MÜKÂŞEFÂT-I GAYBİYYE

İmâm-ı Rabbânî, Müceddid-i Elf-i Sânî

Ahmed Fârûkî Serhendî

“Kaddesallahu Sırrehu'l  Aliyye”

Doç. Dr. Necdet Tosun

 

 

 
 

 

   KONULAR

  ( )

 

  14. BÖLÜM: Allah'ın Varlığı

  15. BÖLÜM: Zât'a Zâid Sıfatların Varlığı

  16. BÖLÜM: Vahdet-i Vücûd Ehlinin Hatâsı

  17. BÖLÜM: Ruhlar Âlemi ve Zâtî Tecellî

  18. BÖLÜM: Ruhlar Âlemi, Sûrî ve Mânevî Tecellîler

  19. BÖLÜM: Vahdet-i Vücûd ve Vahdet-i Şuhûd

  20. BÖLÜM: Nasihat

  21. BÖLÜM: Nakşbendî Yolunun Medhi

  22. BÖLÜM: Allah’a Yakınlık, Peygamberlik ve Velîlik Hâlleri

  23. BÖLÜM: Kâbe’nin Hakîkati

  24. BÖLÜM: Velîliğin Üstün Hâlleri

  25. BÖLÜM: İrâde ve Kerâmet

  26. BÖLÜM: Seyr u Sülûk Mertebeleri

  27. BÖLÜM: Hakîkat-ı Ahmedî Eleştirisine Cevap

  28. BÖLÜM: Mahlûkâta Merhamet

  29. BÖLÜM: Zikir Hakkında Nasihat

  30. BÖLÜM: Vehim Mertebesindeki Âlem ve Kayyûmluk

  SON           : KIRK HADİS

 

 
   

Allah’ın Varlığı 

Kelâm âlimlerinin çoğuna göre Allah Teâlâ’nın varlığı (vücûd sıfatı) O’nun zâtı üzerine zâiddir (ilâvedir). Filozoflar, Ebu’l-Hasan Eş‘arî ve bazı sûfîlere göre ise Allah’ın varlığı zâtının aynısıdır. Bu fakîre göre doğru olan şudur: Allah Teâlâ kendi zâtı ile mevcûddur, vücûd (varlık sıfatı) ile değil. Diğer varlıklar ise böyle değildir, onlar vücûd ile mevcûddurlar. Zât üzerine haml olunan bir vücûd, aklın ayrıştırdığı şeylerdendir. Yani akıl vücûdun zâtından mevcûdun vasfını ayırır ve zâta yükler. Eğer kelâm âlimleri “vücûd-i zâid” (zât üzerine zâid olan bir vücûd) derken bu ayrıştırılmış vücûdu kastediyorlarsa, onların sözü doğru olur. Bu konuda muhâliflerin eleştirmeye gücü kalmaz. Ancak kelâm âlimlerinin “vücûd-i zâid” derken kastettiği şey, Allah’ın kendisiyle var olduğu bir vücûd (varlık) ise, nitekim onların ibârelerinin zâhirinden anlaşılan budur, bu durum şüphe ve tereddüt yeridir. Filozoflar, Şeyh Ebu’l-Hasan Eş‘arî ve bazı sûfîler de bir vücûda kâil olmaksızın Allah’ın kendi zâtıyla mevcûd olduğunu söyleselerdi, o vücûdun zâtın aynısı olduğunu ispat etselerdi, bu konuda delillere muhtaç olup faydasız mukaddimeler ile işe girişmeselerdi daha doğru ve hakîkate daha yakın olurlardı.

Bu sûfîlere de şaşılır ki, Allah’ın zâtından bütün nisbet ve îtibârları düşürürler, bu nisbetlerin (sıfatların) tenezzülât (varlığın alt mertebeleri, taayyünler) mertebelerinde mevcûd ve münderic olduğunu söylerler, zât mertebesinde sâdece “Vücûd”un (varlık sıfatının) olduğunu kabul ederler, bu durum çelişkiden başka bir şey değildir.

Şöyle denmesin: “Onlar, vücûda zâtın aynısı diyorlar ve (vücûdu) nisbet ve îtibârlardan saymıyorlar”. Çünkü bu konuda deriz ki: Ayniyyet, zihnî değil, hâricîdir. Bu sûfîlere göre Allah’ın bütün sıfatları bu türdendir, aklen (zihnen) zâttan ayrıdırlar, hâriçte (varlık sahasında) ise zâtın aynısıdırlar. Çünkü onlara göre Zât-ı Ahadiyyet’ten başka hiçbir şey mevcûd değildir. O hâlde bütün îtibârları (sıfatları) zât mertebesinde kabul etmeleri gerekir. Oysa bu bâtıldır. Onlar ise bunun tersini kabul etmektedirler. Nitekim anlatıldı.

Eğer şöyle derlerse: “Zât kelimesinden maksat, taayyün-i evvel olan Vahdet Mertebesi’dir ve bu mertebede sûfîler taayyünü taayyün edene zâid olarak saymamışlardır. O mertebede diğer nisbet ve îtibârları (sıfatları) değil sâdece “Vücûd”u var kabul etmişlerdir, diğer nisbetlerin ise bir derece daha aşağıda olan Vâhidiyyet Mertebesi’nde (taayyün-i sânîde) bulunduğunu ifâde etmişlerdir”. Buna cevâben deriz ki: Bu durumda onların sözü, kelâm âlimleri ile uyuşmaz. Çünkü kelâm âlimleri zât derken bütün taayyünlerin üstünde olan zât-ı bahtı (sırf zâtı, lâ-taayyünü) kastetmişler, vücûdu da o zâta zâid bilmişlerdir. Zikredilen fark, zâidin zâid oluşunu ortadan kaldırma konusunda fayda vermez, zâid olan vücûd ister birinci mertebede olsun, ister ikinci mertebede. 

Ebu’l-Mekârim Rükneddîn Şeyh Alâüddevle Simnânî (k.s) buyurmuşlardır ki: “Vücûd (varlık) âliminin ötesinde Melik-i Vedûd (zât) âlemi vardır”. Bu ifâde, vücûdun zâttan farklı olduğunu açıklamaktadır. Eğer Allah Teâlâ’yı kendi zâtıyla mevcûd bilseler ve vücûddan hiç bahsetmeseler daha iyi ve daha münâsip olur. Eğer vücûddan bahsedeceklerse, o zaman şüphesiz bu vücûdun zâttan farklı ve ona zâid olduğunu söylemeleri gerekir. Bu durumda kelâm âlimlerinin sözü, muhâliflerinin sözüne nisbetle daha doğru ve hakîkate daha yakın olur. Bu sâbittir.

Allah Teâlâ’nın varlığının bedîhî (âşikâr, apaçık) ve nazarî (delil ve alâmetleri düşünme neticesinde algılanan) olması konusuna gelince, kelâm âlimlerinin çoğu O’nun varlığının “nazarî” olduğunu ifâde etmişlerdir. İmâm-ı Gazâlî ve İmâm (Fahreddîn) Râzî ise O’nun varlığının “bedîhî” olduğunu kesin olarak söylemişlerdir. Sonraki âlimlerden bazıları bu iki görüşü bir araya getirmek (uzlaştırmak) için “Bazı insanlara göre Allah’ın varlığı bedîhîdir (apaçık bellidir), bazılarına göre ise nazarîdir (delilleri düşündükten sonra anlaşılır)” demişlerdir. Bu fakîre göre doğru olan onun mutlak olarak (kayıtsız şartsız) bedîhî olmasıdır. O’nun varlığının bazı insanlara gizli olması, bedîhî (apaçık) oluşuna aykırı değildir. Çünkü bedîhî olması, bilinmesini gerektirmez. Hattâ aklı yerinde insanlardan çoğu bedîhî olan şeylerden bazısını inkâr etmişlerdir. Allah’ın varlığını ispat için getirilen bütün deliller, bedîhîliğine vurgu yapma türündedir. Tıpkı, hissedilir şeyleri idrâk edebilmek için hissin (duyu organının) zâhirî kusurlardan uzak ve sağlam olmasının şart olması ve bir kusurun bulunması durumunda o hissedilir şeyi idrâk edememenin hissedilir şeyin bedâhetine zarar vermediği gibi, akılla anlaşılabilen konularda da aklın (müdrikenin) mânevî ve gizli hastalıklardan uzak olması şarttır. Aklın, kendindeki kusurlar sebebiyle akıl ile anlaşılabilecek şeyleri idrâk edememesi, onların bedîhî olmasına aykırı değildir.

Allah’ın varlığının bedîhî (apaçık) olduğunu kesin olarak anlayan bir grup (peygamber) hakkında Allah Teâlâ şöyle haber veriyor: “Peygamberleri dedi ki: Allah hakkında şüphe mi var?”  (İbrâhîm, 14/10). Bu ifâde bazı aklı yetmezler tarafından anlaşılmayınca ardından şu tembihte bulundu: “Göklerin ve yerin yaratıcısı” (İbrâhîm, 14/10).

Kudsi Hadisler:

Bana bağlanmış olan velilere, ben de itaat ederim (dileklerini yaparım). Onlar da benim izzet ve cemalime kuvvetli ve muhkem tutunurlar.

Kim ki velilerime ikramda bulunursa onu, kendime yapılmış sayarım. Velilerim, kubbelerimin altındadır. Benden başka onları kimse bilmez. (Belki burada halk içinde gizli velilere işaretin yanında, Rabbimizin kubbeleri altında velilerin nasıllığını, niceliğini, ne olduğunu bilememeye işaret vardır. Allahüalem.)

Ayrıca Allah, Hz. Davud (A.S.)a vahy yolu ile bildirmiştir ki;

Ya Davud beni seven veli Kullarıma haber ver ki onlarla aramda perdeleri lütuf ve keremimle kaldırdım ki, onlar gözleriyle görsünler. O durumda halk, kendilerine zarar veremez. Benim lütuf ve inayetim onlara eriştiği için, halkın haset ve öfkesi onlara hiç tesir etmez ve asla keder vermez. Ya Davud! Eğer benim sevgimi kazanmak istersen evvela dünya sevgisini kalbinden atmalısın. Çünkü muhakkak olan bir şey var ki, benim sevgimle dünya sevgisi bir gönülde birleşemez (toplanamaz). Ya Davud, evvela sen, benim sevgimi kendi kalbinde halis muhkem kıldınsa ve her şeyde benim kudret ve hikmetimi görebildinse ondan sonra, dünya ile ve dünya halkıyla karışsan, kalkıp otursan, kalbindeki sevgime en ufak bir noksan ve keder gelmez ..

Ya Davud, eğer sen bana dost isen, nefsine düşman ol ve o'nu şehvetlerden men'et (çek) ta ki ben sana muhabbetimle bakayım ve aramızdaki perdeyi kaldırayım ..

Ya Davud, benim kullarımdan yeryüzünde nice veli kullarım var ki, onlar benim dostlarımdır, ben de onların dostuyum. Onlar, beni özler, ben de onları özlerim. Onlar, beni anarlar, ben de onları anarım. Garipler, yabancılar evlerini arzu ettikleri gibi onlar da geceyi arzu ederler ve kuşların, yuvaya dönüşleriyle sevindikleri gibi onlar da gecenin gelişiyle sevinirler. Vaktaki gece olur ve karanlık basar ve her dost kendi dostu ile baş başa kalır, onlar da benim için ayakta durup, boyunlarını büker, Yüzlerini bana çevirip yalvarır ve niyazda bulunurlar. Nimetlerimi, ihsanlarımı dilerler.

Onlar kalkar, oturur, rüku ve secdeye varır ve sevgimden başka benden hiçbir şey istemezler ve ancak rıza yoluna devam ederler. O zaman ben de, onlara oları üstün sevgimle şu üç şeyi kendilerine armağan ederim: İlk armağanım bir nurdur ki, onların kalplerine akıtırım. Benden bahsettikleri her yerde hep onunla benden haber verirler. İkinci armağanım, ben onlara, zat ve sıfatlarımla yönelirim. Yöneldiğim dostlarıma neler ihsan ettiğimi, ne devletler bağışladığımı hiç bilir misin? Üçüncü ikramımın değerini ancak ben bilirim, bir de o dost kulum bilir. Yer ve gökteki bütün eşya, bu ikramıma nisbetle bir hiçtir.

Hz. Peygamber (S.A.V.) efendimiz de, ümmetine olan sevgisiyle ümmetinin velilerinin alametlerini şu hadis-i şerifleriyle bildirmişlerdir:

1- Ümmetimin velilerini görenler Cenab-ı Hak'kı anarlar. Çünkü; velilerin yüzleriyle müşerref olanın kalbinde; Allah adı bulunur.

2- Muhakkak benim ümmetimde öyle erkeklerde vardır ki, onlar halktan ayrıdır. Halk onlara, hayretle bakar ve onları deli zanneder. Onlar da halkı deli olarak görür. Şunu muhakkak biliniz ki, onlar abdaldır (veliler zümresindendir).

3- Cenab-ı Hak'kın veli kulları, aç ve susuz olanlardır. Kim onlara eziyet, ederse Allah da onlardan intikamlarını alır.

4- Dünya, ahiret ehline; ahiret dünya ehline, her ikisi de Allah ehline haramdır. Allah ehli ise ulu velilerdir.

