VELİLER NASIL TERBİYE EDER?

 

Allahu Teâla şöyle buyuruyor:

"Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır verilmiş demektir. Ancak, akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar.”1

Hikmetin ne olduğu hakkında âlimler çeşitli görüşler bildirmişler, şöyle demişlerdir:

"Sözde ve fiillerde isabetli davranmak, bilmek ve bildiği ile amel etmek, derin ve yararlı bilgiye sahip olmak, varlıkların özündeki manaları anlayabilmek, Allah'ın emrindeki anlamı kavrayabilmek, güzel ve doğru işlere yönelmek, Allahu Teâla'nın ahlakı ile ahlaklanmak, vesveseyi ayırt edecek gerçek ilim, niçin ve neden diye sormaya ihtiyaç bırakmayacak ilim, ledünni ilim, hayret verici bir vahdet sırrının kendisini gösterdiği kalptir."2

Âlimlerimiz, bütün bu özelliklerin ilim adı altında toplandığını açıklamışlar, meselenin sadece bilmek değil amel olduğunu, amelden maksadın ise marifet ile sağlandığını açıklamışlar ve şöyle demişlerdir:

Bütün bunlardan sonra iki şey ortaya çıkıyor:

1- Hakikati gösteren ilim,

2- Eşyanın aslını öğretecek marifet ilmi.3

Hikmet verilen kişiye Hakim denir. Lokman (s.a.v) kendisine hikmet verilen bir zat idi. Peygamber olduğunu söyleyen âlimler var ise de, hakîm bir veli olduğu görüşü daha yaygındır. Rabbimiz Teâla: "Andolsun biz Lokman'a hikmeti verdik...4 buyurur.

"Lokman (s.a.v) kendisi aslen Habeşli idi. Davud’un (s.a.v) muasırı idi. İsrailoğulları arasında bulunmuş, hakîm, âlim bir mübarek zat idi. Kuran-ı Kerim'de Lokman Suresi vardır. Mevlâna Celaleddin-i Rûmi Hazretleri şöyle diyor:

"Lokman, pak ve tertemiz kalpli biriydi. Evvelce o köleydi. Efendisi onu, kendi oğullarından bile değerli görürdü. Onun için, önemli işlerde ona görev verirdi. Çünkü Lokman, köle olmakla beraber nefsinin heva ve hevesinden kurtulmuştu.

Hani padişahın biri vardı. Konuştuğu bir şeyhe ihsan ve ikram etmek için bir gün şöyle demişti:

- Dile benden ne dilersen!..

Ama şeyh, padişaha:

- Padişahım!. Bana öyle bir teklifte bulunmaya utanmıyor musun? Bundan vazgeç. Zira senin iki hakir kölen var. Onlar sana zaten emir vermektedirler, deyince padişah şaşırmış şöyle sormuştu:

- Bana emir verebilen o iki köle kimdir? Söyle de bileyim. Zira bu benim için bir zillettir.

Bunun üzerine şeyh şöyle dedi:

- Biri gazap diğeri ise şehvettir.

Onun için padişahlıktan, saltanattan, hükmetmekten vazgeçmiş olan kişî, hakikatin padişahıdır. Onun nuru ay ve güneş olmadan da parlar. Kendisi manevî bir hazine olan zatın, hazinesi zaten vardır. Hakikatte varlık, varlığa düşman olan kimsenindir.

Lokman'ın efendisi, dış görünüşe bakılırsa efendi idi. Ama gerçekte köle idi. Lokman da onun efendisi olmuştu.

Ters görünen şu âlemde bu gibi haller çoktur. Çöle kurtuluş yeri denmiştir. Altının kıymetini kuyumcu, incinin değerini mücevher satan, gülün kıymetini bülbül bilir. İsim ve renkler, dünya ehlinin aklına tuzak olmuştur.

Bir grubu tanıtan elbisedir. Avam kıyafetinde bulunan bir veliye de 'o avamdandır' derler. Aslında cahil olsa bile o elbiseyi giydiği için ona 'hoca, şeyh, efendi, mürşid, âlim' gözüyle bakarlar.

