MEVZUU:

a) İşin umdesi, sünnet-i seniyyeye ittiba edip beğenilmeyen bid'attan kaçınmaktır.

b) Tarikat-ı Nakşibendiye-i Aliyye'nin diğer silsilelere nisbetle üstün meziyeti, ancak Sahib-i Şeriat Resulullah'a ittibâ sebebi iledir. Ona ve âline salât, selâm ve tahiyyat.

c) Âzimetle amel etmek.

d) Bu Tarikat-ı Aliyyeyi övmek.

NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Mahdumzade Muhammed Abdullah'a yazmıştır. Allahu Teala ona selâmet ihsan eyleyip bâki kılsın. Kendisini, son temennisine ulaştırsın.

***

Rahman ve Rahim Allah'ın adı ile.

Allah'a hamd olsun. Onun seçmiş olduğu kullarına selâm.

***

Pek aziz oğluma yapacağım nasihat şudur: Sünnet-i seniyyeye ittiba. Allah, bu oğluma ve yanındaki sevdiklerine selâmet ihsan edip, kendisine uygun düşmeyen şeylerden korusun.

O sünnet-i seniyyenin sahibi olan zata dahi salât, selâm ve tahiyyat.

O nasihatin devamı şudur: Hoşnut olunmayan bid'atlardan kaçınmak.

Şu sıralarda nasıl İslâm'a gurbet gelmiş ve Müslümanlar dahi nasıl garib olmuş ise... aynı şekilde bu gariplikleri zamanla daha da artacaktır. O kadar ki, yeryüzünde:

– Allah...

Diyen kimse kalmayacaktır. Kıyâmet dahi, insanların şerlileri üzerine kopacaktır.

Geçmiş zamanlarda, İslâm'ın kuvveti olduğundan; zarûri olarak bid'at zulmetlerine dayandı, ihtimal ki: O zulmetlerden bazısı nurâni olarak hayal edildi. Bu da, İslâmın nûrunun şa'şaası içinde olabilir. Bu tahayyül dahi, bid'atın:

– Hasene...

Hükmü almasına sebep oldu. İsterse hakikatta onun nûru ve hasene oluşu asla olmasın.

Ne var ki, şimdiki vakit böyle değildir. Bu vakitte, İslâm'ın zaafı vardır. Onda, bid'at zulmetlerine tahammül tasavvur edilemez. Hatta bu manada, eskilerin ve yenilerin fetvası ile yürümek dahi yerinde olmaz. Zira, her vaktin kendine göre hükümleri vardır.

Görünürde, bid'atın çokluğundan ötürü âlem bir zulmet (karanlık) içinde gibidir. Sünnet dahi gurbeti ve nedreti (nâdir oluşu, azlığı) dolayısı ile bu zulmet denizinde yanan meş'aleler gibidir. Bid'atla amel etmek, bu zulmeti artırmaktır; sünnetin nurunu dahi artırmaktadır (karanlık ziyâdeleştikçe, ışığın parlaklığı ortaya çıkmaktadır. Bid'atlar çoğaldığı zaman, sünnetin değeri artmaktadır. Allahu alem). Sünnetle amel etmek dahi, zulmetin azalmasına ve nurun artmasına sebep olur.

(Bugün dünya, yaygınlaşan bid'atlar sebebiyle âdeta karanlık deryâsı gibi görünmektedir. Sünnetin nûru ise garipliğinden dolayı bu deryâda âdeta meşâleler gibidir. Bid'at işlemek bu karanlığı artırmakta, sünnetin nûrunu azaltmaktadır. Sünneti yerine getirmek de bir taraftan bu karanlıkların azalmasına vesile olmakta, diğer taraftan da sünnetin nûrunu artırmaktadır. / SEMERKAND Tercümesi)

Mana üstte anlatıldığı gibi olunca, dileyen bid'atın zulmetini çoğaltsın; isteyen de sünnetin nûrunu artırsın. İsteyen şeytan topluluğunu artırsın; bu manada gelen ayet-i kerime şöyledir:

