Giriş

Mukaddime

Birinci Fen

Üçüncü Fen

 

MARİFETNAME

—Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz. —

 

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

İKİNCİ FEN

Bedenlerin aynası olan anatomi ilmi; cisim ve canın hürriyetini, hayvanî ve bitkisel güçleri, bedene ilişkin olan insanî ruhu ve geçici olan ruhun bazı durumlarını beş bab ile hakîmâne açıklar.

İKİNCİ FEN/BİRİNCİ BAB

Teşrih ilminin faydalarını, cisim ve canın başlangıç ve sonunu, uzuvların tabiatlarını, insan bedenindeki karışma ve birleşmenin doğuşunu, isimlerini, kısımlarını, açık ve gizli hisleri üç fasıl halinde beyan eder.

İKİNCİ FEN/BİRİNCİ BAB/BİRİNCİ FASIL

Teşrih (anatomi) ilminin faydalarını ve ruh-i hayvaninin bazı tasarruflarını, insan bedeninin başlangıç ve sonunu, cisim ve canın inme ve yükselme hallerini, bedenin değişmesini, ruhun devamlılığını ve anne gibi olan Dünya terbiyesini altı madde ile bildirir.

İKİNCİ FEN/BİRİNCİ BAB/İKİNCİ FASIL

Bedenlerin bileşiminin keyfiyetini, uzuvların tabiatlarının mahiyetini, insan hayatının mizaçlarını, dört rüknün karışım ve bileşiminin, karışımların sebeplerini, durumlarını ve faydalarını ve onlardan oluşanı dört madde ile uzun uzun açıklar.

İKİNCİ FEN/BİRİNCİ BAB/ÜÇÜNCÜ FASIL

Azanın fayda, mahiyet ve keyfiyetlerini, isim ve kuvvetlerini, doğuş ve özelliklerini dört madde ile ayrıntılı olarak açıklar.

İKİNCİ FEN/İKİNCİ BAB

İnsan bedenindeki kemiklerin terkibi,isimleri ve özelliklerini üç fasıl halinde anlatır.

İKİNCİ FEN/İKİNCİ BAB/BİRİNCİ FASIL

Baş kemiklerinin terkibini, özelliklerini, isimlerini altı madde ile bildirir.

İKİNCİ FEN/İKİNCİ BAB/İKİNCİ FASIL

Omurga kemikleri, boyun kemikleri, kaburgalar, eğe kemikleri ve köprücük kemiklerinin bileşim keyfiyetini beş madde ile açıklar.

İKİNCİ FEN/İKİNCİ BAB/ÜÇÜNCÜ FASIL

İki el ve iki ayak kemiklerinin bileşik keyfiyetini, isim ve özelliklerini yedi madde ile açıklar.

İKİNCİ FEN/ÜÇÜNCÜ BAB

Uzuvların hareketlerini, kasların mahiyetini, cüzlerini, sağlamlıklarını ve özelliklerini üç fasıl halinde bildirir.

İKİNCİ FEN/ÜÇÜNCÜ BAB/BİRİNCİ FASIL

Kasların bir araya gelmesini ve onlarla baş ve boyunda olan hareketleri yedi madde ile beyan eder.

İKİNCİ FEN/ÜÇÜNCÜ BAB/İKİNCİ FASIL

Göğüs, omuz, el ve parmak adalelerinin keyfiyet ve hareketlerini altı madde ile açıklar.

İKİNCİ FEN/ÜÇÜNCÜ BAB/ÜÇÜNCÜ FASIL

Karın ve bel adalelerini, tenasül uzuvlarının, ayak ve ayak parmaklarının adaleleri keyfiyetini; bunların hareketlerini ve faydalarını yedi madde ile açıklar.

İKİNCİ FEN/DÖRDÜNCÜ BAB

Sinirlerin, atar ve toplar damarların keyfiyetini; bedenlerin kuvvetlerini, kıyafetle insanların ahlâk ve tavırlarının bilinmesini; uzuvların şekil farklılığı hasebiyle olan insanî vasıflar; uzuvların çekme ve seğrilmesine bağlı olan durumları beş bölüm ile hakimâne tafsil eder.

İKİNCİ FEN/DÖRDÜNCÜ BAB/BİRİNCİ FASIL

Sinirlerin bitme yerlerini ve faydalarını beş madde ile beyan eder.

İKİNCİ FEN/DÖRDÜNCÜ BAB/İKİNCİ FASIL

Atar damarların bittiği yerleri ve faydalarını ayrıntılı olarak beş madde ile açıklar.

İKİNCİ FEN/DÖRDÜNCÜ BAB/ÜÇÜNCÜ FASIL

Sakin damarların bitiş yerlerini ve faydalarını altı madde ile ayrıntılı olarak açıklar.

İKİNCİ FEN/DÖRDÜNCÜ BAB/DÖRDÜNCÜ FASIL

İnsan bedeninde bulunan cinsleri ve kuvvet çeşitlerini, uzuvlarının içlerinin başlangıcını ve hayat verici dört nefsi, his ve kuvvet gibi hizmetçileri olan eşyayı altı madde ile açıklar.

İKİNCİ FEN/DÖRDÜNCÜ BAB/BEŞİNCİ FASIL

Beden uzuvlarındaki şekillerin hikmetini, kıyafetlerin farklılığı hasebiyle muhtelif olan canın vasıflarını, insan uzuvlarının seğirmesinin bükümlerini sekiz madde ile hakîmâne açıklar.

İKİNCİ FEN/BEŞİNCİ BAB

İnsanı âleme tatbik, enfüsü âfaka tevfik edip; cihanın mânâ ve cüzlerinin benzerlerini bu insan vücudunda bulup, bedeninde olan aza ve kuvvetlerin bütün eşyaya tek tek vücut ile benzerliğini; bedenin sıhhatinin korunma ve devamlılığını; tabii ölümle ruhun bedenden ayrılmasını dört fasıl ile ayrıntılı olarak anlatır.

İKİNCİ FEN/BEŞİNCİ BAB/BİRİNCİ FASIL

İnsan bedeninin zaman ve mekânlara benzerliğini sekiz madde ile beyan eder.

İKİNCİ FEN/BEŞİNCİ BAB/İKİNCİ FASIL

İnsan kendi vücudundan Halik’ın, kendi sıfatlarından Sani’inin sıfatlarını ve kendi beden âleminde buluna tasarruflarından, Rabbü’l-âlemin Hazretleri’nin büyük âlemde olan tasarruflarını ve kendi nefsini tenzihinden, zatının tenzihini anlamanın temsil ve teşbihlerini ve kâmil insanın alametlerini altı madde ile bildirir.

İKİNCİ FEN/BEŞİNCİ BAB/ÜÇÜNCÜ FASIL

Muhafazası lazım olan cânın bileşik uzuvlarının mahiyet, yer ve menfaatlerini; insan bedeninin sıhhatinin esaslarını; bazı münferit gıda ve ilaçların tabiat ve hükümlerini; bazı yiyecek ve meyvelerin fayda ve faziletlerini; insan vücudunu ısıtan ve güzelleştiren bazı elbisenin şekil ve renklerini onbir madde ile bildirir.

İKİNCİ FEN/BEŞİNCİ BAB/DÖRDÜNCÜ FASIL

Ölümün faziletini, hakikatini,esasını, medhini, nasıl olduğunu, ruhun bedenden mufarakatını, nez’ halini, ikinci neş’etindeki şeklini, hulkuna göre azab veya nimetlere kavuşmasını (Cennet veya Cehenneme gitmesini) yedi madde ile beyan eder.


İKİNCİ FEN 

Bedenlerin aynası olan anatomi ilmi; cisim ve canın hürriyetini, hayvanî ve bitkisel ve üçleri, bedene ilişkin olan insanî ruhu ve geçici olan ruhun bazı durumlarını beş bahisle hakîmâne açıklar. 

BİRİNCİ BAB 

Anatomi ilminin faydalarını, can ve cismin geldikleri ve gidecekleri yeri, uzuvların tabiatlarını, insan cisminin bileşim ve karışımının, doğuşunu, açık ve gizli uzuvların özelliklerini, isimlerini ve kısımlarını üç bölüm ile anlatır.

BİRİNCİ FASIL 

Anatomi ilminin faydalarını, hayvanî ruhun bedende bazı tasarruflarını, insan bedeninin geliş ve gidiş yerini, cisim ve canın yükseliş ve inişini, bedenin değişimini, geçici ruhun bekasını, anne gibi olan cihan terbiyesini altı madde ile açıklar. 

Birinci Madde 

Anatomi ilminin faydalarını topluca bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar, bedenlerin bileşimi ilmine: Anatomi ve hürriyet adını vermişlerdir. Bedenlerin ve ruhların sırlarına ve tavırlarına yetmişlerdir. İmam Şafiî (Allah ondan razı olsun) hazretleri:

"İlim ikidir: Bedenler, dinler ilmi," hadisi üzere, bedenler ilminin (anatomi) önemli ve lüzumlu ilimlerden olduğunu duyurmuştur. Şu halde anatomi, bir aziz ve leziz ilimdir ki, hakikatin hikmetine ermişlerin neticesi, mütehassıs tabiblerin sermayesi, yakine ulaşanların nefislerinin gıdası, din ve dünya hasletlerinin vesilesi, Mevla'yı tanımaya vasıta ve yardımcıdır. Zira ki, anatomi ilmini bilmeyen, tıptan, hikmetten ve kendini tanımaktan gafil, Hak'kı tanımaya ulaşmaktan uzaktır. Hâlbuki insanların çoğu onu bilmekte aldanmıştır. Eğer tahsil eden olursa da, tıpla mâhir olmak için eğilir. Ancak Allah'ı tanımak için onu tahsil eden metanet bulup, kendini tanımaya ve ondan Hak'kı tanımaya ulaşır. Şu halde, eğer anatomiyi mütalaa edip, yaratıcının kudretinin şaşırtıcılığını onda müşahede edersen, sana üç türlü faydası olur. Birinci fayda budur ki: Böyle bir bileşim eserini seyredip, bilirsin ki, bunun gibi bütün eşyanın benzerlerini toplayıcı olan muhtasar binayı ve süslü şekli; en mükemmel nizam ve en güzel yaratılış ve intizam üzere yaratan Hallak-ı zü'l-Celal'de acz ve kusur tasavvuru muhal iştir. Şu halde ondan, hakîm olan Yaratıcının kudretini kesin ilimle bilirsin. İkinci fayda budur ki: Bunculeyin faydalı, anlayışlı ve süslü bileşiği icat eden yorulmaz Yaratıcı'da ilmin kemali olmamak ne ihtimaldir. Şu halde ondan yaratıcı olan Allah'ın alîm ve hakîm olduğunu yakîn gözüyle mütalaa edersin. Üçüncü fayda budur ki: Hak Taâlâ'nın sana ondan çeşitli lütûf ve inayetlerini, şefkat ve merhametlerinin kemalini idrak edip, ondan Rabbinin seni, he an terbiye kıldığını yakın bir gerçekle müşahede edersin. Zira ki Yaratıcı Taâlâ, bedenlerin bileşiminde, hikmetlerden, faydalardan ve zinetlerden bir kusur koymayıp, hepsini en mükemmel yapmıştır. Âlemlerin Rabbinin bu lütûf ve keremleri, sadece insana mahsus değildir. Belki onsekizbin âleme şâmildir. Hatta atlar, kediler, canavarlar, kuşlar, sinekler, arılar, yılanlar ve karıncaların hayat ve bekasına, ziynet ve yaşayışına gerçek sebeb olan; durumlarında ve tavırlarında hiçbir kusur koymayıp, hepsini kemal üzere tasvir ve tadil etmiştir. Nitekim İmam Gazali (Allah ona rahmet etsin):

"İmkanlar âleminde daha bediî durum olamaz," buyurup, bu mânâyı duyurmuştur.

Şu halde anatomi, insan nefsini tanımanın anahtarıdır. Allah'ı tanımanın anahtarıdır. Ama nefsi tanımak, Hak'kı tanımaya nispetle, güneşten zerre, denizden damladır.

Beden bir bileşimdir ki, insan nefsi ona binmiş gibidir. Allah'ı tanımak, asıl maksattır. Şu halde bir kimse bedeninden, nefsini idrak etmeksizin, Âlemlerin Rabbini tanıma davasını eylese, o kimse öyle bir müflise benzer ki; kendi yiyeceği ve içeceği olmayıp, beldenin fakirlerini toptan ziyafete davet eder. Herkese lazımdır ki, önce kendi nefsini bilmeye, sonra Rabbini bilmeye yönele. Ta ki muhabbete nâil ve sevgiliye ulaşıcı, muradını elde edici ola. Zira ki nefsi tanımak, Hak'kı tanımayı gerektirdiği gibi, Hak'kı tanımak dahi sevgisini gerektirir. Mesela güzel bir yazıyı veya fasih bir şiiri görüp okursan ve bunların yazıcısını bilip, ona sevgi duyup, onunla karşılaşmayı gönülden arzu edersin. O dahi sana dost olup muhabbet ve muvafakat eyler. Ey Allah'ımız, bizi kendimizi tanımayı ve kendini tanımayı nasip et. Sevginle rızıklandır. Ya Vedut, ya Allah, ya Rahman, ya Rahim! 

İkinci Madde 

İnsan bedeninde olan Yaratıcı'nın garip eserlerini, Hak'kın emriyle hayvanî nefsin bazı tasarruflarını, bedenlerin azalarının bazı özelliklerini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: İnsanın en büyük rüknü kalbi, en küçük rüknü kalıbıdır ki kalbin kabuğudur. Nitekim insan bedeni, cihanın özüdür. Bunun gibi insan kalbi, bedenlerin özüdür. Şu halde özlerin özü olan gönül, Rahman'ın evidir. Astronominin anatomiye yardımı olduğu gibi, anatomi dahi kalb ilmine yardımcı ve yol göstericidir. Zira ki, bedenin yaratılışında o kadar acayip sanatlar, garip hikmetler, renkli süsler ve çeşitli hizmetler vardır ki, sınırlanamaz ve özetlenemez ve sayılamazdır. Açık ve gizli olan azanın her birinde nice faideler vardır ki, halkın çoğu onlardan habersizdir. Mesela insanda nice yüz adet kemikler ve nice yüz adet sinirler ve nice yüz adet damarlar ve nice yüz adet ihtiyarî hareketler konulmuş ve tertip kılınmıştır. Her biri bir başka yapıda bir başka sıfatta, bir başka hizmette ve bir başka harekette bulunmuştur. Her biri bir başka yararlı iş için yaratılmıştır. Yakînen anlarsın ki, hepsi topluca kaleme alınmıştır. İnsanların çoğu, bunlardan bilgisi ve keyfiyetlerinden gafil bulunmuştur. İnsanlar ancak bunu bilirler ki, göz bakmak ve el tutmak için yaratılmıştır. Lakin göz ki, on tabakadır. O tabakalar nedendir ve faydaları nelerdir bilmezler. Eğe o tabakaların birine halel gelse, göz görmekten kalır. O halel neden gelir ve niçin göz görmez olur, bilmezler. Elde kaç kemik, kaç sinir ve kaç damar olduğunu ve her biri ne yapıda düzen bulduğunu ve ne tarz ile hareket ettiğini bilmezler. Bedenin içinde olan ruh uzuvlarının şekil ve tabiatları nicedir, her birin kuvvet ve hizmeti nedir ve nefs kuvvetlerinin san'at ve menfaati nedir bilmezler. Mesela içeride yürek, mide, ciğer, dalak, öd kesesi gibi uzuvlar; çekme, tutma, hazmetme, dışarı atma, şekil verme ve üreme kuvveti gibi kuvvetlerin hepsi, bedende hizmetçi tayin olunmuştur. Her biri kendi hizmetinde kaim, her ân müdavim bulunmuştur. Her biri kendi hizmetinde kaim, her ân müdavim bulunmuştur. Zira ki hayat kaynağı olan yürek, dembedem bu uzuvlara çeşitli hareket ve kuvvet vermektedir. Midede olan çekme kuvveti muhtelif yemekleri mideye çekip; tutma kuvveti koruyup ve hazmetme kuvveti pişirmektedir. Ayırıcı kuvvet, pişmiş gıdaların kesifini latifinden ayırıp, atma kuvveti kesif olanları mideden bağırsaklara itmektedir. Ondan midede kalan latifi, ciğer kendine çekip, ciğerde olan şekillendirme kuvveti, onu kan renginde boyamaktadır. Onun üzerinde ortaya çıkan siyah köpük ki, ona sevda derler, onu dalak çekip, kendinde değişime uğratmaktadır. Onda kalan sarı köpük ki, ona safra derer, onu safra kesesi ki, öddür, kendine çekip değiştirmektir. Onda olan balgamı dahi akciğere çekip, nefesle gırtlak yoluna itmektedir. Daha sonra bunlardan hâsıl olan kan, ciğer içinde suyla karışıp, kıvam bulduğundan; ondan o suyu böbrek kendine çekip değiştirmektedir.

Böbreklerde kalan tortu sidiğe dönüşüp, mesaneye gitmektedir. Sonra ciğerde kalıp, kıvamına gelenden saf kan, damarlar yoluyla bütün uzuvlara ulaşmaktadır. Büyüme kuvveti, ondan uzuvlara büyüme ve gelişme verip, et ve yağ gibi kuvvet ve kudret hâsıl olmaktadır. Sonra damarla içinde kalan kandan, üreme kuvveti erkeklerde meni, kadınlarda yumurta ve süt meydana getirip, her biri kendi yerlerine gelmekte ve dolmaktadır.

Eğer dalağa bir illet erişip, kandan siyah köpüğü ayırıp, devretmese; o köpük ile karışmış kalan kan, bedenin uzuvlarına gelip, ondan humma, cüzzam ve delilik gibi hastalıklar meydana gelir. Eğe öd kesesine bir illet erişip, safrayı kandan ayırmasa, o kandan sarılık gibi safravî hastalıklar peyda olur. Bunun benzerleri, bedende olan aza ve kuvvetlerin her biri kendi hizmetinde olur. Eğer bunların biri noksan olsa ya hizmetten kalsa çeşitli hastalıklar ortaya çıkması ile beden helak olup, insan nefsi onda tasarruftan kalır. 

Üçüncü Madde 

İnsan bedeninin başlangıç ve sonunu bildirir.  

Ey aziz, malûm olsun ki; filozoflar demişlerdir ki: Bedenlerin başlangıcı ve sonu topraktır. Nitekim Hak Taâlâ Kelâm-ı Kadim'inde: "Sizi yerden yarattık; yine ölümünüzden sonra sizi toprağa döndüreceğiz. Hem de ondan sizi başka bir defa aha çıkaracağız." (20/55) buyurmuştur. Zira ki yukarıda açıklandığı üzere yıldızların şualarının tesirleri ile dört unsur toplanıp, kaynaşmaları bir miktar itidal buldukta; toprak kendi suretini terkedip, bitki suretine gelir. O bitki ya ekmek veya hayvan yemi olur. Böylece ekmek ve hayvan, insan gıdası olduğundan, sözü edilen kuvvetler bu minval üzere hizmetlerinde bulunup; çekme kuvveti ki iştihadır, gıdayı çekip, tutma kuvveti hıfzedip, hazmetme kuvveti pişirir. Ayırt etme kuvveti kalını inceden ayırıp, itme kuvveti kalını bağırsaklar yolundan çıkartıp gider. Bu durumlar, kuvvet ve zayıflığa göre iki saatte veya üç saatte veya dört saatte midede meydana gelir ki, ona ilk hazım derler. Sonra inceyi, ciğer kendine çekip sözü edilen kuvvetler midedeki işlemleri bir daha orada işlerler. O zaman orada kesif olan dört kısım olur ki: Bir kısmı dalağa gidip siyah köpük olur. Bir kısmı safra kesesine gidip safra olur. Bir kısmı böbreğe gidip sidik olarak mesaneyi bulur. Bir kısmı akciğer tarafına gelip, göğüste balgam olur. Bu durumlar dahi kuvvet ve zayıflığa göre iki, üç, dört saatte ciğerde meydana gelir ki, buna ikinci hazım derler. Onda kalan latif halis kan olup, ana damarlara ve azaya akıp gider. Bu kuvvetler, işlemlerini bir daha damarlar içinde belirli bir müddetle tamamlarlar ki, buna üçüncü hazım derler. Bu hazmın tortusu deliklerden çıkıp; kulak kiri, çapak, burun kiri, kıl, tırnak, ter ve uzuvların kiri olur. Eğer bunlardan fazla o tortudan bir nesne kalırsa akıntı, nezle, yara, cerahat gibi hastalıklar olur. Damarlar içinde kalan latif kanın her cüz'ü bir uzva bölünüp, şekil verme kuvveti  o cüzleri bulunduğu uzuvlar rengi ile tasvir eylediği halde, o kuvvetler o işleri o müddette o damarlar içinde bir dahi ederler ki, buna dördüncü hazım derler. Bu hazmın kalıntısı bedenden eksilen kısımları doldurur, tamamlar. Belki fazla et ve yağ olup, o cismi güzel ve yağlı eder. Kalan latifin özünü, üreme kuvveti erkeklerin sulbüne çekip, onda meni eder. Kadınların göğsüne çekip, onda hem meni ve hem süt eder. Sonra o gıda hülasası olan meni, belirli bir kuvvette birleşme vasıtası ile kadınınki ile birleşir. Rahme düşer. Orada kırk güne dek meni suretini terk edip, kan pıhtısı suretine gelir. Yani uyuşmuş kan olur. Ve bir kırk gün daha geçtiğinde yani seksen gün sonra o kan pıhtısı et parçası olur. Üçüncü kırk gün tamamında yani yüzyirmi gün sonunda o et parçası içinde kemikler, sinirler, damarlar, uzuvlar, etler, yağlar, saçlar, tırnaklar vücuda gelir. Dördüncü ay tamamlandığında ceninin bütün azaları olgunlaşıp, onda hayvanî ruh tasarruf sahibi olup, göbek bağı yolundan gıdası kan olur. Çünkü nutfe rahimde karar bulup: Evvelki ayda zühalin terbiyesinde olur. İkinci ayda müşterinin terbiyesine gelir. Üçüncü ayda merihin, dördüncü ayda güneşin, beşinci ayda zührenin, altıncı ayda utaritin ve yedincide ayın terbiyesini bulur. O halde eğer yedi aylık doğarsa o çocuk yaşar. Eğer sekiz aylık doğarsa ölür. Zira ki, sekizinci ayda zühalin terbiyesine gelir. Zühal, soğuk ve kuru olduğunda tabiatı ölüm olur. Eğer dokuz aylık doğarsa müşterinin terbiyesinde olduğundan ölmez, yaşar. Zira ki müşteri rutubetli ve sıcaktır, tabiatı hayat olur. Anlatılan başlangıç yolunu, Hak Taâlâ beyan edip buyurmuştur: "Biz insanı muhakkak ki çamurun özünden yarattık. Sonra Âdem’in neslini sağlam bir yerde (rahimde) az bir su nutfe yaptık. Sora o nutfeyi kan pıhtısı haline getirdik. Ondan sonra kan pıhtısını bir parça et yaptık; o et parçasını da kemikler haline çevirdik. Kemiklere de et giydirdik. Sonra ona başka bir yaratılış verdik. Bak ki şekil verenlerin en güzeli olan Allah'ın şani ne yücedir!" (23/12-

14) Bu tafsilin özü böyle olmuştur ki: İnsan bedeninin madde ve aslı topraktır. Toprak önce bitkiye gelip, ya ekmek veya hayvan yeygisi olmuştur. O ekmek ve hayvan insan gıdası olup, ondan erkeklerde ve kadınlarda meni suretini bulmuştur. Sonra ana rahminde nutfe, kan pıhtısı, et parçası olup; kemik, sinir, damar, et ve yağ ile dolmuştur. Sonra ya kız veya erkek oldukta; ruh bulup, doğup ortaya çıkmıştır. Ya yaşayıp kemalini bulmuştur. Veya akıl baliğ olmayıp çocuk iken ölmüştür. Hâlbuki feleklerin hareketleri ve yıldızların şuaları ile toprak unsurunun bin cüz'ünden ancak bir cüz'ü bitki olur. Bitkinin bin cüz'ünden bir cüz'ü ancak ekmek ve hayvan olur.

Hayvanın binde biri ancak insan gıdası olur. Gıdanın bin cüz'ünden bir damlası meni olur. Bin damla meniden ancak bir damlası rahme düşer.

Rahimlere düşen nutfelerden binde biri çocuk olarak doğar. Bunca doğanın binde biri yaşar. Bunca yaşayanın binde biri akıl baliğ olur. Nice bin akıllının ancak biri mü'min olur. Nice bin mü'minin ancak biri âlim olur.

Nice bin âlimin ancak biri hakikatı araştırır. Nice bin araştırıcının ancak biri ârif olur. Nice bin ârifin ancak biri kemale ulaşır. Şu halde feleklerin hareketleri ve unsurların birleşmesinde, bileşiklerin ortaya çıkması ve bütün kâinatın yapısından murat ve maksadımız ancak kâmil insanın varlığının şerefi bulunmuştur. Kamil insanın gayrisi hep ona çocuk, hizmetçi ve tâbi kılınmıştır. Nitekim insanoğlunun en mükemmeli Habib-i Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Selem Hazretlerinin şanında: "Sen olmasaydın, sen olmasaydın felekleri yaratmazdım," denilmiştir. Bu mânâ bu beyt ile bilinmiştir: 

Beyt:

Her bin senede bir gönül burcuna gelir

Aşk göklerinden olmuş bir yıldız. 

İnsanın bedeninin başlangıcı, bu açıklama ile ortaya çıkmıştır. Şu halde: "Her şey aslına döner," hükmünce, bedenlerin sonu dahi bundan ortaya çıkıp anlaşılmıştır. 

Dördüncü Madde 

Cismin ve canın iniş ve çıkış keyfiyetini, bedenin konaklarını kat ederek dönüşünü; insanî ruhu, bedenin değişimini ve geçici ruhun bekasını bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Eğer bir kimse murat eylese ki, kendisine vad olunan dönüş yerini araştıra ve dönüşünün menzillerini kat edip aslına gide. O, hemen bunu bilsin ki, ihtiyarlıktan önce kırarmıştı. Ondan önce civan olmuş idi. Civanlıktan önce çocuk olmuş idi. Çocukluktan önce ana rahminde cenin olmuş idi. Ondan önce et parçası olmuş idi. Ondan önce kan pıhtısı olmuş idi. Ondan önce rahimde, kadının ve erkeğin dölünden birleşmiş nutfe olmuş idi. Ondan önce, babanın sulbünde ve ananın göğsünde meni olmuş idi. Ondan önce damarlar içinde kan olmuş idi.

Ondan önce babanın ve ananın gıdası olmuş idi. Ondan önce hayvanî olmuş idi. Ondan önce bitkisel olmuş idi. Ondan önce unsurların cüzleriyle karışmış toprak idi. Topraktan önce mutlak cisimdi. Ondan önce küllî tabiattı. Ondan önce mücerret cevherdi. Şu halde o kimse ki, hal ile bu makama yetmiştir. O, cisimlerin ve ruhların yollarını tamamıyle kat edip gitmiştir. Karanlık ve nur perdelerini toptan kaldırmıştır. Kendi nefsini anlayıp bilmiştir. Mevlasını tanımış ve bilmiştir. Başlangıç ve sonunu bilip, kanden gelip gittiğini anlayıp, ârif ve Hak'ka ulaşıcı olmuştur. Bu ruhanî miracla her müşkülü çözüp, her muradı hâsıl olmuştur.Bu değişimlerden ortaya çıkan budur ki, gerçi insanî ruh, işleriyle bedene yoldaştır. Lâkin zatıyle başkadır ve ondan ayrıdır. Zira ki ruh, mücerret bir cevherdir ki, bir hal üzere bakidir. Beden ise her anda değişici ve fânidir. Ruh o yönden bedenden gayridir ki, o, bedenin menzillerinin hepsini seyir edip, birbirinden fark etmiş ve ayırmıştır. Başlangıç ve sonu tefekkürle geçip, tezekkürle nihayetine gitmiştir. Tahkik ve yakîn ile gereği gibi durumların hakikatine yetmiştir.

O halde bir kimse ki, ölçüp biçebilmiştir; o kimse o nesnenin aynısı olmayıp, gayri olmuştur. Ruhun, cisimden başka olduğuna hikmet kitaplarında deliller çoktur. Burada uzatmaya hacet yoktur. Lâkin burada münasip delil budur ki: Ruh, ancak o ruhtur ki, bu beden beş yaşında idi ama beden o değildir. Zira beden bunca şekillere girip, nice sıfatlar bulmuştur.

Uzunlukta, genişlikte ve derinlikte hareketle büyük olmuştur. Ya önce civan idi, şimdi ihtiyar olmuştur. Veya güçlü idi, zayıf olmuştur. Latif idi, kesif olmuştur. Şu halde gerçekte ihtiyar olan beden, genç olan bedenin gayrisidir. Civan olan beden dahi, çocuk olan bedenin gayrisidir. Gerçi bedene bunca değişim ve farklılık gelip, lakin insan ruhu yine önceki durumda kalır. Tabii ölüm vaktinde, ayrıldığı bedenden ki, onu kabirde ve mahşerde bulur. Onunla ya cehennemde elem çeker veya cennette nimetlenmiş olup kalır. 

Beşinci Madde 

Bedenlerin değişiminin keyfiyetini ve geçici ruhun bekasını bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: İnsan ruhu değişici olmayıp, bedeni değişici olduğunun sebebi budur ki: Ruh ulvî âlemden gelmiştir. Ulvi âlemde oluşum ve bozuşum olmadığından, onun cüzü bulunan ruh dahi bir karar üzere kalmıştır. Bu bedenin parçaları, bu süflî âlemden alınmıştır. Hâlbuki süflî âlem oluşum ve bozuşuma mahâl kılınmıştır. Çünkü beden dört unsurdan yaratılmıştır. Şu halde insanın bu bileşimi, bu oluşum ve bozuşum âleminin bir cüzü bulunmuştur. Parçalar ise daima bütüne dönücü olup, bütün dahi cüzüne eğilimli ve feyiz verici bilinmiştir.

Cüzün külle dönüşünün delili budur ki: İnsan ihtiyar olup, cân âlemine döner. "Biz Allah'ın kuluyuz ve yine ona döneceğiz," (2/156) âyet-i kerimesi, hükmünü bulur.

Bütünün parçaya meyl ve feyzinin delili budur ki: Daima İlâhî fazlın feyzi, külli akıl vasıtasıyle mülk âlemine incidir. Nitekim: "Hamd âlemlerin Rabbine mahsustur," (1/1), âyet-i kerimesi, buna şahit ve âdildir. Şu halde bütün, parçaya meyledici ve feyz verici olduğu gibi; parça dahi bütüne dönücü ve meyledicidir. Parçanın bütüne dönüşünün bir delili dahi budur ki: İnsan acıkıcı ve susayıcı olur. Zira ki bedenin parçalarının, bütün tarafına dönüşü her â olur. Şu halde ondan bedene za'f ve noksan gelir.

Yeme ve içmeye koyulmakla, beden için eksilen yerine gelici olur. Yani unsurlar tarafına giden bedensel parçaların yerine, gıdadan bedene gelip yine beden ondan kuvvet bulur. Çünkü bedenin gıdası, yine kendi aslı bulunan unsurlardan hâsıl olan bitki ve hayvandır. Şu halde hakikatte bedenlerimizin beş senelik parçaları tümden ayrışıp, dembedem tedric ile bedenlerimizden dışarı çıkıp, bütüne gitmiştir. Mesela ellibeş yaşımızda iken bedenlerimizde olan parçalar, elli yaşımızda olanın gayrisidir ki, ayrışanların bedeli gıdadan gelip, yine yavaş yavaş bedenimize parçalar olup, bütüne giden parçaların yerine dolup, bedenin şekillerinde teşekkül etmiştir. Lakin bu durumlara vâkıf olmayanlar, bedeni, ruh gibi bir durum üzere sâbit kalır zannetmişlerdir. Bunun misali böyledir ki: Bir kimse bir sahrada bir çadır kurup, onun kazıkları ve ipleri hep siyah olsa ve o haftada bir defa varıp, bir siyah kazık çıkarıp, yerine bir beyaz kazık çaksa; bir siyah ipini çözüp, yerlerine başka beyaz kazıklar ve ipler çakıp ve bağlasa; o zaman bu değişikliğin farkına varmayanlara o çadır, yine geçen senede kurulduğu hal üzeredir ve bütün parçalarıyla sâbit görünmüştür.

Hâlbuki onun bütün kazıkları ve ipleri yenilenip, değiştirilmiştir. Zira ki bu beyaz kazıklar ve ipler, o siyah kazıkların ve ipleri gayrisi bulunmuştur. Aynen bunun gibi insan bedeni dahi her an açık ve gizli ayrışıp, ayrışanların yerine gıdadan toplandığından, her beş senede bir kere tamamen değişip, farklılık bulur, bilinmiştir. Şu halde parçanın bütüne, bütünün parçaya meyli bu deliller ile ispat olunmuştur. Hakikatini en iyi bilen Allah'dır. 

Altıncı Madde 

Bu cihanın, bizi müşfik bir anne gibi terbiye eylediğini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Bu âlem, bizim şefkatli annemizdir. Nitekim anne, çocuğunu terbiye eder. O gıdaları ki, çocuk elde edemez, annesi onları yer ki, onlardan süt hâsıl olup, çocuğuna gıda olmaya layık ola. Memenin yolundan çocuğunu verilip, onunla beslene. Bunun gibi, bu âlem dahi bizim üşfik annemizdir ki, iki göğüs mesabesinde bulunan bitki ve hayvan yolundan layıkımız olan gıdalarımızı bize ulaştırıp, çeşitli renkte lezzetli meyveler ve nefis yemeklerle bizi yetiştirir. Bu anne ki, âlem bilinmiştir. Başka annelerin aksi bulunmuştur. Zira ki bütün anneler, görünenlere yönelmişlerdir. Âlem ise kendi içine yönelmiştir. Ta ki bize bakıcı olup, yetişmemizde hazır ola. Şu halde hakikatte henüz, halen biz kendi annemizin karnında sâkinleriz ki: "Sait, anası karnında saittir. Şaki, anası karnında şakidir," hadis-i şerifini bazıları böyle tevil etmişlerdir. Bu mânâ, bu âyet-i kerimeye uygundur ki, Hak Taâlâ: "Kim bu dünyada kör olursa, artık o, ahirette de kördür ve yol bakımından da daha sapıktır." (17/72), buyurmuştur. Bu mânâyı, bir kâmil bir beyt ile duyurmuştur. 

Beyt:

Kim ki bu dünyada ârif-i Hak olmadı

Ta ebed bigâne kaldı bulmadı. 

Bu mânâ çok açıktır ki, doğuştan kör olana asla ilâç olmaz. Şu halde iki cihan saadetini hemen bu durumda elde etmek mümkündür. Henüz anne karnındayız, yani bu âlemdeyiz. Burada kör olmak budur ki: İnsan kendini bilmeye ve görmeye, kendi hakikatine ermeye. Zira ki kendini bilmeyen çocuk sayılır. Mevlasını dahi bilmemiş ve bulmamış olur. Şu halde, o kimse iki âlemde kör kalır. Onun için, peygamberler, veliler ve âlimler gelmişlerdir ki, halkı, Yaratan'a davet kılarlar. Cihan halkı, Kur'an nuru, tevhid ilmi, irfan ve Rahman'a ibadetle körlük illetinden kurtulalar. Kendini bilme vasıtasıyle, Hüda'ya âşina ve seçilmişlerin seçilmişi olalar. Ebeden onunla kalalar. Ey hay ve kayyum olan, göklerin ve yerin yaratıcısı, mülkün sahibi celal ve ikram sahibi olan Allahımız! İzzetinle kalblerimizi diriltmeni, gözlerimizi seni tanıma nuruyla nurlandırmanı dileriz. Ey Allah!

 

İKİNCİ FASIL 

Bedenlerin bileşiminin keyfiyetini, uzuvların tabiatlarının mahiyetini, insan hayatının mizaçlarını, dört rüknün karışım ve bileşiminin, karışımların sebeblerini, durumlarını ve faydalarını ve onlardan oluşanı dört madde ile uzun uzun açıklar. 

Birinci Madde 

Bedenlerin bileşiminin keyfiyetini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Dört esas ki, (rükün) basit cisimlerdir, insan bedeni ve diğer hayvanların ilk cüzleridir. Zira ki bileşik cisimlerin çeşitli nevileri, özlerin birleşmesiyle meydana gelir. Esaslar ise dörttür: İkisi hafif, ikisi ağırdır.

Hafifler: Ateş ile havadır. Ağırlar: Su ile topraktır. Çünkü ateş unsuru, havaî cevherinin sirayetiyle diğer unsurlarda cereyan edip, bileşip, hararetiyle iki ağır ve soğuk unsurun, soğukluklarını kırar. Onlar, unsurluklarını terkedip, mizaçlık mertebesine giderler. Şu halde iki ağır unsur, uzuvların sükûn ve oluşumuna metin madde olur. İki hafif unsur, uzuvların hareket ve hayatlarına yardımcı olur.

İlk esasların kuvvetleri ki, dört keyfiyettir, onlar, sıcaklık, soğukluk, rutubet ve kuruluktur. Bu dördü, unsurların anneleridir. Esaslarda mevcuttur. Bu unsurî keyfiyetler, tabiî suretler üzerine eklenmiştir. Zira ki onlar, sıcaklık ve soğukluk gibi keyfiyetlerde geçici ve değişicidir.

Hâlbuki tabiî suretlerin her iri, kendi zatıyle bakidir. Eğer dört keyfiyet, tabiî suretlerin aslı olsaydı, onlar dahi değişici olup, sabit kalmazlardı. Şu halde eğer basit cisimler olan dört esas, küçülüp biraraya gelseler, tam bileşik cisimler olan üç bileşikde (mevalid-i selase) teğet olup, bu zıt keyfiyetleriyle birbirine tesir etseler ve o basitlerin her biri öbürünün şiddetli keyfiyetini kırsa; o zıt keyfiyetler arasında her birinden tümünde eşit ve benzer aracı keyfiyet hâsıl olur ki, ona: Mizaç derler. Üç bileşik yani maden, bitki ve hayvan hep onunla vücuda gelirler. Lakin yarı bileşik cisimler olan bulut ve şihap gibi atmosferik şeyler, unsurlardan mizaçsız meydana gelirler. Onun için süratle yok olurlar. 

İkinci Madde 

Beden uzuvlarının tabiatlarının mahiyetini bildirir.  

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: O şekil verici ve yaratıcı olan Allah Taâlâ hazretleri, âlemde her nesneyi, münasip ve muvafık yerli yerinde, güzel ve mutedil yaratmıştır. Her canlıya uygun ve her uzvunun haline muvafık olan mizacı vermiştir. Âlemin cüzlerinin tümünde olan mizaçların en layık ve en uygununu insan bedenine kerem kılıp, her bir uzvuna en münasip ola mizacı bahşetmiştir. Bazı cüzlerini ziyade sıcak, bazısını ziyade soğuk, bazısını ziyade rutubetli ve bazısını ziyade kuru etmiştir. Bedende fazla sıcak olan o ruhtur ki, latif buhardır. Sonra yürektir ki, ruhun menşeidir. Sonra kandır ki, muttasıldır. Sonra karaciğerdir ki, kan ondan doğmadır. Sonra halis olan ettir. Sonra sinirdir ki, et ile karışmış olan sinirdir. Sonra dalaktır ki, onda kan vardır. Sonra böbrektir ki, kanı azdır. Sonra atardamarlardır ki, ruhun çevresinde olan kanın zarflarıdır. Sonra toplardamarlardır ki, mutlak kanın zarflarıdır. Sonra el derisidir. Bedende gayet soğuk olan balgamdır. Sonra saçlardır. Sonra kemiklerdir. Sonra kulak kemiğidir ki, kıkırdaktır. Sonra kirişlerdir. Sonra perdelerdir. Sonra sinirlerdir. Sonra murdar iliktir. Sonra dimağ (beyin)dir. Sonra iç yağıdır. Sonra deridir. Bedende gayet kuru olan saçtır ki, duman buharındandır. Sonra kemiktir ki, uzuvların en sertidir. Sonra kıkırdaktır. Sonra kemik başlarıdır. Sonra kiriştir. Sonra zardır. Sonra damarlardır. Sonra toplardamarlardır. Sonra hareket sinirleridir. Sonra yürektir. Sonra bedenin sinirleridir. Sonra deridir. 

Üçüncü Madde 

İnsanın yaşlarının mizaçlarını bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Yaşların mizaçları muhtelif olduğundan, insanın yaşları topluca dörttür. Biri büyüme çağıdır ki delikanlı yaşı da derler. Bunun müddeti insanın otuz yaşına dektir. Sonra duraklama çağıdır. Buna gençlik yaşı dahi derler. Bunun müddeti insanın altmış yaşına dektir. Sonra açık düşüş yaşıdır ki, buna ihtiyarlık dönemi dahi derler. Bunun müddeti ömrün sonuna varıncaya dektir.

Lakin delikanlılık çağı da iki kısımdır. Biri çocukluk çağıdır ki, onbeş yaşına dektir. Sonra delikanlılık çağıdır ki, delikanlılık çağının sonuna dektir.

Çocukların mizacı mutedildir. Delikanlılığın mizacı sıcaklık ve rutubettir. Gençliğin mizacı sıcak ve hiddetlidir. Duraklama çağının müddetinden sonra sıcaklığın maddesi olan rutubeti, bizi kuşatmış olan hava çektiğinden sıcaklık noksan bulmağa başlar. Zira ki, geçen bölümde açıklandığı üzere cismanî kuvvetlerin ve cüzlerin hepsi nihayete erer. Ayrışanların bedeli için eşitlik ve bir minval üzere sürekli soğumadır. Lakin bozulma gün gün arttığından ayrışan rutubetle beraber karşılığı gelmez. Şu halde gelen ile sarfolunan bedende eksilme ve geri dönme üzere olduğundan, rutubet yok olup, hararet söner. Tabii ölüm budur. Şu halde her bir şahsın ilk mizacı hasebince rutubeti içine alan kuvveti ne miktar ise, onun tabii ecel miktarı odur. Eğer dışardan bir kazaya uğramazsa odur ki, ömrü de odur.

Zira ki, Allah'ın kudreti ile ulvî cisimlerin süflî cisimlerde çeşitli tesirleri daima birbirini takip ettiğinden bütün halkın şekil ve durumları ahlak ve tavırları henüz anaların rahimleri içinde nutfe iken tesadüf eden baht ve talihleri tesirleri ile ortaya çıkmıştır ki, ana karnına nutfe düştüğü saatte baba ve ananın talihleri ne işte ise ve her birinin yıldızı neye bakıyorsa: Eğer kutlu, uğursuz, o nutfenin zatına tesiri ile nakşedilir.  Mesela saadet, şekavet, anlayış, hamakat, cimrilik, cömertlik, korku, şecaat, sevgi, düşmanlık, hırs, kanaat, himmet, alçaklık, fakirlik, zenginlik, rahat, güzellik, kemal, yorgunluk ve üzüntü her ne konum üzerine ise o nutfenin zatına tâi olur. Zira ki o nutfe, ceninin cisminin levh-i mahfuzudur Levh-i mahfuz bu âlemin aynasıdır. Şu halde her kim ki, sait olmuştur, o saadetini ana karnında bulmuştur. Her kim ki şakî gelmiştir, o dahi şekavetini anası karnında almıştır. Nitekim Habib-i Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri: "sait anası karnında saittir. Şaki anası karnında şakidir," buyurmuştur. Herkesin talihinin tesirini remz ile duyurmuştur. Çünkü halkın bütün şekilleri, vasıfları ve mizaçları felikî konumlar gereğince rahimlerde muhtelif bulunmuştur. Şu halde eceli müsemmaları dahi mizaçları hasebi ile onda muhtelif takdir olunmuştur.

Elhasıl delikanlı ve çocuk bedenleri, itidal üzere sıcak ve rutubetli müşahede kılınmıştır. Gençlik bedenleri hiddetli, sıcak bilinmiştir.

Kırarma ve ihtiyarlık bedenleri, buhar ruhu ve sıcak kandan yukarıda anlatıldığı üzere geçkin oldukları için soğuk ve kuru bulunmuştur.

Kadınların mizacı erkeklerden daha soğuk ve daha rutubetli olduğu tecrübe kılınmıştır. 

Dördüncü Madde 

Bedenlerin dört karışımının keyfiyetini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Bedenin ilk rutubetleri olan dört karışım akıcı ve rutubetli cisimlerdir ki, gıdalar önce ona dönüşüp, onlardan bedenin cüzleri gıdalanır. Değerleri karışımın rutubetleri dört cinstir ki: En faziletlisi kan cinsidir. Sonra balgam cinsidir. Sonra safra cinsidir. Sonra siyah köpük cinsidir. Bu karışımların her biri tabiî ve tabiî değildir. Tabiî kan, sıcak ve rutubetlidir. Rengi kırmızı, tadı tatlıdır. Faydası et, yağ ve uzuvların gıdası olmaktır. Tabiî olmayanı soğuktur ve rengi bulanıktır. Tadı acı olup, faydası olmaz. Tabiî balgam, soğukçadır. Rengi yumurtanın beyazı gibidir. Tadı tatlıdır. Faydası ya kan veya kanın yerini tutup, uzuvların gıdası olmaktır. Tabiî olmayanı kuru mizaçlı ve değişik renktedir. Acıdır. O, ya tuzlu veya asitli olur. Tabiî safra sıcak ve kırmızıya yakın, yapışkandır. Faydası kana karışıp ve yardımcı olup bedenin cüzleri olmaktır. Tabiî olmayanı, yakıcıdır ve zehir cevheridir. Tabiî siyah köpük tabiî kanın altında kalan tortudur. Tadı tatlıya yakındır. Yeri dalaktır. Faydası açlığı ve şehveti tahriktir. Tabiî olmayanına zehirli kara köpük derler.

Dört karışımın doğuş keyfiyeti böyledir ki: Önce gıdanın çiğnenme ile hazm olması vardır ki, ağız yüzeyi ve mide yüzeyi ile bitişik ve bağlantılıdır. Şu halde onda dahi hazmetme kuvveti hâsıldır. Zira ki, çiğnenmiş nesnenin önceki tad ve kokusu gitmiştir. Sonra çiğnenmiş gıda mideye vardığında, midenin ağzı kapanıp, tamamen ona hazmolunur. Lakin sadece midenin harareti ile değildir. Belki ağ taraftan karaciğerin, sol taraftan dalağın ve onda olan atar ve toplardamarların, harekete kabiliyetli olan iç yağının, midenin üstünde ve zarının ötesinde yüreğin, bütün bunların hararetleri ile tamam olup iki üç saatte ilk hazım hâsıl olur. Midede keşkek suyu gibi akıcı cevher olur. Sonra onun kesifi mideden bağırsaklara çıkışa yol bulur.

Latifi mideye bitişik olan damarlar yolundan karaciğere bitişik olan ince kıllar gibi damarlar ile süzülüp, karaciğere çekilir. Şu halde karaciğer o latif cevhere kavuşup; sünger gibi emer. Onda da önceki sindirim süresi kadar zamanda pişer. İkinci hazım da hâsıl olur. O pişen kırmızı rengi boyanıp, onun yüzünde kaymak gibi nesne ve dibinde tortu gibi nesne hâsıl olur. Eğer ifrat derecede pişerse bir yakıcı nesne hâsıl olur. Eğer az pişerse hint kavunu gibi bir nesne peyda olur. O kaymak safradır veya siyah köpüktür. Bu ikisi tabiîdir. Yakıcı olanın latifi itilen safradır, kesifi itilen siyah köpüktür. Bu ikisi tabiî değildir. Hit kavunu, tabiî balgamdır.

Hepsinden saf ve hasi olanı kandır. Lakin suyu fazladır ki, karaciğerden ayrılmazdan önce suyu, böbreklere inen damarlarla çekilip, kendilerine gıda olacak yağ ve kanı alıp, artığı mesaneye süzülüp, dışarı çıkmaya yol bulur.

Kıvam bulmuş halis kan, karaciğer üstünde doğan büyük damara çekilip, ondan ayrılan atardamarlara akar. Sonra yüreğe ve buradan bütün vücuda yayılır, uzuvların besini olur. 

Beşinci Madde 

Karışımların oluş sebeblerini, tabiat ve faydalarını ve hareket sebeblerini; buharlardan doğan tabiî ruhu bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Tabiî kanın fail sebebi, mutedil hararettir. Maddî sebebi, gıdaların ve içeceklerin mutedil olmasıdır. Tam sebebi bedenin beslenmesidir. Tabii safranın fail sebebi, mutedil hararettir. Maddî sebebi, sıcak, latif, tatlı ve yağlı gıdadır. Sureta olan sebebi, fazla çiğnenmektir. Tam sebebi, kan karışımı ve bedenin beslenmesidir. Yakıcı safranın fail sebebi, karaciğerin aşırı hararetidir.

Tabii siyah köpüğün fail sebebi, mutedil hararettir. Maddî sebebi, rutubeti az olan çok sıcak ve katı gıdalardır. Sureta olan sebebi, akmayan ve ayrışmayan gıdalardır. Tam sebebi, kanı kuvvetlendirip, bedenin gıdası yapmaktır. Yakıcı siyah köpüğün fail sebebi, az hararettir. Maddî sebebi, az çiğnemektir. Tam sebebi, kan karışımı ve bedenin beslenmesidir.

Şu halde, karışıkların doğuş sebebleri, sıcaklık ve soğukluktur. Zira ki mutedil hararetten kan; fazla hararetten yakıcı safra ve çok fazla hararetten yakıcı siyah köpük; soğukta balgam doğmuştur.

Kan ile damarlardan akan karışımların, damarlar içinde dahi iki üç saat müddetinde üçüncü hazmı vardır. Azaya tevzi edildiğinde; her uzuvda kendi nasibinin bu müddet içinde de dördüncü hazmı vardır. Damarlar içinde olan üçüncü hazmın ve azada olan dördüncü hazmın fazlaları geçen bölümde açıklandığı gibi kulak kiri, göz çapağı, burun kiri olup, sa ve tırnak suretini bulup; bedenin azalarından ayrışan ter, kir, yara ve cerahat şeklinde vücuttan atılır.

Sözü edilen karışımların doğuş sebebleri olduğu gibi, hareket sebebleri de vardır. Zira ki bedenin hareketi ve sıcak eşya, kanı ve safrayı tahrik eder. Bazı kere siyah köpüğü dahi tahrik eder. Lakin hareketsizlik, balgama kuvvet verir. Güzel şeyler düşünmek de dört karışımı harekete geçirir.

Nitekim dört karışımın kesafetinden, bir kesif cevher doğar ki, uzuvdur veya uzvun bir cüzüdür. Bunun gibi karışımın latif buharlarından, bir mizaç hasebiyle latif bir cevher doğar ki, tabiî ruhtur. Hayvanî ruhu kabul istidadını bulmuştur. Mizaç üzere önce bu ruh doğup, sonra bütün uzuvlara, nefsanî kuvvetleri ve başkalarını kabul istidadını veren budur. Şu halde nefsanî ve hayvanî kuvvetler insan bedeninin uzuvlarında hâsıl olmaz. Ancak bu tabiî ruh vasıtasıyle olur. Eğer bedenin bir uzvu nefsanî ve hayvanî kuvvetlerden kesilip, tabiî ruhtan kesilse, o uzuv henüz hayattadır. Zira ki uyuşmuş veya felç olmuş olan uzuv, his ve hareket kuvvetini yitirmişken yine hayatiyeti vardır. Eğer ölmüş olsa, kokuşur ve bozuşurdu. Şu halde felç olmuş uzuvda, onu koruyan bir kuvvet vardır ki, bu tabiî ruhtur. 

ÜÇÜNCÜ FASIL 

Azanın fayda, mahiyet ve keyfiyetlerini, isim ve kuvvetlerini, doğuş ve özelliklerini dört madde ile ayrıntılı olarak açıklar. 

Birinci Madde 

Azaların mahiyet ve keyfiyetini bildirir.  

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Dört esasın birinci mizacından doğan bedenin karışık cisimleri olduğu gibi, dört karışımın dahi birinci mizacından doğan beden azalarının cisimleri olmuştur. Bazı aza tek ve bazısı bileşik suret bulmuştur.

Tek uzuv odur ki, hangi his olunan cüzünü alsan, sayı ve cisimde cüzü bütününe ortak olur. Kemik, et ve sinir gibi. Bunlara, cüzleri benzeşen azalar denir.

Bileşik uzuv odur ki, hangi cüzünü alsan, ne sayıda, ne isimde bütününe ortak olmaya. Yüz, el ve ayak gibi. Zira ki, yüzün bir cüzü, yüz değildir. Bunlara: Alet uzuvlar derler. Zira ki hareket ve işlerde tamamen nefsin âletleri olmuşlardır. Cüzleri benzeşen azanın birincisi kemiktir. Sert yaratılmıştır. Zira ki kemik, bedenin esası, uzuvların hareketinin direği bulunmuştur. Sonra kıkırdaktır ki, yumuşaktır. Katlanabilir. O, kemikten daha yumuşak, sair uzuvlardan daha sert kılınmıştır. Bunun yararı; yumuşak uzuvlara kemiklerin bağlantısı bununla gökçek olmaktadır. Ta ki yumuşak ile sertin vasıtası olup; vurma ve düşme zamanlarında her uzuvdan, yumuşak olan uzuv incinmeye. Sonra sinirlerdir ki, dimağdan ve omurilikten bitmişlerdir.

Katlanmakta esnek, gerilmekte sert olan beyaz cisimlerdir. His ve hareket için olan aza, bütünüyle sinirlerle tamamlanır. Sonra kirişlerdir ki, adalelerin çevresinde bitmiş, sinirlere benzer cisimlerdir. Hareketli uzuvlara tam bağlıdır. Kâh adalelerin sıkılması ile kirişler dahi çekilmiş olup; hareketli uzuvları çeker. Kâh adalenin yayılmasıyla ve kendi yerine dönmesiyle kirişler rahatlayıp, uzuvları durumu üzere yayarlar. Sonra kemik başlarındaki iplikçiklerdir ki, kemiklerden bitmiş, sinirlere benzeyen cisimlerdir. Bunların adalelere uzananlarına, mutlak bağ derler.

Kemiklerin mafsallarını ve sair uzuvları bağlayanlara ökçe bağı derler. Bu adı geçen bağların hiçbirin hissi yoktur. Ta ki kendilerine lazım gelen hareket fazlalığıyla diğer işlerde incinmeyeler. Bunların faydası, uzuvları birbirine bağlamaktır. Sora atar damarlardır ki, yürekten çıkarlar.

Uzun ve içleri boştur ki; uzunları sinirlere, cevherleri bağlara benzerler. Bunların öyle açılıp kapanan hareketleri vardır ki, sükûnet ile ayrılmıştır. Bunlar can damarlarıdır. Faydaları budur ki, bunlar, yürekten duman buharını saçmakla, ona rahat verip, ruhu bedenin uzuvlarına tevzi için halk olunmuştur. Sonra toplardamarlardır ki, toplardamarlara benzer cisimlerdir. Karaciğerden bitmişlerdir. Hepsi de sakindir. Bunlar kan damarlarıdır. Faydaları budur ki, bunlar karaciğerden kanı, bedene tevzi için yaratılmıştır. Sonra zarlar (perdeler)dir ki, ince ve hisleri olmayan latif sinirlerden dokunmuş cisimlerdir. Sair cisimlerin yüzeylerini örterler. Nice faydaları vardır ki: Biri, bütün uzuvları yapı ve şekilleri üzere korurlar. Biri dahi kendi lifine bitişik olan sinir ve bağlar vasıtasıyla uzuvları birbirine bağlarlar. Böbrekleri sulbe bağladıkları gibi. Bir faydası dahi akciğer, karaciğer, böbrek, dalak benzeri hissî olmayan uzuvların cevherlerinde, bu zarların kendilerine değen bizzat hassas olup, lifli olan cisimlerine değeni ârizî olarak hissedici olmalarıdır. Sonra ettir ki, bedende olan bütün bu azanın aralarındaki boşlukları doldurur.

Alet olan uzuvlar, bunlardan bileşen uzuvlardır ki, inşaallah bundan sonra onlar dahi açıklanır. 

İkinci Madde 

Uzuvların isimlerini ve kuvvetlerini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: bedende olan azadan her bir uzvun kendi nefsinde tabii bir kuvveti vardır ki, o uzvun beslenmesi işi, ancak o kuvvetle olur. O kuvvet gıdayı, çeker, tutar ve ondan fazlayı dışarı atar. Uzuvların hepsinden kuvvetli olan, dimağ ve karaciğerdir. Zira ki bu ikisi yürekten hayati kuvvet, tabiî hararet ve ruhu kabul edip, dimağ bütün hislerin başlangıcı olup; karaciğer, bedenin bütün uzuvlarının besleyicisi olmuştur. Yürekten gayri. Zira ki yürek, göğsün içinde sol meme altında karaciğer nevinden ve onun renginde fincan şeklinde şerefli ir uzuv ve latiftir ki, onun aşağı tarafında, alt yüzeyi ortasında gözbebeği, benzeri siyah bir nokta vardır ki, en latif azadır. İsmi süveydadır. Ruhun kaynağı ve kuvvetlerinin toplamıdır. Hayvanî ruhun ve insanî nefsin birlikte bulunduğu yer ve Rabbanî ilhamların iniş yeri, Hüda'nın nazargâhıdır. Bütün uzuvlara hayat, hareket, idrak ve gıda verip, besleyendir. Bütün kuvvetlerin ve uzuvların hizmetçisi ve uşağıdır. O, bedenin emîridir. Şu halde bedenin bazı uzuvları reis, bazısı reis hizmetçisi ve bazısı ne reistir ne de hizmetçi.

Reis uzuvlar, o azadır ki; bedende olan ilk kuvvetlerin başlangıç yerleridir. Şahsın bekası ve nevin bekası onlara muhtaçtır. Şahsın bekası hasebiyle olan reis uzuvlar üçtür: Biri yürektir ki, hayat kuvvetinin başlangıcıdır. Biri dimağdır ki, his ve hareket kuvvetinin başlangıç yeridir. Biri dahi karaciğerdir ki beslenme kuvvetinin başlangıç yeridir. Nevin bekası hasebiyle reis olan uzuvlar, yine yukarıda sayılan bu üçüdür. Nevin bekasına mahsus olan dördüncü uzuv tenasüldür ki, onlar nesli koruyan meniyi doğurmak için kendilerine muhtaç olunandır. Erkek ve kadın organlarının tam yapısı olan mizacı ifade ederler.

Hizmetçi olan uzuvların bazısına hazırlayıcılık, bazısına yerine getiricilik gibi hususi hizmetler vardır. Hazırlayıcılık hizmeti reisin işinden önce, yerine getiricilik hizmeti reisin işinden sonradır. Yüreğin hazırlayıcılık hizmetini gören akciğer, yerine getiricilik hizmetini gören atar damarlar gibi. Dimağın hazırlayıcı hizmetçisi karaciğer ve sair ruh uzuvları ve gıda uzuvları gibidir. Yerine getirici hizmetçisi sinirler gibidir. Karaciğerin hazırlayıcı hizmetçisi mide gibidir. Yerine getirici hizmetçisi toplardamarlar gibidir. Tenasül uzuvlarının hazırlayıcı hizmetçisi, onlardan önce meniyi doğuran aza gibidir. Yerine getirici hizmetçisi, erkeklerde zekerin deliği ve husyeler arasında olan damarlardır. Kadınlarda meniyi iten damarlardır. Rahimdir ki, meninin yararlanışı onda tamam olup, cenin oluşacak yerdir. 

Üçüncü Madde 

Ceninin azasını oluşumunu bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Cüzleri benzer olan beden uzuvlarının hepsi, iki meniden oluşur. Et ve yağ buna girmez. Zira ki bu ikisi, kandan oluşur. Şu halde et ve yağdan başka cüzleri benzer olan uzuvlar, peynir mayadan bağlandığı gibi, babanın menisinden bağlanır.

Bütün bu uzuvlar peynir sütten oluştuğu gibi ananın menisinden oluşur. Nitekim mayanın ve sütün her biri, kendilerinden hâsıl olan peynirin bütün cevherlerinden birer cüzdür. Bunun gibi menin her birisi, rahimde olan ceninin bütün cevherlerinden birer cüzdür. Bundan sonra hamile kadının hayız kanı, rahimde oluşan ceninin göbeği yolundan gıdası olup, onunla büyüyüp gelişir. Pıhtılaşıp, öneki azası arasında olan boş yerleri doldurup, et ve yağ olur. Kanın fazlası, nifas vaktine kadar kalıp, ondan analık tabiatı dışarı atar. Doğumda sonra, çocuğun karaciğerinin oluşturduğu gıda kanı, göbekten aldığı kanın yerine gidip, göbeği kapayıp, o kandan oluşan et ve yağ, bu kandan oluşmaya başlar.

Et, kanın metininden oluşup, sıcaklık ve kurulukla bağlanır. Yağ, kanın sulu ve yağlısından oluşup, bağlanır. Onun için sıcaklıkla çözülür. İki meniden oluşan azanın birisi bedenden ayrılsa, bir daha o uzuv hakiki bir bitişmeyle yerine gelmez. Bir cüzü eksik olsa, onun karşılığında bir şey bitmez. Ancak çocukluk çağında, çocuğun dişi biter. Kandan oluşan uzuv, telef olmasından sonra yine tamam bitip, benzerine bağlanır. Et gibi. 

Dördüncü Madde 

Beden uzuvlarının faydalarını ve özelliklerini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Hassas ve hareketli olan bütün uzuvların his ve hareketinin başlangıç yeri kâh bir sinir olur ve kâh farklı olup, her kuvvetin başlangıç yeri bir başka sinir olur. Zarlara sarılmış ola iç organların zarlarının kaynağı, göğüs ve karnın iki tarafında bulunan zarların birisindendir.

Göğüste olan zarlar; akciğer, atar ve toplardamarlar gibi azanın zarlarının kaynağı kaburga kemiğidir. Boşlukta olan aza ve damarların zarlarının kaynağı karın adalesindendir.

Etten olan bütün aza, ya liflidir, adalede olan et gibi. Veya onda lif olmaz, karaciğer gibi. Bedenin hareketleri ise ancak lifi ile olur. Gerek iradî olsun, gerek tabiî olsun: İradî hareket, adale lifiyle olur. Tabiî hareket, et ve damar gibi. İradî hareketle tabiî hareketten bileşen hareket: Bu iki hareket uzunluk ve en bulunan bir yapıya mahsus lif olur.

Şu hale çekmek için uzlaşan, itmek için tersi ve tutmak için ikisi arası lif gereklidir. Azadan aort gibi bir tabakalı olan uzvun üç kısım lifi birbirine benzerdir. İki tabakalı olan uzvun dış tabakasında lif birbirine muhaliftir. İç tabakasında lif enlidir. İçinin iç yüzeyinde lif uzunlamasınadır. Ancak bir tarz üzere yaratılmıştır ki, çekme lifi ile itme birlikte olmayıp, belki çekme lifi ile tutma lifi birlikte olsunlar. Ancak bağırsaklarda değil. Zira ki, bağırsakların tutmaya şiddetle ihtiyacı yoktur. Her zaman çekmeye ve itmeye muhtaçtırlar.

Kendi cevherinden uzak olan cisimleri kuşatan sinirsel azaların bazısı bir tabakalı, bazısı iki tabakalı bulunmuştur. İki tabakalı yaratılanlarında nice faydalar vardır. Birinci fayda: İçlerinde olan cisimlerin hareketi kuvvetiyle yarılmaktan korumaktır. Can damarları gibi. İkinci fayda budur ki: İçlerinde bulunan saklı cisimler, ayrışma ve çıkmadan iki kat korunmuş olur. Can damarlarında olan ruh ve kan gibi. Üçüncü fayda budur ki: İtme ve çekmede, o uzuv kuvvetli harekete muhtaç olduğunda, itme âleti bir tabakasında, çekme âleti bir tabakasında başka bulunsunlar. Mide ve bağırsaklar gibi. Dördüncü fayda budur ki: O uzvun sinirsel iç tabakasını korumak için, dış et tabakası hazım için ayrılmış olsun.  Zira ki hazmeden, hazmedenle karşılaşmaksızın kuvvetiyle ulaşır olmak mümkündür.

Bazı uzuvların mizacı kana yakın olup, kan ona gıda olmak için birçok değişikliklerde tasarruf etmeğe muhtaç olmaz. Et gibi. Onun için ete ulaşan gıda, bir müddet kalıp sonra et gıdası olmak için onda boşluk ve karıncık yoktur. Gıda, ete düştüğü saatte, ona meyledici olur. Bazı aza, kandan uzak mizaçlı olup, kan ona değişmekte çok değişime muhtaç olur; kemik gibi.

Onun için gıdası, onda bir müddet kalacak ya bir boşluk vardır; ayak ve bilek kemiği gibi. Veya ayrı boşluklar vardır; alt çene kemiği gibi. Böyle olan aza, vaktinde gıdadan ihtiyaç üstü alır ve çeker. Ta ki yavaşlıkla kendi nefsine dönüştüre. Kuvvetli aza, kendi fazlalıklarını zayıf olan komşularına iter. Yürek iç organlara, dimağ kulak arkasına, karaciğer burnun iki yanına ittikleri gibi.

İKİNCİ BAB

İnsanın bedenideki kemiklerin terkibi, isimleri ve özelliklerini üç fasıl halinde anlatır.

BİRİNCİ FASIL

Baş kemiklerinin terkibini, özelliklerini, isimlerini altı madde olarak bildirir. 

Birinci Madde

Kısaca bedendeki uzuvların faydalarını bildirir.

Ey aziz! Teşrih (anatomi) âlimleri demişlerdir ki, bedendeki bazı kemikler, binanın esasına benzer. Omurga gibi. Zira omurga, bütün uzuvların üzerine bina edildiği ve ona dayandığı bir esastır. Ni­tekim geminin her kısmının omurga üzerine binası da böyledir. İşte ecenin uzuvlarının tümü bu omurga üzerinde nizam bulup, tamamlanır. Bazı uzuvlar, küçük çocukların başındaki bıngıldak gibi, bir müddet için bulunur. Bazı kemikler silâha karşı siper gibidir. Omurga üzerinde olan omurlar böyledir. Bazıları mafsallar arasında bulunur. Parmak kemikleri arasında bulunan karınca kemiği gibi. Bazısı alâkaya muhtaç olan cisimlere bağlanmıştır. Hançere adalesi, dilin ve başkalarının lâm'a benzeyen kemikleri gibi. Kemiklerin tümü bedenin direği, esası, koruyucusu ve savunucusudur. Kendileri serttir ve içlerinde ilik vardır. İçinde olan ilik onun gıdası bulun-muştur. Boşluğun faydası hafif olmaktır. Boşluğun bir olmasının faydası, kemiğin sertliğinin olduğu gibi kalmasıdır. Sertliğin fav­ası, zor işler zamanında kırılmamaktır. İçindeki iliğin faydası, bildirildiği gibi, onun gıdası olup, kemiğe daima yaşlılık vermektir. Kemiğin dayanıklılık ihtiyacına göre boşluğu azdır. Nitekim baldır enikleri öyle yaratılmıştır. Bedenin uzuvları onlara yüklenmiştir.

Kemiğin hafif olmasına ihtiyaç olunca, boşluğu çok olur. Nitekim burun kemikleri öyle yapılmıştır. Hem bildirilen gıda, hem de hava ile yayılan koku gibi şeylerin o kemiklere geçmesi için, hem beynin artıklarını dışarı atmak için böyle yaratılmıştır.

Bedenin kemiklerinin hepsi birbirine komşu ve karşılıklı vaz' olunmuşlardır. Aralarındaki küçük mesafe, kıkırdakların faydası için yaratılan kıkırdak bağları ile doldurulmuştur. Bu faydaların gerekmediği yerlere, iki kemik arasında lâhikasız aralık yaratılmış­tır. Alt çene kemiği gibi. Kemiklerin yakınlığının çok nevileri vardır. Bazısı kolay mafsallardaki olup, iki kemiğin biri hareket etmeden, diğeri hareket eder. Kol kemiği ile bilek mafsalı böyledir. Bazısı zor hareket eden mafsallardaki' kemikler olup, birinin hareketi, diğeri olmadan zor ve pek azdır. Tarak kemikleri böyledir. Bazı iki yakın kemiğin mafsalları dayanıklı olup, kemiklerden birinin hareketi, diğer kemiğin hareketine bağlıdır. Kısa kemiklerin mafsalları böy­ledir. Bazı kemikler de dişli gibi olup, birbirine geçmiş, bazısının başı, diğerinin ona rastlayan yuvasına girmiş olur. Baş kemiği gibi. (Sübhânel hâlikul bâri el-Musavvir ve Sübhâne's-Sâni' el-Hakim el-Bedîül-Mukaddir alet azametühü ve kemület kudretühü). 

İkinci Madde

İnsanın kafa kemiklerinin terkibini bildirir.

Ey aziz! Teşrih âlimleri demişlerdir ki, kafadaki bütün kemikle­rin faydası beyni tehlikelerden korumak için, kalkan vazifesi gör­mektir. Kafadaki kemiklerin çok olmasının birçok faydaları vardır.

Birincisi, kafatasının bir tarafı kırılsa, çatlasa veya zorlansa, bütün kafatasına etki etmez. Ama tek bir kemik olsaydı,   hepsinin etkilenmesi lâzım gelirdi.

İkincisi, bildirilecek mânâ gereğince sertlik ve yumuşaklıkta, gedik ve şişkinlikte, incelik ve kalınlıkta bir kemiğin ayrı ayrı cüz­leri, kısımları bulunmaz.

Üçüncüsü, beyni sert buharlardan temizler. Zira eğer sert bir kemik olsa idi, ondan buhar geçemez ve beyni kokutarak bozardı.

Dördüncüsü, başın içerisine giren damarlara yol ve geçit sağ­lar. Bu kafatasının tabii şekli iki fayda için, yuvarlak olmuştur.

Birincisi, dairevî şeklin sahası, ona eşit olan düz hatlı şekiller­den daha büyüktür.

İkincisi, dairevi şekil, açısı olan şekiller kadar, dokunacak şey­lerden etkilenmeyip sağlam kalır. Bunun için kafatası yuvarlak ya­pılmıştır. Bu kemiğin ön ve arka semtlerine çıkan eğri tarafları, iki yandan inen sinirleri korumak içindir. Bu şeklin üç hakiki yivi vardır Ayrıca iki yalancı yivi vardır. Üç hakikî yivden biri kavisli olup alınla müşterektir. P şeklindedir. Buna eklil derler. Biri de ok yivi olup, düzdür. Başın uzunluğunu ikiye ayırır, lTl şeklindedir. Üçüncüsü kafanın arkası ile başın kaidesi arasında müşterektir. O bir açı şeklinde olup, açısı noktasına, ok yivi ile bitişiktir, ILI şeklindedir. Bu Yunanca «L» (l) harfine benzediğinden, buna L yivi derler, İki yalancı yiv ise, ok yivlerinin muvazenesiyle iki tarafından başın uzunluğu ile inip, kafa kemiğine tamamıyla dâhil olmadıkla­rından, bunlara kışreyn (iki dış kabuk) de derler. Bunlar selâse-i hakikîye (üç ana kemik) ile bitişik olduklarında bu şekilde olur. 

Üçüncü Madde

İnsan başının kaide ve duvarı gibi olan beş kemiği bildirir.

Ey aziz! Teşrih ehli demişlerdir ki, insan başının, bildirilen ke­miklerinden başka beş kemiği daha vardır ki, dördü duvar gibi, biri kaide gibidir. Bu dört duvar, alın kemiğinden sert yaratılmıştır. Zira çarpma ve düşme onlara çok rastlar. Ön duvar alın kemiğidir. Yukarıdan hududu yivli kavis kemiğine, aşağısı ok yivli kemiğin­den uzayıp, kaşın yanında, gözün üstünden geçip, sonu, aynı kemi­ğin ikinci tarafına birleşen yivlerdir. Ama sağda ve solda olan iki duvar, on iki kemik olup, kulak kemikleri onlardandır. Kulak yolu boşluğunu korumak için sert olmalarından ötürü onlara hacreteyn (iki taş) de derler. O iki deliğin üzerinde, sedef şeklinde iki dairevi kıkırdak yaratılmıştır. Böylece onlara gelen sesler toplanıp, delik­lerden kulağın içine girer. Bunlara kulak derler. Bunların yukarı­dan hududu kışri (kabuksal) yivlerdir. Aşağıdan hududu bir yivdir ki, L yivinin bir tarafından gelip geçer ve kavis yivinde son bulur. Ön taraftan hududları, kavis kemiklerinin birer kısmı ve arka taraf­tan L yivinin birer cüz'üdür. Arka duvarın hududu, yukarıdan L yi­vi, aşağıdan baş ile temeli arasında olan yivdir ki, L yivinin iki ta­rafı arasını birleştirir. Beynin kaidesi, bu kemiği taşıyan kemiktir. Onun sert olmasında iki fayda vardır: Biri sertlik, tahammüle yar­dım eder. Diğeri sert olduğundan pörsüme ve çürümeyi kabul etmez, İki şakağın, iki yanında, iki sağlam kemik vardır ki, şakağa geçen sinirleri örtmüşlerdir. 

