Gavs-i Hizani

MİNAH

ŞEYH SIBĞATULLAH İL ARVASİ (KSA)

 


ÖNSÖZ

Hadsiz ve hesapsız hamd, medh ve şükür Allahu Taala'ya mahsustur. O Allah (C.C) ki zikri ile evliyanın kalblerini diriltti. Onların güneş gibi parlayan kalblerinin ışınları ile dünyayı aydınlattı . Kalblerinden zulmet perdelerini kaldırıp, esrar ve cemalinin müşahadesini onlara müyesser kıldı. Vuslat, muhabbet ve aşk şerbetlerini onlara içirip, zevk ve lezzetten istiğraka düşürdü. Kimisi sahve dönmeyip bulunduğu halde kaldı . Kimisi de sahve dönüp irşad ve tebliğ ile meşgul oldu.

Salat ile Selam alemlere rahmet olarak gönderilen, mahlukatın yegane sebebi hilkatı , risalet ve nübüvvet silsilesinin son halkası, Adem (A.S)'ın ve diğer peygamberlerin baş tacı , bütün evliya ve enbiya onun naibi mesabesinde bulunan, hilafeti mutlak ve hakiki irşat makamında olan Hz. Muhammed'e (A.S) bütün peygamberlere, hepsinin al ve ashabına olsun.

Bilinmelidir ki Peygamber Efendimiz (A.S) yalnız zahiri ilimle değil, batini ilim diye adlandırılan tasavvuf ilmine de haiz idi. Ehl-i tarikat ta zahir ve batin her iki ilimde pay sahibi olduklarından dolayı "Alimler Peygamberlerin Varisleridir" Hadisi şerifinin mucibince hakiki varislerdir.

Bunların sözleri kalbden çıktığı için kalblere gayet tesir eder. Nazarları ile hasta kalbleri tedavi ederler. Halleri ile insanları hidayete celb ederler.

Sohbetleri ile müritleri zulmetin çukurlarından çıkarıp, velilik rütbesine erdirirler. Cenab-ı Hak yeryüzünü bunlardan hiç boş bırakmamıştır.

Minah (vergiler) adındaki bu kitap; tarikat- ı nakşiyede büyük bir rütbeyi elde eden, Gavs-i Hizani lakabıyla bilinen Seyyit Sibgatullah Arvasi (k.s) Hazretlerinin mübarek kelamlarının, halifesi zamanın büyük alimlerinden Molla Halid-i Öleki (k.s) tarafından bazı açıklamalarla birlikte derleyip, kaleme almasından ibarettir.

Tarikata hizmet ve ihvanlarımıza fayda niyeti ile daha önceden kitabi Arapça aslından Türkçe'ye çevirmeyi düşündüysem de, bundan çok uzak ve gücümün dışında bir yük olduğunu düşündüğümden dolayı çekiniyordum. Ta ki emrine muhalefet edemeyeceğim, ruhumun hayatı , gözümün nuru, kalbimin ışığından işaret aldım. Emrine itaat etmeyi vacip bilip, tercümeye başladım.

İtiraf ederim ki o yüce Gavs'ın işaretlerinden ve Molla Halid'in rumuzlarından ancak denizden bir damla miktarınca açıklayabilmişimdir. Doğru ve hakikatlar onların, hata ve yanlışlar benimdir.

Okuyucularımdan ricam şudur ki, kitapta okuyup anlamadıkları meselelere hemen itiraz etmesinler. Zira bunların çoğu zevk ve halidir.

Söz ile izah edilemez. Ancak amel edip o rütbeye ulasan hakikatini anlar. Bu nedenle Muhyiddin-i Arabi (k.s) gibi büyük zatlar" Sözümüz bizden başka kişilere haramdır." buyurmuştur.

Evliyaullah'ın meşrebleri ayrıdır. Herkes gördüğünü haber verir. Başkalarının ona itiraz etmeye hakkı yoktur.

Çalışma ve gayret bizden tevfik ve inayet Cenab-ı Bari Teala'dandır.

Yahya el Abbasi (k.s)

 

TASAVVUFUN MAHİYETİ VE FAZİLETİ HAKKINDA

 

Ey hakkı isteyen bil ki en yüksek maksat Yüce Allah'ı (C.C) tanımak, sonrada ona hakkı ile ibadet yapmaktır. Bu ise Allah'ı (C.C) sıfatı ile tanımakla mümkündür.

Allah (C.C) zatında, sıfatında, ef'alinde her bir şeyi bilir, işitir, faili muhtardır. Âlemi kendi iradesine göre ve uygun bir şekilde yarattı . Yarattıklarından bir kısmı insan denilen varlıklar oldu.

Yüce hikmetinin muktezasına göre insanların bazılarına saadet, bazılarına şekavet takdir eyledi. İnsanda ulvi ve sufli alemdeki her şeyi bulundurmakla, onu bir nevi kâinata rumuz eyledi.

Marifet ve hakikatın aynası , her şeyi idrak eden kalb verdi. Hayır ile şerri birbirinden ayıran akıl ile mükellef kıldı. Aynı zamanda nefsani arzuları , Allah'ın (C.C) emrine muhalefeti, vesveseyi, melaikeyi onun için görevlendirdi.

Katından peygamberler gönderdi. O peygamberler Allah'ın (C.C) şeriatını kullara tebliğ ettiler. Kendisine saadet nasib olan kişi onlara iman edip tasdik etti. Şekavet nasib olan kişi de kafir ve zındık oldu.

Mü'minleri de kendi aralarında derecelendirdi. Zahir ve batını Allah (C.C) emrini yerine getiren bir kısım vardır, fakat çok azdır. Bir kısım hayrın çoğunu yapar, azını terk eder. Bir diğeri de hayrın azını yapar çoğunu terk eder.

Kul üzerine gereken odur ki, emir edileni yapmak, nehyolunanı terk etmek. Bu iş emri ve nehyedileni bilmeden mümkün değildir. Bunun için Peygamber (a.s) ''İlmi aramak her müslümanın üzerine farzdır." buyurmuştur.

Alimler farz olan bu ilmin hangisi olduğunda ihtilaf etmişlerdir. Kimisi kelam, kimisi fıkıh, kimisi tefsir, kimisi hadis, kimisi de tasavvuf farz olan ilimdir, demişlerdir.

Bunlarda doğru olan eimme-i arifin ve kâmil evliyanın seçtikleri tasavvuf ilmidir. Zira bütün akıllı kişiler ittifak etmişlerdir ki en yüce maksat Allah'a ulaşmaktır. Bu da tasavvuf denilen ilim ve bir dalı olan ilmihal (fıkıh) ile mümkündür.

Diğer ilimlerin hepsi ile Allah'a (C.C) yaklaşmak mümkündür. Ancak en hakikisi sofi sâdatlarının seçtikleri ilimdir. Zira onunla Allah'a (C.C) visâl mümkündür. Mertebeler kat edilir. Perdeler ortadan kalkar.

Bir tek ilimle uğraşan, gâye olarak kendi meşgul olduğu ilmi bilir. Hz. Peygamber (A.S)'ın sünnetine mütebaatla müşerref olan kâmil evliyalar, nihayete ulaşmış olduklarından bütün mertebelere bakarlar. Farz olan ilmi, hakkıyla bilirler.

Bunlar Allah (C.C)'ın nuruyla baktıklarından, Allah'a (C.C) ulaşmanın en yüce yolunu tanıdıklarından, Allah'a (C.C) giden yolun en doğrusu ve yakını üzerindedirler.

İlk devirlerden beri salih ulemalar ve müctehit imamlar erbab-ı faziletleri itiraf ederler. Bu nedenle İmam-ı Şafi (r.a) yüce ilmi ve fazlı ile beraber Şeyban-ı Rai'nin (KS) yanına giderek, çocuğun öğretmenine hürmet ettiği gibi diz üstü oturur, sorular sorar, ona hürmet ederdi.

İmam-ı Şafi'nin (r.a) bu haline taaccüp eden bazı kişiler ona, senin gibi yüce zatın böyle bir bedeviden soru sorması nasıl olur dediler. İmam-ı Şafi (r.a) onun ilmi bizim ilmimize uygundur, diye cevap verdi.

Keza Ahmed bin Hanbel, Yahya bin Muin (R.A), Seyyidina Maruf-u Kerhi onlar gibi alim olmadığı halde ondan soru sorarlardı.

Bir gün ona şöyle bir soru sordular. Bir mesele Allah'ın kitabında ve sünnette bulunmazsa nasıl hükmederiz?

Maruf-u Kerhi cevaben, "Salihlere sorun. Meseleyi aranızda meşveret ile çözün." buyurdu.

Rivayet olunur ki bir gün İmam-ı Şafii ve İmam-ı Ahmed (ra) aralarında sohbet ederken yanlarına Şeyban-ı Rai (ks) geldi.

İmam Ahmed ''Ben Şeyban'dan bir şey soracağım'' dedi. İmam Şafii sormamasını söylemesine rağmen sordu.

İmam Ahmed ''Ya Şeyban keçilerin zekatı nasıl olur?''

Şeyban; ''Size göre mi, bize göre mi?''

İmam-ı Ahmed ''İki mezheb mi var?''

Şeyban; ''Evet.''

İmam-ı Ahmed; ''İkisine göre de söyle."

Şeyban; ''Sizin mezhebe göre kırk tanede bir tane. Bize göre ise, kul efendisine karşı bir şeye malik değildir. Öyle ise her şey Allah'ın (C.C) malıdır.''

Diğer bir seferde İmam-ı Ahmed yine Şeyban'dan sordu:

''Bir kul namazda eksik veya fazla kılıp sehiv secdesi yaparsa ona ne lazım gelir?"

Şeyban; ''Size göre mi bize göre mi?'' dedi.

İmam-ı Ahmed ''İki mezhebe göre cevap ver.'' dedi.

Şeyban; ''Mezhebinize göre sehiv secdesi yaparsa kabul olur. Mezhebimize göre, sehiv secdesi eden kişinin kalbi gafil olduğundan terbiye ve tedip edilmesi lazım gelir.''

İmam Ahmed bu cevap üzerine bayıldı.

İmam-ı Şarani (r.a): "Peygamber Efendimiz (a.s)'in bizden aldığı ahde göre ilim; ezberlemek için değil, amel etmek için. İnsanların çoğu ilmi ezberliyor amel etmiyor." der.

Selef-i Salihin böyle değildi. Peygamber Efendimiz (a.s)'in sözüyle amel etmek isteyen kişinin, sofilerin yolunda, kâmil bir mürşidin yanında seyr-i sülûk etmesi gerekir.

Ta ki o kâmil Şeyh onu, 'Allah'ın (C.C) azabından korkma ve devamlı Allah'ı (C.C) murakabe' derecesine ulaştırıp ulemâyı âmilin zümresine ilhak etsin.

Zekeri (r.a): "Ehli tasavvuf ile birleşmeyen alim katıksız ekmek gibidir.Tarikat ehli icmaen, herkesin bir şeyh tutması gerektiğini" buyurmuşlardır.

Şeyh tutmak, onun vasıtasıyla kötü sıfatlardan temizlenmektir.

Ucub, riya, haset gibi kötü ahlakın vasıfları olan hallerden kurtulma, tasavvufta gösterilen amel ile mümkündür.

Kalbin temizlenmesi nasıl vacip ise, onun sebebini de aramak vaciptir.

Cenab-ı Hak hepimizi tasavvuf ehli eylesin. (amin)

 

SEYYİD SİBGATULLAH ARVASİ K.S.

(GAVS-İ HİZANİ)

 

Bitlis ilinin Hizan ilçesinde yaşadığından dolayı Gavs-i Hizani lakabıyla anılan Seyyid Sibgatullah-il Arvasi (k.s)'nin asılları Bağdat'tan gelmedir. Yüce Şahsiyetlerinin kısaca soyu şöyledir;

Babası Lütfullah (k.s), babası Abdurrahman-i Kutup (k.s), babası Abdullah Veli (k.s), babası Muhammed (k.s), babası Muhammed (k.s), babası Muhammed (k.s), babası Şeyh İbrahim (k.s), babası Muhammed-ül Kutup (k.s), babası Seyyid Kasım-ı Bağdadi el Hüseyni (k.s) (ecmain).

Şeyh Abdurrahman-i Taği (k.s)'nin oğlu Şeyh Muhammed Diyaddin (k.s) Gavs-ı Hizani (k.s)'nin katibinden şöyle rivayet ediyor:

Gavs-ı Hizani (k.s)'nin dedelerinin bulunduğu köylerde hiçbir oyun aleti ve çalgı bulunmadığı gibi çalgı aletleri bulunan bir kimse de köylerinden geçemiyordu.

Çoğu ata binmiyordu. Sakallarını tıraş etmemek, güzel elbise giymemek, sigara içmemek bunların adeti idi. Hatta meclislerinde sigara içene izin vermezlerdi. Bunların yerleri ya cami, ya medrese, yahut da beyaz türbe adıyla tekkelerdi. Bugün de bunların türbeleri meşhur olup, herkes ziyaret edip himmet ister.

Gavs (k.s) bu şerefli ve pak sülalenin içerisinde, hicri 1245 tarihine kadar İslami ilimler ile meşgul oldu. Bu tarihte Van'da bulunan Şeyh Muhyiddin (k.s)'in sohbetiyle şereflenip ondan tarikat aldı. Nefsini ona teslim etti.

Hizmetinde kalıp emir ve talimatına göre amel eyledi. Bu zorlu riyazeti sırasında, Şeyh Muhyiddin (k.s) onu çağırıp; sen artık vefat eden evliyaullahtan yararlanma yeteneğine ulaştın buyurdu.

Şeyhi vefat edinceye kadar yanında kalan Gavs (k.s) daha sonra Cizre'li Şeyh Halid'in yanına gitti. Şeyh Halid'in (k.s) vefatına kadar hizmet ettikten sonra Şeyh Halid-i Cizrevi'nin halifesi olan Şeyh Salih Sipiki (k.s)'nin yanına gitti. Ondan hilafet almaya hak kazandı. Ayrıca Bitlis'li Şeyh Musa (k.s) ve Bitlis'li Şeyh Abdulkadir (k.s)'in yanına gidip onlardan yararlanmıştır.

Gavs (k.s)'ın oğlu Şeyh Bahaüddin (k.s) ve Halifesi Seyda-i Taği (k.s), Gavs (k.s)'ın Hızır (a.s) ile şereflenerek ondan da yarar gördüğünü bildirmişlerdir.

Hicri 1256' da Seyyid Taha (k.s) Horos'lu Molla Murat'la Gavs (k.s)'a ''Kendi evine gel'' diye haber gönderdi. Bunun üzerine Seyyid Taha (k.s)'ya gidip beline hizmet kemerini bağladı.

