imam-i rabbani türbe 

REDD-İ REVÂFID TERCEMESİ

İMÂM-I RABBÂNÎ AHMED FARUK SERHENDİ EL MÜCEDDİD-İ ELF-İ SÂNİ (KSA)


Allahü Teâlâ'ya güzel, verimli ve Onun sevdiği, beğendiği gibi çok hamd olsun! Bütün insanların en üstünü, beyâzın, siyâhın, herkesin Peygamberi, efendimiz Muhammed “aleyhisselâm”a, Onun yüksek şânına yakışacak duâlar ve selâmlar olsun! Muhammed “aleyhisselâm”ın doğru yolda giden ve doğru yolu gösteren dört halîfesine ve Onun çocuklarına ve hepsi güzel, hepsi temiz olan Ehl-i beytine ve başka sahâbîlerine; büyük mevkı’lerine, yüksek derecelerine uygun selâmlar olsun!

Her var olana, lâzım olan herşeyi gönderen, Ondan başka sâhib, mâlik bulunmayan, bir olan, Allahın merhametine çok muhtaç, Ehl-i sünnet âlimlerinin hizmetçisi, zavallı bu kul (Abdülehad oğlu Ahmed) Fârûkî bugünlerde bir risâle gördüm. Bu risâle, şî’îler Meşhed şehrini muhâsara ederken, Mâverâ’ünnehir âlimlerine cevâp olarak yazılmış. Bu âlimler, Ashâb-ı kirâmı kötüleyenlerin kâfir olduğunu, yazmışlardı. Risâleyi okuyunca, ancak ahmakların inanacağı ön sözlerle, üç halîfeye kâfir dediklerini, Âişe-i Sıddîkayı “radıyallahü anhâ” kötülediklerini gördüm. Yakınımızda bulunan talebeden zavallı birkaçının bu risâleyi okuyarak, övündüklerini ve hükûmet adamlarına, hattâ sultânlara gönderdiklerini işittim. Bu fakîr, konuşmalarımda ve derslerimde o bozuk yazılara, akla ve ilme dayanarak, cevâp vermekte, onların yanıldıklarına, doğru yoldan ayrıldıklarına herkesi inandırmakta isem de, Müslümânlık gayretim ve hadîs-i şerîfteki, (Fitneler, bid’atlar meydâna çıkıp ashâbıma dil uzatıldığı zamân, doğruyu bilen, bildiğini herkese bildirsin. Eğer bildirmezse, Allahü Teâlâ'nın ve meleklerin ve bütün insanların la’neti, onun üzerine olsun! Allahü Teâlâ, bu âlimin ne farzlarını, ne de nâfile ibâdetlerini hiç kabûl etmez) emri, bu konuşmalarımı kâfî göstermedi. Ciğerlerimin yanmasına su serpemedim. İçimin sızlamasını durduramadım. Onların maksatları yazılmadıkça, beklediğim fâidenin hâsıl olamayacağını, âcizâne düşündüm. Her ihtiyâçlının yalvardığı, iyiliği bol, insanı çirkin, utanç verici şeylerden, ancak kendisi koruyan Allahü Teâlâ'ya sığınarak, Onun yardımına güvenerek, bu risâleyi yazmaya başladım. Allahü Teâlâ sâhibimizdir. Herkesin yardımcısı ancak O’dur. Başarı, Onun yardımı ile sağlanır. Doğru yola, Ondan istemekle varılır.

Ashâb-ı kirâmı kötüleyenlerin birincisi, Abdüllah bin Sebe’dir.

 Alî “radıyallahü anh”, bunu Medayn şehrine sürdü. (İbni Mülcem hazret-i Alîyi öldürmedi. Şeytân Alînin şekline girmişti. Şeytânı öldürdü. Alî, bulutlar içindedir. Gök gürlemesi, onun sesidir. Şimşek, kamçısıdır) derdi. Abdüllah bin Sebe’ yahûdîsinin sözlerine aldanan (Sebe’ciler), gök gürültüsü işitince, (Ey emîrel-mü’minîn! Sana selâm olsun) derler.

Kâmiliyye fırkası, Ashâb-ı kirâmı kötülüyor. Alîyi “radıyallahü anh” imâm yapmadıkları için, Ashâb-ı kirâma kâfir diyorlar. Alî de “radıyallahü anh”, kendi hakkını aramadığı için, buna da, kâfir diyorlar. Tenâsüha inanıyorlar.

 

Benâniyye fırkası, Benân bin Cem’an yolunda gidenlerdir. İlâhımız insan şeklindedir. Zamânla helâk oldu. Yalnız yüzü kaldı. Rûhu da, Alîdedir, derler. Ondan sonra, oğlu Muhammed bin Hanefiyyede, sonra bunun oğlu Ebû Hâşim'dedir. Bundan sonra Benân'dadır, derler.

Cenâhiyye fırkası, Reîsleri, Abdullah bin Mu’âviyedir. Rûhun tenâsüh yolu ile cesed değiştirdiğine inanırlar. Tanrının rûhu, önce Âdem “aleyhisselâm”a, sonra Şît “aleyhisselâm”a girdi, derler. Böylece bütün Peygamberlerde, dolaşıp, sonra Alîye ve oğullarına girdi. Şimdi Abdullah’tadır, derler. Öldükten sonra dirilmeye inanmazlar. Şarâb içmek, leş yemek, zinâ yapmak gibi birçok harâmlara, helâl derler.

Mensûriyye fırkası, Ebû Mensûr Aclîmin yolunda gidenlerdir. İmâm-ı Muhammed Bâkırın “radıyallahü anh” talebesinden idi. İmâm bunu tard edince, kendinin imâm olduğunu yaydı. (Ebû Mensûr göğe çıktı. Allahü Teâlâ, eli ile bunun başını sığadı ve ey oğlum! Git, kullarıma emirlerimi bildir dedi), derler. Kur’ân-ı kerîmde, Tûr sûresi kırk dördüncü âyetindeki (kisfen) kelimesi, işte gökten inen Ebû Mensûru bildiriyor, derler. Peygamberlik bitmedi. Dahâ Peygamber gelecek derler. Cennet, sevmemiz lâzım gelen imâm demektir. Cehennem de, düşmanlık etmemiz îcâb eden kimselerdir. Meselâ Ebû Bekr, Ömer “radıyallahü Teâlâ anhümâ” demektir, derler. Farzlar da, sevmemiz emrolunan kimseler demektir. Harâmlar da düşman olmamız emredilen kimselerdir, derler.

Hattâbiyye fırkası, Hattâb-ı Esedînin yolunda gidenlerdir. Bu, imâm-ı Ca’fer Sâdıkın “rahmetullahi aleyh” talebesi idi. İmâm, bunun, kendine karşı taşkınlık ettiğini görünce, gücendi ve yanından kovdu. Fakat o, imâmın vefâtından sonra kendisinin imâm olduğunu söyledi. Bunun yolunda olanlar, (İmâmlar Peygamberdir. Hattâ Allah’ın oğullarıdır. Ca’fer Sâdık, ilâhdır. Fakat Ebülhattâb, ondan ve Alî’den dahâ üstündür) derler. Düşmanlara karşı, dostları korumak için, yalancı şâhidliği helâldir, derler. Cennet, dünyâda, iyi, râhat yaşamaktır. Cehennem de, dünyâ elemleri, sıkıntıları demektir, derler. Dünyâ böyle gelmiş, böyle gider. Kıyâmet kopmaz. Cenneti, Cehennemi görüp, söyleyen, gidip gelen var mı, derler. Bunun için harâmları işleyip farzları yapmazlar.

Gurâbiyye fırkası, Muhammed “aleyhisselâm” Alîye çok benziyordu. Karganın kargaya, sineğin sineğe benzemesinden dahâ çok benziyordu. Allahü Teâlâ Kur’ân-ı kerîmi Alîye götürmek için emir vermişti. Çok benzediklerinden, Cebrâîl, yanılarak, Muhammed “aleyhisselâm”a götürdü, diyorlar. Bunun için, Cebrâîl “aleyhisselâm”a la’net ediyorlar.

Zemmiyye fırkası, Muhammed “aleyhisselâm”ı kötülüyor. Alî, ilâhdır. Muhammed “aleyhisselâm”ı Peygamber yapmıştı. Muhammed “aleyhisselâm” insanları Alîye bağlayacağı yerde, kendisine bağladı, diyorlar. Bunlardan bir kısmı ise, Muhammed “aleyhisselâm” ilâhtır, diyor. Ya’nî bir kısmı, Muhammed “aleyhisselâm”ı dahâ üstün tutuyor. Bir kısmı, Alîyi “radıyallahü anh” üstün tutuyor. Ba’zısı, ehl-i abâ [palto altında bulunan] Muhammed, Alî, Fâtıma, Hasan, Hüseyin bir bütündür. Aynı bir rûh, beşine birlikte hulûl etmiştir. Birbirlerinden üstünlükleri yoktur. Fâtıma da, erkektir, derler.

Yûnusiyye fırkası, Yûnus bin Abdurrahmânın yolunda olanlardır. Allah, Arş üstünde oturuyor. Melekler, Onu, Arş üstüne çıkardı ise de O, meleklerden dahâ kuvvetlidir. Turna kuşu iki ayağı yardımı ile gidiyor ise de, kendisi, ayaklarından dahâ büyük ve dahâ kuvvetli olması gibidir, derler.

Müfevvida fırkası, Allahü Teâlâ dünyâyı yaratıp, bütün işleri Muhammed “aleyhisselâm”a bıraktı [tefvîd etti], diyorlar. Ba’zıları da bütün dünyâ işlerini Alîye bıraktı. Alî “kerremallahü Teâlâ vecheh” dilediğini yaratıyor, diyor.

