|
MARİFETNAME
—Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz. —
İKİNCİ FEN Bedenlerin
aynası olan anatomi ilmi; cisim ve canın hürriyetini, hayvanî ve bitkisel güçleri,
bedene ilişkin olan insanî ruhu ve geçici olan ruhun bazı durumlarını beş bab ile
hakîmâne açıklar.
İKİNCİ FEN/BİRİNCİ BAB Teşrih
ilminin faydalarını, cisim ve canın başlangıç ve sonunu, uzuvların tabiatlarını,
insan bedenindeki karışma ve birleşmenin doğuşunu, isimlerini, kısımlarını,
açık ve gizli hisleri üç fasıl halinde beyan eder.
İKİNCİ FEN/BİRİNCİ BAB/BİRİNCİ FASIL Teşrih
(anatomi) ilminin faydalarını ve ruh-i hayvaninin bazı tasarruflarını, insan
bedeninin başlangıç ve sonunu, cisim ve canın inme ve yükselme hallerini,
bedenin değişmesini, ruhun devamlılığını ve anne gibi olan Dünya terbiyesini
altı madde ile bildirir.
İKİNCİ FEN/BİRİNCİ BAB/İKİNCİ FASIL Bedenlerin
bileşiminin keyfiyetini, uzuvların tabiatlarının mahiyetini, insan hayatının
mizaçlarını, dört rüknün karışım ve bileşiminin, karışımların sebeplerini,
durumlarını ve faydalarını ve onlardan oluşanı dört madde ile uzun uzun
açıklar.
İKİNCİ FEN/BİRİNCİ BAB/ÜÇÜNCÜ FASIL Azanın
fayda, mahiyet ve keyfiyetlerini, isim ve kuvvetlerini, doğuş ve özelliklerini
dört madde ile ayrıntılı olarak açıklar. İKİNCİ
FEN/İKİNCİ BAB İnsan
bedenindeki kemiklerin terkibi,isimleri ve özelliklerini üç fasıl halinde
anlatır.
İKİNCİ FEN/İKİNCİ BAB/BİRİNCİ FASIL Baş
kemiklerinin terkibini, özelliklerini, isimlerini altı madde ile bildirir.
İKİNCİ FEN/İKİNCİ BAB/İKİNCİ FASIL Omurga
kemikleri, boyun kemikleri, kaburgalar, eğe kemikleri ve köprücük kemiklerinin
bileşim keyfiyetini beş madde ile açıklar.
İKİNCİ FEN/İKİNCİ BAB/ÜÇÜNCÜ FASIL İki el
ve iki ayak kemiklerinin bileşik keyfiyetini, isim ve özelliklerini yedi madde
ile açıklar.
İKİNCİ FEN/ÜÇÜNCÜ BAB Uzuvların
hareketlerini, kasların mahiyetini, cüzlerini, sağlamlıklarını ve özelliklerini
üç fasıl halinde bildirir.
İKİNCİ FEN/ÜÇÜNCÜ BAB/BİRİNCİ FASIL Kasların
bir araya gelmesini ve onlarla baş ve boyunda olan hareketleri yedi madde ile
beyan eder.
İKİNCİ FEN/ÜÇÜNCÜ BAB/İKİNCİ FASIL Göğüs,
omuz, el ve parmak adalelerinin keyfiyet ve hareketlerini altı madde ile
açıklar.
İKİNCİ FEN/ÜÇÜNCÜ BAB/ÜÇÜNCÜ FASIL Karın
ve bel adalelerini, tenasül uzuvlarının, ayak ve ayak parmaklarının adaleleri
keyfiyetini; bunların hareketlerini ve faydalarını yedi madde ile açıklar.
İKİNCİ FEN/DÖRDÜNCÜ BAB Sinirlerin,
atar ve toplar damarların keyfiyetini; bedenlerin kuvvetlerini, kıyafetle
insanların ahlâk ve tavırlarının bilinmesini; uzuvların şekil farklılığı
hasebiyle olan insanî vasıflar; uzuvların çekme ve seğrilmesine bağlı olan
durumları beş bölüm ile hakimâne tafsil eder.
İKİNCİ FEN/DÖRDÜNCÜ BAB/BİRİNCİ FASIL Sinirlerin bitme
yerlerini ve faydalarını beş madde ile beyan eder.
İKİNCİ FEN/DÖRDÜNCÜ BAB/İKİNCİ FASIL Atar
damarların bittiği yerleri ve faydalarını ayrıntılı olarak beş madde ile
açıklar.
İKİNCİ FEN/DÖRDÜNCÜ BAB/ÜÇÜNCÜ FASIL Sakin
damarların bitiş yerlerini ve faydalarını altı madde ile ayrıntılı olarak
açıklar.
İKİNCİ FEN/DÖRDÜNCÜ BAB/DÖRDÜNCÜ FASIL İnsan
bedeninde bulunan cinsleri ve kuvvet çeşitlerini, uzuvlarının içlerinin
başlangıcını ve hayat verici dört nefsi, his ve kuvvet gibi hizmetçileri olan
eşyayı altı madde ile açıklar.
İKİNCİ FEN/DÖRDÜNCÜ BAB/BEŞİNCİ FASIL Beden
uzuvlarındaki şekillerin hikmetini, kıyafetlerin farklılığı hasebiyle muhtelif
olan canın vasıflarını, insan uzuvlarının seğirmesinin bükümlerini sekiz madde
ile hakîmâne açıklar.
İKİNCİ FEN/BEŞİNCİ BAB İnsanı
âleme tatbik, enfüsü âfaka tevfik edip; cihanın mânâ ve cüzlerinin benzerlerini
bu insan vücudunda bulup, bedeninde olan aza ve kuvvetlerin bütün eşyaya tek tek
vücut ile benzerliğini; bedenin sıhhatinin korunma ve devamlılığını; tabii
ölümle ruhun bedenden ayrılmasını dört fasıl ile ayrıntılı olarak anlatır.
İKİNCİ FEN/BEŞİNCİ BAB/BİRİNCİ FASIL İnsan
bedeninin zaman ve mekânlara benzerliğini sekiz madde ile beyan eder.
İKİNCİ FEN/BEŞİNCİ BAB/İKİNCİ FASIL İnsan
kendi vücudundan Halik’ın, kendi sıfatlarından Sani’inin sıfatlarını ve kendi
beden âleminde buluna tasarruflarından, Rabbü’l-âlemin Hazretleri’nin büyük âlemde
olan tasarruflarını ve kendi nefsini tenzihinden, zatının tenzihini anlamanın
temsil ve teşbihlerini ve kâmil insanın alametlerini altı madde ile bildirir.
İKİNCİ FEN/BEŞİNCİ BAB/ÜÇÜNCÜ FASIL Muhafazası
lazım olan cânın bileşik uzuvlarının mahiyet, yer ve menfaatlerini; insan
bedeninin sıhhatinin esaslarını; bazı münferit gıda ve ilaçların tabiat ve
hükümlerini; bazı yiyecek ve meyvelerin fayda ve faziletlerini; insan vücudunu
ısıtan ve güzelleştiren bazı elbisenin şekil ve renklerini onbir madde ile
bildirir.
İKİNCİ FEN/BEŞİNCİ BAB/DÖRDÜNCÜ FASIL
Ölümün faziletini, hakikatini,esasını,
medhini, nasıl olduğunu, ruhun bedenden mufarakatını, nez’ halini, ikinci
neş’etindeki şeklini, hulkuna göre azab veya nimetlere kavuşmasını (Cennet veya
Cehenneme gitmesini) yedi madde ile beyan eder.
İKİNCİ FEN
Bedenlerin
aynası olan anatomi ilmi; cisim ve canın hürriyetini, hayvanî ve bitkisel ve
üçleri, bedene ilişkin olan insanî ruhu ve geçici olan ruhun bazı durumlarını
beş bahisle hakîmâne açıklar.
BİRİNCİ
BAB
Anatomi ilminin faydalarını, can ve cismin geldikleri ve gidecekleri yeri, uzuvların tabiatlarını, insan cisminin bileşim ve karışımının, doğuşunu, açık ve gizli uzuvların özelliklerini, isimlerini ve kısımlarını üç bölüm ile anlatır.
BİRİNCİ FASIL
Anatomi
ilminin faydalarını, hayvanî ruhun bedende bazı tasarruflarını, insan bedeninin
geliş ve gidiş yerini, cisim ve canın yükseliş ve inişini, bedenin değişimini,
geçici ruhun bekasını, anne gibi olan cihan terbiyesini altı madde ile açıklar.
Birinci
Madde
Anatomi
ilminin faydalarını topluca bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, filozoflar, bedenlerin bileşimi ilmine: Anatomi ve
hürriyet adını vermişlerdir. Bedenlerin ve ruhların sırlarına ve tavırlarına
yetmişlerdir. İmam Şafiî (Allah ondan razı olsun) hazretleri:
"İlim
ikidir: Bedenler, dinler ilmi," hadisi üzere, bedenler ilminin (anatomi)
önemli ve lüzumlu ilimlerden olduğunu duyurmuştur. Şu halde anatomi, bir aziz
ve leziz ilimdir ki, hakikatin hikmetine ermişlerin neticesi, mütehassıs
tabiblerin sermayesi, yakine ulaşanların nefislerinin gıdası, din ve dünya
hasletlerinin vesilesi, Mevla'yı tanımaya vasıta ve yardımcıdır. Zira ki,
anatomi ilmini bilmeyen, tıptan, hikmetten ve kendini tanımaktan gafil, Hak'kı
tanımaya ulaşmaktan uzaktır. Hâlbuki insanların çoğu onu bilmekte aldanmıştır.
Eğer tahsil eden olursa da, tıpla mâhir olmak için eğilir. Ancak Allah'ı
tanımak için onu tahsil eden metanet bulup, kendini tanımaya ve ondan Hak'kı
tanımaya ulaşır. Şu halde, eğer anatomiyi mütalaa edip, yaratıcının kudretinin
şaşırtıcılığını onda müşahede edersen, sana üç türlü faydası olur. Birinci
fayda budur ki: Böyle bir bileşim eserini seyredip, bilirsin ki, bunun gibi
bütün eşyanın benzerlerini toplayıcı olan muhtasar binayı ve süslü şekli; en
mükemmel nizam ve en güzel yaratılış ve intizam üzere yaratan Hallak-ı
zü'l-Celal'de acz ve kusur tasavvuru muhal iştir. Şu halde ondan, hakîm olan
Yaratıcının kudretini kesin ilimle bilirsin. İkinci fayda budur ki: Bunculeyin
faydalı, anlayışlı ve süslü bileşiği icat eden yorulmaz Yaratıcı'da ilmin
kemali olmamak ne ihtimaldir. Şu halde ondan yaratıcı olan Allah'ın alîm ve
hakîm olduğunu yakîn gözüyle mütalaa edersin. Üçüncü fayda budur ki: Hak
Taâlâ'nın sana ondan çeşitli lütûf ve inayetlerini, şefkat ve merhametlerinin
kemalini idrak edip, ondan Rabbinin seni, he an terbiye kıldığını yakın bir
gerçekle müşahede edersin. Zira ki Yaratıcı Taâlâ, bedenlerin bileşiminde,
hikmetlerden, faydalardan ve zinetlerden bir kusur koymayıp, hepsini en mükemmel
yapmıştır. Âlemlerin Rabbinin bu lütûf ve keremleri, sadece insana mahsus
değildir. Belki onsekizbin âleme şâmildir. Hatta atlar, kediler, canavarlar,
kuşlar, sinekler, arılar, yılanlar ve karıncaların hayat ve bekasına, ziynet ve
yaşayışına gerçek sebeb olan; durumlarında ve tavırlarında hiçbir kusur
koymayıp, hepsini kemal üzere tasvir ve tadil etmiştir. Nitekim İmam Gazali (Allah
ona rahmet etsin):
"İmkanlar
âleminde daha bediî durum olamaz," buyurup, bu mânâyı duyurmuştur.
Şu
halde anatomi, insan nefsini tanımanın anahtarıdır. Allah'ı tanımanın
anahtarıdır. Ama nefsi tanımak, Hak'kı tanımaya nispetle, güneşten zerre,
denizden damladır.
Beden
bir bileşimdir ki, insan nefsi ona binmiş gibidir. Allah'ı tanımak, asıl
maksattır. Şu halde bir kimse bedeninden, nefsini idrak etmeksizin, Âlemlerin
Rabbini tanıma davasını eylese, o kimse öyle bir müflise benzer ki; kendi
yiyeceği ve içeceği olmayıp, beldenin fakirlerini toptan ziyafete davet eder.
Herkese lazımdır ki, önce kendi nefsini bilmeye, sonra Rabbini bilmeye yönele.
Ta ki muhabbete nâil ve sevgiliye ulaşıcı, muradını elde edici ola. Zira ki
nefsi tanımak, Hak'kı tanımayı gerektirdiği gibi, Hak'kı tanımak dahi sevgisini
gerektirir. Mesela güzel bir yazıyı veya fasih bir şiiri görüp okursan ve
bunların yazıcısını bilip, ona sevgi duyup, onunla karşılaşmayı gönülden arzu
edersin. O dahi sana dost olup muhabbet ve muvafakat eyler. Ey Allah'ımız, bizi
kendimizi tanımayı ve kendini tanımayı nasip et. Sevginle rızıklandır. Ya
Vedut, ya Allah, ya Rahman, ya Rahim!
İkinci
Madde
İnsan
bedeninde olan Yaratıcı'nın garip eserlerini, Hak'kın emriyle hayvanî nefsin
bazı tasarruflarını, bedenlerin azalarının bazı özelliklerini bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: İnsanın en büyük rüknü kalbi,
en küçük rüknü kalıbıdır ki kalbin kabuğudur. Nitekim insan bedeni, cihanın
özüdür. Bunun gibi insan kalbi, bedenlerin özüdür. Şu halde özlerin özü olan
gönül, Rahman'ın evidir. Astronominin anatomiye yardımı olduğu gibi, anatomi
dahi kalb ilmine yardımcı ve yol göstericidir. Zira ki, bedenin yaratılışında o
kadar acayip sanatlar, garip hikmetler, renkli süsler ve çeşitli hizmetler
vardır ki, sınırlanamaz ve özetlenemez ve sayılamazdır. Açık ve gizli olan
azanın her birinde nice faideler vardır ki, halkın çoğu onlardan habersizdir.
Mesela insanda nice yüz adet kemikler ve nice yüz adet sinirler ve nice yüz
adet damarlar ve nice yüz adet ihtiyarî hareketler konulmuş ve tertip
kılınmıştır. Her biri bir başka yapıda bir başka sıfatta, bir başka hizmette ve
bir başka harekette bulunmuştur. Her biri bir başka yararlı iş için
yaratılmıştır. Yakînen anlarsın ki, hepsi topluca kaleme alınmıştır. İnsanların
çoğu, bunlardan bilgisi ve keyfiyetlerinden gafil bulunmuştur. İnsanlar ancak
bunu bilirler ki, göz bakmak ve el tutmak için yaratılmıştır. Lakin göz ki, on
tabakadır. O tabakalar nedendir ve faydaları nelerdir bilmezler. Eğe o
tabakaların birine halel gelse, göz görmekten kalır. O halel neden gelir ve
niçin göz görmez olur, bilmezler. Elde kaç kemik, kaç sinir ve kaç damar
olduğunu ve her biri ne yapıda düzen bulduğunu ve ne tarz ile hareket ettiğini
bilmezler. Bedenin içinde olan ruh uzuvlarının şekil ve tabiatları nicedir, her
birin kuvvet ve hizmeti nedir ve nefs kuvvetlerinin san'at ve menfaati nedir
bilmezler. Mesela içeride yürek, mide, ciğer, dalak, öd kesesi gibi uzuvlar;
çekme, tutma, hazmetme, dışarı atma, şekil verme ve üreme kuvveti gibi
kuvvetlerin hepsi, bedende hizmetçi tayin olunmuştur. Her biri kendi hizmetinde
kaim, her ân müdavim bulunmuştur. Her biri kendi hizmetinde kaim, her ân müdavim
bulunmuştur. Zira ki hayat kaynağı olan yürek, dembedem bu uzuvlara çeşitli hareket
ve kuvvet vermektedir. Midede olan çekme kuvveti muhtelif yemekleri mideye
çekip; tutma kuvveti koruyup ve hazmetme kuvveti pişirmektedir. Ayırıcı kuvvet,
pişmiş gıdaların kesifini latifinden ayırıp, atma kuvveti kesif olanları
mideden bağırsaklara itmektedir. Ondan midede kalan latifi, ciğer kendine
çekip, ciğerde olan şekillendirme kuvveti, onu kan renginde boyamaktadır. Onun
üzerinde ortaya çıkan siyah köpük ki, ona sevda derler, onu dalak çekip,
kendinde değişime uğratmaktadır. Onda kalan sarı köpük ki, ona safra derer, onu
safra kesesi ki, öddür, kendine çekip değiştirmektir. Onda olan balgamı dahi akciğere
çekip, nefesle gırtlak yoluna itmektedir. Daha sonra bunlardan hâsıl olan kan,
ciğer içinde suyla karışıp, kıvam bulduğundan; ondan o suyu böbrek kendine
çekip değiştirmektedir.
Böbreklerde
kalan tortu sidiğe dönüşüp, mesaneye gitmektedir. Sonra ciğerde kalıp, kıvamına
gelenden saf kan, damarlar yoluyla bütün uzuvlara ulaşmaktadır. Büyüme kuvveti,
ondan uzuvlara büyüme ve gelişme verip, et ve yağ gibi kuvvet ve kudret hâsıl
olmaktadır. Sonra damarla içinde kalan kandan, üreme kuvveti erkeklerde meni,
kadınlarda yumurta ve süt meydana getirip, her biri kendi yerlerine gelmekte ve
dolmaktadır.
Eğer
dalağa bir illet erişip, kandan siyah köpüğü ayırıp, devretmese; o köpük ile
karışmış kalan kan, bedenin uzuvlarına gelip, ondan humma, cüzzam ve delilik
gibi hastalıklar meydana gelir. Eğe öd kesesine bir illet erişip, safrayı kandan
ayırmasa, o kandan sarılık gibi safravî hastalıklar peyda olur. Bunun
benzerleri, bedende olan aza ve kuvvetlerin her biri kendi hizmetinde olur.
Eğer bunların biri noksan olsa ya hizmetten kalsa çeşitli hastalıklar ortaya
çıkması ile beden helak olup, insan nefsi onda tasarruftan kalır.
Üçüncü
Madde
İnsan
bedeninin başlangıç ve sonunu bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki; filozoflar demişlerdir ki: Bedenlerin başlangıcı ve sonu
topraktır. Nitekim Hak Taâlâ Kelâm-ı Kadim'inde: "Sizi yerden yarattık;
yine ölümünüzden sonra sizi toprağa döndüreceğiz. Hem de ondan sizi başka bir
defa aha çıkaracağız." (20/55) buyurmuştur. Zira ki yukarıda açıklandığı
üzere yıldızların şualarının tesirleri ile dört unsur toplanıp, kaynaşmaları
bir miktar itidal buldukta; toprak kendi suretini terkedip, bitki suretine
gelir. O bitki ya ekmek veya hayvan yemi olur. Böylece ekmek ve hayvan, insan
gıdası olduğundan, sözü edilen kuvvetler bu minval üzere hizmetlerinde bulunup;
çekme kuvveti ki iştihadır, gıdayı çekip, tutma kuvveti hıfzedip, hazmetme
kuvveti pişirir. Ayırt etme kuvveti kalını inceden ayırıp, itme kuvveti kalını
bağırsaklar yolundan çıkartıp gider. Bu durumlar, kuvvet ve zayıflığa göre iki
saatte veya üç saatte veya dört saatte midede meydana gelir ki, ona ilk hazım
derler. Sonra inceyi, ciğer kendine çekip sözü edilen kuvvetler midedeki
işlemleri bir daha orada işlerler. O zaman orada kesif olan dört kısım olur ki:
Bir kısmı dalağa gidip siyah köpük olur. Bir kısmı safra kesesine gidip safra
olur. Bir kısmı böbreğe gidip sidik olarak mesaneyi bulur. Bir kısmı akciğer
tarafına gelip, göğüste balgam olur. Bu durumlar dahi kuvvet ve zayıflığa göre
iki, üç, dört saatte ciğerde meydana gelir ki, buna ikinci hazım derler. Onda
kalan latif halis kan olup, ana damarlara ve azaya akıp gider. Bu kuvvetler,
işlemlerini bir daha damarlar içinde belirli bir müddetle tamamlarlar ki, buna
üçüncü hazım derler. Bu hazmın tortusu deliklerden çıkıp; kulak kiri, çapak,
burun kiri, kıl, tırnak, ter ve uzuvların kiri olur. Eğer bunlardan fazla o
tortudan bir nesne kalırsa akıntı, nezle, yara, cerahat gibi hastalıklar olur.
Damarlar içinde kalan latif kanın her cüz'ü bir uzva bölünüp, şekil verme
kuvveti o cüzleri bulunduğu uzuvlar
rengi ile tasvir eylediği halde, o kuvvetler o işleri o müddette o damarlar
içinde bir dahi ederler ki, buna dördüncü hazım derler. Bu hazmın kalıntısı
bedenden eksilen kısımları doldurur, tamamlar. Belki fazla et ve yağ olup, o
cismi güzel ve yağlı eder. Kalan latifin özünü, üreme kuvveti erkeklerin sulbüne
çekip, onda meni eder. Kadınların göğsüne çekip, onda hem meni ve hem süt eder.
Sonra o gıda hülasası olan meni, belirli bir kuvvette birleşme vasıtası ile
kadınınki ile birleşir. Rahme düşer. Orada kırk güne dek meni suretini terk
edip, kan pıhtısı suretine gelir. Yani uyuşmuş kan olur. Ve bir kırk gün daha
geçtiğinde yani seksen gün sonra o kan pıhtısı et parçası olur. Üçüncü kırk gün
tamamında yani yüzyirmi gün sonunda o et parçası içinde kemikler, sinirler,
damarlar, uzuvlar, etler, yağlar, saçlar, tırnaklar vücuda gelir. Dördüncü ay
tamamlandığında ceninin bütün azaları olgunlaşıp, onda hayvanî ruh tasarruf
sahibi olup, göbek bağı yolundan gıdası kan olur. Çünkü nutfe rahimde karar
bulup: Evvelki ayda zühalin terbiyesinde olur. İkinci ayda müşterinin
terbiyesine gelir. Üçüncü ayda merihin, dördüncü ayda güneşin, beşinci ayda
zührenin, altıncı ayda utaritin ve yedincide ayın terbiyesini bulur. O halde
eğer yedi aylık doğarsa o çocuk yaşar. Eğer sekiz aylık doğarsa ölür. Zira ki,
sekizinci ayda zühalin terbiyesine gelir. Zühal, soğuk ve kuru olduğunda
tabiatı ölüm olur. Eğer dokuz aylık doğarsa müşterinin terbiyesinde olduğundan
ölmez, yaşar. Zira ki müşteri rutubetli ve sıcaktır, tabiatı hayat olur.
Anlatılan başlangıç yolunu, Hak Taâlâ beyan edip buyurmuştur: "Biz insanı
muhakkak ki çamurun özünden yarattık. Sonra Âdem’in neslini sağlam bir yerde
(rahimde) az bir su nutfe yaptık. Sora o nutfeyi kan pıhtısı haline getirdik.
Ondan sonra kan pıhtısını bir parça et yaptık; o et parçasını da kemikler
haline çevirdik. Kemiklere de et giydirdik. Sonra ona başka bir yaratılış
verdik. Bak ki şekil verenlerin en güzeli olan Allah'ın şani ne yücedir!"
(23/12-
14) Bu
tafsilin özü böyle olmuştur ki: İnsan bedeninin madde ve aslı topraktır. Toprak
önce bitkiye gelip, ya ekmek veya hayvan yeygisi olmuştur. O ekmek ve hayvan
insan gıdası olup, ondan erkeklerde ve kadınlarda meni suretini bulmuştur.
Sonra ana rahminde nutfe, kan pıhtısı, et parçası olup; kemik, sinir, damar, et
ve yağ ile dolmuştur. Sonra ya kız veya erkek oldukta; ruh bulup, doğup ortaya
çıkmıştır. Ya yaşayıp kemalini bulmuştur. Veya akıl baliğ olmayıp çocuk iken
ölmüştür. Hâlbuki feleklerin hareketleri ve yıldızların şuaları ile toprak
unsurunun bin cüz'ünden ancak bir cüz'ü bitki olur. Bitkinin bin cüz'ünden bir
cüz'ü ancak ekmek ve hayvan olur.
Hayvanın
binde biri ancak insan gıdası olur. Gıdanın bin cüz'ünden bir damlası meni
olur. Bin damla meniden ancak bir damlası rahme düşer.
Rahimlere
düşen nutfelerden binde biri çocuk olarak doğar. Bunca doğanın binde biri
yaşar. Bunca yaşayanın binde biri akıl baliğ olur. Nice bin akıllının ancak
biri mü'min olur. Nice bin mü'minin ancak biri âlim olur.
Nice
bin âlimin ancak biri hakikatı araştırır. Nice bin araştırıcının ancak biri
ârif olur. Nice bin ârifin ancak biri kemale ulaşır. Şu halde feleklerin
hareketleri ve unsurların birleşmesinde, bileşiklerin ortaya çıkması ve bütün
kâinatın yapısından murat ve maksadımız ancak kâmil insanın varlığının şerefi
bulunmuştur. Kamil insanın gayrisi hep ona çocuk, hizmetçi ve tâbi kılınmıştır.
Nitekim insanoğlunun en mükemmeli Habib-i Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Selem Hazretlerinin
şanında: "Sen olmasaydın, sen olmasaydın felekleri yaratmazdım,"
denilmiştir. Bu mânâ bu beyt ile bilinmiştir:
Beyt:
Her
bin senede bir gönül burcuna gelir
Aşk
göklerinden olmuş bir yıldız
İnsanın
bedeninin başlangıcı, bu açıklama ile ortaya çıkmıştır. Şu halde: "Her şey
aslına döner," hükmünce, bedenlerin sonu dahi bundan ortaya çıkıp
anlaşılmıştır.
Dördüncü
Madde
Cismin
ve canın iniş ve çıkış keyfiyetini, bedenin konaklarını kat ederek dönüşünü;
insanî ruhu, bedenin değişimini ve geçici ruhun bekasını bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Eğer bir kimse murat eylese
ki, kendisine vad olunan dönüş yerini araştıra ve dönüşünün menzillerini kat
edip aslına gide. O, hemen bunu bilsin ki, ihtiyarlıktan önce kırarmıştı. Ondan
önce civan olmuş idi. Civanlıktan önce çocuk olmuş idi. Çocukluktan önce ana
rahminde cenin olmuş idi. Ondan önce et parçası olmuş idi. Ondan önce kan
pıhtısı olmuş idi. Ondan önce rahimde, kadının ve erkeğin dölünden birleşmiş
nutfe olmuş idi. Ondan önce, babanın sulbünde ve ananın göğsünde meni olmuş
idi. Ondan önce damarlar içinde kan olmuş idi.
Ondan
önce babanın ve ananın gıdası olmuş idi. Ondan önce hayvanî olmuş idi. Ondan
önce bitkisel olmuş idi. Ondan önce unsurların cüzleriyle karışmış toprak idi.
Topraktan önce mutlak cisimdi. Ondan önce küllî tabiattı. Ondan önce mücerret
cevherdi. Şu halde o kimse ki, hal ile bu makama yetmiştir. O, cisimlerin ve
ruhların yollarını tamamıyle kat edip gitmiştir. Karanlık ve nur perdelerini
toptan kaldırmıştır. Kendi nefsini anlayıp bilmiştir. Mevlasını tanımış ve
bilmiştir. Başlangıç ve sonunu bilip, kanden gelip gittiğini anlayıp, ârif ve Hak'ka
ulaşıcı olmuştur. Bu ruhanî miracla her müşkülü çözüp, her muradı hâsıl
olmuştur.Bu değişimlerden ortaya çıkan budur ki, gerçi insanî ruh, işleriyle
bedene yoldaştır. Lâkin zatıyle başkadır ve ondan ayrıdır. Zira ki ruh,
mücerret bir cevherdir ki, bir hal üzere bakidir. Beden ise her anda değişici
ve fânidir. Ruh o yönden bedenden gayridir ki, o, bedenin menzillerinin hepsini
seyir edip, birbirinden fark etmiş ve ayırmıştır. Başlangıç ve sonu tefekkürle
geçip, tezekkürle nihayetine gitmiştir. Tahkik ve yakîn ile gereği gibi
durumların hakikatine yetmiştir.
O
halde bir kimse ki, ölçüp biçebilmiştir; o kimse o nesnenin aynısı olmayıp,
gayri olmuştur. Ruhun, cisimden başka olduğuna hikmet kitaplarında deliller
çoktur. Burada uzatmaya hacet yoktur. Lâkin burada münasip delil budur ki: Ruh,
ancak o ruhtur ki, bu beden beş yaşında idi ama beden o değildir. Zira beden
bunca şekillere girip, nice sıfatlar bulmuştur.
Uzunlukta,
genişlikte ve derinlikte hareketle büyük olmuştur. Ya önce civan idi, şimdi
ihtiyar olmuştur. Veya güçlü idi, zayıf olmuştur. Latif idi, kesif olmuştur. Şu
halde gerçekte ihtiyar olan beden, genç olan bedenin gayrisidir. Civan olan
beden dahi, çocuk olan bedenin gayrisidir. Gerçi bedene bunca değişim ve
farklılık gelip, lakin insan ruhu yine önceki durumda kalır. Tabii ölüm
vaktinde, ayrıldığı bedenden ki, onu kabirde ve mahşerde bulur. Onunla ya
cehennemde elem çeker veya cennette nimetlenmiş olup kalır.
Beşinci
Madde
Bedenlerin
değişiminin keyfiyetini ve geçici ruhun bekasını bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: İnsan ruhu değişici olmayıp,
bedeni değişici olduğunun sebebi budur ki: Ruh ulvî âlemden gelmiştir. Ulvi
âlemde oluşum ve bozuşum olmadığından, onun cüzü bulunan ruh dahi bir karar
üzere kalmıştır. Bu bedenin parçaları, bu süflî âlemden alınmıştır. Hâlbuki
süflî âlem oluşum ve bozuşuma mahâl kılınmıştır. Çünkü beden dört unsurdan
yaratılmıştır. Şu halde insanın bu bileşimi, bu oluşum ve bozuşum âleminin bir
cüzü bulunmuştur. Parçalar ise daima bütüne dönücü olup, bütün dahi cüzüne
eğilimli ve feyiz verici bilinmiştir.
Cüzün
külle dönüşünün delili budur ki: İnsan ihtiyar olup, cân âlemine döner.
"Biz Allah'ın kuluyuz ve yine ona döneceğiz," (2/156) âyet-i
kerimesi, hükmünü bulur.
Bütünün
parçaya meyl ve feyzinin delili budur ki: Daima İlâhî fazlın feyzi, külli akıl
vasıtasıyle mülk âlemine incidir. Nitekim: "Hamd âlemlerin Rabbine
mahsustur," (1/1), âyet-i kerimesi, buna şahit ve âdildir. Şu halde bütün,
parçaya meyledici ve feyz verici olduğu gibi; parça dahi bütüne dönücü ve
meyledicidir. Parçanın bütüne dönüşünün bir delili dahi budur ki: İnsan acıkıcı
ve susayıcı olur. Zira ki bedenin parçalarının, bütün tarafına dönüşü her â
olur. Şu halde ondan bedene za'f ve noksan gelir.
Yeme
ve içmeye koyulmakla, beden için eksilen yerine gelici olur. Yani unsurlar
tarafına giden bedensel parçaların yerine, gıdadan bedene gelip yine beden
ondan kuvvet bulur. Çünkü bedenin gıdası, yine kendi aslı bulunan unsurlardan
hâsıl olan bitki ve hayvandır. Şu halde hakikatte bedenlerimizin beş senelik
parçaları tümden ayrışıp, dembedem tedric ile bedenlerimizden dışarı çıkıp,
bütüne gitmiştir. Mesela ellibeş yaşımızda iken bedenlerimizde olan parçalar,
elli yaşımızda olanın gayrisidir ki, ayrışanların bedeli gıdadan gelip, yine
yavaş yavaş bedenimize parçalar olup, bütüne giden parçaların yerine dolup,
bedenin şekillerinde teşekkül etmiştir. Lakin bu durumlara vâkıf olmayanlar,
bedeni, ruh gibi bir durum üzere sâbit kalır zannetmişlerdir. Bunun misali
böyledir ki: Bir kimse bir sahrada bir çadır kurup, onun kazıkları ve ipleri
hep siyah olsa ve o haftada bir defa varıp, bir siyah kazık çıkarıp, yerine bir
beyaz kazık çaksa; bir siyah ipini çözüp, yerlerine başka beyaz kazıklar ve
ipler çakıp ve bağlasa; o zaman bu değişikliğin farkına varmayanlara o çadır,
yine geçen senede kurulduğu hal üzeredir ve bütün parçalarıyla sâbit
görünmüştür.
Hâlbuki
onun bütün kazıkları ve ipleri yenilenip, değiştirilmiştir. Zira ki bu beyaz
kazıklar ve ipler, o siyah kazıkların ve ipleri gayrisi bulunmuştur. Aynen
bunun gibi insan bedeni dahi her an açık ve gizli ayrışıp, ayrışanların yerine
gıdadan toplandığından, her beş senede bir kere tamamen değişip, farklılık
bulur, bilinmiştir. Şu halde parçanın bütüne, bütünün parçaya meyli bu deliller
ile ispat olunmuştur. Hakikatini en iyi bilen Allah'dır.
Altıncı
Madde
Bu
cihanın, bizi müşfik bir anne gibi terbiye eylediğini bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Bu âlem, bizim şefkatli annemizdir.
Nitekim anne, çocuğunu terbiye eder. O gıdaları ki, çocuk elde edemez, annesi
onları yer ki, onlardan süt hâsıl olup, çocuğuna gıda olmaya layık ola. Memenin
yolundan çocuğunu verilip, onunla beslene. Bunun gibi, bu âlem dahi bizim üşfik
annemizdir ki, iki göğüs mesabesinde bulunan bitki ve hayvan yolundan layıkımız
olan gıdalarımızı bize ulaştırıp, çeşitli renkte lezzetli meyveler ve nefis
yemeklerle bizi yetiştirir. Bu anne ki, âlem bilinmiştir. Başka annelerin aksi
bulunmuştur. Zira ki bütün anneler, görünenlere yönelmişlerdir. Âlem ise kendi
içine yönelmiştir. Ta ki bize bakıcı olup, yetişmemizde hazır ola. Şu halde
hakikatte henüz, halen biz kendi annemizin karnında sâkinleriz ki: "Sait,
anası karnında saittir. Şaki, anası karnında şakidir," hadis-i şerifini
bazıları böyle tevil etmişlerdir. Bu mânâ, bu âyet-i kerimeye uygundur ki, Hak
Taâlâ: "Kim bu dünyada kör olursa, artık o, ahirette de kördür ve yol
bakımından da daha sapıktır." (17/72), buyurmuştur. Bu mânâyı, bir kâmil
bir beyt ile duyurmuştur.
Beyt:
Kim
ki bu dünyada ârif-i Hak olmadı
Ta ebed
bigâne kaldı bulmadı
Bu
mânâ çok açıktır ki, doğuştan kör olana asla ilâç olmaz. Şu halde iki cihan
saadetini hemen bu durumda elde etmek mümkündür. Henüz anne karnındayız, yani
bu âlemdeyiz. Burada kör olmak budur ki: İnsan kendini bilmeye ve görmeye,
kendi hakikatine ermeye. Zira ki kendini bilmeyen çocuk sayılır. Mevlasını dahi
bilmemiş ve bulmamış olur. Şu halde, o kimse iki âlemde kör kalır. Onun için,
peygamberler, veliler ve âlimler gelmişlerdir ki, halkı, Yaratan'a davet
kılarlar. Cihan halkı, Kur'an nuru, tevhid ilmi, irfan ve Rahman'a ibadetle
körlük illetinden kurtulalar. Kendini bilme vasıtasıyle, Hüda'ya âşina ve
seçilmişlerin seçilmişi olalar. Ebeden onunla kalalar. Ey hay ve kayyum olan,
göklerin ve yerin yaratıcısı, mülkün sahibi celal ve ikram sahibi olan
Allahımız! İzzetinle kalblerimizi diriltmeni, gözlerimizi seni tanıma nuruyla
nurlandırmanı dileriz. Ey Allah!
İKİNCİ FASIL
Bedenlerin
bileşiminin keyfiyetini, uzuvların tabiatlarının mahiyetini, insan hayatının
mizaçlarını, dört rüknün karışım ve bileşiminin, karışımların sebeblerini,
durumlarını ve faydalarını ve onlardan oluşanı dört madde ile uzun uzun
açıklar.
Birinci
Madde
Bedenlerin
bileşiminin keyfiyetini bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Dört esas ki, (rükün)
basit cisimlerdir, insan bedeni ve diğer hayvanların ilk cüzleridir. Zira ki
bileşik cisimlerin çeşitli nevileri, özlerin birleşmesiyle meydana gelir.
Esaslar ise dörttür: İkisi hafif, ikisi ağırdır.
Hafifler:
Ateş ile havadır. Ağırlar: Su ile topraktır. Çünkü ateş unsuru, havaî
cevherinin sirayetiyle diğer unsurlarda cereyan edip, bileşip, hararetiyle iki
ağır ve soğuk unsurun, soğukluklarını kırar. Onlar, unsurluklarını terkedip,
mizaçlık mertebesine giderler. Şu halde iki ağır unsur, uzuvların sükûn ve
oluşumuna metin madde olur. İki hafif unsur, uzuvların hareket ve hayatlarına
yardımcı olur.
İlk
esasların kuvvetleri ki, dört keyfiyettir, onlar, sıcaklık, soğukluk, rutubet
ve kuruluktur. Bu dördü, unsurların anneleridir. Esaslarda mevcuttur. Bu unsurî
keyfiyetler, tabiî suretler üzerine eklenmiştir. Zira ki onlar, sıcaklık ve
soğukluk gibi keyfiyetlerde geçici ve değişicidir.
Hâlbuki
tabiî suretlerin her iri, kendi zatıyle bakidir. Eğer dört keyfiyet, tabiî
suretlerin aslı olsaydı, onlar dahi değişici olup, sabit kalmazlardı. Şu halde
eğer basit cisimler olan dört esas, küçülüp biraraya gelseler, tam bileşik
cisimler olan üç bileşikde (mevalid-i selase) teğet olup, bu zıt
keyfiyetleriyle birbirine tesir etseler ve o basitlerin her biri öbürünün
şiddetli keyfiyetini kırsa; o zıt keyfiyetler arasında her birinden tümünde
eşit ve benzer aracı keyfiyet hâsıl olur ki, ona: Mizaç derler. Üç bileşik yani
maden, bitki ve hayvan hep onunla vücuda gelirler. Lakin yarı bileşik cisimler
olan bulut ve şihap gibi atmosferik şeyler, unsurlardan mizaçsız meydana
gelirler. Onun için süratle yok olurlar.
İkinci
Madde
Beden
uzuvlarının tabiatlarının mahiyetini bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: O şekil verici ve
yaratıcı olan Allah Taâlâ hazretleri, âlemde her nesneyi, münasip ve muvafık
yerli yerinde, güzel ve mutedil yaratmıştır. Her canlıya uygun ve her uzvunun
haline muvafık olan mizacı vermiştir. Âlemin cüzlerinin tümünde olan mizaçların
en layık ve en uygununu insan bedenine kerem kılıp, her bir uzvuna en münasip
ola mizacı bahşetmiştir. Bazı cüzlerini ziyade sıcak, bazısını ziyade soğuk,
bazısını ziyade rutubetli ve bazısını ziyade kuru etmiştir. Bedende fazla sıcak
olan o ruhtur ki, latif buhardır. Sonra yürektir ki, ruhun menşeidir. Sonra
kandır ki, muttasıldır. Sonra karaciğerdir ki, kan ondan doğmadır. Sonra halis
olan ettir. Sonra sinirdir ki, et ile karışmış olan sinirdir. Sonra dalaktır
ki, onda kan vardır. Sonra böbrektir ki, kanı azdır. Sonra atardamarlardır ki,
ruhun çevresinde olan kanın zarflarıdır. Sonra toplardamarlardır ki, mutlak
kanın zarflarıdır. Sonra el derisidir. Bedende gayet soğuk olan balgamdır.
Sonra saçlardır. Sonra kemiklerdir. Sonra kulak kemiğidir ki, kıkırdaktır.
Sonra kirişlerdir. Sonra perdelerdir. Sonra sinirlerdir. Sonra murdar iliktir.
Sonra dimağ (beyin)dir. Sonra iç yağıdır. Sonra deridir. Bedende gayet kuru
olan saçtır ki, duman buharındandır. Sonra kemiktir ki, uzuvların en sertidir.
Sonra kıkırdaktır. Sonra kemik başlarıdır. Sonra kiriştir. Sonra zardır. Sonra
damarlardır. Sonra toplardamarlardır. Sonra hareket sinirleridir. Sonra
yürektir. Sonra bedenin sinirleridir. Sonra deridir.
Üçüncü Madde
İnsanın
yaşlarının mizaçlarını bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Yaşların mizaçları
muhtelif olduğundan, insanın yaşları topluca dörttür. Biri büyüme çağıdır ki
delikanlı yaşı da derler. Bunun müddeti insanın otuz yaşına dektir. Sonra
duraklama çağıdır. Buna gençlik yaşı dahi derler. Bunun müddeti insanın altmış
yaşına dektir. Sonra açık düşüş yaşıdır ki, buna ihtiyarlık dönemi dahi derler.
Bunun müddeti ömrün sonuna varıncaya dektir.
Lakin
delikanlılık çağı da iki kısımdır. Biri çocukluk çağıdır ki, onbeş yaşına
dektir. Sonra delikanlılık çağıdır ki, delikanlılık çağının sonuna dektir.
Çocukların
mizacı mutedildir. Delikanlılığın mizacı sıcaklık ve rutubettir. Gençliğin
mizacı sıcak ve hiddetlidir. Duraklama çağının müddetinden sonra sıcaklığın
maddesi olan rutubeti, bizi kuşatmış olan hava çektiğinden sıcaklık noksan
bulmağa başlar. Zira ki, geçen bölümde açıklandığı üzere cismanî kuvvetlerin ve
cüzlerin hepsi nihayete erer. Ayrışanların bedeli için eşitlik ve bir minval
üzere sürekli soğumadır. Lakin bozulma gün gün arttığından ayrışan rutubetle
beraber karşılığı gelmez. Şu halde gelen ile sarfolunan bedende eksilme ve geri
dönme üzere olduğundan, rutubet yok olup, hararet söner. Tabii ölüm budur. Şu
halde her bir şahsın ilk mizacı hasebince rutubeti içine alan kuvveti ne miktar
ise, onun tabii ecel miktarı odur. Eğer dışardan bir kazaya uğramazsa odur ki,
ömrü de odur.
Zira
ki, Allah'ın kudreti ile ulvî cisimlerin süflî cisimlerde çeşitli tesirleri
daima birbirini takip ettiğinden bütün halkın şekil ve durumları ahlak ve
tavırları henüz anaların rahimleri içinde nutfe iken tesadüf eden baht ve
talihleri tesirleri ile ortaya çıkmıştır ki, ana karnına nutfe düştüğü saatte
baba ve ananın talihleri ne işte ise ve her birinin yıldızı neye bakıyorsa: Eğer
kutlu, uğursuz, o nutfenin zatına tesiri ile nakşedilir. Mesela saadet, şekavet, anlayış, hamakat,
cimrilik, cömertlik, korku, şecaat, sevgi, düşmanlık, hırs, kanaat, himmet,
alçaklık, fakirlik, zenginlik, rahat, güzellik, kemal, yorgunluk ve üzüntü her
ne konum üzerine ise o nutfenin zatına tâi olur. Zira ki o nutfe, ceninin
cisminin levh-i mahfuzudur Levh-i mahfuz bu âlemin aynasıdır. Şu halde her kim
ki, sait olmuştur, o saadetini ana karnında bulmuştur. Her kim ki şakî
gelmiştir, o dahi şekavetini anası karnında almıştır. Nitekim Habib-i Ekrem
Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretleri: "sait anası karnında saittir. Şaki
anası karnında şakidir," buyurmuştur. Herkesin talihinin tesirini remz ile
duyurmuştur. Çünkü halkın bütün şekilleri, vasıfları ve mizaçları felikî konumlar
gereğince rahimlerde muhtelif bulunmuştur. Şu halde eceli müsemmaları dahi
mizaçları hasebi ile onda muhtelif takdir olunmuştur.
Elhasıl
delikanlı ve çocuk bedenleri, itidal üzere sıcak ve rutubetli müşahede
kılınmıştır. Gençlik bedenleri hiddetli, sıcak bilinmiştir.
Kırarma
ve ihtiyarlık bedenleri, buhar ruhu ve sıcak kandan yukarıda anlatıldığı üzere
geçkin oldukları için soğuk ve kuru bulunmuştur.
Kadınların
mizacı erkeklerden daha soğuk ve daha rutubetli olduğu tecrübe kılınmıştır.
Dördüncü
Madde
Bedenlerin
dört karışımının keyfiyetini bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Bedenin ilk
rutubetleri olan dört karışım akıcı ve rutubetli cisimlerdir ki, gıdalar önce
ona dönüşüp, onlardan bedenin cüzleri gıdalanır. Değerleri karışımın
rutubetleri dört cinstir ki: En faziletlisi kan cinsidir. Sonra balgam
cinsidir. Sonra safra cinsidir. Sonra siyah köpük cinsidir. Bu karışımların her
biri tabiî ve tabiî değildir. Tabiî kan, sıcak ve rutubetlidir. Rengi kırmızı,
tadı tatlıdır. Faydası et, yağ ve uzuvların gıdası olmaktır. Tabiî olmayanı
soğuktur ve rengi bulanıktır. Tadı acı olup, faydası olmaz. Tabiî balgam,
soğukçadır. Rengi yumurtanın beyazı gibidir. Tadı tatlıdır. Faydası ya kan veya
kanın yerini tutup, uzuvların gıdası olmaktır. Tabiî olmayanı kuru mizaçlı ve
değişik renktedir. Acıdır. O, ya tuzlu veya asitli olur. Tabiî safra sıcak ve
kırmızıya yakın, yapışkandır. Faydası kana karışıp ve yardımcı olup bedenin
cüzleri olmaktır. Tabiî olmayanı, yakıcıdır ve zehir cevheridir. Tabiî siyah
köpük tabiî kanın altında kalan tortudur. Tadı tatlıya yakındır. Yeri dalaktır.
Faydası açlığı ve şehveti tahriktir. Tabiî olmayanına zehirli kara köpük
derler.
Dört
karışımın doğuş keyfiyeti böyledir ki: Önce gıdanın çiğnenme ile hazm olması
vardır ki, ağız yüzeyi ve mide yüzeyi ile bitişik ve bağlantılıdır. Şu halde
onda dahi hazmetme kuvveti hâsıldır. Zira ki, çiğnenmiş nesnenin önceki tad ve
kokusu gitmiştir. Sonra çiğnenmiş gıda mideye vardığında, midenin ağzı kapanıp,
tamamen ona hazmolunur. Lakin sadece midenin harareti ile değildir. Belki ağ
taraftan karaciğerin, sol taraftan dalağın ve onda olan atar ve toplardamarların,
harekete kabiliyetli olan iç yağının, midenin üstünde ve zarının ötesinde
yüreğin, bütün bunların hararetleri ile tamam olup iki üç saatte ilk hazım hâsıl
olur. Midede keşkek suyu gibi akıcı cevher olur. Sonra onun kesifi mideden
bağırsaklara çıkışa yol bulur.
Latifi
mideye bitişik olan damarlar yolundan karaciğere bitişik olan ince kıllar gibi
damarlar ile süzülüp, karaciğere çekilir. Şu halde karaciğer o latif cevhere
kavuşup; sünger gibi emer. Onda da önceki sindirim süresi kadar zamanda pişer.
İkinci hazım da hâsıl olur. O pişen kırmızı rengi boyanıp, onun yüzünde kaymak
gibi nesne ve dibinde tortu gibi nesne hâsıl olur. Eğer ifrat derecede pişerse
bir yakıcı nesne hâsıl olur. Eğer az pişerse hint kavunu gibi bir nesne peyda
olur. O kaymak safradır veya siyah köpüktür. Bu ikisi tabiîdir. Yakıcı olanın
latifi itilen safradır, kesifi itilen siyah köpüktür. Bu ikisi tabiî değildir.
Hit kavunu, tabiî balgamdır.
Hepsinden
saf ve hasi olanı kandır. Lakin suyu fazladır ki, karaciğerden ayrılmazdan önce
suyu, böbreklere inen damarlarla çekilip, kendilerine gıda olacak yağ ve kanı
alıp, artığı mesaneye süzülüp, dışarı çıkmaya yol bulur.
Kıvam
bulmuş halis kan, karaciğer üstünde doğan büyük damara çekilip, ondan ayrılan
atardamarlara akar. Sonra yüreğe ve buradan bütün vücuda yayılır, uzuvların
besini olur.
Beşinci
Madde
Karışımların
oluş sebeblerini, tabiat ve faydalarını ve hareket sebeblerini; buharlardan
doğan tabiî ruhu bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Tabiî kanın fail
sebebi, mutedil hararettir. Maddî sebebi, gıdaların ve içeceklerin mutedil
olmasıdır. Tam sebebi bedenin beslenmesidir. Tabii safranın fail sebebi,
mutedil hararettir. Maddî sebebi, sıcak, latif, tatlı ve yağlı gıdadır. Sureta
olan sebebi, fazla çiğnenmektir. Tam sebebi, kan karışımı ve bedenin
beslenmesidir. Yakıcı safranın fail sebebi, karaciğerin aşırı hararetidir.
Tabii
siyah köpüğün fail sebebi, mutedil hararettir. Maddî sebebi, rutubeti az olan
çok sıcak ve katı gıdalardır. Sureta olan sebebi, akmayan ve ayrışmayan
gıdalardır. Tam sebebi, kanı kuvvetlendirip, bedenin gıdası yapmaktır. Yakıcı
siyah köpüğün fail sebebi, az hararettir. Maddî sebebi, az çiğnemektir. Tam
sebebi, kan karışımı ve bedenin beslenmesidir.
Şu
halde, karışıkların doğuş sebebleri, sıcaklık ve soğukluktur. Zira ki mutedil
hararetten kan; fazla hararetten yakıcı safra ve çok fazla hararetten yakıcı
siyah köpük; soğukta balgam doğmuştur.
Kan
ile damarlardan akan karışımların, damarlar içinde dahi iki üç saat müddetinde
üçüncü hazmı vardır. Azaya tevzi edildiğinde; her uzuvda kendi nasibinin bu
müddet içinde de dördüncü hazmı vardır. Damarlar içinde olan üçüncü hazmın ve
azada olan dördüncü hazmın fazlaları geçen bölümde açıklandığı gibi kulak kiri,
göz çapağı, burun kiri olup, sa ve tırnak suretini bulup; bedenin azalarından
ayrışan ter, kir, yara ve cerahat şeklinde vücuttan atılır.
Sözü
edilen karışımların doğuş sebebleri olduğu gibi, hareket sebebleri de vardır.
Zira ki bedenin hareketi ve sıcak eşya, kanı ve safrayı tahrik eder. Bazı kere
siyah köpüğü dahi tahrik eder. Lakin hareketsizlik, balgama kuvvet verir. Güzel
şeyler düşünmek de dört karışımı harekete geçirir.
Nitekim
dört karışımın kesafetinden, bir kesif cevher doğar ki, uzuvdur veya uzvun bir
cüzüdür. Bunun gibi karışımın latif buharlarından, bir mizaç hasebiyle latif
bir cevher doğar ki, tabiî ruhtur. Hayvanî ruhu kabul istidadını bulmuştur.
Mizaç üzere önce bu ruh doğup, sonra bütün uzuvlara, nefsanî kuvvetleri ve
başkalarını kabul istidadını veren budur. Şu halde nefsanî ve hayvanî kuvvetler
insan bedeninin uzuvlarında hâsıl olmaz. Ancak bu tabiî ruh vasıtasıyle olur.
Eğer bedenin bir uzvu nefsanî ve hayvanî kuvvetlerden kesilip, tabiî ruhtan
kesilse, o uzuv henüz hayattadır. Zira ki uyuşmuş veya felç olmuş olan uzuv,
his ve hareket kuvvetini yitirmişken yine hayatiyeti vardır. Eğer ölmüş olsa,
kokuşur ve bozuşurdu. Şu halde felç olmuş uzuvda, onu koruyan bir kuvvet vardır
ki, bu tabiî ruhtur.
ÜÇÜNCÜ FASIL
Azanın
fayda, mahiyet ve keyfiyetlerini, isim ve kuvvetlerini, doğuş ve özelliklerini
dört madde ile ayrıntılı olarak açıklar.
Birinci
Madde
Azaların
mahiyet ve keyfiyetini bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Dört esasın birinci
mizacından doğan bedenin karışık cisimleri olduğu gibi, dört karışımın dahi
birinci mizacından doğan beden azalarının cisimleri olmuştur. Bazı aza tek ve
bazısı bileşik suret bulmuştur.
Tek
uzuv odur ki, hangi his olunan cüzünü alsan, sayı ve cisimde cüzü bütününe
ortak olur. Kemik, et ve sinir gibi. Bunlara, cüzleri benzeşen azalar denir.
Bileşik
uzuv odur ki, hangi cüzünü alsan, ne sayıda, ne isimde bütününe ortak olmaya.
Yüz, el ve ayak gibi. Zira ki, yüzün bir cüzü, yüz değildir. Bunlara: Alet
uzuvlar derler. Zira ki hareket ve işlerde tamamen nefsin âletleri olmuşlardır.
Cüzleri benzeşen azanın birincisi kemiktir. Sert yaratılmıştır. Zira ki kemik,
bedenin esası, uzuvların hareketinin direği bulunmuştur. Sonra kıkırdaktır ki,
yumuşaktır. Katlanabilir. O, kemikten daha yumuşak, sair uzuvlardan daha sert
kılınmıştır. Bunun yararı; yumuşak uzuvlara kemiklerin bağlantısı bununla
gökçek olmaktadır. Ta ki yumuşak ile sertin vasıtası olup; vurma ve düşme
zamanlarında her uzuvdan, yumuşak olan uzuv incinmeye. Sonra sinirlerdir ki,
dimağdan ve omurilikten bitmişlerdir.
Katlanmakta
esnek, gerilmekte sert olan beyaz cisimlerdir. His ve hareket için olan aza,
bütünüyle sinirlerle tamamlanır. Sonra kirişlerdir ki, adalelerin çevresinde
bitmiş, sinirlere benzer cisimlerdir. Hareketli uzuvlara tam bağlıdır. Kâh
adalelerin sıkılması ile kirişler dahi çekilmiş olup; hareketli uzuvları çeker.
Kâh adalenin yayılmasıyla ve kendi yerine dönmesiyle kirişler rahatlayıp,
uzuvları durumu üzere yayarlar. Sonra kemik başlarındaki iplikçiklerdir ki,
kemiklerden bitmiş, sinirlere benzeyen cisimlerdir. Bunların adalelere
uzananlarına, mutlak bağ derler.
Kemiklerin
mafsallarını ve sair uzuvları bağlayanlara ökçe bağı derler. Bu adı geçen
bağların hiçbirin hissi yoktur. Ta ki kendilerine lazım gelen hareket
fazlalığıyla diğer işlerde incinmeyeler. Bunların faydası, uzuvları birbirine
bağlamaktır. Sora atar damarlardır ki, yürekten çıkarlar.
Uzun
ve içleri boştur ki; uzunları sinirlere, cevherleri bağlara benzerler. Bunların
öyle açılıp kapanan hareketleri vardır ki, sükûnet ile ayrılmıştır. Bunlar can
damarlarıdır. Faydaları budur ki, bunlar, yürekten duman buharını saçmakla, ona
rahat verip, ruhu bedenin uzuvlarına tevzi için halk olunmuştur. Sonra toplardamarlardır
ki, toplardamarlara benzer cisimlerdir. Karaciğerden bitmişlerdir. Hepsi de
sakindir. Bunlar kan damarlarıdır. Faydaları budur ki, bunlar karaciğerden
kanı, bedene tevzi için yaratılmıştır. Sonra zarlar (perdeler)dir ki, ince ve
hisleri olmayan latif sinirlerden dokunmuş cisimlerdir. Sair cisimlerin
yüzeylerini örterler. Nice faydaları vardır ki: Biri, bütün uzuvları yapı ve
şekilleri üzere korurlar. Biri dahi kendi lifine bitişik olan sinir ve bağlar
vasıtasıyla uzuvları birbirine bağlarlar. Böbrekleri sulbe bağladıkları gibi.
Bir faydası dahi akciğer, karaciğer, böbrek, dalak benzeri hissî olmayan
uzuvların cevherlerinde, bu zarların kendilerine değen bizzat hassas olup,
lifli olan cisimlerine değeni ârizî olarak hissedici olmalarıdır. Sonra ettir
ki, bedende olan bütün bu azanın aralarındaki boşlukları doldurur.
Alet
olan uzuvlar, bunlardan bileşen uzuvlardır ki, inşaallah bundan sonra onlar dahi
açıklanır.
İkinci
Madde
Uzuvların
isimlerini ve kuvvetlerini bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: bedende olan azadan
her bir uzvun kendi nefsinde tabii bir kuvveti vardır ki, o uzvun beslenmesi
işi, ancak o kuvvetle olur. O kuvvet gıdayı, çeker, tutar ve ondan fazlayı
dışarı atar. Uzuvların hepsinden kuvvetli olan, dimağ ve karaciğerdir. Zira ki
bu ikisi yürekten hayati kuvvet, tabiî hararet ve ruhu kabul edip, dimağ bütün
hislerin başlangıcı olup; karaciğer, bedenin bütün uzuvlarının besleyicisi
olmuştur. Yürekten gayri. Zira ki yürek, göğsün içinde sol meme altında
karaciğer nevinden ve onun renginde fincan şeklinde şerefli ir uzuv ve latiftir
ki, onun aşağı tarafında, alt yüzeyi ortasında gözbebeği, benzeri siyah bir
nokta vardır ki, en latif azadır. İsmi süveydadır. Ruhun kaynağı ve
kuvvetlerinin toplamıdır. Hayvanî ruhun ve insanî nefsin birlikte bulunduğu yer
ve Rabbanî ilhamların iniş yeri, Hüda'nın nazargâhıdır. Bütün uzuvlara hayat,
hareket, idrak ve gıda verip, besleyendir. Bütün kuvvetlerin ve uzuvların
hizmetçisi ve uşağıdır. O, bedenin emîridir. Şu halde bedenin bazı uzuvları
reis, bazısı reis hizmetçisi ve bazısı ne reistir ne de hizmetçi.
Reis
uzuvlar, o azadır ki; bedende olan ilk kuvvetlerin başlangıç yerleridir. Şahsın
bekası ve nevin bekası onlara muhtaçtır. Şahsın bekası hasebiyle olan reis
uzuvlar üçtür: Biri yürektir ki, hayat kuvvetinin başlangıcıdır. Biri dimağdır
ki, his ve hareket kuvvetinin başlangıç yeridir. Biri dahi karaciğerdir ki
beslenme kuvvetinin başlangıç yeridir. Nevin bekası hasebiyle reis olan
uzuvlar, yine yukarıda sayılan bu üçüdür. Nevin bekasına mahsus olan dördüncü
uzuv tenasüldür ki, onlar nesli koruyan meniyi doğurmak için kendilerine muhtaç
olunandır. Erkek ve kadın organlarının tam yapısı olan mizacı ifade ederler.
Hizmetçi
olan uzuvların bazısına hazırlayıcılık, bazısına yerine getiricilik gibi hususi
hizmetler vardır. Hazırlayıcılık hizmeti reisin işinden önce, yerine
getiricilik hizmeti reisin işinden sonradır. Yüreğin hazırlayıcılık hizmetini
gören akciğer, yerine getiricilik hizmetini gören atar damarlar gibi. Dimağın
hazırlayıcı hizmetçisi karaciğer ve sair ruh uzuvları ve gıda uzuvları gibidir.
Yerine getirici hizmetçisi sinirler gibidir. Karaciğerin hazırlayıcı hizmetçisi
mide gibidir. Yerine getirici hizmetçisi toplardamarlar gibidir. Tenasül
uzuvlarının hazırlayıcı hizmetçisi, onlardan önce meniyi doğuran aza gibidir.
Yerine getirici hizmetçisi, erkeklerde zekerin deliği ve husyeler arasında olan
damarlardır. Kadınlarda meniyi iten damarlardır. Rahimdir ki, meninin
yararlanışı onda tamam olup, cenin oluşacak yerdir.
Üçüncü
Madde
Ceninin
azasını oluşumunu bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Cüzleri benzer olan
beden uzuvlarının hepsi, iki meniden oluşur. Et ve yağ buna girmez. Zira ki bu
ikisi, kandan oluşur. Şu halde et ve yağdan başka cüzleri benzer olan uzuvlar,
peynir mayadan bağlandığı gibi, babanın menisinden bağlanır.
Bütün
bu uzuvlar peynir sütten oluştuğu gibi ananın menisinden oluşur. Nitekim
mayanın ve sütün her biri, kendilerinden hâsıl olan peynirin bütün
cevherlerinden birer cüzdür. Bunun gibi menin her birisi, rahimde olan ceninin
bütün cevherlerinden birer cüzdür. Bundan sonra hamile kadının hayız kanı,
rahimde oluşan ceninin göbeği yolundan gıdası olup, onunla büyüyüp gelişir.
Pıhtılaşıp, öneki azası arasında olan boş yerleri doldurup, et ve yağ olur.
Kanın fazlası, nifas vaktine kadar kalıp, ondan analık tabiatı dışarı atar.
Doğumda sonra, çocuğun karaciğerinin oluşturduğu gıda kanı, göbekten aldığı
kanın yerine gidip, göbeği kapayıp, o kandan oluşan et ve yağ, bu kandan
oluşmaya başlar.
Et,
kanın metininden oluşup, sıcaklık ve kurulukla bağlanır. Yağ, kanın sulu ve
yağlısından oluşup, bağlanır. Onun için sıcaklıkla çözülür. İki meniden oluşan
azanın birisi bedenden ayrılsa, bir daha o uzuv hakiki bir bitişmeyle yerine
gelmez. Bir cüzü eksik olsa, onun karşılığında bir şey bitmez. Ancak çocukluk
çağında, çocuğun dişi biter. Kandan oluşan uzuv, telef olmasından sonra yine
tamam bitip, benzerine bağlanır. Et gibi.
Dördüncü
Madde
Beden
uzuvlarının faydalarını ve özelliklerini bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Hassas ve hareketli
olan bütün uzuvların his ve hareketinin başlangıç yeri kâh bir sinir olur ve
kâh farklı olup, her kuvvetin başlangıç yeri bir başka sinir olur. Zarlara
sarılmış ola iç organların zarlarının kaynağı, göğüs ve karnın iki tarafında
bulunan zarların birisindendir.
Göğüste
olan zarlar; akciğer, atar ve toplardamarlar gibi azanın zarlarının kaynağı
kaburga kemiğidir. Boşlukta olan aza ve damarların zarlarının kaynağı karın
adalesindendir.
