|
|
MARİFETNAME
—Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz. —
MUKADDİME Kur'an âyetleri ve
Peygamber hadislerinin bildirdiği şekilde itimat ve itikat olunacak dinî
hususlara ve kesinlikle ihtiyaç olan İslâm bilginlerinin görüşlerine göre;
Arş'ın yaratılışının tertibini, Kürs'ü, Cennetleri, gökleri, yerleri,
denizleri, ışıkları, kıyamet alâmetlerini, kıyametin hal ve durumlarını, cihanın
harap oluşunu ve yok oluşunu, Rahman'a kavuşma âleminin (Ahiretin) ebediliğini
dört fasıl ile tafsil eder. Kısa ve toplu
olarak sıra ile âlemin yaratılışını, Arş-ı Azam’ın büyüklüğünü, Arş’ı taşıyan
melekleri, Arş etrafındaki nehirleri ve melekleri, Arş’ı altındaki Kürsi, Sidre,
Levh ve Kalem’i altı madde ile bildirir. Cennetlerin
isimlerini, vasıflarını ve sayılarını onlarda olan nehirleri, ağaçları,
binalarının çeşitlerini, nimetlerini, hurilerini ve gılmanlarını dört madde ile
açıklar. Cennet
altında olan perde melekleri, denizleri, hazineleri, yedi göğü ve her gökte
olan melekleri, güneş, ay ve yıldızların hareketlerini, kâinatın durumu ve
atmosferi dört madde ile açıklar. Yedi
denizin, sekiz Kaf dağının, yedi yerin ve her tabakanın sakinlerini, cehennemi
ve yedi tabakasını ve her bir tabakasında bulunanların, kıyamet şartlarının ve
kıyamet hallerinin, âlemin yok oluşunun ve mahşerin durumlarının yaratılış
keyfiyetini; beş madde ile beyan eder.
MARİFETNAME
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
Sınırsız hamd, sayısız şükür,
ebedî, senâ tek ve benzersiz olan Allah'a olsun. O,âlemlerin her işini, ezelî
ilmiyle takdir edip, belirlemiştir. Cihanın görüntülerini, bitmez feyziyle
tertip edip, tespit eylemiştir. Cihanın gül bahçesini, insan gülünün kokusuyla
süslemiştir. Bütün cihanı insan için, insanı da kendisinin bilinmesi için var
edip; eşyanın hakikatiyle mânâların inceliklerini hep insanda toplayıp, ortaya
çıkarmıştır. İnsan ruhunu, "Câmi" ismine sûret yapmış, onu
emânetlerin yüklenicisi ve sırların mahalli kılmıştır. Âlemin bütününde olan
nice bin hikmetine, âlimleri vâkıf eylemiştir. Cihan kitabının her bir
harfinden, marifetinin belirtilerini mütalaa edenleri ârif eyleyip, gönül
âlemine dalan kullarını, kendi huzurundaki Kâbe'de ibadet edici eylemiştir. Salâvatların
en faziletlisi, tahiyyatların en mükemmeli, teslimatların en güzeli, kâinatı
efendisi, yaratıkların en şereflisi, varlıkların hülasası Peygamberimiz
aleyhissalatüvesselam hazretlerinin en büyük ismine ve akl-i evvel olan en
mükemmel ruhuna olsun ki; O, "Sen olmasaydın, sen olmasaydın felekleri
yaratmazdım," hitabıyle yüceltilmiştir. O, halkı cehalet karanlıklarından,
hidayet nurlarına çıkarmıştır. Kendi nefsini bilen ümmeti, Hak bilgisini bulmuştur.
Selam ve hürmet onun ashabına olsu ki, onlar, sözlerinde, işlerinde,
imanlarında ve ahlakın her hususunda ona uyup, iman nuru ve irfan huzuruyla
gönülleri dolmuştur. Allah'ın rızası, hepsinin üzerine olsun.
Bu hakir ve hakiki fakir İbrahim Hakkı,
bu kitabı, aziz ve şerif mahdumu Seyyit Ahmet Naîmî için kaleme alıp, ona hitap
eder ki: Allah, seni her iki cihanda aziz etsin. Öncelikle malum olsun ki, Hak
Teala iki cihanı insanoğulları için ve insanoğullarını da ancak kendisini
tanımaları için yarattığını cümleye duyurmuştur. Nitekim lûtuf ve keremiyle:
"
Erzurumlu
İbrahim Hakkı Hz.
MUKADDİME
Kur'an âyetleri ve Peygamber
hadislerinin bildirdiği şekilde itimat ve itikat olunacak dinî hususlara ve
kesinlikle ihtiyaç ola İslâm bilginlerinin görüşlerine göre; Arş'ın
yaratılışının tertibini, Kürs'ü, Cennetleri, gökleri, yerleri, denizleri,
ışıkları, kıyamet alâmetlerini, kıyametin hal ve durumlarını, cihanın harap
oluşunu ve yok oluşunu, Rahman'a kavuşma âleminin (Ahiretin) ebediliğini dört
bölümle tafsil eder.
BİRİNCİ FASIL
Özet
olarak âlemin yaratılış tertibini, Arş-ı Azam'ın büyüklüğünün keyfiyetini,
Arş'ın taşıyıcılarını, o muhterem kürenin, çevresinde olan nehirleri, melekleri
ve sair toplulukları ve altında olan Kürs'ü, Sidre'yi, Levh-i Mahfuz'u ve
Kalem'i altı madde ile beyan eder.
Birinci
madde:
Cihanın yaratıcısının, âlemde olan güzel sanatlarını derin
derin düşünmeye sevk eden açık alâmetleri bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, Hak Teala bu âlemi, varlık ve birliğine alâmet edip,
bütün eşyada, görecek gözü olanlara sanatını ortaya çıkarmakla hikmetinin
hakikatlerini duyurmuştur. Kullarını, kendini tanıma hususunda rağbete getirmek
için Kelam-ı Kadim'inde azametle şöyle buyurmuştur: (Burada yazılan âyetler,
Kur'an'daki tertib üzerinedir.)
Bismillahirrahmanirrahim
"Hamd,
âlemlerin Rabbine Mahsustur." (1/2)
"Göklerin
ve yerin hükümranlığının Allah'a ait olduğunu bilmez misin? Allah’tan başka
dost ve yardımcınız yoktur." (2/107)
"Allah,
kendisinden başka tanrı olmayan, kendisini uyuklama ve uyku tutmayan, diri, her
an yaratıklarını gözetip durandır. Göklerde olan ve yerde ola ancak onundur.
Onun izni olmadan katında şefaat edecek kimdir? Onların işlediklerini ve
işleyeceklerini bilir, dilediğinden başka ilminden hiçbir şey kavrayamazlar.
Hükümdarlığı, gökleri ve yeri kaplamıştır, onların gözetmesi ona ağır gelmez.
O, yücedir, büyüktür." (2/255)
"Şüphesiz
gökte ve yerde hiçbir şey Allah’tan gizli kalmaz. Ana rahminde sizi, dilediği
gibi şekillendirir. Ondan başka tanrı yoktur. Güçlüdür, hakimdir." (3/5-6)
"Göklerde
olanlar da, yerde olanlar da Allah'ındır. İşler Allah'a varacaktır. (3/109)
"Göklerin
ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde akıl
sahiplerine şüphesiz deliller vardır. Onlar, ayakta iken, otururlarken, yan
yatarlarken Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler:
"Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın, sen münezzehsin. Bizi ateşin
azabından koru," derler. (3/190-191).
"Göklerde
olanlar da, yerde olanlar da Allah'ındır. Allah, her şeyi kuşatır."
(4/126)
"Göklerin,
yerin ve ikisi arasındakilerin hükümdarlığı Allah'ındır. Dönüş onadır."
(5/18)
"Göklerin,
yerin ve onlarda olanların hükümdarlığı Allah'ındır. Allah, her şeye
kadirdir." (5/120)
"Göklerin
ve yerin Allah'ı, içinizi, dışınızı bilir, kazandıklarınızı da bilir."
(6/3)
"Gaybın
anahtarları onun katındadır, onları ancak o bilir. Karada ve denizde olanı
bilir. Düşen yaprağı, yerin karanlıklarında olan taneyi, yaşı kuruyu -ki apaçık
bir Kitap’tadır- ancak o bilir." (6/59)
"Göklerde
ve yerde olanlar onundur; hepsi ona boyun eğmiştir." (30/26)
"Yakinen
bilenlerden olması için İbrahim'e göklerin ve yerin hükümranlığını şöylece
gösterdik." (6/75)
"Doğrusu
ben yüzümü, gökleri ve yeri yaratana, doğruya yönelerek çevirdim, ben puta
tapanlardan değilim." (6/79)
"Rabbiniz,
gökleri ve yeri altı günde yaratan sonra arşa hükmeden, gündüzü -durmadan kovalayan- gece ile bürüyen,
güneşi, ayı, yıldızları, hepsini buyruğuna baş eğdirerek var eden Allah’tır.
Bilin ki, yaratma da, emir de onun hakkıdır. Âlemlerin Rabbi olan Allah
yücedir."(7/56)
"Göklerin
ve yerin hükümdarlığı elbette Allah'ındır. Dirilten ve öldüren odur. Allah’tan
başka dost ve yardımcınız yoktur." (9/116)
"Yerde
ve gökte hiç bir zerre Allah’tan gizli değildir; bundan daha küçüğü veya daha
büyüğü şüphesiz apaçık bir Kitaptadır." (10/61)
"Göklerde
ve yerde olana bakın, de" (10/101)
"Göklerde ve yerde olan her şey Rahman'ın kulundan
başka bir şey değildir. And olsun ki ilmi onları kuşatmış ve teker teker
saymıştır." (19/93-94)
"Eğer
yerle gökte Allah’tan başka tanrılar olsaydı, ikisi de bozulurdu. Arşın Rabbi
olan Allah, onların vasıflandırdıklarından münezzehtir." (21/22)
"Rabbinin
gölgeyi nasıl uzattığını görmez misin? İsteseydi onu durdururdu. Sonra biz,
güneşi, ona delil kılıp yavaş yavaş kendimize çekmişizdir." (25/45-46)
"Dağları
yerinde donmuş sanırsın, oysa onlar bulutlar gibi geçerler. Bu her şeyi sağlam
tutan Allah'ın işidir. Doğrusu o, yaptıklarınızdan haberdardır." (27/88)
"Rüzgârı
gönderip bulutları yürüten, oları gökte dilediği gibi yayan ve kısım kısım
yığan Allah’tır. Artık sen de aralarından yağmurun çıktığını görürsün. Allah'ın
kullarından dilediğine verdiği yağmurla daha önceden kendilerine yağmur
indirilmesinden ümitlerini kesmiş oldukları için onlar seviniverirler. Allah'ın
rahmetinin belirtilerine bir bak; yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor?
Şüphesiz ölüleri o diriltir, her şeye kadirdir." (30/48-50)
"Allah'ın
geceyi gündüze, gündüzü geceye kattığını, her biri belirli bir süreye doğru
hareket edecek olan güneşi ve ayı buyruk altında tuttuğunu; Allah'ın
yaptıklarınızdan haberdar olduğunu bilmez misin?" (31/29)
"Gökleri,
yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı günde yaratan, sonra arşa hükmeden Allah’tır.
Ondan başka bir dost ve şefaatçiniz yoktur. Düşünmüyor musunuz?" (32/4)
"Hamd,
göklerde olanlar ve yerde bulunanlar kendisinin olan Allah'a mahsustur. Hamd,
ahirette de ona mahsustur. O, hâkimdir, her şeyden haberdardır. Yere gireni ve
ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. O, merhametlidir, mağfiret
sahibidir. Gaybı bilendir. Göklerde ve yerde zerre kadar olanlar bile onun
ilminin dışında değildir. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü de şüphesiz apaçık
Kitaptadır." (34/1-3)
"Doğrusu
zeval bulmasın diye gökleri ve yeri tutan Allah’tır. Eğer onlar zevale uğrarsa
ondan başka, and olsun ki, onları kimse tutamaz. O, şüphesiz halimdir,
bağışlayıcıdır." (35/41)
"Orada
hurmalıklar ve üzüm bağları var ederiz, aralarında pınarlar fışkırtırız. Onu ve
elleriyle yaptıklarının ürünlerini yesinler; şükretmezler mi? Yerin
yetiştirdiklerinden, kendilerinden ve daha bilmediklerinden çift çift yaratan Allah
münezzehtir. Onlara bir delil de gecedir: Gündüzü ondan sıyırırız da karanlıkta
kalıverirler. Güneş de yörüngesinde yürüyüp gitmektedir. Bu güçlü ve bilgin
olan Allah'ın kanunudur. Ay için de sonunda kuru bir hurma dalına döneceği
konaklar tayin etmişizdir. Aya erişmek güneşe düşmez. Gece de gündüzü geçemez.
Her biri bir yörüngede yürürler. Onlara da bir delil: Soylarını dolu gemiyle
taşımamız ve kendileri için bunun gibi daha nice binekler yaratmış
olmamızdır." (36/34-42)
"Gökleri
ve yeri yaratan, kendilerinin benzerini yaratmaya kadir olmaz mı? Elbette olur;
çünkü o, yaratan ve bilendir. Bir şeyi dilediği zaman, onun buyruğu sadece, o
şeye: 'Ol' demektir, hemen olur. Her şeyin hükümranlığı elinde olan ve sizin de
kendisine döneceğiniz Allah yücedir." (36/81-83)
"Göklerin,
yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi, güçlüdür, çok bağışlayandır."
(38/66)
"Onlar,
Allah'ı gereği gibi değerlendiremediler. Bütün yeryüzü, kıyamet günü onun
avucundadır; gökler onun kudretiyle dürülmüş olacaktır. O, putperestlerin ortak
koştuklarından yüce ve münezzehtir. (39/67)
"Sur'a
üflenince, Allah'ın dilediği bir yana, göklerde olanlar, yerde olanlar baygın
düşer. Sonra sura ir daha üflenince, hemen ayağa kalkıp bakışır dururlar.
Yeryüzü Rabbinin nuruyla aydınlanır, kitap açılır, peygamberler ve şehitler
getirilir ve onlara haksızlık yapılmadan, aralarında adaletle hüküm verilir.
Her kişiye işlediği ödenir. Esasen Allah, onların yaptıklarını en iyi bilendir.
İnkâr edenler, bölük bölük cehenneme sürülür. Oraya vardıklarında kapıları
açılır. Bekçileri onlara: "Size, içinizden, Rabbinizin ayetlerini okuyan
ve bugüne kavuşacağınızı ihtar eden peygamberler gelmedi mi?" derler.
"Evet, geldi," derler. Lakin azap sözü inkârcıların aleyhine
gerçekleşir. Onlara: "Temelli kalacağınız cehennemin kapılarından girin;
böbürlenenlerin durağı ne kötüdür!" denir. Rablerine karşı gelmekten
sakınanlar, bölük bölük cennete götürülürler. Oraya varıp da kapıları
açıldığında, bekçileri onlara: "Selam size, hoş geldiniz! Temelli olarak
buraya girin," derler. Onlar: "Bize verdiği sözde duran ve bizi bu
yere vâris kılan Allah'a hamdolsun. Cennette istediğimiz yerde oturabiliriz.
