Düzenleyen: Dr. Necati Aksu

 
 

 

ŞÂH- I GEYLÂNÎ (K.S.A.)

 

 

 

Geylânî

 

 

 

BATMAYAN GÜNEŞ - GAVS-I ÂZAM ...

Dini zâhir ve bâtın bütünlüğü içinde yaşamanın zarureti ayet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde açıkça görülür. Sahabe nesli Allah Rasulü s.a.v.’den, sonraki ilk nesiller de sahabi efendilerimizden aldıkları bu bütünlüğü titizlikle korumuşlardır. Bu manada, sahabe sonrası nesil olan Tâbiûn ve onlardan sonraki nesil olan Tebe-i Tâbiûn dönemlerinin din gayreti ve ortaya koyduğu İslâm anlayışı Saadet Asrı’na büyük ölçüde muvafıktır. Bu dönemlerde İslâm’ın zâhirî yahut bâtınî bir veçhesinden zayıflık gösterme eğilimi küçük de olsa baş gösterdiğinde, şer’i şerifin bütün hassasiyetlerini gözeten, İslâm’ın asliyetini ikaz ve ihtar eden zâtlar savrulmaya izin vermemiştir.

Böyle rabbanî âlimler esasen her asırda var olagelmiştir. Bu zâtlar Cenab-ı Hak ile olan derin irtibatları, Sünnet-i Seniyye’ye üstün bağlılıkları ve ümmete olan şefkatleriyle dosdoğru yolu gösteren kılavuzlardır. Bu seçkin özellikleri haiz binlerce zât sayılabilir. Asırlar boyunca ümmetin âlimleri ve sâlihleri Allah’ın dininin muhafazasına hâdim olmuşlardır.

Diğer taraftan bu kutlu hizmette tarikat pîrlerinin önemli bir yeri vardır. Çünkü onlar kitlelerin Hak ve hakikatle buluşmasında, yönünü şaşıranların tekrar yola girmesinde, kemalât arayanların maksuda erişmesinde kıymetli vesileler olarak öne çıkmışlardır. Hem kendi devr-i ömürlerinde hem vefatlarından sonra sayılamayacak kadar çok kişiye rehberlik etmişlerdir.

Zikir ve sohbet halkalarıyla İslâm coğrafyasının dört bir yanını mamur eden on iki büyük tarikat zikredilir. Bunlar arasında ilk sırada gelenlerden biri Şeyh Abdülkadir Geylânî k.s. hazretlerine nisbet edilen Kadiriyye tarikatıdır. Bu yazıda, kendisine tarikat nispet edilen gönül sultanlarının ilklerinden olan Şeyh Abdülkadir Geylânî k.s. ve pîri olduğu Kadiriyye yolundan bahsedeceğiz.

Ailesi ve ilim yolculuğu

Şeyh Abdülkadir Geylânî k.s. bugünkü İran’ın Gilan bölgesine bağlı Neyf köyünde hicrî 470 (miladî 1078) yılında doğar. Anne tarafından seyyid, baba tarafından şeriftir. Babası Seyyid Musa ceddinin izinde yürüyen sâlih zâtlardandır. Annesi Ümmülhayr Fatıma hanım istikamet sahibi kadın velîlerdendir. Abdülkadir Geylânî k.s.’ye “her şeye gücü yeten, Kadir olan Allah’ın kulu” manasına gelen Abdülkadir ismi, anne ve babasının ileri yaşlarında iken doğmuş olmasına telmihen verilmiştir.

Seyyid Abdülkadir erken yaşta babasını kaybederek yetim kalır ve hamîliğini dedesi Ebu Abdullah Savmaî üstlenir. Savmaî, zamanının önde gelen âriflerinden kabul edilir. Böylece Seyyid Abdülkadir ilmî ve irfanî bir ortamda büyür. Temyiz çağından itibaren geçimlik işlere, annesine yardım eder. Ancak zaman zaman “Sen bu iş için yaratılmadın!” diye manevî ikazlarla uyarılır. Gençlik çağında Bağdat’a gitme ve ilim tahsil etme kararı alır. Durumu annesine açar. Evladının yüksek yaratılışının ve manevî istidatının farkında olan Ümmülhayr Fatıma rh.a. takdire rıza gösterir. Kocasından miras kalan kırk altını bir keseye koyar. Yolda düşmesin, kimse çalmasın diye keseyi oğlunun elbisesinin koltuk altına diker. Ona “el-Emîn” olan Allah Rasulü s.a.v.’in izinde yürümesini ve asla doğruluktan şaşmamasını tembihler.