Dördüncü Madde

Üst çene kemiklerinin terkibini bildirir.

  Ey aziz! Teşrih ehli demişlerdir ki, üst çene kemiklerinin üst taraftan hududu, kendi ile yüz arasında ortak yivdir ki, kaştan ge­çip, şakaktan şakağa ulaşmıştır. Alt taraftan hududu, dişlerin bit­tiği yerdir. İki yandan hudutları dişlerin arkasında olan sivri kemikler ile kendi arasında müşterek yivdir ki, o da kulak tarafından gelmiştir. Arka tarafının hududu, bir yiv olup, bununla çeneyi uzun­luğuna kesen' yivin arasını ayırmıştır. Üst çene kemiğinin hudutları bunlardır. Ama üst çenenin iç hududunda olan yivlerden birisi çeneyi uzunluğuna kesmiştir. Biri de iki kaş arasından iki dudak arasına inip gitmiştir. Biri de bu yivin başlangıcından gelip sağa kayarak, sivri dişler ile dört diş arasına ulaşmıştır. Biri, bunun gibi, sola meyl edip gitmiştir. O hâlde orta ve iki taraftaki üç yiv arasında ve adı geçen sivri dişler arasında iki üçgen şeklinde kemikle mahdud olunmuştur (sınırlanmıştır). Lâkin bu üçgenlerin kaideleri, dişlerin bittiği yerler olmayıp, belki ondan önce, burun kemiklerinin kaidesi yakınında iki üçgeni bir yiv kesmiştir. Zira üç yiv, bu kesen yivi geçip, adı geçen yerlere ulaşmışlardır. Bu iki üçgenden başka iki kemik daha hâsıl olmuştur ki, onları bu iki üçgenin kaideleri ile dişlerin bittiği yerler ve yivler tarafından iki kısım kuşatmıştır. Or­ta yivden inen kısım, bu iki kemiği birbirinden ayırıp, ayırıcı yiv yanında, her biri iki açı şeklinde olmuştur. İki sivri diş yanında bir açı süzgeçleri ve iki burun kemiği yanında bir geniş açı şeklini al­mıştır.

Yine üst çenenin yivlerinden birisi, üst müşterek yivden inip, göz yanına gelip çukura ulaştığında, üç dala ayrılan yivdir. Bir dalı alın ile müşterek olan yivin altında ve göz çukurunun üstünden ge­çip kaşa ulaşmıştır. Bir dalı göz çukuruna girmeyip, aynı şekilde bi­tişir. Üçüncü dal, çukura girdikten sonra, aynı şekilde birleşmiştir. Birinci daim ayırdığı birinci kemik de, üçüncü kemikten daha büyüktür. 

Beşinci Madde

Burnun faydaları, kemiklerini, kemiklerinin yapısını ve alt çeneyi bildirir.

Ey aziz! Ehl-i teşrih demişlerdir ki, burnun çok faydalan vardır:

1 - İçindeki boşluk ile buruna su çekmeye yardım eder.

2 - Ona çok hava girer, fakat dimağa nüfuz etmeden itidale gelir. Zira burna çekilen havanın bir  miktarı dimağa nüfuz edip çoğu akciğerlere iner.

3 - Koklama organı olup, havadaki kokuyu alır.

4 - Harfleri kesmeye ve çıkarılmalarına yardım eder.

5 - Baştan ifraz edilen işe yaramaz şeyleri tutup, gözün gitmesini sağlar.

Burun kemiğinin terkibi, iki üçgen gibi duran iki kemikten yapılmıştır ki, bu üçgenlerin birer açıları üst tarafta birleşir. İki kaide bir açı ile birbirine bitişip iki açı ile ayrılırlar. Her bir kemik yüz kemiklerinin iki yanındaki yivlere geçmiş vaziyettedir. Aşağı taraf­larında da iki yumuşak kıkırdak vardır. Aralarında ise üst kısmı alt kısmından daha sert olan bir kıkırdak vardır ki, bunun iki tarafı sert kemiklere bitişiktir. Bu orta kıkırdak burnu bir beden çeşmesi gibi iki deliğe ayırmakla görevlidir. Ta ki dimağdan inen fazlalık burna geldiğinde iki delikten birine girip dimağın teneffüs yolunu kapatmamış olur.

İki taraftaki kıkırdakların ise üç faydası vardır. Birincisi diğer kıkırdakların yaptığını yapmasıdır. İkincisi fazla teneffüs gerekti­ğinde açılıp genişlemektir. Üçüncüsü ise teneffüs anında titreme­lerle buharı dağıtmaktır.

Burnun iki kemiği ince ve hafiftirler. Bunun sebebi, bağlayan kemik olmayışlarıdır. Zira onlara incelik gerekir.

Ait çenenin yapısında büyük bir nizam vardır. Çünkü iki ke­mikten meydana gelmiş olup, aralarını çene altında bir sağlam ek­lem birleştirmiştir. İki arka tarafları iki yüksek ve eğri kemik yanında yükselip, bağlarla birbirinin üzerine gelmişlerdir. Alt çene­nin hareketiyle, ağzın açılması, lokmaların çiğnenmesi gibi çok fay­daları vardır. 

Altıncı Madde

İnsanın dişlerinin yapısını, isimlerini, şekilleri­ni ve sıralarını bildirir.

Ey aziz! Teşrih âlimleri demişlerdir ki, insanın otuz iki dişi var­dır. Bazı kimselerin dişlerinin yanından, dört azı dişi yok olup, yirmi sekize inmiştir. Ama ortadaki dişlerden dört üstten ve dört alt­tan olanlar kesmek içindir. Üstten ve alttan ikişer sivri dişler kır­mak için ve bunlardan sonraki üstten ve alttan ikişer diş de öğüt­mek içindir. Onlardan sonrakiler de çiğnemek içindir. Son dişler de tamamlamak içindir. O hâlde kesiciler sekiz, kırıcılar dört, öğütü­cüler sekiz, çiğneyiciler sekiz ve ondan sonrakiler de dört tane olup, hepsi otuz iki diş eder. Çoğunda sondaki dört diş, bülûğdan sonra ve duraklama yaşından önce biter. Onun için bunlara bulûğ (veya yirmi yaş) dişi denmiştir.

Dişlerin kökleri, başlan ve ayrıntıları vardır. Her iki çenede bu­lunan kemiklerin deliklerinde bulunurlar. Her deliğin yanları üze­rinde sert etler bitmiş olup, üzerinde küçük bir kemik bitmiştir. Bu, dişi çevreleyip, kuvvetli bağlarla tutmuştur. Çiğneyici dişlerden baş­kasının bir başı vardır. Ama alt çenede olan çiğneyici dişlerin her birinin iki veya üç muayyen başı, yâni tabakası vardır. Sonraki diş­lerde ise, bunlar üçtür. Üst çenedeki çiğneyici dişlerin üç veya dör­der üst tabakası vardır. Yâni çıkıntısı vardır. Özellikle son dişlerinkiler dörttür. Bu çıkıntıların çok olmalarının sebebi, büyük olmaları ve çok iş yapmalarıdır. Üsttekilerde daha çok olmasının hikmeti ise, çıkıntılarının aşağıya doğru olması, ağırlıkları ile çıkıntıların aksi yönlerine meyilleridir. Alt azı dişlerinin ise, ağırlıkları bulundukları yerde olduğundan tabiata aykırılık yoktur.

Vücûddaki kemiklerin hiç birinde duyarlık yoktur. Lâkin diş kemikleri, beyin kuvveti ile hissiz kalmazlar. Çünkü diş kemikleri sıcak ve soğuğun, tatlı ve ekşinin ve diğer zıt hâllerin farkını his­sederler. Diğer kemikler böyle değildir. 

İKİNCİ FASIL 

Omurga kemikleri, boyun kemikleri, kaburgalar, eğe kemikleri ve köprücük kemiklerinin bileşim keyfiyetini beş madde ile açıklar. 

Birinci Madde 

Omurga kemiğinin bileşim keyfiyetini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilgileri demişlerdir ki: Omurga kemiği nice faydalar için yaratılmıştır. Bir faydası budur ki, canlının bekasında kedisine muhtaç olunan murdar iliği (omurilik) içinde bulundurmuştur. Zira ki bütün uzuvların sinirlerinin çakış yeri dimağ olsaydı, insanın başı şimdiki görünüşünden fazla büyük olmak gerekirdi. Bedene ağır bir yok olurdu. Sinirler, uzak uzuvlara ulaşmakta, uzun mesafeye muhtaç olup; âfetlere ve kopuntulara açık olmaktan başka, ağır uzuvları yerlerine çekmekte kuvvetleri az olurdu. Şu halde yaratıcı Allah Taâlâ, hikmet ve inayetiyle dimağdan bir cüz olan omuriliği bedenin aşağısına erimiş bir maden gibi akıtıp, omurgayı ona muhafız etmiştir. Ta ki omurga etrafında sinirlerin bölümleri tevzi olunmak uygun olup, daha güzel ola. Omurganın bir faydası budur ki: Önünde konulmuş olan azaların koruyucu kalkanı bulunmuştur. Onun için boğumlar ve çıkıntıları vardır ki, onlar: Senaşen ismiyle isimlendirilmişlerdir. Bir faydası dahi budur ki, beden kemiklerinin yaratılışına esas ve temel bulunmuştur. Nitekim gemi omurgası gibi olduğu yukarıda bilinmiştir. Onun için omurga kemiği gayet metin ve muhkem yaratılmıştır. Bir faydası dahi budur ki, insanın ayağa kalkması için ve hareketine imkân içi müstakil bulunmuştur. Onu için omurga kemiğinin düzeni omurlarla nazm olunmuştur. Hepsi tek kemik veya büyük kemikler olmayıp, güzel intizamı, en iyi yaratılış üzere kılınmıştır. Omurlar arasında bulunan mafsallar e yumuşaktır ki, kıvamı za'f bula ve ne serttir ki katlanmaya engel ola. Belki böyle ara ara yaratılmıştır. Omurganın omurları bir kemiktir ki, ortasından omurilik nüfuz edecek delikleri vardır. Bazı omurların sağ ve solundan deliğin iki tarafından dört çıkıntısı bilinmiştir. Bazısı yukarıya ait, bazısı aşağıya aittir. Bazı omurların atı çıkıntısı olup, dördü bir tarafında, ikisi bir tarafında bulunmuştur. Bazı omurların sekiz çıkıntısı müşahede kılınmıştır. Bu çıkıntıların faydalarının biri budur ki: Bunlarla afsala nasb ve bitişme ile omurlar arası muntazam olup; birinin çıkıntılarının başları, birinin oyuklarına girmiş olup, metanet bulmuştur. Bu omurga omurlarının çıkıntılarındın gayri, başka çıkıntıları vardır ki, onların faydaları; çarpmadan koruyup, mukavemetleriyle kalkan olmaktır. Bu çıkıntılar, sert ve geniş kemikler bulunmuştur ki, omurların uzunlaması üzerine konulmuştur. Bunların gerisinden yana yerlerine şevk ve senasen denilmiştir. Sağda ve solda ulunanlarına kanatlar derler. Bunlar, bedenin uzunlamasında olan sinir, damar ve adaleleri korurlar. Kenarlara yakın olan kanatların bir faydası dahi budur ki: Kenarların üst tepeleri bunlara çakılmış olup, oyuklarıyla raptedilmiş olu. Zira ki her kanadın iki çukuru ve her kenarın iki yumru çıkıntısı vardır. Bu omurların orta deliklerinden başka ince delikleri vardır ki onlardan sinirler çıkıp, damarlar girer. Bu delikler onun için omurların iki tarafından yaratılıp, gerisinde bulunmamıştır. Zira ki onda, giren ve çıkan damarları çarpmadan koruma gerekmez. Damarlar ve sinirler, eğer omurganın önünde yaratılsaydı, bedenin tabiî ağırlığıyla ve iradî hareketiyle meyilli olan yerlerde vaki olmakla, zayıf olup, raptedemezlerdi. Bu, koruma için olan çıkıntıların üzerine sinir ve rutubet akıcı olup, kaplamış ve örtmüştür ki, teğet olduğu et, incinmesin.

Mafsalların çıkıntılarının da durumu budur. Onlar, birbirini takip ile muhkem tutup, her taraftan raptederler. Lakin önden olan takip gayet sağlamdır. Geride ola selistir. Zira ki ön tarafa eğilme, arkaya eğilmekten ziyade gerekir. Şu halde omurganın omurları, takip ve

irtibatlarıyle böyle muhkem olduklarından, tek bir kemik gibi sebat ve sükûn için yaratılmamıştır. Eğime ve katlanmayı kabul etmeleriyle esnek olduklarından, birçok kemikler gibi hareket ve esneklik için konulmuştur. 

İkinci Madde 

Boyun omurlarını bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Boyun omurları akciğer için, akciğer nice faydalar için yaratılmıştır ki, açıklansa gerektir. Boyun omurlarının, omurga omurlarının üstündeki, altında olan omurun üzerinde yüklenmiş olduğundan, her bir omur, kendi taşıyıcısından küçük ve hafif yaratılmıştır. Ta ki âzanın hareketi hikmeti bir düzen üzere bulunmuştur. Omurganın en altında ve sonunda olan omur, hepsinden daha büyük ve daha sert yaratılmıştır. Ana karnında, kemiklerin nizamından önce bulunmuştur. Kair içinde hepsinden sonra çürüyüp, toprak olur denilmektedir. Omuriliğin en üstü, yeraltındaki suyolu gibi çok ve katı olduğu için boyun omurlarının delikleri daha geniş kılınmıştır. Zira sinir bölümlerinden yukarıya mahsus olan, aşağıya mahsus olandan çoktur. Şu halde boyun omurları küçük ve delikleri geniş olması, ince cisimlerin gereği olarak, hepsinden sert ve sağlamdır. Senasenleri küçük, kanatları büyük ve ikişer başlı yaratılmıştır. Bu omurların harekete ihtiyacı, sebata ihtiyacından fazla olduğundan, üst mafsalları alt mafsallarından selis ve yumuşak kılınmıştır. Bu mafsalların şiddet ve sağlamlığa ihtiyacı az olduğundan boyun altındaki gibi, üst alta bağlı olan mafsal çıkıntıları büyük ve geniş olmayıp, küçük bulunmuştur.

Boyun omurlarının sayısı yedi olması, uzunluğu mutedil olmak içindir. Bu omurların birincisinden başka, her birinin onbirer çıkıntısı vardır ki, birer sinüse, ikişer şube, ikişer kanat ve yukarı tarafa çıkmış olan dörder çıkıntı ve aşağıya dörder çıkıntılıdır. Sinirlerin çıkış yerinin yuvarlak deliği, her iki omur arasında, yarım üzere taksim olunmuştur. Fakat ilk omur ile ikinci omurun nice özellikleri vardır ki, sair omurlarda bulunmaz.

Zira ki, başın sağ ve sola olan hareketi, kendi ile birinci omur arasında bulunan mafsal ile bağıntılı olmuştur. Başın ön ve arkaya olan hareketi, kendisi ile ikinci omur arasından bulunan mafsal ile vücut bulmuştur. Ama ilk mafsal, birinci omurun şahsiyeti üzerinde sabit olmuştur. Bu omurun üt tarafında iki oyuğu vardır ki, onlara baş kemiğinin iki çıkıntılı tarafı girmiştir. Vakta ki bu iki çıkıntının birisi oyuğundan yukarı çıkıp, öbürü oyuğuna tamamiyle gömülse; baş ondan yana meyledip, o tarafa eğilir. Ama ikinci mafsal, ikinci omurda bulunmuştur. Bu omurun ön tarafında uzun bir çıkıntı yaratılmıştır ki, birinci omurun omuriliğin önünde olan deliğinden girip, baş kemiğinde bulunan omuruna ulaşır. Vakta ki, sözü edilen çıkıntı, o omurun deliğinden geçip, omura girse, baş ön tarafa meyledip eğri olur.

Eğer çıkıntı oyuğundan çıkarsa, baş düz durur. Eğer çıkıntı, deliğinden dahi çıkarsa baş arka tarafa kaykılır. İkinci omurun gerisinde dahi kısa bir çıkıntı vardır ki, ancak birinci omurda olan çukuru itçinde hareket edip, onu geçmez. Ama birinci omurun özelliğidir ki, sensenesi olmaz. Olmadığının faydası budur ki, ağır olmayıp çevresinde olan sinir ve adalelere zahmet vermez. Bu çukur baş kemiğinde gömülmüş gibi olduğu için kanatları dahi yoktur. Zira ki, sinirlerin başlangıç yerine yakın olup, yerleri dar olduğundan kanatları bulunmaması hikmet-i ilâhidir.  Bu omurun özelliklerindendi ki, sinirle ondan doğarlar. Sair omurlar gibi iki tarafından ve ortak noktadan doğmazlar. Ancak geri tarafının üstünden iki delikten hepsi lif gibi ince oldukları halde dışarı çıkarlar. Uzadıkça yavaş yavaş alınlaşırlar; yerlerine göre kalın olup, metanet bulurlar. İkinci omurun kısa çıkıntısı, gerisinin üstünde bulunup, onda sinir çıkış yeri deliği mümkün olmadığından, bunun delikleri sensenesinin yanlarında kırılmıştır. Bu ikincinin çıkıntıları sağlam bağlarla birinci omura bağlanmıştır. Baş mafsalı, birinci omur ile selis bulunmuştur. İkinci omur ile sair omurlar mafsallardan daha selis kılınmıştır zira ki, bu iki mafsal ile olan baş hareketlerine ihtiyaç faza bulunmuştur. Hepsi yaratıcının san'atı bilinmiştir. 

Üçüncü Madde 

Göğüs omurlarını bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Omurlar kemiklerdir ki, kaburga kemiklerine bitişik olup, önemli azaları toplayıcı ve muhafızdır. Bunlar oniki omurdur ki, onbirinin sensenesi ve kanatları vardır. Birinin kanadı yoktur. Senseneleri eşit değildir. Zira ki, bunlardan yürek gibi mühim azaya en yakın olup, bitişik oanı daha büyük ve daha kuvvetlidir. Göğüs omurlarının kanatları diğerlerinden sert olup, kaburgalar onlara ulaşmazlar. Göğsün yedi üst omurunun senseneleri büyük ve kanatları kalın olup metanet bulmuştur. Ta ki, uzuvların demiri olan yüreği en iyi şekilde koruyalar. Çünkü bu omurların cisimleri, sensene ve kanatlarına gitmiştir. Şu halde bunların mafsal çıkıntıları, kısa ve geniş suret bulmuştur. Onuncu omurun üzerinde bulunan omurların üst tarafa doğru olan mafsal çıkıntılarında setli çukurları vardır. Aşağıya doğru olan çıkıntıları yumru tarafları, o çukurlara girip, senseneri aşağıya varmıştır. Onuncu omurun sensenesi kubbe gibidir. Mafsal çıkıntılarının iki tarafında olan çukurları setsiz bulunmuştur. Zira ki, üstü, altıyla birlikte setlenmiştir. Onuncunun altındaki çıkıntıları üst tarafına ve çukurları aşağı tarafına meyilli olup, senseneleri üst tarafına kavisli bilinmiştir.

Onikinci omurun kanatları olmaz: Zira ki, onda kaburga kemiği varken gerek kalmaz.

Midenin zarları tarafı, bu onikinci omura bitişiktir bu omurun üstü küçük yapılı olduğundan, kendisinde fazla mafsal çıkıntısı yoktur. Göğüs omurları, boyun omurlarından büyük olduğu için müşterek delikleri iki omur arasında eşit bölünmeyip, derece derece yukarıdakinde fazla ve aşağıdakinde az olup, sinir deliği tamamıyle onuncu omurda bulunmuştur. Göğsün diğer omurları ve iki uyluk arası olan böğürün bütün umurları, bu delikleri tamamiyle içine aldığı için onların olmaları ve sinirlerin çıkışı için bu omurların sağ ve solunda birer delik yaratılmıştır. Göğüsün omurlarının üzerinde sensene ve geniş kanatları vardır. Mafsal çıkıntılarının aşağıları, koruyucu kanatlara benzer genişliklerdir.

Böğürün omurları beş kemik olmuştur. Böğür, kuyruk sokumu ile beraber kasığın tamamına kaide gibi olup, o direk kemiğin taşıyıcısı ve bacak sinirlerinin çıkış yeri olmuştur. Böğür kemikleri üçtür ki, onlar bütün omurlardan daha sert, mafsalları daha sıkı ve kanatları daha geniş bulunmuştur. Sinirler için ön ve arka taraflarında delikler vardır ki, oyluk mafsalları onlara mâni olmaya. Bu böğür kemikleri açıklanan böğür kemiklerine benzer. Kuyruk kemiği, üç kıkırdak omurdan meydana gelmiştir. Çıkıntıları yoktur Küçük olduklarından, boyun omurları gibi sinirleri ortak deliklerden bitmiştir. Üçüncü omur tarafından bir sinir çıkmıştır. Şu halde bu açıklamadan anlaşılmıştır ki, omurganın tamamı bir tek nesne gibidir.

Fazlalık ve şekillerse yuvarlaktır. Zira ki çarpma âfetlerini kabul etmekten en uzak şekiller, yuvarlak şekillerdir. Onun için omurga omurlarının yukarıdakinin başı aşağıya, aşağıdakinin başı yukarıya kaykılmış olup, orta omur olan onuncusu yanında hepsi toplanmıştır. Bu onuncu omur, omurganın uzunluğu hasebiyle senasenin ortası olup, iki yönden birine bükülmüştür. Ta ki iki taraftan her irinde bulunan dokuz omur, bu onuncu omurun üzerine toplanmış olup, nizam bulalar. Şu halde boyun omurları ile omurga omurlarının toplamı, yirmialtı omuru bulmuştur. 

Dördüncü Madde 

Kaburga kemiklerini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Kaburga kemikleri, kuşattıkları nefs âdetlerini ve gıda âletlerinin yükseklerini korumak için yaratılmıştır. Şu halde bunlara ağırlık olmak için ve birine eren âfet hepsine ermek için gıda ve nefesten göğüs boşluğu dolup, geniş yere muhtaç olduğundan açılmak kolay olmak için ve teneffüs işlerine tayin olunan göğüs adalesi çözülmemek için müteaddit kaburga kemikleri olup, hepsi tek kemik olmamıştır. Bu göğüs kemikleri, baş aza olan yüreği ve onun ardında bulunan azayı kuşatmışlardır. Zira ki, o azalara ârız olan âfetlerin tesiri, büyük iş olduğundan, onları tam bir ihtiyat ile korumak lazımdır. Onun için üstteki yedi kaburga, kedi içlerinde olan nefsanî aza üzerinde, göğüs yanında birleşip, yüreği her yönden korumakla her yönden kuşatmışlardır. Ama gıda azasına komşu olan alt kaburgalar, arka taraftan koruyucu kalkan gibi, karaciğer dalak vesair azayı korumak içindir ki, birbirine bitişik olmayıp derece derece kısalmıştır. Yukarıdakilerin uçarı arası yakın ve aşağıdakilerin uzak bulunmuştur. Ta ki, midenin yeri geniş olup, gıda ve nefesten dolduğunda güçlük çekip, incinmiş olmasın.

Üstteki yedi kaburga, göğüs kaburgaları ismiyle isimlendirilmiştir. Bunlar, her taraftan yedişer kaburgadır ki, iki ortaları büyük ve uzun, etrafı kısa kılınmıştır. Zira ki bu şekil, her yönden insanın uzuvlarını daha iyi sarmıştır. Bu kaburgalar, yumruları üzere, önce aşağıya meyledip, ondan yukarıya dönerek, kemikler, göğüse bitişmiştir ki, sardıkları mekân geniş bulunsun. Nitekim kaburgaların her birinden iki çıkıntı, omurga omurlarının her bir kanadında olan iki çukur omura girip, katmerli mafsal hâsıl olmuştur. Bunun gibi, bu yedi kaburganın göğüs kemikleri ile bulunan bileşimi, aynen omurga omurlarının omurga ile olan bileşimi gibi suret bulmuştur.

Geri kalan beş kısa kaburga, arka kemiklerdir. Uçları sivridir. Uçları kıkırdaklarla korunmuştur ve çarpmalardan uzaktır. Kırılmaktan emin, yumuşaklıkla sertlik arasında ota bir kıkırdak cisim ile yumuşak uzuvlara bitişik ve gömülüktür.

Göğüs kemiği, yedi kemikten oluşmuştur. Onun tek kemik olduğu, yine hafiflik için bilinmiştir. Kendi, yumuşak kıkırdaklarla bağlanmış ve mafsalları sağlam yaratılmıştır. Ta ki, solunum organlarının genişlemesinde yumuşaklıkla müsaadeleri bulunsun. Bu kemiklerin sayısı, kendilerine bağı olan kaburgaları sayısınca yedi bulunmuştur. Göğüs kemiğinin en altına geniş bir kıkırdak kemik bitişmiştir ki, onun aşağı tarafı yuvarlak gibi olup, hançere benzemekle, hançer kemiği nâmıyle şöhret bulmuştur. Bu kemiğin faydaları: Midenin ağzını koruyup, göğüs kemiği ile yumuşak uzuvlar arasında aracılık edip, sert ile yumuşak arasını birleştirmekte uyuntu vermektir. 

Beşinci Madde 

Köprücük kemiğini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Köprücük kemiği, göğüs kemiğinin iki yanından her birinin üzerine konulmuş bir kemiktir ki, onun boşluğundan boğazın yanında boş bir açıklık kalmıştır. Ta ki ondan dimağa yükselen damarlar ve inen sinirler geçip yol bulmuştur. Bu kemik, boşluğa meyledip, omuz tarafına da bitişmiştir. Omuz, bu kemikle bağlanmış olup, ikisi birilikte kol kemiğine bağlanmıştır.

Omuz kemiği ince faydalar için vücuda gelmiştir. Bir faydası budur ki: Kol ile el ondan asılı olup, göğse bitişsin. İki elin, birbirine hareketi kolay olup, selasetten kalmasın. Bir faydası budur ki: Omuz, kaburga kemiklerinden uzak olup, iki kolun hareketi geniş kalıp, engel olmasın. Bir faydası budur ki: Göğse hasredilmiş olan uzuvlara kalkan olup, omurga omurlarının senasin ve kanatları makamında durup, göğse âfet ermesin. Bu omuz kemiği, göğüs boşluğundan yana ince, enseden yana kalın olmuştur. Boşluk tarafı üzerinde bükülmemiş bir boşluk vardır ki, kolun dönen tarafı ona girmiştir. Bunun içi çıkıntısı vardır ki, birisi arka ve süt tarafına kalkılmıştır. O, karga burnu nâmını bulmuştur. Onunla omuz, köprücüğe bağlanmıştır. O çıkıntıdır ki, kolun ucunu üst tarafa eğilmekten engel olmuştur İkinci çıkıntısı, aşağı ve ön tarafa gelmiştir. Yine kol kemiğinin çıkmasına engel olmuştur. Şu halde göğüsten yana uzaklaştıkça, geniş olup, yayılmıştır. Bu çıkıntının dışı üzerinde üçgen gibi bir çıkıntı vardır ki, onun kaidesi, boşluktan yana, dar açısı göğüste yana gelmiştir. Ta ki sırtın düz olmasına halel gelmemek için, omurga omurlarının senasini yerinde koruyucu olmuştur. Bu çıkıntıya bitişik olan kıkırdağın yuvarlak tarafıyle omuz genişliği son bulmuştur. Bu kıkırdağın bitişmesi de, diğer kıkırdaklar gibi bilinmiştir. 

ÜÇÜNCÜ FASIL 

İki el ve iki ayak kemiklerinin bileşik keyfiyetini, isim ve özelliklerini yedi madde ile açıklar. 

Birinci Madde 

İki pazu kemiklerini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Pazu kemiği yuvarlak şekil üzere suret bulmuştur. Ta ki âfet kabulünden uzak olmuştur.

Üst tarafı yumru olu, omuz çukuruna gevşek bir mafsalla girmiştir. Bu mafsala gevşekliğinden, çok çıkma ârız olmuştur. Bu gevşeklikte iki fayda vardır: biri ihtiyaçtır, biri emniyet ve selamettir.

İhtiyaç: Bütün yönlerde selamet harekettir. Emniyet ise, sâbittir. Zira ki pazu, her taraftan yana hareket etmeğe muhtaçtır. Lakin o hareket, onda çok ve devamlı gelir. Ta ki, bağlarının kopmasından korkula. Belki pazu, çoğu durumlarda sâkin ve sair mafsalları hareketli bulunmuştur. O mafsallar pazudan ziyade muhkem yaratılmıştır. Pazu mafsalını dört bağ tutmuştur.

Biri, enine perde gibidir ki, o mafsal, sair mafsallar gbi kuşatıcı olmuştur. İkisi sonundan inmiştir. Birinin tarafı geniş olup, pazu tarafını çevrelemiştir. Biri büyük ve sert olup, dördüncü bağ ile kargaburun çıkıntısından inmiştir. Şekilleri geniş olup, pazuya temas etmiştir. Pazu kemiği göğüsten yana çukur olup, boşluktan yana yumru kılınmıştır. Ta ki üzerinde toplanmış ve tertip edilmiş olan adaleler, sinirler ve damarlar örtülmüş olup, avuçladığı nesne gökçek ve kolay avuçlansın. İki el, birbirinin üzerine rahat ulaşsın.

Pazunun alt tarafını üzerine iki bitişik çıkıntı bileşmiştir ki, iç tarafında olan uzun ve inci bulunup, bir nesne ile mafsalı olmayıp, ancak sinir ve damarları korumak için yaratılmıştır. Dış tarafında olan çıkıntı ie ve üstte olan çukurda bulunan lokma ile dirsek mafsalı tamam olmuştur.

İkisi arasında bir yeri vardır ki, onun iki tarafında iki oyuk vardır. Üstteki oyuk önde ve alttaki oyuk arkada vâki olmuştur. Üst oyuğun engeli yoktur. Düzgündür. Fakat ikinci oyuk, daha büyüktür. Göğüs oyuğuna yakın olan yeri düz olmayıp, oyuğu dahi yuvarlak bulunmayıp, duvar gibi düz yaratılmıştır. Ta ki onda, kol çıkıntısı, boşluk tarafından yana hareket edip, ona ulaştığında dursun. Bu iki oyuğa, iki atabe adı vermişlerdir. Bu mafsallar, bu yapı üzere düzen tutmuştur. 

İkinci Madde 

Bilek kemiklerini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Bilek, uzunlamasına iki kemikten oluşmuştur. Onlara: iki bilek kemiği derler. Bunların başparmağa yakın ola üstteki ince olup, ona, üst bilek kemiği derler. Küçük parmağa yakın olan alttaki, taşıyıcı olduğundan alt kemik adını almıştır.

Üst bilek kemiğinin faydası: Onunla bileğin hareketi eğilip, bükülücü olmaktır. Alt kemiğin faydası: Onunla bilek kavrama ve yayılmadan yana hareket eder. Bu iki kemiğin her birinin ortası ince ve latif yaratılmıştır. Ta ki, kalın adaleler onları sıkmasıyle ağırlık veren kalınlıklarından kurtulmuş olalar. Ama etrafı, et ve adaleden arınmış ve bağlar ile gizlenmiş oldukları için, mafsalların hareketiyle sert çarpmalara uğradıkları için kalın ve metin kılınmıştır. Üst kemik, girintili-çıkıntılı olup; faydası, eğik hareketlere kabiliyeti olmak bilinmiştir. Alt kemik, yumma ve açmaya yaradığı için düz yaratılmıştır.

Dirsek mafsalı, adale ile süt ve alt kemi mafsallarındandır. Üst kemiğin tarafında küçük bir çukur vardır ki, pazunun boşluk tarafında olan çıkıntı onda raptedilmiştir. O çukurda, bu çıkıntının dönmesiyle eğri hareketler hâsıl olmuştur. Alt bilek kemiğinin iki çıkıntısı vardır ki, aralarında (sin) harfine benzer bir yer bulunmuştur. Onun çukurunda olan yüzeyi yumru kılınmıştır. Ta ki pazunun çukur tarafında olan yere girip, dirsek mafsalı ondan bileşe. Vakta ki giren yer, çukur yer üzerinde geri ve süt taraflarına hareket eylese, el yayılır. Kaçan çıkıntıyı hapseden çukurdan duvar yeri ayrılsa; eli ziyade yayılmaktan haps ve men edip, adale ile bilek istikametine yakın olur. Kaçan iki yer birbirinin üzerinde ön ve üst taraflarına hareket eylese, el yumulup, bileği pazuda ön tarafa teğet olur. İki çıkıntının aşağı tarafları, tek bir şey gibi toplanmış olup, onlardan geniş ve ortak bir çukur meydana gelir ki, çoğunlukla alt çıkıntıda bulunmuştur. Bu çukurdan fazla kalan âfetlerden uzak olmak için yumru ve kaygan yaratılmıştır. Alt bilek kemiğinin çukuru gerisinde uzunlamasına bir çıkıntı vardır ki, faydası: Korumak ve kollamaktır.  

Üçüncü Madde 

El ayasının kemiklerini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: El ayası, birçok kemiklerden meydana gelmiştir. Ta ki cüzüne erişen âfet, bütününe erişmesin. El ayası, eli yumduğunda, o kemiklerle çukurlaşmakta ve büyük cisimler üzerinde avucun çukur olmasıyle, kayganların tutulması mümkün olsun. Bu kemiklerin mafsalları birbirine zaptolunmuştur, ta ki dağılmasın.

Avucun aldığı nesnelerde tutuşu zayıf olmasın. Hatta ayanın derisi soyulsa, bu kemiklerin hepsi bitişik ve tek görünür. Bu bitişme ile bile bu kemikleri birbirine birçok bağlar, sağlam bağlayıp; bir miktar mutavaat vermiştir. Ta ki avucun içinde kavramaya yarayan çukurluk meydana gelsin.

Aya kemikleri yedi ve bir de fazla kemik yaratılmıştır. Ama yedi asıl kemik, iki saf kılınmıştır. Bir safı, bilekten yanadır ki, cisimleri ince ve sayları üç bulunmuştur. İkinci safın kemikleri, parmak taraklarından yana bulundukları için geniş olup, sayısı dört bilinmiştir. Şu halde üçü araya sıkıştırılıp, bileğe yakın olan tarafı ince ve gayet bitişik bulunmuştur.

Öteki safa yakın olan tarafı, geniş ve bitişiklikleri az kılınmıştır.

Sekizinci kemik ise, el ayasının iki safını düzenlemek için değil, belki ayaya yakın olan siniri korumak içindir. üç kemiğin açlarının birleşmesinden, onun tek ucu hâsıl olup, iki bilek kemiği uçlarından hâsıl olan geni çukura girip, ondan mafsal yumulur ve açılır. Alt bilek kemiğinde açıklanan çıkıntı, aya kemiklerini yakın ola kemiğin çukuruna girip, onunla mafsal, eğik ve açık olmuştur.

Tarak kemikleri dört olup, dört parmağa mukabil gelmiştir. Bu tarak kemikleri, ayaya yakın olan tarafta birbirine yakın olmuştur. Ta ki bitişik gibi olan kemikleri ayaya bitişmesi gökçek olsun. Parmaklar tarafından yana bir miktarca açık olmuştur. Ta ki kemikler, farklı açıklıklara güzel bitişsin. İç tarafından çukur olmuştur, ta ki genişlik ve sıkışıklığa yardımcı olsun. Aya mafsalı ile tarak kemikleri, aya etrafında olan çukurlara, kıkırdaklara bürünmüş olan tarak kemiklerinden çıkıntılar girişiyle telif edilmiş yaratılmıştır. 

Dördüncü Madde 

Parmak kemiklerini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: El parmakları eşyayı kavramakta yardımcı âletlerdir. Parmakların eti, kemiklerden hâli yaratılmadı. Gerçi muhtelif hareketleri sülük ve balık hareketleri gibi mümkün idi. Lakin parmakların işleri, el titremesi gibi zayıf olmayıp, metin ve kavi olmak için kemiklerle dolu yaratılmıştır. Bu parmaklar, birer kemikten yaratılmayıp, müteaddit kemiklerle bulunmuştur. Ta ki işleri zor olmasın. Her parmak üç kemikten yaratılmıştır. Zira ki, üçten ziyade olsa, ağır eşyayı zaptetmekten âciz kalırdı. Üçten az olsa, parmakların hareketleri eksik olurdu. Parmak kemiklerinin uçları ince, kaideleri geniştir. Üsttekiler alttakilerden boy boy büyük yaratılmıştır. Ta ki yüklenici ve yüklenen arasında münasebet gökçek olsun. Bu kemikler yuvarlak kılınmıştır. Ta ki

âfetlerden korunmuş kalsınlar. Boşluksuz ve iliksiz, sertlik üzere yaratılmıştır. Ta ki çekme ve kavrama hareketlerinde metanetleri sağlam ve kuvvetli olsun. Dışları yumru, içleri çukur bulunmuştur, ta ki tutma ve ovma kolay olsun. Dış tarafları dahi başparmak ve küçük parmak gibi parmak olmayan taraflar yumru kılınmıştır; ta ki sıkışma anında âfetlerden korunmuş olan yuvarlak şekle benzesin. İçlerinde et az olmuştur. Ta ki onları koruyup ve örtüp, kavrama ile temas olunan nesnelerin altında eğilici olsun. Dış tarafları etsiz kılınmıştır. Ta ki, ağır olmayıp, hafiflik bulsun. Parmakların etrafında tırnaklar olmuştur. Ta ki uçları, etkili silah yerini tutsun. Parmakların uç etleri çoktur. Ta ki birine yapıştığında iyice tutsun. Orta parmağın mafsalı uzun olup, ötekilerininki daha kısa olmuştur. Ta ki, kavrama sırasında parmakların etrafı eşit olup, avucun içinde boş yer kalmayı, muntazam olsu. Kavranan yuvarlak üzerinde el ayası ve parmaklar çukurlaşıp, her taraftan ona temas kılsın.

Başparmaklar, diğer dördünden daha kısa ve kalın yaratılmıştır. Ta ki hepsine mukavemette muadil kalsın. Eğer başparmak, kendi yeri gerisinde konulsaydı, faydası kalmayıp, engelleri peyda olurdu. Zira ki eğer baş parmak, elin içinde olsaydı, el içiyle ola işlerin çoğu yapılamazdı. Eğer küçük parmak tarafında konulsaydı, iki el, kavradıkları nesnede, birbirine mukabil ve uygun gelmezdi ve birbirine yardım edebilmezdi. Eğer elin sırtına olsaydı, ziyade uzak olup, yararı kalmazdı. Başparmak, tarak kemiğine bağlanmadı. Ta ki kendi ile dört parmak arasında mesafe dar olmaya. Şu halde, vakta ki, dört parmak bir taraftan, bir nesneyi kuşatıp, başparmak ta onlara mukavemet eylese; elin, bir büyük nesneyi alıp kavraması mümkün olur ve bir tarafla başparmak, avucun kavradığı nesnenin azası benzeridir ki, onu örter. Bütün parmakların asâyişi, rutubetli ve yapışkan kılınıp, birine giren rutubetli ve yapışkan kıkırdak ve çukurlara bitişik yaratılmıştır. Ta ki onunla rutubetleri sürekli olup, onlara hareketlerinden kuruluk gelmesin. Mafsallarını, kuvvetli bağlar sarıp, kıkırdak örtüleriyle bitişik yaratılmıştır. Ta ki muhkem olsunlar. Ziyade sağlamlık için mafsallarında bulunan açıklıkları, küçük kemikler ile doldurulup, metanet verilmiştir. Bunlara: Semsemaniye derler.

Tırnaklar dört fayda için yaratılmıştır. Birinci faydası: Bir nesneyi bağlayıp düğümlemekte; parmaklara dayanak olmaktır. İkincisi: Onlarla ufak nesneleri kaldırıp toplamaya kudret bulmaktır. Dördüncüsü: Bazı vakitler, gerektiğinde, silah gibi onlarla düşmandan intikam almaktır. Tırnakların etrafı, yuvarlak kılınmıştır. Ta ki çarpma âfetlerinden korunsunlar.

Yumuşak kemiklerden yaratılmıştır. Ta ki sert nesnelerle karşılaşmada kolaylıkla eğilip, selametle bükülsünler. Mukavemetle yarılıp ve kırılmayıp, sağlam kalsınlar. Kazınma ve törpülenme taraflarında bulunmuşlardır. Onun için büyüyüp ve gelişip, uzar kılınmışlardır. Ta ki çarpmalarda mahvoldukça yine tamam olsunlar. Uzadıkça, kesmekle karar bulsunlar. 

Beşinci Madde 

Kasık kemiklerini ve kalçayı bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Bedende bulunan kemiklerin biri dahi kasık kemiğidir. O, kuyruk sokumu yanında sağlı ve sollu iki kemiktendir ki, kasığın ortasında sağlam bir mafsalla birbirine bitişmiştir. Bunlar, adı geçen üstteki kemiklerin esası gibi bilinmiştir.

Alttaki kemiklerin hepsinin yüklenicisi ve nakledicisi bulunmuştur. Bu iki kemiğin her biri dört cüze taksim olunmuştur. Boşluktan yana olan parçalarına hâsıla kemiği ve harkafe kemiği adı verilmiştir. Önden yana olan parçalarına kasık kemiği denmiştir. Arkadan yana olan parçalarına virek kemiği denilmiştir. İçe ve aşağıya olan parçalarına kalça payı denilmiştir.

Zira ki, bularda, iki kalça kemiklerinin yumru uçları girecek oyuklar bulunmuştur. Bu iki kemik üzerinde meni âletleri, rahim, makat, mesane gibi latif azalar konulmuştur.

İki ayağın faydası: iki nesnedir. Biri nizam, üzere ayakta durmaktır ki, iki ayak ile sabit ve kaimdir. Biri yukarı çıkma, inme ve düz durma durumlarında intikallerdir. İki kalça ve iki ayak ile bu intikaller yapılır. Zira ki, eğer ayağa bir âfet erişse, ayakta durma düzeni zor olur.

İntikal kolay ve rahat olur. Eğer kalça ve baldır adalesine bir âfet erişse, o vakitte ayakta durma kolay olur, intikal zor olur. Ayak kemiklerinin birincisi iki kalça kemiğidir ki, bedende olan kemiklerin en büyüğüdür. Zira ki, bu iki kemik, üstlerinde olanı yüklenici ve altlarında olanı nakledicidir. Bu iki kemiğin üst tarafları kubbe gibi yumru olup, hakk'u-l vikete olan çukura girmiştir. Bu iki kemik, önden ve boşluktan yana yumru, geri ve içeriden yana çukur ve kesik kılınmıştır. Ta ki büyük adaleleri, sinirleri, birçok damarı gökçek koruyup; hepsinden düz bir nesne hâsıl olup, onula oturuş daha güzel olsun. Eğer hakk'u-l virek beraberinde düz konulsaydı, iki oyluk arası uygunsuz ve geniş olup, yamuk olurdu. Bu iki kemiğin alt tarafında diz mafsalları için her birinin iki çıkıntısı vardır. Diz mafsalından önce baldır kemiklerini beyan ederiz, ta ki ondan diz mafsalı ortaya çıka.  

Altıncı Madde 

Baldır kemikleri ve iki diz mafsalını bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: bilek gibi baldır dahi iki kemikten yaratılmıştır. Biri büyük ve uzundur ki, ona büyük kasba denilmiştir. Biri küçük ve kısadır ki; üst tarafı kalça kemiğine bitişik olmayıp, ona küçük kasba adı verilmiştir. Kalça gibi baldır kemiğinin boşluktan yana yumruluğu bulunmuştur. Küçük kasba, alt tarafta içten yana yumru yaratılmıştır. Ta ki onlarla baldır adaleleri ve sinirleri muntazam olsun. Hakikatte baldır, o büyük kasbadır ki, kalça kemiğinden kısa bulunmuştur. Ta ki, hareket için hafif olsun. Bu baldıra bir mutedil miktar verilmiştir ki; ne üstünü taşımaktan âciz olur; ne hareketten zorluk bulur. Bununla bile küçük kasba ile dahi ona kuvvet ve sağlamlık verilmiştir. Küçük kasbanın bu sağlamlığından dahi büyük kasba ie aralarında olan sinirleri ve damarları örtücü ve koruyucu bulunmuştur.

Mafsal önünde büyük kasbaya iştirakle yumulma ve yayılmaya kuvvet vermek için yaratılmıştır.

Diz mafsalı: Kalça kemiğinin alt tarafında olan iki çıkıntının baldır kemiğinin üst tarafında bulunan iki çukura girmek ile hâsıl olmuştur. Bunlar, birer lif bağı ile bağlanmış olup, iki taraftan iki metin bağ ile muhkem düğümlenmiştir. İkisinin önleri diz kapağı kemiğinde yerleşmiştir.

Diz kapağı ayrı bir yuvarlak kemiktir ki, ona diz gözü denilmiştir. Bunun faydası, diz üzerinde oturma anında diz mafsalını ayrılmaktan bu kemik ile koruyup, emniyet bulmaktır. Bu ağır bedeni taşıyan mafsal, hareketi ile kuvvet verip, ona direk olmaktır. Ve bu kemiğin yeri bu mafsalın önünde bulunmuştur. Zira ki bu mafsala ani saldırı ve çarpma çoğu zaman ön taraftan olur, bilinmiştir. Ama geri taraftan yana ani çarpma olmayıp, sağ ve sol tarafa eğilmesi az bulunmuştur. Şu halde ani kalkma ve oturmalarda diz mafsalına ön taraftan zor zahmet gelmekle ihtiyat kılınmıştır. 

Yedinci Madde 

Ayak kemiklerini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Ayak, ayakta sebat için âlet yaratılmıştır. Şekli, ayakucu tarafına uzamış bulunmuştur. Ta ki üzerine dayanma ve dinelmeye yardımcı olsun. İç taraftan yana beli ince kılınmıştır. Ta ki ayakta durma durumunda ön tarafı ayaktan yana dönük olup, yürürken atılacak ayağın dayanmakla, yürüme düzeni uygun olsun.

Dikenli olan yere, ayak bastığında tabanı üzere olup, diken ona şiddetle batmasın. Yuvarlak nesnelere ayak ayası, kolay ve sağlam basıp, bir tarafa kayıp gitmesin. Ayağın çok kemikten oluştuğundan nice faydaları bilinmiştir. Biri budur ki: Ayak, bastığı nesneyi gerektiğinde sağlam basıp sabit olmaya kadir bulunmuştur. Zira ki ayak, bastığı nesneyi el ayasının kavradığı gibi kavrar bilinmiştir. Sair faydaları, çok kemikli olan azanın sayılan faydalarının aynısı bulunmuştur.

Bir ayağın kemikleri yirmialtı adet olmuştur. Biri topuk kemiğidir ki, onunla bacak mafsalı tamamlanmıştır. Biri ökçe kemiğidir ki, ayakta durmanın temel direği onunla bulunmuştur. Biri kayık kemiğidir ki, ayağın ortası onuna yerden kalkıp ön tarafı dahi onunla yere gelir. Ayak bileğinin dört kemiği vardır ki, onlarla ayak taraklara bağlanır. Biri merdiven kemiğidir ki, altıgen şeklindedir. O, ayağın dış tarafından yana konulmuştur. Ta ki, yer üzerinde o tarafın sebatı gökçek bulunsun. Beş kemik dahi tarak için yaratılmıştır. İnsanın ayak topuğu diğer hayvanların topuğundan daha çıkıntılı kılınmıştır.

Ayağın hareketinde faydalı olan kemiklerin en yararlı topuk bulunmuştur. Nitekim ayağın sebatında faydalı olan kemiklerin en lüzumlusu topuk bilinmiştir. Topuk, daha önce açıklanan iki baldır kemiğinin yuvarlak tarafları arasında konulmuştur ki, onu üst tarafından, kafasından, dış tarafından ve iç tarafından kuşatmıştır. Onun iki tarafı, topuk kemiğindeki çukura girmiştir. Bu topuk, bacak ile ökçe arasında bir vasıtadır ki, onunla birbirine gökçek bitişmesi bulunmuştur. O ikisi arasında mafsal, metin olmuştur. Topuk ortada bulunup önünden kayık kemiğine, mafsal bağı ile bağlanmıştır. Kayık kemiği, geri tarafından ökçe kemiğine, ön tarafından bilek kemiğinin üstüne, dış taraftan yana bacak kemiğine bitişmiştir. Ökçe, topuğun altında konulup, kendi sert, arka tarafı yuvarlak yaratılmıştır. Ta ki, afetlere mukavemet edip, sertlikle isabet eden nesneleri iyi tarafa atsın. Alt tarafı düz kılınmıştır. Ta ki, düz basması kolay olup, bastığı nesne üzerinde rahatla karar etsin. Ölçüsü büyük olmuştur. Ta ki, bedenin yükünü taşımaya kudreti yetsin. Şekli, uzun üçgen olup, yavaş yavaş incelip, ayağın ortasında dış tarafına ulaştığında son bulmuştur. Ta ki, ayağın çukuru arkadan ortaya doğru yavaşlıkla gitsin.

Ayak bileği, el bileğine uymaz. Zira ki, ayak bileğinin kemikleri bir saf; el bileğininkiler iki saf bilinmiştir. Bu bileğin kemik sayısı, ondan az kılınmıştır. Zira ki, kavrama ve harekete ihtiyaç, elde çok bulunmuştur.

Ayaktan istenen, sebat ve sağlamlık bilinmiştir. Mafsal ve kemiklerin çokluğu sebat ve sağlamlığa zararlı olduğu gibi, yoklukları dahi sebat ve sağlamlığa zararlı olduğundan, insan ayağı bu biçimde yaratılmıştır.

Ayak tarağı, beş kemikten bileştirilmiştir. Ta ki, her birine beş parmaktan biri bitişip, bir safta dizilsinler. Ayağın parmakları, elinkilerden daha kısadır. Zira ki, ayakta istenen metanet, elde kavramak bulunmuştur. Ama başparmak iki büyük boğumdan ve ondan başka parmakların hepsi üçer boğumdan yaratılmıştır. Ta ki, yürüme hareketi düzenini bulup, yürüyüşünde âhenk olsun.

Böylece insan bedeni semsemelerle (susam şeklinde kemik) birlikte toplam üçyüz kemikten oluşmuştur. Bu bileşim üzere bulunan şaşırtıcı terkipler, akıl sahiplerine ibret olmuştur. Şaşırtıcı şekillerinde benzersiz yaratıcıyı fikreden ve düşününe akıllılara hayret gelmiştir. Şaşanlar, bu sanat şaheseri binadan çok ibret alıp, nice izzet ve lezzet bulmuştur. Yaratıcı ve şekil veren Allah, münezzehtir, deyip hayrette kalmıştır. 

ÜÇÜNCÜ BAB 

Uzuvların hareketleri keyfiyetini, adalelerin mahiyetini, cüzlerini, metanet ve özelliklerini üç bölümde ayrıntılı olarak bildirir.

BİRİNCİ FASIL

Adalelerin diziliş keyfiyetini, onlarla baş ve boyunda bulunan hareketleri yedi madde ile açıklar. 

Birinci Madde 

Adalelerin dizilişini ve onlarla hâsıl olan hareketleri topluca bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: İnsan bedeninde mevcut olan dörtyüzyirmi tane irade-i ihtiyarî hareketin tamamı sinirler vasıtasıyle yürekten dimağa, ondan uzuvlara ulaşan kuvvetle hâsıl olup, hareketli azanın temeli bulunan sert kemikler ile ince sinirlerin bitişmesi uyumsuz olduğundan yaratıcı olan Allah, inayeti ile lutfedip, uzuv kemiklerinden sinire benzer bağlar bitirip; sinirler ile tek bir şey gibi toplamış ve birleştirmiştir. Bağlar ile sinirlerden bileşen baş, beyin e omuriliğin hacimleri tahammülünce çıktığı yerde ince bulunup, özellikle uzuvlara bölünüp ve yayıldığına her bir kemiğin payı, oldukça ince zayıf olup, asıl çıkış yerinden uzaklaştıkça bozuşumu ortaya çıktığı için yaratıcı Allah, hikmeti ile tedbir edip, sinirlerle bağlardan bileşen uzuvları az yaratmakla kalın edip, aralarını et ile doldurup, zar ile perde çekip, sinir cevherinden olan belkemiğini ortasında korumuştur. Şu halde bunun hepsi sinirden, liften, etten ve zardan meydana gelmiş bir uzuv olmuştur ki, ona adale derler. Bu adale toplandığında kısalır. Ondan uzuv tarafına giden kirişi çeker. O durumda o uzuv buruşup, çekilmiş olur. Yine bu adale kendi yayılması ile uzadığında, o kiriş gevşer. O vakitte, o uzuv açılıp, uzar. İradî hareketlerin hepsi bu keyfiyetle hâsıl olup, çeşitli nevilerle yerine göre suret bulur. 

İkinci Madde 

Yüz adalelerinin bazılarını ve onlarla hâsıl olan hareketleri bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Yüz adaleleri, onda olan hareketli uzuvların hareketleri sayısınca bulunmuştur.

Yüzün hareketli uzuvları, alın, göz, göz kapakları, yanaklar, burun uçları, alt çene ve dudaklardır.

Alnın hareketi, ince, geniş ve örgütlü bir adale iledir. Bu adale, alnın derisi altında yayılmış olup, ona bir derece karışmıştır ki, alnın derisinden bir cüz olup, ondan tecridi imkânsız bulunmuştur. Alnın derisi adaleden hareketli olan uzva kiriş bitişmiştir. Bu adalenin toplanması ile iki kaş kalkıp, gevşemesi ile inip, göz kırpmalarına dahi yardımcı kılınmıştır.

Gözbebeği ki, gözün içindedir. Onu hareket ettiren altı adaledir. Dördü, gözün dört tarafındadır ki, her biri göz bebeğini kendi yönüne hareket ettirmişti. İkisi, gözün gerisinde yani kaykacında korunmuştur. Onlarla göz bebeğinin daire üzere olan hareketi bulunmuştur. Gözbebeğinin gerisinde bir adale vardır ki, açıklanacak içi boş sinire dayanak olup, ona kendi perdeleri ile metânet veriştir. Onu yumrulaşma sırasında gevşemekten men ile zaptetmiştir Fakat gözün üst kapakları hareketi ile maksat tama olup, gözün yumulması gerçekleştiğinden alt kapakları hareketine gerek kalmamıştır. Hakk'ın inayeti ise mümkün oldukça âletlerin azalmasına sarf olunuştur. Zira ki, âletlerin çokluğunda âfetler çok bulunmuştur. Üst kapak sakin olup, alt kapağın hareketli olması mümkündü. Lakin Hakîm olan

Allah'ın inayeti, işleri çıkış yerine daha yakın olmakla sinir ona ulaştığında bükülme ve değişime muhtaç olmadığı bilinir. Üst kapak için gözün açılması sırasında kalkma hareketi ve kapanması vaktinde inme hareketi gerekip, kapanma ise aşağı tarafa çeken adalelere muhtaç olduğundan gözün iki tarafında iki adale yaratılmıştır ki, göz kapağını aşağıya çeker bulunmuştur. Göz kapağının açılması için ortasına bir adale inip, kirişinin tarafı kapağının tarafına yayılmıştır ki, o kısılıp toplandığında gözün açılması hâsıl olur. Onun için bir adale yaratılıp, doğru inip, kapağın iki perdesi arasında kıkırdak gibi geniş bir cisim olup, kirpiklerin bittiği yerin atında yayılmıştır. Göz kapağı, göz bebeğini korumak için ve kirpikler onu tozlardan korumak için yaratılmıştır. Şu halde bütün beden azaları, nice hikmetler ve faydalar için yaratılmıştır. 

Üçüncü Madde 

Yanakların, dudakların ve burun kanatlarının hareketlerine vesile olan adaleleri bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Yanağın iki hareketi vardır. Biri, alt çeneye tâbidir. Biri, dudağa ortak olarak, diğer bir uzvun hareketine tâbi olan kendi hareketidir. Onun için yanak ile o uzvun müşterek bir adaleleri vardır. O adale her bir tarafta geniş olup, bu isim ile bilinmiştir. Bu iki hareketin iki adalesinin her biri, dört cüzden bileşik bulunmuştur. Zira ki her birine dört yerden lif gelmiştir. Bir cüzü köprücük kemiğinden çıkıp, sonları iki dudağın iki tarafına, alt taraftan bitişik olup, ağzı yana ve aşağıya çekmiştir. İkinci cüz, iki tarafta, böğür ve köprücük kemiğinden çıkıp, lifleri yanlara gitmiştir. Sağdan çıkan, soldan çıkanla kesişip, geçmiştir. Şu halde ağdan gelen lif, dudağın sol alt tarafına ve soldan gelen lif, onun üst sağ tarafına yetmiştir. Bu iki lifin toplanmasıyle, ağız daralıp, dudaklar ön tarafa gelir. Kesenin ipliği, kendi ağzını topladığı biçimde olur. Üçüncü cüz, omuzda olan kemik yanında bitip, o adalenin bitiştiği yerin üstünde bitişmiştir Dudağı iki tarafa eşit ve imale ile meyilli kalmıştır. Dördüncü cüz, boyundaki susamcıklardan gelip, iki kulak hizasından geçip, yanak cüzlerine ulaşmıştır. Çizgi, onunla öyle açık harekete gelmiştir. O harekete dudak dahi uymuştur.

Dudağın adalelerinin biri, yanak ile müşterek olan adaledir ki, açıklanmıştır. Dudağa mahsus adaleler dört bulunmuştur. İkisi, elmacık kemikleri üzerinden galip, dudağın iki tarafına bitişmiştir. İki adale dahi aşağıdan gelip, dudağa ulaşmıştır. Dudağın hareketinde bu dördü yeterli olmuştur. Zira ki, bu adalelerin her biri tek başına hareket ettiğinde, dudağı kendi tarafına hareket ettirir. İkisi iki taraftan beraber hareket etseler, dudak iki tarafa yayılıp gider. Dördü birlik hareket etseler, dudağın hareketleri dört tarafa tamam olup, kusuru kalmaz. Bunlardan gayrı onun hareketi olmaz. Müşterek olan adalelerin etrafı dudağa bir derece kaynaşmıştır ki, onun cevheri olan etten fark olunmaz. Burun kanatlarıdır ki, ikisine iki küçük sağla adalenin birleşmesi âdildir. Küçük olduklarına, çok hareketli olan yanak ve dudağın adalelerini yerlerinin lüzum ve genişliği yol açmıştır. Sağlam oldukları, onlarda kemik olmadığındandır. Bu iki adalenin çıkış yeri elmacık kemikleri tarafında bulunmuştur. Zira ki, elmacıkların lifine karışmış olup, burun kanatlarını o tarafa hareket ettirir bilinmiştir. Hepsi Allah'ın hikmeti ile konulmuştur. 

Dördüncü Madde 

Alt çenenin hareketini, faydalarını ve adalelerini bildirir.  

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Üst çene hareket etmeyi, alt çene hareketli olduğunda nice faydalar vardır. Biri budur ki, en hafif olanın hareketi uygun ve kolaydır. Biri budur ki, hareketle zahmet çeken uzuvları kuşatmayanı hareket ettirmek daha doğru ve daha güzeldir. Biri budur ki, üst çene sakin olduğundan, mafsalı ile mafsal ucu metin ve sağlamdır.

Hareketli olan alt çenenin üç hareketi vardır ki: Biri ağzı açma hareketidir. Biri kapama hareketidir. Biri çiğneme ve öğütme hareketidir. Açma hareketi, çeneyi aşağıya indirir. Kapama hareketi, çeneyi yukarıya kaldırır, öğütme hareketi, çeneyi iki tarafa meyil ile döndürür. Şu halde kapama için iki adale yaratılmıştı ki; üst taraftan inip, çeneyi yukarıya çekerler. İnsan çenesi hafif olup, hayvan gibi kesme ve koparmaya fazla muhtaç olmadığından bu iki adalenin miktarı küçük yaratılmıştır. Oldukça yumuşak olan beyin cismi ki, bunların çıkış yerleri kılınmıştır. Beyine yakın oldukları için bunlar dahi yumuşak bulunmuştur. Zira ki bu adalelerle dimağ arasında ancak bir kemik yaratılmıştır. Dimağdan çıktıkları yer yanında bir çift kemik içinde o yaratıcı Allah bunları defnedip, perdeden geçirmiştir. Ta ki, bu kemik sinirlerin başlangıç yerinden uzaklaşmakla cevherleri bir miktar sertleşmiş olsun. Bu iki adaleden her birinin birer büyük kirişi vardır ki, alt enenin kenarını çevirmiştir. Toplandıkça o çeneyi yukarı kaldırıp, üst çeneye bitiştirirler. Bu iki adaleye iki adale dahi yardımcı olmuştur ki, onlar ağzın içinden gelip alt çenede boşluğa inmiştir. Ağzın içinden gelen adalelerden biten kirişlerin metanetleri için ortalarından çıkmıştır.

Ağzın açılması ve çenenin indirilmesi, adalelerinin lifleri kulağın arkasında olan ebriye çıkıntılarından inip, toplanıp, tek bir adale olmuştur. Ondan ziyade sağlamlık için kısa ve halis bir kiriş oyup, çene kemiğine ağlanacak yerde bitişip, birleştiğinde çeneyi arka tarafa çekip aşağıya indirici olur. Çünkü bu çenenin tabii ağırlığı inişine yardımcı kılınmıştır. Şu halde ona iki adale kifayet edip, başka bir yardımcıya ihtiyacı kalmamıştır. Çiğneme ve öğütme için iki adale yaratılmıştır ki, her tarafta birer üçgen adale bulunmuştur. Kaçan açılarının darı olan tarafı elmacık kemiğine girse, iki kenarı uzayıp; biri alt çeneye iner ve biri çift kemiğe yükselir. Üçgenlerin tabanları, aralarında düz olarak birleşip, her bi açı, kendi yerine gider. Ta ki sözü edilen üçgen adalesinin toplanmasından, muhtelif yönleri meydana gelip, çiğneme ve öğütme onunla hâsıl olsun. 

Beşinci Madde 

Baş ve boyunun hareketlerini ve adalelerini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Baş için kendine özgü hareketler vardır Boğazın beş kemiğiyle dahi ortak hareketleri vardır ki, başın eğilmesine boynun eğilmesi denir. Bu iki tür hareket ki, özel ve ortaktır. Her biri ya ön tarafa veya arka tarafa doğrudur. Veya sağ tarafa eğik veya sol tarafa eğiktir. Kâh bu iki tür hareket arasında iltiat doğar ki, daire şeklini bulur.

Başın aşağı düşmesi ve kendine has olan hareketinin iki adalesi vardır. Başın iki nahiyesinden gelmiştir. Zira ki lifleriyle yukarıda kulak gerisinden ve aşağıda böğür kemiğinde çıkıp, tek bir bağlantı gibi olup, başa çıkmıştır. Şu halde eğer biri hareket eylese, başı, o tarafa eğik ve düşük eder. İkisi birlikte hareket etseler, baş, itidal üzere ön tarafa düşmüş olur. Baş ile boyunu birlikte ön tarafa eğer adaleler bir çiftti ki, yemek borusu altında konulmuştur. Birinci omura ve ikinci omura ulaşıp, onarla kaynaşmış bulunmuştur. Şu halde, eğer yemek borusuna yakın olan cüzleri toplandıysa, baş aşağı düşer. Eğer omurlara kaynaşmış olan cüzleri dahi toplandıysa, boyun da ön tarafa eğik olur.

Başı geri tarafına kaykıltan adaleler dört çifttir ki, açıklanan bir çift adalenin altında örtülmüştür. Bu çiftlerin bitiş yeri, mafsalın üstünde bulunmuştur. Bir çift, birinci omurun iki kanadına gelmiştir. Bir çifti, ikinci omurun sensenesine (susamsı) bitişik olmuştur. Bunun özelliği, başın eğilmesini, kaykılma sırasında düz edip, tabii haline getirmektir. Dördüncü çiftin başlangıç yeri, onların üzeri olup, üçüncü çiftin altında dıştan yana geçip, birinci omurun kanadına gelmiştir. İki önceki çift, başı iki tarafa meyilsiz geri tarafına döndürürler. Üçüncü çift, başı, düz tutar. Dördüncü çift, başı, eğik olarak geri tarafa döndürür. Başı, boyun ile birlik geri tarafına eğer adaleler dört çifttir ki, üç çifti, dördüncünün altında örtülü olup, o, onları kuşatmıştır. Bu dördüncü çiftin her biri bir üçgendir ki, tabanı, dimağın bir başka kemiği olmuştur. Onda olan, boyuna inmiştir. Bunun altında yayılmış olan üç çiftin birisi, boyun omurlarının iki tarafıyle aşağıya inmiştir. Bir çifti, fazlaca kanatlara meyl ile gitmiştir. Bir çifti dahi omurların iki tarafıyle, kanatların arasını bağlamıştır. Başı, iki tarafa meylettiren adaleler iki çifttir ki, baş mafsalına bitişmiştir. Bir çiftin yerleri, öndedir ki, onun biri baş ile ikinci omurun arasını, sağ taraftan; biri sol taraftan birleştirmiştir. İkinci çiftin yeri, arkadır ki, onun biri, baş ile birinci omurun arasını sağ taraftan, biri sol taraftan toplamıştır. Şu halde bu dört adalenin, hangisi toplanıp, kısalırsa, baş, onun tarafına meyleder. Bunların hangi ikisi bir tarafta beraber toplanıp, kısılırsa, baş onların tarafına dümdüz meyl eder. Eğer bunların dördü birlikte hareket ederse, baş, yerinde düz olarak sâkin olur. Bu adale, diğer adalelerden küçüktür. Lakin yerleri yakın ve düzenleri sair adalelerin altında muntazam olduğundan, büyük adalelerin görevini görmüşlerdir. 

Altıncı Madde 

Sesin yeri olan hançerenin kıkırdaklarını, adalelerini ve hareketlerini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Hançere, kıkırdaktan bir uzuvdur ki, ses için âlet yaratılmıştı. Bu hançere üç kıkırdaktan oluşmuştur. Biri o kıkırdaktır ki, boğazın önünde ve çenenin altında, hissedilen ve dokunulandır. Onun içi çukur, dışı yumru olduğundan, ona: Kalkan derler. İkinci kıkırdak, onun gerisinde, boğaza yakın konulup, boğaza raptolunmuştur. Üçüncü kıkırdak, ikinci üzerinde tas gibi kapanmış olup, ikinciye bitişip, kalkana bitişiksiz kavuşmuştur. Kapanmış kıkırdak ile bitişik olduğu ikinci arasında çukurlu bir mafsal vardır ki, ikinci kıkırdağın iki çıkıntısı o iki çukura girip, hançerenin daralma ve genişlemesinde, birbirinden uzaklaşır ve birbirine ayrı düşerler. İkinci kıkırdağın, kalkan kıkırdak üzerine kapanma ve kavuşmasıyle ve odan uzaklaşmasıyle hançerenin kapanması ve açılması bulunur. Hançere önünde üçgen bir kemik vardır ki, yunanca lam şeklinde olduğundan, ona: Lam kemiği denilmiştir. Nitekim kemiklerle açıklanmıştır. Bu kemiğin faydası budur ki: Hançereye dayanak olup, onun latif adaleleri bundan çıkmıştır. Şu halde kalkan kıkırdağına, ikinci kıkırdağı yapıştırmak için, üçüncü kıkırdağı ikisine tatbik için ve üçüncüyü ikisinden uzaklaştırmak ile hançereyi açmak için nice adaleler gerekmiştir.

Hançereyi açan adaleler bir çifttir ki, lam kemiğinden çıkıp, kalkan kıkırdağının önüne gelip, üzerine yayılıp, bitişmiştir. Vakta ki, büzülme ile toplanıp, kapanmış kıkırdağı, ön ve üst tarafına çekse, hançere açılma ile genişler. Bir çift adale, boğazı aşağıya çeken adalelerle müşterektir.

Bunların çıkış yerleri, kalkandan yana olan iç kemik kısmındandır. İki çift adalesi dahi vardır ki, bir çifti iki adaledir. Onlar kapanmış kıkırdağa gelip, gerisinden ona bitişmiştir. Vakta ki aynı büzülmeyle toplansa, kapanmış kıkırdağı yukarı kaldırıp, geri tarafa çekse; kalkandan uzaklaşıp, hançere genişler. İkinci çiftin iki adalesi, kapanmış kıkırdağın ii tarafına gelip, yayılmıştır. Vakta ki büzülseler, kapananı kalkandan yerine uzatıp, hançerenin yayılmasına yardımcı olur.

Hançereyi daraltan adalelerin bir çifti, lam kemiğinden gelip, kalkan kıkırdağına bitişir. Sonra genişleyip, ikinci kıkırdağa sarılıp, onun gerisinde iki adalenin iki tarafı bitişik olmuştur. Şu halde vakta ki, büzülseler, hançere daralır. Dört adalesi dahi kalkan kıkırdağıyle, ikinci kıkırdağı iki tarafı arasını birleştirmiştir. Şu halde bunlar büzüldükçe, hançerenin aşağı tarafı daralır. Hançereyi kuşatan bir çift adaledir ki, kalkan kıkırdağının kökünden çıkıp, içinden gidi, ikinci kıkırdağın köküne kapanmış olup, üçüncünün etrafına sağ ve solundan bitişmiştir. Vakta ki, yukarı kalksalar, mafsalı raptedip, hançereyi öyle kaplarlar ki, nefesi hapsetmekte göğüs adaleleri ve zarlarına mukavemet ederler. Bu iki adaleler, küçük ve sağlam yaratılmıştır. Ta ki hançerenin içinde sıkışmasız, kuvvetle onu kaplayıp, nefesi haps eylesinler. Bu iki adalenin eğimleri az olup, düz olarak yükselmiştir. Kalkan kıkırdağıyle ikinci kıkırdağın aralarını birleştirmeğe gitmişlerdir. İki adale de kapanmış olanın altında adı geçen küçük adalelere yardımcı olmak için konulmuştur. Bunlarda nice sanat bulunmuştur.

Sübhanallah! 

Yedinci Madde 

Boğazın, lam kemiğini ve boynun adalelerini ve hareketlerini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Boğaz bir cümledir. Onun iki çift adalesi vardır ki, onu aşağıya çeker. Bir çifti, hançerede adı geçendir. Öteki çifti, böğür kemiğinden bitip, üst tarafa çıkıp, lam kemiğine ve ondan boğaza bitişip, onu aşağıya çekerler.

Boğazın adaleleri, boğazın içine konulmuş iki et parçasıdır ki, onun iki adalesi onlar bulunmuştur. Onlar, yutmağa yardımcı olmak için yaratılmıştır.

Lam kemiğinin hem kendine özgü, hem de öteki adale ile ortak adaleleri vardır. Ama kendine özgü olan adaleleri, üç çifttir ki, bir çifti, çenenin iki tarafından gelip, bu kemik üzerinde olan düz çizgiye bitişip, kemiği çene tarafına çekmiştir. Bir çifti, çene altından çıkıp, dilaltından geçip, bu emiğin üst tarafına yetmiştir. Bu dahi, bu kemiği çene tarafına çekmiştir. Bir çifti, iki kulak yanında olan çıkıntılardan çıkıp, bu kemiğin üzerinde bulunan düz çizginin aşağı tarafına bitişip, onu aşağıya çekmiştir.

Lam kemiğinin ortak olan adaleleri, yakında açıklanacaktır. Ama dili hareket ettiren dokuz adaledir ki, ikisi çıkıntılardan bitip, geniş olup, dilin iki tarafında bitişmişlerdir. İkisi lam kemiğinin yukarısından bitip, uzun olup, dilin ortasına bitişmişlerdir. İkisi, lam kemiğinin aşağı kaburgasından bitip, uzun ve geniş adaleler arasından dili geçip, onu hareket ettirir. İkisi dahi dili yayar, bulunmuştur. Onların yerleri, adı geçenlerin altında olup, lifleri dil atında genişlemesine döşenmiştir. Şu halde bu iki adale, alt çene kemiğinin tümüne bitişik kılınmıştır. Biri dil ile lâm kemiği arasını birleştirir ve birbirine çeker bilinmiştir.

Boynu hareket ettiren iki çift adaledir ki, bir çifti sağda ve bir çifti soldadır. Şu halde herhangisi tek başına büzülüp, toplanırsa boyun onun tarafına çekilir. İkisi birlik bir taraftan büzülürse, boyun o tarafa eğik olur. Eğer dördü beraber büzülseler boyun eğilmeksizin yerinde kısa olur. Eğer dördü birlik durumu üzere kalırlarsa boyu dahi durumu üzere kalır. Şu halde bir kere düşünülsün ki, insanın sadece baş ve boynunda yaratıcı olan Allah'ın nice benzersiz sanatları bulunmuştur. (Yaratıcıların en güzeli olan Allah'ın şanı ne yücedir). 

