| |
|
001.MEKTUP
a) Yüce
Allah'ın Zahir ismi ile münasebeti olan hallerin beyanı..
b)
Tevhid babında has kısmın zuhuru beyanı..
c) Arşın
üstündeki derecelere yükselmenin beyanı..
d)
Cennet derecelerinin aşikâr olması..
e)
Özellikle bazı velilere ait mertebelerin meydana çıkması..
f) Molla
Kasım Ali'nin hali ve diğer müridler..
İMAM-I
RABBANİ Hz. bu mektubu, şeyhi Muhammed Bakibillah'a yazmıştır, İmam-ı RABBANİ
Hz. nin şeyhi olan bu zatın künyesi şöyledir: Kâmil şeyh, velayet derecelerine
vâsıl, nihayeti bidayetine dere eden bu tarikatta yol gösteren Yüce Hakkın
hoşnut olduğu bu İslâm Dini uğruna güç sarfeden şeyhimiz İmamımız Muhammed Baki
Billah Nakşibendî Ahrarî..
Yüce
Allah, onun pek mukaddes sırrının kudsiyetini artırsın. Temennilerinin de
üstündeki nimetlere erdirsin..
***
Bu bir arzuhaldir.. Yani; Mektup.. Kulların en küçüğü Ahmed'den,
hal anlatılan makamın yüce katına.. Mübarek emir icabı, kendisinden alınan
cesaretle çeşitli halleri anlatılmaktadır.
Şöyle ki: Bu tarikat edeplerine dair işlere devamım sırasında,
Yüce Allah'ın ZÂHİR ismine bir zuhur yeri olma şerefine erdim; hem de tam manası
ile, her şeyden ayrı bir manada.. O kadar ki: Bütün eşyada, tek tek bu tecelliyi
gördüm, özellikle kadınların kisvesinde.. Hatta ayrı ayrı her yanlarında.. Bu
kadınlar zümresine o kadar ram oldum ki: Anlatamam. Bu ram olma işinde çaresiz
bir duruma düştüm.
Bu, öyle bir zuhurdur ki, yalnız bu mahalde olmuştur; bir başka
mahalde zuhura geldiği olmamıştır. Ne letaif hususiyetleri (insan duygularının
özellikleri) arasında, ne acaip muhassenatı (şaşırtıcı işlerin güzellikleri)
meyanında gördüm. Zuhur yerlerinin hiç birinde, asla böyle zuhur olmamıştır.
Hâsılı: Su gibi eridim; bu kadınların elinde eriyip aktım.
Anlattığım manada bir tecelli her yemekte ve içmekte, her giyim işinde başka
başka oluyordu. Lezzetli mükellef bir yemek sofrasında (veya yenen şeyin
kendisinde) bulduğum lezzeti, başkasında bulamadım. Bu değişiklikler, tatlı su
ile tuzlu beyninde oluyordu: belki de her şeyde.. Her şeyin tadı, başkalarından
ayrı olarak, kendi değişik derecelerine göre kemal hususiyetleri arasındaydı. O
kadar ki: Bu tecellilerin özelliklerini yazı ile anlatmak mümkün değildir.
Ancak, huzurunuzda bulunmuş olsaydım, bunları belki dille
anlatabilirdim. Halbuki ben, bu tecelliler esnasında (Resulullah S.A.
efendimizin son nefesinde dilediği) refik-ı âlâya müştaktım; ondan başka ele
iltifat etmedim. O hale mağluptum; başka yana iltifat gücünü kendimde
bulamıyordum.
Bu arada şu durum bana malum oldu; Bu tecelli, tenzihe (sırf
varlığa) bağlı nisbete münafi değildir. Çünkü, batın bu nisbetle alâkalıdır.
Onun, zahire aslâ iltifatı yoktur. Bu tecelli ile teşerrüf eden zahirdir. Ki o:
bu nisbetten yana boştur; muattaldır. Hak adına yemin olsun; batını söyle
buldum: Göz, başka yana kayma iptilâsına uğramamıştır. O, bütün bilinenlerden ve
zuhurlardan uzak durmuştur. Ancak zahir, kesrete ve ikiliğe dönük olduğu için;
bu tecelli saadetine ermiştir.
Belli bir zamandan sonra, bu tecelli, gizli saklı yolu tuttu.