İsmâ’îliyye fırkası, Kur’ânın zâhiri [görünmesi] olduğu gibi, bâtını [görünmeyen içi] de vardır. Bâtın yanında zâhir, cevizin içi, özü yanında kabuğu gibidir. Zâhirde olan emirlere, yasaklara uyan kimse, meşekkatlara, sıkıntılara katlanarak ne kazanırsa, bâtına uyan kimse, bunları zahmetsizce kazanır. İbâdet yaparak sıkıntı çekmesine lüzûm kalmaz, derler. Sözlerine inandırmak için, Cennettekiler ile Cehennemdekiler arasındaki duvarı bildiren, Hadîd sûresinin on üçüncü âyetini okurlar. Harâm yoktur. Herşey helâldir, derler. Din sâhibi Peygamberler yedi olup, Âdem, Nûh, İbrâhîm, Îsâ, Mûsâ, Muhammed “aleyhimüsselâm” ve gelecek olan Muhammed Mehdîdir, derler. Maksatları, islâmiyyeti yıkmaktır. Din konusunda hîleli suâller sorarak, Müslümânları şübheye düşürmek isterler. Meselâ, hayızlı kadına, orucu kazâ etmesi emrolunuyor da, namâzını kazâ etmesi neden emredilmiyor. Menî çıkınca gusl etmek farz oluyor da, dahâ pis olan bevl çıkınca, niçin farz olmuyor. Ba’zı namâzlar dört rek’at farz oluyor da, ba’zısı neden üç veyâ iki rek’at farz oluyor, gibi sorularla gençlerin îmânını sarsmaya uğraşıyorlar. Allahü Teâlâ'nın emirlerine uydurma ma’nâlar veriyorlar. Meselâ abdest almak demek, imâmı sevmektir. Namâz kılmak, Peygamber demektir. Çünki, Kur’ân-ı kerîmde, Ankebût sûresi, kırk beşinci âyetinde meâlen, (Namâz, insânı kötü, çirkin şeylerden alı kor) buyuruldu. Bu âyet-i kerîme, Peygamberi göstermektedir, diyorlar. Cünüb olmak, gizlemek lâzım olan şeyleri, yabancılara duyurmak demektir. Gusl, yeniden söz vermektir. Zekât, din bilgisi ile nefsi temizlemektir. Kâ’be Peygamber demek, Kâ’be kapısı Alî, Safâ tepesi, Muhammed “aleyhisselâm”, Merve tepesi Alî, yedi tavâf, yedi imâmı sevmektir, Cennet ibâdet zahmetlerinden kurtulmak, Cehennem de, harâmlardan kaçınmanın işkence ve ateşidir gibi akla ve dîne sığmayan saçmalar söylerler. Bunlar gibi, Allah ne vardır, ne yoktur. Ne âlimdir, ne câhildir. Ne kâdirdir, ne âcizdir, derler.

Nizâmülmülk ile şâir Ömer Hayyâmın talebelik arkadaşı olan Hasan bin Muhammed Sabbâh 473 [m. 1081] yılında Rey şehrinde İsmâîliyye devletini kurunca, kendine zamânın imâmı deyip, Ehl-i sünneti, zorla kendi fırkasına sokdu. 518 yılında öldü. Kendisi ve devletinin sonu olan 654 [m. 1255] senesine kadar gelen adamları, inanışlarını, devrimlerini kabûl ettirmek için, pek çok zulüm, işkence yaptılar. Doğru yolu söyleyen hamiyyetli Ehl-i sünnet âlimlerini zindanlarda çürüttüler, şehîd ettiler. Bunlara göre, her zamânda imâm bulunmak lâzımdır. Câhillere kitâb okumayı, kültürlü olanlara da, eski kitâbları okumayı yasak ederler. Böylece bozuk yolda olduklarını, kötülüklerini örtmek isterler. Eski yunan felsefesini severler. Din bilgileri ile alay ederler.

Zeydiyye fırkası, Zeyd bin Alî Zeynel’âbidîne bağlıdırlar. [Zeynel’âbidîn Alî bin Hüseyin, oniki imâmın dördüncüsüdür. Onbeş yaşında iken Kerbelâ fâci’asından kurtuldu. (46-94 [m. 713]) Medînede vefât etti. Amcası imâm-ı Hasan’ın yanındadır “radıyallahü anhüm”.] Zeydiyye fırkası üç kısmdır: Cârûdiyye denilen kısmı, halîfelik Alînin hakkı idi, Ashâb, onun hakkını vermedikleri için, kâfir oldular diyorlar. İkinci kısmı, Süleymâniyyedir. Bunlar, Ebû Bekr ile Ömer'in “radıyallahü anhümâ” hak halîfe olduğuna inanıyor. Ashâb yanılarak, Alî dururken bunları halîfe yaptı diyorlar. Fakat bu yanılmaları, fısk, günâh değildir, diyorlar. Osmân, Talha ve Zübeyr ve Âişe “radıyallahü anhüm” kâfir oldu diyorlar. Üçüncüsü Tebîrriyye kısmıdır. Bunlar da, Süleymâniyye gibidir. Yalnız, Osmân “radıyallahü anh” için kötü söylemiyorlar. Zamânımızdaki Zeydîlerin çoğu, bu üç kısımdan ayrı olup, Mu’tezile gibi inanıyor ve Hanefî mezhebi gibi ibâdet ediyorlar.

İmâmiyye fırkası, Alînin “radıyallahü anh” halîfe olması, açıkça emrolunmuştu. Ashâb, bu emri yerine getirmediği için kâfir oldu, diyor. Halîfelik imâm-ı Ca’fer Sâdıka kadar, babadan oğula geçtiği muhakkaktır. Ondan sonra kimde olduğu belli olmadı diyorlar. Çoğuna göre, Ca’fer Sâdıkdan sonra, yedinci imâm, oğlu Mûsâ Kâzım [129-186 [m. 799] Bağdâd’da, Kâzımiyye mahallesinde medfûndur], bundan sonra, bunun oğlu Alî Rızâ [148-203 Îrânın doğusunda Meşhed ya’nî Tus şehrinde], bundan sonra, oğlu Muhammed Takî [194-220 Kâzımiyyede], bundan sonra, Ebülhasan Alî bin Muhammed Hâdî Nakî [213-254 Sermen Rey şehrinde Asker mahallesinde], bundan sonra, on birinci imâm Hasan bin Alî Askerî [232-261 [m. 875] Bağdâdda, babası yanındadır], bundan sonra, on iki imâmın sonuncusu, Muhammed bin Hasan Mehdîdir [255 de dünyâya gelip, on veya on yedi yaşında iken, evinde bir mağaraya girip bir dahâ çıkmamıştır]. Kıyâmete yakın geleceği bildirilen Mehdînin bu olduğuna inanırlar.

Bunlardan başka olan fırkalar da, aşağı yukarı, bunlara benzemektedir. Her biri doğru yoldan ayrılmış olup, zamânla değişmekte, ba’zıları doğru yola yaklaşmakta, bir kısmı da büsbütün azmaktadır.

Aklı başında olup, iyiyi kötüden ayırabilen bir kimse, yukarıdaki satırları okuyunca, Şîî’ler arasına karışmış olan bu fırkaların ne kadar uydurma ve bozuk olduklarını başka bir senet aramadan, hemen anlar. Akla, dîne uymayan hayâlî inanışlar olduğu, hiçbir esâsa dayanmadığı meydândadır. Bu inanışta olan kimselerin, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimizin ehl-i beytini ve on iki imâmı seviyoruz demelerinin, ne kadar gülünç olduğu âşikârdır. Hayır, bunların sözü doğru olamaz. Çün ki, o büyükler, aşırı taşkınca sevgi istemiyor ve lâf ile uyulmayı beğenmiyorlar. Hurûfîlerin Ehl-i beyti seviyoruz demeleri, Nasârânın [Hıristiyanların] Îsâ “aleyhisselâm”ı seviyoruz demesine benzer. Taşkınca severek, Ona, ilâh diye tapınıyorlar. Hâlbuki Îsâ “aleyhisselâm” böyle sevgi istemiyor. Nitekim Alî “radıyallahü anh” buyurdu ki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bana şöyle buyurdu: (Yâ Alî! Senin hâlin Îsâ “aleyhisselâm”a benzer. Yahûdîler, Ona düşman oldu. Anasına çirkin iftirâ ettiler. Nasârâ da, aşırı sevdi. Onu, bulunamayacağı dereceye çıkardılar).

Şimdi, insanların büyük sâhibi, hâkimi olan Allahü Teâlâ'nın yardımına sığınarak, o risâledeki çürük i’tirâzları cevâplandıralım.

1- Mâverâ’ünnehir âlimleri diyor ki: (Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” üç halîfeye çok kıymet verir, çok severdi. Her birini medheden sahîh hadîsler çoktur. Onun her sözü vahiy ile idi. Nitekim Necm sûresi, üçüncü âyetinde, (O, boş şey söylemez. Yalnız, vahyedileni söyler) buyuruldu. Bu üç halîfeyi kötüleyen kimse, vahye karşı gelmiş oluyor. Vahye uymamak ise küfürdür).

Risâlede, bu yazıya cevâp olarak diyor ki: Bildirdiğiniz bu sebepler, üç halîfenin sevilmesinin değil, sövülmelerinin lâzım olduğunu bildirmektedir. Haksız yere halîfe olduklarını göstermektedir. Çün ki, (Şerh-i Mevâkıf) kitâbında, Ehl-i sünnetin büyük âlimlerinden olan Alî bin Muhammed Âmidî [551 de Diyârı Bekir'de Âmid kasabasında doğmuş, 631 [m. 1234] de Bağdâd’da vefât etmiştir] diyor ki, Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem”, vefâtı yaklaşınca, Müslümânlar arasında ayrılıklar baş gösterdi. Bunlardan birincisi Resûl “aleyhisselâm”, (Bana kâğıt getiriniz, Benden sonra yoldan çıkmamanız için, size bir şeyler yazacağım) dedi. Ömer “radıyallahü anh”, bu emri beğenmedi. Bu zâtı, ağrılar, sancılar sardı. Bize Allahü Teâlâ'nın Kitâbı yetişir, dedi. Ashâb uyuşamadı. Sesler yükseldi. Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem”, bu hâlden incinerek, (Gidiniz, yanımda gürültü etmek yakışmaz) buyurdu.