Ama onda yalancı bir zühd hayatı vardır. Oysa hakiki zühd ile tanınmak gerekir. Bunu anlayabilmek için basiret nuru ile bakmalıdır. Taklitten ve iğreti olmaktan arınmış bir nur olmak gerek. Öyle ki insan, bir kimseyi fiili sözünü işitmeden tanıyabilsin.

Basiret sahibi olan arifler, akıl yolu ile kalplere girerler. Orada ne olduğuna bakarlar. Müşahede ederek kalpte olanı bilirler. Bunun lafını yapmakla kalmazlar.

Böyle gizli şeyleri bilen Allah'ın has kulları, can âleminde kalplerin casusudurlar. Onlar bir bakışları ile, hayal gibi kalbîn derinliklerine giriverirler, insanın kalbindeki sırları keşfederler. Serçenin bedenindeki tertip nedir ki, doğanın aklına gizli kalsın. Allah'ın sırlarını bilen kâmil velilere karşı kulların ne sırrı olabilir?

Lokman, efendisine her yemek getirdiğinde, efendisi hemen Lokman'ı arar buldururdu. Ta ki Lokman o yemeğe el uzatsın, bir lokma alsın da efendisi onun artığını yesin diye.

Lokman'ın efendisi, onun artığını yer, içer ve neşelenirdi, Onun yemediği şeyleri ise dökerdi. Lokman olmadan bir şey yiyecek olsa iştahı olmazdı.

Bir gün efendiye hediye olarak bir kavun getirmişlerdi. Efendi kölelerden birine:

- Git, oğlum Lokman'ı çağır, dedi.

Lokman yanına gelince, kavundan bir dilim kesip ona verdiler. O da şeker ve bal yer gibi onu iştahla yedi. Yediği yedi dilime ulaştı. Onun böyle iştahlı olarak yemesi, efendisinin de canını çektirdi. Efendisi, Lokman'a:

- Bir parça kalınca onu da ben yiyeyim ne kadar tatlı kavun olduğunu anlayayım, dedi.

Ama efendi ağzına lokmayı alınca adeta gözlerinden ateş çıktı, dili kabardı, boğazı yandı. Kavunun acılığından kendinden geçti. Bir müddet sonra Lokman'a şöyle dedi:

-Ey cihanın cânı!. Zehir gibi acı kavunu nasıl yedin? Böyle bir kahrı nasıl lütuf sandın? Bu nasıl sabırdır? Bunu nasıl elde ettin? Bu kadar acıyı ben yiyemem, artık bu kadarını yeterli gör, niye demedin?

Lokman, efendisine şöyle dedi:

- Ben senin nimet veren elinden o kadar çok yedim ki, onlara karşı utancımdan iki kat oldum. Bir defalık acı bir şey gördüm, onu tattım. Bunun için de sana söylemekten sıkıldım.

Mademki vücudumun her bir parçası senin nimetlerin sayesinde olgunlaştı. Eğer ben bir acıdan dolayı feryat edecek olursam yüzlerce yolun toprağı vücudumun üzerine olsun!...

Şeker veren elinin lezzeti, bu kavunda nasıl acılık bırakır? Acılar muhabbetten saflaşır. Dertler sevgiden şifaya dönüşür.

Bakırlar onun için altın olur. Muhabbetten ölüyü diriltirler. Nice padişahı kul ederler. Bu muhabbet, irfanın neticesidir. İrfansız birisi, muhabbet tahtına nasıl oturabilir? "5

Kardeşlerim!

Onun için Allahu Teâla bir cahili kendisine dost edinmez. Eğer edinecek olursa onu terbiye eder. Ona ilim verir. Bu ilim marifet ilmidir. Bütün ilimlerin sonu da budur. Allah'ı tanımak ve bilmek asıl mârifettir.

Lokman (s.a,v)'in efendisine muhabbeti vardı. Ondan dolayı, o zehir gibi kavun dilimlerini yemişti. Aşk ve muhabbette öyle bir kudret vardır ki bütün akıllar ona hayran olur.

İşte Allah'ın dostları Hak aşığı zatlardır. Muhabbetleri olmayınca kendilerini eksik görürler, nakıs bulurlar. Kulluklarını yapamadıklarına inanırlar. Onlar, kulları çok severler. Çünkü kullar, velileri Allahu Teâla'ya ulaştıran bir köprüdür. Hakikate, kulların arasından süzülüp giderler.