Seyyid Abdülkadir Bağdat’a giden bir kervanla yola koyulur. Yolda bir eşkıya grubunun pususuna düşen kervan dağılır. Eşkıyalar kervanı talan eder, herkesin elinde avucunda ne varsa alır. Bir eşkıya, halinden fakirliği ve ilim talebesi olduğu anlaşılan Seyyid Abdülkadir’e takılmak için “Söyle bakalım, senin neyin var?” diye sorar. Annesinin doğrulukla ilgili sözü aklından çıkmayan Seyyid Abdülkadir tereddüt etmeden kırk altını olduğunu söyleyince reislerine götürerek durumu bildirirler. Eşkıya reisi de sorduğu soruya aynı cevabı alınca delikanlı doğru mu söylüyor diye bakılmasını emreder. Elbisenin koltuk altından hakikaten altın kesesi çıkınca reis ve adamları şaşırır. İçinde bu kadar altının bulunduğu bir keseyi delikanlının çekinmeden ifşa etmesini anlayamazlar. Reis sorar:

– Niçin altının olduğunu söyledin? Sen söylemesen biz onları bulamazdık!

Seyyid Abdülkadir yalan söylemeyeceğine dair annesine söz verdiğini ve kırk altın için sözünü bozamayacağını söyler.

Hayatı yalan dolanla geçmiş eşkıya reisi daha önce hiç hissetmediği duygularla gözyaşlarını tutamaz. Kalbi yumuşar. Derin pişmanlık hissi ile çetesine döner ve der ki:

– Arkadaşlar! Senelerce Rabbime olan ahdimi çiğnedim, eşkıyalık ettim. Şimdi ise bütün günahlarıma tevbe ediyorum. Rabbimin yoluna giriyorum.

Reislerine sıkı sıkıya bağlı olan eşkıyalar da;

– Reis, senden ayrılmayız. Eşkıyalıkta reisimizdin, kurtuluşta da reisimiz ol, derler.

Böylece Seyyid Abdülkadir Geylânî k.s. hazretlerinin asırlara uzanacak irşadı daha çocuk yaşında başlamış olur.

İlim tahsili ve tasavvufa yönelişi

Seyyid Abdülkadir, Bağdat Nizamiye medreselerinde döneminin en iyi eğitimini alır. el-Fetâva’l-Hadisiyye adlı eserde meşhur fıkıh âlimi İbn Hacer Heytemî’nin naklettiğine göre iki arkadaşıyla birlikte sûfilerin büyüklerinden Yusuf Hemedânî k.s. hazretlerini ziyaret eder. Ancak arkadaşları İbn Saka ve Ebu Said Abdullah bu ziyarette şeyhin ilmini sınamayı amaçlarlar. Seyyid Abdülkadir bu tavrı çirkin bulur ve ziyaretini Allah rızası için yapacağını belirtir.

Yusuf Hemedânî k.s. hazretleri ziyaretine gelen bu iki genç mollanın akıllarındaki soruları onlar daha sormadan cevaplar verir. Sonra, böyle devam ederlerse düşebilecekleri tehlikeleri anlatır, nasihat eder. Seyyid Abdülkadir’in halini ise beğenir, ona bazı müjdeler verir. Allah’ın izniyle maneviyatta çağının en yüksek mertebesine ulaşacağını müjdeler.

Seyyid Abdülkadir, Bağdat meşâyihinden Şeyh Debbas k.s.’nin rehberliğinde seyr u sülûka başlar. Şeyh, çok beğendiği bu genç ile kızını evlendirir. Vefatından sonra Ebu Said Muharrimî k.s. ile manevi terakkisine devam eder. Her biri itibarlı birer âlim olan bu iki zâtın medresesi de bulunmaktadır. Şeyh Ebu Said onu medresesine müderris yapar. Seyyid Abdülkadir Geylânî k.s. zamanla dersleri bırakır; ibadet, zikir ve tefekkürle geçen riyazet yılları başlar. Bu manada hayat hikâyesi çağdaşı İmam Gazalî k.s.’ye benzetilebilir. Şeyhi Ebu Said, Seyyid Abdülkadir’in riyazet ve mücahede ile geçen yıllarının takipçisi olur. İslâm tarihinde eşine az rastlanır bir riyazet döneminin ardından, tam yirmi beş sene sonra, Ebu Said Muharrimî k.s. Seyyid Abdülkadir Geylânî k.s.’ye şeyhlik hırkası giydirir.

Şeyh Muharrimî k.s.’nin vefatı üzerine medrese ve dergâh hizmetlerinin başına geçen Seyyid Abdülkadir Geylânî k.s. burada ömrünün sonuna kadar irşad ile meşgul olmuş ve talebe yetiştirmiştir. Ayrıca haftanın belirli günleri halka sohbet etmiştir. Sözünün ve halinin tesirinden her geçen gün sohbet halkası büyümüş, mevcut külliye yetersiz kalmıştır. Bu sebeple bazı genişletme faaliyetleri yapılmıştır. Özellikle son yıllarında uzaktan yakından gelen on binlerce insan onu görebilmek, sohbetine katılabilmek için akın etmişlerdir. Böylece yaşayan evliyaların en büyüğü anlamındaki “Gavs-ı Azam” lakabıyla meşhur Yusuf Hemedânî k.s.’nin müjdesi tahakkuk etmiştir. Bu sohbetlerin bir kısmı el-Fethu’r-Rabbanî ve Fütuhu’l-Gayb ismiyle kitaplaşmıştır. 561 yılında (1165) vefat etmiştir.