Zât’a Zâid Sıfatların Varlığı

Ehl-i Hak, Allah’ın sıfatlarının var olduğunu kabul etmişlerdir. Bu sıfatları, zâtın varlığına zâid bilirler. Allah Teâlâ’nın ilim (sıfatı) ile bildiğini, kudret (sıfatı) ile kâdir olduğunu bilirler. Diğer sıfatlar da bu şekildedir. Mu‘tezile, Şîa ve filozoflar ise Allah’ın sıfatlarını kabul etmezler ve derler ki: Sıfatlarla ilgili olan her şey, zâtın kendisi üzerinde bulunmaktadır. Meselâ mahlûkâtın ortaya çıkması (keşf olunması, bilinmesi) Allah’ın ilim sıfatına bağlıdır. Allah Teâlâ için bu keşf olunmanın Allah’ın zâtında gerçekleştiğini söylerler. O hâlde zât, bu yönden ilmin hakîkatidir. Kudret ve diğer sıfatlar da böyledir. Vahdet-i vücûda (varlığın birliğine) inanan sonraki dönem sûfîlerinden bazıları Allah’ın sıfatlarını (zâttan ayrı olarak) kabul etmeme konusunda Mu‘tezile ve filozoflara uymuşlardır.      

Eğer bir kimse: Bu zikredilen sûfîler Allah’ın sıfatlarının mefhûm (anlam) ve taakkul hasebiyle zâttan ayrı olduğunu söylüyorlar. Tahakkuk hasebiyle yani hâricî vücûd îtibâriyle ise zâtın aynısı biliyorlar. O hâlde onların mezhebi filozoflar ile kelâm âlimleri arasında bir orta yol olmaktadır. Çünkü filozoflar “sıfatlar zâtın aynısıdır” diyorlar, kelâmcılar da “zâttan ayrıdır” diyorlar. Bu sûfîler ise “sıfatlar, hâricî varlık îtibâriyle zâtın aynısı, mefhûm îtibâriyle ise zâtın gayrıdır”, diyorlar.

Buna cevâben deriz ki: Bu açıklamayı kabul etmeyiz. Çünkü filozoflar taakkul ve mefhûm îtibâriyle de sıfatların zât ile aynı olduğunu söylüyorlar. Tartışma zihnî varlıkta değil, hâricî (varlık sahasına çıkmış) varlıktadır. Mevâkıf sâhibi bunu açıklamıştır [1]. Kelâm âlimleri sıfatları, zâta zâid bir varlık ile hâriçte mevcûd bilirler. Mu‘tezile sıfatların hâriçte zâtın aynısı olduğunu söylüyorlar. Söz konusu sûfîler de bu meselede kesinlikle filozoflar ve Mu‘tezile ile hem-fikirdirler. Fakat onlar bu meselede zikredilen fark ile kendilerini filozoflar ve Mu‘tezile’den ayırırlar, sıfatların yok sayılmasını kabul etmezler. Ancak sen de biliyorsun ki, bu fark, onlara fayda vermez.

Onların (vahdet-i vücûdu kabul eden sûfîlerin) şeyhi ve reisi şöyle demiştir: “Bir grup insan, Allah’ın sıfatlarını yok saymaya yöneldiler. Oysa peygamberler ve velîlerin zevki bunun tersine şehâdet eder. Bir grup ise sıfatların var olduğunu kabul edip bunların Allah’ın zâtından tam olarak farklı olduğuna hükmettiler. Bu hâlis küfür ve katıksız şirktir.

Bazıları da şöyle demiştir: Kim Allah’ın zâtını kabul eder fakat sıfatlarını kabul etmezse câhil ve bid‘atçı olur. Kim de sıfatları kabul eder ancak bunların zâttan tam olarak ayrı olduğuna inanırsa, o kişi senevî (dualist) [2] bir kâfir ve küfrüyle câhildir.

Bu söz, sıfatları mutlak yok saymak ile mutlak var saymak arasında orta bir yolu ispata çalışmaktadır. Tam olarak yok sayan ile filozofu, tam olarak var sayan ile de kelâm âlimini kastediyor. Ancak sen biliyorsun ki, bu, orta yol değildir. Aksine onlar sıfatları yok sayanlara dâhildirler.

Onların cür’etlerine şaşılır ki, sâdece keşflerine îtimâd ederek Ehl-i Sünnet ve Cemâat’in üzerinde icmâ ettiği bir konuda onları hatâlı görüyorlar. Buna inananları da kâfir ve senevî diye adlandırıyorlar. Gerçi bu kelimelerle gerçek anlamda küfür ve senevîliği kastetmiyorlar (ama bu lafızları kullanıyorlar). Doğru bir îtikâd sâhibi için bu kelimeleri kullanmak çok çirkindir. Keşfte ne kadar hatâ ediyorlar ve bilmiyorlar ki belki bu keşf de o türdendir ve doğru îtikâda muhâlif olunmaz.

Bu fakîrin bu konuda müstakil bir sözü (görüşü) vardır. O da şudur: Allah Teâlâ’nın zâtı, sıfatlarıyla irtibatlı olan bütün işlerde tek başına kâfîdir. Ancak bu, erbâb-ı ma‘kûlün (felsefe ve mantık gibi aklî ilimlerle uğraşanların) dediği gibi, meselâ ilim sıfatıyla ilgili olan inkişâf (açılma, bilme) zât için de geçerlidir, şeklinde değildir. Şu mânâdadır ki, Allah’ın zâtı tam bir usûl ve müstakillik üzeredir ve bütün işleri yapar. Yani ilim ve bilgi ile yapılması gereken bir işi Allah’ın zâtı ilim sıfatı olmadan yapar. Aynı şekilde kudret sıfatı ile ortaya çıkan bir şey için bu sıfat olmaksızın zât kâfîdir.

Daha iyi anlaşılması için bir örnek verelim: Bir taş, (yukarıdan bırakılınca) yapısı ve tabiatı gereği yukarıdan aşağıya doğru düşer. Taşın zâtı, ilim, irâde ve kudret işlerini yapmış olur. Oysa onda ilim, irâde ve kudret sıfatları yoktur. İlmin gerektirdiği durum şudur: Taş, kendi ağırlığı sebebiyle aşağıya yönelir ve yukarıya meyl etmez. İrâde, ilme tâbîdir. İrâde, aşağıyı tercih etmesini gerektirir. Hareket de kudretin gereğidir. O hâlde taşın tabiatı, bu üç sıfat olmaksızın onların işini yapmış olur.

Binâenaleyh, “En yüce misâller (sıfatlar) Allah’a âittir” (en-Nahl, 16/60) âyeti gereğince, aynı şekilde Allah’ın zâtı bütün sıfatların işini yapar ve bu işleri yaparken sıfatlara ihtiyâcı yoktur. Ancak inkişâf (bilme), tesir (etkileme) ve tahsis (tercih) ilim, kudret ve irâde gibi sıfatlar üzerinde cereyân eder. Zâtı ile değil ilim (sıfatı) ile bilir, kudret ile tesir edip etkileyicidir, irâde ile tahsis ve tercih edendir. Bu sıfatlarla yapılması gereken her şey hakkında Allah’ın zâtı kâfîdir. Ancak bu mânâlar sıfatlar üzerinde gerçekleşir. Bu mânâlar olmadan zâta âlim (bilen), kâdir (gücü yeten) ve mürîd (irâde eden, dileyen) denemez. Meselâ aynı taşta ilim, kudret ve irâde sıfatı yaratırlarsa, o taşa bilen, gücü yeten ve dileyen denebilir. Ancak bu zâid mânâlar (özellikler) olmadan bu sıfatların işini yapsa bile onlarla vasıflanmış olamaz. Şüphe yok ki bu özelliklerin onda bulunması onun kemâlini ve üstünlüğünü gerektirir.

O hâlde sıfatlarla ilgili bütün işlerde Allah Teâlâ’nın zâtı her ne kadar yeterli ise de, bu üstün özelliklerin sübûtu için sıfatlar lâzımdır. Zât, bu özelliklerin bulunması ile kemâl sıfatları ile vasıflanmış olur.

Şöyle denmesin ki: “Bu yoruma göre, Allah’ın zâtının, kendisinden farklı olan sıfatlar sâyesinde kemâle ulaşmış olması îcâb eder. Bu durum zâtın nâkıs (eksik) olmasını ve başkasıyla kemâle ermesini gerektirir. Oysa bu imkânsızdır”. Buna cevâben deriz ki: İmkânsız olan şey, Allah’ın zâtının kemâl sıfatını kendisinden başka bir şeyden alması ve istifâde etmesidir. Yoksa, o sıfat zâttan başka (zâta zâid) olsa bile, kendi zâtı ile kemâl sıfatıyla vasıflanması imkânsız değildir. Kelâm âlimlerinin mezhebinde lâzım olan ikinci şıktır, birinci değil. Nitekim Seyyid (Şerîf Cürcânî) bu konuyu Şerhu’l-Mevâkıf’ta açıklamıştır.

[1] el-Mevâkıf, Adudüddîn el-Îcî’nin (ö. 756/1355) kelâm kitabıdır. Seyyid Şerîf Cürcânî’nin bu eser üzerine yazdığı şerh meşhurdur. 

[2] Senevî kelimesinin iki mânâsı vardır. Birincisi hayır ve şer tanrısı olarak iki ilâh kabul eden Seneviyye fırkasına mensup kişi demektir. İkinci mânâsı ise, hem Allah’a, hem de âleme gerçek varlık nisbet ederek iki hakîkî varlık bulunduğuna inanan ve vahdet-i vücûdu kabul etmeyen kişi, dualist demektir. Yukarıdaki cümlede ikinci mânâ esastır.

Vahdet-i Vücûd Ehlinin Hatâsı

Allah Teâlâ zât ve sıfatları ile yegânedir. Onun zât ve sıfatları, mahlûkâtın zât ve sıfatlarına benzemez ve onlarla hiçbir şekilde ilişkisi yoktur. Bu sebeple Hak Teâlâ misli yani benzeri bulunmaktan ve niddi yani zıddı olmaktan münezzehtir. İlâhlık, yaratıcılık ve vâciblik (varlığı zorunlu olma) konularında Onun ortağı yoktur.

Vahdet-i vücûda inanan bazı sûfîler, varlık (mevcûdiyyet) konusunda da Allah’ın ortağı bulunmadığını söylerler ve Allah’tan başka varlık bulunmadığına inanırlar. Onların bu konuda delili keşftir. Şurası açıktır ki, bu söz (görüş) ile dinin temellerinden bir çoğu yıkılmış olur. Onlar bu söz ile dinin temel prensiplerinden bazılarını uzlaştırma konusunda zorlanmışlardır. Yapılan uzlaştırmanın da tam ve yeterli olduğu tartışma götürür. Dînin diğer bazı temel prensipleri ile uzlaştırmak ise mümkün değildir. Meselâ Allah’ın vâcibî sıfatlarını [1] yok saymaları gibi.

[1] Hayat, ilim, sem‘, basar, kudret, irâde, kelâm ve tekvîn vâcibî sıfatlar, hakîkî sıfatlar ya da sübûtî sıfatlar diye anılır. İbnü’l-Arabî ve tâkipçileri olan vahdet-i vücûd ehline göre Allah’ın sıfatları Onun zâtına zâid değil, zâtının aynısıdır (bk. Cağfer Karadaş, İbn Arabî’nin İtikâdî Görüşleri, İstanbul 1997, s. 100-101). İmâm-ı Rabbânî onların bu yaklaşımını sıfatların yok sayılması (nefyi) olarak yorumlamıştır.

Ruhlar Âlemi ve Zâtî Tecellî

Cisimler âlemi, ruhlar âleminin gölgesi gibidir. Ruhlar âlemi de zâtın aynısı olan ilâhî şuûnâtın ya da zâta zâid olan ilâhî sıfatların gölgesi gibidir. Birinci gölge olma durumu yani ruhlar âleminin şuûnâtın gölgesi gibi olması, Muhammedî meşreb insanlara mahsustur (Muhammedî meşreb kişilerin ruhları, ilâhî sıfatların değil, o sıfatların asılları olan şuûnların gölgesi gibidir). Çünkü zât gaybından (sırf zâttan) hâsıl olan tam câmi‘iyyet (kapsayıcılık) bu şekilde (şuûnâtın gölgesi olarak) gerçekleşebilir. Bu sebeple tecellî-yi zâtî de onlara (Muhammedî meşreb velîlere) mahsus olmuştur. Bu Allah’ın bir lütfudur, onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sâhibidir (el-Hadîd, 57/21). 

Ruhlar Âlemi, Sûrî ve Mânevî Tecellîler

Sâlik, bu cisimler âleminden daha yükseğe adım atmak istediği zaman, sırf Allah’ın yardımı ile bazı sâliklerin nazarı bu âlemin aslı olan ruhlar âlemine düşer, orayı görür. Ruhlar âlemi ile şuûnât veya ilâhî isimler arasında gölge olma ilişkisi bulunduğu için, gölgenin de gölgesi olan cisimler âlemini Hak olarak bilir ve onu görmeyi Hak Teâlâ’yı görmek olarak kabul eder. Gerçekte ise, onun gördüğü kendi aslıyla irtibatlı olan ruhlar âlemidir. Bu kişiye bu tecellînin (görüntünün) başlangıcında cisimler âlemi de görülür. Ancak nazarı ve bakışı daha yukarıya yönelince ve üste teveccüh edince bu süflî (aşağı) âlemi ruhlar âlemi olarak bilir ve onun hakîkatine hükmeder. Gerçi o esnâda bu kişi onu rûhâniyet adıyla (ruhlar âlemi olarak) bilmez, Hakkâniyyet adıyla hayâl eder. Bu sebeple kendisini ve âlemi Hak olarak bilir. Sonunda kendisine tecellî gelen bu kişinin gözünden cisimler âlemi tamâmen silinir ve ayna olma durumu ortaya çıkar. Bu âlemde ruhlar âlemini müşâhede eder. Rûhâniyet adıyla bilse de, bu esnâda Allah Teâlâ’nın mevcud olduğuna ve O’nun hâricinde hiçbir şey olmadığına hükmeder. Bu müşâhedenin gâlip geldiği esnâda bazı sâliklerin tüm benlikleri (nefs, ego) ortadan kalkar, kendilerini kaybederler. Bu iki durumda da onların tecellîleri, tecellî-yi sûrîdir, gördükleri şey de ruhlar âlemidir.