"Allahu Teâla Nebileri ve velileri âlemlere rahmet olarak dünyaya getirmiştir. Allah'ın velileri insanı Cenab-ı Hakk'ın dergâhına davet ederler. Allah'a:

- Ya Rabbi. Bunları sen kurtar, diye dua ederler.

Diğer taraftan da insanlara nasihat ederler. Bu uğurda çok gayrette bulunurlar. Nasihatleri insanlara tesir etmeyince de vazgeçmezler, yine Allahu Teala'ya yönelirler ve şöyle derler:

- İlâhi, ya Rabbi!..Rahmet kapını kapama!..

Halkın çoğunda çok az merhamet vardır. Himmet sahibi olan mürşid-i kâmil zatlarda çok merhamet bulunur. Allah'ın cüzi rahmetine mazhar olan kul, Rabbül Âlemine ulaşırsa, rahmet deniz gibi olur. Herkese yol gösterir. Onun için:

- Ey sâlik!. Sen Allah'ın cüzi rahmetine mazhar olmuşsun.

Rahmetin tamamını, rahmet sahibi Allahu Teâla'dan almış olan bir mürşide tabi ol. Onun izinde yürü!..6

Ebubekir Şiblî, Devamend emîri idi. Rey emiri vasıtasıyla Bağdat'tan kendisine bir mektup geldi. Bunun üzerine Rey emiriyle beraber bir grup, Bağdat'taki halîfenin huzuruna gittiler. Orada Rey emirine hil'at7 verildi.

Oradan geri döndükten sonra bir gün Rey emiri, aksıracağı tutunca burnunu sultanın hediye ettiği hil'ate silmek zorunda kaldı. Bu durum, halîfenin kulağına gitti. Dalkavuk sıfatlı kişiler, o emirin halifeye hakaret olsun diye böyle davrandığını söylediler.

Gerçeği bilmeyen halife, 'Rey emirinin hil'atını çıkarın, ensesini vurun, emirlik görevinden alın' dedi. Devamend emiri Ebubekir Şiblî, arkadaşının başına gelenleri görünce kendine geldi. 'Bir mahlûkun kaftanını, hil'atını mendil yerine kullanmaktan dolayı insan azledilirse, o insanın hali nicedir, diye düşündü.

Derhal halifenin huzuruna vardı. Görevinden istifa etmek istediğini söyledi. Halife bu duruma şaşırdı. Gerekçesinin ne olduğunu sorunca, Ebubekir Şiblî ona şöyle dedi:

- Ey Halife. Sen bir kul olduğun halde, kıymeti önemsiz olan bir hil'ate yapılan saygısızlığı hoş karşılamazken, Âlemlerin Sultanı olan Allahu Teâla, ihsan ettiği marifet ve muhabbet elbisesini, bir kulun hizmetinde mendil olarak kullanmamı hiç hoş karşılar mı?!..dedi.

Ve...Ben Allah'a kul olacağım, padişahın kölesi olmaktan vazgeçiyorum diyerek, vazifeden ayrıldı. Asla kovulması muhtemel olmayan Allah’ın azametine sığındı.

Muhteremler!

Şu halde şehvet ve gazap kuvvetini Allah'ın emrettiği derecesinde kullanmadıkça, insanın aziz olması mümkün değildir. Kendisi cihan padişahı olsa bile... Bu iki kuvvet kime hakimse, o kişi aslında köledir.

Ebubekir Şiblî kurtuluşu, hürriyetini elde etmiş olan Allah dostlarına başvurmakla elde edeceğine artık inanmıştı. Onun için tasavvufi ahlaka talip oldu. Bir mürşid-i kâmilin dergâhına varmak istedi.

Bağdat'taki halifenin emrinde terbiye görmek yerine, yine Bağdat'taki iki cihan gönül sultanı Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri'nin terbiyesini tercih etti.

Hem de vali iken ve dört yüz hocadan ilim öğrenmiş, dört bin hadis ezberlemişken!..

Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri'nin dergâhına geldi. Zamanın mürşid-i kâmili olan bu zat, onun gelişinden hastalığının ne olduğunu, şifâsının nerede bulunduğunu marifet ilmi ile bildi. Ebubekir Şiblinin derdini, daha o bir şey demeden anladı.