Var gücüyle başladığı hizmetin sonunda Allah (c.c)'dan başka kimsenin bilemediği makama ulaştı. Şeyhi Seyyid Taha (k.s) vefat edince (1268) onun kardeşi Seyyid Salih (k.s)'in sohbetine devam etti. Seyyid Salih (k.s)'de 1280 de vefat etti.

Gavs (k.s)'da 1287 de vefat etti. Gavs (k.s)'ın kerameti çok idi. Yaratılanları yola getirme ile uğraşırdı.

Müritlerinin kalbleri onun muhabbetinden yanardı. Çok kişiler onun aracılığıyla velayet derecesine ulaşmışlardı.

Alimler topluluklar halinde kapısına gelip bağlanırlar, yüce eşiğinde toplanırlardı. Tasarrufunun alameti en küçük müritlerinde dahi görülürdü.

Müritleri görüldüğünde, ilahi cezbe ve muhabbettden sarhoş sanılırdı. Bununla beraber istikametleri gayet çok iyi idi.

Sözün kısası büyüklüğü tariflere sığmayıp güneş gibi apaçık idi.

Cenabı Hak bizi onlardan ayırmasın. Amin.

 

GAVSİ HİZANİ (K.S) HAZRETLERİNİN KARDEŞLERİ

1- Mevlana Resul,

2- Mevlana Abdulgani,

3- Mevlana Cemalüddin,

4- Mevlana Abdulmelik,

5- Mevlana Abdulkahhar,

6- Mevlana Abdulgaffar,

7- Mevlana Muhammed,

8- Mevlana Abid,

9- Mevlana Nurullah.

Bunların hepsi de alim ve zahid idiler.

 

GAVSİ HİZANİ (K.S) HAZRETLERİNİN OĞULLARI

1- Şeyh Celalüddin (k.s);
    Şeriat hükmünü yerine getirmeye çok çalışan ve çok cesur bir zattı. Tekkenin katırlarına çoğu sefer kendisi bakıyordu. Katırların arkasından koşup onlarla uğraşırdı. O yüceliğiyle tekke işleri ile uğraşırdı. Bir seferinde babası Gavs (k.s)'la beraber Seyyid Taha (k.s)'nın odasında büyük bir yılan görüldü. Yılan hem çok büyük hem de tavandaki direkler arasında olduğu için orada bulunanlardan hiç biri yılanı çıkartmaya ve öldürmeye cesaret edemedi. Şeyh Celalüddin (k.s) eli ile çıkardı ve öldürdü. Bunun üzerine Gavs (k.s) ona ağa ağa diye seslendi. Bu büyük yiğitliği gören Seyyid Taha (k.s) ona nazar edip evlatlığa kabul eyledi. 1293 tarihindeki Rusya ile olan savaşta çok yiğitlik göstermiştir. Kendisi gayet cömert idi. Kardeşi Seyh Bahaddin (k.s)'den sonra babasının yerine oturdu. Tasarruf sahibi ve müridi çok idi. Babasından 7 yıl sonra 1294 yılında vefat etti.

2- Şeyh Bahaddin (k.s);
     İlahi cezbede en son dereceye ulaşmıştı. Allahü Taala'nın aşk ve muhabbetinde zirveye vasıl olup, akranlarından üstündü. Garip ve acayib bir tasarrufa sahipti. Kime baksa etse hemen bayılıp yere düşerdi. Hatta bir gün halkı Hıristiyan olan bir köyden geçti. O köyün halkı büyüğü, küçüğü, erkeği, kadını cezbeye tutulup bağırıp ağlaştılar. Seyda-i Taği (k.s) diyor; ''Şeyh Bahaddin rabıta hususunda en yüksek dereceye ulaşmıştır. "Kalbindeki aşk ve muhabbetin ateşinden dolayı oturarak sohbet yapamıyordu. Sohbet esnasında ayağa kalkıp gidip geliyordu. Tarikat-ı Aliyyede hangi adabı öğrense bizzat kendinde uygulardı. Onun sohbeti Sadat-ı Kiram'ın menâkıbı idi. Özellikle Gavs (k.s)'ın menâkıbı idi. Şeyh Celalüddin (k.s)'in küçüğüdür. Babasından sonra onun makamına oturdu. Bu makamda 2 ay veya daha az bir müddet kaldıktan sonra vefat etti. (Rahmetullah-i Aleyh)

3- Sultan Veled,

4- Seyyid Bahri,

5- Burhaneddin,

Bu üçü de küçük yaşta vefat etmişlerdir.

6- Şeyh Hamza (ks);
    Gavs-ı Azam (k.s) hakkında ihlası fazlaydı. Hususen Seyda-i Taği (k.s) hakkında daha fazla ihlası vardı. Hatta Gavs (k.s)'dan sonra yanına gelip tevbe ve süluk istedi ise de ecel ona süre vermedi. (Rahmetullah-i Aleyh)

7- Şeyh Seyyid Nur Muhammed (ks);
    Heybet ve vakar sahibi idi. Kimseyi kimseye üstün tutmazdı. Herkes yanında eşit idi. Allah (c.c)'a tevekkülü vardı. Şeyh Celalüddin (k.s)'den sonra tarikatla uğraştı. Müritleri çoktu. Nisbet ve tasarruf sahibi idi. (Rahmetullah-i Aleyh)

8- Şeyh Hasan (ks);
    Ğöğsü açık, uçkuru yere kadar uzanırdı. Çocuklar, kadınlar onunla alay ederdi. Onu gören bilirdi ki delilerin akıllılarındandı. Allah (c.c) hepsine rahmet etsin. Bizi onların feyiz ve bereketinden yoksun bırakmasın.

 

GAVSİ HİZANİ (K.S) HAZRETLERİNİN HALİFELERİ

1- Büyük mürşit, kutbu kamil, fenâ-i mutlak ile şerefli kılınan salikleri hak doğru bir şekilde terbiye eden bizim silsilemizin beşinci piri olan Seyda Şeyh Abdurrahmani Taği (k.s).

2- Hakkal yakin çeşmesinden içen cezbe ve seyru sülukta sevenlerin en yüksek derecesine vasıl olan Gavs (k.s)'ın oğlu Şeyh Bahaddin (k.s)

3- Alim-i Rabbani, meşhur tedkik ve tahkik ehli, bütün ilimlerde maharet sahibi, zamanın Şafiisi (fıkıh ilminde İmam-ı Şafii'ye benzer) Gavs-ı Azamın Minahını derleyen Şirvanlı (Siirt'in ilçesi) Şeyh Halid-i Öleki (k.s)

4- İrfan çeşmesi, zamanında örneği pek nadir bulunan ilahi cezbe sahibi, rabbani sırlarla şereflenen Mevlana Şeyh Abdurrahman-i Meczub (k.s).

Gavsi Hizani (ks)'nin pek sadık ve seçkin bağlıları da vardı.

Kolatlı Sofi Mustafa diye bilinen şahıs Gavs (k.s)'a 700 çeşit meyve fidanını eli ile dikmiştir. Bu Şahsa bir gün Gavs (k.s) ''konuşma'' buyurdu. O da vefat edinceye kadar Gavs (k.s)'ın cevabından başka konuşmadı.

Bu sofilerden birisi de ilahi cezbe ile müşerref olan Külpikli Sofı Ali'dir. Seyda-i Taği (k.s) bunun hakkında demiştir ki bu dönenlerdendir. (Fenaya ulaştıktan sonra bekaya geri dönen)

Seyda-i Taği (k.s) ''Gavs (ks)'ın işaretinden aldım ve bildim ki adı geçen iki sofinin benzeri erkekli kadınlı 400 kişi vardır.'' buyurdu.

Gavsi Hizani (k.s) Hazretlerinin yüce ahlakı Allah (c.c)`ın yarattıklarına karşı çok şefkatliydi. Sılayı rahim yapardı.

Dostları vefat ettiğinde, onların çocuklarını da ziyaret ederdi. Kötülük yapana iyilik yapardı. Cemaat içerisinde kendisini inkâr edenlere dıştan merhamet ederdi.

Teveccühte gözünü açanları şiddetle yasaklardı. Bazı şahıslara teveccühü iki sefer yapardı. Mürid ve nakşi olmayanı teveccühe sokmazdı. Yılanı vakıada görmeyi nefis olarak yorumlardı.

Yemekte ondan evvel yemekten kalkanı yasaklardı. (Bu konu şer'an da böyledir. Hikmeti, yemekte bulunanların utanmasını önlemektir.) Hatme halkasında ayakta bekleyeni yasaklardı. Geceleyin kıyamı ve namazı emrederdi.

Şeriata ve sünnete uyma konusunda çok gayretli idi. Hatta bir gün Seyda-i Taği (ks)'nin çorabını sol ayaktan başlayarak giydiğini görünce:

''Çorapları sağdan başlayarak giymenin, soldan başlayarak çıkarmanın sünnet olduğunu hiç duymadın mı? Görmedin mi?'' buyurdular.

Kimse Gavs (ks)'ın sağ tarafına tükürdüğünü görmemiştir. Bir gün küçük çocuğuna bir salkım üzüm hediye etti.

Sonra unutarak bir tane yedi. Hatırlayınca onun haline âlimler fetva verinceye kadar hüzünlendi. (Üzüm yemede sünnet olan taneleri çifter yemektir.)

Gavs (ks)'ın hizmetçisi Sofı Yusuf'dan rivayet edilir: Gavs (ks)'dan halifelerini sordum. Gavs (ks):

Molla Abdurrahman-ı Meczub şuhudu safi (Allah'ın nurunu hakkı ile müşahade eden) sahibidir. Molla Halid ikinci Halid'dir.

Abdurrahman-i Taği sohbet piridir, buyurdu.

Benim de bulunduğum bir yerde ailem Gavs (ks)'a sordu. Kurban Molla Abdurrahman-i Taği diğerlerinden önce gelmiştir. Fakat siz diğer ikisine hilafet verdiniz de neden ona vermediniz.

Gavs (ks) buyurdu:

''Molla Abdurrahman-i Taği hilafet makamını geçmiştir. O şeyh ve mürşittir.''

Halifesi Abdurrahman-i Taği (Seyda-i Taği) (ks) anlatıyor: "Gavs-i Hizan-iye (ks):  

''Gavsım (ks) beni unutmayın'' dedim.

Gavs (ks) buyurdu:

''Sen beni unutma. Nerede sohbet edersen, orada hazırım.''

Gavsi Hizani (k.s): ''Mürid nefsini kafirden daha alçak görmelidir.'' dedi. Abdurrahman-i Taği (k.s): ''Tabiatım buna razı olmuyor.'' dedi. Gavsi Hizani (k.s): ''Razı oluncaya kadar nefsini zorlayacaksın.'' dedi.

Gavsi Hizani (k.s): ''Size demiyorum ki bütün amel ve işlerinizi bırakıp benim muhabbetimle meşgul olunuz. İsteğim odur ki Allah (c.c)'ın ayeti kerimesinde 'Öyle erkekler var ki ticaret ve alış-veriş onları Allah'ın zikrinden alıkoymuyor.' belirttiği kişiler gibi olunuz.''

Gavsi Hizani (k.s): ''Bazı ehli keşfe Cizre'deki kabirlerin hali gösterildi. Gördüler ki bir kısmı nimet ve safa içersinde diğer bir kısmı da sıkıntı ve cefa içersinde. Mezarlıktakilerden bunun sebebi sorulunca dediler ki:

Biz Hizanlı Şeyh Nasır'ın müridleriyiz. İçimizde verdiği sözü bozmayan keyf ve safa içinde, ahdini bozup şeyhin emrini yerine getirmeyen de sıkıntı ve cefa içinde.''

Gavsi Hizani (k.s): ''Amelinizi ucub ile bozmayın. Sevabınızı iptal etmeyin.'' buyurdu.

Buyurdu:

''Müridliğin şartı ihlâs ve muhabbetle amel yapmak ve gayret sahibi olmaktır.''

Çok sefer şu beyti okurdu.

''Tarikat yolunda gevşeklik, küfrün alametidir.''

Gavsi Hizani (k.s):

Şeytan kurt gibidir, erken kaçar. Fakat nefis sırtlan gibidir, letaiflerin başkanıdır, kaçması mümkün değildir. Ancak ıslah edilip kurtulunur. Devamla şöyle buyurdu;

"Mürşidin gölgesinden başka bir şeyle nefsin öldürülmesi mümkün değildir. Mürşidin gölgesinden gaye rabıtadır."

Gavsi Hizani (k.s): "İnsanlar mukarrebinlerin namazını da kendi namazları gibi sanırlar. Halbuki öyle değildir. Arasında çok fark vardır."

Sofi Halid nakletti. "Gavs (ks) ile beraber gidiyorduk. Bize, akşam namazından sonra konuşmayın. Akşam ve yatsı arasında konuşmak kalbleri katılaştırır." buyurdu.

Abdurrahman-i Taği: "Müridler yolda yürürken zikir ile meşgul olabilir mi? diye sordum. Gavs (ks) buyurdu:

''Emir olunan zikrin yerine sayılmaz. Yine de mürit zikirden boş kalmamalıdır. Özellikle kalbini devamlı zikirle çalıştırmalı. Keza rabıtası olmayan da zikre devam etmelidir."

Abdurrahman-i Taği: "Gavs (ks) Ezanın manasını ve ezanı işittiği zaman şöyle düşünmek gerektiğini öğretti:

Allahüekber; Allah ibadet ve taata ihtiyacı olmadan yücedir.

Eşhedüenlailaheillallah; O'ndan başka ibadete layık olan kimse yoktur.

Eşhedüennemuhammedenresulullah; peygamberlerin dediği haktır ki namaz vacibtir. Kula kıldığı namazın sevabı vardır. Bırakınca acıklı bir azap ve büyük mahrumiyet vardır.

Hayyalessalah; namaza gel ki o büyük sevaba kavuşasın.

Hayyalelfelah; namaza gel ki acıklı azabtan kurtulasın. Ezanın bu kısmında şöyle demek gerekir. (La havle) taata gücüm yok (vela kuvvete) azaptan kurtulmak için takatim yok (illahbillah) ancak Allah (c.c)'ın yardımıyla olur.

Burada dinleyici gevşeklik edip bana bir şey kalmadı diyebilir. Müezzinin tekrar Allahüekber demesi yani;

Allah (c.c) senin taatine ihtiyacı olmaktan yücedir. Öyle ise fayda hep senindir.

Lailahe illallah;

İbadete layık olan yalnız Allah (c.c)'tır.

O seni azaptan kurtaracaktır. Bu kelime-i tayyibe baştaki ümitsizliği giderir.

Bir gün Gavs (ks) buyurdu. Bana denildi ki:

''Seni gören kimse cehennem ateşine girmez.''

Abdurrahman-i Taği (k.s): "Bu sözü bazı ihvanlara söyledim. Söylediğim ihvan korktu ve dedi ki; 'Gavsi (ks)'ı kim görebilir.' (hakikatını ve kemalatını) Ben bu adamın korkmasını ve sözünü Gavs (ks)'a naklettim.