Çoğu zaman sâlik bu makâmda bekâ (kalıcılık) elde eder. Ancak bazen bu hâl (benliğini yitirme) gidip sâlik eski hâline döner ve tekrar kendisini Hak olarak görür. Gerçekte ruh ile bekâ bulmuş, benliği ruhun üzerine düşmüştür. Bu bekâyı bazen hakka’l-yakîn olarak hayâl eder. Nitekim bazıları böyle zannetmiştir. Fenâ ve bekâyı ilk adımda ispat eder. İlme’l-yakîn, ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîni bu makâmda düşünür ve hedefe ulaşmaktan geri kalır. Şiir:

Taşta gizlenmiş olan kurt (böcek) gibi,

Onun yeri ve göğü sâdece o taştır.

Tarîkat çocuklarında ortaya çıkan hâllerden, Hak Teâlâ’nın âlemi kuşattığını (ihâta) ve âlemin bütün zerrelerine sirâyet ettiğini düşünmek, kesrette vahdeti yani çokluk içinde birliği müşâhede etmek ve bunlara benzer hâllerin hepsi bu makâmdadır. Gerçekte ise o kuşatma, ruhların cisimler âlemini kuşatmasıdır ve cisimler âleminde ruhlar âleminin görülmesidir. Allah’ın yardımı o sâlikin hâlini kuşatınca onu bu tehlikeden geçirir, böylece sâlikin nazarı ruhlar âleminin aslı olan şuûnâta, belki de şuûnâtın yansımasına (gölgesine) ya da ilâhî isimlere düşer. Bu nazar (görme ve düşünme) sâyesinde önceki bilgi ve algılamalarındaki yanlışlığı idrâk eder. Kendisini ve âlemi Hak Teâlâ olarak zannettiği algılama ve bilgi ortadan kalkar. Aynı şekilde sâlikte var olan Allah’ın kuşatması, sirâyeti ve benzeri hüküm ve düşünceler de yok olur. Çünkü sâlik artık, tenzîh mertebesiyle ilişkili olan ve bu âlem (cisimler âlemi) ile fazla münâsebeti olmayan şuûn ya da ilâhî isimleri müşâhede etmektedir. Bu hükümlerin binâsıyla da ilişkilidir. Bu dönemde sâlikin işi hayret ile sonuçlanır.

Bu müşâhedenin (şuûn ya da isimleri görmenin) gâlip gelmesiyle ruhlar âleminin görüntüsü gizlenir ve ayna olma hükmü zuhûr eder. Sâlikin o âlemdeki müşâhedesi, o şuûn ve isimlerin aynasında kalır. Bu sebeple o dönemde, geri dönmüş olan benlik tekrar kaybolur ve o müşâhedede yok olur. Bazıları için bu makâmda bekâ (kalıcılık) el verir. Kendi hakîkatlerini (a‘yân-ı sâbitesini), müşâhede ettiği ilâhî ismin hakîkati olarak bulurlar. Meselâ kendilerini ilim, kudret veya irâde olarak bulurlar. Bu ismin hakîkatinin kapsayıcılığı sebebiyle sâlikler kendilerini bütün ilâhî isimlerin hakîkati olarak hissederler. Ancak bu isimlere vücûb ve kıdem (varlığı zorunlu ve ezelî olma sıfatları) dâhil değildir. Bu tür ilâhî isim tecellîlerine “tecelliyât-ı ma‘neviyye” (mânevî tecellîler) adını verirler.

Eğer Allah’ın lütfu sâlike bu makâmdan yükselmeyi nasip ederlerse, müşâhedesi zâtın isimleri ve şuûnu aynasında olur, şuûn aynasının gizlenmesi sebebiyle de isimler onun nazarından gizlenir. Bu makâmda şuûn ve isimlerin gizlenmesi sebebiyle ilâhî sıfatların var olduğuna hükmedemez.

Vahdet-i Vücûd ve Vahdet-i Şuhûd

Tâliplere mânevî yolda zuhûr eden tevhîd iki türlüdür: (1) Tevhîd-i şuhûdî (vahdet-i şuhûd) ve (2) tevhîd-i vücûdî (vahdet-i vücûd). Tevhîdin birinci kısmı (vahdet-i şuhûd) bu yolun zarûrî hâllerindendir. Yani tâlibin (Hakk’ı arayan sâlikin) gördüğü şey bir olmadıkça ve kesret (çokluk) onun nazarından kalkmadıkça, velîlikteki ilk adım olan fenâ makâmından nasip alamaz. Tekliği (vahdet) görmek, her şeyi bir tek görmek değildir. Çünkü bu, bizzat çokluğu görmektir. Ancak o (tâlib) bu bir görme esnâsında çokluğu, tekliğin aynı olarak görür. Bu durum ise hakîkat (gerçeklik) bakımından bir şey ifâde etmez. Aynı şekilde, çokluk imkân âleminin husûsî veya hayâlî şekillerinden ve sûretlerinden ibâret değildir ki, sâdece onları ortadan kaldırmakla tekliği görmek mümkün olsun. Hâşâ ve aslâ!

Burada kıldan daha ince bin tane incelik vardır,

Başını traş eden herkes kalenderliği bilmez.

Aynı şekilde, çokluk gözden kalktığı zaman, dâimâ tekliği görme hâli oluşur, yoksa bu durumda çokluk bazen gözden kaybolup bazen görülür değildir. Çünkü çokluğun gözden kaybolmasının (dâimî olmayıp gelip giden) bu türü, ademe (fenâdan önce oluşan bir tür yokluk, kendinden geçme hâline) dâhildir ve fenâ makâmı ile bir işi ve ilişkisi yoktur. Bekâ hâlinden sonra halkı irşâd etme makâmında çokluğu görme hâli tekrar el verir, mümkün olur, o makâmda tekliği görmek de çokluğu görmek de dâimîdir. Ancak bu, bazen tekliği görmek, bazen çokluğu görmek şeklinde değildir. Çünkü orada fenâ ve bekâ birbirine karışmış durumdadır. Kişi, fenânın içinde bâkîdir, bekânın içinde fânîdir.

Tevhîdin ikinci türü (vahdet-i vücûd) ise, tarîkatın zarûrî hâllerinden değildir. Bu sebeple bazılarına mânevî yolculuk esnâsında zuhûr eder, bazılarına ise zuhûr etmez. Sülûk mertebelerini kat etmeden önce kalbî çekiliş (cezbe, incizâb-ı kalbî) makâmından yolculuk yapan insanlar bundan (vahdet-i vücûddan) nasip alırlar. Bu tür tevhîd hâli, daha çok oluşur. “Daha çok” demek, bu yolun (tarîkat) yolcularının hâricindeki diğer insanların yolları îtibâriyledir. Yoksa kalbî çekiliş hâlinde de çoğu zaman bu tevhîd (vahdet-i vücûd) zâhir olmaz.

Tevhîdin bu türünün ortaya çıkmasının temel sebebi, sekr (mânevî sarhoşluk), hâlin galebesi ve kalbî muhabbetin istîlâsıdır. Bu sebeple bu tevhîd, kalp erbâbına mahsustur. Bu kalp makâmından geçmiş olan, kalpten kalpleri çevirene, hâlden hâlleri oluşturana (Allah Teâlâ’ya) ulaşan müntehîler (yolun sonuna erişenler) sekrden sahva (ayıklığa) gelmişlerdir. Onlarda rûhî çekiliş hâli oluşmuştur. Onların bu tevhîd hâli (vahdet-i vücûd) ile işleri yoktur. Onlardan bazılarına hakîkati gösterirler ve geçirirler. Diğer bazılarının ise nefy ve isbât (Allah’tan başkalarını yok saymak ve O’nu var bilmek) ile işleri yoktur.

Önceki sûfîlerin yolunun bu tevhîd ile alâkası pek az idi, belki de onunla hiç ilişkisi yoktu. Onların sülûkü, nefs-i arındırmakla ilgili olan meşhur on makâmı aşmaktan ibâretti. Tevhîd makâmı, kalp tasfiyesindeki kalbî muhabbet makâmıdır. Önceki sûfîlerin, “Ene’l-Hak” ve “Sübhânî” gibi bu tevhîde (vahdet-i vücûda) delâlet eden bazı sözlerini, tevhîd-i şuhûdî (vahdet-i şuhûd) ile yorumlamak gerekir ki onların sülûküne uygun olsun. Evet, cezbe ile karışık olan sülûkte eğer sâlik makâmları aşarken bu tevhîd-i vücûdî yüz gösterirse bu mümkün ve uygundur. Bazılarını bu makâmdan geçirip işin sonuna eriştirirler. Bazılarına ise bu makâm ile ülfet ve dostluk bahşederler de o makâmda hapsolup kalır.

Bilmek gerekir ki, bu dönemde veya daha önceki dönemlerde, tevhîd-i vücûdî murâkabelerinden (tefekküründen) ve kelime-i tevhîdi “Allah’tan başka varlık yoktur” anlamında düşünmeye bir süre devam ettikten sonra oluşan tevhîd-i vücûdîde hayâlin tam bir etkisi vardır. Çünkü bu tevhîd düşüncesi, onun üzerinde çok düşünmek ve alıştırmaları tekrarlamak neticesinde hayâlde sûret bağlar, zihinde yerleşir. Cezbe ve muhabbetsiz oluşmasa bile, muhabbetle fazla irtibâtı da yoktur. Kişinin kendi çabası ve yapmasıyla zihninde oluşmuştur.

Bilesin ki, tevhîd-i şuhûdînin oluşması, tevhîd-i vücûdîden sonradır. Bu her iki tevhîde de yönelen insanlar tevhîd-i vücûdîyi (vahdet-i vücûdu) kabul ettikleri sürece kesreti (çokluğu) görme bağındadırlar. Kesret tamâmen gözlerinden kalkıp tevhîd-i şuhûdî (vahdet-i şuhûd) hâsıl olunca, tevhîd-i vücûdîden yükselmiş olurlar.

Bu satırların yazarını bu her iki tevhîd ile de müşerref eylediler. İlk hâllerde tevhîd-i vücûdîyi gösterdiler, birkaç sene o makâmda tuttular. O makâmın inceliklerini ve hakîkatini öğrettiler. Sonunda şefkatin kemâlinden dolayı o makâmdan geçirdiler ve tevhîd-i şuhûdî makâmı ile müşerref eylediler. Her iki makâmın da ilim ve maârifini bildirdiler.

Tevhîd-i vücûdî, seyr-i afâkîdedir, bu seyrin sonu fenâ diye tâbir edilen tevhîd-i şuhûdîdir. Bekâdan sonra ise seyr-i enfüsî başlar. Kendilerini sûfîler tâifesinden sayan zamâne çocuklarından bazıları, tâlibin tevhîd-i vücûdîde kendisini Hak Teâlâ ile aynı görmesi hâlini seyr-i enfüsîye dâhil zannediyorlar, eşyâyı Hakk’ın aynısı görmeyi de seyr-i âfâkîye dâhil sayıyorlar. Doğruyu doğru olarak bildiren ve doğru yola hidâyet eden Allah Teâlâ’dır. İşin hakîkatini bil. Sonunda dönülecek olan Allah Teâlâ’dır.

Nasihat

Aziz kardeş! Zaman, çalışma zamânıdır, konuşma zamânı değil. Zâhir ve bâtın ile gönlü Cenâb-ı Hakk’a bağlamak gerekir. Allah’ın izni olmadan O’ndan başkasına bakmamak gerekir. Mısrâ: “İş budur, bunun dışındaki her şey hiçtir”.

Nakşbendî Yolunun Medhi

Bir süreden beri o kardeşin mânevî dersinden ve hâllerinden haber vermediler. Güzel şecereden ve Nakşbendiyye nurlarından alınmış olan istikâmet hâli üzere bulunacağından ümitvârım. Çünkü bu büyük zâtların sözü devâ, nazarı şifâdır. Onların sohbetinde, Allah’ın lütfu ile, senelerin işi ve hâlleri saatler içinde müyesser olur. Onların bir iltifâtı, 100 erbaînden (halvetten) daha iyidir. Zîrâ diğerlerinin nihâyetini, bu büyüklerin bidâyetine (tasavvuf yolundaki ilk hâllerine) yerleştirmişlerdir. Onların yolu, en kısa (kestirme) yoldur. Onların nisbeti (mânevî hâli) huzûr ve âgâhîden (Allah Teâlâ’nın huzurunda olma bilincinden) ibârettir ve bütün nisbetlerin üzerindedir.

Hâce Nakşbend buyurmuştur ki: “Biz, nihâyeti bidâyete yerleştirdik”. Yine buyurmuş ki: “Eğer ilk hâli, Bâyezîd Bistâmî’nin son hâli değilse, Bahâeddîn’e (kendime) Hak Teâlâ’yı tanımak haram olsun”. Yine buyurmuştur: “Bizim yolumuz en yakın (en kısa) yoldur ve elbette Hakk’a ulaştırıcıdır”. Hâce Ahrâr (k.s) da şöyle buyurmuştur: “Bizim nisbetimiz (metod ve hâlimiz) bütün nisbetlerin üzerindedir”. “Nisbet” kelimesi ile huzûr ve âgâhlığı kastetmiştir. Hulâsa, bu büyüklerin atölyesi ve dünyâsı çok değerlidir. Her hîlekâra ve dansöze (yani dünyevî şeylere) gönül bağlamazlar. Mevlânâ Abdurrahmân Câmî (k.s) buyuruyor ki:

“Yesrib (Medîne) ve Bathâ’da bastıkları sikkeyi (parayı),

Son defasında Buhara’da bastılar.