"Dikkat ediniz; şeytan topluluğu hüsrana uğrayanların taa, kendileridir. "(58/19)

Dileyen de Allah topluluğunu çoğaltsın; bu mânada gelen ayet-i kerime meali şudur:

"Mutlak galip gelecek olanlar, Allah yolunda toplananlardır."(5/56)

Bu vaktin sofiyesi, insafa gelip İslâm'ın zaafını ve yalanın fâş olduğunu mülahaza etmiş olsalardı; onlara lâzım gelirdi ki: Sünnetin dışında şeyhlerine uymayalar. Şeyhlerinin amel etmesi bahanesi ile yeni icad olan işleri yol tutup âdet edinmeyeler. Zira sünnete tabi olmak, elbette kurtarır; hayır ve bereket semereleri verir. Sünnetin gayrına uymak ise... tehlike üstü tehlikedir.

Bir ayet-i kerime meali:

"Resul üzerine, ancak tebliğ (vazifesi) vardır."(5/99)

Saadeti bulunan o kimsedir ki, terk edilen sünnetlerden bir sünneti yerine getirip ihya eyleye ve amel edilmeye çalışılan bid'atlardan bir bid'atı dahi yok ede.

Bu, öyle bir zamandır ki: Hayrü'l-beşer Resulullah (sav) Efendimizin bi'seti üzerinden bin sene geçmiştir. Ona ve âline salât ve selâm olsun. Kıyamet alâmetleri dahi belirmiştir. Kıyâmet şartlarının dahi emâreleri vardır.

Nübüvvet asrının uzaklaşması sebebi ile sünnet örtülmeye başlandı. Yalanın açığa çıkması illeti ile de bid'at aşikâr oldu. Artık, sünnete yardım edilmeye ve bid'atın dahi hezimete uğratılmasına ihtiyaç duyulur oldu.

Bid'atın revaçta tutulması, dinin tahribini muciptir. Bid'atçılara tazim etmek ise, İslâm'ın yıkılmasına sebep olur. Her halde şu hadis-i şerifi duymuş olacaksın:

"Bir kimse, bid'at sahibine tazim eder ise... İslâm'ın yıkılmasına yardım etmiş olur."

Bütün gayret ve tam bir hırsla sünnetlerden bir sünneti olsun yerine getirmeye; bid'atlardan dahi bir bid'atı kaldırmaya teveccüh edile. Böyle bir şeyi yapmak pek yerinde olur.

İslâm âdetlerini bütün vakitlerde yerine getirmek; bilhassa bu zamanda ki, İslâm, zaafa uğramıştır, sünnet-i seniyyenin tervicine (revaç bulmasına), bid'atın dahi tahribine kalmıştır.

Eskiler, bid'atta hasene görüp onların bazılarını iyi bulmuşlardır; lâkin Fakir, bu meselede onlara uymaz. Bid'at fertlerinden hiçbirini de iyi görmem. Onlardan hiçbir şeyi zulmet ve küduretten (bulanıklıktan) başka olarak hissetmem. Zira, bu manada Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

"Her bid'at dalâlettir."

İslâmın zaafında ve bu gurbette selâmeti, sünneti yerine getirmeye bağlı buluyorum. Helâki dahi, bid'atı yapmakta buluyorum. Amma hangi bid'at olursa olsun.

Bid'atı, İslâm binalarını yıkan bir âlet gibi görmekteyim, sünneti dahi, dalâlet karanlığında kendisi ile yol bulunan aydınlık bir yıldız gibi bulmaktayım.

Allahu Teala, bu vaktin ulemâsını muvaffak eylesin ki, asla bid'atın hasene olması cihetine gidip onun yapılması için dahi fetva vermeyeler. Her ne kadar bid'atın durumu, onların nazarında açık ise de, sünnetin arkasında şeytanın tesvilatının (çirkini güzel göstermesinin) dahi büyük saltanatı (!) vardır.