Yararlı iş işleyenlerin ecri ne güzelmiş!" derler. (39/68-74)
"Sizin
içi yeri durak, göğü bina eden, size şekil verip de şeklinizi güzel yapan, sizi
temiz şeylerle rızıklandıran Allah’tır. İşte Rabbiniz olan Allah budur.
Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir." (40/64)
"Dikkat
edin; onlar Rablerine kavuşmaktan şüphededirler; dikkat edin, Allah şüphesiz
her şeyi bilgisiyle kuşatandır." (41/54)
"Göklerin
ve yerin yaratanı, size içinizden eşler, çift çift hayvanlar var etmiştir. Bu
suretle çoğalmanızı sağlamıştır. Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir,
görendir." (42/11)
"Gökte
de tanrı, yerde de tanrı odur. Hâkim olan, her şeyi bilen odur. Göklerin, yerin
ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı kendisinin olan Allah ne yücedir!
Kıyamet saatini bilmek ona aittir. Ona döneceksiniz." (43/84-85)
"Biz
gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları oyun olsun diye yaratmadık. Biz
onları, ancak ve ancak gerektiği gibi yarattık. Ama insanların çoğu
bilmezler." (44/38-39)
"Övülmek,
göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. Göklerde ve
yerde azamet onundur. O, güçlüdür, hakimdir." (45/36-37)
"Göklerde
olanları, yerde olanları, hepsini sizin buyruğunuz altına vermiştir. Doğrusu
bunlarda düşünenler için dersler vardır." (45/13)
"Göklerdeki
ve yerdeki ordular Allah'ın. Allah, bilendir, hakimdir." (48/4)
"Göklerin
ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. O, dilediğini bağışlar, dilediğine azap
eder. Allah bağışlayıcıdır, merhamet sahibidir." (48/14)
"Göklerde
ve yerde olan kimseler, her şeyi ondan isterler; o, her an kâinatı tasarruf
etmektedir. Öyleyse Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?"
(55/29-30)
"Yeryüzünde
bulunan her şey fanidir, ancak yüce ve cömert olan Allah'ın varlığı
bakidir." (55/29-30)
"Göklerde
ve yerde olanlar Allah'ı tesbih ederler. O, güçlüdür, hakimdir. Göklerin ve
yerin hükümranlığı onundur; diriltir, öldürür. O, her şeye kadirdir. O, her
şeyden öncedir, kendisinden sonra hiç bir şeyin kalmayacağı sondur; varlığı
aşikârdır; gerçek mahiyeti insan için gizlidir. O, her şeyi bilir. Gökleri ve
yeri altı günde yaratan, sonra arşa hükmeden, yere gireni ve ondan çıkanı,
gökten ineni ve oraya yükseleni bilen odur. Nerede olursanız olun, o sizinle beraberdir.
Allah yaptıklarınızı görür. Göklerin ve yerin hükümranlığı onundur. Bütün işler
Allah'a döndürülür. Geceyi gündüze katar, gündüzü geceye katar; o, kalplerde
olanı bilendir." (57/1-6)
"Göklerde
olanları da, yerde olanları da Allah'ın bildiğini bilmez misin? Üç kişinin
gizli bulunduğu yerde dördüncü mutlaka odur; bunlardan az veya çok, ne olursa
olsunlar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, mutlaka onlarla beraberdir. Sonra
kıyamet günü, işlediklerini onlara haber verir. Doğrusu Allah, her şeyi
bilendir." (58/7)
"Göklerde
olanlar da, yerde olanlar da Allah'ı tesbih ederler. Hükümdarlık onundur,
övülmek ona mahsustur. O, her şeye kadirdir." (64/1)
"Gökleri
ve eri gerektiği gibi yaratmıştır. Size şekil vermiş ve şeklinizi güzel
yapmıştır. Dönüş onadır. Göklerde ve yerde olanları bilir; gizlediklerinizi de
açığa vurduklarınızı da bilir; Allah, kalplerde olanı bilendir." (64/3-4)
"Yedi
göğü ve yerden bir o kadarını yaratan Allah’tır. Allah'ın her şeye kadir
olduğunu ve ilminin her şeyi kuşattığını bilmeniz için Allah'ın buyruğu bunar
arasında iner durur." (65/12)
"Hükümdarlık
elinde olan Allah yücedir ve her şeye kadirdir. Hanginizin daha iyi iş
işlediğini belirtmek için ölümü ve dirimi yaratan odur. O, güçlüdür,
bağışlayıcıdır. Gökleri yedi kat üzere yaratan odur. Rahman'ın bu yaratmasında
düzensizlik bulamazsın. Gözünü bir çevir bak, bir aksaklık görebilir misin?”
(67/1-3)
"And
olsun ki yakın göğü şıklarla donattık, onlarla şeytanların taşlanmasını
sağladık ve şeytanlara çılgın alev azabı hazırladık." (67/5)
"Sizi
yerde yaratıp yayan odur ve onun huzurunda toplanacaksınız." (67/24)
"Allah'ın
göğü yedi kat üzerine nasıl yarattığını görmez misiniz? Aralarında aya aydınlık
vermiş, güneşin ışık saçmasını sağlamıştır. Allah sizi yerden bitirir gibi
yetiştirmiştir. Sonra sizi oraya döndürür ve yine oradan çıkarır. Yeryüzünde
dolaşabilmeniz, orada yollardan ve geniş geçitlerden geçebilmeniz için onu size
yayan odur." (71/15-20)
Âlemin yaratılış düzenini özet olarak bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak etmişlerdir ki; Allah
Teala Hazretleri, birlik mertebesinde gizli bir hazineyken, tanınmayı ve
bilinmeyi istemesi ve sevmesiyle, ruhlar ve cesetler âlemini yaratıp, kendi
rahmetinin güzelliğini, celal ve azametini, bağış ve nimetini, sanatının
çeşitliliğini ve hikmetinin sırlarını göstermeyi diledikte; bütün
yaratıklarından önce yokluğun sırrından pırıl pırıl yeşil cevheri vücuda
getirmiştir.
Bazı
rivayetlere göre, kendi nurundan oldukça hoş ve büyük bir cevher var edip,
ondan kâinatın tümünü derece derece ve düzenli biçimde ortaya çıkarmıştır.
Buna, ilk cevher, nur-u Muhammedî, Levh-i mahfuz, akl-ı kül, izafî ruh diye
adlandırırlar ki, bütün ruhların ve cesetlerin başlangıcı ve kaynağı bu
cevherdir. Çünkü Hak Teala muhabbetle o cevhere bir bakmıştır; o anda cevher,
utancından eriyip su gibi akmıştır, halis özü üstüne çıkmıştır. O özden ilk
olarak küllî nefsi yaratmıştır. Sonra meleklerin ruhlarını, bitkilerin
ruhlarını, tabiatların ruhlarını sırasıyla yaratmıştır. Bu ruhlar için
mertebelerine göre belirli makamlar tayin edip, her sınıf kendi belli
makamlarına gitmiştir. Her ruh, kendi cinsini bulup, topluluklar oluşturmuş ve
her topluluk makamında kalmıştır. Ruhlar ve melekler âlemi, bu ondört çeşit
ruhla tamam olmuştur. Bu âlemin en yüksek, en saf ve en güzel olanını gayb
âlemi, lâhut âlemi, ceberut âlemi diye adlandırırlar. Ortasına, ruhlar âlemi,
mânâlar âlemi, emirler âlemi, derler. Alt kısmına, en kesif ve cisimlere yakın
olan kısmına mücerret âlemi, berzah âlemi, misal âlemi derler.
Melekler
ve ruhlar âleminin yaratılmasından ikibin yıl sonra Hak Teala'nın ezeli iradesi
diledi ki, nam ve şanını ortaya çıkarmak için cisimler âlemini yarattı. Bunun
üzerine ilk cevhere muhabbetle bir daha bakmıştır. Onun yüzü suyu, utancından
harekete gelip dalgaları yükselmişti r ve cevherin yüce özünden arş-ı âzam
vücuda gelmiştir. Öteki özlerinden kürsü, cennet, cehennem, yedi gök, dört
unsur vücuda gelip şekillenmiştir. Arş-ı âlâdan esfel-i sâfiline dek bu sûret
âlemi, bu tertip üzere düzen bulup, onbeş çeşit cisimle mülk âleminin ortaya
konuşu tamam olmuştur. Bu âlemin üst tabakasına ulvî âlem, beka âlemi, ahiret
âlemi derler; orta tabakasına orta âlem, gök cisimleri âlemi, felekler âlemi,
gökle âlemi derler; alt tabakasına süflî âlem, cisimler âlemi, unsurlar âlemi,
oluş ve bozuluşlar âlemi, dünya âlemi derler. Ruhlar ve melekler
âlemindekilerle mülk âlemindekilerin toplamı yani ruhların çeşitleri ile basit
cisimlerin sınıflarının hepsi, harfler misali yirmi dokuzda tamam olmuştur. Her
iki âlemin varlıklarının birleşmesinden üç kısım bileşik cisim vücuda
gelmiştir: Madenler, bitkiler ve hayvanlar. Tıpkı hece harflerinden isim, fiil
ve harflerin vücuda gelip, insanların lisanı olduğu gibi, her iki
âlemdekilerden de üç bileşim ortaya çıkıp, onlardan cihan kitabı sonsuz mânâlar
kazanmıştır. Şu halde ibret gözüyle âleme bakan ârifler, her nesnede nice
hikmetler görmüşlerdir ve Allah dostları, Allah'ın yüce sanatının sırlarını
anlayarak, birer harf olan eşyadan mânâya ulaşıp, Hakk’ın huzuruna ermişlerdir.
Rubai:
Âlem
ki tamam nüsha-i hikmettir
Mânâsını
fehm eyleyene cennettir
Mahrum-u
şuhûd olanların çeşminde
Zindan-ı
belâ çah ve gam-ı mihnettir.
Arş-ı âzamı ve muhterem taşıyıcılarının keyfiyetini
bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, müfessirler ve muhaddisler, söz birliği ile demişlerdir
ki; Hak Teâlâ, âlemin tamamını bir anda yaratmaya kâdirken altı günde
yaratması, yani pazar gününden başlayıp âlemde bulunanları cuma gününde tamam
eylemesi, kullarına her işte sabır ve ihtiyatı öğretmek ve anlatmak içindir.
Nitekim buyurmuşlardır ki: "And olsun ki gökleri, yeri ve ikisinin
arasında bulunanları altı günde yarattık ve biz bir yorgunluk da
duymadık." (51/38). Hak Teala kudretiyle, yeşil cevherin yüksek özünden
arş-ı âzâmı yaratmıştır ki, onun nurunun büyüklüğü anlatılamaz. Bunun etrafı
kırmızı yakut olup, bütün yaratıkların sıfat ve sûretleri burada nakşolunmuş,
resmedilmiştir. Göklerin üstünde Rahman'ın arşı, meleklerin kıblesi
kılınmıştır. Nitekim yeryüzünde Kâbe, yerdekilerin kıblesi kılınmıştır. Arş-ı
âzamın yetmiş bin lisanı vardır ki, her bir lisanı başka bir lügatle Hak
Teala'yı tesbih eder, zikredicidir. Arş-ı âzamın dört sütunu vardır ki, her
biri yerin derinliklerine ulaşır. Arş-ı âzam su üzerinde, su rüzgâr üzerindeyken
Hak Teala dört büyük melek yaratmıştır; halen arşı taşıyanlar onlardır. Kıyamet
gününde başka dört büyük melek yaratsa gerektir ve arşın taşıyıcıları o gün
sekiz olsa gerektir. Arşın taşıyıcılarının her birinin dört yüzü vardır ki; bir
yüz insan sûretinde tasvir olunmuştur. Her bir yüz, yeryüzünde kendi benzeri
olan yaratıklar için Allah’tan rızk istemektedir. Arşın taşıyıcıları daima
ayakta durup, arş-ı âzamı boyunları üzerinde yüklenmişlerdir. Ayakları ise yedi
kat yerden aşağıdadır. Allah'a yakın meleklerin hepsinden, Allah katında daha
muhterem olan arşın taşıyıcılarıdır. Bu meleklerin birinin adı İsrafil’dir ki,
arşın bir ayağı onun boynu üzerinde sapasağlamdır. Hak Teala'nın katında
hepsinden daha aziz ve kerim olan odur. Sûrun sahibi odur ki, kıyamete dek
Levh-i Mahfuza bakar. Sûra üflemek için hazır durur. Levh-i Mahfuzdan, Cebrail,
Mikail ve Azrail aleyhisselamların işlerini, durumlarını ve amellerini
açıklamakta, haber vermekte ve kendilerine ulaştırmakta mahirdir. Arşın
taşıyıcılarından her birinin dört kanadı vardır ki, dört yöne yayılmışlardır.
Arşın taşıyıcılarının yarısı kar, yarısı ateştir ki, birbirlerini söndürmeyip,
yıldız böceği gibi birbiriyle kaynaşmışlardır. Arşın taşıyıcılarının cüsseleri
öyle büyüktür ki, kulak memeleriyle boyunları arası kuş uçuşuyla yedi yüz
yıllık mesafedir. Arşın taşıyıcılarına "büyük melekler" adı da
verilmiştir. Arşın taşıyıcılarının kelimeleri, sürekli tesbih olup, şu sözler
lisanlarının virdi kılınmıştır: "Sübhane zi'l' mülki ve'l-melekût. Sübhane
zi'l-arşi ve'l-izzeti ve'l-azameti ve'l-heybeti ve'l-kudreti ve'l-kibriyai
ve'l-ceberuti Sübhane'l-meliki'l-mabudi Sübhane'l-meliki'l-mevcudi
Sübhane'l-meliki'l-hayyi'llezi Lâ yenâmü ve lâ yemutü sübbuhun kuddûsün Rabbünâ
ve Rabbü'l-melaiketi ve'r-ruh."
Arş-ı âzamın çevresinde olan nehirleri ve melekleri
bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, müfessirler ve muhaddisler tam bir ittifakla demişlerdir
ki: Hak Teala, arş-ı âzamın çevresinde sekiz nehir yaratmıştır ki, dördü kardan
beyaz ve soğuk, dördü baldan tatlı ve temizdir. Bu sekiz nehir, sürekli akarak,
arş-ı âzamı tavaf ederler. Hak Teala, orada Harkail namında bir melek
yaratmıştır ki, bütün eşyanın sırlarına yetmiştir. O melek, arşa gitmek
isteyip, Hak Teala'dan destur isteyerek arşı tavafa gitmiştir. Üç bin sene
boyunca, sekiz bin kanadıyla uçmuş ve bitkin düşmüştür. Hak Teala ona kuvvet
verip, tekrar uçmasını murat etmiştir. Üç bin yıl daha arşın çevresinde
gitmiştir ve acze düşmüştür. Hak Teala ona tekrar kuvvet ve kudret vermiş ve
uçmayı emretmiştir. Üç bin yıl kadar yine gitmiştir ve tekrar acze düşüp
görmüştür ki, dokuz bin senede ancak arşın bir ayağından ötekine yetmiştir. O,
hayretteyken, Hak’tan şöyle nida gelmiştir: "Ey Harkail! Eğer kıyamete dek
uçsan, arşımı tamamıyla tavaf edemezsin."
