MEBDE’ VE ME’ÂD

(Başlangıç ve Son)

İmâm-ı Rabbânî, Müceddid-i Elf-i Sânî

Ahmed Fârûkî Serhendî

“Kaddesallahu Sırrehu'l  Aliyye”

Süleymân Kuku

Dr. Necdet Tosun

 

 
 

 

Gayb perdesi ardında olan güzelliklerin,

Hepsini Senin güzel sûretine koydular.

Hayâl kalemi, düşünce sahîfesine ne çizse,

Mütenâsib şeklini ondan güzel yaptılar.

                          Abdullah-i Dehlevî “Kuddise Sirruh”

 

[Bu kitâb, fârisî dil ile yazılmış olup, bir kısmı arabîdir.]

 

 

 

 

  KONULAR

  ( )

  1. FIKRA: Mânevi Yolda Yükseliş ve İniş Mertebeleri

  2. FIKRA: İrşad Kutbunun Feyzi

  3. FIKRA: İrşad Mâkâmı

  4. FIKRA: Son Halin Başlangıca Yerleştirilmesi

  5. FIKRA: Nimeti Anmak

  6. FIKRA: Allah' a, Allah'ta ve Allah'tan (Halka) Yolculuk

  7. FIKRA: Evliyâ Mertebeleri

  8. FIKRA: İniş ve Halk Arasına Tam Dönüş

  9. FIKRA: Müşâhade

10. FIKRA: Tasavvuf Yoluna Giriş

11. FIKRA: Kelime-i Tevhid ve Allah'ın Zâtını İdrak

12. FIKRA: Kalb ve Mertebeleri

13. FIKRA: Ruh ve Mânevi Yolculuğu

14. FIKRA: Peygamberimizin Ayrıcalığı

15. FIKRA: Bir Mânevi Halin Gelmesi ve Gitmesi

16. FIKRA: Bir Âyetin İnce Mânası

17. FIKRA: "Allah'ı Tanıyan Kişiye Günah Zarar Vermez" Cümlesinin Mânası

18. FIKRA: Allah'ın Varlığı Hakkında Özel Bilgi

19. FIKRA: Aynı Konu Hakkında İlâve Açıklama

20. FIKRA: Görülen ve Hayale Sığan Şeyler Allah Teala Değildir

21. FIKRA: Bu Konu Hakkında İlâve Bilgi

22. FIKRA: Mutlak Olanın Yalınlığı

23. FIKRA: İnsanın Melekten Üstünlüğü

24. FIKRA: Evliyânın Halktan Biri Gibi Görünmesinin Hakikati

25. FIKRA: Dünyevi Bilgiler ve İlâhi Âleme Ait İlimler

26. FIKRA: Dünyevi Bilgilerin Geri Dönmesi Kusur Değildir

27. FIKRA: Rızâ Makâmı

28. FIKRA: Hanefi ve Matüridi Mezheblerinin Fazileti

29. FIKRA: İrşad İcâzeti

30. FIKRA: Yâd Daştın Mertebeleri

31. FIKRA: On Makamı Aşmadan Yolun Sonuna Ulaşılamaz

32. FIKRA: Evliyânın Zâhiren Sebeplere Sarılmasının Sırrı

33. FIKRA: Evliyânın Gizli Kalmasının Sebebi

34. FIKRA: İnanç Konularında Bid'atın Zararı

35. FIKRA: Müteşabih Âyetlerin Tefsiri

36. FIKRA: Hz. Peygambere (as) Uymak

37. FIKRA: Zâtî ve Sıfatî Muhabbet Arasındaki Fark

38. FIKRA: Bâtın İlminin Fazileti ve Şeyhin Âdabına Riayet

39. FIKRA: Altı Latifenin Mertebeleri ve Yükselişi

40. FIKRA: Allah'ın Kelâmı ve Zaman Hakkında Özel Bilgi

41. FIKRA: Tekvin (Yaratma) Hakîkî Sıfatlardandır

42. FIKRA: Allah Teala'yı Görmek; Akıl, Firaset ve Keşf

43. FIKRA: Yakînin Mertebeleri

44. FIKRA: İradenin Fânî Olması

45. FIKRA: Kur'an-ı Kerim'in Hidayeti ve Hayali İlahlardan Kaçınmak

46. FIKRA: Şeyhe Muhabbet

47. FIKRA: Kelime-i Tevhîd Zikri

48. FIKRA: Kur'an'ın, Kâbe'nin ve Hz. Muhammed'in Hakîkatleri

49. FIKRA: Kelime-i Tevhîd'in Fazîleti

50. FIKRA: Felâk ve Nâs Sureleri Kur'an'dandır

51. FIKRA: Büyük Zâtlara Tâbî Olmak ve Onları Taklid Etmek

52. FIKRA: Zâti Tecelli'ye Göre Peygamberlerin Derecelerindeki Farklılık

53. FIKRA: Seyr-î İcmali, Seyr-î Tafsilîden Üstündür

54. FIKRA: Rızâ Makâmının Üstünlüğü

55. FIKRA: Sünnet'e Uymak ve Bid'atten Sakınmak

56. FIKRA: Cinlerin Halleri

57. FIKRA: Velî'nin Kısmî Üstünlüğü

58. FIKRA: Velînin Velâyeti, Peygamberin Velâyetinin Bir Parçasıdır

59. FIKRA: Allah'ın Sıfatlarının Üç Kısmı

60. FIKRA: Allah'ın Benzeri Yoktur

61. FIKRA: Uyarı

 


Allahû Teâlâya ibtidâ ve intihâda, ya’nî dünyâ ve âhirette, her zamân hamd ederim. Habîbi Muhammed’e “sallallahu aleyhi ve sellem” ve O’nun temiz ve yüksek Âline salât ve selâm ederim.

Bundan sonra derim ki, bu şerefli risâle, latîf ve tatlı işâretlerden, ince ve yüksek sırlardan bahseder. Müellifi, büyüklerin imâmı, ya’nî bütün mahlûkât üzerine Allahû Teâlâ’nın hücceti, aktâb ve evtâdın önderi, ebdâl ve efrâdın gönüllerinin kıblesi, Kur’ân-ı Kerîm'den ibâret olan Seb’ül-Mesânî'nin kâşifi bulunan Müceddid-i elf-i sânî, Üveysi-i Rahmânî, ârif-i Rabbânî, İslâm’ın ve müslümânların şeyhi, şeyhimiz ve imâmımız, mezhebi Hanefî, tarîkati Nakşibendî, nesebi Fârûkî Şeyh Ahmed Hazretleri’nin “kuddise sirruh” eseridir. Hidâyetinin güneşleri hiç batmasın ve insanlar feyzinden kıyâmete kadar fâidelensin. Bunun için yalnız Allahû Teâlâ’dan yardım isteriz ve yalnız O’na güveniriz.