İKİNCİ FASIL

Göğüs, omuz, el ve parmak adalelerinin keyfiyet ve hareketlerini altı madde ile açıklar. 

Birinci Madde 

Göğsü kavrayan ve yayan adaleleri bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilgileri demişlerdir ki: Göğsü hareket ettiren adalelerin bazısı, ancak yayar kavramaz. Göğsün bu adalelerindendir ki, nefs uzuvlarıyle gıda uzuvları arasında perde olan açıklanacak adaleler bunlardandır. Bir çift adale dahi boyun kemiği altında konulmuştur ki, bitiş yeri omuz başına uzayan adı geçecek cüzden bulunmuştur. Göğsün birinci kaburgasına sağ ve soldan bitişip, o kaburgayı çekmek içindir. Bir çift adalesinin iki kat ferdinin iki cüzünün üstleri boyuna bitişik olup, onu hareket ettirmiştir. Aşağıları, göğsü hareket ettirmeğe yetmiştir. Göğsün beşinci ve altıncı kaburgasına bitişik olan, aşağıda anlatılacak, bir adaleye karışıp gitmiştir. Bir çift adalesi dahi omuzdan bir çukur yerden bitmiştir ki, birinci omurdan omuza inen bir çift adaleye yetmiştir. İkisi bir adale gibi olup, arkadaki kaburgalara gitmiştir. Dördüncü çift adalesi, boyunun yedinci omurundan ve göğsün birinci ve ikinci omurundan çıkıp, böğür kaburgalarına bitişik olmuştur ki, göğsü yayan adaleler bunlardır.

Göğsü kavrayan adalelerin biri tali olarak kavrayıcı perdeden ve bizzat kavrayan adalelerden bir çift adaledir ki, üst kaburgaların esasları altında uzayıp, göğsü bağlamış ve toplamıştır. Bir çifti dahi bu kaburgaların etrafı yanında, çene ile hançere arasında bitişip, karnın düz adalelerine karışmıştır. İki çift adale dahi bu çifte yardımcı kılınmıştır.

Göğsü hem kavran, hem de yayan adaleler onlardır ki, kaburga aralarını birleştirmişlerdi. Şu halde her kaburga arasında dört adale vardır ki, liflerinin bazısı, kaburgaların dışına, bazısı içine varıp bitişmişlerdir. İki adale boynun omuz tarafına gelip, evvelki kaburgaya sağ ve soldan bitişmiştir. Onu yukarıya kaldırıp, göğsün ayrılmasına yardımcı kılınmıştır. Şu halde göğüs adalelerinin hepsi doksana ulaşmıştır.

Omuzu hareket ettire yedi çift adaledir ki, iki çifti başın sonundan gelip, bir çifti omuzun üstüne, boyun kemiğine varıncaya dek yetmiştir. Baş nihayetinde eğim ile omuzu kaldırmıştır. Öbür çifti dahi, omuzun aslına bitişik olup, onu, baş hizasına kaldırmıştır. Bir çift adale dahi birinci omurdan gelip, omuz üstüne bitişip, onu boyuna yakın etmek için yetmiştir.

Dördüncü çift, lam kemiğinden bitip, yine omuzun üzerine gidip, onu kaldırmıştır. İki çift adale, göğüs omurlarında ve boyun omurlarında olan susamsılardan bitip, omuzu, geriye ve aşağıya hareket ettire gitmiştir.

Yedinci çift, kalandan çıkıp, sadece omuzu aşağıya ve öne çekerler. Omuzu adale ile beraber yukarı tarafa kaldırırlar. Göğsün yayılmasında dahi yardım ederler. 

İkinci Madde 

Omuz mafsalını pazu ile hareket ettiren adaleleri bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Omuz mafsalını hareket ettiren pazu adaleleridir ki, onların üçü göğüsten gelip, pazuyu aşağıya çekerler. Bu üç adalenin biri, meme altından çıkıp, pazuya yakın olan omurun önü yanında pazunun önüne bitişik olup, omuzu aşağı getirmek ile, pazuyu göğüse yakın eder. Adı geçen üç adalenin biri dahi bağır kemiklerinden çıkıp, pazunun ucu iç tarafında bitişip, pazuyu kaldırmasıyla göğüse yakın eder. Üçüncü büyük adale, bağır kemiğinden çıkıp, pazunun ön aşağısına bitişmiştir. Eğer üstteki cüz'ü lifi ile amel ederse pazuyu kaldırarak, göğüse getirir. Eğer iki cüz'ü ile beraber amel ederse pazuyu düz olarak göğüse getirir Pazunun iki adalesi koltuk altından çıkıp, büyük adalenin bitişmesinden ziyade bitişip, bir büyüğü böğür kemiğinden ve kaburgalar gerisinden gelip, pazuyu bu kaburgalar tarafına düz olarak çeker. İkinci incesi koltuk altı derisinden ortaya eğik gelip, meme semtinden üst tarafa çıkan adalenin kirişine bitişip, arka tarafa eğilip, batmıştır. Evvelki adaleye yardımcı olmuştur. Bu pazunun beş adalesi dahi vardır ki, hepsi omuz kemiğinden çıkmıştır. Bunların biri, omuzun üst kaburgası ile diyaframı doldurup, ucu pazu tarafından dış tarafın üst cüz'üne geçip gitmiştir. Bunların ikisinin çıkış yereri omuzun üst eğesi olmuştur. Biri büyüktür ki, lifii alttaki cüz perdelerine gönderip, diyafram ile alt eğenin arasını doldurmuştur. Pazunun ucuna dış taraf sonunda bitişip, pazuyu dıştan yana meyil ile uzaklaştırmıştır.

İkincisi, birincisine bitişik olup, bununla bunun görevini yerine getire gelmiştir. Lakin ikinci adale, omuz üstüne bağlı olup, pazunun dışına bitişip, onu dıştan yana eğik kılmıştır. Dördüncü adale omuz kemiğinin çukur yerini doldurup, kirişi pazunun ucunun iç tarafından giren adalenin cüz'lerine bitişip, pazuyu geriden yana kaykıltmıştır. Beşinci adalenin bitiş yeri omuzun alt eğesinin aşağı tarafındandır. Kirişi koltuk altının üstünden yükselip, küçük adalenin birleşimi üstünde pazuda bitişik olmuştur. Bu adalenin işi, pazunun üt ucunu yukarı tarafa çekmektir.

Pazunun iki başlı bir adalesi dahi vardır ki, onun işi boyunun altından ve boyundan gelip, pazuyu kuşatmaktır. Bunun bir başı pazuya girmiştir. Öteki ucu pazunun dışından omuz altından hasıldır. Bir miktar dolaşık şekilde dışa eğimlidir. Şu halde eğer iki cüz'ü ile amel ederse, pazuyu düz olarak kaldırır. Pazunun iki küçük adalesi dahi vardır ki, biri meme üstünden gelir. Biri omuz mafsalında gömülmüştür. 

Üçüncü Madde 

Kolun adalelerini ve hareketlerini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Kolu hareket ettiren adalelerin bazısı yayar, bazısı kavrar. Bunlar pazu üzerinde konulmuştur. Bunların bazısı pazunun yüzü üzerine kapanır. Bazısı yayar ve gevşektir. Bu adaleler pazu üzerinde değildir. Lakin yayanlar, bir çift adaledir ki, ikisinden biri içeride meyl ile kolu açar. Zira ki bu, pazunun önü altında ve omuzun alt eğesinden çıkıp, dirseğe iç cüzleri yanında bitişmiştir. İkincisi dışarıya meyleder. Kolu yayar. Zira ki bu adalenin kafasından gelip, dirsekten çıkan cüzlere bitişir. Bu iki adale, işte toplandığında, kolu düz olarak yayarlar. Kavrayanlar, bir çift adaledir ki, ikisinden büyüğü kolu, içe meyl ile kavrar. Zira ki bu, omuzun alt çıkıntısından kargaburnun tepesinden çıkıp, pazunun içine meyledip, dirseğin ön üst kirişine bitişir ikincisi kol dışına meyledip, kavrar. Zira ki bunun çıkış yeri pazunun dış gerisindendir.

Bu bir adaledir ki, iki et başı vardır. Biri pazunun arkasından, biri önünden geçip, dışarıya meyl ile kavrayan, alt dirseğin alt önüne ve içine meyl ile kavrayanı üstüne bitişmiştir. Ta ki, sağla çekeler. Bu iki adale, bu iki işte birleştiğinde kolu düz olarak toplarlar. Bu iki yayıcı adalenin içinde bir adale vardır ki, pazu kemiğini kuşatıp kavrar. Kolu yüzü üzere kapayan adaleler, bir çifttir ki, dışarıda konulmuştur. Bu iki adalenin birisi pazu başının iç tarafının üstünden çıkıp, dirseğin üstüne bitişip, bilek mafsalı olmuştur. İkincisi, ondan küçük, lifi geniş, uçları sinirli olup, dirseğin altından doğup, bilek mafsalı yanında bilek kemiği üstüne bitişmiştir.

Kolu, dışı üzere yayan adaleler, bir çifttir ki, ikisinden biri iki bileğin dışında konulmuştur. Bilek üstüne kirişsiz bitişmiştir. İkincisinin çıkış yeri, pazunun dış ucundan yana, üstteki cüzünden uzayan ince kemikten olup, koldan geçerek, nüfuz etmiştir. Ta bilek mafsalına yakın oluncaya değin gitmiştir. Böylece bileğin üst tarafından iç cüzüne gelip, kiriş perdeleriyle bu adaleye bitişmiştir. 

Dördüncü Madde 

Bilek adalelerini ve hareketlerini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Bilek mafsalını hareket ettire adalelerin bazısı yayıcı, bazısı kavrayıcı; bazısı dışı üzere yaycı, bazısı yüzü üzere kapanmıştır.

Bileği yayan adalelerin bazısı birbirine bitişik olup, birbirinin alt ortasından çıkıp, kirişi başparmağa bitişik olup, onunla işaret parmağından uzaklaşır. Biri dahi üst bilek kemiğinden çıkıp, kirişi bilek kemiğinden başparmağın hizasına konulan evvelki kemiğe bitişmiştir. Bu ikisi bile hareket ettiğinde bileği biraz açarlar. Eğer sadece ikinci adale hareket eylese, bileği sırtı üzere eğer. Eğer yalnız pazu hareket eylese, hem bileği düşürür ve hem başarmağı, işaret parmağından uzaklaştırır. Bir adale, pazunun uç altlarından çıkıp, bilek üstünün dış tarafından yana konulup, iki başlı bir kirişini gönderip; bir başı, işaret parmağıyla ön ortasında konan tarağın ortasına bitişik olup, öbür başı bilek yanında bileğin üstü üzerine dayanıp, bileği yaymıştır.

Bileği kavrayan adalelerin bir çifti, kolun dış tarafı üzerindedir ki, onun bir adalesi pazu ucu tepesinden bitip, serçe parmağın önünde olan tarağa bitişmiştir. Üst adalesi, onun üstünden çıkıp, yine sözü edilen tarağa bitişmiştir. Onunla bi adalesi, pazunun alt cüzlerinden çıkıp; açıklanan iki adalenin yerleri arasına girmiştir. Bunun iki ucu vardır ki, birine haç gibi girmiş olup, işaret parmağıyla ortası arasında olan yere bitişmiştir. Bu ikisi birlikte hareket ettiğinde, bileği kavrarlar. Şu halde açıklanan kavrayıcı ve yayıcı adaleler bizzat bileği eğri ve bombeli dahi ederler. Eğer küçük parmağın önünde bulunan tarağa itişen adale yalnız hareket ederse, avucu bir miktar sırtı üzere döndürür. Eğer başparmağın açıklanacak adalesi, bu adaleye yardım ederse, avucu tamam döndürür. Eğer başparmak önünde bileğe bitişik olan adale tek ve hareketli olsa, avucu bir miktar yüzü üzere katlar. Eğer küçük parmağın açıklanacak adalesi buna yardımcı olsa, avucu tamamen katlamış, kapamış olur. 

Beşinci Madde 

Parmakların adalelerini ve hareketlerini bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Elin parmaklarını hareket ettiren adalelerin bazısı, aya kemiklerinde hâsıldır. Bazısı bilek kemiklerine bitişiktir. Eğer hepsi ayada olsalardı, etin çoğalmasıyla aya büyük olup, hafiflik olmazdı. Onda bu letafet kalmazdı. Çünkü bilek adaleleri parmaklardan uzak olmuştur. Şu halde onun için kirişleri yuvarlak, metin ve uzun olup, her taraftan gelen perdelerle sağlamlık bulmuştur. Hareketli azaya bitişmeleri için, lifleri geniş ve kuşatıcı kılınmıştır. Parmakları açıp, aşağıya hareket ettiren adalelerin hepsi bilek kemiği üzerinde konulmuştur. Şu halde parmakları aşağıya hareket ettirmekle açan adalelerin biri bileğin sırtının üzerinde konulmuştur. Şu halde parmakları aşağıya hareket ettirmekle açan adalelerin biri bileğin sırtının üzerinde konulmuştur ki, pazunun alt ucunun dış cüzünden çıkıp, kirişlerden dört parmağa gönderip, onları aşağıya hareket ettirmekle açmış ve yaymıştır. Bu açan adalelerin üçü dahi bir tarafta, biribirine bitişik olup, biri pazunun uç ve dışının iki çıkıntısı arasında orta cüzünden çıkıp, küçük parmakla yanındakine iki kiriş göndermiştir. Bu bitişik o an adalelerin ikincisi pazu kemiğinin iki çıkıntısı altından ve alt çıkıntı tarafından çıkmış, ortası ile küçük parmağa iki kiriş göndermiştir. Üçüncüsü üst bileğin üstünden çıkıp, başparmağa bir kiriş göndermiştir. Bu adale yanında bir adale dahi vardır ki, bilek adalelerinde açıklanmıştır. Onun çıkış yeri, bileğin alt ortasıdır ki, onun kirişi küçük parmaktan başparmağı uzak etmiştir.

Parmakları açan ve kapayan adalelerin bazısı, bilek kemiği üzerinde, bazısı avuç içinde konulmuştur. Ama bilek üzerinde olanlar, üç adaledir ki, kolun ortasında biri birini üzerinde tertip üzere konulmuştur. En değerlileri aşağıda gömülü olup, bileğin alt kemiğine bitişik ola adale bulunmuştur. Bunun işi, önemli olduğundan yeri dahi korunmuştur. Bu alt adale, pazunun dış ucunun ortasından çıkıp, ondan kirişi geniş olup, beş kirişe ayrıldıkta; her bir parmağa girip, dört parmağın evvelki, ikinci ve üçüncü mafsallarını kavramıştır. Başparmağın kirişi, ikinci ve üçüncü mafsalını kavramıştır. İkinci adale, bunun üstünde, bundan küçük olup, pazu kemiğinin ucu içinden çıkıp, bilek altına bitişmesi azdır. Bileğin üt yüzeyi ki, iç ve dış tarafa müşterektir, onun üzerinden geçip, başparmak tarafına ulaştıkta; içeriye meyledip, kirişlerini dört parmağın mafsallarına gönderiştir. Ta ki onları kavrasınlar. Ama üçüncü adale, kavramak için değildir. Lakin kirişiyle avuç içine girip, aya içinde genişlemiş ve yayılmıştır. Ta ki el ayasına dokunma ve his duygusu bahsedip ki bitmesinden ani olup alma ve yakalamada kuvvet ve metanet vere. 

Altıncı Madde 

El ayasındaki adaleleri ve faydalarını bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdi ki: Kol adalelerinden başparmağı kavramak için bir tek adaleye ihtiyaç olup, dört parmak, ikişer adale ile kavranmış olmalarında hikmet budur ki, dördünün en önemli işleri, kavramaktır. Başparmağın ise en lüzumlu işleri, açılmak ve işaret parmağından uzaklaşmaktır. El ayasının kendinde olan adaleler, onsekiz bulunmuştur ki, biri birinin üzerinde iki saf kılınıp, tertip ile düzen olmuştur. Birinci saf, el ayasının iç aşağısında ve bu saf, el ayasının dış üstünde kılınmıştır. Ama aşağı safta muntazam olan yedi adaledir ki, biri, parmakları üst tarafa çekip, meyilli edenlerdir. Başparmağın adalesi bilek kemiklerinin evvelinden çıkıcıdır. Altıncı adalesi, kısa ve geniş bulunup, lifi kıvrımlı kılınmıştır ki, ucu ve ortası hizasında tarak kemiğine bağlanmıştır. Kirişi, başparmağa bitişik olup, onu aşağıya göndermiştir. Yedinci adalesi, küçük parmak yanında olan tarağın kemiğinden çıkıp, küçük parmağı aşağı indirmişti. Bu yedi adaleden hiçbiri parmakları kavramak için değildir. Belki beşi yukarı kaldırmak ve ikisi indirmek içindir. Ama üst safta muntazam olan onbir adaledir ki, sekizinden her ikisi, dört parmak mafsallarından evvelki mafsallarına, biri birinin üzerinde bitişiktirler. Ta ki evvelki mafsalları sağlam kavrayalar. Ama üçü başparmak ile küçük parmağa üçer adale indirici tayin olunup, geri kalan üçünün her birine ikişer adale indirici verilmiştir. Her parmağın kavrayıcısı dört, kaldırıcısı birer adale yaratılmıştır. 

ÜÇÜNCÜ FASIL

Karın ve bel adalelerini, tenasül uzuvlarının, ayak ve ayak parmaklarının adaleleri keyfiyetini; bunların hareketlerini ve faydalarını yedi madde ile açıklar. 

Birinci Madde 

Bel adalelerini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki anatomi bilginleri demişlerdir ki: Beli hareket ettiren adalelerin bazısı, onu, ön tarafa ve bazısı arka tarafa eğer ve büker. Belin diğer hareketleri dahi bu iki hareketten hâsıl olur.

Beli, ön tarafa eğen adaleler iki çifttir. Bir çifti üst tarafta konulmuştur. O, boynun ucunun hareket ettiren adalelerden bilinmiştir. Bu çift, yemek borusunun iki tarafından geçip, alt tarafı, göğsün üstteki omurlarından beş omura bitişip, üst tarafı boyun ve başa gelmiştir. Bunun ikisi dahi göğsün onuncu ve onbirinci omurlarından çıkıp, aşağıya inip, beli ön tarafa ziyadece eğik eder. Beli arka tarafa eğik ve bükük eden iki adaledir ki, onlara, belin iki adalesi derler. Her biri yirmiüç adaleden meydana gelmiştir. Zira ki bu iki adalenin her birine, birinci omurdan gayri, er bir omurdan birer adale gelmiştir. Şu halde bu adalelerin hepsi, itidal üzere uzasalar, beli düz olarak tutarlar. Eğer ifrat ile uzasalar, beli arka tarafına eğik ve bükük ederler. Eğer sadece bir tarafta olan adaleler hareket edip, uzasalar, bel o zamanda öbür tarafa eğiklik ve bükülür. Bu ad geçen adaleler, belin diğer normal hareketlerine kafî gelmişlerdir. Zira ki belin her semtine eğilip, bükülmesinde, ön ve arka hareketlerine uyumu bulunmuştur. 

İkinci Madde 

Karın adalelerini bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Karın adaleleri sekiz adaledir ki, nice faydaları müşterektir. Bir faydası mesanede bulunan fazla idrarı ve rahimde bulunan cenini tutma ve korumaya yardım etmektir.

Bi faydası dahi diyaframa destek olup, kuvvet verip yel ve kabızla dolu oldukta, yardımcı olmaktır. Bir faydası dahi mideyi ve bağırsakları sıcaklıkları ile ısıtmaktır. Şu halde o sekiz adaleden bir çift düz adale hançere kıkırdağı yanından düz olarak inip, lifi kasığa varıncaya dek uzunlamasına uzamış olup, etrafını kasık üzerine yaymıştır. Bu çiftin cevheri, başlangıcından sonuna dek ettendir. İki adale dahi, karın üzerinde uzanmış olan perdenin üzerinden çıkıp, o uzamış iki adale ile enlemesine dik açılar üzere kesişip, aşağıya gitmiştir. İki çift adalesi dahi bu adalelerin kıvrımı üzere dik olup, her biri bir tarafta, sağ ve solda bulunmuştur. Her çifti iki adaledir ki eğeden kasığa dek, koltuk altından hançere kıkırdağını dek çapraz olarak kesişip, iki adalenin iki tarafı sağ ve soldan kasık yanında kavuşup; öbür ikisinin iki tarafı dahi hançere yanında kavuşmuştur. Bu ikisi her taraftan iki geniş adalenin et cüzleri üzerine konulmuştur. Bu iki çift adalenin dahi cevherleri, ta düz adaleye perde gibi geniş kirişlerle temas edinceye dek ettendir. Bu iki çift, geniş adale üzerine konulan iki uzun adale üzerine konulmuştur. Bu dahi Allah'ın sanatı bilinmiştir. 

Üçüncü Madde 

Tenasül adalelerini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Erkekler içi iki husye adaleleri dört bulunmuştur. Onları korumak ve kaldırmak için yaratılmıştır. Ta ki husyeler aşağı sarkmayı, gevşeklikle aşağı inmeyip, çarpmalardan yumurtalar korunmuş olsun. Şu halde onun her biri için bir çift adale tayin olunmuştur. O yumurtalar sert olup, tabiatları sıcak bulunduğu için, dumanından erkeklerin yüzünde sakal bitmiştir. Zira ki, yumurtası olmayanın veya sıcak olmayanın sakalı olmaz. Yumurtalar koparılsa, sakalı varsa dökülür, kalmaz. Ama kadınlar için onlara bir çift adale yeter. Zira ki onların iki husyesi, erkeklerinki gibi dışarıda asılı değildir, içerde yapışıktır. Şu halde her bir husye için bir adale tayin olunmuştur. Ama rahimin ağzı üzerinde ir adale vardır ki, onun lifi oldukça geniş olup rahmi ve ağzını tümde kuşatmıştır. Bu adalenin bir faydası, hayza dek rahmin ağzını sağlam kavrayıp, rahim kanını onda hapsetmektir. Hayz zamanı olduğunda gevşemektir. Ta ki toplanmış kandan rahim boşalsın ve temizlensin. Bir faydası dahi cima anında gevşemektir. Ta ki rahmin ağzı açılıp, nutfeyi çekip, içine alsın. Sonra rahmin ağzını yine sağlam bağlayıp, cenini korumaktır. Ta ki doğum zamanı gelsin. Bundan sonra oldukça gevşek ve yaygın olmaktır. Ta ki doğum mümkün olsun.

Mesane ağzı üzerinde bir adale vardır ki, onun dahi lifi enli olup, mesaneyi ve ağzını kuşatmıştır. Bu adalenin faydası, idrar vaktine dek idrarı hapsetmektir. Kaçan idrar dökmek istense, bu adale gevşeyip, karın adaleleri dahi mesaneyi sıkıp, itme kuvvetinin yardımıyle idrar ondan çıkar, akar.

Zekeri hareket ettiren adale iki çifttir ki, bir çifti kasık kemiğinden bitip, zekerin iki yanından geçmiştir. Vakta ki bunlar gevşek olurlar, idrar yolu açılıp, genişlik bulur. O zaman ondan idrar ve meni kolaylıkla akar. Bir çifti yine kasık kemiğinden bitip, zekerin kökünde kıvrımlarla bitişmiştir. Şu hale bunun ikisi beraber uzasa, âlet düz olarak yayılır.

Eğer yürekten şehvet rüzgârı gelip, zekerde olan damarlara dolduysa, âlet kıvama gelir. Eğer şiddetle dolduysa, âlet büyük ve sert olup, kasık tarafına eğik olur. Eğer bu uzama adı edilen çift adalenin birine ârız olduysa, âlet öbür tarafa meyl ile yayılır.

Makat adaleleri dörttür ki, biri onun çıkışı etrafını tutmuştur. etine gayet karışması gereklidir. Bu adale, kesenin ipi gibi makatın etrafına toplama ve büzme ile kapamış ve düğümlemiştir. Menfezde kalan fazlalığı sıkma ve indirme ile atmıştır. Onda bir adale daha konulmuştur ki, sözü edilen adalenin üzerinde yani makatın içinde olup, bacak tarafında zekerin köküne bitişip; kadınlarda fercin etrafını kuşatmıştır. Bu iki adalenin üzerinde bir çift adale vardır ki, makatın etini kaldırıp, içeriye çekmek içindir. Bunun gevşemesi ile makat dışarıya çıkar bulunmuştur. Bu adalelerin hepsi şekil verici ve hakîm olan Allah'ın icadı bilinmiştir. 

Dördüncü Madde 

Oyluk adalelerini ve hareketlerini bildirir.  

Ey aziz, malum olsun ki: Anatomi bilginleri demişlerdir ki: Oyluğu hareket ettiren adalelerin büyüğü onun mafsalını yayan ve açan adalelerdir. Sonra onu kapayan adalelerdir. Zira ki, işlerin en önemlisi oyluğun yayılması ve kavranmasıdır. Yayılma ile ayağa kalkma hasıl olduğundan yayılma kavramadan daha önemlidir. Bundan sonra oylukları birbirine yaklaştıran büyük adalelerdir. Sonra oyluğu arka tarafına eğik eden adaleler büyüktür.

Oyluk mafsalını yayan adalelerin en büyüğü, bedende olan adalelerin hepsinden daha büyüktür. Bu bir adaledir ki, kuyruk sokumu kemiği ve kasık kemiğini kuşatıp, oyluğun arka ve iç taraflarına bitişik olup, diz kapağına dek ulaşmıştır. Bunun liflerinin başlangıç yerleri muhtelif olduğundan türlü işleri dahi muhtelif olmuştur. Zira ki, bazı lifinin başlangıcı kasık kemiğinin altından olup, oyluğu iç tarafa meylettirerek, yaymıştır. Bazı lifinin bitiş yeri bunun bir miktar üstünden olup, oyluğu ancak üst tarafa kaldırmıştır. Bazı lifinin bitiş yeri bunun az üstünden olup, oylu iç tarafa imale ile kaldırmıştır Bazı lifinin bitiş yeri kuyruk sokumu kemiğinden olup, oyluğu düz olarak yayar. Bir adalesi, kuyruk sokumu mafsalını önünden yana kuşatıp, oyluğu yine düz olarak yaymıştır. Bir adalesi kuyruk sokumu mafsalını arkadan yana kuşatmıştır ki, üç enli kirişi ve iki ucu vardır Bu üç kirişin bitiş yerleri leğen kemiğinden,oyluk kemiğinden ve kuyruk sokumundandır ki, o makat yanında olan büyüktür. Bu üç kirişten ikisi ettendir, birisi zardandır. İki ucu oyluğun tepesinden öbür cüz'üne bitişiktir. Şu halde bu adale eğer, bir tarafı ile çekerse, oyluğu kendine meyl ile yayar. Eğer iki tarafı ile çekerse, oyluğu düz olarak yayar. Bir adalenin bitiş yeri leğen kemiğinin bütün yüzeyinden olup, büyük çıkıntının üst semtine bitişip, bir miktar ön tarafta uzadıkça; oyluğu içe doğru eğerek yayar. Bunun benzerleri adaleler önce küçük çıkıntının altına bitişip, ondan inip, evvelki adalenin işini görürler. Bu adalenin farkı budur ki, bunun yayılması az ve eğilmesi çoktur. Çıkış yeri leğen kemiğinin dış altındadır. Bir adalesi dahi oyluk kemiğinin altından arka tarafına eğik bitip, oyluğu o tarafa az bir meyil ile ve iç tarafa çok meyil ile yayar.

Oyluk mafsalını kavrayan adalenin biri, oyluğu iç tarafına az meyil ile kavrar Bu bir düz adaledir ki, leğen kemiğinden bitip, ondan inip, iki kirişinin biri metin kemiğinin sonuna, biri küçük çıkıntıya bitişmiştir.

Bir adalesi kasık kemiğinden bitip, küçük çıkıntının alına bitişmiştir. Bir adalesi dahi, bu ikinci adalenin tarafına kıvrım üzere uzayıp, büyük çıkıntıdan bir cüz gibi olmuştur. Dördüncü adalesi leğen kemiğinden dikilen dik nesneden çıkıp, oyluğu kavrayarak baldırı dahi çekmiştir.

Oyluğu iç tarafa eğen adalelerin bazısı yayma ve kavrama bahsinde açıklanmıştır. Bu tür hareket ettirmenin bir hususi adalesi vardır ki, kasık kemiğinden bitip, oldukça yuvarlak olup, dize ulaşmıştır. Oyluğu dış tarafa eğen iki özel adaledir ki, bitiş yerleri enli kemiktendir Oyluğu arka tarafa eğen yine iki adaledir ki, biri kasık kemiğinin dış tarafından ve biri iç tarafından çıkıp, birbirine kavuşma ile kıvrımlı olup, büyük çıkıntının sonu yakınında olan çukur yerde etle karışmıştır. Bunların hangisi çekerse, oyluk az yayılma ile onun tarafına meyl eder. Eğer ikisi birlik çekerlerse, oyluk düz olarak arka tarafına eğik olur. Bütün bunları ibretle düşünen kimse Allah Teâlâ'nın şaşırtıcı sanatını bilir. 

Beşinci Madde 

Diz mafsalı adalelerini ve hareketlerini bildirir. 

Ey aziz malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Diz mafsalını hareket ettiren adalelerin üçü oyluk önünde konulmuştur. Bunlar oylukta bulunan adalelerin en büyüğü ve en nefisi bulunmuştur. İşleri yaymak bilinmiştir. Bu üç adalenin biri iki kat gibi görünmüştür. Bunun iki ucu vardır ki, biri büyük çıkıntıdan ve biri oyluk önünden bitmiştir. Ve bu iki ucun biri etten olup, kiriş olmadan diz kapağı kemiğine bitişmiştir. Öbür ucu zardan olup, oyluğun iç tarafında son bulmuştur. Kalan iki adalenin birisi oyluğu kavrayan adaleler ile açıklanmıştır ki, leğen kemiğinden olan köprüden çıktığı bilinmiştir. İkincisi, dış çıkıntıdan bitip, diz kapağı kemiğini kuşatarak, altında olan cüzlere metanet vermek için gitmiştir.

Ondan baldır kemiğine yetip, dizi yayma ile baldırı uzatmıştır. Bir yayıcı adalesi kasık kemiği bitişiğinden çıkıp, oyluğun iç tarafından kıvrım üzere inip gitmiştir. Baldır kemiğinin üstünden olan çukura yetmiştir.

Baldırı, iç tarafına eğime yayıp, bir diğer adale oyluk kemiğinden yetmiştir. Dış taraftan oyluk üzere inip, sözü edilen adalenin mukabiline yetmiştir. Odan geçip, derin yere gitmiştir. Baldırı dış tarafına eğim ile yaymıştır. Eğer bu ikisi bereler yaysalar, baldırın yayılması düz olur.

Baldırı kavrayan adalelerde biri, bir ince ve uzun adaledir ki, leğen kemiğinden, kasık kemiğinden bitmiştir. Yayıcı iç adalenin bitiş yerine leğen kemiği ortasında bulunan köprüye yakın gitmiştir. Odan dizin iki tarafına kıvrım üzere girip, ondan giren dışa gelmiştir. Diz altı çukurunda son bulup, ona yapışmıştır. Bununla baldır, üst tarafa çekilip, ayağı, ucuna doğru meyillendirmiştir. Üç adalesi dahi vardır ki, biri içte, biri dışta ve biri ortada bulunmuştur. Dıştaki ile ortadaki, ayağı dış tarafına eğim ile kavramıştır. Ama içtekinin bitiş yeri oyluk kemiği tabanından olup, kıvrım ile oyluğun gerisine geçip, ta iç tarafta baldırda olan oyuğa varıp, ona bitişmiştir. Onun rengi, yeşile yakın gelmiştir. Dıştaki ile ortadakinin bitiş yerleri, yine oyluk kemiğinin tabanından olup, ondan yetmiştir. Lakin bunun ikisi çukur cüze bitişmede, dıştan yana meyl etmiştir. Diz mafsalında gömülmüş bir adale vardır ki, ortadakinin yardımına yetmiştir? Şu halde bu sanatları seyreden hayrete gitmiştir.

Kendine gelip acayip hikmet seyretmiştir. Bedeni tanımakla, kendini tanımaya yetmiştir. 

Altıncı Madde 

Ayak mafsalını hareket ettiren adaleleri bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Ayak mafsalını hareket ettiren adalelerin bazısı, ayağı üst tarafına kaldırır. Bazısı aşağıya kaldırır. Ayağı aldıranlarda bir büyük adale vardır ki ayağın iç önünde konulup, ayakucunun dış cüzünden bitip, başparmak tarafına geçme ile baldıra meyilli gitmiştir. Başparmağın köküne yakın yere bitişip, ayağı kaldırmıştır. Bir adale yine dış ucundan bitip, ondan bir kiriş yetmiştir. Küçük parmağa yakın yere bitişip, ayağı kaldırmıştır. Özellikle birinci adale buna mutabık olunca, ikisi birlik ayağı düz olarak kaldırmıştır.

Ayağı aşağıya indiren adalelerin bir çifti, oyluk ucundan bitip, sonra bitişip, ayağın öbür içine meyledip, et yolmuştur. Onlardan bir büyük kiriş bitip, topuk kemiğine bitişmiştir. Topuk kirişi nâmıyle şöhret bulmuştur.

Şu halde bu kiriş, topuğu dış tarafına kıvrımlı çekici olmuştur. Ta ki ayak, yer üzerinde sâbit olsun. Buna bir adale yardımcı olmuştur ki, rengi patlıcanî olmuştur. Dış uçtan bitip, kiriş göndermeksizin et olduğu halde kendi inip, topuk arkasına birinci adalenin birleştiği yerin üstünde bitişmiştir. Eğer bu iki adaleye veya kirişlerine bir âfet ârız olsa, ayak kötürüm olur. Bir adale dahi topuk ucunu içinden bitip, aşağıya gidip, iki kiriş ayrılmıştır ki, biri başparmak önünde bilek altına bitişmiştir. Şu halde bu kirişle ayak, aşağı düşmüş ve toplanmıştır. İkinci kiriş, birinci kirişi geçip, başparmağın evvelki mafsalına gidip, onu iç tarafa kıvrımlı yaymıştır. Oyluğun dış ucundan bir adale bitip, bu iki adalenin birine yetmiştir. Sonra baldırın içini geçtikte; yine ondan ayrı gitmiştir.

Kirişi, ayağın aşağısına geçip, ayağın içine yayılan adale gibi bu dahi ayağın altına tamamıyle yayılıp, kuşatmıştır. Ta ki el ayasında bulunan faydalar, ayak tabanında da bulunsun. Bu sanatlarda nice hikmetler bilinsin. Allah'ın kudretinden nice ibretler alınsın. Sâni ve hakîm olan Allah münezzehtir, denilsin. Her ayıp ve noksandan tenzih ve takdis olunsun. Şanının azametine huşu ile huzu' kılınsın. 

Yedinci Madde 

Ayak parmaklarının adalelerini bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Ayak parmaklarını hareket ettiren adalelerden çoğu, kavrayıcı adalelerdir.

Onların biri topuğun dış ucundan bitip, onun üzerinde uzama ve inme ile gitmiştir. Bir kiriş göndermiştir ki, iki kirişe bölünüp, ortası ile küçük parmağı kavramıştır. Bir adale dahi budan küçük olup, baldır gerisinden gelip, ayak sırtına bir kiriş göndermiştir ki, yine iki kirişe bölünüp, orta parmak ile küçük parmağı kavramaya gitmiştir. Bundan sonra bu iki kısmın her birinden birer kiriş ayrılıp, öbüründen ayrılan kirişe bitişip, ikisi bir kiriş oldukta; başparmağa gelip, onu kavramıştır. Üçüncü adale ki, yukarıda geçmiştir. O, iç topuğun dış tarafından bitmiştir, iki topuğun arasından aşağıya inmiştir. Bir cüzünü, ayağı kavramak için göndermiştir.

Öbür cüzünü başparmağı kavramak ve hareket ettirmek için onun evvelki boğumuna indirmiştir. Bunlar baldır kemiği üzerine konulup, parmakları kavramak ve hareket ettirmek için kılınmıştır.

Ayak topuğunda konulan adalelerden, on adale, beş parmağa gelip, her birine sağ ve soldan bitişik bulunmuştur. Şu halde eğer ikisi birlik hareket ederlerse, parmağı düz olarak kavrarlar. Eğer biri yalnız hareket ederse, kedi tarafına eğimle kavrar. Dört adale bilek üzerinde konulup, her biri bir parmağa bitişip, onu kavramıştır. İki adale dahi başparmak ile küçük parmağa has olup, onları kavramaya yetmiştir. Ayağı kavrayan adalelerin çokluğunda hikmet budur ki: Parmakların hepsine sağlamlık ve kuvvet vermiştir. Ta ki oturmada ve kalkmada bedenin ağırlığına metanetleriyle mukavemet edeler. Yürüme durumunda iyi gidişle, düzen üzere gideler. Ayak parmaklarının adalelerinden beş adale, ayağın üstünde konulmuştur. Ta ki parmakları dış tarafa eğeler. Beş adale dahi ayak altında konulup, her biri, iç yarıktan kendine yakın olan parmağa gidip, onu iç tarafa eğmiştir.

O halde, insan edeninde bulunan dörtyüzyirmi adet iradî ve ihtiyarî hareketlerin tamam ve kemaline vâsıta olan adalelerin hepsi açıklandığı üzere tamam, beşyüz otuz adet adaleye ulaşmıştır. (Yaratıcı ve şekil verici olan Allah münezzehtir.) Bu ne sanattır ki bu şaşırtıcı tertip üzere, böyle nizam bulmuştur. Hakka ki, bunu düşünen akıllı kimse çok ibret almıştır. Bu sanattan sanatkârını bilmiştir. (Ey Allah'ımız! Bizi işlerini düşünenlerden kıl. Vücudunun cüzlerini senin nimetlerinden görenlerden kıl. Nimetlerine şükredenlerden kıl. Seni isimlerinle zikreden, sıfatlarınla tanıyan, kazâna rıza gösteren, bütün durumlarda senin rızanı isteyen kimselerden ki. Sübhanallahi ve bi hamdihi Sübhanallahü'l-azim.) 

DÖRDÜNCÜ BAB 

Sinirlerin, atar ve toplardamarların keyfiyetini; bedenlerin kuvvetlerini, kıyafetle insanların ahlâk ve tavırlarının bilinmesini; uzuvların şekil farklılığı hasebiyle olan insanî vasıflar; uzuvların çekme ve seğrilmesine bağlı olan durumları beş bölüm ile hakimâne tafsil eder.

BİRİNCİ FASIL 

Sinirlerin bitme yerlerini ve faydalarını beş madde ile açıklar. 

Birinci Madde 

Sinirlerin konuluş hikmetlerini ve şekillerini bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Bedende olan sinirlerin bazısının faydası, bizzat; bazısının dolaylıdır. Zatî olan faydası budur ki, sinirler vasıtasiyle dimağ, diğer uzuvlara his ve hareket bahşeder. Dolaylı olan faydası budur ki, eti sağlam ve bedeni kuvvetli etmiştir. Sinirlerin köklerinin başlangıç yeri dimağ, dallarının bitiş yeri insan cildidir. Dimağ (beyin) iki yönle sinirlerin başlangıç yeri olmuştur.

Zira ki dimağ sinirlerin bazısına bizzat başlangıç bulunmuştur. Bazısına, kendisinden omurga omurlarına akan omuriliğin vasıtasıyle başlangıç yeri bilinmiştir. Ama dimağın kendisinden biten sinirlerde ancak baş, yüz ve iç organlar his ve hareket bulmuştur.

Diğer uzuvların sinirleri, omurilikten his ve hareket almıştır. Gerçekte ki, o şânı celil olan, ihsanı genel olan Hannan ve Mennan Allah Taala hazretleri, lutf ve inayet edip, dimağdan iç organlara inen hareket sinirlerini koruma ve himayede büyük ihtiyat etmiştir. Zira ki başlangıçlarından uzak oldukları için, ziyade metanet gerektiğinden, üç yerde kıkırdaklarla sinir arasında kıvamı orta olan cisimler ile perdelemiştir ki: Birinci yer hançere, ikinci yer kaburgaların kökleri, üçüncü yer göğsün altıdır.

Dimağın sair sinirlerinden o sinir ki, onun faydası azaya his vermektir. Ama başlangıç yerinde bulunan tesiri kavrayıcı ve kuvvetli olmak için o sinir kastedilen uzva en yakın tarafından girmiş ve bitişmiştir. Bu his sinirleri ziyade yumuşak oldukça, his kuvvetini ziyade eda ederler. Metanete muhtaç oldukları için bunlar, hareket sinirleri gibi sert ve metin olmayıp, latif ve yumuşak bulunmuştur. Dimağın önü, öbür tarafından daha yumuşak ve ziyade hassas olduğundan, his sinirleri önden, hareket sinirleri öbür taraftan yaratılmıştır. Yaratıcı ve şekil verici olan Allah Taala'nın bu işlerinden çok ibret alınmıştır. 

İkinci Madde 

Dimağdan biten karşılıklı sinirleri bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Dimağın kendisinden biten sinirlerin hepsi, yedi çift sinir bilinmiştir. Birinci çifti koklama âletinin başlangıcı olan, meme ucuna benzer iki çıkıntı yakınında dimağdan ön boşluğun içindendir ki, o bir küçük boşluktur. Bu çiftin solundan biten teki sağına, sağından biten teki soluna gelip, biri birine kavuşup, çapraz şekilde kesişmiştir. Sonra bükülüp, sağdan biten sağ göze, soldan gelen sol göze gitmiştir. Züccâciye (camsı) adı verilen rutubeti kuşatmak için ağızları geniştir. Bu kesişmenin faydası üçtür. Biri budur ki, iki gözün birine akan ruh, öbürüne dahi akmasın. Birine âfet erdiğinde, öbürü onun yerini tutsun. Onun için bir göz kapandığında, açık gözün görüşü kuvvet bulur. Zira ki kapalı gözün nuru ona akar. İkinci faydası, iki gözün kavraması birlikte olup, ikisinin görüşü, kesişme içinde tek görüş olsun. Ta ki görünen bir nesne müşterek çizgide bir şekillensin. Onun için şaşı kimse bir nesneyi iki görür zira ki, onun bir gözü üst tarafa, bir gözü alt tarafa kayıp, göz ile kanalın kesişmesine doğru nüfuzu bâtıl olmuştur. Müşterek çizgi önünde, sinir kırılmasından bir başka çizgiyi vücut bulmuştur. Üçüncü faydası budur ki, sözü edilen iki sinir, biri birine dayanak olup, biri birini dayanma ile kuvvet bulsun ve bir yaklaşma ile bitiş yerleri göze yakın olsun.

Dimağ sinirlerinin ikinci çifti, açıklanan birinci çiftin bitiş yeri arkasından, dış taraftan bitip, gözü kuşatan çukurun deliğinden çıkıp, göz adalelerine bölünmüştür. Bu çift sinir gayet kalın bulunmuştur. Ta ki onun kalınlığı başlangıcına yakınlığından lazım gelen yumuşaklığına mukavemet kılsın. Onunla kuvvet bulup, hareket ettirmeye gücü yetsin.

Gözün on tabakasının tafsili uzun olup, bu özetleme dahi Mevla'nın kudretinin kemaline delil olduğundan, azanın açıklanmasında uzatmaya hacet kalmamıştır. Yaratıcı, bâri, şekil verici ve güçlü olan Allah münezzehtir. Hiçbir şey onun dengi değildir. O işiticidir, görücüdür. Ne güzel Mevla, ne güzel yardımcı. Ey Rabbimiz, bağış senden, dönüş sana! Büyük ve yüce Allah'tan başka güçlü ve korkulacak yoktur. 

Üçüncü Madde 

Dimağdan biten sinirlerin geri kalan beş çiftini bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Dimağ sinirlerinden üçüncü çift, müşterek bir çizgiyle dimağın önü, arkası ve tabası arasından bitip, önce dördüncü çifte bir miktar karışıp, ondan ayrılıp, dört şubeye bölünmüştür. Evvelki şubesi, açıklanacak boyun damarı girişinden çıkıp, boyundan inip, mide zarını geçip, onun altında bulunan organlarda dağıtılmıştır. İkinci şubesi, elmacık kemiği deliğinden çıkıp, ayrıldıkta; açıklanacak beşinci çiftten ayrılan sinire bitişmiştir. Üçüncü şubenin maksadı, yüz önünde konulan sinirler olup, ikinci çift çıktığı delikten önemi sinirler olan birinci çiftin boş menfezinden geçmeyip, izdiham ile onun boşluğunu doldurmuştur. Şu halde bu şube, o delikten ayrıldıkta; üç kısma bölünmüştür. Birinci kısmı göz pınarına meyledip, elmacıklar, iki göz pınarı, iki göz kapağı, kaşlar ve alın adalelerine bitişmiştir. İkinci kısmı, göz ucu yanında olan deliklerden burun içine geçip, burnun içi tabakasında gömülmüştür. Üçüncü kısmı büyük olup, elmacık kemiğinde bulunan boşluğa inip, iki kol olmuştur. Bir kolu, ağız içi boşluğuna girip, üst dişlere ve onların köklerinde olan etlere dağılma ile ulaşmıştır. Öbür kolu, onda olan elmacığın, burun uçlarının ve dudağın derisi gibi görünen uzuvlara dağılmıştır. Bunlar, üçüncü çiftin üçüncü şubesinin üç kısmıdır. Ama onun dördüncü şubesi, üst çene deliğinden dile geçip, dış tabakasında dağılıp, dil ondan tatma duygusunu bulmuştur. Onun ziyadesi, alt dişler arasıda ve köklerinde bulunan etlerine, alt dudağın içine dağılmıştır. Dile gelen şube, göz sinirinden inme olduğundan daha sert olmuştur. Bunu sertliği, onun kalınlığına eşit olup, muadil gelmiştir.

Dördüncü çiftin bitiş yeri, üçüncü çiftin gerisinden dimağın tabanına eğimli olmuştur. Üçüncü çifte bir miktar karışıp, sonra ondan ayrılmakla damağa çıktıkta, bundan damak his bulmuştur. Bu dördüncü çift, üçüncü çiftten daha küçük ve daha sert olmuştur. Beşinci çiftin her bir siniri, bir çift olup, dimağın iki tarafından biterek vücut bulmuştur. Bunun her bir çiftinin birinci kısmı kulağın iç perdesine dayanıp, onun içinde hepsi dağılmıştır. Kulağa duyma hissi ondan gelmiştir. İkinci kısım, birinciden küçük olup, hançere kemiğinde âmâ adı verilen (kör delik) delikten girmiştir. Ortaya çıktıkta; üçüncü çiftin sinirine karışmıştır. İkisinin çoğu, elmacık adalesi tarafına gelmiştir. Diğerleri şakak adalelerine varıp, dağılmıştır.

Altıncı çift, dimağın arka tarafından beşinci çifte bitişik bitip, lam kemiği yivinin sonunda olan delikten çıkıp, üç kısma bölünmüştür. Bir kısmı, yedinci çiftin hareket ettirmesine yardım için, boğaz adalelerine ulaşan dile gelmiştir. İkinci kısım, omuz adalelerine dağılmıştır. Üçüncü kısım, ikisinden daha büyük bulunup, boyun damarının yükseleceği yerde ona bağlanmıştır. Ondan iç organlara inerken, hançere paraleline geldiğinde, ondan şubeler ayrılmıştır. Hançereyi kıkırdaklarıyle kaldıran etrafı üstünde olan adaleleri bitişmiştir. Hançerden yükseldikte; ondan yine şubeler çıkıp, hançerenin üçüncü kıkırdağını kapayan ve açan alt çevresini kuşatmış olan adalelere gelmiştir. Onun için tıpçılar nazarında bunun ismi: Dönen sinir, olmuştur. Bu sinir, omurilikten çıkmayıp, dimağdan inip gelmiştir. Ta ki düz olup, çekilmesi sağlam olsun. Bu sinir, beşinci çiftten ve yedinci çiftten olmayıp, altıncı çiftten olmuştur. Zira ki bunun başlangıcı yumuşak, sonu kıvrımlı olduğundan, bunun gibi sertlik ve düzlükle inmezler ki, metanet bulup, yükselme ve dönüşe kabiliyetli olurlar. Bu dönen şubeleri, başlangıçlarından uzaklaştırmanın hikmeti, sertlik ve kuvvet kazandırmaktır. Dönen sinirlerin en sağlamı, hançereyi, adalelerin örtüsüne yayıcı olan sinirdir. Sonra bu sinirin ziyadesi, ondan inip, şubeleri diyafram ve göğsün zar ve adalelerine gidip, onda yürek, akciğer aort ve atar damarlara dağılmıştır. Ama kalanı diyaframa geçip, açıklanan üçüncü çiftten inen şubeye iştirakle, iç organların zarlarına dağılıp, kürek kemiğinde son bulmuştur.

Yedici çiftin bitişik yeri, dimağ ile omuriliğin ortaklaşmasından olup, çoğu, dili hareket ettiren adalelere gelmiştir. Ondan şubelere ayrılıp, kalkan kemiğiyle lam kemiğinin ortak olan adalelerine varıp, dağılmıştır.

Azı, bunlara komşu olan sinirlere dağılmıştır. Bu şaşırtıcı tertip ve acaip bileşim, o yaratıcı Allah'ın kudret ve hikmetiyle nizam bulmuştur. 

Dördüncü Madde

Boyun omurları omuriliğinden biten sinirleri bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Boyun omuriliğinden çıkıp, omurlarından ilerleyen sinirlerin hepsi sekiz çift sinir bilinmiştir.

Birinci çifti, birinci omurun iki deliğinden çıkıp, mücerret adale uçlarıyle dağılmıştır. Bu çift, ince ve küçük kılınmıştır. Ta ki çıkış yeri dar olsun ve omur kemiği metaneti üzere kalsın. İkinci çiftin çıkış yeri, birinci omur ile ikincinin aryasında açıklanan ortak deliklerden bulunmuştur. Bu çiftin çoğundan uzuv uçları his ve dokunma duygusu bulmuştur ki, kafanın üstü dolaşıp yükselip, baş önüne eğilmiştir. İki kulağın duş tabakalarında yerleşip, açıklanan küçük çiftin eksiğini tedarik kılmıştır. Bunun kalanı boyun arkasında olan adalelere ve geniş adaleye gelmiştir. Onlar onunla hareket bulmuştur.

Üçüncü çiftin çıkış yeri, ikinci omur ile üçüncü arasında müşterek olan deliklerdendir ki, her bir siniri, iki kola ayrılıp, bir kolu onda bulunan adalelere dağılmıştır. Özellikle baş ile boyunu bağlayan adalelere bu sinirin şiberi gelmiştir. Onda ola omurların dikenlerine yükselip, onların köküne yapışmıştır. Ondan onların başlarına çıkıp,o susamsılardan biten zar bağları ile karışmıştır. Ondan geçip, iki kulak etrafına eğilmiştir.

Hayvanların bedenlerinde iki kulağı hareket ettirmek için, iki kulağa ulaşmıştır. İkinci kolu, ön tarafa eğilip, geniş adaleye gelmiştir. Çıkışa başladığında, ona damar ve adaleler rastlamıştır. Onlarla metanet ve sağlamlık bulmuştur. Bu ikinci kol, hayvanlarda şakak ve kulak adalelerine karışmıştır.

Dördüncü çiftin çıkış yeri, üçüncü omur ile dördüncü arasında müşterek olan deliklerden olmuştur. Üzerinde bulunan üçüncü çift gibi bir cüzü öne, bir cüzü geriye bölünüp, ön cüzü küçük olduğundan, beşinci çifte karışmıştır. Öbür cüzü, geriye dönüp, o adalelere şubeler gönderip, ondan omurgaya inip, son bulmuştur.

Beşinci çiftin çıkış yeri, dördüncü omur ile beşinci arasında müşterek olan deliklerden olmuştur. Yine yukarıdaki gibi iki yok olup, ön kolu küçük olduğundan yanak adalelerine gelmiştir. Başı, ön tarafa eğilimli edip, baş ve boyun adaleleri ile müşterek olan adalelere dağılmıştır. Öbür kolu, iki şube olup, bir şubesi ön kol ile ikinci şube arasında aracı olmuştur.

Omuzun üstlerine gelip, altıncı ve yedinci çiftin birer miktarına karışmıştır. İkinci şube dahi, altıncı ve yedinci çiftin şubelerine karışıp, diyafram ortasına geçmiştir. Altıncı ve yedinci çiftin çıkış yerleri, açıklanan deliklerin düzeni üzere altında bulunan deliklerden olmuştur.

Sekizinci çiftin çıkış yeri, boyun omurlarının cüzleriyle omurga omurlarının evvelsi arasında müşterek olan deliklerden olmuştur. Bu üç çiftin şubeleri, biri birine karışmıştır. Altıncı çiftin çoğu, omuz yüzeyine gelmiştir. Azı, dördüncü ve beşinci çiftin azlarıyla diyaframa inmiştir.

Yedinci çiftin çoğu gelip, azı beşinci çiftin azlarıyla diyaframa inmiştir. Yedinci çiftin çoğu gelip, azı beşinci çiftin azıyle baş, boyun ve omurganın adalelerine ve ondan diyaframa ulaşmıştır. Sekizinci çiftin azı, omuza galip, çoğu adale ve kola dağılmıştır.

Diyafram, sözü edilen sinirlerden nasibini aldığından hikmet budur ki, diyaframa gelen yukarıdan indiğinden, bölünmesi kolay olmuştur. Diyaframın işi önemli olduğundan, sinirleri müteaddit yerlerden gelmiştir. Ta ki bu başlangıç yerlerine isabet eden âfetle işi bâtıl olmasın. Yaratıcı, bâri, şekil verici ve şanı yüce Allah her şeyden münezzehtir. 

Beşinci Madde 

Göğüs ve omurga omurlarının omuriliklerinden biten sinirleri bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Göğüs omurlarının iliğinden biten sinirlerin cümlesi oniki çift sinir yaratılmıştır.

Birinci çiftin çıkış yeri, göğüs omurlarından birinci omurla ikincinin arasında müşterek olan deliklerden bulunmuştur. İki cüze bölünmüştür. Büyük cüzü, sert adalelere ve kaburgalara dağılmıştır. Küçük cüzü, iki evvelki kaburgaya uzanıp, boyun sinirlerinin sekizinci çifti eşliğiyle birlik el taraflarına gelip, kol ve omuzlara ulaşmıştır. Sekizinci çiftin çıkış yeri ise açıklanan müşterek deliklerden olup, iki cüze bölünmüştür. Bir cüzü, pazunun dışına yönelip, ona his ve dokunma bahşetmiştir. Bir cüzü dahi diğer cüzlerle toplanıp, omuz mafsalını ve beli hareket ettiren adalelere gitmiştir.

Bel omurlarından biten sinirlerin omuza gelmeyen şubeleri, bel ve kaburga adalelerine gelmiştir. Kaburga omurlarından biten sinirler, ancak kaburgalar arasında bulunan adalelere ve karın adalelerine ulaşmıştır. Bu sinirlerin şubeleriyle beraber atar ve toplardamarlara akıp, açıklanan sinir çıkış yerlerinden hepsi içeri girmiştir.

Katan (kasık) sinirleri, karın ve bel sinirleriyle müşterek bulunmuştur. Zira ki kasık sinirleri, iki cüze bölünmüştür. Onun bir cüzü, üç çift kılınmıştır ki, adaleler onlarla bilinmiştir. Diğer cüzü, iki çift bulunmuştur ki, karın adaleleri onlar kılınmıştır. Evvelki cüzüne dimağdan inip, sinir karışmıştır. İkini cüzü ki, karından gelen iki çift adale olmuştur. On baldırlar tarafına büyük şubeler gönderip, evvelki cüzünün ikinci çiftinden onlara şubeler gelmiştir. Bir cüzü dahi kuyruk sokumu sinirlerinin evvelkisinden gelip, hepsi biri birine karışmıştır. Bazıları kasıkta alıp, bazıları baldırlar aşağısına inmiştir. Ama bedenin arkasında ve oyluklar içinde çok damarlar ve çok adaleler olduğundan, kasık kemiği tarafından biten adalelerin bedenin gerisinden ve oyluklar içinden ayaklar tarafına yolu olduğundan, bacak adaleleri için özel sinirlerden bir cüz, husyeler içine inen kanala varıp, girmiştir. Ta ki kasık adalelerine yönelip, ondan dizlere inip gitsin. Kuyruk sokumudur ki, adaleleri altı çift olduğu şaşırtıcıdır Onun ir çifti, kasık adalesine karışmıştır. Kalanı beş çift sinir, kuyruk sokumu yanından biten bir tek sinir, bunlardan hepsi makat, zeker, mesane ve rahim adalelerine, karın zarlarına, kasık kemiğinin içinin dışa bakan taraflarına ve kuyruk sokumu kemiğinden gelen adalelere, bütün bunlara dağılmıştır.

Bu bölümde açıklanan sinirlerin sayısı, daha önce anlatılan adalelerin sayısı miktarı tamamen, beşyüzotuz sinirde son bulmuştur. Açıklanan bedenin ince sanatları, o sâni ve hakîm Allah'ın kudretinin kemaline delalet edip, insan türüne olan büyük nimetine, beden azalarının cüzleri her an şahadet kılmıştır. Şu halde bu surette toplanan sanatları seyreden uyanık kimse, yaratıcısını bilmiştir. Kendisini nimet denizine gark olmuş bulmuştur. Mevla'sına can ve gönülden muhabbet kılmıştır. Her halde ona yönelmiştir. 

İKİNCİ FASIL

Atar damarların bittiği yerleri ve faydalarını ayrıntılı olarak beş madde ile açıklar. 

Birinci Madde 

Yürekten biten atar damarları bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Bedende olan atar damarlar ki, onlara, şiryan derler. Bunlar hareket eden can damarlarıdır. Bunların birden maada hepsi hareketli bulunmuştur.

İçindekileri korumak için bütün damarlardan daha sert yaratılmıştır. Zira ki bunlar, ruh cevherinin kastedilen kuvvetli hareketinin artmasına yararlar. Bunların bitiş yeri, yüreğin iki boşluğundan sol boşluğu kılınmıştır. Zira ki sağ boşluğu karaciğere yakın olduğundan gıdayı çekmek ve sindirmekle meşgul bilinmiştir.

Kalça damarları ki, hepsinden önce ve küçük olmuştur. Yüreğin sol boşluğundan bitip, akciğerde bölünme ve teneffüs yeri olan derinliğe gelmiştir. Bu atardamarlar, akciğerin gıdası olan kanı yürekten ona ulaştırmışlardır. Zira ki akciğer gıdasını yürekten almıştır. Bu damarların bitiş yeri, yüreğin boyun cüzlerinden kan damarlarına geçecek yerden olmuştur. Bu damar, ötekilerin hilafınca bir tabakadan vücuda gelmiştir. Ta ki açılma ve kapanma için daha yumuşak ve daha selis olsun. Akciğer cevherine, mülayim bunlara mensup olan latif kan, yürekten akciğer içine saçıldıkta; ondan o saçılma kolaylık bulsun. Açıklanacak kan damarı içinden akacak kanın ziyade pişmesine muhtaç olduğu gibi bunda ihtiyaç olmaya.

Özellikle bunun yeri yüreğe yakın olmuştur: Buna sıcaklıkla pişiren ısıtma kuvveti, kolaylıkla ulaşmıştır. Bu kan damarının iki perdesi vardır ki, çıkış yeri dışından içine nüfuz etmiştir. Onun sağlamlığa ihtiyacı olmadığından iki perde ile yetinilmiştir. Ta ki duman buharının ve sıcak olarak pişirilmiş kanın akciğer semtine gönderilmesi kolay olsun. Ama açıklanacak boş kan damarı gerçi akciğerin komşusudur, lakin omurga yakınında, akciğere arka tarafından gelmiştir. Önünden kollara ayrıldıkta; Cüz ve şubeleri akciğer içine nüfuz bulmuştur. Bunlar dahi Bâri Taala hazretlerinin kudretine delalet edip, inayetinin kemaline şehadet kılmıştır. Sübhanallah! 

İkinci Madde 

Yürekten biten büyük atardamarın vücudunu, şubeleriyle el ve avuca çıkışını bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: büyük atardamar yüreğin sol boşluğundan bitip, iki şube olmuştur. Büyük şubesi, yüreğin etrafını tavaf ve devredip, yüreğin cüzleriyle karışmıştır. Küçük şubesi dahi yüreğin arkasından geçip, azı, sağ boşluğa yayılmıştır. Bu iki şubenin çokları, yine iki kısım olmuştur ki, küçük kısmı yukarıya çıkıp, büyük kısmı aşağıya inmiştir. İnen kısmın miktarı, çıkan kısımdan daha büyük olduğunda bu hikmet bu olmuştur ki, inen kısım, yürekten aşağıda konulan büyük ve küçük uzuvları sıcaklığıyle yetiştirip, can ve güç vermek olmuştur. Yüreğin üstünde bulunan önemli uzuvlar, küçük ve az olduğundan, onları besleyen yukarı çıkan kısım, küçük kılınmıştır. Bu büyük atardamarın çıkış yeri üzerinde üç sağla kapak vardır ki, yüreğin içinden onunla beraber dışarı yay çıkıp, ona sağlamlık veregelmiştir. Bu iki kısmın, yukarı çıkan kısmı, yüreğin üstünde yine iki kısım olmuştur. Bunun büyük kısmı gerdana çıkıp, ondan sağ tarafa kıvrımlı dönüp, onda olan yumuşak ete eriştikte; bu dahi üç kısım olmuştur. Bunun iki kısmı, iki sübab olup, açıklanacak şah damarlarla boyunun sağ ve solundan başa çıkıp, bölünmede onlara eşlik etmiştir. Üçüncü kısmı, böğüre ve iki evvelki kaburgalara, üst boyun omurlarının altısına ve boynun halka kemiğine dağılıp, omuz üzerine varmıştır. Ondan iki el uzuvlarına inip, onlarda dağılmıştır ve son bulmuştur. Yukarı çıkan kısmın, küçük kısmı sol omuza çıkıp, hemen büyük kısmın üçüncü kısmı gibi dağılmıştır. Şu halde atardamarlar vasıtasıyle beden uzuvları hayat ve can bulmuştur. Yaratıcı ve bâri olan Allah ne büyüktür ki, bedenlerin bileşimini, tertip ve nizamını türlü uzuvlarla kılmıştır. Her uzva, can damarlarından hayat, kan damarlarından gıda bahşetmiştir. 

Üçüncü Madde 

Baş uzuvlarına çıkan atar damarları bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Bedende olan atar damarlar ki, onlara, şiryan derler. Bular hareket eden can damarlarıdır. Bunların birden maada hepsi hareketli bulunmuştur.

İçindekileri korumak için bütün damarlardan daha sert yaratılmıştır. Zira ki bunlar, ruh cevherinin kastedilen kuvvetli hareketinin artmasına yararlar.

Bunların bitiş yeri, yüreğin iki boşluğundan sol boşluğu kılınmıştır. Zira ki sağ boşluğu karaciğere yakın olduğundan gıdayı çekmek ve sindirmekle meşgul bilinmiştir.

Kalça damarları ki, hepsinden önce ve küçük olmuştur. Yüreğin sol boşluğundan bitip, akciğerde bölünme veteneffüs yeri olan derinliğe gelmiştir. Bu atardamarlar, akciğerin gıdası olan kanı yürekten ona ulaştırmışlardır. Zira ki akciğer gıdasını yürekten almıştır. Bu damarların bitiş yeri, yüreğin boyun cüzlerinden kan damarlarına geçecek yerden olmuştur. Bu damar, ötekilerin hilafınca bir tabakadan vücuda gelmiştir. Ta ki açılma ve kapanma için daha yumuşak ve daha selis olsun. Akciğer cevherine, mülayim bunlara mensup olan latif kan, yürekten akciğer içine saçıldıkta; ondan o saçılma kolaylık bulsun. Açıklanacak kan damarı içinden akacak kanın ziyade pişmesine muhtaç olduğu gibi bunda ihtiyaç olmaya.

Özellikle bunun yeri, yüreğe yakın olmuştur: Buna sıcaklıkla pişiren ısıtma kuvveti, kolaylıkla ulaşmıştır. Bu kan damarının iki perdesi vardır ki, çıkış yeri dışından içine nüfuz etmiştir. Bunun sağlamlığa ihtiyacı olmadığından iki perde ile yetinilmiştir. Ta ki duman buharının ve sıcak olarak pişirilmiş kanın akciğer semtine gönderilmesi kolay olsun. Ama açıklanacak boş kan damarı gerçi akciğerin komşusudur, lakin omurga yakınında, akciğere arka tarafından gelmiştir Önünden kollara ayrıldıkta; Cüz ve şubeleri akciğer içine nüfuz bulmuştur. Bunlar dahi Bâri Taala hazretlerinin kudretine delalet edip, niyetinin kemaline şehadet kılmıştır.

Sübhanallah! 

Dördüncü Madde 

Yürekten aşağıya inen atar damarın büyük kısmını bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Yürekten beden uzuvlarına dağıla atardamarın açıklanan büyük kısmı, önce yürekten düz olarak beşinci omura dayanmıştır. Zira ki onun yeri yüreğin başı karşısında olmuştur. Adı geçen omurdan aşağıya eğilip, omurga omurları üzerinde inip, kuyruk sokumu kemiğine ulaşmıştır. Bu büyük kısım inerken yüreğin sağ boşluğunda dağılan atardamar, göğsün hizasına geldikte; bir küçük şube göndermiştir ki akciğerin göğüsten olan tarafına dağılıp, akciğerin soluk borusu etrafına dahi ulaşmıştır. Sonra bu inen kısım, göğsün hizasında olan omurlara geldiğinde, her birine birer şube göndermiştir ki, omurilik ve kaburga aralarına dağılmıştır. Sonra göğsü geçtikte; ondan iki atardamar ayrılıp, sağ ve soldan diyaframa gidip, onun cüzlerine ayrılmıştır. Sonra bu inen kısımdan atardamar uzanmıştır ki, bir şube karaciğere, bir dalağa, biri dahi makada ulaşmıştır. Karaciğer şubesi ondan geçip, mesaneye dahi gelmiştir. Sonra bu inen kısımdan bir atardamar uzanmıştır ki, bağırsakların çevresinde olan ince deriyi bulmuştur. Sonra bu inen kısımdan üç atardamar ayrılmıştır ki, en küçüğü özellikle sol böbreğe gelmiştir. o, bundan hayat bulmuştur. O böbreğin liflerine ve onu kuşatanlara dağılmıştır. O iki büyüğü, iki böbrek içine girmiştir. Onlardan iki böbrek, kan suyu gibi karaciğeri anlatılan biçimde çekici olmuştur. Zira ki karaciğerin içinde ikinci hazımdan kıvama gelmeyen kanın latif suyu, böbreklere dolup, ondan gıdalardan aldıkta; onlarda kalan kesif su, mesaneye gelmiştir. Böbreklerden dahi iki damar ayrılıp, erkeklerde ve kadınlarda tenasül uzuvlarına inmiştir. Sağ böbrekten ayrılan, sağ yumurtayı bulmuştur. Sol böbrekten ayrılan sol yumurtaya gelmiştir. Sonra bu inen kısımdan birçok damarlar ayrılıp, düz bağırsağın çevresinde bulunan çaba, o damarlara ayrılmıştır. Şubeleri, omurlar deliklerinde omuriliğe girip, onda hepsi dağılmıştır. Sonra bu inen kısımdan üç damar uzanıp, ikisi leğen kemiğine, birisi tenasül organı cildine varıp, onda dağılıştır. Sonra inenin kökünden bir küçük çift atardamar ayrılıp, erkeklerde ve kadınlarda öne gelmiştir. Onda olan damarlara karışmıştır. Sonra inenin kökünden ki, büyük kısımdır, o, omurga omurlarının sonuna vardıkta; açıklanacak damarlarla birlik iki kısım olmuştur. Bir kısmı sağa, bir kısmı sola, gidip, her biri kuyruk sokumu kemiğini kuşatıp, onda iki oyluğa inmiştir.

Her birinden kuyruk sokumu altında birer şube ayrılıp; biri mesaneye, biri göbeğe ulaşmıştır. Göbek yanında biri birine kavuşup, ikisinden birçok kollar ayrılmıştır. Bazısı kasık kemiği üzerinde konulan adalelere dağılmıştır. Bazısının uçları, mesane yolundan erkeklerde düz olarak âlete gelmiştir. Kadınlarda önlerin ucuna gelip, içe katlanıp, yine onda yapışmıştır. Ondan bir küçük çift kalmıştır ki, rahme gelip, girmiştir.

Sanatlarının benzersizliğinde akılları hayrete düşüren Allah münezzehtir.

İnsanı, kusursuz olarak en güzel suretle suretlendiren Allah münezzehtir.

Onlardan bir kısmını erkek, bir kısmını kadın yapmıştır. Acizlikten unutkanlıktan ve eksiklikten uzak olan Allah münezzehtir. 

Beşinci Madde 

Oyluklara, baldırlara ve ayaklara inen atardamarları bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Bacaklar tarafına inen iki kısımdan her biri, ikişer büyük şube olmuştur. Bir şubesi dış, bir şubesi iç nâmıyle şöhret bulmuştur. Baldırda konulan adalelere şubeler göndermiştir. Sonra bacaklara inerken, onda olan adalelere dahi şubeler indirmiştir. Sonra ayağa inip, ön tarafa başparmak ile orta parmak arasına büyük şubesiyle meyletmiştir. Kalan şubeleri, ayak cüzlerinin çoğunda gömülmüştür. Açıklanacak kan damarı şubelerinin altından geçip, diğer parmaklara gelmiştir.

Açıklanan atardamarlar ki, can damarlarıdır, bunların bazısı atar kan damarlarının şubesi gibi beşinci omura giren atar damarı şubeleri gibi omuz mevziine çıkan atardamar şubeleri gibi içlere meyleden atar damarın şubeleri gibi, şebekede dağılan iki sübab ve meşime gibi, diyaframa gelen atar damarın şubeleri gibi, bir şube ile omuza nüfuz eden atar damar gibi, mideye, karaciğere, dalağa ve bağırsaklara inen atar damarlar gibi, karın tarafından kuyruk sokumu kemiğine tek başına inen atar damarlar gibi, iç organlarda olan atar damarların hepsi, çarpmalardan korunmak için damarlar altında örtülü kalıp, kan damarları, atardamarlara kalkan gibi koruyucu olmuştur. Aort adı verilen damarlar ki, kan damarlarıdır. Atar damarlar adı verilen can damarları, iki fayda için biri birine yakın olmuştur. Birisi budur ki, kan damarına (aort) parmak bir zar ile bağlı olup, onlara teğet olan aza, ikisinden kan ve can istifade ederler. İkinci faydası budur kik, can damarları ile kan damarları biri birlerinden can ve kan kazanır. Şu halde insan bedeninde onulan ve düzenlenen can damarları bunlardır ki, açıklanması kaleme gelmiştir. Hepsi tamam, ikiyüz adet atardamara ulaşmıştır. İnsanı en güzel surette yaratan Allah münezzehtir. Bizim için büyük ve yüce Allah'dan başka kudret, kuvvet ve korkulacak kimse yoktur.

Ey âlemlerin Rabbi! bizi âlimlerden ve amel edenlerden kıl! 

ÜÇÜNCÜ FASIL 

Sakin damarların bitiş yerlerini ve faydalarını altı madde ile ayrıntılı olarak açıklar. 

Birinci Madde 

Karaciğerden biten bâb damarının dallarını ve faydalarını bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri emişlerdir ki: Sakin damarların hepsi karaciğerden bitmiştir. Karaciğerden önce iki damar vücuda gelmiştir ki, biri karaciğerden, dip tarafından vucüt bulmuştur. Onun çoğunlukla faydası, gıdayı mideden karaciğere çekmektir. Bu damar, tabibler arasında, bâb ismiyle şöhret bulmuştur. İkinci damar, karaciğerin yumru tarafından meydana gelmiştir. Onun çoğunlukla faydası, budur ki, gıdayı karaciğerden uzuvlara ulaştırmak ve dağıtmaktır. Bu damar, ecvef nâmını almıştır.

Bâb olan damarın, karaciğer boşluğunda ayrılan tarafı, önce beş kısma yetmiştir. Uçları karaciğerin yumru tarafına yettikte; şubelere ayrılmıştır. Bir şubesi, öd kesesine gitmiştir. Bunun şubeleri, yeraltında olan kökler gibi karaciğer içinde dağınık bitmiştir. Ama babın karaciğer dibine bitişik olan ucu, ondan ayrıldıkta; sekiz kısım olmuştur. İki kısmı küçük, altı kısmı büyük suret bulmuştur. iki küçük kısmın biri, oniki parmak adı verilen bağırsağın kendisine bitişmiştir. Ondan gıdayı çeke gelmiştir. Bundan dahi şubelere ayrılıp, pankreas adı verilen cisme dağılmıştır.