Sekiz
nehrin gerisinde arş-ı âzamın çevresinde bin perde nurdan, bin perde
karanlıktan yaratılmıştır; ta ki, arşın nurunun şiddetinden çevresinde bulunan
melekler yanmasınlar, iye onları perdelemiştir. Bu perdelerin arasında yetmiş
bin melek yaratılmıştır; arşı kuşatan Rahman'a sürekli tesbih ederler. Arşı
tavaf için çevresinde giderler ve günde iki defa arşı yüklenenlere selam
verirler. Bunlara "saf tutan melekler" derler. Bunların arasında da
yetmiş bin saf melek yaratılmıştır. Bunlar ebedî ayakta durup: "Sübhanallahü
ve'l-hamdü lillahi ve lâ ilâhe illallahü ve'llahü ekber. Ve lâ havle ve lâ
kuvvete illâ billahi'l-aliyyi'l-azim."2
Bu
safların gerisinde bir büyük yılan vardır ki, arş-ı âzamı kuşatır. Yılan,
başını kuyruğu üzerine koymuştur. Başı beyaz inciden, vücudu sarı altından,
gözleri kırmızı yakuttan yaratılmıştır. Onun yüz bin kanadı vardır ki,
kanatlarının her saçağının yanında bir melek tesbih eder bulunmuştur. O sarı
yılanın tesbihinin sadasından melekleri titreme alır. Zira, bu, bütün
meleklerin tesbihinin sadasına galip gelmiştir. Ağzını açtıkça, gökleri ve yeri
bir lokma etmesi mümkündür. Eğer o büyük yılan tesbihinde taltif ile ilham
olunsaydı, onun sadasının mehabetinden bütün yaratıklar helak olurlardı.
Hak
Teala, melekleri, değişik nurlardan ve çeşitli tavırlardan yaratmıştır. Arşa
yakın olan meleklerin nurları şiddetli ve belirgindir. Arş meleklerinin
nurlarına, sidre melekleri tahammül edemezler. Sidre meleklerinin nurlarına,
göklerin ve yerin melekleri tahammül edemeyip, yanarlar. Bütün melekler,
Hakk’ın emirlerine göre amel ederler. Onar, insanlar gibi Hak Teala'ya âsi
olmazlar. Gıdaları tesbihtir: Yemezler, içmezler, uyumazlar ve cinsi
münasebette bulunmazlar. Çoğu insan suretinde olup, kanatları kuş kanatlarına
benzer. Cisimleri latif olduğundan çeşitli suretlerde teşekkül ederler. Hakk’ın
emri ile hizmette göz kamaştıran şimşek gibi giderler. Her biri bir
hizmettedir. Kimi, arşın çevresinde tesbih ve tavaf eder, kimi kürsüde, kimi
sidrede, kimi cennette, kimi cehennemde, kimi gökte, kimi yerde, kimi ayakta,
kimi kunutta, kimi rükûda, kimi secdede; sürekli tesbih ederler. Kimi,
insanların hizmetine vekildir; gece-gündüz onları koruyup, amellerini yazarlar.
Bunlara "Kiramenkatibin" ve "hafaza/koruyucu" derler.
Meleklerin de kendilerinden peygamberleri vardır. Biri İsrafil aleyhisselamdır
ki, sureti yukarıda anlatılmıştır. Biri Cebrail aleyhisselamdır ki, altı yüz
kanadı vardır, her kanadının yüz saçağı vardır. Her saçağının uzunluğu doğu ile
batı arası kadardır. Bütün kanatları değişik renkte nurlardandır. Büyük cüssesi
kardan beyazdır. Ayakları yerin altındadır ve öyle kuvvetlidir ki bir saçağıyla
dağları unufak eyler. O, Hak Teala'dan yeryüzündeki peygamberlere selam ve
kelam getirmeye vekildir. Şekil ve azamette İsrafil aleyhisselam gibidir. Biri
Mikail aleyhisselamdır. Kanatlarının sayısını ancak Hak Teala bilir. O,
denizdeki meleklerin vekilidir. Çünkü gökler ve yer meleklerle doludur. Her
biri, yağmur yağdırmak gibi nice hizmetlere memurdur. Yağmur tanelerinin her
birini bir melek indirir, kıyamete dek de bir daha ona nöbet gelmez. Her yere
inen yağmur, Mikail aleyhisselamın reyi ve tedbiriyledir. Zira bu görev ona
verilmiştir. O da, cüssece Cebrail aleyhisselam gibidir. Peygamberlerden biri
de Azrail aleyhisselamdır. O, can almaya vekildir. Bütün ruhları kabzeden odur.
Bütün yeryüzü, onun huzurunda bir sofra misalidir. Rahmet ve gazap
meleklerinden nice yüz bin ordusu vardır. Şekil ve büyüklükte, kanatlarının
çokluğunda Mikail aleyhisselam gibidir. Hazreti İsrafil, Cebrail, Mikail ve
Azrail (selam onlara olsun) dördü de bütün meleklerin reisi ve peygamberidirler
ki; göklerde ve yerde olan meleklerin hepsi bunların emrine itaatkâr ve boyun
eğmiş durumdadır.
Arş-ı azamın altında olan kürsü, levh-i mahfuz, kalem,
sidretülmünteha, tuba ağacı, İsrafil'in uru ve ruhların berzahını bildirir.
Ey
aziz, malim olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak etmişlerdir ki: Hak
Teala arş-ı azamın nurundan ve onun altında, kırmızı yakut renginde arşın
ayağına bitişik dört sütun üzerinde bir büyük kürsü yaratmıştır. Onun sütunları
yerin derinliklerine erişmiştir. Gökler, yerler ve Kafdağı kürsünün boşluğunda,
çölde bir sofra misalidir. Ama bu tür benzetmelerden murat, miktarları
sınırlamak değildir, büyüklüklerini anlatmaktır. Çünkü onların miktarlarını
ancak onları var eden âlemin yaratıcısı bilir. Arştan murat, taht mülküdür,
kürsüden murat da Allah'ın ilmidir, diye itikat edenler, hata etmişlerdir; âyet
ve hadislere muhalif gitmişlerdir.
Hak
Teala, arş-ı azamın altında, onun nurundan yeşil bir zebercet renginde büyük ve
yeşil bir levha yaratmıştır. Etrafını kırmızı yakut renginde yer etmiştir.
Zümrüt renginde bir yeşil kalem yaratmıştır ki, uzunluğu yüz yıllık mesafe
gitmiştir. Onun içinde mürekkebi beyaz nur çıkardı. Çünkü Hak Teala, ona: "Ey
kalem yaz!" diye nida kılmıştır. O an, bu heybetten kalem, ıstıraba
gelmiştir ve gök gürültüsü sadası gibi bir sada ile tesbih edip, Hakk’ın
yürütmesiyle levh-i mahfuz üzerinde yürümüştür ve kıyamete dek hep olup
olacakları yazmıştır. Levh-i mahfuz yazıyla dolmuştur. Ondan sonra akan aktı
kalem kurudu tabirince, kalem kuruyup kalmıştır. İyi olan iyi, kötü olan kötü
olmuştur. Lakin Hak Teala, her gece ve gündüzde levh-i mahfuza üçyüzaltmış kere
nazır edip, her nazarda bir nesne mahvedip yerine bi nesne koyar. Murat
ettiğini işler. Nitekim: "Allah dilediği hükmü kaldırır, dilediği de
yerinde bırakır. Bütün kitapların esası onun katındadır." (13/39)
buyurmuştur Hak Teala bütün kulların işlerini levh-i mahfuza yazmıştır ki,
göklerdekiler ve yerdekiler şunu bilsinler: Bütün yaratıkların hükümleri
oradaki ilim üzere yürür ve ona uyar. O halde, levh-i mahfuzu ve kalemi inkâr
eden münafıktır.
Hak
Teala arş-ı azamın altında ve onun nurundan, kürsü karşısında, cennetlerin
üstünde beyaz inci benzeri bir boşluk yaratmıştır ki, bu, sidretülmünteha ve
tuba ağacının asıl beslendiği yerdir. Cebrail'in ve ona yakın meleklerin makamı
buradadır. Hak Teala sidretülmüntehada büyük bir ağaç yaratmıştır ki, ona tuba
ağacı derler. Onun aslı sarı altındandır. Dallar kırmızı mercandandır.
Yaprakları yeşil zümrüttendir. Çeşitli meyveleri şekerdendir. Sonsuz dalları,
cennet köşklerine sarkmıştır. Sayısız meyvelerinden, cennettekiler zevkle
toplarlar. Sidretülmünteha ve arş-ı azam arasında yetmiş bin perde tabakası
yaratılmıştır; ta ki, sidrede olan melekler, arşın nurunun şiddetinden
yanmayalar. Hak Teala arş-ı azamın altında ve onun nurundan arşın ayağına
bitişik, kırmızı mercan renginde, boynuz ve kovan şeklinde, oldukça büyük ve
uzun, içi boş bir nesne yaratmıştır. Onun boşluğunda birinci ve ikinci berzahı
kılıp, yani insanların bedenlerine gelecek olan ruhların ve gelip gitmiş
ruhların mekânı olup, göklerin ve yerlerin tabakaları yuvarlak ekmekler gibi
onda düzülüp, o, onlara dokunmaksızın hepsini kuşatmıştır. Bu kuşatıcı boşluk,
İsrafil'in surudur. Onun iç düzeyi, bal kovanındaki mumun yüzündeki gözenekler
gibi göz göz olup, ilk berzah âleminde, bedenlere gidecek ruhlar için, ikinci
berzahta bedenlerden çıkıp haşrı bekleyen ruhlar için o yüzeyin gözenekleri
mesken ve sığınak olmuştur. Ruhlar, o çukurcuklarda, mertebelerine göre
kıyamete kadar yuva ve makam tutup, her biri kendi makamında ikamet kılmıştır.
Sidretülmüntehada olan meleklerin vasıflarını ve
durumlarını, arşın horozu olan tavusun renklerini ve zikirlerini bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak üzere demişlerdir ki:
Hak Teala, sidretülmüntehada vekil kıldığı meleği, büyük bir cüssede ve acayip
şekilde yaratmıştır. Onun yetmiş yüzü vardır. Her yüzünde yetmiş ağzı vardır.
Her ağzında yetmiş dili vardır. Her dili, başka bir lügatle Hak Teala'yı
devamlı tesbih eder. Hak Teala, sidrede dört bin saf melek yaratmıştır. Her
saffın meleklerinin sayısı onbine yetmiştir. Birinci safta olan melekler,
sürekli secdeye varıp: "Sübhanallah" derler, ikinci safta bulunan
melekler, daima oturup: "Elhamdülillah" derler. Üçüncü safta duran
melekler, hep rükûa varıp: "La ilahe illallah" derler. Dördüncü safta
kalan melekler, kıyamda durup: "Allahü Ekber" derler.
Hak
Teala, sidrede, yeşil zümrütten, minare şeklinde bir büyük direk yaratmıştır
ki, sidreden yüksekliği yetmiş bin fersah mesafededir. O direğin başında beyaz
inciden büyük bir kubbe yaratmıştır. O kubbenin üzerinde tavus kuşu şeklinde,
çeşitli cevherler renginde bir acayip melek yaratmıştır. Onun bin beş yüz
kanadı vardır. Her kanadında yüz bin saçağı vardır. Her bir saçağı üzerinde üç
satır yeşil yazıyla yazılmış yazılar vardır. Birinci satırda:
"Bismillahirrahmanirrahim", ikinci satırda: "La ilahe illallah
Muhammed ün Resulüllah", üçüncü satırda: "Onun zatından başka her şey
yokluğa mahkûmdur" (28/88), yazılmıştır. İşte buna arş horozu derler ki, o
kanatlarını yaydıkça, onun saçaklarından cennettekilerin üzerine nisan yağmuru
gibi Hakk’ın izniyle rahmet iner. Namaz vakitlerinde, o arş horozu, kanatlarını
birbirine vurup, feryat ile öter. Kanatlarının her bir saçağından başka bir
sada peyda olup, cennetlerin ağaçlarının dallarını sabah rüzgârı gibi sallar.
Onun ötüşünden, cennette olan huri ve gılman mesrur olup, odalardan başlarını
çıkarıp, birbirlerini müjdelerler ki; "Muhammed sallallahü aleyhi
vesellem’in ümmetinin namaz vakti gelmiştir. Şimdi hepsi ibadetle
meşguldür." Hak Teâlâ, arş horozuna nida eder ki: "Ey kuş, niçin
böyle feryat edersin?" O melek der ki: "Ey Allah’ım, mümin kulların dünyada
sana ibadete yöneldikçe, ben onlar için senden rahmet isterim." O zaman
ona, Hakk’ın hitabı gelir ki: "Ey kuş, dünyada beş vakit namazını eda eden
kullarıma rahmet edip, cehennem ateşinden azat ederim. Naim cennetleriyle
onları hisselendirir ve sevindiririm." Bu hitap ile arş horozu hoşnut
olmuştur. (Kudretiyle kâinatı yaratan Allah münezzehtir. O, kâinatları
hikmetiyle benzersiz yaratmıştır. İlmiyle her şeyi kuşatmış ve her şeyi tek tek
saymıştır.)
İKİNCİ FASIL
Cennetlerin
isimlerini, vasıflarını ve sayılarını onlarda olan nehirleri, ağaçları,
binalarının çeşitlerini, nimetlerini, hurilerini ve gılmanlarını dört madde ile
açıklar.
Birinci
Madde
Cennetlerin
isimlerini ve sıfatlarını ve onlarda olan nehirleri, ağaçları ve meyvelerini,
yüksek şatoları ve göz alıcı elbiseleri bildirir.
Ey
aziz, malum olun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak etmişlerdir ki: Hak
Taala, arş ve kürsün altında, yedi göğün üstünde, arşın nuru ile sudan ekiz
cennet yaratmıştır. Bunlar, biribirinden yüksektir. En yükseği adn cennetidir
ki, Mevla'nın görülme yeridir. Birinci cennetin ismi, darülcelaldir ki, beyaz
incidendir. İkinci cennetin ismi, darüsselamdır ki, kırmızı yakuttandır. Üçüncü
cennetin ismi, cennetülme'vadır ki, yeşil zebercettendir. Dördüncü cennetin
ismi cennetülhulddur ki, sarı mercandandır. Beşinci cennetin ismi, cennetünnaimdir
ki, beyaz gümüştendir. Altıncı cennetin ismi, cennetülfirdevsdir ki, kırmızı
altındandır. Yedinci cennetin ismi, cennetülkarardır ki, misktendir. Sekizinci
cennetin ismi, cennetüladndir ki, terleyen incidendir. Bu adn cenneti, surlarla
çevrili bir şehrin ortasındaki yüksek dağın üzerinde bulunan iç kale gibidir.
Bütün cennetlerin içinde ve ortasında olduğundan, hepsine komşu,
şereflendirilmiş bir mekândır; cennetlerin nehirlerinin çoğunun kaynağıdır.
Burası sıddıkların, hâfızların makamıdır. Rahman'ın tecelli mahallidir.