İkinci ayrılık şöyle oldu: Kâğıdı isteme ayrılığından sonra, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, Üsâmenin emri altında bir ordunun, cihâda gitmesini emretti. Ba’zıları gitmek istemedi. Bu hâli bildirdiklerinde, tekrâr sıkı emrederek (Üsâme ordusu, hâzırlansın! Bu orduya katılmayanlara, Allah la’net etsin!) buyurdu. O kimseler, yine ayrıldı. Bu emre uymadı. Yukarda bildirdiğiniz âyet-i kerîmeye göre, vasiyyet yazmak için kâğıt istemesi, vahiy ile idi. Ömer “radıyallahü anh” bunu men’ etmekle, vahyi reddetmiş oldu. Vahyi red ise, dediğiniz gibi, küfürdür. Bundan başka, Mâide sûresi, 47, 48 ve 50. âyetlerinde (Allahü Teâlâ'nın indirdiği ahkâma, emirlere uygun hüküm vermeyenler kâfirdir) buyuruluyor. Kâfir ise, Peygamber vekîli, halîfe olamaz. Bunun gibi, Üsâme ordusuna katılmayan da, kâfir olur. Üç halîfe de katılmadı. Siz, Resûlullahın her işi vahiy iledir, demiştiniz. Burada da, öyle olmuştur. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Mervân'ı Medîne'den çıkarmıştı. Bu da elbette vahiy ile idi. [Mervân bin Hakem bin Ebil’âs bin Ümeyye hicretin ikinci yılı doğdu. Osmân'ın “radıyallahü anh” amcası oğlu idi. Halîfe iken 65 de vefât etti.] Halîfe Osmân'ın “radıyallahü anh” onu tekrâr Medîne'ye alması ve hilâfet işlerinde yazıcı olarak kullanması, ona kıymet vermesi de, küfür olur. Hem de iki sebep ile küfürdür. Birincisi, sizin bildirdiğiniz sebepledir. İkinci sebep, Mücâdele sûresi, yirmi ikinci âyetidir. Bu âyet-i kerîmede meâlen, (Allahü Teâlâ'ya ve kıyâmet gününe îmân edenler, babaları, kardeşleri ve akrabâsı olsa bile, Allahü Teâlâ'nın ve Resûlünün düşmanını sevmez) buyuruldu.

Allahü Teâlâ'nın yardımı ile bu risâleye cevâp olarak deriz ki, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” her sözü ve her işi vahiy ile değil idi. Bu risâleyi yazanın bu âyet-i kerîmeyi şâhid göstermesi yanlıştır. Çün ki, o âyet, Kur’ân-ı kerîmin vahiy olduğunu haber vermektedir. Müfessirlerin baştâcı olan Beydâvî [Abdüllah bin Ömer 691 [m. 1291] de Tebriz’de vefât etti] bu âyetin tefsîrinde (Kur’ân-ı Kerîmden söyledikleri kendinden değildir. Hepsi vahiy iledir) diyor. Her sözü, her işi vahiy ile olsaydı, ba’zı sözüne ve işine, Allahü Teâlâ i’tiraz etmez, itâb eylemezdi. Meselâ, Tahrîm sûresi, birinci âyetinde meâlen, (Ey Peygamberim “sallallahü aleyhi ve sellem!” Allahü Teâlâ'nın helâl ettiğini, neden kendine harâm yapıyorsun?) ve Tevbe sûresi, kırk dördüncü âyetinde meâlen, (Niçin onlara izin verdin? Allahü Teâlâ, bu işini affetti) ve Enfâl sûresi, altmış yedinci âyetinde meâlen, (Harpde alınan esîrleri mal karşılığı olarak salıvermek, hiçbir Peygambere yakışmaz. Yeryüzünde onların çoğunu öldürmek, za’îflemelerine sebeb olur. Siz dünyâ mâlını istiyorsunuz. Allahü Teâlâ ise, sevâp kazanmanızı, Cennete ve ni’metlere kavuşmanızı istiyor) buyurulmuştur. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bir münâfığın cenâze namâzını kılmaya hâzırlandığı zamân, Tevbe sûresi seksen beşinci âyetinde meâlen, (Ebedî olarak ölen kâfirlerin hiçbiri için namâz kılma!) buyuruldu. Bunlar gibi âyet-i kerîmeler, Kur’ân-ı kerîmde çoktur. Bundan anlaşılıyor ki, ba’zı sözleri ve işleri, kendi isteği ve ictihâdı ile idi. Beydâvî tefsîrinde, esîrleri koyuvermeyi bildiren âyet-i kerîmenin tefsîrinde deniliyor ki, (Bu âyet-i kerîme, Peygamberlerin ictihâd ettikleri ve ictihâdlarında yanılabileceklerini gösteriyor. Fakat hatâlarının, kendilerine hemen bildirildiğini, yanlışlarının düzeltildiğini göstermektedir).

Akla bağlı dünyâ işlerinde ve ictihâd ile anlaşılan işlerde, Ashâb-ı kirâmın Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” uymaması, ayrılmaları câizdir. Ba’zan, Ashâbın anladığına uygun vahiy gelmiştir. Meselâ, Bedirde alınan esîrlere yapılacak mu’âmele hakkında hazret-i Ömerin “radıyallahü anh” ictihâdı, Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” uymadı. Vahiy, Hazret-i Ömer'in ictihâdının yapılmasını bildirdi. Çün ki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” akıl ile bulunabilecek şeylere mübârek kalbini bağlamazdı. Beydâvî diyor ki, (Bedir gazâsında yetmiş esîr alındı. İçlerinde, Resûlullahın amcası Abbâs ve Alînin büyük kardeşi Ukayl [hicretin sekizinci yılında Müslümân oldu] de vardı. Bunları ne yapalım diye Ashâbına danıştı. Ebû Bekir “radıyallahü anh” (Bunlar, hemşehrîlerin ve akrabândır. Bunlara cezâ yapma! Allahü Teâlâ, belki kendilerine tevbe nasîb eder. Bunları para karşılığında salıver. Böylece, Ashâbın da kuvvetlenmiş olur) dedi. Ömer ise, (Bunlar, din düşmanlarının elebaşlarıdır. Allahü Teâlâ, bizi onların parasına muhtâç bırakmadı. Bunlar, seni ve bizi öldürmek için geldiler. Bana emret falancayı öldüreyim. Alîye ve Hamza'ya emreyle, kendi kardeşlerini öldürsünler) dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Allahü Teâlâ, ba’zı kalbleri yumuşak yaratır. O kadar ki, sütden dahâ yumuşak olur. Ba’zı kalbleri de, katı yaratır. Taştan dahâ katı olur. Yâ Ebâ Bekr! Sen, İbrâhîm “aleyhisselâm”a benziyorsun. O buyurmuştur ki: Benim yolumda giden, benimle berâber olur. Bana uymayan ise, Allahü Teâlâ, gafûrdur, rahîmdir... Yâ Ömer! Sen, Nûh “aleyhisselâm”a benziyorsun. O, buyurmuştu ki: Yâ Rabbî! Kâfirlerden kimseyi, yeryüzünde diri bırakma!) Ashâb-ı kirâmın çoğu, esîrlerin mal karşılığında bırakılmalarını söyledi. Esîrleri bıraktılar. Bunun üzerine yukardaki âyet-i kerîme geldi. Ömer “radıyallahü anh” Resûlullahın yanına geldi. Ebû Bekir ile birlikte ağladıklarını gördü. Yâ Resûlallah “sallallahü aleyhi ve sellem”! Niçin ağlıyorsunuz! Söyleyiniz, ben de ağlayayım, dedi. (Ashâbım için ağlıyorum. Mal karşılığında esîrleri bıraktıkları için, onlara gelen azâb bana gösterildi. Şu ağaçtan da dahâ yakın oldu) buyurarak, mübârek eli ile, karşıdaki bir ağacı gösterdi.) Beydâvî sonra diyor ki: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Eğer azâb geri çevrilmeseydi, Ömer ile Sa’d bin Mu’âzdan başka kimse kurtulmazdı). Çün ki, Sa’d, Ömer gibi öldürülmelerini istemişti “radıyallahü Teâlâ anhümâ”. [Sa’d Evs kabîlesinin reîsi olup, hicretten bir yıl önce Müslüman oldu. Emrindekilerin Müslüman olmasını sağladı. Gazâlarda bulunup, Hendek'de aldığı yaradan vefât etti. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” namâzını kıldı ve çok ağladı.]

Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” kâğıt istemesi ve Üsâme ordusunun hâzırlanmasını emir buyurması ve Mervân'ı Medîne'den çıkarması vahiy ile olmayabilir. Kendi düşünce ve ictihâdı ile idi. Bunları yapmayanlara kâfir denemez. Çün ki, Ashâb-ı kirâmın uymadıkları, başka şeyler de biliyoruz. Bunlardan birini yukarda bildirdik. O zamân, vahiy gelmekte, yanlış doğrudan ayrılmakta iken, emre uymayanlara suçlu denilmemişti ve azarlanılmadı. Hâlbuki bir kimseden Resûlullaha karşı ufak bir saygısızlık görülseydi, Allahü Teâlâ, hemen bunu bildirir ve vazgeçirirdi ve yapanın cezâ göreceğini haber verirdi. Hucurât sûresi, ikinci âyetindeki, (Ey îmân etmekle şereflenenler! Sesinizi, Nebiyyullahın sesinden yukarı çıkarmayınız. Ona karşı, birbirinize bağırdığınız gibi seslenmeyiniz! Ona saygısızlık gösterenin ibâdetleri yok olur) meâlindeki emir, bunlardan biridir. (Mevâkıf) kitâbını açıklayan, Seyyid şerîf Alî bin Muhammed Cürcânî [740-816 [m. 1413] Şîrâzda] diyor ki, Âmidî buyurdu ki, (Münâfıklardan, ya’nî kalbi bozuk olduğu hâlde, inanıyor görünenlerden başka, Ashâb-ı kirâmın hepsi, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” kâğıt istediği zamân, bunun için ayrılık oldu. Bundan sonra, Üsâme ordusunun hâzırlanmasında, ictihâdlar ayrılarak, bir kısmı, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” emrine uymak lâzımdır, dedi. Bir kısmı ise, hastalığın arttığını görerek, şimdilik yormayalım, sonunu bekleyelim, dedi). Bir kimse, olmayacak şey söylerse, meselâ (Resûlullahın her ictihâdı vahiy ile idi. Bunun için, her sözü ve bütün işleri vahiy ile olur) derse, deriz ki, ictihâd ile olmayan sözleri ve işleri vahiy ile idi. Üç halîfeyi medheden hadîs-i şerîfler, böyle idi. Bunlar, gaybdan, bilinmiyen şeylerden haber vermektir. Bu ise, ancak vahiy ile bildirilir. İctihâd ile söylenecek şey değildir. En’âm sûresi, elli dokuzuncu âyet-i kerîmesinde meâlen, (Gaybları, ancak Allahü Teâlâ bilir. Ondan başka, kimse bilemez) ve Cin sûresi, yirmi altıncı âyetinde meâlen, (Gizlilikleri bilen yalnız Odur. Bildiği gizli şeylerden dilediği kadarını yalnız Peygamberlerinden, beğendiğine, açıklar) buyuruldu. (O, kendiliğinden söylemez) meâlindeki âyet-i kerîme, Kur’ân-ı kerîmi ve gizli vahyedilenleri göstermektedir. Böyle sözlerine ve işlerine inanmamak, elbet küfür olur. Üç halîfeyi “radıyallahü Teâlâ anhüm” öven hadîs-i şerîflerin de, Allahü Teâlâ tarafından vahyedildiğini gösteren hadîsler çoktur. Bu hadîs-i şerîfleri haber verenler, o kadar çoktur ki, meşhûr olmuşlar, hattâ mütevâtir hadîs hâline gelmişlerdir. Bunlardan birkaçını bildirelim:

I. Ebû Bekr’e buyurdu ki: (Sen, benim mağarada arkadaşımsın. Kevser havuzu yanında arkadaşımsın!) “Tirmizî”.

II. Cebrâîl “aleyhisselâm” bana geldi. Elimden tuttu. Ümmetimden birinin, Cennet kapısından içeri girdiğini, bana gösterdi. Ebû Bekir “radıyallahü anh” dedi ki, (Yâ Resûlallah! Orada, seninle berâber olmak isterim). Yâ Ebâ Bekr! Ümmetim içinden Cennete en önce sen gireceksin, buyurdu “Tirmizî”.