 

(Seb'ül Mesânî: Huruf-u Mukatta, Fatiha-i Şerif, Kur'an-ı Kerim veya başka bilinmeyen)

 

1. FIKRA:

Mânevi Yolda Yükseliş ve İniş Mertebeleri

Bu fakîrin kalbine bu yolun hevesi düşünce, Allahû Teâlâ’nın inâyet ve ihsânı onu, Nakşibendî Hâcelerinin “kaddesallahü esrârehüm” hânedânının halîfelerinden birinin sohbetine eriştirdi. Ondan bu büyükler yolunu alıp, o azîzin sohbetine devâm etti. Ondan hiç ayrılmadı. O büyüğün [Hâce Muhammed Bâkibillah Hazretleri’nin] teveccühünün bereketi ile, istihlâk bakımından kayyûmluk sıfatına erişen hâcegânın yüksek cezbesi kendisinde hâsıl oldu. Ayrıca, bidâyetinde nihâyetin hâlleri münderic olan yoldan da bir parça nasîbi oldu. Bu cezbe ile hâllendikten sonra, işi ve mu’âmelesi sülûkde karar kıldı. Bu yolu hazret-i Alî’nin “kerremallahü vecheh” rûhâniyyetlerinin terbiyesi ile sonuna kadar kat’ etti. Ya’nî Onun Rabbi olan ismin yardımı ile gitti. O isimden kâbiliyyet-i ûlâ [ilk kâbiliyyet] -ki, buna Hakîkat-i Muhammediyye denir- “alâ sâhibihessalâtü vesse-lâmü vettehıyye” hazret-i Hâce Nakşibend’in “kaddesallahü teâlâ sirreh” rûhâniyyetinin yardımı ile yükseldi. Oradan, hazret-i Fârûkun “radıyallahü anh” rûhâniyyetlerinin vâsıtası ile, o kâbiliyyetin üstüne çıkmak ele geçti. Oradan da, o kâbiliyyetin üzerinde bulunan ve onun tafsîli gibi bulunan makâma -ki O makâm aktâb-ı Muhammediyye makâmıdır-Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Hazretleri’nin rûhâniyyetlerinin terbiyesi ile ulaştı. Bu makâma kavuşma zamânında, Hâce Nakşibend Hazretleri’nin “kaddesallahü teâlâ esrârehüm┠halîfesi olup, irşâd kutbu bulunan Alâed-dîn Attâr Hazretleri’nin rûhâniyyetlerinden de o dervişe bir nev’ yardım ulaştı. Aktâbın, ya’nî irşâd kutublarının nihâyeti bu makâma kadardır. Zıl dâiresi de bu makâmda sona erer. Bundan sonra ya tam asıldır, yâhud zılle karışık asıldır. Efrâd ismini alan büyük evliyâ bu devlete kavuşmakla şereflenirler. Kutublardan ba’zısı da, efrâdla sohbet netîcesinde, asl ile zıllın karışık olduğu makâma kadar yükselip, bu karışık asla bakar. Fakat tam asla kavuşmak, yâhud ona nazar etmek, derecelerine göre, efrâda mahsûstur. Bu Allahû Teâlâ’nın büyük ihsânıdır. Dilediğine verir. O, büyük ihsân sâhibidir.

Bu dervişe kutubluk hil’atı [büyük makâmı], kutubların makâmı olan dereceye kavuştuktan sonra, din ve dünyânın Efendisi “aleyhissalavâtü vet-teslîmât-ül-mübârekâtü vet-tehıyyâtü-t-tâmiyât” tarafından ihsân edildi. Böylece bu fakîri bu makâmla şereflendirdiler.

Bundan sonra, Allahû Teâlâ’nın inâyet ve ihsânları yine onun hâlini kaplayıp, bulunduğu bu makâmdan dahâ yukarıya yöneldi. Bir defada asılla karışık olan makâma ulaştı ve o makâmda bir nev’î fenâ ve bekâ ele geçti. Geçmiş olduğu makâmlarda da böyle olmuştu. Asılla zıllın karışık olduğu bu makâmdan da ileri geçirip, asla âid makâmlarla şereflendirip, aslın aslına kavuşturdular. Asl makâmlarında yükselme olan bu son urûc, ya’nî ilerleme ve yükselmede Gavs-ı A’zam Muhyiddîn Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleri’nin “kaddesallahü teâlâ sirreh-ül-akdes” rûhâniyyetlerinden yardım geldi ve tasarruf kuvveti ile, o makâmlardan geçirip, asl-ül asla eriştirdiler ve o makâmdan tekrâr âleme döndürdüler. Nitekim bu geri döndürme işi, her makâmda olmuş idi.

Bu fakîre, son yükselmenin kendisine mahsûs olduğu ferdiyyet nisbetinin mayası, yüksek babasından hâsıl olmuş, yüksek babası da, bu makâmı, kuvvetli cezbe ve meşhûr hârikalar sâhibi bir azîzden elde etmişti. Lâkin bu fakîr, basîretinin [kalb gözü ile görmesinin] za’îfliği ve o nisbetin ortaya çıkmasının azlığı sebebiyle sülûk konaklarını aşmadan, onu kendinde bulamadı ve asla bundan hiç haberi olmadı.

O derviş, nâfile ibâdetlerde, bilhâssa nâfile namâzlarda, babasından çok yardım gördü. Yüksek babası ise bu sa’âdete Çeştî yolunda bulunan şeyhi vâsıtası ile kavuşmuştu.

O dervişin [ya’nî imâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin] ledünnî ilimlerle şereflenmesinde Hızır’ın “alâ nebiyyinâ ve aleyhis-salâtü ves-selâmü vet-tehıyye” rûhâniyyetinin yardımları oldu. Fakat bu hâl kutublara âit makâmdan geçmediği zamân süresince idi. O makâmdan geçtikten ve yüksek makâmlarda terakkiye kavuştuktan sonra ilmin alınması kendi hakîkatinden olmakta, kendinde, kendiyle ve kendinden bulmaktadır. Zîrâ başkasının araya girmeğe mecâli kalmamıştır.

O dervişe, seyr-i anillahi billah diye tâbir olunan nüzûl, ya’nî iniş ve geriye dönüş zamânında, diğer silsilelerdeki meşâyıhın makâmlarından geçmek de elverdi ve her makâmdan büyük pay aldı ve geçtiği makâmlardaki meşâyıh onun işi ve mu’âmelesine yardımcı oldular ve kendi nisbetlerinin hülâsâlarını, öz ve esâslarını ona verdiler. İlk önce Çeştî büyüklerinin makâmından geçirildi ve o makâmdan büyük haz ve nasîb aldı. Çeştî tarîkatindeki büyük meşâyıh arasından, Hâce Kutbüddîn Bahtiyârî Hazretleri’nin rûhâniy-yeti diğerlerinden önce yardımda bulundu ve gerçekten kendileri o makâmda büyük şân sâhibi olup, o makâmın reîsidirler.

Bundan sonra Kübrevî tarîkati büyüklerinin makâmlarından geçmek vâkı’ oldu. Bu iki makâm urûc, ya’nî yükselme bakımından berâberdir. Lâkin bu makâm, yukarıdan iniş, ya’nî geriye dönüş vaktinde, o ana caddenin sağında bulunmaktadır. Birinci makâm ise, o sırât-ı müstakîmin solundadır. Bu ana cadde öyle bir yoldur ki, irşâd kutublarının büyüklerinden ba’zısı o yoldan Ferdiyyet makâmına ulaşırlar ve nihâyet-ün-nihâyeye kavuşurlar. Efrâd-ı Tenhâ, yalnız olan efrâdın ayrı bir yolu vardır ki, kutubluk olmadan o yoldan geçilemez. Bu makâm sıfatlar makâmı ile bu ana cadde arasında bulunmaktadır. Sanki o, bu iki makâm arasında geçittir ve her iki taraftan nasîp almaktadır. Birinci makâm ise, o ana caddenin bir başka tarafında bulunmakta olup, sıfatlar ile münâsebeti azdır.