İslâm coğrafyasında Kadiriyye yolu

Şeyh Abdülkadir Geylânî k.s. sağlığında çok tesirli sohbet ve vaazları ile insanları cezbetmiştir. Üslubundaki letafet ve merhamet dili binlerce kişinin irşadına vesile olmuştur. Onun feyzinden en fazla istifade edenler arasında kendi evlatları da yer alır. Kalabalık aile nüfusuna, adeta torunlarına kadar velayet hırkası giydiren Gavs-ı Azam Abdülkadir Geylânî k.s. Bağdat külliyesine oğlu Şeyh Abdülvehab’ı halife bırakmıştır. Diğer evlatları Şeyh Abdurrezzak, Şeyh Abdüzaziz ve Şeyh Abdülcebbar da kâmil ve mükemmil mürşid idiler. Hak Tealâ cümlesinin sırrını mukaddes kılsın. Onların irşadıyla da pek çok halife yetişmiş, kendi nesilleri de Şeyh Abdülkadir Geylânî k.s. hazretlerinin ilim ve irşadını daha uzak beldelere taşımışlardır.

Mesela Şeyh Abdülvehhab k.s.’nin torunları İslâm’ın en önemli merkezlerinden Şam’a, Şeyh Abülaziz k.s.’nin torunları Kudüs ve Mısır’a, Şeyh Abdürrezzak k.s.’nin torunları ise Hindistan, Kuzey Irak ve Orta Asya civarlarına gitmişler ve buralara Kadiriyye yolunun âdâp ve erkânını taşımışlardır. İmam Rabbanî k.s. hazretlerinin Nakşibendî tarikatından evvelki Kadirî silsilesi de Şeyh Abdürrezzak üzerinden Seyyid Abdülkadir Geylânî k.s. hazretlerine uzanır. Dolayısıyla nakşibendîler ile Şeyh Abdürrezzak arasında dolaylı bir irtibat söz konusudur.

Kadiriyye’nin ilk dönemindeki bu oğul ve torun halifeler meselesi ilk bakışta babadan oğula geçen bir saltanatı andırsa da, esasında Kadirî ailesi, aile dışından pek çok âlim ve ârif zâta da halifelik ve irşad icazeti vermiştir. Bunlar arasında kendi evlatlarının da bulunması, onların yüksek dinî gayretleri ve tevarüs olunan emanete sahip çıkmaları ile ilgilidir. 1258’de Moğol istilasıyla yerle bir edilen Bağdat’tan hicret eden Kadiriyye mensupları bir asır içinde İslâm coğrafyasının dört bir köşesinde Kadirî sohbet ve zikir halkalarının kurulmasına vesile olmuşlardır. Allah Tealâ cümlesinden razı olsun.

Anadolu’da Kadiriyye

10. asırdan itibaren pek çok velînin Türkistan’dan yola çıkarak Anadolu’yu irşada başladıkları bilinen bir hakikattir. Şeyh Abdülkadir Geylânî k.s.’dan sonra bazı Kadirî dervişleri de Anadolu’ya gelmiştir. Bugün Samsun’da Tekkeköy olarak isimlendirilmiş ilçeye Pontus Rum Devleti zamanında Seyyid Abdülkadir Geylânî k.s. hazretlerinin torunlarından Şeyh Zeynüddin’in gelip bir tekke kurduğu, beldenin isminin bu sebeple verildiği ifade edilir. Ayrıca Afyon’da hicrî 8. asırda yaşadığı tahmin edilen Abdülkadir Geylânî isminde bir velînin makamı veya merkadı bulunur. Çorum’da da Abdülcebbar Dede isimli bir velînin Şeyh Abdülkadir Geylânî k.s.’nin torunlarından olduğu bilinir. Yine Doğu Anadolu bölgesine hicret eden Abdülkadir Geylânî k.s. hazretlerinin torunlarından seyyidler de bulunmaktadır.

Bütün bunlarla birlikte Kadirîliğin sistematik olarak Anadolu’da yayılışı Eşrefoğlu Rûmî k.s.’ye (v. 1464) dayandırılır. Hacı Bayram Velî k.s. hazretlerinin damadı ve halifesi olan Eşrefoğlu Rûmî k.s. kalbine düşen ikinci bir muhabbet ateşi nedeniyle mürşidinden müsaade alır ve Hama’ya gider. Burada Şeyh Hüseyin Hamevî k.s.’nin dergâhında Kadirî usulü üzere seyr u sülûk eder ve halifelik alır. Böylece Eşrefoğlu Rûmî k.s. Kadirîliği Osmanlı’nın en önemli ilim ve irfan şehirlerinden ikisine, İznik ve Bursa’ya taşır. Onun irşad faaliyetleri Kadirîliğin Eşrefoğlu kolu olarak tanımlanır. Tarikatnâme ve Müzekki’n-Nüfûs diye bilinen iki de eseri vardır.

