile bulunan insanlar âlemine ayna olarak konulan büyük âlemi, bu vecihle bu yönden dahi seyr için bu miktarca yazma ve açıklama ile yetinilip; saadetnâmemizden dahi güzelliklere ve sanatlara yol açıcı ve iletici olmak için onaltı rubai yazarak, bu bölüm tamamlanıp, metinde sözü edilen şekillerin buraya çizilmesi münasip görülmüştür.

Halk eyledi ey Hüda bu ibretgâhı Eflak ve anasır ve bu şems ve mâhı Kur'an'da dedin fe semme vech'ullah (Ey Hüda, bu ibretgâhı yarattın: Felekleri unsurları, güneşi e ayı. Kur'an'da: "Hangi tarafa yönelirseniz orası Allah'a ibadet yönüdür." (2/115) dedin. İlahî, eşyanın hakikatini bize göster.) 

Eflak ve anasır ve mevalîd ey dil

Ecsam ve tabayi ve suverdir hep bil

Çün âlemdir hakîm-i sun'u şâmil

Pes heyet-i âlemi tefekkür hoş kıl. 

(Ey gönül, felekler, unsurlar, bileşikler, cisimler ve tabiatlar hep suretlerdir bil! Çünkü hakîm olan Allah'ın sanatı âleme şâmildir. O halde âlemin hey'etine iyi tefekkür kıl.) 

Eflak ile devr eder kevakib her an

Tesir edib imtizac eder bu erkân

Dört tab-ı muhalif olsa memzuc ey can

Madenle nebat olur ve hayvan insan. 

(Her an yıldızlar feleklerle döner. Onların tesiriyle karışır bu özler. Dört farklı tabiat karışınca ey can; madenlerle bitkiler, hayvan ve insan olur.) 

Hakkı bu cihanı bil kitab-ı hikmet

Eflak ve anasırı huruf ve kudret

Terkib ve mevalid ve kela-ı izzet

Fehm et kelimat-ı Rabbi al çok ibret. 

(Hakkı, cihanı ibret kitabı bil. Felekleri ve unsurları harfler ve kudret; bütün bileşikleri İzzet'in kelamı bil, Rabin kelimelerini anla, çok ibret al.) 

Bulan kelimat-ı Rabbi'den mânâyı

Hiç olmaz o harfgîr ve kor kavgayı

Tuba ona kim o fehm eder eşyayı

Ne görü işitse yâd eder Mevla'yı. 

(Rabbî kelimelerden mânayı bulan, harflere takılmaz ve kavgayı bırakır. Eşyayı anlayana ne mutlu ki, ne görüp işitse Mevla'yı yâd eder.) 

Hakkı dile gel kılma heves dünyaya

Emvacı koyup kendini sal deryaya

Bak bu kelimat-ı Rab olan eşyaya

Hoş bu kelimatı anla dal mânaya. 

(Hakkı, gönüle gel! Dünyaya heves kılma. Dalgaları koyup, kendini denize sal. Bu Rabbin kelimeleri ola eşyaya bak; bu kelimeleri iyi anla mânaya dal.) 

Bu bahr ne eksilir ne artar asla

Emvacı gelir gider o bahre asla

Âlem ki o mevcler gibidir mesela

Kalmaz iki an içinde bâki fasla. 

(Bir deniz ki, asla eksilmez ve artmaz, dalgalar ona bitişik olarak gelir gider. Âlem ki, o dalgalar gibidir mesela; iki an içinde tek fasıl bâki kalmaz.) 

Hakkı, ha için ver ehline dünyayı

Ednayı unut seversen ol âlayı

Emvac ile boş yorulma bul deryayı

Yoğ anla bu mâsivayı bil Mevlâ'yı

(Hakkı, Hak için dünyayı ehline ver. Yüceyi seversen alçakları unut. Dalgalarla boşuna yorulma, denizi bul. Masivayı yok anla, Mevla'yı bil.) 

Hakkı, onu iste bil cihanı fânî

Bul mevt-i iradide hayat-ı canı

"Mütü kable en temütü" ü tanı

Dünya seni terk etmeden sen eyle anı. 

(Hakkı, cihanı geçici bil, Allah'ı iste. Canın hayatını iradî ölümde bul, "Ölmeden önce ölünüz" hadisini tanı. Dünya seni terk etmeden, sen onu terk et.) 

Ah savmla bağlasam dehanı hani

Akl okusu nüsha,i cihanı hani

Dil bilse o mana-yı nihânı hani

Can bulsa o can-ı canı hani hani. 

(Hani, ağzı oruçla bağlasam, akıl cihan nüshasını okusa hani Gönül o gizli manayı bilse hani. Hani hani!.. Can bulsa canın canını!) 

Ah sumtla bağlasam dehanı hani

Dil söylese dinlesem nihanı hani

Can görse o mâna-yı cihanı hani

Aşkıle bulaydım anı hani hani. 

