ŞEFÂAT HAKTIR

Düzenleyen: Dr. Necati Aksu

(www.sorularlaislamiyet.com sitesinden alınarak düzenlenmiştir)


 

Şefaat: Bir kimsenin suçunu affettirmek ve kendisinden cezayı kaldırmak için o kişi hakkında yapılan bir istektir. 

Biraz daha açacak olursak: Ahiret günü bir kısım günahkâr müminlerin affedilmeleri ve itaatkâr müminlerin yüksek mertebelere ulaşması için başta Peygamberimiz (a.s.m.) ve diğer büyük zatların Allahu Teâlâ’ya niyaz ve dualarıdır. 

Bizlerin inancı olan Ehl-i sünnet itikadına göre, şefaat haktır ve Allah'ın iznine bağlıdır. Hâl böyle iken, bir kısım Ehl-i sünnet muhalifleri şefaati inkâr etmekte ve şefaate inananları şirke düşmekle itham etmektedirler. Yani onlara göre, bütün Ehl-i sünnet mensupları şirke düşmüştür ve müşriktir. 

Şefaate dair bu eserimiz bu kişilerin şefaat hakkındaki yanlış sözlerine tam bir cevap olacaktır. Eserin tamamını okuduğunuzda bu kişilerin Kur'an'dan ne kadar uzak olduğunu çok daha iyi anlayacaksınız.

Şefaat konusunda Ehl-i sünnetin görüşü şudur: Şefaat haktır ve Allah'ın iznine bağlıdır. 

Bizler bu itikadın doğruluğunu Kur'an, hadis ve icma ile ispat edeceğiz. Bu ispattan sonra daşefaati inkâr edenlerin sözlerine teker teker cevap vereceğiz. İnayet ve tevfik Allah'tandır.

Şefaatin hak olduğuna dair göstereceğimiz birinci delil Meryem suresinin 86 ve 87. ayet-i kerimeleridir. Bu ayet-i kerimelerde şöyle buyrulmuş:

وَنَسُوقُ الْمُجْرِمِينَ إِلَى جَهَنَّمَ وِرْدًا

Suçluları susuz olarak cehenneme süreceğiz. (Meryem 86)

لاَ يَمْلِكُونَ الشَّفَاعَةَ إِلاَّ مَنْ اتَّخَذَ عِنْدَ الرَّحْمَنِ عَهْدًا

Onlar şefaate malik değildirler. Şefaate ancak Rahman'ın katında bir söz almış kimse maliktir.(Meryem 87)

Şimdi bu ayet-i kerime üzerinde biraz tahlil yapalım:

Ayet-i kerimenin başında günahkârlardan bahsedilerek onların susuz olarak cehenneme sürüleceği haber verilmiş. Daha sonra da  لاَ يَمْلِكُونَ الشَّفَاعَةَ   "Onlar şefaate malik değildirler." buyrulmuş.

Onların şefaate malik olmaması iki manaya gelebilir:

Birinci mana: Onların şefaat edemeyeceğidir. 

İkinci mana: Onlara şefaat edilemeyeceğidir. 

Fahreddin er-Râzî Hazretleri ikinci manayı tercih ederek şöyle der: 

— İkinci mana daha uygundur. Çünkü ayeti birinci manaya hamletmek -yani onlar şefaat edemez demek- açık ve belli olan bir hususu yeniden açıklamak gibi bir şey olur. 

Buna göre, "Onlar şefaate malik değillerdir." beyanı, "Onlara şefaat edilmez." manasındadır.

Ayetin tahliline devam edelim:

Kâfirlerden, müşriklerden ve diğer bütün asilerden mürekkep günahkârlar güruhuna, "Onlara şefaat edilmez." buyrulduktan sonra, إِلاَّ مَنْ   "O kimse müstesna" denilerek şefaatin fayda vermeyeceği günahkârlar güruhundan bir kısım insanlar müstesna kılınmıştır.

إِلاَّ مَنْ  ifadesinden anlıyoruz ki bir kısım günahkârlara şefaat fayda verecektir. Eğer şefaat onlara da fayda vermeyecek olsaydı böyle bir istisna yapılmaz; "O gün günahkârlara şefaat edilmez." denilerek ayete nokta konulurdu. Ancak nokta konulmamış ve إِلاَّ مَنْ  denilerek istisna yapılmış. 

— Peki, bu istisnaya giren kullar kimlerdir?

Ayetin devamı bunu beyan eder:

اتَّخَذَ عِنْدَ الرَّحْمَنِ عَهْدًا Rahman'ın katında bir söz alanlar.

Buradaki "söz" Fahreddin er-Râzî'nin beyanına göre, tevhid ve kelime-i şehadettir. Yani imandır.

Demek, ayet-i kerimede iman sahibi olan günahkârlar, imansız günahkârlardan ayırt edilmiştir. İmansız günahkârlar hakkında "Onlara şefaat edilmez" buyrulurken, imanı olan günahkârlar bu hükmünden istisna edilmiştir. 

O hâlde şimdi, alttaki ayet-i kerimeye bakarak şu sorularımıza cevap bulun: 

Onlar şefaat edilmez. Şefaat ancak Rahman'ın katında bir söz almış kimseye edilir. (Meryem 87)

— Kime şefaat edilmeyecek?

Günahkârlara... 

— Peki, bu günahkarlardan hangi güruh müstesnadır?

Allah'ın katında bir söz alanlar yani tevhid ve kelime-i şehadet sahibi olanlar...

Bakın, ayetin açık beyanıyla, Allah’ın katında söz alan -yani tevhid ve kelime-i şehadet sahibi olan- günahkârlara şefaat edilecektir. Bu, ayetin apaçık beyanıdır.

Şimdi, şefaati inkâr edenlere deriz ki:

Ayet-i kerimede, Rahman’ın katında söz alan günahkârlara şefaat edileceği açıkça beyan buyrulmuştur. Demek, şefaat haktır ve Allah katında söz alanlara yani tevhid ve kelime-i şehadet sahiplerine mahsustur.

— Sizler bu ayet-i kerimeyi okumuyor musunuz?

— Eğer okuyorsanız ayete nasıl mana veriyorsunuz? 

— Ayetteki إِلاَّ مَنْ  “o kişi müstesna” kaydını görmüyor musunuz? 

— Eğer şefaat hak olmasaydı ayette إِلاَّ مَنْ  denilir miydi?

إِلاَّ مَنْ   demek, “Şefaat ancak bu kişilere edilir.” demektir. Bu kişiler de ayetin devamında izah edilmiş: Rahman’ın katında söz alanlar...

Fahreddin er-Râzî’nin izahına göre de "söz alanlar" tevhid ve kelime-i şehadet sahibi olanlardır. Bu kişilere şefaat edilebilecektir.

Ey şefaati inkâr edenler! Allah bu kişilere şefaat edilebilecek derken, siz “Yok, edilemez.” diyorsunuz. 

— Bu sözünüzle ayeti inkâr ettiğinizin farkında mısınız? 

Eğer biraz aklınız varsa hemen tövbe eder ve fikirlerinizle bozduğunuz insanların ıslahına çalışırsınız!

 

 

Şefaatin hak olduğuna dair göstereceğimiz ikinci delil Yunus suresinin 3. ayet-i kerimesidir. Bu ayet-i kerimede şöyle buyrulmuş:  

 مَا مِنْ شَفِيعٍ إِلاَّ مِنْ بَعْدِ إِذْنِهِ  

O’nun izninden sonrası müstesna, şefaat edecek hiç kimse yoktur. (Yunus 3)

Şöyle de mana verilebilir: Ancak onun izninden sonra şefaat edilebilir. (Yunus 3)

Şimdi, bu ayet-i kerime üzerinde biraz tahlil yapalım:

Ayetin başında,  مَا مِنْ شَفِيعٍ  "Hiçbir şefaatçi yoktur." denilerek bütün şefaatçilerin şefaati reddedilmiştir. Daha sonra  إِلاَّ  kaydı konulmuştur. Buradaki  إِلاَّ  istisnasından anlıyoruz ki"Hiçbir şefaatçi yoktur." hükmü kayıt altına alınmaktadır.  

Bu kayıt bazı ayetlerde kişilerle ilgili olurken, bu ayette zamanla ilgilidir. إِلاَّ  nın devamı olan  مِنْ بَعْدِ إِذْنِهِ  ifadesi bu zaman kaydını açıklamaktadır. Bu kayıt, Allah'ın izninden sonrasının müstesna olduğudur. 

Bu durumda ayet-i kerime şu manaya gelmektedir: 

— Hiç bir şefaatçi yoktur. Sadece Allah'ın izninden sonra şefaat edecek vardır. 

Ya da başka bir ifadeyle: 

— Allah'ın izninden önce şefaat edecek hiç kimse yoktur. 

Demek, şefaat Allah'ın iznini bağlıdır. Onun izni olursa, bir kul başka bir kula şefaat edebilir. İzni olmazsa edemez. Eğer Allah’ın izni dairesinde şefaat olmasaydı, ayette geçen “Allah’ın izninden sonra olması müstesna” ifadesi gereksiz olurdu. Kur'an'da ise gereksiz hiçbir ifade yoktur. 

Sözün özü: "Onun izninden sonra olması müstesna" ifadesi, Allah’ın izni dairesinde şefaatin hak olduğunu ispat etmektedir. 

Şimdi, şefaati inkâr edenlere bazı sorular soralım:

Ey şefaati inkâr edenler! Bakın, ayet-i kerimede "Ancak onun izninden sonra şefaat edilebilir." buyrularak apaçık bir surette şefaatin hak olduğu beyan edilmiştir. Şefaat vardır ve Allah'ın iznine bağlıdır. Ayetin reddettiği şey şefaatin varlığı değildir. Ayetin reddettiği şey Allah'ın izni olmadan şefaat edilebileceğidir. Ayet izinsiz şefaati reddeder ve şefaati Allah'ın iznine bağlar.  

Şimdi size soruyoruz: 

— Sizler bu ayet-i kerimeyi okumuyor musunuz?

— Eğer okuyorsanız ayeti nasıl izah ediyorsunuz? 

— Ayet apaçık bir şekilde "şefaatin Allah'ın izniyle olacağını" söylerken, şefaati nasıl inkâr ediyorsunuz? 

— Ayetteki  إِلاَّ مِنْ بَعْدِ إِذْنِهِ kaydını görmüyor musunuz? 

— Eğer şefaat yoksa ayetteki  إِلاَّ مِنْ بَعْدِ إِذْنِهِ  ne demek? Buraya bir mana verin de görelim.

إِلاَّ مِنْ بَعْدِ إِذْنِهِ  demek, "Allah'ın izninden sonra şefaat edilir." demektir. Zerre miskal Arapça bilen burayı bu şekilde anlar. Bunu siz de biliyorsunuz lakin amacınız farklı. Amacınız dinin esaslarını bozmak. Allahu Teâlâ sizlerin şerrinden ümmet-i Muhammed'i muhafaza eylesin. Âmin.

 

 

Şefaatin hak olduğuna dair göstereceğimiz üçüncü delil Enbiya suresinin 28. ayet-i kerimesidir. Bu ayet-i kerimede şöyle buyrulmuş:

 وَلاَ يَشْفَعُونَ إِلاَّ لِمَنْ ارْتَضَى  

Onlar ancak Allah'ın razı olduğu kimseye şefaat edebilirler. (Enbiya 28)

Şöyle de manalandırabiliriz: Onlar Allah'ın razı olduğu kimseden başkasına şefaat etmezler. (Enbiya 28)

Şimdi, bu ayet-i kerime üzerinde biraz tahlil yapalım:

Ayet-i kerimenin başında, وَلاَ يَشْفَعُونَ  "Onlar şefaat etmezler." buyrulmuş. Burada "onlar" ile kastedilen meleklerdir. Zira bu ayette meleklerin sıfatları anlatılmaktadır.

"Onlar şefaat etmezler." beyanından sonra,  إِلاَّ لِمَنْ  "Ancak o kimse müstesna" denilerek,meleklerin şefaat etmeyecekleri hükmünden bir kısım insanlar müstesna kılınmıştır.  

إِلاَّ لِمَنْ  ifadesinden anlıyoruz ki bir kısım insanlara şefaat edeceklerdir. Eğer şefaat hak olmasaydı böyle bir istisna yapılmaz; "Onlar şefaat etmezler." denilerek ayete nokta konulurdu. Ancak nokta konulmamış ve إِلاَّ لِمَن denilerek istisna yapılmıştır. 

— Peki, bu istisnaya giren kullar kimlerdir?

Ayetin devamı bunu beyan eder:  ارْتَضَى  Allah'ın razı olduğu kullar...

O hâlde şimdi, alttaki ayet-i kerimeye bakarak şu sorularımıza cevap bulun: 

Onlar ancak Allah'ın razı olduğu kimseye şefaat ederler. (Enbiya 28)

— Melekler kime şefaat etmeyecek?

Allah’ın razı olmadığı kimselere.

— Peki, kime şefaat edecek?

Allah’ın razı olduğu kimselere.

Bakın, ayet-i kerimenin apaçık beyanıyla, Allah’ın razı olduklarına şefaat edilecektir. Razı olmayı da şöyle izah edebiliriz:

Mesela bir kulun günahları sevaplarından çoktur. Bu sebeple cehennemi hak eder. Ancak onun bir sözü veya bir ameli vardır ki Allah o sözden ve o amelden hoşnut olmuştur. Meselazalim bir sultanın karşısında hakkı haykırmıştır. Veya Allah'ın isminin küçümsendiği bir yerdeAllah'ın ismini yüceltmiştir. Ya da elindeki son lokmayı Allah için tasadduk etmiş ve mümin kardeşini kendi nefsine tercih etmiştir. Ve bunlar gibi ameller işlemiştir... 

Evet, belki bu ameller zatında küçüktür; belki çakıl taşı kadardır ve onun dağ gibi günahlarına mukabele edememiştir. Lakin bu ameller Allah'ın rahmetini ve rızasını celbetmiştir. 

İşte Allahu Teâlâ, o ameli sebebiyle kulunu affetmeyi murad eder. Bunu murad edince de onun hakkında şefaate izin verir.

Şefaat: Meleklerin, peygamberlerin veya salih kulların günahkâr kulun affedilmesi için Allah'a dua etmesidir. Allahu Teâlâ kulunu affetmeyi murad edince onun hakkındaki duayı kabul eder. Bu durumda o kula şefaat edilmiş olur.

Görüldüğü gibi, affeden yine Allah'tır. Şefaat ise Allah'ın affına bir vesiledir. 

Şimdi, şefaati inkâr edenlere şunu sormak istiyoruz:

— Ayet-i kerimede apaçık bir şekilde, Allah'ın razı olduğu kimselere şefaat edileceği beyan buyrulurken, sizler nasıl oluyor da şefaati inkâr ediyorsunuz? 

— Nasıl oluyor da bu ayete gözlerinizi kapıyorsunuz? 

Bakın, Allah'ın razı olduğu kişilere melekler şefaat edecektir. Melekler şefaat edebiliyorsa;peygamberler, evliyalar, şehitler ve şefaat etmesine izin verilen diğerleri de şefaat edecektir. Bütün bu şefaatler de ancak Allah'ın izni ve rızası dâhilindedir. Mesele bu kadar açıktır. Daha fazla söze ihtiyaç yoktur.

 

 

Şefaatin hak olduğuna dair göstereceğimiz sekizinci delil Zuhruf suresinin 86. ayet-i kerimesidir. Bu ayet-i kerimede şöyle buyrulmuş:  

 وَلاَ يَمْلِكُ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الشَّفَاعَةَ إِلاَّ مَنْ شَهِدَ بِالْحَقِّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ    

Allah'ı bırakıp da ibadet ettikleri şeyler -yani putlar- şefaate sahip değildirler. Şefaate ancakbilerek hakka şahitlik edenler sahiptir. (Zuhruf 86)

Şimdi, bu ayet-i kerime üzerinde biraz tahlil yapalım:

Ayet-i kerimenin başında, وَلاَ يَمْلِكُ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الشَّفَاعَةَ  "Allah'ı bırakıp da ibadet ettikleri şeyler şefaate sahip değildirler." buyrulmuş. Allah'ı bırakıp da ibadet ettikleri şeyler putlardır. Müşrikler putların kendilerine şefaat edeceklerine inanıyorlardı. Bu ayet-i kerime ile onların inancının yanlışlığı ortaya konulmuş ve putların şefaat hakkı olmadığı bildirilmiştir.

Daha sonra  إِلاَّ مَنْ  "Ancak o kimse müstesna" denilerek istisna yapılmıştır. Bu istisnadan anlıyoruz ki ayetin devamında gelecek olan kimseler şefaat hakkına sahiptirler. 

— Peki, onlar kimdir?

Ayetin devamı bunu beyan eder:  شَهِدَ بِالْحَقِّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ  Bilerek hakka şahitlik edenler.

Hakka şahitlikten murad, Allah'tan başka ilah olmadığına şahitliktir. Bilerek bu şahitliği yapanlar da başta melekler, peygamberler ve derecelerine göre salih kullardır.   

Bakın, ayet-i kerimenin açık beyanıyla, bilerek hakka şahitlik edenler şefaat yetkisine sahip olacaklardır. Bu manaya kendi yorumumuzu falan da katmıyoruz. Ayetin kelime manası bu.Hangi tefsire ya da meale baksanız bu manayı bulursunuz.

O hâlde şimdi, şefaati inkâr edenlere soruyoruz:

— Ey şefaati inkâr edenler! Sizler bu ayet-i kerimeyi görmüyor musunuz?

— Eğer görüyorsanız bu ayete nasıl mana veriyorsunuz? 

— Yoksa biz ayete yanlış mana mı veriyoruz? 

Bakın, ayet-i kerime diyor ki: Bilerek hakka şahitlik edenler şefaate sahiptir yani şefaat edecektir.

— Ayet-i kerime böyle derken, sizler nasıl oluyor da "Şefaat yoktur." diyorsunuz? 

Şefaati inkâr etmek, mezkûr ayeti inkâr etmektir. Ayeti inkâr eden de küfre girer. Küfre girmek için tek bir ayeti inkâr etmek kâfidir. Artık bundan sonrasını şefaati inkâr edenler düşünsün!

 

 

Şefaatin hak olduğuna dair göstereceğimiz beşinci delil Bakara suresinin 255. ayet-i kerimesidir. Bu ayet-i kerimede şöyle buyrulmuş:

 مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلاَّ بِإِذْنِهِ  

Onun (Allah'ın) izniyle olması müstesna, Allah katında kim şefaat edebilir? (Bakara 255)

Şimdi, bu ayet-i kerime üzerinde biraz tahlil yapalım:

Ayetin başı olan,  مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ  "Onun katında şefaat edecek kimdir?" ifadesi, "Onun katında şefaat edecek hiç kimse yoktur." manasındadır.

Ayet-i kerimede, "Şefaat edecek hiç kimse yoktur." denildikten sonra  إِلاَّ ile istisna yapılmıştır. Buradaki  إِلاَّ  istisnasından anlıyoruz ki "Şefaat edecek hiç kimse yoktur." hükmü kayıt altına alınmaktadır.  

Bu kayıt bazı ayetlerde kişilerle ilgili olurken, bu ayette zamanla ilgilidir. إِلاَّ  nın devamı olan  بِإِذْنِهِ ifadesi bu zaman kaydını açıklamaktadır. Bu kayıt, Allah'ın izninden sonrasının müstesna olduğudur. 

Bundan anlaşılıyor ki: Şefaat Allah'ın iznini bağlıdır. Onun izni olursa bir kul başka bir kula şefaat edebilir. İzni olmazsa edemez. 

Eğer Allah’ın izni dairesinde şefaat olmasaydı, ayette geçen “Allah’ın izniyle olması müstesna” ifadesi gereksiz olurdu. 

— Öyle ya, eğer şefaat yoksa, Allah'ın izniyle olması niçin müstesna kılınsın? 

— Şefaat olmasaydı  إِلاَّ بِإِذْنِهِ ifadesine gerek olur muydu?

Elbette olmazdı. Eğer şefaati inkâr ederseniz, Kur'an’da gereksiz bir ifadenin bulunduğuna hükmetmek zorunda kalırsınız. Bu da sizi dinden çıkarır.  

Sözün özü: "Allah'ın izniyle olması müstesna" ifadesi, Allah’ın izni dairesinde şefaatin hak olduğunu ispat eder. 

Şimdi, şefaati inkâr edenlere deriz ki:

— Sizler bu ayet-i kerimeyi okumuyor musunuz? 

— Ayet apaçık bir şekilde şefaatin Allah’ın izniyle var olduğunu söylerken, sizler bu ayete nasıl gözlerinizi kapıyorsunuz? 

— Ayetteki  إِلاَّ بِإِذْنِهِ  kaydını görmüyor musunuz? Eğer şefaat yoksa ayetteki  إِلاَّ بِإِذْنِهِ  ne demek? Buraya bir mana verin de görelim!

إِلاَّ بِإِذْنِهِ  demek, “Allah’ın izniyle şefaat edilir.” demektir. Zerre miskal Arapça bilen burayı bu şekilde anlar. Bu durumda, şefaati inkâr etmek ayeti inkâr etmektir. Ayeti inkâr eden de dinden çıkar! İşte şefaati inkâr edenlerin akıbeti...

 

 

Şefaatin hak olduğuna dair göstereceğimiz altıncı delil Taha suresinin 109. ayet-i kerimesidir. Bu ayet-i kerimede şöyle buyrulmuş: 

يَوْمَئِذٍ لاَ تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ إِلاَّ مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمَنُ وَرَضِيَ لَهُ قَوْلاً   

O gün, Rahman’ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimselerden başkasına şefaat fayda vermez. (Taha 109)

Şimdi, bu ayet-i kerime üzerinde biraz tahlil yapalım:

Ayet-i kerimenin başında,  يَوْمَئِذٍ لاَ تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ  "O gün şefaat fayda vermez." buyrulmuş. Daha sonra da  إِلاَّ مَنْ  "O kimse müstesna" denilerek, şefaatin fayda vermeyeceği hükmünden bir kısım insanlar müstesna kılınmış.

إِلاَّ مَنْ  ifadesinden anlıyoruz ki bir kısım insanlara şefaat fayda verecektir. Eğer şefaat hak olmasaydı böyle bir istisna yapılmaz; "O gün şefaat fayda vermez." denilerek ayete nokta konulurdu. Ancak nokta konulmamış ve  إِلاَّ مَنْ denilerek istisna yapılmış.

— Peki, bu istisnaya giren kullar kimlerdir?

Ayetin devamı bunu beyan eder:

1.  أَذِنَ لَهُ الرَّحْمَنُ Rahman'ın kendisine izin verdiği,

2.  وَرَضِيَ لَهُ قَوْلاً  Ve sözünden hoşnut olduğu kimseler.

Şimdi, alttaki ayet-i kerimeye bakarak şu sorularımıza cevap vermeye çalışın: 

O gün, Rahman’ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimselerden başkasına şefaat fayda vermez. (Taha 109)

— Şefaat kime fayda vermeyecek?

Allah’ın izin vermediği ve sözünden hoşnut olmadığı kimselere...

— Peki, şefaat kime fayda verecek?

Allah’ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimselere...

Bakın, ayet-i kerimenin apaçık beyanıyla, Allah’ın izin verdiklerine ve sözünden razı olduklarına şefaat fayda verecektir!

Mesela bir kulun günahları sevaplarından çoktur. Bu sebeple cehennemi hak eder. Ancak onun bir sözü veya bir ameli vardır ki Allah o sözden ve o amelden hoşnut olmuştur. Her ne kadar o söz ve o amel küçükse de Allah'ın rahmetini ve rızasını celbetmiştir. 

İşte Allahu Teâlâ o ameli sebebiyle kulunu affetmeyi murad eder. Bunu murad edince de onun hakkında şefaate izin verir.

Şefaat: Meleklerin, peygamberlerin veya salih kulların, günahkâr bir kulun affedilmesi için Allah'a dua etmesidir. Allahu Teâlâ kulunu affetmeyi murad edince, onun hakkındaki duayı kabul eder. Bu durumda o kula şefaat edilmiş olur.

Görüldüğü gibi, affeden yine Allah'tır. Şefaat ise Allah'ın affına bir vesiledir. 

Şimdi, şefaati inkâr edenlere deriz ki:

Ayet-i kerimede, Allah’ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimselere şefaatin fayda vereceği buyrulmuştur. Demek, şefaat haktır ve Allah’ın iznine ve rızasına bağlıdır.

— Sizler bu ayet-i kerimeyi hiç okumuyor musunuz? 

— Ayet apaçık bir şekilde şefaati Allah’ın iznine ve rızasına bağlarken, sizler nasıl oluyor da şefaati inkâr ediyorsunuz?

— Ayetteki  إِلاَّ مَنْ “O kişi müstesna” kaydını görmüyor musunuz? 

— Eğer şefaat olmasaydı ayette  إِلاَّ مَنْ  denilir miydi?

إِلاَّ مَنْ  demek, “Şefaat ancak bu kişilere fayda verir.” demektir. Bu kişiler de ayetin devamında beyan edilmiş:

1. Allah’ın kendisi için izin verdiği.

2. Allah’ın sözünden razı olduğu.

Bu kişilere şefaat fayda verecektir. Allahu Teâlâ bu kişilere şefaat fayda verecek derken, siz “Yok, fayda veremez.” diyorsunuz. 

— Bu sözünüzle Allah’a iftira attığınızın ve nasıl bir cinayet işlediğinizin farkında mısınız? 

Eğer biraz aklınız varsa pişman olur ve hemen tövbe edersiniz!