Her
cennetin bir kapısı vardır ki, uzunluğu ve genişliği yüz yıllık yoldur. Her
kapı iki kanatlıdır ve tek parça sarı altındandır. Çeşitli renklerde cevherle
işlenmiş ve nice bin nakış ile süslenmiştir. Birinci cennetin kapısı üzerinde:
"La ilahe illallah Muhammedün resulüllah" yazılmıştır. Öteki kapıları
üzerinde: "La ilahe illallah diyene azap etmem" yazılmıştır. Bütün
cennetlerin toprağı misk, taşları cevher, bitkileri, zaferan çiçeklerinin
renginde, kıpkırmızıdır. Binalarının bir cephesi altın, bir cephesi gümüş ve
sıvası anberdendir. Sarayları terleyen incidir, köşkleri sarı yakuttur.
Sarayların ve binaların kapıları hep mücevherdir. Her sarayın önünde dört nehir
akar. Nehirlerden biri abıhayat, biri halis süt, biri tertemiz şarap, biri saf
baldır. Nehirlerin etrafı meyveli ağaçlarla baştan aşağı bezenmiştir. Cennet
ağaçlarının dalları kurumuz, yaprakları dökülüp çürümez, Meyveleri sürekli
tazedir. Yedi cennetin en âlâsı olan sekizinci cennette nice akan ırmaklar daha
vardır. Bunlardan biri rahmet nehridir ki, bütün cennetleri dolaşır. Suyu,
hepsinden saf ve baldan tatlıdır. Rengi kardan beyazdır. Kum inciden üstündür.
Cennet nehirlerinin biri dahi kevser nehridir. Hak Taala, onu, sevgili Habibi
Muhammed sallallahu aleyli vesellem hazretlerine vermiştir. Nitekim ona hitap
edip: "Biz sana kevseri verdik," (108/1) buyurmuştur. O nehrin
genişliği üçyüz fersah mesafedir. Onun kaynağı arşın altı olup, oradan sidreye
gelir, oradan cennet-i firdevse dökülür. Öyle süratli akar ki, yaydan fırlayan
ok gibi firdevs-i âlayı ve altında olan cennetleri geçerek dolaşır. Rengi sütte
beyaz, tadı şekerden şirin, kokusu anberden hoştur. Ondan bi kere içen bir daha
susamaz. Asla bir illet ve hastalık görmez. Lezzeti ebedi damağından gitmez.
İlk cennetin kapısı yanında, kevser nehrinin kenarında, renkli cevherlerden
kâseler vardır, sayıları yıldızlardan çoktur. Ümmetlerin haşrinden sonra,
cehennem köprüsünden geçenler, Habib-i Ekrem sallallahü taala aleyhi vesellem
cennete girmeden önce ümmetiyle ondan içseler gerektir. Kevser nehrinin
kenarlarında, terleyen inciden ve kırmızı yakuttan daha saf yüksek ağaçlar
vardır ki, dalları çeşitli sadalarla nağme ederler. Dallar üzerinde cins cins
kuşlar değişik seslerle tesbih ederler. Cennet nehirlerinin biri, kâfur
nehridir. Biri tesnim nehri, biri selsebil nehri, biri mühürlü rahik nehridir.
Bu nehirlerden başka yüksek cennetler içinde nice bin akan nehir vardır ki,
etraflarında nice yüzbin meyveli ağaçlar vardı. Cennetlikler için nice ipek
döşekler gibi, nice bin gözalıcı elbise vardır. Nice çeşit lezzetli yiyecekler
ve tertemiz içecekler vardır ki, hesabını ancak Hak Taala bilir.
Cennetlerin
genişliği, yani sekiz sûrundan her iki sûrun arası, yer ve gök arası kadar farz
olunup, cennetlerin uzunluğu hudutsuz ve sınırsız sayılmıştır. Fakat
cennetlerin derecelerinin tümü, altıbin altı yüz altmışyedi derece bilinmiştir;
Kur'an âyetleri sayısınca hesaplanmıştır. Her iki derecenin arası, beşyüz
yıllık mesafe bulunmuştur. Çünkü cennetlikler, ezberledikleri Kur'an ayetleri
adedince derecelere nail olmuşlardır. O halde Kur'an hâfızları, cennetlerin en
üstününü bulmuşlardır ve adın cennetinin ortasına ulaşmışlardır.
İkinci
Madde
Cennet
nimetlerinin çeşitlerini ve cennetlerde bulunan huri ve gılmanları, Rahman'a
kavuşmayı ve görmeyi bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak üzere beyan
etmişlerdir ki: Cennetlikler için olan nimetler, her durumda hazır olup, arzu
ettiklerinde önlerine gelir. Yüksek ağaçların sarkan meyveleri, işaretleriyle
ellerine gelir ve her anca çeşitli meyvelerle lezzetlenirler. Her ne yiyecek ve
içecek isterlerse hazır bulurlar. Kazanmaya ve pişirmeye hacet yoktur. Zira cennette
zahmet ve ateş olmaz.
Cennet
ağaçlarının en büyüğü tuba ağacıdır ki, kökü sidrede, dalları ve meyveleri
cennet saraylarının içindedir. Tıpkı dünyada güneşin yukarıda bulunup, ışığı
bütün evlere girdiği gibi. Tubanın aslı, cennetin yukarısında olan sidrede
bulunup, sayısız dalları cennet saraylarına inmiştir. Cennetlikler, onun
çeşitli meyvelerinden meyvelenip, her demde nice lezzet bulmuşlardır.
Müminler
için renkli döşeklerle süslü saraylarda ve şatolarda, yastıklar üzerinde aner
saçlı, hilal kaşlı, kara gölü, güneş yüzlü, şirin sözlü, işveli ve nazlı, inci
dişli, mercan dudaklı, gül yanaklı, selvi boylu, güzel huylu, gülden taze ve
taravetli huri kızları vardır. Bunlar cennetliklerin temiz eşleridir. Her
birisi yetmiş kat elbise giymiştir. Renkleri çeşitli, ölçüleri hafiftir. Her
hurinin taravetli teni cam gibi şeffaftır. Başlarına nur renkleriyle ışıldayan
taçlar koymuşlardır. Çeşitli cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerinde oturup,
müminlere bakarlar. Karşılarında hizmet için nice bin çocuk ve gılman saf saf
dizilmişlerdir.
Cennetlere
giren müminler ebedî orada kalırlar, asla çıkmazlar. Selamla şirin sohbetler
edip, boş sözle asla hatır yıkmazlar. Cennetlikler için asla ihtiyarlama
yoktur. Elbiseleri eskimez. Gönülleri zengin, gözleri toktur. Yerler, içerler
fakat ayak yoluna gitmezler. Yiyip içtikleri latif bir buhar gibi olup, gül
suyu gibi bedenlerinden sızar, asla küçük su dökmezler. Oradaki huriler ve
kadınlar, hayızdan, nifasdan ve buna benzer şeylerden uzak ve pak olmuşlardır.
Cennetlikler her an ve her zaman emniyet içindedirler. Üzüntüden, gamdan, bir
şeyler tedarik etmekten kurtulmuşlardır. Hastalıklardan ve sakatlıklardan
selamet bulmuşlardır. Sıhhat ve âfiyette ebedî sevinçlidirler. Saadetleri
sonsuzdur. Müminler için Rahman'ın melekleri, her hafta bir kere mücevherle
donatılmış buraklar getirip, Hak Taalanın selam ve davetini tebliğ ederler,
müjdelerler. Onlar da, buraklara binip, adn cennetine yükselip giderler. Hak
Taalanın misafirhanesine varıp, ikram ve izzetlerini görüp, çeşitli nimetlerini
yiyip, selam ve kelamını işitip, Hak'kın cemalini gözleriyle müşahede ederler.
Görüntüsünün lezzetinden mest olup, cennet nimetlerini unutup giderler. Oradan
Hak'kın izniyle yine kendi makamlarına dönerler.
Bütün
cennetleri bekçisi ve hâkimi, sevimli ve büyük bir melektir. Şekli insan, ismi
Rıdvan'dır. Cennetler içinde gece ve gündüz olmaz. Bütün cennetler bir an
ışıksız kalmazlar. Çünkü cennetlerin gökyüzü Rahman'ın arşıdır. Her an arşın
nurları onları ışıklandırır.
Üçüncü
Madde
Cennet
nimetlerinin hülasası ve o devlete nail olanı bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, Hak Taala kutsî hadiste azametle şöyle buyurmuştur:
"Ey insanoğlu! Sen dünyaya nice rağbet ve iltifat edersin ki, o fanidir.
Nimetleri geçicidir, hayatı sınırlıdır. Gerçekten benim katımda, bana itaat
eden insan için sekiz cennet hazırlamışımdır. Kapıları dahi sekizdir. Her bir
cennette zaferandan yetmiş bin bahçe vardır. Her bir bahçede inci ve mercandan
yetmiş bin belde vardır. Her bir belde içinde kırmızı yakutta yetmişbin saray
vardır. Her bir sarayda zebercetten yetmişbin daire vardır. Her bir dairede
sarı altından yetmişbin oda vardır. Her bir oda içinde sarı yakuttan yetmiş bin
yatak vardır. Her bir yatak üzerinde süslü ipekten yetmiş bin döşek
döşenmiştir. Her bir döşek üzerinde bir huri kızı ve her bir hurinin önünde
sarı altından bir sini vardır. Her bir sinide renkli cevherlerde yitmişbin
tabak vardır. Her bir tabakta başka çeşit yemek vardır. Her bir saray altında
akan dört nehir vardır. Bunlardan biri su, biri süt, biri şarap, biri saf
baldır. Her bir nehrin kenarında yetmiş bin ağaç vardır. Her bir ağacın
yetmişbin çeşit meyvesi ve yetmişbin renk yaprağı vardır. Her bir ağaç üzerinde
renkli kuşlardan yetmişbin çeşit kuş vardır. Her bir kuş yetmişbin çeşit sada
ile bana tesbih eder. Benim itaatkâr kullarıma bunlardan başka her bir saatte
yetmişbin çeşit hediye bahşederim ki, ne gözler görmüş, ne kulaklar işitmiş ve
ne gönüllerden geçmiştir. Cennetliklerin elbiseleri yetmiş kat cennet
elbisesidir. Bunlar, incelik ve zerafetlerinden dolayı biribirini gizlemeyip,
alttaki elbiselerin renkler pırıl pırıl olup, üsttekilerin renkleriyle
karışarak ortaya çıkar. Cennetlikler, cennetlerden ne çıkarlar, ne de ölüm
görürler; ne ihtiyarlar, ne gam yerler. Ne korku, ne hüzün çekerler. Ne namaz kılarlar,
ne oruç tutarlar. Ne hastalanırlar, ne ağlarlar. Ne küçük su dökerler, ne büyük
su; ancak gül suyu gibi ter dökerler. O halde, kim ki benim rızamı ve cennetimi
isterse, dünyadan az ile kanaat edip, dünyanın gâni olan izzet ve lezzetlerini
terk etsin. Habibime uyarak, onun yolunda gitsin."
Beyt:
Ebedî
cennet nimetleri helaldir o kimseye
Elini
dudağını sürmez cihan nimetlerine
Dördüncü
Madde
Liva-yı
hamd ve Beyt-i mamuru bildirir.
Ey
aziz, malum olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak etmişlerdir ki: Hak
Taala, Habib-i Ekrem sallallahü taala aleyhi vesellem hazretlerine bahşeylediği
Liva-yı hamd ismiyle adlandırılan sancak-ı şerifdir ki; mahşer gününde Muhammed
ümmeti onun altında toplanıp o ümmetinin şefaatçisi olan Peygamber, kendisine
vaad edilen makam-ı mahmuda erip, liva-yı hamd altında bulunan ümmetine şafaat
eylese gerektir. Halen o Liva-yı hamd, cennetin en yüksek yerinde, sonsuz bir
sahrada hamd dağı üzerinde dikilmiş büyük bir âlemdir. Uzunluğu bin yıllık
mesafedir. Gönderi beyaz gümüştendir, yeşil zebercettendir; alemi kırmızı
yakuttandır. Onun üç köşesi vardır ki, her iki köşesinin arası beşyüz yıllık
mesafedir. Üzerinde nurdan üç satır yazılmıştır. Her bir satırın uzunluğu
beşyüz yıllık mesafedir. Birinci satır: "Bismillahirrahmanirrahim,"
ikinci satır: "La ilahe illallah Muhammedün resulüllah", üçüncü
satır: "Elhamdü lillahi Rabbilalemin." büyük livanın altına yetmiş
bin liva daha vardır. Her birinin altıda yetmişbin melek
Beyt-i
mamur, firdevs cennetinde kırmızı yakuttan bir yüksek kubbe idi. Hak Taala,
Adem aleyhisselamı cennetten yeryüzüne indirdiğinde, tevbesini
Beyt-i
mamurun yeryüzünde olan mekânında, hazreti İbrahim aleyhisselam, Hak'kın
emriyle Kâbe'yi bina etmiştir.
ÜÇÜNCÜ FASIL
Cennet altında olan perde melekleri, denizleri, hazineleri, yedi göğü ve her gökte olan melekleri, güneş, ay ve yıldızların hareketlerini, kâinatın durumu ve atmosferi dört madde ile açıklar.
Birinci
Madde
Yüksek
cennetlerin altında olan perde meleklerin çeşitlerini, denizleri, Hak'kın
hazinelerini, yedi göğün keyfiyetini ve he birinde sakin olan melekleri ve
onların şekillerini ve tesbihlerini bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak üzere demişlerdir ki:
Hak Teâlâ yüksek cennetlerin altında güneş ışığından yetmişbin perde icat
etmiştir. Onların altında ay ışığından yetmişbin perde ortaya çıkarmıştır.
Onların altında karanlıktan yetmişbin perde yaratmıştır. Bütün bu perdeler
çeşitli meleklerden ibarettir. Onların altında taksim edilmiş rızıklar denizi
vardır. Onun altında nimetler denizi vardır. Onun altında su denizi vardır.
Onun altında hayat denizi vardır. Bütün bu denizler, Hak'kın nimetlerinden
kinayedir.
Bu
denizlerin altında yedi gök vardır. Bu, çiçekli nurdandır. Bir rivayette,
kırmızı yakuttandır. Bunun ismi ariba'dır. Meleklerle doludur. Buradaki
melekler adam suretindedir. Tesbihleri daima: "Sübhanallah ve bi hamdihi
adade halkihi ve zineti arşihi ve midadi kelimatihi" dir. Onlar Hak
Teâlâ'dan gayri kimseyi bilmezler. Birbirlerine dahi bakmazlar. Allah
korkusundan ayakta durup, kıyamete kadar ağlarlar. Bunlara mukarrabin melekler,
ruhaniyyin melekler, derler. Onların reislerinin ismi: Rakyail'dir. Bu, yedi
göğün bekçisidir. Bunların altında altıncı gök vardır. Taze incidendir. Buranın
ismi: Raka'dır. Buradaki melekler oğlan suretinde, yüzleri gülden tazedir.
Hepsi Allah korkusundan rükûa gitmişlerdir. "Sübhane Rabbi külli şeyin" tesbihini dillerine vird etmişlerdir. Reislerinin adı:
Kemhail'dir. Bu, altıncı göğün bekçisidir. Bunun altında beşinci gök vardır.