Etten
olan bütün aza, ya liflidir, adalede olan et gibi. Veya onda lif olmaz,
karaciğer gibi. Bedenin hareketleri ise ancak lifi ile olur. Gerek iradî olsun,
gerek tabiî olsun: İradî hareket, adale lifiyle olur. Tabiî hareket, et ve
damar gibi. İradî hareketle tabiî hareketten bileşen hareket: Bu iki hareket
uzunluk ve en bulunan bir yapıya mahsus lif olur.
Şu
hale çekmek için uzlaşan, itmek için tersi ve tutmak için ikisi arası lif
gereklidir. Azadan aort gibi bir tabakalı olan uzvun üç kısım lifi birbirine
benzerdir. İki tabakalı olan uzvun dış tabakasında lif birbirine muhaliftir. İç
tabakasında lif enlidir. İçinin iç yüzeyinde lif uzunlamasınadır. Ancak bir
tarz üzere yaratılmıştır ki, çekme lifi ile itme birlikte olmayıp, belki çekme
lifi ile tutma lifi birlikte olsunlar. Ancak bağırsaklarda değil. Zira ki,
bağırsakların tutmaya şiddetle ihtiyacı yoktur. Her zaman çekmeye ve itmeye
muhtaçtırlar.
Kendi
cevherinden uzak olan cisimleri kuşatan sinirsel azaların bazısı bir tabakalı,
bazısı iki tabakalı bulunmuştur. İki tabakalı yaratılanlarında nice faydalar
vardır. Birinci fayda: İçlerinde olan cisimlerin hareketi kuvvetiyle yarılmaktan
korumaktır. Can damarları gibi. İkinci fayda budur ki: İçlerinde bulunan saklı
cisimler, ayrışma ve çıkmadan iki kat korunmuş olur. Can damarlarında olan ruh
ve kan gibi. Üçüncü fayda budur ki: İtme ve çekmede, o uzuv kuvvetli harekete muhtaç
olduğunda, itme âleti bir tabakasında, çekme âleti bir tabakasında başka
bulunsunlar. Mide ve bağırsaklar gibi. Dördüncü fayda budur ki: O uzvun
sinirsel iç tabakasını korumak için, dış et tabakası hazım için ayrılmış
olsun. Zira ki hazmeden, hazmedenle
karşılaşmaksızın kuvvetiyle ulaşır olmak mümkündür.
Bazı
uzuvların mizacı kana yakın olup, kan ona gıda olmak için birçok
değişikliklerde tasarruf etmeğe muhtaç olmaz. Et gibi. Onun için ete ulaşan
gıda, bir müddet kalıp sonra et gıdası olmak için onda boşluk ve karıncık
yoktur. Gıda, ete düştüğü saatte, ona meyledici olur. Bazı aza, kandan uzak
mizaçlı olup, kan ona değişmekte çok değişime muhtaç olur; kemik gibi. Onun için gıdası, onda bir müddet kalacak ya bir boşluk vardır; ayak ve bilek kemiği gibi. Veya ayrı boşluklar vardır; alt çene kemiği gibi. Böyle olan aza, vaktinde gıdadan ihtiyaç üstü alır ve çeker. Ta ki yavaşlıkla kendi nefsine dönüştüre. Kuvvetli aza, kendi fazlalıklarını zayıf olan komşularına iter. Yürek iç organlara, dimağ kulak arkasına, karaciğer burnun iki yanına ittikleri gibi.
İKİNCİ
BAB
İnsanın
bedenideki kemiklerin terkibi, isimleri ve özelliklerini üç fasıl halinde
anlatır.
BİRİNCİ FASIL
Baş
kemiklerinin terkibini, özelliklerini, isimlerini altı madde olarak bildirir.
Birinci Madde
Kısaca bedendeki uzuvların faydalarını
bildirir. Ey aziz! Teşrih
(anatomi) âlimleri demişlerdir ki, bedendeki bazı kemikler, binanın esasına
benzer. Omurga gibi. Zira omurga, bütün uzuvların üzerine bina edildiği ve ona
dayandığı bir esastır. Nitekim geminin her kısmının omurga üzerine binası da
böyledir. İşte ecenin uzuvlarının tümü bu omurga üzerinde nizam bulup,
tamamlanır. Bazı uzuvlar, küçük çocukların başındaki bıngıldak gibi, bir müddet
için bulunur. Bazı kemikler silâha karşı siper gibidir. Omurga üzerinde olan
omurlar böyledir. Bazıları mafsallar arasında
bulunur. Parmak kemikleri arasında bulunan karınca kemiği gibi. Bazısı
alâkaya muhtaç olan cisimlere bağlanmıştır. Hançere adalesi, dilin ve
başkalarının lâm'a benzeyen kemikleri gibi. Kemiklerin tümü bedenin direği,
esası, koruyucusu ve savunucusudur. Kendileri serttir ve içlerinde ilik vardır.
İçinde olan ilik onun gıdası bulun-muştur. Boşluğun faydası hafif olmaktır.
Boşluğun bir olmasının faydası, kemiğin sertliğinin olduğu gibi kalmasıdır.
Sertliğin favası, zor işler zamanında kırılmamaktır. İçindeki iliğin faydası,
bildirildiği gibi, onun gıdası olup, kemiğe daima yaşlılık vermektir. Kemiğin
dayanıklılık ihtiyacına göre boşluğu azdır. Nitekim baldır enikleri öyle yaratılmıştır.
Bedenin uzuvları onlara yüklenmiştir.
Kemiğin hafif olmasına ihtiyaç olunca,
boşluğu çok olur. Nitekim burun kemikleri öyle yapılmıştır. Hem bildirilen
gıda, hem de hava ile yayılan koku gibi şeylerin o kemiklere geçmesi için, hem
beynin artıklarını dışarı atmak için böyle yaratılmıştır. Bedenin
kemiklerinin hepsi birbirine komşu ve karşılıklı vaz' olunmuşlardır.
Aralarındaki küçük mesafe, kıkırdakların faydası için yaratılan kıkırdak
bağları ile doldurulmuştur. Bu faydaların gerekmediği yerlere, iki kemik
arasında lâhikasız aralık yaratılmıştır. Alt çene kemiği gibi. Kemiklerin
yakınlığının çok nevileri vardır. Bazısı kolay mafsallardaki olup, iki kemiğin
biri hareket etmeden, diğeri hareket eder. Kol kemiği ile bilek mafsalı
böyledir. Bazısı zor hareket eden mafsallardaki' kemikler olup, birinin
hareketi, diğeri olmadan zor ve pek azdır. Tarak kemikleri böyledir. Bazı iki
yakın kemiğin mafsalları dayanıklı olup, kemiklerden birinin hareketi, diğer
kemiğin hareketine bağlıdır. Kısa kemiklerin mafsalları böyledir. Bazı
kemikler de dişli gibi olup, birbirine geçmiş, bazısının başı, diğerinin ona
rastlayan yuvasına girmiş olur. Baş kemiği gibi. (Sübhânel hâlikul bâri
el-Musavvir ve Sübhâne's-Sâni' el-Hakim el-Bedîül-Mukaddir alet azametühü ve
kemület kudretühü).
İkinci Madde
İnsanın kafa kemiklerinin terkibini
bildirir. Ey aziz!
Teşrih âlimleri demişlerdir ki, kafadaki bütün kemiklerin faydası beyni
tehlikelerden korumak için, kalkan vazifesi görmektir. Kafadaki kemiklerin çok
olmasının birçok faydaları vardır.
Birincisi, kafatasının bir tarafı kırılsa,
çatlasa veya zorlansa, bütün kafatasına etki etmez. Ama tek bir kemik
olsaydı, hepsinin etkilenmesi lâzım
gelirdi. İkincisi,
bildirilecek mânâ gereğince sertlik ve yumuşaklıkta, gedik ve şişkinlikte,
incelik ve kalınlıkta bir kemiğin ayrı ayrı cüzleri, kısımları bulunmaz. Üçüncüsü, beyni
sert buharlardan temizler. Zira eğer sert bir kemik olsa idi, ondan buhar
geçemez ve beyni kokutarak bozardı. Dördüncüsü, başın
içerisine giren damarlara yol ve geçit sağlar. Bu kafatasının tabii şekli iki
fayda için, yuvarlak olmuştur. Birincisi,
dairevî şeklin sahası, ona eşit olan düz hatlı şekillerden daha büyüktür. İkincisi, dairevi
şekil, açısı olan şekiller kadar, dokunacak şeylerden etkilenmeyip sağlam
kalır. Bunun için kafatası yuvarlak yapılmıştır. Bu kemiğin ön ve arka
semtlerine çıkan eğri tarafları, iki yandan inen sinirleri korumak içindir. Bu
şeklin üç hakiki yivi vardır Ayrıca iki yalancı yivi vardır. Üç hakikî yivden
biri kavisli olup alınla müşterektir.
P şeklindedir. Buna eklil derler. Biri de ok
yivi olup, düzdür. Başın uzunluğunu ikiye ayırır, lTl şeklindedir. Üçüncüsü
kafanın arkası ile başın kaidesi arasında müşterektir. O bir açı şeklinde olup,
açısı noktasına, ok yivi ile bitişiktir, ILI
şeklindedir.
Bu Yunanca «L» (l) harfine benzediğinden, buna L yivi
derler, İki yalancı yiv ise, ok yivlerinin muvazenesiyle iki tarafından başın
uzunluğu ile inip, kafa kemiğine tamamıyla dâhil olmadıklarından, bunlara kışreyn (iki dış kabuk) de derler. Bunlar selâse-i hakikîye (üç ana kemik) ile
bitişik olduklarında bu şekilde olur.
Üçüncü Madde
İnsan başının kaide ve duvarı gibi olan beş kemiği bildirir. Ey aziz! Teşrih
ehli demişlerdir ki, insan başının, bildirilen kemiklerinden başka beş kemiği
daha vardır ki, dördü duvar gibi, biri kaide gibidir. Bu dört duvar, alın
kemiğinden sert yaratılmıştır. Zira çarpma ve düşme onlara çok rastlar. Ön
duvar alın kemiğidir. Yukarıdan hududu yivli kavis kemiğine, aşağısı ok yivli
kemiğinden uzayıp, kaşın yanında, gözün üstünden geçip, sonu, aynı kemiğin
ikinci tarafına birleşen yivlerdir. Ama sağda ve solda olan iki duvar, on iki
kemik olup, kulak kemikleri onlardandır. Kulak yolu boşluğunu korumak için sert
olmalarından ötürü onlara hacreteyn (iki taş) de derler. O iki deliğin
üzerinde, sedef şeklinde iki dairevi kıkırdak yaratılmıştır. Böylece onlara
gelen sesler toplanıp, deliklerden kulağın içine girer. Bunlara kulak derler.
Bunların yukarıdan hududu kışri (kabuksal) yivlerdir. Aşağıdan hududu bir
yivdir ki, L yivinin bir tarafından gelip geçer ve kavis yivinde son bulur. Ön
taraftan hududları, kavis kemiklerinin birer kısmı ve arka taraftan L yivinin
birer cüz'üdür. Arka duvarın hududu, yukarıdan L yivi, aşağıdan baş ile temeli
arasında olan yivdir ki, L yivinin iki tarafı arasını birleştirir. Beynin
kaidesi, bu kemiği taşıyan kemiktir. Onun sert olmasında iki fayda vardır: Biri
sertlik, tahammüle yardım eder. Diğeri sert olduğundan pörsüme ve çürümeyi
kabul etmez, İki şakağın, iki yanında, iki sağlam kemik vardır ki, şakağa geçen
sinirleri örtmüşlerdir. Dördüncü Madde Üst çene kemiklerinin terkibini bildirir. Ey aziz! Teşrih ehli demişlerdir ki, üst çene
kemiklerinin üst taraftan hududu, kendi ile yüz arasında ortak yivdir ki,
kaştan geçip, şakaktan şakağa ulaşmıştır. Alt taraftan hududu, dişlerin bittiği
yerdir. İki yandan hudutları dişlerin arkasında olan sivri kemikler ile kendi
arasında müşterek yivdir ki, o da kulak tarafından gelmiştir. Arka tarafının
hududu, bir yiv olup, bununla çeneyi uzunluğuna kesen' yivin arasını
ayırmıştır. Üst çene kemiğinin hudutları bunlardır. Ama üst çenenin iç
hududunda olan yivlerden birisi çeneyi uzunluğuna kesmiştir. Biri de iki kaş
arasından iki dudak arasına inip gitmiştir. Biri de bu yivin başlangıcından gelip
sağa kayarak, sivri dişler ile dört diş arasına ulaşmıştır. Biri, bunun gibi,
sola meyl edip gitmiştir. O hâlde orta ve iki taraftaki üç yiv arasında ve adı
geçen sivri dişler arasında iki üçgen şeklinde kemikle mahdud olunmuştur
(sınırlanmıştır). Lâkin bu üçgenlerin kaideleri, dişlerin bittiği yerler
olmayıp, belki ondan önce, burun kemiklerinin kaidesi yakınında iki üçgeni bir
yiv kesmiştir. Zira üç yiv, bu kesen yivi geçip, adı geçen yerlere
ulaşmışlardır. Bu iki üçgenden başka iki kemik daha hâsıl olmuştur ki, onları
bu iki üçgenin kaideleri ile dişlerin bittiği yerler ve yivler tarafından iki
kısım kuşatmıştır. Orta yivden inen kısım, bu iki kemiği birbirinden ayırıp,
ayırıcı yiv yanında, her biri iki açı şeklinde olmuştur. İki sivri diş yanında bir
açı süzgeçleri ve iki burun kemiği yanında bir geniş açı şeklini almıştır. Yine üst
çenenin yivlerinden birisi, üst müşterek yivden inip, göz yanına gelip çukura
ulaştığında, üç dala ayrılan yivdir. Bir dalı alın ile müşterek olan yivin
altında ve göz çukurunun üstünden geçip kaşa ulaşmıştır. Bir dalı göz çukuruna
girmeyip, aynı şekilde bitişir. Üçüncü dal, çukura girdikten sonra, aynı
şekilde birleşmiştir. Birinci daim ayırdığı birinci kemik de, üçüncü kemikten
daha büyüktür.
Beşinci Madde
Burnun faydaları, kemiklerini, kemiklerinin yapısını ve alt
çeneyi bildirir. Ey aziz!
Ehl-i teşrih demişlerdir ki, burnun çok faydalan vardır:
1 -
İçindeki boşluk ile
buruna su çekmeye yardım eder. 2 - Ona çok hava girer, fakat dimağa nüfuz etmeden itidale gelir. Zira burna çekilen havanın bir miktarı dimağa nüfuz edip çoğu akciğerlere iner.
3 - Koklama organı
olup, havadaki kokuyu alır.
4 - Harfleri kesmeye ve
çıkarılmalarına yardım eder.
5 - Baştan ifraz edilen işe yaramaz şeyleri tutup, gözün gitmesini sağlar. Burun kemiğinin
terkibi, iki üçgen gibi duran iki kemikten yapılmıştır ki, bu üçgenlerin birer
açıları üst tarafta birleşir. İki kaide bir açı ile birbirine bitişip iki açı
ile ayrılırlar. Her bir kemik yüz kemiklerinin iki yanındaki yivlere geçmiş
vaziyettedir. Aşağı taraflarında da iki yumuşak kıkırdak vardır. Aralarında
ise üst kısmı alt kısmından daha sert olan bir kıkırdak vardır ki, bunun iki
tarafı sert kemiklere bitişiktir. Bu orta kıkırdak burnu bir beden çeşmesi gibi
iki deliğe ayırmakla görevlidir. Ta ki dimağdan inen fazlalık burna geldiğinde
iki delikten birine girip dimağın teneffüs yolunu kapatmamış olur. İki
taraftaki kıkırdakların ise üç faydası vardır. Birincisi diğer kıkırdakların
yaptığını yapmasıdır. İkincisi fazla teneffüs gerektiğinde açılıp genişlemektir.
Üçüncüsü ise teneffüs anında titremelerle buharı dağıtmaktır. Burnun iki
kemiği ince ve hafiftirler. Bunun sebebi, bağlayan kemik olmayışlarıdır. Zira
onlara incelik gerekir. Ait
çenenin yapısında büyük bir nizam vardır. Çünkü iki kemikten meydana gelmiş
olup, aralarını çene altında bir sağlam eklem birleştirmiştir. İki arka
tarafları iki yüksek ve eğri kemik yanında yükselip, bağlarla birbirinin
üzerine gelmişlerdir. Alt çenenin hareketiyle, ağzın açılması, lokmaların
çiğnenmesi gibi çok faydaları vardır.
Altıncı Madde
İnsanın dişlerinin yapısını, isimlerini, şekillerini ve
sıralarını bildirir. Ey aziz!
Teşrih âlimleri demişlerdir ki, insanın otuz iki dişi vardır. Bazı kimselerin
dişlerinin yanından, dört azı dişi yok olup, yirmi sekize inmiştir. Ama
ortadaki dişlerden dört üstten ve dört alttan olanlar kesmek içindir. Üstten
ve alttan ikişer sivri dişler kırmak için ve bunlardan sonraki üstten ve
alttan ikişer diş de öğütmek içindir. Onlardan sonrakiler de çiğnemek içindir.
Son dişler de tamamlamak içindir. O hâlde kesiciler sekiz, kırıcılar dört,
öğütücüler sekiz, çiğneyiciler sekiz ve ondan sonrakiler de dört tane olup,
hepsi otuz iki diş eder. Çoğunda sondaki dört diş, bülûğdan sonra ve duraklama
yaşından önce biter. Onun için bunlara bulûğ (veya yirmi yaş) dişi denmiştir. Dişlerin kökleri,
başlan ve ayrıntıları vardır. Her iki çenede bulunan kemiklerin deliklerinde
bulunurlar. Her deliğin yanları üzerinde sert etler bitmiş olup, üzerinde
küçük bir kemik bitmiştir. Bu, dişi çevreleyip, kuvvetli bağlarla tutmuştur.
Çiğneyici dişlerden başkasının bir başı vardır. Ama alt çenede olan çiğneyici
dişlerin her birinin iki veya üç muayyen başı, yâni tabakası vardır. Sonraki
dişlerde ise, bunlar üçtür. Üst çenedeki çiğneyici dişlerin üç veya dörder
üst tabakası vardır. Yâni çıkıntısı vardır. Özellikle son dişlerinkiler
dörttür. Bu çıkıntıların çok olmalarının sebebi, büyük olmaları ve çok iş
yapmalarıdır. Üsttekilerde daha çok olmasının hikmeti ise, çıkıntılarının
aşağıya doğru olması, ağırlıkları ile çıkıntıların aksi yönlerine meyilleridir.
Alt azı dişlerinin ise, ağırlıkları bulundukları yerde olduğundan tabiata
aykırılık yoktur. Vücûddaki
kemiklerin hiç birinde duyarlık yoktur. Lâkin diş kemikleri, beyin kuvveti ile
hissiz kalmazlar. Çünkü diş kemikleri sıcak ve soğuğun, tatlı ve ekşinin ve
diğer zıt hâllerin farkını hissederler. Diğer kemikler böyle değildir.
İKİNCİ FASIL
Omurga
kemikleri, boyun kemikleri, kaburgalar, eğe kemikleri ve köprücük kemiklerinin
bileşim keyfiyetini beş madde ile açıklar.
Birinci
Madde
Omurga
kemiğinin bileşim keyfiyetini bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, anatomi bilgileri demişlerdir ki: Omurga kemiği nice
faydalar için yaratılmıştır. Bir faydası budur ki, canlının bekasında kedisine
muhtaç olunan murdar iliği (omurilik) içinde bulundurmuştur. Zira ki bütün
uzuvların sinirlerinin çakış yeri dimağ olsaydı, insanın başı şimdiki
görünüşünden fazla büyük olmak gerekirdi. Bedene ağır bir yok olurdu. Sinirler,
uzak uzuvlara ulaşmakta, uzun mesafeye muhtaç olup; âfetlere ve kopuntulara
açık olmaktan başka, ağır uzuvları yerlerine çekmekte kuvvetleri az olurdu. Şu
halde yaratıcı Allah Taâlâ, hikmet ve inayetiyle dimağdan bir cüz olan
omuriliği bedenin aşağısına erimiş bir maden gibi akıtıp, omurgayı ona muhafız
etmiştir. Ta ki omurga etrafında sinirlerin bölümleri tevzi olunmak uygun olup,
daha güzel ola. Omurganın bir faydası budur ki: Önünde konulmuş olan azaların
koruyucu kalkanı bulunmuştur. Onun için boğumlar ve çıkıntıları vardır ki,
onlar: Senaşen ismiyle isimlendirilmişlerdir. Bir faydası dahi budur ki, beden
kemiklerinin yaratılışına esas ve temel bulunmuştur. Nitekim gemi omurgası gibi
olduğu yukarıda bilinmiştir. Onun için omurga kemiği gayet metin ve muhkem yaratılmıştır.
Bir faydası dahi budur ki, insanın ayağa kalkması için ve hareketine imkân içi
müstakil bulunmuştur. Onu için omurga kemiğinin düzeni omurlarla nazm
olunmuştur. Hepsi tek kemik veya büyük kemikler olmayıp, güzel intizamı, en iyi
yaratılış üzere kılınmıştır. Omurlar arasında bulunan mafsallar e yumuşaktır
ki, kıvamı za'f bula ve ne serttir ki katlanmaya engel ola. Belki böyle ara ara
yaratılmıştır. Omurganın omurları bir kemiktir ki, ortasından omurilik nüfuz
edecek delikleri vardır. Bazı omurların sağ ve solundan deliğin iki tarafından
dört çıkıntısı bilinmiştir. Bazısı yukarıya ait, bazısı aşağıya aittir. Bazı
omurların atı çıkıntısı olup, dördü bir tarafında, ikisi bir tarafında
bulunmuştur. Bazı omurların sekiz çıkıntısı müşahede kılınmıştır. Bu çıkıntıların
faydalarının biri budur ki: Bunlarla afsala nasb ve bitişme ile omurlar arası
muntazam olup; birinin çıkıntılarının başları, birinin oyuklarına girmiş olup,
metanet bulmuştur. Bu omurga omurlarının çıkıntılarındın gayri, başka
çıkıntıları vardır ki, onların faydaları; çarpmadan koruyup, mukavemetleriyle
kalkan olmaktır. Bu çıkıntılar, sert ve geniş kemikler bulunmuştur ki,
omurların uzunlaması üzerine konulmuştur. Bunların gerisinden yana yerlerine
şevk ve senasen denilmiştir. Sağda ve solda ulunanlarına kanatlar derler.
Bunlar, bedenin uzunlamasında olan sinir, damar ve adaleleri korurlar.
Kenarlara yakın olan kanatların bir faydası dahi budur ki: Kenarların üst
tepeleri bunlara çakılmış olup, oyuklarıyla raptedilmiş olu. Zira ki her
kanadın iki çukuru ve her kenarın iki yumru çıkıntısı vardır. Bu omurların orta
deliklerinden başka ince delikleri vardır ki onlardan sinirler çıkıp, damarlar
girer. Bu delikler onun için omurların iki tarafından yaratılıp, gerisinde
bulunmamıştır. Zira ki onda, giren ve çıkan damarları çarpmadan koruma
gerekmez. Damarlar ve sinirler, eğer omurganın önünde yaratılsaydı, bedenin
tabiî ağırlığıyla ve iradî hareketiyle meyilli olan yerlerde vaki olmakla,
zayıf olup, raptedemezlerdi. Bu, koruma için olan çıkıntıların üzerine sinir ve
rutubet akıcı olup, kaplamış ve örtmüştür ki, teğet olduğu et, incinmesin.
Mafsalların
çıkıntılarının da durumu budur. Onlar, birbirini takip ile muhkem tutup, her
taraftan raptederler. Lakin önden olan takip gayet sağlamdır. Geride ola
selistir. Zira ki ön tarafa eğilme, arkaya eğilmekten ziyade gerekir. Şu halde
omurganın omurları, takip ve
irtibatlarıyle
böyle muhkem olduklarından, tek bir kemik gibi sebat ve sükûn için
yaratılmamıştır. Eğime ve katlanmayı kabul etmeleriyle esnek olduklarından, birçok
kemikler gibi hareket ve esneklik için konulmuştur.
İkinci
Madde
Boyun
omurlarını bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Boyun omurları akciğer
için, akciğer nice faydalar için yaratılmıştır ki, açıklansa gerektir. Boyun
omurlarının, omurga omurlarının üstündeki, altında olan omurun üzerinde
yüklenmiş olduğundan, her bir omur, kendi taşıyıcısından küçük ve hafif
yaratılmıştır. Ta ki âzanın hareketi hikmeti bir düzen üzere bulunmuştur.
Omurganın en altında ve sonunda olan omur, hepsinden daha büyük ve daha sert
yaratılmıştır. Ana karnında, kemiklerin nizamından önce bulunmuştur. Kair
içinde hepsinden sonra çürüyüp, toprak olur denilmektedir. Omuriliğin en üstü, yeraltındaki
suyolu gibi çok ve katı olduğu için boyun omurlarının delikleri daha geniş
kılınmıştır. Zira sinir bölümlerinden yukarıya mahsus olan, aşağıya mahsus
olandan çoktur. Şu halde boyun omurları küçük ve delikleri geniş olması, ince
cisimlerin gereği olarak, hepsinden sert ve sağlamdır. Senasenleri küçük,
kanatları büyük ve ikişer başlı yaratılmıştır. Bu omurların harekete ihtiyacı,
sebata ihtiyacından fazla olduğundan, üst mafsalları alt mafsallarından selis
ve yumuşak kılınmıştır. Bu mafsalların şiddet ve sağlamlığa ihtiyacı az
olduğundan boyun altındaki gibi, üst alta bağlı olan mafsal çıkıntıları büyük
ve geniş olmayıp, küçük bulunmuştur.
Boyun
omurlarının sayısı yedi olması, uzunluğu mutedil olmak içindir. Bu omurların
birincisinden başka, her birinin onbirer çıkıntısı vardır ki, birer sinüse,
ikişer şube, ikişer kanat ve yukarı tarafa çıkmış olan dörder çıkıntı ve
aşağıya dörder çıkıntılıdır. Sinirlerin çıkış yerinin yuvarlak deliği, her iki
omur arasında, yarım üzere taksim olunmuştur. Fakat ilk omur ile ikinci omurun
nice özellikleri vardır ki, sair omurlarda bulunmaz.
Zira
ki, başın sağ ve sola olan hareketi, kendi ile birinci omur arasında bulunan
mafsal ile bağıntılı olmuştur. Başın ön ve arkaya olan hareketi, kendisi ile
ikinci omur arasından bulunan mafsal ile vücut bulmuştur. Ama ilk mafsal, birinci
omurun şahsiyeti üzerinde sabit olmuştur. Bu omurun üt tarafında iki oyuğu
vardır ki, onlara baş kemiğinin iki çıkıntılı tarafı girmiştir. Vakta ki bu iki
çıkıntının birisi oyuğundan yukarı çıkıp, öbürü oyuğuna tamamiyle gömülse; baş
ondan yana meyledip, o tarafa eğilir. Ama ikinci mafsal, ikinci omurda
bulunmuştur. Bu omurun ön tarafında uzun bir çıkıntı yaratılmıştır ki, birinci
omurun omuriliğin önünde olan deliğinden girip, baş kemiğinde bulunan omuruna
ulaşır. Vakta ki, sözü edilen çıkıntı, o omurun deliğinden geçip, omura girse,
baş ön tarafa meyledip eğri olur.
Üçüncü
Madde
Göğüs
omurlarını bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Omurlar kemiklerdir
ki, kaburga kemiklerine bitişik olup, önemli azaları toplayıcı ve muhafızdır.
Bunlar oniki omurdur ki, onbirinin sensenesi ve kanatları vardır. Birinin
kanadı yoktur. Senseneleri eşit değildir. Zira ki, bunlardan yürek gibi mühim
azaya en yakın olup, bitişik oanı daha büyük ve daha kuvvetlidir. Göğüs
omurlarının kanatları diğerlerinden sert olup, kaburgalar onlara ulaşmazlar.
Göğsün yedi üst omurunun senseneleri büyük ve kanatları kalın olup metanet
bulmuştur. Ta ki, uzuvların demiri olan yüreği en iyi şekilde koruyalar. Çünkü
bu omurların cisimleri, sensene ve kanatlarına gitmiştir. Şu halde bunların
mafsal çıkıntıları, kısa ve geniş suret bulmuştur. Onuncu omurun üzerinde
bulunan omurların üst tarafa doğru olan mafsal çıkıntılarında setli çukurları
vardır. Aşağıya doğru olan çıkıntıları yumru tarafları, o çukurlara girip,
senseneri aşağıya varmıştır. Onuncu omurun sensenesi kubbe gibidir. Mafsal
çıkıntılarının iki tarafında olan çukurları setsiz bulunmuştur. Zira ki, üstü,
altıyla birlikte setlenmiştir.
Onuncunun altındaki çıkıntıları üst tarafına ve çukurları aşağı tarafına
meyilli olup, senseneleri üst tarafına kavisli bilinmiştir.
Onikinci
omurun kanatları olmaz: Zira ki, onda kaburga kemiği varken gerek kalmaz.
Midenin
zarları tarafı, bu onikinci omura bitişiktir bu omurun üstü küçük yapılı
olduğundan, kendisinde fazla mafsal çıkıntısı yoktur. Göğüs omurları, boyun
omurlarından büyük olduğu için müşterek delikleri iki omur arasında eşit
bölünmeyip, derece derece yukarıdakinde fazla ve aşağıdakinde az olup, sinir
deliği tamamıyle onuncu omurda bulunmuştur. Göğsün diğer omurları ve iki uyluk
arası olan böğürün bütün umurları, bu delikleri tamamiyle içine aldığı için
onların olmaları ve sinirlerin çıkışı için bu omurların sağ ve solunda birer
delik yaratılmıştır. Göğüsün omurlarının üzerinde sensene ve geniş kanatları
vardır. Mafsal çıkıntılarının aşağıları, koruyucu kanatlara benzer
genişliklerdir.
Böğürün
omurları beş kemik olmuştur. Böğür, kuyruk sokumu ile beraber kasığın tamamına
kaide gibi olup, o direk kemiğin taşıyıcısı ve bacak sinirlerinin çıkış yeri
olmuştur. Böğür kemikleri üçtür ki, onlar bütün omurlardan daha sert,
mafsalları daha sıkı ve kanatları daha geniş bulunmuştur. Sinirler için ön ve
arka taraflarında delikler vardır ki, oyluk mafsalları onlara mâni olmaya. Bu
böğür kemikleri açıklanan böğür kemiklerine benzer. Kuyruk kemiği, üç kıkırdak
omurdan meydana gelmiştir. Çıkıntıları yoktur Küçük olduklarından, boyun
omurları gibi sinirleri ortak deliklerden bitmiştir. Üçüncü omur tarafından bir
sinir çıkmıştır. Şu halde bu açıklamadan anlaşılmıştır ki, omurganın tamamı bir
tek nesne gibidir.
Fazlalık
ve şekillerse yuvarlaktır. Zira ki çarpma âfetlerini
Dördüncü
Madde
Kaburga
kemiklerini bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Kaburga kemikleri, kuşattıkları
nefs âdetlerini ve gıda âletlerinin yükseklerini korumak için yaratılmıştır. Şu
halde bunlara ağırlık olmak için ve birine eren âfet hepsine ermek için gıda ve
nefesten göğüs boşluğu dolup, geniş yere muhtaç olduğundan açılmak kolay olmak
için ve teneffüs işlerine tayin olunan göğüs adalesi çözülmemek için müteaddit
kaburga kemikleri olup, hepsi tek kemik olmamıştır. Bu göğüs kemikleri, baş aza
olan yüreği ve onun ardında bulunan azayı kuşatmışlardır. Zira ki, o azalara
ârız olan âfetlerin tesiri, büyük iş olduğundan, onları tam bir ihtiyat ile
korumak lazımdır. Onun için üstteki yedi kaburga, kedi içlerinde olan nefsanî
aza üzerinde, göğüs yanında birleşip, yüreği her yönden korumakla her yönden
kuşatmışlardır. Ama gıda azasına komşu olan alt kaburgalar, arka taraftan
koruyucu kalkan gibi, karaciğer dalak vesair azayı korumak içindir ki,
birbirine bitişik olmayıp derece derece kısalmıştır. Yukarıdakilerin uçarı
arası yakın ve aşağıdakilerin uzak bulunmuştur. Ta ki, midenin yeri geniş olup,
gıda ve nefesten dolduğunda güçlük çekip, incinmiş olmasın.
Üstteki
yedi kaburga, göğüs kaburgaları ismiyle isimlendirilmiştir. Bunlar, her
taraftan yedişer kaburgadır ki, iki ortaları büyük ve uzun, etrafı kısa
kılınmıştır. Zira ki bu şekil, her yönden insanın uzuvlarını daha iyi
sarmıştır. Bu kaburgalar, yumruları üzere, önce aşağıya meyledip, ondan
yukarıya dönerek, kemikler, göğüse bitişmiştir ki, sardıkları mekân geniş bulunsun.
Nitekim kaburgaların her birinden iki çıkıntı, omurga omurlarının her bir
kanadında olan iki çukur omura girip, katmerli mafsal hâsıl olmuştur. Bunun
gibi, bu yedi kaburganın göğüs kemikleri ile bulunan bileşimi, aynen omurga
omurlarının omurga ile olan bileşimi gibi suret bulmuştur.
Geri
kalan beş kısa kaburga, arka kemiklerdir. Uçları sivridir. Uçları kıkırdaklarla
korunmuştur ve çarpmalardan uzaktır. Kırılmaktan emin, yumuşaklıkla sertlik
arasında ota bir kıkırdak cisim ile yumuşak uzuvlara bitişik ve gömülüktür.
Göğüs
kemiği, yedi kemikten oluşmuştur. Onun tek kemik olduğu, yine hafiflik için
bilinmiştir. Kendi, yumuşak kıkırdaklarla bağlanmış ve mafsalları sağlam yaratılmıştır.
Ta ki, solunum organlarının genişlemesinde yumuşaklıkla müsaadeleri bulunsun.
Bu kemiklerin sayısı, kendilerine bağı olan kaburgaları sayısınca yedi bulunmuştur.
Göğüs kemiğinin en altına geniş bir kıkırdak kemik bitişmiştir ki, onun aşağı
tarafı yuvarlak gibi olup, hançere benzemekle, hançer kemiği nâmıyle şöhret
bulmuştur. Bu kemiğin faydaları: Midenin ağzını koruyup, göğüs kemiği ile
yumuşak uzuvlar arasında aracılık edip, sert ile yumuşak arasını birleştirmekte
uyuntu vermektir.
Beşinci
Madde
Köprücük
kemiğini bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Köprücük kemiği, göğüs
kemiğinin iki yanından her birinin üzerine konulmuş bir kemiktir ki, onun
boşluğundan boğazın yanında boş bir açıklık kalmıştır. Ta ki ondan dimağa
yükselen damarlar ve inen sinirler geçip yol bulmuştur. Bu kemik, boşluğa
meyledip, omuz tarafına da bitişmiştir. Omuz, bu kemikle bağlanmış olup, ikisi
birilikte kol kemiğine bağlanmıştır.
Omuz
kemiği ince faydalar için vücuda gelmiştir. Bir faydası budur ki: Kol ile el
ondan asılı olup, göğse bitişsin. İki elin, birbirine hareketi kolay olup,
selasetten kalmasın. Bir faydası budur ki: Omuz, kaburga kemiklerinden uzak
olup, iki kolun hareketi geniş kalıp, engel olmasın. Bir faydası budur ki:
Göğse hasredilmiş olan uzuvlara kalkan olup, omurga omurlarının senasin ve
kanatları makamında durup, göğse âfet ermesin. Bu omuz kemiği, göğüs
boşluğundan yana ince, enseden yana kalın olmuştur. Boşluk tarafı üzerinde
bükülmemiş bir boşluk vardır ki, kolun dönen tarafı ona girmiştir. Bunun içi
çıkıntısı vardır ki, birisi arka ve süt tarafına kalkılmıştır. O, karga burnu
nâmını bulmuştur. Onunla omuz, köprücüğe bağlanmıştır. O çıkıntıdır ki, kolun
ucunu üst tarafa eğilmekten engel olmuştur İkinci çıkıntısı, aşağı ve ön tarafa
gelmiştir. Yine kol kemiğinin çıkmasına engel olmuştur. Şu halde göğüsten yana
uzaklaştıkça, geniş olup, yayılmıştır. Bu çıkıntının dışı üzerinde üçgen gibi
bir çıkıntı vardır ki, onun kaidesi, boşluktan yana, dar açısı göğüste yana
gelmiştir. Ta ki sırtın düz olmasına halel gelmemek için, omurga omurlarının
senasini yerinde koruyucu olmuştur. Bu çıkıntıya bitişik olan kıkırdağın
yuvarlak tarafıyle omuz genişliği son bulmuştur. Bu kıkırdağın bitişmesi de,
diğer kıkırdaklar gibi bilinmiştir.
ÜÇÜNCÜ FASIL
İki
el ve iki ayak kemiklerinin bileşik keyfiyetini, isim ve özelliklerini yedi
madde ile açıklar.
Birinci
Madde
İki pazu
kemiklerini bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Pazu kemiği yuvarlak
şekil üzere suret bulmuştur. Ta ki âfet kabulünden uzak olmuştur.
Üst
tarafı yumru olu, omuz çukuruna gevşek bir mafsalla girmiştir. Bu mafsala gevşekliğinden,
çok çıkma ârız olmuştur. Bu gevşeklikte iki fayda vardır: biri ihtiyaçtır, biri
emniyet ve selamettir.
İhtiyaç:
Bütün yönlerde selamet harekettir. Emniyet ise, sâbittir. Zira ki pazu, her taraftan
yana hareket etmeğe muhtaçtır. Lakin o hareket, onda çok ve devamlı gelir. Ta
ki, bağlarının kopmasından korkula. Belki pazu, çoğu durumlarda sâkin ve sair
mafsalları hareketli bulunmuştur. O mafsallar pazudan ziyade muhkem
yaratılmıştır. Pazu mafsalını dört bağ tutmuştur.
Biri,
enine perde gibidir ki, o mafsal, sair mafsallar gbi kuşatıcı olmuştur. İkisi
sonundan inmiştir. Birinin tarafı geniş olup, pazu tarafını çevrelemiştir. Biri
büyük ve sert olup, dördüncü bağ ile kargaburun çıkıntısından inmiştir.
Şekilleri geniş olup, pazuya temas etmiştir. Pazu kemiği göğüsten yana çukur
olup, boşluktan yana yumru kılınmıştır. Ta ki üzerinde toplanmış ve tertip
edilmiş olan adaleler, sinirler ve damarlar örtülmüş olup, avuçladığı nesne
gökçek ve kolay avuçlansın. İki el, birbirinin üzerine rahat ulaşsın.
Pazunun
alt tarafını üzerine iki bitişik çıkıntı bileşmiştir ki, iç tarafında olan uzun
ve inci bulunup, bir nesne ile mafsalı olmayıp, ancak sinir ve damarları
korumak için yaratılmıştır. Dış tarafında olan çıkıntı ie ve üstte olan çukurda
bulunan lokma ile dirsek mafsalı tamam olmuştur.
İkisi
arasında bir yeri vardır ki, onun iki tarafında iki oyuk vardır. Üstteki oyuk
önde ve alttaki oyuk arkada vâki olmuştur. Üst oyuğun engeli yoktur. Düzgündür.
Fakat ikinci oyuk, daha büyüktür. Göğüs oyuğuna yakın olan yeri düz olmayıp,
oyuğu dahi yuvarlak bulunmayıp, duvar gibi düz yaratılmıştır. Ta ki onda, kol
çıkıntısı, boşluk tarafından yana hareket edip, ona ulaştığında dursun. Bu iki
oyuğa, iki atabe adı vermişlerdir. Bu mafsallar, bu yapı üzere düzen tutmuştur.
İkinci
Madde
Bilek
kemiklerini bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Bilek, uzunlamasına
iki kemikten oluşmuştur. Onlara: iki bilek kemiği derler. Bunların başparmağa
yakın ola üstteki ince olup, ona, üst bilek kemiği derler. Küçük parmağa yakın
olan alttaki, taşıyıcı olduğundan alt kemik adını almıştır.
Üst
bilek kemiğinin faydası: Onunla bileğin hareketi eğilip, bükülücü olmaktır. Alt
kemiğin faydası: Onunla bilek kavrama ve yayılmadan yana hareket eder. Bu iki
kemiğin her birinin ortası ince ve latif yaratılmıştır. Ta ki, kalın adaleler
onları sıkmasıyle ağırlık veren kalınlıklarından kurtulmuş olalar. Ama etrafı,
et ve adaleden arınmış ve bağlar ile gizlenmiş oldukları için, mafsalların
hareketiyle sert çarpmalara uğradıkları için kalın ve metin kılınmıştır. Üst
kemik, girintili-çıkıntılı olup; faydası, eğik hareketlere kabiliyeti olmak
bilinmiştir. Alt kemik, yumma ve açmaya yaradığı için düz yaratılmıştır.
Dirsek mafsalı, adale ile süt ve alt kemi mafsallarındandır. Üst kemiğin
tarafında küçük bir çukur vardır ki, pazunun boşluk tarafında olan çıkıntı onda
raptedilmiştir. O çukurda, bu çıkıntının dönmesiyle eğri hareketler hâsıl
olmuştur. Alt bilek kemiğinin iki çıkıntısı vardır ki, aralarında (sin) harfine
benzer bir yer bulunmuştur. Onun çukurunda olan yüzeyi yumru
kılınmıştır. Ta ki pazunun çukur tarafında olan yere girip, dirsek mafsalı
ondan bileşe. Vakta ki giren yer, çukur yer üzerinde geri ve süt taraflarına
hareket eylese, el yayılır. Kaçan çıkıntıyı hapseden çukurdan duvar yeri ayrılsa;
eli ziyade yayılmaktan haps ve men edip, adale ile bilek istikametine yakın
olur. Kaçan iki yer birbirinin üzerinde ön ve üst taraflarına hareket eylese,
el yumulup, bileği pazuda ön tarafa teğet olur. İki çıkıntının aşağı tarafları,
tek bir şey gibi toplanmış olup, onlardan geniş ve ortak bir çukur meydana
gelir ki, çoğunlukla alt çıkıntıda bulunmuştur. Bu çukurdan fazla kalan
âfetlerden uzak olmak için yumru ve kaygan yaratılmıştır. Alt bilek kemiğinin
çukuru gerisinde uzunlamasına bir çıkıntı vardır ki, faydası: Korumak ve
kollamaktır.
Üçüncü
Madde
El
ayasının kemiklerini bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: El ayası, birçok
kemiklerden meydana gelmiştir. Ta ki cüzüne erişen âfet, bütününe erişmesin. El
ayası, eli yumduğunda, o kemiklerle çukurlaşmakta ve büyük cisimler üzerinde
avucun çukur olmasıyle, kayganların tutulması mümkün olsun. Bu kemiklerin
mafsalları birbirine zaptolunmuştur, ta ki dağılmasın.
Avucun
aldığı nesnelerde tutuşu zayıf olmasın. Hatta ayanın derisi soyulsa, bu
kemiklerin hepsi bitişik ve tek görünür. Bu bitişme ile bile bu kemikleri
birbirine birçok bağlar, sağlam bağlayıp; bir miktar mutavaat vermiştir. Ta ki
avucun içinde kavramaya yarayan çukurluk meydana gelsin.
Aya
kemikleri yedi ve bir de fazla kemik yaratılmıştır. Ama yedi asıl kemik, iki
saf kılınmıştır. Bir safı, bilekten yanadır ki, cisimleri ince ve sayları üç
bulunmuştur. İkinci safın kemikleri, parmak taraklarından yana bulundukları
için geniş olup, sayısı dört bilinmiştir. Şu halde üçü araya sıkıştırılıp,
bileğe yakın olan tarafı ince ve gayet bitişik bulunmuştur.
Öteki
safa yakın olan tarafı, geniş ve bitişiklikleri az kılınmıştır.
Sekizinci
kemik ise, el ayasının iki safını düzenlemek için değil, belki ayaya yakın olan
siniri korumak içindir. üç kemiğin açlarının birleşmesinden, onun tek ucu hâsıl
olup, iki bilek kemiği uçlarından hâsıl olan geni çukura girip, ondan mafsal
yumulur ve açılır. Alt bilek kemiğinde açıklanan çıkıntı, aya kemiklerini yakın
ola kemiğin çukuruna girip, onunla mafsal, eğik ve açık olmuştur.
Tarak
kemikleri dört olup, dört parmağa mukabil gelmiştir. Bu tarak kemikleri, ayaya
yakın olan tarafta birbirine yakın olmuştur. Ta ki bitişik gibi olan kemikleri
ayaya bitişmesi gökçek olsun. Parmaklar tarafından yana bir miktarca açık
olmuştur. Ta ki kemikler, farklı açıklıklara güzel bitişsin. İç tarafından
çukur olmuştur, ta ki genişlik ve sıkışıklığa yardımcı olsun. Aya mafsalı ile
tarak kemikleri, aya etrafında olan çukurlara, kıkırdaklara bürünmüş olan tarak
kemiklerinden çıkıntılar girişiyle telif edilmiş yaratılmıştır.
Dördüncü
Madde
Parmak
kemiklerini bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: El parmakları eşyayı
kavramakta yardımcı âletlerdir. Parmakların eti, kemiklerden hâli yaratılmadı.
Gerçi muhtelif hareketleri sülük ve balık hareketleri gibi mümkün idi. Lakin
parmakların işleri, el titremesi gibi zayıf olmayıp, metin ve kavi olmak için
kemiklerle dolu yaratılmıştır. Bu parmaklar, birer kemikten yaratılmayıp,
müteaddit kemiklerle bulunmuştur. Ta ki işleri zor olmasın. Her parmak üç
kemikten yaratılmıştır. Zira ki, üçten ziyade olsa, ağır eşyayı zaptetmekten âciz
kalırdı. Üçten az olsa, parmakların hareketleri eksik olurdu. Parmak
kemiklerinin uçları ince, kaideleri geniştir. Üsttekiler alttakilerden boy boy
büyük yaratılmıştır. Ta ki yüklenici ve yüklenen arasında münasebet gökçek
olsun. Bu kemikler yuvarlak kılınmıştır. Ta ki
âfetlerden
korunmuş kalsınlar. Boşluksuz ve iliksiz, sertlik üzere yaratılmıştır. Ta ki
çekme ve kavrama hareketlerinde metanetleri sağlam ve kuvvetli olsun. Dışları
yumru, içleri çukur bulunmuştur, ta ki tutma ve ovma kolay olsun. Dış tarafları
dahi başparmak ve küçük parmak gibi parmak olmayan taraflar yumru kılınmıştır;
ta ki sıkışma anında âfetlerden korunmuş olan yuvarlak şekle benzesin.
İçlerinde et az olmuştur. Ta ki onları koruyup ve örtüp, kavrama ile temas
olunan nesnelerin altında eğilici olsun. Dış tarafları etsiz kılınmıştır. Ta
ki, ağır olmayıp, hafiflik bulsun. Parmakların etrafında tırnaklar olmuştur. Ta
ki uçları, etkili silah yerini tutsun. Parmakların uç etleri çoktur. Ta ki
birine yapıştığında iyice tutsun. Orta parmağın mafsalı uzun olup,
ötekilerininki daha kısa olmuştur. Ta ki, kavrama sırasında parmakların etrafı
eşit olup, avucun içinde boş yer kalmayı, muntazam olsu. Kavranan yuvarlak
üzerinde el ayası ve parmaklar çukurlaşıp, her taraftan ona temas kılsın.
Başparmaklar,
diğer dördünden daha kısa ve kalın yaratılmıştır. Ta ki hepsine mukavemette
muadil kalsın. Eğer başparmak, kendi yeri gerisinde konulsaydı, faydası
kalmayıp, engelleri peyda olurdu. Zira ki eğer baş parmak, elin içinde olsaydı,
el içiyle ola işlerin çoğu yapılamazdı. Eğer küçük parmak tarafında konulsaydı,
iki el, kavradıkları nesnede, birbirine mukabil ve uygun gelmezdi ve birbirine
yardım edebilmezdi. Eğer elin sırtına olsaydı, ziyade uzak olup, yararı
kalmazdı. Başparmak, tarak kemiğine bağlanmadı. Ta ki kendi ile dört parmak
arasında mesafe dar olmaya. Şu halde, vakta ki, dört parmak bir taraftan, bir
nesneyi kuşatıp, başparmak ta onlara mukavemet eylese; elin, bir büyük nesneyi
alıp kavraması mümkün olur ve bir tarafla başparmak, avucun kavradığı nesnenin
azası benzeridir ki, onu örter. Bütün parmakların asâyişi, rutubetli ve
yapışkan kılınıp, birine giren rutubetli ve yapışkan kıkırdak ve çukurlara
bitişik yaratılmıştır. Ta ki onunla rutubetleri sürekli olup, onlara
hareketlerinden kuruluk gelmesin. Mafsallarını, kuvvetli bağlar sarıp, kıkırdak
örtüleriyle bitişik yaratılmıştır. Ta ki muhkem olsunlar. Ziyade sağlamlık için
mafsallarında bulunan açıklıkları, küçük kemikler ile doldurulup, metanet verilmiştir.
Bunlara: Semsemaniye derler.
Tırnaklar
dört fayda için yaratılmıştır. Birinci faydası: Bir nesneyi bağlayıp
düğümlemekte; parmaklara dayanak olmaktır. İkincisi: Onlarla ufak nesneleri
kaldırıp toplamaya kudret bulmaktır. Dördüncüsü: Bazı vakitler, gerektiğinde,
silah gibi onlarla düşmandan intikam almaktır. Tırnakların etrafı, yuvarlak
kılınmıştır. Ta ki çarpma âfetlerinden korunsunlar.
Yumuşak
kemiklerden yaratılmıştır. Ta ki sert nesnelerle karşılaşmada kolaylıkla
eğilip, selametle bükülsünler. Mukavemetle yarılıp ve kırılmayıp, sağlam
kalsınlar. Kazınma ve törpülenme taraflarında bulunmuşlardır. Onun için büyüyüp
ve gelişip, uzar kılınmışlardır. Ta ki çarpmalarda mahvoldukça yine tamam
olsunlar. Uzadıkça, kesmekle karar bulsunlar.
Beşinci
Madde
Kasık
kemiklerini ve kalçayı bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Bedende bulunan
kemiklerin biri dahi kasık kemiğidir. O, kuyruk sokumu yanında sağlı ve sollu
iki kemiktendir ki, kasığın ortasında sağlam bir mafsalla birbirine bitişmiştir.
Bunlar, adı geçen üstteki kemiklerin esası gibi bilinmiştir.
Alttaki
kemiklerin hepsinin yüklenicisi ve nakledicisi bulunmuştur. Bu iki kemiğin her
biri dört cüze taksim olunmuştur. Boşluktan yana olan parçalarına hâsıla kemiği
ve harkafe kemiği adı verilmiştir. Önden yana olan parçalarına kasık kemiği
denmiştir. Arkadan yana olan parçalarına virek kemiği denilmiştir. İçe ve
aşağıya olan parçalarına kalça payı denilmiştir.
Zira
ki, bularda, iki kalça kemiklerinin yumru uçları girecek oyuklar bulunmuştur.
Bu iki kemik üzerinde meni âletleri, rahim, makat, mesane gibi latif azalar
konulmuştur.
İki
ayağın faydası: iki nesnedir. Biri nizam, üzere ayakta durmaktır ki, iki ayak
ile sabit ve kaimdir. Biri yukarı çıkma, inme ve düz durma durumlarında
intikallerdir. İki kalça ve iki ayak ile bu intikaller yapılır. Zira ki, eğer
ayağa bir âfet erişse, ayakta durma düzeni zor olur.
İntikal
kolay ve rahat olur. Eğer kalça ve baldır adalesine bir âfet erişse, o vakitte
ayakta durma kolay olur, intikal zor olur. Ayak kemiklerinin birincisi iki
kalça kemiğidir ki, bedende olan kemiklerin en büyüğüdür. Zira ki, bu iki
kemik, üstlerinde olanı yüklenici ve altlarında olanı nakledicidir. Bu iki
kemiğin üst tarafları kubbe gibi yumru olup, hakk'u-l vikete olan çukura
girmiştir. Bu iki kemik, önden ve boşluktan yana yumru, geri ve içeriden yana
çukur ve kesik kılınmıştır. Ta ki büyük adaleleri, sinirleri, birçok damarı
gökçek koruyup; hepsinden düz bir nesne hâsıl olup, onula oturuş daha güzel
olsun. Eğer hakk'u-l virek beraberinde düz konulsaydı, iki oyluk arası uygunsuz
ve geniş olup, yamuk olurdu. Bu iki kemiğin alt tarafında diz mafsalları için
her birinin iki çıkıntısı vardır. Diz mafsalından önce baldır kemiklerini beyan
ederiz, ta ki ondan diz mafsalı ortaya çıka.
Altıncı
Madde
Baldır
kemikleri ve iki diz mafsalını bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: bilek gibi baldır dahi
iki kemikten yaratılmıştır. Biri büyük ve uzundur ki, ona büyük kasba
denilmiştir. Biri küçük ve kısadır ki; üst tarafı kalça kemiğine bitişik
olmayıp, ona küçük kasba adı verilmiştir. Kalça gibi baldır kemiğinin boşluktan
yana yumruluğu bulunmuştur. Küçük kasba, alt tarafta içten yana yumru
yaratılmıştır. Ta ki onlarla baldır adaleleri ve sinirleri muntazam olsun.
Hakikatte baldır, o büyük kasbadır ki, kalça kemiğinden kısa bulunmuştur. Ta
ki, hareket için hafif olsun. Bu baldıra bir mutedil miktar verilmiştir ki; ne
üstünü taşımaktan âciz olur; ne hareketten zorluk bulur. Bununla bile küçük
kasba ile dahi ona kuvvet ve sağlamlık verilmiştir. Küçük kasbanın bu
sağlamlığından dahi büyük kasba ie aralarında olan sinirleri ve damarları
örtücü ve koruyucu bulunmuştur.
Mafsal
önünde büyük kasbaya iştirakle yumulma ve yayılmaya kuvvet vermek için
yaratılmıştır.
Diz
mafsalı: Kalça kemiğinin alt tarafında olan iki çıkıntının baldır kemiğinin üst
tarafında bulunan iki çukura girmek ile hâsıl olmuştur. Bunlar, birer lif bağı
ile bağlanmış olup, iki taraftan iki metin bağ ile muhkem düğümlenmiştir.
İkisinin önleri diz kapağı kemiğinde yerleşmiştir.
Diz
kapağı ayrı bir yuvarlak kemiktir ki, ona diz gözü denilmiştir. Bunun faydası,
diz üzerinde oturma anında diz mafsalını ayrılmaktan bu kemik ile koruyup,
emniyet bulmaktır. Bu ağır bedeni taşıyan mafsal, hareketi ile kuvvet verip,
ona direk olmaktır. Ve bu kemiğin yeri bu mafsalın önünde bulunmuştur. Zira ki
bu mafsala ani saldırı ve çarpma çoğu zaman ön taraftan olur, bilinmiştir. Ama
geri taraftan yana ani çarpma olmayıp, sağ ve sol tarafa eğilmesi az
bulunmuştur. Şu halde ani kalkma ve oturmalarda diz mafsalına ön taraftan zor
zahmet gelmekle ihtiyat kılınmıştır.
Yedinci
Madde
Ayak
kemiklerini bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Ayak, ayakta sebat
için âlet yaratılmıştır. Şekli, ayakucu tarafına uzamış bulunmuştur. Ta ki
üzerine dayanma ve dinelmeye yardımcı olsun. İç taraftan yana beli ince
kılınmıştır. Ta ki ayakta durma durumunda ön tarafı ayaktan yana dönük olup,
yürürken atılacak ayağın dayanmakla, yürüme düzeni uygun olsun.
Dikenli
olan yere, ayak bastığında tabanı üzere olup, diken ona şiddetle batmasın.
Yuvarlak nesnelere ayak ayası, kolay ve sağlam basıp, bir tarafa kayıp
gitmesin. Ayağın çok kemikten oluştuğundan nice faydaları bilinmiştir. Biri
budur ki: Ayak, bastığı nesneyi gerektiğinde sağlam basıp sabit olmaya kadir
bulunmuştur. Zira ki ayak, bastığı nesneyi el ayasının kavradığı gibi kavrar bilinmiştir.
Sair faydaları, çok kemikli olan azanın sayılan faydalarının aynısı bulunmuştur.
Bir
ayağın kemikleri yirmialtı adet olmuştur. Biri topuk kemiğidir ki, onunla bacak
mafsalı tamamlanmıştır. Biri ökçe kemiğidir ki, ayakta durmanın temel direği onunla
bulunmuştur. Biri kayık kemiğidir ki, ayağın ortası onuna yerden kalkıp ön
tarafı dahi onunla yere gelir. Ayak bileğinin dört kemiği vardır ki, onlarla
ayak taraklara bağlanır. Biri merdiven kemiğidir ki, altıgen şeklindedir. O,
ayağın dış tarafından yana konulmuştur. Ta ki, yer üzerinde o tarafın sebatı
gökçek bulunsun. Beş kemik dahi tarak için yaratılmıştır. İnsanın ayak topuğu
diğer hayvanların topuğundan daha çıkıntılı kılınmıştır.
Ayağın
hareketinde faydalı olan kemiklerin en yararlı topuk bulunmuştur. Nitekim
ayağın sebatında faydalı olan kemiklerin en lüzumlusu topuk bilinmiştir. Topuk,
daha önce açıklanan iki baldır kemiğinin yuvarlak tarafları arasında
konulmuştur ki, onu üst tarafından, kafasından, dış tarafından ve iç tarafından
kuşatmıştır. Onun iki tarafı, topuk kemiğindeki çukura girmiştir. Bu topuk,
bacak ile ökçe arasında bir vasıtadır ki, onunla birbirine gökçek bitişmesi
bulunmuştur. O ikisi arasında mafsal, metin olmuştur. Topuk ortada bulunup
önünden kayık kemiğine, mafsal bağı ile bağlanmıştır. Kayık kemiği, geri
tarafından ökçe kemiğine, ön tarafından bilek kemiğinin üstüne, dış taraftan
yana bacak kemiğine bitişmiştir. Ökçe, topuğun altında konulup, kendi sert,
arka tarafı yuvarlak yaratılmıştır. Ta ki, afetlere mukavemet edip, sertlikle
isabet eden nesneleri iyi tarafa atsın. Alt tarafı düz kılınmıştır. Ta ki, düz
basması kolay olup, bastığı nesne üzerinde rahatla karar etsin. Ölçüsü büyük
olmuştur. Ta ki, bedenin yükünü taşımaya kudreti yetsin. Şekli, uzun üçgen
olup, yavaş yavaş incelip, ayağın ortasında dış tarafına ulaştığında son
bulmuştur. Ta ki, ayağın çukuru arkadan ortaya doğru yavaşlıkla gitsin.
Ayak
bileği, el bileğine uymaz. Zira ki, ayak bileğinin kemikleri bir saf; el
bileğininkiler iki saf bilinmiştir. Bu bileğin kemik sayısı, ondan az
kılınmıştır. Zira ki, kavrama ve harekete ihtiyaç, elde çok bulunmuştur.
Ayaktan
istenen, sebat ve sağlamlık bilinmiştir. Mafsal ve kemiklerin çokluğu sebat ve
sağlamlığa zararlı olduğu gibi, yoklukları dahi sebat ve sağlamlığa zararlı
olduğundan, insan ayağı bu biçimde yaratılmıştır.
Ayak
tarağı, beş kemikten bileştirilmiştir. Ta ki, her birine beş parmaktan biri
bitişip, bir safta dizilsinler. Ayağın parmakları, elinkilerden daha kısadır.
Zira ki, ayakta istenen metanet, elde kavramak bulunmuştur. Ama başparmak iki
büyük boğumdan ve ondan başka parmakların hepsi üçer boğumdan yaratılmıştır. Ta
ki, yürüme hareketi düzenini bulup, yürüyüşünde âhenk olsun.
Böylece
insan bedeni semsemelerle (susam şeklinde kemik) birlikte toplam üçyüz kemikten
oluşmuştur. Bu bileşim üzere bulunan şaşırtıcı terkipler, akıl sahiplerine
ibret olmuştur. Şaşırtıcı şekillerinde benzersiz yaratıcıyı fikreden ve
düşününe akıllılara hayret gelmiştir. Şaşanlar, bu sanat şaheseri binadan çok
ibret alıp, nice izzet ve lezzet bulmuştur. Yaratıcı ve şekil veren Allah,
münezzehtir, deyip hayrette kalmıştır.
ÜÇÜNCÜ
BAB
Uzuvların hareketleri keyfiyetini, adalelerin mahiyetini, cüzlerini, metanet ve özelliklerini üç bölümde ayrıntılı olarak bildirir.
BİRİNCİ
FASIL
Adalelerin
diziliş keyfiyetini, onlarla baş ve boyunda bulunan hareketleri yedi madde ile
açıklar.
Birinci
Madde
Adalelerin
dizilişini ve onlarla hâsıl olan hareketleri topluca bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: İnsan bedeninde mevcut
olan dörtyüzyirmi tane irade-i ihtiyarî hareketin tamamı sinirler vasıtasıyle
yürekten dimağa, ondan uzuvlara ulaşan kuvvetle hâsıl olup, hareketli azanın
temeli bulunan sert kemikler ile ince sinirlerin bitişmesi uyumsuz olduğundan
yaratıcı olan Allah, inayeti ile lutfedip, uzuv kemiklerinden sinire benzer
bağlar bitirip; sinirler ile tek bir şey gibi toplamış ve birleştirmiştir.
Bağlar ile sinirlerden bileşen baş, beyin e omuriliğin hacimleri tahammülünce çıktığı
yerde ince bulunup, özellikle uzuvlara bölünüp ve yayıldığına her bir kemiğin
payı, oldukça ince zayıf olup, asıl çıkış yerinden uzaklaştıkça bozuşumu ortaya
çıktığı için yaratıcı Allah, hikmeti ile tedbir edip, sinirlerle bağlardan
bileşen uzuvları az yaratmakla kalın edip, aralarını et ile doldurup, zar ile
perde çekip, sinir cevherinden olan belkemiğini ortasında korumuştur. Şu halde
bunun hepsi sinirden, liften, etten ve zardan meydana gelmiş bir uzuv olmuştur
ki, ona adale derler. Bu adale toplandığında kısalır. Ondan uzuv tarafına giden
kirişi çeker. O durumda o uzuv buruşup, çekilmiş olur. Yine bu adale kendi
yayılması ile uzadığında, o kiriş gevşer. O vakitte, o uzuv açılıp, uzar. İradî
hareketlerin hepsi bu keyfiyetle hâsıl olup, çeşitli nevilerle yerine göre
suret bulur.
İkinci
Madde
Yüz
adalelerinin bazılarını ve onlarla hâsıl olan hareketleri bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Yüz adaleleri, onda
olan hareketli uzuvların hareketleri sayısınca bulunmuştur.
Yüzün
hareketli uzuvları, alın, göz, göz kapakları, yanaklar, burun uçları, alt çene
ve dudaklardır.
Alnın
hareketi, ince, geniş ve örgütlü bir adale iledir. Bu adale, alnın derisi
altında yayılmış olup, ona bir derece karışmıştır ki, alnın derisinden bir cüz
olup, ondan tecridi imkânsız bulunmuştur. Alnın derisi adaleden hareketli olan
uzva kiriş bitişmiştir. Bu adalenin toplanması ile iki kaş kalkıp, gevşemesi
ile inip, göz kırpmalarına dahi yardımcı kılınmıştır.