Hayret ve cehalet nisbeti, olduğu gibi kaldı. O tecelliler, böylece; sanki, daha
önce hiç gelmemiş gibi oldular.
***
Üstte anlatılan halin akabinde, has manada bir fena hali arız
oldu. Bu dahi, ilmî manada bir taayyün idi. Ama, taayyün avdetinden sonra zuhur
edip anlatılan fena halinde tükenen ilmî taayyün.. O zaman dahi, benlik (ENE)
zannından yana hiç bir eser kalmadı..
İşbu anlatılan zamanda, İslâmî yollar belli olmaya, görünmeye
başladı; zuhurda gizli şirkin yokluk alâmetleri belirdi. Bu alâmetler, amellerde
kusuru ve ertelemeyi görmektir. Keza, niyetlere, bozuk hatıralara ve tehlikelere
parmak basmaktır.
Yine bu cümleden olmak üzere, kulluk ve izmihlal (benlik
davasının silinmesi) emareleri zuhura geldi..
Allah-ü Teâlâ, teveccühünüzün bereketi ile bizleri kulluk
makamının hakikatine ulaştırdı. Yine bu teveccühünüzün bereketi ile arştan öteye
yükselmeler çokça olmaktadır.
***
Sonra..
Birinci mertebede bir yükselme oldu. Arştan öte makamlara
ulaştım. Hali ile bu yükselme, mesafelerin dürülmesi sonucu meydana geldi. Huld
cenneti ve altındakiler müşahede edilir oldu. Tam bu anda hatıra geldi:
—
Bazı Hak
erenlerin makamını göreyim..
Dedim.. O yana teveccüh edince, onların makamlarına göz ilişti.
Görmek arzu ettiğim şahısları o yerde gördüm. Hem de: Mekân, mekânet, (yer,
yerleşme) zevk ve şevk cihetinden değişik derecelerine göre.
** *
Sonra..
İkinci derecede bir yükselme oldu. Böylece: Büyük meşayihın
keremli ehl-i beytin, insanların mürşidi Hulefa-i Raşidin'in makamlarından başka
Resulullah S.A. efendimizin has makamı; sair nebilerin, şanlı resullerin değişik
makamları, mele-i âlâ arşın fevkinde görüldü..
Bu arada, bir başka yükselme oldu. Ama arşın üstünde bir yükselme
idi. Yer merkezinden arşa varan mesafe miktarı veya az kısa. Hazret-i Hace
Bahaeddin Nakşibend'in makamında nihayet buldu. Allah sırrını takdis eylesin.
Bu son gördüğüm makamın ötesinde veya az ilerisinde sayılı bazı
meşayih vardı. Meselâ: Şeyh Maruf-u Kerhî, Şeyh Ebu Said Harraz.. Kalan
meşayihten bazılarının makamı onun altında; bazılarının makamı da onunla birdi.
Makamları altta olanlardan, şunlar vardı: Şeyh Alâüddevle Simnanî
ve Şeyh Necmedin-i Kübra..
Üst makamda olanlar ise şunlardı: Ehl-i Beyt imamları..
Daha yukarıda Hulefa-i Raşidin'in makamları vardı. Allah onlardan
razı olsun..
Sair peygamberlerin makamları, Resulullah S.A. efendimize has
makamın bir yanında; ulvî meleklere ait makam ise., diğer yanında idi..
Resulullah S.A. efendimize has makamın, bütün makamlara nisbetle
bir üstünlüğü ve asaleti vardı. Allah-ü Teâlâ ona salât ve selâm eylesin.
İşlerin hakikatlerini en iyi bilen Yüce Allah tüm noksan
sıfatlardan münezzehtir.
***
Allah'ın inayeti ile, her istediğimde manevî yükselme olmaktadır.
Bazı vakitlerdeyse.. istemeden d.e oluyor.. Bu yükselme hallerinde, anlatılan
işlerden başka şeyler de müşahede edilir. Bazı yükselmelerdeyse.. değişik
izlenimler meydana gelir; onlardan pek çoğu da unutuluyor..