Dahâ sonra, şeyh Şihâbüddîn’in reîsi bulunduğu, Sühreverdî büyüklerinin makâmlarından geçildi. Bu makâm sünnete uymak nûrları ile parlamaktadır. “Alâ masdarihes-salâtü vesselâmü vet-tehıyye.” Aynı zamânda fevk-ul fevk müşâhedesinin aydınlığı ile süslenmiştir. İbâdetler bu makâmı elde etmekte yardımcıdır. Nâfile ibâdetlerle meşgûl olan ba’zı yetişmemiş, olgunlaşmamış sâlikler, nâfile ibâdetlere ülfetle, o makâma münâsebetleri sebebiyle, o makâmdan bir pay almışlardır. Nâfile ibâdetler, asâleten, ya’nî doğrudan doğruya o makâmla münâsebettedir. Diğerlerinin, mübtedî olsun, müntehî olsun, ya’nî yolun başında bulunsun veyâ sonunda bulunsun vâsıtalı, ya’nî dolaylı olarak o makâmla münâsebetleri vardır. [Burada vâsıta yine nâfilelerdir.] O makâm çok parlaktır. Bu makâmda müşâhede edilen nûrâniyyet, diğer makâmlarda azdır. Bu makâmdaki meşâyıh, sünnet-i seniyyeye ittiba’ ile, büyük şân ve yüksek mertebede bulunmaktadır. Kendileri gibi olanlardan husûsî özellikleri ile apayrı bir imtiyâzla ayrılmaktadır-lar. Onlara bu makâmda müyesser olanlar, başka makâmlarda, yükselme bakımından dahâ üstün olsa da, ele geçmez.

Ondan sonra cezbe makâmına indirdiler. Bu makâm, hesâbsız cezbe makâmlarını câmi’dir. Oradan da aşağı indirdiler. Geriye dönüş, ya’nî yükseldikten sonra tekrâr inme makâmlarının sonu, hakîkat-i câmi’a denilen kalb makâmıdır. İnsanları irşâd etme ve kemâle getirme bu makâma inmeğe bağlıdır. Bu fakîri bu makâma indirdiler. Bu makâma iyice yerleşmeden tekrâr bir urûc, yükselme vâkı’ oldu. O zamân aslı da, zıl gibi geride bıraktı. Kalb makâmında vâkı’ olan bu urûc sebebiyle temkîne kavuştu. Vesselâm.

 

2. FIKRA:

İrşad Kutbunun Feyzi

Ferdiyyet kemâlâtını da kendinde bulunduran bir irşâd kutbunun vücûdu [varlığı] çok azîzdir. Bir çok asırlardan ve hesâbı zor zamânlardan sonra ancak böyle bir cevher zuhûr eder ve karanlık âlem onun nûrû zuhûruyla aydınlanır. Onun irşâd ve hidâyet nûru bütün âlemi içine alır. Arşın tepesinden dünyânın merkezine kadar, kimde rüşd, hidâyet, îmân ve mârifet hâsıl olursa, onun vâsıtasıyla olur ve ondan istifâde olunur. Onun tavassutu olmadan hiç kimse bu devlet ve ni’metlere kavuşamaz. Onun hidâyet nûru dünyâyı kuşatan okyânus gibi, bütün âlemi içine almıştır. O deniz donmuş gibi olup, aslâ hareket etmez. O büyüğe müteveccih olan bir şahıs, ona ihlâsla bağlı ise, yahut o büyük, bir tâlibin hâline teveccüh ederse, işte bu teveccüh esnâsında, tâlibin kalbinde sanki bir pencere açılır ve o yoldan, teveccüh ve ihlâsı miktarınca, o deryâdan içer içer ve kanar. Bunun gibi, Allahû Teâlâ’nın zikrine müteveccih olan bir kimse, o azîze hiç teveccüh etmese, ammâ onu inkârından değil, tanımadığı için böyle yapsa, aynı istifâde onda da hâsıl olur. Lâkin birincisinde olan istifâde bundan dahâ fazladır.

Fakat bir kimse o azîzi inkâr etse, onun büyüklüğünü kabûllenmese, yâhud o büyük zât, ondan incinse, her ne kadar Allahû Teâlâ’nın zikri ile meşgûl olsa da, rüşd ve hidâyetin hakîkatinden mahrûmdur. Ona feyz gelmesine onun inkarı sed ve sebeb olmaktadır. Yoksa o azîz, onun istifâde etmemesini ve onun zarar görmesini istememektedir. Hidâyetin hakîkati ondan uzaklaşmıştır. Eğer rüşd varsa, sûret ve şekildedir. Ma’nâsız sûretin ise fâidesi pek azdır.

O azîze karşı ihlâs ve muhabbet üzere olanlar, her ne kadar yukarıda bildirilen teveccüh ve zikr-i ilâhî ile meşgûl olmasalar da, sırf muhabbetleri sebebi ile, rüşd ve hidâyet nûruna kavuşurlar. Hidâyet üzere olanlara selâm olsun!

 

3. FIKRA:

İrşad Mâkâmı

Bu fakîre ilk açılan kapı, bulmak zevki olup, bulmanın kendisi değildi. İkinci hâlde ise, bulmak ele geçti ve bulmak zevki gitti. Üçüncüsünde ise, bulmak da, bulmak zevki gibi yok oldu. İkinci hâl, kemâl ve velâyet-i hâssa derecesine kavuşma hâlidir. Üçüncü makâm ise, tekmîl [tâlibleri kemâle getirme] ve insanları Hakka da’vet için geriye dönüş makâmıdır. Önceki hâl, sâdece cezbe bakımından kemâldir. Buna sülûk de eklenir ve tamâm olursa, önce ikinci, ardından üçüncü hâl hâsıl olur. Sülûk yapmamış bir meczûb ikinci ve üçüncü hâle kavuşamaz. Kâmil ve mükemmil olan bir mürşid, cezbesi sülûkünden önce olandır. Ondan sonra sülûkü cezbesinden önce olan gelir. Bu ikisinden maadası aslâ kâmil ve mükemmil değildir. Vessalâtü ves-selâmü alâ hayr-il beşeri Seyyidinâ Muhammedin ve âlih-il ethar.

 

4. FIKRA:

Son Halin Başlangıca Yerleştirilmesi

Bu fakîr, Rebi’ül-evvel ayının sonlarında, bu büyük hânedânın [Nakşibendî büyükleri silsilesinin] halîfelerinden bir azîzin hizmet ve sohbeti ile şereflendi ve bu büyükler yolunu ondan aldı. Aynı senenin Receb ayının ortalarında, sonda olan hâllerin başlangıca yerleştirilmiş bulunduğu Nakşibendî huzûruna kavuştu. O azîz, “Nakşibendî nisbeti, bu huzûrdan ibârettir” buyurdu.

On tam sene ve bir kaç ay sonra Zilkâde ayının ilk yarısında, başlangıç ve ortalarda bir nice perdeler arkasında bidâyete yerleşmiş olan nihâyet, önündeki perdeleri yırttı ve gerçek yüzünü gösterdi. Hiç lekesiz ve engelsiz ve perdesiz ortaya çıktı. O zamân anlaşıldı ki, başlangıçta bu ismin sûreti, görüntüsü, o vücûdun bir karaltısı ve bu müsemmâdan bir isim var idi. Aralarındaki fark çok büyüktür. İşin hakîkati burada ortaya çıktı. Mu’âmelenin sırrı burada âşikâr oldu. Tatmayan anlayamaz. Vessalâtü ves-selâmü alâ Seyyid-il en’âm ve âlih-il Kirâm ve eshâbihil-izâm.