Kırmızı altındandır. Bunun ismi: Dineka'dır. Buranın melekleri huri suretindedir.
Bunların hepsi Allah korkusundan oturup kalmışlardır. Tesbihleri: "Sübhane
hâlikunnur ve bi hamdihi" olmuştur. Reislerinin ismi: Semhail'dir. Bu,
beşinci göğün bekçisidir. Bunun altında dördüncü gök vardır ki, beyaz
gümüştendir. İsmi: Erkalun'dur. Buranın melekleri at suretindedir. Tesbihleri:
"Sübhane melikil kuddüsi Rabbena ve Rabbil melaiketi ver ruh"
olmuştur. Reislerinin ismi: Kakail'dir. Bu dördüncü göğün bekçisidir. Bunun
altında üçüncü gök vardır ki, sarı yakuttandır. İsmi: Mâun'dur. Bunun melekleri
kartal suretindedir. Tesbihleri: Sübhane'l-melik'el-hayyi'llezi ve lâ
yemût" kelimesidir. Reislerinin ismi: Safdail'dir Bu, üçüncü göğün
bekçisidir. Bunun altında ikinci gök vardır ki, kırmızı yakuttandır. İsmi:
Kaydum'dur. Buranın melekleri deve suretindedir. Tesbihleri: "Sübhane zil
izzeti vel ceberut" olmuştur. Reislerinin ismi: Mihail'dir. Bu, ikinci
göğün bekçisidir. Bunun altında birici gök vardır ki, yeşil zebercettendir.
İsmi: Berkia'dır. Buranın melekleri öküz suretindedir. Tesbihleri: "Sübhane
zil mülki vel melekut" olmuştur. Buradakilerin reisinin ismi: İsmail'dir.
Dünya göğünün bekçisidir. Bu, büyük ve güzel bir melektir ki, Mikail'in
vekilidir. Yağmuru her yere taksim
Yedi
göğün kırmızı altından hesapsız kapıları vardır. Hepsi kilitlidir ve
anahtarlarının ismi: Allahü ekber'dir. Her göğün reisinin desturuyla kapılarını
kapıcıları açarlar. Yedi gökten her birinin kalınlığı ve yüksekliği beşyüz
yıllık mesafedir. Her iki göğün arası beşyüz yıllık yoldur. Unutmamalıdır ki,
yukarıda işaret olunduğu üzere yedi göğün tasnifini tekrarlamaktan murat, sayı
ve mesafelerinin tayini değildir. Belki Allah'ın kudretinin büyüklüğünü
beyandan kinayedir. Zira Allah'ın kudreti nihayetsizdir. Yedi göğün
toplulukları ve şekilleri sahih rivayetler üzere çadırlar misali olup, yerin
çevresinde bulunan ekiz kaf dağının yedisi üzerinde karar etmişlerdir.
Sekizinci kaf dağı, dünya göğünün içinde yeri kuşatmıştır. Göklerin alt
kısımları bu dağlar üzere nihayet bulmuştur.
İkinci
Madde
Yedi
göğün altında, dünya göğüne bitişik olan denizin içinde güneş, ay ve
yıldızların doğuş ve batışını ve bazı durumlarını bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, bazı müfessirler ve muhaddisler demişlerdir ki: Hak
Taâlâ, dünya göğü altında ve ona bitişik bir su denizi yaratmıştır ki, bu
deniz, dünya göğünün içini kaplar. Bunun dalgaları, hava üzerinde Hak'kın
emriyle karar ve sükûnet bulmuştur; bir damlası havaya düşmez. Allah, güneşi,
ayı ve yıldızları kendi arşının nurundan yaratıp, bu su denizinin içinde
balıklar gibi yüzücü eylemiştir. Bütün yıldızlardan, güneşi daha büyük ve nurlu
edip, bundan sonra da ayı büyük ve nurlu etmiştir. Sonra Cibril aleyhisselâm
kanadıyla ayın yüzünü mesh edip, ışığını yok etmiştir ki, nuru sönük olup, gece
gündüzden fark ola. Onunla senelerin sayısı ve ayların hesabı malûm ola.
Nitekim Hak Taâlâ Kelam-ı Kadim'inde buyurmuştur: "Bir delil olan geceyi,
kaldırıp, yine bir delil olan gündüzü aydınlık kıldık." (17/12) Bunun
içindir ki, ayın yüzünde çizgiler gibi görünen siyah belirtiler nurunun
mahvolmasındandır. Hak Taâlâ bu deniz içinde, güneş için üçyüz altmış kulplu
elmas cevherinden bir araba yaratıp, güneşi üzerine koymuştur. Her kulpu tutan
bir elek yaratmıştır. Ta ki onlar, güneşi arabasıyle o denizde doğudan batıya
çekip götüreler.
Hak
Taâlâ ay için de üçyüz kulplu, sarı yakuttan bir araba yaratmıştır. Ayı onun
üzerine koymuştur. Her bir kulpu kavramak için bir melek tayin etmiştir. Ta ki
onlar, ayı arabasıyla doğudan batıya götüreler. Yine ay için lacivert cevherden
altmış kulplu bir mahfaza yaratmıştır ki, ona altmış melek tayin etmiştir. Ay,
arabasını yöneten melekler tarafından güneşten gün gün uzaklaştırıldıkça,
mahfazasını tutan melekler de, aydan mahfazasını azar azar yaklaştırdıkça,
mahfazasını dahi öte taraftan gün gün yaklaştırıp, ay güneşe yakın oldukta,
mahfazasını tamamıyla ona giydirirler. Bu minval üzere kıyamete kadar gider.
Bunun içindir ki, ay bazan kaybolur, bazan hilâl, bazan yarım, bazan da dolunay
olur.
Yıldızların
büyüklerine onar melek, küçüklerine birer melek tayin olunmuştur. Ta ki, hakim
ve güçlü olan Allah'ın takdiri üzere onları, o denizde hareket ettirip, belirli
vakitlerinde doğdurup batırırlar. Kaf dağının gerisindeki o deniz içinde,
yıldızların her birini yine kendi doğuş yerlerine götürürler. Gökte kayan ateş
parçalarıyla, oralarda kulak misafiri olan şeytanları taşlarlar ve yakarlar.
Hak
Taâlâ kudretiyle güneş, ay ve yıldızlardan ancak beşi için yerin iki tarafında
müteaddit doğuş ve batış yerleri yaratmıştır. Bunun içindir ki, bunlara yedi
gezegen derler. Bunlar, her gün başka bir yerden doğup, başka bir yere
batarlar. Güneş için doğu tarafında kaynayan siyah balçıktan yüz seksen ateş
çıkartıp, batı tarafında da siyah balçıktan çıkan yüz eksen kaynak var etmiştir
ki şiddetli ateş üzerinde kaynayan kazanlar misali kaynarlar.
Güneş,
aziz ve âlim olan Allah'ın takdiriyle, altı ay boyunca her gün yeni bir doğuş
yerinden doğup, yeni bir batış yeri içinde batar, Altı ay sonunda yine önceki
doğuş ve batış yerlerine döner. Senenin bitiminde tekrarına gelir. Seni boyunca
güneyden kuzeye, kuzeyden güneye kayarak hareket eder. Bunun için, kışın
güneşin doğuş ve batış yerleri güneyde olup, yaz günlerinde kuzey yönünde doğar
ve batar. Ta kıyamete dek bu minval üzere gider. Eğer bu yakıcı güneş ışınları,
o deniz içinden süzülmeyip doğrudan havaya gelseydi; o bize yakın olup,
yeryüzünde bulunan yaratıklar tümden yanarlardı. Eğer güzel ayın nurlu yüzü, o
denizle örtülü olmayıp, açıktan müşahede olunsaydı; cihan halkı, ayın
güzelliğine meftun ve hayran olup, onu Tanrı edinirlerdi diye haber ve vârit
olmuştur.
Üçüncü
Madde
Geceyi,
gündüzü, güneşin secdelerini, ay ve güneş tutulmalarını bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, müfessirlerin ve muhaddislerin büyük çoğunluğu
demişlerdir ki: Her gün, güneşin batma vakti olduğunda gece için tayin olunan
melek, gecenin siyah cevherini, gökten doğu tarafına asıp; tedricen ufuklardan
gündüzün beyaz cevherini kaldırır. Ta ki, gecenin cevheri ufukları kuşatıp,
gece karanlığı olur. Güneşin nuru battıkta; ona vekil olan melekler, onun
gökten göğe süratle kaldırıp, iki saat miktarı zaman içinde arş-ı azam altına
götürürler. Burada güneş, cihanın Rahman'ına secde edip, melekler dahi onunla
secdeye giderler. Cibril-i emin aleyhisselam, arşın nurundan, güneşe, bir
günlük nurdan elbisesini giydirir. Bundan sonra gecenin saatleri tamam oldukta;
güneşin doğuşundan iki saat önce, gündüz için tayin olunan melek, gündüzün
beyaz cevherini göklerden doğu tarafına asıp, yavaş yavaş ufuklara gönderip,
yaydıkça, gecenin meleği de, gecenin siyah cevherini yavaş yavaş göğe kaldırır.
Ta ki, gündüzün cevheri, ufukları kuşatıp, cihan aydınlık olur. Güneş melekleri
dahi, güneşi, gökten göğe süratle indirip, iki saatte önceki doğma yerine
getirirler. Güneş doğdukta; tayin edilmiş olan üçyüz altmış güneş meleği,
tesbih ve tehlil ederek doğup, kanatlarını yayarlar. Güneşi, o günün saat ve
dakikaları miktarınca hareket ettirip, batıya götürüp giderler. Bu minval üzere
güneş, batış yerinde batıp, doğuş yerinden doğarak, kıyamet oluncaya değin
böyle gelip gider. Kıyamet gününde üç gün miktarı durup, dördüncü gün battığı
yerden doğsa gerektir. Bu durum, kıyamet şartlarının en meşhuru ve kıyamet
alâmetlerinin en büyüğüdür ki, bundan sonra tevbeler kabul olmaz, küfür ve
isyandan pişmanlık yarar sağlamaz.
Hak
Taâlâ, güneş ve ay tutulmaları için belirli vakitler tayin etmiştir ki,
yeryüzünde bulunan kulları, ayın ve güneşin değişmesini görüp, uyanarak,
kendisine tevbe edeler ve yöneleler. Güneş tutulması vakti geldikte; güneş,
arabasından düşüp, göğe doğru denizin derinliklerine gider. Eğer tamamıyle
düşerse, güneş tam tutulup, yıldızları örten ışığı kalmayıp, büyük yıldızlar
meydana çıkar. Eğer yarısı denize düşerse, düştüğü kadarı tutulur. Güneş tutulması
durumunda güneş melekleri iki fırka olur. Bir fırkası, tesbih ederek, onu
arabasından yana çekerler. Bir fırkası dahi tesbih ederek, arabayı güneşten
yana yaklaştırırlar. Bu esnada yine güneşi batı tarafına alıp giderler. Ta ki,
iki üç saat miktarı zamanda, önceki gibi arabası üzerine koyarlar. Böylece
güneşi, âleme ışık vererek battığı yere yederler. Aynen bunun gibi, ay
tutulması vakti geldikte; ay, arabasından denize ya tamamı, ya yarısı düşüp, bu
olay süresince ay tutulması hâsıl olur. Onun melekleri de iki fırka olup, tıpkı
güneş tutulması vaktindeki minval üzere hareket ederek, ayı arabasına koyarlar;
ay tekrar parlayıp, karanlık geceyi ışıklandırır. Melekler onu alıp, battığı
yere götürürler.
Ay
ve güneş tutulmasının faideleri vardır. Biri budur ki, güneş ve ayı tanrı
edinenlerin sözlerinin çürüklüğü ortaya çıkar. Zira değişikliğe uğrayan nesne,
tanrı olamaz. Biri dahi budur ki, ay, ayın son üç gününde güneşin ışığından
kurtuldukta; görünmez olduğu ve tam dolunay halindeyken tutulduğu; bunun da
kemale ermenin noksana yakınlaşmak olduğunu gösterdiği, çünkü her kemalin bir
zevali olduğunun kaçınılmazlığıdır.
Şu
halde emniyette bulunan kemal sahiplerine, belâdan emniyet olmayıp, hazreti
Hak'ka yönelmek lâzımdır. Nitekim Habib-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem:
"Emniyeti bekleyerek belâda olmayı, emniyetteyken belâdan sakınmaktan daha
çok severim. Çünkü Allah bir kuluna ancak belâ için emniyet verir,"
buyurmuştur.
Güneş
ve ay tutulmasının bir faideleri dahi budur ki; kıyamet gününde yüzlerin beyaz
ve siyah olmaları hatırlayıp, kulun tedarikli olması her dem Hak'kın rızasını
gözetmesidir.
Güneş
ve ay tutulmalarını görenlerin, tevbe ve istiğfarla Allah'a yönelmeleri lâzım
olur.
Dördüncü
Madde
Kâinatı
bazı durumlarını ve atmosferi bildirir.
Ey aziz,
malûm olsun ki, müfessirler ve muhaddisler demişlerdir ki: Hak Taâlâ, yukarıda
anlatılan denizin altında olan hava denizinin ortasında, yerle gök arasında bir
su denizi daha yaratmıştır. Ona yasak deniz, derler. Onda, balıklar gibi
çeşitli yaratıklar yüzüp, gezerler. Bu denizin suyuyla Nuh Tufanı olmuştur. Nuh
kavmi onunla helâk bulmuştur. Hak Taâlâ, yağmur indirmek murat eyledikte;
gökler üzerinde ola rızıklar denizinden belli vakitlerde, taksim edilmiş
rızıkları göğe indirir ve yasaklanmış denize ulaştırır. Ondan rüzgâra yükleyip,
bulutlara bildirir. Ta ki rızıklarla donatılan suyu, kalbur misali eleyip,
yağmur damlaları eyleye. Ondan hem damlayı, Hak'kın emriyle bir melek indirip,
kendi mevziine koyar. Çünkü melekler, nurdan yaratılmıştır, onun için yağmur
indirmek gibi işlerde birbiri üzerine yığılmayıp, ışık şuaları gibi birbirinden
geçerler. Gökten yere inen her yağmur damlası, ölçülü, tartılıdır; karaya ve
denize yararı çoktur. Eğer, yağmur damlası rızık ile donanmış ise, ondan kara
nebatlar hâsıl olur, denizde incilere ulaşır. O halde rızıklar, denizden yağmur
denizine, orada bulutlara, onlardan da karaya ve denize iner. Hak Taâlâ,
atmosferde, yani hava denizinin içinde kardan ve doludan nice yüzbin dağlar
yaratmıştır. Yerin bir tarafına kar, bir tarafına dolu gönderecek oldukta;
bunlara vekil olan Mikail aleyhisselama emreder. O dahi vekili olan İsmail adlı
meleğe emredip, murat eylediği yere, istediği kadar her tanesini bir melek
koyar. Nitekim Hak Taâlâ: "Görmedin mi ki Allah, bulutları sürüklüyor;
sonra bulutların arasını topluyor, sonra onu bir yığın haline getiriyor. İşte
görüyorsun ki, yağmur bunların arasından çıkıyor. Allah, gökte dağlar halindeki
birikintilerden dolu indiriyor da, dilediği kimseye bununla musibet veriyor,
dilediğinden de onu bertaraf ediyor. Şimşeğin parıltısı neredeyse gözleri
alıverecek." (24/43), buyurmuştur.