İkinci kısım, midenin altına inip, idenin alt ağzı olan kapakçıklar yanında dağılıştır ki, ondan gıda cezbetmiştir. Ama geri kalan altı kısmın biri, mide yüzeyi tarafına gelmiştir ki, midenin dışında gıdasını ondan almıştır. Zira ki midenin içinde gıdalara kavuşmakla gıdalanır olmuştur. Altı kısmın ikincisi, dalağa ulaşmıştır ki, dalağa ulaşmasından önce ondan şubeler ayrılıp, pankreasa gelmiştir ki, ona gıda vermiştir. Dalağa bitişmesiyle bile ondan bir şube geri dönüp, midenin sol tarafında bölünmüştür ki, o taraf ondan gıdasını bulmuştur. Dalağa giren şulbe ortaya geldikte; iki cüze bölünmüştür ki, bir cüzü yukarı çıkmış, bir cüzü aşağı inmiştir.

Yukarı çıkan cüzü, iki cüze bölünüp, bir cüzünden dalağın üst cüzünde yani yarısında şubeler ayrılmıştır ki, o yarıya onlardan gıda gelmiştir. İkinci cüzü dışa gelip, midenin yumrusu sonuna erip, onda iki cüz olup, biri midenin sol dışı tarafına dağılmıştır ki, o taraf gıdasını ondan almıştır.

Bir cüzü mide ağzına dağılmıştır ki, siyah köpüğün fazla asidini ona itmiştir. Fuduldan çıkıp, mide ağzını duraklatmaya ve hareket ettirmeye yetmiştir. Şehve ve iştihayı uyarıp, dalgalandırmıştır. Dalağın ortasında olan şubeden inen cüz dahi iki cüz olmuştur. Birinin şubeleri, dalağın alt yarısına dağılmıştır ki, o yarı ondan gıdalanmıştır. İkinci cüzü içyağından meydana çıkıp, onda dağılmıştır ki, ondan içyağına gıda gelmiştir.

Altı bölümün üçüncüsü, sol tarafa varıp, düz bağırsağın çevresinde olan damarların ince kanallarına dağılmıştır ki, gıdanın aşağıda bulunan hâsılından gıdasını almıştır.

Altı kısmın dördüncüsü, saç gibi ince şubelere ayrılıp, bazısı midenin yumrusunun sağ tarafı dışında dalak tarafından idenin soluna gelen cüze karşılık olduğu halde dağılmıştır. Bazısı içyağının sağına yönelip, dalak damarının şubelerinden ve midenin solundan sağına glen cüze karşı olduğu halde dağılmıştır.

Altı kısmın beşincisi, kalın bağırsakların çevresinde olan ince kanallara dağılmıştır ki, gıdayı ondan alagelmiştir. Ama altıncı kısmın çoğu, yukarı çıkanın çevresinde, bazısı a'ver (coecum)e bitişik olan ince lifler çevresinde ağılmıştır ki, gıdayı onlardan almıştır. Sübhanallah! Kudreti kemal bulmuş, azameti celal bulmuş olan, rızık verici ve yaratıcı Allah münezzehtir. 

İkinci Madde 

Karaciğerden biten ecvef damarın bazı kollarını ve faydalarını bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: ecvef damarın kökü önce karaciğer içinde kıl gibi dağılıştır ki, yine kıl gibi şubelere ayrılan bab damarının şubelerinden gıdayı çekegelmiştir. Ecvef damarın şubeleri, karaciğerin yumru dış boşluğunda vârit olmuştur. Bab damarının şubeleri, karaciğerin dibinden boşluğa gelmiştir. Şu halde bu ecvefin gövdesi, karaciğerin yumru yüzünde doğup, iki kısım olmuştur ki, biri büyük, biri küçüktür. Küçük kısmı, yukarı çıkmış, büyük kısmı aşağı inmiştir. Yukarı çıkan küçük kısmı, diyafram içine geçip, ona iki damar verip, onda dağılmıştır ki, ona gıdayı lutfetmiştir. Sonra yukarı çıkan kısım, yüreğin örtüsü hizasına gelip, ona birçok kollar göndermiştir.

Onda kıl gibi dağılmıştır. Diyaframa gıda ondan gelmiştir. Sonra yukarı çıkan kısım ikiye bölünmüştür ki, biri büyük, biri küçük suret bulmuştur. Ama büyük kısım yüreğe gelip, onun sağ kulakçığı yanında içine girmiştir. Bu damar, yürek damarlarının en büyüğü olduğunda hikmet bu olmuştur ki, diğer damarlar, havayı çıkarmak için bulunup, bu büyük damar, gıda için kalmıştır. Gıda ise havadan kalın olduğundan, menfezi daha geniş, zarfı daha büyük olmağa muhtaç olmuştur. Bu büyük damar yüreğe girdiğinde, ona üç perde vermiştir ki, faydaları dışarıdan içeriye gelmiştir. Bu üç perde, diğerlerinden daha sert olmuştur. Ta ki yürek uzama sırasında onardan gıdayı çekip, yayıldıkta, geri dönmesin. Ama küçük damar budur ki, öbürüyle birlikte çıktıkta, ona üç ısım damar göndermiştir ki, biri yürekten akciğere gitmiştir. Atar damarların bitiş yeri yanında yüreğin ağına yakın yerde bitmiştir. Sağ boşlukta akciğer tarafına dönüp, ona yetmiştir. Bu damar, atardamarlar gibi iki zardan bitmiştir. Onun için tabibler buna, şiryan (atar damar) adını vermişlerdir. Bunun faydası bu olmuştur ki, bundan saçılan kan oldukça incelmiştir. Akciğer cevherine benzemiştir. zira ki bu ince kan, yürekte çok az kaldığından, bunda pişme olmayıp, atar kan damarına girdikte, onda hararetle pişmiştir.

Üç kısmın ikincisi, yürek çevresinde dolaşıp, içinde dağılmıştır ki, yüreğe gıda ondan gelmiştir. Üçüncü kısmı, özellikle insandan sol tarafa meyledip, göğüs omurlarından beşinci omura gidip, ona dayanıp, sekiz alt kaburgaya ve onlara yakın olan kaburgalara dağılmıştır. Yukarıya çıkan kısım, yüreğin nahiyesini geçtikte; ondan göğsü ikiye bölen perdelerin ve kılıfların yukarılarına ve tev'e adı verilen yumuşak ete saç gibi şubelerle dağılmıştır. Sonra yukarı çıkan kısım boyun kemiği hizasına geldikte; ondan iki şube ayrılmıştır ki, birbirinden uzaklaşarak, boyun kemiği nahiyesine gelmiştir. Her bir şube, iki kola bölünmüştür. Her taraftan, biri bağır kemiği üzerinde sağ ve soldan inmiştir. Ta ki hançereye varmıştır. Sonra yukarı çıkan, üç şubeye ayrılmıştır. iki şubesi, kaburgalar arasında bulunan adalelere dağılmıştır. Ağızları onda dağılmış olan atar damarların ağızlarına kavuşmak ile mutabık gelmiştir. Bu iki şubeden birçok damar, göğüsten dışarı olan adalelere dağılmıştır. Hançereyi tamamladıkta; bir bölük damar dahi omuzu tamir edip, onda sıralanan adalelere dağılmıştır. Bu iki şubeden bir bölük damar dahi, düz adalelerin altında aşağı inmiştir.

Şubeleri onlara dağılmıştır. Sonları, açıklanacak kuyruk sokumu kan damarında, yukarı çıkan adalelere ve atar damarlara bitişmiştir. Yukarı çıkan kısmın üçüncü şubesi, iki omuza gıda vere gelmiştir. Yaratıcı, bâri ve şekil verici olan Allah münezehtir. Bu ne yaratılıştır ve bu ne sanattır ve ne hikmettir ki, gerçeklerinin inceliğinde akıl sahipleri şaşırıp kalmıştır.

Sübhanehü ve Taâlâ! 

Üçüncü Madde 

Karaciğerden biten ecvef damarın; göğüs, omuzlar, çeneler, boyun, baş ve yanak ayasına çıkan kıllarını bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Göğüs ve omuz adalelerine dağılan iki şubenin geri kalanı bir çift şubedir ki, her bir damarı beşer şubedir. Her bir damarın birer şubesi, göğüste dağılmıştır ki, üstteki dört kaburgaya onlardan gıda gelmiştir. İkinci şubeleri omuzlara dağılmıştır ki, o iki yerde olan adaleler, onlardan gıdalarını almıştır. Üçüncü şubeleri, iki taraftan boyunda gömülmüş olan adalelere dağılmıştır ki, o adaleler onlardan gıda bulmuştur. Dördüncü şubeleri boynun üstteki dokuz omuru deliklerine bölünmüştür. İki tarafından onlara girip, başa yükselmiştir. Onda olan adalelere bunlardan gıda gelmiştir.

Beşinci şubeleri, hepsinden daha büyük olup, iki taraftan omuz içine gelip, her biri dört kol olmuştur. Ama her şubenin birer koku, böğür kemiği üzerinde, omu mafsalını hareket ettiren adalelere dağılmıştır. İkinci kolları yumuşak ete ve atar damarlar içlerine dağılmıştır. Üçüncü kolları, göğü üzerinde geçip, yumuşak kısma inmiştir. Dördüncü kolları büyüktür ki, her biri üçer cüze bölünüp, ikişer cüzleri omuz diplerine gelmiştir. Onda olan büyük adalelere ve küçük adalelere ve içinde olan büyük adalelere dağılmıştır. Üçüncü cüzleri büyük olup, her biri ikişer şube olmuştur.

Göğüs üzerinden geçip, iki el nahiyesine gidip, onlarda olan adalelere dağılmıştır. Tıpçılar onlara, ıbti (koltukaltı) adını vermiştir.

Yukarı çıkan kısmın, üçüncü şubesi, boyuna çıkarken iki kısım olmuştur ki, biri dış, biri iç şah damarı suretini bulmuştur. Dış damar, boyun kemiğine yükseldikte; iki kısım olmuştur ki, biri ondan ayrıldıkta, ön tarafa yükselmekle gelmiştir. İkinci kısmı, öne ön tarafa inip, ondan yükselip, boyun kemiğinin dışına ulaşmıştır. Ondan yükselip, boynun dışına gidip, evvelki kısma ulaşmış ve karışmıştır. Şu halde iki kısımdan, bilinen şah damarı meydana gelmiştir. Bu ikinci kısım, birinci kısma karışmadan önce, bundan iki cüz ayrılmıştır ki, bir cüzü enlemesine gidip, içeri gireceği yerde, iki boyun halka kemiğinin kovuştuğu yerde, yine birleşmiştir. İkinci cüz, boyunun dışında kıvrımlı olup, sonra iki damarından ayrılmıştır. Bu iki çift damardan örümcek ağı gibi dağılıp, omuz üzerinde uzadıklarından, her biri omuz damarı nâmıyle şöhret bulmuştur ki, baş damarı dahi bunda olmuştur. Bu iki omuz damarının iki tarafından iki damar, omuz üstüne dek buna eşlik etmiştir. Lakin biri onda haps olup, dağılmıştır. Biri omuz üstünü geçip pazu başına gidip, onda dağılmıştır.

Omuz damarı, ikisini dahi geçip, ellerin sonuna gitmiştir. Dış şah damarının iki damarı karışmalarından sonra iki kısım olmuştur. Biri içe gömülüp, küçük kollara ayrılmıştır ve üst çeneye dağılmıştır. Onlardan büyük şube ayrılmış ve alt çenede dağılmıştır. Bu iki sınıf şubelerden ince damar cüzleri dilin çevresine gelmiştir. İkinci kısım dışta olup, iki kulak ve başa şakın olan yerlere dağılmıştır İç şah damarı, yemek borusuna eşlik edip, onuna doğru üst tarafa gidip, şube göndermiştir ki, dış şah damarından gene şubelerle karışmıştır. Hepsi yemek borusuna, hançereye ve gömülmüş adalelere bölünüp, sonu nihayet lam yivine gelmiştir. Sonra ondan nice şubeler dağılmıştır ki, birinci ve sekizinci omurdan çıkan sinirle dağılmıştır. Ondan bir saç gibi baş damarı ve boyun mafsalları gelmiştir. Ondan kollar hâsıl olup, beyin üstündeki kafa kemiği perdesi mahalline ulaşmıştır. Kafa kemiğinin iki hacminin birleştiği yere çıkıp onda kafa kemiğinin içine gömülmüştür. Adı geçen kolları gönderdikten sonra kalan damarlar, lam yivi sonunda, kafa kemiği boşluğuna girmiştir. Ondan dimağ zarlarına şubeler dağılmıştır. O zarlar gıdasını bu şubelerden almıştır. Sert zarları, çevrelerinde bulunan cüzlerle bu şubeler raptedip, ondan ayrılmıştır. Bunlardan kafatasının perde mahalline gıda gelmiştir. Sonra ince perdelerden dimağa inip, atar damarların dağılması gibi, onda dağılmıştır. Bütün atardamarları sağlam raptedip geniş yerde karşılamıştır ki, ağızlarına kan dökülüp, onlarda toplanıp, pişsin. Sonra iki tak arasına dağılmıştır ki, o, sıkıcı nâmını almıştır. Ondan kollanan kanallardan kanı çekip, ondan orta karından iki ön karna uzanıp, oraya yükselen atar damarlara kavuşmuştur. İşte bu perde meşime şebekesi ile örülmüştür. Bunların hepsi, Allah Teâlâ'nın kudretinin kemaline delalet kılmıştır. (Herkese rızık veren, şanı yüce olan, şekil verici ve yaratıcı Allah her şeyden münezzehtir.) 

Dördüncü Madde 

Karaciğerden biten ecvef damarın kol ve ellere gelen kollarını ve faydalarını bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Kol damarının aslı, omuz damarıdır. Ondan ayrışan şulelerin başlangıcı kol damardır ki, o, pazuya hizalandıkta; ondan pazunun dış cüzlerine ve derisine dağılan şubelerdir. Sonra dirseğin mafsalın yakın olmasıyle üç kısım olmuştur ki, biri kol ipidir. Bu kısım üst oynağın dışı üzerinde uzanmıştır. Ondan dış tarafa dağılmıştır. İkinci kısmı kolun dışında dirsek boğumuna yönelip, içeriden bir şubeye bitişmeye gidip, ikisinden ekhal damarı vücut bulmuştur. Üçüncü kısmı derine inip, onda olan adalelere dağılıp, son bulmuştur. Ancak bir şubesi, kol kemiğine varmıştır. Bu, dirseğin iç mafsalına yakın geldikte; iki kısım olmuştur. Bir kısmı derine gidip, kafa damarından gömülen şubeye bir miktar bitişip, sonra ayrılmıştır. Şu halde bu mafsalın biri, iç tarafa inen serçe parmak ve yanındakinin hepsine ve orta yarıma varmıştır. İkici mafsala yükselen kemiklere temas eden et cüzlerine bölünmüştür. İçtekinin ikinci kısmı, kol içinde dört kol olmuştur ki, bir kolu, kolun aşağılarında bileğe varıncaya dek dağılmıştır. İkinci kolu, birinci kolun üstünde onun gibi dağılmıştır. Üçüncü kolu, hepsinden büyük gelip, üstte ve dışta olup, onun bir kolu, kol damarının bir şubesine bitişip, ikisinden ekhal hâsıl olmuştur. Kalanları, basilik damarıdır ki, bir dahi gömülüp, derine gitmiştir.

Ekhal damarı, iç taraftan bitip, üst oynağa çıkıp, ondan dış tarafa gidip, yunan lamı şeklinde iki kol olmuştur. Üst kolu, üst oynağın tarafına inip, dirseğe yönelmiştir. Başparmağın arkasında ve onunla işaret parmağı arasına ve işaret parmağının kendinde dağılmıştır. Aşağı kolu, aşağı oynağın tarafına inip, üç kol olmuştur ki, bir kolu, işaret parmağı ile orta parmağın arasına gelip, üst kolun işaret parmağına gelen damarın bir şubesine bitişip, onunla tek bir damar olmuştur. İkinci kolu ki, eslîmdir.

Orta parmak ile yanındaki arasında dağılmıştır. Üçüncü kolu serçe parmak ile yanındaki arasına yönelmiştir. Bunların hepsi, parmak mafsallarına bölünmüştür. Bunlardan iki elin parmakları her an Allah'ın kudretiyle beslenmiştir. İnsanın en güzel şekilde yaratan hakîm ve sâni Allah münezzehtir. 

Beşinci Madde 

Ecvef damarın karaciğerden bedenin aşağısına inen büyük kısmının kollarını ve faydalarını bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki 0 Ecvefin inen cüzü ki, büyü kısmıdır. O karaciğerden doğdukta; omurgaya dayanmazdan önce, ondan bir büyük damar ayrılıp, kılcal damarlara dağılmıştır. Sağ böbreğin liflerine ulaşıp, onda ve ona yakın olan cüzlerde dağılmıştır. Hepsine gıda vermiştir. Sonra bu inen kısımdan bir büyük damar ayrılıp, yine kılcallar gibi damarlara dallanmıştır. Sağ böbreğe gelip, onun liflerini bulup, civarında olan cisimlerde dağılmıştır. Hepsine bu dallarla gıda gelmiştir. Sonra bu inen kısımdan büyük damar dağılmıştır ki, onlara doğnalar ismi uygun gelmiştir. Bunlar, gıda vermek için iki böbrek içine girmiştir. Zira ki açıklanan atar damarlar gibi, bu doğnalar dahi böbreklerin gıdalarını çekici olmuştur ki, karaciğer kan suyu onlara gıda gelmiştir. Bu doğnaların solundan bir damar ayrılıp, erkekler ve kadınlarda sol yumurtaya inmiştir. Bir damar dahi, sağdan şubelere ayrılıp, sağ yumurtaya gelmiştir. Böbreklerden, tenasül organları içine, sağdan sağa ve soldan sola gelen iki sert damar tarafına bükülmüş ve şekilleri yuvarlak olduğundan, böbreklerden onlarda yumurtalara akan halis kan sıcaklıkla pişip, kırmızı kan döken beyaz meni olmuştur. İki damar dahi omurgadan iki yumurtaya ulaşmıştır. Bu duvarlar zekerde, ferçde ve rahmin derinliğinde kaybolmuştur. Sonra bu inen kısım omurgaya dayanıp, inerken her bir omur yanında ondan yine şubelere ayrılmıştır ki, bazıları o omurlara girip, omuriliğe ulaşmıştır. Bazıları yanında konulan adalelere dağılmıştır.

Bazıları iki leğen kemiğine gelip, karın adalelerinde son bulmuştur. Bu inen kısım anlatılan durumları ile omurga omurlarının sonuna ulaştığında, onda iki kısmı bölünmüştür ki, bir kısmı sağ oyluğa ve bir kısmı sol oyluğa yol bulmuştur. Bu iki kısım oyluklara inmezden önce her birinden on tabaka damar ayrılmıştır. Evvelki tabakaları sert yerlere gelmiştir. İkinci tabakaları kıllar gibi dağılıp, kuyruk sokumu altlarına yayılmıştır. Üçüncü tabakalar kuyruk sokumu kemiği üzerinde olan adalelere dağılmıştır.

Dördüncü tabakaları makat adalelerine ve kuyruk sokumu dışına bölünmüştür.

Beşinci tabakaları, kadınlarda rahme yönelip, bazısı onda ve ona bitişik olan cüzlerde dağılmıştır. Kalanları mesane tarafına gelip, iki kısım olmuştur. Biri mesanede dağılıp, biri mesanenin boynuna gelmişti. Bu beşinci tabaka erkeklerde çok olmuştur ki, hem mesaneyi kuşatıp, hem zeker olmuştur. Altıncı tabakaları oyluk kemiği üzerinde konulan adalelere yönelip, onda dağılmıştır. Yedinci tabakaları karın üzerinde beden doğrultusunda giden adalelere yükselmiştir. Bu damarlar, o damarların uçlarına bitişmiştir. Göğüsten onlar karın boşluğuna inmiştir. Bu damarların kökünden kadınlarda dört damar bitip, dört taraftan rahme gelmiştir. Onlardan sekiz damar iki meme tarafına yükselmiştir ki, bu damarlarla rahim, memelere eş olmuştur. Sekizinci tabakaları erkeklerde zekere, kadınlarda bız'a gelip, onlarda dağılmıştır. Dokuzuncu tabakaları, oyluğun iç adalelerine inip, onlarda dağılmıştır onuncu tabakaları iki leğen kemiğine çıkıp, eller tarafından inen damarların içlerine ulaşmıştır.

Hepsinden bir cüz'ü büyük hasıl olup, yumuşak adalelere inip, onda bölünmüştür ki, yirmi tabakaya varmıştır. Bu damarların bu tevzi ve ayrılmalarından nice kimseler ibret almıştır. (Damarlarda kanı nehirler gibi akıtan kahredici ve tek olan Allah münezzehtir.) 

Altıncı Madde 

Ecvef damarın inen kısmında oyluklar altına giden dallarını ve faydalarını bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Sözü edilen iki kısmın adı geçen tabakalarından arta kalanı, oyluklar içine inip, her bir kısım bir oyluk içinde onbeşer şube olmuştur ki, biri oyluğun önü üzerinde konulan adalelere bölünmüştür. Biri oyluğun arkasında olan adalelere dağılmıştır. Biri iç taraf adalelerine dağılmıştır. Biri dış taraf adalelerine inmiştir. İkisi diz mafsalı adalelerine gelmiştir. Üçü şubenin kalanlarının dıştakileri küçük kemik üzerinde topuk mafsalına dek uzanmıştır. Orta şubesi diz sonundan baldır içi adalelerinde şubeler bırakarak inmiştir. Ondan iki şube kaldıkta, biri baldır cüzlerinin içinde kaybolur. Biri iki kemik arasında uzayıp, ayak önüne inişte sözü edilen dış damarın bir şubesine karışmıştır. Üçüncü iç şubesi baldır derinliğine yönelip, büyük kemiğin yumru tarafından topuğun altına gidip, ayağın iç tarafına gelmiştir. Açıklanan üç şube, onda dört şueye bölünmüştür. İkisi içtedir ki, küçük kemiğin tarafından ayağa girmiştir. İkisi içtedir ki, iki dıştakinin birine içtekinin en içteki ulaşmıştır. Ayağın üstüne çıkıp, üstlerinde dağılmıştır. İkincisine iç kısmın dış şubesi bitişip, ayağın alt cüz'lerine dağılıp son bulmuştur. Şu halde insan bedeninin tümünde bulunan kan damarları bunlardır ki, açıklamaya gelmiştir. Hepsi tamam üçyüzaltmış kan damarına varmıştır. Hakîm ve şekil verici olan Allah'ın en güzel şekilde yarattığı insan bedeninde olan benzersiz sanatları fikiretmeye ve düşünmeye vesile olmak için onda bulunan birbirine benzer parçaları bu miktarca açıklamakla yetinilmiştir. Bundan sonra bazı güç ve hisleri, uzuvların şekil farklılığını dahi iki bölüm ile açıklamağa lüzum görülmüştür. Bedende bulunan sonsuz ince sanatlardan açıklanan azaların anlatımı kısa kesilmiştir. Zira ki, bedende yaratılan bütün uzuvların çeşitli cüzlerinin uzun uzun anlatılması ve durumlarını filozoflar nice yüz kitap ile ancak açıklamışlardır. (Yaratıcıların en güzeli olan Allah ne yücedir.) 

DÖRDÜNCÜ FASIL 

İnsan bedeninde bulunan kuvvet cins ve çeşitlerini, uzuvlarının içlerinin başlangıcını ve hayat verici dört nefsi, his ve kuvvet gibi hizmetçileri olan eşyayı altı madde ile açıklar. 

Birinci Madde 

İnsan bedeninde olan kuvvetlerin tür ve cinslerini, uzuvların içlerinin başlangıçlarını kısaca bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Kuvvetler ile fiiller birbirinden anlaşılmıştır. Zira ki, her bir kuvvetin başlangıcı bir fiil olup, her bir fiil ancak bir kuvvetten çıkmıştır. Şu halde fiiller gibi kuvvetler dahi iki cins olmuştur ki, biri tabii kuvvetler, biri nefsanî kuvvetler bulunmuştur. Bu kuvvetlerden her birisi için bir baş uzuv vardır ki, o uzuv o kuvvetin madeni olup, fiilleri o uzuvdan vücuda gelmiştir.

Tabii cins ki, bitkisel nefs olmuştur. O iki türü içine almıştır. Bir türünün gayesi, bedeni tedbir ile korumaktır. Bu tür gıda işinde mutasarrıftır ki, bedenin bekası sonuna dek ona gıda vermiştir. Büyümesi sonuna dek ona gelişme vermiştir. Bu türün yeri ve fiilinin çıkışı karaciğer bulunmuştur. İkinci türün gayesi bedenin o türünü korumak bilinmiştir. Bu tür tenasül işinde mutasarrıftır ki, beden karışımından meni cevherini ayırıp, ondan

Hak'kın emri ile bedenin benzeri şekillenmiştir. Bu türün yeri ve fiilini çıkışı tenasül organları bulunmuştur.

Nefsanî cins ki, ona hayvanî nefs denilmiştir. O iki türe kuşatıcı bilinmiştir. Onun bir türü müdrike kuvveti iki, bir tür hareket kuvveti bulunmuştur. Müdrike kuvveti ki, iki kısımdır. Birine dış ve birine iç denilmiştir. Bedenin dışında idrak edici olan beş kuvvettir ki: Duyma, görme, koklama, tatma ve dokunmadır. Bedenin içinde idrak eden dahi beş kuvvettir: His, hayal, fikir, vehim ve hafızadır. Bu tür müdrikenin yeri ve fiilinin çıkışı dimağ bulunmuştur. Ama hareket kuvveti bir türdür ki, hareketlerin başlangıcı hasebince kısımlara bölünmüştür. Zira ki her bir adale, bir başka tabiatta yaratılmıştır. Bir tür damarların hareketi olup, bedenin kirişlerini, titreşim ile kavrama ve salıvermeyle yayan kuvvetlerdir ki, bunlarla mafsallar yayılıp, uzuvlar hareket kılmıştır. Bu kuvvetlerin yerleri ve menfezleri adalelere bitişik olan sinirler olmuştur. Bu hareket kuvvetinin bir kısmı gazap kuvveti, bir kısmı şehvet kuvveti kılınmıştır.

Hayvanî nef gazabına ârız olan, kavrama bilinmiştir. Şehvet de ona ârız olan yayılma bulunmuştur. Gazapla şehvetin yerleri ve hareketlerinin çıkış yerleri yürek kılınmıştır. Hakikatte bütün kuvvetlerin başlangıcı yürek bulunmuştur. Lakin bu merkezler, nitelendirilen kuvvetlerin fiillerinin ortaya çıkış yeri bulunduğundan her biri başlangıç yeri adını almıştır. Nitekim hislerin başlangıç yeri dimağ iken yine her his için tek bir uzuv olunmuştur. Zira ilk o hissin fiili kendine mahsus o uzuvdan meydana çıkmıştır. Ama bazı tek fiiller, gıdayı hazmetmek gibi, tek bir kuvvet ile tamam olmuştur. Bazısı yemek iştihası gibi iki kuvvetle kemalini bulmuştur. Zira ki bu iştiha çekici bir kuvvetle, bir de hem midede konulan hassas kuvvetle tamam olmuştur. Çekme kuvvetini uzun lif, rutubetle harekete geçirir. Midenin girişindeki his kuvveti, bu işlemle iştihayı uyaran siyah köpüğü ekşidir. Zira ki bu hisse bir âfet ârız olsa, acıkma ve iştiha bâtıl olup gider. Sebeblerin müsebbibi Allah münezzehtir. Rablerin rabbi Allah münezzehtir. 

İkinci Madde 

İnsan bedeninde olan tabii nefsi ve bitkisel nefsi, bunların hizmetçileri bulunan kuvvetleri ayrıntılı olarak bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Ana karnından dünyaya gelen çocuk, dört can ile zinde olduğu halde doğmuştur. O dört ruhun birisi tabii nefs, biri bitkisel nefs, biri hayvanî nefs ve biri insanî nefs bilinmiştir.

Tabiî nefs: Bir kuvvetten ibarettir ki, cismin cüzlerini koruyup, birbirinden ayrılıp dağılmaktan mâni bulunmuştur. Bütün beden bu nefsin yeri kılınmıştır. Bunun iki hizmetçisi vardır. Birine hafiflik, birine ağırlık adı verilmiştir. Hafiflik o kuvvettir ki, çevreye meyilli bulunmuştur. Ağırlık, onun aksidir ki, merkez tarafına meyilli bulunmuştur.

Bitkisel nefs: Bir kuvvetten ibarettir ki, cismi, uzunluk, genişlik ve derinlikte uzatıp, miktarını büyük kılmıştır. Bu nefsin yeri karaciğer olmuştur. Sözü edilen tabiî nefs, iki hizmetçisiyle birlikte bu bitkisel nefsin hizmetini kılmıştır. Bitkisel nefsin, bunlardan başka kendisi için dokuz yardımcısı dahi bulunmuştur: çekme kuvveti, tutma kuvveti, hazmetme kuvveti, ayırt etme kuvveti, itme kuvveti, üreme kuvveti, şekil verme kuvveti, gıda alma kuvveti ve büyüme kuvveti. Çekme: Bir kuvvettir ki, faydalı gıdayı dışarıdan cismin içine çeker, demişler. Bu kuvvet bu fiili, kendi yeri olan idenin üst ağının uzun lifi ile işler.

Tutma: Bir kuvvettir ki, gıdayı içeride korur. Bu kuvvet bu fiili, kendi yeri bulunan midenin alt ağzının enlemesine kıvrık lifi ile eder.

Hazmetme: Bir kuvvettir ki, çekmenin çektiği, tutmanın koruduğu faydalı gıdayı değiştirir. Onu bir kıvama getirir ki, üremenin açıklanacak fiili için hazırlar. Kalanı karışıp, uzuvların gıdası olur, gider. Bu işleme hazm adı verilir. Bu kuvvet, bu pişirme ve karıştırmayı kendi yeri olan mide, karaciğer ve damarlar içinde onların hararetiyle işler.

Ayırma: Bir kuvvettir ki, gıdayı içeride korur. Bu kuvvet bu fiili, kendi yeri bulunan midenin alt ağzının enlemesine kıvrık lifi ile eder.

İtme: Bir kuvvettir ki, gıdadan gıda almaya layık olmayan fazlayı veya yeterli miktardan ziyade kalan fazlayı iki yoldan, ya ona mutad olan menfezlerden çıkarır. Nitekim ağaçtan zamkı çıkarır. Veya o ziyade yolan fazlayı, önemli azadan daha az önemli azaya ve katıdan yumuşağa iter. Bu kuvvet bu fiilleri, mide altında konulmuş olan enli ve sıkıcı lifin bir kirişinden toplamasıyle eder.

Üreme: Bir kuvvettir ki, en latif gıdayı toplar. Ta ki ondan o cismin benzeri hâsıl ola. Nitekim o toplama bitkilerde tohum, hayvanlarda nutfe denilmiştir. Bu kuvvet iki türdür ki, bir türü erkek ve dişide meniyi doğurur. Bir türü, rahmin içine gelen nutfede olan kuvvetleri, birbirinden ayırıp, her uzva mahsus bir mizaç hâsıl oluncaya dek meczeder. Bu kuvvet, bu fiilleri, kendi yerleri olan beden damarlarında işler.

Şekil verme: Bir kuvvettir ki, Hak'kın kudretiyle bütün azanın teşekkül, karışım, miktar, yer, boşluk ve delikleri sonlarına bağlı olan bütün işleri görüp, korumak için gıda türünde tasarruf sahibi olup, onu cismin rengi eder. Bu kuvvet bu fiilleri, kendi yerleri olan atar damarlar içinde eder.

Gıda alma: Bir kuvvettir ki, alınan gıdanın benzerliğine çevirip, bedenden ayrılanın yerine verir. Bu kuvvet bu fiilleri, kendi yerleri olan bütün azalarda eder.

Büyüme: Bir kuvvettir ki, cismin bütün çaplarını tabii uygunluğu üzere ziyade eder. Büyümesinde imdat eder ki, cisme giren gıda ile gelişir ve büyür. Bu kuvvet bu fiilleri, kendi yerleri olan bedenin tümünde işler. Bu iki nefs, adı geçen hizmetçileriyle, açıklanacak hayvanî nefsin hizmetçisi olmuştur. Hakîm ve kadîr olan Allah'ın boyun eğdirmesiyle, o nefse boyun eğerek itaat kılmıştır. Hayvanî nefs dahi, konuşucu nefsin binek ve atı olmuştur. (Bunu bizim emrimize veren ve bizi onun emrinde etmeyen Allah münezzehtir. Şüphesiz biz Rabbimize dönücüleriz.) 

Üçüncü Madde 

İnsan bedeninde olan hayvanî nefsi ve onun bedende olan hizmetçilerinden dıştaki beş duyuyu ayrıntılı olarak bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Hayvanî nefs, bir kuvvetten ibarettir ki, o bedenin tümünde sirayet kılmıştır. Beden onun ihtiyarıyle hareketli olup, hissiyle eşyayı bilmiştir. Bu hayvanî nefsin yukarıda açıklanan hizmetçilerinden başka oniki hizmetçisi dahi vardır ki; onu, on duyudur, biri gazap ve biri şehvettir. On histen beşi bedenin dışınadır ki, yerleri: Kulak, göz, burun, ağız ve bedenin tümüdür. Beşi bedenin içindedir ki; onların yerleri, dimağ boşluklarıdır. Onlar: Ortak his, hayal, vehm, fikir ve hâfızadır. Bütün bu on histen her birinin özel bir şuğulu vardır ki, onun işi o hizmettir.

Beş dış hissin biri işitme kuvveti, biri görme kuvveti, biri koklama kuvveti, biri tatma kuvveti ve biri dokunma kuvvetidir. İşitme kuvvetinin şuğulu budur ki, sesleri ve harfleri işitip, birbirinden ayırt eder. Ancak bunun vasıtasıyle kelam işitilip, anlanıp, intikal olunur. Bu idrak, bu kuvvete mahsustur ki, sair kuvvetler bu işten âciz kalmıştır. Bu işitmenin yeri, kulak içinde sıvı olmuştur. O bir nohut kabı kadar zarf içinde latif buhar dolmuştur.

Görme kuvvetinin şuğulu budur ki, şekilleri ve renkleri görüp, idrak eder ki; beyazı ve siyahı, uzun ve kısayı, büyük ve küçüğü, uzak ve yakını, güzel ve çirkini, aydınlık ve karanlığı birbirinden fark edip ayırmıştır. Bu idrak ise, bu kuvvetin kendine özgü şanına gelmiştir ki, sair kuvvetler, bu işten âciz kalmıştır. Bu kuvvetin yeri, gözbebeği olmuştur.

Koklama kuvvetinin şuğulu bu olmuştur ki, güzel kokuları ve kötü kokuları idrak edip, birbirinden fark edip, ayırmıştır. Bu idraki bu özel kuvvet almıştır ki, sair kuvvetler bu işten âciz kalmıştır. Bu kuvvetin yeri, dimağın önünde meme ucu gibi iki pâre et gelmiştir.

Tatma kuvvetinin şuğulu, eşyanın tadını tatmaktır. Şu halde acıyı tatlıdan, ekşiyi tuzludan ayırmaktır. Bütün yiyecek ve meyvelerin tat ve lezzetleri idrakine yetmek bu kuvvete mahsus olmuştur. Bu idrak ancak bu kuvvetin şanına gelmiştir ki, sair kuvvetler bu tat ve lezzetten âciz kalmıştır. Bu kuvvetin yeri, boğaz içi ile di üstüne yayılmış olan adale olmuştur.

Dokunma kuvvetinin şuğulu budur ki, yumuşağı sertten, sıcağı soğuktan, yaşı kurudan, hafifi ağırdan teşhis edip, ayırmıştır. Bu idrak ise ancak bu kuvvetle vücuda gelmiştir ki, sair kuvvetler bu işten âciz kalmıştır. Bu kuvvetin yeri, bedenin dışının tümü olmuştur. Lakin el ayasında ve parmaklarda ziyade ortaya çıkıp başın ortasında kemalini bulmuştur.

Bu konum ve düzen, o yaratıcı Allah'ın kudretinin kemalini, nimet vericiliğinin nimetini açıklamıştır. Hayret ediciler bu sanattan nice ibret almıştır. 

Dördüncü Madde 

Hayvanî nefsin insan bedeninde olan beyan olunan hizmetçilerinden beş iç duyguyu ayrıntılı olarak bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Dimağın üç boşluğunda olan beş iç hissin biri müşterek his, biri hayal kuvveti, biri fikretme kuvveti, biri vehmetme kuvvet i ve biri hafıza kuvvetidir.

Müşterek his kuvveti: ilk hizmetçidir. Buna iki mânâ yönünden müşterek his denilmiştir. Birinci mânâ budur ki, iki gözün idrak eylediği bir nesnenin sureti, müşterek hisde yine bir müşahade kılmıştır. Zira ki bir kimsenin gözüyle müşterek hissi arasında bir bozulma vâki olsa, o kimse şaşı olup, bir nesneyi iki görmüştür. İkinci mânâsı budur ki, müşterek his, dış hislerin sonunda ve iç hislerin evvelinde aracı olduğundan, dış hisler ile idrak olunan eşya, önce bu müşterek hisse gelip, o nehirler bu denizde toplandıkta; ondan iç hislere ulaşmıştır. Kalbe gelen fikirler, önce dimağa çıkıp, onda olan hisleri geçip bu müşterek hisse gelip, o pınar ve kaynaklar ona doldukta; ondan dış hislere ulaşmıştır. Şu halde onun için bu kuvvete üşüterek his denilmiştir. Bunun şuğulu, yazılan tercümanlık bulunmuştur. Bu kuvvetin şanı, bir tercümanlık bilinmiştir ki, sair kuvvetler bu işten âciz kalmıştır. Bu kuvvetin yeri, fiilin başlangıcı beyan olunduğu üzere üç boşluktan birinci boşluğun ön cüzü olmuştur. İkincisi hayal kuvvetidir. Bunun işi ve sanatı budur ki, dış hislerden bir nesne idrak olunsa, mesela bir kimseyi görmüş bulunsa, o kimse hazır bulunmasa, bu hayal kuvveti, onu kayıp iken müşahede edebilir. Yahut bir kimse bir şehri seyredip, bir başka yere gitmiş olsa, o şehri murat eyledikçe, gaip iken müşahede edebilir. Çünkü hayalin işi, hayal emekle mânâları idraktir. Şu halde hakikatte hayal, kâtib misalidir ki, mânâları suretten uzak etmek onun halidir. Yani madem ki bir kelam,  telaffuzla suret bulmadıkça mânâsı hâsıl olmaz ve bir kimseye ulaşmaz. Lakin suretsiz, kâtip, suret ve lafız olan mânâları gayriye ulaştırabilir. Bunun gibi hayal de, sureti hazır olmayan eşyayı, diğer hislere gösterebilir. Bu mânâların idraki, bu kuvvete mahsus olmuştur. Diğer kuvvetler bu işten âciz kalmıştır. Bu hayal kuvvetinin yeri ve fiilinin başlangıcı, müşterek hissin arkasında, ona bitişik olan birinci boşluğun diğer cüzü olmuştur.

Üçüncüsü fikretme kuvvetidir. Eğer bunu, insanî konuşma kuvveti kendi faydasına kullanırsa, o anda bu kuvvete mütefekkire, müfekkire, mutasarrıfa ve zâkire derler. Eğer hayvanî vehmetme kuvveti bunu kullanıp, onun fiili için hazır olursa, o durumda bu kuvvete, hayal etme derler. Bu fikretme kuvvetinin işi budur ki dış ve iç hislerden hafıza kuvveti de her ne yazılış ise, bu, o şekilleri görüp, okur. Bu kuvvetle, birinci ve ikinci kuvvetlerin farkı budur ki, hissolunanlardan çıkarak onlara gelenleri ancak biri kabul ve toplayıp, biri o toplamı hıfzeder Lakin bu üçüncü kuvvet, ikinci kuvvette olan suretlere mutasarrıf olduktan başka o suretlere uygun ve uygunsuz olan muhalleri dahi hazır edebilir. Onun için bu fikretme kuvveti, vehmetmeye âlet gibi gelmiştir. Bu idrak ancak buna mahsus olmuştur ki, sair kuvvetler bu sanattan âciz kalmıştır. Bu fikretmenin yeri ve fiilinin başlangıcı, dimağdan orta boşluğun ön cüzü olmuştur.

Dördüncü vehmetme kuvvetidir ki, bunun şuğulu ve sanatı odur ki, gördüğü ve görmediği nesneleri, doğruyu ve yalanı nefse gösterir. Şehadetler âleminde (dünyada) sureti olan ve olmayan mânâları idrak eder bulunmuştur. Vehmetme kuvveti, mesela âlemde yüzbin güneş vehmedebilir. Halbuki âlemde ütrü ferdine münhasır olan güneş, birden ziyade değildir. Veyahut cıvadan bin deniz vehmeder. Hâlbuki biri dahi bulunmaz. Veyahut altın ve gümüşten ve türlü cevherlerden binlerce tepe ve dağ vehmedebilir. Hâlbuki âlemde iri dahi olmaz. Konuşmayan hayvanın aklı, ancak bu vehmetme kuvvetidir ki, bununla kuzu, bir sürüde annesi benzeri bin koyun içinde kendi annesini bilir. Çobanın sadakatiyle kurdun düşmanlığını bu kuvvetle hissedip, bilir.

Şu halde bu vehmetme kuvveti diğer hayvanlardan insana mahsus olan akıl makamında olur. Zira ki hisle değil akılla algılanan sadakat ve düşmanlığı, koç, vehmetmenin hükmüyle bilir. İnsan dahi bu kuvvetin bazı hükümlerine tâbi olup, hayvanlık eder. Zira ki vehmetme kuvveti, hayal etme kuvvetini kullanıp, olan duruma aykırı ve işin gerçeğine ters nice yollara gider Nice yalancı hayaller icat eder ki, akıl hükmünce muhal ve âtıldır. Nakil hükmünde sapık ve bâtıldır. Onun için vehmetme kuvvetine beden şeytanı adı vermişlerdir. Zira ki beden kuvvetlerinin tümü, insan aklının hükmü altında emriyle gitmişlerdir. İlla ki, vehmetme insana itaatkâr ve boyun eğici değildi. Nice ki Rahman'ın meleklerinin tümü, hazreti Adem'e secde etmişlerdir, ancak iblis ona secde eder değildir. Habib-i Ekrem Sallallahü Aleyhi ve Sellem hazretleri, hadis-i şerifte0 "Her doğan ki, ana rahminden dünyaya gelir. Onunla şeytanı beraber doğar," buyurduğu vehmetme kuvvetinden kinayedir, demişler. Zira ki vehmetme kuvveti, yalan söylemekten ve eşyayı ters gösterip, hile yapmaktan asla hâli kalmaz. Onun tasallutu oldukta; aklın hükmü kalmaz. Vehmin fehme galebesinden Allah'a sığınırız. Bu kuvvetin yeri, dimağı tümüdür. Lakin fiilinin başlangıcı, orta boşluğun sonu olmuştur.

Beşincisi hâfıza kuvvetidir. Bu kuvvet levhaya benzer olmuştur. İnsanın levh-i mahfuzu bilinmiştir. Zira ki iç ve dış hisler, buna her ne şekil ve suret gelirse, onun nakşı olduğu gibi bu levha üzerinde sâbit olup, görünmüştür. Mesela iki kimse birbirini bir kere görmüş olsalar, sonra bir dahi görüşmeseler, elbette birbirini tanıyıp bilirler. Zira ki önce görüştüğünde, ikisinin de sureti hâfıza kuvvetlerinde resim ve nakşolunmuştu. Şu halde o evvelki nakş ki, hâfızalarda yazılmıştı. Bu ikinci kerede yazılan nakşa tatbik olunduğunda, iki nakş uygun gelip, beraber olurlar. Ondan bilir ki, bundan önce bir dahi görüşmüşlerdir. Bu

hâfıza kuvveti, hissolunan ve olunmayan suretlerden, vehmetme kuvvetine gelen mânâların hazinesi bulunmuştur. Nitekim hissolunan suretler müşterek hisse gelen mânâların hazinesi hayal bilinmiştir. Bu hıfz, ancak bu kuvvete mahsustur ki, sair kuvvetler bu işten me'yustur. Bu hâfızanın yeri ve fiilinin başlangıcı, dimağın üç karnından son karnının cüzünün başlangıcıdır. Şu halde hakikatte bu hâfıza kuvveti yazılmış bir levha misalidir. Fikretme kuvveti onu okuyan âlim gibidir. Hayal kuvveti kâtip misalidir, vehmetme kuvveti şeytan gibidir, müşterek his bir deniz misalidir ki, dış nehirler ve iç kaynakların hem toplamı, hem taksim edicisi bulunmuştur. Hemen yukarıda açıklanmıştır. Beden şehrinin sultanı insanî ruh, nefsler ve kuvvetleri onun avanesi bilinmiştir. 

Nâzm:

Tenin şehr oldu canın pâdişahı

Gönlün arş ve dimağın tahtgâhı

Hayalin kâtib hıfzın çü defter

Ulûm-u fikr o defterde musavver

Ases akl ve behimî nefs bîdad

Çü şeytan vâhime aşk oldu cellad. 

(Tenin şehir oldu, canın onun padişahı. Gönlün arş, dimağın onun tahtgâhıdır. Hayalin kâtib, hıfzın defterdir. Fikrin ilimleri o defterde şekillenmiştir. Polisi akıldır. Hayvanî, adaletsiz nefstir. Vehmetme şeytan gibidir. Aşksa cellat gibidir.) 

Beşinci Madde 

Hayvanî nefsin insan bedeninde bulunan bu hizmetçilerinden, ahlakın kaynağı olan asabî kuvveti ve şehvanî kuvveti ayrıntılı olarak bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Her bir hareket ki o,muzırı def için veya gayre üstünlük için hayvanî nefsten yürekte meydana gelmiştir; o hareketin ismi gazap kuvveti olmuştur. Bu gazap, o def ve galebeyi, kendisine şuğul ve rehber kılmıştır. Bunun yeri ve fiilinin başlangıcı yürek olmuştur. Gazabın itidali şecaattir ki, onunla öne alınacak işler, öne alınmıştır. O övülmüş ahlak olup, şeriat ve mürüvvette makbul bulunmuştur. Gazabın ifratı, tehevvürdür ki, onunla öne alınmayacak iş, öne alınmıştır. O, kötü ahlak bilinmiştir. Gazabın azlığı cübündür. Onunla öne alınacak işlerden imtina olunmuştur. Bu kötü ahlak, tehevvür gibi bulunmuştur. Her bir hareket ki, o menfaati çekmek için veya lezzeti istemek için hayvanî nefsten yürekte bulunmuştur. O harekete şehvet kuvveti denilmiştir. Bu şehvetin şuğulu ve sanatı o çekme ve isteme bilinmiştir. Bunun dahi yeri ve filinin başlangıcı yürek fiili bulunmuştur. Bu şehvetin itidali iffettir ki, onunla şeriat ve mürüvvete uygun olan arzulara girişilmiştir. Bu iyi ahlak, güzel bulunmuştur. Şehvetin ifratı şerehtir ki, onunla şeriat ve mürüvvete uygun gelmeyen arzulara girişilmiştir. O kötü ahlak bulunmuştur. Şehvetin azlığı hamuttur ki, onunla yararlanılması lazım gelen arzuları edadan kusur olunmuştur. Bu kötü ahlak,onun gibi kötü bilinmiştir.

Şu halde eğer gazap kuvveti ve şehevi kuvvet, açıklanacak insani nefsin hükmü altına gelip, köleler gibi her durumda emrine itaatli ve boyun eğici oldularsa, ikisi dahi itidal bulup, iki iyi ahlak hâsıl olur ki, biri şecaat, biri iffettir. Gazap ve şehvete üstün ve mâlik olan insâni, nefs, hür ve olgundur. Eğer iş, aksine dönüp, gazap ve şehvet insani nefsin üzerine üstün gelip, onu hükümleri altına alıp, köleler gibi kullandılarsa, o zaman gazap ve şehvet itidalden kalıp, ikisinden dört kötü ahlak vücuda gelir ki, onlar: Tehevvür, cübün, şereh ve hamuttur. Nice kötü ahlak, bu dördünden doğup, çoğalır. Gazap ve şehvete mağlup olan insanî nefs, esir ve eksiktir ki, kendini bilmez. Cahildir. Mevla'sından dahi gâfildir. 

Çün nefs-i behimî kuluyuz kıl bizi âzad

Kul eyle sana kıl gazab ve şehvete mâlik. 

Altıncı Madde 

İnsan bedeninde mutasarrıf olan dört nefsin sonuncusu insanî nefsi, hizmetçileriyle hakimâne bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Konuşan insanî nefs ki, insanî ruh ve rabbanî emridir. O bir cevherdir ki, kendi zatında her maddeden mücerret iken aşk ile bağlandığı bedenin işlerini tedbir için hayvanî nefsin yeri olan yüreğin ortasında bulunan siyah nokta süveydada hayvanî nefs ile yakınlaşmış ve kucaklaşmıştır. Onun vasıtasıyle beden cüzlerinin tümünde mutasarrıf olmağa yer bulmuştur. Zira ki toprak cisim gayet kesif, pak ruh gayet latif ve hayvanî nefs önemli ve önemsiz arasında olduğundan ikisinin arasında aracı olmuştur. Bununla kesif bedene milli olan latif ruh münasebet kazanmıştır. Hayvanî nefs ile kucaklaşmaktan bu ulvi ruhun ismi gönül olmuştur. Bu şerifli nefsin bir semtini, hayvanî nefsin kesafeti karanlık kılmıştır. Onun için Cemal'in aynası ve Zü'l-Celal'in nazargâhı olmuştur. Bu mertebe itibar, izzet ve şeref bulmuştur. Lakin bu ayna, hayvanî sıfatlarla tozlanmıştır. Enâniyet kılıfında örtülü kalmıştır. Onun içi bu ruh, kendini bilmez ve Mevla'yı bulmaz olmuştur. Kendi âleminden yüz çevirmiştir. Hayvanî nefsin hükmü altına gelmiştir. Kendi hizmetçisinin hizmetinde esir olup kalmıştır. Hâlbuki sözü edilen üç nefs, hizmetçilerle bile bu insanî nefs sultanı için, beden memleketine hizmetçiler ve reaya gelmiştir. Bu sultanın bunca hizmetçisinden başka üç özel hizmetçisi dahi vardır ki, biri nutuk, biri nazarî akıl ve biri amelî akıldır.

Nutuk, bir idrak kuvvetidir ki, onunla mânâların incelikleri birbirinden fark edilip, seçilir. Bu nutkun itidali hikmettir ki, onunla sevap hatadan fark olunmuştur. Nutkun ifratı cerbezedir ki, anlaşılması mümkün olmayan mânâların idraki arzu kılınmıştır. Nutkun azlığı, belâdettir ki, onunla hayır şerden farkolunmaz, ikisi eşit bilinmiştir. Şu halde nutkun durum ve şânı mânâları idraktir.

Nazarî aklın iş ve sanatı, nizam ve işleri tasavvur etmektir. Mesela bina olacak imaretleri, önce bu nazari akıl tasavvur eder ki, kaç oda ve kaç penceresi olmak lazımdır hepsini münasebeti ile tasavvur eder ki, bunun işi budur.

Amelî aklın şuğul ve rehberi budur ki, nutkun idrakini ve nazari akıl ile tasavvurunu kuvvetten fiile getirip, amel etmiştir. Şu halde bu yeryüzünde olan bütün şehir ve kasabalarda bulunan binalar, sanatlar, zinetler, lisanlar, lügatlar, yiyecekler, giyecekler, kitaplar, ilimler, nakışlar, çizgiler, bostanlar, umumî ve hususî âdetler ki, âlemde vardır; hepsi nutuk kuvvetinden ve nazarî akıl kuvveti ile vücut bulmuştur. Ameli aklın onlara itaatinden bilfiil vücude gelmiştir. Nitekim bu yaratıklar âlemi o emirler âleminden ortaya çıkmıştır. Bunun gibi adı geçen eşyalar, nazarî akıldan ve nutuk kuvvetinden amelî akıl vasıtası ile vücuda gelip, bu nizamı bulmuştur. Zira ki, amelî akıl ise nazarî akıl bilinmiştir. Hepsi ona boyun eğici ve itaatli bulunmuştu. Şu halde kendisine hizmet edilen bu mükerrem insanî nefs bedende bulunan hizmetçileri tamamen yirmisekiz kuvvettir ki, açıklanmıştır. Bu insanî nefse gölge akıl odur ki, o akıl, vacib'ül-vücut olan Allah'ın nurundan vücut bulmuştur. Bu küllî akıl, izafî ruh ve ilâhî aşk namını almıştır. Şu halde iradî ölümle bu nefsten fena bulan o ruh ile zinde olmuştur. Her ne ki âlemde vardır, kendi vücudunda bulunmuştur Gönül yüzünde enaniyet perdesi  kalkıp, kedini ve rabbini bilmiştir. Ruhu, dolunay gibi zevalsiz güneşe mukabil gelmiştir. Gönlü nûr, huzur ve sürûr ile dolmuştur. Bu cihan görüntülerinden, bu cisim ve candan geçip, kal âlemine göçüp aslî vatanına dönmüştür. Nereden gelip gittiğini bilip, muradını alıp, olmazdan evvel olup, ebedî ahayt bulup, düşmandan kurtulup, dostu ile kalmıştır. Meselâ insan bedeni bir duvar benzeridir ki, onun bir semti mücerret kayıplar âlemi, öbür semti şehadet alemidir. O duvarı yenilenmesi ve tamiri, yeme ve içme uyku ile gün gün adettir. Onun kalınlığı içinde bin kadar boş çatlaklar ve değişik açıları vardır ki; kemik boşlukları ve damarlara işarettir. O duvarın gayıp semtinde bir ayna konulmuştur ki,o gönülden ibarettir. Onun billûr yüzü gayba yöneliktir ki,o durum insanî ruhtur. Billûrun arkası duvar içinde gölgelidir ki, onu gazap ve şehvet sarmıştır. Aynanın arkası o yalımlı lambanın mekânıdır ki, hayvanî ruh misalidir. Onun bekası fitili ile yağın kavuşması zamanıdır ki, onlar hararet ve ruhî rutubettir. O lambanın nuru, hisler ve kuvvetlerdir ki, duvarın açıları ve yarıkları onunla aydınlanmıştır. O bütün azaların hayatıdır. O duvarın şehadet semtinde beş penceresi açık olup, onlar beş ruhî ış duyudur. O aynanın yüzüne tozlar durulmuştur ki, kötü ahlaktan ona bulanıklık gelmiştir. Kendi kılıfında örtülmüştür ki, enaniyetinde mahcup ve şaşkın kalmıştır. O halde, onun için gazap şehvetine mağlup ve enaniyetinde mahcup olan gönül, kendi nefsini cahildir ve Mevlasından gafildir. Kendini duvar ve lamba anladığı bâtıl bir hayaldir. O ancak beş pencereden duvarın yüzüne eğiktir. Açık durumlar ise uyuyanın uykusu ve gidenin gölgesidir. Çünkü o aynanın kılıfı kendisi ile gayp âlemi arasında gölgedir. Şu halde o âlemden tamamıyle yüz çevirmekle zuhur etmiştir. Halkı tarafına dönücü ve beş his penceresinden şehadet âlemine tam bir iltifatla yönelik ve meyledicidir. Zira ki o gönül, bu dalı kök ve bu ayrılığı kavuşma, bu bulanığı saf ve bu karanlığı aydınlık, bu gurbeti vatan ve bu mezbeleyi mesken, bu gerilemeyi ilerleme ve bu noksanı kemal, bu nikbeti nimet ve bu hapishaneyi cennet sanıp, bu gurur dünyası ile mağrur olmuştur. Hayvanî nefsin esiri olup, kötü ahlakı ile dolmuştur.

İnsan suretinde hayvan olup, iki âlemde ör kalmıştır. Enaniyet gölgesi ile cehalet karanlığında şaşkın olmuştur. Hakk'ı anmaktan yüz çevirip, nefsanî vesveselerle belasını bulmuştur. Cemiyet nimetinden mahrum olup, tefrika gazabına düşüp kalmıştır. Hakk'ın huzurunda uzak olup, masiva fikirlerine dalmıştır. Ömrünün vakitlerini ziyan edip, kendini yüksekten alçağa salmıştır. Zira ki Mevlâ'nın huzurundan düşmanın kucağına gelmiştir.

Eşyanın en lezzetlilerini verip, dünya nimetini almıştır. İşimiz hemen Hakk'ın hidayetine kalmıştır. 

Nâzm:

Ahir-i dirhem ki hemdir ahir-i dinar nâr

Ahir-i devlet ki lettir âhir-i timâr mâr

Zevk-i ruhâniden ol kim meyl-i zevk-i cism eder

Saltanattan eylemiştir irtikâb-ı zül-ü dâr

Iz ve câh-ı fâniyi bil zül-ü akl ve çah-ı cân

Ey azîzim çâh-ı zilletten hazer kıl zinhâr. 

Gazaba ve şehvete, nefse galip olur ve cihan nimetinden kendi âlemine kaçan, Mevlâ'nın muhabbet ve marifetini talip olan gönül enaniyet perdesini yırtıcı ve açıcı, nefsini ve Rabbini müahedeci ve ârif, bütün durumlarla anlamıştır ki, gayb semasının nûrû o aynaya ulaşır. Ve kendisini ayın gözü bilmiştir ki, vacib'ü-l vücudun güneşine karşıdır. Küllî aklın ışığını kendinde bulmuştur ki, âleme şamildir. Küllî akıl ise ruhların vatanı, benzerlerin aslıdır ki, onu bulan ârif ve Rabbi'ne ulaşıcıdır. Her muradı onunla hâsıldır. Şu halde o gönül ki, kendi âleminde bu devlete naildir. O duvar, lamba ve aynadan geçmiş dolunaydır. 

Nâzm:

Gönül hülasa-i âlemsin esfer-i eflak

Veli ne faide kim kendin etmedin idrak

Çü âfitab-ı ıyansın zemin-i tende nihan

Misal-i gevherkânsın mekarin-i kül ve hâk

Cemal-i aşk-i ilâhî için bir âyinesin

Veli ne hâsıl ol âyineden ki olmaya pâk

Vücud-u cümle cihandan garaz vücudundur

Femâ tekünü fi'l-kevn keenne levlak

Cümle seninle olur şâd ve hurrem ve handan

Niçin yatıp oturursun hemişe sen gamnâk

O ruhu nur-u basit anla mevc-i bahr-i muhit

Bu cismi ko ki budur zulme ve has ve hâşâk

Hayat buldu o kim bildi nefsin ey Hakkı

Kim olduğun bilen asla ne gam görür ve helâk. 

(Gönül, âlemin hülasasısın ve feleklerin tacısın. Fakat ne fayda ki, kendini idrak etmedin. Güneş gibi açıksın, ten zemininde gizlisin. Benzersiz bir cevhersin, gül ve toprakla birliksin. İlâhî aşkın cemali için bir aynasın. Fakat pak olmayana  aynadan ne hâsıl olur. Bütün cihan varlığından maksat, senin varlığındır. Sen olmasaydın cihanda hiçbir şey olmazdı. Cihan seninle şâd, sevinçli ve handan olur. Niçin sürekli gam çekerek yatıp oturursun? O ruhu, basit bir nur anla, okyanus dalgası bil. Bu cismi ko ki, budur karanlık, yararsız ot ve çerçöp. O ki nefsini bildi, hayat buldu ey Hakkı! Kim olduğunu bilen asla ne gam ne helak görür.) 

 

BEŞİNCİ FASIL 

Beden uzuvlarındaki şekillerin hikmetini, kıyafetlerin farklılığı hasebiyle muhtelif olan canın vasıflarını, insan uzuvlarının seğrimesinin bükümlerini sekiz madde ile hakîmâne açıklar. 

Birinci Madde 

Baş uzuv şekillerinin hikmetini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Cihanın yaratıcısı, insan bedenini kâmil  bir güzellik üzere en latif cisimler ve en güzel şekiller kılmıştır. Onun uzuvlarının uygunluğu bir mertebe letafet, nezaket ve melahat olmuştur ki, onun vasıflarında nutuk ve açıklama âciz kalmıştır. Onun pâk ruhu, anlayış ve ferasetle, ilim ve hikmetle öyle dolmuştur ki, sonsuz bir deniz olmuştur. Güzel suret ve olgun siretle güzel bahçe ve fasih lehçe ile cihana benzersiz gelmiştir. Güzel yürüyüş, şirin söz, güzel eda ve latif sada ile âlemin aklını almıştır.

Çekici güzellik ve tatlı can ile cihanın sevgilisi, irfan ehlinin rağbet edileni olmuştur. Onda âşıklara nice hâlet gelmiştir. 

Beyt:

Serv-i kadlerde olan şive-i reftarındır

Gonca-i femlerde olan lezzet-i güftarındır. 

(Servi boylarda olan gidişinin şivesidir. Gonca ağızlarda olan sözlerinin lezzetidir.) 

O halde imdi, nimet verici ve şekil verici Allah, insan bedeninde olan dört karışımın dumanından, şerefli başına latif saçlar ihsan edip, iki yumurta dumanından erkeklerin yüz ve göğsünde kıllar ortaya çıkarmıştır. Ta ki saç ile kadınlar süslenmiş ve sakalı erkekler belirlenmiştir. Kaşlar ile de hepsi ünvanlanmış olsun. Saçın siyah olması, dumanın çokluğundandır. Sarı olması balgamın çokluğundandır. Beyaz olması, tabiî hararetin zayıflığındandır. Hararetin za'fı, çok inzalden, çok cimadan ve şiddetli gamdandır.

Alnın nuru, gönüller sürûrudur. İki kaş, gözlere gölge olup, bir dolunay üzerinde iki hilal olmuştur. Gözlerin yeri kaşlar ve buruna arasında olduğu, çarpmalardan korunmuş olmasına yarar. İki gözün önde yaratıldığı, cismin öne alacağı işlerde ona görücü olmak içindir. Göz kapakları, mekruhlara bakmaktan mâni olup, uyku hâlinde perde olmaktır. Kirpikler, ebru gibi gözü süsleyip, toplandığına gözleri toz ve dumandan korumuştur Aralarından bakan, yoluna doğru gitmiştir. Göz bebeğinin siyah, gözün beyaz olduğu, süs içindir. İnsanın başının yuvarlak olduğu, çarpmalardan emniyet bulmak içindir. Ve dimağ azasına geniş mekân olmak içindir. Büyüklüğü bu miktar olduğu uygun olmak içindir. İnsan yüzünün yuvarlak olduğu, güzellikle güneş ve aya benzemek içindir. Dudakların kırmızı, dişlerin beyaz inci olduğu, zinet ve letafet içindir. Burnun iki delikli olduğu, biri teneffüs ve biri temizlik içindir. Kıkırdak olduğu, hafiflik ve çarpmalardan ihtiyat içindir. Burun kanatlarının geniş olduğu, fazla hava almak içindir. Bu yapıya bulunduğu, fazlalıkların inmesi ve nezle içindir. Dişlerin dar olanları, kesmek ve kırmak içindir. Genişleri, çiğneme ve öğütme içindir. Düzenli oldukları, konuşma anında sadanın cüzleri içindir. Dilin kemiksiz olduğu, lokmayı hareket ettirme ve harfleri eda içindir. Ses, kelamı yükseltmek içindir. Dilin dişler ve dudaklarla haps olduğu, az kelam içindir. Dilin bir, göz ve kulağın iki olduğu, çok görme ve çok dinleme içindir.

Kulakların iki tarafta oldukları, her taraftan gelen sesleri duymak içindir. Deliğinin çevresi bu yapıda olduğu, sesleri çekmekle uyanmak içindir. Kıkırdak olduğu, hafiflik, letafet ve çarpmalardan korunmak içindir. Boyun eni ve boyu bu miktar olduğu, baş ile uygunluk ve onu taşımaya metanet içindir. Tek kemik olmayıp, yedi omur olduğu, her tarafa dönme ile nezaket içindir. İnsan başının bütün azasından yüksek olduğu, şanının yüceliği ile mehabet içindir. Akıl cevherinin başında olduğu, ona tazim içindir. Bütün on hissi şerefli başında olduğu, onu şereflendirmek ve keremlendirmek içindir. Bunca aza ve kuvvetlerin birbirine topladığı, kerim Allah'ın kudretini ortaya çıkarma, hakim Allah'ın sanatını göstermek içindir.

İkinci Madde 

İnsanın sair uzuvlarının şekillerinin hikmetini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: bu insan türünün itidal üzere dik kılındığı ve iki ayağı ile yürür bulunduğu onu tadil ve faziletlendirmek içindir. İki omuz ve iki kolun bu şekil ve yapıda kılındığı, ahbabı sineye çekip, kabul etmek içindir. Ellerin, parmakların ve tırnakların böyle oldukları, yüzbinler menfaat ve sanat içindir. Başparmağın kalın ve kısa olduğu, dört parmağa karşı geldiğinde mukavemet içindir. Tırnaklar büyük ve yumuşak oldukları, uzuvların derilerini kaşımak eşyayı toplamak ve yarmak içindir. Çarpmalardan korunmak içindir. Gümüş sine levhası üzerinde gül ve nar gibi iki meme erkeklerde güzellik, kadınlarda zinet ve çocuklara süt içindir. Süt memesinin göğüste bulunduğu, otururken çocuğu emzirilmesi kolay  olmak içindir. İnsan derisinin latif ve ince olduğu, ondan terin kolaylıkla seçilip, cisim ve can rahat bulmak içindir. Deri iç organları örtmek, dıştaki uzuvları süslemek içindir. Et, beden içini korumak ve dışını güzelleştirmek içidir. Meme ve göbek menfezlerinde çevredeki havanın beden içine ulaşması ruha ferah ermek içindir. Koltuk altlarında ve kasık gibi yerlerde kıl olduğu, menfezlerinden karışık kokuyu dışarıya vermek içindir. Aksırmak genize kaçan şeyi dimağa nüfuzdan men içindir. öksürmek, balgamın soğukluğunu yürekten atmak içindir.

Gülmek, gönülde olan sevinç ve hayreti ortaya çıkarmak içindir. Ağlamak, gönülde bulunan dert ve elemi dışa vurmak içindi. Titreme, sinirlerin gevşemesindendir ki, intizam ve sağlamlık isteği içindir. Esnemek, uyku ve yemeği istemek içindir. Uyuklama, beyin damarlarının gevşemesidir ki, yemeğin buharının çıkması içindi. Uyku ise, kuvvetlerin rahatını ve gıdanın hazmını, uzuvların olgunluğunu sağlamak içindir. Omurga kemiği, tek olmayıp, omurları ile nizam bulduğu, her tarafa bükülme ve eğilme içindir.

Erkeklerde, âletin dik silindir şeklinde bulunduğu, yürüme ve oturma halinde, oyluklar arasında bulunduğundan hareketi kolay olmak içindir. Cevheri kemik olmayıp, sinirler ve damarlar olduğu, yürekten damarlarla gelen şehvet rüzgârlarıyla büyüyüp, dolmak, ta ki, rahim ağzına ulaşıp, nutfeyi ona verip, ayrıldığına yine evvelki şekline gelip, kılıfına çekilip, rahat bulmak içindir. Kavga dolu başının et bulunduğu, bızırın iç etine uygun gelip, girme temasının tamamen hissedip, tam vuslat hasıl olmak içindir. Belalı başı kertek olduğu kendisinde ve bızır içinde bulunan can damarların sürtüşmesiyle meninin inmesi lezzetli olmak içindir. Şehvet, yemek şehveti ve inzal içindir. İnzal şehveti, çocukların meydana gelmesi içindir. Eğer celal sahibi olan yaratıcı Allah, çocukların meydana gelmesini bu lezzetler ile kayıtlı ve bağlı kılmasaydı, bu lezzetlerin sonucu evlat olmasaydı, bir kime ihtiyar ve iradesiyle bu fitne ve belalara kail ve meyilli olmazdı. Şu halde insan nesli kesilip, yeryüzünde kimse kalmazdı.

Kadınlarda, ferc iki oyluk arasında bulunduğu, cebri cimadan emniyet gelip, sabit olmak içindir. Ferc rutubeti, onda âletin cevelanı kolay olmak içindir. Bızırın harareti, ona can cana katılmak içindir. Tekrar tekrar ileri geri götürme, kavuşma ve birleşme bulmak içindir. Ama bızırın uzunlamasına olduğu erkeğin emnisinin incelmesinin kolaylıkla olması içindir. Bızırın sinir ve damarları, makat hizasına gelip, ondan geri dönüp, her biri kendisine yapışma ile yine bızırın içine katlanıp, katlanma yeri hurma şeklinde akıp, zekere uygun olduğu erkek aleti gibi rahim ağzına yakın gelip, nutfenin tabiatı bozulmadan onu selametle rahimine sokmak içindi. Rahim ağzının iki çeşme arasıda bulunduğu ondan doğan mütevazi olmak içindir. Erkeklerde yumurtaların dışarıda bulunduğu, büyük ve sert olmak içindir. Büyük oldukları, sahibi yiğit olup, cesaret bulmak içindir. Sert olmaları, nutfe cevherine sertlik verip, kırmızı iken beyaz kılmak içindir. Nitekim meme eti ona gelen kırmızı kanı beyaz süt etmek içindir. Kadınların yumurtaları küçük ve yumuşak olduğundan, kendileri çekingen olup, nutfeleri sarı ve sıvı bulunmuştur. İki bulunmaları, mühim olan birleşme işinde ihtimam olunmak içindir. Eğer birine âfet isabete dese, biri selamet kalıp, nesli baki bulunmak içindir. Yumurta zarfının geniş bulunduğu, oyluklar arasında sıkıldığında zarfı içinde genişliğe erip, selamet bulmak içindir. Kadınlarda, tenasül uzuvlarının bızır içinde bulunduğu, tam vuslata imkân bulunmak içindir. Ama iki yumurta onlarda daha küçük ve daha yumuşak olduğu, yüz ve sineleri tüysüz, parlak, taze, temiz, güzel ve öpmeye layık olmak içindir. Derileri ince ve nazik olduğu, erkekler onlara meyil ve muhabbet kılmak içindir. Oyluklar, etli olduğu, oturma durumunda yumuşak döşek gibi makat halkasını korumak içindir. Zarta yani kavara (yellenme) geldiği midede gıdadan hasıl olup, kalbe ve karna ağırlık veren kötü rüzgâr çıkıp gitmek içindir. Oyluk adalelerinin kalın olması, ayaklara mukavemet verip, derece derece incelip, alttaki uzuvlar ve öteki uzuvları uygun kılmak içidir. Diz kapakları ve topuklar bu şekil üzere bulundukları, türlü yürüme ve oturma mümkün olmak içindir. Ayakların ön tarafa uzun olup, ayak parmakları bu yapılarında yaratıldığı dört ayaklılar gibi, ayakta durmak mümkün olup, yürüme bir karar üzere bulunmak içindir.

Açıklanan insan vücudu uzuvlarının hikmetinde mevcut olan fayda ve menfaatlerin azının azıdır. Bütün cisimlerin en güzel duranı, en tamı, en önemlisi, en doğrusu, en güzeli, en sağlamı, en olgunu ve en güzeli insanın bedeninin olduğunun delili: İnsan, Rabbin binasıdır. Onu yıkan mel'undur,)

Hadis-i Şerifi bürhan ve delildir. Nitekim Hak Taâlâ Kitab,ı Kadîm'inde:

"Gerçekten biz, insanları üstün kıldık, karada ve denizde taşıtlara yükledik ve onlara hoş rızık verdik. Kendilerini, yarattıklarımızdan çoğunun üzerine üstün kıldık," (17/70) buyurmuştur. O halde, bu insan türü bütün âlemin mahdum ve mükerremi, yaratıkların çoğunun en faziletlisi ve muhteremi olduğunu cümleye duyurmuştur. İnsanı en güzel şekilde yaratan Allah münezzehtir. Yaratıcıların en güzeli Allah, ne Yücedir.  

Nâzm:

Muin etti bu mânâyı hüccet burhân

Ki zübde-i dü-cihândır hazret-i insân

Hezâr kerre sana bu sözü dedim tahkîk

Ki kendi kadrini bil ey hülasa-yi devrân

Bilinse meşreb-i irfân hayat-ı cân bulunur

Ki ayn-ı âb-ı hayât oldu meşreb-i irfân. 