Gözbebeği
ki, gözün içindedir. Onu hareket ettiren altı adaledir. Dördü, gözün dört
tarafındadır ki, her biri göz bebeğini kendi yönüne hareket ettirmişti. İkisi,
gözün gerisinde yani kaykacında korunmuştur. Onlarla göz bebeğinin daire üzere
olan hareketi bulunmuştur. Gözbebeğinin gerisinde bir adale vardır ki,
açıklanacak içi boş sinire dayanak olup, ona kendi perdeleri ile metânet
veriştir. Onu yumrulaşma sırasında gevşemekten men ile zaptetmiştir Fakat gözün
üst kapakları hareketi ile maksat tama olup, gözün yumulması gerçekleştiğinden
alt kapakları hareketine gerek kalmamıştır. Hakk'ın inayeti ise mümkün oldukça
âletlerin azalmasına sarf olunuştur. Zira ki, âletlerin çokluğunda âfetler çok
bulunmuştur. Üst kapak sakin olup, alt kapağın hareketli olması mümkündü. Lakin
Hakîm olan
Allah'ın
inayeti, işleri çıkış yerine daha yakın olmakla sinir ona ulaştığında bükülme
ve değişime muhtaç olmadığı bilinir. Üst kapak için gözün açılması sırasında
kalkma hareketi ve kapanması vaktinde inme hareketi gerekip, kapanma ise aşağı
tarafa çeken adalelere muhtaç olduğundan gözün iki tarafında iki adale
yaratılmıştır ki, göz kapağını aşağıya çeker bulunmuştur. Göz kapağının
açılması için ortasına bir adale inip, kirişinin tarafı kapağının tarafına
yayılmıştır ki, o kısılıp toplandığında gözün açılması hâsıl olur. Onun için
bir adale yaratılıp, doğru inip, kapağın iki perdesi arasında kıkırdak gibi
geniş bir cisim olup, kirpiklerin bittiği yerin atında yayılmıştır. Göz kapağı,
göz bebeğini korumak için ve kirpikler onu tozlardan korumak için yaratılmıştır.
Şu halde bütün beden azaları, nice hikmetler ve faydalar için yaratılmıştır.
Üçüncü
Madde
Yanakların,
dudakların ve burun kanatlarının hareketlerine vesile olan adaleleri bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Yanağın iki hareketi
vardır. Biri, alt çeneye tâbidir. Biri, dudağa ortak olarak, diğer bir uzvun
hareketine tâbi olan kendi hareketidir. Onun için yanak ile o uzvun müşterek
bir adaleleri vardır. O adale her bir tarafta geniş olup, bu isim ile
bilinmiştir. Bu iki hareketin iki adalesinin her biri, dört cüzden bileşik
bulunmuştur. Zira ki her birine dört yerden lif gelmiştir. Bir cüzü köprücük
kemiğinden çıkıp, sonları iki dudağın iki tarafına, alt taraftan bitişik olup,
ağzı yana ve aşağıya çekmiştir. İkinci cüz, iki tarafta, böğür ve köprücük
kemiğinden çıkıp, lifleri yanlara gitmiştir. Sağdan çıkan, soldan çıkanla
kesişip, geçmiştir. Şu halde ağdan gelen lif, dudağın sol alt tarafına ve
soldan gelen lif, onun üst sağ tarafına yetmiştir. Bu iki lifin toplanmasıyle,
ağız daralıp, dudaklar ön tarafa gelir. Kesenin ipliği, kendi ağzını topladığı
biçimde olur. Üçüncü cüz, omuzda olan kemik yanında bitip, o adalenin bitiştiği
yerin üstünde bitişmiştir Dudağı iki tarafa eşit ve imale ile meyilli
kalmıştır. Dördüncü cüz, boyundaki susamcıklardan gelip, iki kulak hizasından
geçip, yanak cüzlerine ulaşmıştır. Çizgi, onunla öyle açık harekete gelmiştir.
O harekete dudak dahi uymuştur.
Dudağın
adalelerinin biri, yanak ile müşterek olan adaledir ki, açıklanmıştır. Dudağa
mahsus adaleler dört bulunmuştur. İkisi, elmacık kemikleri üzerinden galip,
dudağın iki tarafına bitişmiştir. İki adale dahi aşağıdan gelip, dudağa
ulaşmıştır. Dudağın hareketinde bu dördü yeterli olmuştur. Zira ki, bu
adalelerin her biri tek başına hareket ettiğinde, dudağı kendi tarafına hareket
ettirir. İkisi iki taraftan beraber hareket etseler, dudak iki tarafa yayılıp
gider. Dördü birlik hareket etseler, dudağın hareketleri dört tarafa tamam
olup, kusuru kalmaz. Bunlardan gayrı onun hareketi olmaz. Müşterek olan
adalelerin etrafı dudağa bir derece kaynaşmıştır ki, onun cevheri olan etten
fark olunmaz. Burun kanatlarıdır ki, ikisine iki küçük sağla adalenin
birleşmesi âdildir. Küçük olduklarına, çok hareketli olan yanak ve dudağın
adalelerini yerlerinin lüzum ve genişliği yol açmıştır. Sağlam oldukları,
onlarda kemik olmadığındandır. Bu iki adalenin çıkış yeri elmacık kemikleri
tarafında bulunmuştur. Zira ki, elmacıkların lifine karışmış olup, burun
kanatlarını o tarafa hareket ettirir bilinmiştir. Hepsi Allah'ın hikmeti ile
konulmuştur.
Dördüncü
Madde
Alt
çenenin hareketini, faydalarını ve adalelerini bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Üst çene hareket
etmeyi, alt çene hareketli olduğunda nice faydalar vardır. Biri budur ki, en
hafif olanın hareketi uygun ve kolaydır. Biri budur ki, hareketle zahmet çeken
uzuvları kuşatmayanı hareket ettirmek daha doğru ve daha güzeldir. Biri budur
ki, üst çene sakin olduğundan, mafsalı ile mafsal ucu metin ve sağlamdır.
Hareketli
olan alt çenenin üç hareketi vardır ki: Biri ağzı açma hareketidir. Biri kapama
hareketidir. Biri çiğneme ve öğütme hareketidir. Açma hareketi, çeneyi aşağıya
indirir. Kapama hareketi, çeneyi yukarıya kaldırır, öğütme hareketi, çeneyi iki
tarafa meyil ile döndürür. Şu halde kapama için iki adale yaratılmıştı ki; üst
taraftan inip, çeneyi yukarıya çekerler. İnsan çenesi hafif olup, hayvan gibi
kesme ve koparmaya fazla muhtaç olmadığından bu iki adalenin miktarı küçük
yaratılmıştır. Oldukça yumuşak olan beyin cismi ki, bunların çıkış yerleri
kılınmıştır. Beyine yakın oldukları için bunlar dahi yumuşak bulunmuştur. Zira
ki bu adalelerle dimağ arasında ancak bir kemik yaratılmıştır. Dimağdan
çıktıkları yer yanında bir çift kemik içinde o yaratıcı Allah bunları defnedip,
perdeden geçirmiştir. Ta ki, bu kemik sinirlerin başlangıç yerinden
uzaklaşmakla cevherleri bir miktar sertleşmiş olsun. Bu iki adaleden her
birinin birer büyük kirişi vardır ki, alt enenin kenarını çevirmiştir.
Toplandıkça o çeneyi yukarı kaldırıp, üst çeneye bitiştirirler. Bu iki adaleye
iki adale dahi yardımcı olmuştur ki, onlar ağzın içinden gelip alt çenede
boşluğa inmiştir. Ağzın içinden gelen adalelerden biten kirişlerin metanetleri
için ortalarından çıkmıştır.
Ağzın
açılması ve çenenin indirilmesi, adalelerinin lifleri kulağın arkasında olan
ebriye çıkıntılarından inip, toplanıp, tek bir adale olmuştur. Ondan ziyade
sağlamlık için kısa ve halis bir kiriş oyup, çene kemiğine ağlanacak yerde
bitişip, birleştiğinde çeneyi arka tarafa çekip aşağıya indirici olur. Çünkü bu
çenenin tabii ağırlığı inişine yardımcı kılınmıştır. Şu halde ona iki adale
kifayet edip, başka bir yardımcıya ihtiyacı kalmamıştır. Çiğneme ve öğütme için
iki adale yaratılmıştır ki, her tarafta birer üçgen adale bulunmuştur. Kaçan açılarının
darı olan tarafı elmacık kemiğine girse, iki kenarı uzayıp; biri alt çeneye
iner ve biri çift kemiğe yükselir. Üçgenlerin tabanları, aralarında düz olarak
birleşip, her bi açı, kendi yerine gider. Ta ki sözü edilen üçgen adalesinin
toplanmasından, muhtelif yönleri meydana gelip, çiğneme ve öğütme onunla hâsıl
olsun.
Beşinci
Madde
Baş
ve boyunun hareketlerini ve adalelerini bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Baş için kendine özgü
hareketler vardır Boğazın beş kemiğiyle dahi ortak hareketleri vardır ki, başın
eğilmesine boynun eğilmesi denir. Bu iki tür hareket ki, özel ve ortaktır. Her
biri ya ön tarafa veya arka tarafa doğrudur. Veya sağ tarafa eğik veya sol
tarafa eğiktir. Kâh bu iki tür hareket arasında iltiat doğar ki, daire şeklini
bulur.
Başın
aşağı düşmesi ve kendine has olan hareketinin iki adalesi vardır. Başın iki
nahiyesinden gelmiştir. Zira ki lifleriyle yukarıda kulak gerisinden ve aşağıda
böğür kemiğinde çıkıp, tek bir bağlantı gibi olup, başa çıkmıştır. Şu halde
eğer biri hareket eylese, başı, o tarafa eğik ve düşük eder. İkisi birlikte
hareket etseler, baş, itidal üzere ön tarafa düşmüş olur. Baş ile boyunu
birlikte ön tarafa eğer adaleler bir çiftti ki, yemek borusu altında
konulmuştur. Birinci omura ve ikinci omura ulaşıp, onarla kaynaşmış
bulunmuştur. Şu halde, eğer yemek borusuna yakın olan cüzleri toplandıysa, baş
aşağı düşer. Eğer omurlara kaynaşmış olan cüzleri dahi toplandıysa, boyun da ön
tarafa eğik olur.
Başı
geri tarafına kaykıltan adaleler dört çifttir ki, açıklanan bir çift adalenin
altında örtülmüştür. Bu çiftlerin bitiş yeri, mafsalın üstünde bulunmuştur. Bir
çift, birinci omurun iki kanadına gelmiştir. Bir çifti, ikinci omurun
sensenesine (susamsı) bitişik olmuştur. Bunun özelliği, başın eğilmesini,
kaykılma sırasında düz edip, tabii haline getirmektir. Dördüncü çiftin
başlangıç yeri, onların üzeri olup, üçüncü çiftin altında dıştan yana geçip,
birinci omurun kanadına gelmiştir. İki önceki çift, başı iki tarafa meyilsiz
geri tarafına döndürürler. Üçüncü çift, başı, düz tutar. Dördüncü çift, başı,
eğik olarak geri tarafa döndürür. Başı, boyun ile birlik geri tarafına eğer
adaleler dört çifttir ki, üç çifti, dördüncünün altında örtülü olup, o, onları
kuşatmıştır. Bu dördüncü çiftin her biri bir üçgendir ki, tabanı, dimağın bir
başka kemiği olmuştur. Onda olan, boyuna inmiştir. Bunun altında yayılmış olan
üç çiftin birisi, boyun omurlarının iki tarafıyle aşağıya inmiştir. Bir çifti,
fazlaca kanatlara meyl ile gitmiştir. Bir çifti dahi omurların iki tarafıyle,
kanatların arasını bağlamıştır. Başı, iki tarafa meylettiren adaleler iki
çifttir ki, baş mafsalına bitişmiştir. Bir çiftin yerleri, öndedir ki, onun
biri baş ile ikinci omurun arasını, sağ taraftan; biri sol taraftan
birleştirmiştir. İkinci çiftin yeri, arkadır ki, onun biri, baş ile birinci
omurun arasını sağ taraftan, biri sol taraftan toplamıştır. Şu halde bu dört
adalenin, hangisi toplanıp, kısalırsa, baş, onun tarafına meyleder. Bunların
hangi ikisi bir tarafta beraber toplanıp, kısılırsa, baş onların tarafına
dümdüz meyl eder. Eğer bunların dördü birlikte hareket ederse, baş, yerinde düz
olarak sâkin olur. Bu adale, diğer adalelerden küçüktür. Lakin yerleri yakın ve
düzenleri sair adalelerin altında muntazam olduğundan, büyük adalelerin
görevini görmüşlerdir.
Altıncı
Madde
Sesin
yeri olan hançerenin kıkırdaklarını, adalelerini ve hareketlerini bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Hançere, kıkırdaktan
bir uzuvdur ki, ses için âlet yaratılmıştı. Bu hançere üç kıkırdaktan
oluşmuştur. Biri o kıkırdaktır ki, boğazın önünde ve çenenin altında,
hissedilen ve dokunulandır. Onun içi çukur, dışı yumru olduğundan, ona: Kalkan
derler. İkinci kıkırdak, onun gerisinde, boğaza yakın konulup, boğaza raptolunmuştur.
Üçüncü kıkırdak, ikinci üzerinde tas gibi kapanmış olup, ikinciye bitişip,
kalkana bitişiksiz kavuşmuştur. Kapanmış kıkırdak ile bitişik olduğu ikinci
arasında çukurlu bir mafsal vardır ki, ikinci kıkırdağın iki çıkıntısı o iki
çukura girip, hançerenin daralma ve genişlemesinde, birbirinden uzaklaşır ve
birbirine ayrı düşerler. İkinci kıkırdağın, kalkan kıkırdak üzerine kapanma ve
kavuşmasıyle ve odan uzaklaşmasıyle hançerenin kapanması ve açılması bulunur.
Hançere önünde üçgen bir kemik vardır ki, yunanca lam şeklinde olduğundan, ona:
Lam kemiği denilmiştir. Nitekim kemiklerle açıklanmıştır. Bu kemiğin faydası
budur ki: Hançereye dayanak olup, onun latif adaleleri bundan çıkmıştır. Şu
halde kalkan kıkırdağına, ikinci kıkırdağı yapıştırmak için, üçüncü kıkırdağı
ikisine tatbik için ve üçüncüyü ikisinden uzaklaştırmak ile hançereyi açmak
için nice adaleler gerekmiştir.
Hançereyi
açan adaleler bir çifttir ki, lam kemiğinden çıkıp, kalkan kıkırdağının önüne
gelip, üzerine yayılıp, bitişmiştir. Vakta ki, büzülme ile toplanıp, kapanmış
kıkırdağı, ön ve üst tarafına çekse, hançere açılma ile genişler. Bir çift
adale, boğazı aşağıya çeken adalelerle müşterektir.
Bunların
çıkış yerleri, kalkandan yana olan iç kemik kısmındandır. İki çift adalesi dahi
vardır ki, bir çifti iki adaledir. Onlar kapanmış kıkırdağa gelip, gerisinden
ona bitişmiştir. Vakta ki aynı büzülmeyle toplansa, kapanmış kıkırdağı yukarı
kaldırıp, geri tarafa çekse; kalkandan uzaklaşıp, hançere genişler. İkinci
çiftin iki adalesi, kapanmış kıkırdağın ii tarafına gelip, yayılmıştır. Vakta
ki büzülseler, kapananı kalkandan yerine uzatıp, hançerenin yayılmasına
yardımcı olur.
Hançereyi
daraltan adalelerin bir çifti, lam kemiğinden gelip, kalkan kıkırdağına
bitişir. Sonra genişleyip, ikinci kıkırdağa sarılıp, onun gerisinde iki
adalenin iki tarafı bitişik olmuştur. Şu halde vakta ki, büzülseler, hançere
daralır. Dört adalesi dahi kalkan kıkırdağıyle, ikinci kıkırdağı iki tarafı
arasını birleştirmiştir. Şu halde bunlar büzüldükçe, hançerenin aşağı tarafı
daralır. Hançereyi kuşatan bir çift adaledir ki, kalkan kıkırdağının kökünden
çıkıp, içinden gidi, ikinci kıkırdağın köküne kapanmış olup, üçüncünün etrafına
sağ ve solundan bitişmiştir. Vakta ki, yukarı kalksalar, mafsalı raptedip,
hançereyi öyle kaplarlar ki, nefesi hapsetmekte göğüs adaleleri ve zarlarına
mukavemet ederler. Bu iki adaleler, küçük ve sağlam yaratılmıştır. Ta ki
hançerenin içinde sıkışmasız, kuvvetle onu kaplayıp, nefesi haps eylesinler. Bu
iki adalenin eğimleri az olup, düz olarak yükselmiştir. Kalkan kıkırdağıyle
ikinci kıkırdağın aralarını birleştirmeğe gitmişlerdir. İki adale de kapanmış
olanın altında adı geçen küçük adalelere yardımcı olmak için konulmuştur.
Bunlarda nice sanat bulunmuştur.
Sübhanallah!
Yedinci
Madde
Boğazın,
lam kemiğini ve boynun adalelerini ve hareketlerini bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Boğaz bir cümledir.
Onun iki çift adalesi vardır ki, onu aşağıya çeker. Bir çifti, hançerede adı
geçendir. Öteki çifti, böğür kemiğinden bitip, üst tarafa çıkıp, lam kemiğine
ve ondan boğaza bitişip, onu aşağıya çekerler.
Boğazın
adaleleri, boğazın içine konulmuş iki et parçasıdır ki, onun iki adalesi onlar
bulunmuştur. Onlar, yutmağa yardımcı olmak için yaratılmıştır.
Lam
kemiğinin hem kendine özgü, hem de öteki adale ile ortak adaleleri vardır. Ama
kendine özgü olan adaleleri, üç çifttir ki, bir çifti, çenenin iki tarafından
gelip, bu kemik üzerinde olan düz çizgiye bitişip, kemiği çene tarafına
çekmiştir. Bir çifti, çene altından çıkıp, dilaltından geçip, bu emiğin üst
tarafına yetmiştir. Bu dahi, bu kemiği çene tarafına çekmiştir. Bir çifti, iki
kulak yanında olan çıkıntılardan çıkıp, bu kemiğin üzerinde bulunan düz
çizginin aşağı tarafına bitişip, onu aşağıya çekmiştir.
Lam
kemiğinin ortak olan adaleleri, yakında açıklanacaktır. Ama dili hareket
ettiren dokuz adaledir ki, ikisi çıkıntılardan bitip, geniş olup, dilin iki
tarafında bitişmişlerdir. İkisi lam kemiğinin yukarısından bitip, uzun olup,
dilin ortasına bitişmişlerdir. İkisi, lam kemiğinin aşağı kaburgasından bitip,
uzun ve geniş adaleler arasından dili geçip, onu hareket ettirir. İkisi dahi
dili yayar, bulunmuştur. Onların yerleri, adı geçenlerin altında olup, lifleri
dil atında genişlemesine döşenmiştir. Şu halde bu iki adale, alt çene kemiğinin
tümüne bitişik kılınmıştır. Biri dil ile lâm kemiği arasını birleştirir ve
birbirine çeker bilinmiştir.
Boynu
hareket ettiren iki çift adaledir ki, bir çifti sağda ve bir çifti soldadır. Şu
halde herhangisi tek başına büzülüp, toplanırsa boyun onun tarafına çekilir. İkisi
birlik bir taraftan büzülürse, boyun o tarafa eğik olur. Eğer dördü beraber
büzülseler boyun eğilmeksizin yerinde kısa olur. Eğer dördü birlik durumu üzere
kalırlarsa boyu dahi durumu üzere kalır. Şu halde bir kere düşünülsün ki,
insanın sadece baş ve boynunda yaratıcı olan Allah'ın
nice benzersiz sanatları bulunmuştur. (Yaratıcıların en güzeli olan Allah'ın
şanı ne yücedir).
İKİNCİ FASIL
Göğüs,
omuz, el ve parmak adalelerinin keyfiyet ve hareketlerini altı madde ile
açıklar.
Birinci
Madde
Göğsü
kavrayan ve yayan adaleleri bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, anatomi bilgileri demişlerdir ki: Göğsü hareket ettiren
adalelerin bazısı, ancak yayar kavramaz. Göğsün bu adalelerindendir ki, nefs
uzuvlarıyle gıda uzuvları arasında perde olan açıklanacak adaleler
bunlardandır. Bir çift adale dahi boyun kemiği altında konulmuştur ki, bitiş
yeri omuz başına uzayan adı geçecek cüzden bulunmuştur. Göğsün birinci
kaburgasına sağ ve soldan bitişip, o kaburgayı çekmek içindir. Bir çift
adalesinin iki kat ferdinin iki cüzünün üstleri boyuna bitişik olup, onu
hareket ettirmiştir. Aşağıları, göğsü hareket ettirmeğe yetmiştir. Göğsün
beşinci ve altıncı kaburgasına bitişik olan, aşağıda anlatılacak, bir adaleye
karışıp gitmiştir. Bir çift adalesi dahi omuzdan bir çukur yerden bitmiştir ki,
birinci omurdan omuza inen bir çift adaleye yetmiştir. İkisi bir adale gibi
olup, arkadaki kaburgalara gitmiştir. Dördüncü çift adalesi, boyunun yedinci
omurundan ve göğsün birinci ve ikinci omurundan çıkıp, böğür kaburgalarına
bitişik olmuştur ki, göğsü yayan adaleler bunlardır.
Göğsü
kavrayan adalelerin biri tali olarak kavrayıcı perdeden ve bizzat kavrayan
adalelerden bir çift adaledir ki, üst kaburgaların esasları altında uzayıp,
göğsü bağlamış ve toplamıştır. Bir çifti dahi bu kaburgaların etrafı yanında,
çene ile hançere arasında bitişip, karnın düz adalelerine karışmıştır. İki çift
adale dahi bu çifte yardımcı kılınmıştır.
Göğsü
hem kavran, hem de yayan adaleler onlardır ki, kaburga aralarını
birleştirmişlerdi. Şu halde her kaburga arasında dört adale vardır ki,
liflerinin bazısı, kaburgaların dışına, bazısı içine varıp bitişmişlerdir. İki
adale boynun omuz tarafına gelip, evvelki kaburgaya sağ ve soldan bitişmiştir.
Onu yukarıya kaldırıp, göğsün ayrılmasına yardımcı kılınmıştır. Şu halde göğüs
adalelerinin hepsi doksana ulaşmıştır.
Omuzu
hareket ettire yedi çift adaledir ki, iki çifti başın sonundan gelip, bir çifti
omuzun üstüne, boyun kemiğine varıncaya dek yetmiştir. Baş nihayetinde eğim ile
omuzu kaldırmıştır. Öbür çifti dahi, omuzun aslına bitişik olup, onu, baş
hizasına kaldırmıştır. Bir çift adale dahi birinci omurdan gelip, omuz üstüne
bitişip, onu boyuna yakın etmek için yetmiştir.
Dördüncü
çift, lam kemiğinden bitip, yine omuzun üzerine gidip, onu kaldırmıştır. İki
çift adale, göğüs omurlarında ve boyun omurlarında olan susamsılardan bitip,
omuzu, geriye ve aşağıya hareket ettire gitmiştir.
Yedinci
çift, kalandan çıkıp, sadece omuzu aşağıya ve öne çekerler. Omuzu adale ile
beraber yukarı tarafa kaldırırlar. Göğsün yayılmasında dahi yardım ederler.
İkinci
Madde
Omuz
mafsalını pazu ile hareket ettiren adaleleri bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Omuz mafsalını hareket
ettiren pazu adaleleridir ki, onların üçü göğüsten gelip, pazuyu aşağıya
çekerler. Bu üç adalenin biri, meme altından çıkıp, pazuya yakın olan omurun
önü yanında pazunun önüne bitişik olup, omuzu aşağı getirmek ile, pazuyu göğüse
yakın eder. Adı geçen üç adalenin biri dahi bağır kemiklerinden çıkıp, pazunun
ucu iç tarafında bitişip, pazuyu kaldırmasıyla göğüse yakın eder. Üçüncü büyük
adale, bağır kemiğinden çıkıp, pazunun ön aşağısına bitişmiştir. Eğer üstteki
cüz'ü lifi ile amel ederse pazuyu kaldırarak, göğüse getirir. Eğer iki cüz'ü
ile beraber amel ederse pazuyu düz olarak göğüse getirir Pazunun iki adalesi
koltuk altından çıkıp, büyük adalenin bitişmesinden ziyade bitişip, bir büyüğü
böğür kemiğinden ve kaburgalar gerisinden gelip, pazuyu bu kaburgalar tarafına
düz olarak çeker. İkinci incesi koltuk altı derisinden ortaya eğik gelip, meme
semtinden üst tarafa çıkan adalenin kirişine bitişip, arka tarafa eğilip,
batmıştır. Evvelki adaleye yardımcı olmuştur. Bu pazunun beş adalesi dahi
vardır ki, hepsi omuz kemiğinden çıkmıştır. Bunların biri, omuzun üst kaburgası
ile diyaframı doldurup, ucu pazu tarafından dış tarafın üst cüz'üne geçip
gitmiştir. Bunların ikisinin çıkış yereri omuzun üst eğesi olmuştur. Biri
büyüktür ki, lifii alttaki cüz perdelerine gönderip, diyafram ile alt eğenin
arasını doldurmuştur. Pazunun ucuna dış taraf sonunda bitişip, pazuyu dıştan
yana meyil ile uzaklaştırmıştır.
İkincisi,
birincisine bitişik olup, bununla bunun görevini yerine getire gelmiştir. Lakin
ikinci adale, omuz üstüne bağlı olup, pazunun dışına bitişip, onu dıştan yana
eğik kılmıştır. Dördüncü adale omuz kemiğinin çukur yerini doldurup, kirişi
pazunun ucunun iç tarafından giren adalenin cüz'lerine bitişip, pazuyu geriden
yana kaykıltmıştır. Beşinci adalenin bitiş yeri omuzun alt eğesinin aşağı
tarafındandır. Kirişi koltuk altının üstünden yükselip, küçük adalenin
birleşimi üstünde pazuda bitişik olmuştur. Bu adalenin işi, pazunun üt ucunu
yukarı tarafa çekmektir.
Pazunun
iki başlı bir adalesi dahi vardır ki, onun işi boyunun altından ve boyundan
gelip, pazuyu kuşatmaktır. Bunun bir başı pazuya girmiştir. Öteki ucu pazunun
dışından omuz altından hasıldır. Bir miktar dolaşık şekilde dışa eğimlidir. Şu
halde eğer iki cüz'ü ile amel ederse, pazuyu düz olarak kaldırır. Pazunun iki
küçük adalesi dahi vardır ki, biri meme üstünden gelir. Biri omuz mafsalında
gömülmüştür.
Üçüncü
Madde
Kolun
adalelerini ve hareketlerini bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Kolu hareket ettiren
adalelerin bazısı yayar, bazısı kavrar. Bunlar pazu üzerinde konulmuştur.
Bunların bazısı pazunun yüzü üzerine kapanır. Bazısı yayar ve gevşektir. Bu
adaleler pazu üzerinde değildir. Lakin yayanlar, bir çift adaledir ki,
ikisinden biri içeride meyl ile kolu açar. Zira ki bu, pazunun önü altında ve
omuzun alt eğesinden çıkıp, dirseğe iç cüzleri yanında bitişmiştir. İkincisi
dışarıya meyleder. Kolu yayar. Zira ki bu adalenin kafasından gelip, dirsekten
çıkan cüzlere bitişir. Bu iki adale, işte toplandığında, kolu düz olarak yayarlar.
Kavrayanlar, bir çift adaledir ki, ikisinden büyüğü kolu, içe meyl ile kavrar.
Zira ki bu, omuzun alt çıkıntısından kargaburnun tepesinden çıkıp, pazunun
içine meyledip, dirseğin ön üst kirişine bitişir ikincisi kol dışına meyledip,
kavrar. Zira ki bunun çıkış yeri pazunun dış gerisindendir.
Bu
bir adaledir ki, iki et başı vardır. Biri pazunun arkasından, biri önünden
geçip, dışarıya meyl ile kavrayan, alt dirseğin alt önüne ve içine meyl ile
kavrayanı üstüne bitişmiştir. Ta ki, sağla çekeler. Bu iki adale, bu iki işte
birleştiğinde kolu düz olarak toplarlar. Bu iki yayıcı adalenin içinde bir
adale vardır ki, pazu kemiğini kuşatıp kavrar. Kolu yüzü üzere kapayan
adaleler, bir çifttir ki, dışarıda konulmuştur. Bu iki adalenin birisi pazu
başının iç tarafının üstünden çıkıp, dirseğin üstüne bitişip, bilek mafsalı
olmuştur. İkincisi, ondan küçük, lifi geniş, uçları sinirli olup, dirseğin
altından doğup, bilek mafsalı yanında bilek kemiği üstüne bitişmiştir.
Kolu,
dışı üzere yayan adaleler, bir çifttir ki, ikisinden biri iki bileğin dışında
konulmuştur. Bilek üstüne kirişsiz bitişmiştir. İkincisinin çıkış yeri, pazunun
dış ucundan yana, üstteki cüzünden uzayan ince kemikten olup, koldan geçerek,
nüfuz etmiştir. Ta bilek mafsalına yakın oluncaya değin gitmiştir. Böylece
bileğin üst tarafından iç cüzüne gelip, kiriş perdeleriyle bu adaleye
bitişmiştir.
Dördüncü
Madde
Bilek
adalelerini ve hareketlerini bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Bilek mafsalını
hareket ettire adalelerin bazısı yayıcı, bazısı kavrayıcı; bazısı dışı üzere
yaycı, bazısı yüzü üzere kapanmıştır.
Bileği
yayan adalelerin bazısı birbirine bitişik olup, birbirinin alt ortasından
çıkıp, kirişi başparmağa bitişik olup, onunla işaret parmağından uzaklaşır.
Biri dahi üst bilek kemiğinden çıkıp, kirişi bilek kemiğinden başparmağın
hizasına konulan evvelki kemiğe bitişmiştir. Bu ikisi bile hareket ettiğinde
bileği biraz açarlar. Eğer sadece ikinci adale hareket eylese, bileği sırtı
üzere eğer. Eğer yalnız pazu hareket eylese, hem bileği düşürür ve hem
başarmağı, işaret parmağından uzaklaştırır. Bir adale, pazunun uç altlarından
çıkıp, bilek üstünün dış tarafından yana konulup, iki başlı bir kirişini
gönderip; bir başı, işaret parmağıyla ön ortasında konan tarağın ortasına
bitişik olup, öbür başı bilek yanında bileğin üstü üzerine dayanıp, bileği
yaymıştır.
Bileği
kavrayan adalelerin bir çifti, kolun dış tarafı üzerindedir ki, onun bir
adalesi pazu ucu tepesinden bitip, serçe parmağın önünde olan tarağa bitişmiştir.
Üst adalesi, onun üstünden çıkıp, yine sözü edilen tarağa bitişmiştir. Onunla
bi adalesi, pazunun alt cüzlerinden çıkıp; açıklanan iki adalenin yerleri
arasına girmiştir. Bunun iki ucu vardır ki, birine haç gibi girmiş olup, işaret
parmağıyla ortası arasında olan yere bitişmiştir. Bu ikisi birlikte hareket
ettiğinde, bileği kavrarlar. Şu halde açıklanan kavrayıcı ve yayıcı adaleler
bizzat bileği eğri ve bombeli dahi ederler. Eğer küçük parmağın önünde bulunan
tarağa itişen adale yalnız hareket ederse, avucu bir miktar sırtı üzere
döndürür. Eğer başparmağın açıklanacak adalesi, bu adaleye yardım ederse, avucu
tamam döndürür. Eğer başparmak önünde bileğe bitişik olan adale tek ve
hareketli olsa, avucu bir miktar yüzü üzere katlar. Eğer küçük parmağın açıklanacak
adalesi buna yardımcı olsa, avucu tamamen katlamış, kapamış olur.
Beşinci
Madde
Parmakların
adalelerini ve hareketlerini bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Elin parmaklarını
hareket ettiren adalelerin bazısı, aya kemiklerinde hâsıldır. Bazısı bilek
kemiklerine bitişiktir. Eğer hepsi ayada olsalardı, etin çoğalmasıyla aya büyük
olup, hafiflik olmazdı. Onda bu letafet kalmazdı. Çünkü bilek adaleleri
parmaklardan uzak olmuştur. Şu halde onun için kirişleri yuvarlak, metin ve
uzun olup, her taraftan gelen perdelerle sağlamlık bulmuştur. Hareketli azaya
bitişmeleri için, lifleri geniş ve kuşatıcı kılınmıştır. Parmakları açıp,
aşağıya hareket ettiren adalelerin hepsi bilek kemiği üzerinde konulmuştur. Şu
halde parmakları aşağıya hareket ettirmekle açan adalelerin biri bileğin
sırtının üzerinde konulmuştur. Şu halde parmakları aşağıya hareket ettirmekle
açan adalelerin biri bileğin sırtının üzerinde konulmuştur ki, pazunun alt
ucunun dış cüzünden çıkıp, kirişlerden dört parmağa gönderip, onları aşağıya
hareket ettirmekle açmış ve yaymıştır. Bu açan adalelerin üçü dahi bir tarafta,
biribirine bitişik olup, biri pazunun uç ve dışının iki çıkıntısı arasında orta
cüzünden çıkıp, küçük parmakla yanındakine iki kiriş göndermiştir. Bu bitişik o
an adalelerin ikincisi pazu kemiğinin iki çıkıntısı altından ve alt çıkıntı
tarafından çıkmış, ortası ile küçük parmağa iki kiriş göndermiştir. Üçüncüsü
üst bileğin üstünden çıkıp, başparmağa bir kiriş göndermiştir. Bu adale yanında
bir adale dahi vardır ki, bilek adalelerinde açıklanmıştır. Onun çıkış yeri,
bileğin alt ortasıdır ki, onun kirişi küçük parmaktan başparmağı uzak etmiştir.
Parmakları
açan ve kapayan adalelerin bazısı, bilek kemiği üzerinde, bazısı avuç içinde
konulmuştur. Ama bilek üzerinde olanlar, üç adaledir ki, kolun ortasında biri
birini üzerinde tertip üzere konulmuştur. En değerlileri aşağıda gömülü olup,
bileğin alt kemiğine bitişik ola adale bulunmuştur. Bunun işi, önemli
olduğundan yeri dahi korunmuştur. Bu alt adale, pazunun dış ucunun ortasından
çıkıp, ondan kirişi geniş olup, beş kirişe ayrıldıkta; her bir parmağa girip,
dört parmağın evvelki, ikinci ve üçüncü mafsallarını kavramıştır. Başparmağın
kirişi, ikinci ve üçüncü mafsalını kavramıştır. İkinci adale, bunun üstünde,
bundan küçük olup, pazu kemiğinin ucu içinden çıkıp, bilek altına bitişmesi
azdır. Bileğin üt yüzeyi ki, iç ve dış tarafa müşterektir, onun üzerinden
geçip, başparmak tarafına ulaştıkta; içeriye meyledip, kirişlerini dört
parmağın mafsallarına gönderiştir. Ta ki onları kavrasınlar. Ama üçüncü adale,
kavramak için değildir. Lakin kirişiyle avuç içine girip, aya içinde genişlemiş
ve yayılmıştır. Ta ki el ayasına dokunma ve his duygusu bahsedip ki bitmesinden
ani olup alma ve yakalamada kuvvet ve metanet vere.
Altıncı
Madde
El
ayasındaki adaleleri ve faydalarını bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdi ki: Kol adalelerinden
başparmağı kavramak için bir tek adaleye ihtiyaç olup, dört parmak, ikişer
adale ile kavranmış olmalarında hikmet budur ki, dördünün en önemli işleri,
kavramaktır. Başparmağın ise en lüzumlu işleri, açılmak ve işaret parmağından uzaklaşmaktır.
El ayasının kendinde olan adaleler, onsekiz bulunmuştur ki, biri birinin
üzerinde iki saf kılınıp, tertip ile düzen olmuştur. Birinci saf, el ayasının
iç aşağısında ve bu saf, el ayasının dış üstünde kılınmıştır. Ama aşağı safta
muntazam olan yedi adaledir ki, biri, parmakları üst tarafa çekip, meyilli
edenlerdir. Başparmağın adalesi bilek kemiklerinin evvelinden çıkıcıdır.
Altıncı adalesi, kısa ve geniş bulunup, lifi kıvrımlı kılınmıştır ki, ucu ve
ortası hizasında tarak kemiğine bağlanmıştır. Kirişi, başparmağa bitişik olup,
onu aşağıya göndermiştir. Yedinci adalesi, küçük parmak yanında olan tarağın
kemiğinden çıkıp, küçük parmağı aşağı indirmişti. Bu yedi adaleden hiçbiri
parmakları kavramak için değildir. Belki beşi yukarı kaldırmak ve ikisi
indirmek içindir. Ama üst safta muntazam olan onbir adaledir ki, sekizinden her
ikisi, dört parmak mafsallarından evvelki mafsallarına, biri birinin üzerinde
bitişiktirler. Ta ki evvelki mafsalları sağlam kavrayalar. Ama üçü başparmak
ile küçük parmağa üçer adale indirici tayin olunup, geri kalan üçünün her
birine ikişer adale indirici verilmiştir. Her parmağın kavrayıcısı dört,
kaldırıcısı birer adale yaratılmıştır.
ÜÇÜNCÜ FASIL
Karın
ve bel adalelerini, tenasül uzuvlarının, ayak ve ayak parmaklarının adaleleri keyfiyetini;
bunların hareketlerini ve faydalarını yedi madde ile açıklar.
Birinci
Madde
Bel
adalelerini bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki anatomi bilginleri demişlerdir ki: Beli hareket ettiren
adalelerin bazısı, onu, ön tarafa ve bazısı arka tarafa eğer ve büker. Belin
diğer hareketleri dahi bu iki hareketten hâsıl olur.
Beli,
ön tarafa eğen adaleler iki çifttir. Bir çifti üst tarafta konulmuştur. O,
boynun ucunun hareket ettiren adalelerden bilinmiştir. Bu çift, yemek borusunun
iki tarafından geçip, alt tarafı, göğsün üstteki omurlarından beş omura
bitişip, üst tarafı boyun ve başa gelmiştir. Bunun ikisi dahi göğsün onuncu ve
onbirinci omurlarından çıkıp, aşağıya inip, beli ön tarafa ziyadece eğik eder.
Beli arka tarafa eğik ve bükük eden iki adaledir ki, onlara, belin iki adalesi
derler. Her biri yirmiüç adaleden meydana gelmiştir. Zira ki bu iki adalenin
her birine, birinci omurdan gayri, er bir omurdan birer adale gelmiştir. Şu
halde bu adalelerin hepsi, itidal üzere uzasalar, beli düz olarak tutarlar.
Eğer ifrat ile uzasalar, beli arka tarafına eğik ve bükük ederler. Eğer sadece
bir tarafta olan adaleler hareket edip, uzasalar, bel o zamanda öbür tarafa
eğiklik ve bükülür. Bu ad geçen adaleler, belin diğer normal hareketlerine kafî
gelmişlerdir. Zira ki belin her semtine eğilip, bükülmesinde, ön ve arka
hareketlerine uyumu bulunmuştur.
İkinci
Madde
Karın
adalelerini bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Karın adaleleri sekiz
adaledir ki, nice faydaları müşterektir. Bir faydası mesanede bulunan fazla
idrarı ve rahimde bulunan cenini tutma ve korumaya yardım etmektir.
Bi
faydası dahi diyaframa destek olup, kuvvet verip yel ve kabızla dolu oldukta,
yardımcı olmaktır. Bir faydası dahi mideyi ve bağırsakları sıcaklıkları ile
ısıtmaktır. Şu halde o sekiz adaleden bir çift düz adale hançere kıkırdağı
yanından düz olarak inip, lifi kasığa varıncaya dek uzunlamasına uzamış olup,
etrafını kasık üzerine yaymıştır. Bu çiftin cevheri, başlangıcından sonuna dek
ettendir. İki adale dahi, karın üzerinde uzanmış olan perdenin üzerinden çıkıp,
o uzamış iki adale ile enlemesine dik açılar üzere kesişip, aşağıya gitmiştir.
İki çift adalesi dahi bu adalelerin kıvrımı üzere dik olup, her biri bir
tarafta, sağ ve solda bulunmuştur. Her çifti iki adaledir ki eğeden kasığa dek,
koltuk altından hançere kıkırdağını dek çapraz olarak kesişip, iki adalenin iki
tarafı sağ ve soldan kasık yanında kavuşup; öbür ikisinin iki tarafı dahi
hançere yanında kavuşmuştur. Bu ikisi her taraftan iki geniş adalenin et
cüzleri üzerine konulmuştur. Bu iki çift adalenin dahi cevherleri, ta düz
adaleye perde gibi geniş kirişlerle temas edinceye dek ettendir. Bu iki çift,
geniş adale üzerine konulan iki uzun adale üzerine konulmuştur. Bu dahi Allah'ın
sanatı bilinmiştir.
Üçüncü
Madde
Tenasül
adalelerini bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Erkekler içi iki husye
adaleleri dört bulunmuştur. Onları korumak ve kaldırmak için yaratılmıştır. Ta
ki husyeler aşağı sarkmayı, gevşeklikle aşağı inmeyip, çarpmalardan yumurtalar
korunmuş olsun. Şu halde onun her biri için bir çift adale tayin olunmuştur. O
yumurtalar sert olup, tabiatları sıcak bulunduğu için, dumanından erkeklerin
yüzünde sakal bitmiştir. Zira ki, yumurtası olmayanın veya sıcak olmayanın
sakalı olmaz. Yumurtalar koparılsa, sakalı varsa dökülür, kalmaz. Ama kadınlar
için onlara bir çift adale yeter. Zira ki onların iki husyesi, erkeklerinki
gibi dışarıda asılı değildir, içerde yapışıktır. Şu halde her bir husye için
bir adale tayin olunmuştur. Ama rahimin ağzı üzerinde ir adale vardır ki, onun
lifi oldukça geniş olup rahmi ve ağzını tümde kuşatmıştır. Bu adalenin bir
faydası, hayza dek rahmin ağzını sağlam kavrayıp, rahim kanını onda
hapsetmektir. Hayz zamanı olduğunda gevşemektir. Ta ki toplanmış kandan rahim
boşalsın ve temizlensin. Bir faydası dahi cima anında gevşemektir. Ta ki rahmin
ağzı açılıp, nutfeyi çekip, içine alsın. Sonra rahmin ağzını yine sağlam
bağlayıp, cenini korumaktır. Ta ki doğum zamanı gelsin. Bundan sonra oldukça
gevşek ve yaygın olmaktır. Ta ki doğum mümkün olsun.
Mesane
ağzı üzerinde bir adale vardır ki, onun dahi lifi enli olup, mesaneyi ve ağzını
kuşatmıştır. Bu adalenin faydası, idrar vaktine dek idrarı hapsetmektir. Kaçan
idrar dökmek istense, bu adale gevşeyip, karın adaleleri dahi mesaneyi sıkıp,
itme kuvvetinin yardımıyle idrar ondan çıkar, akar.
Zekeri
hareket ettiren adale iki çifttir ki, bir çifti kasık kemiğinden bitip, zekerin
iki yanından geçmiştir. Vakta ki bunlar gevşek olurlar, idrar yolu açılıp,
genişlik bulur. O zaman ondan idrar ve meni kolaylıkla akar. Bir çifti yine
kasık kemiğinden bitip, zekerin kökünde kıvrımlarla bitişmiştir. Şu hale bunun
ikisi beraber uzasa, âlet düz olarak yayılır.
Eğer
yürekten şehvet rüzgârı gelip, zekerde olan damarlara dolduysa, âlet kıvama
gelir. Eğer şiddetle dolduysa, âlet büyük ve sert olup, kasık tarafına eğik
olur. Eğer bu uzama adı edilen çift adalenin birine ârız olduysa, âlet öbür
tarafa meyl ile yayılır.
Makat
adaleleri dörttür ki, biri onun çıkışı etrafını tutmuştur. etine gayet
karışması gereklidir. Bu adale, kesenin ipi gibi makatın etrafına toplama ve
büzme ile kapamış ve düğümlemiştir. Menfezde kalan fazlalığı sıkma ve indirme
ile atmıştır. Onda bir adale daha konulmuştur ki, sözü edilen adalenin üzerinde
yani makatın içinde olup, bacak tarafında zekerin köküne bitişip; kadınlarda
fercin etrafını kuşatmıştır. Bu iki adalenin üzerinde bir çift adale vardır ki,
makatın etini kaldırıp, içeriye çekmek içindir. Bunun gevşemesi ile makat
dışarıya çıkar bulunmuştur. Bu adalelerin hepsi şekil verici ve hakîm olan Allah'ın
icadı bilinmiştir.
Dördüncü
Madde
Oyluk
adalelerini ve hareketlerini bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki: Anatomi bilginleri demişlerdir ki: Oyluğu hareket ettiren
adalelerin büyüğü onun mafsalını yayan ve açan adalelerdir. Sonra onu kapayan
adalelerdir. Zira ki, işlerin en önemlisi oyluğun yayılması ve kavranmasıdır.
Yayılma ile ayağa kalkma hasıl olduğundan yayılma kavramadan daha önemlidir.
Bundan sonra oylukları birbirine yaklaştıran büyük adalelerdir. Sonra oyluğu
arka tarafına eğik eden adaleler büyüktür.
Oyluk
mafsalını yayan adalelerin en büyüğü, bedende olan adalelerin hepsinden daha
büyüktür. Bu bir adaledir ki, kuyruk sokumu kemiği ve kasık kemiğini kuşatıp,
oyluğun arka ve iç taraflarına bitişik olup, diz kapağına dek ulaşmıştır. Bunun
liflerinin başlangıç yerleri muhtelif olduğundan türlü işleri dahi muhtelif
olmuştur. Zira ki, bazı lifinin başlangıcı kasık kemiğinin altından olup,
oyluğu iç tarafa meylettirerek, yaymıştır. Bazı lifinin bitiş yeri bunun bir
miktar üstünden olup, oyluğu ancak üst tarafa kaldırmıştır. Bazı lifinin bitiş
yeri bunun az üstünden olup, oylu iç tarafa imale ile kaldırmıştır Bazı lifinin
bitiş yeri kuyruk sokumu kemiğinden olup, oyluğu düz olarak yayar. Bir adalesi,
kuyruk sokumu mafsalını önünden yana kuşatıp, oyluğu yine düz olarak yaymıştır.
Bir adalesi kuyruk sokumu mafsalını arkadan yana kuşatmıştır ki, üç enli kirişi
ve iki ucu vardır Bu üç kirişin bitiş yerleri leğen kemiğinden,oyluk kemiğinden
ve kuyruk sokumundandır ki, o makat yanında olan büyüktür. Bu üç kirişten ikisi
ettendir, birisi zardandır. İki ucu oyluğun tepesinden öbür cüz'üne bitişiktir.
Şu halde bu adale eğer, bir tarafı ile çekerse, oyluğu kendine meyl ile yayar.
Eğer iki tarafı ile çekerse, oyluğu düz olarak yayar. Bir adalenin bitiş yeri
leğen kemiğinin bütün yüzeyinden olup, büyük çıkıntının üst semtine bitişip,
bir miktar ön tarafta uzadıkça; oyluğu içe doğru eğerek yayar. Bunun benzerleri
adaleler önce küçük çıkıntının altına bitişip, ondan inip, evvelki adalenin
işini görürler. Bu adalenin farkı budur ki, bunun yayılması az ve eğilmesi
çoktur. Çıkış yeri leğen kemiğinin dış altındadır. Bir adalesi dahi oyluk
kemiğinin altından arka tarafına eğik bitip, oyluğu o tarafa az bir meyil ile
ve iç tarafa çok meyil ile yayar.
Oyluk
mafsalını kavrayan adalenin biri, oyluğu iç tarafına az meyil ile kavrar Bu bir
düz adaledir ki, leğen kemiğinden bitip, ondan inip, iki kirişinin biri metin
kemiğinin sonuna, biri küçük çıkıntıya bitişmiştir.
Bir
adalesi kasık kemiğinden bitip, küçük çıkıntının alına bitişmiştir. Bir adalesi
dahi, bu ikinci adalenin tarafına kıvrım üzere uzayıp, büyük çıkıntıdan bir cüz
gibi olmuştur. Dördüncü adalesi leğen kemiğinden dikilen dik nesneden çıkıp,
oyluğu kavrayarak baldırı dahi çekmiştir.
Oyluğu
iç tarafa eğen adalelerin bazısı yayma ve kavrama bahsinde açıklanmıştır. Bu
tür hareket ettirmenin bir hususi adalesi vardır ki, kasık kemiğinden bitip,
oldukça yuvarlak olup, dize ulaşmıştır. Oyluğu dış tarafa eğen iki özel
adaledir ki, bitiş yerleri enli kemiktendir Oyluğu arka tarafa eğen yine iki
adaledir ki, biri kasık kemiğinin dış tarafından ve biri iç tarafından çıkıp,
birbirine kavuşma ile kıvrımlı olup, büyük çıkıntının sonu yakınında olan çukur
yerde etle karışmıştır. Bunların hangisi çekerse, oyluk az yayılma ile onun
tarafına meyl eder. Eğer ikisi birlik çekerlerse, oyluk düz olarak arka
tarafına eğik olur. Bütün bunları ibretle düşünen kimse Allah Teâlâ'nın
şaşırtıcı sanatını bilir.
Beşinci
Madde
Diz
mafsalı adalelerini ve hareketlerini bildirir.
Ey
aziz malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Diz mafsalını hareket
ettiren adalelerin üçü oyluk önünde konulmuştur. Bunlar oylukta bulunan
adalelerin en büyüğü ve en nefisi bulunmuştur. İşleri yaymak bilinmiştir. Bu üç
adalenin biri iki kat gibi görünmüştür. Bunun iki ucu vardır ki, biri büyük çıkıntıdan
ve biri oyluk önünden bitmiştir. Ve bu iki ucun biri etten olup, kiriş olmadan
diz kapağı kemiğine bitişmiştir. Öbür ucu zardan olup, oyluğun iç tarafında son
bulmuştur. Kalan iki adalenin birisi oyluğu kavrayan adaleler ile açıklanmıştır
ki, leğen kemiğinden olan köprüden çıktığı bilinmiştir. İkincisi, dış
çıkıntıdan bitip, diz kapağı kemiğini kuşatarak, altında olan cüzlere metanet
vermek için gitmiştir.
Ondan
baldır kemiğine yetip, dizi yayma ile baldırı uzatmıştır. Bir yayıcı adalesi
kasık kemiği bitişiğinden çıkıp, oyluğun iç tarafından kıvrım üzere inip
gitmiştir. Baldır kemiğinin üstünden olan çukura yetmiştir.
Baldırı,
iç tarafına eğime yayıp, bir diğer adale oyluk kemiğinden yetmiştir. Dış
taraftan oyluk üzere inip, sözü edilen adalenin mukabiline yetmiştir. Odan
geçip, derin yere gitmiştir. Baldırı dış tarafına eğim ile yaymıştır. Eğer bu
ikisi bereler yaysalar, baldırın yayılması düz olur.
Baldırı
kavrayan adalelerde biri, bir ince ve uzun adaledir ki, leğen kemiğinden, kasık
kemiğinden bitmiştir. Yayıcı iç adalenin bitiş yerine leğen kemiği ortasında
bulunan köprüye yakın gitmiştir. Odan dizin iki tarafına kıvrım üzere girip,
ondan giren dışa gelmiştir. Diz altı çukurunda son bulup, ona yapışmıştır.
Bununla baldır, üst tarafa çekilip, ayağı, ucuna doğru meyillendirmiştir. Üç
adalesi dahi vardır ki, biri içte, biri dışta ve biri ortada bulunmuştur.
Dıştaki ile ortadaki, ayağı dış tarafına eğim ile kavramıştır. Ama içtekinin
bitiş yeri oyluk kemiği tabanından olup, kıvrım ile oyluğun gerisine geçip, ta
iç tarafta baldırda olan oyuğa varıp, ona bitişmiştir. Onun rengi, yeşile yakın
gelmiştir. Dıştaki ile ortadakinin bitiş yerleri, yine oyluk kemiğinin
tabanından olup, ondan yetmiştir. Lakin bunun ikisi çukur cüze bitişmede,
dıştan yana meyl etmiştir. Diz mafsalında gömülmüş bir adale vardır ki,
ortadakinin yardımına yetmiştir? Şu halde bu sanatları seyreden hayrete
gitmiştir.
Kendine
gelip acayip hikmet seyretmiştir. Bedeni tanımakla, kendini tanımaya yetmiştir.
Altıncı
Madde
Ayak
mafsalını hareket ettiren adaleleri bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Ayak mafsalını hareket
ettiren adalelerin bazısı, ayağı üst tarafına kaldırır. Bazısı aşağıya
kaldırır. Ayağı aldıranlarda bir büyük adale vardır ki ayağın iç önünde
konulup, ayakucunun dış cüzünden bitip, başparmak tarafına geçme ile baldıra
meyilli gitmiştir. Başparmağın köküne yakın yere bitişip, ayağı kaldırmıştır.
Bir adale yine dış ucundan bitip, ondan bir kiriş yetmiştir. Küçük parmağa
yakın yere bitişip, ayağı kaldırmıştır. Özellikle birinci adale buna mutabık
olunca, ikisi birlik ayağı düz olarak kaldırmıştır.
Ayağı
aşağıya indiren adalelerin bir çifti, oyluk ucundan bitip, sonra bitişip,
ayağın öbür içine meyledip, et yolmuştur. Onlardan bir büyük kiriş bitip, topuk
kemiğine bitişmiştir. Topuk kirişi nâmıyle şöhret bulmuştur.
Şu
halde bu kiriş, topuğu dış tarafına kıvrımlı çekici olmuştur. Ta ki ayak, yer
üzerinde sâbit olsun. Buna bir adale yardımcı olmuştur ki, rengi patlıcanî
olmuştur. Dış uçtan bitip, kiriş göndermeksizin et olduğu halde kendi inip,
topuk arkasına birinci adalenin birleştiği yerin üstünde bitişmiştir. Eğer bu
iki adaleye veya kirişlerine bir âfet ârız olsa, ayak kötürüm olur. Bir adale
dahi topuk ucunu içinden bitip, aşağıya gidip, iki kiriş ayrılmıştır ki, biri
başparmak önünde bilek altına bitişmiştir. Şu halde bu kirişle ayak, aşağı
düşmüş ve toplanmıştır. İkinci kiriş, birinci kirişi geçip, başparmağın evvelki
mafsalına gidip, onu iç tarafa kıvrımlı yaymıştır. Oyluğun dış ucundan bir
adale bitip, bu iki adalenin birine yetmiştir. Sonra baldırın içini geçtikte;
yine ondan ayrı gitmiştir.
Kirişi,
ayağın aşağısına geçip, ayağın içine yayılan adale gibi bu dahi ayağın altına tamamıyle
yayılıp, kuşatmıştır. Ta ki el ayasında bulunan faydalar, ayak tabanında da
bulunsun. Bu sanatlarda nice hikmetler bilinsin. Allah'ın kudretinden nice
ibretler alınsın. Sâni ve hakîm olan Allah münezzehtir, denilsin. Her ayıp ve
noksandan tenzih ve takdis olunsun. Şanının azametine huşu ile huzu' kılınsın.
Yedinci
Madde
Ayak
parmaklarının adalelerini bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Ayak parmaklarını
hareket ettiren adalelerden çoğu, kavrayıcı adalelerdir.
Onların
biri topuğun dış ucundan bitip, onun üzerinde uzama ve inme ile gitmiştir. Bir
kiriş göndermiştir ki, iki kirişe bölünüp, ortası ile küçük parmağı
kavramıştır. Bir adale dahi budan küçük olup, baldır gerisinden gelip, ayak
sırtına bir kiriş göndermiştir ki, yine iki kirişe bölünüp, orta parmak ile
küçük parmağı kavramaya gitmiştir. Bundan sonra bu iki kısmın her birinden
birer kiriş ayrılıp, öbüründen ayrılan kirişe bitişip, ikisi bir kiriş oldukta;
başparmağa gelip, onu kavramıştır. Üçüncü adale ki, yukarıda geçmiştir. O, iç
topuğun dış tarafından bitmiştir, iki topuğun arasından aşağıya inmiştir. Bir
cüzünü, ayağı kavramak için göndermiştir.
Öbür
cüzünü başparmağı kavramak ve hareket ettirmek için onun evvelki boğumuna
indirmiştir. Bunlar baldır kemiği üzerine konulup, parmakları kavramak ve
hareket ettirmek için kılınmıştır.
Ayak
topuğunda konulan adalelerden, on adale, beş parmağa gelip, her birine sağ ve
soldan bitişik bulunmuştur. Şu halde eğer ikisi birlik hareket ederlerse,
parmağı düz olarak kavrarlar. Eğer biri yalnız hareket ederse, kedi tarafına
eğimle kavrar. Dört adale bilek üzerinde konulup, her biri bir parmağa bitişip,
onu kavramıştır. İki adale dahi başparmak ile küçük parmağa has olup, onları
kavramaya yetmiştir. Ayağı kavrayan adalelerin çokluğunda hikmet budur ki:
Parmakların hepsine sağlamlık ve kuvvet vermiştir. Ta ki oturmada ve kalkmada
bedenin ağırlığına metanetleriyle mukavemet edeler. Yürüme durumunda iyi
gidişle, düzen üzere gideler. Ayak parmaklarının adalelerinden beş adale,
ayağın üstünde konulmuştur. Ta ki parmakları dış tarafa eğeler. Beş adale dahi
ayak altında konulup, her biri, iç yarıktan kendine yakın olan parmağa gidip,
onu iç tarafa eğmiştir.
O
halde, insan edeninde bulunan dörtyüzyirmi adet iradî ve ihtiyarî hareketlerin
tamam ve kemaline vâsıta olan adalelerin hepsi açıklandığı üzere tamam, beşyüz
otuz adet adaleye ulaşmıştır. (Yaratıcı ve şekil verici olan Allah
münezzehtir.) Bu ne sanattır ki bu şaşırtıcı tertip üzere, böyle nizam
bulmuştur. Hakka ki, bunu düşünen akıllı kimse çok ibret almıştır. Bu sanattan
sanatkârını bilmiştir. (Ey Allah'ımız! Bizi işlerini düşünenlerden kıl.
Vücudunun cüzlerini senin nimetlerinden görenlerden kıl. Nimetlerine
şükredenlerden kıl. Seni isimlerinle zikreden, sıfatlarınla tanıyan, kazâna
rıza gösteren, bütün durumlarda senin rızanı isteyen kimselerden ki.
Sübhanallahi ve bi hamdihi Sübhanallahü'l-azim.)
DÖRDÜNCÜ
BAB
Sinirlerin,
atar ve toplardamarların keyfiyetini; bedenlerin kuvvetlerini, kıyafetle
insanların ahlâk ve tavırlarının bilinmesini; uzuvların şekil farklılığı
hasebiyle olan insanî vasıflar; uzuvların çekme ve seğrilmesine bağlı olan
durumları beş bölüm ile hakimâne tafsil eder.
BİRİNCİ FASIL
Sinirlerin
bitme yerlerini ve faydalarını beş madde ile açıklar.
Birinci
Madde
Sinirlerin
konuluş hikmetlerini ve şekillerini bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Bedende olan
sinirlerin bazısının faydası, bizzat; bazısının dolaylıdır. Zatî olan faydası
budur ki, sinirler vasıtasiyle dimağ, diğer uzuvlara his ve hareket bahşeder.
Dolaylı olan faydası budur ki, eti sağlam ve bedeni kuvvetli etmiştir.
Sinirlerin köklerinin başlangıç yeri dimağ, dallarının bitiş yeri insan
cildidir. Dimağ (beyin) iki yönle sinirlerin başlangıç yeri olmuştur.
Zira
ki dimağ sinirlerin bazısına bizzat başlangıç bulunmuştur. Bazısına,
kendisinden omurga omurlarına akan omuriliğin vasıtasıyle başlangıç yeri
bilinmiştir. Ama dimağın kendisinden biten sinirlerde ancak baş, yüz ve iç
organlar his ve hareket bulmuştur.
Diğer
uzuvların sinirleri, omurilikten his ve hareket almıştır. Gerçekte ki, o şânı
celil olan, ihsanı genel olan Hannan ve Mennan Allah Taala hazretleri, lutf ve
inayet edip, dimağdan iç organlara inen hareket sinirlerini koruma ve himayede
büyük ihtiyat etmiştir. Zira ki başlangıçlarından uzak oldukları için, ziyade
metanet gerektiğinden, üç yerde kıkırdaklarla sinir arasında kıvamı orta olan
cisimler ile perdelemiştir ki: Birinci yer hançere, ikinci yer kaburgaların
kökleri, üçüncü yer göğsün altıdır.
Dimağın
sair sinirlerinden o sinir ki, onun faydası azaya his vermektir. Ama başlangıç
yerinde bulunan tesiri kavrayıcı ve kuvvetli olmak için o sinir kastedilen uzva
en yakın tarafından girmiş ve bitişmiştir. Bu his sinirleri ziyade yumuşak
oldukça, his kuvvetini ziyade eda ederler. Metanete muhtaç oldukları için
bunlar, hareket sinirleri gibi sert ve metin olmayıp, latif ve yumuşak
bulunmuştur. Dimağın önü, öbür tarafından daha yumuşak ve ziyade hassas
olduğundan, his sinirleri önden, hareket sinirleri öbür taraftan yaratılmıştır.
Yaratıcı ve şekil verici olan Allah Taala'nın bu işlerinden çok ibret
alınmıştır.
İkinci
Madde
Dimağdan
biten karşılıklı sinirleri bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Dimağın kendisinden biten
sinirlerin hepsi, yedi çift sinir bilinmiştir. Birinci çifti koklama âletinin
başlangıcı olan, meme ucuna benzer iki çıkıntı yakınında dimağdan ön boşluğun
içindendir ki, o bir küçük boşluktur. Bu çiftin solundan biten teki sağına,
sağından biten teki soluna gelip, biri birine kavuşup, çapraz şekilde
kesişmiştir. Sonra bükülüp, sağdan biten sağ göze, soldan gelen sol göze
gitmiştir. Züccâciye (camsı) adı verilen rutubeti kuşatmak için
ağızları geniştir. Bu kesişmenin faydası üçtür. Biri budur ki, iki gözün birine
akan ruh, öbürüne dahi akmasın. Birine âfet erdiğinde, öbürü onun yerini
tutsun. Onun için bir göz kapandığında, açık gözün görüşü kuvvet bulur. Zira ki
kapalı gözün nuru ona akar. İkinci faydası, iki gözün kavraması birlikte olup,
ikisinin görüşü, kesişme içinde tek görüş olsun. Ta ki görünen bir nesne
müşterek çizgide bir şekillensin. Onun için şaşı kimse bir nesneyi iki görür
zira ki, onun bir gözü üst tarafa, bir gözü alt tarafa kayıp, göz ile kanalın
kesişmesine doğru nüfuzu bâtıl olmuştur. Müşterek çizgi önünde, sinir
kırılmasından bir başka çizgiyi vücut bulmuştur. Üçüncü faydası budur ki, sözü
edilen iki sinir, biri birine dayanak olup, biri birini dayanma ile kuvvet
bulsun ve bir yaklaşma ile bitiş yerleri göze yakın olsun.