Kadirîliğin İstanbul ve Balkanlarda yaygınlaşması Şeyh İsmail Rûmî k.s. (v. 1631) vasıtasıyla olmuştur. Kastamonulu olan bu zat Halvetî tarikatında yüksek mertebe sahibiyken bir gün Şeyh Abdülkadir Geylânî k.s. hazretlerini rüyasında görür. Şeyhinden müsade alarak Bağdat’a gider. Burada Kadirî yoluna intisap eder ve kısa sürede halifelik alır. Başta İstanbul olmak üzere Balkanlar’da pek çok beldeye Kadirîliği taşır. Sultan Ahmed camisi yapılınca Padişah I. Ahmed, Şeyh İsmail Rûmî ve Kadirî dervişlerinden cuma zikrini burada yapmalarını talep eder. O gün Sultan Ahmed camii sayısız velî ve dervişin zikrine şahitlik eder.

İstanbul Tophane’de Kadirîhâne ismi verilen bir dergâhta irşad ve zikir hizmetlerini yürüten Şeyh İsmail Rûmî dergâhın avlusuna defnedilmiştir. Burası tekkelerin kapatıldığı1925 yılına kadar İstanbul’daki en önemli tekkelerden biri kabul edilmiş ve pek çok padişah buranın ihtiyaçlarıyla yakından ilgilenmiştir. Buradaki irşad faaliyetleri de Kadirîliğin Rûmiyye koluna nispet edilir.

Kayıtlara göre 1925 senesinde sadece İstanbul’da altmış altı Kadirî dergâhı bulunmaktaydı. O zamanlar dört yüz elli bin nüfuslu bir şehirde bu sayıda Kadirî dergâhı olması Anadolu’da Abdülkadir Geylânî k.s. hazretlerinin tesirini göstermesi açısından önemlidir. 

 
   

Farklı bir kaynaktan...

 

Abdülkadir Geylani Hazretleri 470’te (1077) Hazar denizinin güneybatısındaki Gîlân eyalet merkezine bağlı Neyf köyünde doğdu. Arapça’da “el-Cîlî, el-Cîlânî”, Farsça’da “Gîlî, Gîlânî”, Türkçe’de ise “Geylânî” şeklinde telaffuz edilen nisbesiyle şöhret buldu. Babası Ebû Sâlih Mûsâ’nın dindar bir kimse olduğu bilinmekte, ancak hakkında fazla bilgi bulunmamaktadır.

Soyu

Hz. Ali’ye ulaşan soy şeceresi kaynaklarda şöyle verilmektedir: Abdülkâdir-i Geylânî b. Mûsâ b. Abdullah b. Yahyâ b. Muhammed b. Mûsâ el-Cevn b. Abdullah el-Kâmil b. Hasan el-Müsennâ b. Hasan b. Ali. Hz. Hasan soyundan gelen şerifler İdrîsîler, Sa‘dîler (Filâliyyûn) ve Kâdirîler adı verilen üç kola ayrılırlar. Babasının “Zengî-dost” (zenci dostu) unvanıyla anılması ve kendisinin Bağdat’ta, a‘cemî (Arap olmayan, yabancı) olarak tanınması gibi hususlar bahis konusu edilerek, Hz. Hasan’a varan soy şeceresinin sonradan ortaya konulmuş olduğu da ileri sürülmüştür. Devrin tanınmış zâhid ve sûfîlerinden Ebû Abdullah es-Savmaî’nin kızı olan annesi Ümmü’l-Hayr Emetü’l-Cebbâr Fâtıma’nın da kadın velîlerden olduğu kabul edilir.

Eğitimi

Küçük yaşta babasını kaybeden Abdülkâdir, annesinin yanında ve dedesi Savmaî’nin himayesinde büyüdü. Kendisi on yaşında mektebe gidip gelirken melekler tarafından korunduğuna inanırdı. Bütün gayesi tahsiline devrin en önemli ilim ve kültür merkezi olan Bağdat’ta devam etmekti. On sekiz yaşına gelince annesinden izin alarak bir kafileye katılıp Bağdat’a gitti (1095).