(Muin olan Allah bu mânâyı hüccet ve bürhan etti; hazreti insan iki cihanın zübdesidir. sana bin kere bu sözü dedim; ey devranın özeti, kendi kadrini bil. İrfanın meşrebi bilinse, hayat ve can bulunur. Ab-ı hayatın gözü irfan meşrebi oldu.) 

Üçüncü Madde 

İnsan uzuvları şekillerinin kıyafetlerine anlayış ve ferasetle bakmanın gönül ve cana ola emniyet ve selametini, lütuf ve kerametini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Alemi bu kapıda yaratan ve takdir eden hakîm ve kadîr Allah'ın, kendi benzeri olan insan âlemini, en güzel şekil üzere olduğu surette tasvir edip; ruh üflemekle süslemiş ve nurlandırmıştır. Hayvan cinsinde bu insanı güzellik ile en güzel ve en mutedil kılıp, nutuk ve beyan ile en faziletli ve en mükemmel kılmıştır. Gerçi âdemoğlunun hepsini zinet ve yaratılışta bir yaratmıştır. Lakin âdemoğlu fertlerini suret ve sirette birbirine muhalif ve farklı etmiştir. Sonra lütûf ve inayetiyle hikmetinin hakikatlerini ve sanatının inceliklerini bu insan âleminde açıklayarak ortaya çıkarıp; sureti sirete,e azayı ahlâka âlamet ve nişan etmiştir. Ta ki önce insan kendi kıyafetinden kendi vasıflarını tamamıyle bilip, ihtimamıyle ahlâkını güzelleştirsin. Sonra akranı ve yârânı kıyafetlerine anlayış ve ferastle bakıp, her birinin zatında gizli olan durumlarına ve ahlâkına vâkıf ve muttali oldukta; onlara ya ahlâkınca rağbet ve muhabbetle muamele etsin veya aklınca iyi idare ile geçinip gitsin. Veya hepsinden uzlet edip, emniyet ve selamete, izzet ve rahata yetsin. Ne kimseden incinip, ne kimseyi incitsin. Gönül boşluğuyla tenha oturup, yatsın. 

Nâzm:

Cihan bağında ey âkıl budur makbul-i ins ve cin

Ne kimse senden incinsin ne sen bir kimseden incin. 

Hadis-i şerifte: "Hayrı, güzel yüzlüler yanında arayın," buyurmuştur. Yani gökçek insandan güleç yüz ve şirin söz görülüp, işitildiğini; güzel huylar ve yahşi işler vücuda geldiğini herkese duyurmuştur. 

Beyt:

Kim ki hikmetle nâsa kıldı nazar

Her işi mukteza-ı zat sezer. 

(Hikmetle insanlara bakan, her işi zatı gereğince sezer.) 

Hak Taâlâ kemal-i keremiyle: "De ki, herkes yaratılışına göre davranır," (17/84) vaad ve müjdesini işaret buyurmuştur. Şu halde herkese karşı gafur, halim, cevat, kerim, rauf ve rahim olduğunu lafzıyle duyurmuştur. Zira ki herkes kendi layıkını işlediğini, herkes görmüştür. 

Dördüncü Madde 

Baş ve boyun uzuvlarının kıyafetini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki:

Kim ki boyudur tavil Sade dil olu cemil
Kim ki boyudur kasir  Hilesi vardır kesir
Kim ki vasat boyludur Akıl ve hoş huyludur
Kim ki saçı sert olur Akılla cür'et bulur
Kim ki saçı nerm olur Ebleh ve bî şerm olur
Kim ki saçı sarıdır Kibr ve gazab kârıdır
Kim ki saçıdır kara Sabrı var onu ara
Kumral ise saç güzel  Sahibidir bî bedel
Saçı az olan latif Oldu ârif ü zarif
Saçı çok olsa zenin Fehmi az olur anın
Başı küçük aklı az Olsa ona deme raz
Başı büyük olanın Aklı çok olur anın
Yassı ise fark-ı ser Sahibi çekmez keder
Cild-i seri berk olan Hayr eder etmez ziyan
Ekra'a olma yakın Bed huy olur pek sakın
Cebhesi zıyk olanın Zıyk ola hulki anın
Yumru olursa cebin Sahibi zişt ve gabin
Cebhesi olan ariz Bed huy olur çün mariz
Mutedil olsa cebin Sahibini bil emin
Cebhesi bî çîn olan Kâhil olur bîgüman
Çini uzundur fehim Az ise olmuş kerim
Kaş arası çîn olan Gam yüküdür ol heman
Üznü kebir olsa bol Cahil ve kâhildir ol
Üznü küçük uğrudur Evsat olan doğrudur
İnce olan kaş ucu Fitnedir işi gücü
Kaşta çok olan kılı Mükesser olur gussalı
Kaşı açık doğrudur Çatma ise uğrudur
İnce kaş olur cemil Kibre tavili delil
Kaşı mukavves olan Dilber olur her zaman
Göz çukur olsa kalil Olmuş o kibre delil
Çeşmi küçüktür hafif Çeşmi kızıldır şeci
Gözleri göktür lebib Lik ela gözlü edib
Çeşmi küçüktür hafif Çeşmi büyüktür zarif
Didesi yumru hasut Evsat olandır vedût
Çeşmi kıpık oldu şin Bakışı süst oldu zîn
Noktalı göz ok olur Değmesi pek çok olur
A'vere olma yakın Zîk bakan olmaz emin
Şaşıya etme nazar Kim sana eğri bakar
Çeşmi güleçtir güzel Kirpiği zîk bî bedel
Vechi büyüktür alil Kibre küçüktür delil
Yumru olandır bahîl Yassı olandır cemil
Vechi arıktır muhil Etli olandır sakil
Vechi pek uzun olan Laf ile söyler yalan
Kim ki tireştir yüzü Telh olur ekser sözü
Vechi müdevver gerek Bedirden enver gerek
Çün mütebessim olur Anı gören kâm alır
Benzi kızıldır edib Esmer olandır lebib
Benzi sarıdır alil Esvede mâil muhil
Gözleri gök ışkırak Olsa ol ondan ırak
Levni olan mutedil Hem ak olur hem kızıl
Enf eğer olursa dıraz Sahibidir fehmi az
Enf eğer olsa kasir Havf olur onda kesir
Enf ucu ger ola top Sahibi olur turup
Enf ucu ağza yakın Olan adamdan sakın
Sükbe-i enf olsa bol Kibr ve haset dolmuş ol
Olsa kulkul-i kanat Cem' ola kâh ve inat
Enfi kim olsa ariz Şehvet iledir mariz
Enfi o kim eğridir Himmet o nun fikridir
Ağzı küçüktür güzel Lakin olur pür vecel
Ağzı büyüktür şeci' Eğri olandır şeni'
Ağzı gibidir zenin Heyet-i bız'ı onun
Gunneli söz olsa ger Kibirden oldur haber
Savt dakik er kişi Şehvet-i zendir işi
Er kişi sesli zenan Ekseri söyler yalan
Sözde kim olsa seri Fehmidir onun refi
Kim ki sesidir kaba Himmeti var merhaba
Ses çatal olsa o can Halka eder bed güman
Handesi çok olsa ha Umma sen onda haya
Yüz güleç ve söz leziz Olsa o candır aziz
Yufka ve ahmer dudak Sahibi anlar sebak
Şefe galiz olsa bil Sahibi muğzip sakil
Dişleri iri olan İşler ol ekser yaman
Mutedil olan dişi Sıdk ve safadır işi
Nükheti hoş olanın Hulki de hoştur onun
İnce zekanlı herif Aklı da onun hafif
Ger zekan enli olur Sahibi gılzat bulur
Mutedil olsa zekan Akıl olur hem hasan
Lihye tavil olsa ger Sahibidir bî hüner
Lihyesi sıktır sakil Sohbeti eyler tavil
Riş i siyah ve kalil Oldu zekâya delil
Köse ki hiç rişi yok Onun olur mekri çok
Olsa değirmi sakal Sahibidir pür kemal
Olsa kafası ariz Ahmak iledir ol mariz
Boynu olan çok dıraz Rüştü onun olur az
İnce ki gerdan olur Sahibi nâdan olur
Boynu galiz olsa ol Ruz ve şeb olur ekül
Boynu olursa kasir Cümlesi olur kesir
Boynu olan mutedil Hayr iledir müşteğil
Her yeri evsat olan Dilber olur bî güman

(Boyu uzun olan güzel ve sâde dil olur. Boyu kısa olanın çok hilesi vardır. Boyu orta olan, akıllı ve hoş huylu olur. Saçı sert olan akıllı ve atılgan olur. Saçı yumuşak olan, ebleh ve arsız olur. Saçı sarı olan, kibirli gazalı olur. Saçı kara olan, sabırlıdır, onu ara. Saçı kumral ise güzeldir ve sahibi bedelsizdir. Sazı az olan lütüfkâr, bilgili ve nazik olur. Saçı çok olan kadın, anlayışsız olur. Başı küçük olanın aklı azdır. Ona sır söyleme. Başı büyük olanın, aklı çok olur. Başının tepesi yassı ise, sahibi keder çekmez. Başının derisi parlak olan, hayır yapar, ziyan vermez. Kele yaklaşma sakın, kötü huylu olur. Alnı dar olanın ahlakı da dar olur Alnı yumru olan, kötü ve aldatıcı olur. Alnı normal olanı, emin olarak bil. Alnı kırışıksız olan, mutlaka tembel olur. Alnı uzun olan anlayışlı, az ise cömert olur. Kaş arası kırışık olan, her zaman gam yüklüdür. Kulağı uzun ve bol olan, cahil ve tembeldir. Küçük kulaklı olan uğursuz; orta olan doğrudur. Kaş ucu ince olanın işi gücü fitnedir. Kaşının kılı çok olan, kırık ve gussalıdır. Kaşı açık olan doğrudur, çatma olan uğursuzdur. İnce kaş güzel olur; uzunu kibre delildir. Kaşı kavisli olan, her zaman dilber olur. Göz çukuru az ise, o kibre delil olmuştur. Siyah gözlü olan itaatli, kızıl gözlü olan cesurdur. Gök gözlü olan zeki, ela gözlü olan edîb olur. Küçük gözlü olan, hafif; büyük gözlü olan zarif olur. Gözü yumru olan hasetçi, orta olan dost olur. Kıpık gözlü olan, yaramazdır; bakışı tembeldir. Noktalı göz ok olur, demesi pek çok olur. Tek gözlüye yakın olma, sık bakan olmaz emin. Şaşıya bakma, çünkü sana eğri bakar. Güleç gözlü lan güzeldir, kirpiği sık olansa bedelsizdir. Büyük yüzlü olan illetlidir; küçük yüz kibre delildir. Yumru yülü olan cimridir, yassı olan güzeldir. Arık yüzlü olan borcuna sadık değildir; kalın ve etli yüzlü sevimsizdir. Uzun yüzlü olan, lafla yalan söyler. Yüzü sert olanın, çoğu sözü acı olur. Yuvarlak yüzlü olan, aydan daha nurlu olsa gerektir. Çünkü böyleleri mütebessim olur ve onu gören kâm alır. Benzi kızıl olan edib, esmer olan zeki olur. Benzi sarı olan hastalıklı, siyahımsı olan tevekkeli olur. Gözleri gök ve mavi olsa, ondan ırak ol. Rengi normal olan hem ak, hem kızıl olur. Burun eğer uzun olsa, sahibinin anlayışı kıttır. Burnu kısa olan, çok korkak olur. Burun ucu top olan, neşeli olur. Burun ucu ağza yakın olan adamdan sakın. Burun deliği bol olsa, o, kibir ve haset dolmuştur. Burun kanatları hareketli olanda kahır ve inat toplanmıştır. Burnu geniş olan, şehvet düşkünüdür. Burnu eğri olanın fikri himmettir. Küçük ağızlı olan güzel, fakat çok korkak olur. Ağzı büyük olan cesur, küçük olan kötü olur. Kadının tenasül uzvunun yapısı ağzı gibidir. Genizden gelen söz, kibirden olsa gerek. İnce sesli erkek, kadına düşkündür. Erkek seli kadınlar çoğunca yalan söyler. Sözü seri olanın anlayışı yüksektir. Kaba sesli olanın himmeti vardır. Çatal sesli olan, sürekli halktan kuşkulanır. Gülmesi çok olandan haya umma. Yüz güleç, söz lezzetli olan, candır, azizdir. Yufka ve kırmızı dudaklı olan dersi iyi anlar. Kalın dudaklıların muzipliği ağırdır. İri dişli olan, çoğunca yaman işler yapar. Mutedil dişli olanın işi hoş ve doğrudur. Ağız kokusu hoş olanın, ahlakı da hoştur. İnce çeneli olanın aklı hafiftir. Enli çeneli olan, kaba olur. Çenesi normal olan, akıllı ve güzel olur. Uzun sakallı olan, hünersiz olur. Sık sakallı olan kabadır ve sohbeti uzatır. Siyah ve az sakal, zekâya delildir. Hiç kılı olmaya kösenin hilesi çok olur. Değirmi sakallının olgunluğu çoktur. Enli kafalı olan, ahmaktır. Boynu çok uzun olanın olguluğu azdır. Boynu ince olan, nâdân olur. Boynu kalın olan, gece gündüz obur olur. Boynu kısa olanın hilesi çok olur. Boynu orta olanın işi hayır yapmaktır. Her yeri orta olan, şüphesiz dilber olur.) 

Rubâi:

Cehd eyle bir ârif-i dânâyı bul

Ya bir sanem-i latif ü ra'nâyı bul

Bu ikisinin biri nasib olmazsa

Evkatını zâyi etme tenhayı bul.

(Çalış, bilgin bir ârif bul. Ya bir latif sevgili ve güzel sözlüyü bul. Bu ikisinin biri nasib olmazsa, vaktini zayi etme, tenhayı bul.) 

Beşinci Madde 

Kalan beden uzuvlarının kıyafetini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki:

Omuzu sivri olan Düzd olur işler yaman
Eğri omuzlu kişi Eğrilik olur işi
Kısa omuz eblehin Düşkün omuz esfehin
Mutedil olan omuz Sahibi anlar rumuz
Saidi eğri kasir Olsa olur ol şerir
Rusgi olura dıraz Bahşiş eder bî niyaz
Ger küçük olduysa el Bî bedel oldur güzel
Üsbuu olan uzun Ehl-i Hüner zü fünun
Üsbuu yumuşak olan Zeyrek olur î güman
Züfri ariz olmasa Sev onu süb ve mesa
Tırnağı yumru çizik Olsa o bilmez yazık
Tırnağı yassı ve düz Olsa olur desti uz
Sadrı çıkık olanın Hulki de beddir onun
Sadrı eğer olsa dar Gam yer ol leyli nehar
Sine ariz olsa o Gönlü hiç olmaz melül
Sadr ve omuzdaki kıl Cür'ete olmuş delil
Sedy-i zen olsa kebir Şehveti olur kesir
Sedy-i ger olsa tavil Onda lebendir kalil
Sedy-i zen olsa sağır Şîr olur onda kesir
Südü memeli velüt Zevcinedir ol vedüt
Mutedil olsa meme Zevci hem onu eme
Lahmi mülayim olan Tende olur lütf-i can
Lahmi olan hoş latif Oldu arîf ve zarîf
Lahmi olan pek katı Oldu kavi gılzatı
Arkası yassı kişi Oldu sefahet işi
Arkası güzek âdem Züşt olur ahlakı hem
Zahri arîz olanın Kuvveti çoktur oun
Ger beli ince olur Şekli yerince olur
Arkada bittiyse kıl Şehvete olmuş delil
Batnı büyüktür gabi Batnı küçük çelebi
Batnı büyük hem akisr Bed huy olur pek asir
Anede bitmezse kıl Vahşi olur tabı bil
Oyluğu enli olan Tenbel olur bî güman
Aleti olan sagir Oldu reşit ve habir
Aleti olan tavil Humkuna olmuş delil
Ger zeker olsa azim Malikidir pek leim
Olsa küçük ünsiyan Sahibi olmuş ceban
Olsa büyük husyetan Hamilidir pehlivan
Bız'ı olsa sagir Sahibesidir hatîr
Olsa mülehhem kebir Şehvet-i zendir kesir
Fahzi olan pek tavil Şehveti olur kalil
A'raç olan bir kıçı Kibr ve hasettir içi
Rukbesi olan büyük Yüklenir o hayli yük
Sakı galiz olanın Olmaya lütfu onun
Ka'bı mülehhem zeni Şiveli addet onu
Ökçesi yufka olan Dilber olur bî güman
Ökçesi kalın o mert Oldu şecaatte fert
Ayağı enli kişi Cevr ü cefadır işi
Ger uzun olursa pa Sahibidir pür hâya
Ubuu olan uzun Fehm iledir pür fünun
Hatvesi dar olanın Cünbüşü hoştur onun
Çünkü hıraman olur Akl ona hayran olur.

Beyt:

Ademi öldürür o reftarı

Mürde ihya eder o güftarı. 

(Omuzu sivri olan hırsız ve işleri yaman olur. Eğri omuzlu kişinin, işi eğri olur. Kısa omuz eblehin, düşkün omuz, efilindir. Mutedil olan omuz sahibi, rumuz anlar. Kolu eğri ve kısa olsa, o şerli olur. Bileği uzun olursa, istemeden bahşiş verir. Eğer küçük olduysa el, o misilsiz ve güzeldir. Parmağı uzun olan, bilgi sahibi ve hüner ehlidir. Parmağı yumuşak olan, şüphesiz zeyrek olur. Tırnağı geniş olmasa, akşam sabah sev onu. Tırnağı yumru ve çizik olsa, o bilmez yazık. Tırnağı yassı ve düz olsa, olur eli uz. Göğsü çıkık olanın ahlakı da kötüdür. Göğsü eğer dar olsa, gece gündüz o, gam yer. Geniş olsa, onun gönlü hiç melûl olmaz. Göğüs ve omuzdaki kıl, cür'ete delil olmuştur. Kadının göğsü büyük olsa, şehveti çok olur. Göğsü uzun olsa onda süt az olur. Kadının göğsü küçük olsa, süt onda çok olur. Sütlü memeli ve doğurgan kadın, eşine dosttur. Orta memeli olanın memesini eşi emer. Eti yumuşak olan tende, can ve lütuf olur. Eti hoş ve latif olan, bilgili ve zarif olur. Eti pek katı olanın kabalığı katı oldu.

Arkası yassı kişinin işi, sefahet oldu. Arkası kambur adamın huyu da kötü olur. Sırtı geniş olanın, kuvveti çoktur. Eğer beli ince olursa, şekli yerince olur. Arkada kıl bittiyse, şehvete delil olmuştur. Karnı büyük olan gabidir. Karnı küçük olan çelebidir. Karnı hem büyük hem kısa olursa, kötü huylu ve zorlu olur. Kasıkta kıl bitmezse, tabiati vahşi olur. Oyluğu enli olan, şüphesiz tembel olur. Aleti küçük olan, olgu ve bilgili oldu. Aleti uzun olan, ahmaklığına delildir. Eğer aleti büyük olsa, çok kötülük sahibidir. Husyeler küçük olsa sahibi korkak oldu. Husyeler büyük olsa, o kişi pehlivandı. Ferci eğer küçük olsa, o kadın tehlikelidir. Eğer etli büyük olsa, kadının şehveti çoktur. Oyluğu pek uzun olanın şehveti az olur. Bir kıçı eğri olanın içi kibir ve hasettir. Dizi büyük olan, hayli  yük yüklenir. Baldırı kalın olanın, lütfu olmaz. Topuğu etli kadını, şiveli say. Ökçesi yufka olan, şüphesiz dilber olur. Ökçesi kalın olan mert, şecaatte tek oldu. Ayağı enli kişinin, cevr ve cefadır işi. Eğer ökçe uzun olursa, sahibi çok hayâlıdır. Parmağı uzun olan, anlayışla bilgi doludur. Adımı dar olanın cünbüşü hoştur Çünkü salınarak yürür, akıl ona hayran olur.)

(Adamı öldürür o güzel yürüyüşü, ölüyü diriltir o güzel sözleri.) 

Altıncı Madde 

Kadınların güzellik alâmetlerini ve güzellik çizgilerinin delillerini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar, kadın uzuvları kıyafeti konusunda demişlerdir ki:

Hüsn-ü zenane delil Otuziki resm bil
Dört yeri lazım siyah Saç kaş kirpik göz âh
Dört yeri ak ola zeyn Levn ve diş ve zufr ve ayn
Dört yeri lazım kızıl Had ve leb ve lisse dil
Dört yeri vâsi gerek Kaş göz ve sine göbek
Dört yeri ziyk ola derc Enf ve simah ıbt ve ferc
Dördü kebir ola niz Sedy ve serin bız' ve diz
Dördü küçük olmalı Enf ağız ayağ eli
Savt beli ince hem Şekli de bir nice hem
Lahmi semin ve tari Olmalı kıldan beri
Böyle kıyafetli ten Olsa güzeldir ol zen
Böyle ki zen Hûb olur Hulki de mahbub olur.

 

(Kadının güzelliğine delil olarak otuziki resim bil.

Dört yeri siyah lazım: Saç, kaş, kirpik ve göz.

Dört yeri ak ola: Renk, diş, tırnak ve göz.

Dört yeri kızıl lazım: Yanak, dudak, dişeti ve dil.

Dört yeri geniş gerek: Kaş, göz, göğüs ve göbek.

Dört yeri dar olmalı: Burun, kulak, koltukaltı ve ferç.

Dördü de büyük olmalı: Göğüs, kasık, bız've diz.

Dördü küçük olmalı: Burun, ağız, ayak ve el.

Sesi ve beli ince, şekli de nice!

Eti dolgun ve tazi olmalı, kıldan da beri olmalı.

Böyle kıyafetli ten olsa, güzeldir o kadın.

Böyle kadın güzel olur. Ahlakı da sevimli olur.) 

Nitekim Hamdi-i Sirin, kadınların güzellik belirtilerini, hazreti Züleyha'nın şanında şöyle açıklamıştır: 

Nâzm:

Gerçi hüsnü beyana sığmaz idi

Nitekim aşkı cana sığmaz idi

Lik bir harf işit kitabından 

Diye ben zerre âfitabıdan

Kameti serv-ü bağ-ı rağmet idi  

Berk ü bârı safa ve lezzet idi

Ab-ı lütfiyle buldu nemâ

Hıl'at olmuş idi letafet ona

Dam-ı akl idi farkının mûyi

Fark olunmazda miskten bûyi

İnce kıl yardı şâe sa'y ile cüst

Farkı nâzın kodu  miyane dürüst

İki dîçür-i târ zülfeyni  

Leyl içinde nehar mabeyni

Alnını levh-i ur edip Allah                  

Sebk-i hüsn alırdı ondan mâh

Kaşı ol safha-i sürur üzre                  

Nurdan san yazıldı nur üzre

Nunu altında any ü sad misal              

İkisinden göründü nass-ı cemal

Gözleri ehl-i mekrin ellisidir

Ay yüzünün güneş zevallisidir

Lale haddinde hâl,i anberveş

Güyiya gülistanda tıfl-ı Habeş

Elif-i ünf ve safer nokta-i ha!

Cem' oup bir iken on oldu cemal

Arızı cennete ümune idi

Gülleri anda gûne gûne idi

Diheni sığmadı onun suhane

Bir suhan sığmaz isen ol dihene

Ne denilsin leb-i zülalinden

Sulanırken dihen hayalinden

Diheni dürr-ü feşantekellümde  

Lebleri kuvvet-i can tebessümle

Gülse nur akıtır süreyyadan

Sözü lezzetli kand ü helvadan

Gülse lutfile lal-i handanı

Ukde-i dil açardı dendanı

Dürr-i dendan la'l-i handandan

Görünür nur-u hak gibi candan

Zenhan kıldı Hak şekerden sîb

Hüsna ıdeyne verdi zinet ü zîb

Şeker-i sîb iken zehandanı

Çâh âsib olurdu endanı

Nice dili can verirdi ol sîbe

Düşer idi o çâh-ı âsîbe

Zehanı sîbinin halaveti can

Gabgabı siminin zekat-ı cihan

Gabgabı kim muallak-ı âb idi

Sanki ter şişede gülab idi

Boynu olmuşdu zülf ile mestur

Birisi kâfir ve biri kâfur

Gün gibi doğru çün o sîmin ber

Bildi noksanını kul oldu kamer

Bir gümüş levh idi o sine hemen

Ol gümüş levha nakşibend cihan

İki nakş eylemiş turunca gibi

Bir gül üstünde iki gonca gibi

İki said idi sebîke-i sim

Umar ondan ekatı dürr-ü yetim

Hüsnü i'cazına onun bürhan

Yed-i beyzası kâfi idi heman

Kâfi uşşaka rahat'ül-ervah

Parmağı dil kilidine miftah

Hüsnün ol dilberin kim ede ıyan

Ki beyanında âciz idi beyan

Lakin ondan yazılsa bir parmak

Kaleme şu kadar gelir ancak

Kim onun parmağın gören âdem            

Oldu divane ref' olundu kalem

Kollarını güher koçardı heman   

İnce belin kemer koçardı heman

Öyle hûb idi beli kim onu          

Kılca kalırdı görenin canı

Seyr eden ol hümayı tâkından

Bir kebuter sanırdı sakından

Alem-i hüsn ona musahhar idi

Mehr ile mah keniz ü çaker idi

Yoğ iken zib ü zivere hâcet

Eyledi meyl ziver ü zinet. 

Zamane kadınları, merhametli olmayıp, başa kakıcı oldukları için, olgunluk ve güzelliğe mâlik olanın bile tatlı kavuşmasından ise, güzelliğini hayal etmek bin kat daha lezzetli ve evladır.  

Beyt:

Tahayyül eylesem anı gönül huzuru bulur

Tezekküründe visali kadar telezzüz olur. 

(Onu hayale etsem, gönül huzuru bulur; onu düşünmek, kavuşmak kadar lezzetli olur.) 

Beyt:

Bana biganedir dilber hayali cana mahremdir

Enisim munisim yârim odur kim dilde hemdem olur. 

(Bana yabancı olan dilberin hayali, cana mahremdir. Enisim, munisim ve yârim sürekli gönülde olandır.) 

Gerçi dilberdir hoş âyindir kadın       

Nakısat-ül-akl ve ve'd-dindir inan

Zinhar ey merd-i âkıl zinhar

Kâmil isen nâkıs ile olma yâr

Hiç olur mu lâyık ehl-i kemal

Sahra-i her âkıs olmak mah ü sal

Nefs eline verme bu can yakasın         

Şehvet oduyle niçin can yakasın

Nutfe tende mâye-i canbahştır

Şensüvar ruha çabu rahştır

Etme onu râh-ı Hak'da lenk ü lük        

Edemezsin çünkü ybî merkeb sülük

Çü hayal-i dilbere an eyl eder

Ol per ile semt-i a'lâya gider

Per ü bâl can olur hubb-ı hayal

Nutfeden peyda olur ol per ü bâl

Per ü bâl-i ruhu kesr eyler cima'        

Halk ise za eyler onu intifa'

Arzu-yu mert ü zendir ittihat

Uşşaka enden tahayyüldür murat

Kıble-i suretperest oduysa zen

Kıble-i ashab-ı dildir zül-menen

Ham- ü bunekkeh şuşu; âyineni  

Eyle mir'ât-ı meâni sineni

Ta derunun nur-u Hak'dan ola pür      

Derc-i ruhun marifette doladür. 

(Gerçi kadın, dilberdir ve hoş resimdir, fakat inan ki, onda akıl ve din eksiktir. Zinhar, ey akıllı kişi zinhar! Olgun isen eksikle yâr olma. Ay ve yıl eksiğin büyüsüne tutulmak hiç olgunlara layık olur mu? Bu can yakasını nefs eline verme. Şehvet ateşiyle niçin can yakasın? Nutfe, tende can bahşeden sudur iyi binici, cevelanı çabuk attır. Onu Hak yolunda topal etme. Çünkü bineksiz süluk, edemezsin. Ne zaman ki dilber hayaline can meyleder; o kanat ile en yüksek semte gider. Canın kanatları hayal sevgisi olur. O kanat, nutfeden peyda olur. Ruhun kanatlarına cima kırar. Halk ise onu faydalanma sanır. Kadın ve erkeğin arzusu birleşmedir. Aşıklara kadından murat hayal etmedir. Kadın, suretpereste kıble olduysa;

Gönül ashabının kıblesi, ihsan verici Allah'dır. Suretnakşından aynanı uyup; sineni mânâların aynası eyle. Ta için hak nurundan dopdolu ola. Ruh kutun, onun marifetinden inci dola.) 

Yedinci Madde 

Uzuvların kıyafet tadilinin zıt delillerini ve nefslerin ihtilafıyla olan hükümlerini bildirir.  

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Uzuvların kıyafetinde anılan zıt deliller, bir şahısta toplansalar, hepsini itidal üzere mamur ve şen eyler. Mesela kösenin boyu uzun olsa, o kösedir diye ona ta'n olunmaz. Zira ki itidal bulmuştur. Eğer yüzü de nurânî olduysa, görenler artık onu nur anlar. Şu halde bir kimsede hangi tarafın delilleri çok bulunduysa, o kimse o tarafta bilinmiştir. Eğer bir kimseye Hak'kın nuru göz olsa, onun feraseti, adı geçen delillerden müstağni bulunmuştur. Zira ki haberde, Habib-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem hazretlerinden: "Mü'minin ferasetinden sakının, çünkü o Allah'ın nuruyla bakar," naklolunmuştur. Çünkü anılan alâmetlerin hepsi, hayvanî nefsin ahlak ve vasıflarının delilleridir. Şu halde;

Eğer insanî nefs, emmâre ise, o nefs, hayvanîye esiri olduğundan, onun hükmünün içindedir ki, zulüm ve zulmetten, cehil ve bulanıklıktan vasıfları arınmış değildir. Kâh şeytan sıfatlı, kâh yırtıcı hayvan sıfatlı, kâh hayvan sıfatlı bulunmuştur. Hâlbuki sureta insan görünmüştür.

Eğer insanî nefs, levvâme ise, kâh hayvanî nefsin mağlûbu olup, kâh ona galip olduğundan; bu nefs, kâh hayvan sıfatlı, kâh insan sıfatlı bilinmiştir. Eğer insanî nefs, mülhime ise, hayvanînin üzerine galip olur.

Mutmainne olduysa, cengi sulha ve nizayı rızaya döndürüp, şerler ona hayır olur. Bu hayır ve şer onun kaydı olmayı, nefsi, mutlak ruh olur. Bütün varını terk ettiğinden, ağyarı ona yâr olur. Kendinde nişan ve alâmet kalmaz. Onun vasfı, beyana gelmez. 

Gel ey Hakkı, unut halkı. 

Bu benlikten geçip, kendini toprak eyle.

Nazargâhı Hüda olan kalbini, mâsivadan pak eyle.

Ondan onun kalblerin enisi olduğunu idrak eyle.

Muhabetiyle âdeti yırtıp, çâk eyle. 

Kim ki isterse üns-i dildârın

Vermesin mâsivaya dildârın. 

(Sevgilinin ünsiyetini isteyen, sevgilisini mâsivaya vermesin.) 

Kıt'a:

Zamane halkını fehm eyle olma sen mağrur

Gönülde dostu bulup her nazardan ol mestur

Ne lütfu var bir alay kalbi hasta bestelerin

Koy ehl,i gaflet ve cehli sen eyle dilde huzur

Çü nâsa nâsdır âfet bu nâsı ol nâsi

Ki Rabb-i nâs ile bulsun dil üns olup huzur. 

(Zamane halkını anla, sen mağrur olma. Gönülde dostu bulup, he bakıştan örtünmüş ol. Kalbi hasta ve bağlı olanların ne lütfu var? Gafilleri ve cahilleri bırak, gönülde huzur eyle. Çünkü insanlara insanlardır âfet, bu insanları unut ki, insanların Rabbi ile gönül ünsiyet bulsun.) 

Sekizinci Madde 

İnsan bedeninde damarlar içinde akan kanın sebebiyle deri üzerinde görünen uzuvların ihtilacını (seğrime ve titreme gibi hareketleri hükümleriyle bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: 

İhtilac-ı far-ı ser Cahden verir habir
İhtilac-ı piş-i ser Oldu devlete eser
İhtilac-ı cenb-i ser Sağ ve solu hayr eder
İhtilac-ı cebhe ter Sağ iyş ve sol haber
İhtilac-ı Hacib ol Dostluk oldu sağ ve sol
Evsat ederse ger Sağı zevk sol keder
İhtilac etse enb Sağı hüzn ve sol tareb
İhtilac-ı zahr-ı ayn Sağda levm ve solda zeyn
İhtilac-ı beyt-i nur Sağı renc ve sol sürur
İhtilac-ı dünbal Sağda mehr ve solda mal
İhtilac-ı zir-i çeşm Sağda mihr ve solda hışm
İhtilac-ı rahda dal Sağda hayr ve solda mal
İhtilac-ı enfe rah Sağda kahr ve solda câh
İhtilac-ı fek-i leb Sağda rızk ve solda tareb
Usbu-u sâni eder Sağda solda hoş haber
Usbu-u vustadan al Sağda ve solda cidal
Usbu-u binsır bulur Sağda cedl ve ysol sürur
Usbu-u hınsırda kal Sağ ü solu rızk ü mal
Muhtelic olsa eğer Bir yerin eyle nazar
Bunda kim ahkâmı yâd Şüphesiz et itimad
Kim damar oynar neden Hak'dır onu debreden
Anla işârâtını Bekle beşarâtını

 

(Başın tepesinin seğrimesi, makamdan haber verir.

Başın önünün seğrimesi, devlete yeser oldu.

Başın yan tarafının seğrimesi, gerek sağ ve gerek sol, hayırdır.

Alın seğrimesinde; sağ iyş, sol haberdir

Kaş seğrimesinde; sağ ve sol dostluktur.

Kaşların ortası seğrirse; sağı zevk, solu kederdir.

Dil seğrirse; sağı hüzün, solu şenliktir.

Gözün dışının seğrimesinde; sağda kötüleme, solda zinettir.

Göz bebeği seğrimesinde; Sağı ağrı, solu sürurdur.

Göz kuyruğu seğrimesinde; sağda sevinç, solda maldır.

Gözaltı seğrimesinde; sağda sevinç, solda hışımdır.

Yanak seğrimesinde; sağda hayır solda maldır.

Burun kaşınması yoldur: Sağda kahır, solda mevkidir.

Dudak üstü seğrimesinde; sağda rızık, solda şenliktir.

Dudak ucu seğrimesinde; sağda zarar, solda şenliktir.

Dudak altı seğirmesi; sağ ve solda yahşidir.

Seğriyen çene; sağda iyş, solda güzelliktir.

Kulak seğrir; sağ ve solda hoş haberdir.

Boğaz da kulakla seğirirse; sağda mal, solda gamdır.

Döş seğrirse; sağda hüzün, solda kederdir.

Pazu ve el seğrimesi; sağda rızık, solda maldır.

Dirsek seğirir; sağda ve solda hoş haberdir.

Kolların seğrimesi; sağda kötüleme, solda manevî ayıptır.

Bilek seğrimesi; sağda mal, olda meşakkattir.

El üstü seğirmesinde; sağda hüzün solda şereftir.

El seğirmesi; sağ ve sola rızık ve maldı.

Başparmak seğrimesine; sağda yük, solda kâmdır.

Şahadet parmağı titrerse; sağda ve solda sebeblerdir.

Orta parmak; sağda hüzün, solda şenliktir.

Serçe parmak seğrimesi; sağda mevki, solda gamdır.

Yüzük parmağı seğrimesi; solda hayır, sağda maldır.

Göğüs seğrimesi olur; sağı hüzün, solu sürurdur.

Meme seğrimesi; sağda mevki, solda şenliktir.

Karının tam seğrimesi; sağda birleşme, solda kâmdır.

Göbek seğrimesi; sağda hüzün, solda sürurdur

Bedenin bir yanının seğrimesi; sağı sevinç, solu maldır.

Böğür seğrimesi, solu rızık, sağı mevkidir.

Oyluk seğrimesi; sağı mihr, solu oğuldur.

Kasık seğrimesi; sağ cima, sol seferdir

Husye seğrimesi; sağda çocuk, solda gamdır.

Makat seğrimesi, solda yol, sağda maldır.

Baldır seğrimesi; sağ iyş, sol seferdir.

Diz seğrimesi; sağda hüzün, solda sürurdur.

Diz alı seğrimesi; sağda yol, solda kaderdir.

Bacak seğrimesi; sağda mal, solda mevkidir ve yolculuktur.

Bacak dışı seğrimesi; sağda yol, solda erzaktır

Bacak içi seğrimesi; sağda mal, solda ayrılıktır.

Topuk seğrimesi; sağda kavuşma, solda seferdir.

Ayak arkası seğrimesi; sağda hüzün, solda safadır.

Topuk ve el seğrimesi; sağda yürüme, solda maldır.

Taban seğrirse; sağda yürüme, solda şereftir.

Başparmak seğrimesi; sağda mal, solda kâmdır.

İkinci parmak seğrimesi; sağa ve solda hoş haberdir.

Orta parmak; sağda ve solda cidaldir.

Serçe parmak seğrimesi; sağda cidal, solda sürurdur.

Serçe parmak yanındakinin seğrimesi; sağ ve solu rızık ve maldır.

Eğer bir yerin seğrise, bak, burada hükümleri hatırla ve şüphesiz itimat et.

Damar neden oynar? Hak'dır onu depreten O an işaretlerini anla ve müjdelerini bekle.) 

Beyt:

Her ne can kim duyar işâretten

Hürrem olsun dili beşaretten

Anatomi ve bedenle canın özgürlüğünün faydaları ve menfaatleri; azanın kuvvetlerinin ayrıntılı olarak anlatılması uzun olup, bizim maksadımız olan Hak'kı tanımaya bunca temsil ve teshille bu özetleme dahi yardımcı ve delil olmakla, beden durumlarının açıklanması, insanlık âleminde uzatılmadan kısa söz ile meramın elde edilmesi, izamın düzenlenmesi ve makamın tamamlanması olmuştur. Zira ki en güzel biçimde yaratılan ve iki cihanı toplamış bulunan insanın şerefi bedeninin, her bir latif uzvunda oln yaratıcı ve bâri Allah'ın ince sanatlarına hayretle bakıp, ibretle seyir ve temaşa kılınıp, düşünme ve fikretmeyle hayal olundukta; anlayış ve idrakte, akıllar âciz ve kısa kalıp, vasıf ve beyanında şaşkın bulunmuştur. İnsanı en güzel şekilde yaratan, benzersiz hakîm, şekil verici bâri ve yaratıcı olan Allah münezzehtir.O, ne güzel mevla, ne güzel yardımcıdır. Yaratıcıların en güzeli olan Allah yücedir. 

TEFVİZNAME

Dilden gami dûr eyle

Rabbınla huzûr eyle

Tefvîz-i umûr eyle

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler

 

Sen adli zulüm sanma

Teslim ol oda yanma

Sabret sakın usanma

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler

 

Deme şu, niçin şöyle

Yerincedir ol, öyle

Bak sonuna sabreyle

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler

 

Hiç kimseye hor bakma

İncitme gönül yıkma

Sen nefsine yan çıkma

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler

 

Mümin işi reng olmaz

Akıl huyu, cenk olmaz

Arif dili tenk olmaz

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler

 

Hoş sabr-ı cemilimdir

Takdiri, kefilimdir

Allah ki vekilimdir

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler

 

Her dilde ânın adı

Her canda ânın yâdı

Her kuladır imdâdı

Mevla görelim neyler

Neylerse güzel eyler

 

Nâçar kalacak yerde

Nagâh açar ol perde

Dermân eder ol derde

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler

 

TEFHİZNAME

 

Her kuluna her anda

Geh kahr-u geh ihsanda

Her anda o bir şanda

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler

 

Geh mu'ti-u geh mâni

Geh dar-u gehi nafi

Geh hâfız-u geh râfi

Mevla görelim neyler

Neylerse güzel eyler

 

Geh abdin eder ârif

Geh eymen-u geh hâif

Her kalbi odur sârif

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler

 

Geh kalbini boş eyler

Geh hulkunu hoş eyler

Geh aşka duş eyler

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler

 

Geh sade ve geh rengin

Geh tabın eder sengin

Geh hürrem-u geh gamgin

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler

 

Az ye az uyu az iç

Ten mezbelesinden geç

Dil gülşenine gel göç

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler

 

Bu nas ile yorulma

Nefsine dahi kalma

Kalbinden irağ olma

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler

 

Geçmişle geri kalma

Müstakbele hem dalma

Hal ile dahi olma

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler. 

BEŞİNCİ BAB 

İnsanı âleme tatbik, enfüsü âfaka tevfik edip; cihanın mânâ ve cüzlerinin benzerlerini bu insan vücudunda bulup, bedeninde olan aza e kuvvetlerin bütün eşyaya tek tek vücuh il benzerliğini; bedenin sıhhatinin korunma ve devamlılığını; tabii ölümle ruhun bedenden ayrılmasını dört bölüm ile ayrıntılı olarak anlatır. 

BİRİNCİ FASIL 

İnsan bedeninin zamanlara ve mekânlara benzerliği sekiz madde ile bildirir. 

Birinci Madde 

Alem, adem için yaratıldığını bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, ârifler demişlerdir ki: Hak Taâlâ iki cihanı ve onlarda olanın tamamını insan için icat ve mevcut eylemiştir. Ta ki âlemde olan sanatlara bakıp, eşyada bulunan hikmetleri bilsin. Hepsinin benzerini kendi vücudunda buldukta; nefsini bilmeye erip, ondan Allah'ı tanıma kolay olsun. Zira ki Hak Taâlâ Nazm-ı Kerim'inde: Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım,  (51/56), buyurmuştur. Hadis-i kudside:

Ey insan! Beni tanımak için nefsini bil, emr-i şerifiyle, nefsi bilmenin Rabbi tanımaya vesile olduğunu duyurmuştur. Çünkü Hak Taâla insanı, kendi tanınması için yaratıp, kendi tanınmasını, insanın nefsini tanımasına bağlı kılmıştır. Şu halde elbette insana, kendi nefsini bilmek istidadını vermiştir. Ta ki nefsini bilmekten, yaratıcısını bilmeye erişsin. Nitekim haberde: Nefsini bilen, Rabbini bildi, vârit olmuştur. Allah'ı tanımanın anahtarı, nefsi bilmek bilinmiştir. Nefsi bilmenin anahtarı, âlemi bilmek kılınmıştır. Lakin Hak Taâlâ'nın âlemin ufuklarında olan eserlerinin benzersiz sanatını herkes görüp, sırlarına ermek, insana nefslerinde bulunan kudretinin kemal ve tavırlarını tamamıyla bilip, nurlarını görmek, ondan yüce istek olan Mevla'yı tanımaya ermek çok suğul, zor ve esrarlı iş bulunmuştur. Zira ki insana, mümkün ve müyesser değildir ki; dağların tepesine çıka, denizlerin dibine ine ve yerin içine görüp, süflî âlemin her birini görebile ve bütün durumlarına ve sırlarına muttali ola. Göğün üstüne çıkamaz ki, feleklerin ve yıldızların incelik ve hakikatlerine tamamiyle erip, ulvî âlimin durum ve sırlarına gereği gibi vâkıf ola. Göklerin melekût âlemine giremez ki, ruhlar âleminin durum ve sırlarını gereği gibi vâkif ola, feleklerin nefs ve akıllarını müşahede kıla. Ondan alemin yaratıcısının bunca kâinatı yaratmasından ve âlimin cüzlerini zerre zerre an an değiştirip, yetiştirmesinden işlerini temaşa ile isim ve sıfatlarına muttali olup, ondan zatını tanımaya yol bula.

Şu halde rauf ve rahim olan âlemlerin Rabbi hazretleri, esirgemesinin olgunluğundan, inayetinin sonsuzluğundan, iç ve dış âlemde, ulvi ve süflî eşyadan her ne ki bu insan vücudunun dahi iç ve dışını o tavır ve tarz ile en güzel biçimde üzere âlimin nümunesi olarak yaratmış ve tasvir etmiştir.

Her ne vasıflar ile ki, pak zatı sıfatlanmıştır, bu insan ruhu dahi o vasıflar ile sıfatlanmıştır. Nitekim âlemi, bütün cüzleriyle kendisine itaatli ve boyun eğici eylemiştir. Ta ki bu insan, kendi vücuduna bakıp, azasının bileşiminden ve kuvvetlerinin düzeninden süflî ve ulvî âlemde kolaylık üzere benzer ve alâmetlerini bulup, kendini âlemin numunesi bilsin. Kendi ruhunun cisminde olan türlü tasarruf ve tedbirlerinden Hak Taâlâ'nın âlemde olan türlü tasarruf ve tesirlerini bulsun. Ondan fiillerine ve sıfatlarına vâkıf olup, pak zâtına muhabbet ve ibadet kılsın. Onu tanıma saadetine erip, âriflerden olsun. 

Nâzm:

Bil ey insan / Elbet sen kâinatın toplamısın

Varlığı içine alansın / Varlık senin yanında göresin

Görünmez sana görünür / Basiret ve irfanla

Onu şu anda hatır bil / Cismin karanlık ve süflî

Ruhun nurlu ve ulvî / Sırrın Rabbanî ve safî

Zatınla sevin / Sıfatını anla ve oku

Müjde sana, topla dağınıklığını / Kalbin Rahman'ın evidir

Beyanını yüksek ve geniş / Ey ârif kadrini bil

Güzel tatlı latifelerin / Bilgiler sendedir uyan

Dostlar içinde giy taç / Zamanlar içinde an hayatını

Sabit ve sakin ey şaşkın / Dairelerin kutbu sensin

Gözler senden ışıklanır / Ondan öğren ey insan

Sen elbette hazreti insansın. 

İkinci Madde 

İnsan âlemini, büyük âlime tatbik ve bazı uzuvlarını yeryüzüne uydurmak yolunu bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, ârifler demişlerdir ki: İnsan bedeni, küçük âlemdir. İnsan ruhu, büyük âlemdir. Zira ki, her ne ki âlemde yaratılmıştır, hepsinin benzeri insan vücudunda bulunmuştur. Şu halde insanın cisim ve canlı, bütün âlemin nüshasıdır. İki âlem tamamıyle insanda mevcut ve belirli bilinmiştir. Mesele bütün hissedilen cansızlara misal uzuvlarıdır. Bütün canlılara misal, insan ahlakıdır. Dört mevsime misal, insan dişleridir. Adet ve sanayie misal, insanın his ve kuvvetleridir.

Berzah âlemine misal, insanın hatıra ve fikirleridir. Melekût âlemine misal, insanın gönül ve canıdır. Bu misal ve benzerliklerin ayrıntısı sınırsızdır. Bu kitaba değil, böyle yüzbin kitaba sığmaz. Ancak ârifin kalbine sığar. Biz burada, güneşten zerre, deryadan damla açıklarız. Ta ki bu insan, büyük âlem olduğunu öğrenip, nefsi bilmeye bürhan ola, Onunla Allah'ı tanıma kolay ola.

Alemin nüshası olan insanın şerefli bedeni, yer ve gökler mesabesindedir ki, bu cihandır. Ay ve yıl mesabesindedir ki, zamandır. Belde mesabesindedir ki, mekândır. İnsan bedeninin  yere bir benzerliği budur ki, yerde dağlar olduğu gibi, bedende de kemikler olur. Yerde ağaçlar ve bitkiler olduğu gibi, bedende de saç ve uzuvlar olur. Bir benzerliği budur ki, yerde iklimler ve kıtalar olduğu gibi, bedende uzuvlar vardır. Yerde zelzele olduğu gibi, bedende titreme ve aksırma vardır. Yer vadileri arasıda akan nehirler var ise, beden damarlarında akan kan vardır. Yerde değişik tatta kaynaklar varsa, bedende de, kulak akıntısı, gözyaşı ve burun akıntısı gibi değişik tatlarda kaynaklar vardır. Kulak akıntısının acı olduğuna hikmet budur ki, insan uykuda iken kulağına yer haşereleri girmek istediğinde, kulak akıntısının hissine ulaşıp, geri dönsünler. O uyuyanın kulağına girmekle onu helak etmesinler. Gözyaşı o yönden tuzludur ki, gözün akı yağdandır. Yağ ise tuzsuz bozulur. Ta ki, akı taze kalıp, sürekli gözü aydınlık olsun.

Burun karışımları onun için nâhoştur ki, onda olan koklama hissi, güzel kokulardan kokulanıp, lezzet alsın. Zira ki eşya, zıtlarıyle bilinir. Ağız suyu onun için hoştur ki, dilde olan tat alma kuvveti, daima lezzette bulunsun. İnsan bedeninde bulunan ilahî hikmet sonsuz bilinmiştir. Burada ancak iki âlem birbirine tatbike ve uyuma ihtimam olunmuştur. Nitekim dış  âlemde bulunan eşya, insan âleminde bulunan eşyaya nümune bulunmuştur. 

Rubâi:

Ey ilahî nüsha ki sensin

Alemde olanlar hep sendedir

Ey Şah'ın cemal aynası ki sensin

İstediğini kendinde ara ki sensin. 

Üçüncü Madde 

İnsan âleminin feleklere benzerliğini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, ârifler demişlerdir ki: İnsan bedeninin göklere bir benzerliği budur ki, burçlar sahibi göğün oniki burcu olduğu gibi, bedenin de dışından içene oniki yolu vardır: İki kulak, iki göz, iki burun deliği, ağız, iki meme, göbek ve iki abdest yolları. Bir benzerliği dahi budur ki, feleklerde yedi gezegen olduğu gibi bedenin içinde de yedi aslî uzuv vardır: Akciğer aya, mide utarite, böbrek zühreye, yürek güneşe, safra merihe, karaciğer müşteriye, dalak zühale benzer bulunmuştur. Gökte birçok sabit yıldız olduğu gibi, bedende de çok sinir vardır. Felekte yirmsekiz meşhur menzil olduğu gibi, bedende de yirmisekiz his ve sayılan güçler vardır. Felekte üçyüzaltmış derece olduğu gibi, bedende de açıklanan üçyüzaltmış kan damarı vardır. Küllî ve cüzî feleklerin, sabit ve gezegen yıldızların türlü tabii hareketleri olduğu gibi, bedenin de bu tavır üzere türlü zorunlu ve ihtiyarî hareketleri vardır. Felek dört unsuru kuşattığı gibi, beden dahi dört karışımı kuşatmıştır ki: Safra, ateş gibi kuru ve sıcaktır. Kan, hava gibi sıcak ve rutubetlidir. Balgam, su gibi rutubetli ve soğuktur.  Siyah köpük, toprak gibi soğuk ve kurudur. Dört unsurdan üç ana bileşim doğduğu gibi, bedende de dört karışımdan uzuvlar doğmuştur.  

Gündüze misal, insanın sürurudur.

Geceye misal, onun hüznüdür.

Açık havaya misal, yayılmasıdır.

Buluta misal, sıkılmasıdır.

Gök gürültüsüne misal, sesidir.

Şimşeğe misal, onun gülmesidir.

Yağmura misal, onun ağlamasıdır.

Rüzgâra misal, onun nefesleridir.

Oluşum ve bozuşuma misal, kelamının lafızlarıdır.

Gökkuşağına misal, yay kaşıdır.

Hilale misal, kulağıdır.

Dolunaya misal, yuvarlak yüzüdür.

Gece karanlığına misal, onun saçıdır.

Sabaha misal onun alnıdır.  

Dış âlemin, bu insan âleminin açıklanan benzerliklerinden gayri, benzerliği çoktur. Lakin ârife işaret yetmekle, uzatmaya hacet yoktur. 

Nâzm:

Can vilayetinde gökler sınırsız

Ruh yolunda alt ve üstler vardır

Cihan gökleri gibi iş yaparlar

Yüksek dağlar engin denizler vardır.

Dördüncü Madde

İnsan bedeninin zaman ve mekâna yani ay ve yıla ve onda, ruhun sultana benzerliğini bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, ârifler demişlerdir ki: İnsan bedeninin ay ve yıla benzerliği budur ki, bir senede dört mevsim olduğu gibi bedende de dört karışım vardır ki: Balgam, ilkbahar gibi rutubetli ve soğuktur. Safra, yaz gibi sıcak ve kurudur. Kan, sonbahar gibi sıcak ve rutubetlidir. Siyah köpük, kış gibi kuru ve soğuktur. Bir benzerliği dahi budur ki; İlkbahara uygun, çocukluk yaşıdır. Yaza benzer, gençlik ve olgunluk yaşıdır. Sonbahara uygun duraklama yaşıdır. Kışa uygun ihtiyarlık yaşıdır. Bir benzerliği dahi budur ki, bir senede oniki ay olduğu gibi, bedende de oniki menfez vardır. Bir haftada yedi gün olduğu gibi, bedende de yedi uzuv vardır. Bir haftada yedi gün olduğu gibi bedende de o sayıda kan damarı vardır.

Bedenin şehre benzerliği budur ki, şehre bir padişah olur. Sonra veziri, emniyet âmiri, maliyecisi olur. Padişahın sarayı, memleketi, bineği, tabası, hazinedarı, bekçileri, elçileri, casusları ve hakimleri olur. Şehir içinde sanatkârlar olur. Mesela mimar, yapı ustası, ekmekçi, tabib, kasap, kuyumcu vesaire olduğu gibi, insan bedeninde de bütün bunların benzeri vardır ki: İnsan ruhu, âlemin padişahıdır. Nazari akıl, veziri azamdır, gazap kuvveti emniyet âmiridir. Şehvet kuvveti, maliyecidir. Bu padişahın sarayı, yürektedir. Memleketi bu bedendir. Bineği, hayvanî nefstir. Tabası, beden uzuvlarıdır. Hazinedarı, tutma kuvvetidir. Bekçileri, gözlerdir. Elçileri, kulaklardır. Polisleri, ellerdir. Casusları, koku alma kuvvetidir. Hakimi, tatma kuvvetidir. Bedende de sanayi erbabı vardır ki: Mimar, ameli akıldır. Bina tabiattır. Marangoz, çekme kuvvetidir. Değirmen, dişlerdir. Ekmekçi, sindirim kuvvetidir. Tabib, ayırma kuvvetidir. Kasap, şekil verme kuvvetidir. Kuyumcu, büyütme kuvvetidir ki, beden şehrine neşvü nema verip, zengin eder. Çöpçü, itme kuvvetidir ki, beden şehrinden fazlalıkları itip, çıkarır. Şehrin sair sanat erbabı benzerleri, bedenin sair kuvvetleridir. Şimdi, bu açıklamadan ortaya çıkan budur ki; insan ruhu, şehrin sultanıdır ve vücut ve bedende, diri ve dost olan Allah'ın halifesi olmuştur. 

Nâzm:

Seyyid-i âlemdir âdem gayriden sevdayı kes

Zâhidin  vehmi gerçi ıraktan sevk eyler feres

Dilde dildarın misali mahmil içre yârdır

Bu maiyyetten habir olmaz figan eyler çeres. 

(İnsan, âlemin efendisidir, gayriden sevdayı kes. Zahidin vehmi gerçi ıraktan at sevk eder. Gönülde sevgili misali, mahmil (hayvan sırtındaki kafes) içinde yârdir. Bu beraberliği bilmediği için çeres figan eyler.) 

Beşinci Madde 

İnsanın kalbinde  bulunan kötü ahlakın hayvan suretlerine benzemesini, vakaların ve rüyaların tabirlerini harf sırasıyla bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, ârifler demişlerdir ki: ëlemde insan ahlâkı, türlü hayvanların şekil ve suretlerinin benzer ve misalleri, insan nefsinde de vardır ki, hayvanî kötü ahlâklardır. Meselâ kibir sureti, kaplana benzerdir. Tasallut sureti, aslana benzerdir. Haset sureti, kurda benzerdir. Nitekim hazreti Yakub aleyhisselam evladının hazreti Yusuf

aleyhisselama olan hasetlerinden, ayrılık olayından önce, rüyasında, yedi kurt suretinde Yusuf aleyhisselamın üzerine hamle ile hücum eder görmüştü. Onun için çocukları ona: Onu bizimle gönder, dediklerinde, onlara: Onu kurt yemesinden korkarım, demesiyle bahane buyurmuştu. Şu halde, gönülde gazap sureti, köpektir: hile sureti, tilkidir; gaflet sureti, tavşandır; ferce yönelik şehvet sureti, eşektir; arkadan yaklaşma sureti domuzdur; midevî şehvetin sureti, koyundur; oburluk şehvetini sureti, inektir; tama sureti, karıncadır, cimrilik sureti, faredir; kin sureti, beyaz devedir; vecdin sureti, kırmızı devedir; düşmanlık sureti, yılandır; ezanın sureti, akreptir; vesvese sureti, sarı arıdır ve diğer ahlâk suretleri, sair hayvanların şekillerine benzerdir. Hatta kötü ahlaktan birine galip olan gönül, rüyada kendini o surette olan hayvana dahi galip görür. Mesela ferce yönelik şehvete üstün gelen kimse, rüyasında bile eşeğe binici olur. Eğer mağlup ise, kendini eşeğin altında bulur. Diğer ahlaklar dahi bu kıyas ile malûm olur. Çünkü insan, dolayıcı berzah ve her şeyin ortaya çıktığı yerdir.

Bu durumda, bütün hayvan suretleri ve kâinatın şekilleri, insanın içinde ve dışında suret bulup, şekillenmiştir. Gereğince meydana gelmiştir. Ahlakını güzelleştiren gönül, ayna gibi safi olup, her şeyi kendinde bulmuştur. Safî olmayan gönül, uyku halinde rüya ile geçmiş ve gelecek işlerden haber almıştır; ya misal ile veya tabir ile bilmiştir. Anlaşılması güç olan rüya, bu manzume ile açık olmuştur. 

Nâzm:

Çün buhar-ı gıda dimağa gelir

Ruh-u hayvanî ol zaman ne eder

Pes havass-ı burun muattal olur

Çün dimağın havassı kalbe iner

Kalbe ilham olur işaretler

Bî vesait bulursa nâfiadır

Kalb eğer vasıta ile olsa habîr

Pes gelir kalbe gördüğü rüya

Arabî ismin evveli alınır

Elif ululuğa işaret olur

Evvel havas buruna hail olur

Zahir-i cismi kor derune gider

Halet-i nevmi cism onunla bulur

Kalb o dem enderun-u ruha döner

Asıldan kalb alır beşaretler

Aynı vâki olur ki vâkıadır

Gördüğü düşten olunur tabir

Ya işaret veya beşaret ona

Ne ise ol huruf ile bilinir

Ref'at-i gadrine beşaret olur

Ba ise cism ve cana rahattır

Se ise düşman üzre nusrettir

Ha ise izzet ve saadettir

Dal ise zahmet ve meşakkattir

Ra dahi devlete delalet eder

Sin emin olmağa alâmettir

Sat kâm olmağa beşarettir

Tı ise düşmanı helak olacak

Ayn ise dilde bula teşvişi

Fe ise rütbesi olur âli

Kef ise gaibi gelir hurrem

Mim olursa muradını alacak

Vav ise işleri olur âsân

Ya ise taate muvaffak olur

Ta ise ol husul-ü hacettir

Cim ise fırsat ve ganimettir

Hı ise her murada vuslattır

Zel ise malü mülkü devlettir

Zı metin itakade kalbi yeder

Şin ise fiiline nedamettir

Dad mal bulmağa işarettir

Zı ise kalbi hüzün ile dolacak

Gayn ise zulmü nefs  olur işi

Kaf ise bula devlet ve mali

Lem ise ol emin olur hoş dem

Nun ise hâtırı melül olacak

He ise hüzün ile olur giryan

Hep bu tabirler muhakkak olur. 

(Gıdanın buharı beyne geldiğinde, önce burun hislerine hail olur. Hayvanî ruh o zaman ne eder? Vücudun dışını bırakıp, içine gider, O an burun hisleri  muattal olur. Uyku halini cisim, onunla bulur. Beynin hisleri kalbe indiğinde, kalb o an ruhun içine döner. Kalbe işaretler ilham olur. Asıldan kalb muştular alır. Vasıtasız bulursa faydalıdır. Aynısı çıkarsa vakıadır. Kalb eğer vasıta ile haberdar olsa, gördüğü düşten tabir olunur. O an gelir kalbe gördüğü rüya; ona ya işaret veya müjdedir. Rüyada görülen şeyin arapça isminin ilk harfi alınır. Ne ise o harflerle bilinir. Elif, ululuğa işaret olur. Kadrinin yükseleceğine müjde olur. Be ise, cisim ve cana rahattır. Te ise, hacetin elde edilmesidir. Se ise, düşman üzere yardımdır. Cim ise, fırsat ve ganimettir. Ha ise, izzet ve saadettir. Hı ise, her murada kavuşmaktır. Dal ise, zahmet ve meşakkattir. Zel ise mal, mülk ve devlettir. Rı ise, devlete delalettir. Zı, metin itikade kalbe yeder. Sin, emin olmağa alâmettir. Şin, yaptığına nedâmettir. Sad, kâm almağa müjdedir. Dad, mal bulmağa işarettir. Tı ise, düşmanı helak olacak. Zı ise, kalbi hüzün ile dolacak. Ayn ise, gönülde karışıklık bula. Gayn ise, nefsine zulüm olur işi. Fe ise, rütbesi yükselir. Kaf ise, devlet ve malı bula. Kef ise, kaybettiği sevinçli gelir. Lem ise, o emin olur hoş dem. Mim olursa, muradını alacak. Nun ise, hatırı melûl olacak. Vav ise, işleri kolay olur. He ise, hüzün ile gözyaşı döker. Ye ise, taate muvaffak olur. Bu tabirler hep, muhakkak olur.) 

Altıncı Madde 

Ufukların ve nefslerin birbirine tatbik olunduğunu, insan âlemi şeklinin büyük âlemin yapısının aksi kılındığını ve iki âlemin gönül âleminde tamamen bulunduğunu bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, ârifler demişlerdir ki: Her yönden afâka her vecihle nefsler uygun ve mutabık bulunmuştur. Zira ki, bütün âlemin bazı cüzleri açık, bazı cüzleri gizli kılınmıştır. Açıktakiler, dokuz felekler, dört unsur ve üç bileşiktir. Gizli olanlar, on akıl, dokuz nefstir. İnsanın dahi dışı ve içi vardır ki, dışı beden uzuvlarının hepsidir. İçi, on histir ki, bütün eşyayı idrak edendir. Şu halde insan vücudu cihan kitabıdır. Bir mecmua kılınmıştır ki, âlemde her ne bulunmuşsa, bir insanda da bulunmuştur. Bu insan sureti, bir küçük âlemdir ki, büyük âlemde bulunan feleklerin ve unsurların benzerleri, onda da bulunmuştur. Nitekim defalarca açıklanmıştır. Lakin bu küçük âlem, büyük âlemin yapısı aksince bilinmiştir. Zira ki, büyük âlemin dış kabuğu çevresi hududu bulunan atlas feleğidir ki, şeriatçıların dili ile en büyük yerdir. Onun içinde burçlar feleğidir ki, o kürsüden ibarettir. Onun içinde zühal feleğidir, onun içinde müşteri feleğidir. Onun içinde merih feleğidir. Onun altında güneş feleğidir. Onun altında zühre feleğidir. Onun altında utarit feleğidir. Ondan içeri ay feleğidir. Onun içinde su küresidir. Onun içinde âlemin iç dudağı olan toprak küresidir ki, büyük âlemin yapı ve şekli böyledir.

İnsan âleminin yapı ve şekli onun aksidir. Zira ki, bunun kuşatıcı kabuğu topraktır ki, bu bedenin derisidir. Onun içinde sudur ki, kandır Onun içinde havadır ki canın buharıdır. Onun içinde ateştir ki, yürekte hayvanî ruhtur. Onun içinde yedi göktür ki, kalbin yedi tavrıdır. Gönül içinde insanî ruhtur ki, onun dışı kürsi ve içi Rahman'ın Arş'ıdır. Zira ki, âriflerin kalbi Hazret-i Rahman'ın evidir. Nitekim Hak Taâlâ: 'Yere göğe sığmam, lakin vera' sahibi mü'min kulumun kalbine sığarım,' buyurmuştur. Bu insan ruhu, en büyük âlem olduğunu duyurmuştur. Şu halde bu Hazreti insan, mânâda en büyük âlemdir. Gerçi surette en küçük âlemdir. Ruh ile âlemin babasıdır. Gerçi bedenle insanın çocuğudur. Huzur ile hepsinden öncedir. Gerçi meydana gelişle hepsinden sonradır. Meselâ: Büyük âlem cüz'leri ile bir ağaçtır ki, insan âlemi ondan vücuda gelmiş meyvedir. Şu halde âlemin son gayesi bu insan türüdür. Nitekim ağacın aslı meyvenin çekirdeğidir.

Bunun gibi cihanın aslı, bu insan ruhudur. Nitekim ağacın neticesi ortadadır. Onun gibi âlemin sonucu insan bedenidir. Nitekim her meyvenin çekirdeklerinde kendi ağacı topluca mevcuttur. Onun gibi bu insan ruhunda bütün kâinat toplu olarak mevcuttur. Nitekim meyvenin vücudu, dalların olgunluğu sonucudur. Onun gibi insanın vücudu esasların mizası sonucudur.

Nitekim meyvenin cüz'leri ağacın bütün  cüz'lerinden yükselip, tepesinden ortaya çıkmıştır. Onun gibi insan vücudunun cüz'leri bütün cihan cüz'lerinin yükseklerinden geçme ve alçaklarından yükselme ile her cüz'ünden bir menfaat, bir zarar ve bir özellik alıp, hepsini toplayarak ortaya çıkmıştır. Feyz kabulüne istidatlı olup, bu derece ile sair yaratıklar arasında tek olup, bunca kerem, fazilet ve en güzel şekil ile bu yüksekliğe yetmiştir. 

Beyt:

Çâr unsurdan mürekkep nefs-i vâhittir cihân

Sen gerek âdem-i hayal eyle, gerek âlemi hayal eyle. 

(Dört unsurdan bileşmiş tek nefstir cihân, sen ister insan hayal et, ister âlem hayal et.) 

Beyt:

İki görmek şaşılıktır, gayr-ı bilmek ayn-ı cehl

Âlemi hem âdemi bir kendi nefsin buldu ehl. 

(İki görmek şaşılıktır. Başka bilmek göz yanılmasıdır. Arifler, âlemi de insanı da sadece kendi nefsi buldu.)

Çünkü cihanın başlangıcı ve aslı bu insan ruhu bulunmuştur. Cihanın dönüş yeri yine bu ruh kılınmıştır. Zira ki, bu insanî ruh, ilâhi aşkın feyzi bilinmiştir. Hâlbuki ilâhi aşk küllî akıl ve izâfî ruhtur. Küllî akıl ise bütün cihan cüz'lerini kuşatıcıdır. Her anda bütün işleri tedbir edicidir.

Şimdi nefsi böyle müşahade eden ârif, Mevlâ'sını bilmiştir; cihana can olup ebedi hayat bulmuştur. Büyük âlemi gönlünde görüp, en büyük âlem olmuştur. Nitekim bir ârif, bu mânâyı eda kılmıştır: 

Nâzm:

Devan sendedir, şuurunda değilsin İlacın senden, görmüyorsun

Cisminin küçük olduğunu sanırsın en büyük âlem sende toplanmıştır. 

Yedinci Madde 

İnsanın iç ve dışının, cihanın iç ve dışına uygun olduğu hâkimâne bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: İnsana önce kendi nefsini bilmek lâzımdır. İç ve dışı ne hakikat ve yaratılışta, ne özellikler taşımakta. Ta ki bu sanattan sanatkârını bilip, onun isim ve fiillerini, tecelli ve tasarruflarını âlemin içinde ve dışında bula.

Nefsinden, Rabbine gönül yolundan dönüşle revan ola. Ona eşyanın hakikatleri ve mânanın incelikleri açık ola. Huzur ve ünsiyet ile ebedî kala. Zira ki insan suretinde bir küçük âlemdir ki, ondan dışta bulunan büyük âlemdir. Çünkü büyük âlemde her ne var ise, onun benzeri bu küçük âlemde de bulunmuştur. Nitekim büyük âlemin, dört denizi bilinmiştir. Onun gibi insan âleminin dahi dört denizi bulunup, ona uydurulmuştur. Büyük âlemin dört denizi: Gizli hazine sevgisi, ilk cevher, melekût âlemi ve mülk âlemidir. İnsan âleminin dört denizi: Baba sülbünde meni, ana rahminde nutfe, iç ruh ve dış bedendir. Çünkü Hak Teâlâ ezeli sevgisiyle: 'Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim,' buyurmuştur. Yani sevginin, âlemin yaratılma esası olduğunu duyurmuştur. O ilâhî sevgiden, büyük âlemin cevheri vücuda gelmiştir. O, büyük âlemin ikinci denizi olmuştur. O cevherin içi ve dışı vardır ki, içinden felekler ve unsurların hayatı hâsıl olmuştur. O, melekût âlemidir ki, büyük âlemin üçüncü denizidir. O cevherin dışından felekler ve unsurlar olan basit cisimler vücuda gelmiştir. O, mülk âlemidir ki, büyük âlemin dördüncü denizi olmuştur. Onun dört denizi bununla son bulmuştur.

Yedi gezegen feleğine yüksek babalar; unsurlara ve dört tabiata aşağı analar denilmiştir. Bu babalar ve analar sürekli hareket kılmaktadır. Bunlardan üç bileşik vücuda gelmektedir. Nitekim Hak Taâlâ: 'Nun ve kalem, bir de yazdıklarına and olsun,' /63/1), buyurmuştur. Yani (nun) gizli hazine sevgisi, (kalem) ilk cevher, (yazdıkları) mülk âleminin müfredatı ve melekût âleminin mücerretleri olduğunu duyurmuştur. Fertler ile mücerretler an an yazılmadadır. O yazılmadan, bu bileşik cisimler vücuda gelmededir ki, bunlar kitabın kelimeleri benzeri hikmetle düzen bulmuştur. İlâhî kelimelerin sonsuz olduğunu, Hak Taâlâ bize lütfûyle duyurmuştur. Nitekim Kur'an'da: 'Allah'ın kelimeleri tükenmez,' (31/27), buyurmuştur. 

Nâzm:

Aya nice bir devr ide bu çâr anâsır Kim ona ne evvel ola malûm ve ne âhir

Kâh eyleyeler âlem-i tefridde seyran Kâhi olalar âlem-i terkibde sâir

Tefridde çâr ola ve nâçâr ola devri Terkibe gelince se mevalid ola zâhir

Bu cümle mezahirde ola muteber İnsanın ola cümle tufeylisi mezahir insan. 

İnsan âleminin yaratılış mâyesi, baba sülbünde olan menidir ki, o, onun evvelki denizi bulunmuştur. Birinci cevher, ana rahminde bulunan nutfedir ki, o, onun ikinci denizi bilinmiştir. Nutfenin iç ve dışı vardır ki, melekût ve mülk âlemlerine tatbik olunmuştur. Nutfenin içinden ceninin his ve kuvvetleri hâsıl olmuştur ki, onun üçüncü denizi kılınmıştır. Dışından cüz ve uzuvları vücuda gelmiştir ki, onun dördüncü denizi itibar olunmuştur. İnsan âleminin dahi dört denizi bununla son bulmuştur. Zira ki meni, baba sülbünde gizli iken, salt sevgi idi. Ondan bir hareketle ortaya çıkıp, ana rahminde birinci cevher olmuştur ki, iç ve dışı, doğanın can ve cismi olup, insan âlemi vücuda gelmiştir. Büyük âlem, bu insan âlemine hizmetçi ve dalkavuk olmuştur. 

Nâzm:

Nedir hikayet-i leylî ki doldu arsa-i hak

Ne idi halet-i mecnun-u mest damen-i çak

Şarab-ı aşk idi nuş etti hüsn-ü leylîden

Zehi şarab-ı mustafa zehi piyale-i pâk

Cemal ü aşk-ı hüdadan bulur bu mevcudât

İlâhî ente ilahî ve la ilahe sivak

Cihan mezahir-i sun'-u sıfat-ı Mevladır

Bu seyr zevkin eder can-ı ârif çâlâk

Velik mazhar-ı insan ki hâs mazhar odur

Kıyas olunmaz ona gayri mazhar et hâşâk

Felek-i mülkte yoğ insan misali bir cevher

Hezâr bâr aradım onu bulmuşum derrâk

Kemal-i illet-i gaiye nev-i insandır

Delil Hakkı edersen taleb oku levlâk. 