Gavsi Hizani (ks); "Görmekten gaye ihlâstır." Abdurrahman-i Taği (ks): "Size bunu kim dedi." Gavsi Hizani (ks); "Mevlam buyurdu."

Bir gün Gavs (ks) salih alimlerin hallerini benden sordu.

Bu arada dedi ki; ''Tarikattan gaye şeriatın istikametidir.'' Ben; "Öyle ise M.Emin'den daha şeriata bağlı kimse yoktur." dedim. Gavs (ks) sinirlenerek buyurdu:

"O abdest alırken dört defa yüzünü yıkıyor."

Melekend Köyündeki üstad Molla Abdurrahman (A.Taği) (ks) bana bir kadını şikayet ederek, havuza gittiğinde, bir kadının yüzü, kolu açık abdest aldığını söyledi. Ben durumu Gavs (ks)'a anlattım. Gavs (ks) hiddete gelerek buyurdu; ''Ona söyle ki sen alim değil misin? Neden gözünü dışarıya salıveriyorsun. Sorumluluk ona değil sanadır. Sorumlu olan sensin."

Bir sefer Gavs (ks) Kolat köyüne irşada gitmişti. Camiye geçip oturdu. Köylüler ziyaretine geldiler. Gavs (ks) gördü ki gelen sol ayağı ile girdi. Gavs (ks) cemaate bakıp gülümseyerek şöyle buyurdu:

"Siz nerede, müritlik nerede. Ancak mürid bu sağ ayağıyla camiye giren sofidir." Sonra sohbete başladı.

Bir seferinde Gavs'ın yanına kadınların girdiği, dolayısıyla kadınlarla erkeklerin birbirini gördüğü hususunda bir Molla'nın itiraz ettiğini duydum.

Bu duruma itiraz eden Molla'ya, 'bazı zorunlu durumlarda kadınlarla erkeklerin bir arada olabileceğini fakat bizim kadınların yüzünü görmediğimizi yeminle söylediğimi' Gavs (ks) Hazretlerine aktardığımda şöyle buyurdu:

''Senin cevabın şeriata göre olsun. Bu cevab olmaz.''

Molla Abdulğari Kali yüce eşiğe gelince, onun hakkında Gavs (ks)'la konuşup durumunu arz ettim.

Gavs (ks): ''Git ona şöyle söyle, Şeriatı gel de burada oku. Zira sen şeriatın zahiri şeklini okumuşsun, gel de batıni şeklini oku. Yine deki, senin okuduğun şeriat gözleri haramdan men ediyor. Benim şeriatım ise kalbi men ediyor. Yine deki, sen şeriatın lafzını okumuşsun. Gel de manayı benden sor.'' (Şeriat zahir istikameti getirse de, kalbi ağyardan çevirmeğe vasıta olmaz. Kalbi Allah'a bağlamak ancak tarikatla mümkündür.)

Gavsi Hizani (ks): ''Kim şeriatla amel ederse o veli olur, sözü yanlıştır. Çünkü şeriat manasının muhafazası, ancak fenafillah olan şeyhin sohbeti ile mümkün olur.''

Gavsi Hizani (ks) şeriatın hududunu muhafaza etmeğe çok istekli idi.

Bir seferinde Akife adlı kızı, Aziz adında tekke hizmetçisi ile konuşarak gülümsemiş. Aziz de şefkatle elini başına vurmuş. Ertesi gün Gavsi Hizani (ks) olayı öğrendi. Zahiren çok sinirlendi.

Yedi sefer kızını çağırarak tevbe ettirdi. O da yemin edip bir daha yabancı kimse ile konuşmayacağına söz verdi. Yine haber gönderip yanına getirtti, tevbe ettirdi. Bu durum tekrar tekrar devam etti.

Ta ki artık ayaklarına basacak takati kalmadı. Yerde sürünerek yanına getirtildi. Kızı özür dileyerek; ''Bilirsiniz ki kalbimde hiç bir şüphe yoktur.'' Gavs (ks) yemin ederek;

''Vallahi kalbinin sağlam olduğunu bilirim. Ama şeriatın hududunu muhafaza etmek çok mühimdir. Seyda !... "Bu hadiseye şahid olduğum gibi kızın ve hizmetçinin de kötü niyetten beri olduklarına da ben şahidim.''

Yine bir gece ben (Seyda-i Taği), Gavs (ks)'ın oğlu Şeyh Bahaddin (ks) ve damadı Molla Abdurrahim ile oturuyorduk. Gavs (ks)'ın kendisi sonradan heybetli bir şekilde içeri girdi. Oturarak buyurdu;

''Bana oğlum Hamza'yı çağırın. Onu bu memleketten kovarım.'' dedi.

Ben ricada bulundum ise de bana da kızarak kabul etmedi. Oğlu ve damadını da bu konuda reddetti. Sonra hizmetçisi Molla Salih geldi.

Efendim dedi. Neredeyse korkudan ruhumuz çıkacak. Siz Muhammedi meşrebdesiniz. Şefkat ve merhamet senin özelliğindir.

Gavs (ks);

"Beni kınamayın. Çünki Hamaza'nın damın üstünde bir kadınla konuştuğu söylenmiştir." Bu durum üzerine şahitler getirilip Hamza'nın konuştuğu kadının kendi teyzesi olduğuna şehadet edilince, kalbi yatıştı ve feraha kavuştu.

Bize tevbe ettirdi. Benden izin almadan hiç bir iş yapmayın dedi.

Oğlu Bahaeddin; "Sen olmazsan biz ne yapalım?"

Buyurdu; "Şeriata müracaat edin. Şeriata uygun olanını yapın."

Ben (Seyda-i Taği) bir gece ailemle beraber oturuyordum. Kapı da açık idi, saliha bir hanım içeri girdi. Ailem de bir iş için dışarı çıkıp bir lahza kaldı. Sonra yine geldi. Ertesi gün Gavs (ks)'ın yüksek meclisine varınca, meğer evdeki o durumu öğrenmiş. Zahiren sinirlenip, değneğini eline alarak; sana bu değnekle vururum dedi. Korkumdan yere düştüm.

Gavs (ks)'ta hem fenâ-i mutlak hem de hakkal yakin makâmı hasıl olmuştu. Halbuki bu iki makam yalnız bu tarikatı aliyenin dört sadatında hasıl olmuştur.

1- Şeyh Abdulhalıkıl Gücdevani

2- Şah-ı Nakşibend

3- Alaaddini Attar

4- İmam-ı Rabbani (Kaddesallahüesrarehüm)

Tarikatta başka hiç kimseye bu iki makam hasıl olmamıştır. Ben Gavs (ks)'ın rivayetinden ve vakıf olamamadan anladım ki; O'nun şeytanı ona musahhar olup; O, onun zararından kurtulmuştu.

Ya da şeytanı iman edip müslüman olmuştu . Ben Gavs (ks)'ın keşiflerini tecrübe ettim. Hiç bir seferinde, söylediği gibi çıkmadığını görmedim. Ancak bir seferinde bir adamın 15 gün sonra geleceğini haber verdi. O adam 20 gün sonra geldi. Beş gün fark etti.

Gavs (ks)'ın halis müridlerinden birisinin koyunları çalınmıştı. O da malını bulması için Gavs (ks)'tan himmet ve meded dilemişti.

Ben (Seyda-i Taği) yüksek meclise gelince baktım ki Gavs (ks) ve oğlu Seyyid Nur Muhammed kavun yiyorlardı. Bana kabuklarını verdi ve dedi ki: Kim bu kabukları yerse çalınan koyunları çıkartmak ona aittir.

Ben aldım fakat yemekten vazgeçtim. Bana, ye diye emretti. Ben de yedim. Biraz sonra haber geldi ki malı meydana çıkmıştır. Gavs (ks) dedi: "Çalınan koyunların bulunması o sofinin ihlasının kuvvetli olmasındandır."

Gavs (ks), bu sözüyle işaret etti ki, o sıralarda Diyarbakır'da cezaevinde bulunan İspahert adlı Köyün ağası da koyun sahibi gibi ihlâsını kuvvetleştirirse hapisten çıkacaktır.

Ben hemen Gavs (ks)'ın çorabını ona gönderdim ve dedim ki: "Artık gafletten uyan, ihlasını tamam eyle." Bu tavsiyem ona ulaşınca o gece tevbe etmiş dediklerimi yerine getirmiş. Sabahleyin de Gavs (ks)'ın himmetiyle çıkmış.

Bir şehirde hapse girdim. Vakıada gördüm ki Gavs (ks) beyaz bir ata binmiş benim imdadıma geliyor. Gavs (ks)'ın himmeti ile hemen kurtuldum.

Gavs (ks)'ın bağlılarından biri hastalandı. Hastalığı ölüm derecesine yaklaştı. O anda Gavs (ks)'dan himmet ve istimdat (yardım) diledi. Gavs (ks) onun imdadına beni gönderdi. Ben gidince gördüm ki iyileşmiş ve şifa bulmuştu.

Bir kadının oğlu hasta idi. Oğlu da Gavs (ks)'ın hizmetinde bir müddet kalmıştı. çocuğun hastalığı artıp ölecek duruma gelince çocuğun annesi Gavs (ks)'a geldi. Çok yalvarıp, şifası için himmet istedi.

Gavs (ks); ''Şifa olmaz, buyurdu." Kadın tekrar tekrar ısrar etti. Gavs (ks) buyurdu: ''Ölüm meleği gelmiştir. Duanın faydası yoktur. Melek ruh alır, öyle gider.''

Kadına bu söz de tesir etmedi. Dileğini tekrar etti. Israrlarını, Gavs (ks)'ın hasta olan çocuğun yanına gelmesine kadar tekrar etti. Gavs (ks) o çocuğun ruhu yerine, ruhunu vermeye karar verdi.

Biz baktık ki Gavs (ks)'ın rengi bozuldu. O sırada Gavs (ks)'ın hal sahibi bir müridi odundan geliyordu, nasıl ki Gavs (ks)'ı gördü, meseleyi anladı.

Hemen yükünü sırtından indirip ruhunu Gavs (ks)'ın ruhuna feda etti. Sofinin rengi bozulup, o anda Allah (cc)'ın rahmetine kavuştu. Hem Gavs (ks) hem de çocuk iyileştiler.

Gavs (ks) hacca gittiği zaman ebdalleri ile her cuma iki sefer toplanıyordu. Onların yük ve hastalıklarını üzerine alıyordu.

Hatta çoğu sefer biz (Seyda-i Taği ve ebdal arkadaşları) onun emri ile uzak yerlere gittiğimiz zaman bazan yolda ayaklarımız kayalara çarpıyordu. Gavs (ks)'ın yanına varınca görürdük ki ayağından kan geliyor.

Gavs (ks)'ın vefatından sonra ben başka bir Gavs'ın ebdalı oldum. On gün kadar onun hizmetinde bulundum. Baktım ki onunla Gavs (ks)'ımız arasında dağlar kadar fark var. Ben de ebdallığı bıraktım.

Gavs'ın (ks) vefatına dair işaretleri :

Bu işaretler Gavs (ks)'ın sırlarını çokça bilen, halifesi Abdurrahman-i Taği nakletmiştir.

(Bazı sözleri kendisi bizzat Gavs (ks)'dan duyarak bazılarını da Gavs (ks)'ın muhiblerine (sevenlerine) dayanarak nakletmiştir.)

Gavs (ks) Hazretleri Bitlis'te geçirdiği humma hastalığından üç veya dört gün sonra, sabah namazından ardından işaret ettiler ki: ''Ecelimin vakti son baharın bitimine bir ay kaladır.''

Gerçekten vefatları, işaret ettikleri zamanda gerçekleşti. Zira kendileri, Ramazanın üçünde, cumartesi günü öğleden sonra vefat etmişti. Vefatı anında hazır bulunanlardan birine, sonbaharın bitimine ne kadar kaldığı soruldu.

O da, hesabı iyi bilenlerden sordum, Ramazan bayramından üç gün sonra sonbahar bitecektir diye söyledi. Vefatları, işaret ettikleri tarihe tesadüf etmişti.

Molla Abdurrahman Meczub hazretlerinin rivayetine göre Gavsi Hizani (ks) bir gece gökyüzünde kızıllık meydana gelmeden önce (şafak sökmeden): - "Rüyamda bana bir parça sabun verildiğini gördüm." dedi. Molla Abdurrahman Meczub'da bu rüyayı vefat belirtisi olarak yorumlamış.

Kuzey tarafında gökte bir kızartı meydana geldiği gece evden dışarı çıkıp kırmızılığı gözetlememi emir etti. (Molla Şerif'in (ks) rivayetinden verdiği haberdir.) Sabah namazından sonra:

"Bu gece sekarata (ölüm hastalığına) gireceğimi zannettim." dedi. Abdurrahman-i Taği (ks)'nin gelmesi için defalarca emir buyurdu. Seyda-i Taği o günlerde, kendi köyü olan İspehart'e gitmişti.

Seyda-i Taği (ks) buyurdu: İspehartlı Molla Abdullah, Karkirli Molla Abdüssamed ve Haclı Molla Abdulhamid ziyaretlerine geldikleri vakit kendilerine dört defa meyve ikram etti ve şöyle buyurdu:

"Fazla yiyin, fazla amel edin.''

Seyda-i Taği (ks) buyurdu:

Molla Abdurrahman Melakendi, Bitlis'li Süleyman Efendi, Şeyh Abdurrahman, Molla Muhammed Melakendi ziyaret için geldiler. Gavs (ks) hazretleri sedirin üzerinde sol tarafına yaslanmıştı.

Misafirlerinin oturmalarını emretti. Gözlerini kapadı. Sonra onlarla hiç konuşmadı. Hastalığının ağırlığından aklının zail olduğunu sandılar. İslam'ın hasta ziyareti edeblerine göre;

Hasta yanında fazla oturmak edebe aykırı olduğundan az bir müddetten sonra meclisinden kalkıp gittiler. Daha sonra akşama doğru mübarek gözlerini açarak bana şöyle dedi:

Her halde ziyaretçiler konuşmamamın hastalığın ağırlığından kaynaklandığını sandılar. Halbuki ben hastalıkla değil murakabe ile meşgulüm.

Seyda-i Taği (ks) buyurdu:

Gavs (ks) hazretlerine şöyle dedim:

''Hayatta kalışınızda insanlar için fazla bir hayır vardır. Daha önce hayat ile ölüm arasında muhayyer edildiniz. Sadaka verilmesini emrettiniz. Sadaka verilince ertelendiniz. Sizin kereminizden ricamız, bir daha sadaka verilmesi için emir buyurmanız.

Kaza-i muallak olması ihtimaline karşı sadaka verilmekle kazayı geri çevirmek umut edilir. "Bu sözlerim üzerine oğluna, sadaka verilmesi için emir verdiler. Oğlu bir çok sadaka verdi.