Allahu Teala, bizden yana şeyhlerimizi, mükâfatların hayırlısı ile mükâfatlandırsın. Şunun için ki: Biz acizlere bid'at işleri yapmak için dalâlet etmediler; kendilerini taklid etmemiz sebebiyle tehlikeli zulmetlerin telkininde bulunmadılar; sünnete mutabaattan başka yol göstermediler; şeriat sahibi Resulullah'a ittiba dışında bir hidayet yolu dahi anlatmadılar. Ona ve âline salât, selâm ve tahiyyet. Bir de azimetle ameli emrettiler.

Hiç şüphe edilmeye ki: Onların tarikat esasları muhkemdir; vusul saraylarının binâsı dahi yüksek, kandilleri de aydınlıktır.

Bu zatlar, raksı ve semağı ayakları altına almışlardır. Vecdi ve tevacüdü (kendini vecd suretinde göstermeyi) dahi işaret parmakları ile ikiye ayırmışlardır.

Başkalarının keşifleri ve müşahedeleri bunlara göre yabancı ve ağyar sayılır. Bilgileri ve tahayyülleri dahi nefye müstahaktır (reddedilmeye lâyıktır); şöhrete değil.

Bu zatların muameleleri, müşahedenin ve idrakin ötesinde, bilinenlerin ve hayal edilenlerin taa ilerisindedir. Hatta muayenelerin ve mükâşefelerin de çok çok ötesindedir.

Başkalarının önemle üzerinde durdukları isbattır; bu büyük zatlar ise sivanın (gayrinin) nefyine çalışırlar.

Bunlardan başkaları nefy ve isbat cümlesini tekrar ederler ki: isbat dairesi genişlesin; âlem kendilerine inkişâf eylesin. Bu âlem hakkıyet ve ayniyet unvanını, gayriyet unvanı ile ortaya atmaktadır. Anlatılanı yaparlar ki, her şeyi yüce mukaddes Hak olarak bulsunlar.

(Diğerleri ispata ehemmiyet verirler, bunlar ise masivayı reddetmeye önem verirler. Diğerleri kelime-i tevhidi; ispat dairesini genişletmek ve gayr olduğu açık olan âlemin ayn ve hak olarak inkişaf etmesi için tekrarlamakta ve her şeyi Hak Teâlâ olarak görmektedirler. Bu büyüklerin kelime-i tevhidi tekrar etmelerinin sebebi ise nefiy dairesinin genişlemesi ve böylece bilinen ve müşahede edilen her şeyin nefiy dairesine girmesini sağlamaktır. İspat dairesinde ise hiçbir şey ne görülmekte ne de düşünülebilmektedir. Amma, bu büyükler onlar gibi değildir. / SEMERKAND Tercümesi)

– LA İLAHE İLLALLAH (Allah'tan başka ilâh yoktur) Kelime-i tayyibesini tekrar ederler ki: Nefy daireleri genişlesin. Cümle keşfedilen, müşahede edilen, bilinen şeyler:

– LA..

Kelimesi altına girsin, isbat canibinde dahi görülen, düşünülen bir şey kalmasın. Faraza, isbat canibinde bir şey zahir olsa dahi, onun da nefy tarafına döndürülmesi gerekir. Ta ki: isbat tarafından, müstesna kelimesini söylemekten başka bir nasib kalmaya.

Diğer tarikatlarda, nefy ve isbat zikri, müptedilerin haline münasiptir. Sırf isbat zikri olan Allah lâfzı ise... bundan sonra münasip düşer. Ta ki: İsbat kelimesinin tekrarı ile keşfolunan müsbet (isbat edilen yüce Zat) için istikrar ve istimrar (süreklilik) hasıl ola.

Bu büyüklerin durumuna gelince... tam onların aksinedir. Zira, evvelâ onda isbat vardır; bu isbatın nefyi dahi sonradan gelir. Bu manadan ötürü, bu Tarikat-ı Aliyye'de önce:

– ALLAH..