Dimağ
sinirlerinin ikinci çifti, açıklanan birinci çiftin bitiş yeri arkasından, dış
taraftan bitip, gözü kuşatan çukurun deliğinden çıkıp, göz adalelerine
bölünmüştür. Bu çift sinir gayet kalın bulunmuştur. Ta ki onun kalınlığı
başlangıcına yakınlığından lazım gelen yumuşaklığına mukavemet kılsın. Onunla
kuvvet bulup, hareket ettirmeye gücü yetsin.
Gözün
on tabakasının tafsili uzun olup, bu özetleme dahi Mevla'nın kudretinin
kemaline delil olduğundan, azanın açıklanmasında uzatmaya hacet kalmamıştır.
Yaratıcı, bâri, şekil verici ve güçlü olan Allah münezzehtir. Hiçbir şey onun
dengi değildir. O işiticidir, görücüdür. Ne güzel Mevla, ne güzel yardımcı. Ey
Rabbimiz, bağış senden, dönüş sana! Büyük ve yüce Allah'tan başka güçlü ve
korkulacak yoktur.
Üçüncü
Madde
Dimağdan
biten sinirlerin geri kalan beş çiftini bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Dimağ sinirlerinden
üçüncü çift, müşterek bir çizgiyle dimağın önü, arkası ve tabası arasından
bitip, önce dördüncü çifte bir miktar karışıp, ondan ayrılıp, dört şubeye
bölünmüştür. Evvelki şubesi, açıklanacak boyun damarı girişinden çıkıp,
boyundan inip, mide zarını geçip, onun altında bulunan organlarda
dağıtılmıştır. İkinci şubesi, elmacık kemiği deliğinden çıkıp, ayrıldıkta;
açıklanacak beşinci çiftten ayrılan sinire bitişmiştir. Üçüncü şubenin maksadı,
yüz önünde konulan sinirler olup, ikinci çift çıktığı delikten önemi sinirler
olan birinci çiftin boş menfezinden geçmeyip, izdiham ile onun boşluğunu
doldurmuştur. Şu halde bu şube, o delikten ayrıldıkta; üç kısma bölünmüştür.
Birinci kısmı göz pınarına meyledip, elmacıklar, iki göz pınarı, iki göz
kapağı, kaşlar ve alın adalelerine bitişmiştir. İkinci kısmı, göz ucu yanında
olan deliklerden burun içine geçip, burnun içi tabakasında gömülmüştür. Üçüncü
kısmı büyük olup, elmacık kemiğinde bulunan boşluğa inip, iki kol olmuştur. Bir
kolu, ağız içi boşluğuna girip, üst dişlere ve onların köklerinde olan etlere
dağılma ile ulaşmıştır. Öbür kolu, onda olan elmacığın, burun uçlarının ve
dudağın derisi gibi görünen uzuvlara dağılmıştır. Bunlar, üçüncü çiftin üçüncü
şubesinin üç kısmıdır. Ama onun dördüncü şubesi, üst çene deliğinden dile
geçip, dış tabakasında dağılıp, dil ondan tatma duygusunu bulmuştur. Onun
ziyadesi, alt dişler arasıda ve köklerinde bulunan etlerine, alt dudağın içine
dağılmıştır. Dile gelen şube, göz sinirinden inme olduğundan daha sert
olmuştur. Bunu sertliği, onun kalınlığına eşit olup, muadil gelmiştir.
Dördüncü
çiftin bitiş yeri, üçüncü çiftin gerisinden dimağın tabanına eğimli olmuştur.
Üçüncü çifte bir miktar karışıp, sonra ondan ayrılmakla damağa çıktıkta, bundan
damak his bulmuştur. Bu dördüncü çift, üçüncü çiftten daha küçük ve daha sert
olmuştur. Beşinci çiftin her bir siniri, bir çift olup, dimağın iki tarafından
biterek vücut bulmuştur. Bunun her bir çiftinin birinci kısmı kulağın iç
perdesine dayanıp, onun içinde hepsi dağılmıştır. Kulağa duyma hissi ondan
gelmiştir. İkinci kısım, birinciden küçük olup, hançere kemiğinde âmâ adı
verilen (kör delik) delikten girmiştir. Ortaya çıktıkta; üçüncü çiftin sinirine
karışmıştır. İkisinin çoğu, elmacık adalesi tarafına gelmiştir. Diğerleri şakak
adalelerine varıp, dağılmıştır.
Altıncı
çift, dimağın arka tarafından beşinci çifte bitişik bitip, lam kemiği yivinin
sonunda olan delikten çıkıp, üç kısma bölünmüştür. Bir kısmı, yedinci çiftin
hareket ettirmesine yardım için, boğaz adalelerine ulaşan dile gelmiştir.
İkinci kısım, omuz adalelerine dağılmıştır. Üçüncü kısım, ikisinden daha büyük
bulunup, boyun damarının yükseleceği yerde ona bağlanmıştır. Ondan iç organlara
inerken, hançere paraleline geldiğinde, ondan şubeler ayrılmıştır. Hançereyi
kıkırdaklarıyle kaldıran etrafı üstünde olan adaleleri bitişmiştir. Hançerden
yükseldikte; ondan yine şubeler çıkıp, hançerenin üçüncü kıkırdağını kapayan ve
açan alt çevresini kuşatmış olan adalelere gelmiştir. Onun için tıpçılar
nazarında bunun ismi: Dönen sinir, olmuştur. Bu sinir, omurilikten çıkmayıp,
dimağdan inip gelmiştir. Ta ki düz olup, çekilmesi sağlam olsun. Bu sinir,
beşinci çiftten ve yedinci çiftten olmayıp, altıncı çiftten olmuştur. Zira ki
bunun başlangıcı yumuşak, sonu kıvrımlı olduğundan, bunun gibi sertlik ve
düzlükle inmezler ki, metanet bulup, yükselme ve dönüşe kabiliyetli olurlar. Bu
dönen şubeleri, başlangıçlarından uzaklaştırmanın hikmeti, sertlik ve kuvvet
kazandırmaktır. Dönen sinirlerin en sağlamı, hançereyi, adalelerin örtüsüne
yayıcı olan sinirdir. Sonra bu sinirin ziyadesi, ondan inip, şubeleri diyafram
ve göğsün zar ve adalelerine gidip, onda yürek, akciğer aort ve atar damarlara
dağılmıştır. Ama kalanı diyaframa geçip, açıklanan üçüncü çiftten inen şubeye
iştirakle, iç organların zarlarına dağılıp, kürek kemiğinde son bulmuştur.
Yedici
çiftin bitişik yeri, dimağ ile omuriliğin ortaklaşmasından olup, çoğu, dili
hareket ettiren adalelere gelmiştir. Ondan şubelere ayrılıp, kalkan kemiğiyle
lam kemiğinin ortak olan adalelerine varıp, dağılmıştır.
Azı,
bunlara komşu olan sinirlere dağılmıştır. Bu şaşırtıcı tertip ve acaip bileşim,
o yaratıcı Allah'ın kudret ve hikmetiyle nizam bulmuştur. Dördüncü Madde
Boyun
omurları omuriliğinden biten sinirleri bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Boyun omuriliğinden
çıkıp, omurlarından ilerleyen sinirlerin hepsi sekiz çift sinir bilinmiştir.
Birinci
çifti, birinci omurun iki deliğinden çıkıp, mücerret adale uçlarıyle
dağılmıştır. Bu çift, ince ve küçük kılınmıştır. Ta ki çıkış yeri dar olsun ve
omur kemiği metaneti üzere kalsın. İkinci çiftin çıkış yeri, birinci omur ile
ikincinin aryasında açıklanan ortak deliklerden bulunmuştur. Bu çiftin çoğundan
uzuv uçları his ve dokunma duygusu bulmuştur ki, kafanın üstü dolaşıp yükselip,
baş önüne eğilmiştir. İki kulağın duş tabakalarında yerleşip, açıklanan küçük
çiftin eksiğini tedarik kılmıştır. Bunun kalanı boyun arkasında olan adalelere
ve geniş adaleye gelmiştir. Onlar onunla hareket bulmuştur.
Üçüncü
çiftin çıkış yeri, ikinci omur ile üçüncü arasında müşterek olan deliklerdendir
ki, her bir siniri, iki kola ayrılıp, bir kolu onda bulunan adalelere
dağılmıştır. Özellikle baş ile boyunu bağlayan adalelere bu sinirin şiberi
gelmiştir. Onda ola omurların dikenlerine yükselip, onların köküne yapışmıştır.
Ondan onların başlarına çıkıp,o susamsılardan biten zar bağları ile
karışmıştır. Ondan geçip, iki kulak etrafına eğilmiştir.
Hayvanların
bedenlerinde iki kulağı hareket ettirmek için, iki kulağa ulaşmıştır. İkinci
kolu, ön tarafa eğilip, geniş adaleye gelmiştir. Çıkışa başladığında, ona damar
ve adaleler rastlamıştır. Onlarla metanet ve sağlamlık bulmuştur. Bu ikinci
kol, hayvanlarda şakak ve kulak adalelerine karışmıştır.
Dördüncü
çiftin çıkış yeri, üçüncü omur ile dördüncü arasında müşterek olan deliklerden
olmuştur. Üzerinde bulunan üçüncü çift gibi bir cüzü öne, bir cüzü geriye
bölünüp, ön cüzü küçük olduğundan, beşinci çifte karışmıştır. Öbür cüzü, geriye
dönüp, o adalelere şubeler gönderip, ondan omurgaya inip, son bulmuştur.
Beşinci
çiftin çıkış yeri, dördüncü omur ile beşinci arasında müşterek olan deliklerden
olmuştur. Yine yukarıdaki gibi iki yok olup, ön kolu küçük olduğundan yanak
adalelerine gelmiştir. Başı, ön tarafa eğilimli edip, baş ve boyun adaleleri
ile müşterek olan adalelere dağılmıştır. Öbür kolu, iki şube olup, bir şubesi
ön kol ile ikinci şube arasında aracı olmuştur.
Omuzun
üstlerine gelip, altıncı ve yedinci çiftin birer miktarına karışmıştır. İkinci
şube dahi, altıncı ve yedinci çiftin şubelerine karışıp, diyafram ortasına
geçmiştir. Altıncı ve yedinci çiftin çıkış yerleri, açıklanan deliklerin düzeni
üzere altında bulunan deliklerden olmuştur.
Sekizinci
çiftin çıkış yeri, boyun omurlarının cüzleriyle omurga omurlarının evvelsi
arasında müşterek olan deliklerden olmuştur. Bu üç çiftin şubeleri, biri birine
karışmıştır. Altıncı çiftin çoğu, omuz yüzeyine gelmiştir. Azı, dördüncü ve
beşinci çiftin azlarıyla diyaframa inmiştir.
Yedinci
çiftin çoğu gelip, azı beşinci çiftin azlarıyla diyaframa inmiştir. Yedinci
çiftin çoğu gelip, azı beşinci çiftin azıyle baş, boyun ve omurganın
adalelerine ve ondan diyaframa ulaşmıştır. Sekizinci çiftin azı, omuza galip,
çoğu adale ve kola dağılmıştır.
Diyafram,
sözü edilen sinirlerden nasibini aldığından hikmet budur ki, diyaframa gelen
yukarıdan indiğinden, bölünmesi kolay olmuştur. Diyaframın işi önemli
olduğundan, sinirleri müteaddit yerlerden gelmiştir. Ta ki bu başlangıç
yerlerine isabet eden âfetle işi bâtıl olmasın. Yaratıcı, bâri, şekil verici ve
şanı yüce Allah her şeyden münezzehtir.
Beşinci
Madde
Göğüs
ve omurga omurlarının omuriliklerinden biten sinirleri bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Göğüs omurlarının
iliğinden biten sinirlerin cümlesi oniki çift sinir yaratılmıştır.
Birinci
çiftin çıkış yeri, göğüs omurlarından birinci omurla ikincinin arasında
müşterek olan deliklerden bulunmuştur. İki cüze bölünmüştür. Büyük cüzü, sert
adalelere ve kaburgalara dağılmıştır. Küçük cüzü, iki evvelki kaburgaya uzanıp,
boyun sinirlerinin sekizinci çifti eşliğiyle birlik el taraflarına gelip, kol
ve omuzlara ulaşmıştır. Sekizinci çiftin çıkış yeri ise açıklanan müşterek
deliklerden olup, iki cüze bölünmüştür. Bir cüzü, pazunun dışına yönelip, ona
his ve dokunma bahşetmiştir. Bir cüzü dahi diğer cüzlerle toplanıp, omuz
mafsalını ve beli hareket ettiren adalelere gitmiştir.
Bel
omurlarından biten sinirlerin omuza gelmeyen şubeleri, bel ve kaburga
adalelerine gelmiştir. Kaburga omurlarından biten sinirler, ancak kaburgalar
arasında bulunan adalelere ve karın adalelerine ulaşmıştır. Bu sinirlerin
şubeleriyle beraber atar ve toplardamarlara akıp, açıklanan sinir çıkış
yerlerinden hepsi içeri girmiştir.
Katan
(kasık) sinirleri, karın ve bel sinirleriyle müşterek bulunmuştur. Zira ki
kasık sinirleri, iki cüze bölünmüştür. Onun bir cüzü, üç çift kılınmıştır ki,
adaleler onlarla bilinmiştir. Diğer cüzü, iki çift bulunmuştur ki, karın adaleleri
onlar kılınmıştır. Evvelki cüzüne dimağdan inip, sinir karışmıştır. İkini cüzü
ki, karından gelen iki çift adale olmuştur. On baldırlar tarafına büyük şubeler
gönderip, evvelki cüzünün ikinci çiftinden onlara şubeler gelmiştir. Bir cüzü
dahi kuyruk sokumu sinirlerinin evvelkisinden gelip, hepsi biri birine
karışmıştır. Bazıları kasıkta alıp, bazıları baldırlar aşağısına inmiştir. Ama
bedenin arkasında ve oyluklar içinde çok damarlar ve çok adaleler olduğundan,
kasık kemiği tarafından biten adalelerin bedenin gerisinden ve oyluklar içinden
ayaklar tarafına yolu olduğundan, bacak adaleleri için özel sinirlerden bir
cüz, husyeler içine inen kanala varıp, girmiştir. Ta ki kasık adalelerine
yönelip, ondan dizlere inip gitsin. Kuyruk sokumudur ki, adaleleri altı çift
olduğu şaşırtıcıdır Onun ir çifti, kasık adalesine karışmıştır. Kalanı beş çift
sinir, kuyruk sokumu yanından biten bir tek sinir, bunlardan hepsi makat,
zeker, mesane ve rahim adalelerine, karın zarlarına, kasık kemiğinin içinin
dışa bakan taraflarına ve kuyruk sokumu kemiğinden gelen adalelere, bütün
bunlara dağılmıştır.
Bu
bölümde açıklanan sinirlerin sayısı, daha önce anlatılan adalelerin sayısı
miktarı tamamen, beşyüzotuz sinirde son bulmuştur. Açıklanan bedenin ince
sanatları, o sâni ve hakîm Allah'ın kudretinin kemaline delalet edip, insan
türüne olan büyük nimetine, beden azalarının cüzleri her an şahadet kılmıştır.
Şu halde bu surette toplanan sanatları seyreden uyanık kimse, yaratıcısını
bilmiştir. Kendisini nimet denizine gark olmuş bulmuştur. Mevla'sına can ve
gönülden muhabbet kılmıştır. Her halde ona yönelmiştir.
İKİNCİ FASIL
Atar
damarların bittiği yerleri ve faydalarını ayrıntılı olarak beş madde ile
açıklar.
Birinci
Madde
Yürekten
biten atar damarları bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Bedende olan atar
damarlar ki, onlara, şiryan derler. Bunlar hareket eden can damarlarıdır.
Bunların birden maada hepsi hareketli bulunmuştur.
İçindekileri
korumak için bütün damarlardan daha sert yaratılmıştır. Zira ki bunlar, ruh
cevherinin kastedilen kuvvetli hareketinin artmasına yararlar. Bunların bitiş
yeri, yüreğin iki boşluğundan sol boşluğu kılınmıştır. Zira ki sağ boşluğu
karaciğere yakın olduğundan gıdayı çekmek ve sindirmekle meşgul bilinmiştir.
Kalça
damarları ki, hepsinden önce ve küçük olmuştur. Yüreğin sol boşluğundan bitip,
akciğerde bölünme ve teneffüs yeri olan derinliğe gelmiştir. Bu atardamarlar,
akciğerin gıdası olan kanı yürekten ona ulaştırmışlardır. Zira ki akciğer
gıdasını yürekten almıştır. Bu damarların bitiş yeri, yüreğin boyun cüzlerinden
Özellikle
bunun yeri yüreğe yakın olmuştur: Buna sıcaklıkla pişiren ısıtma kuvveti,
kolaylıkla ulaşmıştır. Bu
İkinci
Madde
Yürekten
biten büyük atardamarın vücudunu, şubeleriyle el ve avuca çıkışını bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: büyük atardamar
yüreğin sol boşluğundan bitip, iki şube olmuştur. Büyük şubesi, yüreğin
etrafını tavaf ve devredip, yüreğin cüzleriyle karışmıştır. Küçük şubesi dahi
yüreğin arkasından geçip, azı, sağ boşluğa yayılmıştır. Bu iki şubenin çokları,
yine iki kısım olmuştur ki, küçük kısmı yukarıya çıkıp, büyük kısmı aşağıya
inmiştir. İnen kısmın miktarı, çıkan kısımdan daha büyük olduğunda bu hikmet bu
olmuştur ki, inen kısım, yürekten aşağıda konulan büyük ve küçük uzuvları sıcaklığıyle
yetiştirip, can ve güç vermek olmuştur. Yüreğin üstünde bulunan önemli uzuvlar,
küçük ve az olduğundan, onları besleyen yukarı çıkan kısım, küçük kılınmıştır.
Bu büyük atardamarın çıkış yeri üzerinde üç sağla kapak vardır ki, yüreğin
içinden onunla beraber dışarı yay çıkıp, ona sağlamlık veregelmiştir. Bu iki
kısmın, yukarı çıkan kısmı, yüreğin üstünde yine iki kısım olmuştur. Bunun
büyük kısmı gerdana çıkıp, ondan sağ tarafa kıvrımlı dönüp, onda olan yumuşak
ete eriştikte; bu dahi üç kısım olmuştur. Bunun iki kısmı, iki sübab olup,
açıklanacak şah damarlarla boyunun sağ ve solundan başa çıkıp, bölünmede onlara
eşlik etmiştir. Üçüncü kısmı, böğüre ve iki evvelki kaburgalara, üst boyun
omurlarının altısına ve boynun halka kemiğine dağılıp, omuz üzerine varmıştır.
Ondan iki el uzuvlarına inip, onlarda dağılmıştır ve son bulmuştur. Yukarı
çıkan kısmın, küçük kısmı sol omuza çıkıp, hemen büyük kısmın üçüncü kısmı gibi
dağılmıştır. Şu halde atardamarlar vasıtasıyle beden uzuvları hayat ve can
bulmuştur. Yaratıcı ve bâri olan Allah ne büyüktür ki, bedenlerin bileşimini,
tertip ve nizamını türlü uzuvlarla kılmıştır. Her uzva, can damarlarından
hayat, kan damarlarından gıda bahşetmiştir.
Üçüncü
Madde
Baş
uzuvlarına çıkan atar damarları bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Bedende olan atar
damarlar ki, onlara, şiryan derler. Bular hareket eden can damarlarıdır.
Bunların birden maada hepsi hareketli bulunmuştur.
İçindekileri
korumak için bütün damarlardan daha sert yaratılmıştır. Zira ki bunlar, ruh
cevherinin kastedilen kuvvetli hareketinin artmasına yararlar.
Bunların
bitiş yeri, yüreğin iki boşluğundan sol boşluğu kılınmıştır. Zira ki sağ
boşluğu karaciğere yakın olduğundan gıdayı çekmek ve sindirmekle meşgul
bilinmiştir.
Kalça
damarları ki, hepsinden önce ve küçük olmuştur. Yüreğin sol boşluğundan bitip,
akciğerde bölünme veteneffüs yeri olan derinliğe gelmiştir. Bu atardamarlar,
akciğerin gıdası olan kanı yürekten ona ulaştırmışlardır. Zira ki akciğer
gıdasını yürekten almıştır. Bu damarların bitiş yeri, yüreğin boyun cüzlerinden
kan damarlarına geçecek yerden olmuştur. Bu damar, ötekilerin hilafınca bir
tabakadan vücuda gelmiştir. Ta ki açılma ve kapanma için daha yumuşak ve daha
selis olsun. Akciğer cevherine, mülayim bunlara mensup olan latif kan, yürekten
akciğer içine saçıldıkta; ondan o saçılma kolaylık bulsun. Açıklanacak kan
damarı içinden akacak kanın ziyade pişmesine muhtaç olduğu gibi bunda ihtiyaç
olmaya.
Özellikle
bunun yeri, yüreğe yakın olmuştur: Buna sıcaklıkla pişiren ısıtma kuvveti,
kolaylıkla ulaşmıştır. Bu kan damarının iki perdesi vardır ki, çıkış yeri
dışından içine nüfuz etmiştir. Bunun sağlamlığa ihtiyacı olmadığından iki perde
ile yetinilmiştir. Ta ki duman buharının ve sıcak olarak pişirilmiş kanın akciğer
semtine gönderilmesi kolay olsun. Ama açıklanacak boş kan damarı gerçi
akciğerin komşusudur, lakin omurga yakınında, akciğere arka tarafından
gelmiştir Önünden kollara ayrıldıkta; Cüz ve şubeleri akciğer içine nüfuz
bulmuştur. Bunlar dahi Bâri Taala hazretlerinin kudretine delalet edip,
niyetinin kemaline şehadet kılmıştır.
Sübhanallah!
Dördüncü
Madde
Yürekten
aşağıya inen atar damarın büyük kısmını bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Yürekten beden
uzuvlarına dağıla atardamarın açıklanan büyük kısmı, önce yürekten düz olarak
beşinci omura dayanmıştır. Zira ki onun yeri yüreğin başı karşısında olmuştur.
Adı geçen omurdan aşağıya eğilip, omurga omurları üzerinde inip, kuyruk sokumu
kemiğine ulaşmıştır. Bu büyük kısım inerken yüreğin sağ boşluğunda dağılan
atardamar, göğsün hizasına geldikte; bir küçük şube göndermiştir ki akciğerin
göğüsten olan tarafına dağılıp, akciğerin soluk borusu etrafına dahi
ulaşmıştır. Sonra bu inen kısım, göğsün hizasında olan omurlara geldiğinde, her
birine birer şube göndermiştir ki, omurilik ve kaburga aralarına dağılmıştır.
Sonra göğsü geçtikte; ondan iki atardamar ayrılıp, sağ ve soldan diyaframa
gidip, onun cüzlerine ayrılmıştır. Sonra bu inen kısımdan atardamar uzanmıştır
ki, bir şube karaciğere, bir dalağa, biri dahi makada ulaşmıştır. Karaciğer
şubesi ondan geçip, mesaneye dahi gelmiştir. Sonra bu inen kısımdan bir
atardamar uzanmıştır ki, bağırsakların çevresinde olan ince deriyi bulmuştur.
Sonra bu inen kısımdan üç atardamar ayrılmıştır ki, en küçüğü özellikle sol
böbreğe gelmiştir. o, bundan hayat bulmuştur. O böbreğin liflerine ve onu
kuşatanlara dağılmıştır. O iki büyüğü, iki böbrek içine girmiştir. Onlardan iki
böbrek, kan suyu gibi karaciğeri anlatılan biçimde çekici olmuştur. Zira ki
karaciğerin içinde ikinci hazımdan kıvama gelmeyen kanın latif suyu, böbreklere
dolup, ondan gıdalardan aldıkta; onlarda kalan kesif su, mesaneye gelmiştir.
Böbreklerden dahi iki damar ayrılıp, erkeklerde ve kadınlarda tenasül
uzuvlarına inmiştir. Sağ böbrekten ayrılan, sağ yumurtayı bulmuştur. Sol
böbrekten ayrılan sol yumurtaya gelmiştir. Sonra bu inen kısımdan birçok
damarlar ayrılıp, düz bağırsağın çevresinde bulunan çaba, o damarlara
ayrılmıştır. Şubeleri, omurlar deliklerinde omuriliğe girip, onda hepsi
dağılmıştır. Sonra bu inen kısımdan üç damar uzanıp, ikisi leğen kemiğine,
birisi tenasül organı cildine varıp, onda dağılıştır. Sonra inenin kökünden bir
küçük çift atardamar ayrılıp, erkeklerde ve kadınlarda öne gelmiştir. Onda olan
damarlara karışmıştır. Sonra inenin kökünden ki, büyük kısımdır, o, omurga
omurlarının sonuna vardıkta; açıklanacak damarlarla birlik iki kısım olmuştur.
Bir kısmı sağa, bir kısmı sola, gidip, her biri kuyruk sokumu kemiğini kuşatıp,
onda iki oyluğa inmiştir.
Her
birinden kuyruk sokumu altında birer şube ayrılıp; biri mesaneye, biri göbeğe
ulaşmıştır. Göbek yanında biri birine kavuşup, ikisinden birçok kollar
ayrılmıştır. Bazısı kasık kemiği üzerinde konulan adalelere dağılmıştır.
Bazısının uçları, mesane yolundan erkeklerde düz olarak âlete gelmiştir.
Kadınlarda önlerin ucuna gelip, içe katlanıp, yine onda yapışmıştır. Ondan bir
küçük çift kalmıştır ki, rahme gelip, girmiştir.
Sanatlarının
benzersizliğinde akılları hayrete düşüren Allah münezzehtir.
İnsanı,
kusursuz olarak en güzel suretle suretlendiren Allah münezzehtir.
Onlardan
bir kısmını erkek, bir kısmını kadın yapmıştır. Acizlikten unutkanlıktan ve
eksiklikten uzak olan Allah münezzehtir.
Beşinci
Madde
Oyluklara,
baldırlara ve ayaklara inen atardamarları bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Bacaklar tarafına inen
iki kısımdan her biri, ikişer büyük şube olmuştur. Bir şubesi dış, bir şubesi
iç nâmıyle şöhret bulmuştur. Baldırda konulan adalelere şubeler göndermiştir. Sonra
bacaklara inerken, onda olan adalelere dahi şubeler indirmiştir. Sonra ayağa
inip, ön tarafa başparmak ile orta parmak arasına büyük şubesiyle meyletmiştir.
Kalan şubeleri, ayak cüzlerinin çoğunda gömülmüştür. Açıklanacak kan damarı
şubelerinin altından geçip, diğer parmaklara gelmiştir.
Açıklanan
atardamarlar ki, can damarlarıdır, bunların bazısı atar kan damarlarının şubesi
gibi beşinci omura giren atar damarı şubeleri gibi omuz mevziine çıkan
atardamar şubeleri gibi içlere meyleden atar damarın şubeleri gibi, şebekede
dağılan iki sübab ve meşime gibi, diyaframa gelen atar damarın şubeleri gibi,
bir şube ile omuza nüfuz eden atar damar gibi, mideye, karaciğere, dalağa ve
bağırsaklara inen atar damarlar gibi, karın tarafından kuyruk sokumu kemiğine tek
başına inen atar damarlar gibi, iç organlarda olan atar damarların hepsi,
çarpmalardan korunmak için damarlar altında örtülü kalıp, kan damarları,
atardamarlara kalkan gibi koruyucu olmuştur. Aort adı verilen damarlar ki, kan
damarlarıdır. Atar damarlar adı verilen can damarları, iki fayda için biri
birine yakın olmuştur. Birisi budur ki, kan damarına (aort) parmak bir zar ile
bağlı olup, onlara teğet olan aza, ikisinden kan ve can istifade ederler.
İkinci faydası budur kik, can damarları ile kan damarları biri birlerinden can
ve kan kazanır. Şu halde insan bedeninde onulan ve düzenlenen can damarları
bunlardır ki, açıklanması kaleme gelmiştir. Hepsi tamam, ikiyüz adet atardamara
ulaşmıştır. İnsanı en güzel surette yaratan Allah münezzehtir. Bizim için büyük
ve yüce Allah'dan başka kudret, kuvvet ve korkulacak kimse yoktur.
Ey
âlemlerin Rabbi! bizi âlimlerden ve amel edenlerden kıl! |
| Kim ki boyudur tavil |
Sade dil
olu cemil |
| Kim ki boyudur kasir |
Hilesi
vardır kesir |
| Kim ki vasat boyludur |
Akıl ve
hoş huyludur |
| Kim ki saçı sert olur |
Akılla
cür'et bulur |
| Kim ki saçı nerm olur |
Ebleh ve
bî şerm olur |
| Kim ki saçı sarıdır |
Kibr ve gazab kârıdır |
| Kim ki saçıdır kara |
Sabrı var onu ara |
| Kumral ise saç güzel |
Sahibidir
bî bedel |
| Saçı az olan latif |
Oldu ârif ü zarif |
| Saçı çok olsa zenin |
Fehmi az olur anın |
| Başı küçük aklı az |
Olsa ona deme raz |
| Başı büyük olanın |
Aklı çok
olur anın |
| Yassı ise fark-ı ser |
Sahibi
çekmez keder |
| Cild-i seri berk olan |
Hayr eder
etmez ziyan |
| Ekra'a olma yakın |
Bed huy
olur pek sakın |
| Cebhesi zıyk olanın |
Zıyk ola hulki anın |
| Yumru olursa cebin |
Sahibi zişt ve gabin |
|
Cebhesi
olan |
Bed huy olur çün mariz |
| Mutedil olsa cebin |
Sahibini bil emin |
| Cebhesi bî çîn olan | Kâhil olur bîgüman |
| Çini uzundur fehim |
Az ise olmuş kerim |
| Kaş arası çîn olan | Gam yüküdür ol heman |
| Üznü kebir olsa bol |
Cahil ve kâhildir ol |
| Üznü küçük uğrudur |
Evsat olan
doğrudur |
| İnce olan kaş ucu |
Fitnedir
işi gücü |
| Kaşta çok olan kılı |
Mükesser olur gussalı |
| Kaşı açık doğrudur |
Çatma ise uğrudur |
| İnce kaş olur cemil |
Kibre tavili delil |
| Kaşı mukavves olan |
Dilber olur her zaman |
| Göz çukur olsa kalil |
Olmuş o
kibre delil |
| Çeşmi küçüktür hafif |
Çeşmi
kızıldır şeci |
| Gözleri göktür lebib | Lik ela gözlü edib |
| Çeşmi küçüktür hafif |
Çeşmi
büyüktür zarif |
| Didesi yumru hasut |
Evsat olandır vedût |
| Çeşmi kıpık oldu şin |
Bakışı
süst oldu zîn |
| Noktalı göz ok olur |
Değmesi pek çok olur |
| A'vere olma yakın |
Zîk bakan
olmaz emin |
| Şaşıya etme nazar |
Kim
|
| Çeşmi güleçtir güzel |
Kirpiği
zîk bî bedel |
| Vechi büyüktür alil |
Kibre küçüktür delil |
| Yumru olandır bahîl |
Yassı
olandır cemil |
| Vechi arıktır muhil |
Etli olandır sakil |
| Vechi pek uzun olan |
Laf ile
söyler yalan |
| Kim ki tireştir yüzü |
Telh
olur ekser sözü |
| Vechi müdevver gerek |
Bedirden enver
gerek |
| Çün mütebessim olur |
Anı gören kâm alır |
| Benzi kızıldır edib |
Esmer olandır lebib |
| Benzi sarıdır alil |
Esvede mâil muhil |
| Gözleri gök ışkırak |
Olsa ol ondan ırak |
| Levni olan mutedil |
Hem ak olur hem kızıl |
|
Enf
|
Sahibidir fehmi az |
|
Enf |
Havf olur onda kesir |
| Enf ucu ger ola top |
Sahibi olur turup |
| Enf ucu ağza yakın |
Olan adamdan sakın |
| Sükbe-i enf olsa bol |
Kibr ve haset dolmuş ol |
| Olsa kulkul-i kanat |
Cem' ola kâh ve inat |
|
Enfi
kim olsa |
Şehvet iledir mariz |
| Enfi o kim eğridir |
Himmet o nun fikridir |
| Ağzı küçüktür güzel |
Lakin olur pür vecel |
| Ağzı büyüktür şeci' |
Eğri
olandır şeni' |
| Ağzı gibidir zenin |
Heyet-i bız'ı onun |
| Gunneli söz olsa ger |
Kibirden
oldur haber |
| Savt dakik er kişi |
Şehvet-i zendir işi |
| Er kişi sesli zenan |
Ekseri söyler yalan |
| Sözde kim olsa seri | Fehmidir onun refi |
| Kim ki sesidir kaba |
Himmeti var merhaba |
| Ses çatal olsa o can | Halka eder bed güman |
| Handesi çok olsa ha |
Umma sen
onda haya |
| Yüz güleç ve söz leziz |
Olsa o
candır aziz |
| Yufka ve ahmer dudak | Sahibi anlar sebak |
| Şefe galiz olsa bil |
Sahibi muğzip sakil |
| Dişleri iri olan |
İşler ol
ekser yaman |
| Mutedil olan dişi |
Sıdk ve safadır işi |
| Nükheti hoş olanın |
Hulki de hoştur onun |
| İnce zekanlı herif |
Aklı da onun hafif |
| Ger zekan enli olur |
Sahibi
gılzat bulur |
| Mutedil olsa zekan |
Akıl olur
hem hasan |
| Lihye tavil olsa ger |
Sahibidir
bî hüner |
| Lihyesi sıktır sakil |
Sohbeti eyler tavil |
| Riş i siyah ve kalil |
Oldu zekâya delil |
| Köse ki hiç rişi yok |
Onun
olur mekri çok |
| Olsa değirmi sakal |
Sahibidir pür kemal |
|
Olsa
kafası |
Ahmak iledir ol mariz |
| Boynu olan çok dıraz |
Rüştü onun
olur az |
| İnce ki gerdan olur |
Sahibi
nâdan olur |
| Boynu galiz olsa ol |
Ruz ve şeb olur ekül |
| Boynu olursa kasir |
Cümlesi olur kesir |
| Boynu olan mutedil |
Hayr
iledir müşteğil |
| Her yeri evsat olan | Dilber olur bî güman |
(Boyu
uzun olan güzel ve sâde dil olur. Boyu kısa olanın çok hilesi vardır. Boyu orta
olan, akıllı ve hoş huylu olur. Saçı sert olan akıllı ve atılgan olur. Saçı
yumuşak olan, ebleh ve arsız olur. Saçı sarı olan, kibirli gazalı olur. Saçı
kara olan, sabırlıdır, onu ara. Saçı kumral ise güzeldir ve sahibi bedelsizdir.
Sazı az olan lütüfkâr, bilgili ve nazik olur. Saçı çok olan kadın, anlayışsız
olur. Başı küçük olanın aklı azdır. Ona sır söyleme. Başı büyük olanın, aklı
çok olur. Başının tepesi yassı ise, sahibi keder çekmez. Başının derisi parlak
olan, hayır yapar, ziyan vermez. Kele yaklaşma sakın, kötü huylu olur. Alnı dar
olanın ahlakı da dar olur Alnı yumru olan, kötü ve aldatıcı olur. Alnı normal
olanı, emin olarak bil. Alnı kırışıksız olan, mutlaka tembel olur. Alnı uzun
olan anlayışlı, az ise cömert olur. Kaş arası kırışık olan, her zaman gam
yüklüdür. Kulağı uzun ve bol olan, cahil ve tembeldir. Küçük kulaklı olan
uğursuz; orta olan doğrudur. Kaş ucu ince olanın işi gücü fitnedir. Kaşının
kılı çok olan, kırık ve gussalıdır. Kaşı açık olan doğrudur, çatma olan
uğursuzdur. İnce kaş güzel olur; uzunu kibre delildir. Kaşı kavisli olan, her
zaman dilber olur. Göz çukuru az ise, o kibre delil olmuştur. Siyah gözlü olan
itaatli, kızıl gözlü olan cesurdur. Gök gözlü olan zeki, ela gözlü olan edîb
olur. Küçük gözlü olan, hafif; büyük gözlü olan zarif olur. Gözü yumru olan
hasetçi, orta olan dost olur. Kıpık gözlü olan, yaramazdır; bakışı tembeldir.
Noktalı göz ok olur, demesi pek çok olur. Tek gözlüye yakın olma, sık bakan
olmaz emin. Şaşıya bakma, çünkü sana eğri bakar. Güleç gözlü lan güzeldir,
kirpiği sık olansa bedelsizdir. Büyük yüzlü olan illetlidir; küçük yüz kibre
delildir. Yumru yülü olan cimridir, yassı olan güzeldir. Arık yüzlü olan
borcuna sadık değildir; kalın ve etli yüzlü sevimsizdir. Uzun yüzlü olan, lafla
yalan söyler. Yüzü sert olanın, çoğu sözü acı olur. Yuvarlak yüzlü olan, aydan
daha nurlu olsa gerektir. Çünkü böyleleri mütebessim olur ve onu gören kâm
alır. Benzi kızıl olan edib, esmer olan zeki olur. Benzi sarı olan hastalıklı,
siyahımsı olan tevekkeli olur. Gözleri gök ve mavi olsa, ondan ırak ol. Rengi
normal olan hem ak, hem kızıl olur. Burun
Rubâi:
Cehd
eyle bir ârif-i dânâyı bul
Ya
bir sanem-i latif ü ra'nâyı bul
Bu
ikisinin biri nasib olmazsa
Evkatını
zâyi etme tenhayı bul
(Çalış,
bilgin bir ârif bul. Ya bir latif sevgili ve güzel sözlüyü bul. Bu ikisinin
biri nasib olmazsa, vaktini zayi etme, tenhayı bul.)
Beşinci
Madde
Kalan
beden uzuvlarının kıyafetini bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki:
| Omuzu sivri olan |
Düzd olur işler
yaman |
| Eğri omuzlu kişi |
Eğrilik olur işi |
| Kısa omuz eblehin | Düşkün omuz esfehin |
| Mutedil olan omuz |
Sahibi anlar rumuz |
| Saidi eğri kasir |
Olsa olur ol şerir |
| Rusgi olura dıraz |
Bahşiş eder bî niyaz |
| Ger küçük olduysa el |
Bî bedel oldur
güzel |
| Üsbuu olan uzun | Ehl-i Hüner zü fünun |
| Üsbuu yumuşak olan |
Zeyrek olur î güman |
| Züfri ariz olmasa | Sev onu süb ve mesa |
| Tırnağı yumru çizik |
Olsa o bilmez yazık |
| Tırnağı yassı ve düz |
Olsa olur desti uz |
| Sadrı çıkık olanın |
Hulki de beddir onun |
| Sadrı eğer olsa dar |
Gam yer ol leyli
nehar |
| Sine ariz olsa o |
Gönlü hiç olmaz melül |
| Sadr ve omuzdaki kıl |
Cür'ete olmuş
delil |
| Sedy-i zen olsa kebir |
Şehveti olur kesir |
| Sedy-i ger olsa tavil |
Onda lebendir kalil |
| Sedy-i zen olsa sağır |
Şîr olur onda kesir |
| Südü memeli velüt |
Zevcinedir ol vedüt |
| Mutedil olsa meme |
Zevci hem onu eme |
| Lahmi mülayim olan |
Tende olur lütf-i
can |
| Lahmi olan hoş latif |
Oldu arîf ve zarîf |
| Lahmi olan pek katı |
Oldu kavi gılzatı |
| Arkası yassı kişi |
Oldu sefahet işi |
| Arkası güzek âdem |
Züşt olur ahlakı hem |
| Zahri arîz olanın | Kuvveti çoktur oun |
| Ger beli ince olur |
Şekli yerince olur |
| Arkada bittiyse kıl |
Şehvete olmuş delil |
| Batnı büyüktür gabi |
Batnı küçük çelebi |
| Batnı büyük hem akisr |
Bed huy olur pek asir |
| Anede bitmezse kıl |
Vahşi olur tabı bil |
| Oyluğu enli olan | Tenbel olur bî güman |
| Aleti olan sagir |
Oldu reşit ve habir |
| Aleti olan tavil |
Humkuna olmuş delil |
| Ger zeker olsa azim |
Malikidir pek leim |
| Olsa küçük ünsiyan | Sahibi olmuş ceban |
| Olsa büyük husyetan |
Hamilidir pehlivan |
| Bız'ı olsa sagir | Sahibesidir hatîr |
| Olsa mülehhem kebir |
Şehvet-i zendir kesir |
| Fahzi olan pek tavil |
Şehveti olur kalil |
| A'raç olan bir kıçı |
Kibr ve hasettir içi |
| Rukbesi olan büyük |
Yüklenir o hayli yük |
| Sakı galiz olanın |
Olmaya lütfu onun |
| Ka'bı mülehhem zeni |
Şiveli addet onu |
| Ökçesi yufka olan | Dilber olur bî güman |
| Ökçesi kalın o mert |
Oldu şecaatte fert |
| Ayağı enli kişi |
Cevr ü cefadır işi |
| Ger uzun olursa pa | Sahibidir pür hâya |
| Ubuu olan uzun | Fehm iledir pür fünun |
| Hatvesi dar olanın |
Cünbüşü hoştur onun |
| Çünkü hıraman olur |
Akl ona hayran olur |
Beyt:
Ademi
öldürür o reftarı
Mürde
ihya eder o güftarı
(Omuzu
sivri olan hırsız ve işleri yaman olur. Eğri omuzlu kişinin, işi eğri olur.
Kısa omuz eblehin, düşkün omuz, efilindir. Mutedil olan omuz sahibi, rumuz
anlar. Kolu eğri ve kısa olsa, o şerli olur. Bileği uzun olursa, istemeden
bahşiş verir. Eğer küçük olduysa el, o misilsiz ve güzeldir. Parmağı uzun olan,
bilgi sahibi ve hüner ehlidir. Parmağı yumuşak olan, şüphesiz zeyrek olur.
Tırnağı geniş olmasa, akşam sabah sev onu. Tırnağı yumru ve çizik olsa, o
bilmez yazık. Tırnağı yassı ve düz olsa, olur eli uz. Göğsü çıkık olanın ahlakı
da kötüdür. Göğsü eğer dar olsa, gece gündüz o, gam yer. Geniş olsa, onun gönlü
hiç melûl olmaz. Göğüs ve omuzdaki kıl, cür'ete delil olmuştur. Kadının göğsü
büyük olsa, şehveti çok olur. Göğsü uzun olsa onda süt az olur. Kadının göğsü
küçük olsa, süt onda çok olur. Sütlü memeli ve doğurgan kadın, eşine dosttur.
Orta memeli olanın memesini eşi emer. Eti yumuşak olan tende, can ve lütuf
olur. Eti hoş ve latif olan, bilgili ve zarif olur. Eti pek katı olanın
kabalığı katı oldu.
Arkası
yassı kişinin işi, sefahet oldu. Arkası kambur adamın huyu da kötü olur. Sırtı
geniş olanın, kuvveti çoktur. Eğer beli ince olursa, şekli yerince olur. Arkada
kıl bittiyse, şehvete delil olmuştur. Karnı büyük olan gabidir. Karnı küçük
olan çelebidir. Karnı hem büyük hem kısa olursa, kötü huylu ve zorlu olur.
Kasıkta kıl bitmezse, tabiati vahşi olur. Oyluğu enli olan, şüphesiz tembel
olur. Aleti küçük olan, olgu ve bilgili oldu. Aleti uzun olan, ahmaklığına
delildir. Eğer aleti büyük olsa, çok kötülük sahibidir. Husyeler küçük olsa sahibi
korkak oldu. Husyeler büyük olsa, o kişi pehlivandı. Ferci eğer küçük olsa, o
kadın tehlikelidir. Eğer etli büyük
olsa, kadının şehveti çoktur. Oyluğu pek uzun olanın şehveti az olur. Bir kıçı
eğri olanın içi kibir ve hasettir. Dizi büyük olan, hayli yük yüklenir. Baldırı kalın olanın, lütfu
olmaz. Topuğu etli kadını, şiveli say. Ökçesi yufka olan, şüphesiz dilber olur.
Ökçesi kalın olan mert, şecaatte tek oldu. Ayağı enli kişinin, cevr ve cefadır
işi. Eğer ökçe uzun olursa, sahibi çok hayâlıdır. Parmağı uzun olan, anlayışla
bilgi doludur. Adımı dar olanın cünbüşü hoştur Çünkü salınarak yürür, akıl ona
hayran olur.)
(Adamı
öldürür o güzel yürüyüşü, ölüyü diriltir o güzel sözleri.)
Altıncı
Madde
Kadınların
güzellik alâmetlerini ve güzellik çizgilerinin delillerini bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, filozoflar, kadın uzuvları kıyafeti konusunda demişlerdir
ki:
| Hüsn-ü zenane delil |
Otuziki
resm bil |
| Dört yeri lazım siyah |
Saç kaş
kirpik göz âh |
| Dört yeri ak ola zeyn | Levn ve diş ve zufr ve ayn |
| Dört yeri lazım kızıl |
Had ve
leb ve lisse dil |
| Dört yeri vâsi gerek |
Kaş göz ve
sine göbek |
| Dört yeri ziyk ola derc | Enf ve simah ıbt ve ferc |
| Dördü kebir ola niz |
Sedy ve
serin bız' ve diz |
| Dördü küçük olmalı |
Enf ağız
ayağ eli |
| Savt beli ince hem |
Şekli de bir nice hem |
| Lahmi semin ve tari |
Olmalı
kıldan beri |
| Böyle kıyafetli ten |
Olsa
güzeldir ol zen |
| Böyle ki zen Hûb olur |
Hulki de
mahbub olur |
(Kadının
güzelliğine delil olarak otuziki resim bil.
Dört
yeri siyah lazım: Saç, kaş, kirpik ve göz.
Dört
yeri ak ola: Renk, diş, tırnak ve göz.
Dört
yeri kızıl lazım: Yanak, dudak, dişeti ve dil.
Dört
yeri geniş gerek: Kaş, göz, göğüs ve göbek.
Dört
yeri dar olmalı: Burun, kulak, koltukaltı ve ferç.
Dördü
de büyük olmalı: Göğüs, kasık, bız've diz.
Dördü
küçük olmalı: Burun, ağız, ayak ve el.
Sesi ve beli ince, şekli de nice!
Eti dolgun ve tazi olmalı, kıldan da beri olmalı.
Böyle kıyafetli ten olsa, güzeldir o kadın.
Böyle
kadın güzel olur. Ahlakı da sevimli olur.)
Nitekim
Hamdi-i Sirin, kadınların güzellik belirtilerini, hazreti Züleyha'nın şanında
şöyle açıklamıştır:
Nâzm:
Gerçi
hüsnü beyana sığmaz idi
Nitekim
aşkı cana sığmaz idi
Lik
bir harf işit kitabından
Diye
ben zerre âfitabıdan
Kameti
serv-ü bağ-ı rağmet idi
Berk
ü bârı safa ve lezzet idi
Ab-ı
lütfiyle buldu nemâ
Hıl'at
olmuş idi letafet ona
Dam-ı
akl idi farkının mûyi
Fark
olunmazda miskten bûyi
İnce
kıl yardı şâe sa'y ile cüst
Farkı
nâzın kodu miyane dürüst
İki
dîçür-i târ zülfeyni
Leyl
içinde nehar mabeyni
Alnını
levh-i ur edip Allah
Sebk-i
hüsn alırdı ondan mâh
Kaşı
ol safha-i sürur üzre
Nurdan
san yazıldı nur üzre
Nunu
altında any ü sad misal
İkisinden
göründü nass-ı cemal
Gözleri
ehl-i mekrin ellisidir
Ay
yüzünün güneş zevallisidir
Lale
haddinde hâl,i anberveş
Güyiya
gülistanda tıfl-ı Habeş
Elif-i
ünf ve safer nokta-i ha!
Cem'
oup bir iken on oldu cemal
Arızı
cennete ümune idi
Gülleri
anda gûne gûne idi
Diheni
sığmadı onun suhane
Bir
suhan sığmaz isen ol dihene
Ne
denilsin leb-i zülalinden
Sulanırken
dihen hayalinden
Diheni
dürr-ü feşantekellümde
Lebleri
kuvvet-i can tebessümle
Gülse
nur akıtır süreyyadan
Sözü
lezzetli kand ü helvadan
Gülse
lutfile lal-i handanı
Ukde-i
dil açardı dendanı
Dürr-i
dendan la'l-i handandan
Görünür
nur-u hak gibi candan
Zenhan
kıldı Hak şekerden sîb
Hüsna
ıdeyne verdi zinet ü zîb
Şeker-i
sîb iken zehandanı
Çâh
âsib olurdu endanı
Nice
dili can verirdi ol sîbe
Düşer
idi o çâh-ı âsîbe
Zehanı
sîbinin halaveti can
Gabgabı
siminin zekat-ı cihan
Gabgabı
kim muallak-ı âb idi
Sanki
ter şişede gülab idi
Boynu
olmuşdu zülf ile mestur
Birisi
kâfir ve biri kâfur
Gün
gibi doğru çün o sîmin ber
Bildi
noksanını kul oldu kamer
Bir
gümüş levh idi o sine hemen
Ol
gümüş levha nakşibend cihan
İki
nakş eylemiş turunca gibi
Bir
gül üstünde iki gonca gibi
İki
said idi sebîke-i sim
Umar
ondan ekatı dürr-ü yetim
Hüsnü
i'cazına onun bürhan
Yed-i
beyzası kâfi idi heman
Kâfi
uşşaka rahat'ül-ervah
Parmağı
dil kilidine miftah
Hüsnün
ol dilberin kim ede ıyan
Ki
beyanında âciz idi beyan
Lakin
ondan yazılsa bir parmak
Kaleme
şu kadar gelir ancak
Kim
onun parmağın gören âdem
Oldu
divane ref' olundu kalem
Kollarını
güher koçardı heman
İnce
belin kemer koçardı heman
Öyle
hûb idi beli kim onu
Kılca
kalırdı görenin canı
Seyr
eden ol hümayı tâkından
Bir
kebuter sanırdı sakından
Alem-i
hüsn ona musahhar idi
Mehr
ile mah keniz ü çaker idi
Yoğ
iken zib ü zivere hâcet
Eyledi
meyl ziver ü zinet
Zamane
kadınları, merhametli olmayıp, başa kakıcı oldukları için, olgunluk ve güzelliğe
mâlik olanın bile tatlı kavuşmasından ise, güzelliğini hayal etmek bin kat daha
lezzetli ve evladır.
Beyt:
Tahayyül
eylesem anı gönül huzuru bulur
Tezekküründe
visali kadar telezzüz olur
(Onu
hayale etsem, gönül huzuru bulur; onu düşünmek, kavuşmak kadar lezzetli olur.)
Beyt:
Bana
biganedir dilber hayali cana mahremdir
Enisim
munisim yârim odur kim dilde hemdem olur.
(Bana
yabancı olan dilberin hayali, cana mahremdir. Enisim, munisim ve yârim sürekli
gönülde olandır.)
Gerçi
dilberdir hoş âyindir kadın
Nakısat-ül-akl
ve ve'd-dindir inan
Zinhar
ey merd-i âkıl zinhar
Kâmil
isen nâkıs ile olma yâr
Hiç
olur mu lâyık ehl-i kemal
Sahra-i
her âkıs olmak mah ü sal
Nefs
eline verme bu can yakasın
Şehvet
oduyle niçin can yakasın
Nutfe
tende mâye-i canbahştır
Şensüvar
ruha çabu rahştır
Etme
onu râh-ı Hak'da lenk ü lük
Edemezsin
çünkü ybî merkeb sülük
Çü
hayal-i dilbere an eyl eder
Ol
per ile semt-i a'lâya gider
Per
ü bâl can olur hubb-ı hayal
Nutfeden
peyda olur ol per ü bâl
Per
ü bâl-i ruhu kesr eyler cima'
Halk
ise za eyler onu intifa'
Arzu-yu
mert ü zendir ittihat
Uşşaka
enden tahayyüldür murat
Kıble-i
suretperest oduysa zen
Kıble-i
ashab-ı dildir zül-menen
Ham-
ü bunekkeh şuşu; âyineni
Eyle
mir'ât-ı meâni sineni
Ta
derunun nur-u Hak'dan ola pür
Derc-i
ruhun marifette doladür
(Gerçi
kadın, dilberdir ve hoş resimdir, fakat inan ki, onda akıl ve din eksiktir.
Zinhar, ey akıllı kişi zinhar! Olgun isen eksikle yâr olma. Ay ve yıl eksiğin
büyüsüne tutulmak hiç olgunlara layık olur mu? Bu can yakasını nefs eline
verme. Şehvet ateşiyle niçin can yakasın? Nutfe, tende can bahşeden sudur iyi
binici, cevelanı çabuk attır. Onu Hak yolunda topal etme. Çünkü bineksiz süluk,
edemezsin. Ne zaman ki dilber hayaline can meyleder; o kanat ile en yüksek
semte gider. Canın kanatları hayal sevgisi olur. O kanat, nutfeden peyda olur.
Ruhun kanatlarına cima kırar. Halk ise onu faydalanma sanır. Kadın ve erkeğin
arzusu birleşmedir. Aşıklara kadından murat hayal etmedir. Kadın, suretpereste
kıble olduysa;
Gönül
ashabının kıblesi, ihsan verici Allah'dır. Suretnakşından aynanı uyup; sineni
mânâların aynası eyle. Ta için hak nurundan dopdolu ola. Ruh kutun, onun
marifetinden inci dola.)
Yedinci
Madde
Uzuvların
kıyafet tadilinin zıt delillerini ve nefslerin ihtilafıyla olan hükümlerini
bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Uzuvların kıyafetinde anılan
zıt deliller, bir şahısta toplansalar, hepsini itidal üzere mamur ve şen eyler.
Mesela kösenin boyu uzun olsa, o kösedir diye ona ta'n olunmaz. Zira ki itidal
bulmuştur. Eğer yüzü de nurânî olduysa, görenler artık onu nur anlar. Şu halde
bir kimsede hangi tarafın delilleri çok bulunduysa, o kimse o tarafta
bilinmiştir. Eğer bir kimseye Hak'kın nuru göz olsa, onun feraseti, adı geçen
delillerden müstağni bulunmuştur. Zira ki haberde, Habib-i Ekrem sallallahü
aleyhi ve sellem hazretlerinden: "Mü'minin ferasetinden sakının, çünkü o Allah'ın
nuruyla bakar," naklolunmuştur. Çünkü anılan alâmetlerin hepsi, hayvanî
nefsin ahlak ve vasıflarının delilleridir. Şu halde;
Eğer
insanî nefs, emmâre ise, o nefs, hayvanîye esiri olduğundan, onun hükmünün
içindedir ki, zulüm ve zulmetten, cehil ve bulanıklıktan vasıfları arınmış
değildir. Kâh şeytan sıfatlı, kâh yırtıcı hayvan sıfatlı, kâh hayvan sıfatlı
bulunmuştur.
Hâlbuki sureta insan görünmüştür.
Eğer
insanî nefs, levvâme ise, kâh hayvanî nefsin mağlûbu olup, kâh ona galip
olduğundan; bu nefs, kâh hayvan sıfatlı, kâh insan sıfatlı bilinmiştir. Eğer
insanî nefs, mülhime ise, hayvanînin üzerine galip olur.
Mutmainne
olduysa, cengi sulha ve nizayı rızaya döndürüp, şerler ona hayır olur. Bu hayır
ve şer onun kaydı olmayı, nefsi, mutlak ruh olur. Bütün varını terk ettiğinden,
ağyarı ona yâr olur. Kendinde nişan ve alâmet kalmaz. Onun vasfı, beyana
gelmez.
Gel
ey Hakkı, unut halkı.
Bu
benlikten geçip, kendini toprak eyle.
Nazargâhı
Hüda olan kalbini, mâsivadan pak eyle.
Ondan
onun kalblerin enisi olduğunu idrak eyle.
Muhabetiyle
âdeti yırtıp, çâk eyle.
Kim
ki isterse üns-i dildârın
Vermesin
mâsivaya dildârın
(Sevgilinin
ünsiyetini isteyen, sevgilisini mâsivaya vermesin.)
Kıt'a:
Zamane
halkını fehm eyle olma sen mağrur
Gönülde
dostu bulup her nazardan ol mestur
Ne
lütfu var bir alay kalbi hasta bestelerin
Koy
ehl,i gaflet ve cehli sen eyle dilde huzur
Çü
nâsa nâsdır âfet bu nâsı ol nâsi
Ki
Rabb-i nâs ile bulsun dil üns olup huzur
(Zamane
halkını anla, sen mağrur olma. Gönülde dostu bulup, he bakıştan örtünmüş ol.
Kalbi hasta ve bağlı olanların ne lütfu var? Gafilleri ve cahilleri bırak,
gönülde huzur eyle. Çünkü insanlara insanlardır âfet, bu insanları unut ki,
insanların Rabbi ile gönül ünsiyet bulsun.)
Sekizinci
Madde
İnsan
bedeninde damarlar içinde akan kanın sebebiyle deri üzerinde görünen uzuvların
ihtilacını (seğrime ve titreme gibi hareketleri hükümleriyle bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki:
| İhtilac-ı far-ı ser |
Cahden verir habir |
| İhtilac-ı piş-i ser |
Oldu devlete eser |
| İhtilac-ı cenb-i ser |
Sağ ve solu
hayr eder |
| İhtilac-ı cebhe ter |
Sağ iyş ve
sol haber |
| İhtilac-ı Hacib ol |
Dostluk oldu sağ ve sol |
| Evsat ederse ger |
Sağı zevk
sol keder |
| İhtilac etse enb |
Sağı hüzn
ve sol tareb |
| İhtilac-ı zahr-ı ayn | Sağda levm ve solda zeyn |
| İhtilac-ı beyt-i nur |
Sağı renc ve
sol sürur |
| İhtilac-ı dünbal |
Sağda mehr ve
solda mal |
| İhtilac-ı zir-i çeşm |
Sağda mihr ve
solda hışm |
| İhtilac-ı rahda dal |
Sağda hayr ve solda mal |
| İhtilac-ı enfe rah | Sağda kahr ve solda câh |
| İhtilac-ı fek-i leb | Sağda rızk ve solda tareb |
| Usbu-u sâni eder |
Sağda solda
hoş haber |
| Usbu-u vustadan al |
Sağda ve
solda cidal |
| Usbu-u binsır bulur |
Sağda cedl
ve ysol sürur |
| Usbu-u hınsırda kal |
Sağ ü solu
rızk ü mal |
| Muhtelic olsa eğer |
Bir yerin eyle nazar |
| Bunda kim ahkâmı yâd | Şüphesiz et itimad |
| Kim damar oynar neden | Hak'dır onu debreden |
| Anla işârâtını |
Bekle
beşarâtını |
(Başın
tepesinin seğrimesi, makamdan haber verir.
Başın
önünün seğrimesi, devlete yeser oldu.
Başın
yan tarafının seğrimesi, gerek sağ ve gerek sol, hayırdır.
Alın
seğrimesinde; sağ iyş, sol haberdir
Kaş
seğrimesinde; sağ ve sol dostluktur.
Kaşların
ortası seğrirse; sağı zevk, solu kederdir.
Dil
seğrirse; sağı hüzün, solu şenliktir.
Gözün
dışının seğrimesinde; sağda kötüleme, solda zinettir.
Göz
bebeği seğrimesinde; Sağı ağrı, solu sürurdur.
Göz
kuyruğu seğrimesinde; sağda sevinç, solda maldır.
Gözaltı
seğrimesinde; sağda sevinç, solda hışımdır.
Yanak
seğrimesinde; sağda hayır solda maldır.
Burun
kaşınması yoldur: Sağda kahır, solda mevkidir.
Dudak
üstü seğrimesinde; sağda rızık, solda şenliktir.
Dudak
ucu seğrimesinde; sağda zarar, solda şenliktir.
Dudak
altı seğirmesi; sağ ve solda yahşidir.
Seğriyen
çene; sağda iyş, solda güzelliktir.
Kulak
seğrir; sağ ve solda hoş haberdir.
Boğaz
da kulakla seğirirse; sağda mal, solda gamdır.
Döş
seğrirse; sağda hüzün, solda kederdir.
Pazu
ve el seğrimesi; sağda rızık, solda maldır.
Dirsek
seğirir; sağda ve solda hoş haberdir.
Kolların
seğrimesi; sağda kötüleme, solda manevî ayıptır.
Bilek
seğrimesi; sağda mal, olda meşakkattir.
El
üstü seğirmesinde; sağda hüzün solda şereftir.
El
seğirmesi; sağ ve sola rızık ve maldı.
Başparmak
seğrimesine; sağda yük, solda kâmdır.
Şahadet
parmağı titrerse; sağda ve solda sebeblerdir.
Orta
parmak; sağda hüzün, solda şenliktir.
Serçe
parmak seğrimesi; sağda mevki, solda gamdır.
Yüzük
parmağı seğrimesi; solda hayır, sağda maldır.
Göğüs
seğrimesi olur; sağı hüzün, solu sürurdur.
Meme
seğrimesi; sağda mevki, solda şenliktir.
Karının
tam seğrimesi; sağda birleşme, solda kâmdır.
Göbek
seğrimesi; sağda hüzün, solda sürurdur
Bedenin
bir yanının seğrimesi; sağı sevinç, solu maldır.
Böğür
seğrimesi, solu rızık, sağı mevkidir.
Oyluk
seğrimesi; sağı mihr, solu oğuldur.
Kasık
seğrimesi; sağ cima, sol seferdir
Husye
seğrimesi; sağda çocuk, solda gamdır.
Makat
seğrimesi, solda yol, sağda maldır.
Baldır
seğrimesi; sağ iyş, sol seferdir.
Diz
seğrimesi; sağda hüzün, solda sürurdur.
Diz
alı seğrimesi; sağda yol, solda kaderdir.
Bacak
seğrimesi; sağda mal, solda mevkidir ve yolculuktur.
Bacak
dışı seğrimesi; sağda yol, solda erzaktır
Bacak
içi seğrimesi; sağda mal, solda ayrılıktır.
Topuk
seğrimesi; sağda kavuşma, solda seferdir.
Ayak
arkası seğrimesi; sağda hüzün, solda safadır.
Topuk
ve el seğrimesi; sağda yürüme, solda maldır.
Taban
seğrirse; sağda yürüme, solda şereftir.
Başparmak
seğrimesi; sağda mal, solda kâmdır.
İkinci
parmak seğrimesi; sağa ve solda hoş haberdir.
Orta
parmak; sağda ve solda cidaldir.
Serçe
parmak seğrimesi; sağda cidal, solda sürurdur.
Serçe
parmak yanındakinin seğrimesi; sağ ve solu rızık ve maldır.
Eğer
bir yerin seğrise, bak, burada hükümleri hatırla ve şüphesiz itimat et.
Damar
neden oynar? Hak'dır onu depreten O an işaretlerini anla ve müjdelerini bekle.)
Beyt:
Her
ne can kim duyar işâretten
Hürrem
olsun dili beşaretten
Anatomi
ve bedenle canın özgürlüğünün faydaları ve menfaatleri; azanın kuvvetlerinin
ayrıntılı olarak anlatılması uzun olup, bizim maksadımız olan Hak'kı tanımaya
bunca temsil ve teshille bu özetleme dahi yardımcı ve delil olmakla, beden
durumlarının açıklanması, insanlık âleminde uzatılmadan kısa söz ile meramın
elde edilmesi, izamın düzenlenmesi ve makamın tamamlanması olmuştur. Zira ki en
güzel biçimde yaratılan ve iki cihanı toplamış bulunan insanın şerefi
bedeninin, her bir latif uzvunda oln yaratıcı ve bâri Allah'ın ince sanatlarına
hayretle bakıp, ibretle seyir ve temaşa kılınıp, düşünme ve fikretmeyle hayal
olundukta; anlayış ve idrakte, akıllar âciz ve kısa kalıp, vasıf ve beyanında
şaşkın bulunmuştur. İnsanı en güzel şekilde yaratan, benzersiz hakîm, şekil
verici bâri ve yaratıcı olan Allah münezzehtir.O, ne güzel mevla, ne güzel yardımcıdır.