Onun kalbindeki sırlara âşina oldu. Onun derdinin dermanının ne olduğunu kendisine söyledi:

- Sende bir cevher var!.. Ya bunu bana hediye et veya sat!..

- Efendim! Ne yapmam gerek?

- Çarşıya git, bir yıl kibrit sat..

Ebubekir Şiblî Hazretleri, bir sene kibrit sattıktan sonra Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri ona: 'Bu şöhret ve ticaret kapısıdır, şimdi git bir sene kapı kapı dolaş, dilencilik yap' dedi. Şibli mürşidine asla itiraz etmedi.

Kardeşlerim!

Demek ki Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri'nin, Ebubekir Şibli’nin gönlünde gördüğü manevî illet, dünyada izzet ve kıymet kazanmaya dair bir şöhret duygusu idi. Dünyadaki izzet ve ikbal beklentisi içindeki nefsin azgınlığı, Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri'nin terbiyesiyle giderilecekti.

Bu ise meşakkat demektir. Hem izzet sahibi nefsi beslemek hem de arifi billah olmak bu yolda olmaz. Allah yolunda böyle bir terbiye usulü görülmemiştir. Onun için Ebubekir Şiblî Hazretleri, adım adım Bağdat'ta dolaşmadık yer bırakmadı. Çarşı-pazar dolaştı, çıra sattı. Nefsi yeterli terbiyeye ulaşmayınca mürşidi onu kapı kapı dolaştırdı.

Muhteremler!

Mürşid-i Kâmil insana zulüm etmez, insanın nefsine zulüm ettirir ki o nefis sahibi şifa bulsun, Gönül âleminde nice sırlara sahip olsun. Tarih boyunca bir kâmil mürşidin dediklerine itaat eden, onun terbiyesinde yetişen ama bunun sonucunda rezil kepaze olan hiçbir kimse olmamıştır. Ama hepsi izzet ve kerem sahibi büyük zatlar olmuşlardır. Nefsini ıslah edemeyenler ise zelil olmuştur.

Ebubekir Şiblî Hazretleri aylarca nefsini ıslah etmekle uğraştı. Öyle bir hale geldi ki artık kimse kendisine bir şey vermez oldu. Evvelce kendisine para yardımında bulunanlar şimdi kapılarını kapatır oldular.

Kendisini kınamaya başladılar. Yaptıkları yardımları da kestiler. Ama o bütün bunlara sabretti. Bu arada asıl mürşidinden ayrı kalmadı. Ne zamana kadar? Mürşidi kendisine açıkça bir işaret verinceye kadar!...

Bir gün Ebubekir Şiblî Hazretleri durumunu mürşidine arz etti. Ne yapması gerektiğini sordu. Mürşidi kendisine şöyle dedi:

- Şimdi kendi kıymetini bildin mi? Hani sen valiydin, emirdin, hani yıllarca ilim okumuştun. Gördün mü şimdi kıymetin bir metelik etmiyor! İnsanlar sana bir kuruş bile vermiyorlar!

-Evet, efendim.

-Şu halde, bu dünyaya bel bağlama, insanlara güvenme. Kullardan gelen hiç bir izzet devamlı olmaz. Ama Allah'u Teâla'dan sana ikram edilen takva, izzet ve ubudiyet devamlıdır.

Kardeşlerim!

Hakikatte varlık ve kendine güvenmek, nefsini sevmek ona itaat etmek, şeytana uymak insanın başlıca düşmanıdır. Allahu Teâla'dan başkasına güvenmek asla Allah'a itaat değildir. Herkes 'Ben Allah'a güveniyorum' der ama yaptıkları bu sözü tasdik etmez. Bunu sadece dil ile herkes söyler. Önemli olan tabii haliyle söyleyebilmektir.

Onun için Mevlâna Celaleddin Hazretleri şöyle diyor:

- Horozun birisi çöplükte eşinirken, bir inci ile yakut buldu. Güldü. Dedi ki 'Ey inci, ey yakut! Şaşarım, senin neyine insanlar itibar ediyor? Vallahi ikinizin yerine iki arpa tanesi olsaydı, benim için daha kıymetliydi.'