Lâfza-i celâl ismini zikretmek yerinde olur. Bundan sonra da nefy ve isbat zikri yapılır. Üstte anlatılan cümleyi duyan biri:

-Bu takdirde, bu Tarikat-ı Aliyye'nin büyükleri için, isbat makamından nasip yoktur. Nefyden başka bir şeyleri de olmaz. Derse, bunun için şu cevabı veririm:

– Diğerlerinin isbatı, bu büyüklerin ilk hallerinde hasıl olur; lâkin üstün himmetli olduklarından ona iltifat etmezler. Hatta onu dahi nefye müstahak görüp nefyederler ve müsbet olan matlubu onun da ötesinde bilirler. Bunun için başkalarının isbatı da bunlara müyesser olmuştur. Büyüklerin makamına münasib düşen bu isbatın nefyi dahi bunlara hasıl olmuştur. Her nakıs kimsenin bu zatların meşguliyetlerine ve hallerine yolu yoktur. Bunların hakiki muamelelerini ve işlerini anlayamaz.

Bütün bu anlatılanlar, bu büyüklerin husul bulmama durumlarından bir parçadır ki, bu makamda aynen husul bulmaktadır. Eğer büyüklerce o büyüklerin elde ettikleri beyan olunsaydı; havas avama katılırdı. Müntehiler dahi, küçük müptediler gibi, ELİF BA öğrenmeyi tercih ederlerdi.

(Bütün bu anlattıklarım, bu büyüklerin söz konusu makamda husûlün kendisi olan husûlsüzlüklerinden bir nebzedir. Eğer bu büyüklerin de büyüğü olan bu kimselerin husûlü anlatılacak olursa; havas kullar avam sayılır ve yolun sonuna varanlar eğitime yeni başlayan çocuklar gibi elifbâyı öğrenmeye başlarlardı. / SEMERKAND Tercümesi)

Bir şiir:

Boş söz yoktur hiç de Hafız'ın feryadında

İbretli söz, kıssa var anlattıklarında..

Başkalarının tercih ettikleri zat murâkabesi, bunlara göre itibardan düşmüş; onda hiçbir şey hasıl olmayacak gruba dahil olmuştur. Zira, burada murâkabe, zıllardan bir zıldan (gölgelerden bir gölgeden) başka bir şey değildir. Allahu Teâla, onların yaptıkları vasıflardan yana çok çok yüceliğe sahiptir. Çünkü yüce Hakk'ın zatı, hatta isimleri ve sıfatları bizim fikrimizin ve murâkabemizin dışındadır. Bu makamda cehl ve hayretten başka bir nasip yoktur. Ancak, burada anlatılan:

– Cehl ve hayret...

Manaları, halkın anladığı manada bir cehl ve hayret değildir. Zira, bu manada alınırsa, kötü olur. Ancak, bu cehl ve hayret itminân ve mârifettir.

Burada anlatılan mârifet ve itminândan dahi murad, insanın fehmine sığacak gibi değildir. Zira o (insan), keyfiyeti belli olan cinstendir; keyfiyeti belli olmayan için, ona nasib yoktur.

Bu makamda, keyfiyeti belli olmayan bir şekilde isbat ediyoruz; onun için:

-Cehâlet veya mârifet...

Tabirini kullanıyoruz. Mâna değişmez; tadmayan da bilmez.

Anlatılanların dışında, bu büyüklerin teveccühü, yüce mukaddes Ehadiyet'edir (Zâtadır). İsim ve sıfattan yana, yüce mukaddes Zat'tan başkasını murad etmezler. Başkaları gibi, zattan sıfata inip zirveden aşağı düşmezler.

Asıl şaşılacak bir durumdur ki: O tâifeden bir cemaat, Allah ismini zikri tercih ettikten sonra, onunla yetinmeyip sıfatlara tenezzül ettiler. Semi', basir, âlim (duyan, işiten, bilen) isimlerini mülâhazaya koyuldular. Bundan sonra, anlatılan isimlerden uruc yollu ALLAH ismine gittiler. Acaba, neden Allah ismi ile yetinmeyip de yüce mukaddes Zat-ı Ehadiyet'in gayrını, teveccüh kıblesi eylerler?