 

5. FIKRA:

Nimeti Anmak

(O hâlde Rabbinin ni’metlerini dile getir) (ed-duha, 93/11) âyet-i kerîmesi mûcibince derim ki: Bu fakîr bir gün kendini sevenlerle birlikte halkada oturuyordum. Kendi harâblığıma, perîşânlığıma baktım. Bu bakışım o kadar kuvvetlendi ki, kendimi bu duruma [insanları irşâd ve hidâyete da’vete] münâsebetsiz buldum. Bu esnâda, (Allah için tevâzu’ edeni, Allah yükseltir) hadîs-i şerîfi ma’nâsınca, hakîkatten uzak bu kulu mezellet [aşağılık] toprağından kaldırdılar ve kalbine şöyle seslendiler: “Seni ve kıyâmete kadar, bana kavuşmak için seni vâsıtalı ve vâsıtasız tevessül edenleri mağfiret eyledim.” Bir yanlışlık olmasın diye de tekrar ettiler. Bu, hayâl, zan cinsinden olan ve şüphe taşıyan bir söz değil, hakîkat ve vâkı’adır. Bunun için Allahû Teâlâ’ya sayısız hamd ve senâ, en temiz tesbîh ve tehıyyeler olsun. Rabbimizin beğendiği derecede medhler ve senâlar olsun. Vessalâtü ves-selâmü alâ Resûlihi seyyidinâ Muhammedin ve Âlihi kemâ yahrâ.

Bundan sonra ilhâm ile bildirilen bu ma’nâlı sözü, herkese duyurmamı emir buyurdular. Beyt:

Kocakarı kapısına gelirse bir pâdişâh,

Ağam, bıyığın burup, etme gizli gizli âh!

(Muhakkak ki, Rabbinin mağfireti çok geniştir) (âyet-i kerîme)

 

6. FIKRA:

Allah' a, Allah'ta ve Allah'tan (Halka) Yolculuk

Seyr-i ilallah, Allahû Teâlâ’nın isimlerinden sâlikin mebde-i teayyünü bulunan isme kadar olan seyrinden, ilerlemesinden ibârettir. Seyr-i fillah ise, o isimde ilerlemek demektir. Bu seyr, esmâ, sıfat, şuûn ve i’tibârâtdan mücerred olmak i’tibâriyle zât-ı ehadiyyete kadar devâm eder. Bu tefsîr, ya’nî yaptığımız bu açıklama, ALLAH mubârek isminden murâd, bütün isim ve sıfatları kendinde bulunduran vücûb mertebesinde tutulduğu takdîrdedir. Ammâ ALLAH mubârek isminden murâd, zât-ı baht [sırf zât-ı ilâhî] ise, o zamân seyr-i fillah, bildirilmiş olan bu ma’nâ ile, seyr-i ilallaha dâhil olur ve bu durumda seyr-i fillah hiç bir zamân ele geçmez. Çünki zât-ı bahtdaki seyr, nihâyetün-nihâye noktasında tasavvur olunamaz. Zîrâ o noktaya kavuştuktan sonra, orada hiç duraklamadan geri âleme dönülür. Bu geri dönüşe Seyr-i anillahi billah denir. Bu anlattığımız öyle bir ma’rifettir ki, nihâyet-ün-nihâyeye kavuşanlara mah-sûstur. Bu fakîrden başka, Evliyâdan hiç kimse bu ma’rifetden bahsetmemiştir. Âyet-i kerîmede, (Allah, dilediklerini kendine seçer) buyuruldu. Velhamdü lillahi Rabb-il âlemîn, vessalâtü ves-selâmü alâ Seyyid-il mürselîne Muhammedin ve âlihi ecma’în.

 

7. FIKRA:

Evliyâ Mertebeleri

Velâyet kemâlleri, ya’nî evliyâ mertebeleri çeşit çeşittir. Bir kısmının velâyet derecelerinden nasîbi bir derece olur. Bir başka kısmının isti’dâdı iki derece, ba’zılarının üç derece, ba’zılarının kâbiliyyeti dört derece olur. Kiminin de isti’dâdı beş derece olur. Bunlar çok azdır. Bu beş dereceden birinci derecenin hâsıl olması, fi’llerin tecellîsine, ikinci derece sıfatların tecellîsine ve son üç derece, mertebelerine göre zâtın tecellîlerine bağlıdır. Bu fakîrin sohbetinde bulunanların çoğu, bu derecelerden üçüncü derecede bulunmaktadır. Azı da dördüncü derecede, pek azı ise, evliyâlık derecelerinin nihâyeti olan beşinci derecededir. Bu fakîre göre kemâl, ya’nî velâyetteki olgunluk derecesi, bu derecelerin ötesindedir. Ashâb-ı Kirâmın “rıdvânullahi aleyhim ecma’în” zamânından sonra bu kemâl kimsede görülmemiştir. Bu mertebe, cezbe ve sülûkun çok üstündedir. İleride inşâallahü Teâlâ bu kemâl hazret-i Mehdî’de zuhûr edecektir. Vessalâtü vesselâmü alâ hayr-il beriyye!

 

8. FIKRA:

İniş ve Halk Arasına Tam Dönüş

Nihâyet-ün-nihâyeye kavuşmuş olanlar, geriye dönüşte de en aşağı mertebeye inerler. Nihâyet-ün-nihâyeye kavuşmuş olmanın alâmeti, işte bu en aşağı mertebeye inmektir. Geriye dönüş ve iniş, bu şekilde olunca, geriye dönen ve çıktığı gibi en aşağı mertebeye inen, tamâmen sebepler âlemine müteveccih olur. Onun bir kısmı Hak sübhânehuya, bir kısmı ise insanlara müteveccih [yönelmiş, yüzünü çevirmiş] değildir. Zîrâ bu hâlde bulunmak, nihâyet-ün-nihâyeye [sonun sonuna] kavuşmamanın alâmetidir ve böyle olan en aşağı mertebeye inemez.

Ya’nî demek istiyoruz ki, mü’minin mi’râcı olan namâz kılma esnâsında geriye dönmüş velînin latîfeleri [kalb, rûh, sır, hafî ve ahfa ve nefs]inin Allahû Teâlâ’ya husûsî teveccühü hâsıl olur ve namâz bitinceye kadar devâm eder. Namâzdan sonra, yine bütün varlığıyla insanlara döner. Lâkin farz ve sünnetleri edâ ederken, altı latîfe Allahû Teâlâ’ya müteveccih olur. Nâfile namâz esnâsında ise, yalnız latîfelerin en latîf olanı ile müteveccih olmaktadır. (Allahû Teâlâ ile öyle zamânlarım oluyor ki...) hadîs-i şerîfi, herhâlde bu husûsî vakte işârettir ki, bu da namâza mahsûstur. Bu işârete bizi yaklaştıran delîl de, (Gözümün ışığı [bütün neş’em] namâzdadır) hadîs-i şerîfidir. Bu karîneye [ipucu-na] ekleyeceğimiz iki işâret dahâ vardır ki, bunlar da sahîh keşif ve sarîh ilhâmdır. Bu ma’rifet, bu fakîre mahsûs ma’rifetlerdendir. Meşâyıh bu kemâli, iki teveccüh arasını birleştirmede bilmişlerdir. Her şeyin en doğrusunu Allahû Teâlâ bilir. Vesselâmü alâ menittebe’al-hüdâ veltezeme mütâ-ba’at-el Mustafâ aleyhi ve alâ âlihis-salavâtü vet-teslimâtü etemmühâ ve ekmelühâ.