III. Cennete girdim. Bir köşk gördüm. İçinde bir hûrî gördüm. Sen kimin içinsin dedim. Ömer ibni Hattâb için yaratıldım! dedi. Köşke girip, onu görmek istedim. Fakat yâ Ömer! Senin gayretini düşündüm, buyurunca, Ömer “radıyallahü anh”, anam, babam, her şeyim sana fedâ olsun yâ Resûlallah! dedi “Buhârî ve Müslim”.

IV. Bu zâtın, Cennette derecesi, ümmetimin hepsinden yüksektir, diyerek Ömer’i “radıyallahü anh” gösterdi “İbni Mâce”.

V. Ebû Bekir ile Ömer’i sizin önünüze ben geçirmedim. Onları, Allahü Teâlâ, hepinizin önüne geçirdi “Ebû Ya’lâ”.

VI. Cebrâîl “aleyhisselâm”a, Ömer’in üstünlüklerinden sordum. Onun kıymetini, Nûh “aleyhisselâm”ın Peygamberlik zamânı kadar [dokuz yüz elli yıl] anlatsam, bitiremem. Bununla berâber, Ömer’in bütün kıymetleri, Ebû Bekir’in kıymetlerinden birisidir, buyurdu “Ebû Ya’lâ”.

VII. Cennette, Peygamberlerden “aleyhimüsselâm” sonra, bütün insanların en üstünü Ebû Bekir ile Ömer'dir “Tirmizî ve İbni Mâce”.

VIII. Ebû Mûsel’eş’arî diyor ki, Medîne’de bir bahçede oturuyorduk. Kapı çalındı. Resûlullah, (Kapıyı aç ve gelene, Cennete gideceğini müjdele!) buyurdu. Kapıyı açtım. Ebû Bekr-i Sıddîk içeri girdi. Kendisine müjdeledim. Hamd eyledi. Sonra, yine kapı çalındı. Yine (Aç ve müjdele!) buyurdu. Açtım. Ömer Fârûk içeri girdi. Müjdeledim. Allahü Teâlâ'ya hamd etti. Yine çalındı. (Aç ve Cennet ile müjdele ve üzerine musîbet geleceğini söyle!) buyurdu. Açtım, Osmân Zinnûreyn “radıyallahü Teâlâ anh” geldi. Müjdeledim. Hamd eyledi “Buhârî ve Müslim”.

Mervân'ın Medîne'den çıkarılması vahiy ile idi desek bile, sonsuz olarak çıkardı denemez. Belli bir zamân için çıkarılması, niçin mümkün olmasın? Osmân “radıyallahü anh” sürgünlük zamânını bilerek, zamânı bitince, tekrâr Medîne'ye aldı.

(Îmânı olan, Allahü Teâlâ'nın ve Resûlünün düşmanlarını sevmez) meâlindeki âyet-i kerîme, kâfirleri sevmekten men’ etmektedir. Mervân, kâfir değildi ki, onu sevmek, yasak olsun.

Bu risâlede diyor ki, üç halîfeyi medheden hadîsler bizim kitâplarımızda yoktur. Hâlbuki onları kötüleyen, kâğıt ve Üsâme ordusu hadîsleri, sizin kitâplarınızda da yazılı. Bundan başka, Ehl-i sünnet âlimlerinden birkaçı, fâideli bir söze hadîs demek câiz olur demiştir. Bunun için, şî’î kitâplarında bulunmayan hadîslere güvenilmez.

Buna cevâp olarak, Allahü Teâlâ'nın yardımı ile deriz ki: Haksızlıkta, çok aşırı gidenler üç halîfeyi kötülüyor. Hattâ bunlara kâfir diyor. Böyle söylemeyi müslümânlık ve ibâdet biliyorlar. Bu yüzden onları medheden sahîh hadîslere inanmıyorlar. Bu hadîsleri atıyor veyâ değiştiriyorlar. Hattâ İslâmiyyetin temeli olan ve asırlar boyunca, herkesçe doğruluğu söylenerek, zamânımıza kadar, el dokunmadan gelen, Allahın kitâbı Kur’ân-ı kerîme el ve dil uzatıp, âyet-i kerîmelerde değişiklik yapıyorlar. Meselâ, Kıyâmet sûresi, yirmi altıncı âyet-i kerîmesindeki (aleynâ cem’a hu ve Kur’âneh) yerine, (Alîyen Ceme’a Kur’âne) dediler ki, (Kur’ânı Alî topladı) demektir. Sapıklıklarından, akılları giderek, Osmân “radıyallahü anh” Ehl-i beyti öven âyetleri Kur’ândan çıkardı demeye kalkışıyorlar. Yukarıda çeşitli fırkaları anlatırken bildirildiği gibi ba’zı fırkaları, fâideli gördükleri yerde, yalancı şâhitliği câizdir, diyorlar. Bu yüzden, bunlara ne söylense yeri vardır. Bunlara inanmak, doğru bilmek, saflık olur. Kitâbına güvenilmez. Değiştirilen, bozulan Tevrât ve İncîl gibi olur. Hâlbuki Ehl-i sünnet kitâpları çelik gibi sağlamdır. Meselâ (Buhârî), Kur’ân-ı kerîmden sonra, din kitâplarının en doğrusudur. Bunda ve (Müslim) kitâbında ve dahâ birçok kıymetli kitâplarda üç halîfeyi medheden hadîs-i şerîfler pek çoktur. Bunları lekeleyen, kötüleyen birşey yoktur. Âyet-i kerîmelerden, hadîs-i şerîflerden, bunları küçültecek ma’nâ çıkarmak, kalplerin bozuk, niyyetlerin kötü olduğundandır. Anladıkları yanlış, zan ettikleri yersiz ve hayâldir. Böyle aldanmaları, safrası bozuk olan hastanın şekerin tadını alamamasına, tatlıyı acı sanmasına benzer. Allahü Teâlâ, Âl-i İmrân sûresi, yedinci âyetinde bunlar için meâlen, (Kalbleri bozuk olanlar, hakkı örtmek, fitne, fesâd çıkarmak için Kur’ân-ı kerîmden yanlış ma’nâ çıkarır, yanlış yola saparlar) buyuruyor. Ehl-i sünnetten, fâideli söze hadîs demeyi câiz gören olmuş ise de, hadîs âlimlerimiz bunu reddetmiş, kitâplarında, bu hadîslerin yalan ve iftirâ olduğunu bildirmişlerdir. Bunlara kıymet verilmemiş, hadîs diye yapışan olmamıştır. Bunun için, bu sözü koz olarak kullanmak, büsbütün yersiz ve saçma bir delîldir. (Bir kişinin bildirdiği hadîse uymamak, küfür olmaz. Çünki, Ehl-i sünnet müctehidlerinden, böyle hadîslere uymayanlar vardır) demek de yersizdir. Çün ki, üç halîfeyi medheden, yükselten hadîs-i şerîflerin birkaçını bir sahâbî bildirmiş ise de, bunları çok kimseler, çeşitli yollardan haber vermiş, bu yüzden, tevâtür derecesini bulmuştur. Bunlara da inanmamak, elbette küfür olur. Müctehidler arasında, böyle hadîslere uymayan hiç yoktur. Hattâ Ehl-i sünnetin reîsi olan imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “radıyallahü anh”, bir kişinin bildirdiği hadîs-i şerîfi ve hattâ Sahâbe-i kirâmın sözlerini, kendi anladığından üstün tutmuş, bunlara uymamak câiz değildir, buyurmuştur.

Üç halîfeyi öven hadîs-i şerîflerin çokluğunu görerek, buna karşı duramayacaklarını anlayıp, üç halîfe medhedilmiş ise de, uygunsuz işleri görülmeden önce medholunmuştur. Bu övmeler, Onların ölünceye kadar iyi ve îmânlı kalacaklarını göstermez. Çünki, birini, kötülük yapmadan önce, kötülemek doğru olmaz. Bunun için, Emîrülmü’minîn Alî “radıyallahü anh”, İbni Mülcem'in işleyeceği cinâyeti biliyordu. Fakat işlemeden önce, cezâsını vermedi, diyorlar. Hâlbuki çeşitli hadîs-i şerîfler, üç halîfenin “radıyallahü Teâlâ anhüm” ölünceye kadar, iyi ve üstün kalacaklarını, îmânla gideceklerini açıkça bildiriyor. Bunlardan birkaçını yukarıda bildirdik. Sahîh kitâplarda bunlar gibi, dahâ nice hadîs-i şerîfler var. Yapılacağı önceden bilinse bile, suç işlemeden, cezâ verilmez sözü doğru olduğu gibi, kötü olacağı bilinen, cezâ göreceği belli olan kimseyi medhetmek de, doğru değildir. O hâlde, hadîs-i şerîfler ile medholunan kimse, önce de, sonra da, her zamân iyi ve üstün olur. Bunun için, Emîr “radıyallahü anh”, İbni Mülcem'e cezâ vermediği gibi onu hiçbir şekilde övmedi. Onu kötülemediği gibi, üstün tutmadı, saymadı. Bu cevâbımızı, Feth sûresinin on sekizinci âyetini açıklarken, dahâ genişleteceğiz.

2- Mâverâ’ünnehir âlimleri “rahmetullahi Teâlâ aleyhim ecma’în” buyuruyor ki: Üç halîfe, Fetih sûresi, on sekizinci âyetinin (Sana, ağaç altında ellerini uzatarak söz verenlerden Allahü Teâlâ râzı oldu. Hepsini sevdi) meâl-i şerîfi ile şereflenenler arasında idi. Bunları kötülemek, sövmek, bunun için küfür olur.