(Leyla hikâyesi nedir ki, yeryüzü doldu? Ne idi mest olmuş ve eteği parçalanmış Mecnun'un hali? Leyla'nın güzelliğinden içtiği aşk şarabıydı. Mustafa'nın şarabı ne hoş, pâk piyale ne hoş! Güzelliği ve aşkı Hüda'dan bulur bu varlıklar. İlahî, sensin İlah, senden gayri ilah yok. Cihan, Mevla'nın sanat ve sıfatlarının tezahürüdür. Arifin hareketli canı, bu seyr zevkini eder. Lakin insanın ortaya çıkışı ki, has mazhar odur. Görünen hiçbir şey ona kıyas olunmaz. Mülk feleğinde insan benzeri bir cevher yok. Binlerce kez aradım onu, bulmuşum onu süratli idrak edici. Bu sebebin kemalinin gayesi, insan türüdür. Hakkı, delil istersen, oku 'levlak' hadisini.) 

Sekizinci Madde 

İnsan âleminin âhiret âlemine çeşitli yönlerle benzerlik ve ortaklıklarını bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, ârifler demişlerdir ki: Peygamberlerin (selam onlara olsun) rumuzlarının bir münasebeti, yani insan âleminin bekâ âlemine bir benzerliği budur ki, beka âleminin giriş yeri olan ölüme misal, insan âlemidir. Birinci, gıdanın hazmıdır. Bedenin yok olmasına misal, ikinci hazmdır. İkinci neşveye misal, üçüncü hazımdır ki, halis kan vücut bulur.

Cesetlerin haşrine misal, dördüncü hazımdır ki, menî hâsıl olur. Mahşere misal, babanın sülbüdür ki, meni onda toplanır. Hesap, kitab ve mizana misal, nutfe cevherinde hâsıl olan felek konumlarının tesirleridir. Sırata misal, babanın mesane yoludur. Cehenneme misal, fercin içidir. Kevsere misal, ananın nutfesidir. Cennete misal, rahimdir ki, onda nimet türleri olan his ve kuvvetler ile hayat ve can bulur. Mevla'ya kavuşmaya misal, ondan doğmaktır ki, insanın güzellik ve cemalini görüp, yerin diyarına hayran olur. Bir benzerliği budur ki, ölüme misal, uykudur. Şeytana misal, vehmetmedir. Berzaha misal, rüyadır. Melekûta misal, sadık rüyadır. Mezara misal, göğsün içidir. Münker ve nekire misal, tedbir ve ihtiyardır. Kabir karanlığına misal, Hak'dan gaflettir. Kabir azabına misal, kendini bilmemektir. Kabir nuruna misal, gönül huzurudur. Kabir nimetine misal, kendini bilmektir. İsrafil'e misal, İlâhî aşktır. Sura misal, insan boğazıdır. Mahşere misal, müşterek histir. Amel defterine misal, hafıza kuvvetidir. Mizana misal, nazarî akıldır. Sırata misal, fikretmedir. Cehenneme misal, tabiat zindanıdır. Zebanilere misal, kötü ahlaktır. Acıklı azaba misal, şirk ve hevadır. Masivayla şuğullanmaktır. İtiraz ve şikâyettir. Zira ki hep edip eyleyen bir Mevla'dır. Kevser havuzuna misal, muhabbet şarabıdır. Cennet-i âlâya misal ârifin kalbidir. Huri ve gılmana misal, güzel ahlaktır. Dört nehre misal, ilim suyu, ilim sütü, rıza balı ve aşk şarabıdır. Ebedî nimete misal, çoklukta teklik bulmaktır ki, toplulukta halvettir. 

Beyt:

Ebediyet nimeti helâldir

Elini ve dudağını dünya nimetlerine sürmeyene. 

Mevla'ya kavuşmaya misal, hakiki fakrı bulup, fâni olmaktır. Sidreye misal, insanın başı ve yüzüdür. Tuba ağacına misal, kadınların saçıdır. Süslü tubaya misal, düzenli beden uzuvlarıdır. Zira ki eller, ayaklar ve parmaklar, turbanın dalları gibi aşağıya doğrudur. Levh-i mahfuza misal, hâfıza kuvvetidir. Kaleme misal, hayal kuvvetidir. Geniş kürsiye misal, dimağın tamıdır. Onda olan yerde ve gökte bulunan meleklere misal, bedenin his ve kuvvetleridir. Büyük arşa misal, kâmil insanın sırrıdır. O Hak'ka ulaşıcıdır. 

Beyt:

Gönül tahtı mamur ve hevadan pak oldu

Rahman olan Allah, arş üzerine hükümrandır. 

Hak Taâlâ'nın misali olmaz ki, insan ruhuna misal ola. Nitekim Kur'an'da: 'Hiç bir şey onun misli olmadı,'(42/9) buyurmuştur. Allah'ın misilden münezzeh olduğunu duyurmuştur. 

Nâzm:

Ey gönül sendedir ol kaf-ı kanaat sende

Sendedir akl ü edeb nutk ü belagat sende

Sendedir baht-ı âla necm-i saadet sende

Sendedir ilm-i ledün remz-i beşaret sende

Sendedir sırr-ı Hüda bâr-ı emanet sende

Sendedir genc-i nihan ayn-ı keramet sende

Sendedir dürr-ü kan-ı kerem zât-ı hidayet sende

Sendedir hamr-ı ezel sekr ü feragat sende

Var iken tanı özün bunca feraset sende

Sendedir nur-u Hüda lütf ü inayet sende

Hâsılı sendedir ol gayet-i gayet sende

Sendedir dürlü hüner dürlü maharet sende

Sendedir zabt ile rabt emre itaat sende

Sendedir hulk-ı cihan cümle imaret sende

Sendedir bahr ile ber cümle vilayet sende

Bu cihan varlığı hoş buldu nihayet sende

Varlığın aşka değiş eyle ferağat sen de

Sendedir dûzih-i sûzan dahi cennet sende

Sendedir iki cihan mülkü tamamet sende

Gafil olma gözün aç âlem-i kübra sensin

Sidre ü levh ü alem arş-ı mualla sensin. 

(Ey gönül, o kanaat dağı sendedir. Akıl ve edeb, konuşma belagati sende. Sendedir aşk ile can, güzellik ve melahat. Saadet yıldızı ve yüce baht sendedir. Müjde remzi ve ledün ilmi sendedir. Hüda'nın sırrı ve binler emanet sendedir. Keramet pınarı, gizli hazine sendedir. Hidayet verici zat, kerem ve kâm incisi sendedir. Ezel şarabı, sekr ve feragat sendedir. Sende bunca feraset varken özünü tanı. Hüda'nın nuru, lütfu ve inayeti sendedir. Hâsılı, o gayelerin gayesi sendedir. Türlü hüner, türlü maharet sendedir. Zabt ile rabt ve emre itaat sendedir. Cihanın halkı ve bütün imaret sendedir. Kararlar, denizler ve bütün beldeler hep sendedir. Bu cihan varlığı, sende nihayet buldu. Varlığını aşka değiş, sen de feragat eyle.

Cehennem ateşi ve cennet sendedir. İki cihan mülkünün tamamı sendedir. Gafil olma, gözünü aç, büyük âlem sensin. Sidre, levh, kalem ve arş sensin.) 

İKİNCİ FASIL

İnsan kendi vücudundan Halik’ın kendi sıfatlarından Sani’inin sıfatlarını ve kendi bedeni âleminde bulunan tasarruflarından, Rabbü’l – âlemin Hazretleri’nin büyük âlemde olan tasarruflarını ve kendi nefsini tenzihinden zatının tenzihini anlamanı temsil ve teşbihlerini ve kâmil insanın alametlerini altı madde üzere bildirir.

Birinci Madde

    İnsanın, kendi vücûdundan Hâlik'ının vücûdunu anlamasının yolunu bildirir.

Ey aziz! Marifet ehli demişlerdir ki, insan kendi vücûduna dikkatle bakarsa, Hâlik'ının, Yaratanının vücûdunu, yâni varlığını bilip, ârif-i billâh olur. Zira bir kimse tefekkür eylese, bu vücûdundan haber ve eser yok iken, şimdiki kendi vücûdunu görüp bilse, kendi hilkatına dikkatle baksa, yakinen bilir ki, bundan önce, iki damla meni suyu idi. Ne eti, ne yağı, ne kemiği, ne damarı, ne kanı, ne canı, aklı ve ne de iz'ânı vardı. Ancak Allahu Teâlâ'nın yaratması ile sonradan dışta ve içte bazı aciblikler vücûda gelip, çok hünerli ve güzel uzuvlarla süslenmiştir. İnsan bu hâlleri düşününce, muhakkak bir Yaratıcısı olduğunu ve onun bütün cihanın zerrelerinde tasarrufu olduğunu ve her şeyde müessir ve fail bulunduğunu, her şeyin dışını ve içini bilmekte muhit ve şâmil olduğunu, her cismin her uzvunda ve her cüz'ündeki ve her andaki kudreti, hikmeti ve rahmeti sâri, câri ve kâmil olduğunu bilir. İnsan, kendi beden yapısının tekmiline ve uzuvlarının faydalarının çokluğuna ne kadar çok bakarsa, Yaratıcısını tanıması ve Yapıcısını sevmesi de o kadar artar. Ve bilir ki, insan vücûdunda mevcûd. ma'hud ve ma'dud olan uzuvlar, duygular, kuvvetler, ilim, fen ve san'atların tümü, Hazret-i Sâni-i Hakim'in ve Raûf-ı Rahim'in bu insan nev'ine mahsus lûtfundan ve inâyetindendir. Re'fetinin umumi, rahmetinin kemalde olmasındandır. Nitekim Kelâm-ı Kadim'inde Bakara sûresi yüz kırküçüncü âyetinde, «Allahü azimüşşân insanlara merhametlidir, ecirlerini zayetmez ve günahlarını affedicidir», buyuruyor. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifte, «Allahü Teâlâ kuluna çok acıyıcı ve meme emmekte olan yavrusuna bir annenin şefkatinden daha şefkatlidir», buyurup, Hakk Teâlâ'nın Rabbü'l-âlemin ve Erhamü'r-rahimin olduğunu duyurmuştur. İşte bu şekildeki mârifet-i vücûd. Hayy ü Vedûd Hazretlerini bilmenin anahtarı ve aynası olmaya uygundur. Yâ Rabbi ihsan ve cömertliğinle bize, kendimizi tanımamızı nasib et.

 

Nazm: 

1. Vücûd-i cûd-i İlâhi, hayat-bahş-ı kerîm.

    Nefes atiyye-i rahmet, Kelâm-ı fazlı kadîm,

    Beden binâ-yı Hüdâ, rûh nefha-i tekrim,

    Kuvâ vedia-yı kudret, havas sun'-i hakim.

    Bu kâr-hânede bilsem neyim, benim nem var.

 

2. Bu kâr-hânede bir başka kâr ü bârım yok.

    Ne varsa cümle onundur, bir özge varım yok;

    Cihâna gelmede gitmekde ihtiyarım yok,

    Benim neyim diyecek elde bir medarım yok.

    Bu kâr-hânede bilsem neyim, benim nem var

 

3. Ademden etti beni kudreti berâverde.

    Gıdamı eyledi âmâde rahmi maderde

    Nevâl-i zahir ü bâtınla etti perverde.

    Benimle çekti zuhûr-i cemâline perde,

    Bu kâr-hânede bilsem neyim, benim nem var.

 

1. İlâhi cömertliğin var oluşu keremiyle varlıklara hayat bağış­lar. Rahmetinden onlara nefes alıp verme özelliği verir. Bu da ezelî fazlının kelâmındandır. İnsandaki beden, Allah'ın bir binası, rûh ise yüceltilmiş bir soluk. Bu dünyada bilsem, neyim ben, nem var.

2. Bu meşgalelerle dolu dünyada başka bir iş ve uğraşım yok. Ne varsa hepsi O'nundur, Kendime has bir varlığım yok. Dünyaya gelmek ve gitmek konusunda da bir seçeneğim yok. «Bu benimdir! » diyecek elde bir Övünç vesilem yok. Bu dünyada bilsem, neyim ben, nem var.

3. Onun kudreti beni yokluktan hayat sahnesine çıkardı. Anne karnında benim gıdamı da hazır etti. Gizli ve açıktan verdiği azık­larla beni besledi ve cemâlinin zuhuruna benimle bir perde çekti. Bu dünyada bilsem, neyim ben, nem var. 

İkinci Madde 

      İnsan ruhunun sıfatlarının bir bakımdan Haz-ret-i Rahmân'ın sıfatlarına benzetilmesinden vahdet-i zât-ı pâkini anlamanın yolunu bildirir.

Ey aziz! Marifet sahipleri demişlerdir ki, insan bedeninin uzuv­ları, cisimler âleminin parçalarına bir bakımdan benzediği gibi, in­san ruhunun sıfatları da, Rahmân'ın sıfat-ı subûtiyyesine ve esmâ-i hüsnâsına benzer.     Nitekim Hazret-i Rabbü'l-âlemin Hayy [diri]. Alim [bilici]. Semi' [işitici], Basir (görücü), Mütekellim (söyleyici), Kaadir [gücü yetici], Murid [dileyici] ve Mutasarrıf olduğu gibi, insanın ruhu da hayat, ilim, semi', basar, kelâm, kudret, irâdet ve tasarruf sıfatlarıyla muttasıftır. Lâkin insanın ruhu, sıfatlarında, uzuvların âlet olmasına muhtaçtır. Allahü Teâlâ'nın sıfatları ise, eş­yanın âlet olmasına muhtaç olmaktan beridirler. Allahü Teâlâ Rahman ve Rahim olup, esmâ-i hüsnâ ile muttasıf Reşîd ve Sabûr oldu-ğu gibi, insanın ruhu da, esmâ-i hüsnâ ile muttasıf olabilir. Lâkin uzuvların Alet olmasına muhtaç olur. Allahü Teâlâ istemedikçe göklerin hareket etmediği, yıldızların te'sir etmeyip unsurlar imti­zaç eylemediği. mürekkeb (bileşik) maddeler meydana gelmediği gibi, insanın ruhu istemedikçe de, dil söylemez, kulak dinlemez, göz bakmaz, el tutmaz, ayak gitmez ve uzuvlar işlerini yapmazlar.

İşte insan ruhunun bedende mutasarrıf olması, Hak Teâlâ'nın Âlemde mutasarrıf olması misalidir. Âlemin bekası Hakk Teâlâ ile kaim olduğu gibi, insanın bedeni de rûh ile kaimdir. Âlemin eczası-na bakılınca, eflâk, anasır ve mevâlidin [türevlerinin] şekilleri, hâlleri ve renkleri çokluğundan nihayetsiz göründüğü, hâlbuki Allahü Teâlâ'nın vahdâniyyet-i zâtına göre hepsi bir Hakimin kud­reti altında ve hükm-i tasarrufunda fiillerin, sıfatların ve isimlerin aynaları olduğu gibi, cismin eczasına bakılınca, kemik, sinir, damar­lar ve onların şekil, hâl ve fiilleri çok fazla görülür. Hâlbuki hepsi, bir ruhun hükmü altında olan organlar, hisler ve kuvvetlerdir. İşte bu surette, mânâ açıkça bellidir. Eğer Hakk'ın hidâyeti erişir de bu mânâya vâkıf olursan, sıfatların çokluğu içinde Zâtın vahdetini [birliğini] bulursun ve Hazret-i İbrahim aleyhisselâm gibi, göklerin ve yerin melekûtunu gönülde, basiretle görürsün. Zira nefsini tanı­mak ve Rabb'ini bilmek, ancak gönül âleminde hâsıl olur. Nefsi ta­nımaya kavuşan, Hakk'ı bilmeye erişir. Nitekim «Nefsini bilen Rab-bini tanır-, remzi bu mânâyı anlatmaktadır. Zira insanın ruhu cilâlı bir ayna olup, onunla gönül tecelli yeri olur. Eğer sen beden zulme­tinden geçip, kalp safâsını bulursan, aşk nuru ile dolup, vahdet âle­mine gelirsin ve Hakk'ın âşinâsı olup onunla kalırsın.

 

Nazm:

 

  1. Vahdet-i aşkı taleb kıl, «ma» vü «men» den et firar.
    Bir âdeddir kim merâtibden olur deh sad hezâr.
  2. Bahr-ı aşk içre kamu ervahdır yek-renklik,
    Buldu bu tenler zurûfundan bu kesret itibâr.
  3. Zarf-ı nâ-hoşdan olur telh âb-ı şîrîn-revân.
    Ger hoş olmaktır murâd ol âşinâ-yı cûybâr.
  4. Kışırdandır dâne-i engür ü nârın kesreti,
    Usr olursa cümle birdir şîre-i engür ü nâr.
  5. Olmak istersen gönüllerde surür u gözde nûr,
    Cism-i hâki koy hemân kıl aşk-ı pâki ihtiyar.
  6. Âşinâ-yı aşk olursan, devlet-i sermed senin,
    Nakd alırsın her muradın, sende kalmaz intizâr.
  7. Aşk ile fâni olursan ârif-i agâhsın,
    Fârig u âzâd olursan, kalmaz asla itizar;
  8. Yâr-ı gânn sendedir, her ne dilersen senin ol.
    Aç elin tut dâmenin, kıl kendini büs u kenar.
  9. Sen sana gel, sen seni bil, kimsin, ey HAKKI nesin?
   

Sayma cismin kim gönüldür gar-ı yâr ü yâr-ı gar.

 

1. Aşkta vahdeti iste ve «ne» ile «kim» deyip durmaktan kaçın. Bir sayıdır ki basamaklara indiğinde onlar, yüzler, binler ortaya çıkar.

2. Aşk denizi içinde bütün ruhlar tek renktir ama, bu ten denen zar] içinde çoğalıp çeşitlenerek değer buldu.

3. Şu nahoş zarftan (bedenden) tatlı akışlı su bile acılaşır. Ama, muradın hoş olmak ise aşk çağlayanlarına aşina ol.

4. Üzüm ve nardaki tane bolluğu kabuğundan dolayıdır. Oysa sıkıldığında üzüm ve narın suyu aynı şırayı oluşturur.

5. Gönüllerde sevinç ve gözlerde nur olmak istersen şu toprak parçası olan bedeni boşla ve temiz aşkı bul.

6. Aşk ile yakınlaşma bulursan sonu gelmez bir talihliliğin olur, her muradına peşin peşin erersin ve bekleme derdin olmaz.

7.. Eğer aşkta yok olursan gözü açık bir arif sayılırsın. Dünya­dan vazgeçip azâd olursan aslâ özür dilemezsin.

8.. Mağara dostun yine sendedir. Her ne dilersen yine kendinde bulursun. Elini aç ve eteğine yapışıp kendini halvet eyle. (Mağara dostu olarak Hz. Peygamber ile Hz. Ebûbekir kastedilmektedir).

9. Ey Hakkı! Kimsin, nesin, sen seni bil ve kendine gel. Cismini hiç hesaba katma ki mağaradaki arkadaşın ve arkadaşlığındaki mağara da o gönüldür. 

Üçüncü Madde

İnsanın kendi beden memleketinde bulunan tasarruflarından Allahü Teâlâ'nın mülk âleminde olan tasarrufla­rını anlamanın yollarını bildirir.

     Ey aziz! Marifet sahibleri demişlerdir ki, Allahü Teâlâ'nın mülk âleminde olan saltanat ve hükümetini ve bütün eşyaya olan te'sirlerini ve âlemin zerrelerini terbiye ile tasarruflarını, insan kendi bedeninde olan saltanat, hüküm, tasarruf, harekât ve işlere benze­terek bilebilir. Çünkü cihanın her zerresinin Allahü Teâlâ'nın emrine nasıl uyduğu herkesin ma'lûmudur. İnşan, kendinde ruhun bedendeki tasarrufunun ne olduğunu bilmeyince Allahü Teâlâ'nın bü­tün cihanda, nasıl mutasarrıf olduğunu anlaması, nasıl mümkün olur. «Ey insan, beni bilmek için, nefsini bil», buyurduğu bu mânâ içindir. Meselâ sen bir kâğıt üzerine Bismillah yazmak istediğin za­man, önce ruhun, kalbinde, onu yazmaya meyl ve isteği hâsıl olur. Sonra hayvani rûh vasıtasıyla o meyil ve istek, beyne ulaşıp, onda bulunan hafıza kuvvetinde Bismillah'ın sûreti zâhir olur. Sonra be­yaz bir sinirle o sûret, hâfızadan, parmağın ucuna gelir. Sonra par­maklar, kalp isteği ile, hislerin yardımı, kalemin ve mürekkebin va­sıtası ile kâğıt üzerinde Bismillah yazar. Aynı şekilde Allahü Teâlâ’nın yüksek irâdesi, bir şeyin meydana gelmesine bağlansa, önce o irâdenin eseri, Arşda hâsıl olur. Sonra akl-ı evvel vasıtasıyla o irâde, Kürsî'ye ulaşıp, orada olan Levh-i mahfûz'da zahir olur. Sonra akl-ı âşır olan Ruhü'l-kuds, onu eflâkten anasıra indirir. Sonra eflâkin hareketi ve yıldızların şuaları vasıtasıyla, tabiatlerin anası olan hararet, rutûbet, burûdet ve yubûsetten [sıcaklı, soğuk­luk, yaşlık, kuruluk], murad olunan şey meydana gelir. Nitekim kâ­ğıt, yazı yeri olup, harflerin şekillerini hıfz etmiştir. Bunun gibi ta­biatların anaları [esasları], gaybi şekilleri kabul edici olup, zuhûr eden şekilleri muhafaza eder olmuştur. Hakk Teâlâ, Arşa mensub olan mânâyı, bu yol ile, esfel âleme indirip, envâ-ı terkib ile cisim hâline getirdiğinden, kâinat-ı cev ile, mevâlid-i selâse bunca şekil­lerle sûret almıştır.

Misalimizde insan rûhunun muradının gönülde hâsıl olması, Hakk Teâlâ'nın yüksek irâdesi eserinin Arşda zuhûru gibidir. İnsan bedeninde hayvani rûh, cihanda akl-ı evvele benzer. Hâfıza kuvve­ti Levh-i mahfûz'un yerindedir. Beyaz sinir akl-ı âşir hükmündedir. El parmaklan süfli anasır gibidir. Hisler ve kuvvetler, eflâk ve yıl­dızlara benzer. Yazı yazma âletleri tabii esaslar gibidir. Yazılmış çizgiler, boş kâinat ve mevâlid-i selâseye benzer. Bu misalde Bismillahdır. İnsanın kalbi, bütün bedende mutasarrıf olup, uzuvları tamamen kalbine mağlûb ve muti' olmuş olunca, avam insanı kendi kalbinde sâkin bilmiştir. Bunun gibi Arş-ı azîm, Melik-i kadimin irâ­desi ile, bütün âlemde mutasarrıf olup, âlemin her cüz'ü, Arş-ı a'zama mağlûb ve muti' olduğundan, çokları Mâlik-i mülkü  (hâşâ!) Arşda bulunuyor düşüncesine kapılmışlardır. Böylece, «Allahü Teâlâ Âdemi (insanı) kendi suretinde yarattı, tâ ki onu bilsin», remzi buradan anlaşılır. Zira sultanı, yine sultan tanır. Sultanlığın kıymetini sultandan başkası nasıl bilir? Eğer Allahü Teâlâ seni bu beden memleketinde padişah etmese idi ve saltanat işlerini, sana ısmarlamasa, bırakmasa idi ve sana âleme nümune olmak için bu nüshayı bahş etmese idi, sen o cihanın sultanını nasıl tanıyabilirdin. O hâlde kadim olan o Lâyezâle yüzbin hamd ü senâ olsun. O zevâlsiz Kerim'e yüzbin şükür olsun ki, bu beden memleketini senin emrine verip, seni kendi âleminde sultan etmiştir. Kalbini Arş, beynini Kursi, hafıza hazineni Levh-i mahfûz eylemiştir. Bütün sinir ve damarların toplandığı yer his ve kuvvetlerin madeni olan beynini ef­lâk ve yıldızlar eylemiştir. Uzuv ve organlarına unsur ve hâller ve­rip, hepsini sana muti' etmiş, emrine vermiştir. Seni, bütün yaratık­larından daha güzel, olgun, kerim ve ef'dâl edip, bütün kâinat üze­rine galib ve üstün eylemiştir. Meleklerin secde yönü ve feleğin efendisi edip, ancak kendine secde ve ibâdet edici kılmıştır. Bu yol­la sana kendini tanıtmayı kolay edip muhabbet ünsünü ihsan ey­lemiştir.

O hâlde sen, kendi kalbinden ve memleketinden ve saltanatın­dan gafil bulunma ki, kendi Yaratanını, Rabb'ini ve Sâni'ini unutup uzaklaşmayasın. Bu şuhûda kavuşursan, her şeyi iyi ve üstün gö­rüp, her işi birbirine uygun, muvafık ve lâyık bulursun. Muârız olma ateşinden uzak olup, teslim ve rıza nimetlerinde mukim ve said olursun. Zira bütün varlıklar o Hakim Sâni'in icad ve san'atıdır ve kudret elinin nakşıdır. O hâlde bu cihanın nakışlarını beğenmeyip ayıplayan kimse, nakkaşı beğenmeyip, onu gıybet etmiş olur. Onun kısa aklı, her şeyde açık bir faydayı, her zararda hazır olan bir iyiliği ve her işte Kaadir'in nice nimetlerini anlamadığından ni­çin ve nasıl zehrini içip kendini itiraz ateşine atmış olur. Yoksa her şey, yerine uygun va'z olunmuş, her iş muvafık ve sahibine lâyık bulunmuştur. Zira her zulümde bir adâlet ve her şerde bir hayır bi­linmiştir. Nitekim «Vâki olanda bir hayır vardır; mahlûk için yaptığından daha bedi' olanı yoktur», denmiştir. Hadis-i şerifde, «Hiç bir cüz-i şer yoktur ki, külli hayrı bulundurmasın», denmiştir. Kur'ân-ı Kerim'de Bakara sûresi yüz kırküçüncü âyetinde, «Allahü Teâlâ insanlara çok merhametlidir. Ecirlerini zayi etmez. Günahları­nı affedicidir», buyuruyor.

Fârisi Beyt (tercümedir):

Bulunduğu hâl uygun her şeyin varlığına

Böyle olmasa idi, gelmez idi vücûda.

Beyt:

Her işi Hakk'dan bilir, halkı unutmuş Hak-şinâs,

O görür ki, hayr u şerr ü adle zulm olmuş libâs.

 

Her işi Allah'tan bilen ve yaratılmışları unutan Allah dostları ha­yır, şer ve adalete zulmün bile elbise olarak giydirildiğini görür.

 

Nazm:

HAKKI, Hakk'dan gafil olma, hâzır ol,

Her işinde hikmetine nâzır ol.

             Cüz'-i şer zımnında hayr-ı küllü bul,

             Pes kazasına rızâda mâhir ol.

 

Ey Hakkı! Gafil olma, hazırlıklı bulun. Her işinde Allah'ın hikme­tini görmeye bak. Küçük bir şerrin atında bütün bir hayrı bul ve sonuçta kazaya rıza gösterme hususunda mâhir ol. 

Dördüncü Madde

İnsan, kendi nefsini tenzihden, Hakk Teala­’yı tenzihin anlaşılmasının yolunu bildirir.

      Ey aziz! Marifet sahipleri demişlerdir ki, insan kendi nefsinin tenzihi misalinden Hakk Teâlâ'nın tenzihini anlayabilir. Nitekim insanın rûhu, gönülden yüreğe ve yürekten bütün uzuvlara muta­sarrıftır. Hâlbuki o. Rabbâni bir emir olup, hakikati hayâl ve vehime gelmekten münezzehdir. Kemiyet, yâni nicelik miktarından mu­kaddestir. Bölünebilmekten beridir. Şekil ve renkten âridir. Hakk Teâlâ da hatıra gelen vehimlerden münezzeh, hayâlde olan şekiller­den mukaddes, zaman ve mekândan beridir. Lâkin tasarrufları za­mandan âri, tecellileri mekândan hâli değildir. İnsanın vücûdunda bulunan vedad, muhabbet, rahat, minnet, tat, lezzet, gam, sürûr, zevk, huzûr, safâ, keder, işitme, görme, koklama, ses ve diğer duy­gular ve kuvvetlerle rûhun sıfatlarının varlığı anlaşıldığı, lâkin ha­kikat ve nasıl oldukları tasavvur olunamadığı gibi, Allahü Teâlâ'­nın da bütün sıfat, isim ve fiilleri âlemde zuhûr edip, her şey fiille­rin, sıfatların ve isimlerin aynası olmuştur. Lâkin fiillerinin nasıl olduğu, sıfatlarının mahiyyeti, isimlerinin hakikati, insanlar tara­fından tasavvur olunamaz, anlaşılamaz. Gözün, kulağın işitmesin­den, burnun yemeklerin tadını almasından nasibi olmadığı gibi, dış duyguların da, akıl ile anlaşılan şeylerden nasibleri olmaz. Akıl da gönül hâllerini bilmez. Zira emr-i İlâhi olan insan rûhunun bağlan­tısı gönül olduğundan onun hakikati bilinmeden beridir. Vasfa gel­mez. İnsan rûhu bütün bedende mutasarrıftır ve nasıl olduğunu in­san anlayamaz. Hazret-i Rabbü'l-âlemin de, bütün âlemde her şeye mutasarrıftır; hey'et ve mahiyyeti tasavvur olunamaz. Rûhun tevec­cühü ve taallûku bütün uzuvlara sâri ve hükmü bütün bedende câri olup beden her hâliyle onun hizmetçisidir. Lâkin beden bölüne­bilir; rûh ise bölünmekten beri ve âridir. Hakk Teâlâ'nın nûru da, bütün eşyaya mülâzımdır; cihanın her zerresi onun kudretiyle var­lıkta durmaktadır. Her şey onun zikr ve tesbihini yapmaktadır. Bü­tün mahlûklar ona ibâdet ve hizmet edicidir. Hepsi her ân ondan yana meyillidirler. Onun lûtf ve keremi herkese daimidir. Lâkin yi­ne bir mekâna muzâf ve bir şeye kıyas ve bir tarafa nisbet olunmaz. Tenzihi lâzımdır. Mevlâ'nın tenzih kapısı açılmaz. Ancak insanın nefsinin sırrı keşf olunursa, aralama olur. Hâlbuki o sırrın keşfine, açığa vurulmasına şerîatin izni yoktur. Onun için, insan rûhunu be denden tecrid ve tenzih edenlerden bedenin içinde sayanlar daha çoktur, Fakat muvahhid hakimler, akli deliller ile insan ruhunu bedenin dışında kabul etmişlerdir,

 

Nazm:

 

1. Hak dedi nûr-i semâvât ü zemin;
    Zâtını vasf etti  Rabbü'l-âlemin.
  2. Ehl-i hak cânında bulmuştur ıyân,
    Nûr-ı Hakk'ı âleme bî-çûn karin.
  3. Hak fe bi yesmau ve bi yüsribü dedi,
    Bulduğiy çün nûrunu bu mâ ü tin.
  4. Ehl-i hâl etmezdi vecdinden semâ
    Olmasa râz-ı maiyyet müstebîn.
  5. Nûr-ı pâki bulmasaydı âb u hâk
    Olmaz idi sûret-i ma'nâ mübin.
  6. Nûr-ı lâ-şarkı vü lâ-garbı bulan
    Ehl-i dil, kandili nûr olmuş yakîn.
  7. Varlığın mahv eyleyip bulsan fenâ
    Zâhir olur sırr-ı hayrü'l-vârisîn.
  8. Vahdet-i kesrette bulmuş ehl-i Hakk
    Âminin ü sâlimin ü ganimin.
  9. Hakk'a tefviz eyle HAKKI sen seni
    Fâil-i Muhtâr'ı bul ni'mel-muîn.

1.  Âlemlerin Rabbi olan Allah, zâtını vasfederken, Hakk, semâ­lar ve yerlerin nûrudur, dedi.

2.  Hakk ehli hiç şüphesiz Allah nûrunu, âleme çok yakın olarak canında apaçık bulmuştur.

3.  Şu su ve çamur (toprak) O'nun nûrunu bulduğu için; «Hakk benimle duyar, benimle görür», dedi.

4.  Eğer beraberlik sırrı ortaya çıkmasaydı hâl ehli coşkunluğun­dan dolayı semâ etmezdi.

5.  Su ve toprak eğer o pâk nûru bulmasaydı, mânânın sûreti apa­çık görünmezdi.

6.  Doğusu ve batısı olmayan o nûru bulan ehl-i diller yakin sırrı­nın nûr kandili olmuşlardır.

7. Eğer varlığını mahvedip Allah'ta yokluk bulursan,  «Hayrü'l -şârisin (Mirasçıların en hayırlısı)» kelâmının sırrı ortaya çıkmış olur.

8. Hakk ehli vahdeti (birliği)  kesrette  (çoklukta)  bulmuş olup bunlar emin, sâlim ve ganimete ulaşan kişilerdir.

9. Ey Hakkı! Sen kendini Hakk'a bırak, teslim et. Yegâne Faili bul ki, «O ne güzel yardımcıdır».

Beşinci Madde

İnsan rûhunun tenzihini, cismin fenâsını, canın bekasını ve onlara bağlı bilgileri hakimane olarak beyân eder.

Ey aziz! Hikmet sahipleri demişlerdir ki. insani nefs, bedenden mücerreddir. Zira. sen kendi zâtından ebedi olarak gafil olmazsın. Uyku hâlinde iken veya gözünü kapadığın zaman bile unutmazsın. Bedenin kısımlarından her birini bir zaman unutma hâli sende bu­lunur. Hâlbuki küll, ancak bütün kısımları ile anlaşılır. O hâlde sen bu beden veya kısımlarından bir cüz olsa idin, kendi zâtını unuta­rak, onu daimi bilemez idin. İşte sen bu beden ve kısımlarından mücerredsin. Halbuki tabii hararetin bedenin rutubetinde tasarrufu sebebiyle bedenin daima çözülmekte ve akmaktadır. Gadiyye kuv­veti, gıdayı uzuvlara getirince gıdadan meydana gelen yeni eczalar gelince, bedenden eski eczâlar çözülmese, ayrılmasa idi, bedenin buncan çok büyük olurdu. Gıda, yâni besinlerden gelen eczâlar, bo­zulanların, ayrılanların karşılığı olduğu için bedenin haddinden bü­yük olmayıp, bu şekilde kalmıştır. Eğer sen bu beden ve eczâsından bir cüz olsaydın, her zamanda, benliğin değişir, sen denince anlaşı­lan cevher böyle daim kalmaz idi. O hâlde sen, bedensiz ve eczasız sensin. Sen bedenin aynı nasıl sayılabilirsin ki, onun bozulmasın­dan, çözülmesinden haberin olmaz. Hâlbuki sen. kendi zâtından aslâ gâfil değilsin. Demek-ki sen bu şeylerin ötesisin. Hazret-i Vâcibü'l-vücûd daimi olarak varlıkların hepsinden münezzeh olduğu gibi, ukûl-ı âşere ve nüfûs-ı tis'a-ı felekiyye ne cisimdir, ne de cisimden­dir. Onlar bu âlemin ne içinde, ne de dışındadır, ne bitişiktir, ne ay­rıdır. Zira içinde ve dışında olmak, birleşmek ve ayrılmak cisimle­rin sıfatlarındandır. Cisim olmayan onlardan mücerreddir.

Demek ki, nefs-i nâtıka öyle bir cevherdir ki, ona duygularla işaret etmek tasavvur olunamaz. Zira bu nefs-i nâtıka, akl-ı küllün zâhirinden hâsıl olan nefs-i küldür. Onun tekessüfi nurudur. Nefs ona göre fer'i ve zildir. Vâcibü'l-vücûdun feyzi ondan buna ulaşıcı­dır. Kendi zâtını anlamak, eşyayı tartmak, ölçmek ve cismi koru­mak için işlerini düzenlemek bunun şanındandır. O hâlde bu kudsi mahiyyetin, cisim olması nasıl düşünülebilir ki, varidatı esnasında hafifliğinden, sanki cismi terk edip, kendi âlemine yönelecek olur. Hattâ denilmiştir ki: Nefs-i nâtıka bir yerde olmayarak vardır. O Allahü Teâlâ'nın nurlarından bir nûrdur. Zuhûru [işrakı] Allahü Teâlâdan, gurubu [batışı] yine Allahü Teâlâ'yadır. Bununla beraber, insanın nefsi [yâni rûhu], mademki bu cesedle örtülü ve müelleftir, öyleyse o bu şer'i şerif ile me'mur ve mükelleftir. Cismin hükümleri ile mecburdur. O hâlde bedenin kirlerinden temizlenen, benlik aşağılığından kurtulup uçan nüfûs-i zekiyye, İlâhî esrâr olduğundan, agâh ve haberdar olup, ârif-i billâh olur ve mak'ad-ı sıdkı bulup, makama vasıl olur. Ama bu nevi sûretimizi terbiye edip hüsn ve gü­zellik nûrları ile güzelleştiren ve nefislerimizi bedenlerimize ifâza edip [indirip] ilmi ve ameli kemâller ile tekmil eden [tamamlayan] akl-ı kül olup, mebde ve meadımız ve Vücibü'l-vücûd'e vasıtamız odur. Şeriat dili ile onun ismi, Rûh-ı Muhammedi'dir. O âlemin ba­basının bizi terbiye ve tekmili, akl-ı fa'âl vasıtası iledir. O ise akl-ı âşirdir. Şeriat ehli arasında nâm ve nişanı Rûhü'l-Kuds adıyla bilin­mektedir. Bedenin bozulmasıyla, insanın nefsi, yâni rûhu bâtıl ol­maz. İlk mebde akl-ı kül olduğundan, o da daimi olup. hiç fenâ bul­maz. Hattâ sahih vicdanlı olan kimse, bunu kendinde idrâk eder ki. bedeninin uzuvları birer birer yok olarak, bütün eczâsı yok olsa, kendi nefsi aslâ yok olmaz ve bedeni kuvvetleri gitmiş ve bitmiş olduğundan nefs-i nâtıkanın nazari kuvveti ve şerefi kemâle erip. ze­val bulmaz. Zira mücerred nûrun hakikatine yokluk gelmez. O hâl­de insanın nefsi, aslâ yokluğu kabul eylemez. Ancak noksan üzere bulunan çeşitli mertebeleri bedenlerine yokluk gelip bir hâlde kal­maz. Nihayet özel bir beden meydana gelip, özel mizaciyle nefs-i küllün tenezzül mertebelerinden bir mertebesiyle münevver olma­ya müstaid ve lâyık olur. O zaman nefs-i küllün o mertebelerinden bir mertebesi, müstakil bir yolla, o bedene taallûk eder. Bu nefs-i kül olan nûrun bu tenezzül mertebeleri bulunan özellikleri, kendine nisbetle. basit cisme ârız olan muhtelif şekillerin vasıtasıyla, o basit, cisim için farz olunan hisseler mertebesindedir. Demek ki, o özel be­den bozuldukta, nefs-i küllün o noksanlık hususiyeti yok olmaz. Eğer o hey'etler bâki olmasa idi. nefs-i küllün bu benlikleri kalmaz­dı ve güneş ışınları gibi, asli sarafetine dönüp enfüs olmazdı.

Nefs ile beden arasındaki alâka, ancak geçici bir alâka olunca, o alâkanın kalmamasıyla, bu mücerred cevherin kalmaması lâzım gelmez. Ama hisler ve kuvvetlerin her birinin lezzeti, ancak kendi kemâli bakımından o kemâli anlaması kadar olur. Her biri elemi, yine o kemâlin yok olması hasebiyle ve yok olmayı anlaması kadar bulup, elem çeker. Her kuvvetin kemâl derecesi, kendi lâyıkını bul­mak ve noksanlığını lâyıkından mahrum olmak olunca, o hâlde nefs-i nâtıkanın kemâli, bedene ait kuvvetlerden teberri kılmaktır. Mebde ve meadı bilerek nakışlanmaktır. Kendi hakikatini bilip, Hakk Teâlâ'yı bulmaktır. Ve noksanı bu mârifetlerden ötede bulun­maktır. Zevk ve lezzeti, mârifet nûruyla dolmaktır. Hüzün ve ele­mi, cahillik ve gaflet karanlığına dalmaktır. Dikin insanın nefsi, bu cismânî nûr ile meşgul olunca, bu nefsin rezillikleri ile müteellim olmayıp, ruhani faziletlerden lezzet almaz. Zira o. bedenin tabiatıy­la kendinden geçmiş, kendini unutmuştur.

Nefs-i nâtıka bedenden mufarakat edip [ayrılıp], o da sarhoşluğundan ayılır. Eğer nüfûs-i zekiyye'den ise, ilmi kemâli ve hulki güzelliği ile Vâcibü'l-vücûd'un nûrlarını müşahede edip, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve kalbe gelmeyen nimetleri ve lezzetleri bulur. Mücerred nûrlar ile ülfet edip, mebdeine kavuşup, her muradı hâsıl olur. O sonsuz devletle tekrar dirilip ve haşr olup, o saâdet-i ebediyede kalır. Mebde [başlangıç] ile kalmayıp, insanla­rın seçkinlerine nev'en taallûk edip, onlara iyilik üzere yardım eder­se, bizden yeğ olan cin zümresinden olur. Eğer nüfûs-i habîseden ise, bedenden ayrılma zamanında, cahillik zulmeti ve hayvani ahlâ­kı hasebince, reddolunup, acı azabları bulur. Bu duygu âleminden kesildiğinde kudsi âleme kavuşamayıp, berzah [kabir] zulmetinde kalıp, orada korku ve pişmanlıkla, yeis ve gamla kıyamete kadar elem çeker. Nev'en insanların şerlilerine taallûk edip [bağlanıp], onlara şer ve fesad üzere yardım ederse, hepsinden şerli olan şey­tanlar zümresinden olur. Nüfûs-i nâtıka, melekût cevheri iken bu beden kuvvetleri ve aşağı meşguliyetler onları kendi âleminden al­mıştır. Bu aşağı âleme çekip, zulmetlere salmıştır. Eğer nefs-i nâtı­ka. Rahmâni ve yüksek ahlâk ile muttasıf olup, hususi hakkani mâ­rifetler ile kuvvet bulursa ve tedricen yemeyi ve uykuyu azaltıp, be­denin kuvvetlerinin tasallutundan kurtulup, gadap ve şehvete ga-lib olursa, o zaman kendi âlemini arzu edip, mebde ve meadının kar­şısına gelir. Uyku ve uyanıklık hâlinde, ona yönelip, ondan gizli mâ­rifetler alıp, geçmiş ve gelecekte olan gaybları bilir. Zira bu nefs, o aklın aynası olup, mârifet nakışlarını alıp, keşif ehli olur. Öyle olur ki, nefs i nâtıka mebdeinden bir şeyi alıp, mütehayyile kuvveti onu kendine uygun surete benzer yapıp, o suret aynen ondan hissi müş­tereke gelir. Ondan tahayyül madenine muhtelif suretler aks eder. O hâlde nefs-i natıka onda güzellik, letâfet ve azamette acib suret­ler ve garib şekiller müşâhede edip, onlardan konuşur. Yahut kim­seyi görmeyip, ancak manzum sözler, güzel sesler ile ölçülü nağme­ler, kasideler duyar. Eğer bunlar uykuda görünürse, sâdık rüyadır. Eğer uyku ile uyanıklık arası olursa, vâkıa'dır. Eğer nefs, uyku esnasında, mebdeine mukabil olmayıp, bu hâlleri vasıta ile görürse boş rüyâdır ki, tahayyül ve vehimlerdir. Evet, melekût nurları şüp­hesiz gelmekte ve mukaddes şualar istidatlı nefslere yayılmakta ve ulaşmaktadır. Kapının açılması, Allah ismi ile, kapıyı çalanlara nasib olmaktadır.

O hâlde cihanın bu rûhanî lezzetlerini inkâr edip, bozuk hayâl­ler zan eden basiretsiz, cima' lezzetini inkâr eden ınnîne (cima' kuv­veti olmayana) benzemiş olur. Hayvanları, meleklere tercih edip, ileri tutmuş olur. Yâ Rabbi, biz Sana iman ettik, kemâl sıfatlarına, zâtının azametine yakışır şekilde inandık. Resûllerini ikrar eyledik.

Nûrlarının müşahedesinde melekûtunun mertebelerinin farklı oldu­ğunu bildik.

 

Fârisi Rubâi (tercümedir):

 

Onlar ki gökte ay ile sohbet ederler.

Satranç tahtasında şaha melâmet ederler.

Onlar ki bu sözün sırrından agâhlardır.

Halkın gümrâhıdırlar, vücûdları yoldadır.

 

Nazm:

 

 

1. Kalbinde nefsi nâtıkayı bil lübb-i lübâb
    Virane içre genc misâli etmiş ihticâb.
  2. Serçeşme-i vücûdun odur, kendin onu bil.
    Zira bu benlik ondan olur lem'a-i serâb.
  3. Bahr-i hayât-ı cümledir nefs-i nâtıka.
    İnsan hakikati ona hoş eyler intisâb.
  4. Fi'li kemâl-i hikmet, vü kavli savâb-ı sırf
    Hubbu vefâ-yı dâim, ü hüsnü hayat-ı nâb.
  5. Bu cism ü can, akl u dil, ü his kuşûridir.
    Sen, cübbe var meyânda kuşûr olmasın hicâb.
  6. Mi'rac-ı vasl-ı nâtıkayı dilde kıl taleb.
    Yoksa misâl deyû yakar cismi her şihab.
  7. Ey HAKKI, Hakkı bildi o kim bildi nefsini,
    Kalmaz o canda zahmeti taklidi şeyh ü şâb.

1. Şu konuşan nefsi, gönlünde özün özü bil, ki o virâne içinde hazine misali gizlenmiştir.

2.Vücûd pınarın odur, kendini o olarak bil. Zira bu benlik ondan dolayı bir serap parıltısı gibi görünür.

3. Konuşan nefis, her şeyinin hayat denizidir. Ne güzel ki insa­nın hakikati ona intisâb eder.

4. Onun işi hikmetini olgunlaştırmak; sözü ise baştanbaşa doğ­rudur. Sevgisi sürekli bir vefâ, güzelliği de katıksız saf bir hayat.

5.  Bu cisim, can, akıl, gönül ve his hep kabuğa aittir. Oysa sen kabuktan geçip öze var ki, kabuk arada bir perde gibi durmasın.

6. Allah ile baş başa olunacak vuslatın miracını daima gönlünde iste, yoksa misal diye her bir yıldız bedenini yakar geçer.

7. Ey Hakkı! Kim ki nefsini bilir, Hakk'ı da bildi. Artık o canda ihtiyar veya gençleri taklid etme zahmeti kalmaz.

Altıncı Madde

Âlemin özünün kâmil insan olduğunu ve kulluk kemâlâtı ile muttasıl olup, rıza makamını bulduğunu ve muradsız olmakla her murada erdiğini bildirir.

Ey aziz! Mârifet sahipleri demişlerdir ki, dokuz eflâk ve üç un­sur kabuk ve dış tabakalar, bu toprak noktasını, hurma çekirdeği­nin etrafındaki etli kısım gibi her taraftan sarmış ve kuşatmışlar­dır. Bu on iki ridâ âlemin özü olan toprağın, oniki kat elbisesidir. Toprak ise kıymet ve değer bakımından onların üstünü ve evlâsıdır. Toprak, maden ve bitkinin, bitki de hayvanın libâs ve örtüsüdür. Hayvan insan bedeninin elbisesi, insan bedeni kalbin elbisesi, kalb Mevlâ'yı tanımanın yeri ve muhabbetinin esasıdır.

O hâlde cihanın özünün özü, ârif-i billâh olan kâmil insandır. Bu kâmilin şanının azametini, büyüklüğünü, bir kerre düşün ki, onbeş kat elbise giyip, mârifet tahtı, şeriat sancağı ve muhabbet tâcıyla sultan-ı a'zâm olmuştur. Çünkü bütün kâinatı, kendine hizmetçi ve yardımcı bulmuştur. Şeriat, tarikat ve hakikat kendisinde kemâl bulmuştur. Yâni onun sözleri güzel, işleri güzel, ahlâkı güzel olmuştur. Zira o kâmil, «Şeriat benim sözlerim, tarikat hareketlerim, hakikat hâllerimdir», hadisi şerifine tâbi olmuş, uymuştur. Demek ki bu üç alâmet kimde var ise, o mü'min, ârif ve kâmildir. İkisi bulunursa, mü'min ve âriftir. Biri bulunursa, mü'min ve gafildir. Hiçbiri bulunmazsa, cahil ve gafildir. Ve bütün âlem bir şahıs farz olunmuştur ve bu insan-ı kâmil, onun nûrlanmış kalbi bulunmuştur.

Fârisi Beyt (tercümedir):

Ne felekte bulunur ve ne de melekte var,

İnsanların kalbinin içinde bulunanlar.

Bu insan-ı kâmilin, bu yüksek değer ve şanlı azamet ile ve bunca güzel ahlâk, ilim ve irfan ile muradını elde etmeye gücü yetemez. Kendi muradı üzere bir iş işlemek elinden gelmez. Onun için kendi muradlarını tamamen terk etmiştir. Âlemde nâ murad olup, Hakk'ın muradı, dilemesi ile gitmiştir. Gerçi bu, halkın kâmili olup, irfan yönünden olgun ve mâhirdir, lâkin istediğini elde etmede âciz ve kusurludur. Nitekim peygamberler (aleyhimüsselâm) ve evliyâyı kirâm, sultanlar ve zenginler, nice bin şey istemişlerdir, vücûda gelmemiştir. Ve nice bin işleri de istememişken vücûd bulup maksadları hâsıl olmuştur.

O hâlde bu açıklamadan anlaşılıyor ki, bütün insanlar âlim olsun, cahil olsun, sultan olsun, tab'ası olsun hepsi muradlarını elde etmede âciz ve işlerinin tedbirinde hayrandır. Muradı olmayan rahat ve şâdân, murad eden şaşkındır.

      Bu kâmil, bu sırra vâkıf ve hakikati ârif olunca, mademki kimse kendi muradını elde edemez, gayret ve çalışma ile o kadarı ele girmez. O hâlde murad ve tedbiri terk edip tevekkül ve tefviz yoluna gitmiştir. Teslim ve rızâyı âdet edip, her korku ve üzüntüden fâriğ ve âzâd olup iki dünya saâdetine kavuşmuştur. Zira Allahü Teâlâ Bakara sûresi ikiyüz on altıncı âyetinde, «Siz, bazan bir şeyi beğenmezsiniz, o şey sizin için hayırlı olur (Cihâd ve gazâ gibi ki, insan için can ve malının telef olması vardır. Lâkin dünyada zafer ve ganimet, âhirette sonsuz olarak Cennette kalmak ve şehidlik rütbesi almak vardır). Bazen bir şeyi seversiniz, o şey sizin için şerdir (Cihaddan yüz dönmek gibi. Düşmanı yenmekten ve gazâ sevabından mahrûm olur). Allahü Teâlâ sizin iyi işlerinizi bilir, siz onu bilmezsiniz», buyuruyor. Bununla işlerin sonunun iyi mi, kötü mü olduğunu insanların bilmediğini duyurmuştur. Mademki, bu kâmil bu sırrı da bilmiştir, cihanın bütün işlerini Mevlâ'nın muradına muvafık, hüküm ve hikmetine mutabık bulmuştur. İşte Aziz ve Hakim'in takdiri ile dilşâd olup, ahkâmına teslim ve râzı ve fiillerine muti' ve münkad olmuştur. Hatırı cem'iyyet bulup, Hakk'ın huzûrundadır. Asla bir tedbir, tercih, azm ve ihtiyarı kalmayıp, hepsi gitmiştir. Her taleb, recâ, duâ ve intizârı aradan kaldırmıştır. Muradlarını terkle her murada kavuşmuştur. Nefsinden ölüp, aşk hayâtını bulup, kalbinden içeri gitmiştir. Zira, «Seni öldürmeden önce öl» emrini can ile tutmuştur.

Beyt:

Kâmili zinde sanma, ölmüştür

Ruhuna cismi merkad olmuştur.

 

Nazm:

 

 

1. Hakikat sırrını pir-i mügândır kâşif ü dâna
    Lehü fazlün alâ ehli'n-nüha ilmen ve irfana.
  2.  Sözü remz ü işarettir sanırsın istişârettir,
    Ger anlarsın beşârettir değil tedrisi mevlânâ.
  3. Hadîsi mahz-ı hikmettir hûbu isâr ü şefkattir
    İşi çün halka hizmettir «fisarü'l-külli ihvana».
  4. O kim aşk ehli olmuştur gönülde dostu bulmuştur,
    Dem-i aşk ile dolmuştur «mete zernâhü ihyanâ».
  5. Çü bulmuş vecd ü hoş hâli unutmuş kıl ü boş kâli
    Mukaddem bahs odur «tâli lekad kâne'llezi kâna».
  6. Erişmiş cezb-i Rabbâni kılıp mi'rac-ı rûhanî
    Sen anla ayn-ı aşk onu,  «yerahü'n-nâsü insana».
  7. Turuk sed olmuş ey HAKKI hemen kendinde bul aşkı
    «Fekkenâ minhü a'yânâ ve finâ sâre ekvanâ».

1. Hakikat sırrını keşfedip bilen kişi ancak meyhaneci (aşk içkisinin sahibi yâni şeyh) dir, ki o ilim ve bilgelikte müridlerinden üstündür.

2. Onun sözü remiz ve işarettir, sanırsın ki istişârede bulunmak­ta. Eğer gerçeğiyle anlarsan onun bir müjde olduğunu görürsün; yoksa Allah'ı öğrettiği ders değil.

3. Sözleri hikmetlerin özüdür. Sevgisi verme ve şefkattir. İşi daima halka hizmettir, bütün ihvana şâmildir.

4. Aşk ehli olan kişi, gönülde gerçek dostu bulmuştur. Aşk içkisiyle dolmuştur ki ziyaret anında ayılır.

5. Hâli vecd ile güzelleşmiş, boş söz ve işten arınmıştır. İlk bahis konusu odur, diğerleri ikincildirler.

6. Rabbâni cezbe erişmiş, rühânî mîrac kılmıştır. Her ne kadar, insanlara insan gibi görünürse de sen onu bir aşk pınarı anla.

7. Ey Hakkı! Yollar (tarikatlar) kapanmış sayılır, artık aşkı kendinde bul. Biz daima ondan âyan olduk ve bütün kâinatlar bizde vücûda geldi. 

ÜÇÜNCÜ FASIL 

Muhafazası lazım olan cânın bileşik uzuvlarının mahiyet, yer ve menfaatlerini; insan bedeninin sıhhatinin esaslarını; bazı münferit gıda ve ilaçların tabiat ve hükümlerini; bazı yiyecek ve meyvelerin fayda ve faziletlerini; insan vücudunu ısıtan ve güzelleştiren bazı elbisenin şekil ve renklerini onbir madde ile bildirir. 

Birinci Madde 

Ruhun, muhafazası lazım gelen bileşik uzuvlarının mahiyet, yer ve menfaatlerini bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, tabibler demişlerdir ki: insan bedeninde bulunan canın bileşik uzuvları, bu sayılandır ki: Dimağ, gözler, kulaklar, dil, akçiğer, kalb, diyafram, göğüs, mide, bağırsaklar, karaciğer, safra, dalak, böbrekler, mesane, husyeler, kamış ve kadınlarda rahim ve memelerdir. Bunların hepsi, muhafazası vâcib olandır.

Dimağ (beyin): Yumuşak ve bağımlı bir cevherdir ki, rengi beyaz bulunmuştur. O, atar ve toplardamarların özünden, dimağın anası olan zardan ve kafatasına bitişik olan zardan bileşmiştir. Dimağın yapısı bir üçgene benzer ki, onun tabanı başın ön tarafında, iki kenarı ile kuşatılmış olan açıları başın arka nahiyesinde kılınmıştır. Bedenin his ve hareketi, dimağ ile tamamlanmıştır ki, beden hisleri yumuşak sinirler ve uzuvların hareketleri, sert sinirler vasıtasıyle bulunmuştur. Hikmetleri yukarıda bilinmiştir.

Gözler: İkisinden her birisi yedişer tabakadan ve üçer rutubetten bileşmiştir. Toplamı, on tabaka demekle bilinmiştir. Birinci tabaka, mültehimedir ki, havaya temas eden tabakadır. İkinci tabaka, kariniyyedir ki mültehimeden sonradır. O, renksiz yaratılmıştır  ki, altında olan tabakanın rengiyle renkli kılınmıştır. Üçüncü tabaka, ayniyyedir ki, ya siyah veya şehlâdır. Ya sarı veya mavidir. Mültehimenin altında, rengiyle benzeşmiş zehradır. Ayniyye tabakasından sonra beyaz rutubettir ki, şeffaf ve berraktır. Bundan sonra camsı rutubettir ki, erimiş cama benzer. Beşinci tabaka, şebekiyedir ki, camsı rutubetten sonradır. Altıncı tabaka, meşimiyedir ki, ona benzemiştir. Yedinci tabaka, salbeyidir ki, hepsinden sert ve göz kemiğine bitişik bulunmuştur. Bu tabakaların faydaları uzun bir zeyl olduğundan, kısa geçilmiştir.

Kulaklar: İkisinden her birisi sadece et, kıkırdak ve hassas sinirden bileşmiştir. Menfaatleri, sesi kabul etmek bilinmiştir.

Dil: Et, atar ve toplardamarlar ile hassas sinirden ve yemek borusuna bitişik olan zardan bileşmiştir. Menfaati, yemeğin tadını almak, lokmayı çevirmek, kelamı eda etmek ve yutmayı tamamlamak bulunmuştur.

Akciğer: Kırmızı gül renginde olan etten ve kendi borusunun kıkırdaklarından ve yürekten biten atar damarlardan bileşmiştir. Akciğer, kendi zatında hissizdir. Lakin zarının az bir hissi vardır. Bunun menfaati, yürekte doğan tabii hareketten bedeni revaçlandırmak bilinmiştir.

Yürek: Kozalak şeklinde koni bir cisimdir ki, tabanı göğsün ortasında, tepesi sol tarafta konulmuştur. Rengi kırmızı nar bulunmuştur. O, latif et ile sert zardan bileşmiştir. O, tabii hareketin menbaı bilinmiştir. Onun iki karıncığı vardır ki, sağ karıncığı, az ruh ve çok kan ile dolu olmuştur.

Onun kanalları vardır ki, onlarla yürekten akciğer tarafına gıda gidip, akciğerden yüreğe ferah hava gelmiştir. Onun sol karıncığı, az kan ve çok ruh ile dolmuştur. O, atardamarların bitiş yeri olmuştur.

Diyafram yani göğüs perdesi: Sağlam et, hassas ve hareketli sinirden bileşmiştir. Bunun menfaati, göğsün yayılması ve büzülmesi bulunmuştur.

Mide: Yumru bir organdır ki, et, sinir, atar ve toplardamarlardan bileşmiştir. O, üç cüze bölünmüştür. Bir cüzüne yemek borusu, birine mide ağzı ve birine mide dibi denilmiştir. Yemek borusu, ağızdan gelip, bağır kemiği bitiminde son bulmuştur. Mide ağzı, yemek borusu bitimindedir ki, etsiz kılınmıştır. Mide dibi, etli yaratılmıştır. Yeri, göbeğin üstüdür. Midenin menfaati, gıdayı hazmetme bilinmiştir.

Bağırsaklar: Katlanmış hassas sinirsi cisimler bulunmuştur. Sinir, yağ, atar ve toplardamarlardan bileşmişlerdir. Bunlar sayıca yedidir ki; birine kapakçık, birine oniki parmak, birine tutucu, birine ince, birine eğri, birine kolon ve birine düz denilmiştir. Düz barsak, makat halkasına bitişiktir. Bunların menfaatleri artık gıdayı atmak bilinmiştir.

Karaciğer: Et, atar ve toplardamarlar ile kendini örten zardan bileşmiştir. Bunun kendi zatında hissi olmayıp, zarının hissi çok bulunmuştur. Bunun rengi, donmuş kana benzetilmiştir. Karaciğer ki, kan damarlarının bitişik yeri bulunmuştur. Bunun yeri, sağ tarafta uygundur. Dışı, arka kaburgalara bitişik, içi mideye mutabık, üstü göğüs diyaframına yetişik, altı, leğen kemiğine ulaşık bulunmuştur. Bunun menfaati, uzuvlara gıda vermek için, kan üretmek bilinmiştir.

Safra: Karaciğere yapışık yaratılmıştır. O, safra (öd) kesesi kılınmıştır. Bunun menfaati, safrayı, karaciğerden çekmek bilinmiştir.

Dalak: Boğumlu bir cisimdir ki, et ve atardamarlardan bileşmiştir. Rengi, karaciğere benzer bulunmuştur. Kendi zatında hissi olmayıp, zarı hassas kılınmıştır. Bunun yeri, sol tarafta, arka kaburgalar ile midenin arasında tayin olunmuştur. Siyah köpüğe kese bulunmuştur. Bunun menfaati, o ödü karaciğerden kendine çekmek bilinmiştir.

Böbrekler: İkisinden her birisi, az kırmızı olan sert et ile çok yağdan ve atar damarlardan bileşmiştir. Böbrek ki, onun kendi nefsinde hissi olmayıp, zarının hissi çok bulunmuştur. Bunun yeri, sırtın altında kılınmıştır. Menfaati, ciğerden idrarı çekip, mesaneye akıtmak bilinmiştir.

Mesâne: Damarlar ile katlanmış sinirsel bir cisimden ve atar damarlardan bileşmiştir. Bunun yeri, makat ile kasık arası bulunmuştur. Menfaati, idrarı toplama ve dışarı atma bilinmiştir.

Husyeler: İkisinden her birisi, yağlı beyaz etten ve çok sayıda atardamardan bileşmiştir. Menfaatleri, meniyi pişirip, oluşturmak bulunmuştur.

Kamış: Az etten, çok sayıda atar ve toplardamardan bileşmiştir. Menfaati, yukarıda uzuvların hikmeti bahsinde bilinmiştir.

Rahim: Sinirsel bir cisimdir ki, kadınlarda yaratılmıştır. Yeri, düz barsak, göbek ve mesâne  arasında kılınmıştır. Onun boynu uzun olup, ferce ulaşıp, dibinde iki husye konulmuştur. Menfaati, nutfeyi çekme ve cenini koruma bulunmuştur.

Kadın memeleri: İkisinden her birisi yumuşak et, beyaz yağ, çok sayıda atar ve toplardamarlardan bileşmiştir. Yeri, sinenin dışında, müşahede kılınmıştır. Menfaati, kanı pişirmek ve süt oluşturmak bilinmiştir.

İşte böyle sanat şaheseri bir binayı, sınıf sınıf imaretlerle tamir edip güzelleştirmek, dışını ve içini türlü kemallerle süsleyip, güzelleştirmek, hepsinden daha önemli ve lüzumlu bulunmuştur. Bu sanatları hayretten nice yüz ibret alınmıştır. (İnsanı en güzel biçimde yaratan, hakîm, musavvir, bâri ve hâlik olan Allah münezzehtir. Yaratıcıların en güzeli Allah ne yücedir!) 

İkinci Madde 

İnsanın beden sıhhatinin korunması esasları olan mizacları bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, tabibler demişlerdir ki: Tıb ilmi, beden ilmidir ki onun nazarisi ve amelîsi haddizatında iki ilimdir. Birinci ilim, hıfsızsıhha, sıhhati koruma ve ikincisi tedbir-i illet, tedavidir. Hâlbuki beden sıhhati bir büyük nimettir. Din ve dünya ehline devlet sermayesidir.

Vücudu korumak saadettir. Kadir ve kıymetini bilip, kaide ve erkânıyla âmil olmak hoş ganimettir. Çünkü vücudunun sıhhatini koruyan akıllı kimse, âfiyet bulur. Cismine illet ârız olmayıp, selamet kalır. Tedbir ve ilaca ihtiyacı kalmayıp, rahat bulur. Bol vakit bulup, Mevla'nın marifetine nail olur. Şu halde 'Marifetnâme' de ancak sıhhati korumanın kaide ve esaslarını yazmak ve açıklamak lazım gelir. Ta ki, o devlet ve saadetin kadir ve kıymetini bilip, fırsat elde iken onu koruyasın. Ömrün oldukça sıhhat ve âfiyette kalasın. Allah ile dolup, Mevla'yı tanımaya meşgul olasın. Sıhhati korumanın kaidelerini bili, amel eden kimse, Hak'kın yardımı ile vücut sıhhatine malik olabilir. Lakin mütehassıs tabib olsa bile, gençlik ve kuvveti baki edemez. Her şahıs, en uzun ecel olan yüzyirmi sene yaşına gidemez. Özellikle zaruri iş bulunan tabii ölümün vakti geldiğinde, o nu bir kimse tehir edemez. Zira ki bedenin oluşum ve bekası, o rutubetle mümkündür ki, onu gıda edip, fazlalarını atan sıcaklığa yakındır. Şu halde bu tabii hararet, o maddesi olan tabi rutubeti ayrıştırarak, o rutubet az kaldığında, bu hararet dahi azalıp, gıda hazmı da zayıf olur. O îrâdı noksan bulur ki, eğer o îrat olmasaydı, bu beden oluşum müddetinde beka bulmazdı. O halde bedene dahi gün gün zaaf ve noksan gelir. Ta tabii rutubet yok olduğunda, tabii hararet dahi söner. Her şahsın kendine mahsus olan mizac ve kuvveti hasebiyle ömrü müddeti ve mukadder eceli bulunan tabii ölüm ancak budur.

Bu durumda sıhhati korumanın gayesi budur ki, önce mizacları bilip, onda zaruri sebebleri, açık sebeblerle bedende bulunan tabii rutubeti bozulmaktan korumak ve fazla ayrışmadan koruyup, ecele varıncaya dek, dışarıdan bir zarar isabet etmezse, dört çağdan her yaşı, kedi gereğince koruyarak, sıhhat ve âfiyette gönül safasıyle ömrünü tamam eder.

Bedenin mizacları, on alâmetle bilinmiştir. Zarurî sebebleri altı adet bulunmuştur.

İkincisi: Et, yağ ve iç yağdır. Bunların çokluğu bedenini rutubetine, azlığı kuruluğuna alâmettir. Fakat etin çokluğu, bedenin rutubet ve hararetine, sadece yağ ve içyağın çokluğu, bedenin rutubet ve soğukluğuna alâmetidir.

Dördüncüsü, beden rengidir ki, onun beyazı, soğukluğuna ve balgam çokluğuna alâmettir. Kırmızılığı, hararetine ve kan üstünlüğüne alâmettir. İkisinin bileşimi, itidale alâmettir. Buğday rengi, hararetine alâmettir. Sarılığı, hararetine ve safra üstünlüğüne alâmettir. Siyahlığı, soğukluğunun ifratına ve siyah köpük üstünlüğüne alâmettir.

Beşinci, uzuvların yapısıdır ki, göğsün genişliği, nabzın fazla hareketi, damarların dışta oluşu ve kalınlığı, el, ayak ve kemiklerin büyüklüğü, bedenin hararetine alâmettir. Bu uzuvların zıt olması, bedenin soğukluğuna alâmettir. Altıncısı infial keyfiyetidir ki, süratli infial hangi keyfiyetten olursa beden dahi o keyfiyette olduğuna delalet eder. Mesela soğukluk keyfiyetinden süratle müteessir olmak, o bedenin soğukluğuna delalet eder.

Yedincisi tabii fiillerdir ki, fiillerinde olgun olan tabiat, kendi itidaline, eksik veya bâtıl olan soğukluğuna, yavaş bulunan hararetine alâmettir. Tabiat sürati hararetine, yavaşlığı soğukluğuna alâmettir.

Sekizincisi uyku ve uyanıklıktır ki, uykunun çokluğu bedenin soğukluk ve rutubetine, uyanıklığın çokluğu, hararet ve kuruluğuna alâmettir. İkisinin itidali bedenin itidaline alâmettir.

Dokuzuncusu büyük abdesttir ki, onun keskin kokulusu ve sağlam renklisi bedenin hararetine, bunun zıttı bedenin soğukluğuna alâmettir.

Onuncusu nefsânî intikallerdir ki, onların kuvvet, sürat ve çokluğu bedenin hararetine, yavaş hissi bedenin soğukluğuna alâmettir. Devamlılık ve sebatı bedenin kuruluğuna, çabuk bitişi rutubetine alamettir. Gazap ve şiddet, cür'et ve hiddet, kelamda sürat ve çokluk bedenin hararetine; vakar ve haya çokluğu soğukluğuna; kalp zaafı rutubetine; korkaklık ve ürkeklik onun kuruluğuna alâmettir.

Sayılan bu on alâmetten başka insan bedeninde olan dört karışımdan her birinin ziyadeleşme ve galebesinin nice alametleri vardır ki, bu söyleneceklerdir: Kan üstünlüğünün alâmeti, baş ağrısı, sallanma, esneme, durgunluk, hislerin bulanıklığı, dil kızarması, çıban ve basur çıkması, yüz yarılması ve burun  kanamasıdır. Rüyada kızıl eşya görmek, uyanma anında ağız tatlılığıdır.

Balgam üstünlüğü: Beyaz renk, hissizlik, deri yumuşaklığı, deri soğukluğu, tükürük çokluğu, susama azlığı, hazım zayıflığı, vurdumduymazlık, geğirme, çok uyuma, rüyada su ve kar görme, uyanma anında ağzın tuzluluğudur.

Safra üstünlüğünün alametleri: Renk sarılığı, göz sararması, ağız kuruması, burun ucu kuruması, şiddetli susama, iştah zayıflığı, kusma çokluğu, dil sertleşmesi, düşte ateş görme ve uyanınca ağız ekşiliğidir.

Tıpçıların tecrübe ile bildikleri bunlardır.

Her şeyi en iyi bilen Allah'dır. 

Üçüncü Madde 

İnsan bedeninin sıhhatini koruma kaide ve esaslarından olan altı zarurî sebebi bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, tabibler demişlerdir ki: Bedenin oluşum bekasının zarurî sebebleri altıdır.

Birinci sebeb: Bizi kuşatan havadır ki, onu teneffüs edip, akciğer içinde ruhun dumansı buharı olan fazlalıklarını nefesin itilmesiyle çıkarıp, ruha itidal vermek için zorunlu olmuştur. Bu hava, madem ki hali üzere safî ve mutedil kalıp, piş rüzgârlar ve çirkin dumanlarla karışmamıştır. Bedenin oluşum bekasını ve vücut sıhhatini koruyucu bulunmuştur. Eğer hava, kötü duman ve rüzgârlarla değiştiyse, hükmü dahi değişmiş bilinmiştir. Şu halde dört mevsimin her biri, kendine uygun olan hastalığı verip, zıttını giderir. Gerçekten, yaz mevsimi, safrayı çoğaltmakla hastalıklar verip, rutubeti ayrıştırma ve kalbi ısıtma ile susuzluk ve hareketi ortaya çıkarır. Sonbahar, gece ve gündüzü, sıcaklık ve soğukluğu değiştirmekle hastalıkları çoğaltıp, meyveleri çoğaltma ile kanı azaltır, sevdayı çoğaltır. Kış mevsimi, balgamı çoğaltma ile hastalıkları verip, başın maddelerini sıkma ile nezle ve öksürüğü ortaya çıkarır. İlkbahar, karışımları hareket ettirmekle bademcikleri şişirip, kanı çoğaltma ile maddeli hastalıkları ortaya çıkarır. Bu mevsim, mevsimlerin en sıhhatlisidir. Hayat ve sıhhat için en uygun ve en latif ve en tatlıdır.

İkinci sebeb cismani sükûn ve harekettir. Bu beden hareketi, zaaf ve kuvvete, azlık ve çoğunlukta, yavaşlık ve süratte muhtelif olduğundan; az ama çok kuvvetli ve süratli hareketin, bedeni ayrıştırmasından ısıtması daha çok bulunmuştur. Zayıf ve yavaş olan çok hareketin tesiri, onun aksi bilinmiştir. Hareket ve sükûnun ifratı bedeni soğutur. Hareketin itidali, yeme ve içmeyi düzenler ve hazma yardım eder.

Üçüncü sebeb: Nefsanî hareket ve sükûndur. Bu nefs hareketi, ruh ile kanın hareketiyle olur. Bu durumda ruh, ya bedenin dışına defaten hareket eder, şiddetli gazap halinde olduğu gibi. Veya tedric ile hareket eder, ferah ve lezzet sırasında bulunduğu gibi. Veya ruh bedenin içine defaten hareket eder. Korku ve ürperme halinde olduğu gibi. Veya yavaşlıkla hareket eder, hüzün ve keder vaktinde bulunduğu gibi. Veyahut iç ve dışa ard arda hareket eder. Hacalet zamanında bulunduğu gibi. Ruhun bu anılan hareketlerinde bedenin üzerine hareket olunan tarafının suhuneti ve kendisinden hareket olunan tarafın soğukluğu lazımdır. Zira ki, bedenin ısınması kanın hararetindendir. Soğuması, azlığındandır. Bu hareketin ifratı helak edicidir. Bu durgunluğun ifratı, soğutucudur.