 

9. FIKRA:

Müşâhade

Meşâyıh [büyük tasavvuf âlimleri] buyurmuşlardır ki, Evliyânın, velâyet mertebesine kavuştuktan sonraki müşâhedesi enfüstedir. Seyr-i ilallahda yolda ilerlerken hâsıl olan âfâkın müşâhedesi mu’teber değildir. Bu fakîre keşf olunan ise, dahâ başka olup, onda nefsdeki [kendindeki] müşâhede de, âfâkdaki [dışarıdaki] müşâhede gibi mu’teber değildir. O müşâhede Hak Teâlâ’nın gerçek müşâhedesi değildir. Hak Teâlâ bîçûn ve bîçigûnedir [Nasıl ve ne hâlde olduğu bilinemezdir]. Çün [ta’rîf edilen] aynasına sığmaz; bu ayna ister âfak, ister enfüste olsun.

Allahû Teâlâ, âlemin ne içindedir, ne dışındadır. Ne âleme bitişiktir, ne de ondan ayrıdır. Allahû Teâlâ’yı müşâhede ve rü’yet de, ne âlemin içindedir, ne de dışındadır. Ne âleme bitişiktir, ne de âlemden ayrıdır. Bunun içindir ki, âhiretteki rü’yete, ya’nî Cennet’te Allahû Teâlâ’yı görmeğe, “nasıl olacağı bilinmeyen bir görmedir” demişlerdir. Bu akıl ve düşünce ile anlaşılamaz. Dünyâda bu sırrı seçilmişlerin seçilmişlerine açıklamışlardır. Onlara olan rü’yet değilse de, rü’yet gibidir. Bu öyle büyük devlet ve sa’âdettir ki, Ashâb-ı Kirâmın “aleyhimürrıdvân” zamânından sonra çok az kimse bununla şereflenmiştir. Bu gün bu söz kabûlden uzak görünse ve çokları doğruluğuna yanaşmasalar da, büyük bir ni’meti izhâr etmektedir. Kısa görüşlü ve dar düşünceliler inansın veyâ inanmasın! Bu nisbet bu özelliği ile yarın hazret-i Mehdî’de görülecektir, inşâallahü teâlâ. Doğru yolda olanlara ve Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” uyanlara selâm olsun! Salavâtullahi Teâlâ ve teslimâtühü aleyhi ve alâ âlihi ve eshâbihi ecma’în.

 

10. FIKRA:

Tasavvuf Yoluna Giriş

Bir tâlib bir şeyhin [mürşid-i kâmilin] huzûruna gelince, şeyh ona istihâre etmesini söylemelidir. Üçten yediye kadar istihâre ettirmelidir. İstihârelerden sonra istek ve arzûsunda bir tezebzüb [dalgalanma ve tereddüd] meydâna gelmezse, ona büyükler yolunu açmalıdır. İlk iş ona tevbeyi öğretmektir. Bunun için iki rek’at tevbe namâzı kılmasını söylemelidir. Zîrâ bu yolda tevbesiz adım atmak fâidesizdir. Ammâ tevbede icmâl [kısa ve topluca bütün günâhlardan tevbe etmek] yeterlidir. Tafsîlini dahâ sonraya bırakır. Çünki bu günlerde, ya’nî ilk zamânlar himmetler düşük, kalpler dağınık olup, arzû edilen netîce elde edilemez. Eğer baştan tafsîli tevbe etmeğe mecbûr edilse, bunun ciddî olabilmesi için epey bir zamân gerekir. Bu zamân zarfında istek ve arzûsunda bir gevşeklik ve soğuma meydâna gelebilir ve bu yüzden istediği şeyden geri kalabilir. Hattâ baştan yapılan tafsîli bir tevbe beklenen netîceyi vermeyebilir.

Bundan sonra, tâlibin hâline münâsib olan bir vazîfe vermelidir. İsti’dâd ve kâbiliyyetine uygun zikir ta’lîm ve telkîn etmelidir. Yoldaki işini kolaylaştırmak için tâlibin hâline teveccühte eksiklikte bulunmamalı, kalbinde hâsıl olan hâlleri gözetmeli, ondan uzak durmamalıdır. Yolun edep ve şartlarını ona açıklamalı, onu teşvîk etmelidir. Kitâba, Sünnete ve Selef-i sâlihînin eserlerine uymağa gayret ettirmelidir. Bu mütâba’at, ya’nî uymak olmadan maksada kavuşmanın mümkün olamayacağını ona bildirmelidir. Yine ona bildirmelidir ki, Kitâba ve Sünnete kıl ucu kadar muhâlif görünen keşif ve vâkı’alara hiç önem vermemeli ve i’tibâr etmemelidir. Hattâ bunlardan istiğfâr etmelidir.

Mürşid, müridinin, akâidini Ehl-i Sünnet ve cemâ’atin güzel akîdesine göre düzeltmesinde nasihatten geri kalmamalı, kendine lâzım olacak zarûrî fıkıh bilgilerini öğrenmesini ve her hâlükârda ilmi ile amel etmesini buyurmalıdır. Çünki bu yolda uçmak, i’tikâd ve amelin iki kanadı olmadan mümkün değildir.

Yine tâlibe sıkı sıkı, yemekte harâm ve şüphelilerden çok sakınmasını, bu husûsta ihtiyât üzere olmasını tenbîh etmeli, her bulduğunu yememesini, nereden geldiğini bilmeden ağzına koymamasını, bu husûsta parlak dînimizin fetvâsı olmadan el ve ağzını hareket ettirmemesini söylemelidir. Kısaca her işte, (Peygamberimin size verdiklerini [yapmanız iyidir buyurduklarını] alın, sizi men’ ettiği şeylerden sakının) âyet-i kerîmesini hep göz önünde bulundurmasını tenbîh etmelidir.

Tâlibler iki hâlde olurlar: Yâ keşif ve ma’rifet sâhibi, ya da cehl ve hayret erbâbıdırlar. Ammâ yoldaki konakları ve makâmları aşdıktan ve önlerindeki, ya’nî kendileri ile Rableri arasındaki perdeleri kaldırdıktan sonra, her ikisi de vâsıldır, Hakka kavuşmuştur. Kavuşmada birbirlerinden üstünlük ve meziyyetleri yoktur. Tıpkı iki kişinin birçok menzil ve konaklardan sonra Kâ’be’ye ulaşmaları gibidir. Bunlardan biri her menzilde, her konakladığı yer ve şehirde, küçük-büyük her şeye bakar, her şeyi görmeğe çalışır ve is-ti’dâdı miktârınca çok şeyler öğrenir ve öylece Kâ’be’ye ulaşır. Diğeri ise, bu konakladıkları yer ve şehirlerde bir şeye bakmaz, incelemez ve gözü kapalı gibi Kâ’be’ye varır. İşte Kâ’be’ye kavuşmada bunların ikisi de aynıdır. Kâ’be’ye kavuşmada birinin diğerine üstünlüğü ve meziyyeti yoktur. Evet, yolda ilerlerken gördükleri ve görmedikleri farklıdır ve fark bu kadardır. Ammâ kavuştuktan sonra ikisine de cehl, ya’nî önceki bildiklerini düşünmemek ve bırakmak lâzımdır. [Onlar buraya kadar lâzım idi. Maksada kavuşunca artık angarya olurlar.] Çünki Allahû Teâlâ’nın zâtının ma’rifetinde cehâlet ve bilememek vardır.