Yaratıcıların en güzeli olan Allah yücedir.
TEFVİZNAME
Dilden
gami dûr eyle
Rabbınla
huzûr eyle
Tefvîz-i
umûr eyle
Mevlâ
görelim neyler
Neylerse
güzel eyler
Sen
adli zulüm sanma
Teslim
ol oda yanma
Sabret
sakın usanma
Mevlâ
görelim neyler
Neylerse
güzel eyler
Deme
şu, niçin şöyle
Yerincedir
ol, öyle
Bak
sonuna sabreyle
Mevlâ
görelim neyler
Neylerse
güzel eyler
Hiç
kimseye hor bakma
İncitme
gönül yıkma
Sen nefsine
yan çıkma
Mevlâ
görelim neyler
Neylerse
güzel eyler
Mümin
işi reng olmaz
Akıl
huyu, cenk olmaz
Arif
dili tenk olmaz
Mevlâ
görelim neyler
Neylerse
güzel eyler
Hoş
sabr-ı cemilimdir
Takdiri,
kefilimdir
Allah
ki vekilimdir
Mevlâ
görelim neyler
Neylerse
güzel eyler
Her
dilde ânın adı
Her
canda ânın yâdı
Her
kuladır imdâdı
Mevla
görelim neyler
Neylerse
güzel eyler
Nâçar
kalacak yerde
Nagâh
açar ol perde
Dermân
eder ol derde
Mevlâ
görelim neyler
Neylerse
güzel eyler
TEFHİZNAME
Her
kuluna her anda
Geh
kahr-u geh ihsanda
Her
anda o bir şanda
Mevlâ
görelim neyler
Neylerse
güzel eyler
Geh
mu'ti-u geh mâni
Geh
dar-u gehi nafi
Geh
hâfız-u geh râfi
Mevla
görelim neyler
Neylerse
güzel eyler
Geh
abdin eder ârif
Geh
eymen-u geh hâif
Her
kalbi odur sârif
Mevlâ
görelim neyler
Neylerse
güzel eyler
Geh
kalbini boş eyler
Geh
hulkunu hoş eyler
Geh
aşka duş eyler
Mevlâ
görelim neyler
Neylerse
güzel eyler
Geh
sade ve geh rengin
Geh
tabın eder sengin
Geh
hürrem-u geh gamgin
Mevlâ
görelim neyler
Neylerse
güzel eyler
Az
ye az uyu az iç
Ten
mezbelesinden geç
Dil
gülşenine gel göç
Mevlâ
görelim neyler
Neylerse
güzel eyler
Bu
nas ile yorulma
Nefsine
dahi kalma
Kalbinden
irağ olma
Mevlâ
görelim neyler
Neylerse
güzel eyler
Geçmişle
geri kalma
Müstakbele
hem dalma
Hal
ile dahi olma
Mevlâ
görelim neyler
Neylerse
güzel eyler
İnsanı
âleme tatbik, enfüsü âfaka tevfik edip; cihanın mânâ ve cüzlerinin benzerlerini
bu insan vücudunda bulup, bedeninde olan aza e kuvvetlerin bütün eşyaya tek tek
vücuh il benzerliğini; bedenin sıhhatinin korunma ve devamlılığını; tabii
ölümle ruhun bedenden ayrılmasını dört bölüm ile ayrıntılı olarak anlatır.
İnsan
bedeninin zamanlara ve mekânlara benzerliği sekiz madde ile bildirir.
Birinci
Madde
Alem,
adem için yaratıldığını bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, ârifler demişlerdir ki: Hak Taâlâ iki cihanı ve onlarda
olanın tamamını insan için icat ve mevcut eylemiştir. Ta ki âlemde olan
sanatlara bakıp, eşyada bulunan hikmetleri bilsin. Hepsinin benzerini kendi
vücudunda buldukta; nefsini bilmeye erip, ondan Allah'ı tanıma kolay olsun.
Zira ki Hak Taâlâ Nazm-ı Kerim'inde: Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet
etsinler diye yarattım, (51/56),
buyurmuştur. Hadis-i kudside:
Ey
insan! Beni tanımak için nefsini bil, emr-i şerifiyle, nefsi bilmenin Rabbi
tanımaya vesile olduğunu duyurmuştur. Çünkü Hak Taâla insanı, kendi tanınması
için yaratıp, kendi tanınmasını, insanın nefsini tanımasına bağlı kılmıştır. Şu
halde elbette insana, kendi nefsini bilmek istidadını vermiştir. Ta ki
nefsini bilmekten, yaratıcısını bilmeye erişsin. Nitekim haberde: Nefsini bilen,
Rabbini bildi, vârit olmuştur. Allah'ı tanımanın anahtarı, nefsi bilmek
bilinmiştir. Nefsi bilmenin anahtarı, âlemi bilmek kılınmıştır. Lakin Hak
Taâlâ'nın âlemin ufuklarında olan eserlerinin benzersiz sanatını herkes görüp,
sırlarına ermek, insana nefslerinde bulunan kudretinin kemal ve tavırlarını
tamamıyla bilip, nurlarını görmek, ondan yüce istek olan Mevla'yı tanımaya ermek
çok suğul, zor ve esrarlı iş bulunmuştur. Zira ki insana, mümkün ve müyesser
değildir ki; dağların tepesine çıka, denizlerin dibine ine ve yerin içine
görüp, süflî âlemin her birini görebile ve bütün durumlarına ve sırlarına muttali
ola. Göğün üstüne çıkamaz ki, feleklerin ve yıldızların incelik ve
hakikatlerine tamamiyle erip, ulvî âlimin durum ve sırlarına gereği gibi vâkıf
ola. Göklerin melekût âlemine giremez ki, ruhlar âleminin durum ve sırlarını
gereği gibi vâkif ola, feleklerin nefs ve akıllarını müşahede kıla. Ondan
alemin yaratıcısının bunca kâinatı yaratmasından ve âlimin cüzlerini zerre
zerre an an değiştirip, yetiştirmesinden işlerini temaşa ile isim ve
sıfatlarına muttali olup, ondan zatını tanımaya yol bula.
Şu
halde rauf ve rahim olan âlemlerin Rabbi hazretleri, esirgemesinin
olgunluğundan, inayetinin sonsuzluğundan, iç ve dış âlemde, ulvi ve süflî
eşyadan her ne ki bu insan vücudunun dahi iç ve dışını o tavır ve tarz ile en
güzel biçimde üzere âlimin nümunesi olarak yaratmış ve tasvir etmiştir.
Her
ne vasıflar ile ki, pak zatı sıfatlanmıştır, bu insan ruhu dahi o vasıflar ile
sıfatlanmıştır. Nitekim âlemi, bütün cüzleriyle kendisine itaatli ve boyun
eğici eylemiştir. Ta ki bu insan, kendi vücuduna bakıp, azasının bileşiminden
ve kuvvetlerinin düzeninden süflî ve ulvî âlemde kolaylık üzere benzer ve
alâmetlerini bulup, kendini âlemin numunesi bilsin. Kendi ruhunun cisminde olan
türlü tasarruf ve tedbirlerinden Hak Taâlâ'nın âlemde olan türlü tasarruf ve
tesirlerini bulsun. Ondan fiillerine ve sıfatlarına vâkıf olup, pak zâtına
muhabbet ve ibadet kılsın. Onu tanıma saadetine erip, âriflerden olsun.
Nâzm:
Bil
ey insan / Elbet sen kâinatın toplamısın
Varlığı
içine alansın / Varlık senin yanında göresin
Görünmez
sana görünür / Basiret ve irfanla
Onu
şu anda hatır bil / Cismin karanlık ve süflî
Ruhun
nurlu ve ulvî / Sırrın Rabbanî ve safî
Zatınla
sevin / Sıfatını anla ve oku
Müjde
sana, topla dağınıklığını / Kalbin Rahman'ın evidir
Beyanını
yüksek ve geniş / Ey ârif kadrini bil
Güzel
tatlı latifelerin / Bilgiler sendedir uyan
Dostlar
içinde giy taç / Zamanlar içinde an hayatını
Sabit
ve sakin ey şaşkın / Dairelerin kutbu sensin
Gözler
senden ışıklanır / Ondan öğren ey insan
Sen
elbette hazreti insansın
İkinci
Madde
İnsan
âlemini, büyük âlime tatbik ve bazı uzuvlarını yeryüzüne uydurmak yolunu bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, ârifler demişlerdir ki: İnsan bedeni, küçük âlemdir.
İnsan ruhu, büyük âlemdir. Zira ki, her ne ki âlemde yaratılmıştır, hepsinin
benzeri insan vücudunda bulunmuştur. Şu halde insanın cisim ve canlı, bütün
âlemin nüshasıdır. İki âlem tamamıyle insanda mevcut ve belirli bilinmiştir.
Mesele bütün hissedilen cansızlara misal uzuvlarıdır. Bütün canlılara misal,
insan ahlakıdır. Dört mevsime misal, insan dişleridir. Adet ve sanayie misal,
insanın his ve kuvvetleridir.
Berzah
âlemine misal, insanın hatıra ve fikirleridir. Melekût âlemine misal, insanın
gönül ve canıdır. Bu misal ve benzerliklerin ayrıntısı sınırsızdır. Bu kitaba
değil, böyle yüzbin kitaba sığmaz. Ancak ârifin kalbine sığar. Biz burada,
güneşten zerre, deryadan damla açıklarız. Ta ki bu insan, büyük âlem olduğunu
öğrenip, nefsi bilmeye bürhan ola, Onunla Allah'ı tanıma kolay ola.
Alemin
nüshası olan insanın şerefli bedeni, yer ve gökler mesabesindedir ki, bu cihandır.
Ay ve yıl mesabesindedir ki, zamandır. Belde mesabesindedir ki, mekândır. İnsan
bedeninin yere bir benzerliği budur ki,
yerde dağlar olduğu gibi, bedende de kemikler olur. Yerde ağaçlar ve bitkiler
olduğu gibi, bedende de saç ve uzuvlar olur. Bir benzerliği budur ki, yerde
iklimler ve kıtalar olduğu gibi, bedende uzuvlar vardır. Yerde zelzele olduğu
gibi, bedende titreme ve aksırma vardır. Yer vadileri arasıda akan nehirler var
ise, beden damarlarında akan kan vardır. Yerde değişik tatta kaynaklar varsa,
bedende de, kulak akıntısı, gözyaşı ve burun akıntısı gibi değişik tatlarda
kaynaklar vardır. Kulak akıntısının acı olduğuna hikmet budur ki, insan uykuda
iken kulağına yer haşereleri girmek istediğinde, kulak akıntısının hissine
ulaşıp, geri dönsünler. O uyuyanın kulağına girmekle onu helak etmesinler.
Gözyaşı o yönden tuzludur ki, gözün akı yağdandır. Yağ ise tuzsuz bozulur. Ta
ki, akı taze kalıp, sürekli gözü aydınlık olsun.
Burun
karışımları onun için nâhoştur ki, onda olan koklama hissi, güzel kokulardan
kokulanıp, lezzet alsın. Zira ki eşya, zıtlarıyle bilinir. Ağız suyu onun için
hoştur ki, dilde olan tat alma kuvveti, daima lezzette bulunsun. İnsan
bedeninde bulunan ilahî hikmet sonsuz bilinmiştir. Burada ancak iki âlem
birbirine tatbike ve uyuma ihtimam olunmuştur. Nitekim dış âlemde bulunan eşya, insan âleminde bulunan
eşyaya nümune bulunmuştur.
Rubâi:
Ey
ilahî nüsha ki sensin
Alemde
olanlar hep sendedir
Ey
Şah'ın cemal aynası ki sensin
İstediğini
kendinde ara ki sensin.
Üçüncü
Madde
İnsan
âleminin feleklere benzerliğini bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, ârifler demişlerdir ki: İnsan bedeninin göklere bir
benzerliği budur ki, burçlar sahibi göğün oniki burcu olduğu gibi, bedenin de
dışından içene oniki yolu vardır: İki kulak, iki göz, iki burun deliği, ağız,
iki meme, göbek ve iki abdest yolları. Bir benzerliği dahi budur ki, feleklerde
yedi gezegen olduğu gibi bedenin içinde de yedi aslî uzuv vardır: Akciğer aya,
mide utarite, böbrek zühreye, yürek güneşe, safra merihe, karaciğer müşteriye,
dalak zühale benzer bulunmuştur. Gökte birçok sabit yıldız olduğu gibi, bedende
de çok sinir vardır. Felekte yirmsekiz meşhur menzil olduğu gibi, bedende de
yirmisekiz his ve sayılan güçler vardır. Felekte üçyüzaltmış derece olduğu
gibi, bedende de açıklanan üçyüzaltmış
kan damarı vardır. Küllî ve cüzî feleklerin, sabit ve gezegen yıldızların türlü
tabii hareketleri olduğu gibi, bedenin de bu tavır üzere türlü zorunlu ve
ihtiyarî hareketleri vardır. Felek dört unsuru kuşattığı gibi, beden dahi dört
karışımı kuşatmıştır ki: Safra, ateş gibi kuru ve sıcaktır. Kan, hava gibi
sıcak ve rutubetlidir. Balgam, su gibi rutubetli ve soğuktur. Siyah köpük, toprak gibi soğuk ve kurudur.
Dört unsurdan üç ana bileşim doğduğu gibi, bedende de dört karışımdan uzuvlar
doğmuştur.
Gündüze
misal, insanın sürurudur.
Geceye
misal, onun hüznüdür.
Açık
havaya misal, yayılmasıdır.
Buluta
misal, sıkılmasıdır.
Gök
gürültüsüne misal, sesidir.
Şimşeğe
misal, onun gülmesidir.
Yağmura
misal, onun ağlamasıdır.
Rüzgâra
misal, onun nefesleridir.
Oluşum
ve bozuşuma misal, kelamının lafızlarıdır.
Gökkuşağına
misal, yay kaşıdır.
Hilale
misal, kulağıdır.
Dolunaya
misal, yuvarlak yüzüdür.
Gece
karanlığına misal, onun saçıdır.
Sabaha
misal onun alnıdır.
Dış
âlemin, bu insan âleminin açıklanan benzerliklerinden gayri, benzerliği çoktur.
Lakin ârife işaret yetmekle, uzatmaya hacet yoktur.
Nâzm:
Can
vilayetinde gökler sınırsız
Ruh
yolunda alt ve üstler vardır
Cihan
gökleri gibi iş yaparlar
Yüksek
dağlar engin denizler vardır.
Dördüncü
Madde
İnsan
bedeninin zaman ve mekâna yani ay ve yıla ve onda, ruhun sultana benzerliğini
bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, ârifler demişlerdir ki: İnsan bedeninin ay ve yıla
benzerliği budur ki, bir senede dört mevsim olduğu gibi bedende de dört karışım
vardır ki: Balgam, ilkbahar gibi rutubetli ve soğuktur. Safra, yaz gibi sıcak
ve kurudur. Kan, sonbahar gibi sıcak ve rutubetlidir. Siyah köpük, kış gibi
kuru ve soğuktur. Bir benzerliği dahi budur ki; İlkbahara uygun, çocukluk
yaşıdır. Yaza benzer, gençlik ve olgunluk yaşıdır. Sonbahara uygun duraklama
yaşıdır. Kışa uygun ihtiyarlık yaşıdır. Bir benzerliği dahi budur ki, bir
senede oniki ay olduğu gibi, bedende de oniki menfez vardır. Bir haftada yedi
gün olduğu gibi, bedende de yedi uzuv vardır. Bir haftada yedi gün olduğu gibi
bedende de o sayıda kan damarı vardır.
Bedenin
şehre benzerliği budur ki, şehre bir padişah olur. Sonra veziri, emniyet âmiri,
maliyecisi olur. Padişahın sarayı, memleketi, bineği, tabası, hazinedarı,
bekçileri, elçileri, casusları ve hakimleri olur. Şehir içinde sanatkârlar
olur. Mesela mimar, yapı ustası, ekmekçi, tabib, kasap, kuyumcu vesaire olduğu
gibi, insan bedeninde de bütün bunların benzeri vardır ki: İnsan ruhu, âlemin
padişahıdır. Nazari akıl, veziri azamdır, gazap kuvveti emniyet âmiridir.
Şehvet kuvveti, maliyecidir. Bu padişahın sarayı, yürektedir. Memleketi bu
bedendir. Bineği, hayvanî nefstir. Tabası, beden uzuvlarıdır. Hazinedarı, tutma
kuvvetidir. Bekçileri, gözlerdir. Elçileri, kulaklardır. Polisleri, ellerdir.
Casusları, koku alma kuvvetidir. Hakimi, tatma kuvvetidir. Bedende de sanayi
erbabı vardır ki: Mimar, ameli akıldır. Bina tabiattır. Marangoz, çekme
kuvvetidir. Değirmen, dişlerdir. Ekmekçi, sindirim kuvvetidir. Tabib, ayırma
kuvvetidir. Kasap, şekil verme kuvvetidir. Kuyumcu, büyütme kuvvetidir ki,
beden şehrine neşvü nema verip, zengin eder. Çöpçü, itme kuvvetidir ki, beden
şehrinden fazlalıkları itip, çıkarır. Şehrin sair sanat erbabı benzerleri,
bedenin sair kuvvetleridir. Şimdi, bu açıklamadan ortaya çıkan budur ki; insan
ruhu, şehrin sultanıdır ve vücut ve bedende, diri ve dost olan Allah'ın
halifesi olmuştur.
Nâzm:
Seyyid-i
âlemdir âdem gayriden sevdayı kes
Zâhidin vehmi gerçi ıraktan sevk eyler feres
Dilde
dildarın misali mahmil içre yârdır
Bu maiyyetten
habir olmaz figan eyler çeres
(İnsan,
âlemin efendisidir, gayriden sevdayı kes. Zahidin vehmi gerçi ıraktan at sevk
eder. Gönülde sevgili misali, mahmil (hayvan sırtındaki kafes) içinde yârdir.
Bu beraberliği bilmediği için çeres figan eyler.)
Beşinci
Madde
İnsanın
kalbinde bulunan kötü ahlakın hayvan
suretlerine benzemesini, vakaların ve rüyaların tabirlerini harf sırasıyla
bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, ârifler demişlerdir ki: ëlemde insan ahlâkı, türlü
hayvanların şekil ve suretlerinin benzer ve misalleri, insan nefsinde de vardır
ki, hayvanî kötü ahlâklardır. Meselâ kibir sureti, kaplana benzerdir. Tasallut
sureti, aslana benzerdir. Haset sureti, kurda benzerdir. Nitekim hazreti Yakub
aleyhisselam evladının hazreti Yusuf
aleyhisselama
olan hasetlerinden, ayrılık olayından önce, rüyasında, yedi kurt suretinde
Yusuf aleyhisselamın üzerine hamle ile hücum eder görmüştü. Onun için çocukları
ona: Onu bizimle gönder, dediklerinde, onlara: Onu kurt yemesinden korkarım,
demesiyle bahane buyurmuştu. Şu halde, gönülde gazap sureti, köpektir: hile
sureti, tilkidir; gaflet sureti, tavşandır; ferce yönelik şehvet sureti,
eşektir; arkadan yaklaşma sureti domuzdur; midevî şehvetin sureti, koyundur;
oburluk şehvetini sureti, inektir; tama sureti, karıncadır, cimrilik sureti,
faredir; kin sureti, beyaz devedir; vecdin sureti, kırmızı devedir; düşmanlık
sureti, yılandır; ezanın sureti, akreptir; vesvese sureti, sarı arıdır ve diğer
ahlâk suretleri, sair hayvanların şekillerine benzerdir. Hatta kötü ahlaktan
birine galip olan gönül, rüyada kendini o surette olan hayvana dahi galip
görür. Mesela ferce yönelik şehvete üstün gelen kimse, rüyasında bile eşeğe
binici olur. Eğer mağlup ise, kendini eşeğin altında bulur. Diğer ahlaklar dahi
bu kıyas ile malûm olur. Çünkü insan, dolayıcı berzah ve her şeyin ortaya
çıktığı yerdir.
Bu
durumda, bütün hayvan suretleri ve kâinatın şekilleri, insanın içinde ve
dışında suret bulup, şekillenmiştir. Gereğince meydana gelmiştir. Ahlakını
güzelleştiren gönül, ayna gibi safi olup, her şeyi kendinde bulmuştur. Safî
olmayan gönül, uyku halinde rüya ile geçmiş ve gelecek işlerden haber almıştır;
ya misal ile veya tabir ile bilmiştir. Anlaşılması güç olan rüya, bu manzume
ile açık olmuştur.
Nâzm:
Çün
buhar-ı gıda dimağa gelir
Ruh-u
hayvanî ol zaman ne eder
Pes
havass-ı burun muattal olur
Çün
dimağın havassı kalbe iner
Kalbe
ilham olur işaretler
Bî
vesait bulursa nâfiadır
Kalb
eğer vasıta ile olsa habîr
Pes
gelir kalbe gördüğü rüya
Arabî
ismin evveli alınır
Elif
ululuğa işaret olur
Evvel
havas buruna hail olur
Zahir-i
cismi kor derune gider
Halet-i
nevmi cism onunla bulur
Kalb
o dem enderun-u ruha döner
Asıldan
kalb alır beşaretler
Aynı
vâki olur ki vâkıadır
Gördüğü
düşten olunur tabir
Ya
işaret veya beşaret ona
Ne
ise ol huruf ile bilinir
Ref'at-i
gadrine beşaret olur
Ba
ise cism ve cana rahattır
Se
ise düşman üzre nusrettir
Ha
ise izzet ve saadettir
Dal
ise zahmet ve meşakkattir
Ra
dahi devlete delalet eder
Sin
emin olmağa alâmettir
Sat
kâm olmağa beşarettir
Tı
ise düşmanı helak olacak
Ayn
ise dilde bula teşvişi
Fe
ise rütbesi olur âli
Kef
ise gaibi gelir hurrem
Mim
olursa muradını alacak
Vav
ise işleri olur âsân
Ya
ise taate muvaffak olur
Ta
ise ol husul-ü hacettir
Cim
ise fırsat ve ganimettir
Hı
ise her murada vuslattır
Zel
ise malü mülkü devlettir
Zı
metin itakade kalbi yeder
Şin
ise fiiline nedamettir
Dad
mal bulmağa işarettir
Zı
ise kalbi hüzün ile dolacak
Gayn
ise zulmü nefs olur işi
Kaf
ise bula devlet ve mali
Lem
ise ol emin olur hoş dem
Nun
ise hâtırı melül olacak
He
ise hüzün ile olur giryan
Hep
bu tabirler muhakkak olur
(Gıdanın
buharı beyne geldiğinde, önce burun hislerine hail olur. Hayvanî ruh o zaman ne
eder? Vücudun dışını bırakıp, içine gider, O an burun hisleri muattal olur. Uyku halini cisim, onunla
bulur. Beynin hisleri kalbe indiğinde, kalb o an ruhun içine döner. Kalbe
işaretler ilham olur. Asıldan kalb muştular alır. Vasıtasız bulursa faydalıdır.
Aynısı çıkarsa vakıadır. Kalb eğer vasıta ile haberdar olsa, gördüğü düşten
tabir olunur. O an gelir kalbe gördüğü rüya; ona ya işaret veya müjdedir.
Rüyada görülen şeyin arapça isminin ilk harfi alınır. Ne ise o harflerle
bilinir. Elif, ululuğa işaret olur. Kadrinin yükseleceğine müjde olur. Be ise,
cisim ve cana rahattır. Te ise, hacetin elde edilmesidir. Se ise, düşman üzere
yardımdır. Cim ise, fırsat ve ganimettir. Ha ise, izzet ve saadettir. Hı ise,
her murada kavuşmaktır. Dal ise, zahmet ve meşakkattir. Zel ise mal, mülk ve
devlettir. Rı ise, devlete delalettir. Zı, metin itikade kalbe yeder. Sin, emin
olmağa alâmettir. Şin, yaptığına nedâmettir. Sad, kâm almağa müjdedir. Dad, mal
bulmağa işarettir. Tı ise, düşmanı helak olacak. Zı ise, kalbi hüzün ile
dolacak. Ayn ise, gönülde karışıklık bula. Gayn ise, nefsine zulüm olur işi. Fe
ise, rütbesi yükselir. Kaf ise, devlet ve malı bula. Kef ise, kaybettiği
sevinçli gelir. Lem ise, o emin olur hoş dem. Mim olursa, muradını alacak. Nun
ise, hatırı melûl olacak. Vav ise, işleri kolay olur. He ise, hüzün ile gözyaşı
döker. Ye ise, taate muvaffak olur. Bu tabirler hep, muhakkak olur.)
Altıncı
Madde
Ufukların
ve nefslerin birbirine tatbik olunduğunu, insan âlemi şeklinin büyük âlemin
yapısının aksi kılındığını ve iki âlemin gönül âleminde tamamen bulunduğunu
bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, ârifler demişlerdir ki: Her yönden afâka her vecihle
nefsler uygun ve mutabık bulunmuştur. Zira ki, bütün âlemin bazı cüzleri açık,
bazı cüzleri gizli kılınmıştır. Açıktakiler, dokuz felekler, dört unsur ve üç
bileşiktir. Gizli olanlar, on akıl, dokuz nefstir. İnsanın dahi dışı ve içi
vardır ki, dışı beden uzuvlarının hepsidir. İçi, on histir ki, bütün eşyayı
idrak edendir. Şu halde insan vücudu cihan kitabıdır. Bir mecmua kılınmıştır
ki, âlemde her ne bulunmuşsa, bir insanda da bulunmuştur. Bu insan sureti, bir
küçük âlemdir ki, büyük âlemde bulunan feleklerin ve unsurların benzerleri,
onda da bulunmuştur. Nitekim defalarca açıklanmıştır. Lakin bu küçük âlem,
büyük âlemin yapısı aksince bilinmiştir. Zira ki, büyük âlemin dış kabuğu
çevresi hududu bulunan atlas feleğidir ki, şeriatçıların dili ile en büyük
yerdir. Onun içinde burçlar feleğidir ki, o kürsüden ibarettir. Onun içinde
zühal feleğidir, onun içinde müşteri feleğidir. Onun içinde merih feleğidir.
Onun altında güneş feleğidir. Onun altında zühre feleğidir. Onun altında utarit
feleğidir. Ondan içeri ay feleğidir. Onun içinde su küresidir. Onun içinde
âlemin iç dudağı olan toprak küresidir ki, büyük âlemin yapı ve şekli böyledir.
İnsan
âleminin yapı ve şekli onun aksidir. Zira ki, bunun kuşatıcı kabuğu topraktır
ki, bu bedenin derisidir. Onun içinde sudur ki, kandır Onun içinde havadır ki
canın buharıdır. Onun içinde ateştir ki, yürekte hayvanî ruhtur. Onun içinde
yedi göktür ki, kalbin yedi tavrıdır. Gönül içinde insanî ruhtur ki, onun dışı
kürsi ve içi Rahman'ın Arş'ıdır. Zira ki, âriflerin kalbi Hazret-i Rahman'ın
evidir. Nitekim Hak Taâlâ: 'Yere göğe sığmam, lakin vera' sahibi mü'min kulumun
kalbine sığarım,' buyurmuştur. Bu insan ruhu, en büyük âlem olduğunu
duyurmuştur. Şu halde bu Hazreti insan, mânâda en büyük âlemdir. Gerçi surette
en küçük âlemdir. Ruh ile âlemin babasıdır. Gerçi bedenle insanın çocuğudur.
Huzur ile hepsinden öncedir. Gerçi meydana gelişle hepsinden sonradır. Meselâ:
Büyük âlem cüz'leri ile bir ağaçtır ki, insan âlemi ondan vücuda gelmiş
meyvedir. Şu halde âlemin son gayesi bu insan türüdür. Nitekim ağacın aslı
meyvenin çekirdeğidir.
Bunun
gibi cihanın aslı, bu insan ruhudur. Nitekim ağacın neticesi ortadadır. Onun
gibi âlemin sonucu insan bedenidir. Nitekim her meyvenin çekirdeklerinde kendi
ağacı topluca mevcuttur. Onun gibi bu insan ruhunda bütün kâinat toplu olarak
mevcuttur. Nitekim meyvenin vücudu, dalların olgunluğu sonucudur. Onun gibi
insanın vücudu esasların mizası sonucudur.
Nitekim
meyvenin cüz'leri ağacın bütün
cüz'lerinden yükselip, tepesinden ortaya çıkmıştır. Onun gibi insan
vücudunun cüz'leri bütün cihan cüz'lerinin yükseklerinden geçme ve alçaklarından
yükselme ile her cüz'ünden bir menfaat, bir zarar ve bir özellik alıp, hepsini
toplayarak ortaya çıkmıştır. Feyz kabulüne istidatlı olup, bu derece ile sair
yaratıklar arasında tek olup, bunca kerem, fazilet ve en güzel şekil ile bu
yüksekliğe yetmiştir.
Beyt:
Çâr
unsurdan mürekkep nefs-i vâhittir cihân
Sen
gerek âdem-i hayal eyle, gerek âlemi hayal eyle
(Dört
unsurdan bileşmiş tek nefstir cihân, sen ister insan hayal et, ister âlem hayal
et.)
Beyt:
İki
görmek şaşılıktır, gayr-ı bilmek ayn-ı cehl
Âlemi
hem âdemi bir kendi nefsin buldu ehl
(İki
görmek şaşılıktır. Başka bilmek göz yanılmasıdır. Arifler, âlemi de insanı da
sadece kendi nefsi buldu.)
Çünkü
cihanın başlangıcı ve aslı bu insan ruhu bulunmuştur. Cihanın dönüş yeri yine
bu ruh kılınmıştır. Zira ki, bu insanî ruh, ilâhi aşkın feyzi bilinmiştir. Hâlbuki
ilâhi aşk küllî akıl ve izâfî ruhtur. Küllî akıl ise bütün cihan cüz'lerini kuşatıcıdır.
Her anda bütün işleri tedbir edicidir.
Şimdi
nefsi böyle müşahade eden ârif, Mevlâ'sını bilmiştir; cihana can olup ebedi
hayat bulmuştur. Büyük âlemi gönlünde görüp, en büyük âlem olmuştur. Nitekim
bir ârif, bu mânâyı eda kılmıştır:
Nâzm:
Devan
sendedir, şuurunda değilsin İlacın senden, görmüyorsun
Cisminin
küçük olduğunu sanırsın en büyük âlem sende toplanmıştır.
Yedinci
Madde
İnsanın
iç ve dışının, cihanın iç ve dışına uygun olduğu hâkimâne bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: İnsana önce kendi nefsini
bilmek lâzımdır. İç ve dışı ne hakikat ve yaratılışta, ne özellikler taşımakta.
Ta ki bu sanattan sanatkârını bilip, onun isim ve fiillerini, tecelli ve
tasarruflarını âlemin içinde ve dışında bula.
Nefsinden,
Rabbine gönül yolundan dönüşle revan ola. Ona eşyanın hakikatleri ve mânanın
incelikleri açık ola. Huzur ve ünsiyet ile ebedî kala. Zira ki insan suretinde
bir küçük âlemdir ki, ondan dışta bulunan büyük âlemdir. Çünkü büyük âlemde her
ne var ise, onun benzeri bu küçük âlemde de bulunmuştur. Nitekim büyük âlemin,
dört denizi bilinmiştir. Onun gibi insan âleminin dahi dört denizi bulunup, ona
uydurulmuştur. Büyük âlemin dört denizi: Gizli hazine sevgisi, ilk cevher,
melekût âlemi ve mülk âlemidir. İnsan âleminin dört denizi: Baba sülbünde meni,
ana rahminde nutfe, iç ruh ve dış bedendir. Çünkü Hak Teâlâ ezeli sevgisiyle:
'Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim,' buyurmuştur. Yani sevginin,
âlemin yaratılma esası olduğunu duyurmuştur. O ilâhî sevgiden, büyük âlemin
cevheri vücuda gelmiştir. O, büyük âlemin ikinci denizi olmuştur. O cevherin
içi ve dışı vardır ki, içinden felekler ve unsurların hayatı hâsıl olmuştur. O,
melekût âlemidir ki, büyük âlemin üçüncü denizidir. O cevherin dışından
felekler ve unsurlar olan basit cisimler vücuda gelmiştir. O, mülk âlemidir ki,
büyük âlemin dördüncü denizi olmuştur. Onun dört denizi bununla son bulmuştur.
Yedi
gezegen feleğine yüksek babalar; unsurlara ve dört tabiata aşağı analar denilmiştir.
Bu babalar ve analar sürekli hareket kılmaktadır. Bunlardan üç bileşik vücuda
gelmektedir. Nitekim Hak Taâlâ: 'Nun ve kalem, bir de yazdıklarına and olsun,'
/63/1), buyurmuştur. Yani (nun) gizli hazine sevgisi, (kalem) ilk cevher,
(yazdıkları) mülk âleminin müfredatı ve melekût âleminin mücerretleri olduğunu
duyurmuştur. Fertler ile mücerretler an an yazılmadadır. O yazılmadan, bu
bileşik cisimler vücuda gelmededir ki, bunlar kitabın kelimeleri benzeri
hikmetle düzen bulmuştur. İlâhî kelimelerin sonsuz olduğunu, Hak Taâlâ bize lütfûyle
duyurmuştur. Nitekim Kur'an'da: 'Allah'ın kelimeleri tükenmez,' (31/27),
buyurmuştur.
Nâzm:
Aya
nice bir devr ide bu çâr anâsır Kim ona ne evvel ola malûm ve ne âhir
Kâh
eyleyeler âlem-i tefridde seyran Kâhi olalar âlem-i terkibde sâir
Tefridde
çâr ola ve nâçâr ola devri Terkibe gelince se mevalid ola zâhir
Bu
cümle mezahirde ola muteber İnsanın ola cümle tufeylisi mezahir insan
İnsan
âleminin yaratılış mâyesi, baba sülbünde olan menidir ki, o, onun evvelki
denizi bulunmuştur. Birinci cevher, ana rahminde bulunan nutfedir ki, o, onun
ikinci denizi bilinmiştir. Nutfenin iç ve dışı vardır ki, melekût ve mülk
âlemlerine tatbik olunmuştur. Nutfenin içinden ceninin his ve kuvvetleri hâsıl
olmuştur ki, onun üçüncü denizi kılınmıştır. Dışından cüz ve uzuvları vücuda
gelmiştir ki, onun dördüncü denizi itibar olunmuştur. İnsan âleminin dahi dört
denizi bununla son bulmuştur. Zira ki meni, baba sülbünde gizli iken, salt
sevgi idi. Ondan bir hareketle ortaya çıkıp, ana rahminde birinci cevher
olmuştur ki, iç ve dışı, doğanın can ve cismi olup, insan âlemi vücuda
gelmiştir. Büyük âlem, bu insan âlemine hizmetçi ve dalkavuk olmuştur.
Nâzm:
Nedir
hikayet-i leylî ki doldu arsa-i hak
Ne
idi halet-i mecnun-u mest damen-i çak
Şarab-ı
aşk idi nuş etti hüsn-ü leylîden
Zehi
şarab-ı mustafa zehi piyale-i pâk
Cemal
ü aşk-ı hüdadan bulur bu mevcudât
İlâhî
ente ilahî ve la ilahe sivak
Cihan
mezahir-i sun'-u sıfat-ı Mevladır
Bu
seyr zevkin eder can-ı ârif çâlâk
Velik
mazhar-ı insan ki hâs mazhar odur
Kıyas
olunmaz ona gayri mazhar et hâşâk
Felek-i
mülkte yoğ insan misali bir cevher
Hezâr
bâr aradım onu bulmuşum derrâk
Kemal-i
illet-i gaiye nev-i insandır
Delil
Hakkı edersen taleb oku levlâk
(Leyla
hikâyesi nedir ki, yeryüzü doldu? Ne idi mest olmuş ve eteği parçalanmış
Mecnun'un hali? Leyla'nın güzelliğinden içtiği aşk şarabıydı. Mustafa'nın
şarabı ne hoş, pâk piyale ne hoş! Güzelliği ve aşkı Hüda'dan bulur bu
varlıklar. İlahî, sensin İlah, senden gayri ilah yok. Cihan, Mevla'nın sanat ve
sıfatlarının tezahürüdür. Arifin hareketli canı, bu seyr zevkini eder. Lakin
insanın ortaya çıkışı ki, has mazhar odur. Görünen hiçbir şey ona kıyas
olunmaz. Mülk feleğinde insan benzeri bir cevher yok. Binlerce kez aradım onu,
bulmuşum onu süratli idrak edici. Bu sebebin kemalinin gayesi, insan türüdür.
Hakkı, delil istersen, oku 'levlak' hadisini.)
Sekizinci
Madde
İnsan
âleminin âhiret âlemine çeşitli yönlerle benzerlik ve ortaklıklarını bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, ârifler demişlerdir ki: Peygamberlerin (selam onlara
olsun) rumuzlarının bir münasebeti, yani insan âleminin bekâ âlemine bir
benzerliği budur ki, beka âleminin giriş yeri olan ölüme misal, insan âlemidir.
Birinci, gıdanın hazmıdır. Bedenin yok olmasına misal, ikinci hazmdır. İkinci
neşveye misal, üçüncü hazımdır ki, halis kan vücut bulur.
Cesetlerin
haşrine misal, dördüncü hazımdır ki, menî hâsıl olur. Mahşere misal, babanın
sülbüdür ki, meni onda toplanır. Hesap, kitab ve mizana misal, nutfe cevherinde
hâsıl olan felek konumlarının tesirleridir. Sırata misal, babanın mesane yoludur.
Cehenneme misal, fercin içidir. Kevsere misal, ananın nutfesidir. Cennete
misal, rahimdir ki, onda nimet türleri olan his ve kuvvetler ile hayat ve can
bulur. Mevla'ya kavuşmaya misal, ondan doğmaktır ki, insanın güzellik ve
cemalini görüp, yerin diyarına hayran olur. Bir benzerliği budur ki, ölüme
misal, uykudur. Şeytana misal, vehmetmedir. Berzaha misal, rüyadır. Melekûta
misal, sadık rüyadır. Mezara misal, göğsün içidir. Münker ve nekire misal,
tedbir ve ihtiyardır. Kabir karanlığına misal, Hak'dan gaflettir. Kabir azabına
misal, kendini bilmemektir. Kabir nuruna misal, gönül huzurudur. Kabir nimetine
misal, kendini bilmektir. İsrafil'e misal, İlâhî aşktır. Sura misal, insan
boğazıdır. Mahşere misal, müşterek histir. Amel defterine misal, hafıza kuvvetidir.
Mizana misal, nazarî akıldır. Sırata misal, fikretmedir. Cehenneme misal,
tabiat zindanıdır. Zebanilere misal, kötü ahlaktır. Acıklı azaba misal, şirk ve
hevadır. Masivayla şuğullanmaktır. İtiraz ve şikâyettir. Zira ki hep edip
eyleyen bir Mevla'dır. Kevser havuzuna misal, muhabbet şarabıdır. Cennet-i
âlâya misal ârifin kalbidir. Huri ve gılmana misal, güzel ahlaktır. Dört nehre
misal, ilim suyu, ilim sütü, rıza balı ve aşk şarabıdır. Ebedî nimete misal,
çoklukta teklik bulmaktır ki, toplulukta halvettir.
Beyt:
Ebediyet
nimeti helâldir
Elini
ve dudağını dünya nimetlerine sürmeyene
Mevla'ya
kavuşmaya misal, hakiki fakrı bulup, fâni olmaktır. Sidreye misal, insanın başı
ve yüzüdür. Tuba ağacına misal, kadınların saçıdır. Süslü tubaya misal, düzenli
beden uzuvlarıdır. Zira ki eller, ayaklar ve parmaklar, turbanın dalları gibi
aşağıya doğrudur. Levh-i mahfuza misal, hâfıza kuvvetidir. Kaleme misal, hayal
kuvvetidir. Geniş kürsiye misal, dimağın tamıdır. Onda olan yerde ve gökte
bulunan meleklere misal, bedenin his ve kuvvetleridir. Büyük arşa misal, kâmil
insanın sırrıdır. O Hak'ka ulaşıcıdır.
Beyt:
Gönül
tahtı mamur ve hevadan pak oldu
Rahman
olan Allah, arş üzerine hükümrandır.
Hak
Taâlâ'nın misali olmaz ki, insan ruhuna misal ola. Nitekim Kur'an'da: 'Hiç bir
şey onun misli olmadı,'(42/9) buyurmuştur. Allah'ın misilden münezzeh olduğunu
duyurmuştur.
Nâzm:
Ey
gönül sendedir ol kaf-ı kanaat sende
Sendedir
akl ü edeb nutk ü belagat sende
Sendedir
baht-ı âla necm-i saadet sende
Sendedir
ilm-i ledün remz-i beşaret sende
Sendedir
sırr-ı Hüda bâr-ı emanet sende
Sendedir
genc-i nihan ayn-ı keramet sende
Sendedir
dürr-ü kan-ı kerem zât-ı hidayet sende
Sendedir
hamr-ı ezel sekr ü feragat sende
Var
iken tanı özün bunca feraset sende
Sendedir
nur-u Hüda lütf ü inayet sende
Hâsılı
sendedir ol gayet-i gayet sende
Sendedir
dürlü hüner dürlü maharet sende
Sendedir
zabt ile rabt emre itaat sende
Sendedir
hulk-ı cihan cümle imaret sende
Sendedir
bahr ile ber cümle vilayet sende
Bu
cihan varlığı hoş buldu nihayet sende
Varlığın
aşka değiş eyle ferağat sen de
Sendedir
dûzih-i sûzan dahi cennet sende
Sendedir
iki cihan mülkü tamamet sende
Gafil
olma gözün aç âlem-i kübra sensin
Sidre
ü levh ü alem arş-ı mualla sensin
(Ey
gönül, o kanaat dağı sendedir. Akıl ve edeb, konuşma belagati sende. Sendedir
aşk ile can, güzellik ve melahat. Saadet yıldızı ve yüce baht sendedir. Müjde
remzi ve ledün ilmi sendedir. Hüda'nın sırrı ve binler emanet sendedir. Keramet
pınarı, gizli hazine sendedir. Hidayet verici zat, kerem ve kâm incisi sendedir.
Ezel şarabı, sekr ve feragat sendedir. Sende bunca feraset varken özünü tanı.
Hüda'nın nuru, lütfu ve inayeti sendedir. Hâsılı, o gayelerin gayesi sendedir.
Türlü hüner, türlü maharet sendedir. Zabt ile rabt ve emre itaat sendedir.
Cihanın halkı ve bütün imaret sendedir. Kararlar, denizler ve bütün beldeler
hep sendedir. Bu cihan varlığı, sende nihayet buldu. Varlığını aşka değiş, sen
de feragat eyle.
Cehennem
ateşi ve cennet sendedir. İki cihan mülkünün tamamı sendedir. Gafil olma,
gözünü aç, büyük âlem sensin. Sidre, levh, kalem ve arş sensin.)
Birinci Madde
İnsanın, kendi vücûdundan Hâlik'ının vücûdunu
anlamasının yolunu bildirir.
Ey aziz! Marifet ehli demişlerdir ki, insan kendi vücûduna dikkatle bakarsa, Hâlik'ının, Yaratanının vücûdunu, yâni varlığını bilip, ârif-i billâh olur. Zira bir kimse tefekkür eylese, bu vücûdundan haber ve eser yok iken, şimdiki kendi vücûdunu görüp bilse, kendi hilkatına dikkatle baksa, yakinen bilir ki, bundan önce, iki damla meni suyu idi. Ne eti, ne yağı, ne kemiği, ne damarı, ne kanı, ne canı, aklı ve ne de iz'ânı vardı. Ancak Allahu Teâlâ'nın yaratması ile sonradan dışta ve içte bazı aciblikler vücûda gelip, çok hünerli ve güzel uzuvlarla süslenmiştir. İnsan bu hâlleri düşününce, muhakkak bir Yaratıcısı olduğunu ve onun bütün cihanın zerrelerinde tasarrufu olduğunu ve her şeyde müessir ve fail bulunduğunu, her şeyin dışını ve içini bilmekte muhit ve şâmil olduğunu, her cismin her uzvunda ve her cüz'ündeki ve her andaki kudreti, hikmeti ve rahmeti sâri, câri ve kâmil olduğunu bilir. İnsan, kendi beden yapısının tekmiline ve uzuvlarının faydalarının çokluğuna ne kadar çok bakarsa, Yaratıcısını tanıması ve Yapıcısını sevmesi de o kadar artar. Ve bilir ki, insan vücûdunda mevcûd. ma'hud ve ma'dud olan uzuvlar, duygular, kuvvetler, ilim, fen ve san'atların tümü, Hazret-i Sâni-i Hakim'in ve Raûf-ı Rahim'in bu insan nev'ine mahsus lûtfundan ve inâyetindendir. Re'fetinin umumi, rahmetinin kemalde olmasındandır. Nitekim Kelâm-ı Kadim'inde Bakara sûresi yüz kırküçüncü âyetinde, «Allahü azimüşşân insanlara merhametlidir, ecirlerini zayetmez ve günahlarını affedicidir», buyuruyor. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifte, «Allahü Teâlâ kuluna çok acıyıcı ve meme emmekte olan yavrusuna bir annenin şefkatinden daha şefkatlidir», buyurup, Hakk Teâlâ'nın Rabbü'l-âlemin ve Erhamü'r-rahimin olduğunu duyurmuştur. İşte bu şekildeki mârifet-i vücûd. Hayy ü Vedûd Hazretlerini bilmenin anahtarı ve aynası olmaya uygundur. Yâ Rabbi ihsan ve cömertliğinle bize, kendimizi tanımamızı nasib et.
Nazm:
1.
Vücûd-i cûd-i İlâhi, hayat-bahş-ı kerîm.
Nefes atiyye-i rahmet, Kelâm-ı fazlı kadîm,
Beden binâ-yı Hüdâ, rûh nefha-i tekrim,
Kuvâ vedia-yı kudret, havas sun'-i hakim.
Bu kâr-hânede bilsem neyim, benim nem var.
2.
Bu kâr-hânede bir başka kâr ü bârım yok.
Ne varsa cümle onundur, bir özge varım yok;
Cihâna gelmede gitmekde ihtiyarım yok,
Benim neyim diyecek elde bir medarım yok.
Bu kâr-hânede bilsem neyim, benim nem var
3.
Ademden etti beni kudreti berâverde.
Gıdamı eyledi âmâde rahmi maderde
Nevâl-i zahir ü bâtınla etti perverde.
Benimle çekti zuhûr-i cemâline perde,
Bu kâr-hânede bilsem neyim, benim nem var.
1. İlâhi cömertliğin var oluşu keremiyle varlıklara
hayat bağışlar. Rahmetinden onlara nefes alıp verme özelliği verir. Bu da
ezelî fazlının kelâmındandır. İnsandaki beden, Allah'ın bir binası, rûh ise
yüceltilmiş bir soluk. Bu dünyada bilsem, neyim ben, nem var.
2. Bu
meşgalelerle dolu dünyada başka bir iş ve uğraşım yok. Ne varsa hepsi O'nundur,
Kendime has bir varlığım yok. Dünyaya gelmek ve gitmek konusunda da bir
seçeneğim yok. «Bu benimdir!
» diyecek elde bir Övünç vesilem yok. Bu
dünyada bilsem, neyim ben, nem var.
3. Onun kudreti
beni yokluktan hayat sahnesine çıkardı. Anne karnında benim gıdamı da hazır
etti. Gizli ve açıktan verdiği azıklarla beni besledi ve cemâlinin zuhuruna benimle
bir perde çekti. Bu dünyada bilsem, neyim ben, nem var.
İkinci Madde
İnsan ruhunun sıfatlarının bir bakımdan
Haz-ret-i Rahmân'ın sıfatlarına benzetilmesinden vahdet-i zât-ı pâkini
anlamanın yolunu bildirir.
Ey aziz! Marifet
sahipleri demişlerdir ki, insan bedeninin uzuvları, cisimler âleminin
parçalarına bir bakımdan benzediği gibi, insan ruhunun sıfatları da, Rahmân'ın
sıfat-ı subûtiyyesine ve esmâ-i hüsnâsına benzer. Nitekim Hazret-i Rabbü'l-âlemin Hayy
[diri]. Alim [bilici]. Semi' [işitici], Basir (görücü), Mütekellim (söyleyici),
Kaadir [gücü yetici], Murid [dileyici] ve Mutasarrıf olduğu gibi, insanın ruhu
da hayat, ilim, semi', basar, kelâm, kudret, irâdet ve tasarruf sıfatlarıyla
muttasıftır. Lâkin insanın ruhu, sıfatlarında, uzuvların âlet olmasına
muhtaçtır. Allahü Teâlâ'nın sıfatları ise, eşyanın âlet olmasına muhtaç
olmaktan beridirler. Allahü Teâlâ Rahman ve Rahim olup, esmâ-i hüsnâ ile
muttasıf Reşîd ve Sabûr oldu-ğu gibi, insanın ruhu da, esmâ-i hüsnâ ile
muttasıf olabilir. Lâkin uzuvların Alet olmasına muhtaç olur. Allahü Teâlâ
istemedikçe göklerin hareket etmediği, yıldızların te'sir etmeyip unsurlar imtizaç
eylemediği. mürekkeb (bileşik) maddeler meydana gelmediği gibi, insanın ruhu
istemedikçe de, dil söylemez, kulak dinlemez, göz bakmaz, el tutmaz, ayak
gitmez ve uzuvlar işlerini yapmazlar.
İşte insan
ruhunun bedende mutasarrıf olması, Hak Teâlâ'nın Âlemde mutasarrıf olması
misalidir. Âlemin bekası Hakk Teâlâ ile kaim olduğu gibi, insanın bedeni de rûh
ile kaimdir. Âlemin eczası-na bakılınca, eflâk, anasır ve mevâlidin
[türevlerinin] şekilleri, hâlleri ve renkleri çokluğundan nihayetsiz göründüğü,
hâlbuki Allahü Teâlâ'nın vahdâniyyet-i zâtına göre hepsi bir Hakimin kudreti
altında ve hükm-i tasarrufunda fiillerin, sıfatların ve isimlerin aynaları
olduğu gibi, cismin eczasına bakılınca, kemik, sinir, damarlar ve onların
şekil, hâl ve fiilleri çok fazla görülür. Hâlbuki hepsi, bir ruhun hükmü
altında olan organlar, hisler ve kuvvetlerdir. İşte bu surette, mânâ açıkça bellidir.
Eğer Hakk'ın hidâyeti erişir de bu mânâya vâkıf olursan, sıfatların çokluğu
içinde Zâtın vahdetini [birliğini] bulursun ve Hazret-i İbrahim aleyhisselâm
gibi, göklerin ve yerin melekûtunu gönülde, basiretle görürsün. Zira nefsini
tanımak ve Rabb'ini bilmek, ancak gönül âleminde hâsıl olur. Nefsi tanımaya
kavuşan, Hakk'ı bilmeye erişir. Nitekim «Nefsini bilen Rab-bini tanır-, remzi
bu mânâyı anlatmaktadır. Zira insanın ruhu cilâlı bir ayna olup, onunla gönül
tecelli yeri olur. Eğer sen beden zulmetinden geçip, kalp safâsını bulursan,
aşk nuru ile dolup, vahdet âlemine gelirsin ve Hakk'ın âşinâsı olup onunla
kalırsın.
Nazm:
| 1. | Vahdet-i aşkı taleb kıl, «ma» vü «men» den et firar. | |
| Bir âdeddir kim merâtibden olur deh sad
hezâr. |
||
| 2. | Bahr-ı
aşk içre kamu ervahdır yek-renklik, |
|
|
Buldu bu tenler zurûfundan bu
kesret itibâr. |
||
| 3. | Zarf-ı nâ-hoşdan olur telh âb-ı şîrîn-revân. | |
|
Ger hoş olmaktır murâd ol
âşinâ-yı cûybâr. |
||
| 4. | Kışırdandır dâne-i engür ü nârın kesreti, | |
| Usr olursa cümle birdir şîre-i
engür ü nâr. |
||
| 5. | Olmak istersen gönüllerde surür u gözde nûr, | |
| Cism-i hâki koy hemân kıl aşk-ı pâki ihtiyar. |
||
| 6. | Âşinâ-yı aşk olursan, devlet-i sermed senin, | |
| Nakd
alırsın her muradın, sende kalmaz intizâr. |
||
| 7. | Aşk ile fâni olursan ârif-i agâhsın, | |
| Fârig
u âzâd olursan, kalmaz asla itizar; |
||
| 8. | Yâr-ı gânn sendedir, her ne dilersen senin ol. | |
| Aç
elin tut dâmenin, kıl kendini büs u kenar. |
||
| 9. | Sen sana gel, sen seni bil, kimsin, ey HAKKI nesin? | |
|
Sayma
cismin kim gönüldür gar-ı yâr ü yâr-ı gar. |
1. Aşkta vahdeti iste ve «ne» ile «kim» deyip durmaktan kaçın. Bir sayıdır ki basamaklara indiğinde onlar, yüzler, binler ortaya çıkar.
2. Aşk denizi içinde bütün ruhlar tek renktir ama, bu ten denen zar] içinde çoğalıp çeşitlenerek değer buldu.
3. Şu nahoş zarftan (bedenden) tatlı akışlı su bile acılaşır. Ama, muradın hoş olmak ise aşk çağlayanlarına aşina ol.
4. Üzüm ve nardaki tane bolluğu kabuğundan dolayıdır. Oysa sıkıldığında üzüm ve narın suyu aynı şırayı oluşturur.
5. Gönüllerde sevinç ve gözlerde nur olmak istersen şu toprak parçası olan bedeni boşla ve temiz aşkı bul.
6. Aşk ile yakınlaşma bulursan sonu gelmez bir talihliliğin olur, her muradına peşin peşin erersin ve bekleme derdin olmaz.
7.. Eğer aşkta yok olursan gözü açık bir arif sayılırsın. Dünyadan vazgeçip azâd olursan aslâ özür dilemezsin.
8.. Mağara dostun yine sendedir. Her ne dilersen yine kendinde bulursun. Elini aç ve eteğine yapışıp kendini halvet eyle. (Mağara dostu olarak Hz. Peygamber ile Hz. Ebûbekir kastedilmektedir).
9. Ey Hakkı! Kimsin, nesin, sen seni bil ve kendine gel. Cismini
hiç hesaba katma ki mağaradaki arkadaşın ve arkadaşlığındaki mağara da o
gönüldür.
Üçüncü Madde
İnsanın
kendi beden memleketinde bulunan tasarruflarından Allahü Teâlâ'nın mülk
âleminde olan tasarruflarını anlamanın yollarını bildirir.
Ey aziz! Marifet sahibleri demişlerdir ki,
Allahü Teâlâ'nın mülk âleminde olan saltanat ve hükümetini ve bütün eşyaya olan
te'sirlerini ve âlemin zerrelerini terbiye ile tasarruflarını, insan kendi
bedeninde olan saltanat, hüküm, tasarruf, harekât ve işlere benzeterek
bilebilir. Çünkü cihanın her zerresinin Allahü Teâlâ'nın emrine nasıl uyduğu
herkesin ma'lûmudur. İnşan, kendinde ruhun bedendeki tasarrufunun ne olduğunu
bilmeyince Allahü Teâlâ'nın bütün cihanda, nasıl mutasarrıf olduğunu anlaması,
nasıl mümkün olur. «Ey insan, beni bilmek için, nefsini bil», buyurduğu bu mânâ
içindir. Meselâ sen bir kâğıt üzerine Bismillah yazmak istediğin zaman, önce
ruhun, kalbinde, onu yazmaya meyl ve isteği hâsıl olur. Sonra hayvani rûh
vasıtasıyla o meyil ve istek, beyne ulaşıp, onda bulunan hafıza kuvvetinde
Bismillah'ın sûreti zâhir olur. Sonra beyaz bir sinirle o sûret, hâfızadan,
parmağın ucuna gelir. Sonra parmaklar, kalp isteği ile, hislerin yardımı,
kalemin ve mürekkebin vasıtası ile kâğıt üzerinde Bismillah yazar. Aynı
şekilde Allahü Teâlâ’nın yüksek irâdesi, bir şeyin meydana gelmesine bağlansa,
önce o irâdenin eseri, Arşda hâsıl olur. Sonra akl-ı evvel vasıtasıyla o irâde,
Kürsî'ye ulaşıp, orada olan Levh-i mahfûz'da zahir olur. Sonra akl-ı âşır olan
Ruhü'l-kuds, onu eflâkten anasıra indirir. Sonra eflâkin hareketi ve
yıldızların şuaları vasıtasıyla, tabiatlerin anası olan hararet, rutûbet,
burûdet ve yubûsetten [sıcaklı, soğukluk, yaşlık, kuruluk], murad olunan şey
meydana gelir. Nitekim kâğıt, yazı yeri olup, harflerin şekillerini hıfz
etmiştir. Bunun gibi tabiatların anaları [esasları], gaybi şekilleri kabul
edici olup, zuhûr eden şekilleri muhafaza eder olmuştur. Hakk Teâlâ, Arşa
mensub olan mânâyı, bu yol ile, esfel âleme indirip, envâ-ı terkib ile cisim
hâline getirdiğinden, kâinat-ı cev ile, mevâlid-i selâse bunca şekillerle
sûret almıştır.
Misalimizde insan
rûhunun muradının gönülde hâsıl olması, Hakk Teâlâ'nın yüksek irâdesi eserinin
Arşda zuhûru gibidir. İnsan bedeninde hayvani rûh, cihanda akl-ı evvele benzer.
Hâfıza kuvveti Levh-i mahfûz'un yerindedir. Beyaz sinir akl-ı âşir
hükmündedir. El parmaklan süfli anasır gibidir. Hisler ve kuvvetler, eflâk ve
yıldızlara benzer. Yazı yazma âletleri tabii esaslar gibidir. Yazılmış
çizgiler, boş kâinat ve mevâlid-i selâseye benzer. Bu misalde Bismillahdır.
İnsanın kalbi, bütün bedende mutasarrıf olup, uzuvları tamamen kalbine mağlûb
ve muti' olmuş olunca, avam insanı kendi kalbinde sâkin bilmiştir. Bunun gibi
Arş-ı azîm, Melik-i kadimin irâdesi ile, bütün âlemde mutasarrıf olup, âlemin
her cüz'ü, Arş-ı a'zama mağlûb ve muti' olduğundan, çokları Mâlik-i mülkü (hâşâ!) Arşda bulunuyor düşüncesine
kapılmışlardır. Böylece, «Allahü Teâlâ Âdemi (insanı) kendi suretinde yarattı,
tâ ki onu bilsin», remzi buradan anlaşılır. Zira sultanı, yine sultan tanır.
Sultanlığın kıymetini sultandan başkası nasıl bilir? Eğer Allahü Teâlâ seni bu
beden memleketinde padişah etmese idi ve saltanat işlerini, sana ısmarlamasa,
bırakmasa idi ve sana âleme nümune olmak için bu nüshayı bahş etmese idi, sen o
cihanın sultanını nasıl tanıyabilirdin. O hâlde kadim olan o Lâyezâle yüzbin
hamd ü senâ olsun. O zevâlsiz Kerim'e yüzbin şükür olsun ki, bu beden
memleketini senin emrine verip, seni kendi âleminde sultan etmiştir. Kalbini
Arş, beynini Kursi, hafıza hazineni Levh-i mahfûz eylemiştir. Bütün sinir ve
damarların toplandığı yer his ve kuvvetlerin madeni olan beynini eflâk ve
yıldızlar eylemiştir. Uzuv ve organlarına unsur ve hâller verip, hepsini sana
muti' etmiş, emrine vermiştir. Seni, bütün yaratıklarından daha güzel, olgun,
kerim ve ef'dâl edip, bütün kâinat üzerine galib ve üstün eylemiştir.
Meleklerin secde yönü ve feleğin efendisi edip, ancak kendine secde ve ibâdet
edici kılmıştır. Bu yolla sana kendini tanıtmayı kolay edip muhabbet ünsünü
ihsan eylemiştir.
O hâlde sen,
kendi kalbinden ve memleketinden ve saltanatından gafil bulunma ki, kendi
Yaratanını, Rabb'ini ve Sâni'ini unutup uzaklaşmayasın. Bu şuhûda kavuşursan,
her şeyi iyi ve üstün görüp, her işi birbirine uygun, muvafık ve lâyık
bulursun. Muârız olma ateşinden uzak olup, teslim ve rıza nimetlerinde mukim ve
said olursun. Zira bütün varlıklar o Hakim Sâni'in icad ve san'atıdır ve kudret
elinin nakşıdır. O hâlde bu cihanın nakışlarını beğenmeyip ayıplayan kimse,
nakkaşı beğenmeyip, onu gıybet etmiş olur. Onun kısa aklı, her şeyde açık bir
faydayı, her zararda hazır olan bir iyiliği ve her işte Kaadir'in nice
nimetlerini anlamadığından niçin ve nasıl zehrini içip kendini itiraz ateşine
atmış olur. Yoksa her şey, yerine uygun va'z olunmuş, her iş muvafık ve
sahibine lâyık bulunmuştur. Zira her zulümde bir adâlet ve her şerde bir hayır
bilinmiştir. Nitekim «Vâki olanda bir hayır vardır; mahlûk için yaptığından
daha bedi' olanı yoktur», denmiştir. Hadis-i şerifde, «Hiç bir cüz-i şer yoktur
ki, külli hayrı bulundurmasın»,
denmiştir. Kur'ân-ı Kerim'de Bakara sûresi yüz kırküçüncü âyetinde, «Allahü
Teâlâ insanlara çok merhametlidir. Ecirlerini zayi etmez. Günahlarını
affedicidir», buyuruyor.
Fârisi Beyt (tercümedir):
Bulunduğu
hâl uygun her şeyin varlığına
Böyle
olmasa idi, gelmez idi vücûda.
Beyt:
Her işi
Hakk'dan bilir, halkı unutmuş Hak-şinâs,
O görür
ki, hayr u şerr ü adle zulm olmuş libâs.
Her işi
Allah'tan bilen ve yaratılmışları unutan Allah dostları hayır, şer ve adalete
zulmün bile elbise olarak giydirildiğini görür.
Nazm:
HAKKI,
Hakk'dan gafil olma, hâzır ol,
Her
işinde hikmetine nâzır ol.
Cüz'-i şer zımnında hayr-ı küllü
bul,
Pes kazasına rızâda mâhir ol.
Ey
Hakkı! Gafil olma, hazırlıklı bulun. Her işinde Allah'ın hikmetini görmeye
bak. Küçük bir şerrin atında bütün bir hayrı bul ve sonuçta kazaya rıza
gösterme hususunda mâhir ol.
Dördüncü Madde
İnsan,
kendi nefsini tenzihden, Hakk Teala’yı tenzihin anlaşılmasının yolunu
bildirir.
Ey aziz! Marifet sahipleri demişlerdir
ki, insan kendi nefsinin tenzihi misalinden Hakk Teâlâ'nın tenzihini
anlayabilir. Nitekim insanın rûhu, gönülden yüreğe ve yürekten bütün uzuvlara
mutasarrıftır. Hâlbuki o. Rabbâni bir emir olup, hakikati hayâl ve vehime
gelmekten münezzehdir. Kemiyet, yâni nicelik miktarından mukaddestir.