Hak
Taâlâ, yeşil cevherden suyu yarattıkta; onun buharından rüzgârı yaratmıştır.
Yer ve gök arasında olan rüzgâr üç kısımdır. Birisi kısır rüzgârdır ki, Ad
kavmine gönderilmiştir. Birisi kara rüzgârdır ki, yıldızlar denizini, yağmurlar
denizini, kar ve dolu dağlarını yüklenip, atmosferde tutmuştur. Üçüncü rüzgâr,
yerdekilerin rüzgârıdır ki, doğu-batı, güney-kuzey yönlerinden hareket eden
havadır. O, bulutları ve buharları birleştirip ayırır, yağmur ve kar inecek
yerlere akıp gider. Şu halde rüzgâr esmesi de Mikail aleyhisselamın tedbirine
uygundur ve onun hareket ettirmesine bağlıdır: Onun izniyle esip, izniyle
kesilir.
Hak
Taâlâ, bu havayı yaratıklarının ruhlarına nefes etmiştir. Bu rüzgârı, ferah ve
sürûr; eşyanın ve işlerin düzenleyicisi etmiştir. Çünkü rüzgâr olmasa, her şey
kokar ve bozulurdu, bütün canlılar yerde helâk bulurdu. Rüzgârın yağmuru ve
bitkileri beslemesi gibi faydaları çoktur. Yüzleri güzelleştirme, hayatı koruma
ve hayata nefes verme gibi özelliklerinin nihayeti yoktur.
Hak
Taâlâ, bulutları, içleri boş ve latif biçimde yaratmıştır. Onları, Mikail
aleyhisselamın yardımcıları havada toplayıp, yere yakın getirdikte; gökyüzünü
örtüp, kesif bir bulut olurlar. Hak Taâlâ, bulutların sevki için Ra'd adlı bir
küçük melek yaratıp, onu, Mikail aleyhisselama tâbi kılmıştır. Onun demirden
bir kırbacı vardır ki, kamçıyla bulutları develer gibi sevk eder. Vuruşunun
şiddetiyle kırbacından ateş çıkar ki, ona şimşek derler. Eğer o ateşin
kıvılcımı yere düşerse, ona yıldırım derler. O korkutucu gök gürültüsü, küçücük
bir melek olan Ra'd'ın sadasıdır ki, Hak'kı hamd ile tesbih eder. O, bulutları
yerlerine sevkedip gider. Nitekim Hak Taâlâ Kelam-ı Kadim'inde: "Gök
gürültüsü, Allah'ı hamd ile tesbih eder; melekler de Allah'dan korkarak tesbih
ederler," (13/13), buyurmuştur.
Hadis-i
şerifte vârif olmuştur ki, havada ortaya çıka yeşil ve kırmızı kavis Kuzah
kavsi değildir, zira Kuzah şeytanın namıdır. Belki o Allah'ın kavsidir ki,
rahmet alâmeti, kudret belirtisi ve bereket habercisidir.
Hak
Taâlâ, yeryüzüne komşu olan havayı, lâtif yaratmıştır. Ta ki yeryüzünde bulunan
yaratıklar onu, koklayarak teneffüs edip, hayat bularak yaşayalar. Bu havanın
üstünde duman, onun üstünde beyaz bulutlar, onun üstünde yağmur bulutları, onun
üstünde uça kuşlar yaratmıştır ki, kuşların ne yasaklanmış denizde yuvaları
vardır, ne yeryüzünde yuvaları vardır. Onlar ancak hava yerler, hava içerler;
havada uyurlar, havada çiftleşirler. Yumurtaları havadan düşerken, ruh bulup
yavru olur ve kanatları tamamlanana kadar, kuş olup uçana dek düşerler. Bundan
sonra da yukarı doğru uçup, hemcinslerine giderler. Bunların bulunduğu havanın
üstünde, kar ve dolu dağları, bunun üstünde yasaklanmış deniz, bunun üstünde
lâtif hava ve bunun üstünde yıldızlar denizini yaratmıştır. Güneş, ay ve
yıldızların nurları büyük ve şiddetli olup, onlarla bizim aramızda bulunan
lâtif hava, saf deniz, kar ve bulutlar az olduğundan büyük bir engel teşkil
etmez. Eğer, güneş ile yer arasıda bütün bunlar, bu kadarcık engel teşkil
etmeseydi, güneşin sıcağına asla tahammül olunmazdı.
DÖRDÜNCÜ FASIL
Yedi
denizin, sekiz kaf dağının, yedi yerin ve her tabakanın sakinlerini, cehennemi
ve şedi tabakasını ve her bir tabakasında bulunanların, kıyamet şartlarının ve
kıyamet hallerinin, âlemin yok oluşunun ve mahşerin durumlarının yaratılış
keyfiyetini; beş madde ile beyan eder.
Birinci
Madde
Yedi denizi, dağları, yerleri ve cehennemi özet olarak bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak etmişlerdir ki: Hak
Taâlâ yerleri ve gökleri yaratmak murat eyledikte; daha önce anlattığımız yeşil
cevherlerin suyundan, cennetler ve hazineler altında kalan artığının saf ve
lâtifinden yedi göğü yaratıp, ondan kalan bulanık suyu ve tortuyu birbirine
vurmuştur. O zaman, bunun özü yüzüne çıkıp, dalgaları yükseldikte; o öz ve
dalgalarını dondurmuştur: Yerler ve dağlar olmuştur. Dağlar dahi yerin
direkleri olmuştur. Sonra Hak Taâlâ, bütün dağların damarını, yeri kuşatmış
olan kaf dağına bağlamıştır. Bir büyük meleği, zelzeleye müvekkil edip,
dağların damarlarını onun eline vermiştir. Şu halde Hak Taâlâ, bir yerin halkını
isyanlardan men ve yasak etmek murat eyledikte; o melek, Hak'kın emriyle o
yerin damarını hareket ettirir. Ta ki oranın halkı, o zelzeleden korkuyla
kendilerine gelip, Hak Taâlâya yöneleler ve itaatkâr olalar.
Bundan
sonra yedi denizi yaratmıştır ki, en küçüğü yerin çevresini, kaf dağının
ötesinden kuşatır. Onun nâmı bahr-i muhit olmuştur. Onun gerisindeki ikinci
denizdir ki, namı: Kaynes'tir. Onun ötesindeki üçüncü denizdir ki, nâmı:
Esam'dır. Onun ötesindeki dördüncü denizdir ki, nâmı: Muzlem'dir. onun ötesindeki beşinci denizdir
ki, nâmı: Mırmas'dır. Onun ötesindeki altıncı denizdir ki, nâmı: Sâkin'dir.
Onun ötesindeki yedinci denizdir ki, nâmı: Bâki'dir. Yedi denizin sonuncusu
odur. Bütün bu denizler, birbirini kuşatmıştır. her birinin eni beşyüz yıllık
yoldur. Hak Taâlâ, yeşil cevherin artığından her iki deniz arasında, ilk
denizle yerin çevresi arasında ve yedinci denizin ötesinde birer yeşil kaf dağı
yaratmıştır ki, sayıları sekize yetmiştir. Bu dağların her birinin eni beşyüz
yıllık yoldur. Bundan sonra Hak Taâlâ, kudretiyle, çadırla misali yedi dağı
üzerine yedi göğün kenarlarını kubbeler gibi koymuştur. Sekizinci kaf dağı ise,
dünya göğünün içinde, bahr-i muhit ile yer arasında hepsinden mücerre ve sade
kalmıştır. Hak Taâlâ o yeşil dağı, göğün içinden güneş ışığı, ay e yıldızların
nuruyla aydınlatıp, şuaları kaf dağından havaya aksettiğinden, renksiz hava
yeşil renk gösterip, halk bunu göğün rengi zannederler.
Hak
Taâlâ, yedi göğün her birisini, balıklar gibi binlerce çeşit yaratıkla dopdolu
etmiştir. Yedi göğün duvarı olan kaf dağının ötesinde bir büyük yılan
yaratmıştır. Yılan, büyük dağı halkı gibi kuşatıp, başını kuyruğu üzerine
koymuştur. Kıyamete dek Hak Taâlâ'ya yüksek savtıyle tesbih eder. Bu denizler
ortasında yedi yer, bir gemi gibi hareketli ve huzursuz iken, Hak Taâlâ bir
büyük melek tayin etmiştir ki, yerlerin etrafını kavrayıp, bir omuzu üzerinde
sâki kılmıştı. Sonra Hak Taâlâ, o meleğin ayağı sağlam dursun için yeşil
yakuttan bir büyük kare biçiminde kaya yaratmıştır ki; onun en üst düzeyinde
bin vâdi yaratıp, her birini bir deniz ile ve her denizi binlerce çeşit
yaratıkla doldurmuştur. Daha sonra Hak Taâlâ, o kayayı sabit tutmak içi bir
büyük kırmızı öküz yaratmıştır ki, onun kırkbin başı, kırkbin boynuzu, kırkbin
ayağı vardır. Her iki ayağı arası bir yıllık yoldur. Kayayı, boynuzları ve
sırtı üzerine yüklenmiştir. Bu öküzün adı: Liyunan'dır. Sonra Hak Taâlâ, onun
ayaklarını sabitleştirmek için bir büyük balık yaratmıştır ki, yedi deniz onun
ağzında bir damla gibidir. Sonra Hak Taâlâ, o balığın altında bir büyük deniz
yaratmıştır ki, büyük alık, bu büyük denizde sükûn ve karar etmiştir. Sonra Hak
Taâlâ, o denizi altıda, yedi tabaka cehennem yaratmıştır. O büyük deniz,
cehennem üzerinde sâkin olmuştur. Sonra Hak Taâlâ, yedi cehennemin altında sert
rüzgâr yaratmıştır ki, sair ve sakar (cehennemin iki tabakası) onun üzerinde karar
kılmıştır. Daha sonra Hak Taâlâ, o rüzgârın altında karanlık ve onun altında
pere yaratmıştır. Yaratıkların ilmi o perdeye dek yetmiştir. Mülkünü ve
mülkünde olanları Allah daha iyi bilir.
İkinci
Madde
Yedi
yerin durumlarını ve her tabakanın sâkinlerini, cehennemin yedi tabakasını ve
her birinin isimlerini ve oralarda bulunanları ayrıntılarıyla bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak etmişlerdir ki: Hak
Taâlâ, kudretiyle yerleri birbirinin altında yedi tabaka yaratmıştır. Her yerin
genişliği ve her iki yerin ara mesafesini beşyüz yıllık yol edip, hava ile dolu
eylemiştir. İlk tabakanın nâmı: Dimka'dır. Kısır rüzgâr gibi havası nâhoştur.
Onda bi çeşit yaratık vardır ki, Berşem nâmıyle meşhurdur. Onlara hem hesap,
hem azap vardır. İkinci tabakanın adı: Celde'dir. Onda cehennemlikler için
azabın he türlüsü hazırdır. Buranın kavminin ismi: Tamas'ıdr. Birbirlerini
yerler. Üçüncü tabakanın adı: Celde'dir. Onda cehennemlikler için azabın her
türlüsü hazırdır. Buranın kavminin ismi: Tamas'dır. Birbirlerini yerler. Üçüncü
tabakanın ismi: Arka'dır. Onda katır gibi akrepler vardır ki, kuyrukları
mızraklar benzeridir. Her birinin kuyruğunda üçyüz boğum vardır ki, öldürücü
zehir ile dolmuştur. Onun sakinleri bir hasis taifedir ki onlara: Kabes derler.
Onların yiyeceği toprak, içeceği rutubettir. Dördüncü tabakanın adı: Harba'dır.
Onda dağlar gibi ejderhalar vardır ki, kuyrukları uzun hurma ağacı gibidir. Eğer
birinin zehiri bahr-i muhite karışsa, denizdeki yaratıkların cümlesi helak olurlardı.
Onun sâkinlerine: Cülhan deler. Onların ne gözleri, ne ayakları vardır, ancak
iki kanatları vardır ki, uçarlar. Beşinci tabakanın adı: melsa'dır. Kavminin
adı: Muhtat'dır. Sayıları hesaba gelmez. Biribirlerini yerler. Orada kükürtten
dağlar gibi taşlar vardır ki, kâfirlerin boyunlarına bağlayıp, cehenneme
bırakırlar. Altıncı tabakanın adı: Siccin'dir. Cehennemliklerin amel defterleri
oradadır. Sakinlerine: Kutata derler. Cümlesi kuş şeklindedir. Lâkin elleri
adam eli gibi, kulakları öküz kulağı gibi, ayakları koyun ayağı gibidir. Onlar,
melekle gibidir; yemezler, içmezler, uyumazlar ve cinsî ilişkide bulunmazlar.
Daima Hak Taâlâ'ya ibadet ederler. Bir rivayette, ateşliklerin ruhları,
kıyamete kadar orada hapsolmuşlardır. Yedinci tabakanın adı: Ucba'dır. Kavminin
adı: Cüsum'dur. Cümlesi kısa boylu, siyah habeşli gibidir. Elleri ve ayakları,
yırtıcı hayvan pençesi gibidir. Ye'cüc ve Me'cüc'ü onlar helak etseler
gerektir. Halen, lânetlenmiş İblis, taraftarlarıyla onda sâkindir. Kendisi bir
taht üzerinde oturur. Yandaşları etrafında saf saf durup, her biri yeryüzünde
insanoğlunu sapıtmakla ettikleri fesat ve fitneleri, İblis'e arz ederler.
Onlardan her kimin şer ve fesadı çok ve büyük ise; İblis onu yanına alıp, sahte
övgüler düzüp, iltifat ederek yakınlarından sayar. Hak Taâlâ, Ümmet-i
Muhammed'i onların şerlerinden korusun. Âmin. Anlatılan bu yerin ortasında
karanlıktan bir perde vardır.
Bu
yedi tabaka yer, büyük bir meleğin omuzunda karar kılmıştır. Hak Taâlâ, yedi yeraltında
bulunan yeşil kaya, kırmızı öküz, büyük balık ve büyük denizden aşağıda kendi
haşmetinden yedi tabaka cehennem yaratmıştır ki, birbirinden aşağıdadır. Her
tabakanın arası beşyüz yıllık mesafedir. Cehennemin yedi kapısı vardır ki, her
birinin içinde ateşten yetmişbin dağ vardır. Her dağda ateşten yetmişbin vâdi
vardır. Her bir vâdide ateşten yetmişbin kale vardır. Her kalede ateşten
yetmişbin ev vardır. Her ev içinde ipler, sandıklar, tokmaklar, topuzlar,
zincirler, bukağılar, köpekler, yılanlar, zehirli akrepler, kaynar ve irinli sular,
zehir ve zakkum emsali bin türlü azap vardır. Onda kara yüzlü, gök gözlü zebani
melekleri vardır ki, cümlesi sağırdır ve onlarda merhamet duygusu
yaratılmamıştır. Öyle çoktur ki hesabı yoktur. Hak Taâlâ, zebanilere bir büyük
ve heybetli melek vekil etmiştir ki, ona Mâlik derler. Yedi cehennemin hâkimi
ve kapıcısı odur.