 

 

Şefaatin hak olduğuna dair göstereceğimiz yedinci delil Sebe suresinin 23. ayet-i kerimesidir. Bu ayet-i kerimede şöyle buyrulmuş:

 وَلاَ تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ عِنْدَهُ إِلاَّ لِمَنْ أَذِنَ لَهُ  

Allah'ın izin verdiği kimse müstesna, onun huzurunda şefaat fayda vermez. (Sebe 23)  

Şimdi, bu ayet-i kerime üzerinde biraz tahlil yapalım:

Ayet-i kerimenin başında, وَلاَ تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ عِنْدَهُ "Onun (Allah'ın) katında şefaat fayda vermez." buyrulmuş. Daha sonra da  إِلاَّ لِمَنْ  "O kimse müstesna" denilerek, şefaatin fayda vermeyeceği hükmünden bir kısım insanlar müstesna kılınmış.

"Allah'ın kendisine izin verdiği müstesna" ayeti iki manaya gelebilir. 

1. Şefaati ancak kendisine izin verilenler edebilir. 

Bu durumda, ayetin manası şöyle olur: 

— Onun katında, kendisine izin verdiği kimselerden başkasının şefaati fayda vermez.

Bu ihtimale göre, putlardan şefaat uman müşriklere bir reddiye vardır ve onlara şöyle denilmek istenmiştir: 

— Şefaati ancak Allah'ın izin verdikleri yapabilir. Allah ise putlara ve taptığınız diğer batıl mabudlara şefaat izni vermemiştir. Dolayısıyla onlardan şefaat beklemeniz beyhudedir.

2. Kendisine izin verilen, şefaat eden değil şefaat edilendir. 

Bu durumda, ayetin manası şöyle olur: 

— Onun katında, kendisine izin verdiği kimselerden başkasına şefaat fayda vermez.

Demek, şefaatten faydalanmak da Allah'ın iznine bağlıdır.  

Şimdi, iki farklı manayı alt alta görüp farkı daha iyi kavrayalım:

Birinci mana: Kendisine izin verdiği kimselerden başkasının şefaati fayda vermez.

İkinci mana: Kendisine izin verdiği kimselerden başkasına şefaat fayda vermez.

Demek, Allah'ın izni olmadan kimse şefaat edemez ve kimseye de şefaat fayda vermez. Şefaat etme hakkı da şefaate nail olma da ancak Allah'ın izniyledir. 

Buraya kadar yaptığımız tahlile dayanarak şu sorularımıza cevap vermeye çalışın:

— Kimin şefaati fayda verebilir?

Allah'ın izin verdiği kişinin.

— Peki, kime fayda verebilir?

Allah'ın izin verdiğine.

Bakın, ayet-i kerimenin apaçık beyanıyla, Allah’ın izin verdikleri şefaat edebilecek ve yine izin verilenler bu şefaatten faydalanacaktır. 

Şimdi, şefaati inkâr edenlere deriz ki:

Ayet-i kerimede iki manayı da esas aldığımızda, Allah’ın izin verdiği kimselerin şefaatinin fayda vereceği ve yine kendisi için izin verilenlerin bu şefaatten faydalanacağı açıkça beyan buyrulmuştur. Demek, şefaat etmek de şefaatten faydalanmak da haktır ve bunlar Allah’ın iznine bağlıdır.

— Sizler bu ayet-i kerime hakkında ne diyorsunuz? 

— Ayet apaçık bir şekilde şefaati Allah’ın iznine bağlarken, sizler nasıl oluyor da bu ayete gözlerinizi kapıyorsunuz?

— Şefaat hak olmasaydı, “Allah’ın izin verdiği kimseler müstesna.” denilerek istisna yapılır mıydı?

— Bu ayetten bir kısım kulların Allah’ın izniyle şefaat edebileceğini ve yine bir kısmın şefaate nail olabileceğini anlamak için allame mi olmak lazım? 

Bilmiyorum, aklınız mı yok? Kalbiniz mi ölmüş? İnsafınız mı çürümüş? Yoksa bu dini bozmaya mı çalışıyorsunuz?

Biz size ne diyelim, size nasihat tesir eder mi ki... 

Lakin Allah’tan ümit kesilmez. Ben yine de sizler için Rabbimden hidayet diliyorum. Rabbim sizlere hidayet yolunu kolaylaştırsın. Âmin.

 

 

Şefaatin hak olduğuna dair göstereceğimiz yedinci delil Necm suresinin 26. kerimesidir. Bu ayet-i kerimede şöyle buyrulmuş:

وَكَمْ مِنْ مَلَكٍ فِى السَّمَاوَاتِ لاَ تُغْنِى شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا إِلاَّ مِنْ بَعْدِ أَن يَأْذَنَ اللَّهُ لِمَن يَشَاءُ وَيَرْضَى

Göklerde nice melek vardır ki -Allah'ın dilediğine ve razı olduğuna izin vermeden önce- onların şefaatleri hiçbir fayda vermez. (Necm 26)

Şimdi, bu ayet-i kerime üzerinde biraz tahlil yapalım:

Ayet-i kerimenin başında,  وَكَمْ مِنْ مَلَكٍ فِى السَّمَاوَاتِ لاَ تُغْنِى شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا  "Göklerde nice melek vardır ki onların şefaatleri hiçbir fayda vermez." buyrulmuş. Daha sonra da إِلاَّ مِنْ بَعْدِ أَن يَأْذَنَ اللَّهُ "Allah'ın izin vermesinden sonrası müstesna" denilerek, şefaatin fayda vermeyeceği hükmünden bir kısım insanlar istisna edilmiş.

— Peki, bu istisnaya giren kullar kimlerdir?

Ayetin devamı bunu beyan eder:

1.  لِمَن يَشَاءُ  Allah'ın dilediği kullar.

2.  وَيَرْضَى  Ve razı olduğu kullar.

Ayetin açık beyanıyla, Allah'ın dilediği ve razı olduğu kullar, meleklerin şefaatinin fayda vermeyeceği kullardan ayırt edilmiş ve bu hükümden istisna edilmiştir. 

Şimdi, alttaki ayet-i kerimeye bakarak şu sorularımıza cevap vermeye çalışın: 

Göklerde nice melek vardır ki -Allah'ın dilediğine ve razı olduğuna izin vermeden önce- onların şefaatleri hiçbir fayda vermez. (Necm 26)

— Gökteki meleklerin şefaati kime fayda vermez?

Allah'ın izin vermediklerine ve razı olmadıklarına...

— Peki, meleklerin şefaati kime fayda verecek?

Allah'ın izin verdiklerine ve razı olduklarına...

Gördüğünüz gibi, ayetin açık beyanıyla, melekler şefaat edecektir. Bu şefaat, Allah’ın dilediği ve razı olduğu kullar için geçerli olacaktır. Allah’ın dilemediği ve razı olmadığı kullara ise şefaat yoktur ve fayda vermeyecektir. Zaten Kur'an’da şefaatin olmadığını beyan eden bütün ayetler, Allah’ın razı olmadığı ve izin vermediği kullar için geçerlidir. 

Şimdi, şefaati inkâr edenlere deriz ki:

— Ayet-i kerime apaçık bir şekilde, Allah’ın dilediği ve razı olduğu kullara meleklerin şefaat edeceğini beyan ederken, sizler şefaati nasıl inkâr ediyorsunuz?

— Necm suresinin 26. ayeti mushafınızda yok mu? 

— Ya da bu ayet bizim verdiğimiz manadan başka bir manaya mı geliyor? Bu ayeti bir izah edin de görelim.

— Yoksa siz şöyle mi yapıyorsunuz: Ayetin başını okuyup, “Göklerde nice melek vardır ki onların şefaatleri fayda vermez.” diyor ve ayetin devamını okumuyor musunuz? Ayetin devamında, Allahu Teâlâ bu hükümden dilediği ve razı olduğu kulları istisna etmiş, bunu görmüyor musunuz?

Elbette görüyorsunuz ve biliyorsunuz lakin sizin derdiniz başka. Derdiniz dini öğretmek değil, dinin esaslarını bozmak. Gayretiniz bundandır. 

Biz de burada yemin ediyoruz ki sizin bu dini bozma gayretinizin en az iki misli biz de bu dini muhafaza için çalışacak ve sizler gibi müfsitlerin şerrinden korumak için gece gündüz çabalayacağız!

 

 

Daha önceki derslerimizde şefaatin hak olduğuna dair sekiz ayet-i kerimeyi tahlil etmiştik. Her bir ayeti bu şekilde tahlil etmek uzun kaçacağından kalan ayet-i kerimeleri icmali bir surette beyan edeceğiz.

İlk önce şefaatin manasını bir daha hatırlayalım:

Şefaat: Salih bir kulun günahkâr bir kulun affı için Allah'a dua etmesidir. Eğer duası kabul olursa, "Falan kul falancaya şefaat etti." denilir. Bunun manası, onun duası hürmetine Allah onu affetti ve cehennemden halas etti demektir. Eğer duası kabul olmazsa, "Falanca şefaat etmek istedi ancak isteği kabul olmadı." denilir. Her şefaat talebi kabul olacak diye bir şey de yok. Allah isterse kabul eder isterse reddeder.

Sözün özü: Şefaat, salih bir kulun günahkâr bir kul için Allah'tan af dilemesidir. Şefaatin başka bir manası yoktur. 

O hâlde şimdi soruyoruz: 

— Bir kulun başka bir kul için af dilemesi hususunda Kur'an ne diyor? Bu caiz midir değil midir? 

Eğer bu caizse şefaat de caiz olmalıdır. Çünkü şefaat, bir kul için af dilemekten başka bir şey değildir. 

Şimdi, Kur'an'ın kapısını çalalım ve cevabımızı Kur'an'da arayalım:

Mümin suresi 7. ayet-i kerimede meleklerden bahisle şöyle buyrulur:

الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيُؤْمِنُونَ بِهِ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَعِلْمًا فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تَابُوا وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ وَقِهِمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ

Arşı taşıyanlar ve onun etrafındakiler Rablerinin hamdiyle tesbih ederler, O'na iman ederler ve iman edenler için af dilerler. (Derler ki) Ey Rabbimiz! Rahmet ve ilminle her şeyi kuşattın.Tövbe eden ve yoluna uyan kullarını bağışla ve onları ateşin azabından koru. (Mümin 7)

Melekler nasıl dua ediyorlarmış işittiniz mi? Diyorlarmış ki: 

— Ey Rabbimiz! Tövbe eden ve yoluna uyan kullarını bağışla ve onları ateşin azabından koru. 

Şimdi, şefaati inkâr edenlere soruyoruz: 

— Melekler bu dünyada müminlerin affı için dua ediyor; siz bunu Kur'an'da okuyorsunuz. Peki, meleklerin ahiretteki şefaatlerini niçin inkâr ediyorsunuz? 

Bizler "Melekler şefaat edecek." derken, meleklerin müminlerin affı için Allah'a yalvaracağını ve dua edeceğini kastediyoruz. Bakın, melekler bunu zaten yapıyor. Ve onlara böyle dua etmelerini de Rabbimiz ilham etmiş ve öğretmiş. 

— Eğer onların duasının affımızda bir rolü olmasaydı onlar dua eder miydi? 

— Rabbimiz onlara böyle dua etmesini öğretir miydi? 

Şefaati inkâr edenlere yine soruyoruz: 

— Aklınızın almadığı yer neresi? 

— Meleklerin bu dünyada affımız için dua etmesiyle ahirette dua etmesi arasında bir fark var mı? 

Hayır, hiç bir fark yok. Ve bu, şefaatin ta kendisidir!

O hâlde eğer siz şefaati inkâr edecekseniz önce Mümin suresinin 7. ayetini inkâr etmelisiniz. Çünkü bu ayet-i kerime meleklerin bu dünyada dahi şefaat ettiklerini beyan buyurmaktadır. 

Cenab-ı Mevla onların şefaatini hakkımızda kabul buyursun. Âmin.

Şimdi de başka bir ayet-i kerimeye bakalım:

Muhammed suresi 19. ayet-i kerimede Peygamber Efendimiz (a.s.m.)'a şöyle emrediliyor: 

وَاسْتَغْفِرْ لِذَنبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ  

Hem kendi günahın için hem de mümin erkekler ve mümin kadınlar için Allah'tan af dile! (Muhammed 19)

Bu ayet üzerinden, şefaati inkâr edenlere soruyoruz: 

— Ayet-i kerimede, Peygamberimiz (a.s.m.)'a mümin erkekler ve mümin kadınların affı için dua etmesi emredilmiş. Peygamberimizin müminler için af dilemesinin bir faydası olmayacaksa bu ayetin manası nedir? 

— Peygamberimizin af dilemesini Allah kabul etmeyecekse niçin Peygamberimize bu emri vermiş? 

Bakın, şefaat dünyada bile var. Çünkü şefaat, bir kulun affı için Allah'a dua etmektir. Peygamberimiz (a.s.m.) Allah'ın emriyle bu duayla mükellef kılınmıştır. Eğer şefaati kabul etmezseniz -haşa- bu emrin manasız ve faydasız bir emir olduğunu kabul etmek zorunda kalırsınız? 

— Öyle ya, eğer Peygamberimizin bizim için af dilemesinin bir manası yoksa ne diye affımız için dua etmesi emrediliyor? 

Şefaati inkâr edenlerin kör gözlerine bu ayet-i kerimeyi sokuyoruz. Sadece bu ayeti de değil, Kur'an'ın birçok yerinde Peygamberimize bizim için af dilemesi emredilmiştir. Bu ayetlerin tamamını onların kör gözüne sokuyoruz. Mesela Mümtehine suresinin 12. ayetinde şöyle buyrulmuş: 

وَاسْتَغْفِرْ لَهُنَّ اللَّهَ (Biat etmek için sana gelen) kadınlar için Allah’tan af dile.  

Ali İmran suresinin 159. ayetinde şöyle buyrulmuş: 

وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ Ve onlar için af dile.  

Nisa suresinin 64. ayetinde şöyle buyrulmuş:

وَاسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُولُ Resul de onlar için af dilerse... 

Bütün bu ayetlerden anlaşılıyor ki: Peygamberimiz (a.s.m.)'ın bizim için af dilemesini Allahemretmiştir. İşte bu af dileği şefaattir. Allah bu dileği kabul ederse, Peygamberimiz bize şefaat etmiş olur. Kabul etmezse, hakkımızdaki şefaat dileği reddedilmiş olur. Dua ve niyaz Peygamberimizden, af ise Allah'tandır. 

Şimdi, şefaati inkâr edenler bizi iyi dinlesin: 

Bir başkasının günahı için af istemek şefaat talep etmek demektir. Buna manaya göre, Allahu Teâlâ Resulüne "müminler için şefaat talep etmesini" emretmektedir. 

Bakın, şefaat talep etmesini Allah emrediyor. 

— Hani Peygamberimizin şefaati yoktu? 

— Eğer Allahu Teâlâ Peygamberimizin şefaatini kabul etmeyecek olsaydı ona affımız için dua etmesini emreder miydi? 

Unutmayın, Allah vermek istemeseydi istemek vermezdi. Madem istemek vermiş, o hâlde vermek istiyor. 

Şimdi de Kur'an'da diğer peygamberlerin af dilemelerini yani şefaat talep etmelerini görelim: 

Meryem suresi 47. ayette şöyle buyrulur:

 قَالَ سَلاَمٌ عَلَيْكَ سَأَسْتَغْفِرُ لَكَ رَبِّي  

(Hazreti İbrahim babasına şöyle) dedi: Selam üzerine olsun. Senin için Rabbimden af dileyeceğim. 

Bakın, Hazreti İbrahim (a.s.) babası için şefaat talep ediyor. Ancak babası kâfir olduğu için Allahu Teâlâ Hazreti İbrahim'in bu şefaat talebini reddediyor. 

Yusuf suresi 98. ayette şöyle buyrulur:

 قَالَ سَوْفَ أَسْتَغْفِرُ لَكُمْ رَبِّي  

(Hazreti Yakup evlatlarına şöyle) dedi: Sizler için Rabbimden af dileyeceğim. 

Bakın, Hazreti Yakup (a.s.) da evlatları için şefaat talep etmektedir. 

— Merak ediyorum, şefaati inkâr edenler bu ayetleri görmüyorlar mı? 

Birçok peygamber daha bu dünyada iken şefaat etmek istemiş. Bu dünyada caiz olan bir şey ahirette niçin caiz olmasın? 

Hatta sadece melekler ve peygamberler de değil, sade müminler bile mümin kardeşlerinin affı için dua etmişler yani müminlerin affı için şefaatçi olmak istemişler. Mesela Haşr suresi 10. ayet-i kerimede şöyle buyrulur:

 رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَلِإِخْوَانِنَا الَّذِينَ سَبَقُونَا بِالْإِيمَانِ

Ey Rabbimiz! Bizi ve imanla bizden önce geçen kardeşlerimizi bağışla... 

Yine İbrahim suresi 41. ayet-i kerimede şöyle buyrulur:

رَبَّنَا اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ

Ey Rabbimiz! Hesabın olacağı günde beni, ana-babamı ve bütün müminleri bağışla. 

Bakın, ayetlerin apaçık beyanıyla, müminler birbirinin affı için daha bu dünyada iken dua ediyor. Şimdi, şefaati inkâr edenlere soralım: 

— Müminin mümine bu kadar duasını Kur'an'da gördükten sonra, hâlâ müminin mümine duası demek olan şefaati inkâr edecek misiniz? 

— Bu dünyada meleklere, peygamberlere ve salih kullara günahkâr müminlerin affı için dua ettiren Rabbimiz, bu duayı ahirette niçin yaptırmasın? 

— Mümin hakkında yapılan duanın bir kıymeti olmasaydı Allahu Teâlâ meleklere ve peygamberlere affımız için dua etmelerini emreder miydi? 

Eserimizin başından buraya kadar, şefaatin hak olduğunu Kur’an’ın ayetleriyle ispat ettik. Daha başka gösterebileceğimiz ayet-i kerimeler de var. Ancak bu kadarı yeter düşüncesiyle bu babı burada kapatıyoruz. Bir sonraki dersimizde şefaatle ilgili hadis-i şerifleri tahlil edeceğiz.

 

 

Bu dersimizde şefaat hakkında bazı hadis-i şerifleri nakledeceğiz. Nakledeceğimiz ilk hadis-i şerifi Enes b. Malik Hazretleri rivayet etmiştir. Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuştur:

شَفَاعَتِي لِأَهْلِ الْكَبَائِرِ مِنْ أُمَّتِي   

Benim şefaatim ümmetimden büyük günah sahipleri içindir. (Tirmizî, Kıyâme, 11; İbni Mâce, Zühd, 26; Ahmed İbni Hanbel, 3/113)

Zeyd b. Erkam Hazretleri, Peygamberimiz (a.s.m.)'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir:

شَفَاعَتِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ حَقٌّ فَمَنْ لَمْ يُؤْمِنْ بِهَا لَمْ يَكُنْ مِنْ اَهْلِهَا 

Kıyamet günündeki şefaatim haktır. Kim şefaatime inanmazsa onun ehlinden olmayacaktır. (El-Mutteki, Kenzü'l-Umman, 14/399)

Osman İbni Affan Hazretleri, Peygamberimiz (a.s.m.)'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir:

يَشْفَعُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ثَلاَثٌ اَلْاَنْبِيَاءُ ثُمَّ الْعُلَمَاءُ ثُمَّ الشُّهَدَاءُ  

Kıyamet gününde üç zümre şefaat edecektir: Peygamberler, sonra âlimler, sonra da şehitler (İbni Mâce, Zühd, 37, 2/1443)

Ebû Hureyre Hazretleri, Peygamberimiz (a.s.m.)'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir:

لِكُلِّ نَبِىٍّ دَعْوَةٌ مُسْتَجَابَةٌ فَتَعَجَّلَ كُلُّ نَبِيٍّ دَعْوَتَهُ وإِنِّي اخْتَبَأْتُ دَعْوَتِي شَفَاعَةً أُمَّتِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَهِيَ نَائِلَةٌ إنْ شَاءَ اللَّهُ مَنْ مَاتَ مِنْ أُمَّتِي لاَ يُشْرِكُ بِاللَّهِ شَيْئ  

Her peygamberin müstecab -yani Allah'ın kabul edeceği- bir duası vardır. Her peygamber o duayı yapmada acele etti. Ben ise bu duamı kıyamet gününde ümmetime şefaat olarak kullanmak için sakladım. Allah'ın izniyle şefaatime, ümmetimden Allah'a hiçbir şeyi şirk koşmadan ölenler nail olacaktır. (Buhârî, Daavat 1, Tevhid 31; Müslim, İman 334, (198); Muvatta, Kur'an 26, (1, 212); Tirmizî, Daavat 141, (3597))  

Bakın, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) müstecab duasını ahirete sakladığını ve bunu ümmetine şefaat olarak kullanacağını bildiriyor. Buna karşı şefaati inkâr edenler, "Yok kullanamazsın, şefaat edemezsin." diyor. 

— Şimdi biz ne yapacağız?

— Peygamberimizin sözüne mi itimat edeceğiz bunların sözüne mi? 

Ve bakın, Peygamberimizin bu sözünü İmam Buhârî, İmam Müslim ve İmam Tirmizînakletmiş. Yani bu söz, Kur'an'dan sonra en sağlam kaynaklarda geçiyor. Eğer "Şefaat yoktur." derseniz, bu imamları yalanlamış olursunuz. Şimdi soruyorum: 

— İmam Buhârî'ye, İmam Müslim'e, İmam Tirmizî'ye iftira atan, onlara yalancı diyen ahirette iflah olur mu?

Peygamberimiz (a.s.m.)'ın şefaatle ilgili daha çok hadis-i şerifleri var. Şimdi bu hadislerden bir kısmını -sözü kısa tutmak adına- mealiyle nakledeceğiz:

Hz. Ali (r.a.)'dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuştur: 

— Her kim Kur’an okur ve ezberlerse Allah onu cennete sokar. Ehlinden cehennemlik olan on kişiye şefaat etmesi için ona yetki verir. (İbni Mâce, Mukaddeme, 212; Tirmizî, Kur’an, 2830; Müsned-i Ahmed, 1203)

Cabir İbni Abdullah Hazretlerinden rivayet edilen hadis-i şerifte Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuştur: 

— Her kim ezanı işittiği zaman şu duayı yaparsa kıyamet günü şefaatim ona helal olmuştur. (Buhârî, Ezan, 579; Nesâî, Ezan, 673; Tirmizî, Salât, 195; Ebû Dâvûd, Salât, 445; İbni Mâce, Ezan, 714)

Ebu Hureyre Hazretleri şöyle demiştir: 

— Ey Allah’ın Resulü! Kıyamet gününde senin şefaatine en ziyade kim mazhar olacak?" 

Resulullah (a.s.m.) şöyle buyurdu: 

— Ya Ebâ Hureyre! Hadise düşkünlüğünden dolayı senden önce bunu kimsenin sormayacağını tahmin ediyordum. Kıyamet günü şefaatime en çok nail olacak kimsekalbinden veya içinden ihlasla "Lâ ilâhe illallah" diyendir. (Buhârî, İlim, 97)

Yine Ebu Hureyre Hazretleri şöyle demiştir: 

— Peygamberimiz (a.s.m.) bir sohbetinde, “Rabbinin seni makam-ı mahmuda göndereceğini umabilirsin." ayetini okuduğunda, makam-ı mahmudun ne olduğu ona soruldu. Peygamberimiz, "O, şefaattir." cevabını verdi. (Tirmizî, 3062; Müsned-i Ahmed, 9307, 9358, 9810, 10419)   

Ubeyd İbni Ka'b'ın babasından rivayetine göre, Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuştur: 

— Kıyamet günü olunca ben peygamberlerin imamı, hatibi ve şefaatlerin sahibi olurum. Bununla beraber övünmem. (İbni Mâce, Zühd, 4305; Tirmizî, Menâkıb, 3546)

Cabir İbni Abdullah Hazretlerinden rivayete göre, Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuştur:

— Bana, benden önce kimseye verilmeyen beş şey verilmiştir. Bir aylık yola kadar düşmanlarıma korku salmak ile yardım olundum. Yeryüzü bana temiz olarak mescit kılındı. Onun için ümmetimden namaz vaktine erişen her kimse namazını kılsın. Ganimetler bana helal kılındı. Hâlbuki benden önce kimseye helal kılınmamıştı. Bana şefaat verildi ve her peygamber kendi kavmine gönderilirken ben bütün insanlara gönderildim. (Buhârî, Teyemmüm, 323; Müslim, Mesâcid, 810; Nesâî, Güsl, 429; Mesâcid, 728)

İbni Ömer Hazretlerinden rivayete göre, Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuştur: 

— Kim Medine'de ölmeye güç yetirirse orada ölsün. Zira ben orada ölenlere şefaat ederim. (Tirmizî, Menâkıb, 3852; İbni Mâce, Menâsik, 3103; Müsned-i Ahmed, 5180, 5555)

Ebu Said el-Hudri Hazretlerinden rivayete göre, Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuştur:  

— Resulullah’ın yanında Ebû Talib’in adı geçmiş, bunun üzerine, “Umulur ki kıyamet gününde benim şefaatim ona bir fayda verir de cehennemin sığ yerine konur, topuklarına kadar erişir, ondan beyni kaynar.” demiştir. (Buhârî, Menâkıb, 3596; Müslim, İman, 310; Müsned-i Ahmed, 10636, 11044, 11094)

Enes İbni Malik Hazretlerinden rivayete göre, Peygamberimiz (a.s.m) şöyle buyurmuştur: 

— Cennette ilk şefaat eden ben olacağım ve yine ben peygamberlerden en çok tabisi olanım. (Müslim, İman, 289, 290, 291; Müsned-i Ahmed, 11969; Dârimî, Mukaddeme, 51)

Enes İbni Malik Hazretleri der ki: 

— Resulullah’tan şefaatini istedim.

Dedi ki: Evet, ederim.

Ben dedim ki: Nerede isteyeyim?

Dedi ki: Beni talep edeceğin ilk yerde yani sıratta iste.

— Peki, ya seni orada bulamazsam? 

— O zaman Mizan’da ara.