Şunu da bilmek lâzımdır ki, sülûk konaklarını aşmak, on makâmı geçmekTen ibârettir. On makâmı aşmak ve geçmek ise, fi’llerin, sıfatların ve zâtın tecellîlerine kavuşmağa bağlıdır. Bu on makâmdan Rızâ makâmının dışındakiler, fi’llerin ve sıfatların tecellîlerine bağlıdır. Rızâ makâmı ise, zât-i ilâhînin tecellîsine bağlıdır; Teâlâ ve Tekaddes. Aynı şekilde zât-i ilâhînin muhabbetine bağlıdır ki, bu muhabbet hâsıl olunca, muhib, mahbûbunun elem ve ni’metlerini eşit bulur. Böylece rızâ ele geçer, rızâsızlık kalkar. Aynı şekilde bütün bu makâmlara kelimenin tam ma’nâsıyla kavuşmak, tam fenâya kavuşmanın kendisine bağlı olduğu zâtın tecellîsinin hâsıl olduğu zamândır. Ammâ dokuz makâma kavuşmak, fi’llerin ve sıfatların tecellîsinde olmaktadır. Meselâ Allahû Teâlâ’nın kudretini, kendi üzerinde ve her şeyin üzerinde müşâhede edince, gayr-i ihtiyâri Tevbe ve İnâbete başvurur. Korkar ve titrer ve Vera’ [bütün günâhlardan sakınma] yolunu tutar. Allahû Teâlâ’nın takdîrine, kazâsına sabreder ve hiçbir şeye gücü yetmediğini anlar. Mevlâsının ihsân eylediği ni’metleri bilince ve vermenin ve vermemenin O’ndan olduğuna inanınca, çâresiz Şükr makâmına gelir ve tevekkülde ayağını sağlam ve sâbit tutar. Allahû Teâlâ’nın merhamet ve muhabbeti zâhir olunca, Recâ makâmına gelir. Allahû Teâlâ’nın azamet ve kibriyâsını müşâhede edince ve alçak dünyâ onun nazarında hor ve kıymetsiz bulununca, çâresiz dünyâyı istemekten ve ona kavuşmaktan kesilir ve Fakrı seçer ve zühdü kendisine âdet edinir.

Ammâ şunu da bilmelidir ki, bu makâmlar tafsîli olarak ve sırası ile sülûku cezbesinden önce olan sâlike hâsıl olur. Cezbesi sülûkundan önce olan sâlik ise, bu makâmları icmâlen geçer. Çünki onu ezelî inâyet, öyle bir muhabbete giriftâr etmiştir ki, bu makâmların tafsîli ile meşgûl olamaz. O muhabbetin içinde, bu makâmların özü ve bu konakların hulâsâsı, tam olarak kendisine, tafsîl sâhibinin müyesser olmadığı derecede ihsân olunur. Doğru yolda olanlara selâm olsun!

 

11. FIKRA:

Kelime-i Tevhid ve Allah'ın Zâtını İdrak

Tâlibin [ derken] âfâkî ve enfüsî [dışındaki ve içindeki] bâtıl ilâhları [Allah’tan başka taptığı, gönül verdiği, kulluk ettiği her şeyi] silip yok etmeğe çok çalışması lâzımdır. İllallah derken, ya’nî Hak’tan başka ma’bûd yoktur derken, hâtırına ve düşüncesine gelen her şeyi, derken kastettiklerine dâhil etmeli, Allahû Teâlâ’nın vücûdu ile yetinmelidir; her ne kadar o makâmda vücûd bile yolda kalıyor ve vücûdun ötesini aramak gerekiyor ise de. Ehl-i Sünnet âlimleri, “Allahû Teâlâ’nın vücûdu zâtından başkadır” demekle ne güzel söylemişlerdir. Vücûda zâtın aynısı demek ve vücûddan başka bir şey yokdur, Allahû Teâlâ’nın zâtı vücûddur demek, görüş, bakış ve gerçeği bilmekteki kusûr ve eksiklikten doğmaktadır. Şeyh Alâüddevle Semnâni Hazretleri “kuddise sirruh”, “Vücûd âleminin üstü, melik-i vedûd âlemidir” demişlerdir.

Bu fakîri vücûd âleminden yukarı çıkardıklarında, bir müddet bu hâle mağlûb oldum. Taklîdî ilim mucibince kendimi müslümânlardan sayardım. Velhâsıl mümkin ve mahlûk olanın havsala ve hâtırına gelen şeylerin de mümkin ve mahlûk olmaları lâyık ve uygundur. İnsanlara, kendisini tanıyamamaktan başka açık yol bırakmayan Allahû Teâlâ her eksik ve ayıbdan münezzehtir. Buradan bu fenâ ve bekâya kavuşan mümkinin [velînin] vâcib olacağı, sakın akla ve hayâle gelmesin. Bu imkânsızdır ve hakîkatlerin değişmesine yol açar. O hâlde mümkin vâcib olmayınca, Vâcib Teâlâ’dan nasîbi, anlayamamazlıktan başka bir şey olamaz.

Beyt:

Anka kuşu avlanamaz, tuzağını topla,

Çünki orada sâdece hava girer tuzağa.

Yüksek himmetli olmak, hiç kavuşulamayan, kendisinden nâm ve nişân görünmeyen böyle bir maksûdu matlûb edinmekle ifâde edilir. Bir kısımları vardır ki, kendilerinin aynı görmek istedikleri matlûbu isterler ve isterler ki, onunla aralarında yakınlık ve berâberlik olsun. Mısra:

Onlar onlardır ve ben böyleyim, yâ Rab.

12. FIKRA:

Kalb ve Mertebeleri

Hâce Nakşibend “kaddesallahü teâlâ sirreh-ül-akdes”, “Meşâyıhdan herbirinin aynasının iki yüzü vardır. Benim aynamın ise altı yüzü vardır” buyurduğu hâlde, zamânımıza kadar bu yolun ve hânedânın büyüklerinden hiçbiri bu öz ve yüksek ma’nâlı sözü açıklamadı. Hattâ işâret ve remz ile dahî bu husûsta bir söz söylemedi. Sermâyesi az olan bu fakîr ve hakîrin ne haddine ki, bu sözü açıklamağa koyulayım ve îzâhında ağzımı açıp, dilimi oynatayım. Ammâ Hak Sübhânehü ve Teâlâ mücerred ihsânıyla bu muammânın sırrını bu fakîre açıp, iç yüzünü olduğu gibi gösterince, hâtırıma geldi ki, bu gizli inciyi [çok kıymetli bilgiyi] kalem ile yazıya döküp, ortaya çıkarayım ve dil ile anlaşılacak bir tarzda beyân edeyim. İstihâre ettikten sonra buna giriştiğimi de yazmadan geçmeyeyim. Allahû Teâlâ’dan ismet ve tevfîk isterim.