Orada Ebû Gâlib b. Bâkıllânî, Ca‘fer es-Serrâc, Ebû Bekir Sûsen ve Ebû Tâlib b. Yûsuf gibi âlimlerden hadis; Ebû Saîd el-Muharrimî (Mahzûmî), Ebû Hattâb ve Kâdî Ebû Hüseyin gibi hukukçulardan fıkıh; Zekeriyyâ-yı Tebrîzî gibi dilcilerden de edebiyat okudu. Kısa zamanda usul*, fürû* ve mezhepler konusunda geniş bilgi sahibi oldu. Bağdat mutasavvıflarıyla yakın dostluklar kurduğu bu yıllarda Ebü’l-Hayr Muhammed b. Müslim ed-Debbâs (ö. 525/1131) vasıtasıyla tasavvufa intisap etti.

Tarikât hırkasını kimden giydi?

Kaynaklar tarikat hırkasını Debbâs’tan giydiğini ve onun damadı olduğunu bildirirler. Hocası Ebû Saîd’in kendisine tahsis ettiği Bâbülerec’deki medresede hadis, tefsir, kıraat, fıkıh ve nahiv gibi ilimleri okuttu ve vaaz vermeye başladı. Ancak bir süre sonra bütün bunları bırakarak inzivaya çekildi. Menkıbeye göre, yirmi beş yıl kadar süren inzivâ döneminin sonunda, başka biri yedirmedikçe kendi eliyle hiçbir şey yememeye ahdetmiş, aradan kırk gün geçtiği ve içinden “açım, açım” sesleri geldiği halde olağan üstü bir dayanma gücü göstererek direnmiş, nihayet bu hali Ebû Sa‘d el-Muharrimî’ye mâlûm olmuş, o da bunu alıp evine götürerek eliyle doyurmuş ve daha sonra da kendisine şeyhlik hırkasını giydirmiştir.

Kâdirî tarikâtı silsilesi

Cüneyd-i Bağdâdî’ye ulaşan tarikat silsilesi şöyledir: Ebû Sa‘d Mübârek el-Muharrimî, Ebü’l-Hasan el-Hekkârî, Ebü’l-Ferec et-Tarsûsî, Abdülvâhid et-Temîmî, Şiblî, Cüneyd-i Bağdâdî. Muhtemelen inzivâ döneminin sonunda oğlu ile birlikte hacca gitti. Mekke’de tanıştığı birçok sûfîye hırka giydirdi. Sa‘dî, Gülistân’ın ikinci bölümünde Abdülkâdir’i Kâbe’nin örtüsüne yapışmış dua ederken gördüğünden bahsederse de tarih itibariyle onu görmüş olması mümkün değildir. Sühreverdî, onun dört kadınla evli olduğunu söyler. Ancak ne zaman evlendiği bilinmemektedir. Herhalde halvete çekildiği zaman evli ve çocuk sahibi idi.

Kabri nerede?

1166 yılında Bağdat’ta vefat etti. Türbesi Bağdat’tadır.

Dinî ve tasavvûfî düşünceleri

Abdülkâdir-i Geylânî, Bağdat’a gittiği zaman mensup olduğu Şâfiî mezhebini bırakarak mizacına daha uygun gelen Hanbelî mezhebine girmiş, bununla birlikte hayatının sonuna kadar her iki mezhebe göre fetva vermiştir. Rivayete göre rüyasında Ahmed b. Hanbel Abdülkâdir’den, o sırada zayıf durumda bulunan Hanbelîliği canlandırmasını istemiş, o da Hanbelî mezhebine girerek bütün gücüyle bu mezhebi ihya etmeye çalışmıştır.

Ona Göre En İyi Mezhep


Yaşadığı dönemde Hanbelîler’in imamı olmuş ve bundan dolayı kendisine “Muhyiddin” (dini ihya eden) unvanı verilmiştir. Abdülkâdir-i Geylânî Hanbelî mezhebine sarsılmaz bir şekilde bağlıdır. Bütün eserlerinde, özellikle el-Gunye’de bu mezhebe bağlılığı açıkça görülür. “Mezheplerin en iyisi İmam Ahmed’in mezhebidir” diyerek amel ve itikadda Ahmed b. Hanbel’i hararetli bir şekilde savunur. Müteşâbihatı te’vile kalkışmaz. Diğer Hanbelîler gibi te’vili tahrif sayar.

İstivâya tereddütsüz inanır ve bu konuda başta Mu‘tezile olmak üzere öbür mezhepleri şiddetle tenkit eder. İmâm-ı Âzam’ın el-Fıkhü’l-ekber’deki fikirleri de bu tenkitlerin dışında kalmaz. Diğer Hanbelîler gibi o da Kur’an’daki harflerin dahi mahlûk olmadığını söyler. Müşebbihe veya Mücessime’den olmamakla birlikte bu konudaki görüşü onlarınkine oldukça yakındır. Hanbelîliği, “İmam Ahmed’in akîdesi üzere bulunmayan evliya var mıdır?” sorusuna, “Ne şimdiye kadar olmuştur, ne de bundan sonra olacaktır” diye cevap verecek kadar çok yüceltir. Kelâmdan ve kelâm âlimlerinden nefret eder. Nitekim Sühreverdî’ye, “Bu ilim âhiret azığı değildir” diyerek onun kelâm okumasını câiz görmemiştir.