Şu halde kıymet ihtiyaca göre belli olur. Kimimizin kıymet verdiği, diğerimizin yanında beş kuruş para etmez. O halde ebedi inci olan ihtiyacımız, Allah'ı tanımaktır. Bundan daha büyük bir değer yoktur. Allahu Teâla'yı tanıma ihtiyacı en fazla, velilerde görülür.

Çünkü onlar en çok buna itibar ederler. Yanına gelen müritlerden de bunu isterler. Bunun adı irfan ilmidir. Bir şeyler bilenin adı alimdir. Eşyayı tanıyan ve bilenin adı ise ariftir. Gerçek âlimler arifi billâh olan zatlardır. Arif olmayan mürşit olamaz, insanı tanımayan onu irşad edemez.

Zünnûn-i Mısrî Hazretleri (v.245/859) şöyle diyor:

- Ben nice yerler gezdim, nice manevî haller gördüm. Ama bütün bunların sonunda Yüce Rabbime teslimiyetten başka çare bulamadım. Bana 'şu dağa git' dediler. O dağa gittim.

Orada bir derviş gördüm. Kendisine bir dergâh edinmişti. Bir ayağı bu tekkenin kapısının içerisinde, bir ayağı tekkenin kapısının dışında idi. Dışarıda olan ayağını ise kesmişti. Kendisine selam verdim ve:

- Bu ne hal? dedim. Ne içeri giriyorsun, ne de dışarı çıkıyorsun. İçerdeki ayağın sağlam, dışarıdaki ayağın kesik, sanki bir odun gibi.

Cevap verdi:

- Bu benim nefsime verilmiş bir cezâdır. Ben otuz sene bu mağarada ibadet ettim. Ama bir gün buraya bir kadın uğradı. Gönlüm o kadına meyletti. Kadın dönüp giderken işte şu kesik ayağımı dışarıya attım.

O sırada İlâhî bir ses işittim, şöyle diyordu:

- Hiç utanmıyor musun? Otuz senedir yüce Allah'ın huzurunda ibadet ediyorsun. Bir kadının peşinden giderek, şeytana uymuş nefsine itaat ediyorsun!..

Bunun üzerine ben, dışarıdaki ayağımı bedenimden ayırdım. Ama içeriye de giremedim. Şimdi günahımdan dolayı Allahu Teâla bana ne yapacak diye bekliyorum.

Zünnûn-i Mısrî Hazretleri'nin dergâhına bir gün çok zengin bir insan geldi. Bu kişiye yüz bin altın miras kalmıştı. Mirasını bağışlamak üzere Zünnûn-ı Mısrî Hazretlerine:

- Ben bunu senin hizmetinde harcamak istiyorum, dedi.

- Ergenlik çağına ulaştın mı?

- Hayır.

- O halde, senin malını harcamak doğru olmaz. Ergenlik dönemine gelince, kendi kendine hayır ve şerri ayırt edebildiğin zaman, gel ben seni müridlîğe kabul edeyim.

Bunun üzerine genç geriye döndü. Aradan yıllar geçti. Çocuk delikanlılık dönemine geldi. Zünnûn-i Mısrî Hazretleri'nin dergâhına tekrar geldi. O'nun elinde Allahu Teâla'ya tövbe etti. Kâmil bir mürşidi bu tövbesine şahit tuttu. Zünnûn-i Mısrî Hazretleri de bu müridinin bağışladığı altınları fakirlere dağıttı.

Derken bir gün bu genç, mürşidine:

- Yüz bin altınım daha olsaydı da size bağışlasaydım. Böylelikle daha fazla hizmet etmiş olurdum, dedi.

Müridin bu sözünden Zünnûn-ı Mısrî Hazretleri hoşnut olmadı. Müridinin hâla gönlünde para sevgisi olduğuna kanaat etti. Gence şöyle sordu:

- Sofi!..Sana göre dünya nedir?

- Efendim! Hiçbir kıymeti yoktur. Adeta toprağın içinde kum tanesi gibidir!..

- Pekî öyleyse, filan attara git, şu şu otları al gel.

Derviş denilenleri attardan alıp geldi. Zünnûn-i Mısrî Hazretleri dervişe, 'Getirdiklerini ez' dedi o da ezdi; ‘Yağa batır' dedi, batırdı; 'Hamur yap' dedi, yaptı.