— Ya orada da bulamazsam?  

— Havzın yanında ara. (Tirmizî, Kıyâme, 2357; Müsned-i Ahmed, 12360)

Sevgili kardeşlerim, şefaat konusunda daha başka hadisler de var. Sözü daha fazla uzatmamak için bu kadarla iktifa ediyoruz. Daha fazlasını bulmak isteyenler hadis kitaplarının ilgili bölümüne müracaat edebilirler.

 

 

Şefaati inkâr edenler diyorlar ki: 

— Müddessir suresi 48. ayette, “Artık şefaat edicilerin şefaati onlara fayda vermez.” buyrulmuş. Bu ayet-i kerime şefaatin fayda vermediğini ispat etmektedir. O hâlde şefaat yoktur.  

İşte onlar böyle diyorlar. Biz de onlara diyoruz ki: 

— Bu ayet-i kerime kimler hakkında inmiş ve kimlerden bahsediyor? Şu ayetin bir de önünü okusanız!

Hani adama demişler ya: Niçin namaz kılmıyorsun?

O da demiş: Kur'an'da "Namaza yaklaşmayın." buyrulmuş. Ondan kılmıyorum.

Ona demişler: Devamını okusana!

O demiş: Hafız değilim...

Devamını okumaz, çünkü devamında "sarhoşken" ibaresi var. 

Aynen bunun gibi, şefaati inkâr edenler diyorlar ki: 

— Müddessir suresi 48. ayette, “Artık şefaat edicilerin şefaati onlara fayda vermez.” buyrulmuş. Demek, şefaat yoktur.  

Biz de onlara diyoruz ki: 

— Şu ayetin bir de önünü okuyun! Bakalım bu ayet kimlerden bahsediyor?

Siz madem ayetin önünü okumuyorsunuz ya da okumak istemiyorsunuz, o hâlde biz okuyalım. Bakın bakalım ayet-i kerime kimlerden bahsediyor:

Ayetin evvelinde cennetlikler ile cehennemlikler arasında bir konuşma geçer. Cennet ehlicehennem ehline sorar:

مَا سَلَكَكُمْ فِي سَقَرَ  Sizi cehenneme ne soktu? 

Cehennem ehli bu soruya cevaben der ki:

وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوْمِ الدِّينِ حَتَّى أَتَانَا الْيَقِينُ Ölüm bize gelinceye kadar bizler ahiret gününü yalanlıyorduk. 

Onların bu cevabı üzerine Rabbimiz şöyle der: 

فَمَا تَنْفَعُهُمْ شَفَاعَةُ الشَّافِعِينَ  Artık şefaat edicilerin şefaati onlara fayda vermez.

— Gördünüz mü ayet-i kerime kimler hakkında inmiş ve kimlerden bahsediyor?

Ayet-i kerime ahiret gününü yalanlayanlar yani kâfirler hakkında inmiş. Ayetteki zamir ahiret gününü yalanlayanlara racidir.

Ey ayetin önünü saklayan zalimler! Sizlere soruyoruz: 

— Kâfirler hakkında inen bir ayetin Müslümanlarla ne ilgisi var? 

Aslında bu ayet-i kerime şefaatin varlığına delildir. Çünkü “Şefaat edicilerin şefaati onlara fayda vermez.” demek, şefaat edicilerin var olduğunu ispat etmektedir. Demek, ortada şefaat ediciler vardır ki onlardan bahsedilmiş. Eğer şefaat ediciler olmasaydı onlardan bahis yersiz olurdu. Kur'an’da ise yersiz tek bir harf bile yoktur. 

O hâlde ayetin manası şudur: Ey kâfirler! Siz öyle kötü bir durumdasınız ki herkese faydası olan şefaatin bile size faydası yoktur. Küfrünüz sebebiyle şefaat edicilerin şefaatinden mahrumsunuz. 

İşte ayet bu manaya gelmektedir. Bu şuna benzer: Kansere yakalanmış ve hayatından ümit kesilmiş birisine işaret ederek, “Doktorlar buna fayda vermez.” desek, bu sözde doktorları reddetmek değil, hastalığın şiddetini beyan etmek ve artık bu hastaya doktorların bile fayda veremeyeceğini kabul etmek vardır. Yani artık hastadan ümit kesilmiştir ve hiçbir doktor onu iyileştiremez. Bu sözün manası budur.

"Şefaat edicilerin şefaati onlara fayda vermez.” demek de böyledir. Bu beyanda şefaat ediciler reddedilmemiş; kâfirlerin -ahireti inkâr etmelerinden dolayı- şefaat edicilerin şefaatinden mahrum kalacakları beyan edilmiş. Zaten bizler kâfirlere ve Cenab-ı Hakk’ın razı olmadığı kullara şefaat edilemeyeceği hususunda hemfikiriz. Bu ayette zikredilen kullar da bu zümreye dâhil olan kullardır.

Netice olarak: Bu ayet-i kerime şefaatin yokluğuna değil, bilakis varlığına delildir. Zira şefaat ediciler vardır ki ayette onlardan bahsedilmiş. Eğer bu zümre hakikatte olmasaydı elbette onlardan bahsedilmezdi. 

Gördüğünüz gibi, şefaati inkâr edenlerin delilleri bu kadar zayıf. Ayetin önüne arkasına bakmadan konuşuyorlar. Eee, hafız değiller! Ama inşallah biz onları hafız yapacağız.

 

 

Şefaati inkâr edenlerin sözde delillerine cevap vermeye devam ediyoruz. Cevap vereceğimiz ikinci delilleri şöyle:

 Onlar diyorlar ki:

— Zümer suresi 44. ayette, “Bütün şefaat Allah'ındır.” buyrulmuş. Demek, şefaatin hepsi Allah'ındır ve Allah'tan başka kimse şefaate sahip değildir. Dolayısıyla bu ayet-i kerime şefaatin olmadığını ispat etmektedir.

İşte onlar böyle diyorlar. 

— Acaba mesele onların dediği gibi midir? 

— Bir şeyin tamamının Allah'a ait olması, başkasının ona sahip olamayacağı manasına mı geliyor?

Eğer böyle düşünüyorlarsa şu sorumuza cevap versinler:

Nisa suresi 139. ayette, “Bütün izzet Allah'a aittir.” buyrulmuş. 

— Bütün izzetin Allah'a ait olması, başkasının izzet sahibi olmasına engel midir?

Yani siz diyebilir misiniz ki: 

— Bütün izzet Allah'ındır. O hâlde peygamberler ve müminler izzetsizdir.

Bütün izzetin Allah'a ait olduğunu bildiren ayet-i kerimeden bu neticeyi mi çıkarıyorsunuz?

Eğer bu neticeyi çıkarıyorsanız Münâfikûn suresi 8. ayet-i kerime sizi tekzip eder. Çünkü bu ayette şöyle buyrulmuştur:

— İzzet Allah'a, Resulüne ve müminlere aittir.  

Bakın, Nisa 139’da "bütün izzetin Allah’a ait olduğundan" bahsedilirken, Münâfikûn 8’de "Resulünün ve müminlerin de izzet sahibi olmasından" bahsedilmiştir. Demek, izzetin Allah’a ait olması, Peygamberimizin ve müminlerin o izzetten mahrum olması neticesini vermemiştir.

Birbirine zıt gibi görünen bu iki ayetin vech-i tevfiki şudur: 

İzzet tamamıyla Cenab-ı Hakk’a aittir. Peygamberimizin ve müminlerin izzeti ise Allah’ın onlara izzet vermesi ve aziz kılması iledir. Cenab-ı Hakk’ın izzeti zatî iken, diğerlerinin izzetizatî değildir. 

Sözün özü: Peygamberimizin ve müminlerin izzet sahibi olması, bütün izzetin Allah’a ait olması hakikatine zıt değildir. 

Şefaatte de durum aynıdır. Bütün şefaatin Allah’a ait olması, başka kimsenin şefaate malik olamayacağı manasına gelmez. Bunun manası şudur:

Bütün şefaat Allah’a aittir. Diğerlerinin şefaate sahip olması ise Allah’ın onlara bu yetkiyi vermesiyledir. Demek, diğerleri Allah’ın vermesiyle şefaate sahip olmuşlardır; şefaat onların zatî malı değildir.

Bu şuna benzer: Bizden başka kimsenin parası olmasa ve biz bu paradan bazı insanları istifade ettirsek, bu durumda desek ki: 

— Bütün para bize aittir.

Bu söz bizim parayı kimseye vermeyeceğimiz manasında değil, başkalarında bulunan paraların da aslında bize ait olduğu ve bizim vermemizle onların buna malik olduğu manasındadır. 

"Bütün şefaat Allah’ındır.” demek de aynen bunun gibidir. Yani kim şefaate yetkili kılındıysaAllah’ın izniyle olmuştur ve ancak Allah’ın izin verdiği kişiye şefaat edebilecektir. 

Dilerseniz bir örnek daha verelim: Kur'an'da birçok yerde bütün mülkün Allah'a ait olduğundan bahsedilmektedir. 

— Peki, bütün mülkün Allah'a ait olması, bizlerin mülk sahibi olmasına engel midir? 

Elbette engel değildir. Bizler de Allah'ın vermesiyle mülk sahibi olmuşuz. Evet, mülkün hakiki sahibi Allah'tır. Bizlerin malikiyeti ise Allah'ın vermesiyledir. Hakikatte biz de sahip olduklarımız da Allah'ındır. Lakin Allah mülkünden bir kısmını bizlere vermiş ve bizleri mülk sahibi yapmıştır.

İşte şefaatin hepsinin Allah'a ait olması da böyledir. Bu aitlik başkasının şefaat edemeyeceği manasına gelmez. Bunun manası şudur: Bütün şefaat Allah'ındır. Kimse kendinden şefaate sahip değildir. Ancak Allah'ın yetki vermesiyle buna sahip olur. Ve ancak izin verdiği kişide bunu kullanır. 

Gördüğünüz gibi, şefaati inkâr edenlerin gösterdikleri delil ne kadar zayıf ve ne kadar mantıksız... Bununla ancak Kur'an'ı bilmeyenleri aldatırlar. Kur'an'ı bilenler onlara şöyle der: 

— Bütün şefaatin Allah'a ait olmasından, kulların hiçbir şefaate sahip olamayacağı manasını mı çıkarıyorsunuz? O hâlde bütün izzetin Allah'a ait olmasından da meleklerin, peygamberlerin ve bütün müminlerin izzetsiz olduğu manasını çıkarmalısınız! Bunu yapabiliyor musunuz?

— Yine bütün mülkün Allah'a ait olmasından, kimsenin mülke sahip olamayacağı manasını mı çıkarıyorsunuz? "Bütün mülk Allah'a aittir." ayetinden bunu mu anlıyorsunuz?

İşte onlara böyle sorulduğunda donup kalırlar ve tek bir kelime bile söyleyemezler. Daha Kur'an'da bunlar gibi çok ayet var. Meseleyi uzatmamak için burada kesiyoruz. Herhâlde meramımız anlaşılmıştır.

 

 

Şefaati inkâr edenlerin sözde delillerine cevap vermeye devam ediyoruz. Cevap vereceğimiz üçüncü delilleri şöyle: 

Onlar diyorlar ki: 

— Mümin suresi 18. ayette, “Zalimler için ne bir dost ne de sözü dinlenir bir şefaatçi vardır.” buyrulmuş. Demek, zalimler için şefaatçi yoktur. Buradaki "zalim" de günah işleyip nefsine zulmedendir. Dolayısıyla bu ayet-i kerime, günah işleyenlere şefaat edilemeyeceğine apaçık bir delildir. 

İşte onlar böyle diyorlar. Biz de onlara diyoruz ki: 

Ayet-i kerimede "Zalimler için şefaatçi yoktur." buyrulmuş. Bundan anlaşılıyor ki zalim olmayanlar için şefaatçi vardır. Ayetin mana-yı muhalifi budur. Eğer şefaat caiz olmasaydı ayette böyle bir kayıt konulmaz ve şefaatin yokluğu zalimlere tahsis edilmezdi. Bu tahsisten anlıyoruz ki zalim olmayanlar için şefaat vardır ve haktır.

Şimdi sormamız gereken soru şu: 

— Ayette geçen zalim kimdir? 

— Nasıl bir zulüm işlemiştir ki şefaatten mahrum olmasına sebep olmuştur?

Ayette geçen zalim Allah'a şirk koşandır. Şirk en büyük zulümdür; şirk sahibi de en büyük zalimdir. Bunun böyle olduğuna delilimiz Lokman suresinin 13. ayetidir. Bu ayet-i kerimeşöyle buyrulmuş:

إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ Şirk elbette çok büyük bir zulümdür. 

— Ayetin ifadesiyle şirk neymiş?

Çok büyük bir zulüm... 

Bu zulmü işleyene yani Allah'a şirk koşana zalim denilir. Zaten Kur'an'daki neredeyse bütün zalim ifadeleriyle müşrikler ve kâfirler kastedilmiştir. 

Evet, her ne kadar günah işlemek kişinin nefsine zulmetmesi olsa da Kur'an'da "zulüm" tabirigenelde şirk ve küfür için kullanılmıştır. Kur'an şirkin dışındaki günahları işleyenlere zalim değil, fasık der. Hatta "fasık" lafzı bile mutlak zikredildiğinde "kâfir" manasındadır. 

Evet, kişi bazen "Ben nefsime zulmettim." der ve bu sözüyle günah işlediğini kasteder. Bu mana da doğrudur. Ancak zulüm lafzı mutlak zikredildiğinde günah işlemek değil, küfür ve şirk manasındadır.  

Bu izahlardan sonra, şefaati inkâr edenlerin sözlerine bir daha bakalım:

Onlar diyorlardı ki: 

— Ayette "Zalimler için ne bir dost ne de sözü dinlenir bir şefaatçi vardır.” buyrulmuş. Demek, zalimler için şefaatçi yoktur. Buradaki zalim de günah işleyip nefsine zulmedendir. 

Onların bu sözlerine karşı biz de deriz ki: Ayette geçen zalimden maksat günah işleyen değil,şirk koşan ve kâfir olandır. Çünkü asıl zalim onlardır ve Kur'an'da geçen zalim ifadeleriyle hep onlar kastedilmiştir. "Şirk elbette çok büyük bir zulümdür." ayeti de bunun delilidir. O hâlde gösterdiğiniz ayet-i kerime, "Kâfirler ve müşrikler için şefaatçi yoktur." manasına gelmektedir. "Onlar için şefaatçi yoktur." demek de “Müminler için şefaatçi vardır.” manasına gelir.  

Gördüğünüz gibi, "Şefaat yoktur." diyenlerin tutunacakları tek bir dal bile yok. Kendi batıl görüşlerini ispat için gösterdikleri her delil haddizatında şefaatin hak olduğunu ispat etmektedir. 

Onlar delil olarak, "Zalimler için şefaatçi yoktur.” ayetini gösterdiler. Buradaki zalimi de "günah işleyenler" olarak tefsir ettiler. Hâlbuki buradaki zalim, en büyük zulmü işleyen müşrik ve kâfirdir. Onlar için şefaat yoktur. Onlar için şefaatin olmadığının beyanı da diğerleri için şefaatin olacağı manasına gelmektedir. Eğer hiç kimseye şefaat olmasaydı ayette zalimlere tahsis yapılmaz, "Hiç kimseye şefaat yoktur." denilerek genelleme yapılırdı. Ama genelleme yapılmamış. 

Bundan da anlıyoruz ki: Şefaat, zalimler -yani müşrik ve kâfirler- için yoktur. Müşrik ve kâfir olmayan günahkâr müminlere ise vardır ve haktır.

 

 

Şefaati inkâr edenlerin sözde delillerine cevap vermeye devam ediyoruz. Cevap vereceğimiz dördüncü delilleri şöyle: 

Onlar diyorlar ki: 

— Bakara suresi 48. ayette, “Öyle bir günden korkun ki o gün kişiden şefaat kabul edilmez." buyrulmuş. Bu ayet-i kerime şefaatin olmadığına açık bir delildir. Zira şefaat hak olsaydışefaatin kabul edilmeyeceğinden bahsedilmezdi.

İşte onlar böyle diyorlar. Onlara göre, ayetteki "O gün kişiden şefaat kabul edilmez." ifadesişefaatin yokluğuna delilmiş. 

Onların bu sözüne cevap vermeden önce genel bir kaideden bahsedelim:

Bir ayet üzerine hüküm bina etmek için Kur'an'ın tamamını göz önünde bulundurmak gerekir. Hatta hadis-i şerifleri dahi dikkate almak lazımdır. Ancak bu sayede ayete doğru mana verilebilir. 

Dilerseniz bu meseleyi bir iki örnekle açalım:

Mesela birisi Bakara suresinin 254. ayetini okusa. Bu ayeti kerimede şöyle buyrulur:

يَوْمٌ لاَ بَيْعٌ فِيهِ وَلاَ خُلَّةٌ  Kendisinde alışverişin ve dostluğun olmadığı gün...

Bakın, ayet-i kerimede açıkça  لاَ خُلَّةٌ  "Dostluk yoktur." buyrulmuş. Şimdi, bu ayeti okuyan kişi dese ki: 

— Vallahi o gün hiçbir dostluk yoktur; delilim de bu ayettir. 

Eğer böyle derse Kur'an'a iftira atmış olur. Zira Zuhruf suresi 67. ayette şöyle buyrulmuştur:

الْأَخِلاَّءُ يَوْمَئِذٍ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ إِلاَّ الْمُتَّقِينَ O gün dostlar birbirlerinin düşmanıdır. Ancak muttakiler müstesna...

Bu ayetten anlıyoruz ki muttakiler o gün dost olacaklardır. 

Demek, Bakara suresi 254. ayeti bilip, Zuhruf suresi 67. ayeti bilmeyen hata yapar. Bakara suresindeki "O gün dostluk yoktur." ifadesini bütün insanlar hakkında zanneder. Böyle hüküm verdiğinde de muttakilerin o gün dost olduğunu bildiren Zuhruf suresi 67. ayeti inkâr etmiş olur. 

— Peki, bu iki ayeti nasıl cemedeceğiz?

Şöyle: Bakara suresi 254. ayette geçen "O gün dostluk yoktur." hükmü bütün insanlar için geçerli değildir. Bu ifadeyle kâfirler, müşrikler ve Allah'ın gazabını celbeden kimseler kastedilmiştir. Muttakiler bu zümrenin dışındadır. Ancak bu istisna bu ayette yapılmayıp Zuhruf suresi 67. ayette yapılmıştır. 

Demek, bir ayet üzerine hüküm bina ederken diğer ayetleri göz önüne almak gerekir. Yoksa yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder sözü gerçek olur. 

Başka bir misal daha verelim: 

Kur'an'ın bazı ayetlerinde ahirette malın ve evladın fayda vermeyeceği zikredilir. Şimdi birisi bu ayetleri okuyup dese ki: 

— Vallahi mal ve evlat ahirette kimseye fayda vermez. Delilim de şu şu ayetlerdir...

Onun bu sözü yanlıştır. O böyle dediğinde Şuara suresinin 89. ayetini inkâr etmiş olur. Zira bu ayet-i kerimede şöyle buyrulur:

يَوْمَ لاَ يَنْفَعُ مَالٌ وَلاَ بَنُونَ إِلاَّ مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ O gün mal ve evlat fayda vermez.Ancak Allah'a kalb-i selim ile gelen müstesna... 

Bakın, ayet-i kerime, kalb-i selim sahibine, malın ve evladın ahirette fayda vereceğini beyan buyurmuş. O hâlde Kur'an'ın diğer yerlerinde geçen, malın ve evladın fayda vermeyeceğini beyan eden ayetler kalb-i selim taşımayanlar içindir. 

Ancak birisi Şuara suresinin 89. ayetini bilmiyorsa, yarım hoca olarak "Ahirette mal ve evlat kimseye fayda vermeyecek." diye bağırır durur; bir de buna ayetten delil getirmeye çalışır.

Herhâlde verdiğimiz iki misalle meramımız anlaşılmıştır. Bu konuda verebileceğimiz daha çok misal var. Meselenin özü şu: Bir ayete hüküm yüklerken, diğer ayet ve hadisleri göz önüne almak zorundasınız. Bunu yapmazsanız -verdiğimiz örneklerde olduğu gibi- hata yaparsınız. 

Şimdi gelelim meselemize: 

Şefaati inkâr edenler diyorlardı ki: Bakara suresi 48. ayette, “Öyle bir günden korkun ki o günkişiden şefaat kabul edilmez." buyrulmuş. Bu ayet, kimseden şefaatin kabul edilmeyeceğine açık bir delilmiş.

Şimdi onlara soruyoruz: 

— Bu ayet kimler hakkında inmiş?

Eğer siz söylemez ve saklarsınız biz söyleriz. Bu ayetin iniş sebebi, Nesefî ve Rûhu'l-Beyan tefsirlerinde zikredildiğine göre şu hadisedir: 

Yahudiler, “Biz İbrahim ve İshak’ın torunlarıyız. Bu sebeple Allahu Teâlâ, onların bizim hakkımızdaki şefaatlerini kabul eder. Onlar bizi ateşten korur.” dediklerinde, Yahudilerin bu iddialarını reddetmek için bu ayet-i kerime nazil olmuştur. Demek, bu ayet-i kerime Yahudiler hakkında indirilmiştir. 

Bakın, Kur'an ayetlerini nüzul sebeplerini bilmeden tefsir etmek büyük bir hatadır. İlk önce ayetlerin iniş sebepleri bilinmeli ve ayetler buna göre izah edilmelidir. Bu yapılmadığı takdirde, bu ayette olduğu gibi yanlış anlaşılmalar ortaya çıkar. 

Bu ayet-i kerime, kâfir olarak ölenlere şefaat edilmesinin mümkün olmadığını belirtmek içindir. Mesela Hazreti Nuh (a.s.) kâfir olarak ölen oğluna, Hazreti Lut (a.s.) kâfir olarak ölen eşine ve yine Peygamberimiz (a.s.m.) kâfir olarak ölen amcalarına şefaat edemeyecektir.

Demek, ayetteki “O gün ondan şefaat kabul edilmez.” ifadesiyle kâfirler kastedilmiştir ve bu ayetin Müslüman olarak ölenlerle hiçbir alakası yoktur. 

Eğer bizim bu izahımıza karşı şöyle deseler:

— Evet, ayet Yahudiler hakkında inmiştir. Ancak iniş sebebinin hususiyeti, hükmün umumiliğine engel değildir.

Eğer böyle derlerse biz de deriz ki: Bir tarafta şefaatin olmadığını bildiren bu ayet, diğer tarafta ise şefaatin olduğunu bildiren ayet ve hadisler... Şefaatin hem olması hem de olmaması mümkün değildir. Bir şey ya vardır ya yoktur. İki zıttı cemetmek muhaldir. Eğer şefaati inkâr ederseniz, şefaatin olduğunu bildiren ayet ve hadisleri ne yapacaksınız?

Bizim işimiz kolay, şöyle ki: Delil olarak gösterdiğiniz, "O gün kişiden şefaat kabul edilmez." ayetini, iniş sebebini bir kenara bırakarak umumi kabul etsek bile deriz ki: Bu ayette haklarında şefaatin kabul edilmeyeceği bildirilenler kişiler kâfirler, müşrikler ve Allah'ın şefaat edilmesine izin vermediği günahkâr müminlerdir. Allah'ın izin verdikleri bu ayetin kapsamı dışındadır. 

Bakın, biz birbirine zıt gibi görünen ayetleri cemettik. Bir daha soruyla açalım: 

— Kime şefaat edilir? 

— Allah'ın izin verdiklerine ve razı olduklarına. Şefaatin hak olduğunu bildiren ayetler bu zümreyi anlatmaktadır.

— Peki, kime şefaat edilmez? 

— Allah'ın izin vermediklerine ve razı olmadıklarına. Şefaatin olmadığını bildiren ayetler de bu zümreyi anlatmaktadır. 

Bu şekilde, şefaatin olduğunu ve olmadığını bildiren ayetleri ne güzel cemettik.

— Peki, siz "Şefaat yoktur." ayeti ile şefaatin varlığını bildiren ayet ve hadisleri nasıl cemedeceksiniz? 

Hadi edin de görelim! Asla edemezsiniz... Sizin yaptığınız, Kur'an'ın bir kısmına iman etmek, diğer kısmını ise inkâr etmektir. Bu hâlinizle şu ayet-i kerimeye tam bir muhatap oluyorsunuz:

أَفَتُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍ Kitabın bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? (Bakara 85)

Sevgili kardeşlerim, Kur'an'da şefaatin olmadığını beyan eden ayetler vardır. Ancak bu ayetler şu zümreler hakkındadır:

1. Kâfirler ve müşrikler hakkındadır. Mesela Hazreti Nuh (a.s.) kâfir olarak ölen oğluna,Hazreti Lut (a.s.) kâfir olarak ölen eşine ve yine Peygamberimiz (a.s.m.) kâfir olarak ölen amcalarına şefaat edemeyecektir.

2. Allah'ın kendilerinden razı olmadığı ve şefaat edilmesine izin vermediği günahkâr müminler hakkındadır. Demek, kişi mümin de olsa ona şefaat edilmesi Allah'ın iznine ve rızasına bağlıdır.

Şunu da ilave edelim: Şefaatin olmadığını beyan eden ayet ve hadislerin bir kısmı da zaman ve mekânla ilgilidir. Yani ahirette bazı zaman ve mekânlarda kimse kimseye şefaat edemeyecek, kimse kimseyle ilgilenmeyecek; peygamberler dâhil herkes kendi nefsinin derdine düşecektir. Bu yerlerden üç tanesini Hazreti Aişe hadisinden hatırlayalım: 

Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bir gün Hazreti Aişe'nin yanına girdi ve onu ağlarken buldu. Hazreti Aişe'ye, "Neyin var ey Aişe?" diye sordu. Hazreti Aişe şöyle dedi: 

— Ateşi hatırladım ve ağladım. Kıyamet günü ehlinizi hatırlar mısınız? 