Ashâb-ı kirâmın düşmanları, buna, şöyle cevâp veriyor: Bu âyet-i kerîme, Allahü Teâlâ'nın, söz verenlerden değil, o sözleşmeden râzı olduğunu göstermektedir. Buna hepimiz inanıyoruz. Bu üçü de, birkaç iyi, güzel iş yapmıştır. Biz bunların kötü iş de yaptıklarını söylüyoruz. Bu kötülükleri, o zamân verdikleri sözü bozmuştur. Meselâ, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” Alînin “radıyallahü anh” halîfe olmasını açıkça emrettiği hâlde, bu emre uymayıp, kendilerini zorla halîfe yapdılar. Buhârîde de bildirildiği gibi, Fâtımayı “radıyallahü anhâ” incittiler. (Mişkât) kitâbında, Fâtımatüz-Zehrâyı anlatırken yazılı hadîs-i şerîfde, (Onu inciten, beni incitmiş olur. Beni inciten de, Allahü Teâlâ'yı incitir) buyurulmuştur. Ahzâb sûresi, elli yedinci âyetinde meâlen, (Allahü Teâlâ'ya ve Resûlüne eziyyet edenlere, dünyâda da, âhiretde de la’net olsun) buyuruldu. Bu kötü işlerinden ve kâğıt getirin emrini dinlemediklerinden ve Üsâme ordusunu hâzırlamaya yanaşmadıklarından, üçüne de sövmek, kötülemek lâzım gelmektedir. Son nefeste îmân ile gitmek için, ömrü sonunda iyi işler yapmak ve Resûlullaha itâ’at lâzımdır.

Cevâbında deriz ki, Allahü Teâlâ, ağaç altında söz verenlerden râzı olduğu zamân, onların kalblerini, niyyetlerini biliyordu. Kalblerine kuvvet ve sükûnet vermişti. Âyet-i kerîmenin sonu bunu bildiriyor. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, üç halîfenin Cennete gideceğini müjdeledi. Îmân ile öleceklerini açıkça bildirdi. Sözlerinde duracaklarını, va’dlarını bozmayacaklarını haber verdi. Allahü Teâlâ, söz verenlerden değil de, sözleşmeden râzı olduğunu bildirmiştir dersek, Allahü Teâlâ, onların verdiği sözü beğenince, îmân ile giderler. Çünki, Allahü Teâlâ, kâfirlerin hiçbir işinden râzı olmaz. Son nefeste îmânsız gidecek olanlar, güzel iş yapsa, yapdıkları iş güzel, beğenilir işlerden olsa da, Allahü Teâlâ bunların, böyle işlerini de beğenmez. Onların yaptığı güzel işler için, Nûr sûresi, otuzdokuzuncu âyetinde meâlen, (Kâfirlerin yaptığı güzel işler, çölde görülen serâba benzer. Susuz olanlar, bunu uzakdan su sanır. Yanına gidince, birşey bulmaz. Aldandığını anlar) ve Mâide sûresi, elliyedinci âyetinde meâlen, (Biriniz, îmândan ayrılır ve kâfir olarak ölürse, yapmış olduğu bütün iyi işleri yok olur. Dünyâda ve âhirette, ona fâidesi olmaz) buyuruldu. Âhirette işe yaramayacak olan bir işten, Allahü Teâlâ râzı olur demek, ma’nâsız bir söz olur. Çünki, râzı olmak, beğenmek, son derece kabûl etmek demektir. Hazret-i Alînin “radıyallahü anh” birinci halîfe olmasını, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” bildirmedi. Eğer bildirseydi, tevâtür ile yayılır, belli olurdu. Böyle bir emir, hattâ işâret olsaydı, Emîr “radıyallahü anh” bunu söyler, hakkını isterdi ve Ebû Bekir’in halîfeliğini kabûl etmezdi. Nitekim Ebû Bekir “radıyallahü anh”, (Halîfeler Kureyş kabîlesindendir) hadîs-i şerîfini söyleyerek, Ensârın halîfe olmasını kabûl etmedi. Ensâr da, râzı olup, halîfelik arzûsundan vaz geçtiler. Nasîreddîn-i Tûsînin [allâme Muhammed bin Muhammed Nasîreddîn Tûsî 672 (m. 1273)] (Tecrîd) kitâbının bir şerhinde diyor ki, (Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” Ashâbı, Onun yolunda, kendi akrabâsı ile kavimleri ile harb etti. Her emrini canla, başla yaptı. Onun yolunda ilerlemek için her zorluğa göğüslerini gerdi. Onun için her şeylerini fedâdan çekinmeyen böyle sâdıkların, dahâ defnedilmeden önce, açıkça bildirdiği emre uymayarak, kendi arzûlarına göre halîfe seçmelerini, hangi akıl, hangi düşünce kabûl eder. Hazret-i Alînin “radıyallahü anh” birinci halîfe olması için, değil bir emir, belki ufak bir işâret, bir delâlet olsaydı, hepsi bunu yapmak için yarışırdı. Hâlbuki hadîs âlimlerinin hiçbiri, ya’nî hazret-i Alîyi “radıyallahü anh” aşırı derecede sevmekle meşhûr olup, onun üstünlüklerini, kahramanlıklarını, dîne olan hizmetlerini gösteren hadîsleri haber veren âlimler bile, Onun halîfe olması için, ne bir emir, ne bir işâret bildirmedi. Alî “radıyallahü anh” hiçbir sözünde, hiçbir hutbesinde, hiçbir mücâdelesinde ve Ebû Bekrin halîfe seçilmesindeki gecikmesinde ve Ömerden sonra halîfe namzedi seçilen altı kişiden biri olarak, oradaki konuşmalarında, hilâfete hakkı olduğunu gösterecek birşey söylemedi. Altı halîfe adayı toplantısında Abbâs Alîye “radıyallahü anhümâ” elini uzatarak: Elini ver! Herkes, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” amcasının seni halîfe yaptığını görsün de, sana uysun, dedi. O ise, kabûl etmedi).

Fâtıma'yı “radıyallahü Teâlâ anhâ” incitmemek için olan emir, her türlü incitmeyiniz demek değildir. Çün ki, Emîr “radıyallahü Teâlâ anh” da, onu, birkaç def’a incitti. İncitmesi suç olmadı. Bunun gibi, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ba’zı zevcelerine, (Âişeyi üzerek, beni incitmeyiniz! Biliniz ki, onun yatağında iken bana vahiy gelmektedir) buyurmuştu. Âişeyi incitmenin, kendisini incitmek olduğunu bildirdi. Hâlbuki hazret-i Âişe “radıyallahü anhâ”, hazret-i Alî’den “radıyallahü anh” elbette incindi. Bunun için diyebiliriz ki, hadîs-i şerîflerdeki (incitmeyiniz!) emri, nefsin isteklerine ve şeytâna uyarak incitmeyiniz, demektir. Yoksa islâmiyyetin, hakîkatin yerine getirilmesi için üzmek yasak olmaz. Fâtıma'nın “radıyallahü anhâ” Ebû Bekir’den “radıyallahü anh” incinmesi, kendisine Fedekden mîras vermediği içindi. [Fedek, Hayber kal’ası yakınında hurması bol bir köy idi. Yahûdîlerle, köyün yarısını Resûlullaha vermek üzere sulh yapılmıştı.] Bir hadîs-i şerîfde, (Biz Peygamberler, mîrâs bırakmayız. Bıraktıklarımız, fakîrlere sadaka olur) buyurulduğu için halîfe Ebû Bekir “radıyallahü anh”, Resûlullahın hurmalıklarının gelirini fakîrlere dağıttı. Bu hadîs-i şerîfe uyarak, Fâtımaya “radıyallahü anhâ” vermedi. Yoksa nefsine, şeytâna uyarak yapmadı. Bunun için, suç olmaz. Eğer, sorulursa ki, hadîs-i şerîfe uyularak yapılan işten, Fâtıma “radıyallahü anhâ” niçin incindi? Cevâbında deriz ki, Onun incinmesi, düşünerek ve isteyerek incinmek olmayıp, insanlığın za’îf tarafı, yaratılış îcâbı idi. Elinde olmayarak incindi. Böyle incitilmesi ise, yasak olmaz.

3- Mâverâ’ünnehir âlimleri “rahmetullahi Teâlâ aleyhim ecma’în” buyurdu ki: (Allahü Teâlâ, Ebû Bekir “radıyallahü anh” için, Tevbe sûresi, kırkıncı âyetinde, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem”in sâhibi, ya’nî arkadaşı, dedi. Peygamberin sâhibini kötülemek, sövmek, câiz olmaz).

Risâlede cevâp olarak diyor ki: Kehf sûresi, otuz beşinci âyetinde meâlen, (Sâhibi ile konuşurken dedi ki, seni yaratan Rabbine kâfir oldun...) buyuruldu. Burada kâfire de, Peygamberin sâhibi denilmektedir. Nitekim Yûsuf sûresi, otuz dokuzuncu âyetinde, Yûsuf “aleyhisselâm” kâfirlere, (Ey, zindan arkadaşlarım...) sâhib demektedir. Yûsuf aleyhisselâmın, puta tapan iki kâfire (sâhibim) demesi gösteriyor ki, bir Peygamberin “sallallahü aleyhi ve sellem” bir kimseye sâhibim demesi, o kimsenin iyi olmasını göstermez.

Cevâbında deriz ki, sevişerek olan arkadaşlık elbette te’sîrlidir. Sohbetin te’sîrine inanmamağa câhillik alâmetidir denilmiştir. Müslümân ile kâfir sevişmeyeceği için, sohbetlerinin te’sîri, fâidesi olmaz. Şunu da söyleyeyim ki, Yûsüf “aleyhisselâm”ın sohbetinin bereketi, fâidesi sâyesinde, o iki putperest, Müslümân olmakla şereflendi. O hâlde, Sıddîk “radıyallahü anh” her zamân herkesten çok berâber bulunduğu ve çok sevdiği hâlde, Resûlullahın sohbeti niçin ona te’sîr etmesin? Onun olgun ma’rifetlerinden neden fâidelenmesin? Hâlbuki Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Allahü Teâlâ'nın, göğsüme akıttığı ma’rifetlerin, bilgilerin hepsini, Ebû Bekr’in göğsüne akıttım). Sevgi, bağlılık, çok oldukça, fâidelenmek de o kadar çok olur. Bunun içindir ki, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” bütün Ashâbın en üstünü oldu. Çünki, Onun Resûlullaha bağlılığı, herkesten çok idi. Bir hadîs-i şerîfte, (Ebû Bekr’in üstünlüğü, çok namâz kıldığı, çok oruç tutduğu için değildir. Onun kalbinde bulunan bir şey içindir) buyurdu. Âlimlerimiz “rahmetullahi aleyhim ecma’în” diyor ki, kalbinde bulunan o şey, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” sevgisi idi. O hâlde, böyle bir sâhibi kötülemek, sövmek nasıl insâf olur?