Fakat ertesi gün; insanların hep birlikte ümmetin saliha kullarından olduğunu söyledikleri, hatta Seyit Taha (ks)'nın defalarca kendisinden dua talebinde bulunduğu, kadın hizmetçisi geldi. Bana:

- "Eyvah Gavs (ks) yolcudur, bu alçak dünyadan göç etme durumundadır." dedi.

- "Ne ile biliyorsun?" dediğimde,

- "Gavs (ks) söyledi ki, vefat ile dinlenme zamanı yaklaştıkça, sadaka tehir edilmesine sebeb oluyor. Halbuki bu sefer ki ecelimin gelmesi, Kaza-i mübremdir. Hiç bir şey onu döndüremez."

Seyda-i Taği (ks) buyurdu ki:

Gavs (ks) geceleyin beni yanına çağırdı ve;

- ''Ben iki sefer sekerata düştüm'' dedi. Ben,Gavs (ks)'a:

- ''Bu gece istirahat ettiniz'' dedim.

- ''Evet'' dedi.

- ''Sekeratı (son nefes) ne ile tanıyorsunuz'' diye sordum, cevaben:

- ''Ruhun ihtilacından (koşuşundan) bilirim. O, göçmek iştiyakındadır (arzusundadır) dedi.

Seyda-i Taği (ks) buyurdu ki:

Kendilerine kasım ayının dokuzunda ''Daha önce belirttiğiniz ecelinizin vakti geçti'' dedim. Bu vakit sonbaharın bitimine bir ay kala idi. ''Hayır'' dediler. ''Zira Aralık'ın on günü de sonbahardan sayılır''

Seyda-i Taği (ks) buyurdu:

Gavs (ks) işareten buyurdu ki:

''Cuma günü ölüm için güzel bir gündür. Fakat Resulullah (s.a.v) pazartesi günü vefat etmiştir. Şeyhim Şeyh Taha (ks) ise cumartesi günü vefat etti.'' Bunu dedi ve ''cumartesi'' kelimesini tekrarladı.

Bu yüzden kendilerinin de cumartesi günü vefat edeceğini sanıyordum. Nitekim de öyle oldu.

Gavs (ks) sohbetlerinde dünyayı yererek:

''Eğer Cenabı Hak, cennet nimetlerini de bana dünya nimetleri gibi sevimsiz gösterse, cennet de benim hoşuma gitmez, öyle de olsun (sevimsiz göstersin) zira maksud Allah (c.c)'tır.'' derdi.

Seyda-i Taği (ks) buyurdu ki:

Gavs (ks) hazretleri dünya konularını sevmiyordu. Hatta bir gün kendilerine bir sığır getirildi ve kendilerine burada kalmasını mı yoksa İsparit'e gönderilmesini mi istedikleri sorulduğunda:

''Böyle şeyleri benden sormayın, zira ben dünyayı ve içindekini istemiyorum. Bir şeyi sevmeyenden o şey sorulmaz.' dedi.

Seyda-i Taği (ks) buyurdu:

Kendilerine hediye olarak bir miktar meyve getirildiğinde: ''Keşke bunları buraya getirmeselerdi, çünkü dünya nimetlerinden bıkmışım.'' dedi.

Seyda-i Taği (ks) buyurdu:

"Gavs (ks) sohbetinde yüksek tepelerden, serin sulardan, çiçeklerden ve yeşilliklerden bahsediyordu.''

Seyda-i Taği (ks) buyurdu:

"Ölüm hastalığında sohbetine gelen avam tabakasına rahatsızlığını belirten hiç bir söz söylemiyordu. Aksine sıhhatini belirten sözler konuşuyordu.

Hatta vefat edeceği gün akrabalarından bazıları izin isteyip köye gitmişlerdi. Çünkü sıhhatinin yerinde olduğunu sanıyorlardı.

Gavs (ks) bu hastalığında çorba suyundan başka bir şey yemiyordu. Son yediği şey bir miktar ayran içine doğranmış biraz ekmek ile biraz buz olmuştu."

Seyda-i Taği (ks) buyurdu:

"Bu hastalığında kendilerinin nadiren uyuduğunu görürdük. Uyku anları da murakabe ile karışık idi. Sağ veya sol yanına dayalı olarak oturduğu halde kıbleye yönelik idi. Sohbetin haricinde devamlı murakabede bulunuyordu."

Seyda-i Taği (ks) buyurdu:

"Kendilerinden bir kaç defadan başka hiç bir inleme işitmedik. Buna rağmen elinde olmadan inleme zarar verir mi, vermez mi?'' diye sordu.

Seyda-i Taği (ks) buyurdu:

"Gavs (ks) hazretleri Bitlis'te ölüm tarihini beyan ettikten bir gün sonra yanına giren Aziz oğlu Şeyh Bahaddin (ks)'e:

'Yatağın üstüne otur, şimdi yatak sahibi oldun.' dedi. Bundan sonra insanlara altı yedi teveccühten başka yapmadı. Adı geçen, oğlu Şeyh Bahaddin (ks)'e teveccüh yapmasını emir buyurdu."

Seyda-i Taği (ks) buyurdu:

"Gavs (ks) şaban ayının görünmesinden sonra artık sohbete girmedi. Şeyh Bahaddin (ks)'e sohbete gitmeyi emir buyurarak:

'Artık sohbet sırası kendisine geldi.'dedi."

Seyda-i Taği (ks) buyurdu:

"Gavs (ks) şeriata muhalefet etmeyeceğine, bid'atlar yapmayacağına, tarikatta söz, hareket ve sükununda ruhsatlarla amel etmeyeceğine dair tevbe etmesi için beni Şeyh Bahaddin (ks)'e gönderdi.

Kendisine gidip emredildiğim hususu tebliğ ettim. Şeriat ve tarikata muhalefet etmeyeceğine dair tevbe etti. Sonra Gavs (ks) hazretlerine dönüp tevbe ettiğini haber verdiğimde tevbesini kabul etti."

Seyda-i Taği (ks) buyurdu ki:

"Gavs (ks) bir gece ihtiyaten bizimle istişare (danışma) etti ve 'Bu Ali tarikatta gayesine kavuşan kim olmuştur?' dedi. Ben;

'Sizin gibi kimse ulaşmamıştır.' dedim. Gavs (ks); 'Kendim gibi olsun demiyorum.' Ben de dedim ki: 'Şayet sizi göz önüne almazsak, şu anda sizin kapınızın avlusundaki kamiller gibi Şah-ı Nakşibend'in kapısının avlusunda yok idi.' ''

Fahri Kainat (a.s)'ın ruhaniyeti ve silsile meşayihlerin ruhaniyetinden izin dileme ve müşavereden (danışma) sonra, onlardan birine (hazır bulunanlardan) tarikat emrini kime teslim etmek lazım diye sordu. Cümlesi, bu emrin (irşad emrinin) kendisine teslim edilecek kimsede var olması gereken şu üç şarta bağladı:

1- Şöhrete istekli olmaması.

2- Şeriat'a muhalefet etmemesi.

3- Tarikatta üstadına muhalefet etmemesi.

Gavs (ks) iki küçük oğlunu (Seyyid Nur ve Seyyid Burhan) zahiri ve batıni terbiyeleri için Molla Abdurrahman Meczub'a teslim etti.

Gavs (ks) tüm müridlerine elindeki amel ile meşgul olmayı ve iştihanın (isteğin) en çok rabıtada olmasını tavsiye etti.

Seyda-i Taği (ks) buyurdu:

Gavs (ks) bana ''Ölümümden sonra üzülme. Zira rabıta sağlığımızdan daha güzel, daha süratle (hızlı) gelecektir.'' dedi.

Gavs (ks) Molla Abdurrahman, Molla Abdulkadir, Süleyman Efendi ve Molla Hüseyin'in süluk için oturmalarını son derece arzu ediyordu.

Nihayet bunun için emir buyurdu ve emre imtisal ederek (uyarak) oturmalarından sonra, Gavs (ks) ''Nisbet gerçekten kuvvetlidir.'' dedi.

(Bununla, ölümünden sonra amellerinde gevşememelerini kendilerine bildiriyordu.) Zira yarar kendilerine hasıl olacaktır.

Seyda-i Taği (ks) buyurdu:

Gavs (ks) Şeyhi Seyyid Taha'dan (ks) naklen şöyle buyurdu:

''Kılıç kınından çıkmayınca bir şey kesmez.''

Seyda-i Taği (ks) buyurdu:

Gavs (ks), ölümünden sonra üzerine ağlamamayı işaret etti. Ölümü ile müridlerin kalblerine öyle sükunet (sakinlik) geldi ki hiç biri ağlayıp mahzun da olmadı.

Ruhu çıkmadan evvel neredeyse kendilerini öldürecek hale geldikleri halde, ölümü ile sabrettiler.

Malları için olan vasiyetleri vardır ki bu kitapta anlatılması gerekmez.

Seyda-i Taği (ks) buyurdu:

Gavs (ks) vefat edeceği cumartesi günü öğleden sonra Molla Abdurrahman Meczub'u yanına çağırdı. Beni de aynı şekilde çağırtmıştı.

Vaktaki meclisinde hazır bulundum. Her iki omuz etlerinin titrediğini gördüm. Sekaratta olduğuna muttali olduğumda (anladığımda) gizlice Yasin suresini okumaya başladım.

Mevla'ya kavuşma arzusunun eseri kendilerinde göründü.

''Beni doğrultun.'' dedi. Kendilerini doğrulttuklarında tekrar ''Beni yatağıma uzatın'' dedi. Uzattıklarında tekrar ''Beni doğrultun'' dedi. Doğrulttuklarında yine ''Beni uzatın.'' buyurdu. Izdırabı ziyadeleşince (acısı artınca) bana dönüp gülümseyerek, ''İşte böyle olmalıdır.'' dedi. (Yani ölümü arzu etmeyi kastediyordu)

Kendi temiz ruhunun, cam nargile içinde dumanı çekilirken titreşen su gibi, mübarek vücudunda titrediğini görüyordu. Sarığını koyarak göğsüne buz konulmasını emretti ve açıktan Yasin Suresi'nin okunmasını söylediler.

Mevla'ya kavuşmaya iştiyaklı olduğu için ruhunun tez çıkması için dua edilmesini ve ecelinin çabucak son bulması için de oğluna, sadaka vermeyi emretti.

Ruhu çıkacağı esnada sol tarafına şiddetle tükürdü. Hizmetçilerin elinde mendil olduğu halde sünnete riayeten sağ yöne tükürmedi.

Bu durumda yanına girenlere oturmayı emrediyordu. Sekeratın şiddeti anında ve bitiminde üzüntü eseri bizden gitti. Hazır olanların az bir kısmı göz yaşı döktü.

Sekeratı ve ızdırabı şiddetli olduğu halde son derece teslimiyet ve neşe içinde idi. Hatta bir iki sefer ''Ay Babo'' demelerinden başka rahatsızlık belirten bir sözü kendilerinden işitmedik.

Sedirin üzerine konulmasını emrettikten sonra, bu hastalığında ayağa kalkma gücünde olmadığı halde kendilerini tuttular ve yürüyerek sedirine gitti. Bir kol boyu kadar yüksekte olan sedirine varınca üzerine çıktı. Sağ tarafına uzandı. Sarığının bir tarafının yüzünün üzerinde olduğunu gördük.

Kendisi mi onu örttü, farkına varamadık. Yüzünü açtığımızda hayatının son bulmuştu.

Bu esnada evin içi güzel bir kokuyla dolmuştu, hatta evin kapısı önünde bulunanlar da bu güzel kokuyu hissetmişlerdi. Hazır bulunan müridler bu kokuyu mis kokusundan daha üstün hissediyorlardı. Aynı koku defni sırasında da hissedilmişti.

Seyda-i Taği (ks) dedi ki:

''Gavs (ks)'ın oğlu Şeyh Celaleddin (ks) Gavs (ks)'ı yıkamamı emretti. Ben ise kalben bundan rahatsız oldum.Çünkü hayattayken en güzel şekilde gördüğüm nurani yüzünü, ölümünden sonra öyle göremeyeceğimi sandım. Böyle olunca rabıtam da güzel olmazdı.

Fakat yıkadığımda onun hayattayken mübarek alnında bulunan çizgilerin düzeldiğini ve ortasının sararıp etrafının beyazlaştığını gördüm. Öyle gördüm ki ondan nurun çıktığı ve parladığı sanılırdı.

Şimdi ise rabıtamda yıkama esnasında gördüğüm şekli üzerinde görmeyi severim. Zira yıkama anında gördüğüm güzelliği hayatında görmemiştim. Mübarek teni hayattakinden son derece fazlasıyla yumuşak idi.''

Gavs (ks) hayattayken ağır cüsseli idi. Onu ancak iki veya üç kişi hareket ettirebilirdi. Yıkama esnasında ise hafifliğinden dolayı hizmetçi Ali tek eliyle bir yandan diğer yana hareket ettiriyordu..

Çünkü O (ks) ölümle öyle hafiflemişti ki onun gibi hafiflik olamazdı. Ben şimdi tasavvur ediyorum da, kesedeki elimin O'nun dizi ile göbeği arasına vaki olduğunu hatırlamıyorum.

O (ks) Hicri 1278 senesinde vefat etti.

Seyda-i Taği (ks)'nin halifesi Molla Halil Çoğreşi (ks) Gavs (ks)'ı anlatıyor:

Benim (Molla Halil) ilk şeyhim Bitlis'te idi. Gavs (ks)'ın zuhurunda aleyhinde çok konuşuldu. Münkirleri çok idi. Benim Şeyhim tecrübe için beni Gavs (ks)'a gönderdi. Fakat ben ondaki istikamet ve durumu görünce ister istemez tevbe aldım. Tarikata girdim. Vird dersi aldım.

Aldığım vird derslerinin yanında eskiden okuyup menfaat gördüğüm evradıma da devam ettim. Tarikata girdiğimin üçüncü günü Gavs (ks) beni huzuruna çağırdı.

Benim evradıma vakıf olduğunu işaret ederek terk etmemi ima etti. Şöyle buyurdu: "Açıktan yapılan zikirler ne olursa olsun, nakşi tarikat-ı aliyesinde bid'attır.

Bu tarikatın arslanları (sadatlar) onlara razı olmazlar. Hatta Şahı Nakşibend (ks) kendi türbesinde cehri zikir yapan kadir-i halifesini himmetle öldürmüştür. "Dedikten sonra Şeyh Aliyil Halhali'nin Cevahir kitabından bu hikayenin yerini gösterdi.

Bir seferinde hastalandım. Hastalığım gitgide ağırlaştı. Öyle oldum ki ayağa kalkamıyordum. Talebelerim beni huzur-u ilahiye getirdiler. Gavs (ks) bana bardağındaki suyu içirdi. Suyu içmemle beraber hastalığım, kendim ata binebilecek kadar hafifledi.