Yukarıda bildirilen aynadan murâd, ârifin kalbi olup, rûhla nefs arasında geçittir, vâsıtadır. İki yüzden maksat, rûha ve nefse bakan yüzler kastedilmiştir. İşte meşâyıhın kalb makâmına erişmesi esnâsında, onun iki yüzü görülmekte, kalb makâmına münâsib olan, o iki makâmın ilim ve ma’rifetleri ele geçmektedir. Hazret-i Hâce’nin yolu ise böyle olmayıp, o makâmda, nihâyet başlangıçta mündericdir. Onun yolunda kalb aynasında altı cihet [yön, yüz] ortaya çıkmaktadır. Bunu şöyle açıklarız: Bu yolun büyüklerine göstermişlerdir ki, altı latîfeden insanda olanlar, insanın kalbinde tamâmen vardır. Nefs, kalb, rûh, sır, hafî ve ahfâ altı latîfe olup, altı yüzlü olmaktan bunlar kastedilmiştir. O hâlde, diğer meşâyıhın seyri kalbin zâhirinde ve büyüklerin seyri, kalbin bâtınındadır. Bu seyirle onun bâtınındaki bâtınlara [kalbin içinin içinin içindekilerine] kavuşurlar ve bu altı latîfeye âit ilim ve ma’rifetleri kalb makâmında ortaya koyarlar. Kalb makâmına münâsib olan ilimler bunlardır. Hazret-i Hâce Şâh-ı Nakşibend’in “kuddise sirruh” derin ma’nâlı o sözünün açıklaması budur. Bu fakîre bu makâmda, bu büyüklerin hürmetine ve onların bereketiyle çok çok şeyler verilmiş, tahkîkten sonra tedkîk [hâllendikden sonra hâllerini ve kavuştuklarını incelemek] ihsân edilmiştir. (Rabbinin ni’metlerini dile getir) âyet-i kerîmesi mûcibince, o çokluktan bir remz ve o tedkîkden bir işâret yazıyorum. İsmet ve tevfîk Allahû Teâlâ’dandır.

Kalbin kalbinin de, kalb gibi latîfeleri vardır. Fakat kalbin kalbinde, dâirenin darlığı veyâ bilinmeyen bir sebeple, biraz önce isimlerini bildirdiğimiz altı latîfeden iki latîfe cüz’î bir yolla zâhir olmuyor. Bu iki latîfe, nefs ve ahfâ latîfeleridir. Üçüncü mertebede bulunan kalbde de durum aynıdır; ancak onda hafî de görünmüyor. Dördüncü mertebedeki kalbde de yine böyle olup, onda sır da zâhir olmuyor. Onda sâdece kalb ve rûh görünmektedir. Beşinci mertebede, onda rûh da görünmez. Burada ancak, sâdece ve yalnız sırf kalb kalır. Onda aslâ bir şeyin i’tibârı yoktur.

Sonun sonuna ve nihâyetin nihâyetine varmak için tevessül edilecek ba’zı yüksek ma’rifetleri burada bildireceğim. Allahû Teâlâ’nın tevfîkı ile derim ki, âlem-i kebîrde [kâinâtda] tafsîli [ayrıntılı] olarak zâhir olanlar, âlem-i sagîrde, ya’nî insanda icmâlen [topluca] vardır. Âlem-i sagîr parlatılır ve nûrlandırılırsa, ayna olmak hasebiyle, âlem-i kebîrde tafsîlî olarak zâhir olan her şey onda görünür. Çünki parlamak ve nûrlandırılmakla hacmi genişlemiş, sagirlik hükmü [küçüklüğü] ortadan kalkmıştır. Bunun gibi âlem-i kebîre nisbetle âlem-i sagîrde zâhir olan şeylerin hepsi, âlem-i sagîre nisbetle kalbde de icmâlen ve tafsîlen zâhir olur. Kalb âlemi olan âlem-i esgâr [en küçük âlem] parlatıldığı ve ona gelen zulmet zâil olduğu zamân, ayna olmak özelliği sebebi ile, onda da, âlem-i sagîrde tafsîlen zâhir olan şeylerin hepsi zâhir olur. Bunun gibi kalbe nisbetle kalbin kalbinde de icmâl ve tafsîl olarak aynı hâl görülür. Tafsîlin onda zuhûru, tasfiye ve nûrâniyyet sebebi ile mücmel olmasından sonradır. Üçüncü ve dördüncü mertebedeki kalbler de icmâl ve tafsîl i’tibâriyle buna benzer. Adı geçen mertebelerde tafsîli zuhûr, parlaklık ve nûrâniyyet sebebi iledir. Beşinci mertebede olan kalbin hâli de böyledir. Zîrâ o bütün besâtad, sâdelik ve onda hiçbir şeyin i’tibârının bulunmaması ile birlikte, mükemmel bir tasfiyeden sonra, âlem-i kebîr, âlem-i sagîr ve âlem-i esgârda ve bundan sonraki âlemlerde bulunan her şey onda zuhûr eder. İşte kalb hem çok dar, hem çok geniş, hem sâde, hem çok basîtdir. Hem çok azdır, hem çok çoktur. Bu sıfatları kendinde bulunduran onun gibi bir başka şey yaratılmamıştır ve Allahû Teâlâ’nın, bunun kadar münâsebeti olan bir başka yaratığı yoktur. Bunun için mahlûkâtın hiçbirisinde zâhir olmayan Allahû Teâlâ’nın şaşılacak âyet ve alâmetleri onda zâhir oluyor. İşte bu ma’nâyı izhâr husûsunda hadîs-i kudsîde, Allahû Teâlâ, (Beni yer ve gökler içine almaz, lâkin mü’min kulumun kalbi alır) buyurmaktadır.

Âlem-i kebîr, zuhûr için aynaların en genişi olduğu hâlde, içindekilerin çokluğu ve tafsîlî sebebiyle Allahû Teâlâ ile bir münâsebeti yoktur. Çünki kalbde hiç kesret [çokluk] ve tafsîl yoktur. Allahû Teâlâ ile münâsebete lâyık olan, çok dar ve çok geniş, sâde ve çok basît, en az ve en çok olandır. Nitekim buna işâret olundu. Vaktâ ki ma’rifeti etem [çok tam] ve şühûdu ekmel olan ârif, bu çok azîz, şerefli ve kıymetli makâma ulaşınca, bütün âlemlerin ve zuhûrların kalbi olup, Velâyet-i Muhammedî’ye kavuşur ve Mustafâ’nın da’vet makâmı ile müşerref olur. “Alâ sâhibihassalâtü ves-selâmü vettehıyye.”

Aktâb, evtâd ve ebdâl onun velâyeti dâiresinin altına girmekte, efrâd, ahâd ve sâir evliyâ fırkaları onun hidâyet nûrlarından istifâde etmektedir. O Resûlullah’ın “sallallahü aleyhi ve sellem” nâib-i menâbidir [vekîlidir] ve Habîbullah’ın “aleyhissalâtü vesselâm” hidâyeti ile hidâyet bulmuştur. Bu kadar kıymetli ve şerefli bir nisbet, murâdlardan bir tâne olanlara mahsûstur. Müridlerin bu kemâlden hiçbir nasîbleri yoktur. Bu kemâl mertebesi büyük nihâyet ve çok az ele geçen bir gâyedir. Onun üstünde bu cinsden bir kemâl yoktur. Bundan yüksek bir ihsân yoktur. Binlerce sene sonra böyle bir ârif vücûda gelse, çok büyük bir ni’met ve ganîmettir. Bereketi uzun yıllar ve zamânlarda görülür. Bu öyle bir ârifdir ki, sözleri devâ, nazarı şifâdır. Bu hayırlı ümmetten Hazret-i Mehdî de bu şerefli nisbete sâhib olacakdır. Bu bir ilâhî ihsândır. Allahû Teâlâ bunu dilediğine verir. O büyük ihsânlar sâhibidir.