Abdülkâdir’in Hanbelî mezhebine bağlı olması, başta İbn Teymiyye olmak üzere pek çok tasavvuf tenkitçisinin takdirini kazanmasına sebep olmuştur. Şathiyeleri sebebiyle mutasavvıfları tenkit eden İbn Teymiyye onun bu tür sözleri karşısında ya susmak veya bunları te’vil etmek zorunda kalmıştır. Meselâ, “Bizim için bir şeyi terkedene, Allah terkettiğinden çok fazlasını verir” ifadesini çeşitli şekillerde yorumlayarak şeriata uygun olduğunu ispat etmeye çalışır. Şerhu kelimât min Fütûhi’l-gayb adlı eserinde şathiye türünden daha başka örnekler veren İbn Teymiyye, onun Cüneyd-i Bağdâdî ve Muhâsibî gibi şer‘î hükümlere hassasiyetle bağlı, büyük ve saygı değer bir şeyh olduğunu söyler; hatta İbn Akîl’in hücumuna uğrayan şeyhi Debbâs’ı da savunur.

Kerametlerinin tevâtürle sabit olduğunu iddia eder ve bunların doğruluğuna inanır. İzzeddin b. Abdüsselâm da bu konuda aynı fikirdedir. Meşhur Hanbelî âlimi İbn Kudâme 1166’da Bağdat’a geldiği zaman Abdülkâdir-i Geylânî ile görüşerek ona hayran olmuş, meziyetlerini öve öve bitirememişti. Nevevî, Süyûtî ve İbn Hacer gibi âlimler de onu takdir edenlerdendir.

Tasavvufu


Abdülkâdir-i Geylânî’nin tasavvufu, şeriata ve dinin zâhirî hükümlerine titizlikle bağlı kalma esasına dayanır. O, her an Kur’an ve hadislere uygun hareket etmeyi şart koşar. Ona göre bir zâhidin hayatında görülebilecek derunî haller dinî ölçülerin dışına taşmamalıdır. Müridlerine hep, “Uyun, uydurmayın; itaat edin, muhalefet etmeyin, yakınmayın; temizlenin, kirlenmeyin” şeklinde tavsiyelerde bulunurdu. Dinin zâhirî hükümlerine uymadığı için Sehl et-Tüsterî’nin “sır” nazariyesini reddetmiş, kendi tarikatının şeriata uygun olduğu İbn Teymiyye gibi bir münekkit tarafından bile kabul edilmiştir. Semâ*a karşı değildir. Kur’an’ın telhin ve teganni ile değil, tertîl ve tecvid üzere okunmasını ister, aksine hareket etmeyi yasaklardı. Gazzâlî’nin geliştirdiği Sünnî tasavvuf, onun tarafından devam ettirilmiştir denebilir.

Lakapları


Abdülkâdir-i Geylânî, 1127’de ilk defa vaaz vermeye başladığı zaman ancak birkaç kişiye hitap ediyordu. Fakat daha sonra cemaati giderek arttığı ve medrese dar gelmeye başladığı için vaaz meclisini Bâbülhalbe’deki bir camiye nakletti. Açık havada verdiği vaazlarını dinlemek için yetmiş bin kişinin Bağdat’a geldiği, arka saflarda bulunanların ön saflardakiler kadar sesini rahatlıkla işittikleri rivayet edilir. Karşılaştığı kimseleri hemen tesiri altına aldığı için “Bâzullah” (Allah’ın şahini) ve “el-Bâzü’l-eşheb” (avını kaçırmayan şahin) unvanıyla da anılan Abdülkâdir’e bu unvan, Demîrî’ye göre şeyhi Debbâs’ın meclisinde verilmiştir. Vaazlarında dinleyicilerine kurtuluşu ve cenneti vaad ettiğini, bu konuda onlara teminat verecek kadar inançlı ve kesin konuştuğunu, hitabetinin son derece etkili olduğunu kaynaklar görüş birliği içinde zikrederler.