4- Mâverâ’ünnehir âlimleri diyor ki: Emîr Alî “radıyallahü anh” çok kuvvetli ve Ashâb arasında çok sevilen olduğu hâlde, üç halîfeyi kabûl etti. Hiç karşı gelmedi. Bu da, üç halîfenin haklı olduğunu gösteriyor. Haksız idiler denirse, Alî “radıyallahü anh” da kötülenmiş olur.

Risâlede, buna cevâp olarak, diyor ki: Emîr “radıyallahü anh” cenâze işleri ile uğraşmakta iken, üç halîfe, Benî Sâ’ide çardağı altında, Ashâbın çoğunu topladı. Ebû Bekri halîfe yaptılar. Alî “radıyallahü anh” bunu haber alınca, adamları az olduğu için ve iyilerin ölmesini önlemek için veyâ bilinmeyen başka sebepler için, harb etmeyi yersiz buldu. Bu ise, Ebû Bekr’in haklı olduğunu göstermez. Çün ki, Alî “radıyallahü anh”, o kadar kuvveti ve cesâreti olduğu hâlde, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ile ve birçok Ashâb ile Mekke'den Medîne'ye, harb etmeden hicret etti. O zamân, harb etmeyi uygun görmediler. Hicretin altıncı yılında bin beş yüz Sahâbî ile Mekkeye giderken, Hudeybiye denilen yerde sulh yapıp geri döndüler. Resûlullah’ın, Alîn’in ve diğer Ashâbın buralarda harb etmemesi câiz olduğu gibi, Alî’nin yalnız başına harb etmemesi elbet câiz olur. Oralarda harb edilmemesi, Kureyş kâfirlerinin haklı olduğunu göstermeyeceği gibi, Alî’nin harb etmemesi de, Ebû Bekr’in haklı olduğunu elbette göstermez. Bunun gibi, Fir’avn Mısır’da, dört yüz sene, tanrılık da’vâ etti. Şeddâd ve Nemrud gibi krallar da, yıllarca bu bozuk da’vâda bulundu. Allahü Teâlâ, sonsuz kuvvet, kudret sâhibi iken, bunları öldürmedi. Allahü Teâlâ bile, düşmanından intikâm almakta acele etmediğine göre, bir kulun, düşmanına karşı koymaması, niçin câiz olmasın? Emîr, onların hilâfetinde, istemeyerek, ortalığı idâre etmek için sustu. Severek kabûl etmedi.

Cevâbında deriz ki: Mâverâ’ünnehir âlimlerine göre, Alî’nin Ebû Bekir “radıyallahü anhümâ” ile harb etmemesi ve Ona uyması, Onun doğru halîfe olduğunu gösteriyor. Bu ise, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”, Kureyş kâfirleri ile harb etmediği için ve Allahü Teâlâ'nın Fir’avun, Şeddâd ve Nemrud gibi düşmanlarını öldürmeyi geciktirdiği için red ve inkâr edilemez. Risâlenin bu misâlleri, kendi sözlerini çürütmektedir. Çünki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ve Allahü Teâlâ, bu düşmanlarını hep kötüledi. Hep kötü ve alçak olduklarını bildirdi. Onlar nerede, bu iş nerede? Benzerlik, nerede? Alî’nin, Ebû Bekir’i “radıyallahü anhümâ” kabûl edip O’na uyduğunu bildiren haberlerin çokluğu karşısında, bunu inkâr edemedikleri için, işi başka yola çevirmek zorunda kalıyor ve istemeyerek, idâre için kabûl etti, diyorlar. Ebû Bekr’in “radıyallahü anh” hilâfetini haksız göstermek için, başka cevâp bulamıyorlar. Bu işin içinden, başka sözle kurtulamıyorlar. Burada, Ebû Bekr’in “radıyallahü Teâlâ anh” nasıl halîfe seçildiğini, en sağlam kaynaklardan alarak, açıklayalım. Alîyi “radıyallahü anh” zor ile ortalığı idâre için, yanlış iş yapmak küçüklüğüne düşürmeye imkân olmadığını bildirelim.

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” vefât edince, Ashâb-ı kirâm “radıyallahü anhüm ecma’în”, defin işlerinden önce, halîfe seçmeye başladı. Önce, mü’minlere bir başkan bulmayı, kendilerine vazîfe bildiler. Hattâ bu işi, birinci vazîfe gördüler. Çün ki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, had cezâlarının verilmesini, vatanı düşmana karşı korumayı, asker hazırlamayı ve benzerlerini emir buyurmuştur. Bu işler ise, ancak devlet tarafından yapılır. Bunun için, bir devlet reîsi seçmek, Müslümânlara vâcib olur. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” vefâtını her işiten üzüntüden, ne yapacağını şaşırıyor, çok kimsenin aklı başından gidiyordu. Ashâbın bu büyük yarasını saracak, acılara çâre bulacak biri lâzımdı. Ebû Bekir “radıyallahü anh”, tam bir olgunlukla, Ashâbı topladı. Yüksek sesle:

Ey Ashâb-ı kirâm “radıyallahü anhüm ecma’în”! Kim, Muhammed “aleyhisselâm”a tapınıyorsa, bilsin ki, O ölmüştür. Kim Allahü Teâlâ'ya tapınıyorsa biliniz ki, O hep diridir. Hiç ölmez! dedi. Dahâ nice te’sîrli sözler söyledi. Sonra Ensârın toplanarak, aralarından halîfe seçeceklerini işitti. Ebû Ubeyde ve Ömer’le oraya gitti. Onlara, Allahü Teâlâ'nın emirlerini yapmak ve yaptırmak için, bir baş seçiyormuşsunuz. Düşününüz, araştırınız! Halîfenin Kureyş’den olması lâzımdır. Ebû Ubeyde ile Ömer’i göstererek, bunlardan birini seçiniz, dedi. Ömer, söz alıp halîfe sensin yâ Ebâ Bekr, dedi ve elini uzatdı. Ensârın hepsi, söz birliği ile halîfeyi kabûl etti. Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh”, ertesi salı günü, mescide geldi. Minbere çıkdı. Cemâ’ate baktı. Zübeyr bin Avvâmı göremedi. Çağırın gelsin, dedi. Zübeyr gelince, Müslümânların sözbirliğinden ayrılmak ister misin? dedi. Zübeyr, ey Resûlün halîfesi! ayrılmam, diye elini uzattı, kabûl etti. Halîfe, yine etrâfa baktı. Alîyi “radıyallahü anh” göremedi. Çağırttı. Emîr gelince, Müslümânların sözbirliğinden ayrılmak ister misin? dedi. Alî de, ey Resûlün halîfesi, ayrılmam, deyip elini uzattı, kabûl etti. Zübeyr ve Alî, halîfeyi kabûlde geciktikleri için özür dilediler. Halîfe seçilirken bize haber verilmediği için üzülmüştük. İyi biliyoruz ki, halîfe olmaya, içimizde, Ebû Bekir’den dahâ haklı kimse yoktur. Çünki O, mağarada arkadaş olmakla şereflenmiştir. Onun şerefini, üstünlüğünü iyi biliyoruz. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” namâz için, imâmlığa aramızdan Onu seçti, dediler. [Zübeyr bin Avvâm “radıyallahü Teâlâ anh”, Cennet ile müjdelenen on kişiden biridir. Hatîce validemizin erkek kardeşinin ve Resûlullahın halası Safiyye'nin oğlu idi. Onbeş yaşında müslümân oldu. İslâm'da ilk kılınç çeken, Habeş'e ve Medîne'ye, ilk hicret edendir. Bedr, Uhud, Hendek, Hudeybiye, Hayber, Mekke, Huneyn ve Tâif gazvelerinde birçok yerinden yaralandı. Mısır’ın fethinde de bulundu. Çok zengin idi. Bütün vârını, Allah yolunda harcadı. Cemel Vak’asında hazret-i Alî’ye karşı bulunmuştu. Otuz altı senesinde, altmış yedi yaşında şehîd oldu.]

İmâm-ı Muhammed Şâfi’î “rahmetullahi aleyh” [150-204 [m. 819] Mısır’da] buyuruyor ki: (Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” vefât edince, Ashâb-ı kirâm “radıyallahü anhüm” düşündü, aradı, yeryüzünde Ebû Bekir’den “radıyallahü anh” dahâ üstün kimseyi bulamadı. Onu söz birliği ile halîfe yaptı). Ashâb-ı kirâm “radıyallahü anhüm” söz birliği ile Ebû Bekir, Alî ve Abbâs’dan “radıyallahü anhüm” birinin halîfe olmasını istedi. Alî ile Abbâs, Ebû Bekr’in halîfe olmasına karşı birşey söylemedi. İkisi de, Ebû Bekr’in halîfeliğini kabûl etti. Böylece, Ebû Bekir, söz birliği ile halîfe seçilmiş oldu. Ebû Bekr’in halîfeliği haklı olmasaydı, Alî ile Abbâs, kabûl etmez, haklarını isterdi. Nitekim Alî “radıyallahü anh” Muâviye'nin “radıyallahü anh” halîfeliğini haklı görmediği için, kabûl etmedi. Muâviye'nin askeri ve kuvveti, kendisinden dahâ çok olduğu hâlde, hakkını istedi ve çok kimsenin ölümüne sebeb oldu. Hâlbuki Ebû Bekir’den hak istemesi pek kolay idi ve kolay seçilirdi. Çünki, o zamân, Resûlullah’ın “sallallahü aleyhi ve sellem” zamânına dahâ yakın idi ve hakkı meydâna çıkarmak isteği herkeste çok vardı. Bundan başka Abbâs, Alî’den halîfe olmasını istedi. O, kabûl etmedi. Kendini dahâ haklı görseydi kabûl ederdi. Hâlbuki Zübeyr, o büyük şöhreti ve cesâreti ile bütün Hâşim oğulları ve başka birçok Sahâbî, Alî ile “radıyallahü anhüm” berâber idi. Ebû Bekr’in hak üzere halîfe olduğunu göstermeye, bu icmâ [sözbirliği] yetişir. Bunu bozacak bir emir, hattâ bir işâret bile bulunmaması, haklı olduğunu dahâ kuvvetlendirmektedir. Hattâ âlimlerin çoğuna göre, icmâ’ı ümmet, ya’nî Ashâbın söz birliği, meşhûr olmayan emirden dahâ kuvvetlidir. Çün ki, icmâ’ olunan bir iş, kesin olarak doğrudur. Meşhûr olmayan emir ise, zan ile doğrudur. Şunu da bildirelim ki, Ebû Bekr’in halîfe olması için işâret, hattâ emir de vardır. Tefsîr ve hadîs ilimlerinin derin âlimleri, bunları bildirmektedir. Evet, Ehl-i sünnetin derin âlimlerinden çoğuna göre, böyle bir emir yoktur. Fakat bu söz, başkasının da hakkı bulunmadığını göstermektedir. Bundan da, Ebû Bekr’in, söz birliği ile haklı halîfe olduğu ve Alîye, istemeyerek, idâre-i maslahat için kabûl etti denilemeyeceği meydâna çıkmaktadır. Sahâbe-i kirâm, doğruyu kabûl etmez kimseler olsaydı, o zamân idâre-i maslahat düşünülebilirdi. (Zamânların en iyisi benim zamânımdır) hadîs-i şerîfi ile şereflenmiş kimseleri idâre etmek için, haktan vazgeçmek, Alî’ye “radıyallahü anh” yakıştırılır mı?