Bu uzak devlete erişmek, sülûk ve cezbe yollarını ayrıntılı olarak derece derece tamâmlamağa, tam fenâ ve kâmil bekâ makâmlarını mertebe mertebe ikmâl etmeğe bağlıdır. Bu ise, ancak Peygamberlerin efendisi ve âlemlerin Rabbi’nin Sevgilisine “aleyhi ve alâ âlihi minessalavâti efdeluha ve minet-teslimâti ekmelüh┠tam mütâba’at etmekle [uymakla] mümkündür. Bizi O’na uyanlardan eden Allahû Teâlâ’ya hamd olsun! Allahû Teâlâ’dan bütün isteğim, beni Habîbine “sallallahü aleyhi ve sellem” tam uyanlardan, bu mütâba’atta sâbit olanlardan ve O’nun “sallallahü aleyhi ve sellem” şerî’ati üzere istikâmette bulunanlardan eylemesidir. Bu duâma âmîn diyen kula Allahû Teâlâ merhamet eylesin!

Bu ma’rifetler, ince sırlardan ve gizli rümûzlardandır. Evliyânın büyüklerinden hiçbiri bunlardan bahsetmemiş, meşhûr mutasavvıflardan hiçbiri, işâretle dahî olsa bunlardan konuşmamıştır. Allahû Sübhânehü ve Teâlâ bu sırları bu kuluna mahsûs kılıp, Habîbinin “sallallahü aleyhi ve sellem” sadakası olarak onun diliyle ifşâ eyledi. Beyt:

Kocakarı kapısına gelirse bir pâdişâh,

Agâm, Sen şaşırıp da çekme gizli gizli âh!

Allahû Teâlâ’nın kabûlü, bir illete, şarta ve sebebe bağlı değildir. Dilediğini yapar ve dilediğini hükmeder. Allahû Teâlâ dilediklerine husûsî rahmet eder, O büyük ihsânlar sâhibidir. Ve sallallahü Teâlâ alâ Seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve selleme ve bâreke ve alâ cemi’il-enbiyâi vel-mürselîn ve alel-melâiket-il mukarrabîn ve alâ ibâdih-is-sâlihîn. Hidâyet üzere olanlara ve Muhammed Mustafâ’ya “aleyhis-salâtü ves-selâm” tâbi’ bulunanlara selâm olsun!

13. FIKRA:

Ruh ve Mânevi Yolculuğu

Rûh bîçûn [nasıl olduğu anlaşılamayan, anlatılamayan] âlemdendir. Bunun için, onun özelliklerinden biri, mekânsız olmasıdır. Gerçi Allahû Teâlâ’nın mekânsız olmasına nisbetle mekânlı gibi, O’nun “Teâlâ ve Tekaddes” vücûb mertebesindeki bîçünlüğüne göre çûnun [bilinenin ve anlatılabilinenin] tâ kendisi olmaktadır. Sanki rûhlar âlemi, bîçûn mertebesi ile âlem arasında berzahtır, geçittir. Bunun için ikisine de benzemektedir. Bu sebepten çûn [madde] âlemi onu bîçûn bilmekte, ammâ bîçûn mertebesine göre de ayn-ı çûn [çûnun, anlaşılabilenin ta kendisi] görülmektedir. İkisi arasında berzah, geçit konumunda bulunması, aslî fıtratı i’tibâriyle onda mevcûttur.

Bu maddî bedene ve bu zulmânî heykele taalluk ettikten sonra, geçit olmaktan, çûn ile hakîkî bîçûn arasında vâsıta olmaktan çıkmış, tamâmen çûn âlemine inmiş, bîçûn tarafı örtülmüştür. Hârût ve Mârût gibi olmuştur. Onlar da ba’zı hikmet ve maslahatlar için meleklere mahsûs yüksek makâmlarından insanlığın aşağı seviyesine indirilmişlerdi. Tefsîrlerde ve benzeri kitâplarda böyle yazılıdır. Bundan sonra, eğer Allahû Teâlâ’nın inâyeti ve yardımı elinden tutar ve bu yolculuğundan geri döner ve bu aşağılığından kurtulup tekrâr yükselirse, zulmânî nefs ile maddî beden de onunla birlikte yükselip, mertebeleri aşarlar. Bu arada rûhun taalluk ve tenezzülünden maksat ne ise, o da zuhûr eder ve emmâre itminâna kavuşur, zulmânî nûrânî olur.

Rûh bu yolculuğu tamâmlayınca ve nüzûlden maksat ele gelince, aslî olan berzahiyyete, çûn ile bîçûn arasında vâsıta olmaklık vazîfesine döner. Bidâyetteki urûc ve rücu’un nihâyetini bulmağı arzûlar. Kalb de rûhlar âleminden olduğu için, o da berzahlıkda, ya’nî arada kalacaktır. Âlem-i emirden bir şeyler edinmiş olan mutme’inne nefs -ki bedenle kalb arasında geçittir- aynı yere yerleşecektir. Dört unsûrdan [ateş, hava, su, toprak] mürekkep [birleşip meydâna gelmiş] olan beden, kevn ve mekân [varlık, vücûd, dünyâ] âleminde bulunacak ve tâ’at ve ibâdetle meşgûl olacaktır. Bundan sonra eğer [dîne, şerî’ate karşı] serkeş-lik ve muhâlefeti görülürse, unsûrların tabî’atlerinin îcâbı olarak îzâh edilir. Meselâ aslı i’tibâriyle serkeşlik ve aksilik isteyen ateş cüz’ü, iblîs gibi, “Ben ondan [Âdem Aleyhisselâm’dan] hayırlıyım” diye haykıracak, serkeşlikten vazgeçmiş olup, Hak Teâlâ’dan râzı bulunan ve Allahû Teâlâ’nın da kendisinden râzı olduğu ve râzı olunandan ve râzı olandan serkeşliğin beklenmediği nefs-i mutme’inneden bir serkeşlik meydâna gelirse, bu serkeşlik ondan değil, artık kalıptan, ya’nî bedenin tabi’î hâlindendir. İnsanların Efendisi “aleyhi ve alâ âlihissalâtü vet-teslimâtü etemmühâ ve ekmelühâ”, bu nev’î iblîsvârî serkeşlik için, (Küçük cihâddan döndük, büyük cihâda geldik) buyurmuş olsa gerek ki, o muhâlefetin menşei kalıp cüz’üdür. (şeytânım müslümân oldu) buyurmasından murâtları, ya O yüce Peygamberin yanındaki şeytândır -ki burada murât, içindeki şeytân olup, her ne kadar onun hâkimiyyeti kırılmış ve inâd ve ısrârından vazgeçmiş ise de, zâtî olanlar zâttan ayrılamaz, nitekim mısra’:

Zenciden siyâhlık nasıl gitsin ki, kendi rengidir.

Veyâ ondan murât enfüsî [insanın içinde bulunan] şeytândır. Onun müslümân olması ise, serkeşliğinden tamâmen vazgeçer, hiç hatâ etmez demek değildir. Müslümân olduğu hâlde azîmeti bırakıp, ruhsat ile amel etmesi câizdir. Eğer içinde bir hasene [iyi taraf ve sevâp] bulunmayan küçük bir günâh işlese, yine yeri vardır. Ebrârın hasenesi, mukarreblere göre günâhdır sözü de bu kabîldendir. Bu saydı