(Sükûtla bağlasam ağzı hani, gönül söylese, dinlesem gizliyi hani! Hani o cihanın mânasını can görse. Hani hani... aşk ile bulaydım O'nu.) 

Bir bildim iki cihanı mağrur oldum

Ahkâm-ı meratibin koyup dûr oldum

Çün halile vahdet-i vücuda buldum

Pes fız-ı meratibiyle mesrur oldum. 

(İki cihanı bir bildim, mağrur oldum. Mertebelerin hükümlerini koyup, uzak oldum. Çün hâl ile vahdet-i vücudu buldum, o anda mertebeleri korumakla mesrur oldum.) 

Hep varlığı bir bilince şadân oldum

Ahkâm-ı meratibinde nâdân oldun

Çün bildiğimi görüb de hayran oldum

Her mertebede muti-i ferman oldum. 

(Varlığı hep bir bilince şâdân oldum. Mertebelerin hükümlerinde nâdân oldum. Çünkü bildirimi görüp de hayran oldum ve her mertebede fermana itaatkâr oldum.) 

Tevhid-i vücuda çünki hemrah oldum

Ahkâm-ı meratibinde gümrah oldum

Çün zevk-i şühude erdim âgah oldum

Her mertebesinde hoş maa'llah oldum. 

(Çünkü tevhid-i vücuda yoldaş oldum. Mertebelerinin hükümlerinde yolumu şaşırdım. Müşahede zevkini erdim âgah oldum. Her mertebesinde Allah'la beraber oldum.) 

Zannımca yakîn ve sıdkla sıddıkam

Tevhid-i vücud ile dolu tahkikam

Her mertebe çün vücud eder hükm-ü diğer

Pes hıfz-ı meratib etsem zındıkam. 

(Zannımca yakînim ve sıdkıla sıddıkım, varlığı birliğiyle dolu ve araştırıcıyım. Her mertebede varlık diğer hüküm eder. Şimdi mertebeleri korusam zındığım.) 

Bil vahdet-i âlemi ki arz-ı hakdır

Ol şeh ki gayûrdur bu sırr-ı muğlakdır

Esrar-ı cihanı söyleyen ahmaktır

Hıfz edeni hıfz eden şeh mutlaktır. 

(Âlemin birliğini, Hak'kın arzı bil. O şeh ki gayurdur, bu muğlak sırdır. Cihanın sırlarını söyleyen ahmaktır. Koruyanı koruyan mutlak şehtir.) 

ONUNCU FASIL 

Bileşiklerin oluşum keyfiyetini, yani tam bileşik cisimler olan üç bileşiği (mevalid-i selâse) ki maden, bitki ve hayvandır. Hepsini yedi madde ile açıklar. 

Birinci Madde 

Tabiilerden bulunan bileşikleri tümünün asıllarını ve maddelerini; tam mürekkep cisimlerin cinslerini ve nevilerini toplucu bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Oluşum ve bozuşum âlemi içinde meydana gelen atmosfer ve üç bileşik, yüksek babaların aşağı analarda bulunan tesirlerinin neticesidir. Yani ay feleğinin içinde vücuda gelen bileşik cisimlerin tamı ve tam olmayanı, bütün yedi gezegen yıldızın dört unsurda olan tesirlerinden hâsıldır. Yedi gezegen ise, gece gündüz, Hak'kın emrine itaatkâr ve boyun eğicidir. Hepsi onun güç ve kuvveti ile hareketli ve tesirlidir. Nitekim Nazm-ı Kerim'inde buyurmuştur: "Güneşi, ayı ve yıldızları, Allah, emrine bağlı kıldı. Dikkat ediniz ki, hem yaratmak hem de emretmek ona mahsustur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne kadar yücedir."(7/54) 

Beyt:

Çün yedi erden müdam hâmiledir çâr-zen

Tıfl-ı mevâlid hem doğmadadır dembedem. 

(Yedi erkekten dört kadın sürekli hamiledir. Üç bileşik çocuk sürekli doğmaktadır.) 

Dört unsur ki, ateş, su, hava ve topraktır. Bu dördün birbiri ile kaynaşıp birleşmesinden meydana gelen tam bileşik cisimlerin, yani üç bileşiğin birincisi maden cinsidir ki, taş nevileri dahi ondandır. Başlangıçta dumanlar ve buharlar, unsurlara geçer ve değişir. Ama dumanlar yerin incelikleridir ki, güneşin ısıtması ile havaya yükselir, onunla karışır.

Buharlar, nehir ve deniz sularının incelikleridir ki, yine güneşin ısıtması ile havaya çıkıp onunla karışır. Buhar ve dumandan yarı bileşikler oluşur ki, yukarıda açıklanan atmosferdir. Suların özleri karlar ve yağmurlardır ki, yerin karnına çekildiğinde, orada toprak parçaları ile karışarak koyulaşır. Bundan sonra yerin derinliğine sirayet eden güneşin harareti o koyulaşan özleri kaynatarak maden, bitki ve hayvan maddesi eder. Bu üç bileşik ancak birbirine şaşırtıcı bir tertiple, lâtif nizamla suret bulmuştur. Bütün bunları yapın, zalimlerin söylediklerinden yüce olan, Allah’dır. Bu kâinatın ilk mertebeleri kesif topraktır. Son mertebeleri temiz nefstir ki, gayet lâtiftir. Zira ki madenlerin evveli toprak ve suya, sonu bitkiye bitişiktir. Bitkilerin evveli madene ve sonu hayvana bitişiktir.