Dördüncü sebeb, uyku ve uyanıklıktır ki, uyku sükûna benzer, uyanıklık harekete benzer. Zira ki uyku halinde, ruh, kendi hararetiyle yemeği hazım içim beden içine yönelip, bedenin dışı, soğukluğu üzere kalır. Onun için beden, uyurken uyanıklık halinden ziyade örtünmeye muhtaç kalır. Uykunun ifratı, bedeni ziyadesiyle rutubetlendirir ve soğutur. Eğer uyku, ruhun girmesiyle beden içinde hazmı kabil gıda bulduysa, onu hazmedip, bedeni ısıtır. Eğer hazmı kabil olmayan gıdayı veya karışımı bulduysa harareti hareket ettirmekle onu neşredip, bedeni soğutur. Gece uykusuzluğunun çokluğu, dimağı zayıf, hazmı bozuk edip, maddeyi ayrıştırarak tabii rutubetle açlığı verir. Gündüz uykusu dahi iyi değildir. Zira ki, o, rengi bozar, dalağa zarar verir ve üzüntüyü artırır. Eğer gündüz uykusu itiyat olunup, ikinci tabiat bulunduysa, terki caiz olmaz. Ancak yavaş yavaş terki gereklidir. Uyku ile uykusuzluk arasında tereddüt dahi kötü olup, şaşkınlık ve eleme sebep olur.

Beşinci sebeb yiyecek ve içeceklerdir. O, bedene ya keyfiyetiyle tesir eder ki, o halis ilaçtır. Ya salt maddesiyle tesir eder ki, o halis gıdadır. Veya sadece suretiyle tesir eder ki, eğer onun özelliği bedenin mizac ve hayatına uygun ise tiryaka şamildir. Eğer muhalif ise, öldürücü zehir gibidir. Veya hem maddesiyle, hem keyfiyetiyle tesir eder ki, o has gıdadır.

Veya hem keyfiyeti hem suretiyle tesir eder ki, o, özel etkisi olan ilaçlar böyledir. Sekmoniya gibi. Veya hem maddesiyle hem suretiyle tesir eder ki, o, özelliği olan gıdadır. Elam gibi. Gıda ise kâh latif, kâh kalın ve kâh orta olur. Bunların her birinin bedene gıdası ya çok olur veya az olur. Mutlak su basit olduğundan bedene gıda olmaz, ancak o, gıdayı yumuşatmak ve pişirmek için ve onu dar yollara geçirmek için kullanılır.

Altıncı sebeb istifra ve hapsetmedir. Bunların mutedili cisme faydalı ve sıhhati koruyucudur. İstifranın ifratı, bedeni soğutur ve boşaltır. Meğerki o istifra olunan kan ve safraya üstün olan balgam ve sevda gibi soğuk ve kuru ola. O surette ifrat derecede istifra, bedeni rutubetlendirir. İfrat derecede hapsetme, kan kanallarını doldurur, kokuşma, rutubet, iştah kesilmesi ve ağırlık yapar. Soğuk su ile gül suyu yüze çarpılsa, her hareketi itip, tabii harekete takviye verip, fenalığı önler. Ancak ârif ve âgah olan hepsini Allah'dan bilir. 

Dördüncü Madde 

Altı zaruri sebebden üç sebebin tadillerini bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, tıb bilginleri demişlerdir ki: Sıhhati koruma, vücudunu gözetme gerekli iştir ki, sayılan altı zaruri sebebi tedbir ile gözete. Ama kuşatan havayı gözetmek önce gereklidir. İlkbaharı kan aldırma ile karşılayıp, kusarak istifra ede. Kavrulmuş şeyleri kullanıp, nar gibi teskin edici maddeleri yiye. Kuvvetli hareketler, tatlılar, sıcak hamamlar gibi sıcaklıklardan kaçınıp, gıdayı azaltma ve elbiseyi hafiflete. Yaz mevsiminde hareketsizliğe devam, gölgeye sığınma, safrayı mahveden latif soğuk gıdaları yiyip, her ısıtan ve boşaltan gıdadan sakına. Hıyar, kavun ve karpuz gibi rutubetli meyveleri seçip, beyaz elbise ve soğukluk veren keten giye, Sonbaharda çok cimadan, soğuk su ile yıkanmaktan ve bütün kuru şeylerden kaçınıp, soğuk içeceklerden, yaş meyve yemekten, kusmaktan, baş açmaktan, gecenin soğuğundan ve öğle sıcağından sakına. Kış mevsimini kürk ve kalın giyeceklerle karşılayıp, et ve keşkek gibi çok sıcak gıdaları seçe. Bu mevsimde ani ve kuvvetli hareketler bedene faydalıdır. Bunda kusmak, kuvveti zayıf edendir.

Cismanî hareket ve sükûnda itidal: çünkü bedenin içinden ve dışından bulunan sebebler ile daima ondan ayrışan cüzlere bedel, gıdaya muhtaç olmakla, beden gıdasız beka bulmaz. Hiç bir gıda yendiği şekilde bir uzva cü olmaz. Belki dört hazmdan her birisi yanında gıdadan bir farzla bir lahza kalır ki, onda bir fayda kalmaz. O fazlanın atılmasına, tabiat fırsat bulduğundan, ona iltifat kılmaz. Şu halde eğer o fazlalar terk olunup, uzun müddetle çoğalırsa, o kadar madde toplanır ki, bedene keyfiyetle zarar verir. Yani bedeni ya ısıtır, ya pörsütür, ya soğutup yahut sıcaklığını söndürür. Veya kemiyeti ile zarar verir. Yani kan kanallarını kapatıp bedene ağırlık verip, kabızlık hastalıklarını verir. Eğer o toplanan madde istifra olursa elbette beden o tedaviden incinir. Zira ki istifra edilenin çoğu zehirlidir ki, bedene yararlı olan karışımı dışarı çıkarmaktan hali değildir. Şu halde biriken fazlalıklar terk olunsa da, istifra olunsa da zararlıdır. Hâlbuki riyazet adı verilen beden hareketi o fazlalıkların doğurduğunu bile men eder. Zira ki beden hareketi bütün uzuvları ısıtıp, fazlalıklarının öyle bir derece izale eder ki, hiçbir hazım yanında bir fazla kalmaz. Eğer mutedil hareket açıklanacak zamanlarında yapılırsa o bir riyazettir ki, cisme sürur ve hafiflik verip, onu gıdayı kabul edici eder.

Mafsallara sertlik verir, rutubetleri ayrıştırma ile sinir ve damarlara metanet verir. Bütün maddi hastalıklardan emin edip, mizaci hastalıkların çoğundan uzak eder. Bu riyazetlerin vakti, gıdanın alınması ve hazmının tamamlanmasından sonradır. Yani akşam yemeği, mide, karaciğer ve damarlar içinde hazm olunup, son yemeğin vakti geldiği zamandır. Mutedil hareket odur ki, onunla yüz rengi kızarıp, deride damar ortaya çıkar. Ama o hareketler ki, onda kanın akışı çoğalır. İfrat ola odur ki, onunla bedene hararet gelip, kuruyup rutubeti gider. Hangi uzvun mutedil hareketi çok olursa, o uzuv dahi kuvvetli olur. Özellikle o hareketin türünde ziyade kuvvet bulur. Mesela elin hareketi, yük taşımada çok olsa, onun kuvveti eşyayı itmede ham ellerden ziyade olur. Belki her kuvvetin şanı uzvun hareketi gibidir.

Nitekim hıfza devam edenin hafıza kuvveti kuvvet bulur. Çünkü her uzvun bir özel riyazeti olur. Şu halde dimağın riyazeti aksırmak olur ki, o hareketle tabiat, onda bulunan ezayı ve onu genizden bitişen habis rüzgârları iter. Akciğerin riyazeti, öksürüktür ki, o hareketle tabiat, onda olan galiz balgamı veya göğüse isabet eden şiddetli soğuğu ondan atar.

Uzuvların ihtilaç  (seğrime) illeti bir galiz rüzgardır ki, onunla adaleler ve onlara yapışık olan deri hareket eter. Tak ki, o yel onlardan ayrılsa, titreme, hareket etme kuvvetinin adaleyi hareket ettirmekten aczi sırasında hâsıl olur. Nitekim o, korku, gazap, zihin karışıklığı, gam ve gayretten meydana gelir. Göğüsün riyazeti okumadır. Onda yavaşlıkla başlayıp derece derece sesi yükseltmek rahattır. Kulağın riyazeti güzel sesler ile leziz nameleri dinlemektir. Gözün riyazeti, güzel eşyaya bakmaktır. Elin riyazeti, yakalamak ve ayağın riyazeti gitmektir. Mutedil olan at binme güzel bir beden riyazetindendir. Bedeni ısıtmasından ziyade ayrıştırandır.

Bağlanılmış iple (salıncak) sallanmaktır. Bu, at sırtında mutedil gitme gibidir. Top ve çevgan oyunu nefislerin ve bedenlerin riyazetidir. Zira ki, galip olan sevinçli ve neşelidir. Mağlup olan gamlı ve gazaplıdır. Müsabaka dahi nefs ve bedenlerin riyazetidir. Gemiye binme, karışımları hareket ettirici ve mideye faydalıdır. İstiska ve cüzzam gibi müzmin hastalıkları def edicidir. Zira ki, nefs onda ferah ve elemi ardarda toplayıcıdır. Eğer onda kusma gerekirse, tutması ki, beden gayet faydalıdır. Uzuvları ovma dahi, bu riyazetten sayılır. Eğer ovmak sert hırka ile olursa, kanı derinin dışına çekip, rengi kırmızı görünür. Normal ovma uzuvlara kuvvet verip, ifratı zahmet verir.

Nefsanî sükûn ve hareketin itidali gerçekten ruh hareketlerinin kaynağı onun kendisinde olan gazap ve şehvettir. Gazabın aşırısı tehevvür, azı cüben ve itidali şecaattır. Bu mutedil hareket bedene sıhhat, nefse izzet, dünya ve diyaneti korumaktır. Şehvetin aşırısı şere, azlığı humut ve itadali iffettir. Bu mutedil hareket bedene sıhhat, nefse lezzet ve iki cihanda rahat ve selamettir. Şere nefsin istilasi ile aklı yendi ise, ona mecezi aşk derler ki, mal-i hülyanın bir türüdür. O bir hastalıktır ki, çoğunlukla gençlere ve bekarlara ârız olup, âşık olduklarından başkasından onları yüz çevirttirir. Bu aşkın sır ve sebebi, sevgilinin şekil ve şemalini aşırı derecede güzelleştirme ile fikretme ve düşünmeye yapışma ve devam etmedir. Çoğunca o fikir ile cima, şehveti dahi bulunur. Bunun alameti renk sararması, beden zaafı, yağ kuruması, göz morarması bilinir. Bu âşığın gözünün hareketi güleç ve sevinçlidir, sanki bir leziz nesneye bakar gibidir. İçi ah ile sesi hazin gelir. Onun tavır ve halleri, düzensiz olur. Az uyumaktan seherlerde uykusuz kalır. Eğer bir tabib onun nabzına el basıp, nice akran ve yaranı vasıflarını saysa, hangi isim ile nabzı değişip, yüzünün rengi değişirse o ismi, onun sevgilisi olduğunu bilir. Ona kavuşma gibi ilaç olmaz. Eğer ona sevgiliye kavuşma meşru yol üzere mümkün değilse, ona sevgilisini kötüleme ve buğuz etme ile ilaç verilir. Eğer, o akıllılardan ise, nasihat kabul edip, o sevdadan vazgelir. Ancak onu küçümseme ve alay etme, aşka delilik ve sevda deme bu hastalıktan kurtarır. Eğer dinlemeyi terk ve cimayı çoğaltma ile acilen ilaç olunsa, aşk onun tabiatını dahi istila edip, helak olur. 

Beyt::

Aşka feda olana ilaç yoktur,

Mesih ona tabib olsa bile. 

Beşinci Madde 

Zaruri altı sebebden kalan üçünün itidalini bildirir. 

Ey aziz malum olsun ki, top âlimleri demişlerdir ki: Bedenin sıhhatını korumaya taahhüt ve iltizam eden kimseye gerekli iştir ki, meşhur altı sebebin kalan üçünü dahi tedbir ile itidal edip, ömrünün sonuna dek sıhhat afiyetle gide.

Uykunun itidali ve uyanıklığın itidali: Uykunun en iyisi odur ki, süresi mutedil ola. Yani dört saat geçecek kadar değin ola. Hazm olunduktan sonra kestirirse yani yemem içmeden sonra iki üç saat  geçmesinde uyku bastırıp, ikinci hazımda bulunma. Eğer midesi zayıf olan kimse yemek hazmına uyku il yardımcı olursa, önce yarım saat kadar sağ tarafı üzerine yatmak lazımdır.

Ta ki, gıda, sağ tarafa eğit olan mideye karaciğerin çekmesi ile kolay olup, karaciğerin harareti onu ısıta. İki saat kadar solu üzerine yatıp uyumak lazımdır. Tak ki, karaciğer mide üzerine yorgan gibi örtülüp, onu ısıtıp, birinci hazımda mideye yardımcı ola. Sonra yine iki saat kadar sağ tarafı üzerine yatıp uyumak gerektir. Ta ki ikinci hazm içi karaciğer gıdanın inişine yardım ede. Uykunun içteki hareketi uyanıklıktan fazladır: Maddenin tabiatını istila bakımından. Zira ki uyku halinde hararet içeride ziyade olduğundan, maddeye ziyade üstün olur. Uyanıklığın terletmesi, maddenin rutubetini istila bakımından daha çoktur. Zira ki uyku halinde hararet içeride ziyade olduğundan, maddeye ziyade üstün olur. Uyanıklığın terletmesi, maddenin rutubetini istila bakımından daha çoktur. Zira ki uyanıklıkta hararet dışa yönelip, maddeyi ayrıştırır ve akıtır. Kimin ki uykuda terlemesi sebebsiz çok olur, o, gıda ile ya karışım ile dolu olur.

Kimin ki uykusu ağır ve uzun olur, yani sekiz saatten ziyade uyur kalır, onun dimağında rutubet üstün olur. O, kuru gıdalarla uykusu hafif olup, itidal bulur. Kim ki uykusuzlukla mübtela olur, yani yirmidört saatten ziyade uykusuz kalır; o hamam ile rahat bulur. Süt ve arpa  suyu benzeri rutubetler ile uyku gelir.

Boğucu kâbus ki, uyuyan uyku esnasında tahayyül eder ki, üzerine bir ağır nesne düşüp, onu sokup, hareketten menedip, nefsini daraltır; bu boğucu kâbus buharı ayrıştıran uyanıklık ve hareketinin yokluğu sırasında kanın ya balgamın veya sevdanın buharı dimağa çıkmasından ortaya çıkar. Şu halde bunun ilacı, istifra ile beynin temizlenmesidir.

Yiyeceklerde itidal: Her sıhhat ki, onun hali üzere kalması murat olunur. O bedenin keyfiyetinde benzeri ona verilmek gerektir. Eğer bozulmuş bir sıhhati, kendisinden daha iyi olan sıhhate nakletmek murat olunsa, ona zıttı verilmek lazımdır. Şu halde vücudunun sıhhatini hali üzere korumaya özenen kimseye lazımdır ki, gıdalardan siyah taneler gibi  pisliklerden temizlenmiş buğday ekmeğiyle, mülayim tatlılar, koyun eti, kümes hayvanları eti ile yetine. Lokmayı küçük alıp, çiğnemeyi çok ede. Meyvelerden ancak incir, üzüm kuru üzüm seçe. Ama ilaç olan meyvelere iltifat etmeye. Meğerki mizac itidali için yenile. Veyahut hazır yiyecek onda buluna. Zinhar iştihasız yemek yemeye, İştihasını giderip, geri bırakmaya. Yaz günlerinde soğuk gıdalar, kışta sıcak gıdalar ala. Hazmolunmuş yemek üzerine başka yemek sokmaya, Yemek saatlerini uzatmaya. Ta ki gıdanın evveliyle sonuncusu hazımda karışmaya. Yemek çeşitlerini çoğaltmaya, ta ki hazımda tabiata şaşkınlık gelmeye, Çok olmazsa leziz gıdalar en faydalıdır. Ekşi gıdalar zararlıdır, ihtiyarlığı çabuklaştırıcı ve uzuvları kurutucudur. Tatlı gıdalar, mideyi rahatlatıcı, bedeni ısıtıcı ve safrayı hareket ettiricidir.

Tuzlu gıdalar, bedeni kurutucu, safrayı doğurucu ve uzuvlarla kuvvetlere zarar vericidir. Zararlı tatlıyı, ekşi defeder. Ekşiler, tatlı ile gider. Tuzsuzlar tuzluyu, tuzlular tuzsuzu mutedil eder. Nefsinden gıda iştihası kalmış iken, ondan el çekmek lazımdır. Yemek vakitlerini gözetmek elbette lazımdır, vacibtir. Lakin kötü gıdalar alışmış olan, devam etmeyip, yavaş yavaş terk etsin. Yemek vakitlerini düşürerek, birle yetinsin. Zira ki gündüzde bir kere gıdalanmak, bir kere gecede yemek, karıştırmak tabiata müşküldür. Zira ki bu iki su, biri birine incelik ve kalınlıkta uygun değildir. Suların en iyisi nehir suyudur. Özellikle pak yerde akıp, her şeyden saf gele veya taşar üzerinde akıp, kokuşmuş şeylerden uzak ola. Özellikle kuzeye veya batıya aka. Yüksek bir yeden aşağıya inip gide. Kaynağı uzak olup, uzun süre akmakla incele, İnceliğinden ağırlığı hafif ola. Çok olup, şiddetli aka gele. Bu vasıflar ile vasıflanmış olan bir sudur ki, faziletten nihayet bulmuştur. Mübarek nil suyu bu güzelliklerin çoğunu toplamıştır. Menba suyu hareketinin azlığından kalın kalmıştır. Toprak altında olan kerhizler içinde akan sular sertlik bulmuştur. Mağara suları ve kuyu suları onlardan daha serttir. Su içmek, yemekten iki üç saat geçmesinden sonra faydalı bilinmiştir. Yemek arasında su içmek, hastalığı körükler. Hemen sonra içmek, bozucu ve kötüdür. Lakin midesi sıcak olan kimse yemeğin arasında ve akabinde su içmekle istifade eder. İştihası zayıf olan kuvvet bulur. Zira ki, o zaaf, hararet çokluğundan gelir. Şu halde su içmekle hararet mutedil olur. Aç karnına ve terli iken, özellikle cima, hamam, müshil içme kaplarında, meyveler üzerine özellikle kavun üzerine su içmek;  soğuk içecekler oldukça kötüdür. Eğer bu vakitlerde susuzluğa tahammül olunmazsa, çocuğun meme emdiği gibi, dudak ile kâse kenarı arasında yalama ile içip üç nefesten geçmesin. Her nefeste, üç yudumdan ziyade içmesin. Zira ki, çok olur ki, susuzluk yapışıcı balgamdan veya tuzlu balgamdan dolayı olur. Hâlbuki su içmeye iltifat olundukça, susuzluk çoğalır. Eğer o susuzlukta sabır olunsa, tabiat o susatan maddeyi eritip, susuzluk dahi gider. Çok olur ki, bunun gibi susuzluk maddesini bal gibi sıcak şeyler yatıştırır. Her zaman ayakta su içmek hatalıdır. Ancak zemzem suyu şifadır. 

Nâzm:

Beş yerde su içmekten sakın

Çünkü o hastalığı çeker

Hamam, yorgunluk akabinde

Yemek akabinde ve yatakta. 

Tutma ve istifrada itidal: Vücut sıhhatini muhafaza edene gereklidir ki, daima kendi tabiatını mukayyet ve gözetleyici ola. Eğer tabiatı kabız olursa, onu incir ve sinemaki gibi içeceklerle yumuşatsın, özellikle ihtiyarlık tabiatına yumuşaklık, rahat ve selamettir. Eğer tabiatında aşırı yumuşaklık bulursa, onu sumak ve kavruk gibi şeylerle tutsun. Eğer dolarsa gıda fazlalığından midede hasıl olup, geğirmekle çakan duman ile ekşime ile veya sadece ağırlıkla gıdayı bozucu bulursa, o saat kusmaya can atsın. Eğer kusmak ona zorsa veya vakti değilse, sakızla kaynamış sıcak su içip, sağ yanı üzerine yatsın. Veyahut bir parmak bala ince tuz katsın. Ve pamuk ile makatında yarım saat kadar taşımaya tahammül etsin. Ta ki, yumuşaklık bulup rahatla o bozucu gıda gitsin. Sonra elma gibi mideye kuvvet veren şeyleri yiyip hamamda yatsın. Eğer ishal olursa gül yaprağı, dövülmüş mazı, nohut sakızı, ermeni çamuru, fesleğen tohumu, tebeşir ve kimyon gibi kuru şeylerden yesin. Veyahut elma, sefercen ve ekşi nar gibi meyveler yesin. Ta ki, tabiatın yine normale yetsin. Küçük ve büyük abdesti fazla tutmak zararlıdır. Titreme verir ve ihtiyarlığı çabuklaştırır. Alışılmış olan boşalmaların en kolayı cima ve hamamdır. 

İnsan hayatının temeli mide

Eğer bağlanırsa ki açılmamalı

Eğer bağlanmamacasına açılırsa

Dört tabiat muhalif ve serkeş

Eğer gâlib olursa dörtten biri

Elbette ârif ve kâmil olanlar

Yavaş yavaş gitmeli olmamalı gam

Bağlanırsa gönüle elem verir

Dünya hayatından götürür ölüme

Nice günler hoş kaynaşmışlar

Söker kalıptan can koymaz diri

Geçici dünyaya gönül bağlamazlar. 

 Altıncı Madde 

Sıhhat durumunda alışılan istifranın en güzel türleri bulunan cima ve hamamın itidalini bildirir. 

Ey aziz, malum olsun ki, top bilginleri demişlerdir ki: Sıhhatteyken alışılan boşalımların en kolay ve en faydalısı, cima ve hamamdır. Cimanın en faydalısı, birinci hazımdan sonra vâki olanıdır. Bedenin hararet, rutubet ve kuruluğunda, boşluk ve doluluğunda itidali sırasında bulunandır.

Eğer o, hata ile bu itidallerin dışında bulunduysa; bedenin hararet, rutubet ve doluluğunda bulunan cimaın zararı, onun soğukluk, kuruluk ve boşluğunda bulunandan daha az ve daha kolaydır. Cima şehveti kuvvet bulmadıkça, âlet düşünmeksizin ve bakmaksızın yayılmadıkça, ona öne alma ile girişme, vücuda zararlı bir oyundur.

Faydalı cimaın alâmetleri odur ki: Onun akabinde vücuda hafiflik, tam neşe, yemek isteği ve uyku gele. Ta ki fazla maddenin boşalımı hâsıl olmuş ola. Zira ki mutedil cima, tabii harareti def ile bedeni ferahlandırır. Yemek ve beslenmeye bedeni hazırlar. Gazabı zayıflatıp, kötü vesveseyi ve sevda düşüncelerini giderir. Balgam hastalıklarının  çoğu onunla gider. Çok olur ki, cimayı terk edenin menisinden kötü buharlar dimağına çıkıp, baş dönmesi ve göz kararması gibi belalar başına gelir. Meni buharı, bedenin içinde hapsolup, kaplarına dolduğunda husyeleri şişer, kasık acısı ve beden ağırlığı hâsıl olur. Cima yapıldığında sürate hafiflik ve şifa bulur. Çok cima, endamı boşaltır, kuvveti düşürür ve gözü zayıflatır. Mübtelasını titretip, sinirlerini boşaltır. Acuzeye, çirkine, hastaya, küçük bâkireye ve uzun süredir cima olunmayan dula cimadan kaçınılmak elzemdir. Zira ki bular, elbette kuvveti çeker, âleti yumuşatır, rutubeti kurutur ve üzüntü verir. Pişmanlığa sebep olur. Livata, tabiata aykırı ve zararlıdır. Zira ki ihanet ve eziyeti toplar, inzal zevkini önler. Genç ve güzel kadınla cima, vücuda sıhhat, hislere kuvvet verip, tabiatı mesrur ve kalbi huzur dolu eder. Zira ki tabiat ona eğilimli olduğundan, meni boşalması çok olup, o fazla madde bedenden gider. Cima şekillerinin en iyisi odur ki: Kadını sırtı üzerine yatırıp, açılmış baldırları arasında dize gele. Önce oyun, konuşma ve iltifat ile göğüs, dudak ve yanağını öpmeli. Göğüs ve kasığını ovmalı. Sonra âletiyle bız'a sürmeli ve kadının gözüne bakmalı. Ta ki şehvetin şiddetinde ikisi de eşit ola. Vakta ki kadının gözü değişip, göğsünden menisi ayrılmakla ister ki erkeği göğsüne ala.  O zaman üzerine düşüp, sokma ve çekme ile inzali vaktine hazır ola. İnzalden sonra kadının karnı üzerinde bir miktar kala. Ta ki iki meni karışıp, rahme girmeye yol bula. Evlat arzu eden bu âdab üzere hareket kıla. Ta ki inzalı kolay olup, kadın dahi ondan lezzet ala. Tam bir çocuk vücuda gelip, hepsi âfiyet bula. Boşalma tamam ola. Zinhar kendi yatıp kadını üzerine almasın. Ta ki artan meni mesane yolunda  kalmasın ve onda kokuşup, hastalık olmasın. Bız'ın rutubeti ona damlayıp, ondan, mesane iltihabı kalmasın. Cimaı tahrik eden şeylerin biri, insanların cima ettiğine muttali olmaktır. Biri kadın seslerinin nağmesini duymaktır. Biri dahi hayvanların cima ettiğini görmektir. Biri de cima ile ilgili hikâyelerdir. Kasık kıllarını kesmek de şehveti uyandırır. Bu durumda başka şeyler düşünerek, bu arzuyu yenmek gerekir. 

Beyt:

Nazar-ı şehvet için rup-u zenan ağ olsun

Zeni olmazsa kişinin sağ eli sağ olsun. 

Deyip, eliyle istimna etmek, üzüntü ve sıkıntıya sebebtir. Cima ile boşalımı terk edinin cildinin içinde olan hararetle rutubetten bit oluşup, hareketiyle ürer. Kâh olur ki, bit bedende defaten hâsıl olur. Bu derece çoğalır ki, rengi sarartıp, uykuyu kaçırır ve şehveti keser. Onun için erkekler ziyade bitli olur. Onun ilacı beden ve elbiseyi temizlemede ihtimamdır. Tuzlu su ile yıkanmaktır. Sonra tatlı su ile yıkanma ve ipek gömlek ile tamamdır.

Hamamın en iyisi, binası eski, içi geniş, suyu tatlı, sıcaklığı orta olandır. Onun ilk odası soğuk ve rutubetli, ikincisi sıcak ve rutubetli, üçüncüsü sıcak ve kuru olandır. Böylece vücud sıhhatini koruyup, ter boşalımı için hamama giden onun sıcak olan üçüncü odasına yavaşlıkla girsin. Ondan çıktığında yine yavaş yavaş dışarı gelsin. Hamamın içinde uzun bekleme, baygınlık, bulanıklık, ıztırap, kuruluk ve hafakan verir. Mizacı kuru olan, suyu havadan çok kullanmalıdır. Şu halde rutubete şiddetli ihtiyacından, evinin döşemesine su serpip yatmalıdır. Rutubetli buharı çoğaltmak için, hamamın içine su dökmeli ve hapsetmelidir. Mizacı rutubetli olan havayı, sudan çok kullanmalıdır. Şu halde ayrışma ve kurumaya ihtiyacının çokluğundan, su kullanmadan önce, çok terlemelidir. Sıhhatini koruma bakımından hamamda çok ter ayrışması gerekir. Zira ki cildi, rutubetli ve kızarmıştır. Beden pörsümeye ve sıkıntı gelmeye başlarsa, o vakit süratle dışarıya gelmelidir. Hamamdan sonra, örtünme ve kurulanma her mevsimde ziyade kılınmalıdır. Zira ki beden, hamamın havasından daha soğuk olan havaya çıkar. Beden hamamın suyundan emip, çektiğinden, onun ârizî hareketi, ondan süratle gidiyor, tabii olarak soğuk olan su, soğukluğunu bulduğunda, bedeni dahi soğutur. Eğer hamam, yemekten sonra vâki olduysa, bedenin yağlanmasına sebeb olur. Lakin sirke balı içerse, hastalıktan emin olur. İtidal üzere yağlanır. Eğer hazmolunduktan sonra hamama giderse, yağlanır ve hastalıktan emin olur. Midenin boş olduğu zaman hamam yapmak, bedeni kurutur. Zira ki aslî hareket ile arazî harareti toplar. Riyazeti az olan kimse, hamamda terlemeyi çoğaltsın. Ta ki riyazî hareketlerle ayrışacak fazlalıklar, hamam ile ter olup gitsin. Bu boşalma ile vücut, mizacının itidaline yetsin. Soğuk su ile yıkanma, gençlerin bedenine güç verir. Yaz günlerinde, öğle öncesi sıcak mizaclı ve normal etli olan kimselere sıhhattir. Ama ihtiyarların, çocukların, ishal ve nezlesi olanın, hazmı eksik olanın bedenine zarar ve ziyan eder. Kükürtlü kaplıcaları kullanma, yani kükürtten kaynayan ve galeyan eden sıcak su ile yıkanma, fazlalıkları atıcı, titreme ve felce ilaçtır. Uyuzu iyileştirir, mafsal ve romatizmaya şifa verir. Madenî suların hepsi, beden kokularını giderir, yaralara merhemdir. Bu ilaçların vücuda olan menfaatlerini Allah Taâlâ en iyi bilir. 

Yedinci Madde 

Çok kullanılan ilaç ve gıdaların tabiat ve menfaatlerini, özellik ve hükümlerini (ebced) harflerinin terkibince bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, tıp bilginleri demişlerdir ki: Herkes kendi vücudunun hekîmi olmalıdır. Kullandığı ilaç ve gıdaların tabiat ve menfaatlerini bilmelidir. Her birisini hükmüyle kullanmalıdır. Ta ki vücudu sıhhat üzere kalmalıdır. Gıdalardan her birinden her bir deva ki, insan bedeninde keyfiyetiyle tesir eder. Gerçek o ilaç, insan bedenine gelip, onunla beden kendi tabii hareketinden uyanırsa; eğer bedene insanî keyfiyetten ziyade tesir etmezse, o ilaç mutedil; eğer bedene keyfiyyetten ziyade tesir ederse, o ilaç itidallerden ve o keyfiyetten yana dışarıdadır. Şu halde eğer o tesir az olup, hissedilmezse, o ilaç birinci derecedir. Eğer bedene zarar verirse, lakin zararı helak edici değilse, o ilaç üçüncü derecededir. Eğer zararı ölüme varırsa, o ilaç dördüncü derecededir. Ona zehir ilaç adı verilmiştir.

Gıdaların da hükümleri, bu ilaçlar gibi bulunmuştur. Hepsinin hükümleri hece harfleri tertibiyle açıklanmıştır. 

ELİF

İbrişim: Sıcak ve rahattır. Özellikle hamı faydalıdır. Kurusu, bit türemesine engeldir.

İcsas (erik): İkinci derecede soğuk ve rutubetlidir. Onun tatlısı mideyi bozar ve ishal eder. Ekşisi, kalbi teskin edip, safrayı söker. Eksisi, tatlısından daha az ishal eder.

Ispanak: Birinci derecede soğuk ve rutubetlidir. Gıdası iyidir. Sıcak ve kuru olan akciğere ve göğse faydalıdır. Karnı yumuşatır. Bel ve sırttaki kan ağrılarını giderir.

Eftimon: Bir kuru ottur ki, birinci derecede kuru ve ikinci derecede sıcaktır. Kokusu müsekkin, düşkün ve yaşlılara faydalıdır. Sevda hastalıklarını ve balgamı gidericidir. Sara ve malihülyayı defedicidir. Gençleri ve hararetlileri susatır.

Anason: Bilinen bir tohumdur ki, üçüncü derecede kurutucu ve ısıtıcıdır. Böbrek, mesane, rahim, karaciğer ve dalak tıkanıklıklarını açar. Yeli ayrıştırmada tam etkisi vardır. Baş ağrısı ve safravî hastalıkları teskin için buhar ve suyu faydalıdır. Ezilmişi gülyağı ile kulağa damlatırsan, kulak içinde çarpma ve düşmeden ârız olan ağrıları dindirir. Bevli ve hayzı söker. Balgamdan doğan susuzluğa faydalıdır. Süt ve meniyi çoğaltıcı, zehrin zararını gidericidir.

İsmet: İsfahan sürmesi denir. Öldürücü kurşun madeninin cevheridir. Birinci derecede soğutucu ve ikinci derecede kurutucudur. Ekşisiz kurutucu ve kabız edicidir. Gözü kuvvetlendirir, burun kanını keser.

Ürüz (pirinç): Bilinen gıdadır ki, birinci derecede ısıtıcı ve ikinci derecede kurutucudur. Suyuyla yıkanmak, uzuvları kirden pak eder. Yenmesi, mideyi temizler. Süt ile pişirilmesi meniyi fazlalaştırır.

BE

Basal (soğan): İkinci derecede kurutucudur. Üçüncü derecede ısıtıcıdır. O, ayrıştırıcı, kesici, yumuşatıcı ve açıcıdır. Damarların ağızlarının açmak, onun halidir. Kuvvetlisi, yüzü kızartır. Tuz ile siğili söker. Normal olarak yenmesi, mide ve iştihaya kuvvet verir, çok yenmesi, baş ağrısı yapar ve aklı hafifletir. Pişmiş soğan çok gıdalıdır. Lakin susatıcıdır.

Parlamaya faydalı, basur ağızlarını açıcıdır. İdrarı kuvvetlendirici, tabiatı yumuşatıcı, zehirli rüzgâra faydalıdır. Pişmişi yaranın üzerine sarılırsa, ağrıyı dindirir.

Bıttıh-ı asfar (kavun): Birinci derecede ısıtıcıdır. Süratle safraya dönüşür. Onu sirke balı düzeltir.

Bıttıh-ı ahzar (karpuz): İkinci derecede rutubet verici ve soğutucudur. Bedeni kirden açar. İdrarı çoğaltır. Mesanede oluşan ve böbrekte peydahlanan taşları düşürücüdür. Yemek ile yenmesi faydalıdır.

Beyz (yumurta): En iyisi, yağ içinde yarı pişirilen tavuk yumurtasının sarısıdır. En faydalısı, taze olan yumurtadır. Sarısı hararete, beyazı soğukluğa ziyade meyilli olmuştur. İkisi dahi rutubetli ve faydalıdır. Beyazı yüze sürülse, güneş tesirini ve ateş sıcaklığını manidir. Sarısı bal ile karıştırılıp, yüzdeki sivilcelere sürülse, onu giderir. Beyazı, göz ağrılarına, boğaz sertliğine, ses kesilmesine, nefes darlığına, öksürüğe ve kanın havalandırılmasına faydalıdır. Tavuk yumurtası,  çabuk nüfuz edici, en iyi kimyon ve en çok gıda ve meni vericidir. Bayat yumurtanın sarısı kabız edicidir. Dövülmüş mazı ile ishali kesicidir. Yumurta et kuvvetindedir. Zira ki o, hayvanın cüzüdür. Belki kuvvetli hayvandır.

Bazican (patlıcan): İkinci derecede ısıtıcı ve kurutucudur. Sevda, baş dönmesi, tıkanıklık, uyuz ve cüzzamı doğurur. Rengi bozar, sarı ve siyah eder.

Bindük (fındık): Hararet ve kuruluğa meyillidir. Hazmı ağırdır. Cinsî kuvveti artırır. Baş ağrısı ve mide bulantısı doğurur. Dimağa yararlı olup, öksürüğü defeder.

CİM

Ceviz: Birinci derecede kurutucu ve ikinci derecede ısıtıcıdır. Onun baş ağrısı vardır. Hazmı güz ve harareti çoktur. Özelliği, ağzı tebşirdir. Bal ile soğuk mideye faydası iyidir.

Hindistan cevizi: İkinci derecede ısıtıcı ve kurutucudur. Gözü kuvvetlendirici ve sebel hastalığına faydalıdır. Kokusu güzel, yemeği hazmettiricidir. Karaciğer, dalak ve mideyi kuvvetlendirici, idrarı getirici ve tabiatı kabzedicidir.

Cübn (peynir): Tazesi, rutubetli ve soğutucudur. Eskisi, ısıtıcı ve kurutucudur. Normali gıda vericidir. Tuzlusu eski olursa zayıflatıcıdır. Mesanede taş yapar.

Cüzür (havuç): Aslı ikinci derecede hararet verici ve birinci derecede rutubetlidir. Mideyi üfürücü ve şehveti dalgalandırıcıdır. Onun tohumu idrarı getirir.

DAL

Darçın: Üçüncü derecede ısıtıcı ve kurutucudur. Oldukça latif ve çekicidir. Tıkanıklıkları açıcıdır. Her bozukluğu düzelticidir. Onun yağı, açıcı, ayrıştırıcı ve eriticidir. Faydası, yüzdeki siğillere ve titremelere çoktur. Baş ve göğüs ağrılarına faydalıdır. Soğuk nezleyi, rutubetli öksürüğü defeder. Mideyi kuvvetlendirici, kalbi açıcıdır. Karaciğer tıkanıklığına, rahim ve böbrek ağrılarına faydalıdır. Göz perdelenmesini ve kararmasını defedicidir.

Dik ve dücac (Horoz ve tavuk): Horozun en iyisi, henüz ötmeyenidir. Tavuğun en faydalısı, yumurtlama vakti gelmeyendir. Horoz çorbası, mafsal ağrısına, titreme, mideye, yele ve kulunca iyi gelir. Tavuk eti, aklı güçlendirir, tabiatı açar, meniyi artırır, sesi saflaştırır.

HE

Herise (Keşkek): Bir tanınmış gıdadır ki, et suyu ile pişirilmiş, buğdaydan hâsıldır. O, kuruluk ve rutubette ısıtıcı ve mutedildir.

VAV

Verd-i ahmer (kırmızı gül): Birinci derecede soğutucu, ikinci derecede kurutucudur. Tohumu yaprağından ziyade kabız edicidir. Onun kurusu dahi, ziyade kabız edicidir. O, tıkanıklığı açıcı, sevdayı yatıştırıcı, iç uzuvları kuvvetlendiricidir. Gülsuyu, baygınlığa faydalı, ateşli baş ağrısını gidericidir. Beden kokusunu güzelleştiricidir. Terbiyelenmişi, sıcaktır ki, mide ve karaciğere kuvvet verip, hazma yardım eder. Tazesinden on dirhem kullanan, ishal olup, on defa tuvalete gidendir.

ZI

Zaferan: Birinci derecede kurutucu ve ikinci derecede ısıtıcıdır. Rengi güzelleştirir, idrarı çoğaltır, şehveti düşürür, tıkanıklığı çözer ve damarları açar. Lakin kabzı vardır.

Zencefil: İkinci derecede kurutucu, ikinci derecede ısıtıcı ve rutubet vericidir. Cinsî isteği köpürtür. Özelliğiyle karaciğer ve midenin soğukluğuna uygun gelir. Onunla mide rutubeti gider. Tabiat dahi yumuşaklık bulur. Onun kullanılması yaramdan iki dirheme kadar faydalı olur.

Zeyt-i ham (Zeytinyağı): Birinci derecede soğuk ve kurudur. Dalından koparılan zeytin itidal üzere ısıtıcıdır. Rutubete eğilimlidir. Eskisinde hararet ziyade hâsıldır. Her gün zeytin sürünmek, saçları kuvvetlendirir ve beyazları düşürür.

HA

Hınna (kına): İkinci derecede soğutucu  ve kurutucudur. Ayrıştırıcı, açıcı, kurutucu ve kabız edicidir. Ateşli şişlikler ve balgam için pişirilmesi faydalıdır. Yağı, sinirleri yumuşatıcı, zorlukları çözücü ve defedicidir.

Hımmes (Keten tohumu): Birinci derecede ısıtıcı ve kurutucudur. Siyahı ve kırmızısı iyisidir. Makbulü büyüğüdür ki, sırt ağrısına faydalıdır. Diş etlerindeki ve yüzdeki şişlikleri giderir. Sesi saf edip, diğer tanelerden daha gıdalı olduğu şayidir. Pişmişi, nefese faydalıdır. Taşları, böbrek ve mesaneden düşürür. Keten tohumunun tesiri, meniyi çoğaltma ve şehveti kamçılamadır. İdrarı ve doğumu kolaylaştırır.

Hınta (Buğday): Hararet ve rutubette mutedildir. İnsanın hararet ve rutubetine muadildir. Onun tanesinin hazmı yavaştır. Kırmızı iri buğday en iyisi, en kuvvetlisi, en lezizi en gıdalısıdır.

Hamam (Güvercin): Bunun uçanı, yavrusundan hafif ve gıdalıdır. Yavrusu daha sıcak ve daha rutubetlidir.

TI

Tın-i Ermeni (Ermeni çamuru): İkinci derecede soğutucu ve kurutucudur. Tabiatı, kanı gayetle tutucudur. Basur ve çıbanlara içilmesi ve sürülmesi faydalıdır. Uzuvların pörsümesini ve ateşli nezleyi iyileştirir.

Tabaşîr (Hint hıyarı): İkinci derecede soğutucu, üçüncü derecede ısıtıcı ve kurutucudur. Kalbi kuvvetlendirir ve ateşli hafakanı giderir. Safradan olan hastalıklara faydalıdır. Mide hararetini ve iltihabını, karaciğer hararetini teskin eder, ateşli hummaları durdurur.

YE

Yaktin (Kabak): İkinci derecede soğuk ve rutubetlidir. Dönüşmesi seri, karışması iyi ve gıdası latiftir. Koruk, sumak, sefercel veya ekşi nar ile kabağın pişirilmesi, safraya faydalıdır. Lakin kulunca zararı çok fazladır. Bal ile pişirilmesi, onu da giderir. 

Sekizinci Madde 

Çok kullanılan gıda ve ilaçların isim ve hükümlerini (kelemen sa'fes) harfleri sırasınca bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, tıp bilginleri demişlerdir ki:

K

Kafurdur: Üçüncü derecede soğuk ve kurudur. Afiyet verici olup, hararetli şişlikleri gidericidir. Baş ağrısını geçiricidir. Ateşlilerin hislerini kuvvetlendirir. Uyku getirici, cinsî istekleri artırıcıdır.

Kehribâ: Birinci derecede sıcak, üçüncü derecede kurudur. Kandaki nefesi (oksijen) tutucu, ateşe faydalı ve ishali kesicidir.

Kimyon: İkinci derecede sıcak, üçüncü derecede kurudur. Yeli ayrıştırır. İdrar zorluğuna faydalıdır. Kurutucu  ve kabız edicidir. Yaraları yapıştırıcı, taşları düşürücüdür.

Kem'e (mantar): Hükmü sert, gıdası kötüdür. Ancak onun suyu iyidir. Gözü parlatır.

Kereviz: Birinci derecede sıcak, ikinci derecede kurudur. Yağı ayrıştırır. Damar ağızlarını açar. Ağrıyı müsekkin, kokusu güzel ve cinsî arzuyu körükleyicidir. Karaciğere, böbreklere, dalağa ve mesaneye faydalıdır.

Kilye (böbrek): Sıcaklık ve soğuklukta mutedildir. Bir miktar kurudur. Hazmı zor, karışımı kolaydır.

Kebed (karaciğer): Sıcaktır. Böbrekten iyidir, İyisi ördek ve tavuk karaciğeridir.

Kira (paça): Tabiatı yumuşatıcıdır. Hazmı kolay, öksürüğü giderici, fazlalıkları azaltıcıdır.

L

Lübiya (böğrülce): Kurudur. Lakin onda fazla bir rutubet vardır ki, karışımı, balgam rutubetidir. Göğsü yumuşatır, idrarı tutar. Akciğer için dahi güzeldir. Onun ıslahı karabiber, tuz ve sirkedir.

Lûz (badem): Tatlısı, rutubetinden yana mutedil, acısı ikinci derecede sıcaktır. İçilmesi durumunda idrarı tutar. Acı bademin gıdası az, açma ve kusturması çoktur. Tatlı bademin sayılan tesirleri zayıf ve hafiftir. Lakin bedeni yağlandırır ve öksürüğü defeder. Karaciğer ve dalak tıkanmasını açar.

Leben (süt): Kadınların sütü, hayvanların sütünden daha faydalıdır. Zira ki insan mizacı hepsinden mutedildir. Kadınların sütünün en iyisi, göğsünden emilendir. Her süt ki, çoktan sağılmıştır, kötü bulunmuştur. Her hayvanın ki, hamilelik müddeti insanınki kadar olanın sütü, inek sütü gibi, iyidir. Sütün suyu, sıcak, yumuşatıcı ve yıkayıcıdır. Onda hiç ekşilik olmaz. Onun özelliği, yakıcı safrayı ishaldir. Eftimon ile yakıcı sevdayı dahi müshildir. Yoğurt, soğuk ve kurudur. Taze yoğurt, rutubetli ve sıcaktır. Bütün süt türleri, bedeni kuvvetlendiricidir. Zira ki, hepsi kan kuvvetindedir. Bal ile içteki yaraları temizler. Dimağa kuvvet, meniye çokluk verir. Sütün hepsi, şehveti körükler. Sıcak ve kuru mizaçlı olan az safraya faydalıdır. Öksürüğü def eder. Lakin balgamlılara zararlıdır. Zira ki onlardan harareti, onu hazmedemez. Kana dönüştüremez. İhtiyarlara rutubet verdiği için, faydalı ve uygundur. Bal ile onların hazmını kolaylaştırır. Çok olur ki süt, karnı boşaltıp, bağırsaklardaki fazlalıkları çıkarır. Sonra bedende dağılıp, tabiatı kabız edip, itidal üzere gider. Süt mahsulleri şişkinlik verir. Pişirilirlerse hazmı kolaydır.

Lüba (ağız): Onun hazmı yavaş, karışımı kötü, bal düzelticisidir. Her süt, karaciğer boşluğunu tıkar. Ancak deve sütü tıkamaz. Çok süt, vesvese ve unutkanlığa ilaçtır. Lakin dişlere ve dişetlerine zararlıdır. Göz karartır. Onun ıslahı şekerdir. Şekerli süt, rengi güzelleştirir, bedeni yağlandırır. Süt cinsinin bileşimi, sulu, peynirli ve yağlıdır. İnek sütünün çoğu yağlıdır. Deve sütün ince olduğundan suludur.

Lahm (et): En faydalısı toklu etidir. Buzağı ve oğlağın fazla kısmı azdır. Her hayvanın erkeği, yağlı ve siyahı, daha lezzetli, daha hafif ve daha iyidir. İnek eti, keçi etinden kurudur. Keçi eti, koyun etinden kurudur. Hazmı zor ve tutucudur. Deve etinin gıdası ağır ve hazmı zordur. Tavşan eti, sıcak ve kuru olduğundan sevdası çoktur. Et cinsinin gıdası bedeni kuvvetlendiricidir. Süratle kana dönüşür.

Lâden: Birinci derecede kuru, ikinci derecede sıcak ve latiftir. Rahim hastalıklarına faydalıdır. Saç dökülmesini önler. Ağzı kapanmayan akar yarayı kapatır.

M

Mastiği (Kendir): İkinci derecede sıcak ve kurudur. Gayet latif, ayrıştırıcı ve kabız edicidir. İnce balgamı gidericidir. Balgamı çeker. Öksürüğü giderir. Kan tükürmeyi keser. Mideyi yumuşatır ve güçlendirir.

Milh (tuz): Birinci derecede kuru, üçüncü derecede sıcaktır. Ziyade ayrıştırması, kurutması ve parlatması vardır. Çeşitli yelleri giderip, donmuş karışımları ısıtır ve eritir. Yarım dirhem kadar içilmesi kifayet eder. Kavrulmuş tuz ile dişlerin kiri gider. Tuzu normal olarak kullanma, rengi güzelleştirir, gıdayı oluşturur, fazlalıkları çıkarır. İshal ilacıdır. Şeffaf ve billurî beyaz tuz, olmamış balgamı, siyah tuz, balgamla sevdayı kuvvetle söker.

Muluhiya (Ebe gümeci): Birinci derecede soğuk, ikinci derecede rutubetlidir. Karaciğer tıkanıklığını açar.

Mişmiş (Zerdali): İkinci derecede rutubetli ve soğuktur. Çekirdeğinin yağı ikinci derecede sıcak ve kurudur. Basurlara faydalıdır. Zerdalinin karışımı çabuk bozulur. Kurusu, susuzluğu teskin eder. O, mideye şeftaliden hoştur.

N

Nil otu: Birinci derecede sıcak, ikinci derecede kuru ve üçüncü derecede kabız edicidir. Zayıflığı keser, yüzdeki sivilceleri giderir. Yeni cerahate faydalıdır. Yaprağından çivit boyası olur.

Nane: Kuru ve sıcaktır. Onda ayrıca rutubet vardır. Mideyi hemen ısıtır ve kuvvetlendirir. Hazma yardımcıdır. Balgamı ve kan kusmasını önler. Meniyi çoğaltır ve cinsî arzuları körükler. Yaprağı süte konsa kesilmesini önler.

Nahale-i dakik (ince kepek): Birinci derecede soğuk ve kurudur. Yumuşatıcı ve özel kuvvet vericidir. Zaferen ve macunla sürülmesi, yüzdeki sivilceleri giderir.

S

Sumak: İkinci derecede soğuk, üçüncü derecede kurudur. Kabzedici, kuvvetlendirici, tıkayıcı ve tutucudur. Safrayı boşluğa çeker, kanı durdurur. Şişleri ve urları giderir. Diş ağrılarını keser, susuzluğu teskin eder, mideyi düzeltir ve iştahı açar. Saçı siyahlaştırır. Bayılmaları önler.

Şeker: Birinci derecede rutubetli ve sıcaktır. Eskisinde kuruluk vardır.

Semen (hayvanî yağ): Birinci derecede rutubetli ve sıcaktır. Zehirlenmelere faydalıdır. Boğazı ve göğsü yumuşatır ve ayrıştırır. Fazlalıkları dahi azaltır. Badem ile tesiri çoktur.

Sefercel: İkinci  derecede soğuk ve kurudur. Kendisi ve çiçeği kabız edicidir. Ekşisi tatlısında ziyade kabız edicidir. Her türü, susuzluğu teskin edici ve idrarı getiricidir. Şehveti kuvvetlendiricidir. Özellikle bal ile dahi mideye kuvvettir. Çekirdeklerinin suyu, tabiatı yumuşatır. Kabızlığı akabinde önler. Akciğeri yumuşatır, öksürüğe faydalıdır. Çok alınması kulunç yapar.

Semek (balık): Rutubetli ve soğuktur. İyisi küçüğüdür ki, kanı az ve tadı leziz olup, süratle bozulmaya, Akıcı lan tatlı su içinde doğup kılçığı çok olmaya. Yahut tuzlu denizlerden tatlı nehirlerin akışına karşı hareket edip, onda kalmaya. Deniz balıklarının iyisi odur ki, çok bayat olmaya. Ona tuzun kuvveti üstün olup, sıcak ve kuru olmaya. Taze balık, sulu balgam yapar. Çabuk bozulduğundan, sıcak olan mideden başkasına faydalı değildir. Balık etini bozan, rutubetliler ve sütlülerdir. Onu tatlılar düzeltir.

AYN

Anber: İkinci derecede sıcak, birinci derecede kurudur. Mide, karaciğer, kalb, his ve kuvvetleri güçlendirir. Anber, müsekkinden ziyade mutedil ve dimağ hastalıklarına devadır.

Ud: İkinci derecede kuru ve sıcaktır. Mide, karaciğer, kalb ve his kuvveti için faydası  vardır. Tıkanıklığı açar. Dimağa gayet faydalıdır. İltihabı iyileştirir ve yeli defeder.

Asel (bal): İkinci derecede sıcak ve kurudur. Parlatıcı, açıcı ve çekicidir. Kokuşmaya manidir. Karışımları dahi, biti öldürür. Yaraları temizler. Göz kararmasını giderir. Mideyi kuvvetlendirir ve iştihayı açar. Karnı düzeltir. Yaraya sürülürse ilaç olur. Zift ile çok etkili ve çekicidir.

Ineb (üzüm): Kabuğu soğuk ve kurudur. İçi rutubetli ve sıcaktır. Çekirdeği hem soğuk, hem kurudur. Gıdanın iyisidir. Mideyi ve şehveti kuvvetlendirir. İyisi olmuşudur. Asmada olanı beğenileni ve siyahı yararlıdır. Mesaneye zararlıdır. Tatlı nar onu düzeltir.

FE

Fızza (gümüş): Soğuk ve kurudur. Hafakanı önler. Suyu, mide ve kalbe faydalıdır. Uykusuzluğu giderir.

Fıstık: İkinci derecede kuru ve sıcaktır. Onda fazladan rutubet te vardır. Kalbi kuvvetlendirir, karaciğer tıkanıklığını açar. Faydalı ilâçtır.

Fücl (turp): Gıdası az, balgamı çok ve karaciğer tıkanıklığını açıcıdır. Bit doğurur. Bedendeki yelleri ayrıştırır. Kurtları öldürür. Yemek hazmına yardımı  çoktur. Lakin hazmolunması zordur.

Fülfül (biber): Dördüncü derecede kuru ve sıcaktır. Siyahından ziyade beyazında hararet vardır. Kırmızısının kuruluğu daha azdır. Biberler, mide ve bağırsaklarda olan kalın yelleri ayrıştırır. Yapışık karışımları kesip, sinir ve adaleyi ısıtır.

SAD

Sandal: İkinci derecede soğuk ve kurudur. Sürülmesi ve içilmesi sıcak şişliklere, ateşli baş ağrılarına ve hafakana faydalıdır. Sıcaklık ve acıdan olan mide zayıflığına uygundur.

Sa'ter (keklik): İkinci derecede sıcak ve kurudur. Latif, ayrıştırıcı ve faydalıdır. İçilmesi, kokuyu giderir. Mideyi kurutur. İdrarı getirir. Gözü kuvvetlendirir. Kasık ağrılarını kesicidir.

Sumg (ağaç sakızı): Kurutması kuvvetlidir. En latifi arap sakızıdır. Zira ki o, göğüs sertliklerini çözüp, bağırsaklara kuvvet verir. Renkli haberlerle yazmayı güzelleştirir. 

Dokuzuncu Madde 

Çok kullanılan ilaç ve gıdaların isim ve hükümlerini (karaşet) harflerinin sırasınca bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, tıp bilginleri demişlerdir ki:

KAF

Kusa (acur): Kavunun bir türüdür. Hıyar gibi uzun olur. İkinci derecede rutubetli ve soğuktur. Olmuşu güzeldir. Hararet ve safrayı teskin eder. Lakin karışımı ve bozuşumu ateş doğurur. Olmuşunun bozulması daha seridir. Koklaması baygınlığa faydalıdır. Susuzluğu keser. Mesaneye uygundur. İdrarı ve tabiatı yumuşatması vardır. Hıyar ise, acurdan daha soğuk ve latiftir. Şiddetli ateşleri giderir. İdrar için oldukça faydalıdır. Az kere mide ve böbrek ağrılarına iyi gelir. Bunun düzeltilmesi tuz, bal veya zeytinyağıdır.

Karanfil: İkinci derecede sıcak ve kurudur: Kalbi kuvvetlendirir, basuru giderir. Koklanırsa uyku getirir.

RE

Reyhan: Birinci derecede sıcak ve kurudur. Kalbi kuvvetlendirir. Basuru giderir. Koklanması uyku getirir.

Ravend: Aç karnına iki dirhem kadar sabah içilmesi yara, kir, düşük, çarpma, karaciğer, mide, fıtık, kasık, böbrek ve mesane için faydalıdır.

Razıyane: Onun birisinin hararet ve kuruluğu üçüncü derecededir. Bahçede yetişeninin hararet ve kuruluğu ikinci derecededir. Gözü kuvvetlendirir. Karaciğer tıkanıklığını açar. İdrarı düzeltir. Soğuk su ile mide iltihabını giderir.

Reybas: İkinci derecede soğuk ve kurudur. Kanı ve safrayı söker. Harareti teskin eder ve keser. Usaresiyle sürme, göze faydalıdır. Yaraları ve safra ishalini giderir.

Rumman (nar): Tatlısı, birinci derecede soğuk ve rutubetlidir. Ekşisi ikinci derecede soğuk ve kurudur. İkisi, safrayı keser, dışa fazla akıntıya engeldir. Ekşisinin bal ile macunu, kulak ağrısına faydalıdır. Yeşili çok idrar yapar. Ekşisi, mide iltihabına faydalıdır. Boğaz ve göğüsü sertleştirir. Tatlısı, onları kuvvetlendirir ve yumuşatır. Ateşli öksürüğe engeldir. Her türlü hafakanı defeder. İyisi, sulu olanıdır.

ŞIN

Şaîr (arpa): Birinci derecede soğuk ve kurudur. Gıdası buğdaydan azdır. Arpa suyu, unundan gıdalıdır. Arpa suyunun un ile karışımı, göğüs, öksürük ve yüz sivilcelerine iyidir.

Şuniz: Siyah tanedir. İkinci derecede sıcak ve kurudur. Sıcaklığı ciladır. Kokusu ayrıştırıcıdır. Kokusu ayrıştırıcıdır. Basuru giderir, kanındaki kurtları öldürür. Keten torba içinde iki dirhem nohut ve ayranla karıştırılıp alna konursa, nezleye faydalıdır.

TI

Temr-i Hint (Hint hurması): İkinci derecede soğuk ve kurudur. Mideyi kuvvetlendirir, safrayı  giderir. Kusmayı teskin eder, susuzluğu keser.

Tüffah (elma): Onun tatlısı, normale yakın sıcaklığa meyyaldir. Onda fazladan soğuk bir rutubet vardır ki, onunla şişirir. Ekşisi çok soğuk olup, rutubeti azdır. Ezilmişi harareti keser.

Tin (incir): Onun tazesi az rutubetli ve sıcaktır. Çok su ve gıdası vardır. Mideden hemen emilir. Kurusu latif ve sıcaktır. Bütün meyvelerden gıdalıdır. Olmuşu itidale yakındır. Etli yaraları iyileştirir ve yumuşatır. Harareti müsekkindir. Cerahatli kanı dondurur, donmuş olanı eritir. Hastalıklarla bozulan renkleri düzeltir. Macunu, çıbanları oldurur. Tozlu balgamın hararetini yatıştırır. Müzmin öksürüğü giderir. Akciğer ve göğüse faydalıdır. Karaciğer, dalak, böbrek ve mesane tıkanıklıklarını açar. Aç karnına incir yemek, gıdanın geçiş yollarını açar. Badem ve ceviz ile yenmesi çoktur. Lakin ağır yiyeceklerle yemek iyi değildir. Üç sabah sirke içinde sulandırılmış üçer incir yiyen, ateşli hastalıktan kurtulur.

Safradan zarar görmez.

Dut: Beyaz incire yakındır. Lakin ondan az gıdalıdır. Mideye kötüdür. Kırmızısı rutubetli ve soğuktur. Onda kabız etme vardır. Boğazdaki şişleri giderir. Yenmesinde ve suyunda iştiha ve gıda kuvveti vardır. Gıdaları mideden çabuk, bağırsaklardan yavaş geçirir. İdrarı artırır.

SE

Sum (sarımsak): Aslı üçüncü derecede sıcak ve kurudur. Suyu değiştirmek için, müzmin öksürük ve göğüs ağrıları için gayet faydalıdır. Asalak ve kurtları döker. İdrarı getirir. Bitleri öldürür. Buharının çokluğundan baş ağrısı yapar ve göze zararlıdır.

Selc (kar): Hapsedilmiş olan duman hararetinden susuzluk verir. Mide ve sinire zararlıdır. Dişlerin hararetten doğan ağrısını teskin eder.

H

Haşhaş: İkinci derecede soğuk ve kurudur. Siyahı şurup ve macun olarak üçüncü derecede soğuk ve uyutucudur. Yenmesi nezleyi önler.

Hatmi: Şebboy çiçeğidir. İtidal üzere sıcaktır. Onda, erdirici, yumuşatıcı, ayrıştırıcı ve gevşetici özellikler vardır. Mafsal ağrılarını ve titremeyi önler. Tohumu  ateşli öksürüğü keser. Yaprağı göğüs şişkinliklerini giderir. Kaynatılan kökü, bağırsak ve idrar yanmalarını, makat şişkinliklerini ve ishali giderir.

Huh (şeftali): Birinci derecede rutubetli ve ikinci derecede soğuktur. Çabuk bozuşan ve yumuşak tabiatlıdır. Yonca suyu ve yaprakları ile kulak kurtlarını öldürür. Göbeğe sürülmesi veya içilmesi karın kurtlarını öldürür. Çok besleyicidir. Lakin gıdası zararlıdır. Yemekten sonra yemek iyidir.

Hal (sirke): Hararet ve rutubetten bileşmiştir. Soğukluğu çoktur. Kaynatılırsa soğukluğu azalır. Kanı inceltir, safrayı söker. Sevdelilere zararlıdır. Balgama zıttır. Hazma yardımcı ve uyuzu önleyicidir. Yanıklara iyidir. Gül yağı ile baş ağrısına faydalıdır. Ağızda gargara edilirse diş ağrılarını keser.

Hubz (ekmek):  En iyisi temiz buğday unundan olanıdır ki, ince elenmiş olup, mayası tuzlu ve hamuru normal olanıdır. Tandırda pişirilmelidir. Buna yakın olanı, fırında pişirilen somundur. Ekmeğin sıcağı zararlı, soğuğu yararlıdır. Peksimetin gıdası çoktur. Sert ve kuru olduğundan nüfüzu yavaştır. Elenmemiş un ekmeği tabiatı yumuşatır. Pide lezzetlidir. Fakat sertlik verir. Süt ile yoğrulanı çok besleyicidir. Fakat zor sindirilir. Siyah buğday ekmeğini su ile yemek, şişmanlatır. Sıhhati korur.

Harmil (üzerlik): Üçüncü derecede sıcak ve kurudur. Balgamı söker. Mafsal ağrılarını giderir. Uyuzu izale eder. Şişkinlikleri indirir. Baş rutubetini temizler. Yağı, kulak ağrısına  faydalıdır. Bal ile aç karnına yenmesi, akciğer tıkanıklığını giderir.

ZE

Zeheb (altın): Latif ve mutedildir. Toz, sevdevî hastalıklara ilaçtır. Kalbi kuvvetlendirir. Hafakanı önler. Ağızda tutulması ağız kokusunu giderir.

DAD

Zarur: İkinci  derecede sıcak ve kurudur. Yaraları temizler.

GAYN

Galiye: Kıymetli bir ıtırdır. Sert şişleri urları yumuşatır ve çok derde ilaçtır. Soğuktan olan baş ağrısını giderir. Taşınması rahim ağrısını giderir.

Bütün ilaçlar ve gıdalar, Hak'kın tesiri ile etkileyici olduğu muhakkaktır.

Bu sayılanların zannı sebeblerden olduğuna, tıbbî hastalıklar kesin delildir. Şu halde bütün sebeb ve eşyalardan tesir eden ancak sebebleri yaratandır ki, herkese o, zarar ve yarar verendir. Burada, ilim ikidir, tıp ve din ilmi, sözündün bu miktar yazılma ve açıklama, tıp ilminin hülasasıdır. Geri kalanları, tabibler arasında şayidir. 

Onuncu Madde 

Vücut sıhhatine ait olan yeme ve içmenin âdâb ve kaidelerini ve bazı yiyecek ve meyvelerin fazilet ve faydalarını bildirir. 

Ey aziz, malûm olsun ki, muhaddisler demişlerdir ki: Peygamberlerin (selâm onlara olsun) âdetleri sürekli arpa ekmeği yemektir. Habib-i Ekrem Sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin yediği çoğu zaman o ekmek idi.

Veya ince buğday ile karışık olan arpa ekmeği idi. Arpa ekmeği ile üç gece ard arda doymayıp çoğu vakitleri aç ve susuzdu. Şu halde tenbih ve beyan buyurmuştur ki, gündüz beyazlığı ve gece karanlığı içinde ikişer kere yemek ve içmek israf ve illettir. Et yemek ve çorba içmeye devam etmek kasvet verir. Kırk gün kadar et ve yağlı yememeye devam etmek ahlakı bozar, tabiatı değiştirir. tok karnına yemek ve susamadan su içmek vücut sıhhatine zarardır. Nitekim gereksiz gülmek insanı mahcup eder. Uykusuz gece ve gündüz ona tembellik verir.

Sıhhatini korumak isteyen tokluğa devam etmeyip, açlığı kadar yemekle lezzeti bulur. Firdevs ziyafeti için kudreti kadar aç kalsın. Ta ki,  aklı saf, göğsü geniş ve kalbi nurlu olsun. Mümkün oldukça gıdayı aklına getirsin. Ta ki, bedeni sıhhat ve tabiatı kuvvet bulsun. Akşam yemeğini terk etmesin ki, uzuvları düşkünlükten emin olsun. Türlü nimetlerle renkli servetleri birleştirmeyip, bir yemek üzerine devam etsin. Ta ki, cismi sıhhat ve sürura, kalbi hayat ve huzura yetsin. Zira ki her hastalığın aslı tokluk, her davanın aslı açlık olduğu tecrübe edilmiştir. Edeple sadece ekmek yiyenin bedeni, ömrü oldukça sıhhat ve afiyette bulunmuştur. Edep ise açlıktan sonra yemek ve doymadan sofradan kalkmaktır. şu halde, az yeme ve içmenin dünyevî derecesi karnın üçte birini yemek, üçte birini içmek ve üçte birini teneffüs için ayırmaktır. Orta derecesi yeme ve içme ile ancak karnın yarısı dolmaktır. En üst derece yemesi hasta yemesi; uyuması suda boğulanın uykusu olup, huzur lezzetini bulmaktır. Tokluk üzerine yemekten kaçınmak mühim ve lüzumludur. Zira ki o, israf ve haram olduğundan başka abraşlık verici, hastalık ve düşkünlüğe sebeptir. Huzura gelen yemek ve içeceği ayıplamasın. Eğer iştihası var ise yesin. Ancak terk edip söylemesin. Bir kişinin yemeği iki kişiye yeter. Nitekim iki kişinin yemeği dört kişiye, dört kişinin yemeği sekiz kişiye yeter.

Bazı yiyecek ve meyvelerin fazilet ve faydalarında nice Hadis-i Şerif varit olmuştur. Nitekim Cibril-i emin Aleyhisselâm, Habib-i Ekrem Sallallah-u Aleyhi ve Sellem Hazretleri’ne keşkek yemeği işaret kılmıştır. O zaman onu o, yiyip, kuvvet, cima ve gece namazı için otuz kırk adım kadar güç bulmuştur. O'nun yanında bütün yemeklerden arpa ekmeği, mercimek çorbası ve su kabağı daha iyi ve sevgili olmuştur. Zira ki, Allah4ı andıkça ondan kalbi rikkat bulmuştur. Etten dimağ, kulak, göz uzuvlar ve diğer cüzler kuvvet almıştır. Etin iyisi omuz eti ve sırt etidir ki, hasta kalbi düzeltir ve hüzünlü kalbi rahatlatır. Katıkların en faydalısı, sirke olmuştur. Hurma ve üzüm meyvelerden olup katık rütbesini dahi bulmuştur. Üzümü ekmekle yemek tatlı ve güzel koku verenden reddetmeyip tatmak ve koklamak haberde gelmiştir. Mübarek balı sabah ile aç karna yiyen ve içen her hastalığından şifa bulmuştur. Hazret-i Peygamber' e bütün meyvelerden kavun, karpuz ve taze hurma; içeceklerden, soğuk ve tatlı olanlar lezzetli gelmiştir. Pirinç pilavı yerken, 'Peygamber' e Salât ve selâm olsun' lazım olmuştur. Zira ki, pirincin nuru cevherinden meydana gelmiştir. Hadis-i Şerif varid olmuştur ki: 'Her kim ki baklayı kabuğu ile yer, onda o kadar hastalık çıkar gider.'

Şüniz ki siyah tanedir, o ölümden başka her hastalığa şifadır.

Peynir ve cevizi yalnız yemek hastalık verir. Lakin ikisini birleştirene şifa verir.

Kuru üzüm yemek kokuyu güzel, rengi saf eder. Balgamı keser. Sinire kuvvet verir. Onu yiyen çekirdeklerini atsın ki, o zararlıdır.

Üzümü tane tane yemek güzeldir.

Sefercel, kalbe cila, zekâ ve korkağa cesaret vermede bedelsizdir. Onu pilav ile yiyen hamilenin çocuğu üstün ve güzeldir.

Narı iç kabuğu ile yemek mideyi temizler.

İncir yemek kulunçtan kurtarır. Kalbe incelik verir.

Mübarek karpuz, her yemekte olan lezzeti toplamıştır. Onun eti, çekirdeği ve kabuğu bütün uzuv ve kuvvetlere faydalıdır. O, yemek, içmek ve reyhandır. Karın ve mesaneyi temizler. Bel suyuna bereket ve şehvete hareket verir. Kokusu güzel olup, baş ağrısını yatıştırır. Deriyi temizler ve süsler. Göze hiddet, yemeğe iştah ve lezzet verir. Susuzluğu giderir. Bağırsak kurtlarını öldürür. Yetmiş hastalığı çıkarır. Bedene faydalıdır.

Hıyarı tuz ile cevizi tatlı ile yemek sünnettir. Meyveleri mevsiminde çok yiyen ve sonra azaltan sıhhat bulur.

Patlıcanı yumuşatır, süsleyerek, deva niyeti ile yemek illeti giderir, hikmet verir. Dimağa kuvvet, cimaa kuvvet ve şehvete hareket verir.

İnce baklalar, karpuz, kereviz... Bunlar Hazret-i İlyas'ın yemeğidir. Hafızayı güçlendirir, deliliği ve cüzzamı önler.

Ak mantar ki, bir tür Çemen' e benzer. Suyu göze şifa verir. Siyahı iyidir, bir yere giren oranın soğanından yesin. Ta ki, o yerin vebasından emin olsun.

Pişirilmiş soğan ve sarımsak yiyen lezzet ve kuvvet bulur. Pişmemişi yemesin ki kokusundan melekler incinir.

Toprak yiyen kendini öldürendir.

Zira ki o, mideyi bozar, rengi sarartır, bedeni helak eder. Hadis-i Şerif gelmiştir ki: 'Üç şey sineye sürûr ve bedene sıhhat verir. Biri güzel koku koklamak, biri bal şerbeti ve biri güzel elbisedir.' O Hazret-i Peygamber ki, doğru söyleyendir. Zira ki, 'insanlar elbise ile iltifat görür' sözü bu mânâyı tasdik etmiştir. Şu halde insanlar elbise ile süslüdür. Takva elbisesi ise hepsinden daha güzeldir. Cismi canı korur. 

Onbirinci Madde 

Dini Mübin âdâbı üzere ve Resûl-ü Emin sünneti üzere güzel giyim ve elbiseyi tayin ve bedeni süslemenin şeklini bildirir. 

Ey azuz malûm olsun ki, muhaddisler ittifak ile demişlerdir ki: Habib-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem hazretlerine elbisenin en sevgilisi gömlek olmuştur. Gömleği, parmaklarının ucuna kadar ulaşmıştır. Eteği topuklarının üzerine kadar ancak gelmiştir. Elbiseyi kısaltmakla ümmetine vasiyet kılmıştır. Elbiseyi kısaltmak sünnet, uzatmak bid'at ve kibre alâmet olmuştur. Halil'üllah aleyhisselam erkekler ve kadınlar için şalvarı örtünme için elbise bulmuştur. zira ki şalvar, avret yeri ile yer arasında bile hail olmuştur. Sarık hilim, vakar, makamdır. Arap tacıdır ki, o Hazretin mübarek sarığı siyah kumaş olmuştur. Sarığın ucunu iki omuz arasında iki karış miktarı uzatmak sünnettir. Çene altına çevirmek bid'attir. İslâm sünnetlerinin birisi, sert elbise ve kaftan giymektir. Sert elbise, damarları yayar, kalbi huşû üzere bulundurur. Kıl ve yün elbise, büyük peygamberlerin sünnetidir. Aba Süleyman aleyhisselamındır. Tavazu ile miskinlere benzemek için aba giymek Evliya-ı kiramın âdetidir. Habib-i Ekrem Sallallahü aleyhi vesellem hazretlerinin gömleği, iç elbisesi ve şalvarları pamuktan beyaz; aba, kaftan ve kuşağı yünden yeşil şaldır.

Yeşile bakmak kalbe sürür ve göze kuvvettir. Şu halde yeşil elbise onun ümmetine sünnettir. Erkeklerine sırf sarı ve kırmızı mekruhtur, bidattir. Halis ipek onlara haram, karışık renkler mübahtır. Elbiseyi temizlemek, nimeti anmadır, zinnet, letafet ve nezafettir. Ağırlığı, gamı ve kasveti atmadır. Gönül zenginliği ile eski elbise giymek, insanın tavazuuna alâmettir. Hepsinden önce gömlek giyip, sonra otururken şalvar giymek sünnettir. İnsanların buğzunu çekmekten ve kalbe gam gelmekten emniyettir.