Bunun üzerine Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle dedi:

— Üç yerde kimse kimseyi hatırlamaz. Mizanın yanında... Mizanı ağır mı geldi hafif mi, bunu bilinceye kadar. Sayfalar uçuştuğunda... Kitabı nereye konulacak? Sağına mı soluna mıarkasına mı, bunu bilinceye kadar. Ve sıratın yanında... Cehennemin iki yakası arasında kurulduğunda ondan geçinceye kadar. (Ebû Dâvûd, 4775)

Cenab-ı Hak bu yerlerde yardımcımız olsun. Âmin.

 

 

Şefaati inkâr edenlerin sözde delillerine cevap vermeye devam ediyoruz. Cevap vereceğimiz beşinci delilleri şöyle:

Onlar diyorlar ki: 

— Şuara suresi 100. ayette, “Bizim için şefaatçiler yoktur." buyrulmuş. Bu ayet-i kerimeşefaatçilerin olmadığını açık bir şekilde beyan etmektedir. Şefaatçiler yoksa şefaat de yoktur.  

İşte onlar böyle diyorlar. Onlara göre, "Bizim için şefaatçiler yoktur." ifadesi şefaatin yokluğuna delilmiş. Onlara şunu sormak istiyoruz:

— Mezkûr ayet-i kerimede geçen, "Bizim için şefaatçiler yoktur." sözünü kim söylüyor? Bu söz kime aittir

Dilerseniz, 100. ayetin evveline bakalım; 95. ayetten başlayarak mana verelim:

وَجُنُودُ إِبْلِيسَ أَجْمَعُونَ İblis ordularının tamamı,

قَالُوا وَهُمْ فِيهَا يَخْتَصِمُونَ  Ateşin içinde çekişerek şöyle derler:

تَاللَّهِ إِنْ كُنَّا لَفِي ضَلاَلٍ مُبِينٍ Vallahi biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik.

إِذْ نُسَوِّيكُم بِرَبِّ الْعَالَمِينَ Çünkü sizi âlemlerin rabbiyle eşit tutuyorduk.

وَمَا أَضَلَّنَا إِلاَّ الْمُجْرِمُونَ Bizi ancak o günahkârlar saptırdı.

فَمَا لَنَا مِن شَافِعِينَ  Artık bizim için şefaatçiler yoktur. (Şuara 95-100)

Fahreddin er-Râzî Hazretlerinin beyanına göre, bu ayetler putperest müşrikler hakkında inmiştir ve onların ahiretteki hâllerinden haber vermektedir. Râzî Hazretleri şöyle der: 

—Onlar, "Çünkü sizi âlemlerin rabbiyle eşit tutuyorduk." sözünü cehennemde putları gördükleri zaman, ya günahlarını itiraf için ya da -hitap olsun diye değil de- pişmanlıklarını göstermek için söylemişlerdir. Bunun gerçekte bir hitap olmadığı neticesine bizi götüren şey onların, "Bizi o günahkârlardan başkası saptırmadı." şeklindeki sözleridir. Onlar bu sözle,kendilerini putlara tapmaya sevk eden cinleri ve insanları kastetmişlerdir.  

Fahreddin er-Râzî Hazretlerinin bu beyanından anlaşılacağı üzere, bu ayet-i kerime puta tapan müşrikler hakkında inmiştir. Zaten Kur'an'da şefaatin olmadığını beyan eden bütün ayetler müşrikler ve kâfirler hakkında inmiştir. 

Mesela Rum suresi 13. ayette şöyle buyrulur: Şirk koştukları ortakları artık şefaatçileri değildir. Ortaklarını inkâr ederler. (Rum 13)

Bakın, bu ayet-i kerimede de putlara tapan müşriklerden bahsedilmekte ve putların onlara şefaat edemeyeceği bildirilmektedir. 

Biz şimdi, şefaatin yokluğuna bu ayetleri delil getirenlere şu soruyu sormak istiyoruz: 

— Ey şefaati inkâr edip Şuara suresi 100. ayeti inkârlarına delil yapanlar! Bu ayetinmüminlerle ne ilgisi var? Bizler, "Putlar müşriklere şefaat eder." dedik mi ki sizler bu ayetleri sözümüzü çürütmeye delil yapıyorsunuz? Bizler de putların müşriklere şefaat edemeyeceğini biliyor ve bunu söylüyoruz. Ama sizler ayetin evvelini gizliyor ve kimlerden bahsedildiğini bilmeyenleri kandırıyorsunuz. Müşrikler hakkında inmiş ayetleri müminler hakkındaymış gibi anlatıyorsunuz. Sizi insafa davet ediyoruz!

Sevgili kardeşlerim, aslında mezkûr ayet-i kerime şefaatin varlığını ispat etmektedir. Şimdi,ayetin bu cihetine bakalım:

Ayet-i kerimede, puta tapan müşrikler, "Bizim için şefaatçiler yoktur." diyorlar. Bakın, "Şefaatçiler yoktur." demiyorlar; "Bizim için yoktur." diyorlar. Onların "Bizim için yoktur." sözü, "Allah'ın diledikleri için vardır." manasına gelir.

— Eğer kimseye şefaat edilmeseydi, "Bizim için..." demelerinin bir manası olur muydu?

Bu sözün bir manasının olabilmesi için sahnenin şöyle olması gerekir: 

Allahu Teâlâ'nın izniyle, onların gözleri önünde bazı günahkâr müminler cehennemden şefaatle çıkarılır. Onlar bunu görünce, "Bizim için şefaatçiler yoktur." derler. Çünkü cehennemde ebedî kalacaklarını ve putların şefaat edemeyeceklerini anlamışlardır.

Sözün özü: Şefaati inkâr edenlerin delil olarak gösterdikleri Şuara suresi 100. ayet-i kerime müşrikler hakkında inmiştir. Ayeti biraz derinlemesine tahlil ettiğimizde bu ayetin şefaatin yokluğuna değil, varlığına delil olduğunu anlarız. Lakin ne güzel demişler: Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az!

 

 

Şefaati inkâr edenlerin sözde delillerine cevap vermeye devam ediyoruz. Cevap vereceğimiz altıncı delilleri şöyle:

Onlar diyorlar ki: 

— Secde suresi 4. ayette, “Sizin için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir şefaatçi vardır." buyrulmuş. Bu ayet-i kerime, bizim için tek şefaatçinin Allah olduğunu beyan etmekle şefaatin olmadığını ispat etmektedir.

İşte onlar böyle diyorlar. Onlara göre, "Sizin için Allah'tan başka bir şefaatçi yoktur." ifadesişefaatin yokluğuna delilmiş. Onlara şu soruyu sormak istiyoruz:

— Bu ayet-i kerimede, "Sizin için Allah'tan başka bir dost yoktur." buyrularak Allah'tan başka dostumuz olmadığından da bahsedilmiş. Eğer ayetin hükmünü mutlak kabul ediyorsanız, bu durumda size göre, Allah'tan başka dostumuz da olmamalı. Peki, Kur'an bunu mu emrediyor?  

Bakın, Maide suresinin 55. ayet-i kerimesinde şöyle buyrulmuş:

  إنَّمَا وَلِيُّكُمُ اللَّهُ وَرَسُولُهُ وَالَّذِينَ آمَنُو

Sizin dostunuz ancak Allah'tır, Resulüdür ve iman edenlerdir. (Maide 55)

Bu ayet-i kerime, Allah ile birlikte, Peygamberimizin ve iman edenlerin de bizim dostumuz olduğunu beyan buyurmuş. Ama sizin delil gösterdiğiniz Secde suresi 4. ayette, "Allah'tan başka dostumuzun olmadığı" beyan buyrulmuş. 

— Şimdi, bu ayetler arasında bir çelişki mi var? 

— Allah'tan başka dostumuzun olmaması, Peygamberimizin ve müminlerin düşmanımız olmasını mı gerektiriyor? 

Elbette hayır! Bizim dostumuz Allah'tır ve Allah hesabına sevdiğimiz Peygamberimiz ve müminlerdir.

Yani şunu anlatmak istiyorum: Hemen bir ayet gösterilip üzerine hüküm bina edilmez. Böyle yaparsanız hata yaparsınız. İşte gördünüz, eğer "Sizin için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir şefaatçi vardır." ayetini mutlak kabul ederseniz sadece şefaati değil, Peygamberimizin ve diğer müminlerin dostluğunu da inkâr etmek zorunda kalırsınız. Çünkü ayette tek dostun Allah olduğu bildirilmiş. 

Nasıl ki Allah'tan başka dostumuzun olmadığının beyanı, Peygamberimizin ve müminlerin dostumuz olmasına engel değilse; Allah'tan başka şefaatçimizin olmadığının beyanı da Allah'ın izin verdiği kulların şefaatine engel değildir. Bunun manası şudur: Tek ve hakiki şefaatçimiz Allah'tır. Diğer şefaatçiler ise ancak Allah'ın izin vermesiyle şefaat edebilecektir. 

Bu aynı zamanda şuna benzer: Nisa suresi 139. ayette, “Bütün izzet Allah'a aittir.” buyrulmuş. Şimdi sorumuz şu: 

— Bütün izzetin Allah'a ait olması, başkasının izzet sahibi olmasına engel midir? 

Yani siz diyebilir misiniz ki: 

— Bütün izzet Allah'ındır. O hâlde peygamberler ve müminler izzetsizdir.

Bütün izzetin Allah'a ait olduğunu bildiren ayetten bu neticeyi çıkarabilir misiniz? Eğer bu neticeyi çıkarırsanız Münâfikûn suresi 8. ayet sizi tekzip eder. Çünkü bu ayette şöyle buyrulmuştur: 

— İzzet Allah'a, Resulüne ve müminlere mahsustur. 

Bakın, Nisa suresi 139. ayette, "bütün izzetin Allah’a ait olduğundan" bahsedilirken, Münâfikûn suresi 8. ayette, "Resulünün ve müminlerin de izzet sahibi olmasından"bahsedilmektedir. Demek, izzetin Allah’a ait olması, Peygamberimizin ve müminlerin o izzetten mahrum olması neticesini vermemiştir. 

Birbirine zıt gibi görünen bu iki ayetin vech-i tevfiki şudur: İzzet tamamıyla Cenab-ı Hakk’a aittir. Peygamberimizin ve müminlerin izzeti ise Allah’ın onlara izzet vermesi ve aziz kılması iledir. Neticede, Peygamberimizin ve müminlerin izzet sahibi olması, bütün izzetin Allah’a ait olması hakikatine zıt değildir. 

Şefaatte de durum aynıdır. Bütün şefaatin Allah’a mahsus olması, başka kimsenin şefaate malik olmayacağı manasına gelmez. Bunun manası şudur: Bütün şefaat Allah’a aittir. Diğerlerinin şefaate sahip olması ise Allah’ın onlara bu yetkiyi vermesiyledir; şefaat onların zatî malı değildir.

Dilerseniz bir örnek daha verelim: Kur'an'da birçok yerde bütün mülkün Allah'a ait olduğundan bahsedilir. 

— Peki, bütün mülkün Allah'a ait olması, bizlerin mülk sahibi olmasına engel midir? 

Elbette engel değildir. Bizler de Allah'ın vermesiyle mülk sahibi olmuşuz. Ancak mülkün hakiki sahibi Allah'tır. Bizlerin malikiyeti ise Allah'ın vermesiyledir. Hakikatte biz de sahip olduklarımız da Allah'ındır. Lakin Allah mülkünden bir kısmını bizlere vermiş ve bizleri mülk sahibi yapmıştır.

İşte şefaatin hepsinin Allah'a ait olması ve Allah'tan başka şefaatçimizin olmaması da böyledir. Bu, başkasının şefaat edemeyeceği manasına gelmez. Bunun manası şudur: Bütün şefaat Allah'ındır. Kimse kendinden şefaate sahip değildir. Ancak Allah'ın yetki vermesiyle buna sahip olur. Ve ancak izin verdiği kişi de bunu kullanır. 

Kardeşlerim, gördüğünüz gibi, şefaati inkâr edenlerin gösterdikleri delil ne kadar zayıf ve ne kadar mantıksız. Bununla ancak Kur'an'ı bilmeyenleri aldatabilirler. Kur'an'ı bilenler onlara şöyle der: 

— Allah'tan başka şefaatçimizin olmamasından, şefaatin sadece Allah'a ait olup hiç kimsenin şefaate sahip olmayacağı hükmünü mü çıkarıyorsunuz? O hâlde aynı ayette geçen, Allah'tan başka dostumuzun olmamasından da Peygamberimizin ve müminlerin bizim dostumuz olmadığı hükmünü çıkarın. Yine bütün izzetin Allah'a ait olduğunu bildiren ayetten;meleklerin, peygamberlerin ve bütün müminlerin izzetsiz olduğu hükmünü çıkarın! Yine bütün mülkün Allah'a ait olduğunu bildiren ayetlerden, kimsenin mülke sahip olamayacağı hükmünü çıkarın. Sizler Kur'an'ı böyle mi anlıyorsunuz?

İşte onlara böyle denildiğinde donup kalırlar ve tek bir kelime bile söyleyemezler. Daha Kur’an’da bunlar gibi çok ayet var. Meseleyi uzatmamak için burada kesiyoruz. Herhâlde meramımız anlaşılmıştır.

 

 

Şefaati inkâr edenlerin sözde delillerine cevap vermeye devam ediyoruz. Cevap vereceğimiz yedinci delilleri şöyle:

Onlar diyorlar ki: 

— En'am suresi 94. ayette şöyle buyrulmuştur: “Hakkınızda Allah’ın ortakları olduğunu zannettiğiniz şefaatçilerinizi yanınızda görmüyoruz. Artık aranızdaki bağlar tamamen kopmuş ve iddia ettikleriniz sizi bırakıp kaybolmuşlardır." Bu ayet-i kerimede, şefaatçi zannettiklerimizin o gün yanımızda olmayacağı açıkça bildirilmiştir. Bu da şefaatin yokluğunu ispat etmektedir.

İşte onlar böyle diyorlar. Onlara göre, ayetteki "Şefaatçilerinizi yanınızda görmüyoruz." ifadesi şefaatin yokluğuna delilmiş. Onlara şunu sormak istiyoruz:

— Bu ayet-i kerimede kimlerden bahsediliyor?

Herhâlde kimlerden bahsedildiğini anlamak için ayetin bir önüne bakmak lazım. Bakalım ayetin bir önü ne diyor:

وَلَوْ تَرَى إِذِ الظَّالِمُونَ فِي غَمَرَاتِ الْمَوْتِ وَالْمَلآئِكَةُ بَاسِطُوا أَيْدِيهِمْ أَخْرِجُوا أَنفُسَكُمُ الْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ بِمَا كُنتُمْ تَقُولُونَ عَلَى اللّهِ غَيْرَ الْحَقِّ وَكُنتُمْ عَنْ آيَاتِهِ تَسْتَكْبِرُونَ

O zalimleri ölüm şiddeti içindeyken bir görseydin! Melekler onlara ellerini uzatırlar (ve şöyle derler): Ruhunuzu teslim edin. Allah'a karşı haksız şeyler söylediğinizden ve onun ayetlerine karşı kibirlenmenizden dolayı bugün alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız. (En'am 93)

İşte ayetin önü bu... Melekler zalimlerin canını alır ve onlara böyle der.

Bu ayetten sonra 94. ayete geçilerek şöyle denilir: Andolsun ki sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geldiniz. Size verdiğimiz nimetleri de arkanızda bıraktınız. Hakkınızda Allah’ın ortakları olduğunu zannettiğiniz şefaatçilerinizi yanınızda görmüyoruz?

Ayetin siyak ve sibakından anlaşılıyor ki bu ayette kendileriyle konuşulanlar önceki ayette "zalim" olarak vasfedilen kişilerdir. Kur'an'da zalim kelimesi mutlak zikredildiğinde bununla kâfir ve müşrik kastedilir. Bunların günahları da Allah hakkında haksız şeyler söylemek ve ayetlerine karşı kibirlenmektir. 

Allah hakkında haksız şeyler söylemenin manası şudur: Müşrikler meleklerin Allah'ın kızları olduğunu söylüyorlardı. İşte bu sözleri, Allah hakkında hak olmayan bir sözdür. Yine bu zümreye Allah'a eş ve evlat isnat eden diğer kâfirler de dâhildir.

Sözün özü: Bu ayet-i kerime kâfirler ve müşrikler hakkında inmiştir. Ve onlara şefaat edilemeyeceğini beyan buyurmaktadır.

Bu izahlardan sonra, şimdi, mezkûr ayet-i kerimeyi şefaatin yokluğuna delil yapanlara derizki:

Ey insanları Kur'an'la aldatanlar! Ve ey ayetlerin önünü arkasını saklayıp batıl fikirlerine ayetleri uyduranlar! Şimdi bize söyleyin:

— En'am suresi 94. ayet kimden bahsediyor? 

— Ayetin evvelini siz bilmiyor musunuz? 

Hayır, biliyorsunuz. Müşrikler hakkında inen ayetleri bile bile Müslümanlara teşmil ediyorsunuz.

Hadi diyelim ki ayetin evvelini bilmiyorsunuz; önceki ayette geçen "zalim" ifadesini görmediniz ve Kur'an'da "zalim" kelimesi mutlak zikredildiğinde kâfirden bahsedildiğinden de habersizsiniz. Ancak bunlar yine de mazeret değil. Çünkü ayete doğru mana vermek içinevvelini bilmeye gerek yok. Şöyle ki:

Ayet-i kerimede şöyle buyrulmuş: Hakkınızda Allah’ın ortakları olduğunu zannettiğinizşefaatçilerinizi yanınızda görmüyoruz.

— Ayette geçen, "Allah'ın ortağı olduğunu zannetmek" ne demektir ve kimin işidir? Yani kim bazı varlıkları Allah'a ortak koşuyor ve Allah'ın ortağı zannediyor?

Müslümanlar şefaat edecek peygamberleri veya diğer salih kulları Allah'a ortak koşmuyor ve onları Allah'ın ortağı kabul etmiyor. 

— O hâlde Allah'ın ortağı olduğunu zannedenler kimlerdir?

Sadece bu ifade, ayette bahsi geçenlerin müşrikler olduğunu; onların Allah’a ortak koştuklarının da putlar olduğunu ispat eder. Bunu anlamak için allame mi olmak lazım?

Kardeşlerim, bunlar bunu her zaman yaparlar. Müşrikler hakkında inen ayetleri Müslümanlara teşmil ederler. Bunu yaparken de ayeti keser kırpar, hileleri anlaşılmasın diye ayetten cımbızla çekerler. Sonra birisi gelip, "Şu ayetin bir önüne arkasına bakalım." deyince de kaçacak yer bulamazlar. 

Hadi dünyada bizden kaçsınlar. Lakin Allah'ın hükmünden kaçamayacaklar...

 

 

Şefaati inkâr edenlerin sözde delillerine cevap vermeye devam ediyoruz. Cevap vereceğimiz sekizinci delilleri şöyle: 

Onlar diyorlar ki: 

— En'am suresi 51. ayette şöyle buyrulmuş: "Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları sen onunla (Kur'an'la) uyar. Onlar için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir şefaatçi vardır." Bu ayet-i kerime Allah'tan başka bir şefaatçinin olmadığını beyan etmektedir. Şefaatçi yoksa şefaat de yoktur. Dolayısıyla bu ayet şefaatin olmadığına açık bir delildir.

İşte onlar böyle diyorlar. Onlara göre, ayetteki "Onlar için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir şefaatçi vardır." ifadesi şefaatin olmadığına delilmiş. Şimdi onların bu sözlerine cevap verelim:

Ayet-i kerimede, "Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları sen onunla (Kur'an'la) uyar. Onlar için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir şefaatçi vardır." buyrulmuş. Görüldüğü gibi, kendileri için Allah'tan başka dost ve şefaatçi olmayanlar, Rableri huzurunda toplanmaktan korkanlardır.

— Peki, Rableri huzurunda toplanmaktan korkanlar kimlerdir?

Burada iki ihtimal vardır. Birinci ihtimale göre, bunlar kâfirlerdir. Kâfirlerin Allah'ın huzurunda toplanmaktan korkmaları şu şekilde izah edilir: 

— Peygamberimiz (a.s.m.) kâfirleri ahiret azabıyla korkutuyordu. Onların bir kısmı bu korkutmadan etkileniyor ve kalbinde çoğu kez Peygamberimizin söylediği şeyin hak ve gerçek olduğu düşüncesi meydana geliyordu. Bu sebeple de ölümden sonra dirilmekten ve Allah'ın huzuruna çıkmaktan korkuyorlardı.

Bu izahla, ayette geçen "Rableri huzurunda toplanmaktan korkan kimselerin" kâfirler olabileceği anlaşılmış oldu. 

Eğer bunlar kâfirlerse ayetin devamında gelen, "Onlar için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir şefaatçi vardır." ifadesi kâfirlere şefaatin olmadığını beyan etmektedir. Bu durumda ayetin hükmü müminleri kapsamamaktadır. 

Eğer ayette bahsi geçen "Rableri huzurunda toplanmaktan korkan kimseler" müminler ise bu durumda şu izah yapılır: 

"Onlar için Allah'tan başka bir şefaatçi yoktur." beyanı müminlere şefaat edileceği hakikatine ters düşmez. Çünkü meleklerin, peygamberlerin ve diğerlerinin müminlere şefaat etmesiancak Allah'ın izni ve müsaadesiyledir. Şefaat Allah'ın izniyle olunca, hakikatte Allah tarafından yapılmış olur. Dolayısıyla "Allah'tan başka şefaatçi yoktur." demek, "Allah izin vermeden şefaat edecek yoktur." demektir.  

Bu izahla birlikte, eğer ayet-i kerimede müminler kastedilmişse şu izahı da yapmak istiyoruz:

Bir soruyla giriş yapalım: 

— Bir şeyin tamamının Allah'a ait olması, başkasının ona sahip olmasına engel midir? 

Eğer birileri "Evet, engeldir." derse bizim şu sorumuza cevap versinler:

Nisa suresi 139. ayette, “Bütün izzet Allah'a aittir.” buyrulmuştur. 

— Acaba bütün izzetin Allah'a ait olması, başkasının izzet sahibi olmasına engel midir? 

Yani siz diyebilir misin ki: Bütün izzet Allah'ındır. O hâlde peygamberler ve müminler izzetsizdir.

— Bütün izzetin Allah'a ait olduğunu bildiren ayetten bu neticeyi çıkarabilir misiniz? 

Eğer bu neticeyi çıkarıyorsanız Münâfikûn suresi 8. ayet sizi tekzip eder. Çünkü bu ayette şöyle buyrulmuştur: İzzet Allah'a, Resulüne ve müminlere mahsustur.

Bakın, Nisa suresi 139. ayette, bütün izzetin Allah’a ait olduğundan bahsedilirken, Münâfikûnsuresi 8. ayette, Resulünün ve müminlerin de izzet sahibi olmasından bahsedilmektedir. Demek, izzetin Allah’a ait olması, Peygamberimizin ve müminlerin o izzetten mahrum olması neticesini vermemiştir. 

Birbirine zıt gibi görünen bu iki ayetin vech-i tevfiki şudur: İzzet tamamıyla Cenab-ı Hakk’a aittir. Peygamberimizin ve müminlerin izzeti ise Allah’ın onlara izzet vermesi ve aziz kılması iledir. Cenab-ı Hakk’ın izzeti zatî iken, diğerlerinin izzeti zatî değildir. 

Neticede, Peygamberimizin ve müminlerin izzet sahibi olması, bütün izzetin Allah’a ait olması hakikatine zıt değildir. 

Şefaatte de durum aynıdır. Allah'tan başka şefaatçinin olmaması, sadece Allah'ın şefaat edeceği manasına gelmez. Bunun manası şudur: Bütün şefaat Allah’a aittir ve Allah'tan başka şefaati zatî olan yoktur. Diğerlerinin şefaate sahip olması Allah’ın onlara bu yetkiyi vermesiyledir; şefaat onların zatî malı değildir.

Bu şuna benzer: Bizden başka kimsenin parası olmasa ve biz bu paradan bazı insanları istifade ettirsek, bu durumda desek ki: 

— Bütün para bize aittir. Bizden başka kimse paraya sahip değildir.

Bu söz, bizim parayı kimseye vermeyeceğimize değil, başkalarında bulunan paraların da aslında bize ait olduğunu ve bizim vermemizle onların buna malik olduklarını beyan içindir.

Bütün şefaatin Allah’a ait olması ve Allah'tan başka şefaat edicilerin olmaması da aynen bunun gibidir. Yani kim şefaate yetkili kılındıysa Allah’ın izniyle olmuştur ve ancak Allah’ın izin verdiği kişiye şefaat edebilecektir. Dolayısıyla hakikatte şefaat eden Allah'tır.

Dilerseniz bir örnek daha verelim: Kur'an'da birçok ayette bütün mülkün Allah'a ait olduğundan bahsedilmektedir. 

— Bütün mülkün Allah'a ait olması, bizlerin mülk sahibi olmasına engel midir? 

Elbette değildir. Bizler de Allah'ın vermesiyle mülk sahibi olmuşuz. Evet, mülkün hakiki sahibi Allah'tır. Bizlerin malikiyeti ise Allah'ın vermesiyledir. Hakikatte biz de sahip olduklarımız da Allah'ındır. Lakin Allah mülkünden bir kısmını bizlere vermiş ve bizleri mülk sahibi yapmıştır.

İşte şefaatin hepsinin Allah'a ait olması da böyledir. Bu aitlik, başkasının şefaat edemeyeceği manasına gelmez. Bunun manası şudur: Bütün şefaat Allah'ındır. Kimse kendinden şefaate sahip değildir. Ancak Allah'ın yetki vermesiyle buna sahip olur ve ancak Allah'ın izin verdiği kişide bunu kullanır. 