Hayvanların evveli bitkiye ve sonu insana bitişiktir. İnsanî nefislerin evveli hayvan ve sonu melekî temiz nefislere ulaşır. Olgunluğu ancak onda hâsıldır. 

Nâzm:

Bu kâinat-ı cihan hep tebeddül eyler ümîd

Semadan arza dek ve zerrelerle tâ hurşîd

Cihan kevn ve fesâd içre cümle rağbetle

Kemalini talib eyler mürebbiden cavid

Kemal-i hak nebat ve kemal-i hayvandır

Kemal-i hayvan insandır oldur asl-ı nüvîd

Kemal-i âde olur hem visâl-i aşk-ı cemil

Ki oldur asl-ı muradât gayet-i her ümid

Çü bahr-i mevc olur ondan buhar ve gıym ve matar

Matar ki sel olur aslın bulur garib ve bayid

Çü aşk seyreder eşyayı devreder daim

Her anda kevn ve fesad oldu başka halk-ı cedîd

O ki cihanı bu hikmetle seyreder Hakkı

Ol ehl-i dildir o vası-i dil oldu arş-ı mecîd. 

(Bu cihan kâinatı ümit hep değiştirir; gökten yere dek zerrelerle ta güneşe. Hepsi, oluşum ve bozuşum cihanı içire rağbetle, daimi Mürebbi'den kemalini ister. Toprağın kemali bitkidir, bitkinin kemali hayvandır, hayvanın kemali insandır; müjdenin aslı odur. İnsanın kemali, Celil'in aşkına ulaşmaktır ki odur muratların aslı ve her ümidin gayesi. Çünkü dalgalı deniz olur ve ondan buhar, bulut, yağmur ve sel olur, aslını bulur ve uzak ve yakın. Aşk, eşyayı seyreder ve sürekli devreder. Oluşum ve bozuşum her anda yeni ve başka bir yaratılış oldu. Ey Hakkı! O ki, cihanı bu hikmetle seyreder; o, gönül ehlidir.O geniş gönül, Mecid'in arşı oldu.) 

İkinci Madde 

Üç bileşiğin ilki olan madenlerin durumlarını ayrıntılı olarak ve çeşitlerin toplu olarak bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Üç bileşiğin başlangıcı bulunan madenlerin cümlesi, yerin içinde hapsolan buhar ve dumanlardan oluşan cisimlerdir ki, nicelik ve nitelikte muhtelif bulunan karışımlar ve bileşimler olmuştur. Eğer bileşimi kavi olup, çekiş kabul ederse, yedi meşhur cisimdir ki: Altın, gümüş, bakır, kalay, demir, kurşun ve tunçtur.

Bileşimi kavi olup, çekiçle ezilmezse, taş cinsidir ki: Elmas, la'l, yakut, zümrüt, zebercet, seylan ve pîruze gibidir.

Eğer buhar, duman üzere üstün gelirse; yeşim, mermer, billur, civa vesair şeffaf olan cevherler oluşur. Eğer duman buhar üzere üstün olursa; tuz, karbonat, kükürt, nişadır ve şap gibi. Bazı taşlar, rutubetle çözülür; tuzlu cisimler gibi. Bazısı ateşle çözülür; kalsiyum ve kükürt gibi.

Yumuşak ise, cıva olur. Bütün madenlerin asılları, bir miktar yer içinde oluşup durdukta; onlardan füruu, asırların geçmesiyle zeminin dibine girip ve inip gitmektedir.

Nitekim bütün bitkilerin ve ağaçların asılları, yerin altında oluşup, bir süre durduktan sonra onlardan füruu ve dalları zamanların geçmesiyle havaya çıkmaktadır.

Yedi meşhur cismin oluşumu, ancak cıva ile kükürtün nicelik ve nitelikte farklılıklarından ve karışmalarından hâsıl olur. Cıvanın oluşumu, o su parçalarındandır ki, toprağın ince parçalarına karışıp, yüksek hareketle kaynaşmıştır. Kükürt ise, şiddetli hareketle karşılaşan ve su toprak parçalarından oluştur ki, sıcaktan yağ gibi olmuştur.

Şeffaf ve katı cisimlerin oluşumu; o tatlı sulardandır ki, madenlerde sert taşlar içinde nice bin yıl uzun bekleyişle safa bulup, madeni, hareketinden taşlaşmıştır. Şeffaf olmayan cisimlerin oluşumu; o yapışkan çamurla suyun kaynaşmasındandır ki, güneşin harareti ona, nice bin sene tesir etmiştir.