Bölünebilmekten beridir. Şekil ve renkten âridir. Hakk Teâlâ da hatıra gelen
vehimlerden münezzeh, hayâlde olan şekillerden mukaddes, zaman ve mekândan
beridir. Lâkin tasarrufları zamandan âri, tecellileri mekândan hâli değildir.
İnsanın vücûdunda bulunan vedad, muhabbet, rahat, minnet, tat, lezzet, gam,
sürûr, zevk, huzûr, safâ, keder, işitme, görme, koklama, ses ve diğer duygular
ve kuvvetlerle rûhun sıfatlarının varlığı anlaşıldığı, lâkin hakikat ve nasıl
oldukları tasavvur olunamadığı gibi, Allahü Teâlâ'nın da bütün sıfat, isim ve
fiilleri âlemde zuhûr edip, her şey fiillerin, sıfatların ve isimlerin aynası
olmuştur. Lâkin fiillerinin nasıl olduğu, sıfatlarının mahiyyeti, isimlerinin
hakikati, insanlar tarafından tasavvur olunamaz, anlaşılamaz. Gözün, kulağın
işitmesinden, burnun yemeklerin tadını almasından nasibi olmadığı gibi, dış
duyguların da, akıl ile anlaşılan şeylerden nasibleri olmaz. Akıl da gönül
hâllerini bilmez. Zira emr-i İlâhi olan insan rûhunun bağlantısı gönül
olduğundan onun hakikati bilinmeden beridir. Vasfa gelmez. İnsan rûhu bütün
bedende mutasarrıftır ve nasıl olduğunu insan anlayamaz. Hazret-i
Rabbü'l-âlemin de, bütün âlemde her şeye mutasarrıftır; hey'et ve mahiyyeti
tasavvur olunamaz. Rûhun teveccühü ve taallûku bütün uzuvlara sâri ve hükmü
bütün bedende câri olup beden her hâliyle onun hizmetçisidir. Lâkin beden
bölünebilir; rûh ise bölünmekten beri ve âridir. Hakk Teâlâ'nın nûru da, bütün
eşyaya mülâzımdır; cihanın her zerresi onun kudretiyle varlıkta durmaktadır.
Her şey onun zikr ve tesbihini yapmaktadır. Bütün mahlûklar ona ibâdet ve
hizmet edicidir. Hepsi her ân ondan yana meyillidirler. Onun lûtf ve keremi
herkese daimidir. Lâkin yine bir mekâna muzâf ve bir şeye kıyas ve bir tarafa
nisbet olunmaz. Tenzihi lâzımdır. Mevlâ'nın tenzih kapısı açılmaz. Ancak
insanın nefsinin sırrı keşf olunursa, aralama olur. Hâlbuki o sırrın keşfine,
açığa vurulmasına şerîatin izni yoktur. Onun için, insan rûhunu be denden
tecrid ve tenzih edenlerden bedenin içinde sayanlar daha çoktur, Fakat muvahhid
hakimler, akli deliller ile insan ruhunu bedenin dışında kabul etmişlerdir,
Nazm:
|
|
1. | Hak dedi nûr-i semâvât ü zemin; |
| Zâtını vasf etti Rabbü'l-âlemin. | ||
| 2. | Ehl-i
hak cânında bulmuştur ıyân, |
|
| Nûr-ı Hakk'ı âleme bî-çûn karin. | ||
| 3. | Hak
fe bi yesmau ve bi yüsribü dedi, |
|
| Bulduğiy çün nûrunu bu mâ ü tin. | ||
| 4. |
Ehl-i hâl etmezdi vecdinden
semâ |
|
| Olmasa râz-ı maiyyet müstebîn. | ||
| 5. | Nûr-ı
pâki bulmasaydı âb u hâk |
|
| Olmaz idi sûret-i ma'nâ mübin. | ||
| 6. | Nûr-ı lâ-şarkı vü lâ-garbı bulan | |
| Ehl-i dil, kandili nûr olmuş yakîn. | ||
| 7. | Varlığın mahv eyleyip bulsan fenâ | |
| Zâhir olur sırr-ı hayrü'l-vârisîn. | ||
| 8. | Vahdet-i
kesrette bulmuş ehl-i Hakk |
|
| Âminin ü sâlimin ü ganimin. | ||
| 9. | Hakk'a
tefviz eyle HAKKI sen seni |
|
|
Fâil-i Muhtâr'ı bul ni'mel-muîn. |
1.
Âlemlerin Rabbi olan Allah, zâtını vasfederken, Hakk, semâlar
ve yerlerin nûrudur, dedi.
2.
Hakk ehli hiç şüphesiz Allah nûrunu, âleme çok yakın olarak
canında apaçık bulmuştur.
3.
Şu su ve çamur
(toprak)
O'nun nûrunu bulduğu için; «Hakk benimle duyar,
benimle görür», dedi.
4. Eğer beraberlik sırrı ortaya çıkmasaydı hâl ehli coşkunluğundan dolayı semâ etmezdi.
5.
Su ve toprak eğer o pâk nûru bulmasaydı, mânânın sûreti apaçık
görünmezdi.
6.
Doğusu ve batısı olmayan o nûru bulan ehl-i diller yakin sırrının
nûr kandili olmuşlardır.
7.
Eğer varlığını mahvedip Allah'ta yokluk bulursan, «Hayrü'l -şârisin
(Mirasçıların en hayırlısı)»
kelâmının
sırrı ortaya çıkmış olur.
8. Hakk ehli vahdeti (birliği) kesrette (çoklukta) bulmuş olup bunlar emin, sâlim ve ganimete ulaşan kişilerdir.
9. Ey Hakkı! Sen kendini Hakk'a
bırak, teslim et. Yegâne Faili bul ki,
«O ne güzel yardımcıdır».
Beşinci
Madde
İnsan
rûhunun tenzihini, cismin fenâsını, canın bekasını ve onlara bağlı bilgileri
hakimane olarak beyân eder.
Ey aziz! Hikmet sahipleri demişlerdir ki. insani nefs, bedenden mücerreddir. Zira. sen kendi zâtından ebedi olarak gafil olmazsın. Uyku hâlinde iken veya gözünü kapadığın zaman bile unutmazsın. Bedenin kısımlarından her birini bir zaman unutma hâli sende bulunur. Hâlbuki küll, ancak bütün kısımları ile anlaşılır. O hâlde sen bu beden veya kısımlarından bir cüz olsa idin, kendi zâtını unutarak, onu daimi bilemez idin. İşte sen bu beden ve kısımlarından mücerredsin. Halbuki tabii hararetin bedenin rutubetinde tasarrufu sebebiyle bedenin daima çözülmekte ve akmaktadır. Gadiyye kuvveti, gıdayı uzuvlara getirince gıdadan meydana gelen yeni eczalar gelince, bedenden eski eczâlar çözülmese, ayrılmasa idi, bedenin buncan çok büyük olurdu. Gıda, yâni besinlerden gelen eczâlar, bozulanların, ayrılanların karşılığı olduğu için bedenin haddinden büyük olmayıp, bu şekilde kalmıştır. Eğer sen bu beden ve eczâsından bir cüz olsaydın, her zamanda, benliğin değişir, sen denince anlaşılan cevher böyle daim kalmaz idi. O hâlde sen, bedensiz ve eczasız sensin. Sen bedenin aynı nasıl sayılabilirsin ki, onun bozulmasından, çözülmesinden haberin olmaz. Hâlbuki sen. kendi zâtından aslâ gâfil değilsin. Demek-ki sen bu şeylerin ötesisin. Hazret-i Vâcibü'l-vücûd daimi olarak varlıkların hepsinden münezzeh olduğu gibi, ukûl-ı âşere ve nüfûs-ı tis'a-ı felekiyye ne cisimdir, ne de cisimdendir. Onlar bu âlemin ne içinde, ne de dışındadır, ne bitişiktir, ne ayrıdır. Zira içinde ve dışında olmak, birleşmek ve ayrılmak cisimlerin sıfatlarındandır. Cisim olmayan onlardan mücerreddir.
Demek ki, nefs-i nâtıka öyle bir cevherdir
ki, ona duygularla işaret etmek tasavvur olunamaz. Zira bu nefs-i nâtıka, akl-ı
küllün zâhirinden hâsıl olan nefs-i küldür. Onun tekessüfi nurudur. Nefs ona
göre fer'i ve zildir. Vâcibü'l-vücûdun feyzi ondan buna ulaşıcıdır. Kendi
zâtını anlamak, eşyayı tartmak, ölçmek ve cismi korumak için işlerini
düzenlemek bunun şanındandır. O hâlde bu kudsi mahiyyetin, cisim olması nasıl
düşünülebilir ki, varidatı esnasında hafifliğinden, sanki cismi terk edip,
kendi âlemine yönelecek olur. Hattâ denilmiştir ki: Nefs-i nâtıka bir yerde
olmayarak vardır. O Allahü Teâlâ'nın nurlarından bir nûrdur. Zuhûru [işrakı]
Allahü Teâlâdan, gurubu [batışı] yine Allahü Teâlâ'yadır. Bununla beraber,
insanın nefsi [yâni rûhu], mademki bu cesedle örtülü ve müelleftir, öyleyse o
bu şer'i şerif ile me'mur ve mükelleftir. Cismin hükümleri ile mecburdur. O
hâlde bedenin kirlerinden temizlenen, benlik aşağılığından kurtulup uçan
nüfûs-i zekiyye, İlâhî esrâr olduğundan, agâh ve haberdar olup, ârif-i billâh
olur ve mak'ad-ı sıdkı bulup, makama vasıl olur. Ama bu nevi sûretimizi terbiye
edip hüsn ve güzellik nûrları ile güzelleştiren ve nefislerimizi bedenlerimize
ifâza edip [indirip] ilmi ve ameli kemâller ile tekmil eden [tamamlayan] akl-ı
kül olup, mebde ve meadımız ve Vücibü'l-vücûd'e vasıtamız odur. Şeriat dili ile
onun ismi, Rûh-ı Muhammedi'dir. O âlemin babasının bizi terbiye ve tekmili,
akl-ı fa'âl vasıtası iledir. O ise akl-ı âşirdir. Şeriat ehli arasında nâm ve
nişanı Rûhü'l-Kuds adıyla bilinmektedir. Bedenin bozulmasıyla, insanın nefsi,
yâni rûhu bâtıl olmaz. İlk mebde akl-ı kül olduğundan, o da daimi olup. hiç
fenâ bulmaz. Hattâ sahih vicdanlı olan kimse, bunu kendinde idrâk eder ki.
bedeninin uzuvları birer birer yok olarak, bütün eczâsı yok olsa, kendi nefsi
aslâ yok olmaz ve bedeni kuvvetleri gitmiş ve bitmiş olduğundan nefs-i
nâtıkanın nazari kuvveti ve şerefi kemâle erip. zeval bulmaz. Zira mücerred
nûrun hakikatine yokluk gelmez. O hâlde insanın nefsi, aslâ yokluğu kabul
eylemez. Ancak noksan üzere bulunan çeşitli mertebeleri bedenlerine yokluk
gelip bir hâlde kalmaz. Nihayet özel bir beden meydana gelip, özel mizaciyle
nefs-i küllün tenezzül mertebelerinden bir mertebesiyle münevver olmaya
müstaid ve lâyık olur. O zaman nefs-i küllün o mertebelerinden bir mertebesi,
müstakil bir yolla, o bedene taallûk eder. Bu nefs-i kül olan nûrun bu tenezzül
mertebeleri bulunan özellikleri, kendine nisbetle. basit cisme ârız olan
muhtelif şekillerin vasıtasıyla, o basit, cisim için farz olunan hisseler
mertebesindedir. Demek ki, o özel beden bozuldukta, nefs-i küllün o noksanlık
hususiyeti yok olmaz. Eğer o hey'etler bâki olmasa idi. nefs-i küllün bu
benlikleri kalmazdı ve güneş ışınları gibi, asli sarafetine dönüp enfüs
olmazdı.
Nefs ile beden
arasındaki alâka, ancak geçici bir alâka olunca, o alâkanın kalmamasıyla, bu
mücerred cevherin kalmaması lâzım gelmez. Ama hisler ve kuvvetlerin her birinin
lezzeti, ancak kendi kemâli bakımından o kemâli anlaması kadar olur. Her biri
elemi, yine o kemâlin yok olması hasebiyle ve yok olmayı anlaması kadar bulup,
elem çeker. Her kuvvetin kemâl derecesi, kendi lâyıkını bulmak ve noksanlığını
lâyıkından mahrum olmak olunca, o hâlde nefs-i nâtıkanın kemâli, bedene ait
kuvvetlerden teberri kılmaktır. Mebde ve meadı bilerek nakışlanmaktır. Kendi
hakikatini bilip, Hakk Teâlâ'yı bulmaktır. Ve noksanı bu mârifetlerden ötede
bulunmaktır. Zevk ve lezzeti, mârifet nûruyla dolmaktır. Hüzün ve elemi,
cahillik ve gaflet karanlığına dalmaktır. Dikin insanın nefsi, bu cismânî nûr
ile meşgul olunca, bu nefsin rezillikleri ile müteellim olmayıp, ruhani
faziletlerden lezzet almaz. Zira o. bedenin tabiatıyla kendinden geçmiş,
kendini unutmuştur.
Nefs-i
nâtıka bedenden mufarakat edip [ayrılıp], o da sarhoşluğundan ayılır. Eğer
nüfûs-i zekiyye'den ise, ilmi kemâli ve hulki güzelliği ile Vâcibü'l-vücûd'un
nûrlarını müşahede edip, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve kalbe
gelmeyen nimetleri ve lezzetleri bulur. Mücerred nûrlar ile ülfet edip,
mebdeine kavuşup, her muradı hâsıl olur. O sonsuz devletle tekrar dirilip ve
haşr olup, o saâdet-i ebediyede kalır. Mebde [başlangıç] ile kalmayıp, insanların
seçkinlerine nev'en taallûk edip, onlara iyilik üzere yardım ederse, bizden
yeğ olan cin zümresinden olur. Eğer nüfûs-i habîseden ise, bedenden ayrılma
zamanında, cahillik zulmeti ve hayvani ahlâkı hasebince, reddolunup, acı
azabları bulur. Bu duygu âleminden kesildiğinde kudsi âleme kavuşamayıp, berzah
[kabir] zulmetinde kalıp, orada korku ve pişmanlıkla, yeis ve gamla kıyamete
kadar elem çeker. Nev'en insanların şerlilerine taallûk edip [bağlanıp], onlara
şer ve fesad üzere yardım ederse, hepsinden şerli olan şeytanlar zümresinden
olur. Nüfûs-i nâtıka, melekût cevheri iken bu beden kuvvetleri ve aşağı
meşguliyetler onları kendi âleminden almıştır. Bu aşağı âleme çekip,
zulmetlere salmıştır. Eğer nefs-i nâtıka. Rahmâni ve yüksek ahlâk ile muttasıf
olup, hususi hakkani mârifetler ile kuvvet bulursa ve tedricen yemeyi ve
uykuyu azaltıp, bedenin kuvvetlerinin tasallutundan kurtulup, gadap ve şehvete
ga-lib olursa, o zaman kendi âlemini arzu edip, mebde ve meadının karşısına
gelir. Uyku ve uyanıklık hâlinde, ona yönelip, ondan gizli mârifetler alıp,
geçmiş ve gelecekte olan gaybları bilir. Zira bu nefs, o aklın aynası olup,
mârifet nakışlarını alıp, keşif ehli olur. Öyle olur ki, nefs i nâtıka
mebdeinden bir şeyi alıp, mütehayyile kuvveti onu kendine uygun surete benzer
yapıp, o suret aynen ondan hissi müştereke gelir. Ondan tahayyül madenine
muhtelif suretler aks eder. O hâlde nefs-i natıka onda güzellik, letâfet ve
azamette acib suretler ve garib şekiller müşâhede edip, onlardan konuşur.
Yahut kimseyi görmeyip, ancak manzum sözler, güzel sesler ile ölçülü nağmeler,
kasideler duyar. Eğer bunlar uykuda görünürse, sâdık rüyadır. Eğer uyku ile
uyanıklık arası olursa, vâkıa'dır. Eğer nefs, uyku esnasında, mebdeine mukabil
olmayıp, bu hâlleri vasıta ile görürse boş rüyâdır ki, tahayyül ve vehimlerdir.
Evet, melekût nurları şüphesiz gelmekte ve mukaddes şualar istidatlı nefslere
yayılmakta ve ulaşmaktadır. Kapının açılması, Allah ismi ile, kapıyı çalanlara
nasib olmaktadır.
O hâlde cihanın
bu rûhanî lezzetlerini inkâr edip, bozuk hayâller zan eden basiretsiz, cima'
lezzetini inkâr eden ınnîne (cima' kuvveti olmayana) benzemiş olur.
Hayvanları, meleklere tercih edip, ileri tutmuş olur. Yâ Rabbi, biz Sana iman
ettik, kemâl sıfatlarına, zâtının azametine yakışır şekilde inandık.
Resûllerini ikrar eyledik.
Nûrlarının müşahedesinde melekûtunun
mertebelerinin farklı olduğunu bildik.
Fârisi Rubâi (tercümedir):
Onlar ki gökte ay ile sohbet ederler.
Satranç tahtasında şaha melâmet ederler.
Onlar ki bu sözün sırrından agâhlardır.
Halkın gümrâhıdırlar, vücûdları yoldadır.
Nazm:
|
|
1. | Kalbinde
nefsi nâtıkayı bil lübb-i lübâb |
| Virane içre genc misâli etmiş ihticâb. |
||
| 2. | Serçeşme-i
vücûdun odur, kendin onu bil. |
|
| Zira bu benlik ondan olur lem'a-i serâb. |
||
| 3. | Bahr-i
hayât-ı cümledir nefs-i nâtıka. |
|
| İnsan hakikati ona hoş eyler intisâb. |
||
| 4. | Fi'li
kemâl-i hikmet, vü kavli savâb-ı sırf |
|
| Hubbu vefâ-yı dâim, ü hüsnü hayat-ı nâb. |
||
| 5. | Bu
cism ü can, akl u dil, ü his kuşûridir. |
|
|
Sen, cübbe var meyânda kuşûr olmasın hicâb. |
||
| 6. | Mi'rac-ı
vasl-ı nâtıkayı dilde kıl taleb. |
|
| Yoksa misâl deyû yakar cismi her şihab. |
||
| 7. | Ey
HAKKI, Hakkı bildi o kim bildi nefsini, |
|
| Kalmaz o canda zahmeti taklidi şeyh ü şâb. |
1.
Şu konuşan nefsi, gönlünde özün özü bil, ki o virâne içinde
hazine misali gizlenmiştir.
2.Vücûd pınarın odur, kendini o olarak bil. Zira bu benlik ondan
dolayı bir serap parıltısı gibi görünür.
3.
Konuşan nefis, her şeyinin hayat denizidir. Ne güzel ki insanın
hakikati ona intisâb eder.
4. Onun işi hikmetini olgunlaştırmak; sözü ise baştanbaşa doğrudur. Sevgisi sürekli bir vefâ, güzelliği de katıksız saf bir hayat.
5. Bu cisim, can, akıl, gönül ve his hep kabuğa aittir. Oysa sen kabuktan geçip öze var ki, kabuk arada bir perde gibi durmasın.
6.
Allah ile baş başa olunacak vuslatın miracını daima gönlünde
iste, yoksa misal diye her bir yıldız bedenini yakar geçer.
7.
Ey Hakkı! Kim ki nefsini bilir, Hakk'ı da bildi. Artık o canda
ihtiyar veya gençleri taklid etme zahmeti kalmaz.
Âlemin
özünün kâmil insan olduğunu ve kulluk kemâlâtı ile muttasıl olup, rıza
makamını bulduğunu ve muradsız olmakla her murada erdiğini bildirir.
Ey aziz!
Mârifet sahipleri demişlerdir ki, dokuz eflâk ve üç unsur kabuk ve dış
tabakalar, bu toprak noktasını, hurma çekirdeğinin etrafındaki etli kısım gibi
her taraftan sarmış ve kuşatmışlardır. Bu on iki ridâ âlemin özü olan toprağın, oniki kat elbisesidir. Toprak ise kıymet ve değer bakımından onların üstünü ve
evlâsıdır. Toprak, maden ve bitkinin, bitki de hayvanın libâs ve örtüsüdür.
Hayvan insan bedeninin elbisesi, insan bedeni kalbin elbisesi, kalb Mevlâ'yı
tanımanın yeri ve muhabbetinin esasıdır.
O hâlde cihanın özünün özü, ârif-i billâh olan kâmil insandır. Bu kâmilin şanının azametini, büyüklüğünü, bir kerre düşün ki, onbeş kat elbise giyip, mârifet tahtı, şeriat sancağı ve muhabbet tâcıyla sultan-ı a'zâm olmuştur. Çünkü bütün kâinatı, kendine hizmetçi ve yardımcı bulmuştur. Şeriat, tarikat ve hakikat kendisinde kemâl bulmuştur. Yâni onun sözleri güzel, işleri güzel, ahlâkı güzel olmuştur. Zira o kâmil, «Şeriat benim sözlerim, tarikat hareketlerim, hakikat hâllerimdir», hadisi şerifine tâbi olmuş, uymuştur. Demek ki bu üç alâmet kimde var ise, o mü'min, ârif ve kâmildir. İkisi bulunursa, mü'min ve âriftir. Biri bulunursa, mü'min ve gafildir. Hiçbiri bulunmazsa, cahil ve gafildir. Ve bütün âlem bir şahıs farz olunmuştur ve bu insan-ı kâmil, onun nûrlanmış kalbi bulunmuştur.
Fârisi
Beyt (tercümedir):
Ne
felekte bulunur ve ne de melekte var,
İnsanların
kalbinin içinde bulunanlar.
Bu insan-ı
kâmilin, bu yüksek değer ve şanlı azamet ile ve bunca güzel ahlâk, ilim ve
irfan ile muradını elde etmeye gücü yetemez. Kendi muradı üzere bir iş işlemek
elinden gelmez. Onun için kendi muradlarını tamamen terk etmiştir. Âlemde nâ
murad olup, Hakk'ın muradı, dilemesi ile gitmiştir. Gerçi bu, halkın kâmili
olup, irfan yönünden olgun ve mâhirdir, lâkin istediğini elde etmede âciz ve
kusurludur. Nitekim peygamberler (aleyhimüsselâm) ve evliyâyı kirâm, sultanlar
ve zenginler, nice bin şey istemişlerdir, vücûda gelmemiştir. Ve nice bin
işleri de istememişken vücûd bulup maksadları hâsıl olmuştur.
O hâlde bu
açıklamadan anlaşılıyor ki, bütün insanlar âlim olsun, cahil olsun, sultan
olsun, tab'ası olsun hepsi muradlarını elde etmede âciz ve işlerinin tedbirinde
hayrandır. Muradı olmayan rahat ve şâdân, murad eden şaşkındır.
Bu kâmil, bu sırra vâkıf ve hakikati ârif olunca, mademki kimse kendi
muradını elde edemez, gayret ve çalışma ile o kadarı ele girmez. O hâlde murad
ve tedbiri terk edip tevekkül ve tefviz yoluna gitmiştir. Teslim ve rızâyı
âdet edip, her korku ve üzüntüden fâriğ ve âzâd olup iki dünya saâdetine
kavuşmuştur. Zira Allahü Teâlâ Bakara sûresi ikiyüz on altıncı âyetinde, «Siz,
bazan bir şeyi beğenmezsiniz, o şey sizin için hayırlı olur (Cihâd ve gazâ gibi
ki, insan için can ve malının telef olması vardır. Lâkin dünyada zafer ve
ganimet, âhirette sonsuz olarak Cennette kalmak ve şehidlik rütbesi almak
vardır). Bazen bir şeyi seversiniz, o şey sizin için şerdir (Cihaddan yüz
dönmek gibi. Düşmanı yenmekten ve gazâ sevabından mahrûm olur). Allahü Teâlâ
sizin iyi işlerinizi bilir, siz onu bilmezsiniz», buyuruyor. Bununla işlerin
sonunun iyi mi, kötü mü olduğunu insanların bilmediğini duyurmuştur. Mademki,
bu kâmil bu sırrı da bilmiştir, cihanın bütün işlerini Mevlâ'nın muradına muvafık,
hüküm ve hikmetine mutabık bulmuştur. İşte Aziz ve Hakim'in takdiri ile dilşâd olup, ahkâmına teslim ve râzı ve fiillerine muti' ve münkad olmuştur.
Hatırı cem'iyyet bulup, Hakk'ın huzûrundadır. Asla bir tedbir, tercih, azm ve
ihtiyarı kalmayıp, hepsi gitmiştir. Her taleb, recâ, duâ ve intizârı aradan
kaldırmıştır. Muradlarını terkle her murada kavuşmuştur. Nefsinden ölüp, aşk hayâtını
bulup, kalbinden içeri gitmiştir. Zira, «Seni öldürmeden önce öl» emrini can
ile tutmuştur.
Beyt:
Kâmili
zinde sanma, ölmüştür
Ruhuna
cismi merkad olmuştur.
Nazm:
|
|
1. | Hakikat
sırrını pir-i mügândır kâşif ü dâna |
| Lehü fazlün alâ ehli'n-nüha ilmen ve
irfana. |
||
| 2. |
Sözü
remz ü işarettir sanırsın istişârettir, |
|
|
Ger anlarsın beşârettir değil
tedrisi mevlânâ. |
||
| 3. | Hadîsi
mahz-ı hikmettir hûbu isâr ü şefkattir |
|
| İşi çün halka hizmettir «fisarü'l-külli
ihvana». |
||
| 4. | O
kim aşk ehli olmuştur gönülde dostu bulmuştur, |
|
| Dem-i aşk ile dolmuştur «mete zernâhü
ihyanâ». |
||
| 5. | Çü
bulmuş vecd ü hoş hâli unutmuş kıl ü boş kâli |
|
| Mukaddem bahs odur «tâli lekad kâne'llezi
kâna». |
||
| 6. | Erişmiş
cezb-i Rabbâni kılıp mi'rac-ı rûhanî |
|
|
Sen anla ayn-ı aşk onu, «yerahü'n-nâsü insana». |
||
| 7. | Turuk
sed olmuş ey HAKKI hemen kendinde bul aşkı |
|
|
«Fekkenâ minhü a'yânâ ve finâ sâre ekvanâ». |
1.
Hakikat sırrını keşfedip
bilen kişi ancak meyhaneci (aşk
içkisinin sahibi yâni şeyh) dir, ki o ilim ve bilgelikte müridlerinden
üstündür.
2.
Onun sözü remiz ve
işarettir, sanırsın ki istişârede bulunmakta. Eğer gerçeğiyle anlarsan onun
bir müjde olduğunu görürsün; yoksa Allah'ı öğrettiği ders değil.
3.
Sözleri hikmetlerin
özüdür. Sevgisi verme ve şefkattir. İşi daima halka hizmettir, bütün ihvana şâmildir.
4.
Aşk ehli olan kişi, gönülde gerçek dostu bulmuştur. Aşk içkisiyle dolmuştur ki ziyaret anında
ayılır.
5.
Hâli vecd ile güzelleşmiş,
boş söz ve işten arınmıştır. İlk bahis konusu odur, diğerleri ikincildirler.
6.
Rabbâni cezbe erişmiş,
rühânî mîrac kılmıştır. Her ne kadar, insanlara insan gibi görünürse de sen onu
bir aşk pınarı anla.
7.
Ey Hakkı! Yollar
(tarikatlar)
kapanmış sayılır, artık
aşkı kendinde bul. Biz daima ondan âyan olduk ve bütün kâinatlar bizde vücûda
geldi.
Muhafazası
lazım olan cânın bileşik uzuvlarının mahiyet, yer ve menfaatlerini; insan bedeninin
sıhhatinin esaslarını; bazı münferit gıda ve ilaçların tabiat ve hükümlerini;
bazı yiyecek ve meyvelerin fayda ve faziletlerini; insan vücudunu ısıtan ve
güzelleştiren bazı elbisenin şekil ve renklerini onbir madde ile bildirir.
Birinci
Madde
Ruhun,
muhafazası lazım gelen bileşik uzuvlarının mahiyet, yer ve menfaatlerini
bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, tabibler demişlerdir ki: insan bedeninde bulunan canın
bileşik uzuvları, bu sayılandır ki: Dimağ, gözler, kulaklar, dil, akçiğer,
kalb, diyafram, göğüs, mide, bağırsaklar, karaciğer, safra, dalak, böbrekler,
mesane, husyeler, kamış ve kadınlarda rahim ve memelerdir. Bunların hepsi,
muhafazası vâcib olandır.
Dimağ
(beyin): Yumuşak ve bağımlı bir cevherdir ki, rengi beyaz bulunmuştur. O, atar
ve toplardamarların özünden, dimağın anası olan zardan ve kafatasına bitişik
olan zardan bileşmiştir. Dimağın yapısı bir üçgene benzer ki, onun tabanı başın
ön tarafında, iki kenarı ile kuşatılmış olan açıları başın arka nahiyesinde
kılınmıştır. Bedenin his ve hareketi, dimağ ile tamamlanmıştır ki, beden
hisleri yumuşak sinirler ve uzuvların hareketleri, sert sinirler vasıtasıyle
bulunmuştur. Hikmetleri yukarıda bilinmiştir.
Gözler:
İkisinden her birisi yedişer tabakadan ve üçer rutubetten bileşmiştir. Toplamı,
on tabaka demekle bilinmiştir. Birinci tabaka, mültehimedir ki, havaya temas
eden tabakadır. İkinci tabaka, kariniyyedir ki mültehimeden sonradır. O,
renksiz yaratılmıştır ki, altında olan
tabakanın rengiyle renkli kılınmıştır. Üçüncü tabaka, ayniyyedir ki, ya siyah
veya şehlâdır. Ya sarı veya mavidir. Mültehimenin altında, rengiyle benzeşmiş
zehradır. Ayniyye tabakasından sonra beyaz rutubettir ki, şeffaf ve berraktır. Bundan
sonra camsı rutubettir ki, erimiş cama benzer. Beşinci tabaka, şebekiyedir ki,
camsı rutubetten sonradır. Altıncı tabaka, meşimiyedir ki, ona benzemiştir.
Yedinci tabaka, salbeyidir ki, hepsinden sert ve göz kemiğine bitişik
bulunmuştur. Bu tabakaların faydaları uzun bir zeyl olduğundan, kısa
geçilmiştir.
Kulaklar:
İkisinden her birisi sadece et, kıkırdak ve hassas sinirden bileşmiştir. Menfaatleri,
sesi kabul etmek bilinmiştir.
Dil:
Et, atar ve toplardamarlar ile hassas sinirden ve yemek borusuna bitişik olan
zardan bileşmiştir. Menfaati, yemeğin tadını almak, lokmayı çevirmek, kelamı
eda etmek ve yutmayı tamamlamak bulunmuştur.
Akciğer:
Kırmızı gül renginde olan etten ve kendi borusunun kıkırdaklarından ve yürekten
biten atar damarlardan bileşmiştir. Akciğer, kendi zatında hissizdir. Lakin
zarının az bir hissi vardır. Bunun menfaati, yürekte doğan tabii hareketten
bedeni revaçlandırmak bilinmiştir.
Yürek:
Kozalak şeklinde koni bir cisimdir ki, tabanı göğsün ortasında, tepesi sol
tarafta konulmuştur. Rengi kırmızı nar bulunmuştur. O, latif et ile sert zardan
bileşmiştir. O, tabii hareketin menbaı bilinmiştir. Onun iki karıncığı vardır
ki, sağ karıncığı, az ruh ve çok kan ile dolu olmuştur.
Onun
kanalları vardır ki, onlarla yürekten akciğer tarafına gıda gidip, akciğerden
yüreğe ferah hava gelmiştir. Onun sol karıncığı, az kan ve çok ruh ile
dolmuştur. O, atardamarların bitiş yeri olmuştur.
Diyafram
yani göğüs perdesi: Sağlam et, hassas ve hareketli sinirden bileşmiştir. Bunun
menfaati, göğsün yayılması ve büzülmesi bulunmuştur.
Mide:
Yumru bir organdır ki, et, sinir, atar ve toplardamarlardan bileşmiştir. O, üç
cüze bölünmüştür. Bir cüzüne yemek borusu, birine mide ağzı ve birine mide dibi
denilmiştir. Yemek borusu, ağızdan gelip, bağır kemiği bitiminde son bulmuştur.
Mide ağzı, yemek borusu bitimindedir ki, etsiz kılınmıştır. Mide dibi, etli
yaratılmıştır. Yeri, göbeğin üstüdür. Midenin menfaati, gıdayı hazmetme
bilinmiştir.
Bağırsaklar:
Katlanmış hassas sinirsi cisimler bulunmuştur. Sinir, yağ, atar ve
toplardamarlardan bileşmişlerdir. Bunlar sayıca yedidir ki; birine kapakçık,
birine oniki parmak, birine tutucu, birine ince, birine eğri, birine kolon ve
birine düz denilmiştir. Düz barsak, makat halkasına bitişiktir. Bunların menfaatleri
artık gıdayı atmak bilinmiştir.
Karaciğer:
Et, atar ve toplardamarlar ile kendini örten zardan bileşmiştir. Bunun kendi
zatında hissi olmayıp, zarının hissi çok bulunmuştur. Bunun rengi, donmuş kana
benzetilmiştir. Karaciğer ki, kan damarlarının bitişik yeri bulunmuştur. Bunun
yeri, sağ tarafta uygundur. Dışı, arka kaburgalara bitişik, içi mideye mutabık,
üstü göğüs diyaframına yetişik, altı, leğen kemiğine ulaşık bulunmuştur. Bunun
menfaati, uzuvlara gıda vermek için, kan üretmek bilinmiştir.
Safra:
Karaciğere yapışık yaratılmıştır. O, safra (öd) kesesi kılınmıştır. Bunun
menfaati, safrayı, karaciğerden çekmek bilinmiştir.
Dalak:
Boğumlu bir cisimdir ki, et ve atardamarlardan bileşmiştir. Rengi, karaciğere
benzer bulunmuştur. Kendi zatında hissi olmayıp, zarı hassas kılınmıştır. Bunun
yeri, sol tarafta, arka kaburgalar ile midenin arasında tayin olunmuştur. Siyah
köpüğe kese bulunmuştur. Bunun menfaati, o ödü karaciğerden kendine çekmek
bilinmiştir.
Böbrekler:
İkisinden her birisi, az kırmızı olan sert et ile çok yağdan ve atar
damarlardan bileşmiştir. Böbrek ki, onun kendi nefsinde hissi olmayıp, zarının
hissi çok bulunmuştur. Bunun yeri, sırtın altında kılınmıştır. Menfaati,
ciğerden idrarı çekip, mesaneye akıtmak bilinmiştir.
Mesâne:
Damarlar ile katlanmış sinirsel bir cisimden ve atar damarlardan bileşmiştir.
Bunun yeri, makat ile kasık arası bulunmuştur. Menfaati, idrarı toplama ve
dışarı atma bilinmiştir.
Husyeler:
İkisinden her birisi, yağlı beyaz etten ve çok sayıda atardamardan bileşmiştir.
Menfaatleri, meniyi pişirip, oluşturmak bulunmuştur.
Kamış:
Az etten, çok sayıda atar ve toplardamardan bileşmiştir. Menfaati, yukarıda
uzuvların hikmeti bahsinde bilinmiştir.
Rahim:
Sinirsel bir cisimdir ki, kadınlarda yaratılmıştır. Yeri, düz barsak, göbek ve
mesâne arasında kılınmıştır. Onun boynu
uzun olup, ferce ulaşıp, dibinde iki husye konulmuştur. Menfaati, nutfeyi çekme
ve cenini koruma bulunmuştur.
Kadın
memeleri: İkisinden her birisi yumuşak et, beyaz yağ, çok sayıda atar ve
toplardamarlardan bileşmiştir. Yeri, sinenin dışında, müşahede kılınmıştır.
Menfaati, kanı pişirmek ve süt oluşturmak bilinmiştir.
İşte
böyle sanat şaheseri bir binayı, sınıf sınıf imaretlerle tamir edip
güzelleştirmek, dışını ve içini türlü kemallerle süsleyip, güzelleştirmek,
hepsinden daha önemli ve lüzumlu bulunmuştur. Bu sanatları hayretten nice yüz
ibret alınmıştır. (İnsanı en güzel biçimde yaratan, hakîm, musavvir, bâri ve
hâlik olan Allah münezzehtir. Yaratıcıların en güzeli Allah ne yücedir!)
İkinci
Madde
İnsanın
beden sıhhatinin korunması esasları olan mizacları bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, tabibler demişlerdir ki: Tıb ilmi, beden ilmidir ki onun
nazarisi ve amelîsi haddizatında iki ilimdir. Birinci ilim, hıfsızsıhha,
sıhhati koruma ve ikincisi tedbir-i illet, tedavidir. Hâlbuki beden sıhhati bir
büyük nimettir. Din ve dünya ehline devlet sermayesidir.
Vücudu
korumak saadettir. Kadir ve kıymetini bilip, kaide ve erkânıyla âmil olmak hoş
ganimettir. Çünkü vücudunun sıhhatini koruyan akıllı kimse, âfiyet bulur.
Cismine illet ârız olmayıp, selamet kalır. Tedbir ve ilaca ihtiyacı kalmayıp,
rahat bulur. Bol vakit bulup, Mevla'nın marifetine nail olur. Şu halde
'Marifetnâme' de ancak sıhhati korumanın kaide ve esaslarını yazmak ve
açıklamak lazım gelir. Ta ki, o devlet ve saadetin kadir ve kıymetini bilip,
fırsat elde iken onu koruyasın. Ömrün oldukça sıhhat ve âfiyette kalasın. Allah
ile dolup, Mevla'yı tanımaya meşgul olasın. Sıhhati korumanın kaidelerini bili,
amel eden kimse, Hak'kın yardımı ile vücut sıhhatine malik olabilir. Lakin
mütehassıs tabib olsa bile, gençlik ve kuvveti baki edemez. Her şahıs, en uzun
ecel olan yüzyirmi sene yaşına gidemez. Özellikle zaruri iş bulunan tabii
ölümün vakti geldiğinde, o nu bir kimse tehir edemez. Zira ki bedenin oluşum ve
bekası, o rutubetle mümkündür ki, onu gıda edip, fazlalarını atan sıcaklığa
yakındır. Şu halde bu tabii hararet, o maddesi olan tabi rutubeti ayrıştırarak,
o rutubet az kaldığında, bu hararet dahi azalıp, gıda hazmı da zayıf olur. O
îrâdı noksan bulur ki, eğer o îrat olmasaydı, bu beden oluşum müddetinde beka
bulmazdı. O halde bedene dahi gün gün zaaf ve noksan gelir. Ta tabii rutubet
yok olduğunda, tabii hararet dahi söner. Her şahsın kendine mahsus olan mizac
ve kuvveti hasebiyle ömrü müddeti ve mukadder eceli bulunan tabii ölüm ancak
budur.
Bu
durumda sıhhati korumanın gayesi budur ki, önce mizacları bilip, onda zaruri
sebebleri, açık sebeblerle bedende bulunan tabii rutubeti bozulmaktan korumak
ve fazla ayrışmadan koruyup, ecele varıncaya dek, dışarıdan bir zarar isabet
etmezse, dört çağdan her yaşı, kedi gereğince koruyarak, sıhhat ve âfiyette
gönül safasıyle ömrünü tamam eder.
Bedenin
mizacları, on alâmetle bilinmiştir. Zarurî sebebleri altı adet bulunmuştur.
İkincisi:
Et, yağ ve iç yağdır. Bunların çokluğu bedenini rutubetine, azlığı kuruluğuna
alâmettir. Fakat etin çokluğu, bedenin rutubet ve hararetine, sadece yağ ve
içyağın çokluğu, bedenin rutubet ve soğukluğuna alâmetidir.
Dördüncüsü,
beden rengidir ki, onun beyazı, soğukluğuna ve balgam çokluğuna alâmettir.
Kırmızılığı, hararetine ve kan üstünlüğüne alâmettir. İkisinin bileşimi,
itidale alâmettir. Buğday rengi, hararetine alâmettir. Sarılığı, hararetine ve
safra üstünlüğüne alâmettir. Siyahlığı, soğukluğunun ifratına ve siyah köpük
üstünlüğüne alâmettir.
Beşinci,
uzuvların yapısıdır ki, göğsün genişliği, nabzın fazla hareketi, damarların
dışta oluşu ve kalınlığı, el, ayak ve kemiklerin büyüklüğü, bedenin hararetine
alâmettir. Bu uzuvların zıt olması, bedenin soğukluğuna alâmettir. Altıncısı
infial keyfiyetidir ki, süratli infial hangi keyfiyetten olursa beden dahi o
keyfiyette olduğuna delalet eder. Mesela soğukluk keyfiyetinden süratle
müteessir olmak, o bedenin soğukluğuna delalet eder.
Yedincisi
tabii fiillerdir ki, fiillerinde olgun olan tabiat, kendi itidaline, eksik veya
bâtıl olan soğukluğuna, yavaş bulunan hararetine alâmettir. Tabiat sürati
hararetine, yavaşlığı soğukluğuna alâmettir.
Sekizincisi
uyku ve uyanıklıktır ki, uykunun çokluğu bedenin soğukluk ve rutubetine, uyanıklığın
çokluğu, hararet ve kuruluğuna alâmettir. İkisinin itidali bedenin itidaline
alâmettir.
Dokuzuncusu
büyük abdesttir ki, onun keskin kokulusu ve sağlam renklisi bedenin hararetine,
bunun zıttı bedenin soğukluğuna alâmettir.
Onuncusu
nefsânî intikallerdir ki, onların kuvvet, sürat ve çokluğu bedenin hararetine,
yavaş hissi bedenin soğukluğuna alâmettir. Devamlılık ve sebatı bedenin
kuruluğuna, çabuk bitişi rutubetine alamettir. Gazap ve şiddet, cür'et ve
hiddet, kelamda sürat ve çokluk bedenin hararetine; vakar ve haya çokluğu
soğukluğuna; kalp zaafı rutubetine; korkaklık ve ürkeklik onun kuruluğuna
alâmettir.
Sayılan
bu on alâmetten başka insan bedeninde olan dört karışımdan her birinin
ziyadeleşme ve galebesinin nice alametleri vardır ki, bu söyleneceklerdir: Kan üstünlüğünün
alâmeti, baş ağrısı, sallanma, esneme, durgunluk, hislerin bulanıklığı, dil
kızarması, çıban ve basur çıkması, yüz yarılması ve burun kanamasıdır. Rüyada kızıl eşya görmek, uyanma
anında ağız tatlılığıdır.
Balgam
üstünlüğü: Beyaz renk, hissizlik, deri yumuşaklığı, deri soğukluğu, tükürük
çokluğu, susama azlığı, hazım zayıflığı, vurdumduymazlık, geğirme, çok uyuma,
rüyada su ve kar görme, uyanma anında ağzın tuzluluğudur.
Safra
üstünlüğünün alametleri: Renk sarılığı, göz sararması, ağız kuruması, burun ucu
kuruması, şiddetli susama, iştah zayıflığı, kusma çokluğu, dil sertleşmesi,
düşte ateş görme ve uyanınca ağız ekşiliğidir.
Tıpçıların
tecrübe ile bildikleri bunlardır.
Her
şeyi en iyi bilen Allah'dır.
Üçüncü
Madde
İnsan
bedeninin sıhhatini koruma kaide ve esaslarından olan altı zarurî sebebi
bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, tabibler demişlerdir ki: Bedenin oluşum bekasının zarurî
sebebleri altıdır.
Birinci
sebeb: Bizi kuşatan havadır ki, onu teneffüs edip, akciğer içinde ruhun dumansı
buharı olan fazlalıklarını nefesin itilmesiyle çıkarıp, ruha itidal vermek için
zorunlu olmuştur. Bu hava, madem ki hali üzere safî ve mutedil kalıp, piş
rüzgârlar ve çirkin dumanlarla karışmamıştır. Bedenin oluşum bekasını ve vücut
sıhhatini koruyucu bulunmuştur.
İkinci
sebeb cismani sükûn ve harekettir. Bu beden hareketi, zaaf ve kuvvete, azlık ve
çoğunlukta, yavaşlık ve süratte muhtelif olduğundan; az ama çok kuvvetli ve
süratli hareketin, bedeni ayrıştırmasından ısıtması daha çok bulunmuştur. Zayıf
ve yavaş olan çok hareketin tesiri, onun aksi bilinmiştir. Hareket ve sükûnun
ifratı bedeni soğutur. Hareketin itidali, yeme ve içmeyi düzenler ve hazma
yardım eder.
Üçüncü
sebeb: Nefsanî hareket ve sükûndur. Bu nefs hareketi, ruh ile kanın hareketiyle
olur. Bu durumda ruh, ya bedenin dışına defaten hareket eder, şiddetli gazap
halinde olduğu gibi. Veya tedric ile hareket eder, ferah ve lezzet sırasında
bulunduğu gibi. Veya ruh bedenin içine defaten hareket eder. Korku ve ürperme
halinde olduğu gibi. Veya yavaşlıkla hareket eder, hüzün ve keder vaktinde
bulunduğu gibi. Veyahut iç ve dışa ard arda hareket eder. Hacalet zamanında
bulunduğu gibi. Ruhun bu anılan hareketlerinde bedenin üzerine hareket olunan
tarafının suhuneti ve kendisinden hareket olunan tarafın soğukluğu lazımdır.
Zira ki, bedenin ısınması kanın hararetindendir. Soğuması, azlığındandır. Bu
hareketin ifratı helak edicidir. Bu durgunluğun ifratı, soğutucudur.
Dördüncü
sebeb, uyku ve uyanıklıktır ki, uyku sükûna benzer, uyanıklık harekete benzer.
Zira ki uyku halinde, ruh, kendi hararetiyle yemeği hazım içim beden içine
yönelip, bedenin dışı, soğukluğu üzere kalır. Onun için beden, uyurken
uyanıklık halinden ziyade örtünmeye muhtaç kalır. Uykunun ifratı, bedeni
ziyadesiyle rutubetlendirir ve soğutur.
Beşinci
sebeb yiyecek ve içeceklerdir. O, bedene ya keyfiyetiyle tesir eder ki, o halis
ilaçtır. Ya salt maddesiyle tesir eder ki, o halis gıdadır. Veya sadece
suretiyle tesir eder ki, eğer onun özelliği bedenin mizac ve hayatına uygun ise
tiryaka şamildir. Eğer muhalif ise, öldürücü zehir gibidir. Veya hem
maddesiyle, hem keyfiyetiyle tesir eder ki, o has gıdadır.
Veya
hem keyfiyeti hem suretiyle tesir eder ki, o, özel etkisi olan ilaçlar
böyledir. Sekmoniya gibi. Veya hem maddesiyle hem suretiyle tesir eder ki, o,
özelliği olan gıdadır. Elam gibi. Gıda ise kâh latif, kâh kalın ve kâh orta
olur. Bunların her birinin bedene gıdası ya çok olur veya az olur. Mutlak su
basit olduğundan bedene gıda olmaz, ancak o, gıdayı yumuşatmak ve pişirmek için
ve onu dar yollara geçirmek için kullanılır.
Altıncı
sebeb istifra ve hapsetmedir. Bunların mutedili cisme faydalı ve sıhhati
koruyucudur. İstifranın ifratı, bedeni soğutur ve boşaltır. Meğerki o istifra
olunan kan ve safraya üstün olan balgam ve sevda gibi soğuk ve kuru ola. O
surette ifrat derecede istifra, bedeni rutubetlendirir. İfrat derecede
hapsetme, kan kanallarını doldurur, kokuşma, rutubet, iştah kesilmesi ve
ağırlık yapar. Soğuk su ile gül suyu yüze çarpılsa, her hareketi itip, tabii
harekete takviye verip, fenalığı önler. Ancak ârif ve âgah olan hepsini Allah'dan
bilir.
Dördüncü
Madde
Altı
zaruri sebebden üç sebebin tadillerini bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, tıb bilginleri demişlerdir ki: Sıhhati koruma, vücudunu
gözetme gerekli iştir ki, sayılan altı zaruri sebebi tedbir ile gözete. Ama
kuşatan havayı gözetmek önce gereklidir. İlkbaharı kan aldırma ile karşılayıp,
kusarak istifra ede. Kavrulmuş şeyleri kullanıp, nar gibi teskin edici
maddeleri yiye. Kuvvetli hareketler, tatlılar, sıcak hamamlar gibi
sıcaklıklardan kaçınıp, gıdayı azaltma ve elbiseyi hafiflete. Yaz mevsiminde
hareketsizliğe devam, gölgeye sığınma, safrayı mahveden latif soğuk gıdaları
yiyip, her ısıtan ve boşaltan gıdadan sakına. Hıyar, kavun ve karpuz gibi
rutubetli meyveleri seçip, beyaz elbise ve soğukluk veren keten giye,
Sonbaharda çok cimadan, soğuk su ile yıkanmaktan ve bütün kuru şeylerden
kaçınıp, soğuk içeceklerden, yaş meyve yemekten, kusmaktan, baş açmaktan,
gecenin soğuğundan ve öğle sıcağından sakına. Kış mevsimini kürk ve kalın
giyeceklerle karşılayıp, et ve keşkek gibi çok sıcak gıdaları seçe. Bu mevsimde
ani ve kuvvetli hareketler bedene faydalıdır. Bunda kusmak, kuvveti zayıf
edendir.
Cismanî
hareket ve sükûnda itidal: çünkü bedenin içinden ve dışından bulunan sebebler
ile daima ondan ayrışan cüzlere bedel, gıdaya muhtaç olmakla, beden gıdasız
beka bulmaz. Hiç bir gıda yendiği şekilde bir uzva cü olmaz. Belki dört hazmdan
her birisi yanında gıdadan bir farzla bir lahza kalır ki, onda bir fayda
kalmaz. O fazlanın atılmasına, tabiat fırsat bulduğundan, ona iltifat kılmaz.
Şu halde eğer o fazlalar terk olunup, uzun müddetle çoğalırsa, o kadar madde
toplanır ki, bedene keyfiyetle zarar verir. Yani bedeni ya ısıtır, ya pörsütür,
ya soğutup yahut sıcaklığını söndürür. Veya kemiyeti ile zarar verir. Yani kan kanallarını
kapatıp bedene ağırlık verip, kabızlık hastalıklarını verir. Eğer o toplanan
madde istifra olursa elbette beden o tedaviden incinir. Zira ki istifra
edilenin çoğu zehirlidir ki, bedene yararlı olan karışımı dışarı çıkarmaktan
hali değildir. Şu halde biriken fazlalıklar terk olunsa da, istifra olunsa da
zararlıdır. Hâlbuki riyazet adı verilen beden hareketi o fazlalıkların
doğurduğunu bile men eder. Zira ki beden hareketi bütün uzuvları ısıtıp,
fazlalıklarının öyle bir derece izale eder ki, hiçbir hazım yanında bir fazla
kalmaz. Eğer mutedil hareket açıklanacak zamanlarında yapılırsa o bir
riyazettir ki, cisme sürur ve hafiflik verip, onu gıdayı kabul edici eder.
Mafsallara
sertlik verir, rutubetleri ayrıştırma ile sinir ve damarlara metanet verir.
Bütün maddi hastalıklardan emin edip, mizaci hastalıkların çoğundan uzak eder.
Bu riyazetlerin vakti, gıdanın alınması ve hazmının tamamlanmasından sonradır.
Yani akşam yemeği, mide, karaciğer ve damarlar içinde hazm olunup, son yemeğin
vakti geldiği zamandır. Mutedil hareket odur ki, onunla yüz rengi kızarıp,
deride damar ortaya çıkar. Ama o hareketler ki, onda kanın akışı çoğalır. İfrat
ola odur ki, onunla bedene hararet gelip, kuruyup rutubeti gider. Hangi uzvun
mutedil hareketi çok olursa, o uzuv dahi kuvvetli olur. Özellikle o hareketin
türünde ziyade kuvvet bulur. Mesela elin hareketi, yük taşımada çok olsa, onun
kuvveti eşyayı itmede ham ellerden ziyade olur. Belki her kuvvetin şanı uzvun
hareketi gibidir.
Nitekim
hıfza devam edenin hafıza kuvveti kuvvet bulur. Çünkü her uzvun bir özel
riyazeti olur. Şu halde dimağın riyazeti aksırmak olur ki, o hareketle tabiat,
onda bulunan ezayı ve onu genizden bitişen habis rüzgârları iter. Akciğerin
riyazeti, öksürüktür ki, o hareketle tabiat, onda olan galiz balgamı veya
göğüse isabet eden şiddetli soğuğu ondan atar.
Uzuvların
ihtilaç (seğrime) illeti bir galiz
rüzgardır ki, onunla adaleler ve onlara yapışık olan deri hareket eter. Tak ki,
o yel onlardan ayrılsa, titreme, hareket etme kuvvetinin adaleyi hareket
ettirmekten aczi sırasında hâsıl olur. Nitekim o, korku, gazap, zihin
karışıklığı, gam ve gayretten meydana gelir. Göğüsün riyazeti okumadır. Onda
yavaşlıkla başlayıp derece derece sesi yükseltmek rahattır. Kulağın riyazeti
güzel sesler ile leziz nameleri dinlemektir. Gözün riyazeti, güzel eşyaya
bakmaktır. Elin riyazeti, yakalamak ve ayağın riyazeti gitmektir. Mutedil olan
at binme güzel bir beden riyazetindendir. Bedeni ısıtmasından ziyade
ayrıştırandır.
Bağlanılmış
iple (salıncak) sallanmaktır. Bu, at sırtında mutedil gitme gibidir. Top ve
çevgan oyunu nefislerin ve bedenlerin riyazetidir. Zira ki, galip olan sevinçli
ve neşelidir. Mağlup olan gamlı ve gazaplıdır. Müsabaka dahi nefs ve bedenlerin
riyazetidir. Gemiye binme, karışımları hareket ettirici ve mideye faydalıdır.
İstiska ve cüzzam gibi müzmin hastalıkları def edicidir. Zira ki, nefs onda
ferah ve elemi ardarda toplayıcıdır. Eğer onda kusma gerekirse, tutması ki,
beden gayet faydalıdır. Uzuvları ovma dahi, bu riyazetten sayılır. Eğer ovmak
sert hırka ile olursa, kanı derinin dışına çekip, rengi kırmızı görünür. Normal
ovma uzuvlara kuvvet verip, ifratı zahmet verir.
Nefsanî
sükûn ve hareketin itidali gerçekten ruh hareketlerinin kaynağı onun kendisinde
olan gazap ve şehvettir. Gazabın aşırısı tehevvür, azı cüben ve itidali
şecaattır. Bu mutedil hareket bedene sıhhat, nefse izzet, dünya ve diyaneti
korumaktır. Şehvetin aşırısı şere, azlığı humut ve itadali iffettir. Bu mutedil
hareket bedene sıhhat, nefse lezzet ve iki cihanda rahat ve selamettir. Şere
nefsin istilasi ile aklı yendi ise, ona mecezi aşk derler ki, mal-i hülyanın
bir türüdür. O bir hastalıktır ki, çoğunlukla gençlere ve bekarlara ârız olup,
âşık olduklarından başkasından onları yüz çevirttirir. Bu aşkın sır ve sebebi,
sevgilinin şekil ve şemalini aşırı derecede güzelleştirme ile fikretme ve
düşünmeye yapışma ve devam etmedir. Çoğunca o fikir ile cima, şehveti dahi
bulunur. Bunun alameti renk sararması, beden zaafı, yağ kuruması, göz morarması
bilinir. Bu âşığın gözünün hareketi güleç ve sevinçlidir, sanki bir leziz
nesneye bakar gibidir. İçi ah ile sesi hazin gelir. Onun tavır ve halleri,
düzensiz olur. Az uyumaktan seherlerde uykusuz kalır. Eğer bir tabib onun
nabzına el basıp, nice akran ve yaranı vasıflarını saysa, hangi isim ile nabzı
değişip, yüzünün rengi değişirse o ismi, onun sevgilisi olduğunu bilir. Ona
kavuşma gibi ilaç olmaz. Eğer ona sevgiliye kavuşma meşru yol üzere mümkün
değilse, ona sevgilisini kötüleme ve buğuz etme ile ilaç verilir. Eğer, o akıllılardan
ise, nasihat kabul edip, o sevdadan vazgelir. Ancak onu küçümseme ve alay etme,
aşka delilik ve sevda deme bu hastalıktan kurtarır. Eğer dinlemeyi terk ve
cimayı çoğaltma ile acilen ilaç olunsa, aşk onun tabiatını dahi istila edip,
helak olur.
Beyt:
Aşka feda olana ilaç yoktur,
Mesih
ona tabib olsa bile
Beşinci
Madde
Zaruri
altı sebebden kalan üçünün itidalini bildirir.
Ey
aziz malum olsun ki, top âlimleri demişlerdir ki: Bedenin sıhhatını korumaya
taahhüt ve iltizam eden kimseye gerekli iştir ki, meşhur altı sebebin kalan
üçünü dahi tedbir ile itidal edip, ömrünün sonuna dek sıhhat afiyetle gide.
Uykunun
itidali ve uyanıklığın itidali: Uykunun en iyisi odur ki, süresi mutedil ola.
Yani dört saat geçecek kadar değin ola. Hazm olunduktan sonra kestirirse yani
yemem içmeden sonra iki üç saat
geçmesinde uyku bastırıp, ikinci hazımda bulunma. Eğer midesi zayıf olan
kimse yemek hazmına uyku il yardımcı olursa, önce yarım saat kadar sağ tarafı
üzerine yatmak lazımdır.
Ta
ki, gıda, sağ tarafa eğit olan mideye karaciğerin çekmesi ile kolay olup,
karaciğerin harareti onu ısıta. İki saat kadar solu üzerine yatıp uyumak
lazımdır. Tak ki, karaciğer mide üzerine yorgan gibi örtülüp, onu ısıtıp,
birinci hazımda mideye yardımcı ola. Sonra yine iki saat kadar sağ tarafı
üzerine yatıp uyumak gerektir. Ta ki ikinci hazm içi karaciğer gıdanın inişine
yardım ede. Uykunun içteki hareketi uyanıklıktan fazladır: Maddenin tabiatını
istila bakımından. Zira ki uyku halinde hararet içeride ziyade olduğundan, maddeye
ziyade üstün olur. Uyanıklığın terletmesi, maddenin rutubetini istila
bakımından daha çoktur. Zira ki uyku halinde hararet içeride ziyade olduğundan,
maddeye ziyade üstün olur. Uyanıklığın terletmesi, maddenin rutubetini istila
bakımından daha çoktur. Zira ki uyanıklıkta hararet dışa yönelip, maddeyi
ayrıştırır ve akıtır. Kimin ki uykuda terlemesi sebebsiz çok olur, o, gıda ile
ya karışım ile dolu olur.
Kimin
ki uykusu ağır ve uzun olur, yani sekiz saatten ziyade uyur kalır, onun
dimağında rutubet üstün olur. O, kuru gıdalarla uykusu hafif olup, itidal
bulur. Kim ki uykusuzlukla mübtela olur, yani yirmidört saatten ziyade uykusuz
kalır; o hamam ile rahat bulur. Süt ve arpa
suyu benzeri rutubetler ile uyku gelir.
Boğucu
kâbus ki, uyuyan uyku esnasında tahayyül eder ki, üzerine bir ağır nesne düşüp,
onu sokup, hareketten menedip, nefsini daraltır; bu boğucu kâbus buharı
ayrıştıran uyanıklık ve hareketinin yokluğu sırasında kanın ya balgamın veya
sevdanın buharı dimağa çıkmasından ortaya çıkar. Şu halde bunun ilacı, istifra
ile beynin temizlenmesidir.
Yiyeceklerde
itidal: Her sıhhat ki, onun hali üzere kalması murat olunur. O bedenin
keyfiyetinde benzeri ona verilmek gerektir. Eğer bozulmuş bir sıhhati,
kendisinden daha iyi olan sıhhate nakletmek murat olunsa, ona zıttı verilmek
lazımdır. Şu halde vücudunun sıhhatini hali üzere korumaya özenen kimseye
lazımdır ki, gıdalardan siyah taneler gibi
pisliklerden temizlenmiş buğday ekmeğiyle, mülayim tatlılar, koyun eti,
kümes hayvanları eti ile yetine. Lokmayı küçük alıp, çiğnemeyi çok ede.
Meyvelerden ancak incir, üzüm kuru üzüm seçe. Ama ilaç olan meyvelere iltifat
etmeye. Meğerki mizac itidali için yenile. Veyahut hazır yiyecek onda buluna.
Zinhar iştihasız yemek yemeye, İştihasını giderip, geri bırakmaya. Yaz
günlerinde soğuk gıdalar, kışta sıcak gıdalar ala. Hazmolunmuş yemek üzerine
başka yemek sokmaya, Yemek saatlerini uzatmaya. Ta ki gıdanın evveliyle
sonuncusu hazımda karışmaya. Yemek çeşitlerini çoğaltmaya, ta ki hazımda
tabiata şaşkınlık gelmeye, Çok olmazsa leziz gıdalar en faydalıdır. Ekşi
gıdalar zararlıdır, ihtiyarlığı çabuklaştırıcı ve uzuvları kurutucudur. Tatlı
gıdalar, mideyi rahatlatıcı, bedeni ısıtıcı ve safrayı hareket ettiricidir.
Tuzlu
gıdalar, bedeni kurutucu, safrayı doğurucu ve uzuvlarla kuvvetlere zarar
vericidir. Zararlı tatlıyı, ekşi defeder. Ekşiler, tatlı ile gider. Tuzsuzlar
tuzluyu, tuzlular tuzsuzu mutedil eder. Nefsinden gıda iştihası kalmış iken,
ondan el çekmek lazımdır. Yemek vakitlerini gözetmek elbette lazımdır,
vacibtir. Lakin kötü gıdalar alışmış olan, devam etmeyip, yavaş yavaş terk
etsin. Yemek vakitlerini düşürerek, birle yetinsin. Zira ki gündüzde bir kere
gıdalanmak, bir kere gecede yemek, karıştırmak tabiata müşküldür. Zira ki bu
iki su, biri birine incelik ve kalınlıkta uygun değildir. Suların en iyisi
nehir suyudur. Özellikle pak yerde akıp, her şeyden saf gele veya taşar
üzerinde akıp, kokuşmuş şeylerden uzak ola. Özellikle kuzeye veya batıya aka.
Yüksek bir yeden aşağıya inip gide. Kaynağı uzak olup, uzun süre akmakla
incele, İnceliğinden ağırlığı hafif ola. Çok olup, şiddetli aka gele. Bu
vasıflar ile vasıflanmış olan bir sudur ki, faziletten nihayet bulmuştur.
Mübarek nil suyu bu güzelliklerin çoğunu toplamıştır. Menba suyu hareketinin
azlığından kalın kalmıştır. Toprak altında olan kerhizler içinde akan sular
sertlik bulmuştur. Mağara suları ve kuyu suları onlardan daha serttir. Su
içmek, yemekten iki üç saat geçmesinden sonra faydalı bilinmiştir. Yemek
arasında su içmek, hastalığı körükler. Hemen sonra içmek, bozucu ve kötüdür.
Lakin midesi sıcak olan kimse yemeğin arasında ve akabinde su içmekle istifade
eder. İştihası zayıf olan kuvvet bulur. Zira ki, o zaaf, hararet çokluğundan
gelir. Şu halde su içmekle hararet mutedil olur. Aç karnına ve terli iken,
özellikle cima, hamam, müshil içme kaplarında, meyveler üzerine özellikle kavun
üzerine su içmek; soğuk içecekler
oldukça kötüdür.