Dağılan konuyu birkaç cümleyle toplayalım: 

Tahlilini yaptığımız ayet-i kerimede geçen, "Rablerinin huzurunda toplanmaktan korkan kimseler" kâfirler olabilir. Bu durumda, ayetin devamında olan "Onlar için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir şefaatçi vardır." ifadesi kâfirlere şefaat edilemeyeceğine delil olmuş olur.

Eğer "Rablerinin huzurunda toplanmaktan korkan kimseler" müminler ise yine ayet-i kerime şefaatin olmadığına delil olmaz; Allah'ın izni olmaksızın şefaat edilemeyeceğine delil olur.Bu meseleyi de biz en başta zaten kabul etmişiz.

 

 

Şefaati inkâr edenlerin sözde delillerine cevap vermeye devam ediyoruz. Cevap vereceğimiz dokuzuncu delilleri şöyle:

Onlar diyorlar ki: 

— Bakara suresi 254. ayette şöyle buyrulmuş: “Ey iman edenler! İçinde alışverişin, dostluğun ve şefaatin olmadığı gün gelmeden önce, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin. Kâfirler zalimlerin ta kendileridir." Bu ayet-i kerime o gün şefaatin olmadığını açıkça beyan etmektedir. 

İşte onlar böyle diyorlar. Onlara göre, ayetteki "O gün şefaat yoktur." ifadesi şefaatin yokluğuna delilmiş. Şimdi onlara bir şey sormak istiyoruz: 

Ayet-i kerimede şefaatle birlikte, o gün dostluğun da olmadığından bahsedilmiş. Ayetin Arapçası şöyledir:

يَوْمٌ لاَ بَيْعٌ فِيهِ وَلاَ خُلَّةٌ  Kendisinde alışverişin ve dostluğun olmadığı gün... 

Ayet-i kerimede açıkça   لاَ خُلَّةٌ  "Dostluk yoktur." buyrulmuş. Şimdi, bu ayeti okuyan kişi şöyle dese: 

— Vallahi o gün hiçbir dostluk yoktur. Delilim de bu ayettir. 

Eğer böyle derse Kur'an'a iftira atmış olur. Zira Zuhruf suresi 67. ayette şöyle buyrulmuştur:

الْأَخِلَّاء يَوْمَئِذٍ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ إِلاَّ الْمُتَّقِينَ O gün dostlar birbirlerinin düşmanıdırlar. Ancak muttakiler müstesna...

Bu ayetten anlıyoruz ki muttakiler o gün dost olacaklardır.  

Bakın, Bakara suresi 254. ayeti bilip, Zuhruf suresi 67. ayeti bilmeyen hata yapar ve Bakara suresindeki "O gün dostluk yoktur." ifadesini bütün insanlar hakkında zanneder. Böyle hüküm verdiğinde de muttakilerin o gün dost olduğunu bildiren Zuhruf suresi 67. ayeti inkâr etmiş olur. 

— Peki, bu iki ayeti nasıl cemedeceğiz. 

Şöyle: Bakara suresi 254. ayette geçen, "O gün dostluk yoktur." ayetinin hükmü bütün insanlar için geçerli değildir. Bu ifadeyle kâfirler, müşrikler ve Allah'ın gazabını celbeden kimseler kastedilmiştir. Muttakiler bu zümrenin dışındadır. Ancak bu istisna bu ayette yapılmayıp Zuhruf suresi 67. ayette yapılmıştır.

Demek, bir ayet üzerine hüküm bina ederken diğer ayetleri göz önüne almak gerekir. Yoksa yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder sözü gerçek olur. 

Aynen bunun gibi, ayette geçen "O gün şefaat yoktur." beyanı Müslümanlar hakkında olmayıpkâfirler hakkındadır. Delilimiz de ayetin son kısmıdır. Ayetin sonunda, "Kâfirler zalimlerin ta kendileridir." buyrulmuştur. 

Fahrettin er-Râzî Hazretleri ayetin bu kısmı hakkında şöyle der: 

— "O gün ne dosttuk ne de bir şefaat vardır." ifadesi, kıyamet gününde mutlak olarak dostluğun ve şefaatin bulunmadığı zannını verebilir. Bu sebeple Allah-u Teâlâ, bu yokluğun kâfirlere mahsus olduğuna delalet etsin diye bu sözün hemen peşinden "Kâfirler zalimlerin ta kendileridir." buyurmuştur. İşte bu beyan, öncesinin kâfirler hakkında olup, günahkâr müminler hakkında olmadığını ispat etmektedir. Neticede, kâfirler için bir dostluk ve şefaat yoktur. Müminler için ise dostluk ve şefaat vardır.

Şu noktaya da dikkat çekmek istiyoruz: Kuran ayetlerini kim hakkında indiğini bilmeden tefsir etmek büyük bir hatadır. İlk önce ayetlerin iniş sebepleri bilinmeli ve ayetler buna göre izah edilmelidir. Bu yapılmadığı takdirde -bu ayette olduğu gibi- yanlış anlaşılmalar ortaya çıkar.

Mezkûr ayet-i kerime kâfir olarak ölenlere şefaat edilmesinin mümkün olmadığını belirtmek içindir. Mesela Hazreti Nuh (a.s.) kâfir olarak ölen oğluna, Hazreti Lut (a.s.) kâfir olarak ölen eşine ve yine Peygamberimiz (a.s.m.) kâfir olarak ölen amcalarına şefaat edemeyecektir. 

Demek, ayetteki “O gün dostluk ve şefaat yoktur.” ifadesiyle kâfirler kastedilmiştir ve bu ayetin Müslüman olarak ölenlerle hiçbir alakası yoktur.

— Peki, ayet-i kerimeyi niçin bu şekilde anlamak zorundayız? 

Birinci sebebi: Ayetin sonundaki "Kâfirler zalimlerin ta kendileridir." beyanıdır. Bu beyandanayetin kâfirler hakkında olduğu anlaşılır.

İkinci sebebi: Bir tarafta şefaatin olmadığını bildiren bu ayet, diğer tarafta ise şefaatin olduğunu bildiren ayet ve hadisler... Şefaatin hem olması hem de olmaması mümkün değildir. Bir şey ya vardır ya yoktur. İki zıttı cemetmek muhaldir. 

— Eğer şefaati inkâr ederseniz, şefaatin olduğunu bildiren ayet ve hadisleri ne yapacaksınız?

Hiçbir yapamazsınız. Burada yapılacak tek iş şudur:

Şefaatin yokluğunu bildiren ayetleri kâfirlere, müşriklere ve Allah'ın razı olmadığı günahkâr müminlere hamletmek; şefaatin varlığını bildiren ayetleri ise Allah'ın razı olduğu günahkârlara hamletmektir. Bunun başka bir yolu yoktur!

İşte bu iki sebepten dolayı mezkûr ayet-i kerimenin kâfirler hakkında indiğine hükmedilir ve buna göre tefsir edilir.

 

 

Şefaati inkâr edenlerin sözde delillerine cevap vermeye devam ediyoruz. Cevap vereceğimiz onuncu delilleri şöyle: 

Onlar diyorlar ki: 

— Enbiya suresi 28. ayette şöyle buyrulmuş: "Onlar ancak Allah'ın razı olduğu kimseye şefaat edebilirler." Bu ayet-i kerime şefaatin olmadığına delildir. Zira şefaat sadece Allah'ın razı olduğuna edilecektir. Günahkâr ise Allah'ın razı olduğu kişi değildir. Bu durumda ona şefaat edilememesi gerekir.

İşte onlar böyle diyorlar. Meseleyi izah ettiğimizde bu sözün nereden çıktığını çok daha iyi anlayacaksınız. Şimdi biraz itikad dersi yapalım: 

Bizler Ehl-i sünnet itikadına sahibiz. Bizim itikadımıza göre, büyük günah işleyen küfre girmez ve kâfir olmaz. 

Mutezile'ye göre ise büyük günah işleyen kâfir olur. Mutezile'nin büyük günah işleyeni kâfir görmesinden dolayı halletmesi gereken bazı meseleler vardır. Bunlardan biri de şefaattir. Şefaat o kadar çok delille sabittir ki inkârı mümkün değildir. Ancak Kur'an'ın anlattığı şefaatiMutezile'nin kabul etmesi de mümkün değildir. Çünkü şefaat, büyük günahları sebebiyle cehenneme gidecek ya da gitmiş kulların affı için Allah'a dua etmektir. 

Mutezile bu şefaati kabul edemez. Çünkü Mutezile büyük günah işleyeni kâfir görmektedir. Kâfir için de cehennemden çıkış yoktur. 

Eğer Mutezile cehennemden çıkartılma manasındaki şefaati kabul ederse, o zaman ona şöyle denilir: 

— Hani büyük günah işleyen kâfirdi? Kâfir cehennemden çıkamaz ve ona şefaat edilemez. Eğer büyük günah sahibine şefaat edilebiliyor ve cehennemden çıkabiliyorsa, büyük günah işleyen kâfir olamaz.  

İşte onlara böyle denilir. 

Bu durumda, Mutezile şefaati inkâr edemiyor, çünkü Kur'an'da ve hadiste onlarca delil var. Ama şefaati kabul de edemiyor, çünkü büyük günah işleyene kâfir diyor. Kâfirler hakkında da şefaat mümkün değildir. 

Mutezile bu iki cihetten sıkışmış iken, kendilerine şöyle bir çıkış yolu bulup diyorlar ki:

— Şefaat haktır. Ancak şefaat cehennemden çıkartılmak değil, cennetteki derecenin yükseltilmesidir.

Böyle dediklerinde hem büyük günah sahiplerinin kâfir olduğu itikadında devam edebiliyorlarhem de şefaatle ilgili ayetleri yalandan da olsa izah ediyorlar. 

Bir daha tekrar edelim: Mutezile büyük günah işleyene kâfir dediği için, şefaati büyük günah sahipleri hakkında kabul edemiyor. Çünkü büyük günah işleyen kâfirse kâfire şefaat yoktur ve kâfir cehennemden çıkamaz. Bu sebeple, şefaati cennete girecek kimselerin derecelerinin artırılması olarak izah ediyor. 

Biz Ehl-i sünnet ise diyoruz ki: 

— Hayır, büyük günah işleyen kâfir değil fasıktır ve şefaat büyük günah sahipleri içindir. 

Bizler meseleyi onlar gibi dolandırmak zorunda değiliz. Çünkü onların büyük günah işleyenlere kâfir demesi şefaati böyle izah etmelerine zorluyor. Bizim ise böyle batıl bir itikadımız yok!

Buraya kadar anlattığımız anlaşıldıysa, şimdi başa dönelim: 

Mutezile diyordu ki: Şefaat sadece Allah'ın razı olduğuna edilecektir. Günahkâr ise razı olunan kişi değildir. Bu durumda, ona şefaat edilememesi gerekir. 

Mutezile'nin niçin böyle dediğini herhâlde anladınız. Çünkü onlara göre, günah işleyen kâfirdir. Kâfirden de Allah razı değildir. 

Lakin ey Mutezile! Bize göre, günah işleyen kâfir değildir! Pekâlâ günahkârdan da Allah razı olabilir. Belki onun günahları çoktur lakin bu günahları sebebiyle kâfir olmaz. Belki onun Allah'ı razı edecek bir ameli vardır. 

Mesela belki zalim bir sultan karşısında hakkı söylemiştir. Belki anne babasına çok hizmet etmiştir. Belki de bir köpeğe çölde su vermiştir... 

Bu ameller terazide küçük gibidir. Ancak Allahu Teâlâ bazen zerre miskal bir ameli yıldız gibi büyütür. Hoşnut olduğu bir amel sebebiyle kulunun günahlarını örter. Bununla ilgili Kur'an'da onlarca ayet var. (Bu ayetleri "Tekfir" konusunda işlediğimizden dolayı burada bu kapıyı açmıyoruz. Dileyenler "Tekfir" derslerini okuyabilirler.)

Sözün özü: "Günahkâr razı olunan kişi değildir." iddiası batıldır ve Mutezile'nin büyük günah işleyeni kâfir görmesi sebebiyle söylenmiştir. 

Biz de diyoruz ki: Fasık da Allah'ın rızasını celbedecek bir amel işleyebilir. Zatında küçük olan o amel -ihlasla yapılmışsa- rahmet-i İlahiyeyi celbeder ve Allah o kulundan razı olur. Razı olunca da şefaat edilmesine izin verir. Mesele bu kadar basittir!

 

 

Şefaati inkâr edenlerin sözde delillerine cevap vermeye devam ediyoruz. Cevap vereceğimiz on birinci delilleri şöyle:

Onlar diyorlar ki: 

— Şefaat vardır ancak şefaat cehennemden kurtarmak değildir. Şefaat, cennete girmiş kullarıncennetteki derecelerinin katlanmasıdır. Bunun delili de şudur: Şefaat kelimesi "çift" manasındaki  شفْع kelimesinden türemiştir. Hatta Fecr suresi 3. ayette, وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِ  “Çifte ve teke yemin olsun.” buyrulur. Bu ayetteki شَفْع  kelimesi “çift” manasındadır. İşte bu kökten türeyen "şefaat" kelimesi, cennet ehlinin derecesinin çift olması yani katlanması manasına gelir. 

Bu söz Mutezile'ye aittir. 

— Peki, Mutezile niçin böyle diyor? Niçin şefaati cennetteki makamın katlanması olarak kabul ediyor.

Bu meseleyi bir önceki dersimizde işlemiştik. İtikada ait meselelerin tekrarında büyük faydalar olduğundan aynı meseleyi bir daha tekrar edelim. Daha sonra da  شفْع kelimesinin tahlilini yapalım:

Bizler Ehl-i sünnet itikadına sahibiz. Ehl-i sünnet'e göre, büyük günah işleyen küfre girmez ve kâfir olmaz.

Şia'nın itikatta mezhebi olan Mutezile'ye göre ise büyük günah işleyen kâfir olur. Yani Mutezile'ye göre, içki içen, kumar oynayan, zina yapan ve diğer büyük günahları işleyenler -tevhidi kalbiyle tasdik ve diliyle ikrar etse de- kâfirdir ve ahirette kâfirler gibi cehennemde ebedî kalacaktır. 

Mutezile'nin büyük günah işleyeni kâfir görmesinden dolayı halletmesi gereken bazı meseleler vardır. Bunlardan biri de şefaattir. Şefaat o kadar çok delille sabittir ki inkârı mümkün değildir. Ancak Kur'an'ın anlattığı şefaati Mutezile'nin kabul etmesi de mümkün değildir. Çünkü şefaat, büyük günahları sebebiyle cehenneme gidecek ya da gitmiş kulların affı için Allah'a dua etmektir. 

Mutezile bu şefaati kabul edemez. Çünkü Mutezile büyük günah işleyeni kâfir görmektedir. Kafir için de cehennem'den çıkış yoktur.

Eğer Mutezile cehennemden çıkartılma manasındaki şefaati kabul etse, o zaman ona şöyle denilir: 

— Hani büyük günah işleyen kâfirdi? Kafir cehennemden çıkamaz ve ona şefaat edilemez. Eğer büyük günah sahibine şefaat edilebiliyorsa ve cehennemden çıkıyorsa büyük günah işleyen kâfir olamaz...  

İşte Mutezile'ye böyle denilir. 

Bu durumda, Mutezile şefaati kabul edemiyor, çünkü büyük günah işleyene kâfir diyor. Kâfirler hakkında da şefaat mümkün değildir. Ama şefaati inkâr da edemiyor, çünkü Kur'an'dave hadiste onlarca delili var.

Mutezile bu iki cihetten sıkışmış iken, kendilerine şöyle bir çıkış yolu buluyorlar ve diyorlar ki:

— Şefaat haktır. Ancak şefaat cehennemden çıkartılmak değil, cennetteki derecenin katlanmasıdır. 

Böyle dediklerinde hem büyük günah sahiplerinin kâfir olduğu itikadında devam edebiliyorlarhem de şefaatle ilgili ayetleri yalandan da olsa izah ediyorlar. 

Mutezile, şefaatin "cennetteki derecelerin katlanması" manasında olduğuna inanmak zorunda kalınca delil aramaya başlar. Ancak işleri hiç de kolay değildir. Çünkü ne Kur'an'da ne de hadislerde şefaate böyle bir mana verilmemiştir. Davalarını ispatta son derece âciz kalan Mutezile sonunda der ki:

— Şefaat kelimesinin kökü "çift" manasındaki  شفْع kelimesidir. İşte bu kökten türeyen "şefaat" kelimesi, cennet ehlinin derecesinin çift olması yani katlanması manasına gelir.

Gördünüz mü iş nereden nereye geldi?

Mutezile şefaatin manasını araştırıp bu neticeye ulaşmadı. 

– Önce günah işleyen Müslüman'ı kâfir kabul etti. 

– Sonra bu itikadının bir neticesi olarak, günah işleyen Müslümanlara şefaat edilemeyeceğini kabul etti.

– Sonra da "O zaman biz şefaati cennet ehli hakkında düşünelim." diyerek şefaate bilmecburiye bu yanlış manayı yükledi. 

Buldukları delil de kelimenin kökünün "çift" manasında olmasıymış.

Şimdi, Mutezile'nin bu sözüne cevap verelim: 

Şefaat, kelime manası olarak "biri ikilemek" ve "iki yapmak" demektir. Ancak bu, sevabı ikiye katlamak manasında biri iki yapmak değildir. Çünkü Allahu Teâlâ Bakara suresi 261. ayette, "Biri yedi yüz yapacağını" haber vermiş. Yine Bakara suresi 245. ayette, "iyiliği çok katlara katlayacağını" bildirmiş. En az katlama olarak da "bire on vereceğini" En'am suresi 160. ayette bildirmiş. Yani Rabbimizin katlaması bire iki değildir. Bire on, bire yedi yüz ve bire yüz binlerdir. 

Bu durumda, şefaat cennete girenin makamının ikiye katlanması olamaz. 

— Peki, o zaman mana ne olabilir?

Mana şudur: Şefaat, günahı sebebiyle sanki tek kalan bir kimsenin yanına bir başkasının gitmesi ve onun için bağışlanma talebiyle yanında durmasıyla onu iki yapmasıdır. Bu yüzden bu işe şefaat ismi verilmiştir.

Bu hususu Fahreddin er-Râzî Hazretleri şöyle izah eder: 

— Şefaat, bir kimsenin bir başkasından bir şey istemesi ve ondan ihtiyacını gidermesini talep etmesidir. Kelimenin aslı, "tek"in zıddı olan "çift" manasındaki  شفْع kelimesinden gelir. Buna göre, sanki ihtiyaç sahibi tek idi de şefaatçi onun yanında onun çifti oldu demektir.

Gördüğünüz gibi, şefaat kelimesinin kökünün "çift" manasında olması, cennetteki dereceninkatlanacağı manasında değildir. İhtiyaç sahibi olarak tek idi de şefaatçi onun yanında onun çifti oldu manasındadır. 

Fahreddin er-Râzî Hazretleri, şefaatin cennetteki derecelerin katlanması manasında olamayacağına şöyle akli bir delil getirir:

— Cenab-ı Hak Kur'an'da bir çok ayette kullarını ahiret günüyle tehdit etmiş ve "İznim müstesna, şefaatin olmadığı günden korkun." buyurmuştur. Eğer şefaat cennetteki derecenin katlanması olarak kabul edilirse bu tehdidin bir manası kalmaz.

Yani şöyle bir tehdit olur mu: Cennetteki derecelerin sadece benim iznimle katlanacağı günden korkun.

Böyle bir tehdit olamaz. Zira bu tehdit karşısında kişi der ki: Ya cennete girsem yeter; derecem de katlanmayı versin... 

Kişi böyle düşünür. Bu durumda da tehdidin bir manası olmaz. Tehdit ancak cehennemle olur. Eğer şefaati cennetteki derecelerin katlanması olarak kabul edersek, Allah'ın bu tehditlerini izah edemeyiz.

Bu tehditlerden anlamalıyız ki Rabbimiz bizi cehennemle tehdit ediyor ve diyor ki: Hiç kimseye sizi cehennemden kurtaracak diye güvenmeyin. Çünkü şefaat ancak iznime ve rızama bağlıdır. İznim olmadan kimse kimseyi cehennemden çıkaramaz... 

İşte tehdit böyle olur. Tehdidin böyle olmasından dolayı da şefaat cennetteki derecelerin artırılması olamaz. 

Herhâlde Râzî Hazretlerinin bu izahı Mutezile'nin sözünün ne kadar çürük olduğu hususunda kâfidir.

Şimdi, şefaatin cennetteki derecelerin katlanması olamayacağı hususunda başka bir delil daha getirelim: 

Eserimizin başında şefaatin hak olduğuna dair birçok ayet-i kerime zikretmiştik. Şefaatle ilgili daha başka ayetler de var. Bizler sözü uzatmamak için o kadarla yetinmiştik. Makam münasebetiyle iki ayeti daha burada zikredecek ve şefaatin cennette derecelerin artırılması olamayacağını ispat edeceğiz. 

İbrahim suresi 36. ayette, Hazreti İbrahim (a.s.) putlara işaret ederek şöyle der:

 فَمَن تَبِعَنِي فَإِنَّهُ مِنِّي وَمَنْ عَصَانِي فَإِنَّكَ غَفُورٌ رَحِيمٌ  

Kim bana tabi olursa o bendendir. Her kim de bana isyan ederse şüphesiz sen çok bağışlayan ve çok merhamet edensin. (İbrahim 36)

Hazreti İbrahim, "Her kim de bana isyan ederse şüphesiz sen çok bağışlayan ve çok merhamet edensin. " diyerek isyan eden bir kısım insanlar için şefaat talebinde bulunmuştur. Bu şefaatin kâfirler hakkında olması mümkün değildir. Zira kâfirler için af dilenmez. Bu şefaatin itaatkâr Müslümanlar hakkında olması da mümkün değildir. Çünkü onlar isyan etmemiştir ve onlara azap zaten yoktur. O hâlde geriye tek bir zümre kalıyor ki o da büyük günah sahibi Müslümanlardır.

Hazreti İbrahim, "Kim bana isyan ederse..." diyerek büyük günah sahiplerini kastetmiş ve daha sonra da "Şüphesiz sen çok bağışlayan ve çok merhamet edensin." diyerek Allah'tanonları affetmesini ve merhametiyle muamele etmesini istemiştir. 

Demek, şefaat büyük günah sahipleri için olup cennetteki derecenin katlanması değildir. Zira şefaat cennetteki derecelerin katlanması olsaydı Hazreti İbrahim'in bu şekilde duası manasız olurdu.

Aynı manayı ifade edeceğimiz ikinci delilimiz de şudur:  

Maide suresi 118. ayette Hz. İsa (a.s.) şöyle der:

 إِن تُعَذِّبْهُمْ فَإِنَّهُمْ عِبَادُكَ وَإِن تَغْفِرْ لَهُمْ فَإِنَّكَ أَنتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ  

Eğer onlara azap edersen şüphesiz onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan şüphesiz sen aziz ve hakîmsin. (Maide 118)

Bu ayetin delil ciheti şudur: Hazreti İsa (a.s.), "Eğer onları bağışlarsan şüphesiz sen aziz ve hakîmsin." diyerek bir kısım insanlar için şefaat talebinde bulunmuştur. Bu şefaatin kâfirler hakkında olması mümkün değildir. Zira kâfirlere şefaat yoktur. Bu şefaatin itaatkâr Müslümanlar hakkında olması da mümkün değildir. Çünkü onlara zaten azap yoktur ve onlar ehl-i cennettir. O hâlde geriye tek bir zümre kalıyor ki o da büyük günah sahibi Müslümanlardır.

Şefaat günahkâr Müslümanlar için olunca da şefaatin manasının cehennemden kurtulmak olması gerekir. Zira Şefaat cennetteki derecelerin katlanması olsaydı Hazreti İsa (a.s.) bu şekilde af dilemezdi.

Şimdi de meselemize başka bir cihetten bakalım:

Mutezile dedi ki: Şefaat kelimesinin kökü "çift" manasındadır. Bu da cennetteki derecenin katlanması anlamına gelir.

Ehl-i sünnet âlimleri ise buna cevaben dedi ki: Evet, şefaat kelimesinin kökü "çift" manasındadır. Ancak bu "çift" sanki ihtiyaç sahibi tek idi de şefaatçi onun yanında onun çifti oldu manasındadır. Yoksa bu kelime cennetteki derecelerin katlanması manasında değildir.

İşte Mutezile böyle diyor, Ehl-i sünnet de böyle cevap veriyor. Hangisinin doğru olduğuna kanaat getiremiyorsanız, şefaatin geçtiği bir ayet üzerinde iki manayı da düşünelim. Hangisi uyarsa o manayı kabul edelim.

Nisa suresi 85. ayette şöyle buyrulmuştur: 

مَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً حَسَنَةً يَكُنْ لَهُ نَصِيبٌ مِنْهَا وَمَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً سَيِّئَةً يَكُنْ لَهُ كِفْلٌ مِنْهَا

Kim güzel bir şefaat ederse onun için ondan bir nasip vardır. Kim de kötü bir şefaat ederse onun için de ondan bir pay vardır. (Nisa 85)

Şimdi, bu ayet üzerinde biraz düşünelim: 

Acaba, "Kim bir kimseye iyiliği ikiye katlarsa" mı daha uygun bir mana? Yoksa "Kim bir kimsenin iyilik yapmasına yardım edip onun yanında durursa" mı daha güzel bir mana?

Yine "Kim bir kimseye kötülüğü ikiye katlarsa" mı daha uygun bir mana? Yoksa "Kim bir kimsenin kötülük yapmasına yardım edip onun yanında durursa" mı daha güzel bir mana?