İlk
cehennemin adına: Cehennem derler ve azabı, ötekilerinden hafif, daha zariftir.
Bu, Muhammed Ümmetinin âsileri için yapılmıştır. İkinci tabakanın adı:
Sair'dir. Hıristiyanlar onda eserdir. Üçüncü tabakanın adı: sakar'dır.
Yahudiler için kararlaştırılmış ebedî duraktır. Dördüncü tabakanın adı:
Cahim'dir. Mürtedler ve şeytanlar için azabı elimdir. Beşinci tabakanın adı:
Hutame'dir. Gayya kuyusu ondadır. Ye'cüc, Me'cüc ve kâfirlerin yeridir. Altıncı
tabakanın adı: Leza'dir. Puta tapanlar, ateşe tapanlar ve sihirbazlar için
hazırdır. Yedinci tabaka ki, ta diptedir ve adı: Haviye'dir. O, mülhitleri,
zındıkları, yalancıları ve münafıkları kucaklayıcıdır. Onun ateşi, harareti,
azap ve şiddeti hepsinden üstündür. Cehennemin tabakalarının tümü, yedibin
tabakadan ziyadedir. (Allahım, bizi cehennem azabından koru; affınla ey
bağışlayıcı!)
Üçüncü
Madde
Âlem ağacının meyvesi olan Adem aleyhisselâmın ruhu,
cümleden önceyken, cümleden sonra ortaya çıkmasını ve cennete çıkmasını ve
oradan inmesini; zürriyetiyle yeryüzünün imaratını ve onun neslinden Habib-i
Ekrem Muhammed sallallahü taâlâ aleyhi ve sellem hazretlerinin doğuşunu, onun
şeriat ve efendiliğinin bâkî olduğunu bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak ile demişlerdir ki:
Hak Taâlâ, ruhlar âlemini yaratıp, ikibin yıl kadar müddetten sonra cesetler
âlemini dahi icat eyleyip, altı günde arş-ı âlâdan karanlık ve perdeye
varıncaya dek cümlenin tamamiyle nizamını vermiştir. Sonra kendisine yakın
melekleri arş-ı azamın ayağında iskân edip, korkan ve saf tutan melekler için
arşın çevresini mekân eylemiştir. Diğer kerim meleklerin mertebelerince her
zümresine belirli bir makam ihsan edip; bir sınıfını kürsüde, bir sınıfını
sidrede, bir sınıfını liva-yı hamd altında ve daha birçok sınıflarını cennette
huri ve gılmanlar ile iskân eylemiştir. Meleklerin nice bin sınıflarıyle
gökler, yerler, denizler ve cehennemler dolmuştur. Onları, yerlerde ve
denizlerde olan yaratıklarına hizmetçi kılmıştır. Cehenneme dolan melekler
zebaniler olmuştur. Mücerret ruhlar, bölük bölük askerler olup, gökleri ve
yerleri kuşatmış olan İsrafil'in surunun içinde, her zümre mertebesince
makamını bulmuştur. Çünkü Hak Taâlâ, gökleri ve yeri yarattığı gün, cisimler
âleminin her semtini arş-ı âlâdan en aşağı perdeye varıncaya dek melekler,
ruhlar, cisimler, yaratıklar ile dopdolu kılmıştır.
Bu
dünyayı dahi yani yeryüzünü hem çeşitli yaratıklardan hâli koymayıp, o vakitte
çıplak zeminin bütün vâdilerinde ve dağlarında darı bitirip, bütün yeryüzünü
iyice doldurdukta; kudretiyle bir tavus kuşu yaratıp, dünya dolusu darıyı ona
rızık etmiştir. Bundan sonra tavus kuşu, kendisine verilen rızkı yıllarca
yiyip, on adet vâdide darı kaldıkta; korkusundan günde on tanesini yerinden
kaldırırdı. Bir zaman sonra bir vâdi darı kalmıştır. Bu durumda kuş, günde bir
tane ile kanaat etmiştir. Ta ki, kendisine ayrılan rızık bittikte; kuşun eceli
gelmiştir. Bir kere fikrolunsa ki, bu köhne dünya ne zamandan beri bu nizamı
bulmuştur. Ve nelerden geri kalmıştır; akıl sahiplerine son derece ibret
levhası olmuştur. Bundan sonra Hak Taâlâ, hikmetiyle bu yeryüzünde renksiz ve
dumansız ateşten cinleri yaratıp, Mearic ismiyle dahi isimlendirmiştir. Mearic,
cinlerin babasıdır. Ondan eşini yaratıp, Mearice nâmıyle ad vermiştir. Onların
evlenmesinden cin taifesi doğup, nice yüzbin kabile vücuda gelmiştir.
Lanetlenmiş İblis, onlardan peyda olmuştur. Cin taifesi o derece çoğalmıştır
ki, yeryüzünü doldurmuştur. Onların aslî suretleri insan suretindedir. Melekler
gibi lâtif cisimli olduklarından, murat ettikleri suretlerde teşekkül ederler.
Onların zürriyeti çok olduğundan yeryüzüne sığmayıp, lânetlenmiş İblis,
çocuklarıyla dünya göğüne çıkıp, onda sakin olmuştur. Bütün cinler, gece ve
gündüz Allah Taâlâ'ya ibadet edip, asla âsi olmazlardı. Böylece yedibin sene
geçtikten sonra yeryüzünde kalanları, türlü bozgunculuklara ve kan dökmeye
başladılar. İtaatı terk edip, isyan işlediler. Bundan sonra Hak Taâlâ, her yüz
yılda bir kere kendilerinden peygamber gönderdikçe; onu helâk edip onikibin
senede yüzyirmi peygamber katletmişlerdir. Bundan sonra Hak Taâlâ, onlara
hışmedip, dünya göğünde sakin olan iblis'i çocuklarıyla yeryüzüne gönderip,
yerde olan cinleri bir yere topladıkta; gökten bir ateş inip; cümlesini
yakmıştır. "Gökten gönderdiği iblis soyunu denizlerdeki adalarda iskân
edip, İblis, Allah'a gayet itaatkâr ve boyun eğici olduğundan, onu yedinci göğe
kaldırmıştır. İblis, ilahî dergâhta makbul olmuş, Allah onu cennete sokmuştur.
Yeryüzü boş kalmasın için, dünya göğünden melekler indirip, iskân etmiştir.
Onlar da, hak Taâlâ'ya ibadetle meşgul olup, bin yıl dahi bu minval üzere
gitmiştir ki, cinlerin babası Mearic yaratılalıdan beri yılların sayısı
yirmibin yıla yetmiştir.
Bundan
sonra Hak Taâlâ, âlemin efendisi, insanların babası olan Hazreti Adem
aleyhisselamı yaratmak murat eyledikte; Azrail aleyhisselamı gönderip,
yeryüzündeki yedi iklimden toprak aldırmıştır. Cebrail aleyhisselamı gönderip,
o, kuru toprağı kırk gün yoğurmuştur. Bundan sonra Hak Taâlâ, o çamuru en güzel
biçim üzere Numan vâdisinin içinde şekillendirmiştir. Kendi ruhundan onun
başına üfleyip, yeryüzünde onu meleklerin secde yönü ve insanlara peygamber
etmiştir. Bütün melekler ona secde eyledikte; İblis, buna "hayır"
deyip, secde etmediği için lânetlenmişlerden ve kovulmuşlardan olmuştur.
Kıyamete kadar da mühlet almıştır. Sayısız zürriyetiyle Adem'in zürriyetine
tasalluta fırsat bulmuştur. İnsanoğlunun bedeninin her yerinden girip, damarlar
içinde kan gibi akıp, yoldan çıkarmaya çalışır. Lâkin hiç kimseyi cebren âsi ve
kâfir edemez. Ancak ibadetleri acı ve zor, günahları lezzetli ve kolay
göstermekle vesvese eder. Hak Taâlâ, cümlemizi onun şerrinden korusun. Amin!
Hak
Taâlâ, Adem peygamber aleyhisselamı yeryüzünde yarattıktan kırk yıl sonra onu
göklere kaldırıp, firdevs cennetine sokup, cennet elbiseleri giydirip, çok
nimetler ihsan etmiştir. Ona, bir nimeti verdikçe: "Bu nimetle kanaat eder
misin?" deyip, Adem aleyhisselama hitap etmiştir. O dahi: "Kâni
değilim ya Rabbi!" diye cevap vermiştir. Ta ki, Adem aleyhisselama bir
gaflet verip, sol kaburga kemiğinden Hazreti Havva anamızı yarattıkta; Adem,
gözünü açıp, görmüştür ki, yanında kendi benzeri bir sevimli insan oturmuştur.
Böylece onunla sohbet, ülfet ve vuslat hâsıl oldukta; Hak Taâlâ, yine hitap
edip buyurmuştur ki "Ey Adem! Bu nimetimle nicesin?" O dahi cevap
vermiştir ki: "Ya Rabbi! Hesapsız nimetinin denizine batmışımdır. Bu
nimetini, cümleden büyük bulmuşumdur. Bununla kanaat kılmışımdır. Çünkü Havva
ile sükûnet bulup, ülfetiyle ünsiyet kılıp, ondan kâm almışımdır. Bundan gayri
ikrama hacet kalmayıp, bu ihsanının şükür ve sürûruyla dolmuşumdur."
Bundan sonra Hak Taâlâ, ona: "Ey Adem! Havva ile cennetimde sâkin olup,
her nimetten lezzet alasınız. Ancak buğday ağacına yakın gelmeyesiniz. Ondan
yiyip, bana âsi olmayasınız," diye tenbih buyurmuştur. Bu minval üzere
hazreti Adem, Havva ile bin yıl kadar cennet safalarını sürmüşlerdir. Bundan
sonra Adem babamız, Havva anamızın sözüne uyup, buğday ağacından alıp, ikisi de
yedikte; Hak Taâlâ aleyhisselam, Hindistan'da yüksek bir dağ üzerine inmiştir.
İkiyüz yıl o dağda ağlayıp, tevbeye meşgul oldukta; tevbesi kabule yetmiştir.
Havva anamız dahi, adem babamızı isteyip ikiyüz yıllık hasretle Arafat dağı
üzerinde kavuşmak müyesser olmuştur. Nâzm:
İki
canibden ol iki müştak
İkisi
bile mübtela-yı firak
Birbirine
heman eriştiler
Ağlaşıp,
sarmaşıp, görüştüler.
Bundan
sonra Şam'a gelip, onda kalıp, Habil ve Kabil orada dünyaya gelip, yine
Hindistan'a gitmişlerdir. Ömürlerinin süresi ikibin sene oldukta; hazreti Adem
aleyhisselam Serendib adasında; ondan kırk yıl sonra hazreti Havva Cidde'de
vefat etmişlerdir.
Bundan
sonra Adem ile Havva'nın zürriyetleri yeryüzünü meskûn ve mamur etmişlerdir.
Hazreti Adem aleyhisselamın neslinden ice bin kimseler nübüvvete ermişlerdir.
Hazreti Adem'den altıbin sene geçtikte; Mekke-i Mükerreme'de hazreti İsmail
evladından, Kureyş Kabilesinden, Haşim Oğullarından Abdullah'ın sulbünden
Muhammed Mustafa sallallahü taâlâ aleyhi ve sellem hazretleri dünyaya gelip,
kırk sene velayet zevkiyle safalar sürmüştür. Kırkbir yaşında bütün insanlara
ve cinlere peygamber olup, onüç sene Mekke'de kâfirlerden cefalar görmüştür.
Mekke'de mağlûp iken, Medine'ye hicret etmiştir. Hicretin onuncu senesi Mekke’ye
gâlip gelip fethederek, yine Medine'ye gitmiştir. O seni Medine'de yaşı
altmışüç yıla yetmiştir. O sene de Medine'de vefat etmiştir. Bizim
Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem odur ki: Peygamberlerin sonuncusudur,
ondan sonra peygamber gelmez, şeriatı kıyamete dek bâkidir; ortadan
kaldırılmaz, değiştirilmez, hükümleri bozulmaz. Hicretten bu zamana gelinceye
dek ay senesine göre tarih, binyüz yetmişe, yetmiştir. (H. 1170 / M. 1756). Şu
halde zamanın sonu olup, dünyanın ömrü geçip gitmiştir. Kıyamet yakın olup;
edep, hayâ, sevgi, vefa, doğruluk ve safa yitmiş ve batmıştır. Zira ki
Peygamberimiz sallallahü taâlâ aleyhi ve sellem hazretlerinin haber verdiği
kıyamet şartlarının nicesi zuhur etmiştir. (Ey Allahım! Ahirzamanın fitnesinden
bizi koru. Bizi şehadet ve iman ile dünyadan çıkar; rahmetinle ey Rahman ve
Rahim olan Allah!)
Dördüncü
Madde
Kıyametin şartlarını, kıyametin alâmetlerini, surun
üfürülüşünü, zelzele ve insanların perişanlığını, yaratıkların helakini ve
göklerin harap olmasını bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, sadece muhaddisler ittifak etmişlerdir ki: Kıyametin
şartları ve kıyametin alâmetleri iki çeşittir. Biri gizli alâmetler, biri de
açık alâmetlerdir.
Gizli
alâmetler: İnsandan izzet, hürmet, muhabbet, şefkat, edep, hayâ, cömertlik,
ahde vefa, doğruluk, safa, dostluk, takva, şeriatın yürürlükten kalkması gibi.
Şehirlerde mescitlerin çoğalması ve cemaatin azalması, binaların yüksek olması,
elbiselerin incelmesi, kadınların ve çocukların hâkimiyeti ele geçirmesi,
kadınların erkekler, erkeklerin kadınlara benzemesi, homoseksüelliğin ve
kadınlar arasında seviciliğin yaygınlaşması, eşyanın bereketinin azalması,
akraba ziyaretinin ve şeriata uygun alış-verişin kesilmesi, kötülerin hürmet
görmesi, iyilerin hakir görülmesi, cariyelerin efendilerini doğurması, kan
dökülmesi, fısk ve fücurun artması ve kabirlerin süslenmesi gibi işlerdir ki,
bunlara kıyametin şartları dahi derler.
Açık alâmetler: Kıyametin açık alâmetleri ondur.
1-
Deccalın çıkışı.
2-
Üç gece üst üste ay tutulması.
3-
Üç sene boyunca yedi iklimde kıtlık olması.
4-
Büyük bir dumanın her tarafı kaplaması.
5-
İsa aleyhisselamın Şam'daki beyaz minare üzerine inip, Deccal'ı öldürerek,
Şeriat-ı Muhammediyye ile amel etmesi.
6-
Resul-ü Ekrem'in soyundan Mehdi çıkıp, kırk yıl adâlet üzere gidip, Hazreti İsa
aleyhisselamı bulması.
7-
Dâbbe-tül-Arz'ın vücuda gelmesi.
8-
Ye'cüc ve Me'cüc'ün İskender seddinden çıkarak, yedi iklimi istilâ etmesi.
9-
Hazreti İsa aleyhisselamın Mekke-i Mükerreme'ye gelip, buradan ahirete gitmesi;
bundan sonra da Kâbe'nin yıkılması.
10-
Güneşin batıdan doğup, orada dolanması.