Zünnûn-i Mısrî Hazretleri bu hamurdan üç tane boncuk yaptıktan sonra dervişe: 'Şimdide her birine iğneyle delik del' dedi. Sofi delikleri deldi. Sonra onlara üfürmesini istedi.

Derviş onlara üfürünce Allah'ın kudretiyle üç tane yakut meydana geldi. Bunun sonunda Zünnûn-i Mısrî Hazretleri dervişe:

- Şimdi bunları al, pazara götür, değerini öğren geriye getir, dedi.

Genç pazara gitti. Yakutun her birine yüz bin altın değer biçtiler. Sonra derviş tekkeye geriye dönüp olanları anlattı. Bunun üzerine Zünnûn-i Mısrî Hazretleri dervişe:

- İşte gördün mü, Allahu Teâla otları mücevhere dönüştürdü. Allah dostlarının gözünde bu mücevherler topraktaki bir kum tanesi gibidir, dedi!..

Muhteremler!

Şu halde insan iki kanatlı olacak. Bir kanadında Allah korkusu, diğer kanadında Allah'ın rahmet ve yardımından umut olacak. Allah'ın azabından korkacak ama O'nun yardımına da layık olmaya gayret edecek. Kulluğunu asla unutmayacak. Allah dostları bizim tamah ettiğimiz şeylere nasıl oyuncak muamelesi yapıyor, görüyorsunuz değil mi?

İşte Allah yolcusu bu iki kanadı sayesinde Allahu Teâla'nın yolunda muhabbet eder, hızlı yol alır. Eğer bu iki kanatta Allah korkusu olmazsa, kul Allah'a yaklaşamaz. Eğer bu iki kanatta, Allah'ın rahmet ve ümidiyle yardımına güvenmek olmazsa, kul yine Allah'a ulaşamaz.

Mürşid-i Kâmil olan Allah dostları bu şekilde hem zahir ilimlerini hem de batın ilimlerini tamamlamışlardır. Onlar öğrendikleri ilimleri kitaplarda bırakmadılar. Hayatlarına aktardılar. Onların hayatında ilmi bu şekilde muhabbetle yaşanabilir görenler, onlara gıpta ile baktılar. Ellerine edeple sarıldılar. Zorlama ile değil muhabbetle sevdiler. Gönülden onlara bağlandılar. Onun için kimse onların muhabbetine akıl ile ulaşamadı.

Bakınız Bediuzzaman Said Nursî Hazretleri ne diyor:

"Hilafet merkezi olan İstanbul'u, beş yüz elli sene Hıristiyanlık alemine karşı İslam'ın nurunu söndürmek için yapılan saldırılar karşısında koruyan, İstanbul'da beş yüz yerde fışkıran tevhid nurları ve İslam'ın merkezi konumundaki müminlerin dayanak noktaları, o büyük camilerin arkalarındaki tekkelerde, dergahlarda 'Allah... Allah...' diyenlerin iman kuvvetleri ve ilâhi marifetten meydana gelen ruhanî muhabbetleri ve coşkuları olmuştur. 8

Allah'ın dostları veliler bildiklerini yaşadıkları için bulundukları yerlerde insanlar toplandılar. İlâhi muhabbetin ne olduğunu onların hayatlarında gördüler. Gittikleri yola güven duydular. Terbiyelerine iman ettiler, irşatlarına teslim oldular. Âlim ile arifin farkını, marifet ilmindeki halleri ile gördüler. Allah rızası ile hırsı birbirinden ayırt etmeyi onlardan öğrendiler.*

 

1 Bakara, 269
2 Elmalılı, Hak Dini Kur'an Dili, II, 205-215
3 Er-Razi, M. Gayb. VII, 67; Hâzin, Tefsir, I, 377
4 Lokman, 12
5 Tahirül Mevlevî, Şerhi Mesnevi, VII, 470 (B. No:5416-5486)
6 Tahirül Mevlevî, Şerhi Mesnevî, X, 473 |B. No:9499-9504)
7 Hil'at: Padişahın, sevip beğendiği kişiye hediye olarak verdiği süslü elbise, kaftan. (Derl.]
8 Bediuzzaman, Mektubat, s.421 (29. Mektup)
* Kaynak Eser: Mehmet Ildırar, Tasavvuf Sohbetleri 4