Kerametleri


Daha sağlığından itibaren kendisinden birçok keramet nakledilerek kişiliği tam mânasıyla menkıbeleştirilmiş, gerçek kimliği ise önemini yitirmiş ve unutulmuştur. İbnü’l-Arabî, “kün” ilâhî kelimesine mazhar olduğu için Abdülkâdir’den çok keramet zuhur ettiğini söyler. Tasarruf ve kerametlerinin ölümünden sonra da devam ettiğine inanıldığı için, müridlerinin darda kaldıkları zaman söyledikleri, “Medet, yâ Abdülkâdir!” sözü bir tarikat geleneği olmuş, özellikle kadınlar, çaresiz kalanlara imdat ettiğine inandıkları Abdülkâdir’in ruhaniyetine samimi bir bağlılık göstermişlerdir. Veysel Karanî ve İbrâhim b. Edhem gibi Abdülkâdir-i Geylânî de Türk halk edebiyatı ve folklorunda önemli bir yer tutmuştur. Yûnus Emre’ye nisbet edilen, “Seyyâh olup şu âlemi arasan / Abdülkâdir gibi bir er bulunmaz” mısralarıyla başlayan şiir ile Eşrefoğlu Rûmî’nin, “Arısının balıyım bahçesinin gülüyüm / Çayırının bülbülüyüm yâ şeyh Abdülkâdir!” gibi şiirlerinde ona karşı duyulan derin hayranlık terennüm edilmiştir.

Abdülkâdir-i Geylânî hakkında Dürerü’l-cevâhir adlı bir eser yazan İbnü’l-Cevzî onu ciddi surette tenkit etmiş, İbn Kesîr de hakkında söylenenlerin çoğunun hayal mahsulü olduğunu, el-Gunye ve Fütûhu’l-Gayb’da mevzû hadisler bulunduğunu söylemiştir. Sem‘ânî’nin, “Konuşmasını dinledim, bir şey anlamadım” demesi, onun tasavvufî hayata yabancı olduğunu gösterir. İbn Receb, Kitâbü’z-Zeyl alâ Tabakati’l-Hanâbile’sinde Behcetü’l-esrâr ve benzeri menâkıbnâmelerin hurafe ve saçma sözlerle dolu olduğunu, bunların Abdülkâdir’e ait olamayacağına dikkat çeker; Zehebî de bu görüşe katılır. İbnü’l-Arabî, Abdülkâdir-i Geylânî’nin karşılaştığı kimseleri kokusundan tanıdığını, zira “ricâlü’r-revâih”ten olduğunu iddia eder ve onu Melâmetî sayar. Ancak İbnü’l-Arabî’ye göre kendisinden hiçbir keramet zuhur etmeyen Abdülkâdir’in müridi Ebü’s-Suûd’un makamı, şeyhinin makamından daha üstündür. Zira şeyhi tasarrufta bulunduğu halde müridi, dilediği gibi tasarrufta bulunması için Hak Teâlâ’yı kendine vekil kılmıştır. Sühreverdî, şathiyelerinden söz ederek bunların sekr* halinde söylenmiş sözler olduğuna dikkati çeker. Reşîd Rızâ da uydurma bir eser olan Gavsiyye risâlesini hayranlarının ona nisbet ettiklerini, bilhassa Hintliler’in kendisine kutsiyet atfederek ona taparcasına saygı gösterdiklerini söyler.

Kaç Eseri Var?


Menâkıb kitapları Abdülkâdir-i Geylânî’nin bin kadar eseri bulunduğunu kaydeder. Bugün ona nisbet edilen eserlerin sayısı elli civarındadır. Ancak bunların büyük bir kısmının ona ait olmadığı kesinlik kazanmıştır. Bazı eserlerinin çeşitli isimlerle tanınmış olması da sayının artmasına sebep olmuştur.

Gerek vaazlarında gerekse eserlerinde son derece sade bir üslûp kullanan Abdülkâdir-i Geylânî, kendisinden önceki sûfîlerden nakiller yaparken bunları herkesin anlayacağı örneklerle açıklar. Bu sebeple eserleri tasavvuf edebiyatının güzel örneklerinden sayılır. Tema olarak ağlatıcı ve ürpertici konuları tercih eder. Konuşmalarında samimi yakarışlarını dile getiren dua ve niyazlara yer verir. Cemaate cenneti müjdeleyerek onlara ümit ve şevk verir, nefsin zayıf taraflarını başarılı bir şekilde tasvir eder, şeytanın insana nüfuz etme yollarını canlı örneklerle anlatır. Bilhassa el-Fethu’r-Rabbânî ve Fütûhu’l-Gayb’da insanı duygulandıran ve heyecanlandıran tablolar çizer. Tarikatının ve tesirinin bütün İslâm âlemine yayılmasında, uyguladığı bu metodun payı büyüktür.

Eserleri

1. El-Gunye Li-Talibi Tariki’l Hak/Hak Yolcularının Kitabı (Kahire 1288). Dinî hükümlerden iman, tevhid ve ahlâkı konu alan bu eser, muhteva olarak Ebû Tâlib el-Mekkî’nin Kûtü’l-Kulûb’una benzer. İbadetlerin faziletine ve müslümanların günlük hayatla ilgili hal ve hareketlerine geniş yer veren el-Gunye’de akaid konuları selef akîdesi esas alınarak açıklanır. Şîa, Mu‘tezile ve Cehmiyye gibi mezhepler ağır dille reddedilirken, Allah hakkında teşbih ve tecsîmi andıran bazı izahlara yer verilir. Eserde tasavvufî konular zühd ve takvâ seviyesinde ele alınır. el-Gunye bazı dillere tercüme edilmiştir (Farsça trc. Abdülhakîm es-Siyâlkûtî, Lahor 1282; Türkçe trc. Umdetü’s-sâlihîn fî tercemeti Gunyeti’t-tâlibîn, İstanbul 1303; A. Faruk Meyan, İlim Esrar Hazinesi, İstanbul 1971).