Bu
şartların ve alâmetlerin ortaya çıkmasından sonra misk ve anber kokusu gibi
serin ve temiz rüzgâr esip, müminlerin ruhları bu rüzgârın tatlılığıyla çıkar.
Bundan sonra Kur'an-ı Kerim'in hükümleri yeryüzünden kalkıp, halkın cümlesi
cehalette kalır. Yüz yıl dahi öyle gider.
Müfessirler
dahi ittifak etmişlerdir ki: Bütün bunlardan sonra Hak Taâlâ, İsrafil
aleyhisselama suru üfürmekle emreder. Hemen o an surun narasının heybetinden
yedi gökte olan meleklerin ve yedi yerde olan yaratıkların cümlesi, kıyamet
koptu sanıp, yüzleri üzere düşüp, kendilerinden geçerler. Gökler ve yerler
titreyiş ve sarsıntıyla düşüp, yıldızlar dökülür. Saçlar, sakallar ağarıp,
hamileler doğurup, insanların cümlesi kendinden gidip, sarhoşlar misali
kalırlar. Bu, surun ilk üfürülüşüdür ki, ondan bu heybetleri alırlar. Kırk yıl
dahi bu minval üzere gider. Bundan sonra Hak Taâlâ, İsrafil aleyhisselama yine
sura üfürmekle emreder. Bunun üzerine o dahi ikinci üfleyişte suru öyle güçlü
üfler ki, şiddetinden bütün dağlar o demde düzlenerek yerlerinden kopup, havaya
çıkıp, atılmış pamuk gibi bulut olurlar. Yedi gök, pare pare olup, yeryüzüne su
gibi eriyip dökülürler. Denizlerin suyu kupkuru olup, güneş ve ayın ışığı
gidip, kapkara olurlar. Cihanı karanlık kaplayıp, arş-ı âlâdan aşağıların
aşağısına belki perde altına dek, her ne kadar yaratık ve melek varsa cümleten
helâk olup, fena bulurlar. Ancak Allah'a yakın meleklerden sekiz melek
kalırlar. Onlar; Cebrail, Mikail, Rıdvan ve Azrail'dir. Öteki dördü; arşın
taşıyıcılarıdır ki, birisi İsrafildir. Bundan sonra Azrail aleyhisselam, o yedi
meleğin dahi ruhlarını kabzeder. En son kendi ruhunu kabzederken bir çığlık
atar ki, narasının sadası gökleri geçip, yerlere gider.
Şu
halde her can, ölümü tadıp, yok olur. İki âlemde bir kimse kalmayıp, ancak
Celal ve ikram sahibi olan Allah Taâlâ kalır. Bu âlem, harap, boş, tenha virane
gibi, kırk yıl daha bu durum üzere kalır. (Allah sorar:) "Bugün mülk
kimindir? Ve kimse olmadığından yine kendisi: "Her şeye galip olan tek Allah'ın!"
(40/16) deyip, kendi kendisine cevap eder.
Beşinci
Madde
Surun üçüncü üfürülüşünü, ölülerin diriltilişini, cesetlerin
haşrini, amel defterlerini, hesabı, mizanı, sırat köprüsünü, arafı özet olarak
bildirir.
Ey
aziz, malûm olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak etmişlerdir ki: Hak
Taâlâ, yeryüzünü şiddetli bir rüzgâr ile dümdüz edip, Şam sahrasının hizasında
mahşer yerini yüzbin yeryüzü kadar geniş eder. Arş altındaki hayat denizinden
kırk gün devamlı olarak insan menisi gibi bu dünyaya yağmur iner. Bütün yeryüzü
deniz gibi doldukta; çamur tabakasında toprak olan insan ve hayvan bedenlerinin
tümü, o yağmuru çekip, bütün parçaları bir yere gelip, her ceset evvelki
görünümünde olup, yeryüzünde bakla gibi biter. Her beden, kendi olgunluğuna
yeter. Sonra Hak Taâlâ, en son ölen sekiz meleği diriltip, İsrafil
aleyhisselama: "Suru üfle!" diye emreder. O dahi, üçüncü üfleyişi
öyle zarif ve lâtif üfler ki, surun içinde sakin olan ruhlar, o demde ufuklara
yayılıp, her can kendi kafesini bulur. Nasıl ki, koyun sürüsü içinde her kuzu
kendi anasını bilir; bunun gibi her can kendi cismini bilip ve bulup onunla
kalır. İlk ve son yaratıklar, melekler, huriler, insanlar, cinler, şeytanlar,
deniz hayvanları ve her hayvanları, bütün haşereler, kıyametin bir anında
tamamen ruh bulurlar ve mahşer yerine her taraftan toplanırlar. Peygamberlere,
velilere, âlimlere ve salihlere cennetten elbiseler ve buraklar gelip; giyip ve
binip, arşın gölgesine gidip, minber ve kürsüler üzerinde rahat ve selametle
otururlar. Geri kalan yaratıkların cümlesi, aç, susuz, başları açık, çıplak,
yalınayak yürüyerek, düşe kalka arasat meydanına gelip, mahşer yerinde
haşrolurlar. Sıklaşıp, ayak üzerinde dururlar. Tepelerine güneş, bir mil
miktarı yakın olup, hararetten çok ter dökerler. Kimi topuğuna, kimi dizine,
kimi göğsüne, kimi boğazına dek ter içinde kalırlar. Niceleri ter denizinde
gömülürler.
Cehennemi,
yeraltından mahşer meydanına yetmişbin saf zebaniler getirirler. Mahşer halkını,
halka gibi kuşatırlar. Mahşer halkı, ellibin yıl kadar hesabı beklemekle o
halde sıkıntı içinde kalırlar. Dünyada, Kiramen kâtibin; yazdığı amel
defterlerini sahiplerine verirler. Müminlere ve itaatli olanlara sağdan,
kâfirlere ve bozgunculara soldan verirleri. Hak Taâlâ, bütün yaratıklarına
orada vasıtasız kelam söyler. Kıyametin bir anında hepsinin hesabını görüp;
kimine hitap, kimine itap eyler. Hak Taâlâ, mazlumun hakkını zâlimden alıp,
zâlimin hasenâtı varsa mazluma verir; yoksa mazlumun günahlarını zâlime yükler.
Hesaptan sonra hayvanları toprak eder. Kâfirler, hayvanlara gıpta edip, keşke
biz de toprak olaydık, derler.
Mahşer
yerinde, iki direk üzerinde, bir büyük terazi kurulur ki, her bir direğinin
uzunluğu beşyüz yıllık yoldur. Her kefesi yeryüzü kadar boldur. Bu terazi ile
mahşer gününde iyilikleri ve kötülükleri ölçerler. İyilikleri ağır gelenler
cennete, kötülükleri ağır gelenler cehenneme giderler. Meğerki Hak Taâlâ
keremiyle kulunu affeyleye veya peygamberlerden veya velilerden veya âlimlerden
veya salihlerden şefaat erişe: Eğer imanla vefat eylemiş ise... Zira ki
dünyadan imansız gidenlere cennet, mağfiret ve şefaat olmaz ve hiç bir şekilde
cehennemden kurtuluş bulmaz. Eğer iman ile gidip, günahları ağır gelip,
mağfiret veya şefaat erişmedi ise; o, günahı kadar cehennemde yanıp, ondan sonra
cennete gider. Zerre kadar iman ile giden elbette cehennemden çıkıp huzura
erer.
Sırat
köprüsü, kıldan ince kılıçtan keskindir. Uzunluğu üçbin yıllık yoldur. Bin yıl
yokuş, bin yıl düz, bin yıl iniş yoldur. O, cehennem üzerine kurulup, mahşer
halkının cümlesi onun üzerinden geçip giderler. Kimi şimşek gibi, kimi ok gibi,
kimi seğirtir at gibi, geçerler. Kimi günahlarını yüklenmiş yürür, kimi
cehenneme düşüp yanar. Cehennem ise feryat eder ki: "Ey mümin! Tez geç ki
hakikatte senin nurun, benim ateşimi söndürmüştür." Şu halde müminler
selametle sıratı geçerler. Kevser havuzundan içerler. Onda yıkanıp, ayıp ve
noksanlarını tekmil ederler. Cennete girip, herkes mertebesince makamını bulur.
Ebediyyen onda zevk ve safa ile kalır. Zira ki cennetlikler, çeşitli nimetlerden
zevk alırlar. Mevla'ya kavuşmakla mest ve hayran olurlar. Gözler görmeyip,
kulaklar işitmeyip, hatırlara gelmeyen devletler bulurlar.
Cennetle
cehennemin arasında kale duvarı misali burç ve mazgalları yüksek bir büyük sur
vardır ki, yüksekliği beşyüz yıllık mesafedir. Genişliği nihayetsiz, yapısı
renkli cevherlerle süslüdür. Ona araf adı verirler. Deliler, müşriklerin
çocukları onun üzerinde kalırlar. Cennet semtine bakıp, oradakileri nimetlenmiş
gördükte; arzu ile mahzun olurlar. Cehennem semtine bakıp, oradakileri azapta
gördükçe, kendi selametleriyle mesrur ve şükredici olurlar. Araftakiler, bir
rivayette ebediyyen onda karar edip, kâh mahzun, kâh sevinç ile kalırlar. (Ey
Allahım! Ey günahları örtücü! Bizi cehennem ateşinden koru. Bizi, iyilerle
beraber cennete koy, âhirette cemalini görmeyi nasip eyle. Seçilmiş Habib'inin
hürmetine bizi orada karar kıldır. Âmin. Ey affedici!)
Tenbih:
Unutulmamalı
ki, buraya gelinceye değin yazılan satırların cümlesi, dini işlerden olmakla;
bunların hepsini kesin tasdik ve iman ile inanmak, hepimize çok mühim ve çok
gereklidir. Zira ki, bunlar din işlerinden, din usulündendir. Bunları, aklî
delillerle kıyas etmek caiz değildir. Zira ki, insan aklı, bunları idrak
etmekten yoksun ve âcizdir.
Ancak
bizim en yüksek arzumuz olan Mevla'ya kavuşmak için kudretinin büyüklüğünü
fikretmeye ve düşünmeye işaret ve müjde olan Kur'an âyetleri ve Peygamber
hadisleri ölçüsünce; âlemin tasviri, bu miktarca açıklama ile bunda
yetinilmiştir. Lâkin âlimlerin ileri gelenlerinden ve velilerin büyüklerinden
olan araştırıcıların lideri, tedkikçilerin senedi Mevlana Seyyid Şerif (Allah'ın
rahmeti onun üzerine olsun) hazretleri: "Astronomi ilmi, göklerin ve yerin
yaratılışını düşünenler için en büyük Sanatkâr olan Allah'ı tanımakta ne güzel
yardımcıdır!" buyurduğu için ve bütün ilimleri kendisinde toplayan,
bitmeyen feyz kaynağı İmam-ı Gazali (Allah'ın rahmeti ona olsun) hazretleri:
"Astronomi ve anatomi ilimlerini bilmeyen, Allah'ı tanımakta acze
düşer," buyurup, anatomi ve astronomi bilginlerini duyurduğu için bir
miktar âlemin astronomik yapısından ve bir miktar insan anatomisinden dahi
yazılıp, açıklanmak münasip görülmüştür. Ta ki, mütalaasıyla acze düşme
durumundan uzaklaşıp, cehalet zindanından çıkasın. İlim ve hikmet mahfeline
girip, bilginler zümresine giresin. Hikmetin özüne hulül edip, hakikatın
zirvesine yükselesin. Eşyanın hakikatına vâkıf olup, mânânın inceliklerini
bilesin. Cihanın sırlarına muttali olup, âlemin durumlarını olduğu gibi
bilesin. Kendini tanıma olgunluğuna erip, ondan Allah'ı tanıma devletini
bulasın.
(Ey
vacib'ül-vücud olan Allah'ım! Ey hayırlar verici! Rahmetinin nurlarını
üzerimize saç! Seni kemaliyle tanımakta bize kolaylık ver. Sen münezzehsin ey Allah'ım!
Senin öğrettiğinden başkasını biz bilemeyiz, senin anlattığından başkasını
anlayamayız. Senin ilham ettiğinden başka marifetimiz yoktur. Sen, âlimsin,
hakimsin, vecedsin, kerimsin, raufsun, rahimsin. Âmin! Ey rahmetiyle yardımcı,
ey bağışlayıcıların en bağışlayıcısı!)
ÂLEM-İ
LÂHUT LA HALA VELA MELA
1-
Yerin altı
2-
Arş-ı azam
3-
Arşın taşıyıcılarının makamı
4-
Arş-ı azamın sütunlarının sonu
5-
Kürsünün sütunlarının sonu
6-
Ceberût âlemi
7-
Kürsü
8-
Ruhlar âlemi
9-
Melekler âlemi
10-
İsrafil'in suru
11-
Sidre-i münteha
12-
Kalem
13-
Tuba ağacı
14-
Levh-i mahfuz
15-
Liva-yı hamd
16-
Cennetin kapıları
17-
Melek perdeleri
18-
Alevli deniz
19-
Yayılmış deniz
20-
Taksim edilmiş rızıklar denizi
21-
Nimetler denizi
22-
Kamkam denizi
23-
Hayat denizi
24-
Yedi gök
25-
Gündüz cevheri
26-
Gece cevheri
27-
Beyt-i mamur
28-
Yasaklanmış deniz
29-
Dolu ve kar dağlar
30-
Bulutlar
31-
Kâbe
32- Kafdağı
33-
Yedi yerin taşıyıcısı meleğin mekânı
34-
Yeşil kaya
35-
Kırmızı öküz
36-
Balık ve deniz
37-
Sırat köprüsü
38-
Surun içinde ikinci berzah
39-
Cehennemin kapıları
40-
Katran kazanı
41-
Zakkum ağacı
42-
Birinci berzahın dibi
43-
İkinci berzahın dibi
44-
Veyl vâdisi
45-
Karanlık ve perde
ÂLEM-İ LÂHUT LA HALA VELA MELA
1-
Yerin altı
2-
Arş-ı azam
3-
Arşın taşıyıcılarının makamı
4-
Arş-ı azamın sütunlarının sonu
5-
Kürsünün sütunlarının sonu
6-
Ceberût âlemi
7-
Kürsü
8-
Ruhlar âlemi
9-
Melekler âlemi
10-
İsrafil'in sonu
11-
Sidre-i münteha
12-
Tuba ağacı
13-
Kalem
14-
Levh-i mahfuz
15-
Hamd dağı
16-
Cennetlerin kapıları
17-
Arafat suru (delilerin ve müşriklerin çocuklarının yeri)
18-
Peygamber aleyhisselamın havzı
19-
Cennet yolu
20-
Sırat köprüsü
21-
Yokuş
22-
Düzlük
23-
İniş
24-
Sırat köprüsünün sonu
25-
Cehennem kapıları
26-
Zakkum ağacı
27-
Katran kazanı
28-
Cehennemin tabakaları
29-
Gayya kuyusu
30-
Veyl vâdisi
31-
Güneş
32- Liva-yı
hamd
33-
Mahşer yeri
34-
Makam-ı Mahmud
35-
Peygamberlerin minberleri
36- Âlimlerin
kürsüleri
37-
Amellerin terazisi
38-
Amel defterleri 39- Sırat köprüsü |