Her ne zaman bazı halleri yazmayı murad etsem; anlatılacağı anda
hatıra gelmiyor; böyle bir şey müyesser olmuyor.. Onlar arasında öyle şeyler var
ki, görünüşte küçük gibi; ama onun için istiğfar edilmesi gerekli.. Yazmak şöyle
dursun.. Onlardan bazıları, bu imlâ esnasında hatırdaydı; ama yazacağım zaman,
aklımda kalmadı.. Esasen, bu yazılanlardan fazlasını yazmak da edep dışıdır.
***
Molla Kasım Ali'nin hali pek güzel.. Kendisine istihlâk ve
istiğrak (manevî hal) ağır bastı. Tüm cezbe makamlarım geçti; onların
üstü makama kadem bastı.
Önceleri, sıfatları asla bağlı görüyordu. Şimdi ise, o sıfatları
kendi varlıkları ile, kendisinden uzak görmektedir. Kendi nefsini de tam manası
ile boş görmektedir. O kadar ki: Sıfatların kaim durduğu nuru dahi, kendisine
aralıklı görmektedir. Kendisini de, o nurun bir yanında buluyor. Diğer (müridlerin)
halleri de, gün gün terakkide devamlıdır. Aziz Allah'ın izni ile, bunları
tafsilâtı ile diğer mektuplarda anlatırım.
Başa dön
002.MEKTUP
Yükselişlerin
olması ve Yüce Hakkın yardımları ile övünmek..
***
İMAM-I
RABBANİ Hz. bu mektubu kendi şeyhi büyük zat, şey Muhammed Bakibillah'a
yazmıştır.
***
Bu bir
arzuhaldir. Yani: Mektup.. Kulların en küçüğü AHMED'den (AHMED: İMAM-I RABBANİ
Hz. nin esas ismidir.) hal anlatılan makamın yüce katına..
Ramazan
ayına yakın günlerdeydi; Mevlâna Şah Muhammed, istihare emrini tebliğ etti.
Ramazan
ayına girmeden, yüce eşiğinize yüz sürme fırsatını bulamadım. Başka yolu da
kalmadığından, mübarek ramazan ayının geçmesini bekledim. Zaruret icabı, kendimi
teselliye çalıştım.
Yüce
Hakkın inayetlerini, büyük makamınıza nasıl arz edeyim ki!. Tevatür halinde, peş
peşe arasız gelmektedir. Haliyle bu olanlar, üstün teveccühünüzün bereketi ile
olmaktadır.
Bu manada
bir şiir:
Ben bir
bahçe gibiyim, oraya bahar:
Bulutlarından zülâl yağmurlar yağar.
Bin tane
dilim olsa senaya dursam;
Ona
infialden başka neyim artar?.
Açıklanan
bu husus, bir cür'et ve edebi terke yorulabilir. Övünmek ve böbürlenmek manası
da çıkabilir. Şu şiir bu hali anlatır:
Ama şahım
yüceltti makamımı yerden;
Onunla
ayda, yıldızda ayıldım birden.
***
Ayılma ve
beka alâmetlerinin belirmesi, rebiülevvel ayının sonlarına doğru oldu. Şu ana
kadar, her süre içinde, has bir beka ile teşerrüf etmekteyim. Şöyle ki:
Önce, ben
zatî tecelliye almıyorum. Ki bu tecelli Şeyh Muhyiddin'e bağlanır. Allah
sırrının kudsiyetini artırsın. Daha sonra da, sekir haline geçiriliyorum.
Yükselme
ve iniş hallerinde; duyulmamış ilimler, hayrete şayan irfan duygulan hâsıl
olmaktadır.
Her
mertebede, o mertebe makamının durumuna uygun manada has müşahedeye ve ihsana
nail olmaktayım.
***
Ramazan
ayının altısındaydı (ALTISINDAYDI: Farsçasında ve Arapça tercümesinde böyledir.
Ancak, daha
önce Müstakimzade tarafından yapılan tercümede:— SEKİZİNDEYDİ.. Gibi bir mana
var. Nereden alındığını tesbit edemedik.) beka ve
ihsan şerefine nail oldum. Öyle ki: Onu arza güçlü değilim. Öyle sanıyorum ki:
İstidadın sonu, bundan öteye geçemez.
Hale
uygun manada vuslat müyesser oldu. Şu anda dahi, cezbe ciheti tam manası ile,
tamama erdi. Yüce Allah'ın sonsuz varlığında seyir hali başladı; ki bu durum:
Cezbe makamına münasiptir.