Rutubetle ayrışan cisimlerin oluşumu; yerin yakıcı ve kuru maddelerine suyun şiddetli karışımından hâsıl olur.

Yağlı cisimlerin oluşumu; yerin içinde bekleyen rutubetlerdendir ki, madenin hararetiyle incelip ve çözülüp, bölgenin toprağına karıştığında, madenin harareti onu, pişirmekle yağ gibi koyu olmuştur. Şu halde altın madeni, dağlar içinde ve yumuşak taşlı, kumlu yerlerde oluşur. Gümüş ve benzerleri, dağların içinde yumuşak toprak ile karışan taşlar içine oluşurlar. Kükürt madenleri; nemli, ıslak, yağlı ve yumuşak toprakta oluşurlar. Tuz, yumuşak yerlerde hâsıl olur. Kireç madeni, kireç ile karışan kumlu yerlerde oluşur. Zaclar ve şaplar, kıraç ve sert yerlerde vücuda gelirler.

Bu kıyas üzere her maden, bir bölgeye mahsus bulunmuştur. O madenin oluşumu, o bölgenin özelliklerinden bilinmiştir. Tek tek çok olmalarına rağmen, madenler üç neve münhasır kılınmıştır: Katı madenler, taş madenler, yağlı madenler. 

Üçüncü Madde 

Madenlerden katı cisimlerin oluşumunu, tabiatlarını ve vasıflarını bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Üç tür madenden evvelkisi katılardır ki, adı geçen yedi meşhur cisimdir. Onların hepsi ancak kükürtler ile cıvadan oluşurlar. Eğer kükürt ve cıva saf olup, biribirine tamamen kaynaştılarsa, yer, suyun rutubetini çeker ki; o kükürt, o cıvanın rutubetini emdiyse ve o kükürtün boyama gücü olup, cıva ile uygun bir ölçü bulduysa, madeni, hararetiyle nice bin yıl pişip yandıysa, o kaynaşıp sarı altın olur. Eğer kükürt ve cıva safî olup, tamamen karıştıysa, ölçüleri de uygun gelip uzun zamanda pişip yandılarsa ve kükürt beyaz olup, rutubetten kaldıysa, o kaynaşıp, beyaz gümüş olur. Eğer pişmezden önce ona soğuk isabet ederse, kaynaşıp tunç olur. Eğer cıva saf ve kükürt bozuk olup, piştiyse bakır oluşur. Eğer bozuk kükürt yanmadıysa, kalay oluşur. Eğer kükürt ve cıva ikisi de bozuk olursa, kurşun hâsıl olur. Şu halde katı madenlere ârız olan farklılık, kükürt nevileriyle cıvanın ya niceliklerinden veya keyfiyetlerinden hâsıl olduğu tecrübe ile bilinmiştir.

Ama katıların sultanı bulunan altının tabiatı sıcak, yumuşak ve latiftir. Ateşle yanmaz. Su zerreciklerinin toprak zerreciklerine şiddetli kaynaşmasından, ayrışmasına ateş bile kâdir olmaz. Toprak içinde bin yıl kalsa çürümez, paslanmaz. Rengi sarı ve berraktır. Tabiatı tatlı, kokusu hoştur. Cismi paktır. Lekesi olmaz. Ağırdır. Kendi güzeldir. Değerlidir. Şu halde tabii harareti, ateş rengi sarılığı olduğundandır. Yumuşaklığı, yağlılığı fazla olduğundandır. Berraklığı, suyu saf kaldığındandır. Tadının tatlılığı ve kokusunun temizliği kükürtünün saf olduğundandır. Letafet ve nezafeti, cıvası saf ve pak olduğundandır. Ağırlığı, topraktan olmasındandır. Güzellik ve değeri, tabii nefsin ona şua saldığındandır. Bu sarı altın, nakittir. İki cihanın ender sermayesidir. Eşyanın en değerlisidir. Hüda'nın nimetlerinin en şereflisidir. Zira ki sarı altın, din ve dünyanın kıvamıdır. Âlem halkının nizamıdır. Her iklimde revaç bulmuştur. Herkes ona muhtaç olmuştur. Dünya erkeklerine kuvvet ve izzettir. Süs isteyen kadınlara lezzettir. Nitekim denilmiştir: 

Nâzm:

Ey altın bütün lezzetlerin toplayıcısının

Cihandakilerin her zaman sevgilisi sensin

Şüphesiz Hüda değilsin velâkin Hüda'ya yemin olsun

Ayıpların örtücüsü ve ihtiyaçların kadısısın. 

Beyaz gümüş: Madeninde maddesi olan kükürt beyaz olmayıp, karışım parçaları eksik kalsa, o sarı altın olurdu. Gümüş, sürekli ateşle erir. Toprak içinde uzun zamanla çürür, beyazlığı simsiyah olur. Zira ki, Lekesi en yakınına gider. Ona cıva yaklaşsa çekiç kabul demeyip, kırılır. Kükürt isabet ettiğinde, beyaz gümüş iken simsiyah olur.