Bir elbiseyi yamamadıkça atmamak kalbe rahattır. Eski elbiseyi bir fakire vermek âfetlerden selamettir. Üç kat elbisesi oldukta; bir katını fukaraya bahşetmek cömertliktir. elbisesini her çıkardıkça toplamak, onu şeytanın giymesinden korumaktır. Elbisenin hal diliyle: 'Beni gece süsleyeni, gündüz süslerim,' demesi, ol Hazretten rivayettir. Mevla'nın yaygısı olan yer üzerinde, ara sıra yalınayak yürümek nefsi kırmaya delâlettir. Misk, anber, ud ve kâfur gibi güzel kokular ve buhurlar ile kokulanma sünnettir, lezzettir. Sürme taşı ile her gözüne üç kere sürmek sünnettir, zinettir. Kirpikleri bitirir ve göze kuvvet verir. Aşure günü gözü sürmelemek, göz ağrısından korunmadır.

Temizlenmek, süslenmek, yağlanmak, saç ve sakal taramak dahi sünnettir. Yağ sürmeye kaşlardan başlamak, baş ağrısını giderici bilinmiştir. Bıyığı kısaltmak, koltuk ve kasık kıllarını yolmak revatip sünnetlerindendir.

Kasık kılını, arpadan ziyade terk etmek nehy olunmuştur.  Her perşembe yahut her cuma ikindiden sonra saçı olmayan kimse, başını kazıtmak, sakalını boyundan ve eninden bir tutam fazlasını kesmek, tırnaklarını makas ile tıraş edip, sakala gömmek, cismin sıhhati ve canın rahatı için sünnet ve âdet kılınmıştır. Nitekim: 'Tırnaklarınızı makas ve edeple kesiniz,' denilmiştir. Görünüş düzeni için aynaya veya saf suya bakıp: 'Allah'ım, yaratılışımı güzel yaptığın gibi, ahlakımı da güzelleştir,' demek, hadis-i şeriften alınmıştır.

Burada, vücut sıhhatini korumak, bu miktar açıklama ile yeterli olup, ölümü anlatmaya geçilmiştir. Zira ki: 'Her doğan ölür,' fehvasınca, her doğan ölmekle, her kemalin bir zevali  olup, dünyaya gelen gider. Bulunmuştur. Bu oluşum ve bozuşum âlemi bizim için kervansaray kılınmıştır. Nitekim: 'Her can ölümü tadacaktır. Sonunda bize döneceksiniz,' (29/57) âyet-i kerimesiyle bu mâna teyit olunmuştur. Şu halde bu dar-ı fenâdan o dar-ı bekâya ölmezden önce yönelmek ve bu gayrette o vatan için olgunluk kazanmakla tedarik kılmak, yani nazargâh-ı Hüda olan kalbini masivadan pak edip, hayvani ahlak hastalıklarından sıhhat bulmak, Rabbanî ahlak nurlarıyle dolmak ve iki âlemde bir Mevla ile olup kalmak hepsinden önemli ve lüzumlu bilinmiştir. 

Nâzm:

Cihanda varlığı kavi ne misafir ol ne mukim

Ki hane pür keder olmuş turuk dahi pür bim

Çü nimeti nikam ü ızz ü nazı zül olıcak

Sana ne faide cism olsa gark-ı nâz ü naim

Mezar içinde olur âkıbet sırrın pâmâl

Ne fark olursa külahın nemüd yahut diyhîm

Tarik-i Hak ka gidersen tenin zaif olsun

Ki kat'-ı badiye müşküldür olsa merd cesîm

Huyuyle hastayı zan eyler ol tabib zaif

Marazşinasın değildir nedendir adı hakîm

Hayat-ı cism gönül hoşluğuyle nimet olur

Ne zevk olursa ola ten sahih ve ruh sakim

Ne gam ki fakr ü maraz mevt erer tene Hakkı

Olursa can ü gönül hoş huyuyle sağ ve selim. 

(Cihanda, varlığı sağlam olan ne misafir ol ne yerli. Çünkü hâne keder dolu, yollar dahi korku. Çünkü nimeti zor, izzet ve nazı zül olacak, cisim naz ve nimete gark olsa sana ne fayda? Sonunda sırrın, mezar içinde ayak altına düşer. Külahın, aban ve tacın ne farkı olur? Hak'kın yoluna gidersen tenin zayıf olsun. Çölü aşmak zordur, şayet insan cüsseli olursa. Tabib, o hastayı huyuyla sağlam zanneder. Hastalıktan anlamadığı halde, adı neden hakimdir? Hayat, cisim ve gönül hoşluğuyla nimet olur. Ten sağlam, ruh sakim olursa ne zevk olur? Fakirlik ve hastalıktan ne gam Hakkı, sonunda tene ölüm ererse de; can ve gönül iyi huyla sağ ve selim olursa.) 

DÖRDÜNCÜ FASIL

Ölümün faziletini, hakikatini, esasını, medhini, nasıl olduğunu, ruhun bedenden mufarakatını, nez’ halini, ikinci neş’etindeki şeklini, hulkuna göre azab veya nimetlere kavuşmasını [Cehennem veya Cennete gitmesini] yedi nevi üzere beyan eder.

Birinci Madde

Mevtin, yani ölümün fazilet ve faydalarını âyet ve hadislerle bildirir.

Ey aziz! Allahü Teâlâ Kur’an-ı Kerim’in Ali İmran sûresi yüzellisekizinci ayetinde, «Eğer ölür veya Allah yolunda öldürülürseniz, elbette sonunda Allahü Teâlâ’ya haşr olur ve sevaba kavuşursunuz», Bakara sûresi doksandördüncü ayetinde, «Eğer bunda sadık iseniz ölümü temenni edin», aynı sûrenin yüz ellialtıncı ayetinde, «Bir musibet geldiği zaman, kalben rıza ve teslim ile biz Allahü Teâlâ’nın kuluyuz. Öldükten sonra dirilip, O’na döneriz derler», Zümer sûresi kırkikinci ayetinde, «Allahü Teâlâ nefslerin ölümü zamanında, bedenlerden ruhların dış ve iç taallûklarını keser. Uyurken ancak dış taallûkunu keser. Onlar tam ölü olmazlar. Bunlardan ölümü takdir olunanların rûhunu tutup, bedenine göndermez. Ölümü takdir olunmayanların rûhunu cesedine gönderir. Ecel-i müsemması gelinceye kadar bu kabz ve tutma ve göndermede düşünen insanlar için Allahü Teâlâ’nın kudretinin kemâline alamet ve işaretler vardır. Ölmek ve dirilmek ile O’na döndürülürsünüz». Cum’a sûresi sekizinci ayetinde, «Onlara deki, siz, ölümü istemek değil, mutlaka ondan nefret edip kaçarsınız. Ama o sizi yakalar. Onu tadarsınız ve sonra gayb ve şahidleri bilen Allahü Teâlâ’ya döndürülürsünüz. O sizin amellerinizi size haber verip, uygun cezalarla cezalandırır». Kaf sûresi kırküçüncü ayetinde, «Biz dünyada insanları nutfeden dirilttik ve eceliyle öldürürüz. Ahirette ceza için dönüşleri Bizedir». Tûr sûresi onyedinci ayetinde, «Muttakiler Cennet ve nimetler içindedir», Fecr sûresi yirmisekizinci ayetinde, (Mü’mine ölüm halinde) «Ey mü’min ve mutmainne nefs, Rabbi’nin nimetine şükredici ve O’ndan razı, O da senden razı olduğunuz halde, O’nun tarafına dön», buyuruyor.

Hadis-i kudside buyuruluyor ki, «Mü’min, öldükten sonra kendine olacakları bilseydi, dünyada kalmayı istemez, belki her an, ya Rabbi beni öldür, beni öldür derdi». Habib-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) hazretleri buyurdu ki: «Mü’minin kalbine iman nûru gelince, kalbi genişler. Bu açılma ve genişlemenin bir alameti var mıdır? dediklerinde, Evet, dünyadan kaçınıp, ahirete dönmektir ve ölüm ona gelmeden önce onun tedariki yoluna gitmektir», buyurdu. Yine buyurdu: «Ölümü ibretle derk eden [anlayan], dünyayı ibretle [tecrübeyle] terk eder». Yine buyurdu: «Ölümü düşünenin nefsi pâk, kalbi uyanık olur. Dünyayı aşağı görüp veliyullah olur». Yine buyurdu: «Allahü Teâlâ’nın hidayet ettiğine vâiz olmaya, ölüm kâfidir». Yine buyurdu: «İnsanların çok akıllısı, ölümü çok düşünendir ve ona hazırlık ile iki dünyanın şerefini alıp gidendir». Yine buyurdu: «Ey ümmetim, emelinizi kısa, ölümü hatırlamayı çok yapınız». Yine buyurdu: «Ölüm zamanında insanın gözü yukarıya doğru döner, Zira onun gözü cânâna rucû’ eder». Yine buyurdu: «Mü’minin ölümle bozulacağını, yok olacağını sanmayınız. Lakin bir evden başka bir eve intikal eder». Yine buyurdu: «Ölüm köprüsünü geçen mü’min, habibi ile huzûrda bulunur». Yine buyurdu: «Bütün insanlar gaflet uykusundadır ve hepsi ölümle uyanırlar». Yine buyurdu: «Ölülerinizi iyilikle anın, sövmeyip rahmetle yâd edin». Yine buyurdu: «Âdemoğlu ölümden korkar ve kaçar. Hâlbuki ölüm onu fitnelerden kurtarır». Yine buyurdu: «Ölüm, mü’minin can hediyesidir. Onun Cenneti, rahatı ve reyhânıdır». Yine buyurdu: «Ölüm mü’minin rahatıdır. Onun sürûr ve ganimetidir. Ölüm, mü’minin saâdetli bayramıdır. Lika-i mev’ududur». Yine buyurdu ki: «Dünya mü’minin zindanıdır. Ölüm onun açılması ve ondan çıkmasıdır». Yine buyurdu: «Mü’minin beklediği matlûbların en hayırlısı ve sevgilisi ölümdür». Yine buyurdu: «Her mü’mine ölüm muhakkak hayırlıdır. Zira (Âl-i İmrân sûresinin yüz doksansekizinci ayetinde), “Allahü Teâlâ’nın katında çok ve devamlı olanlar, sadık ve müttakiler için geçici olan dünyalıktan hayırlıdır”, kelâmı doğrudur». Yine buyurdu ki: «Mü’min iyi ve facir olsa da ölüm ona hayırlıdır». Yine buyurdu: «İnsanlara göre zenginlik, sıhhat ve hayat en sevgili şeylerdir. Bana göre ise, fakirlik, hastalık ve ölüm daha aziz, daha leziz ve daha yüksektir». Yine buyurdu: «Kendi mevtime sevinirim. Dostumun ölümünü de severim». Yine buyurdu: «Kaybolan arkadaşımdan bana gelen haberlerin en hayırlısı, ölüm haberidir. Canım için arzu ettiğim ölüm hediyesini, her dostuma da isterim. Zira vatanımız dâr-ı sürûr iken, bu dâr-ı gururda kalmaktan usanmışım». Yine buyurdu: «Ölümü kendi nefsime ve dostuma arzu kılmışım. Zira Likâ-yı İlâhi’nin ölümle ele geçtiğini bilmişim». Yine buyurdu: «Allahü Teâlâ’ya mülâki olmak isteyen mü’min ölümü sever. Çünkü o yolu ölümle bulur ve ölümle dünya düşüncesinden kurtulur». Yine buyurdu ki: «Mü’minin ölümü halktan uzlettir ve sonsuz olarak Hakk ile bulunmaktır». Yine buyurdu: «Sanmayın ki, ölüm yok ve fâni olmaktır. Lakin bedenden sıyrılmak ve bekadır». Yine buyurdu: «Ölüm, bedenden ayrılmak ve hâlden hâle geçmek, bir evden bir eve göçmektir». Yine buyurdu: «Nefisler bedenler için yaratılmış ve mü’minin nefsi Allah katında rızıklanmıştır». Yine buyurdu: «Sizler bozulmak ve yok olmak için değilsiniz, ancak devamlılık için bir evden bir eve göçeriz». Yine buyurdu: «Nefs için dört yer vardır: Birincisi hepsinden dar olup, ana rahmidir. İkincisi âlem-i şehâdettir. Üçüncüsü kabirdir. Dördüncüsü rûhlar âlemidir. Her yerin başka hükmü ve şanı vardır». Yine buyurdu: «Dünyada insanın ölümü istemesi ana rahmindeki çocuğa benzer. Nitekim cenin doğarken dünyaya gelmek istemez. Mü’min de feryad ve figan edip ölmek istemez. Çocuk anne sütünden lezzet ve ünsiyet buldukta bir daha yerine dönmek istemediği gibi, mü’min de, Mevlâ’sına mülâki oldukta, bir daha dünyaya dönmek istemez. Doğumla, çocuk o dar yerden, o karanlık odadan bu geniş ve aydınlık âleme çıktıktan sonra, o yeri unuttuğu gibi, mü’min de, ölümle bu dünyadan o yüksek âleme göçtükten sonra, bu dünyayı unutur gider». Yine buyurdu ki: «Mü’minin rûhu bedeninden, bir kılın hamurdan çıkması gibi çıkar». Yine buyurdu: «Her mü’minin rûhunu rıfk ve lûtf ile kabz eden Azrâil aleyhisselâmdır. O melekü’l - mevt, emin, şefkatli ve güzeldir. Eğer mü’min için ölüm zamanında keramet nevilerinin biri hazır olmasa, Azrâil aleyhisselâmın güzel yüzünü görmek ona büyük lütuftur». Yine buyurdu: «Ölüm zamanında, melekü’l-mevt’in güzelliği ile meşguldür. Can çekişme hâlinin acısını duymaz olur». Nitekim Mısır kadınlarının Yusuf aleyhisselâmın cemâli ile meşgul olup, ellerini kestiklerinin farkında olmadıkları âyet-i kerime ile bildirilmektedir. Yine buyurdu: «Ölüm zamanında mü’mine Rabbi yardımcı olur; dünya üzüntüsünden ve âhiret korkusundan emin olur». Yine buyurdu: Allahü Teâlâ mü’minin nefsini kabz eylediğinde rûhu onunla mutmain olur. Bedenin ağırlığından rahat ve selâmet bulur». Yine buyurdu: «Beden rûh kuşunun kafesidir. O halde can bedende mahbus ve mecruhdur. Ölüm ona feth ve açılmadır». Yine buyurdu: «Ölülerin rûhları berzah [kabir hayatı hali] ağaçlarında kuş gibidirler. Birbirlerini tanırlar ve mesrûr olurlar». Yine buyurdu: «Kalbi kara olan müşrikin ölümden korkulu hali, karanlıkta bulunan kuşun kafesi kırması gibidir. Kalbi nûrlu olan mü’minin ölüm arzusu ile intikal etmesi, yüksek ağaçlar altında kafeste kalan kuşun, ondan uçup, dallar üstünde öten hemcinslerinin yanına gitmesidir». Yine buyurdu: «Ölüm zamanında alnın terlemesi yahut gözün yaşarması, burun deliklerinin genişlemesi, saâdet alâmetleridir».

Ama boğuk boğuk nefes almak, dudağı kararmak, renginin kül gibi olması [morarması] şekavet alâmetidir. Yine buyurdu ki: «Meyyit [ölü], bedenini kimin yıkadığını ve kefenlediğini bilir. Namazını kimlerin kıldığını, ardından kimlerin geldiğini, lahde kimlerin indirdiğini ve kimin telkin verdiğini bilir». Yine buyurdu: «Ölüleri iyi veya kötü olarak görmek, rûhların hallerine keşf ile ermektir. Bu keşf, ancak tebşir [müjde] veya tenbih [ikaz] için olur. Bu keşfi mü’minler rüyâda, mukarrebler uyanıkken bulur». Yine buyurdu: «Mü’minin cismine kabri sarılır, tıpkı şefkatli bir annenin kaybolmuş evlâdını bulup sarılması gibi. Mü’minin kabrine Cennetten bir pencere açılır. Rûhuna rahmet yağmuru saçılır». Yine buyurdu: Mü’minlerin rûhları yeşil kuşlar gibi olup, berzah âleminde bölük bölük uçarlar. Haftada bir şehadet âlemine [dünyaya] gelip giderler». Yine buyurdu: «Öbür dünyada rûhlar en galib ahlâkı sûretinde haşr olunur». Sadaka Resûlullah.

Nâzm:

1. Câ tengnâ-yı tende idi haps çün hümâ
    Kesritdi lûtf ile kafesin pençe-i kazâ.

2. Sıdk u safâ cenâhın açıp uçtu şevk ile
    Dil âleminde buldu güzel aşktan nevâ.

3. Gâfil kafesten özge mekân bilmez idi kim
    Tenden firâke matem edip dirdi hasretâ.

4. Arif ki bildi gülşen-i cân vüs’atin revan
    Tenden halâsa şükr eder ol mevte merhabâ.

5. Kuştur o cân-ı pâk u kafestir bu cism-i hâk

    Süfli kafeste kalmaz o mürg-i bülend-câ.


6. Kuş beste-per değilse niçin açmaz ol cenâh
    Sâd-pâre eylemez kafesin tutmaz ol hevâ.

 

7. Seyr eylesen gönülde hemen cilvegâhını

    Hakkı şikesten-i kafes âsan olur sana.


1. Can, şu daracık bedende hümâ kuşu gibi hapis idi. (Yani ruh ketm-i âdemde idi ve kader gereği). Kaza eli lütfedip bedeni (kafesi) kırdı.
 

2. (Sonra o kuş) doğruluk ve esenlik kanadını açıp coşkuyla uçtu da gönül âleminde aşktan güzel bir azık buldu.
 

3. Gafil (kuş), kafesinden başka yurt bilmediği için beden denen bu kafesten ayrılınca « Ah vatan, vah vatan! » demeye başladı.
 

4. Oysa bilge kişi can gülistânının genişliğini bildiği için devamlı beden kafesinden kurtulduğuna şükredip ölüme « merhaba! » der.
 

5. 0 pâk can, kuş; bu toprak beden ise bir kafestir. Oysa (hümâ gibi) yücelerde konaklayan bir kuş, böyle aşağılık kafeste durmaz.
 

6. Kuş, kanadı bağlanmadıysa niçin kanatlarını açmıyor. Yani kafesini paramparça edip lâyık olduğu yere ulaşmaya çalışmıyor?
 

7. Ey Hakkı! Eğer o kuşun gönüldeki yurdunu bir görsen, o kafesi kırmak sana hiç de zor gelmez.

İkinci madde

Ölümün hakikatini bildirir:

Ey aziz! Hikmet ehli demişlerdir ki, insanın ölümden önceki halleri, dünya olup, çabuk geçip gider. Öldükten sonraki halleri âhiret olup, devamlıdır. Dünyaya gelmekten maksat, sonsuz devlete, ebedi saadete kavuşmasıdır. Kemal tahsili ve cemal şühûdu olan bu devlet ve saâdet insana, ancak basiret gözü açık olmakla müyesser olur. Basiret gözü de, ancak âleme ibretle bakıp, Hâlikın san’at ve hikmetini her şeyde tefekkür ve tezekkür edip bulmakla olur. İbret nazarı, san’atın seyri ve hikmetin anlaşılması, ancak dış ve iç duygularla olur. Demek ki, on duygu Hallâk-ı âlemin mârifetinin kapısıdır. On duygunun yeri ise insanın bedenidir. Allahü Teâlâ insanın bedenini onun için dört muhalif tabiattan yaratmıştır. Böylece idrâk ehli olan, bedenin fâni olduğunu bilince, bu fâni dünyadan firar edip, ebedi olan âhirette bulunmak tedarikinde olur. Beden pisliğinden temizlenip ünsiyyet huzûrunu bulur. Zira bedenin her hali ve şanı, hayvani rûhun his ve kuvvetleri tamamen yok olucudur. Amma insanın hakikati olan insani rûhu —ki ona gönül derler— emr-i Rabbâni olup, Allahü Teâlâ’yı tanıma yeridir. O rûh baki olup, asla fâni olmaz. Ebedidir. O baki rûh, bu fâni bedenden ayrılır. Bu ayrılma haline ölüm denmiştir.

O halde, insanın hayvan rûhu, kalbine hâkim ve galip olduğu müddetçe, o kimse nefsanîdir ve ölümden korkar ve kaçar. Çünkü hayvani rûh, mülk âleminden olup, bu aslını sever ve arar. Demek ki nefsanî olan kimse, dünya hayatını istemektedir. Malını, melalini düşünmektedir. Allahü Teâlâ’nın yardımı ile insani rûh kuvvetlenip, hayvani rûha galip ve hâkim olursa, o kimse rûhani bir kâmil olur, ölümü candan isteyerek sevmekte ve aramaktadır. Zira insani rûh, âlem-i melekûttan olup, asıl vatanını aramaktadır. Demek ki, rûhani olan kâmil, sonsuz hayatı sevmekte ve aramaktadır. Böylece cihanın ebedi devlet ve saâdetine sâlik ve malik olur. Bu cihanın uzaklık ve ayrılığından yüz çevirir ve kaçar. Ölüm yoluyla öbür dünyanın yakınlık ve vuslatına yaklaşmak ister. Yakınlık vesilesi olan ölüme muhabbetle yakınların yakını olur. Nitekim bir kâmil demiştir ki:

Kıt’a (Farsçadan tercümedir):

Nefsin kemâlini tahsil oldu benim mesleğim,
Aşk şarabından özge yoktur benim mesleğim.
Vakti ki rûhun bekası âyân oldu bana,
Hiç endişem kalmadı, artık ölümden yana.

Hazret-i Ali (radıyallahü ânh) buyurdu ki: « Uzun ömür, rûhlara azabtır. Ölüm ise rahat ve ferahlıktır ». Bir kimse arif bir kâmile rüyada senin ömründen, ancak bir sene kaldığını gördüm, deyince, o kâmil bu sözden ağlayıp, üzüldü. Bunun üzerine birincisi, ey üstâdım, senin dünya hayatına itibarın yok iken, bu ağlamak nedendir? deyince, o kamil zât cevap verip: « Ey oğul, ben her gece ölüm arzusu ve niyyeti ile uyurdum. Şimdi korkarım ki, bu rüyân doğru olup, bu külhânı bir yıl daha beklerim. Ona ağlıyorum. Zira cânın cihanının gülşeni var iken, beden cihanının külhanı çekilmez » buyurdu.

1.Ey bülbül-i can kalma habs-i kafes-i tende
   Fâni olanı alma bâki ara sen sende.


2. Ey bülbül-i elhani koydun o gülistânı
    Kaldın unutup anı avare bu külhânde.

 
3. Ol gülşeni unuttun külhânda mekân tuttun

    Çok toz u tütün yuttun çık zevk et o gülşende.

 
4. Bu ten kafesin kesr et bu mezbeleden uç git

    Ol gülşen-i aşka yet mest ol tene ten tende.


5. Mürgân-ı hem-âvazın çün anladılar râzın
   
Çekmişler oturmuşlar gülşende neşimende.

 
6. Ey tair-i eflaki terk eyle ten-i hâki
    Bu dâne-i ten ta ki zevk eyle o hırmende.

 
7. Bu cenk cihanidir her havf mekanidir
    Var ol vatan-ı sulha rahat bul o me’mende.

 

8. Çün cisminden ey mutlak hükmünde değil çıkmak

    Dil penceresin aç bak seyr eyle o revzende.


9. Hakkı ko bu eşbahı bul âlem-i ervahı
    Nûş eyle sen ol rahı baki ol o meskende.

 

1. Ey can bülbülü! Sakın ten kafesinde hapis kalma. Geçici olanı alma da benliğinde bâki olanı ara.
 

2. Ey güzel şakıyışlı bülbül! 0 gülistânı bıraktın ve bu külhânda avare kalıp onu unuttun (yazık!)
 

3. 0 gül bahçesini unutup külhânda yurt edindin. Çok toz ve duman yuttun, artık çık da şu gülşende biraz zevk eyle.
 

4. Bu ten kafesini kır ve bu mezbeleden uçup git. Böylece o aşk güllüğüne eriş ve kendin gibi olanlarla tende mest ol.
 

5. Sencileyin şakıyan hemcinslerin senin sırrını anladılar. Bunun içindir ki gidip gülşende ve iyi yurtlarda oturmuşlar
 

6. Ey yurdu gökler (yüceler) olan kuş! Şu toprak bedeni terk et. Ta ki bu beden tanesi ile o harmanlarda zevk eyle.
 

7. Bu çekişme dünyalıktır. Her korkun yerini yitirmekten ötürüdür. Oysa o sulh vatanına git ve o emniyet yurdunda rahat bul.
 

8. Ey mutlak varlık! Cismini parçalayıp çıkmak senin elinde değil. Öyleyse penceresine olsun aç bak ve o pencereden seyret.
 

9. Ey Hakkı! Şu eşleri bırak da rûh âlemini bul. O yolu yudumla ve o meskende ebedilik sür.

Üçüncü madde

İnsanın ölümünün mahiyetini bildirir.

Ey aziz! Hikmet ehli demişlerdir ki, ölümden korkup kaçan, ölümün ne demek olduğunu bilmeyen yahut nefs-i nâtıkanın başlangıç ve sonundan haberi olmayan yahut bedeni yok olup gidince, kendi zâtı da kalmayacak sanan yahut öldükten sonra bu dünyadan haberi olmaz diye düşünüp, ölüm, hastalıklardan daha acıdır diyen yahut öldükten sonraki hâllerini neye varacağını bilmeyip şaşan yahut bıraktığı mal ve evlâdına teessüf eden kimsedir. İşte bu yedi sebeb için ölümden korkup kaçmak, ancak melâldir. Zira bu yedi sebeb sadece bozuk düşünceler olup, menşeleri hayâl ve cehalettir. Bu korku ve kaçma, bir kötü hastalık olup, ilacı bu bozuk sebepleri gidermektir. Bu illetlerin izâlesi, ölümün hakikatini bilip, künh ve mahiyetine varmaktır.

Yedi illetten birincisinin izâlesi, ölümün hakikatinin, nefs-i nâtıkanın beden âletini kullanmaması olduğunu bilmektir. Nitekim bir sanat sahibi, kendi âletlerinden birini kullanmayıp bıraktığı gibi, nefs-i nâtıka da kendi cismini kullanmayıp, feragat eder. Demek ki nefs-i nâtıka olan insanın hakikatinin iki hâli vardır. Bir hâlinde bedene mutasarrıf olur, bir hâlinde mutasarrıf olmaz. Bu nefsin bedende tasarrufu, kâtibin kalemde tasarrufu gibidir. Eğer kâtib dilerse kalemini hareket ettirip yazar. İsterse kalemi durdurup, kalem kutusuna koyup, feragat eder. Nefs-i nâtıka da dilerse, bedenini hareket ettirip koşturur ve sıçratır. Dilerse sâkin edip mezara koyup toprak eder. İşte bu halde nefsin bedenine mutasarrıf olmasına hayat, bu tasarrufun bedenden kesilmesine ölüm derler.

Kıt’a (Farsçadan tercüme):

Kıymetli rûh ki, bedenden ötedir,

Şüphesiz kazadan cisme bu gelir.

 

Sen osun ki, bedensiz bedenin var,

Öyleyse ne korkarsın, bu can elbette çıkar.

 

İkinci illetin izâlesi ilâcı, nefs-i nâtıka olan insani rûhun, akl-ı külden sudûr edip, göklerin melekûtu olan rûhlar âlemine inip, oradan arzı melekûtu olan berzah âlemine girip, oradan kevn ve fesad cihanı olan tabiat âlemine gelip, insan bedenine taallûkla bunda mutasarrıf olup, bu âlemde kemal tahsil edip, Mevlâsının mârifeti devletine nail olup, önceki makamından yükseğe kavuşup, ünsiyet huzûru ile her muradının hâsıl olmasını bilmektir. 0 hâlde, rûh bedende mutasarrıf olduğu halde sözü, işi ve ahlakı kötü olup, kemal tahsil edemezse, bedenden taallûkunu kesince, âlem-i berzahta, kendi iş ve ahlakı ile kıyamet gününe kadar mahbus ve bağlı kalır. Sanki korkunç rüyâlarla muazzeb olur. Eğer insani rûh bedende mutasarrıf iken sözü, işi ve ahlâkı güzel olup, kemal tahsil ederse, bedenden ayrılması zamanında, o berzah âleminde mahbûs olmayıp, hiçbir şeyle bağlı kalmayıp, bazen âlem-i melekût içine girip, bazen şehâdet âleminde uçar. Sürûr ve huzûr ile gelip gider. Sanki neş’eli rüyâlarla zevk ve safalar eder. Akıbet mak’ad-ı sıdka gider. Orada da akl-ı kül olan aşka döner.
 

Demek ki insani rûhun evvel başlangıcı ilâhi aşkın denizi olduğu gibi, sonu ve dönüşü de o deryadır.

 

Kıt’a:

 

Bahr-i nefis ki aşktan olmuş yüzü cihân,

Emvâcıdır havadis-i âlem aled-devam;

Çün mebde vü meadımız ol aşk imiş hemân,
Biz ara yerde kesret-i mevhumuz vesselâm.

Bu nefis denizinin yüzü, aşktan dolayı cihan olarak görünmüş. Dünyada olup bitenler ise daima onun dalgalarıdır. Bizim başlangıç ve sonumuz yalnızca o aşk imiş. Biz ise ara yerde kuruntu bolluğunu oluşturmaktayız vesselâm.

Üçüncü illetin izâlesi, bu insani rûhun bir baki cevher olduğunu, bedenin eczâsının bozulması ile fâni ve yok olmadığını bilmektir. Nitekim nar ve elma sıkılsa, şırası bakidir, kar ve buz erise suyu bakidir, yüz bin hane yıkılsa ve ışıkları sönse, ay ışığı bakidir. Ama nefsini tanımayan kimse, kendini beden zan edip, mânâ-yı cân olduğunu bilmez. Ev ve ışığa benzetip, mehtab olduğunu anlamaz. Bunun korkup kaçması, ölümden değil cehaletindendir.

Nitekim bir arif der ki (Farsçadan tercümedir):

Bu insanın ölmesi ten üstünde yazıdır,

Elma ve nar meyvesin kırmak gibidir.

Âb-ı hayat akıtsan sen şu can denizine,

Sonsuz deryâ olursun, varamazlar dibine.

Dördüncü illetin izalesi, bu insani rûhun bedenden alakasını kestiğinde iki âlemin hallerine daha çok muttali olduğunu bilmektir. Nitekim kılıç kınından çıkınca daha çok keser. Ayna örtüsünden çıkarılınca güzel yüz onda görünür. Hümâ kuşu kafesten kurtulunca, kanatlarını açıp yükseklere uçar. Aynı şekilde temiz rûh toprak olan bedenden sıyrılınca, seyri seri ve kolay olup, yükseklere uçup, iki cihanın gizli sırları ona her an zahir ve ayan olur.

Kıt’a:

Dilâ, terk et bu zindanı bu mihnethânedir fâni,
Bul ol gülzâr ü eyvânı ki ferş-i âsüman olmuş;

Maazallah ki insanın teni zindanıdır onun,

Teâlallah ki ankanın yeri teng-âşiyân olmuş.

Ey gönül! Zindan gibi olan bu dünyayı terk et ki bu eziyet yurdu elbet geçicidir. Sen, gökyüzü yaygısı olan o gülistânı ve o eyvânı bulmaya bak. Allah korusun ki insanın bedeni yine onun zindanı demektir. Allah yüceltsin ki anka kuşunun (gönlün) yeri daracık bir yuva (ten kafesi) olmuş.

Beşinci illetin izalesi, insani rûhun bineği olan hayvani rûhun, bedenin dış ve içine tamamen teveccüh ve işrak eyledikte bedenin hayatı kemâl derecede güzellik ve hareketle hâsıl olduğunu, bedenin dışından teveccüh ve işrakı bir parça keserse, bedene o zaman uyku geldiğini, eğer bütün bedenden teveccüh ve işrakını tamamen keserse bedene o zaman ölüm geldiğini bilmektir. O zaman insani rûhun tasarrufu da o bedenden gider. Taallûku da kesilip rahat bulur. Hayvani rûhun teveccühünü bedenden bir parça kesmesiyle uyku, tamamen kesmesiyle ölüm hâsıl olunca, uyku ile ölüm o rûhun teveccühünü kesmesinde ortak olmakla, ölüm hastalık acıları cinsinden olmayıp, uyku ile aynı cinsten olmuştur. Nitekim hadis-i şerifte, «Uyku ölümün kardeşidir», diye gelmiştir. Mü’min, rahat ve selamet olan uykuyu, nimet ve keramet olan ölüme muadil, eş ve benzer bilmiştir. Basiret sahibi olan uyku ile ölümü birbiri ile beraber iki kardeş bulmuştur. Uyku halinde rûh, o âleme rüya ile muttali olduğu gibi, ölüm halinde rûh, o âleme varıp seyr ve temaşa etmiştir. Zira uyuyanın hali, ağır yükünden, palan ve eyerinden kurtulup, o eyer ve palana bağlı olan uzun ayak bağı ile bağ ve bahçe gibi yerlerde bir zaman emniyet içinde sünbül ve reyhan gibi çiçek ve yeşillikler içinde, her yandan akan sular kenarında oynayıp neş’elenirken o eyer ve palan sebebiyle, yine ağır yük altına girip, nice sıkıntı ile düşe kalka koşup giden ata benzer. Ama ölünün hali şu ata benzer ki, palan bedenden ayrılınca, ayak bağı kesilip cismani ve nefsanî olan çok ağır yüklerden azad olur. Rûh âleminin bahçelerinde her zaman emniyet içinde dilşad olur. Zira gadab ve şehvetin kulu, nefs ve tabiatın esiri olan kimsenin ölümü, kendine azadlık ve rahatlıktır. İşte ölüm insana kemal-i izzet ve temam-ı lezzet iken, onu şiddetli hastalık ve büyük acı sanmak son derece gaflet ve cehalettir.
 

Ölüm sarhoşluğu ecsam itibariyle rivayettir. Nitekim «Kendinizi, elinizle tehlikeye atmayınız», ayeti ölümün tatlılığını göstermektedir. Zira mü’minin ölümü dünya ve içindekilerden lezzetli ve tatlı iken cismine helak ve fena olduğundan bu yasaklık, onun bir zaman bedende kalmasına işarettir. Yasak ve tatlı şeylerde adettir. Acı şeyden yasak etmek, hikmete uymamaktadır.

 

Kıt’a:

1. Çünkü zindanımız bu cisim olmuş,
    Mevtimizdir necâtımız hakka,

2. Dü birâder bilindi nevm ile mevt,
    Pes ölümden sakınma sen aslâ.

3. HAKKI sen mevti bil huzûr u sürûr,
    Etme mâtem bu bala deme belâ.

1. Mademki bu cisim (gönül kuşumuz için) bize zindan olmuştur, öyleyse gerçekte (O zindandan) kurtuluş ölmekle olur.
2. Uyku ile ölüm iki kardeş gibidirler. Öyleyse ölümden aslâ sakınma.
3. Ey Hakkı! Sen ölümü huzûr ve sevinç olarak kabul et. Yas tutup bu mutluluğa belâ demeyesin.

Altıncı illetin izalesi bedenin ölmesini canın hayatı bilmektir. Zira seven sevgilisini ölüm ile bulur. Her murâdı ölümle ele geçer. Asıl vatanına ölümle kavuşur.

 

Beyt:

 
Köhne canı kıl nisâr u taze cân bul der kenâr,
Enne fî mevtî hayâtî enne fî ıyşî memât.

Fârisi Kıt’a (tercümedir):

Bedenin ölmesi sana hayattır,
Onda cânın cânâna gitmesi var.

Ölüm cânın cânâna gitmesidir,
Belki hakikatta, ölenler yaşar.

Yedinci illetin izâlesi, bu cihanın bir ağaç olduğunu, insanın onun meyvesi bulunduğunu bilmektir. Nitekim meyve ham ve tatsız iken ağaca kuvvetli bağlıdır. Sonra olgunlaşıp kemâl gelince lezzetlenir ve ağaçtan ayrılır gider. İnsan da noksan ve ham olduğu müddetçe bu dünyaya bağlılığı tamam olup, birkaç günlük hayat ile bedende rahattır. Kemâle kavuşunca ve kalıbından içeri gidince, ölümün lezzetini alıp, bu birkaç günlük hayatı ne eder? Zira kâmil insan bu bozulan âlemi bir hardal tanesine almaz. Mal ve evlâda da meyl ve muhabbet etmez. İzzet ve lezzetlerine aldanmaz. Ölüm nimetini arzu ile kararı kalmaz.

1. Bu mürg-i cân nice uçmaz çün ol cenâb-ı cemâl,

    Hitab-ı lûtf ü vedad eyleyip diye ki teâl.

 

2. Niçin suya kurudan kendin atmaz ol mâhi

    Ki geldi guşine hoş bang-ı âb-ı bahr-i zülâl.

 

3. Niçin şikârdan uçmaz şehîne ol şahin,

    Ki « irciî» haberin verdiler tabul ü devvâl.

 

4. Acep halâveti vardır bu aşk-ı cân-bahşın,
    0 kim karar eder ansız görür şeka ve dalâl.

 

5. Tez uç eriş heman ey mürg-i cân o sahibine,
    Halâs bul bu kafesten açılsın ol perr ü bâl.

 

6. Bu hâk-ı şûreden eyle sefer iç âb-ı hayat,

    Gönülde sadr-ı safâ bul yeter bu saff-ı niâl.

 

7. Cihanı ehline ver Hakkı âlem-i dile gel,
    Ki ol cihan-ı firâk oldu vu cihan-ı visâl.

 

1. Cemâl sahibi Allahü Teâlâ, lûtuf ve yakınlığıyla «Gel!» deyip dururken bu can kuşu nice uçmasın.

2. Kulağına tatlı denizin su sesi gelip dururken o balık niçin kuru yerden kendini suya atmasın.

3. Davul ve darbuka Allah’ın «İrcıî (Bana dönünüz) ! » emrini tekrar edip dururken, rûh denen o şahin ya niçin avını bırakıp da efendisine doğru uçmaz.

4 Bu canlar bağışlayan aşkın öyle bir tatlılığı vardır ki bunu bildiği halde hâlâ ona ulaşmak için bekleyen kişi ansızın kendini şekavet ve dalâlette buluverir.

5. Ey can kuşu! Çabucak uç artık ve hemen o sahibine ulaş. 0 kanatların açılsın da artık bu ten kafesinden kurtul.

6. Bu çorak topraktan göç et de ölmezlik suyunu (âb-ı hayatı) bul. Böylece gönülde başköşenin safasını bul, kapı eşiğinde durduğun yeter.

7. Ey -Hakkı! Bu cihanı, dünya ehline (onu isteyenlere) bırak ve artık gönül âlemine gel. Ki o ayrılık dünyasıdır, bu ise bir vuslat dünyası.

Dördüncü madde

İhtiyarlık rezâletini, ölümün kerametini ve rûhun selâmetini bildirir.

Ey aziz! Hikmet sahipleri demişlerdir ki, ölüm iki çeşittir. Biri irâdi, diğeri tabii ölümdür. İrâdi ölüm, gadab ve şehveti öldürmektir. Tabii ölüm, hayvani rûhun bedenden ayrılmasıdır. O halde hayat da iki çeşittir. Biri irâdi hayat, biri de tabii hayattır. Fâni hayat olan irâdi hayat, yeme ve içmeye bağlıdır. Ebedi olan tabii hayat çeşit çeşit lezzetlerle tavsif edilmiştir. Nitekim Eflatun der ki:
İrâdeyle öl, tabiatla yaşa. Hazret-i Habib-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem), «Ölmeden evvel ölünüz. » buyurdu. Böylece iradi olan ölümün, bakî olan tabii hayat olduğunu duyurdu.
 

İşte akıllı olan noksanlıktan kaçıp, kemal ile ünsiyyet kurar ve kendini nefs bağından kurtaran şeyi irade eder, ister. Ona beka verip, onu sonsuz olarak aziz ve dilşad eder. Zira akıllı olan bilir ki, mal ve çoluk çocuk ona fitne ve gamdır. Tecrübe ile anlar ki, hepsi meşakkat ve elem sebebidir. İşte o nefsin lezzetlerinden yüz dönüp - cismani âletlerden ayrılır ve aziz gönlünü böyle aşağı fikirlerden fariğ ve azad edip her şeyden rahat ve selamet bulur. Bu bozulan âlem içinde hiçbir kimsenin devamlı olmadığını bilir. Zira dünyada devamlı kalmak mümkün olsaydı, daha önce gelenler kalırlardı. Eğer bu geçici dünyaya her gelen insan, burada kalsaydı, yeryüzüne sığmayıp, insanlar birbirinin başı üstünde duracak olurlardı. Özellikle ölümün kadr ü kıymetini bilmeyip, uzun ömür isteyen kimse, ihtiyarlığa değer vermiş olur. Hâlbuki ihtiyarlık şiddetli bir hastalık ve uzun bir hapistir. Şiddetli azab, büyük bela, aşağılık ve rezilliktir. Zira ihtiyarlıkta hararet azalır, rutubet gider, kuvvet düşer, duygular zayıflar, hastalıklar her yandan hücum eder, uzuvlar hareketten ve amelden düşer. Ölümün o özelliği vardır ki rûhu mekânın zahmetinden, zamanın cevrinden kurtarıp sonsuz olan âlemde iyiler makamına ulaştırır. Ona kemâli kadar lezzet verip, huzuru kadar mertebeye kavuşturur. Nitekim Hazret-i Ali (radıyallahü anh) buyurur.

 

Beyt (Arapçadan tercümedir):

 

Allah ölüme bizden hoş karşılıklar versin,
Dünya kaldığı hâlde, bize iyilik verir,

 
İnsanı eziyetten kurtarmağa uğraşır,
Daha şerefli olan ölüme yaklaştırır.

Buraya kadar açıklananlardan anlaşıldı ki ölmek yok olmak değildir. Belki lâtif cevherin kesif cevherden uzaklaşmasıdır. Bu lâtif cevherden maksat, hayvani ruh olup yukarıda bildirildiği şekilde onun menbaı yürekteki siyah noktadır. Bu rûh bir lâtif buhar olup, hava gibi cism-i lâtiftir. Canlının bâtınının dört esasının imtizacından doğar. Buna bir mutedil mizac gelir ki, onun eseri yürekten damarlar vasıtası ile beyne ve bütün uzuvlara ulaşır. His ve kuvvetler bu rûhun eserinden bedenin a’zâlarından cereyan eder ve her cüz’üne sirâyet eder. Bu rûhun istidadı, insani rûhun eserlerini kabul ile mevsuftur, Hayvani rûhun bu eserleri kabulü, kendi mizacı itidaline bağlıdır. Zira bu rûhun mizacının itidâli batıl olup his ve kuvvetler, duyarlık ve hareketten kalsa, insani rûhun eserleri de uzuvlardan zâil olup, o bedene tabii ölüm gelmiş olur. İnsani rûh mücerred bir cevher olup, beden gibi bölünme kabul etmez. Zira Allahü Teâlâ’yı tanıma yeri bu rûh olup, akl-i küllün bir şuasıdır. Bütün peygamberler, veliler ve âlimler ve hükemânın çoğu ittifak etmişlerdir ki, insani rûh, bedenin fenâ’sından sonra bâki olup, tabii ölümle yok olmaz ve ebedi fena bulmaz.

Nâzm:

1. Bildinse kendin ey can, çün şekker oldu ölmek,

    Can aşka olsa hayran, çün gevher oldu ölmek.

 
2. Ölmek gibi bu yandan, doğmak gibi o yandan,

    Âb-ı hayat iç andan, kim kevser oldu ölmek.

 
3. Geç bu cihandan ey cân, git ol cihana râksân,
    Havf etme gerçi bir an, şûr ü şer oldu ölmek.

 
4, Şandır ki hüsn ü ândır, candır ki tatlı candır,
    Kândır ki gizli kândır, kân-ı zer oldu ölmek.

 
5. Hakk dâvet etse canı, kabz eyler ol dem anı,

    Can zevk ider nihânı, çün dilber oldu ölmek.

 
6. Hoş huylu olsa bir dil, hem mevti hoş olur bil,
    Bed huylu olsa müşkil, hem âzer oldu ölmek.

 
7. Âyinedir memâtın, bul anda hem sıfatın,
    HAKKI bil anı zâtın, hoş manzar oldu ölmek.

 

1. Ey can! Eğer kendini bildiysen. Ölüm sana şeker oldu sayılır.
   Can eğer aşka hayran olur onunla kendinden geçerse, ölüm bir cevher bulmak gibidir.

 

2. Bu dünyadan ölmek, öte dünyada doğmaktır.

   Ölüm bir âb-ı hayat gibidir ki ebedi hayat verir. Öyleyse ölüm bir kevser sayılır.

 

3. Ey can! Bu cihandan vazgeçip güle oynaya öte dünyaya git.

   Gerçi ölmek bir anlık şamata gibidir ama sakın korkmayasın.

 

4. O bir şandır ki güzellik sayılır. 0 bir candır ki tatlı candan da tatlıdır.

   O bir hazinedir ki, gerçekten gizli bir hazinedir. Kısaca ölmek, bir altın madeni oldu.

 

5. Hakk canı çağırdığında, o an onu alıverir.

   Can da bu arada gizliden gizliye sevinir, çünkü ölmek bir dilber gibidir.

 

6. Eğer bir gönül hoş huylu ise ölümü de hoşluk demektir.

   Eğer gönül kötü huylu ise iş zor sayılır, o zaman ölüm bir ateşe dönüşür.

 

7. Ölüm senin için bir aynadır. Öyleyse o aynada kendini gör.

   Ey Hakkı! Onu kendin olarak bil ki ölüm hoş bir görüntü demektir. (onda kendini görmeye bak).
 

Beşinci madde

Ölümün nasıl olduğunu ve rûhun bedenden ayrılmasını ve can çekişme halini, âlem-i berzahdaki durumunu ve kerametlerini bildirir.

Ey aziz! Hikmet ehli demişlerdir ki, bir kimsenin yerinden kalkmaya kuvveti kalmasa, ona zayıf denir. Oturmaya takatı kalmasa, ona hasta denir. Konuşmaya mecâli kalmasa ona muhtazır denir ve hastalığına, ölüm hastalığı denir. Nefes almaya kuvveti kalmadıysa, ona ölü denir. İşte o kimse bu âlemden ölmüş, bir sonraki berzah âlemi için doğmuş olur. Nitekim berzah âleminden ölünce bu âlemde doğmuştur.
Ölümün hakikati, insanın bedenine taalluk eden mücerred hayâlin, taallukunu, bağlılığını kesmesinden ibarettir. Mücerred hayâl ise insani rûhdur. Mü’minin rûhu olan o süslü hayal ki, ölümle mü’min o hayal olup, ondan içeri gider. Ama mü’min olmayanın korkunç ve kerih rûhu olan hayal —ki ölümle, gayri mü’min o hayal olup— onun içine girer. O mücerred cevherin bu mürekkeb cisimden ayrılması ve kendi askerine karışmasına insanın ölümü denmiştir. Ve bu ruhun bu bağlantısını kesmesi, hayvani ruhun insan bedeninden ayrılması zamanındadır.

Beyt (Farsçadan tercümedir):

Ey kardeşim sen düşünür durursun,
Kemik ve saçın çürür, sen kalırsın.

İnsanın ölümü şöyledir: Hastanın vücudunda bir sebeple bir illet ârız olur. Onun tabii nefsini bedeninden tedricen çıkarır, hayvani nefsini zayıf ve zelil eder. O illet onunla kalır. Sonra o hasta o halde sıhhat bulur gibi bir harekete gelip gözünü açar. Dünyaya bir hoş nazar eder. O kadar ki, kendisi ve etrafındakilerin çoğu onu iyileşmiş sanır. Hâlbuki o illet onun tabiatı yerine yerleşip, hayvani ruhunu yenip işini tamam etmiştir. Bu son ramak sayılıp, rûhu sönmek için kıvılcım vurmuş olur. Bundan sonra o hasta bu ramak sıhhatı anında, kendisinden bir hayal peyda edip bu çektiği şeyleri hatırına getirir. Bu tahayyül halinde, her ne kadar kendini kuvvet terazisinde çekse de, tabiatı ikbâline, mizâcı itidaline kavuşacak kuvveti bulamaz. Bu hayalinde kendini kuvvetten uzak bulunca, gayret edip bir daha harekete gelir. Bu hareketinde mümkündür ki, yemek arzusunda olur. Bir daha bir başka hayale dalıp ve her defasında daha çok hayallere dalar. Bu hayallerin hepsi, ancak kendi cisminde asıl kuvvetini bulmak içindir. Hâlbuki onu bulması imkânsızdır. Zira o halde, kendisi bedenden başka bir hayâl mecmuasıdır. Can çekişen o kimse, bu bir sürü hayâller içinde bir hareket daha eder ve öyle olur ki, bu hareketle kalkıp gezer. Eğer kalkamazsa, elini başına koyup, yüzüne sürer, göğsüne getirir. Bu işleri gayret ve hasretinin çokluğundan eder. Lakin fayda vermez. Bir daha bir başka hayâle dalıp, kendini tekrar kuvvet terazisi ile tartar. Lakin kendini bir hayâl topluluğu bulur. Tekrar bir harekete gelir. Hareket edemezse, o zaman bacağı bacağına yapışır ve bedeni hayatından ümitsiz olur. İşte bu zıt hayaller topluluğuna sekerât-ı mevt [ölüm sarhoşluğu] denir. Hayâl kuvvet bulup, kuvveti geçince hasta elbise ve örtüsünü toplamaya, dürmeye başlar. Yahut dudaklarını geriye açıp dişlerini gösterir. Yahut sesle ağlar veya gözlerini yumup bağlar. Yahut yüzünü duvar tarafına döndürüp böyle şeyler yapar. Yahut gözlerini çok açıp, her tarafa döndürüp, huzurunda bulunan ahbâb ve evlâd ve iyâline sık sık bakmaya başlar. Lâkin bu hallerinde hayâllerinde hayâl askerleri mücerred olmuş olup, çadırını sahrada kurulu bulmuştur. Bedeninde hayvâni rûhun bâkıyyesinden ramak kalmıştır. Hayvani rûh, mücerred hayal ile bedenden dışarı gelince, o kalanı da kendine çekmek kaydında olmuştur. Bu hâlde mürekkeb beden ile mücerred buhar arasında bir niza’ hâsıl olur ki, ona nezi’ [can verme] hâli denir. Şeriatın dili ile bu hayâllere rahmet ve azab melekleri ve mücerred rûhlar denilmiştir. Bu niza’ her olan olmuş, her his ve kuvvet nizamından kalmış olunca bulunur. Bedenin hey’et ve mahiyeti tamamen mücerred hayaller olup dışarı gelmiş olur. Sanki mürekkeb beden der ki: Bu soğuk ramak da bana benzer ve bir mücerred buhar olup ramağın asıl bedenin dışındadır; onun da aslına gelmesi uygundur. İşte bu iki mürekkeb ve mücerred şahıs, bu niza’ ile o kadar zahmet çekerler ki, akıbet bedende kalan soğuk nefs aslına kavuşup, mürekkeb beden, şişirilmiş bir post gibi yerinde kalır. Ve o hayâl askerleri toprak tozları, su buharları ve hava parçacıkları ve ateş şerâreleri (kıvılcım) gibi kayıtsız ve kedersiz uçarak o bedenden çıktıkları hâl üzere onun etrafında cevelân ederler. Beden de kendi tecerrüdü işinde tamamen ya o tedarikte olur ki, karanlık mezar içinde bağlı kalmayıp, ikinci neşet için, bitki şeklinde neşv ü nemâ bulup, her an o sevindirici şekiller olan hayal askerlerine kavuşması müyesser olup, onlar gibi mücerred olur, yahud da beden ümid eder ki, o korkunç hayaller ona gelmeyip, bedenin eczası onların ukubatından azad olsun. Hâlbuki o hayaller, o kabihliklerle kaba şekil ve suretlerde ona gelip, ondan bir an ayrılmazlar. O, mü’min olmayanın bedenidir ki, kıyamete kadar kabir azabı ile elem ve sıkıntı içindedir.
İkinci neş’et, yani öbür dünya tedarikinde olan beden, mü’minin bedeni olup kıyamete kadar çeşit çeşit lezzetlerle ni’metlenmekte ve toprak zerreleri ile ünsiyet peyda etmektedir.

Kıt’a:

Bu âlem ki, gönül, kaydın çekersin, mihnet ü gamdır,
Fenâsız âlemi seyreyle ki, bir hoşça âlemdir.
Görüp yalnızlığı kabr içre nefret etme ölmekten.
Tarîk-i ünsi tut ki, her avuç toprak bir âdemdir.

Ey gönül! Uğraşıp durduğun şu âlem ki baştan sona eziyet ve üzüntüdür. Oysa hiç yok olmayacak âlemi seyreyle ki o ne güzel âlemdir. Kabir içinde yalnız kalındığını görüp de sakın ölmekten nefret etme. Yakınlık ve dostluk yolunu tut ki her avuç toprak bir insan demektir.

Cisim terkibinden ayrılan rûhun halleri tıpkı uyuyan kimse gibidir. Nitekim uyuyan kimse, uyanıklıkta şehir ve sahralardan, dağ ve denizlerden, iyş ü işretle, sürur ve sıhhatle gördüğü yerleri, eylediği safaları, rüyasında zevkle seyr ettiği, yahut korku ve zorluk, keder ve mihnetle geçtiği yerleri, çektiği sıkıntıları rüyasında zahmetli gördüğü gibi, müfred şahsın [rûhun] berzah âleminde [kabir hayatında] olan yeri, kendinin terkibi hâlinde bulunan söz, iş ve ahlakıdır. Zira insan, kendi çalışması ile, malik olduğu kemali bulur. İşte terkibi halinde olan ahvali hep hayır ve iyilik ise, onun yalnız yeri de, o güzel sözü, işi ve güzel ahlakı olup, en güzel karşılıklar ve lezzetler içinde, Cehennem korkusu olmadan, naim makamında bulunur. Terkibi halinde olan halleri iyilik ve kötülük karışımı ise, oradaki yeri de karışık olup, ne huzur ile kanaatta, ne ayrılık ile kararda bulunur. Daima elim azaplar içinde nıütereddid kalır. Eğer terkibi halinde [yani dünyada beden ve rûh bir arada iken] her hali isyan ve kötülük olmuş ise oradaki yeri de o sözü, işi ve ahlakı olup büyük azab içinde bulunur. Ölünün berzahda olan lezzetleri ve zahmetleri, yaşayanın lezzetleri ve zahmetleri gibi olunca, ölünün halleri dirilme gününe kadar yaşayanın uyanması gibi olup ikisi birdir. Zira ölünün ve uyuyanın halleri berzah âleminde olup bir yerdir. İşte, «Yaşadıkları gibi ölürler ve öldükleri gibi haşr olurlar», kelâmının mânâsı bunu bildirmektedir. «Bizi öldürdükten sonra dirilten ve ruhlarımızı bize iâde eden, ba’s ve nüşür kendisine olan Allahü Tela’ya hamd olsun», hadis-i şerifi gereğince uyku ile ölüm birdir. 0 halde kendini ve rûh olduğunu bilen, ölümü ni’met bulup korkusu kalmaz.

Beyt (Farsça’dan tercümedir):

Hafıza emanet olarak verilen bir can,
Bir gün yüzünü görür ve ona olur revân.

Altıncı madde

İnsanın rûhunun başlangıç ve sonunu bildirir.

Ey aziz! Hikmet ehli demişlerdir ki, insani rûh, bedenden taalluk ve bağlılığını kesince, onun dönüş yeri, inip bedenine geldiği makamıdır. Her rûhun belli bir makamı olup, onun mebde ve meadı o makamdır. Ruhların hiç biri kendi makamını geçemez ve kemal dereceleri edinmedikçe kendi makamından yükseğe çıkamaz. Demek ki, rûhların bir taifesinin belli makamı ukul-ı aşereden ikinci akıl olup, felek-i a’zamdır. Bir zümresinin makamı felek-i buruc aklıdır. Bir cemaatın makamı da zuhal feleğinin aklıdır. Dokuzuncu fırkanın makamı, felek-i kamer aklıdır. Ruhların makamları bu dokuz mertebe olup, kemal elde etmeyen rûh, o felek-i a’zamın aklından geçip gidemez ve akl-ı evvele dönemez. 0 halde insani rûhun mead ve merci’i dokuz feleğin ukûlü olup, cismâni âlemde bilgi ve temizliği üzere kalan temiz rûh kendi aslına uruc ve rucü’ eder. Yani dokuz akıldan her akıl kendine münâsib olan rûhu kendine cezb eder. Çünkü ukul ı âlem-i ulvi tamamen bilgi ve temizlikle mevsuftur. Yüksek ve yakın bulunan akıl, aşağısında olan akıldan bilgili ve temizdir. Demek ki kendi makamından inip cismine taalluk eden ruh eğer bu taalluk ve tasarruf halinde çok ilim ve temizlik edindiyse onun dönüş mertebesi bilinen makamından yukarıya çıkmıştır. Bu taalluk hâlinde kemâl edinemeyip kendi bilgi ve temizliği üzere kaldıysa, onun dönüş yeri, bilinen makamı olup, eski yerine gitmiştir. Bu iki zümre ilim ve temizlikleri münâsebetiyle suflî ve fâni terkiblerden [bedenden] kurtulup giderler ve baki olan ulvi mücerredler ile öbür dünyaya kadar zevk ve huzûrda olurlar.

Beyt (Farsça’dan tercümedir):

Can yüzüne perde olur bu ten tozlarım,

Güzel olur, bu yüzden bir perdeyi yırtarım.

 

Eğer insani rûh bu madde âleminde kendi bedenine taalluk ve tasarruf halinde hayvani rûha mağlub olur ve kendi ilim ve temizliğinden sıyrılırsa, hayvani rûh ona hâil ve ulvi ukul münâsebeti ondan zail olur. İçi felek-i kamer olan âlem-i süflide kalır. Tekrar dirilinceye kadar, elim azab içinde, hayvani rûh ile mahbûs olur.
 

Bütün yüksek ve alçak rûhlar kıyamet-i kübradaki üçüncü üfürme ile kendi cesedini bulur. Onunla haşr olup, herkes işlediğini görür. Bu hakikat halini muhakkık-ı hükema, muhakkak olarak bilir. Gerçi tenasuh yolunda olan hükema kendi akıllarınca; « Kemal tahsili, ancak ahlakın tehzibi ile olur. Tehzib-i ahlak da, ancak bedenlerin değişmesi ile olur. Bedenlerin değişmesi de, ancak tenasuhla, [yani rûhun olgunlaşmak için bir başka bedene gitmesiyle] olur; böylece ilim ve temizlikte kemale erer, bu olgunluğa eren, bulunduğu bedenden önce değişik hallerde ne şekil aynalarda göründüğünü her birinde ne kadar zaman kalıp sonra nereye gittiğini bilir, düşününce hepsini hatırlar ve geniş olarak anlar. » deyip, kendi [ehl-i sünnete uymayan ve itikadı, ahireti, hesabı, mizanı inkâr ve küfr olan] hikmet kitablarında yazmışlardır. Lakin tenasuha inananlar ve onu söyleyenler, dinin akaid bilgilerine muhalif olup, azmışlardır. Ama bazı turu’a muhalif çok hakaik-i eşya sezmişlerdir. 0 hikmetleri, kelâm âlimleri çeşitli te’viller ile, yukarıda beyan olunduğu gibi şer-i şerife uydurup hizaya getirmişlerdir. Dünya ile âhiret arasında olan yolun mesafesi [uzunluğu], insanın ölümü bulunmuştur. Nitekim «Ölenin kıyameti kopmuştur» buyuruldu. Onun için ölüme küçük kıyamet denmiştir.

Nâzm (Farça’dan tercümedir) :

Bu dünyadan o dünyanın kim görürse yolunu,
Bir nefesten çok görmez, can ile arasında;


Bu cihandan o cihana uzun mesâfe yoktur,
Bir nefesten fazla yok ikisi ortasında.

 

O nefes de çıkarsa eğer o temiz candan,
Bedeni toprak olur, rûhu toprak altında.


Her canlıya bu ölüm elbette gelecektir,
Herkes uyuyacaktır kara toprak altında.

İşte nefsini bilip kendini bil. Gerçekten ve yakinen kabûl et ki sen toprak maddesi değilsin. Temiz ruhsun. Âlemin, göklerin neticesisin. Sıfat ve erkânın özüsün. Kâinat ve cihanın zübdesisin. Zira sen bir meyvesin ki, cihan ağacının kısımları, geçiş ve görüntündeki tavırlarındır. Âlemin özünün özüsün ki gökler unsurlar ve beden hepsi zarf ve kabuğundur. Bir süslü nüvesin ki kâinat dalları senin kollarındır. Bir büyük noktasın ki a’yân-ı mevcudât harflerindir. Sen kendini böyle bilirsen Rabbini bilip Onunla mutmain olursun. Ölümden asla korkun ve kaçman kalmayıp, ölümü büyük nimet bilirsin. Çünkü toprak bedeni Kafdağı ve temiz rûhu Anka gibi görürsün.

1.Ey tabl-ı rahili işiden âlem-i candan,
   Vey rıhlet eden hoş vatanına bu cihandan.

2 Sen kandesin ey gözleri nergis yüzü lale
   Kabrinde biter nergis ü lale ıvez ondan.

3. Bu cümledir âsan eğer ol mürg-i zamirin

    Dâmı koyup uçdıyse göğe rah-ı nihandan.

4. Can bulsa selâmet bulunur suret-i diger,
    Pay olsa revan müze bulur gayri mekândan.

5. Bin şükr eder ol can ki bedenden olur azâd,

    Ey bihaser ol lezzet-i tecrid ü revandan.


6. Ko lezzet-i âb ü gili iç âb-ı hayatı
    Geç nüh feleği aslına gel devr-i zamandan.

7. Ey Hakkı ne sihr etti bize dûzah-ı eşbah
    Kim nare yanıp geçmişiz envar-ı cinandan.


1. Ey can âleminden göç davulunu işiten, ey bu cihandan öz vatanına göç eden!..
 

2. Ey nergis gözlü, lale yanaklı! Şimdi sen nerdesin? Yoksa mezarında biten nergis ve lale sen misin?
 

3. Eğer içindeki kuş (gönlün), ten tuzağından kurtulup gizli bir yoldan göklere uçtuysa artık her şey sana kolaydır.
 

4. Eğer can selâmet bulursa, her şey selâmette olur. Ayak yürüdükten sonra başka bir mekândan da pabuç bulabilir.
 

5. Ey gerçeklerden habersiz kişi! Gidiş ve tecrid lezzetine erişip bedenden âzad olan can binlerce şükür eyler.
 

6. Şu su ve toprak (dünya) lezzetini bırak da ab-ı hayatı içmeye bak. Böylece dokuz feleği geçip zamanın dönüşünden aslını bul.
 

7. Ey Hakkı! Bize bu beden Cehennemi ne büyü yaptı ki ateşe yanıp can nûrundan vazgeçmişiz.

Yedinci madde

Öldükten sonra rûhların ahlâkı iktizasınca olan haşri, Cehennemi ve Cenneti bildirir.

Ey aziz! Hikmet ve marifet sahipleri demişlerdir ki, Rabbü’l âlemin Hazretleri’nin Esmâ-yı hüsnâsından bir ismi “Cemildir”. Celâlının mazharı Cehennem, Cemâlinin ki Cennet’tir. Hakk Teâlâ, « Allahü Teâlâ Adem aleyhisselâma isimleri öğretti », buyurup, bu insânın bütün isimlere mazhar olduğunu duyurdu.


Demek ki cehl ve cemid de insandadır. Kimde biri galib ise, sonunda onun serencâmı ondadır. İnsanda celâl sıfatı galib olup, ondan meydana gelen hayvanî kötü vasıflar ile muttasıf olursa, hangi sıfatın hükmünde iken ölürse, tekrar dirildiğinde o sıfat sûretinde haşr olup, yeri Cehennem olur. Mesela hased hükmünde olan kurt ve gadab hükmünde olan köpek şeklini alır. « Onlar hayvan gibidir, belki daha da sapıktır », zümresinden olup şiddetli azab içinde kalır. Eğer insanda cemal sıfatı galip olup, ondan meydana gelen iyi ve melek huyları ile sıfatlanmış olursa, o kimse tekrar dirildiğinde, insan şeklinde haşr olup, yeri Cennet olur ve likaullah devletini bulur. Demek ki insanın rûhu Celal sıfatıyla muttasıf olursa, onun adı hayvanî nefstir. Kendi laim, şakî ve câhildir. Bu ruh o cemal sıfatı ile sıfatlanmış olursa, ismi akıl ve candır. Kendisi said ve iyi insandır.
 

İnsan mazhar-ı küll olunca, kalbi hatıra ve düşüncelerden bir an boş durmaz. Hatıra ve düşünceler ya iyi yahut kötüdür. Kötü düşünceler celal sıfatından gelir ki, o şeytanidir. Ona tabi olan nefsanîdir. İyi düşünceler Cemal sıfatından gelir. 0 rahmanidir, ona tabi olan rûhanîdir. Demek ki, insan âleminde Cehennem hayvani nefs, Cennet ise onun gönlü ve canıdır. Nefs makamında kalan elim azaptadır. Kalp makamına çıkan Cennette kalır.

 

Nitekim Beyt (Farsça’dan tercümedir):

Cennet ve Cehennem senin yol arkadaşındır,
Arş ve alçak yerler senin makamındır.

Eğer insan hayvanî nefs sıfatlarıyla durursa, çeşit çeşit acı ve azaplarla azaplandırılır. Çünkü Cehennem onun kendi huyudur. Eğer insan, kalbini hayvanî sıfatlardan tahliye edip, ahlak-ı İlahi ile süslerse, çeşit çeşit Cennet lezzetleri ile ni’metlenir.

Farisi Nâzm (tercümedir):

Bir siret ki vücûduna galibdir
Haşrının öyle olması vacibdir.

Evladım her sıfat, her huy, her ahlak
Hep kendi suretinde olur ancak.

Bazan nar görünür sana, bazan nûr
Bazan Cehennem, gâh Cennet ve hûr.

Cehennem maliki kuvâ-i nefsidir
Lezzeti men eden ruh-i kudsidir.

Yedi Cehennem senin kötü huyların
Sekiz Cennet senin güzel ahlakın.

Hûr ü gılman hepsi senin sıfatın
Güneş ve ay rûhun ve temiz kalbin

İyi ahlak oldu Cennet, hûr u ayn
Kötü ahlâk yakıcı Cehennem san.

Hakk’ın ahlâki daim iyidir
İyi huyun bedeli, onun didârıdır

Kimin huyu iyi ise cihanda
Mahzen-ı sır-ı İlâhi vardır canında

 
Ahlakı kötü olan insan değildir
Hakikatta hayvan hatta beterdir.

 
Cehennemin aslı kötü ahlaktır
Kötü ahlak dost yolunda engeldir.


Kötü ahlaktan eğer temizlenirsen
Şeytanını yola getirirsin sen.


Sevgi ve incelik insan vasfıdır
Hışım ve şehvet hayvanlar sıfatıdır.

 
İyi ahlak sırf insana aittir.
Kötü huylu insan hayvan demektir.

 
Sırat-ı müstakim iyi ahlaktır
Kötü ahlak Cehennem’e örnektir.


İyi huy doğru yol manasındadır
Kötü huylu olan Hakk’tan uzaktır.


Ahlak ve sıfatın olursa iyi
İyi huylu buldun sekiz Cenneti.

 
Eğer tutulmuşsan sen kötü huya
Düştün Cehennem’e, sonsuz azaba.


Kimin huyu iyi ise cihanda
Hakk’ın esrar mahzeni var canında.


Söylediklerim hep ayn’el-yakindir
Sanılmasın istidlal ve takliddir.

Bu Marifetname’nin üç fenninden birinci fenninde cisim ve maddenin durumunu bildiren bazı bilgiler, ikinci fenninde beden ve rûha ait bilgiler bildirilip buraya kadar gelindi. Dinin usulüne uygun olan çeşitli hikmetler sunuldu. Bu fennin sonuna otuz beş beyt yazılıp bitirilmekte ve üçüncü fende din işleri, kalp halleri, marifet yolunun şart ve esasları, dinin zahirine uygun olarak evliya-yı kiramın hikmetlerinden bir miktar yazmak yolu seçilmiştir.

Farisi nâzm (tercümedir):

Gönlünü bu kısa ömürden ayır
Böyle bir ömürden kimse olmaz pir.


Bedenin gamı rûhu esir eder
İnsanı ömr aşkı ihtiyar eder.

 

Ömürlerin hepsi bir emânettir.
Aklının işi hayattan ardır.


Aklı olan oyun oynamaz kaçar
Böyle bir ömürden uzağı arar.


İhtiyar cânânın bekasındandır
Böyle bir ömürle o nâtüvândır.

 
Rengin ve kokunun esiri olan
Kadın ve çocuktur o değil insan.

 
Bu cihanı mümarese eyledim
Ümidim yanından tozu giderdim.

 
Hayatımdan kendime melâl geldi
Yaşadığım bana hep vebâl geldi.


Akl ü imânın olduğu dünyada
Bedenin ölmesi yaşamasında.


Tenini feda et söz âleminde
Çünkü ten ölürse can yaşar sende.

 
Hakk’ın düşmanı tendir, toprağa ver
Kıble-i Hak dildir, temizleyiver.


Bu yolun rehberine ölüm yoktur
Nevvâbı düşünme bereket yoktur.

 
Bilene göre ölüm iyi bir hediyedir
Çağrılmayan konuğa olanlar hep böyledir.

 
Ölüm gelir sana zamansız konuk
Hakk’ın bahşı önüne biz canı koyduk.

 
Ölüm zâhir yüz gibi olmaz kaçmak.
Can ü gönülden gerek karşılamak.


Elbisen ki akıllı bahtındandır
Tenin ateş, su, hava ve topraktır.

 
Yırt dört parça olmuş eski hırkanı
Raks eyle bul çâre-i nihâdını.


İmân gibi akldan melekten öte
Lime lime libas giy üzerine

 
Ne kadar ekmek kaydında olursan
Hem akl u can merdleriyle durursun.


Dört tabiat var kervan sarayda
Dört âlettir onlar Azrâil hakkında.

 
Dört kuştur bedende dört tabiat
Hak için hepsini ettir inkıyât.


Sonra îman ve aşk ile ey güzel
Hepsini ihya eyle ey Halil.

 

Canını götüremezsin aslına
Bedenin seferini almadınsa aklına.

 
Çıkmayınca dışarı candan hayvan
İnsan mevkiine çıkamaz inan.

 
İnsan geçince nefs-i nâtıkadan
Yerine kudsi rûh oturur bîgümân.

 

Ey her hayvana şah olan insan

Ne zaman kurtulursun câme ü nân gamından

 

Her canlının efendisinin oğlu

Ayıb olur olursan ekmek, elbise kulu.

 

Ey şehveti karışık ar ile insan

Çoluk çocuğunun emri altında kalan.

 
Nefis kurd’un ölüm yolunda azık
Gönlündeki kalbin öldüyse yazık.

 
Malın burda gözün gibidir dostum

Bundan ecel düşmanın ve dünya dostun.

 
Gel bu yolda sen de ölümü ara
Ölmek hak yaşamak bâtıldır sana.

 

Haksızsın bırak gel sen bu batılı

Bil ve gör ki mutlaktır, beli.

 

Beş his seninle ancak beş gün kalır

Akıl ve can ise hep seninledir.

 

Kabirleri ziyaret ve geçmişlerin hallerini görmek insanın ölümünün tamamlayıcı bilgilerinden sayıldığından şu beyitleri de buraya yazmak uygun görüldü. (Arapça’dan tercümedir):

Yolum uğrar çürümüş çadırlar üzerine,

Gözyaşları dökerek, ağlarım her birine.

 

Yazık kalmamış izi, zaman silmiş götürmüş,

Cemiyyet içre geçen, o anlar unutulmuş.

 

Görünmez çadırlardan bir alâmet, bir nişân,

Yatanlardan kalmadı, kalan bir isim, bir nam.

 
Çadır direkleri hep, toprak altında şimdi,
Et değil kemikler de toprak olmuştur şimdi.


Nerde rûh-i mahbûdu, nerde çadır sâhibi,
Zaman silmiş süpürmüş hepsini rüzgâr gibi.

 
Acaba nere gitmiş o yürüyüşü nazlı,
Nereye makam tutmuş o cihanın güzeli.

 
Bu HAKKI candan eder, o geçmişlere kelâm,
Ve binlerce tahiyyât ve yüz binlerce selâm.