Elbette yanında durup iyiliğine veya kötülüğüne yardım etmesi daha uygun ve daha güzel olan manadır. Bu da ispat eder ki şefaatin kökündeki çift, yanında durmak ve o bir iken onu iki yapmak manasındaki çifttir. Yoksa cennetteki makamın çiftlenmesi değildir. 

Bütün bu izahlardan sonra, şimdi Mutezile'ye bir teklifimiz var:

Ey Mutezile mensupları ve ey Mutezile'yi satmaya çalışan taklitçileri! Siz dediniz ki: "Şefaat cennetteki derecelerin katlanmasıdır." Delil olarak da şefaat kelimesinin kökünün "çift" manasında olduğunu ileri sürdünüz. Her nasılsa "çift" manasından böyle bir neticeye ulaştınız. Biz de size cevabımızı verdik. Eğer siz bir şey yapabilirseniz, bizler verdiğimiz cevabı bir kenara koyup sizin sözünüzü kabul edeceğiz. Yapmanızı istediğimiz çok basit bir şey var.

Bize Kur'an'dan veya hadisten, şefaatin cennetteki derecelerin katlanması olduğuna dair sadece bir delil getirin. Yani "Şefaat cennetteki derecelerin katlanmasıdır." manasında bir ayet veya hadis gösterin!

Şefaat kelimesi Kur'an'da 31 defa geçiyor. İşte ayetler ortada, hepsini inceleyin ve tek bir ayeti sözünüze delil yapın. Yine hadisler de ortada, hepsini inceleyin, bize sadece tek bir hadis gösterin.

— Bunu yapabilir misiniz? 

Hayır, yapamazsınız! 

— Yapamayacağınızı nereden mi biliyoruz?

Çünkü biz bütün bu ayet ve hadisleri inceledik; elhamdülillah hepsini biliyoruz. Biliyoruz ve diyoruz ki: Ne ayetlerde ne de hadislerde şefaatin cennetteki derecelerin artırılması olduğuna dair en küçük bir beyan yoktur. Hükmünüz batıldır, yanlıştır ve vehminizin ürünüdür!

Kardeşlerim, derslerimizi yazarken, "Sözün güzeli kısa olanıdır." düsturuyla hareket etmeye ve meseleyi en kısa şekilde anlatmaya çalışıyoruz. Ancak bazen bu konuda olduğu gibi,ihtiyaca binaen konu uzayabiliyor. Kısa kesersek cevabın bir yanı zayıf kalacak, uzatsak okunması zor olacak... 

Malum asrın insanı aceleci ve her şey hemen olsun istiyor. Biz, "Keselim kısa mı olsun yoksa uzatalım yerinde mi olsun?" diye düşünürken, "Uzatalım yerinde olsun. Herkes sabretmese de ehl-i ilmin hoşuna gider. Bu ders de onlar için olsun." dedik ve bu sebeple biraz uzattık.

İşlediğimiz konu zor bir konu. Bu zor konuyu bir defa okumakla anlayamamış ya da ben anlatamamış olabilirim. Metni bir daha dikkatle okumanızı tavsiye ediyorum.

 

 

Şefaati inkâr edenlerin sözde delillerine cevap vermeye devam ediyoruz. Bu başlıkta, onların hadislerden gösterdikleri delillere cevap vereceğiz. Cevabımıza geçmeden önce bazı bilgileri hatırlayalım:

Kur'an'da ve hadislerde hem şefaatin olduğuna hem de olmadığına dair beyanlar vardır. Şefaatin hem olması hem de olmaması mümkün değildir. Bir şey ya vardır ya yoktur. İki zıddı cemetmek muhaldir. Bu birbirine zıt beyanları cemetmenin tek yolu, ayet ve hadislerin farklı zümrelerden bahsettiğini kabul etmektir. 

— Bunu yapmayıp, şefaatin olmadığını bildiren bir hadisi göstererek "Şefaat yoktur." derseniz, şefaatin olduğunu bildiren ayet ve hadisleri ne yapacaksınız? 

— Ya da bunun tam tersi, şefaatin olduğunu bildiren ayetleri gösterip "Herkese şefaat vardır." derseniz, şefaatin olmadığını bildiren ayet ve hadisleri ne yapacaksınız?  

Demek, birbirine zıt beyanları cemetmenin tek yolu, ayet ve hadislerin farklı zümrelerden bahsettiğini kabul etmektir.

Evet, Kur'an'da ve hadislerde şefaatin olmadığını beyan eden ifadeler vardır. Ancak bu ifadeler şu zümreler hakkındadır:

1. Kâfirler ve müşrikler hakkındadır. Mesela Hazreti Nuh (a.s.) kâfir olarak ölen oğluna,Hazreti Lut (a.s.) kâfir olarak ölen eşine ve yine Peygamberimiz (a.s.m.) kâfir olarak ölen amcalarına şefaat edemeyecektir. Nitekim Peygamberimiz (a.s.m.) amcası Ebû Talib'e şefaat etmek istediğinde Tövbe suresinin 113. ayeti nazil olmuştur. Ayet şöyle der: 

— Müşriklerin cehennemlik oldukları belli olduktan sonra artık onlar için ne peygamberin ne de müminlerin Allah'tan af dilemeleri doğru değildir. (Tövbe 113)

Yine münafıklar, "Ya Resulallah! Bizim için mağfiret talep et." dediklerinde, Peygamberimiz(a.s.m.) da "Sizin için mağfiret talebinde bulunacağım." diyerek onlar için mağfiret talebine yöneldiğinde şu ayet-i kerime nazil olmuştur:

— İster onlar için af dile isterse af dileme! Onlar için yetmiş defa da af dilesen Allah onları asla affetmeyecektir. Çünkü onlar Allah'ı ve Resulünü inkâr etmişlerdir. (Tevbe 80)

Gördüğünüz gibi, bu ayet-i kerimeler kâfirlere şefaat edilemeyeceğini açıkça bildirmektedir. Eğer birisi Kur'an ve hadisten şefaatin olduğuna dair delilleri gösterip, "Şefaat herkes için vardır." derse, bu ayetler onu tekzip eder ve şefaatin kâfirler için olmadığını bildirir. 

Demek, delilleri tahlil ederken geniş bir açıdan bakmak gerekir.

2. Şefaatin olmadığını bildiren ayet ve hadisler, Allah'ın kendilerinden razı olmadığı ve şefaat edilmesine izin vermediği günahkâr müminler hakkındadır.

Demek, kişi mümin de olsa ona şefaat edilmesi Allah'ın iznine ve rızasına bağlıdır. Allah'ın izin vermediği mümine kimse şefaat edemeyecek; onun için şefaat talep edilse de bu talep kabul olmayacaktır.

Bir de şunu ilave edelim: Şefaatin olmadığını beyan eden ayet ve hadislerin bir kısmı da zaman ve mekânla ilgilidir. Yani ahirette bazı zaman ve mekânlarda kimse kimseye şefaat edemeyecek, kimse kimseyle ilgilenmeyecek; peygamberler dâhil herkes kendi nefsinin derdine düşecektir. Mesela amel defterleri dağıtılırken, defterler teraziye konulduğunda vesırattan geçilirken kimse kimseye şefaat edemeyecek ve herkes kendi nefsiyle ilgilenecektir. Bununla ilgili bir hadis-i şerifi daha önce nakletmiştik.

Kardeşlerim, her amelde üç mertebe olduğu gibi, şefaatte de üç mertebe vardır. Bunlar: Tefrit, ifrat ve vasattır. 

– Şefaatin olduğunu bildiren ayetleri ve hadisleri görüp, "Bütün insanlara şefaat vardır." diyen ifrattadır.

– Şefaatin olmadığını bildiren ayet ve hadislere bakıp, "Hiç kimseye şefaat edilmeyecek, şefaat yoktur." diyen tefrittedir. 

– Şefaatin olmadığını bildiren ayet ve hadisleri kâfirler ve Allah'ın izin vermediği müminlerle tefsir eden, şefaatin olduğunu bildiren ayet ve hadisleri de Allah'ın izin verdiği ve razı olduğu müminlerle izah eden vasattadır. Bu vasat mertebe ki Kur'an buna sırât-ı müstakim (dosdoğru yol) der. İşte bizler bu yol üzerindeyiz!

Buraya kadar yaptığımız izahı tam anlayabildiyseniz, artık size her kim şefaatin yokluğuna dair ayetler ve hadisler gösterse onları izah edebilir ve muhatabınızı sırât-ı müstakime davet edebilirsiniz.

Bu girişten sonra, şimdi, Mutezile'nin şefaatin yokluğuna delil olarak gösterdiği hadislere bakalım: 

Ebû Hüreyre Hazretlerinden şöyle nakledilmiştir: “Yakın akrabalarını uyar.” ayeti nazil olunca Resulullah (a.s.m.) şöyle dedi: 

— Ey Kureyş topluluğu! Nefislerinizi Allah’ın azabına karşı koruyun. Ey Abdi Menafoğulları! Ben sizi Allah’ın azabına karşı koruyamam. Ey Abbas b. Abdulmuttalib! Seni Allah’tan gelecek azaptan koruyamam. Ey Resulullah’ın halası Safiye! Seni Allah’ın azabına karşı koruyamam. Ey Fatıma b. Muhammed! Malımdan dilediğini iste. Ancak sana Allah’tan gelecek azabı defedemem. (Müslim, İman, 348-351)

Mutezile bu hadisi gösterip der ki: Peygamberimizin onlardan azabı defedememesi şefaatin olmadığına delildir.

Onlara cevabımız şudur: Bu hadis-i şerif şu manalara gelebilir:

1. Peygamberimiz (a.s.m.) onlara, "Eğer siz İslam'ı bırakıp şirke dönerseniz ben sizi Allah'ın azabına karşı koruyamam." demek istemiştir. Şart cümlesi hazf olmuştur.

2. Ya da bu hadisin manası şudur: Eğer siz bu İslam nimetine şükretmeyip günahlara dalarsanız sakın bana güvenmeyin. Sakın "Muhammed babamızdır, amcamızdır, akrabamızdır, bizi ateşten kurtarır." diye düşünmeyin. Çünkü ben sizi Allah'ın izni ve rızası olmadan ateşten kurtaramam.

İşte hadisin manası budur. Hadiste geçen "Azabı sizden defedemem" sözü, Allah'ın izni ve rızası olmadan defedemem manasındadır. Zaten hakikat de böyledir. Peygamberimiz (a.s.m.) ancak günahkâr bir müminin affı için dua eder. Kabul edip etmemek Allah'a kalmıştır. Bu sebeple Peygamberimiz (a.s.m.) kimseyi kurtaracağına söz veremez. 

— Peki, hadis-i şerifi niçin böyle anlamak zorundayız? Niçin hadisi şefaatin olmadığına delil yapamıyoruz? 

Cevabımız şudur: Kur'an'da ve hadislerde şefaatin olduğuna dair beyanlar vardır. Mesela: 

شَفَاعَتِى لِأَهْلِ الْكَبَائِرِ مِنْ أُمَّتِى "Benim şefaatim ümmetimden büyük günah sahipleri içindir." (Tirmizî, Kıyame, 11; İbni Mâce, Zühd, 26; Ahmed İbni Hanbel, 3/113) hadisi var. Bu hadisi İmam Tirmizî, İbni Mâce ve Ahmed İbni Hanbel Hazretleri nakletmiştir. 

Yine شَفَاعَتِى يَوْمَ الْقِيَامَةِ حَقٌّ فَمَنْ لَمْ يُؤْمِنْ بِهَا لَمْ يَكُنْ مِنْ اَهْلِهَا "Kıyamet günüşefaatim haktır. Kim şefaatime inanmazsa onun ehlinden olmayacaktır." (El-Muttaki, KenzülUmman, 14/399) hadisi var. 

Daha birçok hadis ve ayet var. Bu ayet ve hadislerin bir kısmını daha önce zikretmiştik. 

— Eğer Mutezile'nin delil olarak gösterdiği hadisi, anlattığımız şekilde anlamayıp şefaati inkâr edersek, şefaatin varlığını bildiren ayet ve hadisleri nasıl izah edeceğiz? 

Hiçbir şekilde izah edemeyiz!

Başta şöyle demiştik: Eğer şefaatin olmadığını bildiren bir hadisi gösterip "Şefaat yoktur" dersek, şefaatin olduğunu bildiren ayet ve hadisleri ne yapacağız? Ya da bunun tam tersi, şefaatin olduğunu bildiren bir ayeti gösterip "Herkese şefaat vardır." dersek, şefaatin olmadığını bildiren ayet ve hadisleri ne yapacağız?

Bu ayet ve hadisleri cemetmenin tek yolu, şefaatin olmadığını bildiren ayet ve hadislerinkâfirler ve Allah'ın izin vermediği günahkâr müminler hakkında olduğunu kabul etmektir. Ancak bu şekilde bu farklı haberleri cemedebiliriz.

Şimdi, Mutezile'nin delil olarak gösterdiği başka bir hadise bakalım:

Ebû Hüreyre Hazretlerinden rivayet edildiğine göre, Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuştur: 

— Sizden hiçbirinizi kıyamet gününde, boynunda feryat eden bir koyunla bulmayayım. O:"Ey Allah’ın resulü bana yardım et." dedikçe, ben: "Bugün Allah’ın hükmünden sana bir fayda sağlayamam, ben tebliğ etmiştim." diyeceğim. (Buhârî, Zekât, 1314)

Bu hadiste de aynı mana vardır. Peygamberimiz (a.s.m.) Allah'ın izni olmadan fayda sağlayamaz. Kaldı ki hadis-i şerifte, "Boynunda feryat eden koyun." ibaresi bir koyunu zorla gasbeden kişi hakkındadır. Bu bir kul hakkıdır. Kul hakkını Allah bile affetmezken, Peygamberimizin fayda sağlaması söz konusu değildir. Dolayısıyla bu hadis-i şerif, Peygamberimizin kul hakkına karşı faydasının olmayacağına delildir; şefaatin olmadığına değil. 

Mutezile’nin delil olarak gösterdiği bir başka hadis de şudur:

İbni Abbas Hazretlerinin rivayetine göre, (sahabelerden) Osman b. Maz’ûn Hazretleri öldüğü vakit bir kadın -bir rivayete göre kendi hanımı- şöyle der:

— Cennet sana kutlu olsun ey Osman b. Maz’ûn!

Bu söz üzerine Resulullah (a.s.m.) ona kızgınca bakarak der ki:

— Ne biliyorsun cennete gireceğini?

Kadın şöyle der: 

— Ey Allah’ın resulü! Senin süvarin ve sahabendir.

Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle buyurur: 

— Vallahi ben Allah’ın resulüyüm, ben bile bana ne yapılacağını bilmem. (Mecmau’z-Zevâid, 9/302)

Mutezile bu hadis-i şerifi şefaatin yokluğuna delil gösterir. Ancak bu hadis de şefaatin yokluğuna delil değildir. Hadis-i şerif, kimsenin ameline güvenmemesi gerektiğini ders vermektedir. Mümin değil şefaate, kendi ameline bile güvenmez. Amele güvenmek ucubtur; ucub ise manevi bir hastalıktır. 

İşte Peygamberimiz (a.s.m.) amelimize ve şefaate güvenmememiz için bu tip hadisler söylemiştir. Bizler amelimize güvenmediğimiz gibi, şefaate de güvenmiyoruz; şefaati sadece umuyoruz. Müminin korku ve ümit arasında yaşaması gerekir. Bu sebeple, şefaat bizler için ancak bir ümit makamıdır.  

Mutezile'nin delil olarak gösterdiği diğer hadisleri zikretmeye gerek duymuyoruz. Birinin cevabını öğrendiğinizde hepsine aynı cevabı verebilirsiniz. Önemine binaen cevabı bir daha tekrar etmek istiyorum. Peygamberimiz (a.s.m.)'ın "Sizi ateşten kurtaramam." gibi sözleri şu manaları tazammun etmektedir:

1. Eğer şirke ve küfre girerseniz sizi asla kurtaramam.

2. Mümin bile olsanız, Allah size şefaat etmeme izin vermezse size faydam olmaz. Şefaat ancak Allah'ın izni iledir. 

3. Şefaatim madem Allah'ın izniyledir, o hâlde ona güvenerek günahlara dalmayın. Belki de Allah size şefaat etmeme izin vermez. Şefaatimi ancak ümit ve reca makamında düşünün.

4. Ahirette öyle zamanlar olur ki başka bir yerde şefaat edebildiğime orada şefaat edemem. Oralarda ben dahi "nefsim, nefsim" derim. 

5. Şefaatin olmayacağını bildiren bir kısım hadisler tehdit ve korkutma makamında söylenmiştir. Bu makamda şefaatin yokluğunu nazara vermek ilm-i belâgatta güzeldir. 

Şunu da merak ediyorum: Bazı hadisleri gösterip "Şefaat yoktur." diyenler şunu mu bekliyorlardı: Peygamberimiz (a.s.m.) insanların karşısına çıkıp şöyle mi demeliydi: Ne yaparsanız yapın, hangi günahı işlerseniz işleyin ben size şefaat ederim. O yüzden günahtan korkmanıza hiç gerek yok. Arkanızda ben varım, işleyin işleyebildiğiniz kadar günahı...

— Peygamberimiz (a.s.m.) böyle mi demeliydi? 

— Böyle dese miydi şefaate inanacaklardı?

— Peygamberimizin, "Bana güvenmeyin, sizi ateşten koruyamam." demesinden daha doğal ne var ki? 

— Takvaya irşad böyle yapılmaz mı? 

Ey Mutezile mensupları! Bu maksatlarla söylenmiş hadislerden birini alıp, şefaatin varlığına dair bütün ayet ve hadislere gözlerinizi kapatarak ve saydığımız bu maddeleri hiç düşünmeyerek nasıl olur da "Şefaat yoktur." dersiniz. Sizi insafa davet ediyoruz!

Kardeşlerim, bu derste anlatılan hakikatler çok önemlidir. Bu dersi iyi kavradığınızda Mutezile'nin göstereceği her delile kolayca cevap verebilirsiniz. Ancak bazen bir meseleyi kavramak bir defa okumakla olmuyor. Eğer tam kavrayamadıysanız metni bir daha okuyun; bunu da bir ibadet kabul edin.

 

 

Şefaati inkâr edenlerin sözlerine cevap vermeye devam ediyoruz. Bu dersimizde şu sözlerine cevap vereceğiz:

Onlar diyorlar ki: 

— Büyük günah işleyenler için şefaatin olduğunu söylemekte günahlara teşvik vardır. Bu ise caiz değildir.

Onlara cevabımız şudur: Hayır, hiç de öyle değil! Çünkü biz şefaatin vacip olduğunusöylemiyoruz ki kul azaptan emin olsun, şefaate güvenip dayansın ve günahları işlemeye cesaret etsin. Biz, "Şefaat caizdir ve büyük günah işleyenler için -Allah'ın izniyle-mümkündür." diyoruz. Vacip olması farklıdır, mümkün olması farklıdır. 

Şefaati inkâr edenlere şunu da sormak istiyoruz: 

— Siz şefaatin hak olduğunu beyan eden hangi eserde, "Şefaate güvenin, her türlü günahı işleyin, zaten şefaatle kurtulacaksınız." gibi ifadeler gördünüz? 

Hangi âlim böyle sözler etmiş, bize gösterin de bilelim.

Gösteremezsiniz! Bilakis bütün âlimler şöyle demiştir: Şefaat ancak Allah'ın izniyledir. Allahrazı olmadan kimse kimseye şefaat edemez. Şefaate güvenmeyin. Şefaat bir güven makamı değil, ümit ve reca makamıdır.

— Âlimler bundan başka bir şey demiş mi? 

Onlar dememişken; bırakın demeyi, şefaate güvenmemeyi nasihat etmişken, sizler nasıl olur da "Şefaat inancında günahlara teşvik vardır." dersiniz. Allah'tan korkun! 

Şimdi, şefaate inanmakla inanmamak arasındaki farkı tahlil edelim. Bakalım hangisi Kur'anîymiş?

– Şefaat inancı, Allah'ın af ve mağfiretinden ümidimizi kesmememizi sağlar. 

– Şefaatin olmadığına ve büyük günah işleyenlerin ebedî cehennemde kalacaklarına inanmak ise kişinin ümidini yok eder ve Allah’ın rahmetinden ümit kesmesine sebep olur. Allah'ın rahmetinden ümit kesmek de küfürdür. 

Nitekim Yusuf suresi 87. ayette şöyle buyrulur: 

وَلاَ تَيْأَسُوا مِنْ رَوْحِ اللَّهِ إِنَّهُ لاَ يَيْأَسُ مِنْ رَوْحِ اللَّهِ إِلاَّ الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ  

Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin! Zira Allah'ın rahmetinden kâfirler kavminden başkası ümit kesmez. (Yusuf 87)

Ayetin ifade ettiği gibi, Allah'ın rahmetinden ümit kesmek kâfirlerin işidir. Mümin rahmet-i İlahiyeden ümit kesmez. 

Kur'an, "Allah'tan ümit kesmeyin." diyor. Mutezile ise "Şefaat, Allah'ın rahmetine karşı ümitlendiriyor; bu da günaha teşviktir." diyor. Bu sebeple de şefaati inkâr ediyor. 

— Mutezile'nin Kur'an'dan ne kadar uzak olduğunu anladınız mı?

Şimdi Mutezile'ye diyoruz ki:

Ey Mutezile mensupları! Sizler, "Şefaat inancı Allah'ın rahmetine karşı ümitlendiriyor. Bu da günaha cesaret veriyor. Bu yüzden şefaat olmamalı." diyorsunuz. O hâlde göstereceğimiz şu ayetler de size göre yanlış olmalı...

Zümer suresi 53. ayette şöyle buyrulmuş: 

قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ لاَ تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ       

De ki: Ey haddi aşarak nefislerine karşı israf etmiş olan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz O, çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir. (Zümer 53)

Ey Mutezile mensupları! Bu ayet size göre yanlış değil mi? Çünkü bu ayette, "Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin" buyrulmuş. Bir de Allah'ın bütün günahları bağışlayacağı bildirilmiş. Size göre, bu beyan günaha cesaret veriyor, hemen Kur'an'dan çıkartılmalı!

Peki, Furkan suresi 70. ayete ne diyeceksiniz? Orada da şöyle buyrulmuş:

 إِلاَّ مَنْ تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ عَمَلاً صَالِحًا فَأُولَئِكَ يُبَدِّلُ اللَّهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَحِيمًا  

Ancak tövbe edip iman eden ve salih bir amelle amel eden müstesna. İşte onlar var ya, Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır ve çok merhamet edicidir. (Furkan 70)   

Ey Mutezile! Siz bu ayete de kızarsınız. Bakın, bu ayette sadece aftan da bahsedilmiyor; bir de günahların sevaba çevrileceğinden bahsediliyor. Siz şimdi dersiniz ki:

— Olur mu ya! Adam bir ömür boyu günah işlesin, sonra tövbe edip salih amel işlesin ve onun bütün günahları sevaba çevrilsin. Bunda günaha teşvik vardır. Kişi, nasıl olsa Allah günahlarımı sevaba çevirecek diye günahta cesaret bulur.

Böyle mi diyorsunuz? Eee, Şefaate, "Allah'ın rahmetini umdurup günaha teşvik eder; bu sebeple olmamalı." diyen bir zihniyet, Allah'ın günahları sevaba çevirdiğini beyan eden bu ayete karşı ne demez ki? 

Biz de size diyoruz ki: 

— Sizler Allah'ın rahmetine sınır mı koyuyorsunuz? 

— Allah'ın rahmetinin taksimat memuru musunuz? 

— Allah'a iş mi öğretiyorsunuz? 

Allah dilerse bütün günahları affeder. Dilerse hepsini sevaba çevirir. Dilerse bir köpeğe su veren günahkârı cennetine koyar. 

— Siz kim oluyorsunuz da Allah'a, "Bunları affedemezsin, günahlarını sevaba çeviremezsin;bak, kulların günahta cesaret bulur." diyorsunuz. Haddinizi bilin haddinizi!

Size burada, Allah'ın bütün günahları affedebileceğiyle ilgili onlarca ayet gösterebiliriz. Yine Allah'a karşı ümit beslememiz gerektiğini beyan eden onlarca ayet yazabiliriz. Hâl böyle iken,sizler nasıl oluyor da şefaati inkâr edebilmek için, "Şefaat inancı Allah'ın affına karşı umutlarımızı artırır; bunda da günahlara teşvik vardır." diyorsunuz? 

Allah size akıl ve insaf versin!

Kardeşlerim, Mutezile'nin sözünün Kur'an'dan ve akıldan ne kadar uzak olduğunu gördünüz. Ama maalesef hâlâ birileri bu millete Mutezile'nin batıl fikirlerini satmaya çalışıyor. Allahu Teâlâ bu Mutezile kalıntılarının şerrinden ümmet-i Muhammed'i muhafaza eylesin. Âmin.

 

 

Şefaati inkâr edenlerin sözlerine cevap vermeye devam ediyoruz. Bu dersimizde onların şu sözlerine cevap vereceğiz:

Onlar diyorlar ki:

— Sahabeler şefaat talep etmemiştir. Eğer şefaat hak olsaydı onlar talep ederdi. Sahabelerin şefaat talep etmemesi şefaatin yokluğuna kâfi bir delildir.

Onlara bu sözlerine karşı "el-insaf" diyoruz. Yahu siz hiç hadis okumadınız mı? Hadis ilminden bu kadar mı uzaksınız? Hiç değilse biraz siyer-i nebi ya da hayâtu's-sahâbe okusaydınız... Eğer bir parça okusaydınız, "Sahabeler şefaat talep etmemiştir." demekten haya ederdiniz.

Sahabeler Peygamberimiz (a.s.m.)'dan şefaat talep etmişlerdir. Bu konuyla ilgili hadislere geçmeden önce şu noktayı izah edelim:

Şefaat talep etmek, Peygamberimiz (a.s.m.)'dan, kendisinin affı için Allah'a dua etmesini istemek demektir. Şefaatin manası budur. Şefaati, Allah'ın cehenneme attığını Peygamberimizin kurtarması olarak anlamak yanlıştır. Allahu Teâlâ bir kimsenin cehennemde kalmasını murad ederse onu cehennemden kurtaracak kimse yoktur.