O sikkenin yazısından nasip almadı,

Şâh-ı Nakşbend’in nakışsız gönlünden başkası.

Onun ilk hâli, her müntehînin son hâlidir,

Onun son hâlinden ise arzu cebi boştur (bilinemez)”.

Ne yapılabilir, sizinle sohbet dört saati geçmedi ki o büyüklerin kemâlâtından bir nebze açıklığa kavuşsun. Henüz hiçbir şey kaçmış değildir. Fırsat ganîmettir. Başarı ihsân eden Cenâb-ı Hak’tır. Aziz ve başarılı kardeş Miyân Şeyh Ferîd’i huzûrunuza göndermiştik ki mânevî dersi hatırlatsın ve onu cilâlasın.

Allah’a Yakınlık, Peygamberlik ve Velîlik Hâlleri [1]

Allah seni irşâd etsin! Bilesin ki, velîlik ve nebîliğin her ikisi de Hak Teâlâ’ya yakınlık (kurb) mertebelerindedir. Ancak burada kulun Allah’a yükselmesi veya Allah Teâlâ’nın aşağıya inmesi söz konusu değildir. Allah’ın yakınlığının mâhiyeti bilinemez. Evet, mâhiyeti bilinemez olan (Allah Teâlâ) ile ilgili bir nisbet (yakınlık durumu) da şüphesiz bilinemez olacaktır. Kul, bilinemezliğe mazhar olmadıkça bu yakınlığı anlayamaz. İnsanların, hattâ keşf ve müşâhede ehlinin çoğunun kendi keşfleriyle “yakınlık” kelimesinden anladıkları ve lezzet duydukları şey, latîf (şeffaf) şeylerin yakınlığı türündendir ve Mücessime (Allah’ı cisme benzeten bâtıl fırka) mezhebine adım atmaktır. Allah Teâlâ bundan münezzeh ve çok yücedir.

Allah Teâlâ’nın yakınlığı iki türdür: (1) Zâtının yakınlığı ve (2) sıfatlarının yakınlığı. İlâhî isim ve sıfatların gölgeleriyle ilgili yakınlık ise gerçekte bu iki yakınlık makâmının dışındadır. Ona “yakınlık” demek mecâzendir ve câiz olduğu içindir. O hâlde deriz ki, Allah Teâlâ’nın asâleten yakınlığı, dereceleri farklı olmakla berâber, peygamberlere mahsustur. Peygamberlere tâbî olmanın kemâlâtından dolayı, peygamberlerin ashâbının da - dereceleri farklı olmakla birlikte - bu yakınlıktan nasipleri vardır. Allah Teâlâ’nın rızâsı hepsinin üzerine olsun.

Asâleten veya tâbî olarak zâtî yakınlık nimetiyle müşerref olan insanlar sâbıklardır (mânen ve hayırda önde olanlardır). Nitekim: “(Hayırda) önde olanlar, (ecirde de) öndedirler. İşte bunlar, naîm cennetlerinde (Allah’a) en yakın olanlardır. (Onların) çoğu önceki ümmetlerden, birazı da sonrakilerdendir” (el-Vâkı‘a, 56/10-14) âyet-i kerîmesi onlar hakkındadır. Evet, önceki insanlar arasında binlerce peygamber vardı, onların da bir çok ashâbı vardı. Dolayısıyla sayıları, sonraki insanlara göre çok oldu. Oysa sonraki insanlar içinde son peygamber olarak bir tane peygamber ve onun bir grup ashâbı gelmiştir. Âyetteki “az” ifâdesinden kestedilen, Mehdî (a.s) ve kâmil ashâbı olabilir. Çünkü Hz. Peygamber (a.s) bu şansın ümmetin sonunda da olabileceğini şöyle ifâde etmiştir: “Öncekiler mi daha hayırlıdır, yoksa sonrakiler mi, bilinmez”.

Allah’ın sıfatlarına yakın olmak, kâbiliyetleri farklı olmakla birlikte evliyânın büyüklerinin nasibidir. Bu yakınlık, peygamberlerin velîliğine tâbî olmanın kemâlâtındandır. Peygamberlere tâbî olmaları sâyesinde onlara nasip olmuş ve ulaşmıştır. Gerçi çoğu kişi bu yakınlığı Allah’ın zâtına yakınlık olarak anlarlar, renksizlik ve sıfatsızlık hâli diye ifâde ederler. Oysa durum öyle değildir. Sıfatlar mertebesindeki izâfî renksizlik ve sıfatsızlığı, zât mertebesindeki mutlak renksizlik ve sıfatsızlık olarak düşünmüşler ve bu vehme düşmüşlerdir. Sıfat tecellîsini zât tecellîsi zannediyorlar. Allah’ın sıfatlarına yakınlıkla irtibatlı olan bu velîlik makâmı, Allah’ın zâtına yakınlıkla irtibatlı olan nübüvvet derecesi kemâlâtının gölgesidir.

İlâhî isim ve sıfatların gölgelerine yakın olmakla alâkalı olan yakınlık, bir veya birkaç vâsıta ile (sıfatlara yakın olma anlamındaki) bu velîliğin gölgesidir. Bu (gölgelere) yakınlık için velîlik kelimesi kullanılıyor ise de, bu mecâz ve müsâmahadan başka bir şey değildir (ilâhî isimlerin gölgelerine ulaşanlar tam anlamıyla velî değildirler). Nitekim anlatıldı.

İmkân dâiresinin dışında olan gölgeye yakın olmayı (ismin) aslına yakın olmak kabul ederek ona “velîlik” mertebesi demişlerdir. Bu yakınlığa ulaşanlar da, sûfîlerin örfünde evliyâ sınıfına dâhil sayılırlar. Fenâ ve bekâya ulaşmış kabul edilirler. Çünkü bu insanlar imkân dâiresinden (mahlûkât mertebesinden) yükselmişler ve ilâhî âlemin gölgelerine ulaşmışlardır. O hâlde mutlakâ imkândan (bu âlemden) fânî olmuşlar, ilâhî âlemin (vücûb) gölgeleriyle bekâ bulmuşlardır.

Bilmek gerekir ki, imkân dâiresinden (bu âlemden) yükselmek ve vücûb dâiresine (ilâhî âleme) girmek ifâdelerinden maksad, şuhûd (müşâhede, görme) îtibâriyledir. Yoksa o kişi gerçekte imkân dâiresinden çıkmış ve vücûb dâiresine girmiş değildir. Çünkü böyle bir düşünce mülhidlik ve zındıklıktır, ayrıca hakîkatlerin değişmesini gerektirir ki bu aklen imkânsızdır.

Bilesin ki, Allah’ın zâtına yakınlıkla ilişkili olan peygamberlik mertebesi, velîlik mertebelerine göre, birkaç damlaya oranla bir okyanus gibidir. Evet, Allah Teâlâ’nın zâtı ile sıfatları arasında bu nisbet (damla ile okyanus oranı) varsa, sıfatların gölgelerine ne kalır? Aynı şekilde, peygamberlik mertebesinde müşâhede (Allah’ı görmek) ne âlemde, ne de âlemin hâricinde olur. Ne âleme bitişik, ne de âlemden ayrı olur. Velîlik mertebesindeki müşâhede ise böyle değildir. Bu mertebede tam yükseliş vaktinde Allah Teâlâ âlemin dışında görülür, iniş vaktinde ise âlemin, hattâ sâlikin nefsinin içinde görülür. Aynı şekilde, peygamberlik kemâlâtına sâhip olan (kemâlât-ı nübüvvet mertebesinde bulunan) kişi, âlemi yaratıcısıyla ilişki içinde görmez, aralarında sâdece yaratıcılık ve yaratılmışlık, efendilik ve kulluk ilişkisi görür.

(Velâyet-i suğrâ ve velâyet-i kübrâ mertebeleri gibi) aslî ve zıllî (gerçek ve gölgesel) “velîlik sâhipleri” ise böyle değildir. Onlar âlemi Allah’ın zâtının ve vâcibî sıfatlarının aynaları olarak bilirler; Allah Teâlâ’nın isim ve sıfat kemâlâtının gölgeleri olarak düşünürler. Gölgeye yakınlık ile daha çok ilişkisi olan insanlarda bu görüş daha gâlip olur. Gölgeye yakınlıkla ilişkisi az olanlarda bu görüş daha az olur, ama zaman zaman da olsa bu görüşün aslından uzak olmazlar. Ancak o kişi ilim ehlinden değilse ve câhillik ile yoğrulmuş ise, bu durum konumuzun dışındadır. Çünkü bu kişi kendi hâllerinin tafsîlâtını bilemez.

Ayrıca, “peygamberlik kemâlâtı”na sâhip olan kişi, âlem ile dâimâ bir ilişki içindedir. Âlemden ne yükselir, ne de âleme iniş yapar. Allah Teâlâ’yı âlemin dışında olarak müşâhede etmez ki oraya yükselsin de orada müşâhedeye devam etsin. Allah Teâlâ’yı âlemin içinde olarak da müşâhede etmez ki aşağı insin ve âlemde müşâhedeyi gerçekleştirsin.

“Velîlik mertebesi”ndeki insanlar ise böyle değildirler. Ehl-i hak âlimlerin buyurduğu gibi, Hak Teâlâ âlemin ne içindedir, ne de dışındadır. Âleme ne bitişiktir, ne de ondan ayrıdır. Bu görüş, peygamberlik kandilinden ve peygamberlere tâbî olma nurlarından alınmıştır. Oysa velîlik mertebesinde bulunanların müşâhede zevki, bu yüksek bilgiden uzaktır.

Ayrıca “peygamberlik kemâlâtı”na sâhip olan kişinin bakışı âleme dönünce tamâmen yani zâhir ve bâtın ile âleme yönelecektir. Ancak o kişinin bâtını Hakk’ı düşünür, zâhiri âleme yönelik olur. Belki yukarıya yöneliş zamânında onun bakışı ilâhî âleme tahsis edilmiştir, âleme yöneliş (iniş) zamanında ise bakışı tamâmen âleme doğrudur. Bu büyükler iki tarafa da bakmazlar.

“Velîlik makâmı” erbâbı ise böyle değildir. Onların bâtını kendi hâli üzeredir, zâhiri de âleme yönelmiştir. Bu hâle tekmîl (halkı kemâle ulaştırma, irşâd) makâmı derler. Bu mertebedeki müşâhedelerine de Hak Teâlâ’yı ve halkı birlikte görmek derler. Bu mertebeyi velîlik mertebelerinin en üstünü olarak kabul ederler. Bu mertebede teşbîh ve tenzîhi bir araya getirirler. Bu kapsayıcı yönelişi, sırf tenzîhe yönelişten daha üstün olarak düşünürler. “Her grup kendilerinde bulunan (düşünce) ile sevinmektedirler” (el-Mü’minûn, 23/53).

Bu bin yıl içinde bu yüksek bilgi konusunda dudak açan (konuşan) kimse olmuş mu, bilinmez. (Âleme) dönüş zamanında tüm bakış âleme olur denmiş oluyor. (Bize âit) bu sözü muhtemelen mânen eksikliğe hamledecekler, öyle yorumlayacaklar. Bunu eksiklik bilirler, ama ma‘zûrdurlar. “Tatmayan bilmez” cümlesi, onların özrünü açıklamaktadır.

Bilesin ki, sâlikler (âleme) dönüş vaktinde bakışı (nazarı) tamâmen geriye (Hakk’a) çevirirlerse, bu yukarıda işin bakiyyesinin kaldığını ve bu sâliklerin hakîkî maksûda ulaşamadıklarının alâmetidir. Eğer bakışlarını tamâmen (âleme) döndürürlerse anlaşılır ki işi (yükselişi) sonuna ulaştırmışlar ve halkı eğitmek için dönüş yapmışlardır. “Hidâyetiyle bizi (bu nimete) kavuşturan Allah’a hamdolsun! Allah bizi doğru yola iletmeseydi kendiliğimizden doğru yolu bulacak değildik. Hakîkaten Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler” (el-A‘râf, 7/43). Bu yüksek bilgi ve onun benzerleri vehbî (Allah vergisi) ilimlerdendir. Mantık yürütmeyle hükme varılan kesbî ve delile dayalı ilimlerden değildir. “Bu Allah’ın bir lütfudur, onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sâhibidir” (el-Hadîd, 57/21).

[1] Eserin matbû nüshasında bu kısım, ayrı bir bölüm değildir. Yazma nüshada ise ayrı bir bölümdür. Burada yazma nüsha esas alınmıştır. Dolayısıyla matbû nüshada toplam 29, yazmada ve bu tercümede 30 bölüm vardır.

Kâbe’nin Hakîkati 

Allah’a hamd, Onun seçkin kullarına da selâm olsun. Değerli kardeşim Şeyh Muhammed Tâhir, Mebde’ ve Me‘âd risâlesindeki [1] “Ka‘be’nin sûreti, Hz. Muhammed’in sûretinin secde yeri olduğu gibi, Ka‘be’nin hakîkati de Hz. Muhammed’in hakîkatinin secde yeridir” şeklindeki sözümü açıklamamı istemiştir. Bu sözden Ka‘be’nin hakîkatinin Hakîkat-ı Muhammedî’den daha üstün olduğu anlaşılmaktadır. Hâlbuki âlem ve içindekilerin Hz. Muhammed’in hürmetine yaratıldıkları bilinmektedir. Âdem ve oğulları onun sâyesinde nasiplenmektedirler. O olmasaydı kâinât yaratılmazdı ve rubûbiyyet zuhûr etmezdi. Nitekim bu konuda hadisler nakledilmiştir.