Bakır: Gümüşe yakındır. Farkı, sadece renginin kırmızılığı, kirinin çokluğu, tabiatının kuruluğu, tadının kekreliği ve kokusudur. Onun kırmızılığının fazlalığı, kükürtünün hareketindendir. Şu halde onu, beyazlatmaya ve yumuşatmaya gücü yeten kimse, her ihtiyacına zafer bulmuştur.

Demir'in siyahlığı, hararetinin aşırılığından bilinmiştir. Diğer katı madenlerden ziyade sulu bulunmuştur.

Kalay: Beyaz gümüş cinsindendir. Lâkin ana karnında cenine âfet erişip zayi olduğu gibi yerin karnında gümüşe üç âfet eriştikte kalaya dönüşür. Üç âfet: Değişken su, kötü kokuya rehavettir.

Kurşun: Bozuk sınıfıdır, oluşumu ve bozuşumu onun gibidir. Tunç: Tabiatı hepsinden daha soğuk ve daha kurudur. Kokusu dahi pistir.

Allah'ın sanatının tefekkürü için katıların durumları bu miktar yeterlidir. 

Dördüncü Madde 

Madenlerden taş cisimlerin oluşum ve renklenişini kısaca bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Bütün şeffaf taşlar, yağmur sularından yerde hapsolan rutubetlerden oluşup, doğarlar. Şeffaf olmayan taşlarsa, güneşin hararetinin tesiriyle olan su ve yapışkan çamurun birleşmesinden oluşurlar.

Şeffaf taşların oluşumu ve renklenişi, yağmur suları ve rutubet, zemin ve maden taşları ve mağaralar içinde hapsolup; madenler ile karışmayıp, nice bin yıl onda kalmakla ziyade safa ve sertleşme ve katılık kazanıp, onlardan öyle sert taşlar oluşur ki, su ve ateş ile etkilenip kırılmazlar. Muteber cevherle olup, yerde kalmazlar. Renklerinin farklılığı, gezegenlerin ışıklarıyla vücut bulmuştur. Her yıldız cevherlerin nice nevilerine delalet edip, şuasını o dağlar üzerine salıp, o madenlere böyle istila etmiştir. Zira ki, zühalin siyahlığı, müşterinin yeşilliği, merihin kırmızılığı, güneşin sarılığı, zührenin maviliği, utaritin rengi ve ayın beyazlığı onları renklendirmiştir.

Cevherlerin çeşitleri oldukça çoktur. Hepsinin sultanı ve kıymette pahalısı elmas cevheridir ki, madenlerin tümünden daha sert ve daha kavi muayene kılınmıştır. Bütün madenlerden daha değerli ve daha saf yaratılmıştır.

Hepsine üstün ve etkili iken, fakat kurşunla mağlup ve etkilenmesi Hak'kın gayretinden bilinmiştir. Buna yakın cevher zümrüttür ki, ona bakanın gözü nur ve gönlü sürur bulur. Şuasından yılan kör olur. Zümrüt cevherinin faydaları ve özellikleri çoktur. Lakin burada kısa kesilmiştir.

Şeffaf taşların doğuşu, yukarıda anlatıldığı üzere, zamanların geçmesiyle güneşin hararetinin tesirlerinden kaynaşan su ve yapışkan çamurdandır ki; o çamur taşlaşıp kalmıştır. Nitekim ateşin tesirinden soğuk süt yoğurt olmuştur. Taşların farklılığı, yerlerine bağlıdır. Eğer yer, toprak ve sıcak çamurdan bulunduysa, mutlak taş olunur Eğer sıcak yerde olursa, ondan tuz ve şaplar oluşur. Eğer kıraç yerlerde bulunduysa, o yapışkan çamurdan kırmızı, sarı ve yeşil zaclar oluşur. Şu halde her yerin bir başka özellikleri vardır ki, onları yaratan âlemin yaratıcısı Allah bilir. Kâh olur ki, taş suda oluşur. Bunun sebebi, o suyun veya o yerin özelliklerindendir. Kâh olur ki, havaya yükselen duman zerreciklerinin sıcaklığı soğuk isabetiyle soğuyup, havada taş oluşur, düşe ki, taş yağdı derler. Kâh olur ki, yıldırım ile taş veya demir yahut bakır vâki olur.

İmdi, madenlerin üç çeşidinin ikinci nevi olan taşlar, bu kadarca açıklama üzerine kısa kesilmiştir.

Madenlerin üçüncü çeşidi bulunan yağlı cisimler, onlara kıyas ile tamamiyle atlanmıştır. Zira ki madenlerin sınıfları, unsurların mizaçlarının itidalinden uzak olduğundan, gayet çok bulunmuştur. Bitkilerin cinsi, mizaç itidaline yakın olduğundan çeşitleri onlardan az bulunmuştur. Hayvan cinsi mizaç itidaline bitkilerden daha yakın olduğundan, çeşitleri dahi ondan daha az olup, onsekizbin nevi bulunup, her nevi, bir âlem olarak isimlendirilmiştir. Bir nevi dahi, insanlık âlemi bilinmiştir. Bu insan cinsi, mizaç itidalinin olgunluğu üzere bulunduğundan, fertleri hepsinden az olup, daha izzetli ve nâdir bulunmuştur.