Yine bir seferinde omuzuma bir ağaç değdi. O kadar acıdı ki acısından ölecektim. Gavs (ks)'a durumu arz ettim. Omuzunu göster buyurdu. Ben gösterdim. Mübarek elini sürdü. Sürer sürmez iyileşti. Acıması bir pire ısırması kadar azaldı.

Bir gün kalbime, kadın kısmının Gavs (ks)'in yüce sohbetlerinde bulunması mahzurludur, şeklinde vesvese geldi. Vakit hatme vakti idi. Baktım ki Gavs (ks) hem acele ediyor hem de sinirliydi.

Hatme biter bitmez Gavs (ks) bana sordu. Kadınlara bakmanın hükmü nedir? Ben, Gavs (ks) daha iyi bilir dedim. Sonra Gavs (ks) bana kadınlara bakmanın, şehvetsiz ve fitneden korkulmazsa ihtilaflı olduğuna dair hükmün kitaptaki yerini gösterdi.

Buyurdu: "Meşayihler misal alemindeki hayvan suretindeki şekillere bakarlar. Gördükleri kadın değildir.

Bazen de kadınlar ile meşayih arasına manevi bir perde çekilir. Şeyhler kadınlara bakmazlar. O hicaba bakarlar. "Bu söz söylenince kalbimdeki vesvese defoldu gitti.

Molla Abdulhadi Çarçaği'nin Gavs'ı Azam (ks)'dan naklettikleri :

Ben ( M.Abdulhadi ) Gavs (ks)'dan sordum:

- Şeyhin meclisinde bulunmak sohbet midir? Buyurdu: "Değildir. Zikir ile kalb tasfiye olur. Rabıta ile ilerleme olur. Büyüklerin sohbetinin eşi yoktur. Meşayihin hikayeleri ile muhabbet artar. Sahabelerin hikayeleri ile iman kâmil olur ve günahlar da af olunur."

Buyurdu: "Allah (c.c) her velinin durumunu halk tabakasından gizler. Kimini ilimle, kimini başka bir şeyle. İnsanlar diyebilirler ki, filanca (kendini kast ederek) arazi çalıştırıp çocuklarına mal çoğaltıyor."

Bir sohbet meclisinde bir köpek vardı. Bazıları onu kovalamak istediler. Gavs (ks) buyurdu:

"Bırakın onu. Kim kendisini ondan daha efdal olarak bilebilir. İnsan topraktan yaratılmış ki kendisini topraktan üstün bilmesin. Kiramen katibin (yazıcı melekler) seçkinlerin amellerine vakıf olamazlar.

Onların amelleri Allah (c.c) yanında gizlidir. Nakşi tarikatındaki ameller mukarrebinlerin amelidir. Tarikat ehli olmayanların amelleri ise ebrar (hayır sahibi)'ların ameli gibidir. İkisi bir değildir. Aralarında çok fark vardır."

Bir seferinde hatmeye oturduk. Hatme halkasında Molla Abdulbari adında, Kadiri tarikatının hulefasından bir zat vardı. Gavs (ks)'a sadık idi.. Onun hakkında ihlası da çoktu. Taşlar getirilmesine rağmen Gavs (ks) hatmeyi başlatmayıp bekledi.

Molla Abdulbari anladı ki kendisinden dolayı hatme yapılmıyor. Hemen kalktı. Gavs (ks) buyurdu:

"Ben utanırım ki seni hatmeden çıkarayım. Yalnız büyükler bu tarikatın ehli olmayan kişilerin hatme halkasında toplanmasına razı değiller."

Buyurdu: "Kabir azabı tehlil hatmesinin sevabı ile kalkar. Bunu ancak Nakşibendiler bilirler."

70000 sefer tevhid kelimesini okumaktan ibaret olan tehlil kelimesini Gavs (ks) kabir azabına uğrayacağını zannedenlere emrederdi.

Bu menkıbeyi Molla Abdulhadi Çarçaği Gavs (ks)'ın halifesi Molla Halid (ks)'den rivayet ediyor:

"Bir gün Gavs (ks) benim (Halid-i Öleki) babamın kabrinin yanından geçti. Benim kalbimden keşke Gavs (ks) durup bir Fatiha okusa diye geçti. Fakat Gavs (ks) durmayıp Fatiha okumadı.

Eve ulaşınca Şeyhi Seyyid Taha (ks)'dan nakille şöyle buyurdu:

"Bu tarikat-ı aliyyenin menfaati müridlerin babalarına ulaşıyor. Mürşidin menfaati ise müridin ana babalarına uzakta olsalar dahi ulaşır. Ben bu sözden sonra anamın türbesini ziyaret ettim.

Öğrendim ki Şeyhim Seyyid Taha (ks)'nın menfaati anam uzakta olmasına rağmen ona da ulaşmıştır.

Ben (Halid-i Öleki) anladım ki Gavs (ks) benim kalbimdekini anladı. Bunları benim için söyledi."

Gavs-ı Azam (ks)'ın yüksek eşiğindeki köpeklerden bile keramet görülmüştür. Verebin adındaki köyde bir adam öldürülmüştü. Köylüler de Gavs (ks)'ın etbaı idi. Köy Gayda'ya yakındı.

Gavs (ks)'ın sürüsünü muhafaza eden iki köpek hemen o köye gittiler. Maktulün revakına çıkıp oturdular. Köpekleri tanıyınca yemek ve ekmek getirdiler.

Köpekler yemeyip hazin hazin düşünceli bir şekilde durdular. Yerlerinden kalkmayıp evden de ayrılmadılar.

Ne zaman ki katil affedilip barış sağlandı. Köpekler de o zaman hareket ettiler.

Cenab-ı Hak bizi sultanımızın eşiğinden ayırmasın.

Amin.

 

ATİYELER  

Atiye -1 :
Bu şerefli minhaları, bunlarla ve nefesiyle bereketlenmek gayesiyle şeyhim olan babama (ks) okuyunca şöyle buyurdu:

"Birinci minhadan gaye, her ümmetin, peygamberinin soyunu ve bir mezhebe bağlı olanın, imamının soyunu bilmesi icap ettiği gibi, imkân dahilinde her müridin de, şeyhinin nesebini bilmesinin lüzumlu olduğudur.

Bunun iki sebebi vardır. Birincisi; şeyhinin nesebi olduğundan, hususen onda salih kişiler varsa, onunla müşerref olmak ve bereketlenmektir. İkincisi; şeyhin nesebini bilmek kemaldir.

Hem de nasıl bir kemal!..Çünkü sevenin, sevdiğini mümkün mertebe, her cihetten bilmesi aşkı arttırır.''

Atiye -2 :
İkinci minhada, taylasan giymenin gayesini şöyle açıklardı: "O meşguliyetin çok olması ve kalbin alakasının azalması için şeyhin hayalinden başka şeylere az bakmaktır. Çünkü gerçekte, gözün dönmesiyle kalb de döner.''

Atiye -3 :
Gavs (ks) üçüncü minhadaki kesin hükmünü şöyle tevcih ederdi. Kaf'ın kesre okunmasıyla (......) hudusun (sonradan olma) zıddı olur. Ona bakmak ise nakşilerin, müridlerine son talimatı olan murakabedir.

Atiye -4 :
Dördüncü minhadaki Gavs-ı Hizani (ks)'nin "Şeyhin makamı büyüdükçe müridlerin hatası onun gözünde küçülür." sözünü iki şekilde anlatırdı.

Biri: Şeyh ne kadar büyük olursa, Allah (c.c)'ın rahmetine, o kadar fazla erişir. Kalbinde şefkat artar. Müridin günahını küçük görür.

İkincisi: Şeyh ne kadar yükselir ve büyürse o kadar rahmani ahlakı artar.

Beşer huyları azalır. Rabbin ululuğu, yanında çoğalır. Kulluğu mahv ve fenâ ile kuvvetlenir. Kendi nefsini bütün halktan, hatta müridlerden daha küçük ve günahkar görür.

Onların suçlarını, kendi suçu yanında küçük görür. Rabbi Celle ve Ala ona şefkat eylesin diye onlara şefkat eder. Nasıl ki hadisi kudside:

"Yerdekine rahmeyle ki Rabbin de sana rahmet etsin.'' buyuruyor.

(Ebu Davut, Tirmizi)

Atiye -5 :
"Beşinci minha'' dan gaye şudur, dedi. Siyah bacaktan murat, varlığı gidermek için devamlı kusur ve ayıbına, nefsi emmarenin kötülüğüne bakmaktır.

Kanat ve renklerin güzelliğinden murat, insanda yaratılan kemalat ve zahiren oluşan hayırlı amelleri görmemek ve vücudun yok olmasına gücü yettiğince çalışmaktır.

Çünkü bunlar, Allah (c.c)'ın ihsan ve nimetidir. Eğer ihsan-ı ilahi olmasa bunları yapmaya kulların gücü yetmez. Bundan başka her hayırlı amelde, ya o amelin gafletle yapılmasına veya sevabından gideren, riya karışmasına sebeb olan nefsin azdırması vardır.

Atiye -6 :
Üç minhanın (6-7-8) işaretlerinde, muhatabın anlayışı kıt olduğundan özetle şöyle dedi: ''Dini hükümlerin istikameti, bilindiği üzere yalnız emirleri yapıp, nehiylerden kaçmak değildir.

Çünkü, böyle bir kişi kendini büyük görebilir. İnsanların kendisini beğenmesini isteyebilir. Ameline güvenebilir ve gösteriş için yapabilir. Halbuki böyle ameller fayda vermez.

Emirleri yapıp nehiylerden kaçmakla beraber, nefsi gayet kusurlu görmek lazımdır. Hatta nefsi böyle görmek emirleri yapıp nehiylerden kaçmanın anahtarıdır.

İstikametin kemali de emrolunduğu şekilde yapılandır. İstikametin kemali ancak Peygamberler (a.s) için gerçekleşmiştir.

Bundan sonraki, istikamet sahibinin rütbesine göre üst üste sıralanır. Bu kısımlardaki istikametlerde gayet şiddetli zorluklar vardır.

Veli'y-i kamil, kendi nefsini bütün halktan alçak görür. Hatta kafirden dahi. Bu yalnız iman ve küfür yönünden değildir.

Kafirin günahı, eskiden verdiği vaadi bilmemesi ve Allah (c.c)'ı inkar etmesidir. Veli kendi nefsinin kafirden fazla olarak, emrin emir, yasağın nehiy olduğunu bilip emir sahibini tasdik ettiği halde, gene Allah (c.c)'ın emrini terk ettiğini, yasakladığını işlediğini görür.

(Cenab-ı Hak ervah aleminde zerreler şeklindeki ervahlara hitap ederek: Ben rabbiniz değil miyim, buyurdu. Bütün ervahlar: Sen bizim rabbimizsin diye cevap verdiler. Dünya aleminde Müslümanlar bu sözü yerine getirip iman ettiler. Buna misak adı verilir.)

Keza Veli kendi nefsini, halk ona tabi olmasına rağmen hiç bir sıfata mazhar olmamış bilir. Kafirde ise en azından mü'minin kaçınması gerektiğini bildiği kahır sıfatı vardır.

(İnsanlar Allah'ın (c.c) sıfatlarının aynalarıdır. Kimisinde Cemal, kimisinde Celal, kimisinde Kahır sıfatları tecelli eder.)

Bu meseleyi müşkül görerek, açıklanmasını istedim. Cevaben: ''Bu söylediğim dini hükümlerin dışı değil, aynıdır. Ancak bunu anlatmakla değil, o makamın zevkini yaşamakla öğrenirsin.'' dedi.

Atiye -7 :
Dokuzuncu minhanın açıklanmasında şöyle diyor: ''Mürid iki kısımdır. Biri Mürid diğeri muraddır.

Birincisi Allah (c.c)'ın ve şeyhin rızasını kazanmak için bütün imkanlarını kullanıp gayesine ulaşandır. Ki bu gayret ve çalışmaya süluk denir.

Süluk ta iki kısımdır:

a) Salik-i meczubdur- Gece gündüz şeyhinin emrettiği yolda yürür. Şeyhinin muhabbet ve terbiyesi ona, Allah (c.c)'a doğru bir çekilme verir. O buna vakıf oluncaya kadar devam eder. O cezbe ve muhabbet bineği ile gün be gün yükselir.

b) Yalnız saliktir- Yani salik-i gayr-i meczubdur. Bu kısım birinci kısım gibi süluk etmiş, yalnız o şekilde çekildiğine vakıf olamamıştır. Bu ya sekeratta, ya kabirde, ya da daha sonra vakıf olacaktır.

Müridin ikinci kısmı olan murad,birincisi gibi, irade-i cüziyesini çalıştırmamış veya hiç diyecek kadar az çalıştırmıştır. Yalnız Allah (c.c)'ın emriyle şeyh dileyip ona nazar etmiştir. Bu sebeble de cezbeye düşmüştür. Ki bu cezbeye muhabbet denir.

Muhib de iki kısımdır.

Birincisi: Meczub-u salik olup, cezbesi sebebiyle secaata gelerek süluk etmiş ve ona çok sohbet nasib olmuştur.

İkincisi: Yalnız meczubdur. Yani meczub-u gayr-i saliktir. Meczub olduğu halde, ona secaat gelmemiş, sohbet ve terbiyeden hiç bir şey nasib olmamış veya yok denecek kadar az nasib olmuştur.

En yüksekleri birinci kısım, sonra üçüncü kısım, en alt tabakası da dördüncü kısımdır. Gavs (ks) ''Hiç eseri kalmamış.'' diye işaret ettiği bu kısımdır.

Onuncu minhanın tafsilinde Gavs (ks): "Kalbe istemeden gelen havatırdan (düşünce) istiğfar "hakkında şöyle dedi: "Gerçi onlar zarar vermezse de yine kalbde bir çeşit ağırlık ve duman meydana getirir. İstiğfar onu siler.''

Onbir ve onikininci minha hakkında dedi ki: "Rabıtanın birçok çeşidi vardır. Minhalarda zikredilenlerle sınırlı değildir. Zikredilmeyenlerin birisi rabıta-i kalbidir.''

(Bu not, Seyda-i Taği (ks)'den alınmıştır. Müridin kendi şeyhinin cismini bir mana gibi bilerek onun suretini, büyüklüğünü ve nurani nisbetini kalbinde tasavvur etmesine rabıta-i kalbi denir.)

''Sen kalbimle, kapağının arasına akıyorsun

Damlaların gözkapağından aktığı gibi.

Kalbimin içindeki zamirine giriyorsun,

Ruhların bedenlere girmesi gibi.''

Atiye -8 :
Onaltıncı minhada geçen rabıtadaki istikametten murad manevi rabıtadır. Gavs (ks): Şeyhinden rivayet ederek: "Vefatından sonra şeyhinden feyiz almaya kabiliyetli olan, rabıta-i manevi makamı olandır. Yani devamlı olarak rabıta-i manevi yapabilendir. Rabıta-i maneviyi bazen yapabilen değildir.''