Nâzm:
Beş
yerde su içmekten sakın
Çünkü
o hastalığı çeker
Hamam,
yorgunluk akabinde
Yemek
akabinde ve yatakta
Tutma
ve istifrada itidal: Vücut sıhhatini muhafaza edene gereklidir ki, daima kendi
tabiatını mukayyet ve gözetleyici ola. Eğer tabiatı kabız olursa, onu incir ve
sinemaki gibi içeceklerle yumuşatsın, özellikle ihtiyarlık tabiatına yumuşaklık,
rahat ve selamettir. Eğer tabiatında aşırı yumuşaklık bulursa, onu sumak ve
kavruk gibi şeylerle tutsun. Eğer dolarsa gıda fazlalığından midede hasıl olup,
geğirmekle çakan duman ile ekşime ile veya sadece ağırlıkla gıdayı bozucu
bulursa, o saat kusmaya can atsın. Eğer kusmak ona zorsa veya vakti değilse,
sakızla kaynamış sıcak su içip, sağ yanı üzerine yatsın. Veyahut bir parmak
bala ince tuz katsın. Ve pamuk ile makatında yarım saat kadar taşımaya tahammül
etsin. Ta ki, yumuşaklık bulup rahatla o bozucu gıda gitsin. Sonra elma gibi
mideye kuvvet veren şeyleri yiyip hamamda yatsın. Eğer ishal olursa gül
yaprağı, dövülmüş mazı, nohut sakızı, ermeni çamuru, fesleğen tohumu, tebeşir
ve kimyon gibi kuru şeylerden yesin. Veyahut elma, sefercen ve ekşi nar gibi
meyveler yesin. Ta ki, tabiatın yine normale yetsin. Küçük ve büyük abdesti
fazla tutmak zararlıdır. Titreme verir ve ihtiyarlığı çabuklaştırır. Alışılmış
olan boşalmaların en kolayı cima ve hamamdır.
İnsan
hayatının temeli mide
Eğer
bağlanırsa ki açılmamalı
Eğer
bağlanmamacasına açılırsa
Dört
tabiat muhalif ve serkeş
Eğer
gâlib olursa dörtten biri
Elbette
ârif ve kâmil olanlar
Yavaş
yavaş gitmeli olmamalı gam
Bağlanırsa
gönüle elem verir
Dünya
hayatından götürür ölüme
Nice
günler hoş kaynaşmışlar
Söker
kalıptan can koymaz diri
Geçici
dünyaya gönül bağlamazlar
Altıncı Madde
Sıhhat
durumunda alışılan istifranın en güzel türleri bulunan cima ve hamamın
itidalini bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, top bilginleri demişlerdir ki: Sıhhatteyken alışılan
boşalımların en kolay ve en faydalısı, cima ve hamamdır. Cimanın en faydalısı,
birinci hazımdan sonra vâki olanıdır. Bedenin hararet, rutubet ve kuruluğunda,
boşluk ve doluluğunda itidali sırasında bulunandır.
Eğer
o, hata ile bu itidallerin dışında bulunduysa; bedenin hararet, rutubet ve
doluluğunda bulunan cimaın zararı, onun soğukluk, kuruluk ve boşluğunda
bulunandan daha az ve daha kolaydır. Cima şehveti kuvvet bulmadıkça, âlet
düşünmeksizin ve bakmaksızın yayılmadıkça, ona öne alma ile girişme, vücuda
zararlı bir oyundur.
Faydalı
cimaın alâmetleri odur ki: Onun akabinde vücuda hafiflik, tam neşe, yemek
isteği ve uyku gele. Ta ki fazla maddenin boşalımı hâsıl olmuş ola. Zira ki
mutedil cima, tabii harareti def ile bedeni ferahlandırır. Yemek ve beslenmeye
bedeni hazırlar. Gazabı zayıflatıp, kötü vesveseyi ve sevda düşüncelerini
giderir. Balgam hastalıklarının çoğu
onunla gider. Çok olur ki, cimayı terk edenin menisinden kötü buharlar dimağına
çıkıp, baş dönmesi ve göz kararması gibi belalar başına gelir. Meni buharı,
bedenin içinde hapsolup, kaplarına dolduğunda husyeleri şişer, kasık acısı ve
beden ağırlığı hâsıl olur. Cima yapıldığında sürate hafiflik ve şifa bulur. Çok
cima, endamı boşaltır, kuvveti düşürür ve gözü zayıflatır. Mübtelasını titretip,
sinirlerini boşaltır. Acuzeye, çirkine, hastaya, küçük bâkireye ve uzun süredir
cima olunmayan dula cimadan kaçınılmak elzemdir. Zira ki bular, elbette kuvveti
çeker, âleti yumuşatır, rutubeti kurutur ve üzüntü verir. Pişmanlığa sebep
olur. Livata, tabiata aykırı ve zararlıdır. Zira ki ihanet ve eziyeti toplar,
inzal zevkini önler. Genç ve güzel kadınla cima, vücuda sıhhat, hislere kuvvet
verip, tabiatı mesrur ve kalbi huzur dolu eder. Zira ki tabiat ona eğilimli olduğundan,
meni boşalması çok olup, o fazla madde bedenden gider. Cima şekillerinin en
iyisi odur ki: Kadını sırtı üzerine yatırıp, açılmış baldırları arasında dize
gele. Önce oyun, konuşma ve iltifat ile göğüs, dudak ve yanağını öpmeli. Göğüs
ve kasığını ovmalı. Sonra âletiyle bız'a sürmeli ve kadının gözüne bakmalı. Ta
ki şehvetin şiddetinde ikisi de eşit ola. Vakta ki kadının gözü değişip,
göğsünden menisi ayrılmakla ister ki erkeği göğsüne ala. O zaman üzerine düşüp, sokma ve çekme ile
inzali vaktine hazır ola. İnzalden sonra kadının karnı üzerinde bir miktar
kala. Ta ki iki meni karışıp, rahme girmeye yol bula. Evlat arzu eden bu âdab
üzere hareket kıla. Ta ki inzalı kolay olup, kadın dahi ondan lezzet ala. Tam
bir çocuk vücuda gelip, hepsi âfiyet bula. Boşalma tamam ola. Zinhar kendi yatıp
kadını üzerine almasın. Ta ki artan meni mesane yolunda kalmasın ve onda kokuşup, hastalık olmasın.
Bız'ın rutubeti ona damlayıp, ondan, mesane iltihabı kalmasın. Cimaı
tahrik eden şeylerin biri, insanların cima ettiğine muttali olmaktır. Biri kadın
seslerinin nağmesini duymaktır. Biri dahi hayvanların cima ettiğini görmektir. Biri
de cima ile ilgili hikâyelerdir. Kasık kıllarını kesmek de şehveti uyandırır.
Bu durumda başka şeyler düşünerek, bu arzuyu yenmek gerekir.
Beyt:
Nazar-ı
şehvet için rup-u zenan ağ olsun
Zeni
olmazsa kişinin sağ eli sağ olsun
Deyip,
eliyle istimna etmek, üzüntü ve sıkıntıya sebebtir. Cima ile boşalımı terk
edinin cildinin içinde olan hararetle rutubetten bit oluşup, hareketiyle ürer.
Kâh olur ki, bit bedende defaten hâsıl olur. Bu derece çoğalır ki, rengi
sarartıp, uykuyu kaçırır ve şehveti keser. Onun için erkekler ziyade bitli
olur. Onun ilacı beden ve elbiseyi temizlemede ihtimamdır. Tuzlu su ile
yıkanmaktır. Sonra tatlı su ile yıkanma ve ipek gömlek ile tamamdır.
Hamamın
en iyisi, binası eski, içi geniş, suyu tatlı, sıcaklığı orta olandır. Onun ilk
odası soğuk ve rutubetli, ikincisi sıcak ve rutubetli, üçüncüsü sıcak ve kuru
olandır. Böylece vücud sıhhatini koruyup, ter boşalımı için hamama giden onun
sıcak olan üçüncü odasına yavaşlıkla girsin. Ondan çıktığında yine yavaş yavaş
dışarı gelsin. Hamamın içinde uzun bekleme, baygınlık, bulanıklık, ıztırap,
kuruluk ve hafakan verir. Mizacı kuru olan, suyu havadan çok kullanmalıdır. Şu
halde rutubete şiddetli ihtiyacından, evinin döşemesine su serpip yatmalıdır.
Rutubetli buharı çoğaltmak için, hamamın içine su dökmeli ve hapsetmelidir.
Mizacı rutubetli olan havayı, sudan çok kullanmalıdır. Şu halde ayrışma ve
kurumaya ihtiyacının çokluğundan, su kullanmadan önce, çok terlemelidir.
Sıhhatini koruma bakımından hamamda çok ter ayrışması gerekir. Zira ki cildi,
rutubetli ve kızarmıştır. Beden pörsümeye ve sıkıntı gelmeye başlarsa, o vakit
süratle dışarıya gelmelidir. Hamamdan sonra, örtünme ve kurulanma her mevsimde
ziyade kılınmalıdır. Zira ki beden, hamamın havasından daha soğuk olan havaya
çıkar. Beden hamamın suyundan emip, çektiğinden, onun ârizî hareketi, ondan
süratle gidiyor, tabii olarak soğuk olan su, soğukluğunu bulduğunda, bedeni dahi
soğutur. Eğer hamam, yemekten sonra vâki olduysa, bedenin yağlanmasına sebeb
olur. Lakin sirke balı içerse, hastalıktan emin olur. İtidal üzere yağlanır.
Eğer hazmolunduktan sonra hamama giderse, yağlanır ve hastalıktan emin olur.
Midenin boş olduğu zaman hamam yapmak, bedeni kurutur. Zira ki aslî hareket ile
arazî harareti toplar. Riyazeti az olan kimse, hamamda terlemeyi çoğaltsın. Ta
ki riyazî hareketlerle ayrışacak fazlalıklar, hamam ile ter olup gitsin. Bu
boşalma ile vücut, mizacının itidaline yetsin. Soğuk su ile yıkanma, gençlerin
bedenine güç verir. Yaz günlerinde, öğle öncesi sıcak mizaclı ve normal etli
olan kimselere sıhhattir. Ama ihtiyarların, çocukların, ishal ve nezlesi
olanın, hazmı eksik olanın bedenine zarar ve ziyan eder. Kükürtlü kaplıcaları
kullanma, yani kükürtten kaynayan ve galeyan eden sıcak su ile yıkanma,
fazlalıkları atıcı, titreme ve felce ilaçtır. Uyuzu iyileştirir, mafsal ve
romatizmaya şifa verir. Madenî suların hepsi, beden kokularını giderir,
yaralara merhemdir. Bu ilaçların vücuda olan menfaatlerini Allah Taâlâ en iyi
bilir.
Yedinci
Madde
Çok
kullanılan ilaç ve gıdaların tabiat ve menfaatlerini, özellik ve hükümlerini
(ebced) harflerinin terkibince bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, tıp bilginleri demişlerdir ki: Herkes kendi vücudunun
hekîmi olmalıdır. Kullandığı ilaç ve gıdaların tabiat ve menfaatlerini
bilmelidir. Her birisini hükmüyle kullanmalıdır. Ta ki vücudu sıhhat üzere
kalmalıdır. Gıdalardan her birinden her bir deva ki, insan bedeninde
keyfiyetiyle tesir eder. Gerçek o ilaç, insan bedenine gelip, onunla beden
kendi tabii hareketinden uyanırsa;
Gıdaların
da hükümleri, bu ilaçlar gibi bulunmuştur. Hepsinin hükümleri hece harfleri
tertibiyle açıklanmıştır.
ELİF
İbrişim:
Sıcak ve rahattır. Özellikle hamı faydalıdır. Kurusu, bit türemesine engeldir.
İcsas
(erik): İkinci derecede soğuk ve rutubetlidir. Onun tatlısı mideyi
bozar ve ishal eder. Ekşisi, kalbi teskin edip, safrayı söker. Eksisi,
tatlısından daha az ishal eder.
Ispanak:
Birinci derecede soğuk ve rutubetlidir. Gıdası iyidir. Sıcak ve kuru olan
akciğere ve göğse faydalıdır. Karnı yumuşatır. Bel ve sırttaki kan ağrılarını
giderir.
Eftimon: Bir
kuru ottur ki, birinci derecede kuru ve ikinci derecede sıcaktır. Kokusu
müsekkin, düşkün ve yaşlılara faydalıdır. Sevda hastalıklarını ve balgamı
gidericidir. Sara ve malihülyayı defedicidir. Gençleri ve hararetlileri
susatır.
Anason:
Bilinen bir tohumdur ki, üçüncü derecede kurutucu ve ısıtıcıdır. Böbrek,
mesane, rahim, karaciğer ve dalak tıkanıklıklarını açar. Yeli ayrıştırmada tam
etkisi vardır. Baş ağrısı ve safravî hastalıkları teskin için buhar ve suyu
faydalıdır. Ezilmişi gülyağı ile kulağa damlatırsan, kulak içinde çarpma ve
düşmeden ârız olan ağrıları dindirir. Bevli ve hayzı söker. Balgamdan doğan
susuzluğa faydalıdır. Süt ve meniyi çoğaltıcı, zehrin zararını gidericidir.
İsmet:
İsfahan sürmesi denir. Öldürücü kurşun madeninin cevheridir. Birinci derecede soğutucu
ve ikinci derecede kurutucudur. Ekşisiz kurutucu ve kabız edicidir. Gözü
kuvvetlendirir, burun kanını keser.
Ürüz
(pirinç): Bilinen gıdadır ki, birinci derecede ısıtıcı ve ikinci
derecede kurutucudur. Suyuyla yıkanmak, uzuvları kirden pak eder. Yenmesi,
mideyi temizler. Süt ile pişirilmesi meniyi fazlalaştırır.
BE
Basal
(soğan): İkinci derecede kurutucudur. Üçüncü derecede ısıtıcıdır. O,
ayrıştırıcı, kesici, yumuşatıcı ve açıcıdır. Damarların ağızlarının açmak, onun
halidir. Kuvvetlisi, yüzü kızartır. Tuz ile siğili söker. Normal olarak
yenmesi, mide ve iştihaya kuvvet verir, çok yenmesi, baş ağrısı yapar ve aklı
hafifletir. Pişmiş soğan çok gıdalıdır. Lakin susatıcıdır.
Parlamaya
faydalı, basur ağızlarını açıcıdır. İdrarı kuvvetlendirici, tabiatı yumuşatıcı,
zehirli rüzgâra faydalıdır. Pişmişi yaranın üzerine sarılırsa, ağrıyı dindirir.
Bıttıh-ı
asfar (kavun): Birinci derecede ısıtıcıdır. Süratle safraya dönüşür. Onu
sirke balı düzeltir.
Bıttıh-ı
ahzar (karpuz): İkinci derecede rutubet verici ve soğutucudur. Bedeni
kirden açar. İdrarı çoğaltır. Mesanede oluşan ve böbrekte peydahlanan taşları
düşürücüdür. Yemek ile yenmesi faydalıdır.
Beyz
(yumurta): En iyisi, yağ içinde yarı pişirilen tavuk yumurtasının
sarısıdır. En faydalısı, taze olan yumurtadır. Sarısı hararete, beyazı
soğukluğa ziyade meyilli olmuştur. İkisi dahi rutubetli ve faydalıdır. Beyazı
yüze sürülse, güneş tesirini ve ateş sıcaklığını manidir. Sarısı bal ile
karıştırılıp, yüzdeki sivilcelere sürülse, onu giderir. Beyazı, göz ağrılarına,
boğaz sertliğine, ses kesilmesine, nefes darlığına, öksürüğe ve kanın
havalandırılmasına faydalıdır. Tavuk yumurtası,
çabuk nüfuz edici, en iyi kimyon ve en çok gıda ve meni vericidir. Bayat
yumurtanın sarısı kabız edicidir. Dövülmüş mazı ile ishali kesicidir. Yumurta
et kuvvetindedir. Zira ki o, hayvanın cüzüdür. Belki kuvvetli hayvandır.
Bazican
(patlıcan): İkinci derecede ısıtıcı ve kurutucudur. Sevda, baş dönmesi,
tıkanıklık, uyuz ve cüzzamı doğurur. Rengi bozar, sarı ve siyah eder.
Bindük
(fındık): Hararet ve kuruluğa meyillidir. Hazmı ağırdır. Cinsî
kuvveti artırır. Baş ağrısı ve mide bulantısı doğurur. Dimağa yararlı olup,
öksürüğü defeder.
CİM
Ceviz:
Birinci derecede kurutucu ve ikinci derecede ısıtıcıdır. Onun baş ağrısı vardır.
Hazmı güz ve harareti çoktur. Özelliği, ağzı tebşirdir. Bal ile soğuk mideye
faydası iyidir.
Hindistan
cevizi: İkinci derecede ısıtıcı ve kurutucudur. Gözü kuvvetlendirici ve sebel
hastalığına faydalıdır. Kokusu güzel, yemeği hazmettiricidir. Karaciğer, dalak
ve mideyi kuvvetlendirici, idrarı getirici ve tabiatı kabzedicidir.
Cübn
(peynir): Tazesi, rutubetli ve soğutucudur. Eskisi, ısıtıcı ve
kurutucudur. Normali gıda vericidir. Tuzlusu eski olursa zayıflatıcıdır.
Mesanede taş yapar.
Cüzür
(havuç): Aslı ikinci derecede hararet verici ve birinci derecede
rutubetlidir. Mideyi üfürücü ve şehveti dalgalandırıcıdır. Onun tohumu idrarı
getirir.
DAL
Darçın:
Üçüncü derecede ısıtıcı ve kurutucudur. Oldukça latif ve çekicidir. Tıkanıklıkları
açıcıdır. Her bozukluğu düzelticidir. Onun yağı, açıcı, ayrıştırıcı ve
eriticidir. Faydası, yüzdeki siğillere ve titremelere çoktur. Baş ve göğüs ağrılarına
faydalıdır. Soğuk nezleyi, rutubetli öksürüğü defeder. Mideyi kuvvetlendirici,
kalbi açıcıdır. Karaciğer tıkanıklığına, rahim ve böbrek ağrılarına faydalıdır.
Göz perdelenmesini ve kararmasını defedicidir.
Dik
ve dücac (Horoz ve tavuk): Horozun en iyisi, henüz ötmeyenidir.
Tavuğun en faydalısı, yumurtlama vakti gelmeyendir. Horoz çorbası, mafsal
ağrısına, titreme, mideye, yele ve kulunca iyi gelir. Tavuk eti, aklı
güçlendirir, tabiatı açar, meniyi artırır, sesi saflaştırır.
HE
Herise
(Keşkek): Bir tanınmış gıdadır ki, et suyu ile pişirilmiş, buğdaydan
hâsıldır. O, kuruluk ve rutubette ısıtıcı ve mutedildir.
VAV
Verd-i
ahmer (kırmızı gül): Birinci derecede soğutucu, ikinci
derecede kurutucudur. Tohumu yaprağından ziyade kabız edicidir. Onun kurusu
dahi, ziyade kabız edicidir. O, tıkanıklığı açıcı, sevdayı yatıştırıcı, iç
uzuvları kuvvetlendiricidir. Gülsuyu, baygınlığa faydalı, ateşli baş ağrısını
gidericidir. Beden kokusunu güzelleştiricidir. Terbiyelenmişi, sıcaktır ki,
mide ve karaciğere kuvvet verip, hazma yardım eder. Tazesinden on dirhem
kullanan, ishal olup, on defa tuvalete gidendir.
ZI
Zaferan:
Birinci derecede kurutucu ve ikinci derecede ısıtıcıdır. Rengi güzelleştirir,
idrarı çoğaltır, şehveti düşürür, tıkanıklığı çözer ve damarları açar. Lakin
kabzı vardır.
Zencefil:
İkinci derecede kurutucu, ikinci derecede ısıtıcı ve rutubet vericidir. Cinsî
isteği köpürtür. Özelliğiyle karaciğer ve midenin soğukluğuna uygun gelir.
Onunla mide rutubeti gider. Tabiat dahi yumuşaklık bulur. Onun kullanılması
yaramdan iki dirheme kadar faydalı olur.
Zeyt-i
ham (Zeytinyağı): Birinci derecede soğuk ve kurudur.
Dalından koparılan zeytin itidal üzere ısıtıcıdır. Rutubete eğilimlidir. Eskisinde
hararet ziyade hâsıldır. Her gün zeytin sürünmek, saçları kuvvetlendirir ve
beyazları düşürür.
HA
Hınna
(kına): İkinci derecede soğutucu
ve kurutucudur. Ayrıştırıcı, açıcı, kurutucu ve kabız edicidir. Ateşli
şişlikler ve balgam için pişirilmesi faydalıdır. Yağı, sinirleri yumuşatıcı,
zorlukları çözücü ve defedicidir.
Hımmes
(Keten tohumu): Birinci derecede ısıtıcı ve kurutucudur. Siyahı ve
kırmızısı iyisidir. Makbulü büyüğüdür ki, sırt ağrısına faydalıdır. Diş
etlerindeki ve yüzdeki şişlikleri giderir. Sesi saf edip, diğer tanelerden daha
gıdalı olduğu şayidir. Pişmişi, nefese faydalıdır. Taşları, böbrek ve mesaneden
düşürür. Keten tohumunun tesiri, meniyi çoğaltma ve şehveti kamçılamadır.
İdrarı ve doğumu kolaylaştırır.
Hınta
(Buğday): Hararet ve rutubette mutedildir. İnsanın hararet ve
rutubetine muadildir. Onun tanesinin hazmı yavaştır. Kırmızı iri buğday en
iyisi, en kuvvetlisi, en lezizi en gıdalısıdır.
Hamam
(Güvercin): Bunun uçanı, yavrusundan hafif ve gıdalıdır. Yavrusu daha
sıcak ve daha rutubetlidir.
TI
Tın-i
Ermeni (Ermeni çamuru): İkinci derecede soğutucu ve
kurutucudur. Tabiatı, kanı gayetle tutucudur. Basur ve çıbanlara içilmesi ve
sürülmesi faydalıdır. Uzuvların pörsümesini ve ateşli nezleyi iyileştirir.
Tabaşîr
(Hint hıyarı): İkinci derecede soğutucu, üçüncü derecede ısıtıcı ve
kurutucudur. Kalbi kuvvetlendirir ve ateşli hafakanı giderir. Safradan olan
hastalıklara faydalıdır. Mide hararetini ve iltihabını, karaciğer hararetini
teskin eder, ateşli hummaları durdurur.
YE
Yaktin
(Kabak): İkinci derecede soğuk ve rutubetlidir. Dönüşmesi seri,
karışması iyi ve gıdası latiftir. Koruk, sumak, sefercel veya ekşi nar ile
kabağın pişirilmesi, safraya faydalıdır. Lakin kulunca zararı çok fazladır. Bal
ile pişirilmesi, onu da giderir.
Sekizinci
Madde
Çok
kullanılan gıda ve ilaçların isim ve hükümlerini (kelemen sa'fes) harfleri
sırasınca bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, tıp bilginleri demişlerdir ki:
K
Kafurdur: Üçüncü derecede soğuk ve kurudur. Afiyet verici olup,
hararetli şişlikleri gidericidir. Baş ağrısını geçiricidir. Ateşlilerin
hislerini kuvvetlendirir. Uyku getirici, cinsî istekleri artırıcıdır.
Kehribâ:
Birinci derecede sıcak, üçüncü derecede kurudur. Kandaki nefesi (oksijen)
tutucu, ateşe faydalı ve ishali kesicidir.
Kimyon:
İkinci derecede sıcak, üçüncü derecede kurudur. Yeli ayrıştırır. İdrar
zorluğuna faydalıdır. Kurutucu ve kabız
edicidir. Yaraları yapıştırıcı, taşları düşürücüdür.
Kem'e
(mantar): Hükmü sert, gıdası kötüdür. Ancak onun suyu iyidir. Gözü
parlatır.
Kereviz:
Birinci derecede sıcak, ikinci derecede kurudur. Yağı ayrıştırır. Damar
ağızlarını açar. Ağrıyı müsekkin, kokusu güzel ve cinsî arzuyu körükleyicidir.
Karaciğere, böbreklere, dalağa ve mesaneye faydalıdır.
Kilye
(böbrek): Sıcaklık ve soğuklukta mutedildir. Bir miktar kurudur.
Hazmı zor, karışımı kolaydır.
Kebed
(karaciğer): Sıcaktır. Böbrekten iyidir, İyisi ördek ve tavuk
karaciğeridir.
Kira
(paça): Tabiatı yumuşatıcıdır. Hazmı kolay, öksürüğü giderici,
fazlalıkları azaltıcıdır.
L
Lübiya (böğrülce): Kurudur. Lakin onda fazla bir rutubet
vardır ki, karışımı, balgam rutubetidir. Göğsü yumuşatır, idrarı tutar. Akciğer
için dahi güzeldir. Onun ıslahı karabiber, tuz ve sirkedir.
Lûz
(badem): Tatlısı, rutubetinden yana mutedil, acısı ikinci derecede
sıcaktır. İçilmesi durumunda idrarı tutar. Acı bademin gıdası az, açma ve
kusturması çoktur. Tatlı bademin sayılan tesirleri zayıf ve hafiftir. Lakin
bedeni yağlandırır ve öksürüğü defeder. Karaciğer ve dalak tıkanmasını açar.
Leben
(süt): Kadınların sütü, hayvanların sütünden daha faydalıdır. Zira
ki insan mizacı hepsinden mutedildir. Kadınların sütünün en iyisi, göğsünden
emilendir. Her süt ki, çoktan sağılmıştır, kötü bulunmuştur. Her hayvanın ki,
hamilelik müddeti insanınki kadar olanın sütü, inek sütü gibi, iyidir. Sütün
suyu, sıcak, yumuşatıcı ve yıkayıcıdır. Onda hiç ekşilik olmaz. Onun özelliği,
yakıcı safrayı ishaldir. Eftimon ile yakıcı sevdayı dahi müshildir. Yoğurt,
soğuk ve kurudur. Taze yoğurt, rutubetli ve sıcaktır. Bütün süt türleri, bedeni
kuvvetlendiricidir. Zira ki, hepsi kan kuvvetindedir. Bal ile içteki yaraları
temizler. Dimağa kuvvet, meniye çokluk verir. Sütün hepsi, şehveti körükler.
Sıcak ve kuru mizaçlı olan az safraya faydalıdır. Öksürüğü def eder. Lakin
balgamlılara zararlıdır. Zira ki onlardan harareti, onu hazmedemez. Kana dönüştüremez.
İhtiyarlara rutubet verdiği için, faydalı ve uygundur. Bal ile onların hazmını
kolaylaştırır. Çok olur ki süt, karnı boşaltıp, bağırsaklardaki fazlalıkları
çıkarır. Sonra bedende dağılıp, tabiatı kabız edip, itidal üzere gider. Süt
mahsulleri şişkinlik verir. Pişirilirlerse hazmı kolaydır.
Lüba
(ağız): Onun hazmı yavaş, karışımı kötü, bal düzelticisidir. Her
süt, karaciğer boşluğunu tıkar. Ancak deve sütü tıkamaz. Çok süt, vesvese ve
unutkanlığa ilaçtır. Lakin dişlere ve dişetlerine zararlıdır. Göz karartır.
Onun ıslahı şekerdir. Şekerli süt, rengi güzelleştirir, bedeni yağlandırır. Süt
cinsinin bileşimi, sulu, peynirli ve yağlıdır. İnek sütünün çoğu yağlıdır. Deve
sütün ince olduğundan suludur.
Lahm
(et): En faydalısı toklu etidir. Buzağı ve oğlağın fazla kısmı
azdır. Her hayvanın erkeği, yağlı ve siyahı, daha lezzetli, daha hafif ve daha
iyidir. İnek eti, keçi etinden kurudur. Keçi eti, koyun etinden kurudur. Hazmı
zor ve tutucudur. Deve etinin gıdası ağır ve hazmı zordur. Tavşan eti, sıcak ve
kuru olduğundan sevdası çoktur. Et cinsinin gıdası bedeni kuvvetlendiricidir.
Süratle kana dönüşür.
Lâden:
Birinci derecede kuru, ikinci derecede sıcak ve latiftir. Rahim hastalıklarına
faydalıdır. Saç dökülmesini önler. Ağzı kapanmayan akar yarayı kapatır.
M
Mastiği (Kendir): İkinci derecede sıcak ve kurudur.
Gayet latif, ayrıştırıcı ve kabız edicidir. İnce balgamı gidericidir. Balgamı
çeker. Öksürüğü giderir. Kan tükürmeyi keser. Mideyi yumuşatır ve güçlendirir.
Milh
(tuz): Birinci derecede kuru, üçüncü derecede sıcaktır. Ziyade
ayrıştırması, kurutması ve parlatması vardır. Çeşitli yelleri giderip, donmuş
karışımları ısıtır ve eritir. Yarım dirhem kadar içilmesi kifayet eder.
Kavrulmuş tuz ile dişlerin kiri gider. Tuzu normal olarak kullanma, rengi
güzelleştirir, gıdayı oluşturur, fazlalıkları çıkarır. İshal ilacıdır. Şeffaf
ve billurî beyaz tuz, olmamış balgamı, siyah tuz, balgamla sevdayı kuvvetle
söker.
Muluhiya
(Ebe gümeci): Birinci derecede soğuk, ikinci derecede rutubetlidir.
Karaciğer tıkanıklığını açar.
Mişmiş
(Zerdali): İkinci derecede rutubetli ve soğuktur. Çekirdeğinin yağı
ikinci derecede sıcak ve kurudur. Basurlara faydalıdır. Zerdalinin karışımı çabuk
bozulur. Kurusu, susuzluğu teskin eder. O, mideye şeftaliden hoştur.
N
Nil otu: Birinci derecede sıcak, ikinci derecede kuru ve üçüncü
derecede kabız edicidir. Zayıflığı keser, yüzdeki sivilceleri giderir. Yeni
cerahate faydalıdır. Yaprağından çivit boyası olur.
Nane:
Kuru ve sıcaktır. Onda ayrıca rutubet vardır. Mideyi hemen ısıtır ve
kuvvetlendirir. Hazma yardımcıdır. Balgamı ve kan kusmasını önler. Meniyi
çoğaltır ve cinsî arzuları körükler. Yaprağı süte konsa kesilmesini önler.
Nahale-i
dakik (ince kepek): Birinci derecede soğuk ve kurudur.
Yumuşatıcı ve özel kuvvet vericidir. Zaferen ve macunla sürülmesi, yüzdeki
sivilceleri giderir.
S
Sumak: İkinci derecede soğuk, üçüncü derecede kurudur. Kabzedici,
kuvvetlendirici, tıkayıcı ve tutucudur. Safrayı boşluğa çeker, kanı durdurur.
Şişleri ve urları giderir. Diş ağrılarını keser, susuzluğu teskin eder, mideyi
düzeltir ve iştahı açar. Saçı siyahlaştırır. Bayılmaları önler.
Şeker:
Birinci derecede rutubetli ve sıcaktır. Eskisinde kuruluk vardır.
Semen
(hayvanî yağ): Birinci derecede rutubetli ve sıcaktır. Zehirlenmelere
faydalıdır. Boğazı ve göğsü yumuşatır ve ayrıştırır. Fazlalıkları dahi azaltır.
Badem ile tesiri çoktur.
Sefercel:
İkinci derecede soğuk ve kurudur.
Kendisi ve çiçeği kabız edicidir. Ekşisi tatlısında ziyade kabız edicidir. Her
türü, susuzluğu teskin edici ve idrarı getiricidir. Şehveti kuvvetlendiricidir.
Özellikle bal ile dahi mideye kuvvettir. Çekirdeklerinin suyu, tabiatı
yumuşatır. Kabızlığı akabinde önler. Akciğeri yumuşatır, öksürüğe faydalıdır.
Çok alınması kulunç yapar.
Semek
(balık): Rutubetli ve soğuktur. İyisi küçüğüdür ki, kanı az ve tadı
leziz olup, süratle bozulmaya, Akıcı lan tatlı su içinde doğup kılçığı çok
olmaya. Yahut tuzlu denizlerden tatlı nehirlerin akışına karşı hareket edip,
onda kalmaya. Deniz balıklarının iyisi odur ki, çok bayat olmaya. Ona tuzun
kuvveti üstün olup, sıcak ve kuru olmaya. Taze balık, sulu balgam yapar. Çabuk
bozulduğundan, sıcak olan mideden başkasına faydalı değildir. Balık etini
bozan, rutubetliler ve sütlülerdir. Onu tatlılar düzeltir.
AYN
Anber: İkinci derecede sıcak, birinci derecede kurudur. Mide,
karaciğer, kalb, his ve kuvvetleri güçlendirir. Anber, müsekkinden ziyade
mutedil ve dimağ hastalıklarına devadır.
Ud:
İkinci derecede kuru ve sıcaktır. Mide, karaciğer, kalb ve his kuvveti için
faydası vardır. Tıkanıklığı açar. Dimağa
gayet faydalıdır. İltihabı iyileştirir ve yeli defeder.
Asel
(bal): İkinci derecede sıcak ve kurudur. Parlatıcı, açıcı ve çekicidir.
Kokuşmaya manidir. Karışımları dahi, biti öldürür. Yaraları temizler. Göz
kararmasını giderir. Mideyi kuvvetlendirir ve iştihayı açar. Karnı düzeltir.
Yaraya sürülürse ilaç olur. Zift ile çok etkili ve çekicidir.
Ineb
(üzüm): Kabuğu soğuk ve kurudur. İçi rutubetli ve sıcaktır.
Çekirdeği hem soğuk, hem kurudur. Gıdanın iyisidir. Mideyi ve şehveti
kuvvetlendirir. İyisi olmuşudur. Asmada olanı beğenileni ve siyahı yararlıdır.
Mesaneye zararlıdır. Tatlı nar onu düzeltir.
FE
Fızza (gümüş): Soğuk ve kurudur. Hafakanı önler. Suyu, mide ve kalbe faydalıdır.
Uykusuzluğu giderir.
Fıstık:
İkinci derecede kuru ve sıcaktır. Onda fazladan rutubet te vardır. Kalbi
kuvvetlendirir, karaciğer tıkanıklığını açar. Faydalı ilâçtır.
Fücl
(turp): Gıdası az, balgamı çok ve karaciğer tıkanıklığını açıcıdır.
Bit doğurur. Bedendeki yelleri ayrıştırır. Kurtları öldürür. Yemek hazmına
yardımı çoktur. Lakin hazmolunması
zordur.
Fülfül
(biber): Dördüncü derecede kuru ve sıcaktır. Siyahından ziyade
beyazında hararet vardır. Kırmızısının kuruluğu daha azdır. Biberler, mide ve
bağırsaklarda olan kalın yelleri ayrıştırır. Yapışık karışımları kesip, sinir
ve adaleyi ısıtır.
SAD
Sandal: İkinci derecede soğuk ve kurudur. Sürülmesi ve içilmesi
sıcak şişliklere, ateşli baş ağrılarına ve hafakana faydalıdır. Sıcaklık ve
acıdan olan mide zayıflığına uygundur.
Sa'ter
(keklik): İkinci derecede sıcak ve kurudur. Latif, ayrıştırıcı ve faydalıdır.
İçilmesi, kokuyu giderir. Mideyi kurutur. İdrarı getirir. Gözü kuvvetlendirir.
Kasık ağrılarını kesicidir.
Sumg
(ağaç sakızı): Kurutması kuvvetlidir. En latifi arap sakızıdır. Zira ki o,
göğüs sertliklerini çözüp, bağırsaklara kuvvet verir. Renkli haberlerle yazmayı
güzelleştirir.
Dokuzuncu
Madde
Çok
kullanılan ilaç ve gıdaların isim ve hükümlerini (karaşet) harflerinin
sırasınca bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, tıp bilginleri demişlerdir ki:
KAF
Kusa (acur): Kavunun bir türüdür. Hıyar gibi uzun olur. İkinci derecede
rutubetli ve soğuktur. Olmuşu güzeldir. Hararet ve safrayı teskin eder. Lakin
karışımı ve bozuşumu ateş doğurur. Olmuşunun bozulması daha seridir. Koklaması
baygınlığa faydalıdır. Susuzluğu keser. Mesaneye uygundur. İdrarı ve tabiatı
yumuşatması vardır. Hıyar ise, acurdan daha soğuk ve latiftir. Şiddetli
ateşleri giderir. İdrar için oldukça faydalıdır. Az kere mide ve böbrek ağrılarına
iyi gelir. Bunun düzeltilmesi tuz, bal veya zeytinyağıdır.
Karanfil:
İkinci derecede sıcak ve kurudur: Kalbi kuvvetlendirir, basuru giderir.
Koklanırsa uyku getirir.
RE
Reyhan: Birinci derecede sıcak ve kurudur. Kalbi kuvvetlendirir.
Basuru giderir. Koklanması uyku getirir.
Ravend:
Aç
karnına iki dirhem kadar sabah içilmesi yara, kir, düşük, çarpma, karaciğer,
mide, fıtık, kasık, böbrek ve mesane için faydalıdır.
Razıyane:
Onun birisinin hararet ve kuruluğu üçüncü derecededir. Bahçede yetişeninin hararet
ve kuruluğu ikinci derecededir. Gözü kuvvetlendirir. Karaciğer tıkanıklığını
açar. İdrarı düzeltir. Soğuk su ile mide iltihabını giderir.
Reybas:
İkinci derecede soğuk ve kurudur. Kanı ve safrayı söker. Harareti teskin eder
ve keser. Usaresiyle sürme, göze faydalıdır. Yaraları ve safra ishalini
giderir.
Rumman
(nar): Tatlısı, birinci derecede soğuk ve rutubetlidir. Ekşisi
ikinci derecede soğuk ve kurudur. İkisi, safrayı keser, dışa fazla akıntıya
engeldir. Ekşisinin bal ile macunu, kulak ağrısına faydalıdır. Yeşili çok idrar
yapar. Ekşisi, mide iltihabına faydalıdır. Boğaz ve göğüsü sertleştirir.
Tatlısı, onları kuvvetlendirir ve yumuşatır. Ateşli öksürüğe engeldir. Her
türlü hafakanı defeder. İyisi, sulu olanıdır.
ŞIN
Şaîr (arpa): Birinci derecede soğuk ve kurudur. Gıdası buğdaydan azdır.
Arpa suyu, unundan gıdalıdır. Arpa suyunun un ile karışımı, göğüs, öksürük ve
yüz sivilcelerine iyidir.
Şuniz:
Siyah tanedir. İkinci derecede sıcak ve kurudur. Sıcaklığı ciladır. Kokusu
ayrıştırıcıdır. Kokusu ayrıştırıcıdır. Basuru giderir, kanındaki kurtları
öldürür. Keten torba içinde iki dirhem nohut ve ayranla karıştırılıp alna
konursa, nezleye faydalıdır.
TI
Temr-i Hint (Hint hurması): İkinci derecede soğuk ve kurudur.
Mideyi kuvvetlendirir, safrayı giderir.
Kusmayı teskin eder, susuzluğu keser.
Tüffah
(elma): Onun tatlısı, normale yakın sıcaklığa meyyaldir. Onda
fazladan soğuk bir rutubet vardır ki, onunla şişirir. Ekşisi çok soğuk olup,
rutubeti azdır. Ezilmişi harareti keser.
Tin
(incir): Onun tazesi az rutubetli ve sıcaktır. Çok su ve gıdası
vardır. Mideden hemen emilir. Kurusu latif ve sıcaktır. Bütün meyvelerden
gıdalıdır. Olmuşu itidale yakındır. Etli yaraları iyileştirir ve yumuşatır.
Harareti müsekkindir. Cerahatli kanı dondurur, donmuş olanı eritir. Hastalıklarla
bozulan renkleri düzeltir. Macunu, çıbanları oldurur. Tozlu balgamın hararetini
yatıştırır. Müzmin öksürüğü giderir. Akciğer ve göğüse faydalıdır. Karaciğer,
dalak, böbrek ve mesane tıkanıklıklarını açar. Aç karnına incir yemek, gıdanın
geçiş yollarını açar. Badem ve ceviz ile yenmesi çoktur. Lakin ağır
yiyeceklerle yemek iyi değildir. Üç sabah sirke içinde sulandırılmış üçer incir
yiyen, ateşli hastalıktan kurtulur.
Safradan
zarar görmez.
Dut:
Beyaz incire yakındır. Lakin ondan az gıdalıdır. Mideye kötüdür. Kırmızısı
rutubetli ve soğuktur. Onda kabız etme vardır. Boğazdaki şişleri giderir.
Yenmesinde ve suyunda iştiha ve gıda kuvveti vardır. Gıdaları mideden çabuk,
bağırsaklardan yavaş geçirir. İdrarı artırır.
SE
Sum (sarımsak): Aslı üçüncü derecede sıcak ve kurudur. Suyu değiştirmek için,
müzmin öksürük ve göğüs ağrıları için gayet faydalıdır. Asalak ve kurtları
döker. İdrarı getirir. Bitleri öldürür. Buharının çokluğundan baş ağrısı yapar
ve göze zararlıdır.
Selc
(kar): Hapsedilmiş olan duman hararetinden susuzluk verir. Mide ve
sinire zararlıdır. Dişlerin hararetten doğan ağrısını teskin eder.
H
Haşhaş: İkinci derecede soğuk ve kurudur. Siyahı şurup ve macun
olarak üçüncü derecede soğuk ve uyutucudur. Yenmesi nezleyi önler.
Hatmi:
Şebboy çiçeğidir. İtidal üzere sıcaktır. Onda, erdirici, yumuşatıcı,
ayrıştırıcı ve gevşetici özellikler vardır. Mafsal ağrılarını ve titremeyi
önler. Tohumu ateşli öksürüğü keser.
Yaprağı göğüs şişkinliklerini giderir. Kaynatılan kökü, bağırsak ve idrar
yanmalarını, makat şişkinliklerini ve ishali giderir.
Huh
(şeftali): Birinci derecede rutubetli ve ikinci derecede soğuktur.
Çabuk bozuşan ve yumuşak tabiatlıdır. Yonca suyu ve yaprakları ile kulak
kurtlarını öldürür. Göbeğe sürülmesi veya içilmesi karın kurtlarını öldürür. Çok
besleyicidir. Lakin gıdası zararlıdır. Yemekten sonra yemek iyidir.
Hal
(sirke): Hararet ve rutubetten bileşmiştir. Soğukluğu çoktur.
Kaynatılırsa soğukluğu azalır. Kanı inceltir, safrayı söker. Sevdelilere
zararlıdır. Balgama zıttır. Hazma yardımcı ve uyuzu önleyicidir. Yanıklara
iyidir. Gül yağı ile baş ağrısına faydalıdır. Ağızda gargara edilirse diş
ağrılarını keser.
Hubz
(ekmek): En iyisi temiz
buğday unundan olanıdır ki, ince elenmiş olup, mayası tuzlu ve hamuru normal
olanıdır. Tandırda pişirilmelidir. Buna yakın olanı, fırında pişirilen
somundur. Ekmeğin sıcağı zararlı, soğuğu yararlıdır. Peksimetin gıdası çoktur.
Sert ve kuru olduğundan nüfüzu yavaştır. Elenmemiş un ekmeği tabiatı yumuşatır.
Pide lezzetlidir. Fakat sertlik verir. Süt ile yoğrulanı çok besleyicidir.
Fakat zor sindirilir. Siyah buğday ekmeğini su ile yemek, şişmanlatır. Sıhhati
korur.
Harmil
(üzerlik): Üçüncü derecede sıcak ve kurudur. Balgamı söker. Mafsal
ağrılarını giderir. Uyuzu izale eder. Şişkinlikleri indirir. Baş rutubetini
temizler. Yağı, kulak ağrısına
faydalıdır. Bal ile aç karnına yenmesi, akciğer tıkanıklığını giderir.
ZE
Zeheb (altın): Latif ve mutedildir. Toz, sevdevî hastalıklara ilaçtır.
Kalbi kuvvetlendirir. Hafakanı önler. Ağızda tutulması ağız kokusunu giderir.
DAD
Zarur: İkinci derecede
sıcak ve kurudur. Yaraları temizler.
GAYN
Galiye: Kıymetli bir ıtırdır. Sert şişleri urları yumuşatır ve çok
derde ilaçtır. Soğuktan olan baş ağrısını giderir. Taşınması rahim ağrısını giderir.
Bütün
ilaçlar ve gıdalar, Hak'kın tesiri ile etkileyici olduğu muhakkaktır.
Bu
sayılanların zannı sebeblerden olduğuna, tıbbî hastalıklar kesin delildir. Şu
halde bütün sebeb ve eşyalardan tesir eden ancak sebebleri yaratandır ki,
herkese o, zarar ve yarar verendir. Burada, ilim ikidir, tıp ve din ilmi,
sözündün bu miktar yazılma ve açıklama, tıp ilminin hülasasıdır. Geri
kalanları, tabibler arasında şayidir.
Onuncu
Madde
Vücut
sıhhatine ait olan yeme ve içmenin âdâb ve kaidelerini ve bazı yiyecek ve meyvelerin
fazilet ve faydalarını bildirir.
Ey aziz, malûm olsun
ki, muhaddisler demişlerdir ki: Peygamberlerin (selâm onlara olsun) âdetleri
sürekli arpa ekmeği yemektir. Habib-i Ekrem Sallallahu aleyhi ve sellem
hazretlerinin yediği çoğu zaman o ekmek idi.
Veya ince buğday ile
karışık olan arpa ekmeği idi. Arpa ekmeği ile üç gece ard arda doymayıp çoğu
vakitleri aç ve susuzdu. Şu halde tenbih ve beyan buyurmuştur ki, gündüz
beyazlığı ve gece karanlığı içinde ikişer kere yemek ve içmek israf ve
illettir. Et yemek ve çorba içmeye devam etmek kasvet verir. Kırk gün kadar et
ve yağlı yememeye devam etmek ahlakı bozar, tabiatı değiştirir. tok karnına
yemek ve susamadan su içmek vücut sıhhatine zarardır. Nitekim gereksiz gülmek
insanı mahcup eder. Uykusuz gece ve gündüz ona tembellik verir.
Sıhhatini korumak
isteyen tokluğa devam etmeyip, açlığı kadar yemekle lezzeti bulur. Firdevs
ziyafeti için kudreti kadar aç kalsın. Ta ki,
aklı saf, göğsü geniş ve kalbi nurlu olsun. Mümkün oldukça gıdayı aklına
getirsin. Ta ki, bedeni sıhhat ve tabiatı kuvvet bulsun. Akşam yemeğini terk
etmesin ki, uzuvları düşkünlükten emin olsun. Türlü nimetlerle renkli
servetleri birleştirmeyip, bir yemek üzerine devam etsin. Ta ki, cismi sıhhat
ve sürura, kalbi hayat ve huzura yetsin. Zira ki her hastalığın aslı tokluk,
her davanın aslı açlık olduğu tecrübe edilmiştir. Edeple sadece ekmek yiyenin
bedeni, ömrü oldukça sıhhat ve afiyette bulunmuştur. Edep ise açlıktan sonra
yemek ve doymadan sofradan kalkmaktır. şu halde, az yeme ve içmenin dünyevî derecesi
karnın üçte birini yemek, üçte birini içmek ve üçte birini teneffüs için
ayırmaktır. Orta derecesi yeme ve içme ile ancak karnın yarısı dolmaktır. En
üst derece yemesi hasta yemesi; uyuması suda boğulanın uykusu olup, huzur
lezzetini bulmaktır. Tokluk üzerine yemekten kaçınmak mühim ve lüzumludur. Zira
ki o, israf ve haram olduğundan başka abraşlık verici, hastalık ve düşkünlüğe
sebeptir. Huzura gelen yemek ve içeceği ayıplamasın.
Bazı yiyecek ve
meyvelerin fazilet ve faydalarında nice Hadis-i Şerif varit olmuştur. Nitekim
Cibril-i emin Aleyhisselâm, Habib-i Ekrem Sallallah-u Aleyhi ve Sellem
Hazretleri’ne keşkek yemeği işaret kılmıştır. O zaman onu o, yiyip, kuvvet,
cima ve gece namazı için otuz kırk adım kadar güç bulmuştur. O'nun yanında
bütün yemeklerden arpa ekmeği, mercimek çorbası ve su kabağı daha iyi ve
sevgili olmuştur. Zira ki, Allah4ı andıkça ondan kalbi rikkat bulmuştur. Etten
dimağ, kulak, göz uzuvlar ve diğer cüzler kuvvet almıştır. Etin iyisi omuz eti
ve sırt etidir ki, hasta kalbi düzeltir ve hüzünlü kalbi rahatlatır. Katıkların
en faydalısı, sirke olmuştur. Hurma ve üzüm meyvelerden olup katık rütbesini
dahi bulmuştur. Üzümü ekmekle yemek tatlı ve güzel koku verenden reddetmeyip
tatmak ve koklamak haberde gelmiştir. Mübarek balı sabah ile aç karna yiyen ve
içen her hastalığından şifa bulmuştur. Hazret-i Peygamber' e bütün meyvelerden
kavun, karpuz ve taze hurma; içeceklerden, soğuk ve tatlı olanlar lezzetli
gelmiştir. Pirinç pilavı yerken, 'Peygamber' e Salât ve selâm olsun' lazım
olmuştur. Zira ki, pirincin nuru cevherinden meydana gelmiştir. Hadis-i Şerif
varid olmuştur ki: 'Her kim ki baklayı kabuğu ile yer, onda o kadar hastalık
çıkar gider.'
Şüniz ki siyah tanedir,
o ölümden başka her hastalığa şifadır.
Peynir ve cevizi yalnız
yemek hastalık verir. Lakin ikisini birleştirene şifa verir.
Kuru üzüm yemek kokuyu
güzel, rengi saf eder. Balgamı keser. Sinire kuvvet verir. Onu yiyen
çekirdeklerini atsın ki, o zararlıdır.
Üzümü tane tane yemek
güzeldir.
Sefercel, kalbe cila,
zekâ ve korkağa cesaret vermede bedelsizdir. Onu pilav ile yiyen hamilenin
çocuğu üstün ve güzeldir.
Narı iç kabuğu ile
yemek mideyi temizler.
İncir yemek kulunçtan
kurtarır. Kalbe incelik verir.
Mübarek karpuz, her
yemekte olan lezzeti toplamıştır. Onun eti, çekirdeği ve kabuğu bütün uzuv ve
kuvvetlere faydalıdır. O, yemek, içmek ve reyhandır. Karın ve mesaneyi
temizler. Bel suyuna bereket ve şehvete hareket verir. Kokusu güzel olup, baş
ağrısını yatıştırır. Deriyi temizler ve süsler. Göze hiddet, yemeğe iştah ve
lezzet verir. Susuzluğu giderir. Bağırsak kurtlarını öldürür. Yetmiş hastalığı
çıkarır. Bedene faydalıdır.
Hıyarı tuz ile cevizi
tatlı ile yemek sünnettir. Meyveleri mevsiminde çok yiyen ve sonra azaltan
sıhhat bulur.
Patlıcanı yumuşatır,
süsleyerek, deva niyeti ile yemek illeti giderir, hikmet verir. Dimağa kuvvet,
cimaa kuvvet ve şehvete hareket verir.
İnce baklalar, karpuz,
kereviz... Bunlar Hazret-i İlyas'ın yemeğidir. Hafızayı güçlendirir, deliliği
ve cüzzamı önler.
Ak mantar ki, bir tür
Çemen' e benzer. Suyu göze şifa verir. Siyahı iyidir, bir yere giren oranın
soğanından yesin. Ta ki, o yerin vebasından emin olsun.
Pişirilmiş soğan ve
sarımsak yiyen lezzet ve kuvvet bulur. Pişmemişi yemesin ki kokusundan melekler
incinir.
Toprak yiyen
kendini öldürendir.
Zira ki o, mideyi
bozar, rengi sarartır, bedeni helak eder. Hadis-i Şerif gelmiştir ki: 'Üç şey
sineye sürûr ve bedene sıhhat verir. Biri güzel koku koklamak, biri bal şerbeti
ve biri güzel elbisedir.' O Hazret-i Peygamber ki, doğru söyleyendir. Zira ki,
'insanlar elbise ile iltifat görür' sözü bu mânâyı tasdik etmiştir. Şu halde
insanlar elbise ile süslüdür. Takva elbisesi ise hepsinden daha güzeldir. Cismi
canı korur.
Onbirinci
Madde
Dini
Mübin âdâbı üzere ve Resûl-ü Emin sünneti üzere güzel giyim ve elbiseyi tayin
ve bedeni süslemenin şeklini bildirir.
Ey azuz malûm olsun ki,
muhaddisler ittifak ile demişlerdir ki: Habib-i Ekrem sallallahü aleyhi ve
sellem hazretlerine elbisenin en sevgilisi gömlek olmuştur. Gömleği,
parmaklarının ucuna kadar ulaşmıştır. Eteği topuklarının üzerine kadar ancak
gelmiştir. Elbiseyi kısaltmakla ümmetine vasiyet kılmıştır. Elbiseyi kısaltmak sünnet,
uzatmak bid'at ve kibre alâmet olmuştur. Halil'üllah aleyhisselam erkekler ve
kadınlar için şalvarı örtünme için elbise bulmuştur. zira ki şalvar, avret yeri
ile yer arasında bile hail olmuştur. Sarık hilim, vakar, makamdır. Arap tacıdır
ki, o Hazretin mübarek sarığı siyah kumaş olmuştur. Sarığın ucunu iki omuz
arasında iki karış miktarı uzatmak sünnettir. Çene altına çevirmek bid'attir.
İslâm sünnetlerinin birisi, sert elbise ve kaftan giymektir. Sert elbise,
damarları yayar, kalbi huşû üzere bulundurur. Kıl ve yün elbise, büyük
peygamberlerin sünnetidir. Aba Süleyman aleyhisselamındır. Tavazu ile
miskinlere benzemek için aba giymek Evliya-ı kiramın âdetidir. Habib-i Ekrem
Sallallahü aleyhi vesellem hazretlerinin gömleği, iç elbisesi ve şalvarları
pamuktan beyaz; aba, kaftan ve kuşağı yünden yeşil şaldır.
Yeşile bakmak kalbe
sürür ve göze kuvvettir. Şu halde yeşil elbise onun ümmetine sünnettir.
Erkeklerine sırf sarı ve kırmızı mekruhtur, bidattir. Halis ipek onlara haram,
karışık renkler mübahtır. Elbiseyi temizlemek, nimeti anmadır, zinnet, letafet
ve nezafettir. Ağırlığı, gamı ve kasveti atmadır. Gönül zenginliği ile eski
elbise giymek, insanın tavazuuna alâmettir. Hepsinden önce gömlek giyip, sonra
otururken şalvar giymek sünnettir. İnsanların buğzunu çekmekten ve kalbe gam
gelmekten emniyettir.
Bir elbiseyi
yamamadıkça atmamak kalbe rahattır. Eski elbiseyi bir fakire vermek âfetlerden
selamettir. Üç kat elbisesi oldukta; bir katını fukaraya bahşetmek cömertliktir.
elbisesini her çıkardıkça toplamak, onu şeytanın giymesinden korumaktır.
Elbisenin hal diliyle: 'Beni gece süsleyeni, gündüz süslerim,' demesi, ol
Hazretten rivayettir. Mevla'nın yaygısı olan yer üzerinde, ara sıra yalınayak
yürümek nefsi kırmaya delâlettir. Misk, anber, ud ve kâfur gibi güzel kokular
ve buhurlar ile kokulanma sünnettir, lezzettir. Sürme taşı ile her gözüne üç
kere sürmek sünnettir, zinettir. Kirpikleri bitirir ve göze kuvvet verir. Aşure
günü gözü sürmelemek, göz ağrısından korunmadır.
Temizlenmek, süslenmek,
yağlanmak, saç ve sakal taramak dahi sünnettir. Yağ sürmeye kaşlardan başlamak,
baş ağrısını giderici bilinmiştir. Bıyığı kısaltmak, koltuk ve kasık kıllarını
yolmak revatip sünnetlerindendir.
Kasık kılını, arpadan ziyade
terk etmek nehy olunmuştur. Her perşembe
yahut her cuma ikindiden sonra saçı olmayan kimse, başını kazıtmak, sakalını
boyundan ve eninden bir tutam fazlasını kesmek, tırnaklarını makas ile tıraş
edip, sakala gömmek, cismin sıhhati ve canın rahatı için sünnet ve âdet
kılınmıştır. Nitekim: 'Tırnaklarınızı makas ve edeple kesiniz,' denilmiştir.
Görünüş düzeni için aynaya veya saf suya bakıp: 'Allah'ım, yaratılışımı güzel
yaptığın gibi, ahlakımı da güzelleştir,' demek, hadis-i şeriften alınmıştır.
Burada, vücut sıhhatini
korumak, bu miktar açıklama ile yeterli olup, ölümü anlatmaya geçilmiştir. Zira
ki: 'Her doğan ölür,' fehvasınca, her doğan ölmekle, her kemalin bir
zevali olup, dünyaya gelen gider.
Bulunmuştur. Bu oluşum ve bozuşum âlemi bizim için kervansaray kılınmıştır.
Nitekim: 'Her can ölümü tadacaktır. Sonunda bize döneceksiniz,' (29/57) âyet-i kerimesiyle
bu mâna teyit olunmuştur. Şu halde bu dar-ı fenâdan o dar-ı bekâya ölmezden
önce yönelmek ve bu gayrette o vatan için olgunluk kazanmakla tedarik kılmak,
yani nazargâh-ı Hüda olan kalbini masivadan pak edip, hayvani ahlak
hastalıklarından sıhhat bulmak, Rabbanî ahlak nurlarıyle dolmak ve iki âlemde
bir Mevla ile olup kalmak hepsinden önemli ve lüzumlu bilinmiştir.
Nâzm:
Cihanda varlığı kavi ne
misafir ol ne mukim
Ki hane pür keder olmuş
turuk dahi pür bim
Çü nimeti nikam ü ızz ü
nazı zül olıcak
Sana ne faide cism olsa
gark-ı nâz ü naim
Mezar içinde olur
âkıbet sırrın pâmâl
Ne fark olursa külahın
nemüd yahut diyhîm
Tarik-i Hak ka gidersen
tenin zaif olsun
Ki kat'-ı badiye
müşküldür olsa merd cesîm
Huyuyle hastayı zan
eyler ol tabib zaif
Marazşinasın değildir
nedendir adı hakîm
Hayat-ı cism gönül
hoşluğuyle nimet olur
Ne zevk olursa ola ten
sahih ve ruh sakim
Ne gam ki fakr ü maraz
mevt erer tene Hakkı
Olursa can ü gönül hoş
huyuyle sağ ve selim
(Cihanda, varlığı
sağlam olan ne misafir ol ne yerli. Çünkü hâne keder dolu, yollar dahi korku.
Çünkü nimeti zor, izzet ve nazı zül olacak, cisim naz ve nimete gark olsa sana
ne fayda? Sonunda sırrın, mezar içinde ayak altına düşer. Külahın, aban ve
tacın ne farkı olur? Hak'kın yoluna gidersen tenin zayıf olsun. Çölü aşmak
zordur, şayet insan cüsseli olursa. Tabib, o hastayı huyuyla sağlam zanneder.
Hastalıktan anlamadığı halde, adı neden hakimdir? Hayat, cisim ve gönül
hoşluğuyla nimet olur. Ten sağlam, ruh sakim olursa ne zevk olur? Fakirlik ve
hastalıktan ne gam Hakkı, sonunda tene ölüm ererse de; can ve gönül iyi huyla
sağ ve selim olursa.)
Ölümün faziletini, hakikatini, esasını, medhini, nasıl olduğunu, ruhun bedenden mufarakatını, nez’ halini, ikinci neş’etindeki şeklini, hulkuna göre azab veya nimetlere kavuşmasını [Cehennem veya Cennete gitmesini] yedi nevi üzere beyan eder.
Birinci Madde
Mevtin, yani ölümün fazilet ve faydalarını âyet ve hadislerle bildirir.
Ey aziz! Allahü Teâlâ Kur’an-ı Kerim’in Ali İmran sûresi yüzellisekizinci ayetinde, «Eğer ölür veya Allah yolunda öldürülürseniz, elbette sonunda Allahü Teâlâ’ya haşr olur ve sevaba kavuşursunuz», Bakara sûresi doksandördüncü ayetinde, «Eğer bunda sadık iseniz ölümü temenni edin», aynı sûrenin yüz ellialtıncı ayetinde, «Bir musibet geldiği zaman, kalben rıza ve teslim ile biz Allahü Teâlâ’nın kuluyuz. Öldükten sonra dirilip, O’na döneriz derler», Zümer sûresi kırkikinci ayetinde, «Allahü Teâlâ nefslerin ölümü zamanında, bedenlerden ruhların dış ve iç taallûklarını keser. Uyurken ancak dış taallûkunu keser. Onlar tam ölü olmazlar. Bunlardan ölümü takdir olunanların rûhunu tutup, bedenine göndermez. Ölümü takdir olunmayanların rûhunu cesedine gönderir. Ecel-i müsemması gelinceye kadar bu kabz ve tutma ve göndermede düşünen insanlar için Allahü Teâlâ’nın kudretinin kemâline alamet ve işaretler vardır. Ölmek ve dirilmek ile O’na döndürülürsünüz». Cum’a sûresi sekizinci ayetinde, «Onlara deki, siz, ölümü istemek değil, mutlaka ondan nefret edip kaçarsınız. Ama o sizi yakalar. Onu tadarsınız ve sonra gayb ve şahidleri bilen Allahü Teâlâ’ya döndürülürsünüz. O sizin amellerinizi size haber verip, uygun cezalarla cezalandırır». Kaf sûresi kırküçüncü ayetinde, «Biz dünyada insanları nutfeden dirilttik ve eceliyle öldürürüz. Ahirette ceza için dönüşleri Bizedir». Tûr sûresi onyedinci ayetinde, «Muttakiler Cennet ve nimetler içindedir», Fecr sûresi yirmisekizinci ayetinde, (Mü’mine ölüm halinde) «Ey mü’min ve mutmainne nefs, Rabbi’nin nimetine şükredici ve O’ndan razı, O da senden razı olduğunuz halde, O’nun tarafına dön», buyuruyor.