Bilmek gerekir ki, Ka‘be’nin sûreti taş ve sıvadan ibâret değildir. Çünkü faraza taş ve sıva ortada olmasa bile Ka‘be yine Ka‘be’dir ve mahlûkâtın secde yeridir. Belki Ka‘be’nin sûreti âlem-i halktan olmakla birlikte, emr âlemindeki eşyânın hakîkatleri gibi bâtındır, his ve hayâl sahasının dışındadır. Hissedilir âlemdendir ama hiç hissedilmez. Her şeyin yöneldiği yerdir ama hiç yönelişte değildir. Yokluk elbisesi ile örtülü bir varlıktır. Varlık kisvesi içinde kendini gösteren bir yokluktur. Bir yönde ama yönsüzdür, bir mekânda ama mekânsızdır. Hulâsa hakîkat gibi olan bu sûret, hayret verici bir şeydir ve akıl onu idrâkten âcizdir, akıllı insanlar da onu ifâdeden mahrumdurlar. Sanki mâhiyeti bilinmeyen (ilâhî) âlemden bir nümûneye sahiptir, benzersizlikten bir nişan onda hazırlanmıştır. Evet, böyle olmadığı sürece secde edilmeye lâyık olamaz. Varlıkların en hayırlısı olan Efendimiz (a.s) kendi arzusuyla onu kıble edinmedi. “Orada apaçık alâmetler vardır” (Âl-i İmrân, 3/97) âyeti onun hakkında kesin nasstır. “Oraya giren emniyet içinde olur” (Âl-i İmrân, 3/97) ifâdesi onun için bir övgüdür. Allah’ın evidir, sâhibinin onunla özel bir ilişkisi vardır. Mâhiyeti bilinmeyenin onunla mâhiyeti meçhul bir irtibâtı vardır. “En güzel sıfatlar Allah’a âittir” (en-Nahl, 16/60).

Hakîkatin köprüsü olan mecâz âleminde ev şeklinde kurulmuştur ve ev sâhibinin dinlenme yeridir. Gönül ehli için oturup kalkacak yer her ne kadar çok ise de, bu öyle bir evdir ki, ağyâr sıkıntısından habersizdir ve sevgilinin dinlenme yeridir. “Ancak mü’min kulumun kalbine sığarım” kudsî hadîsinin hükmü, mâhiyeti bilinmeyenin (Allah’ın) tecellîsinin sığdığı yeri ifâde etmekte ise de, Allah’ın evi olma ilişkisi nereden zuhûr eder ve evin gereklerinden olan ağyâr (yabancıların) sıkıntısından uzak olmayı nereden getirir? Orada gayr ve (Allah’tan) gayrılığın yeri olmadığına göre, şüphesiz mahlûkâtın secde yeri olur. Çünkü gayrıya secde olmaz, gayrılık secdeye aykırıdır. Allah Rasûlü Hz. Muhammed (a.s) kendi tarafına secde edilmesine izin vermedi. Allah’ın evi (beytullah) tarafına aşk ve şevk ile secde etti. (Ka‘be ile Hz. Muhammed arasındaki) farkın sırrını buradan anla! Secde eden ile secde edilen arasında çok fark vardır.

Ey kardeş! Ka‘be-i Mu‘azzama’nın sûreti hakkında bir miktar bilgi sâhibi olduktan sonra, şimdi de Ka‘be’nin hakîkati hakkında birşeyler dinle! Ka‘be’nin hakîkati (Hakîkat-ı Ka‘be) Allah Teâlâ’nın mâhiyeti bilinmeyen zâtından ibârettir. Zuhûr ve gölge olma tozlarından hiç birisi ona ulaşamamıştır. Secde ve ibâdete lâyıktır. Bu hakîkat için, “Hz. Muhammed’in hakîkatinin secde ettiği yerdir” demenin ne mahzûru olabilir? Onun (Hakîkat-ı Ka‘be’nin) bundan (Hakîkat-ı Muhammedî’den) üstün olduğunu söylemenin ne kusuru olabilir? Evet, Hakîkat-ı Muhammedî, âlemin diğer fertlerinin hakîkatlerinden daha üstündür. Ancak Hakîkat-ı Ka‘be-i Mu‘azzama bu âlemden değildir ki onunla mukâyese edilsin. Onun üstünlüğü konusunda duraklanmıştır. İlginçtir ki, bu iki şans sâhibinin (Ka‘be ve Hz. Muhammed’in) secde eden ve secde edilen olma noktasında sûretlerindeki farklılık, akıl ve ilim sâhibi insanları onların hakîkatlerinin de (üstünlükte) farklı olduğu fikrine götürmemiştir. Bu sebeple (bana) îtirâz ettiler, kötülemek için ağızlarını açtılar. Allah Teâlâ onlara insaf versin de anlamadan eleştirmesinler. “Ey Rabbimiz! Günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla; ayaklarımızı (yolunda) sâbit kıl; kâfirler topluluğuna karşı bizi muzaffer kıl!” (Âl-i İmrân, 3/147).

[1] İmâm-ı Rabbânî’nin Mebde’ ve Me‘âd risâlesi tarafımızdan Türkçe’ye tercüme edilip Rabbânî İlhamlar adıyla yayınlanmıştır (İstanbul, Sufi Kitap, 2005).

Velîliğin Üstün Hâlleri

Bu bölümdeki yazı, anlaşıldığı kadarıyla tamamlanmamıştır.

Bismillâhirrahmânirrahîm. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a, Salât ve selâm da peygamberlerin efendisine, onun âilesine ve tüm temiz arkadaşlarına. (Abdülkâdir Gîlânî hazretlerine âit) Fütûhu’l-gayb isimli eserdeki özel ifâdeler ve işâretler mütâlaa edildi. O ifâdelerin özeti, irâdenin ve hevânın (nefsânî arzuların) fenâsıdır. Bu fenâ (yokluk) hâli, tasavvuf yolunda ilk adımdır ve tecellîlerin ilki olan tecellî-yi ef‘âlin (fiil tecellîlerinin) neticesidir.

Yazmışlardı ki, “Bu güzel kitabın hulâsası ve anafikri, halk, nefs, hevâ, irâde ve ihtiyârdan (tercihten) fânî olmaktır”. Bu fakîre göre, o zât (Abdülkâdir Gîlânî) kendisine ikrâm edilen mânevî hâlleri anlatmışlardır. Bu ifâdelerden anlaşılmaktadır ki, o hazretin velîlik mertebesi özellikle de velâyet-i kübrâ mertebesi çok yüksektir.

Ey muhterem oğul! Hevâ ve irâdenin fânî olması, maksad ve gâye olan şeylerden değildir. Belki o fenânın gâyesi, tecelliyât ve sonzuz zuhûrât ile isti‘dâd ve kâbiliyetin ortaya çıkmasıdır. O tecellî ve zuhûrâttan faraza bir nebze ortaya getirilse, yakın olanlar hemen uzaklaşmak isterler, uzak olanlara ne demeli? O zuhûrâtın içinde Allah’a yakınlık mertebeleri ve inbisât menzilleri el verir. Onlardan azıcık bir şey söylenecek olsa âlimler mülhidlik ve zındıklığa hükmederler, câhillerden nice şikâyetler görülür. Orada hevâ ve irâdenin fenâsından bahsetmek binlerce utançtır. Yeni mürîdleri terbiye etmek için kâmil zâtlar mecbûren bu tür fenâdan bahsederler ve gâyenin elde edilmesinin başlangıcını gösterirler. O hâlde anlaşıldı ki, velîlerin üstünlüğünün kendisine bağlı olduğu kemâlât-ı velâyet (velîliğin üstün hâlleri) ayrı bir iştir. İrâde ve hevânın fenâsı müşterek kaderdir ki o fenâ elde edilmeden kemâlât-ı velâyete ulaşılamaz. Şiir:

Fenâya ulaşmayan hiç kimse,

Yüce Allah'ın huzûruna yol bulup giremez.

“Kemâlât-ı velâyet”ten [1] bir nebze anlatılacaktır. Başlangıç vakitleri olan zikir esnâsında sâlik âfâkta ve enfüste (dış âlemde ve kendi içinde) yaratılmış zerrelerden her bir zerreyi zikreder hâlde bulur. Zikir makâmının üstünde bulunan teveccüh (Hakk’a yöneliş) esnâsında her zerreyi Allah Teâlâ’ya yönelmiş olarak görür. Âlemle ilgili olan ve aynada zuhûr eden şuhûd (müşâhede, Hakk’ı görme) esnâsında ise zerrelerden her zerreyi Allah’ın cemâlinin (güzelliğinin) aynası bilir, hattâ bütün zerrelerin ilâhî isim ve sıfatların tümünü kapsadığını düşünür.

[1] Velâyet-i suğrâ, velâyet-i kübrâ ve velâyet-i ulyâ mertebeleri. “Seyr u sülûk mertebeleri” bölümüne bakınız.

İrâde ve Kerâmet

Ey oğul! Sâlike, ihtiyâr (tercih) ve irâdesinin fânî olmasından sonra ihsân edilen irâde ile kerâmet türünden her istediği şeyin vukû bulması şart değildir. Oysa avâm ve halk bunu böyle (vukû bulur) zannederler. Hattâ olur ki, (bazen) kâmil bir zâta bu irâdeyi ihsân ederler ama onda hiç kerâmet zuhûr etmez. Yine bu irâde sâhibinin, birinci irâde sâhibinden (kerâmet ehli kişiden) daha yüksek  makâmda bulunması da câizdir.

Şeyhu’ş-şuyûh (Sühreverdî) Avârif’te demiştir ki: “Bazen Allah Teâlâ kulunu terbiye etmek ve onun îmânını takviye etmek için bâzı alâmetleri ve kerâmetleri ona açar (nasip eder)”. Sonra keşf ve kerâmet erbâbına dâir bazı hikâyeler nakletmiş ve ardından şöyle demiştir: “Bunların hepsi Allah Teâlâ’nın hediye ve ihsânıdır. Bazen sâlik keşf sâhibi olur, ona kerâmetler ihsân edilir. Bazen de kendisinden daha yüksek mertebede olan bazı kişilere bu keşf ve kerâmetlerden bir şey verilmez. Çünkü bunlar îmânı güçlendirmek içindir. Kendisine hâlis îmân ve yakîn verilen kişi bu tür kerâmetlere ihtiyaç duymaz. Bütün bu kerâmet türü şeyler, bizim bahsettiğimiz zikrin kalpte cevher hâline gelmesinin ve zât zikrinin oluşmasının altında kalır.

Ancak Şeyhu’l-İslâm Herevî Menâzilü’s-sâirîn isimli eserinde şöyle demiştir: “Tecrübe ile bende sâbit olan bilgiye göre, mârifet ehlinin firâseti (ince anlayışı), huzûr-i ilâhîye lâyık olan kişi ile lâyık olmayanın ayrılması içindir. Bu firâset ile, gönlünü Allah ile meşgul eden ve cem‘ makâmına ulaşan isti‘dâd (fıtrî kâbiliyet) sâhibi kişileri tanırlar. Bu, ehl-i mârifetin firâsetidir. Allah’a vâsıl olmayan riyâzat, açlık, halvet ve gönül tasfiyesi ehli olanların firâsetine gelince, onlar bu firâsetle Allah Teâlâ’ya has olan gaybî bilgileri ve sûretleri keşfederler. Ancak onlar halktan (yaratılmıştan) haber verirler. Çünkü onlar Hak Teâlâ’dan perdelidirler. Oysa mârifet ehli olanlar, kendilerine gelen Hak Teâlâ hakkındaki bilgilerle meşgul olmadıkları için sâdece Allah’tan haber verirler.

Dünyâdaki insanların çoğu Allah’tan uzak kaldıkları ve dünyâ ile meşgul oldukları için sûretlerin ve mahlûkâtın hâllerinden kendilerine gayb olan haberlerin keşf olunmasına meyl ederler. Bu konularda bilgi veren kişileri yüceltirler, onları Allah’ın seçkin kulu ve ehlullahtan sayarlar, ehl-i hakîkatin keşfinden ise yüz çevirirler, Allah hakkında verdikleri bilgilerden dolayı onları ithâm ederler, kendi zanları ile “Bunlar ehl-i Hak’tan olsalardı bize mahlûkâtın hâlleri hakkında bilgi verirlerdi, bunu yapamadıklarına göre daha yüksek keşflere nasıl kâdir olacaklar” derler. Bozuk kıyas ve akıl yürütmeleriyle bu zâtları yalanlarlar. Neticede doğru haberlere gözleri kör kalır. Bilmezler ki Allah Teâlâ bu zâtlara olan sevgisi ve himâyesi sebebiyle onları halkı düşünmekten korumuş, onları seçmiş, kendisinden başka şeyleri düşünmekten onları alıkoymuştur. Mahlûkâtın işleriyle ilgilenselerdi, Allah Teâlâ’ya lâyık olamazlardı.