O hâlde önce şu kavramları yerine oturtalım:

– "Peygamberimizden şefaat istedi." demek, "Peygamberimizden, kendi affı için Allah'a dua etmesini istedi." demektir. 

– "Peygamberimiz şefaat edecek." demek, "O kişinin affı için Allah'a dua edecek." demektir.  

– Peygamberimizin duası hürmetine o kişi affedilirse, "Peygamberimiz ona şefaat etti." denilir. Peygamberimizin onun hakkındaki duası kabul edilmezse, "Peygamberimiz şefaat etmek istedi ancak şefaati kabul edilmedi." denilir.

– O hâlde "Peygamberimiz şefaat edecek." demek, "O kişiyi cehennemden kurtaracak." demek değildir. "O kişinin affı için Allah'a dua ve niyazda bulunacak." demektir.

Bu kavramları izah ettikten sonra, şimdi sıra geldi sahabelerin Peygamberimiz (a.s.m.)'dan şefaat talep etmelerine:

Enes b. Malik Hazretlerinden nakledilmiştir. O şöyle dedi:

— Ey Allah'ın Resulü! Bana kıyamet gününde şefaat eder misin?

Bunun üzerine Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle dedi:

— Allah izin verirse ederim. (Bu hadis-i şerifi İmam Tirmizî Sünen'inde nakletmiş ve hadisi hasen kabul etmiştir.)

İbni Abbas Hazretlerinin naklettiği başka bir hadis-i şerifte, Peygamberimiz (a.s.m.) cennete hesapsız ve azapsız olarak girecek yetmiş bin kişiden bahseder. Sahabeler: "Onlar kimlerdir ya Resulallah" diye sorarlar. Peygamberimiz (a.s.m) onları tarif ettikten sonra Ukkaşe b. Mihsan el-Esedî ayağa kalkarak şöyle der:

— Ey Allah'ın Resulü! Allah'a dua et, beni onlardan kılsın.

Bunun üzerine Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle der:

— Sen onlardansın.

Bir başka adam da ayağa kalkarak, "Allah'a dua et de beni de onlardan kılsın." deyince, Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle buyurur:

— Bu hususta Ukkaşe senden önce davrandı. (Buhârî, No: 5705; Müslim, No: 220/375)

Bu hadis-i şerif, Kur'an'dan sonra en sağlam kaynak olan Buhârî ve Müslim'de geçmektedir. Hadisin şu noktasına bir daha dikkat edelim:

Hazreti Ukkaşe: "Ey Allah'ın Resulü! Allah'a dua et, beni onlardan kılsın." diyor. Onun bu isteği Peygamberimizden şefaat talep etmektir. Çünkü şefaat, Peygamberimizden, Allah'ın affına mazhar olması için dua etmesini talep etmektir. Hazreti Ukkaşe de bunu yapıyor ve Peygamberimizden dua istiyor.

Onun bu isteğine karşı da Peygamberimiz (a.s.m.) "Ben sana dua edemem." demiyor; "Sen onlardansın." diyor. Eğer şefaat talep etmek caiz olmasaydı Hazreti Ukkaşe bunu yapmazdı. Faraza yapsa da Peygamberimiz (a.s.m.) onu uyarırdı. Madem uyarmamış, o hâlde Peygamberimizden şefaat talep etmek caizdir.

Şimdi nakledeceğimiz hadiseyi İmam Taberânî "Mu'cemu'l-Kebir"de, İmam Beyhakî "Delailü'l-Nübüvve"de, İbni Abdilberr "el-İstiab"da ve İbni Hacer de Sahih-i Buhârî şerhi "Fethu'l-Bari"de zikretmiştir.

Sahabeden Sevad b. Karîb Hazretleri Peygamberimiz (a.s.m.)'ın önünde şu şiiri okumuştur:

Şehadet ediyorum ki Allah'tan başka Rab yoktur.

Ve sen görünmeyen her tehlikeden güven içindesin.

Sen Peygamberlerden Allah'a vesile kılınmaya en layık olanısın.

Ey şerefli insanların oğlu!

Senden başka hiçbir şefaatçinin geçmediği o günde

Sevad b. Karîb'e şefaat eyle!

İşte Sevad b. Karîb Hazretleri Peygamberimiz (a.s.m.)'dan böyle şefaat talep etmiş, buna karşı Peygamberimiz ona engel olmamıştır. Peygamberimizin engel olmaması sükûtî bir ikrardır.

Yine şu hadise nakledilir:

Hazreti Ebû Bekir (r.a.) Peygamberimiz (a.s.m.)'ın vefat haberini duyar duymaz hemen geldi. Resulullah'ı alnından öptü ve şöyle dedi:

— Anam babam sana feda olsun ya Resulallah! Ölümünde de yaşamın kadar güzelsin. Senin ölümünle peygamberlik son bulmuştur. Şanın ve şerefin o kadar büyük ki üzerine ağlamaktan münezzehsin. Ey Muhammed! Rabbiniz katında bizi unutma, hatırında olalım.

Böyle dedi ve dışarı çıkıp Hazreti Ömer'i susturdu. (İbni Hişâm, es-Sire, IV/335; Taberî, Tarih, III/197, 198) 

Hazreti Ebû Bekir'in Peygamberimizin alnını öperken, "Rabbiniz katında bizi unutma, hatırında olalım." demesi, Peygamberimiz (a.s.m.)'dan öldükten sonra da dua ve şefaat istemenin caiz olduğuna delildir. Zira Hazreti Ebû Bekir'in "Bizi unutma." demesi, "Ey Allah'ın Resulü! Sana Allah'ın izniyle şefaat etme yetkisi verilecektir. Bize de unutma, bizim affımız için de Allah'a dua ve niyaz da bulun." manasındadır.

Sahabelerin Peygamberimiz (a.s.m.)'dan şefaat talep ettiğine dair dört hadis naklettik. Şimdi, "Sahabeler şefaat talep etmemiştir." diyenlere şunu soruyoruz:

— Sizler "Sahabeler şefaat talep etmemiştir." derken neye dayanarak etmemiş diyorsunuz?

Eğer siz hadisleri inkâr ediyorsanız bu sözü söylemeye hakkınız yok. Zira mazi sizler için meçhuldür. Hadisleri inkâr edenin mazi hakkında söyleyebileceği bir söz olamaz ki "Sahabeler şefaat talep etmemiştir." diyebilsin.

Yok, eğer hadisleri kabul ediyorsanız, o zaman işte İmam Buhârî, işte İmam Müslim, İşte İmam Tirmizî ve diğerleri... Hadisleri kabul ediyorsanız, bu âlimlerin sahih kabul ettiği hadisleri kabul etmek zorundasınız.

Sözün özü: "Sahabeler şefaat talep etmemiştir." diyenler iki arada sıkışıp kalmışlardır. Hadisleri inkâr etseler onlara deriz ki:

— Siz sahabelerin şefaat talep etmediğini nereden biliyorsunuz? Geçmişi bilmek, ya o zamana ait kayıtları kabul etmekle ya da zamanları aşıp o zamana gitmekle olur. Siz geçmişe ait kayıtları kabul etmiyorsunuz. Zamanları aşıp gitmeye de gücünüz yok. O hâlde bu konuda söyleyecek bir sözünüz yok!

Yok, eğer "Biz sahih kayıtları kabul ediyoruz." diyorsanız, o hâlde alın size sahih kayıtlar. İslam'ın en sahih kaynaklarında kaydedilmiş ve hadis hafızlarının kabul etmiş olduğu hadisler...

 

 

Şefaati inkâr edenlerin sözlerine cevap vermeye devam ediyoruz. Bu dersimizde şu sözlerine cevap vereceğiz:

Onlardan bazıları diyor ki: 

— Şefaatin manası, cehenneme giren büyük günah işlemiş birini cezasını çektikten sonra cennette yanına almaktır.

Şefaati inkâr edenlerin sözlerine cevap verirken bazı sözler cevap vermeye değer oluyor. Mesela şefaati inkâr edenlerin bir kısmı, "Şefaat asla yoktur." diyor. Biz bu söze cevap verirken sadece o kişiye değil aynı anda Haricilere cevap veriyoruz. Çünkü şefaati inkâr edenler Haricilerdir.

Yine şefaati inkâr edenlerin bir kısmı, "Şefaat azaptan kurtarmak değil, cennette makamın katlanmasıdır." diyor. Biz bu söze cevap verirken sadece o kişiye değil aynı anda Mutezile'ye cevap veriyoruz. Çünkü bu söz Mutezile'ye aittir.

Ancak günümüzdeki bazı sapkınlar öyle şeyler söylüyorlar ki bunların tarihte emsali yok. Yani geçmişte o kadar ehl-i bid'a çıkmış ama kimse onun söylediğini söylememiş. İşte bu dersimizde tahlilini yapacağımız söz böyle bir söz!

Bu zamanın sapkınları level atlamış. Baksanıza, hiç kimsenin söylemediğini söylüyorlar: Şefaat, cehennemden çıktıktan sonra cennette birinin yanına sığınmakmış. 

Vay be! Bravo onlara! Ne kadar zekiler ya! On dört asırdır kimsenin bulamadığını onlar bulmuş! Demek, on dört asır boyunca şefaat hep yanlış anlaşılmış! İyi ki onlar var, geldiler ve bizi kurtardılar...

Kardeşlerim, onların bu sözlerine karşı söyleyecek başka bir söz bulamıyorum. Bu söze hangi ilmî cevabı verelim? Bakın, bu sapkın kişiler diyor ki:

1. Mahşer meydanında şefaat yokmuş.

2. Cehennemde de şefaat yokmuş.

— Peki, şefaat neymiş ve neredeymiş? 

Bunlara göre, kişi cehennemde günahları kadar ceza çekermiş, sonra cehennemden çıkar ve cennete girermiş. Cennet ehlinden birisi de onu yanına alırmış. İşte bu yanına almak şefaatmişve şefaat cennetteymiş.

Şimdi bunlara soruyorum:

— Cehennemden çıkıp cennete giren kişiye Allah cennette yer vermiyor mu ki başka birisinin yanına sığınıyor?

Yani şöyle mi oluyor: Kişi cehennemden çıkıyor ve cennete giriyor. Ama cennette her yer parsellenmiş. Bu kişiye hiç yer yok. Allah da bu kişiye yer ayırmamış. Şimdi, bu kişi nerede kalacak? Cennet ehlinden birisi bu kişiye diyor ki: “Gel, şu benim evin yanında küçük bir ev yap; şimdilik burada idare et.” Bu durumda, cennet ehli olan kişi onu yanına aldığı için ona şefaat etmiş oluyor. İşte şefaat buymuş...

Onlara deriz ki: Yahu siz cenneti böyle mi hayal ediyorsunuz? Aslında hayret ettiğim şey sizin bu fikre sahip olmanız değil. Hayret ettiğim şey, sizin bu sözlerinizi kabul edip sizinpeşinizden gelen insanların olması. Yani azıcık düşünen bir insan sizin bu şefaat tanımınızınasıl kabul eder?

Eğer onların bu sözüne inanan ve “Şefaat niye böyle olmasın?” diyen biri varsa olamayacağını hemen ispat edelim. Kur’an’da şefaatin geçtiği birkaç ayete bakalım ve şefaat kelimesine “cennette yanına alma” manasını verelim. Bakalım, meal ne olacak?

Mesela Necm suresi 26. ayette şöyle buyrulur:

— Göklerde nice melek vardır ki Allah’ın dileyip razı olduğuna izin vermeden önce onların şefaatleri hiçbir fayda vermez.

Şimdi, ayetteki “şefaat” kelimesine “cennette yanına alma” manasını verelim. Bakalım, mana oturacak mı?

— Göklerde nice melek vardır ki Allah’ın dileyip razı olduğuna izin vermeden önce onların cennette yanlarına almaları hiçbir fayda vermez.

Bu mana oturdu mu? Yoksa melekler de mi cehennemden çıkanları cennette yanlarına alacaklar?

Başka bir ayete bakalım. Meryem suresi 86. ayette şöyle buyrulur:

— Suçluları susuz olarak cehenneme süreceğiz. (O gün) Rahman’ın katında bir söz almış olan kimseden başkasına şefaat edilmez.

Şimdi, ayetteki “şefaat” kelimesine “cennette yanına alma” manasını verelim. Bakalım, mana oturacak mı?

— (O gün) Rahman’ın katında bir söz almış olan kimseden başkası cennette yanına alınmaz.

Bu mana oturdu mu?

Başka bir ayete bakalım. Taha suresi 109. ayette şöyle buyrulur:

— O gün Rahman’ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimselerden başkasına şefaat fayda vermez.

Şimdi, ayetteki “şefaat” kelimesine “cennette yanına alma” manasını verelim. Bakalım, mana oturacak mı?

— O gün Rahman’ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimselerden başkasına cennette yanına alma fayda vermez.

Bu mana oldu mu?

Dilerseniz, bir de hadis-i şerife bakalım. Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuştur:

شَفَاعَتِى لِأَهْلِ الْكَبَائِرِ مِنْ أُمَّتِى   Şefaatim ümmetimden büyük günah sahipleri içindir. (Tirmizî, Kıyame:11; İbni Mâce, Zühd:26; Ahmed İbni Hanbel, 3/113)

Bu hadisin manası, “Cennette yanıma almam, ümmetimden büyük günah sahipleri içindir.” şeklinde midir? Bu mana oturuyor mu?

Sözü uzatmamak için daha başka örnek vermiyoruz. Şefaat kelimesi türevleriyle birlikte Kur’an’da otuz bir defa geçiyor. Açın bu ayetleri, şefaat kelimesine “cennette yanına alma” manasını verin. Bakın bakalım, ayet bir mana ifade edecek mi?

Şimdi, aklınıza şu soru geliyordur: Peki, bu sözü söyleyenler bunu nereden çıkardı?

Cevabını vereyim: Nefislerinden çıkardılar. Ama maalesef nefislerinin sözlerini dinleyecek ve kabul edecek çok da kişi buldular.

Ama ilmin kaybolduğu bu asırda insanları kandırmak kolaydır. Kişinin elinde doğru bilgi yok ki muhatabının sözünü mihenk taşına vurabilsin, onu bir süzgeçten geçirebilsin. İş böyle olunca, kim önüne Kur’an’ı alıp konuşsa, “Dediği doğru mudur değil midir?” buna bakılmaksızın, hemen taraftar buluyor.

Ancak bilinsin ki her batılın peşinden koşan da mesuldür. Dünyanın en gereksiz meselelerini öğreneceğine dinini öğrenseydi, fâni işlere ayırdığı zamanın onda birini dinini öğrenmeye ayırsaydı. Lakin böyle yapmadı, imanına kıymet vermedi, itikadının delillerini öğrenmeye çalışmadı, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okumadı; sonra da bir hırsız geldi, imanını ve itikadını çalıverdi.

Maalesef ahir zamanda yaşıyoruz, iman hırsızlarının en çok olduğu zamanda. Cenab-ı Hakbizleri bu hırsızların şerlerinden muhafaza etsin. Âmin.

 

 

Şefaati inkâr edenlerin sözlerine cevap vermeye devam ediyoruz. Bu dersimizde şu sözlerine cevap vereceğiz:

Onlardan bazıları diyor ki: 

— Şefaat, Allah’ın razı olma ödülünü kişiye biri eliyle tevdi etmesidir. "Ben onu affettim, benim onu affetme beratımı sen ona tevdi et." demesidir.

Şefaati inkâr eden bu sapkınlar şefaate şimdiye kadar hiç duyulmamış bir tarif getirdi. Onlara göre, şefaat Allah’ın razı olma ödülünü biri eliyle tevdi etmesiymiş; affetme beratını ona vermesiymiş.

Şimdi, bu kişilere şu soruları sormak istiyoruz:

1. Bu tarifi hangi ayete veya hangi hadise dayanarak yaptınız? Bizler şefaatle ilgili bütün ayet ve hadisleri inceledik ancak hiçbirinde böyle bir mana bulamadık. Acaba bizim bilmediğimiz hangi ayet ve hadisten bu manayı çıkardınız?

2. Ya da bu mana bir ayete ve hadise değil de bir âlimin keşfine mi dayanıyor? Öyleyse bu sözü sizden önce söylemiş olan âlimin ismini bize söyleyin veya bu sözün yazılı olduğu muteber bir kitabı gösterin.

3. Eğer elinizde ayet, hadis veya muteber bir kaynak yoksa -ki biz olmadığından eminiz- o hâlde bu söz size ait olmalı. Demek, bugüne kadar kimsenin yapamadığı keşfi siz yaptınız ve şefaatin gerçek manasını siz keşfettiniz. Eğer böyleyse bu keşfe nasıl mazhar olduğunuzu bize anlatır mısınız? Acaba perde açıldı da ahiret âlemlerini mi gördünüz? Ya da bizzat Peygamber Efendimiz (a.s.m.) ziyaretinize geldi de o mu sizi bunu haber verdi?

4. Şefaat için, “Allah’ın razı olma ödülünü biri eliyle tevdi etmesi, affetme beratını ona vermesidir.” diyorsunuz. Biz de merak edip soruyoruz tabii:

— Bu ödül kupa gibi bir şey mi? 

— Ya da plaket gibi bir şey mi? 

— Yine bu berat yazılı bir kâğıt mı? 

— Yoksa bunlar maddi bir şey olmayıp, aracı olan zat sadece haber mi veriyor? 

Yani Allah birine, “Git, şu kulumu affettiğimi söyle.” diyor. O kul da gidip ona, “Allah seni affetmiş, bana haber verdi; sana söylememi istedi.” diyor. Şefaat bu mu?

— Eğer böyleyse, Allah affettiğini kuluna neden kendi söylemiyor da birini vesile yapıyor?

Hani siz vesileye karşısınız ya ondan soruyoruz. Burada bir vesilenin kullanılması nedendir acaba, hikmeti nedir?

Sevgili kardeşlerim, bu kişiler delilsiz, mesnetsiz konuşan; vehimlerinin hükmünü İslam’ın hükmüymüş gibi sunan kişiler! Şefaate şimdiye kadar kimsenin yapmadığı bir tarifi yapıyorlar. Yani tamamen uyduruyorlar.

Böyle imani meselelerde pervasızca uyduran kişilerin hiçbir sözüne itibar edilmez. Sakın siz de etmeyin! Gelin, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okuyun ve onlara tabi olun. Onlara tabi olan zarar etmez!

 

 

Şefaati inkâr edenlerin sözlerine cevap vermeye devam ediyoruz. Bu dersimizde şu sözlerine cevap vereceğiz:

Onlardan bazıları diyor ki: Şefaat bir torpildir. 

Şimdi, bu sözün Kur'an'ın ruhuna ne kadar uygun olduğunu tahlil edelim: 

Enbiya suresi 28. ayette şöyle buyrulmuş: 

— Onlar ancak Allah'ın razı olduğu kimseye şefaat edebilirler.

Acaba şefaate "torpil" diyenler bu ayet-i kerimeye şöyle mi mana veriyorlar: 

— Onlar ancak Allah'ın razı olduğu kimseye torpil yapabilirler.

Öyle ya, şefaat torpil demekse, ayete böyle mana vermek zorundalar.

Yine Meryem suresi 87. ayette şöyle buyrulmuş: 

— (O gün) Rahman'ın katında bir söz almış olan kimseden başkasına şefaat edilmez.

Herhâlde şefaate "torpil" diyenler bu ayete şöyle mana veriyordur: 

— Rahman'ın katında bir söz almış olan kimseden başkasına torpil yapılmaz.  

Yine Necm suresi 26. ayette şöyle buyrulmuş: 

— Göklerde nice melek vardır ki Allah'ın dileyip razı olduğuna izin vermeden önce onların şefaatleri hiçbir fayda vermez.

Şefaate "torpil" diyenler bu ayet-i kerimeye şöyle mana vermek zorundalar:

— Göklerde nice melek vardır ki Allah'ın dileyip razı olduğuna izin vermeden önce onların torpilleri hiçbir fayda vermez.

Demek, bu fikir sahiplerine göre, meleklerin de torpili var ve Allah'ın izin verip razı olduğu kullara torpil yapıyorlar.

Yunus suresi 3. ayette şöyle buyrulmuş: 

— Ancak onun izninden sonra şefaat edilebilir.

Şefaate "torpil" diyenler bu ayete şöyle mana veriyor olmalı: 

— Ancak onun izninden sonra torpil yapılabilir.

Zuhruf suresi 86. ayette şöyle buyrulmuş: 

— Allah'ı bırakıp da ibadet ettikleri şeyler -yani putlar- şefaate sahip değildirler. Şefaate ancak bilerek hakka şahitlik edenler sahiptir.

Şefaate "torpil" diyenler bu ayete şöyle mana veriyordur: 

— Allah'ı bırakıp da ibadet ettikleri şeyler torpile sahip değildirler. Torpile ancak bilerek hakka şahitlik edenler sahiptir.

Daha gösterebileceğimiz çok ayet-i kerime var. Şefaate "torpil" diyenler bütün bu ayetlere böyle mana vermek zorundadır. Sadece ayetlere değil, hadis-i şeriflere de böyle mana vermek zorundadırlar.

Mesela İmam Tirmizî, İbni Mâce ve Ahmed İbni Hanbel Hazretlerinin naklettiği bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuştur:

شَفَاعَتِى لِأَهْلِ الْكَبَائِرِ مِنْ أُمَّتِى Benim şefaatim ümmetimden büyük günah sahipleri içindir. (Tirmizî, Kıyâme, 11; İbni Mâce, Zühd 26; Ahmed İbni Hanbel, 3/113)

Ey şefaate torpil diyenler! Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle mi demek istedi: 

— Benim torpilim ümmetimden büyük günah sahipleri içindir.

Yine Zeyd b. Erkam Hazretlerinin naklettiği bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuştur:

شَفَاعَتِى يَوْمَ الْقِيَامَةِ حَقٌّ Kıyamet günündeki şefaatim haktır. (El-Mutteki, Kenzü'l-Umman,14/399)

Ey şefaate torpil diyenler! Bu hadisin manası, "Kıyamet günündeki torpilim haktır." şeklinde midir?

Yine şöyle sorsak: İmam Tirmizî'nin Sünen'inde naklettiği ve hasen kabul ettiği bir hadis-i şerifte Enes b. Malik Hazretleri şöyle der: 

— Ey Allah'ın Resulü! Bana kıyamet gününde şefaat eder misin?

Bunun üzerine Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle der: 

— Allah izin verirse ederim.  

Ey şefaate torpil diyenler! 

— Size göre, Hazreti Enes (r.a.) Peygamberimiz (a.s.m.)'dan torpil mi istedi?

— Peygamberimiz (a.s.m.) da ona, "Allah izin verirse torpil yaparım" mı dedi?

Diğer sahabeler de Peygamberimiz (a.s.m.)'dan şefaat talep etmişlerdir. 

— Bütün bu talepler torpil istemek midir? Sizler Kur'an'ı ve İslam'ı böyle mi anlıyorsunuz?

Bu makamda, "Şefaat torpildir." sözünü doğru bulan birisi şöyle diyebilir: 

— Hocam sen de biraz abarttın! "Şefaat torpildir." diyenler "torpil" sözüyle haksız menfaati kastediyorlar. Öyle değil mi yani, cehenneme gidecek birine şefaat edilmesi haksız bir menfaat değil midir?

Böyle diyen birine deriz ki: O zaman sana birkaç ayet daha gösterelim: 

Bakara suresi 261. ayette, Cenab-ı Hak iyiliğe karşı bire yedi yüz vereceğini beyan buyurmuştur. Bir iyiliğe 700 kat sevap almak kişinin hakkı değildir. O zaman bu da sana göre torpildir. Öyle ya, hak edilmeyen bir şeyi almak torpilse, bu da torpil olmalıdır.

Yine Cenab-ı Hak tövbe edenlerin günahlarını affedeceğini bildirmiştir. Bu da sana göre torpil olmalı. Çünkü burada da haksız menfaat var; o kadar günah işlemişken birden affediliyor. 

Hatta Furkan suresi 70. ayet sana göre kat kat torpildir. Çünkü bu ayette Allahu Teâlâ, tövbe edip iman eden ve salih amel işleyenlerin günahlarını sevaba çevireceğinden bahsediyor. Yani günahı silmekle kalmıyor, bir de bütün günahları sevaba çeviriyor. Haksız menfaat torpilse, sana göre bundan daha büyük torpil yoktur!

Hatta sana göre cennet de torpil olmalı. Çünkü cennet de kulun hak ettiği bir şey değildir. Dünyada günde 10 saat çalışıp bir ömürde küçücük bir eve sahip olamayan insan, hangi ameliyle ebedî cenneti hak ediyor? Cennet tamamıyla lütf-u İlahîdir. Bu lütuf, iman ve salih amel sahiplerine yapılacaktır. 

Sözün özü: Eğer "Şefaat torpildir, çünkü haksız menfaattir." derseniz, Allah'ın affından tutun sevapların katlanmasına kadar, günahların sevaba çevrilmesinden tutun cennete kadar her şeye torpil demek zorunda kalırsınız. İslam âlimleri buna "torpil" değil "ihsan" der, "lütuf"der, "ikram" der, "af" der. Kur'an'dan ve edepten nasibi olmayanlar ise buna torpil der.

 

Düzenlenecek. 

 

 

Şefaati inkâr edenlerin sözlerine cevap vermeye devam ediyoruz. Onlardan bazıları diyor ki:

— Din gününün sahibi sadece Allah’tır ve o gün Rabbimizin hiçbir danışmanı yoktur. Kimse Allah’a ne karar vereceğinin dersini veremez...