Hadis-i kudside buyuruluyor ki, «Mü’min, öldükten sonra kendine olacakları bilseydi, dünyada kalmayı istemez, belki her an, ya Rabbi beni öldür, beni öldür derdi». Habib-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) hazretleri buyurdu ki: «Mü’minin kalbine iman nûru gelince, kalbi genişler. Bu açılma ve genişlemenin bir alameti var mıdır? dediklerinde, Evet, dünyadan kaçınıp, ahirete dönmektir ve ölüm ona gelmeden önce onun tedariki yoluna gitmektir», buyurdu. Yine buyurdu: «Ölümü ibretle derk eden [anlayan], dünyayı ibretle [tecrübeyle] terk eder». Yine buyurdu: «Ölümü düşünenin nefsi pâk, kalbi uyanık olur. Dünyayı aşağı görüp veliyullah olur». Yine buyurdu: «Allahü Teâlâ’nın hidayet ettiğine vâiz olmaya, ölüm kâfidir». Yine buyurdu: «İnsanların çok akıllısı, ölümü çok düşünendir ve ona hazırlık ile iki dünyanın şerefini alıp gidendir». Yine buyurdu: «Ey ümmetim, emelinizi kısa, ölümü hatırlamayı çok yapınız». Yine buyurdu: «Ölüm zamanında insanın gözü yukarıya doğru döner, Zira onun gözü cânâna rucû’ eder». Yine buyurdu: «Mü’minin ölümle bozulacağını, yok olacağını sanmayınız. Lakin bir evden başka bir eve intikal eder». Yine buyurdu: «Ölüm köprüsünü geçen mü’min, habibi ile huzûrda bulunur». Yine buyurdu: «Bütün insanlar gaflet uykusundadır ve hepsi ölümle uyanırlar». Yine buyurdu: «Ölülerinizi iyilikle anın, sövmeyip rahmetle yâd edin». Yine buyurdu: «Âdemoğlu ölümden korkar ve kaçar. Hâlbuki ölüm onu fitnelerden kurtarır». Yine buyurdu: «Ölüm, mü’minin can hediyesidir. Onun Cenneti, rahatı ve reyhânıdır». Yine buyurdu: «Ölüm mü’minin rahatıdır. Onun sürûr ve ganimetidir. Ölüm, mü’minin saâdetli bayramıdır. Lika-i mev’ududur». Yine buyurdu ki: «Dünya mü’minin zindanıdır. Ölüm onun açılması ve ondan çıkmasıdır». Yine buyurdu: «Mü’minin beklediği matlûbların en hayırlısı ve sevgilisi ölümdür». Yine buyurdu: «Her mü’mine ölüm muhakkak hayırlıdır. Zira (Âl-i İmrân sûresinin yüz doksansekizinci ayetinde), “Allahü Teâlâ’nın katında çok ve devamlı olanlar, sadık ve müttakiler için geçici olan dünyalıktan hayırlıdır”, kelâmı doğrudur». Yine buyurdu ki: «Mü’min iyi ve facir olsa da ölüm ona hayırlıdır». Yine buyurdu: «İnsanlara göre zenginlik, sıhhat ve hayat en sevgili şeylerdir. Bana göre ise, fakirlik, hastalık ve ölüm daha aziz, daha leziz ve daha yüksektir». Yine buyurdu: «Kendi mevtime sevinirim. Dostumun ölümünü de severim». Yine buyurdu: «Kaybolan arkadaşımdan bana gelen haberlerin en hayırlısı, ölüm haberidir. Canım için arzu ettiğim ölüm hediyesini, her dostuma da isterim. Zira vatanımız dâr-ı sürûr iken, bu dâr-ı gururda kalmaktan usanmışım». Yine buyurdu: «Ölümü kendi nefsime ve dostuma arzu kılmışım. Zira Likâ-yı İlâhi’nin ölümle ele geçtiğini bilmişim». Yine buyurdu: «Allahü Teâlâ’ya mülâki olmak isteyen mü’min ölümü sever. Çünkü o yolu ölümle bulur ve ölümle dünya düşüncesinden kurtulur». Yine buyurdu ki: «Mü’minin ölümü halktan uzlettir ve sonsuz olarak Hakk ile bulunmaktır». Yine buyurdu: «Sanmayın ki, ölüm yok ve fâni olmaktır. Lakin bedenden sıyrılmak ve bekadır». Yine buyurdu: «Ölüm, bedenden ayrılmak ve hâlden hâle geçmek, bir evden bir eve göçmektir». Yine buyurdu: «Nefisler bedenler için yaratılmış ve mü’minin nefsi Allah katında rızıklanmıştır». Yine buyurdu: «Sizler bozulmak ve yok olmak için değilsiniz, ancak devamlılık için bir evden bir eve göçeriz». Yine buyurdu: «Nefs için dört yer vardır: Birincisi hepsinden dar olup, ana rahmidir. İkincisi âlem-i şehâdettir. Üçüncüsü kabirdir. Dördüncüsü rûhlar âlemidir. Her yerin başka hükmü ve şanı vardır». Yine buyurdu: «Dünyada insanın ölümü istemesi ana rahmindeki çocuğa benzer. Nitekim cenin doğarken dünyaya gelmek istemez. Mü’min de feryad ve figan edip ölmek istemez. Çocuk anne sütünden lezzet ve ünsiyet buldukta bir daha yerine dönmek istemediği gibi, mü’min de, Mevlâ’sına mülâki oldukta, bir daha dünyaya dönmek istemez. Doğumla, çocuk o dar yerden, o karanlık odadan bu geniş ve aydınlık âleme çıktıktan sonra, o yeri unuttuğu gibi, mü’min de, ölümle bu dünyadan o yüksek âleme göçtükten sonra, bu dünyayı unutur gider». Yine buyurdu ki: «Mü’minin rûhu bedeninden, bir kılın hamurdan çıkması gibi çıkar». Yine buyurdu: «Her mü’minin rûhunu rıfk ve lûtf ile kabz eden Azrâil aleyhisselâmdır. O melekü’l - mevt, emin, şefkatli ve güzeldir. Eğer mü’min için ölüm zamanında keramet nevilerinin biri hazır olmasa, Azrâil aleyhisselâmın güzel yüzünü görmek ona büyük lütuftur». Yine buyurdu: «Ölüm zamanında, melekü’l-mevt’in güzelliği ile meşguldür. Can çekişme hâlinin acısını duymaz olur». Nitekim Mısır kadınlarının Yusuf aleyhisselâmın cemâli ile meşgul olup, ellerini kestiklerinin farkında olmadıkları âyet-i kerime ile bildirilmektedir. Yine buyurdu: «Ölüm zamanında mü’mine Rabbi yardımcı olur; dünya üzüntüsünden ve âhiret korkusundan emin olur». Yine buyurdu: Allahü Teâlâ mü’minin nefsini kabz eylediğinde rûhu onunla mutmain olur. Bedenin ağırlığından rahat ve selâmet bulur». Yine buyurdu: «Beden rûh kuşunun kafesidir. O halde can bedende mahbus ve mecruhdur. Ölüm ona feth ve açılmadır». Yine buyurdu: «Ölülerin rûhları berzah [kabir hayatı hali] ağaçlarında kuş gibidirler. Birbirlerini tanırlar ve mesrûr olurlar». Yine buyurdu: «Kalbi kara olan müşrikin ölümden korkulu hali, karanlıkta bulunan kuşun kafesi kırması gibidir. Kalbi nûrlu olan mü’minin ölüm arzusu ile intikal etmesi, yüksek ağaçlar altında kafeste kalan kuşun, ondan uçup, dallar üstünde öten hemcinslerinin yanına gitmesidir». Yine buyurdu: «Ölüm zamanında alnın terlemesi yahut gözün yaşarması, burun deliklerinin genişlemesi, saâdet alâmetleridir».
Ama boğuk boğuk nefes almak, dudağı kararmak, renginin kül gibi olması [morarması] şekavet alâmetidir. Yine buyurdu ki: «Meyyit [ölü], bedenini kimin yıkadığını ve kefenlediğini bilir. Namazını kimlerin kıldığını, ardından kimlerin geldiğini, lahde kimlerin indirdiğini ve kimin telkin verdiğini bilir». Yine buyurdu: «Ölüleri iyi veya kötü olarak görmek, rûhların hallerine keşf ile ermektir. Bu keşf, ancak tebşir [müjde] veya tenbih [ikaz] için olur. Bu keşfi mü’minler rüyâda, mukarrebler uyanıkken bulur». Yine buyurdu: «Mü’minin cismine kabri sarılır, tıpkı şefkatli bir annenin kaybolmuş evlâdını bulup sarılması gibi. Mü’minin kabrine Cennetten bir pencere açılır. Rûhuna rahmet yağmuru saçılır». Yine buyurdu: Mü’minlerin rûhları yeşil kuşlar gibi olup, berzah âleminde bölük bölük uçarlar. Haftada bir şehadet âlemine [dünyaya] gelip giderler». Yine buyurdu: «Öbür dünyada rûhlar en galib ahlâkı sûretinde haşr olunur». Sadaka Resûlullah.
Nâzm:
1. Câ tengnâ-yı tende idi
haps çün hümâ
Kesritdi lûtf ile kafesin pençe-i kazâ.
2. Sıdk u safâ cenâhın açıp
uçtu şevk ile
Dil âleminde buldu güzel aşktan nevâ.
3. Gâfil kafesten özge mekân
bilmez idi kim
Tenden firâke matem edip dirdi hasretâ.
4. Arif ki bildi gülşen-i
cân vüs’atin revan
Tenden halâsa şükr eder ol mevte merhabâ.
5. Kuştur o cân-ı pâk u kafestir bu cism-i hâk
Süfli kafeste kalmaz o mürg-i bülend-câ.
6. Kuş beste-per değilse niçin açmaz ol cenâh
Sâd-pâre eylemez kafesin tutmaz ol hevâ.
7. Seyr eylesen gönülde hemen cilvegâhını
Hakkı şikesten-i kafes âsan olur sana.
1. Can, şu daracık
bedende hümâ kuşu gibi hapis idi.
(Yani ruh ketm-i âdemde idi
ve kader gereği). Kaza eli lütfedip bedeni (kafesi) kırdı.
2. (Sonra o kuş) doğruluk ve esenlik kanadını açıp coşkuyla uçtu da gönül
âleminde aşktan güzel bir azık buldu.
3. Gafil (kuş), kafesinden başka yurt bilmediği için beden denen bu
kafesten ayrılınca « Ah vatan, vah vatan! » demeye başladı.
4. Oysa bilge kişi can gülistânının genişliğini bildiği için devamlı beden
kafesinden kurtulduğuna şükredip ölüme « merhaba! » der.
5. 0 pâk can, kuş; bu toprak beden ise bir kafestir. Oysa (hümâ gibi)
yücelerde konaklayan bir kuş, böyle aşağılık kafeste durmaz.
6. Kuş, kanadı bağlanmadıysa niçin kanatlarını açmıyor. Yani kafesini paramparça
edip lâyık olduğu yere ulaşmaya çalışmıyor?
7. Ey Hakkı! Eğer o kuşun gönüldeki yurdunu bir görsen, o kafesi kırmak sana hiç de zor gelmez.
İkinci madde
Ölümün hakikatini bildirir:
Ey aziz! Hikmet ehli demişlerdir ki, insanın ölümden önceki halleri, dünya olup, çabuk geçip gider. Öldükten sonraki halleri âhiret olup, devamlıdır. Dünyaya gelmekten maksat, sonsuz devlete, ebedi saadete kavuşmasıdır. Kemal tahsili ve cemal şühûdu olan bu devlet ve saâdet insana, ancak basiret gözü açık olmakla müyesser olur. Basiret gözü de, ancak âleme ibretle bakıp, Hâlikın san’at ve hikmetini her şeyde tefekkür ve tezekkür edip bulmakla olur. İbret nazarı, san’atın seyri ve hikmetin anlaşılması, ancak dış ve iç duygularla olur. Demek ki, on duygu Hallâk-ı âlemin mârifetinin kapısıdır. On duygunun yeri ise insanın bedenidir. Allahü Teâlâ insanın bedenini onun için dört muhalif tabiattan yaratmıştır. Böylece idrâk ehli olan, bedenin fâni olduğunu bilince, bu fâni dünyadan firar edip, ebedi olan âhirette bulunmak tedarikinde olur. Beden pisliğinden temizlenip ünsiyyet huzûrunu bulur. Zira bedenin her hali ve şanı, hayvani rûhun his ve kuvvetleri tamamen yok olucudur. Amma insanın hakikati olan insani rûhu —ki ona gönül derler— emr-i Rabbâni olup, Allahü Teâlâ’yı tanıma yeridir. O rûh baki olup, asla fâni olmaz. Ebedidir. O baki rûh, bu fâni bedenden ayrılır. Bu ayrılma haline ölüm denmiştir.
O halde, insanın hayvan rûhu, kalbine hâkim ve galip olduğu müddetçe, o kimse nefsanîdir ve ölümden korkar ve kaçar. Çünkü hayvani rûh, mülk âleminden olup, bu aslını sever ve arar. Demek ki nefsanî olan kimse, dünya hayatını istemektedir. Malını, melalini düşünmektedir. Allahü Teâlâ’nın yardımı ile insani rûh kuvvetlenip, hayvani rûha galip ve hâkim olursa, o kimse rûhani bir kâmil olur, ölümü candan isteyerek sevmekte ve aramaktadır. Zira insani rûh, âlem-i melekûttan olup, asıl vatanını aramaktadır. Demek ki, rûhani olan kâmil, sonsuz hayatı sevmekte ve aramaktadır. Böylece cihanın ebedi devlet ve saâdetine sâlik ve malik olur. Bu cihanın uzaklık ve ayrılığından yüz çevirir ve kaçar. Ölüm yoluyla öbür dünyanın yakınlık ve vuslatına yaklaşmak ister. Yakınlık vesilesi olan ölüme muhabbetle yakınların yakını olur. Nitekim bir kâmil demiştir ki:
Kıt’a (Farsçadan tercümedir):
Nefsin kemâlini tahsil oldu
benim mesleğim,
Aşk şarabından özge yoktur benim mesleğim.
Vakti ki rûhun bekası âyân oldu bana,
Hiç endişem kalmadı, artık ölümden yana.
Hazret-i Ali (radıyallahü ânh) buyurdu ki: « Uzun ömür, rûhlara azabtır. Ölüm ise rahat ve ferahlıktır ». Bir kimse arif bir kâmile rüyada senin ömründen, ancak bir sene kaldığını gördüm, deyince, o kâmil bu sözden ağlayıp, üzüldü. Bunun üzerine birincisi, ey üstâdım, senin dünya hayatına itibarın yok iken, bu ağlamak nedendir? deyince, o kamil zât cevap verip: « Ey oğul, ben her gece ölüm arzusu ve niyyeti ile uyurdum. Şimdi korkarım ki, bu rüyân doğru olup, bu külhânı bir yıl daha beklerim. Ona ağlıyorum. Zira cânın cihanının gülşeni var iken, beden cihanının külhanı çekilmez » buyurdu.
1.Ey bülbül-i can kalma habs-i kafes-i tende
Fâni olanı alma bâki ara sen sende.
2. Ey bülbül-i elhani koydun o gülistânı
Kaldın unutup anı avare bu külhânde.
3. Ol gülşeni unuttun külhânda mekân tuttun
Çok toz u tütün yuttun çık zevk et o gülşende.
4. Bu ten kafesin kesr et bu mezbeleden uç git
Ol gülşen-i aşka yet mest ol tene ten tende.
5. Mürgân-ı hem-âvazın çün anladılar râzın
Çekmişler oturmuşlar gülşende neşimende.
6. Ey tair-i eflaki terk eyle ten-i hâki
Bu dâne-i ten ta ki zevk eyle o hırmende.
7. Bu cenk cihanidir her havf mekanidir
Var ol vatan-ı sulha rahat bul o me’mende.
8. Çün cisminden ey mutlak hükmünde değil çıkmak
Dil penceresin aç bak seyr eyle o revzende.
9. Hakkı ko bu eşbahı bul âlem-i ervahı
Nûş eyle sen ol rahı baki ol o meskende.
1. Ey can bülbülü! Sakın ten
kafesinde hapis kalma. Geçici olanı alma da benliğinde bâki olanı ara.
2.
Ey güzel şakıyışlı bülbül! 0
gülistânı bıraktın ve bu külhânda avare kalıp onu unuttun
(yazık!)
3. 0 gül bahçesini unutup külhânda yurt edindin. Çok
toz ve duman yuttun, artık çık da şu gülşende biraz zevk eyle.
4. Bu ten kafesini kır ve bu mezbeleden uçup git. Böylece o aşk güllüğüne eriş
ve kendin gibi olanlarla tende mest ol.
5. Sencileyin şakıyan hemcinslerin senin sırrını anladılar. Bunun içindir ki
gidip gülşende ve iyi yurtlarda oturmuşlar
6. Ey yurdu gökler (yüceler) olan kuş! Şu toprak bedeni terk et. Ta ki bu
beden tanesi ile o harmanlarda zevk eyle.
7. Bu çekişme dünyalıktır. Her korkun yerini yitirmekten ötürüdür. Oysa o sulh
vatanına git ve o emniyet yurdunda rahat bul.
8. Ey mutlak varlık! Cismini parçalayıp çıkmak senin elinde değil. Öyleyse
penceresine olsun aç bak ve o pencereden seyret.
9. Ey Hakkı! Şu eşleri bırak da rûh âlemini bul. O yolu yudumla ve o meskende ebedilik sür.
Üçüncü madde
İnsanın ölümünün mahiyetini bildirir.
Ey aziz! Hikmet ehli demişlerdir ki, ölümden korkup kaçan, ölümün ne demek olduğunu bilmeyen yahut nefs-i nâtıkanın başlangıç ve sonundan haberi olmayan yahut bedeni yok olup gidince, kendi zâtı da kalmayacak sanan yahut öldükten sonra bu dünyadan haberi olmaz diye düşünüp, ölüm, hastalıklardan daha acıdır diyen yahut öldükten sonraki hâllerini neye varacağını bilmeyip şaşan yahut bıraktığı mal ve evlâdına teessüf eden kimsedir. İşte bu yedi sebeb için ölümden korkup kaçmak, ancak melâldir. Zira bu yedi sebeb sadece bozuk düşünceler olup, menşeleri hayâl ve cehalettir. Bu korku ve kaçma, bir kötü hastalık olup, ilacı bu bozuk sebepleri gidermektir. Bu illetlerin izâlesi, ölümün hakikatini bilip, künh ve mahiyetine varmaktır.
Yedi illetten birincisinin izâlesi, ölümün hakikatinin, nefs-i nâtıkanın beden âletini kullanmaması olduğunu bilmektir. Nitekim bir sanat sahibi, kendi âletlerinden birini kullanmayıp bıraktığı gibi, nefs-i nâtıka da kendi cismini kullanmayıp, feragat eder. Demek ki nefs-i nâtıka olan insanın hakikatinin iki hâli vardır. Bir hâlinde bedene mutasarrıf olur, bir hâlinde mutasarrıf olmaz. Bu nefsin bedende tasarrufu, kâtibin kalemde tasarrufu gibidir. Eğer kâtib dilerse kalemini hareket ettirip yazar. İsterse kalemi durdurup, kalem kutusuna koyup, feragat eder. Nefs-i nâtıka da dilerse, bedenini hareket ettirip koşturur ve sıçratır. Dilerse sâkin edip mezara koyup toprak eder. İşte bu halde nefsin bedenine mutasarrıf olmasına hayat, bu tasarrufun bedenden kesilmesine ölüm derler.
Kıt’a (Farsçadan tercüme):
Kıymetli rûh ki, bedenden ötedir,
Şüphesiz kazadan cisme bu gelir.
Sen osun ki, bedensiz bedenin var,
Öyleyse ne korkarsın, bu can elbette çıkar.
İkinci illetin izâlesi
ilâcı, nefs-i nâtıka olan insani rûhun, akl-ı külden sudûr edip, göklerin
melekûtu olan rûhlar âlemine inip, oradan arzı melekûtu olan berzah âlemine
girip, oradan kevn ve fesad cihanı olan tabiat âlemine gelip, insan bedenine
taallûkla bunda mutasarrıf olup, bu âlemde kemal tahsil edip, Mevlâsının
mârifeti devletine nail olup, önceki makamından yükseğe kavuşup, ünsiyet huzûru
ile her muradının hâsıl olmasını bilmektir. 0 hâlde, rûh bedende mutasarrıf
olduğu halde sözü, işi ve ahlakı kötü olup, kemal tahsil edemezse, bedenden
taallûkunu kesince, âlem-i berzahta, kendi iş ve ahlakı ile kıyamet gününe kadar
mahbus ve bağlı kalır. Sanki korkunç rüyâlarla muazzeb olur. Eğer insani rûh
bedende mutasarrıf iken sözü, işi ve ahlâkı güzel olup, kemal tahsil ederse,
bedenden ayrılması zamanında, o berzah âleminde mahbûs olmayıp, hiçbir şeyle
bağlı kalmayıp, bazen âlem-i melekût içine girip, bazen şehâdet âleminde uçar.
Sürûr ve huzûr ile gelip gider. Sanki neş’eli rüyâlarla zevk ve safalar eder.
Akıbet mak’ad-ı sıdka gider. Orada da akl-ı kül olan aşka döner.
Demek ki insani rûhun evvel başlangıcı ilâhi aşkın denizi olduğu gibi, sonu ve dönüşü de o deryadır.
Kıt’a:
Bahr-i nefis ki aşktan olmuş yüzü cihân,
Emvâcıdır havadis-i âlem aled-devam;
Çün
mebde vü meadımız
ol aşk imiş hemân,
Biz ara yerde kesret-i mevhumuz vesselâm.
Bu nefis denizinin yüzü, aşktan dolayı cihan olarak görünmüş. Dünyada olup bitenler ise daima onun dalgalarıdır. Bizim başlangıç ve sonumuz yalnızca o aşk imiş. Biz ise ara yerde kuruntu bolluğunu oluşturmaktayız vesselâm.
Üçüncü illetin izâlesi, bu insani rûhun bir baki cevher olduğunu, bedenin eczâsının bozulması ile fâni ve yok olmadığını bilmektir. Nitekim nar ve elma sıkılsa, şırası bakidir, kar ve buz erise suyu bakidir, yüz bin hane yıkılsa ve ışıkları sönse, ay ışığı bakidir. Ama nefsini tanımayan kimse, kendini beden zan edip, mânâ-yı cân olduğunu bilmez. Ev ve ışığa benzetip, mehtab olduğunu anlamaz. Bunun korkup kaçması, ölümden değil cehaletindendir.
Nitekim bir arif der ki (Farsçadan tercümedir):
Bu insanın ölmesi ten üstünde yazıdır,
Elma ve nar meyvesin kırmak gibidir.
Âb-ı hayat akıtsan sen şu can denizine,
Sonsuz deryâ olursun, varamazlar dibine.
Dördüncü illetin izalesi, bu insani rûhun bedenden alakasını kestiğinde iki âlemin hallerine daha çok muttali olduğunu bilmektir. Nitekim kılıç kınından çıkınca daha çok keser. Ayna örtüsünden çıkarılınca güzel yüz onda görünür. Hümâ kuşu kafesten kurtulunca, kanatlarını açıp yükseklere uçar. Aynı şekilde temiz rûh toprak olan bedenden sıyrılınca, seyri seri ve kolay olup, yükseklere uçup, iki cihanın gizli sırları ona her an zahir ve ayan olur.
Kıt’a:
Dilâ, terk et bu zindanı bu
mihnethânedir fâni,
Bul ol gülzâr ü eyvânı ki ferş-i âsüman olmuş;
Maazallah ki insanın teni zindanıdır onun,
Teâlallah ki ankanın yeri teng-âşiyân olmuş.
Ey gönül! Zindan gibi olan bu dünyayı terk et ki bu eziyet yurdu elbet geçicidir. Sen, gökyüzü yaygısı olan o gülistânı ve o eyvânı bulmaya bak. Allah korusun ki insanın bedeni yine onun zindanı demektir. Allah yüceltsin ki anka kuşunun (gönlün) yeri daracık bir yuva (ten kafesi) olmuş.
Beşinci illetin izalesi,
insani rûhun bineği olan hayvani rûhun, bedenin dış ve içine tamamen teveccüh ve
işrak eyledikte bedenin hayatı kemâl derecede güzellik ve hareketle hâsıl
olduğunu, bedenin dışından teveccüh ve işrakı bir parça keserse, bedene o zaman
uyku geldiğini, eğer bütün bedenden teveccüh ve işrakını tamamen keserse bedene
o zaman ölüm geldiğini bilmektir. O zaman insani rûhun tasarrufu da o bedenden
gider. Taallûku da kesilip rahat bulur. Hayvani rûhun teveccühünü bedenden bir
parça kesmesiyle uyku, tamamen kesmesiyle ölüm hâsıl olunca, uyku ile ölüm o
rûhun teveccühünü kesmesinde ortak olmakla, ölüm hastalık acıları cinsinden
olmayıp, uyku ile aynı cinsten olmuştur. Nitekim hadis-i şerifte, «Uyku ölümün
kardeşidir», diye gelmiştir. Mü’min, rahat ve selamet olan uykuyu, nimet ve
keramet olan ölüme muadil, eş ve benzer bilmiştir. Basiret sahibi olan uyku ile
ölümü birbiri ile beraber iki kardeş bulmuştur. Uyku halinde rûh, o âleme rüya
ile muttali olduğu gibi, ölüm halinde rûh, o âleme varıp seyr ve temaşa
etmiştir. Zira uyuyanın hali, ağır yükünden, palan ve eyerinden kurtulup, o eyer
ve palana bağlı olan uzun ayak bağı ile bağ ve bahçe gibi yerlerde bir zaman
emniyet içinde sünbül ve reyhan gibi çiçek ve yeşillikler içinde, her yandan
akan sular kenarında oynayıp neş’elenirken o eyer ve palan sebebiyle, yine ağır
yük altına girip, nice sıkıntı ile düşe kalka koşup giden ata benzer. Ama ölünün
hali şu ata benzer ki, palan bedenden ayrılınca, ayak bağı kesilip cismani ve
nefsanî olan çok ağır yüklerden azad olur. Rûh âleminin bahçelerinde her zaman
emniyet içinde dilşad olur. Zira gadab ve şehvetin kulu, nefs ve tabiatın esiri
olan kimsenin ölümü, kendine azadlık ve rahatlıktır. İşte ölüm insana kemal-i
izzet ve temam-ı lezzet iken, onu şiddetli hastalık ve büyük acı sanmak son
derece gaflet ve cehalettir.
Ölüm sarhoşluğu ecsam itibariyle rivayettir. Nitekim «Kendinizi, elinizle tehlikeye atmayınız», ayeti ölümün tatlılığını göstermektedir. Zira mü’minin ölümü dünya ve içindekilerden lezzetli ve tatlı iken cismine helak ve fena olduğundan bu yasaklık, onun bir zaman bedende kalmasına işarettir. Yasak ve tatlı şeylerde adettir. Acı şeyden yasak etmek, hikmete uymamaktadır.
Kıt’a:
1. Çünkü zindanımız bu cisim
olmuş,
Mevtimizdir necâtımız hakka,
2. Dü birâder bilindi nevm
ile mevt,
Pes ölümden sakınma sen aslâ.
3. HAKKI sen mevti bil huzûr
u sürûr,
Etme mâtem bu bala deme belâ.
1. Mademki bu cisim
(gönül kuşumuz için)
bize zindan olmuştur, öyleyse gerçekte (O zindandan) kurtuluş ölmekle
olur.
2. Uyku ile ölüm iki kardeş gibidirler. Öyleyse ölümden aslâ sakınma.
3. Ey Hakkı! Sen ölümü huzûr ve sevinç olarak kabul et. Yas tutup bu mutluluğa
belâ demeyesin.
Altıncı illetin izalesi bedenin ölmesini canın hayatı bilmektir. Zira seven sevgilisini ölüm ile bulur. Her murâdı ölümle ele geçer. Asıl vatanına ölümle kavuşur.
Beyt:
Köhne canı kıl nisâr u taze cân bul der kenâr,
Enne fî mevtî hayâtî enne fî ıyşî memât.
Fârisi Kıt’a (tercümedir):
Bedenin ölmesi sana
hayattır,
Onda cânın cânâna gitmesi var.
Ölüm cânın cânâna
gitmesidir,
Belki hakikatta, ölenler yaşar.
Yedinci illetin izâlesi, bu cihanın bir ağaç olduğunu, insanın onun meyvesi bulunduğunu bilmektir. Nitekim meyve ham ve tatsız iken ağaca kuvvetli bağlıdır. Sonra olgunlaşıp kemâl gelince lezzetlenir ve ağaçtan ayrılır gider. İnsan da noksan ve ham olduğu müddetçe bu dünyaya bağlılığı tamam olup, birkaç günlük hayat ile bedende rahattır. Kemâle kavuşunca ve kalıbından içeri gidince, ölümün lezzetini alıp, bu birkaç günlük hayatı ne eder? Zira kâmil insan bu bozulan âlemi bir hardal tanesine almaz. Mal ve evlâda da meyl ve muhabbet etmez. İzzet ve lezzetlerine aldanmaz. Ölüm nimetini arzu ile kararı kalmaz.
1. Bu mürg-i cân nice uçmaz çün ol cenâb-ı cemâl,
Hitab-ı lûtf ü vedad eyleyip diye ki teâl.
2. Niçin suya kurudan kendin atmaz ol mâhi
Ki geldi guşine hoş bang-ı âb-ı bahr-i zülâl.
3. Niçin şikârdan uçmaz şehîne ol şahin,
Ki « irciî» haberin verdiler tabul ü devvâl.
4. Acep halâveti vardır bu
aşk-ı cân-bahşın,
0 kim karar eder ansız görür şeka ve dalâl.
5. Tez uç eriş heman ey mürg-i
cân o sahibine,
Halâs bul bu kafesten açılsın ol perr ü bâl.
6. Bu hâk-ı şûreden eyle sefer iç âb-ı hayat,
Gönülde sadr-ı safâ bul yeter bu saff-ı niâl.
7. Cihanı ehline ver Hakkı
âlem-i dile gel,
Ki ol cihan-ı firâk oldu vu cihan-ı visâl.
1. Cemâl sahibi Allahü Teâlâ, lûtuf ve yakınlığıyla «Gel!» deyip dururken bu can kuşu nice uçmasın.
2. Kulağına tatlı denizin su sesi gelip dururken o balık niçin kuru yerden kendini suya atmasın.
3. Davul ve darbuka Allah’ın «İrcıî (Bana dönünüz) ! » emrini tekrar edip dururken, rûh denen o şahin ya niçin avını bırakıp da efendisine doğru uçmaz.
4 Bu canlar bağışlayan aşkın öyle bir tatlılığı vardır ki bunu bildiği halde hâlâ ona ulaşmak için bekleyen kişi ansızın kendini şekavet ve dalâlette buluverir.
5. Ey can kuşu! Çabucak uç artık ve hemen o sahibine ulaş. 0 kanatların açılsın da artık bu ten kafesinden kurtul.
6. Bu çorak topraktan göç et de ölmezlik suyunu (âb-ı hayatı) bul. Böylece gönülde başköşenin safasını bul, kapı eşiğinde durduğun yeter.
7. Ey -Hakkı! Bu cihanı, dünya ehline (onu isteyenlere) bırak ve artık gönül âlemine gel. Ki o ayrılık dünyasıdır, bu ise bir vuslat dünyası.
Dördüncü madde
İhtiyarlık rezâletini, ölümün kerametini ve rûhun selâmetini bildirir.
Ey aziz! Hikmet sahipleri
demişlerdir ki, ölüm iki çeşittir. Biri irâdi, diğeri tabii ölümdür. İrâdi ölüm,
gadab ve şehveti öldürmektir. Tabii ölüm, hayvani rûhun bedenden ayrılmasıdır. O
halde hayat da iki çeşittir. Biri irâdi hayat, biri de tabii hayattır. Fâni
hayat olan irâdi hayat, yeme ve içmeye bağlıdır. Ebedi olan tabii hayat çeşit
çeşit lezzetlerle tavsif edilmiştir. Nitekim Eflatun der ki:
İrâdeyle öl, tabiatla yaşa. Hazret-i Habib-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem),
«Ölmeden evvel ölünüz. » buyurdu. Böylece iradi olan ölümün, bakî olan tabii
hayat olduğunu duyurdu.
İşte akıllı olan noksanlıktan kaçıp, kemal ile ünsiyyet kurar ve kendini nefs bağından kurtaran şeyi irade eder, ister. Ona beka verip, onu sonsuz olarak aziz ve dilşad eder. Zira akıllı olan bilir ki, mal ve çoluk çocuk ona fitne ve gamdır. Tecrübe ile anlar ki, hepsi meşakkat ve elem sebebidir. İşte o nefsin lezzetlerinden yüz dönüp - cismani âletlerden ayrılır ve aziz gönlünü böyle aşağı fikirlerden fariğ ve azad edip her şeyden rahat ve selamet bulur. Bu bozulan âlem içinde hiçbir kimsenin devamlı olmadığını bilir. Zira dünyada devamlı kalmak mümkün olsaydı, daha önce gelenler kalırlardı. Eğer bu geçici dünyaya her gelen insan, burada kalsaydı, yeryüzüne sığmayıp, insanlar birbirinin başı üstünde duracak olurlardı. Özellikle ölümün kadr ü kıymetini bilmeyip, uzun ömür isteyen kimse, ihtiyarlığa değer vermiş olur. Hâlbuki ihtiyarlık şiddetli bir hastalık ve uzun bir hapistir. Şiddetli azab, büyük bela, aşağılık ve rezilliktir. Zira ihtiyarlıkta hararet azalır, rutubet gider, kuvvet düşer, duygular zayıflar, hastalıklar her yandan hücum eder, uzuvlar hareketten ve amelden düşer. Ölümün o özelliği vardır ki rûhu mekânın zahmetinden, zamanın cevrinden kurtarıp sonsuz olan âlemde iyiler makamına ulaştırır. Ona kemâli kadar lezzet verip, huzuru kadar mertebeye kavuşturur. Nitekim Hazret-i Ali (radıyallahü anh) buyurur.
Beyt (Arapçadan tercümedir):
Allah ölüme bizden hoş
karşılıklar versin,
Dünya kaldığı hâlde, bize iyilik verir,
İnsanı eziyetten kurtarmağa uğraşır,
Daha şerefli olan ölüme yaklaştırır.
Buraya kadar açıklananlardan anlaşıldı ki ölmek yok olmak değildir. Belki lâtif cevherin kesif cevherden uzaklaşmasıdır. Bu lâtif cevherden maksat, hayvani ruh olup yukarıda bildirildiği şekilde onun menbaı yürekteki siyah noktadır. Bu rûh bir lâtif buhar olup, hava gibi cism-i lâtiftir. Canlının bâtınının dört esasının imtizacından doğar. Buna bir mutedil mizac gelir ki, onun eseri yürekten damarlar vasıtası ile beyne ve bütün uzuvlara ulaşır. His ve kuvvetler bu rûhun eserinden bedenin a’zâlarından cereyan eder ve her cüz’üne sirâyet eder. Bu rûhun istidadı, insani rûhun eserlerini kabul ile mevsuftur, Hayvani rûhun bu eserleri kabulü, kendi mizacı itidaline bağlıdır. Zira bu rûhun mizacının itidâli batıl olup his ve kuvvetler, duyarlık ve hareketten kalsa, insani rûhun eserleri de uzuvlardan zâil olup, o bedene tabii ölüm gelmiş olur. İnsani rûh mücerred bir cevher olup, beden gibi bölünme kabul etmez. Zira Allahü Teâlâ’yı tanıma yeri bu rûh olup, akl-i küllün bir şuasıdır. Bütün peygamberler, veliler ve âlimler ve hükemânın çoğu ittifak etmişlerdir ki, insani rûh, bedenin fenâ’sından sonra bâki olup, tabii ölümle yok olmaz ve ebedi fena bulmaz.
Nâzm:
1. Bildinse kendin ey can, çün şekker oldu ölmek,
Can aşka olsa hayran, çün gevher oldu ölmek.
2. Ölmek gibi bu yandan, doğmak gibi o yandan,
Âb-ı hayat iç andan, kim kevser oldu ölmek.
3. Geç bu cihandan ey cân, git ol cihana râksân,
Havf etme gerçi bir an, şûr ü şer oldu ölmek.
4, Şandır ki hüsn ü ândır, candır ki tatlı candır,
Kândır ki gizli kândır, kân-ı zer oldu ölmek.
5. Hakk dâvet etse canı, kabz eyler ol dem anı,
Can zevk ider nihânı, çün dilber oldu ölmek.
6. Hoş huylu olsa bir dil, hem mevti hoş olur bil,
Bed huylu olsa müşkil, hem âzer oldu ölmek.
7. Âyinedir memâtın, bul anda
hem sıfatın,
HAKKI bil anı zâtın, hoş manzar oldu ölmek.
1. Ey can! Eğer kendini
bildiysen. Ölüm sana şeker oldu sayılır.
Can eğer aşka hayran olur onunla kendinden geçerse, ölüm bir cevher bulmak
gibidir.
2. Bu dünyadan ölmek, öte dünyada doğmaktır.
Ölüm bir âb-ı hayat gibidir ki ebedi hayat verir. Öyleyse ölüm bir kevser sayılır.
3. Ey can! Bu cihandan vazgeçip güle oynaya öte dünyaya git.
Gerçi ölmek bir anlık şamata gibidir ama sakın korkmayasın.
4. O bir şandır ki güzellik sayılır. 0 bir candır ki tatlı candan da tatlıdır.
O bir hazinedir ki, gerçekten gizli bir hazinedir. Kısaca ölmek, bir altın madeni oldu.
5. Hakk canı çağırdığında, o an onu alıverir.
Can da bu arada gizliden gizliye sevinir, çünkü ölmek bir dilber gibidir.
6. Eğer bir gönül hoş huylu ise ölümü de hoşluk demektir.
Eğer gönül kötü huylu ise iş zor sayılır, o zaman ölüm bir ateşe dönüşür.
7. Ölüm senin için bir aynadır. Öyleyse o aynada kendini gör.
Ey Hakkı! Onu kendin
olarak bil ki ölüm hoş bir görüntü demektir.
(onda kendini görmeye bak).
Beşinci madde
Ölümün nasıl olduğunu ve rûhun bedenden ayrılmasını ve can çekişme halini, âlem-i berzahdaki durumunu ve kerametlerini bildirir.
Ey aziz! Hikmet ehli
demişlerdir ki, bir kimsenin yerinden kalkmaya kuvveti kalmasa, ona zayıf denir.
Oturmaya takatı kalmasa, ona hasta denir. Konuşmaya mecâli kalmasa ona muhtazır
denir ve hastalığına, ölüm hastalığı denir. Nefes almaya kuvveti kalmadıysa, ona
ölü denir. İşte o kimse bu âlemden ölmüş, bir sonraki berzah âlemi için doğmuş
olur. Nitekim berzah âleminden ölünce bu âlemde doğmuştur.
Ölümün hakikati, insanın bedenine taalluk eden mücerred hayâlin, taallukunu,
bağlılığını kesmesinden ibarettir. Mücerred hayâl ise insani rûhdur. Mü’minin
rûhu olan o süslü hayal ki, ölümle mü’min o hayal olup, ondan içeri gider. Ama
mü’min olmayanın korkunç ve kerih rûhu olan hayal —ki ölümle, gayri mü’min o
hayal olup— onun içine girer. O mücerred cevherin bu mürekkeb cisimden ayrılması
ve kendi askerine karışmasına insanın ölümü denmiştir. Ve bu ruhun bu
bağlantısını kesmesi, hayvani ruhun insan bedeninden ayrılması zamanındadır.
Beyt (Farsçadan tercümedir):
Ey kardeşim sen düşünür
durursun,
Kemik ve saçın çürür, sen kalırsın.
İnsanın ölümü şöyledir:
Hastanın vücudunda bir sebeple bir illet ârız olur. Onun tabii nefsini
bedeninden tedricen çıkarır, hayvani nefsini zayıf ve zelil eder. O illet onunla
kalır. Sonra o hasta o halde sıhhat bulur gibi bir harekete gelip gözünü açar.
Dünyaya bir hoş nazar eder. O kadar ki, kendisi ve etrafındakilerin çoğu onu
iyileşmiş sanır. Hâlbuki o illet onun tabiatı yerine yerleşip, hayvani ruhunu
yenip işini tamam etmiştir. Bu son ramak sayılıp, rûhu sönmek için kıvılcım
vurmuş olur. Bundan sonra o hasta bu ramak sıhhatı anında, kendisinden bir hayal
peyda edip bu çektiği şeyleri hatırına getirir. Bu tahayyül halinde, her ne
kadar kendini kuvvet terazisinde çekse de, tabiatı ikbâline, mizâcı itidaline
kavuşacak kuvveti bulamaz. Bu hayalinde kendini kuvvetten uzak bulunca, gayret
edip bir daha harekete gelir. Bu hareketinde mümkündür ki, yemek arzusunda olur.
Bir daha bir başka hayale dalıp ve her defasında daha çok hayallere dalar. Bu
hayallerin hepsi, ancak kendi cisminde asıl kuvvetini bulmak içindir. Hâlbuki
onu bulması imkânsızdır. Zira o halde, kendisi bedenden başka bir hayâl
mecmuasıdır. Can çekişen o kimse, bu bir sürü hayâller içinde bir hareket daha
eder ve öyle olur ki, bu hareketle kalkıp gezer. Eğer kalkamazsa, elini başına
koyup, yüzüne sürer, göğsüne getirir. Bu işleri gayret ve hasretinin çokluğundan
eder. Lakin fayda vermez. Bir daha bir başka hayâle dalıp, kendini tekrar kuvvet
terazisi ile tartar. Lakin kendini bir hayâl topluluğu bulur. Tekrar bir harekete
gelir. Hareket edemezse, o zaman bacağı bacağına yapışır ve bedeni hayatından
ümitsiz olur. İşte bu zıt hayaller topluluğuna sekerât-ı mevt [ölüm sarhoşluğu]
denir. Hayâl kuvvet bulup, kuvveti geçince hasta elbise ve örtüsünü toplamaya,
dürmeye başlar. Yahut dudaklarını geriye açıp dişlerini gösterir. Yahut sesle
ağlar veya gözlerini yumup bağlar. Yahut yüzünü duvar tarafına döndürüp böyle
şeyler yapar. Yahut gözlerini çok açıp, her tarafa döndürüp, huzurunda bulunan
ahbâb ve evlâd ve iyâline sık sık bakmaya başlar. Lâkin bu hallerinde
hayâllerinde hayâl askerleri mücerred olmuş olup, çadırını sahrada kurulu
bulmuştur. Bedeninde hayvâni rûhun bâkıyyesinden ramak kalmıştır. Hayvani rûh,
mücerred hayal ile bedenden dışarı gelince, o kalanı da kendine çekmek kaydında
olmuştur. Bu hâlde mürekkeb beden ile mücerred buhar arasında bir niza’ hâsıl
olur ki, ona nezi’ [can verme] hâli denir. Şeriatın dili ile bu hayâllere rahmet
ve azab melekleri ve mücerred rûhlar denilmiştir. Bu niza’ her olan olmuş, her
his ve kuvvet nizamından kalmış olunca bulunur. Bedenin hey’et ve mahiyeti
tamamen mücerred hayaller olup dışarı gelmiş olur. Sanki mürekkeb beden der ki:
Bu soğuk ramak da bana benzer ve bir mücerred buhar olup ramağın asıl bedenin
dışındadır; onun da aslına gelmesi uygundur. İşte bu iki mürekkeb ve mücerred
şahıs, bu niza’ ile o kadar zahmet çekerler ki, akıbet bedende kalan soğuk nefs
aslına kavuşup, mürekkeb beden, şişirilmiş bir post gibi yerinde kalır. Ve o
hayâl askerleri toprak tozları, su buharları ve hava parçacıkları ve ateş
şerâreleri (kıvılcım) gibi kayıtsız ve kedersiz uçarak o bedenden çıktıkları hâl
üzere onun etrafında cevelân ederler. Beden de kendi tecerrüdü işinde tamamen ya
o tedarikte olur ki, karanlık mezar içinde bağlı kalmayıp, ikinci neşet için,
bitki şeklinde neşv ü nemâ bulup, her an o sevindirici şekiller olan hayal
askerlerine kavuşması müyesser olup, onlar gibi mücerred olur, yahud da beden
ümid eder ki, o korkunç hayaller ona gelmeyip, bedenin eczası onların
ukubatından azad olsun. Hâlbuki o hayaller, o kabihliklerle kaba şekil ve
suretlerde ona gelip, ondan bir an ayrılmazlar. O, mü’min olmayanın bedenidir
ki, kıyamete kadar kabir azabı ile elem ve sıkıntı içindedir.
İkinci neş’et, yani öbür dünya tedarikinde olan beden, mü’minin bedeni olup
kıyamete kadar çeşit çeşit lezzetlerle ni’metlenmekte ve toprak zerreleri ile
ünsiyet peyda etmektedir.
Kıt’a:
Bu âlem ki, gönül, kaydın çekersin, mihnet ü gamdır,
Fenâsız âlemi seyreyle ki, bir hoşça âlemdir.
Görüp yalnızlığı kabr içre nefret etme ölmekten.
Tarîk-i ünsi tut ki, her avuç toprak bir âdemdir.
Ey gönül! Uğraşıp durduğun şu âlem ki baştan sona eziyet ve üzüntüdür. Oysa hiç yok olmayacak âlemi seyreyle ki o ne güzel âlemdir. Kabir içinde yalnız kalındığını görüp de sakın ölmekten nefret etme. Yakınlık ve dostluk yolunu tut ki her avuç toprak bir insan demektir.
Cisim terkibinden ayrılan rûhun halleri tıpkı uyuyan kimse gibidir. Nitekim uyuyan kimse, uyanıklıkta şehir ve sahralardan, dağ ve denizlerden, iyş ü işretle, sürur ve sıhhatle gördüğü yerleri, eylediği safaları, rüyasında zevkle seyr ettiği, yahut korku ve zorluk, keder ve mihnetle geçtiği yerleri, çektiği sıkıntıları rüyasında zahmetli gördüğü gibi, müfred şahsın [rûhun] berzah âleminde [kabir hayatında] olan yeri, kendinin terkibi hâlinde bulunan söz, iş ve ahlakıdır. Zira insan, kendi çalışması ile, malik olduğu kemali bulur. İşte terkibi halinde olan ahvali hep hayır ve iyilik ise, onun yalnız yeri de, o güzel sözü, işi ve güzel ahlakı olup, en güzel karşılıklar ve lezzetler içinde, Cehennem korkusu olmadan, naim makamında bulunur. Terkibi halinde olan halleri iyilik ve kötülük karışımı ise, oradaki yeri de karışık olup, ne huzur ile kanaatta, ne ayrılık ile kararda bulunur. Daima elim azaplar içinde nıütereddid kalır. Eğer terkibi halinde [yani dünyada beden ve rûh bir arada iken] her hali isyan ve kötülük olmuş ise oradaki yeri de o sözü, işi ve ahlakı olup büyük azab içinde bulunur. Ölünün berzahda olan lezzetleri ve zahmetleri, yaşayanın lezzetleri ve zahmetleri gibi olunca, ölünün halleri dirilme gününe kadar yaşayanın uyanması gibi olup ikisi birdir. Zira ölünün ve uyuyanın halleri berzah âleminde olup bir yerdir. İşte, «Yaşadıkları gibi ölürler ve öldükleri gibi haşr olurlar», kelâmının mânâsı bunu bildirmektedir. «Bizi öldürdükten sonra dirilten ve ruhlarımızı bize iâde eden, ba’s ve nüşür kendisine olan Allahü Tela’ya hamd olsun», hadis-i şerifi gereğince uyku ile ölüm birdir. 0 halde kendini ve rûh olduğunu bilen, ölümü ni’met bulup korkusu kalmaz.
Beyt (Farsça’dan tercümedir):
Hafıza emanet olarak verilen
bir can,
Bir gün yüzünü görür ve ona olur revân.
Altıncı madde
İnsanın rûhunun başlangıç ve sonunu bildirir.
Ey aziz! Hikmet ehli demişlerdir ki, insani rûh, bedenden taalluk ve bağlılığını kesince, onun dönüş yeri, inip bedenine geldiği makamıdır. Her rûhun belli bir makamı olup, onun mebde ve meadı o makamdır. Ruhların hiç biri kendi makamını geçemez ve kemal dereceleri edinmedikçe kendi makamından yükseğe çıkamaz. Demek ki, rûhların bir taifesinin belli makamı ukul-ı aşereden ikinci akıl olup, felek-i a’zamdır. Bir zümresinin makamı felek-i buruc aklıdır. Bir cemaatın makamı da zuhal feleğinin aklıdır. Dokuzuncu fırkanın makamı, felek-i kamer aklıdır. Ruhların makamları bu dokuz mertebe olup, kemal elde etmeyen rûh, o felek-i a’zamın aklından geçip gidemez ve akl-ı evvele dönemez. 0 halde insani rûhun mead ve merci’i dokuz feleğin ukûlü olup, cismâni âlemde bilgi ve temizliği üzere kalan temiz rûh kendi aslına uruc ve rucü’ eder. Yani dokuz akıldan her akıl kendine münâsib olan rûhu kendine cezb eder. Çünkü ukul ı âlem-i ulvi tamamen bilgi ve temizlikle mevsuftur. Yüksek ve yakın bulunan akıl, aşağısında olan akıldan bilgili ve temizdir. Demek ki kendi makamından inip cismine taalluk eden ruh eğer bu taalluk ve tasarruf halinde çok ilim ve temizlik edindiyse onun dönüş mertebesi bilinen makamından yukarıya çıkmıştır. Bu taalluk hâlinde kemâl edinemeyip kendi bilgi ve temizliği üzere kaldıysa, onun dönüş yeri, bilinen makamı olup, eski yerine gitmiştir. Bu iki zümre ilim ve temizlikleri münâsebetiyle suflî ve fâni terkiblerden [bedenden] kurtulup giderler ve baki olan ulvi mücerredler ile öbür dünyaya kadar zevk ve huzûrda olurlar.
Beyt (Farsça’dan tercümedir):
Can yüzüne perde olur bu ten tozlarım,
Güzel olur, bu yüzden bir perdeyi yırtarım.
Eğer insani rûh bu madde
âleminde kendi bedenine taalluk ve tasarruf halinde hayvani rûha mağlub olur ve
kendi ilim ve temizliğinden sıyrılırsa, hayvani rûh ona hâil ve ulvi ukul
münâsebeti ondan zail olur. İçi felek-i kamer olan âlem-i süflide kalır. Tekrar
dirilinceye kadar, elim azab içinde, hayvani rûh ile mahbûs olur.
Bütün yüksek ve alçak rûhlar kıyamet-i kübradaki üçüncü üfürme ile kendi cesedini bulur. Onunla haşr olup, herkes işlediğini görür. Bu hakikat halini muhakkık-ı hükema, muhakkak olarak bilir. Gerçi tenasuh yolunda olan hükema kendi akıllarınca; « Kemal tahsili, ancak ahlakın tehzibi ile olur. Tehzib-i ahlak da, ancak bedenlerin değişmesi ile olur. Bedenlerin değişmesi de, ancak tenasuhla, [yani rûhun olgunlaşmak için bir başka bedene gitmesiyle] olur; böylece ilim ve temizlikte kemale erer, bu olgunluğa eren, bulunduğu bedenden önce değişik hallerde ne şekil aynalarda göründüğünü her birinde ne kadar zaman kalıp sonra nereye gittiğini bilir, düşününce hepsini hatırlar ve geniş olarak anlar. » deyip, kendi [ehl-i sünnete uymayan ve itikadı, ahireti, hesabı, mizanı inkâr ve küfr olan] hikmet kitablarında yazmışlardır. Lakin tenasuha inananlar ve onu söyleyenler, dinin akaid bilgilerine muhalif olup, azmışlardır. Ama bazı turu’a muhalif çok hakaik-i eşya sezmişlerdir. 0 hikmetleri, kelâm âlimleri çeşitli te’viller ile, yukarıda beyan olunduğu gibi şer-i şerife uydurup hizaya getirmişlerdir. Dünya ile âhiret arasında olan yolun mesafesi [uzunluğu], insanın ölümü bulunmuştur. Nitekim «Ölenin kıyameti kopmuştur» buyuruldu. Onun için ölüme küçük kıyamet denmiştir.
Nâzm (Farça’dan tercümedir) :
Bu dünyadan o dünyanın kim
görürse yolunu,
Bir nefesten çok görmez, can ile arasında;
Bu cihandan o cihana uzun mesâfe yoktur,
Bir nefesten fazla yok ikisi ortasında.
O nefes de çıkarsa eğer o temiz candan,
Bedeni toprak olur, rûhu toprak altında.
Her canlıya bu ölüm elbette gelecektir,
Herkes uyuyacaktır kara toprak altında.
İşte nefsini bilip kendini bil. Gerçekten ve yakinen kabûl et ki sen toprak maddesi değilsin. Temiz ruhsun. Âlemin, göklerin neticesisin. Sıfat ve erkânın özüsün. Kâinat ve cihanın zübdesisin. Zira sen bir meyvesin ki, cihan ağacının kısımları, geçiş ve görüntündeki tavırlarındır. Âlemin özünün özüsün ki gökler unsurlar ve beden hepsi zarf ve kabuğundur. Bir süslü nüvesin ki kâinat dalları senin kollarındır. Bir büyük noktasın ki a’yân-ı mevcudât harflerindir. Sen kendini böyle bilirsen Rabbini bilip Onunla mutmain olursun. Ölümden asla korkun ve kaçman kalmayıp, ölümü büyük nimet bilirsin. Çünkü toprak bedeni Kafdağı ve temiz rûhu Anka gibi görürsün.
1.Ey tabl-ı rahili işiden
âlem-i candan,
Vey rıhlet eden hoş vatanına bu cihandan.
2 Sen kandesin ey gözleri
nergis yüzü lale
Kabrinde biter nergis ü lale ıvez ondan.
3. Bu cümledir âsan eğer ol mürg-i zamirin
Dâmı koyup uçdıyse göğe rah-ı nihandan.
4. Can bulsa selâmet bulunur
suret-i diger,
Pay olsa revan müze bulur gayri mekândan.
5. Bin şükr eder ol can ki bedenden olur azâd,
Ey bihaser ol lezzet-i tecrid ü revandan.
6. Ko lezzet-i âb ü gili iç âb-ı hayatı
Geç nüh feleği aslına gel devr-i zamandan.
7. Ey Hakkı ne sihr etti
bize dûzah-ı eşbah
Kim nare yanıp geçmişiz envar-ı cinandan.
1. Ey can âleminden göç davulunu işiten, ey bu cihandan öz vatanına göç
eden!..
2. Ey nergis gözlü, lale yanaklı! Şimdi sen nerdesin? Yoksa mezarında biten
nergis ve lale sen misin?
3. Eğer içindeki kuş (gönlün), ten tuzağından kurtulup gizli bir yoldan
göklere uçtuysa artık her şey sana kolaydır.
4. Eğer can selâmet bulursa, her şey selâmette olur. Ayak yürüdükten sonra başka
bir mekândan da pabuç bulabilir.
5. Ey gerçeklerden habersiz kişi! Gidiş ve tecrid lezzetine erişip bedenden âzad
olan can binlerce şükür eyler.
6. Şu su ve toprak (dünya) lezzetini bırak da ab-ı hayatı içmeye bak.
Böylece dokuz feleği geçip zamanın dönüşünden aslını bul.
7. Ey Hakkı! Bize bu beden Cehennemi ne büyü yaptı ki ateşe yanıp can nûrundan vazgeçmişiz.
Yedinci madde
Öldükten sonra rûhların ahlâkı iktizasınca olan haşri, Cehennemi ve Cenneti bildirir.
Ey aziz! Hikmet ve marifet sahipleri demişlerdir ki, Rabbü’l âlemin Hazretleri’nin Esmâ-yı hüsnâsından bir ismi “Cemildir”. Celâlının mazharı Cehennem, Cemâlinin ki Cennet’tir. Hakk Teâlâ, « Allahü Teâlâ Adem aleyhisselâma isimleri öğretti », buyurup, bu insânın bütün isimlere mazhar olduğunu duyurdu.
Demek ki cehl ve cemid de insandadır. Kimde biri galib ise, sonunda onun
serencâmı ondadır. İnsanda celâl sıfatı galib olup, ondan meydana gelen hayvanî
kötü vasıflar ile muttasıf olursa, hangi sıfatın hükmünde iken ölürse, tekrar
dirildiğinde o sıfat sûretinde haşr olup, yeri Cehennem olur. Mesela hased
hükmünde olan kurt ve gadab hükmünde olan köpek şeklini alır. « Onlar hayvan
gibidir, belki daha da sapıktır », zümresinden olup şiddetli azab içinde kalır.
Eğer insanda cemal sıfatı galip olup, ondan meydana gelen iyi ve melek huyları
ile sıfatlanmış olursa, o kimse tekrar dirildiğinde, insan şeklinde haşr olup,
yeri Cennet olur ve likaullah devletini bulur. Demek ki insanın rûhu Celal
sıfatıyla muttasıf olursa, onun adı hayvanî nefstir. Kendi laim, şakî ve
câhildir. Bu ruh o cemal sıfatı ile sıfatlanmış olursa, ismi akıl ve candır.
Kendisi said ve iyi insandır.
İnsan mazhar-ı küll olunca, kalbi hatıra ve düşüncelerden bir an boş durmaz. Hatıra ve düşünceler ya iyi yahut kötüdür. Kötü düşünceler celal sıfatından gelir ki, o şeytanidir. Ona tabi olan nefsanîdir. İyi düşünceler Cemal sıfatından gelir. 0 rahmanidir, ona tabi olan rûhanîdir. Demek ki, insan âleminde Cehennem hayvani nefs, Cennet ise onun gönlü ve canıdır. Nefs makamında kalan elim azaptadır. Kalp makamına çıkan Cennette kalır.
Nitekim Beyt (Farsça’dan tercümedir):
Cennet ve Cehennem senin yol
arkadaşındır,
Arş ve alçak yerler senin makamındır.
Eğer insan hayvanî nefs sıfatlarıyla durursa, çeşit çeşit acı ve azaplarla azaplandırılır. Çünkü Cehennem onun kendi huyudur. Eğer insan, kalbini hayvanî sıfatlardan tahliye edip, ahlak-ı İlahi ile süslerse, çeşit çeşit Cennet lezzetleri ile ni’metlenir.
Farisi Nâzm (tercümedir):
Bir
siret ki vücûduna
galibdir
Haşrının öyle olması vacibdir.
Evladım her sıfat, her huy,
her ahlak
Hep kendi suretinde olur ancak.
Bazan nar görünür sana,
bazan nûr
Bazan Cehennem, gâh Cennet ve hûr.
Cehennem maliki kuvâ-i
nefsidir
Lezzeti men eden ruh-i kudsidir.
Yedi
Cehennem senin kötü
huyların
Sekiz Cennet senin güzel ahlakın.
Hûr ü gılman hepsi senin
sıfatın
Güneş ve ay rûhun ve temiz kalbin
İyi ahlak oldu Cennet, hûr u
ayn
Kötü ahlâk yakıcı Cehennem san.
Hakk’ın ahlâki daim iyidir
İyi huyun bedeli, onun didârıdır
Kimin huyu iyi ise cihanda
Mahzen-ı sır-ı İlâhi vardır canında
Ahlakı kötü olan insan değildir
Hakikatta hayvan hatta beterdir.
Cehennemin aslı kötü ahlaktır
Kötü ahlak dost yolunda engeldir.
Kötü ahlaktan eğer temizlenirsen
Şeytanını yola getirirsin sen.
Sevgi ve incelik insan vasfıdır
Hışım ve şehvet hayvanlar sıfatıdır.
İyi ahlak sırf insana aittir.
Kötü huylu insan hayvan demektir.
Sırat-ı müstakim iyi ahlaktır
Kötü ahlak Cehennem’e örnektir.
İyi huy doğru yol manasındadır
Kötü huylu olan Hakk’tan uzaktır.
Ahlak ve sıfatın olursa iyi
İyi huylu buldun sekiz Cenneti.
Eğer tutulmuşsan sen kötü huya
Düştün Cehennem’e, sonsuz azaba.
Kimin huyu iyi ise cihanda
Hakk’ın esrar mahzeni var canında.
Söylediklerim hep ayn’el-yakindir
Sanılmasın istidlal ve takliddir.
Bu Marifetname’nin üç fenninden birinci fenninde cisim ve maddenin durumunu bildiren bazı bilgiler, ikinci fenninde beden ve rûha ait bilgiler bildirilip buraya kadar gelindi. Dinin usulüne uygun olan çeşitli hikmetler sunuldu. Bu fennin sonuna otuz beş beyt yazılıp bitirilmekte ve üçüncü fende din işleri, kalp halleri, marifet yolunun şart ve esasları, dinin zahirine uygun olarak evliya-yı kiramın hikmetlerinden bir miktar yazmak yolu seçilmiştir.
Farisi nâzm (tercümedir):
Gönlünü bu kısa ömürden ayır
Böyle bir ömürden kimse olmaz pir.
Bedenin gamı rûhu esir eder
İnsanı ömr aşkı ihtiyar eder.
Ömürlerin hepsi bir
emânettir.
Aklının işi hayattan ardır.
Aklı olan oyun oynamaz kaçar
Böyle bir ömürden uzağı arar.
İhtiyar cânânın bekasındandır
Böyle bir ömürle o nâtüvândır.
Rengin ve kokunun esiri olan
Kadın ve çocuktur o değil insan.
Bu cihanı mümarese eyledim
Ümidim yanından tozu giderdim.
Hayatımdan kendime melâl geldi
Yaşadığım bana hep vebâl geldi.
Akl ü imânın olduğu dünyada
Bedenin ölmesi yaşamasında.
Tenini feda et söz âleminde
Çünkü ten ölürse can yaşar sende.
Hakk’ın düşmanı tendir, toprağa ver
Kıble-i Hak dildir, temizleyiver.
Bu yolun rehberine ölüm yoktur
Nevvâbı düşünme bereket yoktur.
Bilene göre ölüm iyi bir hediyedir
Çağrılmayan konuğa olanlar hep böyledir.
Ölüm gelir sana zamansız konuk
Hakk’ın bahşı önüne biz canı koyduk.
Ölüm zâhir yüz gibi olmaz kaçmak.
Can ü gönülden gerek karşılamak.
Elbisen ki akıllı bahtındandır
Tenin ateş, su, hava ve topraktır.
Yırt dört parça olmuş eski hırkanı
Raks eyle bul çâre-i nihâdını.
İmân gibi akldan melekten öte
Lime lime libas giy üzerine
Ne kadar ekmek kaydında olursan
Hem akl u can merdleriyle durursun.
Dört tabiat var kervan sarayda
Dört âlettir onlar Azrâil hakkında.
Dört kuştur bedende dört tabiat
Hak için hepsini ettir inkıyât.
Sonra îman ve aşk ile ey güzel
Hepsini ihya eyle ey Halil.
Canını götüremezsin aslına
Bedenin seferini almadınsa aklına.
Çıkmayınca dışarı candan hayvan
İnsan mevkiine çıkamaz inan.
İnsan geçince nefs-i nâtıkadan
Yerine kudsi rûh oturur bîgümân.
Ey her hayvana şah olan insan
Ne zaman kurtulursun câme ü nân gamından
Her canlının efendisinin oğlu
Ayıb olur olursan ekmek, elbise kulu.
Ey şehveti karışık ar ile insan
Çoluk çocuğunun emri altında kalan.
Nefis kurd’un ölüm yolunda azık
Gönlündeki kalbin öldüyse yazık.
Malın burda gözün gibidir dostum
Bundan ecel düşmanın ve dünya dostun.
Gel bu yolda sen de ölümü ara
Ölmek hak yaşamak bâtıldır sana.
Haksızsın bırak gel sen bu batılı
Bil ve gör ki mutlaktır, beli.
Beş his seninle ancak beş gün kalır
Akıl ve can ise hep seninledir.
Kabirleri ziyaret ve geçmişlerin hallerini görmek insanın ölümünün tamamlayıcı bilgilerinden sayıldığından şu beyitleri de buraya yazmak uygun görüldü. (Arapça’dan tercümedir):
Yolum uğrar çürümüş çadırlar üzerine,
Gözyaşları dökerek, ağlarım her birine.
Yazık kalmamış izi, zaman silmiş götürmüş,
Cemiyyet içre geçen, o anlar unutulmuş.
Görünmez çadırlardan bir alâmet, bir nişân,
Yatanlardan kalmadı, kalan bir isim, bir nam.
Çadır direkleri hep, toprak altında şimdi,
Et değil kemikler de toprak olmuştur şimdi.
Nerde rûh-i mahbûdu, nerde çadır sâhibi,
Zaman silmiş süpürmüş hepsini rüzgâr gibi.
Acaba nere gitmiş o yürüyüşü nazlı,
Nereye makam tutmuş o cihanın güzeli.
Bu HAKKI candan eder, o geçmişlere kelâm,
Ve binlerce tahiyyât ve yüz binlerce selâm.