Ehl-i Hak, halk ile meşgûliyete uygun değildir; ehl-i halk da Hak Teâlâ ile meşgûliyete uygun ve lâyık değildir. Bazen görmüşüzdür ki, ehl-i Hak’tan olan kişiler sûretlerin keşfine azıcık iltifat ettikleri zaman mârifet adını verdiğimiz firâset ile diğer insanların idrâkine kâdir olamadıkları şeyleri idrâk ederler. Bu, Cenâb-ı Hak ile ve Ona yakınlıkla ilişkili bir firâsettir. Halk ile ilişkili olan gönül safâsı ehlinin firâseti ise Cenâb-ı Hak ile ve Ona yakınlıkla irtibatlı değildir. Bu konuda Müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudiler ve diğer gruplar ortaktır. Çünkü bu firâset Allah katında değerli değildir ki dostlarına tahsis etsin.

Seyr u Sülûk Mertebeleri [1]

Gölge mertebesi (daire-i zıll) Allah’ın vâcibî isim ve sıfatlarıdır. Bu mertebe mahlûkâtın taayyünlerini (hakîkatlerini, a‘yân-ı sâbitesini) ihtivâ etmektedir. Ancak peygamberler ile büyük meleklerin hakîkatleri bundan müstesnâdır. İlâhî isimlerden her birinin gölgesi şahıslardan bir şahsın mebde-i taayyünüdür (hakîkatidir). Bu gölge mertebesi hakîkatte isim ve sıfatlar mertebesinin tafsîlidir. Mesel⠓İlim” sıfatı hakîkî bir sıfattır. Cüz’iyyât (ilmin alt unsurları, detay parçaları) o sıfatın gölgeleridir ve icmâl (ilmin özü) ile irtibatlıdırlar. O hakîkatin her cüz’ü (parçası), peygamberler ve melekler dışındaki şahıslardan bir şahıstır. Peygamberler ve meleklerin mebde-i taayyünleri ise, bu gölgelerin asıllarıdır. Yani bu tafsîle gelen cüz’iyyâtın küllîleridir, hulâsasıdır.

Meselâ İlim, Kudret, İrâde gibi sıfatlar (küllî sıfatlardır). Birçok şahıs bir sıfatta ortaktırlar. Meselâ Son Peygamber’in (a.s) mebde-i taayyünü “İlim” sıfatıdır. Bu sıfat, bir başka itibarla Hz. İbrâhim’in mebde-i taayyünüdür. Bir başka itibarla da Hz. Nûh’un mebde-i taayyünüdür, hakîkatidir. Hepsine salât ve selâm olsun.

Demişlerdir ki, Hakîkat-i Muhammedî (Hz. Muhammed’in hakîkati) icmâl mertebesidir (ilâhî isim ve sıfatların hulâsası mertebesidir). “Vahdet” diye adlandırılan taayyün-i evvel, bu gölge mertebesinin merkezidir. Bu gölge mertebesini (dâiresini) taayyün-i evvel zannetmişler, onun merkezini de icmâl bilip “Vahdet” diye adlandırmışlardır. Dâirenin çevresi gibi olan o merkezin tafsîlini de “Vâhidiyyet” zannetmişlerdir. Gölge mertebesinin üzerindeki makâmı ki ilâhî isim ve sıfatların (asılları) dâiresidir, mâhiyeti bilinmeyen Zât (sırf zât, lâ taayyün) olarak düşünmüşlerdir. Böylece sıfata, Zât’ın aynısı demiş oldular, sıfatı Zât’a zâid bilmediler. Gerçekte bu, isimler ve sıfatlar dâiresi diye adlandırılan ve gölge mertebesinin aslı olan üst dâirenin (mertebenin) merkezidir. Hakîkat-ı Muhammedî de o asıl dâiresinin merkezidir. O merkezin gölgesine “Hakîkat” demek, gölgeyi asıl ile karıştırmaktan kaynaklanmıştır.

Peygamberlerden sonra insanların en hayırlısı olan Hz. Ebû Bekr’in mebde-i taayyünü, isimler ve sıfatlar dâiresine bitişik olan bu dâirenin üst noktasıdır. İsimler ve sıfatlar dâiresi ise, peygamberler ve melâike-i kirâmın mebde-i taayyünüdür. Onun üzerindeki diğer bir daire de, bu aslın aslıdır. Diğer bir daireden olan bir yay (yarım dâire, kavs, yarım mertebe) ise onun (önceki mertebenin) asıllarındandır. Bundan sonra başka bir şey (tam mertebe) zuhûr etmedi. Sâdece sözü edilen bu yay zuhûr etti. Orada bir sır vardır ama onu bana bildirmediler.

Bu asıl mertebeleri Zât mertebesinde sırf îtibârdır ve zâid sıfatların kökleri olmuşlardır. (Bu fakîr) mânevî yolculuğunu buraya ulaştırdığı zaman zannetti ki işin sonuna geldi. Ona şöyle nidâ ettiler: “Aştığın ve gördüğün bu tafsîl, “ez-Zâhir” isminin tafsîli idi ve mânevî uçuşun iki kanadından biri idi. "el-Bâtın” ismi ise henüz ileridedir. Onu tafsîliyle sona ulaştırırsan kendi uçuşun için iki kanadı da uçar hâle getirirsin”. Allah’ın yardımı ile el-Bâtın isminin seyri (yolculuğu) da tamamlandı, diğer kanat da zuhûr etti, matlûba uçuş müyesser oldu. “Hidâyetiyle bizi (bu nimete) kavuşturan Allah’a hamdolsun! Allah bizi doğru yola iletmeseydi kendiliğimizden doğru yolu bulacak değildik. Hakîkaten Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler” (el-A‘râf, 7/43).

el-Bâtın isminin seyri hakkında ne yazılabilir ki? O seyrin hâline münâsip olan gizlemek ve örtmektir. O makâmdan şu kadarı açıklanabilir ki, ez-Zâhir isminin tafsîlindeki seyr, sıfatlardaki seyrdir, ancak orada Zât düşünülmez. el-Bâtın isminin seyrinde ise yolculuk her ne kadar isimlerde ise de, bu isimlerin içinde Zât düşünülür. Mesel⠓İlim” sıfatında Allah Teâlâ’nın Zât’ı düşünülmez. el-Alîm (Bilen) isminde ise ilim peresinin ardında Zât düşünülür. Çünkü “Alîm” ilmi olan zât demektir. O halde “İlim”de seyr, ez-Zâhir isminde seyrdir; “el-Alîm”de seyr de el-Bâtın isminde seyrdir. Diğer sıfatları ve isimleri de buna kıyas et!

el-Bâtın ismiyle ilişkili olan bu isimler, mele-i a‘lâ meleklerinin mebde-i taayyünleridir. Bu farkı küçük zannetmeyesin ve “İlim”den “el-Alîm”e az bir yol vardır demeyesin. Aslâ! Yeryüzünün merkezi ile Arş’ın zirvesi arasındaki mesâfe, söz konusu farka göre, okyanusun damlaya oranı gibidir. Bu Allah’ın bir lütfudur, onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sâhibidir (el-Hadîd, 57/21).

ez-Zâhir ve el-Bâtın isimlerinin kanatları meydana geldikten sonra uçuş ve yükselişler müyesser olunca anlaşıldı ki, bu mânevî yükselişler asâleten ateş, hava ve su unsurlarının nasibidir. Melekler de bu yükselişlerde (bize) ortaktırlar. Çünkü onlar da bu unsurlardan bir hisse sâhibidirler.

Bu seyr esnâsında vâkıada (rüyâda veya uyku ile uyanıklık arasında) gösterdiler ki, sanki bir yolda gidiyorum. Çok yürümekten yorulmuştum. Bir baston ve asâ istiyordum ki onun yardımıyla yürüyebileyim. Ama bulmak mümkün olmadı. Yürümeme yardımcı olsun diye her çalı çırpıya tutunuyordum, yürümekten başka çâre bulamıyordum. Bu şekilde bir süre yürüyünce bir şehrin kenarı (mücâvir alanı) görüldü. O alanı geçtikten sonra bu şehre girdim. Bu şehrin, bütün isim, sıfat, şuûn ve îtibâr mertebelerini, hattâ bu mertebelerin asıllarını da kapsayan, asılların da asıllarını ve ayırt edilmeleri ilm-i husûlîye bağlı olan zâtî îtibarların sonlarını ihtivâ eden “taayyün-i evvel”den kinâye olduğunu bildirdiler. Bundan sonra eğer bir seyr vukû bulursa o ilm-i huzûrîye münâsiptir. Bu taayyün-i evvel, (peygamberlere mahsus) velâyet-i kübrâ ve meleklere mahsus olan velâyet-i ulyâ gibi bütün velîlik mertebelerinin sonudur. Peygamberlerin ve meleklerin bütün velîlik makâmlarını kapsamaktadır.

Bu makâmda akla geldi ki, acaba bu taayyün-i evvel meşâyıhın bahsettiği Hakîkat-ı Muhammedî midir? O olmadığını bildirdiler. Hakîkat-ı Muhammedî, yukarıda zikredildiği gibi başka bir mertebedir. Bu sebeple o şehrin üstünde vukû bulacak olan seyr (yolculuk) “kemâlât-ı nübüvvet” (peygamberliğin yüksek hâlleri ve bilgileri) mertebesinde olacaktır. Bu makâm asâleten peygamberlere âittir. Büyük velîler de onlara tâbî olmak sâyesinde bu makâmdan bol nasip alırlar.

İnsanın letâifi arasında bu kemâlâttan asâleten büyük nasip alan toprak unsurudur. İster emr âleminden olsun, ister halk âleminden, insan letâifinin diğer tüm unsurları bu makâmda o temiz unsura tâbi ve bağlıdırlar. Bu toprak unsuru insanlara mahsus olduğu için, insanların seçkin (havâss) olanları meleklerden üstün olmuştur. Anlatıldığı üzere, her ne kadar dört unsurun kemâlâtı nefs-i mutmainne kemâlâtından daha yukarıda ise de, nefs-i mutmainne bu velîlik makâmı ile irtibâtı ve emr âlemine dâhil oluşu sebebiyle sekr (mânevî sarhoşluk) makâmındadır ve istiğrâk makâmında kendisinde muhâlefet gücü kalmamıştır. Dört unsurun ise nübüvvet makâmı ile ilişkileri daha fazla olduğu için onlarda sahv (ayıklık) hâli gâliptir. Dolayısıyla kendisiyle ilişkili bazı faydaların elde edilmesi gâyesiyle, dört unsurda muhâlefetin sûretini (görüntüsünü) bırakmışlardır.

[1] Bu bölümü okumadan önce İmâm-ı Rabbânî’nin Mektûbât’ından 1. cildin 260. mektubunu okumak konunun anlaşılması için faydalı olacaktır. Bu bölümdeki bilgiler o mektupta bazen aynı cümlelerle, bazen de tafsîlâtıyla ele alınmıştır.

Hakîkat-ı Ahmedî Eleştirisine Cevap

Değerli (din) kardeşim Hâce Muhammed Hâşim, din büyüklerinden bir zâtın benim iki sözüm hakkında şüpheye düştüğünü yazarak açıklama istemişlerdi. Bu iki sözden birisi şudur: “(Peygamberimizden) Bin yıl sonra Hakîkat-ı Muhammedî, Hakîkat-ı Ahmedî olur” [1]. İbârenin tümünü yazmışlardır ki bundan sonra bir fıkra (paragraf) vardır. (Bin yıl sonra) her iki isimle de (Hakîkat-ı Muhammedî ve Hakîkat-ı Ahmedî olarak) gerçekleşir. Bu ibâre üzerinde düşündükten sonra baksınlar, o şüphe kalacak mı, kalmayacak mı? Bir hakîkatin, kendi isimlerinden ikisi ile isimlenmesine bir mâni var mıdır? Bu isimler de uzun zaman sonra bir biri ardından gelen özel kemâlâttır ve bir kemâlden diğerine bil-kuvve (teorik ve potansiyel olarak) yükselmektir. Filozoflar mücerred (soyut) şeylerde bütün kemâlâtı bil-fiil îtibâr etmişler, kuvveden fiile yükselmeyi câiz görmemişlerdir. Bu, onların dar görüşlülüğü sebebiyledir. (Hadis-i şerif:) “İki günü eşit olan (aynı seviyede kalan) kişi aldanmıştır”. (Hz. Muhammed’in hakîkati de aynı seviyede kalmamış, zamanla mânen yükselip Hakîkat-i Ahmedî ismini almıştır).

Yeryüzüne inişi, Peygamberimizin gönderilişinden bin sene sonra olacak olan Hz. Îsâ’nın (a.s) Efendimiz’i (a.s) “Ahmed” ismiyle anmış olması ve onun geleceğini kavmine müjdelerken bu ismi kullanmış olması bu hikmete mebnî olmalıdır. Çünkü (Hz. Îsâ’nın yeryüzüne ineceği zaman olan hicretten en az bin yıl sonrası) bu Ahmed isminin saltanat zamânıdır (çünkü bu dönemde Hakîkat-ı Muhammedî ismi, Hakîkat-ı Ahmedî’ye dönüşür). Yoksa, Hz. Îsâ’nın meşhur olmayan bu Ahmed ismini anmasının ne hikmeti olabilirdi? Çünkü halk bu isim sebebiyle şüpheye düşerler ve isimden müsemmâya (hakîkate) ulaşamazlar.