Osmân bin Abdurrahmân İbnissalâh “rahmetullahi Teâlâ aleyhimâ” buyuruyorlar ki, Ashâb-ı kirâmın hepsi âdildir. Ashâb-ı kirâmın hepsi, kesin olarak Cennete gidecektir. Hadîd sûresi, onuncu âyetinde meâlen, (Ey mü’minler! Sizden, Mekke'nin fethinden önce Allahü Teâlâ için mal veren ve muhârebe edenlere, fetihden sonra verenlerden ve harb edenlerden dahâ yüksek derece vardır. Bunların dereceleri eşit değildir. Hepsi için Cenneti söz veriyorum) buyuruldu. Demek ki, Ashâb-ı kirâmın hepsi Cennete girecektir. Bu âyet-i kerîmede mal ve cân verenlere söz verilmesi, sadaka vermeyen ve cihâd etmeyenlerin Cennete girmeyeceğini göstermez. [Beydâvî, Hüseynî ve Mevâkıb tefsîrlerinde diyor ki, müfessirlerin çoğuna göre, bu âyet-i kerîme, Ebû Bekr-i Sıddîkın şânının yüksekliğini bildirmek için geldi. Çün ki ilk önce îmân etti ve malını dağıttı ve kâfirlerle dövüştü.]

İmâm-ı Alî “radıyallahü anh”, halîfelik hakkı olduğunu bildiği hâlde, hoş geçinmek için, istemeyerek hazret-i Ebû Bekir’i kabûl etti demek, O Allah’ın arslanını küçültmek olur. Çünki, hakkı, doğruyu söylememek günâhtır. İstemeyerek iş yapmak ise, en aşağı bir mü’minin beğenmediği şeydir. Allah’ın arslanı ve Resûlullah’ın dâmâdı, cesârette ve kahramanlıkta eşi bulunmayan Emir, böyle beğenilmeyen işi yapacak kadar küçülür mü? Câhiller, ne aşırı taşkınlık yapıyor ki, hazret-i Alîyi “radıyallahü anh” yükselteceğiz diye, kötülüyorlar. Onu aşağılamayı, övmek sanıyorlar.

5- Mâverâ’ünnehir âlimleri “rahmetullahi Teâlâ aleyhim ecma’în” diyor ki: Üç halîfeyi ve Resûlullah’ın temiz olan zevcelerinden birkaçına sövmek, bunlara la’net etmek küfürdür. Buna câiz diyeni cezâlandırmak lâzım olur.

Risâlede, buna cevâp olarak diyor ki: Akâid-i Nesefî şârihi, Şeyhayna [Ebû Bekr ile Ömere] sövmenin küfür olacağını kabûl etmiyor. [(Akâid-i Nesefiyye) kitâbını Ömer ibni Muhammed Nesefî yazmıştır. 461-537, Semerkanddadır. (Zahîre) ismindeki fıkıh kitâbı kıymetlidir. (Akâid-i Nesefiyye)yi, çok âlimler şerhetmiştir. En meşhûr şerhi, Mes’ûd bin Ömer Sa’deddîn-i Teftâzânîninkidir. 722-792 Semerkanddadır.] (Câmi’ul-usûl) sâhibi, Şeyhayna sövenleri İslâm fırkalarından saymıştır. (Mevâkıf) kitâbı da, böyle demektedir. İmâm-ı Muhammed Gazâlî [450-505 [m. 1111] Tus şehrinde], Şeyhayna sövmek küfür olmaz, diyor. Ebül-Hasan Eş’arî [Alî bin İsmâ’îl 266-330 [m. 941 Bağdâd] namâz kılan kimseye kâfir denemez diyor. O hâlde, Şeyhayna sövenleri kâfir bilmek, din âlimlerinin kitâplarına,  Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere uymamaktadır.

Cevâbında deriz ki, Şeyhayna “radıyallahü Teâlâ anhümâ” sövmek küfürdür. Hadîs-i şerîfler, küfür olduğunu göstermektedirler. Taberânînin [Süleyman bin Ahmed 260-360 [m. 971] İsfehânda] ve Hâkimin [Muhammed bin Abdüllah 321-405 [m. 1014] Nişâburda] bildirdiği hadîs-i şerîfde, (Allahü Teâlâ beni seçti. Benim için, insanlar arasından en iyilerini Ashâb [arkadaş] olarak seçti. Ashâbım arasından bana, vezîrler, yardımcılar ve akrabâ ayırdı. Onlara sövene, Allahü Teâlâ ve melekler ve insanlar la’net eylesin! Onlara sövenlerin ne farzlarını, ne de sünnetlerini, Allahü Teâlâ kabûl etmez) buyurdu. Hadîs âlimi Alî bin Ömer Dârekutnî’nin bildirdiği hadîs-i şerîfte: (Benden sonra, ba’zı kimseler meydâna çıkacak. Onlara rastlarsanız, öldürünüz! Çünki, onlar, müşriktir). Alî “radıyallahü anh”, bunların alâmeti nedir? diye sordu. (Onlar sana aşırı bağlılık gösterecek, sende bulunmayan şeyleri, sana söyleyeceklerdir. Kendilerinden önce gelen din büyüklerini kötüleyeceklerdir) buyurdu. [Dârekutn, Bağdâd'da bir köydür. 306-385 Bağdâd'da.] Aynı kitâpta, (Bunlar, Ebû Bekir'le Ömer'i kötülerler. Bunlara söverler. Ashâbıma sövenlere, Allahü Teâlâ ve melekler ve bütün insanlar la’net etsin) buyurdu. Buna benzeyen hadîs-i şerîfler, pek çoktur ve çoğu meşhûr olduğundan, burada yazmaya lüzûm yoktur.

Şeyhayna sövmek, onlara düşmanlık etmek demektir. Onlara düşmanlık ise, küfürdür. Çün ki, hadîs-i şerîfde, (Onlara düşmanlık bana düşmanlıktır. Onları incitmek, beni incitmektir. Beni incitmek te, Allahü Teâlâ'ya eziyyet etmektir) buyuruldu. Alî bin Hasan ibni Asâkir’in [499-571 Şâm’da] bildirdiği hadîs-i şerîfte, (Ebû Bekr ile Ömer’i “radıyallahü anhümâ” sevmek îmândır. Bunlara düşmanlık küfürdür) buyuruldu. Bir mü’mine kâfir diyen kâfir olur. Bir hadîs-i şerîfte, (Bir kimse bir mü’mine, onun kâfir olduğunu bildiren bir söz söylerse, kendisi kâfir olur) buyuruldu. O hâlde, Şeyhayne kâfir diyen, Onları kâfir bilen, kâfir olur. Biz iyi biliyoruz ki, Ebû Bekr ile Ömer “radıyallahü anhümâ” mü’mindirler. Allahü Teâlâ'nın düşmanı değildirler. Cennet ile müjdelenmiştirler. O hâlde, bunlara kâfir diyen, kâfir olur. Yukarıdaki son hadîs-i şerîfi, gerçi bir kişi bildirmiştir. Fakat mü’mini kâfir yapanın, kâfir olacağı, bundan anlaşılmaktadır. Şu kadar var ki, buna inanmayan kâfir olmaz. Zamânın büyük âlimi olan Ebû Zür’a Râzî buyuruyor ki: (Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” Ashâbından birisini kötüleyen kimse, zındıktır. Çünki, Kur’ân-ı kerîm, elbette doğrudur, Resûlullah elbette doğru söyler. Bizlere bunlardan gelen haberler, elbette doğrudur. Bunların hepsi, Ashâb-ı kirâmı övmekte, yükseltmektedir. Bunları kötülemek, Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere inanmamak olur. Bu ise, zındıklık, dalâlet, sapıklıktır). Sehl bin Abdullah Tüsterî [200-283 [m. 896] Basra’da] buyuruyor ki, (Ashâb-ı kirâmı büyük bilmeyen kimse, Resûlullaha îmân etmiş olmaz). Abdullah bin Mubârek’ten [116-181 [m. 797] Irak’ta] soruldu ki, Mu’âviye ile Ömer bin Abdül’azîzden hangisi dahâ üstündür? Cevâbında buyurdu ki, Mu’âviye “radıyallahü anh” [79 yaşında iken 60 [m. 680] da Şâm’da vefât etti] Resûlullahın yanında giderken, atının burnuna giren toz, Ömer bin Abdül’azîzden katkat dahâ üstündür. Böylece, Resûlullahın sohbetinin ve mubârek yüzünü görmenin sebeb olduğu yüksekliğe, hiçbir yüksekliğin yetişemeyeceğini bildirdi. [Ömer bin Abdül’azîz, sekizinci Emevî halîfesi olup âlim ve çok dindâr idi. Yüzbir senesinde, 41 yaşında şehîd edildi. Malatya’yı Rumlardan, yüz bin esîr karşılığı satın almıştır.] Bu üstünlük, başka bir kıymet karışmadan yalnız sohbetin üstünlüğüdür ve bütün Ashâbda vardır. Buna başka kıymetler de ekleyen, meselâ Resûlullah ile birlikte cihâd eden ve sonra gelen mü’minlere, Ondan işittiklerini bildiren veyâ Onun uğrunda malını harc eden sahâbî elbet dahâ yüksek, dahâ üstün olur. Hiç şübhe yok ki, iki halîfe, Ashâbın büyüklerindendi. Hattâ en üstünleri idi. O hâlde, Şeyhayne kâfir demek, hattâ biraz küçültmek, küfür olur. Zındıklık olur. Doğru yoldan ayrılmak olur. Şemsül’eimme Muhammed bin Ahmed Serahsî’nin (483 [m. 1090] Türkistan’da) (Muhît) kitâbında diyor ki: (Şeyhaynı kötüleyen imâmın arkasında namâz kılmak câiz değildir. Çünki bu, Ebû Bekrin “radıyallahü anh” halîfe olduğunu kabûl etmiyor. Hâlbuki Onun hak halîfe seçildiğini bütün Ashâb sözbirliği ile bildirdi). Tâhir bin Ahmed Buhârî’nin [542] (Hulâsa) adındaki fetvâ kitâbında diyor ki, (Ebû Bekr’in hilâfetine inanmayan kâfir olur. Bid’at sâhibi olanın arkasında namâz kılmak mekrûhtur. Bid’atı küfre varırsa ona uyanın namâzı sahîh olmaz. Küfre sebeb olmazsa, sahîh fakat mekrûh olur. Hazret-i Ömerin “radıyallahü anh” hilâfetine inanmayanın da kâfir olduğu, dahâ doğrudur). Bunların halîfeliklerine inanmayan kâfir olunca, yâ bunlara sövenlerin, la’net edenlerin ne olacağını düşünmeli. Görülüyor ki, bu taşkınlıklara küfür demek, hadîs-i şerîflere ve din âlimlerinin sözlerine tam uygun olmaktadır. Ehl-i sünnet âlimlerinden birkaçının “rahmetullahi Teâlâ aleyhim ecma’în” bunlara kâfir denilmez buyurması, taşkınlık yapmayan kimseler içindir. Böylece sözleri, hadîs-i şerîflere ve âlimlerin sözbirliğine uydurulmuş olur.