Şu halde Yaratıcı'nın sanatını düşünmek için madenlerin durumları bu miktar ile yetinilmiştir. Zira ki Allah'ın kudreti sonsuz bilinmiştir. 

Beşinci Madde 

Üç bileşiğin ikincisi olan bitkilerin durumlarını topluca bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Üç bileşiğin ikincisi bitkilerdir. Onların bir şuursuz kuvveti vardır. Yani bitki cinsinin bir tabiatı vardır ki, ondan farklı hareketler ve değişik âletler vasıtasıyla muhtelif hareketler çıkar. O kuvvete bitkisel nefs derler ki, o tabii cismin ancak doğuş, artış ve beslenme yönünden ilk kemalidir. Ve bitkisel nefsin gıda kuvveti vardır ki, şahsın bekası onunladır. Bu o kuvvettir ki, su gibi olan öteki cismi kendi bulduğu cismin miraç, kıvam, renk ve cevheri benzerine değişip, tabii hararetle cisminden çözülen eksikliğe bedel, ona benzediği ile yapışır. Onun namlı kuvveti vardır ki, şahsın olgunluğu onunla hâsıldır. Bu o kudrettir ki, olduğu cismi uzunluk, genişlik ve derinlik taraflarından artırır. Tâ o cisim tabiatı gereğince yetişme olgunluğuna ulaşıncaya dek gider. Onun üreme kuvveti vardır ki cinsinin bekası onunladır. Bu o kudrettir ki kendi cisminden bir cüzü olup, kendi benzeri vücut bulmak için başlangıç ve madde olur. Ona bitki tohumu denir. Beslenme kuvveti, besinleri çeker. Sonra tutar. Sonra hazmeder. Sonra fazlasını atar. Şu halde onun dört hizmetçisi vardır ki; çekme kuvveti, tutma kuvveti, hazım kuvveti ve atma kuvvetidir. Namlı kuvvet, bitki yetişme olgunluğunu bulduğunda duraklar. Ama beslenme kuvveti âciz oluncaya dek işini sürdürür. O âciz olduğunda bitkiye ölüp erişip, kurur. Bütün bitkiler, yerin bir miktar derinliğinde oluşup eğlendiğinde yavaş yavaş havaya çıkar. Ama bitkilerin bütün sınıf ve çeşitlerinin sınırını ve hesabını ancak onların yaratıcısı bilir. Doktorlara lazım olan bazı parçalar ve ilaçlar, özellikleri ile tıp kitaplarında yazılmıştır. Halka lazım olan sebzeler ve meyveler, bütün vasıfları ile insanların dillerinde meşhur olduğundan, bitki cinsinin nevi ve sınıflarının isim ve özelliklerini saymakla mevzu uzatılmayıp: Tek yaratıcısına ve Allah'ı bilmeye vesile olmak için künh ve mahiyetini bu miktarca açıklama ile yetinilmiştir. Nitekim bitki cinslerine ibretle bakmak için denilmiştir. 

Beyt:

Her bitki ki yerde biter

Allah birdir ve benzersizdir der. 

Beyt:

Akıllı olanın gözünde ağaçların yeşil yaprakları

Her yaprağı Allah'ı tanıtan bir defterdir. 

Altıncı Madde 

Üç bileşiğin üçüncüsü olan hayvanların durumunu topluca bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Üç bileşiğin üçüncüsü hayvan cinsidir ki, o hayvani nefstir. Mümtaz olmayan nefs, tabii cismin ilk kemalidir. İradi hareketle hareket eder. Bu hayvani nefs için mahsus olan eserlerden iki kuvveti vardır ki: Anlama kuvveti ve hareket kuvvetidir. Anlama kuvveti, ya bedenin dışında olur veya içinde olur. Bedenin dışında olan beş kuvvettir ki: İşitme, görme, koklama, tatma ve dokunmadır.

İşitme bir kuvvettir ki: Kulağın alt yüzeyinde döşenmiş olan sinirlerde konulmuştur. Bu sinirlerde davul gibi hava hapsolmuştur. Eğer şiddetli mağaradan veya kuvvetli kaleden hâsıl olan sesin keyfiyeti ile nitelenen hava dalgalandığında, yakın olursa, o sinirlere ulaşıp onu titrettiğinde orada bulunan işitme duyusu o sesi idrak eder.

Görme bir kuvvettir ki; Dimağın önünde bitip biribirine yaklaşması ile raslaşıp ve kesişip ondan uzaklaşmakla gözün yağ tabakalarına ulaşan iki içi boş sinirin ulaştığı yerde konulmuştur. Ona iki nurun toplanması dahi derler. Koklama bir kuvvettir ki: Dimağın önünde olan ee başları gibi iki fazlalık içere konulmuştur.