Bundan da kıyâs etmek gerekir ki, Efendimiz’in (a.s) ismi yeryüzünde Muhammed, gökte ise Ahmed’dir. Kemâlât-ı Muhammedî dünyâ ehli ile ilişkilidir, Kemâlât-ı Ahmedî ise gök ve mele-i a‘lâ (melekler) ile ilişkilidir. Efendimizin (a.s) vefâtından sonra 1000 sene geçince –ki bu sürenin değişimde tam bir etkisi vardır ve onun (a.s) dünyâ ehli ile ilişkisi azalır-, Kemâl-i Ahmedî doğar, o kemâlin ilim ve mârifetleri zuhûr eder. Şüphe nedir ve tereddüt nerededir? Şüphe konusunda yazmışlardır ki: “Hakîkat olan bir şeyde zaman ve değişme olmaz. Hakîkat kelimesiyle ne kastetmişler ve değişme derken ne demek istemişlerdir”. Kalp hakîkat değildir. Takallüb (değişme) hakîkattir. Kalbin bir kemâlden (yüksek hâlden) diğerine, bir renkten diğerine boyanmasıdır hakîkat.

Bu açıklama ile (itiraz eden kişinin): “Hakîkat-ı Ahmedî derken onun (Ahmed Sirhindî’nin) maksadı bizzat kendisidir, yoksa bin yıl kaydının ne anlamı olurdu, bin yıllık duâ kabul edildi ve Hakîkat-ı Ahmedî oluştu demesinin ne anlamı kalırdı?” şeklinde ortaya attığı şüpheler giderilmiş oldu. Bin yıl dememizin hikmeti de açıklanmış oldu.

İkinci şüphe şudur ki: “Onun (Sirhindî’nin) sabâhat ve melâhat [2] kelimelerinden maksadı nedir? Hz. Peygamber ve Hz. İbrâhim onları birleştirememiş de, o (Sirhindî) birleştirmiş”.

Sabâhat ve melâhat kelimelerinden maksadımız, Hz. Peygamber’in: “Kardeşim Yusuf (a.s) daha sabâhat (yüz güzelliği) sâhibidir, ben ise daha melâhat (mânevî güzellik) sâhibiyim” şeklindeki sözünde ifâde edilen sabâhat ve melâhattir. Hz. Peygamber melâhati (mânevî güzelliği) kendisine, sabâhati ise Yusuf (a.s)’a nisbet etmiştir. Bu sabâhat de, Hz. Yusuf’a büyük babası Halîlürrahmân Hz. İbrâhim’den ulaşmıştır.

Bir hizmetçi hizmetkârlık etse, güzel bir insanın güzelliğini arttıracak şekilde ona tarayıcılık (kuaförlük) yapsa, rehberlik ederek iki güzeli buluştursa ve birinin güzelliğini diğerininki ile birleştirse, o iki güzelde ne kusur olabilir ve bu hizmetçiliğin güzelliğinde hangi eksiklik vardır? Hizmetçilerin efendilerine yardımı, efendilerin değerinin büyüklüğü sebebiyledir; efendilerin kemâl, heybet ve yüksek makâmını gösterir. Kendisine hizmet ve yardım edecek hizmetçileri bulunmayan bir efendi, hizmetçileri olmayan ve ordusuz yaşayan bir padişah gibidir. Kişinin kendi seviyesindeki insanlardan yardım alması eksikliktir, hizmetçi ve uşaklardan yardım almak ise övülen bir durumdur. Övülen ile yerilen durumu ayırmak için basîret lâzımdır. Allah’ı hamd ile tesbih ederim.

Bir grup insan vardır ki, bir şahsın binlerce hüneri olsa, ama sâdece bir tane kusuru bulunsa, o kusuru öne çıkarıp hünerlerini arkaya atarlar ve eleştirirler. Bilmezler ki, belki o bir kusur da -zâhirden sarf-ı nazar edilirse- bir hüner ihtivâ etmektedir. Zâhirden sarf-ı nazar edilen (mecâz olarak yorumlanan) sözler Kur’ân’da, sünnette ve tarîkat şeyhlerinin sözlerinde çoktur. Bu (sözümüz), İslâm’da kırılan ilk şişe değildir. (Daha önce şatahât türünde söz söyleyen bir çok zât olmuştur).

Şu kadarını bilmek gerekir ki, bir kişi kendisini peygamberden daha üstün görürse ve peygamberi bazı işlerde kendisine tâbi bilirse, bu zındıklıktır. Ama bizim bu açıklanan mânâdaki sözümüzden şüpheye düşmek, o sözün sâhibinin zındık olduğuna hükmetmektir. Allah insaf versin. Mısrâ: “Rûmî küfür sözü söylememiştir, söylemez de, onu inkâr etmeyin”.

Ne garip belâdır ki, sözlerimden şüphe eden kişiyi dost bilirdim ve onun tâlihli olduğunu düşünürdüm. Beni inkâr ve sözlerimi red nereden çıktı? Hangi sebeple inat yolunu seçti? İnat ve taassup sebebiyle ortaya attığı sorular cevap vermeye değmez, mâzerete de sığmaz. Ama arada siz (Muhammed Hâşim) vâsıta olduğunuz için cevap verildi. Doğruyu ilhâm eden Allah Teâlâ’dır. Dönüş de O’nadır.

[2] “Sabâhat” yüz güzelliği, “Melâhat” ise, yüz güzelliğinin ötesinde daha üstün bir güzelliktir, velâyet-i Muhammedî’nin en üst zirvesidir. Bk. Sirhindî, Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî, c. III, no. 94.

Mahlûkâta Merhamet

Ey muhterem oğul! Hadîs-i kudsîde (Cenâb-ı Hakk’ın): “Halk, benim âilemdir” buyurduğu nakledilmiştir. Mâdem ki halk onun âilesidir, onlara iyilik yapmak ve ihsanda bulunmak Mevlâ azze ve celle’nin rızâ ve hoşnûdluğuna ne kadar sebep olur? Çünkü ihsan, onun âilesine yapılmış oluyor. Nakledilir ki, dedeniz muhterem şeyh (k.s), mahlûkâta karşı şefkat ve merhametinin çokluğundan dolayı: “Ey Rabbim! Benim bedenimi o kadar büyüt ve bütün Cehennem benim bedenimle öyle dolsun ki, hiçbir günahkâr oraya sığmasın ve orada azap çekmesin” demiştir. “Çocuk, babasının sırrıdır” hükmünce, aynı hâl, Hazret-i Şeyh’in çocuklarında da mevcuttur. İyi biliniz ki, sizin gelişiniz dervişlerin mutluluğuna sebep olmuştur. Hak Teâlâ sizi mesrûr eylesin ve ecdâdınızın yolu üzere istikâmet bahşetsin!

Zikir Hakkında Nasihat

Mâlumdur ki, bu dünyâ çalışma yurdudur, boş durma ve dinlenme yeri değildir. Gayretinizi tümüyle çalışmaya yönlendirmelisiniz. Boş durmayı ve eğlenmeyi bir kenara koyunuz. Dilinizi Lâ ilâhe illallah zikri ile öylesine meşgul ediniz ki, dil zarûret olmadıkça bu kelime-i tayyibenin dışında bir şey söylemesin. Zikir, hem dil hem de kalp ile hafî yolla (sessiz olarak) söylenmelidir. Eğer gücünüz yetiyorsa, bu zikri her gün 5000 defadan daha az yapmayın. Daha fazla yapma konusunda ise tercih size âittir. Tembellik ve gevşeklik, düşmanların nasibi olsun! Amel etmeli, çalışmalı, yine çalışmalı. Mısrâ: “Evde bir kimse varsa, bir harf (söz) yeterlidir”. 

Vehim Mertebesindeki Âlem ve Kayyûmluk

Şüphe yok ki, âlem, Hak Teâlâ’nın mahlûkudur, sebât ve istikrar sâhibidir. Doğru haberci olan Efendimiz’in (a.s) bildirdiği üzere, âhiretteki dâimî azap ya da sevap türünden ebedî hayatta karşılaşacağımız hususlar, (bu dünyâdaki) âlemin bazı cüzleri ile ilişkilidir (meselâ bu dünyâda iyilik yapan, âhirette sevaba ulaşacaktır). Zâhir âlimleri bu âlemi mevcûd-i hâricî (gerçekte var olarak) bilirler, onu hâricî tesirlerin kaynağı olarak düşünürler. Sûfîler ise âlemi vehmî (gerçekte değil, vehim ve hayâl mertebesinde var) bilirler. Vehim ve his mertebesinin dışında âlemin varlığını kabul etmezler. Ancak âlem, vehmin ürettiği bir şey (hayal ürünü) olmadığı için, vehmin ortadan kalkmasıyla da ortadan kalkmaz. Aslâ! Aksine, Hak Teâlâ’nın yaratmasıyla sağlam bir yer kazanmış, vehim mertebesinde istikrar bulmuş ve mevcûd (varlık) hükmünü elde etmiştir.

Bu büyüklere (sûfîlere) göre, hâriçte mevcûd (gerçek var) olan sâdece Hak Teâlâ’dır. Âlemin ise, ilimdekinden (hayâldekinden) başka bir varlığı yoktur. Hâriçte, onun vehmî istikrardan başka nasibi yoktur. “En güzel sıfatlar (misâller) Allah’a âittir” (en-Nahl, 16/60). Mevcûd-i hakîkî olan Allah Teâlâ ile mevhûm-i hâricî (hayâl olarak var olan kâinât), “dönen bir nokta” ile o noktanın süratinden dolayı vehim ve his mertebesinde oluşan “hayâlî bir dâire”ye benzer. O hâlde dâirenin, vehimdekinin dışında gerçek bir varlığı yoktur. Varlık, sâdece o noktadan ibârettir. Şiir: “Dilberlerinin sırrının, başkaları tarafından konuşulması daha hoştur”.

Bir araya gelmiş sıfatlardan (arazlardan) oluşan âlemde sıfatların kâim olacağı zât olma ve cevher olma özelliği bulunmadığı için, sıfatların kâim olma işini tam mârifet sâhibi bir ârife verirler. O ârifi, âlemdeki arazların ayakta tutucusu (kayyûmu) yaparlar. O ârife verilmiş olan zâtta mâhiyeti bilinemezlikten (bî-çûn) bir nasip olacaktır. Nitekim bu konunun açıklaması diğer mektuplarda geçti. Mâhiyeti bilinmezlikten bir nasip zuhûr edince, (ârife verilen bu zât) görülmekten, bilinmekten, anlaşılmaktan ve vehmedilmekten uzak kalır. Akl-ı selîm onu her ne kadar arasa da, hiçbir şey elde edemez, hızlı bir seyr ile ne kadar uzaklara gitse de, ele bir şey geçiremez, onu ötelerin de ötesinde görür. Cevher olma ve imkân âleminden olma özellikleri kendisinde bulunmasına rağmen, onda cevherlik ve imkân yoktur. Yokluk hükmünden başka bir şey kabul etmez.

Bütün hayırların kendisinde birleştiği Efendimiz’in (a.s) hadîs-i şerifi olarak Nevâdiru’l-usûl’de Abdurrahman b. Semere’den (r.a) şöyle nakledilir: “Rasûlullah (a.s) birgün biz Medîne mescidinde iken çıkıp geldi ve buyurdu ki: Dün gece ilginç bir rüyâ gördüm. Ümmetimden bir adamı gördüm, ölüm meleği onun ruhunu almak için gelmişti, derken onun anne ve babasına yaptığı iyilik geldi ve ölüm meleğini geri çevirdi. Ümmetimden bir adamı gördüm, üzerine kabir azâbı yayılmıştı, derken abdesti geldi ve onu bu azaptan kurtardı. Ümmetimden bir adamı gördüm, şeytanlar onu sarmıştı, Allah’ı zikretmesi geldi ve onu şeytanların arasından kurtardı. Ümmetimden bir adamı gördüm, azap melekleri onu kuşatmıştı, namazı geldi ve onu ellerinden kurtardı. Ümmetimden bir adamı gördüm, susuzluktan dili sarkmıştı, havuzun başına geldikçe geri itiliyordu, derken orucu geldi, ona su verdi ve suya kandırdı. Ümmetimden bir adamı gördüm, peygamberler de halka halka oturmuşlardı, ne zaman bir halkaya yaklaşsa kovalanıyordu, derken guslü geldi, onu aldı ve benim yanıma oturttu. Ümmetimden bir adamı gördüm, önünde, arkasında, sağında, solunda, üstünde ve altında zulmet (karanlık) vardı, derken hac ve umresi geldi ve onu aydınlığa çıkardılar (ya da Hz. Peygamber şöyle dedi: Onu bu durumdan kurtardılar). Ümmetimden bir adamı gördüm, mü’minlerle konuşuyordu ama onlar kendisi ile konuşmuyorlardı, derken akrabâyı ziyâreti geldi ve: Ey mü’minler topluluğu, onunla konuşun! dedi. Ümmetimden bir adamı gördüm, ateş yakmıştı ve o ateşi eliyle yüzünden uzaklaştırmaya çalışıyordu, derken sadakası geldi ve onun yüzüne örtü, başına serinlik oldu. Ümmetimden bir adamı gördüm, zebânîler onu her taraftan yakalamıştı, derken iyiliği emretmesi ve kötülükten nehy etmesi geldi, onu zebânîlerin elinden kurtardı ve rahmet meleklerinin arasına dâhil eyledi. Ümmetimden bir adamı gördüm, diz üstü oturmuştu, onunla Allah Teâlâ arasında perde vardı, derken güzel ahlâkı geldi ve onu Allah’a (ilâhî âleme) dâhil eyledi. Ümmetimden bir adamı gördüm, amel defteri sol tarafından verilmişti, derken Allah’tan korkusu geldi, defterini aldı ve sağ eline verdi. Ümmetimden bir adamı gördüm, amel terâzisi hafif gelmişti, sevapları (veya küçük yaşta ölen çocukları) geldi ve terâzisini ağırlaştırdı. Ümmetimden bir adamı gördüm, Cehennem’in kenarında duruyordu, Allah’tan korkup titremesi geldi, onu bu durumdan kurtardı ve götürdü. Ümmetimden bir adamı ateşte gördüm, Allah’a saygı ve haşyetinden dolayı akan göz yaşları geldi ve Cehennem’den kurtardı. Ümmetimden bir adamı gördüm, Sırât Köprüsü üzerinde duruyordu, gök gürültüsünden titrercesine titriyordu, derken Allah hakkındaki hüzn-i zannı (güzel düşüncesi) geldi, titremesi kesildi ve gitti. Ümmetimden bir adamı gördüm, bazen sallanıyor, bazen zorla yürüyor, bazen de tutunuyordu, derken bana gönderdiği salavât geldi, elini tuttu ve Sırât’tan geçirdi, o da yürüyüp gitti. Ümmetimden bir adamı gördüm, Cennet kapılarına gelmişti, ancak yüzüne kapılar kapandı, derken Lâ ilâhe illallah şeklindeki şahâdeti geldi, kapılar kendisine açıldı, bu söz onu içeri soktu”.