Onsekizinci minha hakkında buyurdu: "Şeriatın en mühim ameli namaz olduğu gibi, tarikatın en mühim ameli de rabıtadır. Çünkü her ikisi de, Allah (c.c)'ın huzurunda durmayı kapsar.''

Peygamber Efendimiz, Hadisi Şerifte şöyle buyurmuştur:

"Kıyamet gününde kulun ilk hesap verecek olduğu şey namazdır.''

(Bu nedenle mürid tarikattan çıkmaya niyet ederse çıkmış olur. Şafii mezhebine göre namazın içinde namazdan çıkmaya niyet eden velev ki hareket yapmasa dahi namazı fasid olur. (İane-tü-talibin 1/204) Tarikat ta tıpkı bunun gibi, mürid çıkmaya niyet ederse çıkmış olur. Bu konuda minah 20'ye bakınız.)

Yirmibirinci minha hakkında diyor ki: "Bir tarikat alma niyeti, şeyh için büyük bir nimettir. Nimet ise şükrü gerektirir. Nefsin aczini kırar, nefsin kemalden uzaklığını, kuvvet ve izzetin Allah'a (c.c) hasrolduğunu, gerçek nimet verenin o olduğunu bildiği için istiğfar edilir.

Yine bu niyet, "Sende bir kemalat var ki halk itibar ediyor. "hayaliyle ucub ve tekebbüre (büyüklenme) sebeb olabildiğinden, istiğfarda zilletin ve kemalatın yalnız Allah-ü Teala'dan olduğunu, havl ve kuvvetin yalnız onda bulunduğunu ikrar etmeyi iyice bildiği için, onları götürür.

Yirmiikinci minha hakkında diyor ki: "Mesh olunan şahıs, bazen çevrildiği suret üzere haşre gelir. Tanınmadığı için de ona şefaat edilmez. Allah (c.c) bizi ve bütün ümmet-i Muhammedi (a.s) korusun.''

Günahtan dolayı nefsine acıyıp, pişman olmak, bazen devamlı, bazen geçici olur. Tesirden gaye, ikisinden biriyle müteessir olmaktır. Acımamaktan gaye ise hiç acımamaktır. Zira geçici olarak acıma meshin men'ine kafidir.

Yirmiüçüncü minha hakkında dedi ki: "Vaazın tesiri, bazen bir korku bazen bir muhabbet hasıl olmasıdır.''

(Tertipliyen Molla Ahmedoğlu, Molla Diyauddin)


 

MİNAH

Minah-1:

Gavsi Hizan-i (ks) neseb-i şerifini şöyle açıklardı: "Ben Lütfullah'ın oğluyum, o Abdurrahman'ın oğlu, o Abdullah'ın oğlu, o Muhammed'in oğlu, o Şeyh İbrahim'in oğlu, o Cemalüddin'in oğlu, o Şeyh İbrahim'in oğlu, o Cemalüddin'in oğlu" der burada dururdu. Şeyhi Seyyid Taha (ks)'dan naklederek: "Molla, o Muhammed-i Arvasi adıyla meşhur olan zatın oğludur." derdi. Bu sözünü bazen kesin olarak söyler. Bazen de kesin gibi görünürdü.

Minah-2 :

Taylasan maddi ve manevi olmak üzere iki türlüdür. Maddi taylasan bellidir. Manevi olan; Mürid mürşidini başının üstünde örtü şeklinde kabul edip, örtüsünün sarkan ucu gibi, mürşidinin kendi vücuduna sardığına inanarak, ondan feyiz almasıdır. Müridi gayeye eriştirmekte bu yol faydalıdır.

(Taylasan bazı tarikatlarda görüldüğü gibi başa bir örtü atmaktır. Bunun faydası gözün sağa sola dönmeyip, önüne bakmasını sağlayarak, kalbin huzurunu muhafaza etmektir. Burada işaret edilen husus, kalbin huzurunun sağlanmasında, manevi taylasanın daha faydalı olduğudur.)

Minah-3 :

Şeyh Abdulhalık Gucdevani (k.s)'nin sözü olan (...) 'nazar ber kadem'in manası bazılarının dediği gibi Kaf'ın esre okunmasıyla Nazarın (yönün) hep Allah'a (c.c) (....) şeklinde değil, belki Kaf'ın üstün okunmasıyla (...) maksudun; "Sofinin namazdaki gibi hep ayağının üzerine bakması" olacağını kesinlikle söylerdi.

Minah-4 :

Ubeydullah Ahrar (k.s) Hz'nin bir sofisi şeyhinin affetmeyeceğini zannettiği bir hata işledi. Bundan dolayı sohbet meclisine vaktinde gelmedi. Şah-ı Nakşibendi (k.s) Hz'nin huzuruna gidip, ruhuna bir Fatiha ve bir ihlas okuyarak af diledi. Şeyhinin kendisini affetmesi için de aracılığını istedi. Şah-ı Nakşibendi (k.s) Hz'leri sofiyi affetti, aynı zamanda şeyhine de affettirdi. Gavsi Hizan-i (ks) bu hikayeyi anlatırken buyurdu: "Şah-ı Nakşibendi (k.s) Hz'lerinin makamı sofinin şeyhinden daha büyüktü. Şeyhin makamı büyüdükçe müridlerinin hatası onun gözüne küçük görülür. Tıpkı dünya büyüklerinde olduğu gibi.''

Minah-5 :

''Sofi tavus kuşu gibi olmalıdır. Nasıl ki tavus kuşu ayaklarının siyahlığını görünce vücudunun güzelliğini görmez. Sofi de bu düşünce ve hal üzerinde olmalıdır. Çünkü iyi haline bakmak, ona güvenmek, kibir ve gurura sebeb olur.'' der.

''Tavus o kadar güzel renkli olmasına rağmen siyah bacağından dolayı mahcuptur.''

Beytini okuduktan sonra şöyle devam etti.

''Mahlukattaki kemalatın hepsi Allah (c.c)'ın kemalatının bir yansımasıdır. Kişinin, kemalatı kendisinden bilmesi boş bir iddia ve büyük bir kusurdur.''

Minah-6 :

''Nefsi gayet kusurlu görüp onu bütün hallerinden dolayı suçlamadıkça, şeriat üzere istikamet sağlanamaz." sözünün manası sorulduğunda, durumun daha iyi anlaşılabilmesi için Semnana'nin Nefahat'taki: ''Nefsi kusurlu görmemek onu itham etmemek büyük günahtır.'' sözünü naklettikten sonra: - ''İstikamet ise büyük günahla birleşmez.'' cevabını verdi.

Minah-7 :

Peygamber Efendimiz (a.s) buyurmuştur ki:

''Hud suresi beni ihtiyarlattı.'' (Hud suresi. 112. Ayet)

Bu surede, ''Emrolunduğun gibi dosdoğru ol'' buyurulduğu için Peygamber Efendimiz (a.s) böyle buyurdular.

Ne zaman ki sure-i Yasin'in başındaki;

''Muhakkak ki sen (Ey Resulüm tarafımızdan elçi olarak kullarıma) gönderilen peygamberlerdensin doğru bir yol (İslam dini) üzerindesin." Ayeti nazil oldu. Resulullah (a.s)'ın kalbi rahatladı. (Yasin suresi. 4. Ayet)

Minah-8 :

Mürşidimin emri ve zaruret olmasaydı, nefsimdeki ayıbı, kusuru gördüğümden, kabiliyetsizliğimi bildiğimden dolayı tarikat üzere konuşmaya ve irşada cesaret edemezdim.

Şeyhim Seyyid Taha (k.s) bana şöyle buyurmuştu: ''Sen nefsini küfrü kat'i olan kafirden daha aşağı görmezsen, yazıklar olsun sana !...''

Bir seferinde de ben şeyhime ''Nefsimin kusurunu gördüğümden ve halkın da bunları bildiğine inandığımdan, onların arasına karışmaya hatta onlarla yolda karşılaşmaya utanıyorum.'' dediğimde, bana "Hep bu hal üzere ol.'' diye söyledi.

Minah-9 :

Gavs (k.s) şöyle buyurdu:

Hayvanlar, insanlara nisbeten anne ve baba terbiyesinde daha az kaldıklarından dolayı akılsızdırlar. İnsanlar ise anne ve baba terbiyesinde çok kaldıklarından dolayı akıllı ve faziletlidirler. Bunun gibi salikin ikinci doğumu olan manevi doğum diye adlandırılan seyr-i süluku erken tamamlayıp mürşidin terbiye memesinden erken kesilenin makamı daha düşük olur.

Kim ki mürşidin terbiye ve himayesinde daha uzun bir müddet kalırsa (seyr-i sülukunu geç tamamlarsa) onun makamı ve kemalatı yüksek olup, devamlı istikamet üzerinde olur.

Mürşidin bir nazarıyla kemalata erip icazet alanlar ise, kendileri bu dünyadan gidince izleri silinir, hiç bir silsilede de adları geçmez.

Minah-10 :

İnsanın kalbine gelen gayr-i ihtiyari vesveseler, zararsız olsa da müridin bunlar için istiğfar etmesi gerekir.

Minah-11 :

Kalbi havatırdan korumak için yapılan rabıta şöyledir: Mürid, mürşidini başının üstünde oturuyor şeklinde düşünür. Çünkü bana açıklandığına göre, şeytanın vücuda girme yeri baş tarafındandır.

Minah-12 :

Gavs (k.s), namazdan önceki rabıta şöyle olur dedi:

Yalnız; namaza girmeden (iftitah tekbirinden) önce mürid, gafletin gitmesi için mürşidin bir elbise gibi bütün vücudunu kapladığını düşünür.

Diğer vakitlerde mürid mürşidinin her an yanında olduğunu tasavvur ederse çok büyük fayda görür.

Minah-13 :

Seyyid Taha (k.s) rabıtanın ehemmiyetini şöyle belirttiler: ''Zikirsiz rabıta ile Allah (c.c)'a ulaşılır, ama rabıtasız zikir ile Allah (c.c)'a ulaşılmaz. "Bu sözleri Gavs (k.s) Hz. kabul ettiler. Bazen buyururlardı ki: ''Zikrin kalbi sultası altına alması şartı ile rabıtasız zikirle de Allah (c.c)'a ulaşmak mümkündür. Lakin nadiren ulaşılır.''

Minah-14 :

Gavs (k.s) Hz.; Bazı meşayihin, müridlerini yalnız rabıtayla terbiye etmelerini güzel görürdü.

Minah-15 :

Gavs (k.s) Hz.; Müridin mürşidinden rabıta yoluyla aldığı feyzin konuşarak aldığından daha kuvvetli olduğu kanaatindeydi.

Minah-16 :

Müridin rabıtası tam olursa hayattaki şeyhinin ruhaniyetinden iyi bir şekilde feyiz alır. Rabıtası tam olan müridin, şeyhinin vefatından sonra başka bir şeyhe gitmesine gerek yoktur. Rabıtası tam olmayanın, şeyhi vefat ettiğinde başka bir şeyhe gitmesi gerekir.

Minah-17 :

Gavs (k.s) Hz.; Rabıtanın önemini ve gerekliliğini belirtmek için: ''Rabıtaya devam ediniz, rabıtaya devam ediniz, rabıtaya devam ediniz !...'' buyurur ve rabıtayı çok tavsiye ederdi.

Minah-18 :

Müridin hallerinden ekseriya ilk sorulan rabıtanın husulüdür. (Rabıtanın husulü; Mürşidin suretinin göz önüne gelmesidir.)

Minah-19 :

Mürid için bid'at ikidir. Şeriattaki bid'at, tarikattaki bid'at. Mürid için tarikattaki bid'at daha tehlikelidir.

Minah-20 :

Mürid tarikattan iki türlü çıkar. Birincisi büyük günahlarda ısrar, ikincisi ''Ben tarikattan çıktım'' demektir.

Minah-21 :

Mürşide, tevbe veya tarikat almaya bir kişi geldiği zaman o mürşid kendi nefsi için çok istiğfar etmelidir.

Minah-22 :

Mesh-i suri Peygamber Efendimiz (a.s) hürmetine Ümmet-i Muhammedden kaldırılmıştır. Bütün ümmeti davet te (bu durum, Peygamber Efendimizin (a..s) peygamberliğinden kıyamete kadar dünyaya gelecek olan,cin ve insanlara şamildir) bu nimete dahildir.

Mesh-i manevi ise devam etmektedir. Mesh-i manevide kişinin hangi kötü sıfatı galip ise, kalben o sıfatla meşhur olan hayvan suretine döndürülür.

Minah-23 :

Gavs (k.s) Hz.; Mesh-i manevi üzerinde bir gün yine buyurdular: ''İnsanda Mesh-i manevinin iki belirtisi vardır. Birincisi, kişiye vaz-ü nasihatın tesir etmemesi, ikincisi günahından pişmanlık duymamasıdır.''

Minah-24 :

Gavs (k.s) Hz. buyurdu: ''Dünya sevgisi ve aşkıyla ölen kişiler, ehli iman olmalarına rağmen sırtı kıbleye çevrilmiş olarak (keşif yoluyla) görülüyor.''

Minah-25 :

Zalim kişiler ve siyaset adamları ile ilişkinin kaidesini şöyle açıklardı: ''Onları kendi ahlakına çekeceksen beraber ol. Eğer onlar seni kendi ahlakına çevirecekse beraber olma.''

Minah-26 :

Dört yönü birden kuşatarak gelen nisbet, tek yönden gelen nisbetten daha ekmeldir. Çünkü her tarafı kuşatarak gelen nisbette, şeytanın ilgisi yoktur. Musa (a.s) kelamı dört bir yandan işittiği için Allah (c.c)'ın kelâmı olduğuna emindi.

Minah-27 :

Nisbet kuşatmalı olmadığı zaman arkadan geleni, diğer yönlerden gelene tercih ederdi.

Minah-28 :

''Mürid en çok nisbeti hizmetten alır. Hizmetten alınan feyiz ve kemalat daha tesirli ve uzun sürelidir." buyurur ve şöyle misal verirdi: ''Nasıl ki arpa yiyen hayvanın semizliği yemi kesilse dahi bir müddet devam eder. Ama bahar otuyla beslenen çabuk çöker. Hizmetten hasıl olan nisbet kolay kolay kaybolmaz. Başka şeylerden doğan nisbet ise nefsin küçük bir kusuruyla kaybolur.'' derdi.

Minah-29 :

Gavs (k.s) Hz. bir gün bu fakirden, (Halid-i Öleki (k.s)) eskiden beri türbelerde mum yakılmasının sebebini sordu. Ben cevap vermeyince, kendileri şöyle buyurdu: "Işıkta gelen nisbet karanlıkta gelenden daha çok ve daha açıktır.'' dedi. Bir müddet bekledikten sonra devamla buyurdular: "Bu durum mürid tecelli-i berki makamına ulaşmadan böyledir. Tecelli-i berki makamından sonra, ışığın olup olmaması, nisbete tesir etmez.''