İnsan bu kişilerin sözlerini işitince söyleyecek söz bulamıyor. Yani öyle saçmalıyorlar ki sözlerinin neresine cevap vereceksiniz!

Diyorlar ki: Din gününün sahibi Allah’tır.

Tamam, doğru. Din gününün sahibi Allah’tır, buna itirazımız yok.

Sonra diyorlar ki: Rabbimizin hiçbir danışmanı yoktur. Kimse Allah’a ne karar vereceğinin dersini veremez.

— Ya hu biz Rabbimizin danışmanı vardır mı dedik? Ya da şefaate böyle danışmanlık manası mı yükledik?

Eserimizin başında şefaati şöyle tarif etmiştik:

Şefaat: Bir kimsenin suçunu affettirmek ve kendisinden cezayı kaldırmak için, o kişi hakkında Allah’a yapılan bir dua ve niyazdır. Bu tarif Ehl-i sünnet âlimlerinin yaptığı tariftir.

— Sizler bu tarifin neresinden danışmanlık manasını çıkarıyorsunuz? 

— Hangi Ehl-i sünnet âlimi şefaati, "Allah’ın kullarına danışması ve bunu affedelim mi affetmeyelim mi diye kullarına sorması" olarak tarif etmiş de siz bu tanımı onlara yamıyorsunuz? 

Ehl-i sünnet âlimlerinden kimsenin söylemediği bir sözü sanki onlar söylemiş gibi söylüyor, sonra da “Bu olur mu canım?”diyorsunuz! Sizin yaptığınıza cerbeze yani aldatma denir!

Önce vicdanların kabul etmeyeceği bir tarif yapıyor ve şefaate danışmanlık diyorsunuz. Sonra da o tarif üzerinden şefaati inkâr ettiriyorsunuz. Yani önce diyorsunuz ki: 

— Allah’ın danışmanı olur mu?

Sizi dinleyen vicdan sahipleri de “Olmaz tabii.” diyorlar. Sonra da şefaati danışmanlığa benzeterek, “O zaman şefaat yoktur.” diyorsunuz.

Şimdi, karşınızdaki “Şefaat vardır.” dese, “Allah’a danışman mı atadın?” diyeceksiniz. 

— İyi de şefaati kim danışmanlık olarak tarif etmiş ve şefaati danışmanlığa benzetmiş? 

Şefaat bir dua ve niyazdan ibarettir. Allah’ın o kulu affetmesi için yapılan bir duadır. Allah bu duayı kabul ederse, “Falan kul, falan kula şefaat etti.” denilir. Eğer bu duayı kabul etmezse, “Falan kula şefaat etmek istedi ancak şefaati kabul edilmedi.” denilir. Dolayısıyla Allah dilemedikçe kimse kimseye şefaat edemez ve şefaatçi olamaz.

— Bunun danışmanlıkla ya da -haşa- Allah’a ders vermekle ne alakası var? 

— Bir kulun affı için Allah’a dua etmek Allah’a ders vermek midir? 

Hâlbuki bizler her namazımızda  ربنا اغفرلي  duasını okuyarak hem anne-babamız için hem de bütün müminlerin affı için Allah’a dua ediyoruz. Şimdi, biz -haşa- Allah’a ders mi vermiş oluyoruz? Bu nasıl bir mantıktır!

Şimdi size bir soru daha soracağız:

Siz diyorsunuz ki: Şefaat cehennemden kurtarmak değil, cennette derecelerin katlanmasıdır.

Bu sözünüzün izahını önceki derslerde yaptığımızdan dolayı sözün izahına girmeyeceğiz. Sadece şunu sormak istiyoruz: 

Size göre şefaat cennette derecelerin katlanması için Allah’a yapılan istektir.

— İyi de sizin mantığınıza göre, bu da danışmanlık ve Allah’a ders vermek olmuyor mu? 

Neticede, Allah o kişiye cennette bir makam takdir etmiş. Bundan sonra Allah’a o kişinin derecesinin artırılması için istekte bulunmak yine sizin mantığına göre, Allah’a ders vermek ve danışmanlık manasına gelecektir. Günahların affı için olan şefaat ile bunun ne farkı var?

Demek, size göre, cennette derecelerin artırılması için danışmanlık yapmak ve -haşa- Allah’a ders vermek caiz ama günahların affı için bunu yapmak caiz değil!

Biz size ne diyelim, ne söyleyelim? Size hangi nasihat kâr eder? Allah kalbinizi hakka açsın ve sizlere hidayet nasip etsin.

 

 

Şefaati inkâr edenlerin sözlerine cevap vermeye devam ediyoruz. Onlardan bazıları şöyle diyor:

— Cehenneme atan Allahu Teâlâ. Şimdi bir yargıç düşünün, zanlıyı hapse mahkûm etti. Sonra biri geldi dedi ki: “Ben açarım hapishanenin kapısını, bunu buradan çıkartırım.” Kim güçlü? O yargıç mı güçlü yoksa onu çıkaran mı? Çıkaran güçlü değil mi? Çünkü onun dediği oluyor. Allah cehenneme atıyor, Peygamber çıkarıyor. Kim güçlü? Peygamber daha güçlü...

Onlar bu sözleriyle yine hadlerini aşıyorlar! Şöyle ki:

Şefaati inkâr ettirmek için önce bir soru soruyorlar: 

— Allah mı güçlü yoksa Peygamber mi güçlü?

Siz, “Allah güçlü.” dediğinizde, “O hâlde Allah’ın cehenneme attığını Peygamber nasıl çıkaracak? Eğer şefaati kabul edersen Peygamberi daha güçlü kabul etmiş olursun.” diyorlar.

Bizim zavallı Müslüman da “Doğru ya! Peygamber Allah’tan daha mı güçlü ki Allah’ın cehenneme attığını çıkarabilsin.” diyor.

Bunlara şunu sormak istiyoruz:

— Siz hangi Ehl-i sünnet âlimin kitabında şefaat için, “Şefaat Allah’ın cehenneme attığını Peygamberin cehenneme gidip kurtarmasıdır.” diye bir tanım okudunuz? 

— Hangi âlim, “Peygamber cehenneme gider ve Allah’ın izni ve rızası hatta haberi olmadan müminleri kurtarır.” demiş?

Sizin yaptığınız izah bu mantık üzerine kurulmuş. Sanki biz şefaati Allah’ın cehenneme attığı kulu, Allah’ın izni ve rızası olmadan Peygamberimiz (a.s.m.)’ın kurtarması olarak algılıyoruz; siz de bizi irşad ediyor ve diyorsunuz ki: Allah mı güçlü yoksa Peygamber mi güçlü?

Bu nasıl bir iftira! Hiçbir âlimin söylemediği hatta vicdanların dahi kabul edemeyeceği bir şefaat tanımı yapıp, sonra bu tanımı bize yamayıp, sonra da işi “Allah mı güçlü Peygamber mi güçlü?” noktasına getirmek nasıl bir bakış açısıdır ve nasıl bir cerbezedir!

Biz eserin başından beri şefaati tarif ediyoruz! Sizin anlamakta zorlandığınız tanımı bir daha yapalım:

Şefaat: Bir kimsenin suçunu affettirmek ve kendisinden cezayı kaldırmak için, o kişi hakkında Allah’a yapılan bir duadır ve niyazdır. Bu tarif Ehl-i sünnet âlimlerinin yaptığı tariftir.

Peygamberler dâhil hiç kimse Allah’ın izni olmadan cehenneme gidip, Allah’ın rızası olmadan bir kimseyi kurtaramaz. Peygamberler ve salih kullar sadece bir kimsenin affı için Allah’a dua eder ve niyazda bulunurlar. Eğer Allah o duayı kabul ederse, “Falan kul, falan kula şefaat etti.”denilir. Bunun manası, o kulun duası hürmetine Allah falan kimseyi affetti, demektir. Eğer duası kabul edilmezse, “Falan kula şefaat etmek istedi ancak şefaati kabul edilmedi.” denilir.

— Şefaatin manası bu iken, siz nasıl oluyor da meseleyi “Allah mı güçlü Peygamber mi güçlü?” noktasına getiriyor ve şefaati kabul edenleri Peygamberi daha güçlü kabul etmekle itham ediyorsunuz? 

— Peygamberin duasından ibaret olan şefaati niçin yanlış anlatıyorsunuz? 

— Niçin şefaati Allah’ın cehenneme attığı kulu Peygamberin izinsiz olarak çıkarması olarak tarif ediyorsunuz? 

— Bu tarifi hangi vicdan kabul eder? 

— Siz hiç ahiret gününden korkmuyor musunuz? 

Kendilerine attığınız bu iftiralar karşısında âlimler karşınıza dikilip, “Bize niye iftira attınız, söylemediğimiz sözleri niçin bize yamadınız, niçin hakkımızda suizanna sebep oldunuz?” dediklerinde ne cevap vereceksiniz? Allah’tan hiç mi korkmuyorsunuz? Bilin ki iftira büyük bir günahtır!

 

 

Şefaati inkâr edenlerin sözlerine cevap vermeye devam ediyoruz. Onlardan bazıları şöyle diyor:

— Hâşâ Allah mı daha merhametli Peygamberimiz mi daha merhametli? Kim kimi kimin elinden kurtarıyor?

— Allah’ın sevmediği bir adamı Peygamberimiz seviyor olabilir mi? Allah’ın razı olmadığı bir adamdan Peygamberimiz razı olabilir mi? Böyle bir şey olabilir mi? Allah sevmediği, razı olmadığı bir adamı cehenneme atar; Peygamberimiz onu savunabilir mi? Bu nasıl bir beklentidir? Kimi kiminle yarıştırıyoruz?

İşte bu bedbahtlar böyle diyor. Onların bu sözlerine karşı deriz ki:

Sizler Mutezile’yi taklit ediyor ve onların sözleriyle konuşuyorsunuz. Mutezile'yi taklit ettiğiniz için de şefaati cennette derecelerin katlanması olarak kabul ediyorsunuz. İyi de sizinmantığınıza göre biz de size şöyle sorabiliriz:

— Allah mı daha merhametli Peygamberimiz mi? Allah kuluna cennette bir derece takdir etmiş. Şimdi, Peygamberimiz bu derecenin yükseltilmesini istese, Allah’tan daha merhametli olmuş olmaz mı?

Bu sorumuza nasıl cevap vereceksiniz? 

Kişinin cehenneme girmemesi için veya girmişse çıkması için dua etmek ve niyazda bulunmak Allah’tan daha merhametli olma manasına geliyorsa, bir kişinin cennetteki derecesinin artırılması için dua etmek de aynı manaya gelmez mi? Arada ne fark var?

Yine siz diyorsunuz ki:

— Allah’ın sevmediği bir adamı Peygamberimiz seviyor olabilir mi? Allah’ın razı olmadığı bir adamdan Peygamberimiz razı olabilir mi?

Size cevaben deriz ki:

Kur’an bunun örnekleriyle doludur. Mesela Peygamberimiz (a.s.m.) Ebû Talib için af dilemiştir. Af dilemesi ispat eder ki Peygamberimiz onu seviyordu. Ama Allahu Teâlâ, EbûTalip kâfir olduğu için bu duayı kabul etmemiştir. Allah’ın kabul etmemesinden de anlıyoruz ki Allah Ebû Talib’i sevmiyordu. 

Ne oldu? Bakın, Allah’ın sevmediği bir kulu Peygamberimiz sevmiş!

Başka bir örnek verelim:

Hazreti Nuh (a.s.) evladının affı için dua etmiştir. Bu duadan anlıyoruz ki Hazreti Nuh (a.s.) evladını seviyordu. Zaten bir babanın evladını sevmemesi mümkün değildir. 

— Peki, Allah onu seviyor muydu? 

Hayır, çünkü onun hakkında yapılan duayı kabul etmemiş ve Hazreti Nuh’a, “O senin ailenden değildir.” buyurmuş. Allah’ın bu sözü üzerine de Hazreti Nuh (a.s.) evladı için af dilemekten vazgeçmiş.

Daha başka örnekler de verebiliriz. Meselenin özü şu: Bir peygamber beşeriyet iktizasıyla Allah’ın sevmediği bir kulu sevebilir. Onun hakkında dua da edebilir. Allah o kulu sevmediğini peygamberine bildirdiğinde, artık peygamber o kulun sevgisinden vazgeçer ve onun için dua etmeyi bırakır.

Ahirette de durum aynıdır. Mesela Peygamberimiz (a.s.m.) Allah’a bir kulu affetmesi için dua eder. Eğer Allah o kulun hiçbir amelinden razı değilse, Peygamberimizin duasını ve şefaat arzusunu kabul etmez. Peygamberimiz de Allah’ın izin vermemesinden anlar ki bu kulun Allah’ı razı edecek hiçbir ameli yoktur. Bu anlayıştan sonra da o kul için dua etmeyi bırakır.

Bir kul da vardır ki onun Allah için yaptığı ameller vardır. Lakin günahları amellerinden fazla olduğu için cehenneme girecektir ya da girmiştir. Peygamberimiz (a.s.m.) bu kişi için de dua eder. Cenab-ı Hak Peygamberimizin duası hürmetine o kulun günahlarını siler ve onu affeder. 

Burada affeden Allah’tır. Peygamberimizin şefaati olan duası ise o affın vesilesidir. Haddizatında Peygamberimizin dua etmesi de Allah’a aittir. O kulun sevgisini Peygamberimizin kalbine düşüren ve o kula dua etme meylini ona veren Allah’tır.

— Bu meseleyi kavramak çok mu zordur yoksa bunların bu meseleyi kavrayacak kadar dahi bir zekâsı yok mudur?

Burada şöyle bir soru akla gelebilir:

— Madem hakikatte affeden Allah’tır. Hatta Peygamberimizin gönlüne o kulun muhabbetini düşüren ve o kula dua etme meylini veren de Allah’tır. O hâlde direkt Allah affetse ya, niçin şefaati affına vesile yapıyor?

Bu sorunun cevabını bir sonraki başlıkta verdik. Merak edenler o cevabı okuyabilir.

Bu makamda onlara son sözümüz şudur: Biz kimseyi kimseyle yarıştırmıyoruz. Sizin kafanızda nasıl bir şefaat inancı varsa, her cümleyi o bozuk inanca göre kuruyor ve âlimleri, peygamberleri Allah’la yarıştırmakla itham ediyorsunuz. Önce siz vehminizin ürünü olan şu bozuk şefaat inancından kurtulun; Ehl-i sünnet âlimlerinin izah ettiği ve bizim bu eserin başından beri anlattığımız şefaati öğrenin; sonra gelin bakalım, bizim itikadımızda sizin vehmettiğiniz şeyler var mı?

 

 

Bizler şefaati tarif ederken şöyle demiştik: 

Şefaat: Salih bir kulun, günahkâr bir kulun affı için Allah'a dua etmesi ve niyazda bulunmasıdır. Eğer duası kabul olursa, "Falan kul, falan kula şefaat etti." denilir. Eğer duası kabul olmazsa, "Falanca şefaat etmek istedi ancak isteği kabul olmadı." denilir. Dolayısıyla şefaat Allah'ın iznine ve rızasına bağlıdır ve bir kulun dua ve niyazından ibarettir. 

Burada şöyle bir soru akla gelebilir:

— Allah'ın izni ve rızası olmadan şefaat edilemiyor. Allahu Teâlâ önce kulunun bir amelinden razı oluyor, daha sonra şefaat edilmesine izin veriyor. Demek, hakikatte affeden Allah'tır. Bu durumda şefaate ne ihtiyaç var? Şefaat olmadan Allah kulunu direkt affetse olmaz mı?

Bu soruya cevabımız şudur:

Zaten Allahu Teâlâ bir kısım kullarını direkt affedecektir. Bir kısmının affına ise şefaati vesile kılacaktır. Şefaatin vesile kılınmasındaki hikmetleri şöyle sıralayabiliriz:

Birinci hikmet: Şefaat etmesine izin verilen peygamberler, şehitler ve veliler gibi zümreler ömürlerini Allah yolunda geçirmişler; canlarını bu yolda feda etmişler ve Allah’ın rızasını kazanmak için her zahmete katlanmışlardır. İşte onların bu amellerine bir mükâfat olarak Allah onlara şefaat iznini verir. Nasıl ki dünyada işlenen farklı amellere cennette farklı mükâfatlar vardır. İşte bazı amellerin mükâfatı da şefaat edebilme makamıdır.

İkinci hikmet: Allahu Teâlâ bu makamı o kullara vermekle o kullardan çokça razı olduğunu bildirmekte ve o makama ulaştıracak amellere teşvik etmektedir. 

Mesela hadis-i şeriflerde hafızın ve şehidin şefaat etme hakkına sahip olacağı bildirilir. Kişi bu haberden anlar ki Cenab-ı Hak Kur’an’ı ezberleyenden ve canını hak yolda feda edenden çokça razıdır. Bu durumda şöyle düşünür: "Ben de bu amellere daha fazla ehemmiyet vereyim. Vereyim ki Rabbim benden daha çok razı olsun."

İşte şefaat edecek zümrelerin beyanı o zümrelerin ameline teşvik içindir.

Üçüncü hikmet: Cenab-ı Hak kullarının hidayete ulaşması için sadece peygamberler göndermek ve kitaplar inzal etmekle yetinmemiş, hidayeti birçok yolla teşvik etmiştir. Hidayetin bir yolu da salih kullara ve evliyaya tabi olmaktır. Lakin kişi tabi olmadan önce sevmelidir. Önce birini seversiniz, sonra ona tabi olup yolundan gidersiniz. 

İnsan ise biraz menfaatperesttir. Kendisine faydası olmayan şeyi zor sever. Bu sebeple, اَلْاِنْسَانُ عَابِدُ الْاِحْسَانِ  "İnsan ihsanın kuludur." denilmiştir. Yani insan önce kendisine iyiliği olanı sever, sonra onun peşinden gider.

İşte Cenab-ı Hak hidayetin yollarını gösteren salih kişileri sevmemiz ve onların yolundan gitmemiz için, onları sevmemize sebep olacak şefaati o kulların eline vermiştir. Bu sayede kişi, “Falanca zat belki bana şefaat eder, benim için Allah’a dua eder.” düşüncesiyle o kişiye karşı muhabbet besler. Bu muhabbetten de ona yakın olmak ve onun sözünü dinlemek meyli oluşur. Bu da onun hidayetine bir vesile olur.

İşte bu gibi hikmetlerden dolayı, Cenab-ı Hak bazı kullarına şefaat izni vermiş ve onların duasını kulunun affına bir vesile yapmıştır.

 

 

Şefaati kabul eden bazı kimseler -bilhassa Selefî zihniyete mensup olanlar- şöyle diyor:

— Peygamberimizin şefaati haktır. Ancak "Şefaat ya Resulallah!" diyerek şefaati Peygamberimizden istemek şirktir. Şefaat Allah'tan istenmeli ve "Ey Allah'ım, Peygamberimizi hakkımızda şefaatçi kıl." denmelidir. 

Bu sözü söyleyenlere cevabımız şu şekildedir:

İlk önce "Şefaat ya Resulallah!" sözünün manasına bakalım:

"Şefaat ya Resulallah!" demek, "Ey Allah'ın Resulü, benim affım için Allah'a dua et, niyazda bulun." demektir. Yoksa "Ey Allah'ın Resulü, Allah beni cehenneme attı, gel Allah'ın izni hatta haberi olmadan beni kurtar." demek değildir.  

Maalesef şefaati inkâr edenler bizim şefaate böyle inandığımızı söyleyip bize iftira atıyorlar. Biz şuna inanıyoruz: Allahu Teâlâ bir kimsenin cehennemde kalmasını murad ederse onu cehennemden kurtaracak kimse yoktur. Peygamberimizden şefaat istemek, affımız için Allah'a dua etmesini istemektir. Şefaat istemenin manası budur.

Bu girişten sonra, "Şefaat ya Resulallah!" demek caiz midir değil midir meselesini tahlil edelim. Burada üç mesele vardır: 

1. Peygamberimizden şefaat istenir mi?

2. Peygamberimiz vefat etmiş iken kendisine "Ya" diye nida edilir mi?

3. Peygamberimiz ölmüş iken bizim sesimizi duyup bizim için Allah'tan af dileyebilir mi? 

Birinci mesele hakkında şöyle deriz: Sahabeler Peygamberimiz (a.s.m.)'dan şefaat talep etmişlerdir. O hâlde Peygamberimizden şefaat istemek caizdir. Çünkü sahabeler caiz olmayan bir şeyi yapmazlardı. Faraza yapsalar da Peygamberimiz (a.s.m.) onları uyarırdı. 

Madem sahabeler şefaat talep etmiş ve madem Peygamberimiz (a.s.m.) onları uyarmamış; o hâlde bu meselenin caiz olması gerekir. Bu meselenin delillerini 24. derste işlemiştik. Dileyenler bu dersi okuyabilirler. Konuyu uzatmamak için bu bahisle ilgili delillere girmiyor, makamına havale ediyoruz.

İkinci mesele olan, Peygamberimiz (a.s.m.) vefat etmiş iken kendisine "Ya" diye nida edilir mi konusunda şöyle deriz: 

Peygamberimiz (a.s.m.) vefat etmiş de olsa kendisine "Ya" diye nida edilebilir. Delilimiz her namazda okuduğumuz Tahiyyat duasıdır. Tahiyyat duasında şöyle geçer:

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ Ey Nebi! Selam üzerine olsun! 

Bizler günde yirmiden fazla bu cümleyi söylüyor ve Peygamberimize "Ey" diyerek nida ediyoruz. Eğer Peygamberimizin ölümünden sonra kendisine "Ey" denilerek nida etmek şirk olsaydı herhâlde namazda bu şekilde selam vermemiz emredilmezdi. Namaz kılan herkes "Ey Nebi" diyerek selam verdiğine göre, "Ya Resulallah" demek de caiz olmalıdır. Herhâlde bu meselede daha fazla delil sunmaya gerek yoktur. Bu sebeple, asıl mesele olan üçüncü meselemize geçelim.

Bir kısım insanlar "Şefaat ya Resulallah!" sözüne karşı çıkarak şöyle diyorlar: 

— Allah'ın Resulü ölmüştür. Hadi kabrinin yanında olsanız belki sesinizi işitir. Ama siz burada o başka bir yerde iken sesinizi nasıl işitecek?

Bu soruya cevabımız şudur: 

— Allah'ın kudreti işittirmeye kâfi değil midir? 

Şu hadis-i şerifleri de meselemize delil yapıyoruz:

Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuştur: 

— Günlerinizin en üstünü cuma günüdür. O gün bana çok salât ve selam getirin. Çünkü sizin salât ve selamlarınız bana sunulur.

Şöyle sordular: 

— Ey Allah’ın Resulü, sen ölüp de senden bir iz kalmadıktan sonra salât ve selamlarımız sana nasıl sunulur?

Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle buyurdu: 

— Allah peygamberlerin cesetlerini çürütmeyi toprağa yasaklamıştır. (Ebû Dâvûd, Salât, 201)

Başka bir hadislerinde de şöyle buyurmuştur: 

— Kabrimi bayram yerine çevirmeyin. Bana salât ve selam edin. Çünkü nerede olsanız salât ve selamınız bana ulaşır. (Ebû Dâvûd, Menâsik, 97)

Yine başka bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır: 

— Yeryüzünde Allah’ın seyyah melekleri vardır. Ümmetimin selâmlarını bana ulaştırırlar. (Nesâî, Sehv, 46; Müstedrek, II, 456, (3576))

Bu hadis-i şerifler, selam ve salavatlarımızın Peygamberimize ulaştırıldığını bildirmektedir. O hâlde "Şefaat ya Resulallah!" sözümüz de Peygamberimize ulaştırılmaktadır.

Ayrıca Peygamberimiz (a.s.m.)'ın, ümmeti için dua ettiğini beyan eden şu hadis-i şerifi de hatırlatmak istiyoruz: 

Bekr b. Abdullah'tan rivayet edilen bu hadis-i şerifte Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuştur:  

— Benim hayatım sizler için hayırlıdır. Siz bize anlatırsınız biz de size anlatırız. Öldüğüm zaman ölümüm de sizler için hayırlıdır. Amelleriniz bana arz olunur. Hayrı görürsem hamd ederim, şerri görürsem sizler için Allah’tan mağfiret dilerim.

Bu hadis-i şerifi İbni Hacer, Heysemî ve İmam Süyûtî gibi muhaddisler nakletmiştir. Hadis-i şerifteki, وَاِنْ رَأَيْتُ شَرًّا اِسْتَغْفَرْتُ اللَّهَ لَكُمْ  "Eğer şerri görürsem sizler için Allah’tan mağfiret dilerim." ifadesi, Peygamberlerin ölü de olsalar dua ettiklerine delildir. 

Sözün özü: Madem salavat ve selamlarımız Peygamberimize ulaştırılıyor ve madem Peygamberimiz ümmeti için dua ediyor, o hâlde ondan şefaat talep etmek yani affımız için dua etmesini istemek güzeldir. Bu isteği de "Şefaat ya Resulallah!" diyerek yapabiliriz. Sesimizi ona ulaştıracak olan Allah'tır. Bu, Allah'ın kudretine çok kolaydır.

Kardeşlerim, "Şefaat" isimli eserimizin sonuna geldik. Şefaati önce Kur’an’ın ayetleriyle, sonra hadis-i şeriflerle ispat ettik. Sonra da şefaati inkâr edenlerin sözlerine cevap verdik. Bu eserdeki son sözlerimiz şu olsun:

Ya Rabbi! Bizleri Ehl-i sünnet itikadı üzerine yaşat, Ehl-i sünnet itikadı üzerine öldür ve bu itikad üzere dirilt! Bizleri Ehl-i sünnet âlimlerinin yolundan ayırma ve Ehl-i sünnet itikadının muhafızları eyle. Bizi kendine kul, Habibine ümmet eyle. Ve bizleri Peygamberimiz (a.s.m.)’ın şefaatine nail eyle. Âmin.