Bu Mükâşefât-ı Gaybiyye’nin derleyicisi diyor ki: Bu risâle tamamlandıktan sonra, o hazretin (İmâm-ı Rabbânî’nin k.s.) el yazısı ile 40 hadis gözüme ilişti. Bunları Buharî ve Müslim’in ittifâk ile rivâyet ettiği hadislerden derlemişlerdi. Bereket olsun diye bu risâle bu hadislerle bitirilecektir. O hadislerin kaynağına salât ve selâm olsun.

 


KIRK HADİS

1. Ömer İbnü’l-Hattâb radıyallâhu anh’den rivâyete göre Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Ameller niyetlere göredir. Herkes için niyet ettiği şey vardır. Kimin hicreti Allah’a ve Rasûlü’ne ise, onun hicreti Allah’a ve Rasûlü’nedir. Kimin de hicreti elde edeceği bir dünyâ malına ya da evleneceği bir kadına ise, onun hicreti de hicret ettiği şeyedir”.

2. İbn-i Ömer, Hz. Peygamber’in şöyle dediğini rivâyet etmiştir: “İslâm beş esas üzerine binâ olunmuştur. Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in onun kulu ve elçisi olduğuna şahâdet etmek, namazı kılmak, zekatı vermek, haccetmek ve ramazan orucunu tutmak”.

3. Ebû Hüreyre, Hz. Peygamber’in (a.s) şöyle dediğini rivâyet etmiştir: “Îmân, yetmiş küsür şûbedir. En üstünü Lâ ilâhe illallah demek, en aşağısı da yoldan eziyet verici bir şeyi kaldırmaktır. Utanmak da îmandan bir şûbedir”.

4. Enes’ten (r.a) rivâyetle Hz. Peygamber (a.s) şöyle buyurmuştur: “Sizden biriniz, ben ona babasından, oğlundan ve bütün insanlardan daha sevimli olmadığım sürece îmân etmiş olamaz”.

5. Yine Enes’ten rivâyete göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Kimde şu üç şey bulunursa, îmânın tadını alır: Allah ve Rasûlü’nü diğer her şeyden daha çok sevmek, bir kulu sâdece Allah için sevmek, Allah onu kâfirlikten kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmekten, ateşe atılmaktan korkarcasına korkmak”.

6. Mu‘âz (r.a)’dan rivâyete göre o şöyle demiştir: “Bir binek üzerinde Hz. Peygamber’in arkasında oturuyordum. Aramızda sâdece palanın ucu vardı (başka insan yoktu). Buyurdu ki: Ey Mu‘âz! Allah’ın kulları üzerindeki hakkının ve kulların da Allah üzerindeki haklarının ne olduğunu bilir misin? Ben: Allah ve Rasûlü daha iyi bilir, dedim. Buyurdu ki: Allah’ın kullar üzerindeki hakkı, Ona ibâdet etmeleri ve başka bir şeyi ortak koşmamalarıdır. Kulların Allah üzerindeki hakları ise, Allah’a başka bir şeyi ortak koşmayan kişilere azap etmemesidir. Dedim ki: Yâ Rasûlallâh! Bunu insanlara müjdeleyeyim mi? Buyurdu ki: Müjdeleme, yoksa buna güvenirler (de ibâdet ve amel konusunda gevşerler)”.

7. Ubâde b. Sâmit’ten rivâyete göre, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Allah’tan başka ilâh olmadığına şahâdet eden, Ona ortak koşmayan, Muhammed’in Onun kulu ve elçisi olduğunu kabul eden, Îsâ’nın da Allah’ın kulu ve bir câriyenin oğlu olduğuna, Meryem’e atılmış bir kelime ve Allah’tan bir ruh olduğuna inanan, Cennet ve Cehennem’in gerçek olduğunu kabul eden kişiyi Cenâb-ı Hak yaptığı amellere karşılık Cennet’e koyacaktır”.

8. Ebû Hüreyre’den rivâyete göre, Hz. Peygamber (a.s) şöyle buyurmuştur: “Yedi helâk edici büyük günahtan sakının”. Onlar nelerdir yâ Rasûlallâh? diye sordular. Buyurdu ki: “Allah’a şirk (ortak) koşmak, sihir yapmak, insan öldürmek –ki hukûkî yollarla olan dışında Allah bunu yasaklamıştır-, fâiz yemek, yetim malı yemek, savaş günü kaçmak, iffetli kadınlara iftirâ etmek”.

9. Yine Ebû Hüreyre’den rivâyetle, Hz. Peygamber (a.s) şöyle buyurmuştur: “Cenâb-ı Hak, ümmetimin aklından geçip de yapmadığı veya söylemediği şeyleri affetmiştir”.

10. Süheyl b. Sa‘îd’den rivâyetle Hz. Peygamber (a.s) şöyle buyurmuştur: “Kul, Cennet ehlinden olduğu halde, cehennemliklerin amelini yapar, Cehennem ehli olmasına rağmen de cennetliklerin yaptığı işi yapar. Ameller sonlara göredir (günahkâr bir kişi ömrünün son döneminde tevbe ederek Cennetlik olabilir, bunun tersi de mümkündür)”. 

11. Hz. Âişe’den rivâyetle Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Kim bu işimizde (dînimizde) onda olmayan (dinin rûhuna uymayan) bir şey uydurursa, o reddedilir”.

12. Mu‘âviye’den rivâyetle Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Allah bir kişinin hayrını isterse onu dinde ince anlayışlı yapar. Ben yemin ederim, Allah verir”.

13. Osman’dan (r.a) rivâyetle Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Kim abdest alır ve abdestini güzelce tamamlarsa bedeninden hatâları ve günahları çıkar, hattâ tırnak altlarından bile çıkar”.

14. Ebû Hüreyre’den rivâyetle Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Abdesti bozulan kişinin, tekrar abdest alıncaya kadar namazı kabul edilmez”.

15. Enes’ten rivâyetle, Hz. Peygamber tuvalete gireceği zaman şöyle buyurmuştur: “Allahım, kirlilikten ve kirlerden sana sığınırım”.

16. Ebû Hüreyre’den rivâyetle, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Ümmetime zorluk vereceğinden korkmasaydım yatsıyı erteleyerek kılmalarını ve her namazdan önce misvak (diş fırçası) kullanmalarını emrederdim”.

17. Âişe (r.a) şöyle buyurmuştur: “Hz. Peygamber gücü yettiğince, abdestte, saç tararken, ayakkabı giyerken, her zaman sağdan başlamayı severdi”.

18. Yine Âişe (r.a) şöyle buyurmuştur: “Hz. Peygamber gusledeceği zaman ellerini yıkar, sonra namaz abdesti alır, sonra parmaklarını suya sokup (çıkarır ve) saç köklerini ovalardı. Ardından başına eliyle üç avuç su döker, sonra suyu bütün bedenine dağıtırdı”.

19. Yine Âişe (r.a) şöyle buyurmuştur: “Hz. Peygamber’e gusül lâzım olup da o (gusülden önce) bir şey yemek ya da uyumak isterse, namaz abdesti alırdı”.

20. İbn-i Ömer’den rivâyetle Hz. Peygamber (a.s) şöyle buyurmuştur: “Sizden biriniz Cuma namazına geleceği zaman gusletsin”.

21. Ebû Hüreyre’den rivâyetle Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Birinizin kapısı önünden nehir aksa ve o kişi bu nehirden her gün beş defa yıkansa onda kirden eser kalır mı? Dediler ki: Hayır, kirinden bir şey kalmaz. Buyurdu ki: İşte beş vakit namaz da böyledir, Allah onlar ile hatâları siler”.

22. İbn-i Ömer’den rivâyetle Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “İkindi namazını kaçıran kişi, âilesini ve malını kaybeden gibidir”.

23. Ebû Mûsâ’dan rivâyetle Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Sabah akşam namaz kılan Cennet’e girer”.

24. İbn-i Ömer (r.a) şöyle demiştir: “Hz. Peygamber yolculukta binek üzerinde namaz kılardı, binek hayvanı nereye dönerse (ilgilenmezdi), farz olanlar müstesnâ gece namazlarını îmâ ile kılardı, vitir namazını da binek üzerinde kılardı”.

25. Enes’in (r.a) şöyle dediği rivâyet edilir: “Hz. Peygamber (a.s) iki alaca ve boynuzlu koçu kurban etti. Onun, koçların yanlarına ayağını koyduğunu, besmele çekip tekbir getirerek kendi eliyle kestiğini gördüm. Bismillâhi Allâhü ekber diyordu”.

26. Ebû Hüreyre’den rivâyete göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Müslümanın müslüman üzerinde beş hakkı vardır: Selâm vermek, hastalanınca ziyâretine gitmek, cenâzesine iştirak etmek, dâvetine icâbet etmek, aksırınca rahmet dilemek.

27. Ebû Sa‘îd Hudrî’den rivâyetle Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Müslümanın mâruz kaldığı her dert, hastalık, keder, hüzün, eziyet, gam, hattâ kendisine batan her diken sebebiyle Cenâb-ı Hak onun hatâlarını örter”.

28. Hz. Âişe (r.a) şöyle demiştir: “Rasûlullah’tan (s.a.v) ağrısı daha çok olan kimse görmedim”.

29. Ebû Hüreyre’den rivâyetle Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Şehitler beş gruptur: Tâûndan (salgın vebâdan) ölen, karın ağrısından ölen, suda boğulan, göçük altında kalan ve Allah yolunda şehid olan kişi”.

30. Ebû Sa‘îd Hudrî’den rivâyetle Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Bir kişi Allah yolunda bir gün oruç tutarsa, Allah onun yüzünü ateşten (Cehennem’den) yetmiş yıl uzaklaştırır”.

31. Ebû Katâde’den rivâyetle Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Sizden biriniz bir mescide girdiğinde oturmadan önce iki rekat namaz kılsın”.

32. Enes’ten rivâyetle Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Mescidde tükürmek hatâdır, keffâreti de onu gömmektir”.

33. İbn-i Ömer’den rivâyetle Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Cemâatle kılınan namaz, tek başına kılınan namazdan 27 kat daha üstündür”.

34. İbn Ömer (r.a) soğuk ve rüzgarlı bir gece namaz için ezan okunduktan sonra: “Bineklerin (eyerlerin) üzerinde namaz kılın! dedi ve ilâve etti: Rasûlullah (s.a.s) soğuk ve yağmurlu bir gece olunca müezzine “bineklerin üzerinde namaz kılın” diye seslenmesini emrederdi”.

35. Mugîre’nin (r.a) şöyle dediği rivâyet edilir: “Hz. Peygamber namazda o kadar çok ayakta kaldı ki, ayakları şişti. Kendisine: Niçin böyle yapıyorsun, oysa senin geçmiş ve gelecek günahların bağışlanmıştır, denince o: Çok şükreden bir kul olmayayım mı? diye cevap verdi”.

36. Hz. Âişe’den rivâyetle Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Allah’ın en çok sevdiği ameller, az da olsa devamlı olandır”.

37. Ebû Hüreyre’nin şöyle dediği nakledilir: “Dostum bana üç şeyi tavsiye etti, ölünceye kadar onları terk etmeyeceğim: Her ay üç gün oruç, kuşluk namazı ve uyumadan önce vitir namazı”.

38. Ümmü Hânî’nin şöyle dediği rivâyet edilir: “Rasûlullah (a.s) Mekke’nin fethi günü evine girdi, gusletti ve sekiz rekat namaz kıldı. Ondan daha hafif (hızlı) bir namaz görmedim, ancak rükû ve secdeleri tam olarak yapıyordu”. Başka bir rivâyette Ümmü Hânî bunun kuşluk namazı olduğunu söylemiştir.    

39. Enes’in (r.a) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Hz. Peygamber öğle namazını Medîne’de dört rekat olarak kıldı, ikindiyi Zül-Huleyfe’de iki rekat olarak kıldı”.

40. İbn-i Abbâs’ın (r.a) şöyle dediği rivâyet edilir: “Hz. Peygamber (s.a.s) Medîne’ye geldi, Yahudiler’in Âşûrâ (Muharrem ayının 10.) günü oruç tuttuklarını gördü ve: Bu oruç tuttuğunuz gün nedir? diye sordu. Yahudiler: Bu büyük bir gündür, bu gün Allah Teâlâ Mûsâ’yı ve kavmini kurtardı, Firavun’u suda boğdu, Mûsâ da Allah’a şükretmek için oruç tuttu. Bu sebeple biz de oruç tutuyoruz, dediler. Rasûlullah (a.s): Biz Mûsâ’ya (tâbi olmaya) sizden daha lâyıkız, dedi, o gün oruç tuttu ve (ashâbına) oruç tutmalarını söyledi”.

SON