Minah-30 :

''Meşayihin etbaı ancak gece ibadetine kalkan müridlerdir. İltifat nazarıyla bakılanlar da bunlardır. Bunlardan başkası etbaından sayılmaz.''

Minah-31 :

Bütün hallerde rabıtayı tavsiye ederdi. Yalnız sohbette vukufu kalbiyi emrederdi.

Minah-32 :

Gavs (k.s) Hz.'lerine şöyle soruldu: ''Zamanımızdaki bazı meşayihin bir iddiası var ki, avam tabakasından hakikatlerin gizlenmesine sebeb oluyor. Diyorlar ki, şeyhler ancak bulundukları yöreleri irşad ederler. Bulundukları bölgelerden çıkıp başka bölgelerde irşad etmeleri caiz değildir.''

Cevaben buyurdular ki: "Bu mesnedsiz bir iddia ve halis bir yalandır." Nefahat'ta geniş olarak anlatılan Şeyhülislam Ahmed Namık Cami (k.s) Hz'nin Çeştiye şeyhleriyle olan mücadelesini delil gösterdi. Ayrıca Şeyh Tahur (k.s) Hz'nin ''Ben siyaset adamlarıyla uğraşıp, onları zulümden men etmeye memur olmasaydım, dünyadaki hiç bir şeyhe mürid bırakmazdım.'' dediğini de söyledi.

Minah-33 :

Gavs (k.s) Hz. buyurdu: ''Bir gün şeyhim Seyyid Taha (k.s) Hz.'den sordum: - Nefahat'ta olduğu gibi bazı meşayih için ''takdis'' bazıları için ''rahmet'' ile dua okunmasının sebebi nedir? Buyurdular ki:

- ''Nefsinden tam kurtulan için ''Kaddesallahi sirruhu'' nefsinden bir şey kalan için ''Rahmetullahi Aleyh'' diye dua edilir.

Gavs (k.s) Hz. şeyhinin bu cevabını anlattıktan sonra buyurdular: Nefsinden tamamen kurtulmak irşadın şartı değildir. Kendisine rahmet okunan çok kişiler, irşat makamına geçmiş, doğru yol üzerinde yürümüşler ve insanlara faydalı olmuşlardır.''

Minah-34 :

Letaifi yükselirken halk aleminden kesilmeyen mütemekkin meczub, avam için daha faydalıdır. Avam tabakası bunlara, seyri sülukunu tamamlayıp dönenlerden daha fazla itibar gösterir. Onlarla aralarındaki münasebet fazla olduğundan, tanımaları daha kolay olur.

Minah-35 :

Ademoğlu başlangıçta unutkandır. Çünkü alemi ervahtaki ahdini ve başından geçenleri unutmuştur. İnsanın bilgi sahibi olması ancak, letaiflerin alem-i emirdeki yerlerine ulaşmalarından sonradır.

Minah-36 :

Müridlerden biri Gavs (k.s) Hz.lerinden sordu:

- ''Mürid, fazileti olan nefs muhasebesiyle uğraşırken bazen fenaya sebeb olan rabıtadan (fenâ-fişşeyh) gafil kalıyor.''

Buyurdular:

- ''Nefs muhasebesi kendisini var görenler içindir.''

(Muhasebe kendini var gören kişiye fayda verir. Bu nedenle rabıta hali daha üstündür. Rabıta fenaya ulaştırırsa muhasebeye lüzum yoktur. Kısaca buradan anlaşılan Gavs (k.s) Hz.'nin rabıtayı tercih etmesidir.)

Minah-37 :

Gavs (k.s) Hz.lerinden soruldu: ''Letaifler meşhur olduğu üzere ayrı ayrı mıdır? Yoksa bazı meşayihlerin dediği gibi bir tektir de, makama göre isimleri mi değişir?''

Cevaben: ''Ayrı ayrı birer hakikattir.'' dedi.

Minah-38 :

Letaifler alem-i emire yükselmeğe başlayınca ekseriya müridde ağlama hasıl olur. Halbuki Letaifler kendileri için gurbet sayılan bu alemden, asıl vatan olan, emir alemine gidiyorlar. Bunun misali gelin olan kızın asıl evi olan kocasının evine giderken ağlamasında görülür.

Minah-39 :

Bu fakir (Halid-i Öleki (k.s)) Minah'ı yazmakta geciktiğime üzülüyordum. Yazmaya başladığımın üçüncü günü, sohbet meclisinde Gavs (k.s) Hz.lerinin karşısında aynı üzüntü ile otururken bana bakıp şu beyti okudu:

Bu Mesnevi bir müddet gecikti.

Kanın süt olması için mühlet gerekiyordu.

Minah-40 :

''Bir mürid şeyhine Fatiha öğretirken, şeyhi de onun seyr-i sülukunu tamamlıyordu.''

Gavs (k.s) Hz. bunun müşküllüğünü, şeri amel olmadan şeyhlik de olamayacağını beyan ettikten sonra: ''Bunun şeyhliği şimdiki ilimle değil, evvelki ilim olan, ilmi ledünledir.'' dedi. Bazı meşayihin şu sözüyle de takviye etti.: ''Ben bu ilmi nübüvvetten yirmi sene önce öğrendim.'' Devamında buyurdu: ''Bunun hikmetini Allah (c.c) bilir.''

Bu meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için Şeyh Bereket ve benzerlerini misal göstererek, bunları ümmi ve şeran özürlü olarak anlattı.

Minah-41 :

Kalb hastalıkları içersinde hasedden zararlısı yoktur. Ekseriya alimlerin afeti bu yüzdendir.

Minah-42 :

''Bazan daha az faziletli olan, faziletli olanı tanır da, faziletli olan daha az faziletliyi tanıyamaz.'' Meşhur, Hızır'la fakirin hikayesini delil göstererek; ''Fakir bir sofi Hızır'ı tanımış ama, Hızır sofiyi tanıyamamıştır.'' dedi.

Bunun sebebini şöyle anlattı: ''Fazileti az olan, faziletliye rastladığında, ondan aldığı feyiz onu tanımasına vesile olur.''

Fazlı olan ise fazlı az olandan bir şey almadığından tanımaz. Zaman olur ki bunun tersi de olabilir. ''Nefahat'taki, Şeyh Abdurrahmani Tafvanci (k.s)'nin Şeyh Abdulkadir-i Geylani'yi (k.s) tanımadığı kıssa" yı delil olarak gösterdi.

Minah-43 :

''Farzları tam yapıp bid'atlerden korunan kişinin durumu, çeşitli cezbe ve haller sahibi olup bir tek dahi bid'at işleyenden daha evlâdır.'' buyurdu.

Sonra Hz. Peygamber (a.s)'ın yanında ''Ben ne artırır ne de eksiltirim.'' diyen bir arabiye Peygamber (a.s)'ın da ''Doğru söylerse kurtuldu.'' diyerek şahadet ettiği kıssayı anlattı.

Minah-44 :

Hilafeti zarûri olanlar (Makamı kemale ermediği halde bir ihtiyaca binaen halifelik verilenlerdir.) bid'atlardan kaçındıkları müddetçe halk onlardan fayda görür. Bu aslında o silsiledeki meşayihin ervahının (ruhlarının) tasarrufudur. Bu halifeler bid'at işledikleri zaman, meşayih onlardan himmet ve tasarrufu keser. Onlar nefisleri ile baş başa kaldıklarından halka olan yardımları da son bulur.

Minah-45 :

Yüce meclislerinde hilafeti zaruri olanlar için tekrar buyurdular. ''Şeyhi hayatta olduğu müddetçe insanlar ondan fayda görür. Eğer kemale ermeden şeyhi vefat ederse, onun işi tehlikeli ve zordur.''

Minah-46 :

Bid'atların hepsi karanlıktır. Onlarda katiyyen güzellik yoktur. Bid'at yapan, üzerindeki hali ve ulaştığı makamı bid'atinden bilir. Halbuki o hal veya makam onun farkında olmadığı bid'at olmayan amelindendir.

Tarikat-ı Nakşibendi'nin diğer tarikatlara olan üstünlüğünün bir sebebi de bid'at olmayışındandır. Bazı tarikatlardan iz kalmamasının sebebi, bid'atların uğursuzluğundandır.

Minah-47 :

Son asırlarda sünnet olan ameller, bid'atler arasında, adeta gece karanlığında kendisinden ışık kaynaklanan cevherin ışığı gibi olmuştur. Zaman gariplik zamanı olduğundan şimdiki salihlere, az amellerine karşılık eskilerin büyük mücahedelerle kazanamadıkları makamlar veriliyor.

Minah-48 :

Gavs (k.s) Hz. müridleri ile bir mecliste sohbet ederken buyurdular: "Bu gün diğer tarikatlardan menfaat görülmemesi, onlardaki bid'atlardan dolayıdır. Zaman bid'atlar zamanıdır. Bu zamanda müstakim ve bid'atlardan uzak bir tarikat olmazsa menfaat vermez."

Minah-49 :

Asrımızda Nakşi tarikatından başka tarikatlardan menfaat görmek çok zorlaşmıştır.

Minah-50 :

Bazı ehli keşfin ''Tarikatlardan Nakşi tarikatı, mezheblerden Hanefi mezhebi en sona kalır.'' yolundaki sözü Gavs (k.s) Hz.lerinin Yüce meclisinde konuşuldu. Buyurdular:

Hace Ubeydullah Ahrar (k.s) Hz.leri bu konuda: ''Büyüklerin himmetiyle Nakşi Silsilesi kıyamete kadar sürüp gidecektir.'' buyurmuştur.

Minah-51 :

Çilehanede kırk gününü tamamlayana bazı haller gelir. Bazı makamlara ulaşır. Ancak salike sohbetten gelen feyiz daha üstündür. Onu daha kâmil kılar.

Minah-52 :

Sohbetine gidilmeye layık olan sâdat bir nişan koymuştur. Hz. Azizan (k.s)'a ait şu meşhur dörtlüğü söylerdi:

Kiminle oturdunsa senin gönlün toplanmadı.

Su ile çamur (anasır)'un zahmeti senden gitmedi.

Eğer onun sohbetinden kaçınmazsan,

Azizlerin ruhu sana asla (hakkını) helal etmez.

Minah-53 :

Yüce meclislerinde bulunanlara: ''Batıni halinizin bizim meclisimizde ve dışarıdaki durumunu ölçün. Eğer arada bir fark görmezseniz bana gelmeyiniz.'' buyururlardı.

Minah-54 :

Meyvesi müride mülk olan terbiye (seyr-i süluk), ancak sohbet ve şeyhine hizmet ile olan terbiyedir. Bundan başka nazar gibi yollarla gelen ise gelip geçicidir. Bu hal nadiren mülk olarak kalır. Nadir ise yok gibidir.

Minah-55 :

Halk ancak fenafillah makamını geçenden menfaat görür. Henüz o makamda bulunan istiğfar ehlinden menfaat göremez. Ancak bu menfaatten gaye, terbiye menfaatidir.

Yoksa her makamda bulunan veli belâların def'i, bereket gibi hususlarda himmet eder. Hatta bu durum müridlerde de bulunur.

Minah-56 :

İstiğrak halinde bulunan salik, içinde bulunduğu manevi halini, letaifleri yükselip fenafillah'a ulaşıp dönen ile değiştirmek istemez. Halbuki letaifleri fenafillah'a ulaşıp dönen daha kâmildir.

Minah-57 :

Fenâya ulaştıktan sonra tekrar bekaya dönen, namâz ve vefat anında tekrar istiğraka (fenafillah makamına) döner.
(İstiğrak makamında olan kişi halkın hallerinden habersiz olup, bütün hissiyatı ile ona varit olan füyûzat ile meşgul olur. Hatta bazen kendi nefsinden de geçer. Dönen kişi ise, Allah (c.c) kalbinde hazır olduğu gibi, halktan da gaip değildir. Bu dönen kişi sekerât ve namazda bütün mâsivadan gafil olduğu için tekrar istiğraka girer.)

Minah-58 :

Fena fillah makamında bulunan bazı büyüklerden, terbiye menfaati görülür.

Muhyiddin-i Arabi (k.s) bu makamda iken faydalı olmuştur.

Gavs (k.s) Hz.leri: Sekr halinde bazılarının sözü olan, ''Ben rabbimi at şeklinde gördüm." gibi sözlere itibar olunmamasını söyledi.

Minah-59 :

Gavs (k.s) Hz.lerinin yüce meclislerinde, ihlâs üzerine sohbet ediliyordu. Ben (Halid-i Öleki (k.s)) ihlâsı sordum. Cizreli Mevlana Ahmed (k.s)'in beytini okudu:

Ku'ran ve ayetlere yemin ederim.

Eğer meyhanenin (tarikatın) piri;

Lat'a secde edin dese,

Müridler ona uyarlar.

''İhlas bu kadar mıdır?'' dediğimde. ''Bu kafi değil midir?'' buyurdu.

Sonra Gavs (k.s) bu fakire (Halid-i Öleki (k.s)) döndü: ''Sen ihlas hakkında ne diyorsun?'' Ben de: ''Bana göre ihlas, hadis-i kudsinin delâlet ettiği gibi mürid, şeyhinin bütün sözleri, fiilleri, hareket ve sekenelerinin ancak Allah'ın (c.c) rıza ve emri ile olduğuna yakinen inanmasıdır.'' dedim. Gavs (k.s) bu cevabımı beğenerek ''Gerçek ihlâs budur. Bundan başkası yukarıdaki dörtlük gibi ehl-i sekrin kelâmıdır.'' buyurdu.

Minah-60 :

''Zahiri şefkat ve sureten iltifat, müridin sülûkunu geciktirir. Fakat müridler de bu olmadan memnun olmazlar. Biz de ne yapacağımızı bilemiyoruz.''

Şeyhim, Seyyid Taha (k.s) benimle konuşmaz, bana bakmazdı. Hatta bazı zamanlar benim bulunduğum hatme ve teveccühe gelmezdi.

Minah-61 :

Rabıta şekillerinden olan hayali rabıtayı, (şeyhinin hareket ve tavırlarına ittibayı) suri rabıtaya (sureten şeyhi düşünmeye) tercih ederdi. Menfaatin hayali rabıtada olduğunu buyururlardı.

Minah-62 :

"Rabıta olmadan fenafişşeyh olmaz, fenafişşeyh olmadan fenafirresül olmaz, fenafirresül olmadan fenafillah olmaz, fenafillah olmadan vusûl olmaz.'' buyurdu.

Minah-63 :

Gavs (k.s) Hz. şöyle buyurdu: ''Sohbetinde bulunduğum bazı şeyhler, müridlere rabıtada kendilerini değil, vefat etmiş olan kendi şeyhlerini rabıta yapmayı söylüyorlardı, Halbuki berzah alemindeki kişiyi rabıta etme, dünya alemindeki kişiye nasıl menfaat verir.''