"Allah kuluna yetmez mi.."(6/91)

Meâline gelen ayet-i kerime dahi bu mânayı teyid eder.

Hulâsa...

Bu büyüklerin himmetlerinin nazarı, cidden yüksektir. Her uçup dönenin bunlarla bir bağlantısı yoktur. Anlatılan bu mâna icabı olarak, diğerlerinin sonu, bunların ilki oldu. Bunların tarikatlarının müptedileri, diğer tarikatların müntehileri hükmünü aldı. Daha işin başında, bunların seferi, vatanda başladı. Halvette dahi, kendilerine celvet (fenâfillah olup halvetten ayrılma) hasıl oldu. Devamlı huzur, bunların günlük hâsılatıdır; sermayeleridir.

Bunlar, o zatlardır ki, taliplerin terbiyesi bunların üstün sohbetine bağlıdır. Nakısların kemâl bulması dahi, bunların mübarek teveccühlerine bırakılmıştır. Nazarları, kalb marazlarına şifâdır; iltifatları mânevi illetleri giderir. Bunların bir teveccühü, yüz erbâin (tasavvufta kırk günlük çile) işini görür. Bir iltifatları dahi, senelerin riyâzetine müsâvidir (denktir).

Bir şiir:

Pek güzeldir Nakşibendilerin yolculukları;

Sessizce ulaştırırlar hareme yolcuları.

***

Ey Said,

Bu beyandan, hiç kimse tevehhüm etmeye ki; bu vasıflar ve bu şemâil, Tarikat-ı Nakşibendiye-i Aliyye üstadından her biri için hâsıl olur. Öyle değil... Elbette, bu şemâil bu Tarikat-ı Aliyye'nin büyüklerinin dahi en büyüklerine mahsustur. Bu zatlar, işi nihâyetin dahi nihâyetine ulaştırmışlardır.

Kendileri için, müridlik ve intisab sahih olup bu büyüklere bağlanmak sureti ile onlara karşı edebi gözetenlere dahi nihâyetin bidâyete derc edilmesi (sonun, başlangıca yerleştirilmesi) sabittir.. O kimse ki, Tarikat-ı Aliyye'den noksan birine düşer; bunun için nihâyetin bidâyete derc edilmesi tasavvur edilemez. Zira, onun şeyhi bile henüz nihâyete ermemiştir; müptedisi hakkında nasıl nihâyet tasavvur edilir?

Bir mısra:

İçindekidir, her kabın akıttığı.

***

Ey necat yolunu arayan,

Bu büyüklerin yolu, ashâb-ı kiram yoludur. Allah onlardan razı olsun. Bu indirâc, yani nihayetin bidayete indirâcı dahi, o indirâcın eseridir ki, Hayrü'l-beşer Resulullah Efendimizin sohbetinde onlara müyesser olmuştur. Ona ve âline salât ve selâm. Resulullah (sav) Efendimizin ilk sohbetinde bunlara müyesser olan, onların dışında kalan pek az kimselere nihâyette hasıl olmuştur. Bu feyizler ve bereketler, birinci asırda zuhur eden feyizlerin ve bereketlerin aynıdır. İsterse ortaya nisbetle, âhir evvelden uzak olsun. Ne var ki iş, hakikatta bunun aksinedir. Çünkü, âhir evvele, ortadan daha yakındır, onun boyasına girmiştir; ortadakiler ister tasdik etsin, isterse etmesin. Hatta bu muâmelenin hakikatini son gelenlerin dahi pek çoğu idrak edemez.

Selâm size ve Hüdaya tabi olup Mutabaat-ı Mustafa'yı bırakmayanlara. Ona ve âline üstün salâtlar ve selâmlar.