2. el-Fethu’r-rabbânî ve’l-feyzü’r-rahmânî (Kahire 1281, 1303). 1150-1152 yılları arasında çoğunu medresede, bir kısmını ribât*ta verdiği vaazların müridleri tarafından notlar halinde yazılmasından meydana gelen altmış iki bölümlük bir eserdir. Sonunda vefatını anlatan bir zeyil vardır. Abdülkâdir-i Geylânî’nin tasavvuf bakımından en önemli eseri budur. Eser Abdülkadir Akçiçek (İstanbul 1961) ve Yaman Arıkan (İstanbul 1986) tarafından Türkçe’ye tercüme edilmiştir.

3. Fütûhu’l-Gayb* (İstanbul 1281; Kahire 1304). Oğlu Abdürrezzâk’ın babasının meclislerinde topladığı yetmiş sekiz vaazdan ve ölürken yaptığı vasiyetten meydana gelen eserin sonunda bir soy şeceresi yer alır. Eser İbn Teymiyye tarafından Şerhu kelimât min Fütûhi’l-gayb adıyla şerhedilmiş (Cidde 1984 [Câmiu’r-resâil içinde], s. 71-189). Ayrıca Walter Braune tarafından Die Futûh al-Gaib das Abdal-Qadir adıyla Almanca’ya (Leipzig 1933), Abdülkadir Akçiçek tarafından İlâhî Armağan (Ankara 1962) adıyla Türkçe’ye çevrilmiştir.

4. el-Füyûzâtü’r-rabbâniyye fî evrâdi’l-Kadiriyye (İstanbul 1281, Kahire 1303). Nesir ve nazım halindeki dua ve evrâddan meydana gelen bir risâledir. Eser İlâhî Feyzler adıyla Celal Yıldırım tarafından tercüme edilmiştir (İstanbul 1975).

5. Mektûbât. Abdülkâdir’in on beş mektubu Refet Süleyman Paşa (Mektûbât-ı Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî, İstanbul 1276) ve Abdülkadir Akçiçek (Onların Mektupları, İstanbul 1966) tarafından tercüme edilmiştir. Ayrıca Fevzi Paşa tercümesini Bekir Uluçınar sadeleştirerek yayımlamıştır (İstanbul 1981).

6. Cilâü’l-hâtır min kelâmi Şeyh Abdilkâdir. el-Fethu’r-rabbânî’nin 57 ve 59. bölümlerinden ibaret olan bu eserin bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi’nde (Bağdatlı Vehbi Efendi, nr. 685) bulunmaktadır.

7. Sırrü’l-esrâr ve mazharü’lenvâr. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi’nde (Celâlettin Ökten, nr. 239) bulunan eser, Abdülkadir Akçiçek tarafından Ötelerden Haber adıyla tercüme edilmiştir (İstanbul 1964).

8. ed-Delâil. Evrâd ve Salavâtü’l-kübrâ adlarıyla da anılan eser Süleyman Hasbi tarafından Türkçe’ye tercüme edilmiştir (İstanbul 1273, 1306).

9. es-Sirâcü’l-vehhâc fî leyleti’l-Mi'râc (İstanbul 1312). el-Gunye’nin Mi‘rac’la ilgili bölümlerinden derlenmiştir. Eser, Mustafa Güner (Üç Aylar ve Faziletleri, Ankara 1975) ve Hasırcızâde (Üç aylar ve Mübarek Geceler, İstanbul 1984) tarafından tercüme edilmiştir.

10. Akîdetü’l-Bâzi’l-eşheb (Behcetü’l-esrâr’ın kenarında). Çeşitli kaside ve manzumelerini ihtiva eder. “Muhyî” mahlasını kullanan Abdülkâdir-i Geylânî’nin “Hamriyye”, “Ümmiyye”, “Tâiyye”, “Lâmiyye”, “Tasavvufiyye” adlı kaside ve manzumelerini içine alan iki mecmua, Süleymaniye Kütüphanesi’nde (Pertev Paşa, nr. 615/3 ve Hacı Mahmud Efendi, nr. 2598/5) bulunmaktadır.

Abdülkâdir-i Geylânî’ye nisbet edilen diğer eserler şunlardır. Kitâb fî usuli’d-dîn, el-Esmâ-ü’l-hüsnâ, Kitâb-ı Hamse-i Geylânî, Gavsiyye (Hamriyye).