Risâle, Âişe-i Sıddîkaya “radıyallahü Teâlâ anhâ” da sövüyor, la’net ediyor. Âyet-i kerîmeye ve hadîs-i şerîfe uymadığı için Ona la’net edilir diyorlar. Ona, -hâşâ- kötü diyorlar. Ahzâb sûresi, otuzüçüncü âyetinde: (Evlerinizde oturunuz) buyurulduğu hâlde, bu emri dinlemeyip, Cemel Vak’asında, Alî “radıyallahü anh” ile harb etti. Hâlbuki hadîs-i şerîfte, (Seninle harb eden, benimle harb etmiş gibidir) buyuruldu. Demek ki, Alî ile harb, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ile harb etmek demektir. Peygamber ile harb eden ise, kâfirdir. Onun için, Âişeye sövmek, la’net etmek lâzım olur, dediler.

Buna cevâp olarak deriz ki, (Evlerinizde oturunuz!) emri, her zamân, her hâlde evde oturun, dışarıya hiç çıkmayın demek değildir. Zevcelerinden ba’zısının, Resûlullah ile birlikte sefere gitmesi, böyle olmadığını göstermektedir. Demek ki, evlerinizde oturunuz emri, belli zamân ve belli hâller içindir. Bir şeyin bütününü söyleyip bir parçasını kastetmeye benzer. Böyle sözler ise, kesin olmaz. Müctehidin, bu bütünden, bir başka parçayı anlaması câiz olur. Çünki, bütün parçalarda ortak bulunan özellikler vardır. Âişe “radıyallahü anhâ”, şübhe yok ki, âlim idi ve müctehid idi. Tirmizî’nin kitâbında Ebû Mûsel-eş’arî [Resûlullahın vâlîlerinden idi. Yazılara târîh konmasına sebeb olmuştur. 51 de Kûfede vefât etti.] buyuruyor ki, Ashâb-ı kirâm, birşey öğrenmek isteseydi, hazret-i Âişeye gidip, sorar, öğrenirdi. Yine Tirmizî kitâbında, Mûsâ bin Talha diyor ki, Âişeden dahâ fasîh, düzgün konuşan görmedim. Âişe “radıyallahü anhâ”, o derin ilmi sebebi ile âyet-i kerîmenin özünü anlamış, ba’zı zamânda, ba’zı işler için çıkmak istisnâsına uyarak çıkmıştır. Âyet-i kerîmeden çıkan ma’nâ, örtüsüz, açık olarak çıkmayınız demektir. Nitekim âyet-i kerîmenin sonunda meâlen, (Önceki câhillik zamânında, kadınların yapdığı gibi, zînetlerinizi, süslerinizi erkeklere göstermeyiniz!) buyuruldu. Örtülü olarak, evden çıkmanın câiz olacağı buradan anlaşılmaktadır. Âişenin “radıyallahü anhâ” Cemel Vak’asına çıkması, harb etmek için değildi. İslâh etmek, fitneyi bastırmak içindi. Târîhlerin dediği gibi harb için olsa da, yine zararı yoktur. Çünki, ictihâdı ile hareket etmişti. Keyfi ile kendiliğinden çıkmış değildi. Nitekim Şerh-i mevâkıf, Seyfüddîn Alî Âmidî’den “rahmetullahi aleyh” haber veriyor ki, Cemel ve Sıffîn vak’aları, ictihâd yüzünden idi. Müctehid yanılırsa, birşey denemez. Enfâl sûresi, altmışsekizinci âyetinde meâlen, (Allahü Teâlâ'nın önceden kitâbı olmasaydı, yaptıklarınızdan dolayı büyük azâb çekerdiniz) buyuruldu. Beydâvî bunu tefsîr ederken (Allahü Teâlâ, açıkça yasak ettiği şey yapılmadıkça azâb yapmayacağını, önceden Levh-i Mahfûz’da yazdı. Hatâ edene, yanılana azâb etmeyeceğini hükm etmeseydi...) diyor. Şunu da bildirelim ki, müctehidin yanılması, Allahü Teâlâdan bir rahmettir, hidâyettir. Abdüddar bin Kusey oğullarından Rezin bin Mu’âviye (524) nin kitâbında, Ömer “radıyallahü anh” buyuruyor ki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Benden sonra, Ashâbımın ayrılığını Rabbimden sordum. Rabbim bildirdi ki: Ey sevgili Peygamberim Muhammed “aleyhissalâtü vesselâm”! Senin Ashâbın, gökteki yıldızlar gibidir. Ba’zısı, ba’zısından dahâ parlaktır. Hepsi ışık saçmaktadır. Onlardan birinin yolunda giden hidâyete kavuşur). Sonra, şu hadîs-i şerîfi buyurdu: (Ashâbım gökteki yıldızlar gibidir. Herhangi birine uyarsanız, hidâyet, selâmet bulursunuz!)

(Ey Alî! Seninle harb, benimle harb demektir) hadîs-i şerîfini, Âişe “radıyallahü anhâ” belki işitmemiştir. Yâhut, belli bir harb için buyurulmuştur. Veyâhut, zamân-ı sa’âdette yaptığı harpler demektir. Bu risâlede, bozuk düşüncelerine herkesi inandırmak ve Ehl-i sünneti mağlûb etmek için diyor ki: (Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem”, iki gözü görmeyen İbni ümm-i Mektûm ile konuşurken, zevcelerinden biri yanlarına gelince, üzülüp (O görmüyorsa da, sen görüyorsun!) buyurdu. Kadınların, erkeklere görünmemesi, bu kadar lâzım olduğu hâlde, Ehl-i sünnet kitâplarında diyor ki: Âişe “radıyallahü anhâ” Peygamberin omuzuna dayanıp sokakta çalgı çalan, oynayan adamları seyretti. (Seyretmeye doymadın mı yâ Hümeyrâ?) buyurdu. Biz, en aşağı adamların bile, böyle yapacağını söyleyemeyiz. Cevâp olarak deriz ki, oyunu seyretmek, belki örtünmek emri gelmeden önce olmuştur. İbni ümm-i Mektûm’a görünmemek ise, bu âyet-i kerîme geldikten sonra olmuştur. Belki de, seyrolunan oyun, harâm olmayan, câiz olan oyun idi. Nitekim sahîh haberlerden anlaşılıyor ki, Mescid-i Nebevî meydânında, süngü oyunu oynanırdı. Bu da, ok atmak gibi, harb oyunu olduğu için, günâh değildir. Zâten mescidde oynanması, câiz olduğunu göstermektedir. Oyunu seyretme, örtünme âyeti geldikden sonra olsa bile, o zamânda, Âişe “radıyallahü anhâ” küçük idi. Mükellef değildi. Nitekim Buhârî ve Müslim’de bildirildiğine göre, buyuruyor ki: (Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” odanın kapısında duruyordu. Habeşliler, mescidin mihrâbında oynuyordu. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” mübârek arkasındaki örtü ile beni örttü. Mübârek kulağı ile boynu arasından, oyunu seyrettim.)

İyi bilinmelidir ki, Ashâb-ı kirâmın işlerine karışmak, onlar hakkında, aklına geleni söylemek, bir müslümân için, son derece edepsizlik ve zavallılıktır. Müslümân ismini taşıyan kimse, Ashâb-ı kirâm arasındaki ayrılıkları, çekişmeleri, Allahü Teâlâ'ya bırakmalı, hepsini iyi bilmelidir. Onları sevmek Muhammed “aleyhisselâm”ı sevmek demek olduğunu bilmelidir. Çün ki, (Onları seven, beni sevdiği için sever) buyurdu. Bir Müslümân için, kurtuluş yolu, ancak budur. İmâm-ı Muhammed bin İdrîs Şâfi’î “rahmetullahi aleyh” buyuruyor ki: (Ashâb-ı kirâm arasındaki kanlara, ellerimizin bulaşmasından, Allahü Teâlâ, bizleri koruduğu gibi, biz de dilimizi karıştırmaktan koruyalım). Ömer bin Abdül’azîz de böyle söylemiştir. İşte bunun için, bu fakîr de [ya’nî İmâm-ı Rabbânî, müceddid-i elf-i sânî, Ahmed Fârûkî “rahmetullahi aleyh” 971-1034 [m. 1624] Hindistân’da Serhend şehrindedir], bu yolda birkaç kelime yazdım. Yâ Rabbî! Unuttuklarımız ve yanıldıklarımız için bize cezâ yapma! Okuduğum risâleyi yazanı red ve rezîl etmek için, bu fakîre nasîb olan cevâp burada bitti. Allahü Teâlâ, kalblerimize, kendi dîninin sevgisini yerleştirsin! Sevgili Peygamberi Muhammed “aleyhissalâtü vesselâm” yolunda ilerlemekle, hepimizi şereflendirsin! Âmîn.