Yüce mecliste sofilerden biri bu konu hakkında şöyle dedi: ''Eğer alem-i berzahtakinin rabıtası, dünya âlemindekine kâfi gelseydi, Hz. Peygamber (a.s) bütün mahlukatın şeyhi ve dünyadaki hayatından daha ekmel bir hayat ile ravza-ı mutahharada diri olduğundan, bütün mahlukat onun rabıtasıyla yetinirdi ve bu daha iyi olurdu.''

Gavs (k.s) Hz. sofinin bu sözünü beğendi.

Minah-64 :

Gavs (k.s) Hz. ''Nefsin ölümü ve öldürülmesi, emri ilahiye ittiba ederek, sıfatlarının değişmesinden ibarettir. Bu bazı meşayihlerin sözlerinden anlaşıldığı gibi nefsin yokluğundan ibaret değildir. Delili, nefsin kemâle erdikten sonra hayra iştiyak duyması ve onunla emretmesidir. Nefsin bekası olmazsa bu olmaz.''

Minah-65 :

Nefsin yaratılışında liderlik ve başkanlık vardır. Letaifler makamlarına ulaşmadan önce nefse, bulunduğu kötülük hali üzerine hizmet ederler. Letaifler makamlarına ulaştıkları zaman nefis, yalnız ve hizmetçisiz kalır. Bu ise nefsin tabiatına aykırı olduğundan, nefis bu hale sabredemez. Nefis de letaiflerin peşinde, onların makamına çıkar. Yine onlara baş olur, fakat hayır üzere emr eder.

Minah-66 :

Bazen salikin letaifi yükselir, fakat salikin bundan haberi olmaz.

Minah-67 :

Bazen letaifler birlikte yükselirler, kendi alemlerine yönelirler. Bu durumda letaifler karışıp tek sütun gibi görülürler. Süluk edenlerde bu halet kuvvetli olup, böyle olanların halka menfaatleri daha çok olur. Letaifler zati olarak birdir diyenlerin sözü buradan kaynaklanmıştır.

Letaifler kendi alemine yönelirken bazen de birbirini takib ederek sırayla giderler. Bu sülûkta zayıflıktır. Hem de böylelerinin halka menfaati az olur.

Minah-68 :

Letaifler nuranidirler. Salik hayır amelini bunlarla görür. Letaifin yükselmesinin belirtisi, salikin hayır amelleri görmemesidir.

Minah-69 :

Letaifler yükselirken, tecelliyat kalbe inmeye başlar. Letaifin yükselişini fark eden salik, kendisinden bir şey yükseldiğini ve üzerine sis gibi bir şeyin yağdığını hisseder.  

Minah-70 :

İnsanın letaifi yükselince, letaif sütununun kökü bedende kalır. Bedenden temelli ilişiği kesilmez.

Minah-71 :

Tecelli-i berkiden önceki bütün tecellilier sıfatların tecellisidir. Ancak tecelli-i berkide Cenab-ı Hakk (c.c)'ın zatının tecellisi başlar.

Minah-72 :

Muteber olan fenâ (fenafillah) daimi fenâdır. Gelip geçici olan berki fenâ muteber değildir. Berki fenâ tarikata yeni girende, hatta avamda da olur. Bu hal sonu başa getirmenin bir semeresidir.

Minah-73 :

Vahdet-i vücud makamının müşahedesi, tarikatta girilmesi mecburi bir akabedir. Kimisi bu akabede kalıp terakki eder. Böylelerinden menfaat görülebilir de, görülmeyebilir de.

Kimisi orada bir gün yada daha fazla kalıp bu akabeden kurtulur. Bazan da o makama girildiğini bilmeden geçenler olur.

Minah- 74:

Fena-i incilayı, ilahi nurların açılıp görülmesi arttırır. Fenanın mertebelerine göre incila muhtelif olur. Birincisi fenâ, ikincisi fena´yi fenâ, üçüncüsü fenâ-yı fenaa-yı fenâ böylece incila arttıkça bir fenâ lafzı ilave edilip, onunla beraber zikredilir. Bu mertebelerden üstteki alttakine gölge olur. Bir kabuk yada elbise gibi olur. Alttaki eskiyince çıkarılır ve daha üstün mertebedeki yeni olanı giyilir. Nasıl ki cırcır böceği seslenir, seslenir sonunda eski kabuğun yerine yenisi geçer. Durum böyle devam eder. Salikin de böyle mertebeleri aşıp terakkiyâtı devam eder.

Salik bu durumu, hayalen evinin yıkılıp yeniden yapılması, eski elbisenin yenilenmesi veya renginin değişmesi şeklinde görür. Bazen de görmez.

Salik, bu mertebelerden süratle peş peşe geçer. Bunlardan birinde çok takılıp, asıl makamı olduğunu zannetmemesi gerekir. Bu gölgedir, daha üstü ve daha üstü....vardır. Fena-yı fena bilgisinin yok olması değildir. Bilginin yok olmasına ''sekir'' denilir. Bu da geçicidir.

(incila: cilalanma, görünme, belli olma, açılma anlamlarına gelir.)

Minah-75 :

Gavs (k.s) buyurdu: "Nakşibendi tarikatında başkası işitecek şekilde zikir yapılmaz. Yalnız ölmek üzere olan hastaya kelime-i tevhid telkin etmek, beş vakit namazın sonunda on defa tevhid çekmek müstesna.

Minah-76 :

Şeyhini evine getir, şeyhin evine gitme.

(Rabıtanı öyle kuvvetlendir ki, sen her yerde şeyhinden himmet al. Onunla buluş. Sen mürid olarak gayret göstermeden hemen şeyhe koşma.)

Minah-77 :

Gavs (k.s) Hz.lerinin yüksek meclislerinde, 'siyah sarık sarmanın sünnetteki yeri bahsi' geçti. Mecliste bulunan alimlerden birisi;

Gavs (k.s) Hz.' ne, Mecazül Aşıkın'daki siyah sarıklı şeyh ile emirin hikayesini anlattı. Emir şeyhe niçin siyah sarık sardığını sorar.

Şeyh cevaben: ''Öldürülen nefsime matem tuttuğum için'' der. Emir tekrar sorar: "Eğer nefsin ölüme layık ise bu matem niçin? Yok eğer layık değilse niçin öldürdün?''

Bu kıssayı dinledikten sonra Gavs (k.s) Hz. buyurdu:

"O emir muhlis değildi.'' Alim olan sofi: "O emirin şeyhe ihlâsla bağlı olanlardan olduğu söyleniyor.'' dedi.

Gavs (k.s) buyurdu: ''Şeyhine niçin diyen kurtulamaz." Alim sofi sordu: ''Müridin, şeyhinin bilmediği bir halini öğrenmek için sormasının zararı var mıdır.?'' Gavs (k.s); zararlı olduğuna işaret ederek:

''Hususen bu gibi sormak daha zararlıdır."

Alim sofi dedi: "Ben düşünüyordum ki, şeyh: "Ben cihattayım. Hz. Peygamber de (a.s) Mekke'nin fethinde siyah sarık sarmıştı." deseydi, o zaman emir ona bir şey diyemezdi. "

Gavs (k.s) Hz. bu sözden de hoşnut olmamış gibi sustu.

Minah-78 :

Yüce Mecliste Gavs (k.s) Hz.' den soruldu: ''Mürid ve şeyh arasındaki manevi nikâh, ilk defa müridin isteğiyle mi hasıl olur?

Buyurdular: ''Önce müridin isteğiyle hasıl olur. Eğer şeyhin isteğiyle hasıl olsaydı, Ebu Talip ve benzerleri, imân ederlerdi.''

Minah-79 :

Gavs (k.s) Hz. tarikatın münkiri ile tarikata bid'at katanın zararını aynı kabul ederdi. Onların arasında bulunmayın derdi.

Bu hususta kendi nefsinden örnek verdiler: "Tarikata ilk girdiğim zaman bir münkire misafir olmuştum. Ondan bir kaç gün sonra da sohbetinde bulunduğum şeyhin halifesiyle beraber itikafta kaldım. O, zikr-i cehri yapıyordu. Ben o münkire misafir olduğumda gördüğüm zararı, bunun arkadaşlığında da gördüm.''

Minah-80 :

Bu tarikatın bazı meşayihinden güvenilir bir şahsın rivayetiyle şöyle nakletti: ''Ben tarikatın münkiri bir alime misafir oldum. O alimden gördüğüm zararı, hıristiyan kilisesinden görmedim.''

(Hıristiyan kilisesi apaçık düşman olduğundan ondan korunmak mümkündür. Münkir ise dost kisvesinde bir düşman olduğundan müridin kalbine versvese getirerek ihlasını sarsabilir. Mürid İslamiyet yönünden değil tarikat yönünden zarara uğrar. 132. Hikmete bakınız).

Minah-81 :

Gavs (k.s) Hz.' ne soruldu: "Bir müridin, şeyhini inkâr eden bir zahir hocası var. Mürid ona sılayı rahimi (gidip-gelmeyi) kessin mi?'' Cevaben: "Alakasını kessin'' deyip akli ve nakli deliller gösterdiler. Nakli deliller diğer meşayihlere, hatta sahabelere kadar ulaştı.

Bunlardan anlaşıldı ki şeyhleri inkâr eden hak sahiplerini, babaları da olsa müridler terk etmelidir. Çünki şeyhler Hakkın (Allah) (c.c)'ın naibi olduğundan, onların hakkı bütün hakların önünde ve üstündedir.

Müridlik iradeyi, şeyhin iradesine tâbi kılmakla olur. Muhabbet ve buğz da iradenin bir şubesi olduğundan, mürid muhabbet ve nefretini, şeyhin muhabbet ve buğzuna mutlak ve istisnasız olarak bağlamadıkça, şeyhin hakkı edâ edilmez.

Minah-82 :

"Şii olan seyyidler hakkında ne emrederseniz?'' diye Gavs (k.s) Hz.' ne soruldu. ''Şiilik ve ehli bid'at olma vasfına buğz edilir. Lakin zatına edilmez. Münkir seyyide de aynı muamele edilir.''

Minah-83:

Ehl-i kalbin birbirini inkârı inkâr değildir. Her birinin kendi mesleği üzerine gayreti, daha yakîn ve faydalı kabul ettiği yoluna takviye için bir uğraşmadır.

Bu uğraşmalar şeyhler arasında olduğunda mürid onlara buğz etmeyecektir. Bu sohbetten sonra bir fakir, Nefahat'te yazılı olan Şeyh-ül İslam Herevi'nin, Şeyhi Huseyri ile uğraşan İbn-i Semnun'e karşı geldiğini söyledi.

Gavs (k.s) Hz. ''Eğer konu eski ise, mürid hiç bir şeye karışmaz. Diğer evliyayı sevdiği gibi o uğraşanı da sever.

Eğer bu uğraşma müridin zamanında ise, şeyhine gayret için ona karşı gelir. Onunla alakasını keser. Fakat bu durumda da onu inkâr etmeyip, eziyet vermemelidir.

Fakir dedi: "Yani sahabelerden birbiriyle uğraşanın hicreti (birbirleriyle konuşmaması) gibi.''

Gavs (k.s) ''Evet'' dedi. Sonra sahabe-i kiramın kendi aralarında geçen bazı durumlarını dile getirdi. Fazilet sahibi olanın fazlının kabul edildiğini, herkesin fikrini açık olarak söylemesinden sonra hak ortaya çıktığında, ona tabi olduklarını beyan etti.

Amr bin As'ın (r.a), Ammar (k.s)'ın katilini cehennemle müjdelemesini, Hz. Muaviye (r.a)'nin Hz. Ali (r.a)'nin hususi bir ilmi olduğunu söylemesini ve Zübeyr (r.a) ile Talha (r.a)'ın hak kendilerine açıklanınca savaştan vazgeçtiklerini ve diğer sahabi kıssalarını anlattı.

(Muaviye (r.a) Hz. Ali (r.a)'yi imtihan niyeti ile bir şahıs göndererek kendi vefat haberini yolluyor. Hz. Ali (r.a) bu sırra vakıf olarak, Hz. Muaviye (r.a)'nin ölmediğini söylüyor. Bu hadise üzerine Hz. Muaviye (r.a), Hz. Ali (r.a)'nin gerçekten kendine has ilmi olduğuna şahadet ediyor.)

Minah-84 :

Gavs (k.s) Hz. ''Şeyhinin hallerinden bir hal, şer-i şerifin zahirine muhalif olduğunda mürid bu hususta şeriata uyar. Şeyhini taklit etmez. Ama bu hali dolayısıyla şeyhini inkâra yönelmez. O hali ona bırakır.'' dediler. Sadat-ı Kiramın da şu sözlerini naklettiler. ''Temkin sahibini taklit eden, zındık olur."

Meşayihın bazı halleri olur ki, şeriatın zahirine zıt görünür. Ama onların halis müridleri, bu hali taklit etmezler ve onları inkâra kalkışmazlar.

Minah-85 :

Mürid şeyhini tedrici olarak, yavaş yavaş tanır.

Minah- 86:

Seyr-i sülukunu tamamlayıp bekaya dönenin tanınması, gayet zordur.

Minah-87 :

Dönüşün başlangıcında şevk kaybolur. Hatta dönen bazan, nisbetin kendisinden alındığını zanneder. Son haline vakıf olur.

Minah-88 :

Başkalarının kalbindeki sırlara muttâli olan, izinsiz olarak onun üzerinde konuşamaz.

Minah- 89:

Bu tarikata mensup olan kişi bir kelime dahi olsa açık zikir yapamaz. Bu yolun büyükleri olan geçmiş sadat-ı kiramlar açık zikir yapanları tard ederlerdi.

Ey Mürid ; Alçak bir sesle çağır,

Çünkü dost sana yakındır.

Minah-90 :

Gavs (k.s), Şeyhinin (Seyyid Taha (k.s)) bazı halifelerinin, açık zikirle meşgul olduklarından tarikattan çıktıklarına ve onların yalnız açık zikri bırakmakla tarikata dönmüş sayılmayacağına, tarikat meşayihinden birinden tarikat tazelemelerinin gerektiğine hükmederdi.

Minah-91 :

Fenâ makamından bekaya dönen, bazen sekre düşmeye (kuvvetli bir füyuzatla kendinden geçmeye) meyilli olmaktan tamamen uzak değildir.

Gavs (k.s) Hz. bu mübarek kelamları sarfettikleri mecliste, yüce kapılarının hizmetçileri olan bir mürid şunları söyledi: ''Bu makamlardan ancak tamamıyla ve hakkıyla dönen (sekre düşmeyen) Hz. Peygamber (a.s) Efendimizdir. Gavs (k.s) Hz. müridin bu sözlerini beğenerek;

''Doğru söyledin." buyurdu.