Tatma bir kuvvettir ki: Dilin cismi üzerine döşenmiş olan sinirler içinde bulunur. Onun idraki tükrük rutubetinin aracılığı iledir. Ona yiyecekten ince zerrecikler karımış olup, ondan dilin cismine değdiğinde, yiyeceğin tadını hisseder.

Dokunma bir kuvvettir ki; Hayvan cisminin çoğuna karışmış olan sinirlerde konulmuştur.

Hayvanın içinde olan kuvvetler beştir ki: Müşterek his, hayal, vehmetme, hafıza ve tasarruftur.

Müşterek his bir kuvvettir ki: Dimağda olan üç boşluğun birinci boşluğu önüne bağlanmıştır. Dış duyulara ulaşan suretlerin hepsini, müşterek his, kabul edip iç güçlere tevzi eder.

Hayal bir kuvvettir ki: Dimağın birinci boşluğunun sonunda konulmuştur.

Hissedilen bütün suretleri, müşterek histen alıp, bu suretlerin kaybolmasından sonra hepsini korur, nakşeder, tasvir eder ve temsil eder.

Bu hayal, müşterek hissin hazinesidir.

Vehmetme bir kuvvettir ki: Dimağda olan orta boşluğun sonunda konulmuştur. Bu kuvvet, hissolunanlarda mevcut olup, dış hislerle idrak olunmayan cüzî mânaları idrak eder. Nitekim vehmetme kuvveti hükmeder ki, kurt kendisinden kaçılması gereken bir hayvandır.

Hafıza bir kuvvettir ki: Dimağın arka boşluğunun önünde konulmuştur. Vehmetme kuvvetinin cüzî mânaların hissolunamayanlarından idrak ettiklerini hıfzeder. Bu hafıza, vehmetmenin hazinesidir.

Tasarruf bir kuvvettir ki: Dimağdan orta boşluğun önünde konulmuştur. Bu kuvvetin durum ve şânı, hayal ve hafızadan olan suret ve mânaların bazısını bazısına bileştirip, bazısını bazısından ayırmaktır. Eğer bir tasarruf etme kuvvetini, akıl, kendi algıladıklarında kullanırsa buna: Düşünme derler.

Eğer bunu, vehmetme kuvveti, kendi hissetliklerinden kullanırsa buna: Hayal etme derler.

Hayvanî nefsin hareket etme kuvveti iki kısımdır ki: Sebeb olucu kuvvet ve yapıcı kuvvettir. sebeb olucu ki, şevk kuvveti dahi derler, o bir kuvvettir ki, kaçan hayalde istenen bir suret veya istenmeyen bir suret resmolunsa, yapıcı kuvveti azaları tahrike sevk eder. Eğer sebeb olucu, yapcıyı lezzetlerin meydana gelmesi için olan hayal edilen yararlı eşyayı veya zararlıyı isteyecek tahrike sevkederse, ona: Şehvanî kuvvet derler. Eğer sebeb olucu, yapıcıyı üstün istek için hayal olunan zararlı eşyayı veya faydalıyı defedecek tahrike sevkederse, ona: Gazap kuvveti derler. Yapıcı, bir kuvvettir ki; sinir, bağ, et ve zardan bileşen kasları, sıkmak ve gevşetmekle azaların hareketi için hazırlar.  

Yedinci Madde 

Hayvan cinsini en şerefli nevileri ve en güzel sınıfları bulunan insan fertlerinin mahiyetini topluca bildirir: 

Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Hayvan cinsinin en güzel nevileri bu insan nevidir ki, varlıkların şerefi, kâinatın neticesi ve konuşucu nefse sahip ve ayna odur. Konuşan nefs, bir cevherdir ki: Kendisi haddi zatında maddeden mücerrettir. Lakin işlerinde maddeye yakındır. Külli işleri ve mücerret cüz'ileri idrak edip, fikri işler etmek yönünden vasıta ve âlet olan tabii cismin ilk kemalidir. Bu konuşan nefsin akıl edici bir kuvveti vardır ki, onunla tasavvur ve tasdik edilen işleri idrak eder. Bu kuvvete nazari akıl ve nazari kuvvet derler. Konuşucu nefsin bir yapıcı kuvveti dahi vardır ki, onunla insan bedeni cüz'i fiillerden yana kendine mahsus olan görüş ve itikat gereği üzere tahrik eder. Bu konuşucu nefsin akıl edilenlerin tümünden halî olup, çocuğun yazı yazma istidadı gibi akıl edilen şeylerin hepsine istidadı olmasıdır. Bu mertebede ona kaos akıl derler. İkinci mertebesi: Ona bedihi akla uygun şeyler hâsıl olup bedihi olanlardan, fikir ile nazariyata geçiştir. Bunda, ona, meleke ile akıl derler. Bu akıl öyle latif olsa ki, ona bütün nazariyat düşünmeden hâsıl olup, fikre ihtiyacı kalması, buna; Kutsî kuvvet derler. Üçüncü mertebesi; Ona akla uygun nazarî şeyler mütalaasız hâsıl olup, yanında bi haysiyetle saklanmaktır ki, istediğinde ihtiyaçsız hepsini hazır etmesidir. Bunda nefse: Fiille akıl derler. Dördüncü mertebesi: kazanılmış, akla uygun şeyleri mütalaa etmesidir. Bu mertebede konuşucu nefse: Mutlak akıl derler. Hayvanların bütün nev'i ve isimlerini, tabiat ve şekillerini, vasıf ve durumlarını ancak onları yaratan Allah Teâlâ Hazretleri bilir. Bazı kitaplarda yazılmış ve dillerde meşhur olan budur ki: Hayvan cinsi onsekizbin nevidir. Her nevi başka âlemdir. Şu halde toplamı onsekizbin âlem olur. Bu onsekizbin âlemi icad ve halk edip, sayısı hesaba gelmeyen sınıfları ve fertleri her an dirilten, terbiye eden ve öldüren Allah'ın kudret ve azametini fikretme ve düşünmeye vesile olmakla; büyük âlemin durumları ve içinde bulunan âlemleri bu miktar açıklama ile yetinilip, sonsuz sırların hakikatleri ve bediî sanatların yaratıcısı bulunan cismanî âlem ilminde sınırsız deniz olan rabbanî hikmete bundan ziyade dalınmayıp; kâinatın aynası olan birinci kitap burada bitmiştir. Zira ki, insanın zarfı ve kabuğu bulunan felekler ve unsurlar âleminden geçilip, insanın emrinde olan madenler, bitkiler ve hayvandan geçilip, cihanın özlerinin özü nişansız sultanın dergâh ve kapusu olan insanın can ve cisminin anatomi ilmine girilmiştir. Çünkü yüce istek ve en kısa maksat Hazreti Mevla'nın huzuru bulunmuştur. Şu halde âlemin yaratıcısından gaflet edip, âlemin durumları ile meşgul olmak; padişahın huzurunda bulunan köle, sultandan yüz döndürüp sarayın süslerini seyre dalıp kalmak misali bilinmiştir. Nitekim şu beyitler ile ona işaret kılınmıştır: 

Beyt:

Hanenin lazım olan sahibidir

Bilmeyen hanesinin talibidir

Tâ ki bu cihan hey'etine olmalı hayran

Eflâk u dil câna gel et âlemi seyrân. 

(Lazım olan evin sahibidir. Bilmeyen evi ister. Bu cihanın yapısına hayran olmalı. Gönül ve can göklerine gel, âlemi seyret.) 

Nâzm:

Nazar eyle bu devr-i eflâke / Daire oldu nokta-i hâke

Daire içre âlem-i imkân / Âlem içre behâim ve insan

Oldu insan içinde arş-ı âzîm / Kâbe'tullah yani kalb-i selîm

Kalb içinde muhabbet-i süphân / Ahsen'el-hâlikîn ve âlişân

Anın ile vücuda geldi cihân / Bahr ile sanki mevc-i bîpayân

Katreden âdemi kılur peydâ / Anı bahr-ı ulûm eder mahzâ

(Bu dönen feleklere bak, toprağın noktasına daire oldu. İmkân âlemi daire içinde âlem içere hayvanlar ve insanlar: İnsan içinde oldu büyük arş, Allah'ın kâbesi yani selim kalb. Kalb içinde şanı yüksek, yaratıcıların en güzeli sübhan olan Alah'ın sevgisi vardır. Onunla cihan vücuda geldi; sanki denizle ölçüsüz dalga. Damladan insanı peyda eder, onu ilimler denizi kılar.) 

Nâzm:

Kandedir cehl ile zulmet nefs-i şebânındadır

Kandedir ilm ile hikmet bil ânı cânındadır

Zâhiren ahkâm-ı eflâkin eğer mahkûm isen

Bâtınen ây u gün felekler cümle fermanındadır.

Sûretâ bu harman-ı âlemde sen bi danesin

Mânâ yüzünde ne kim var cümle harmanındadır

Saykal ur mirât-ı kalbe taşraya bakmağı ko

Sen sana bak cümle âlem halkı divanındadır

Vech-i Hakk'a âyinesin sen özünü bir hoş gözet

Men aref sırrındaki mâden senin kânındadır. 

(Bilgisizlikle karanlık nerdedir? Doymayan nefsindedir. İlimle hikmet nerdedir? Onu canındadır bil. Görünüşte feleklerin hükümlerinin mahkûmusun, aslında ay, gün ve felekler hepsi senin fermanındadır. Sureta bu âlem harmanında bir tanesin. Mâna yüzünde ne varsa hepsi senin harmanındadır. Kalp aynasına cilâ vur, dışarıya bakmayı bırak. Sen, sana bak; âlemin bütün halkı divanındadır. Hakk'ın yüzüne aynasın sen. Özünü iyice gözet, "kendini bilen, Rabbi'ni bildi" sırrındaki maden, senin kanındadır.)