***
Her ne
zaman ki: Fena hali tam manası ile olur; onun düzenin de kurulu beka tam manası
ile kemal bulur.
Her ne
zaman ki: Beka tam manası ile kemal bulur; orada ayıklık hali ağır basar.
Her ne
zaman ki: Ayıklık hali ağır basar; ilimlerin şeriat-ı garraya uygunluğu daha
ileri olur.
Tam
manası ile ayıklık hali, peygamberlere has bir durumdur. Bu meyanda onlardan
zuhur eden marifet duyguları ise.. şeriat ilimlerinin kendisidir.
Bir de
onların beyan ettikleri, akideler vardır ki: Zat ve sıfat üzerinedir.
Bazı
marifet hallerinin, dile gelişte, dış manası ile çelişmesi, sekir halinin
bakiyesinden olsa gerek..
Bu
FAKİR'e (İMAM-I RABBANİ Hz. kendisini kasd ediyor.) feyiz yollu gelen irfan
duyguları ise., pek çoğu, şeriata dair marifetlerin tafsilinden ibarettir.
Bunların beyanı: Keşfe dayalı, zarurî istidlali ilim (inkârı, cehaleti imkânsız
bilgi) meydana getirir; toplu manalar, yaygın hale gelir. Yani: İşin detaylarına
inilir.
Bunları
anlatmaya kalksam, tafsilâtlı şerhi uzar. Kaldı ki ben: Korkuyorum; çekiniyorum,
bilhassa işin edep dışı bir yöne kaymasından.. (Bu son cümle Farsça aslında şiir
olarak gözükmektedir. Arapçasında nesre benzediğinden normal tercümesini
verdik.)
Başa dön
003.MEKTUP
Yarenlerin, belli bir makamda durakladıkları ve bu manada bazı
meseleler.
***
İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu büyük şeyhine yazmıştır.
***
Arz edilmek istenen durum şudur:
Burada belli bir süre için kalan ve buranın yerli yarenlerinden her biri, bir
makamda tutulup kalmış. Onları bu makamdan çıkarmak ise., pek zor.. Öyle ki: Bu
makama münasip yeterli gücü kendimde bulamıyorum.
Allah-ü Teâlâ, üstün teveccühünüzün bereketi ile, bize terakki nasip eylesin..
Yakınlarımdan biri anlatılan makamı geçti; zatî tecellilerin basamaklarına
ulaştı. Hali cidden güzel.. Adımlarını bu FAKÎR'in (FAKİR: Lâfzı ile İMAM-I
RABBANÎ Hz. kendisini kasd ediyor.) izinde atmaktadır. Aynı şeyi, diğer yarenler
için de dilerim.
***
İhvandan bazıları var ki; Mukarrebin (Yüce Hakka yakın olanlar) yolu ile hiç bir
münasebetleri yoktur. Bunların haline uyan, ebrar (iyi amellere devam) yoludur.
Yakin babında elde ettikleri bir şey varsa., o bir ganimettir. En uygunu,
kendilerine bu yolu emretmenizdir. Bu manada bir mısra şöyledir:
İşi vardır her insanın kendine mahsus..
Bu söylediğim kimselerin isimlerini tafsilâtı ile yazmaya cesaret edemiyorum.
Zira onlar, size gizli değiller..
Bundan daha fazlasını yazmak edep dışıdır.
***
Bu mektubu yazdığım gün, Mir Seyyid Şah Hüseyin kendi halinde meşgulken bir rüya
görmüş. Anlattığına göre: Büyük bir kapıya varmış. Kendisine söylenmiş:
— Burası hayret kapısıdır.. Sonrasını şöyle anlattı:
— Kapıdan içeri baktığım zaman, gördüm ki Hazret-i Şeyh içeride.. Sen de onunla
berabersin.. Kendimi içeri atmak istedim; bir türlü ayağım varmadı..
Başa dön
004.MEKTUP
a) Mübarek ramazan ayının faziletleri.
b) Hakikat Muhammediye'nin (kabiliyet-i ulâ) beyanı.. Ona ve
âline salât, selâm ve saygılar..
c) Kutbiyet makamı, ferdiyet mertebesi..
***
İMAM-I RABBANİ Hz. bundan önceki mektuplar gibi. bunu
da büyük şeyhi Bakibillah'a yazmıştır.
***
Hizmette olanların en küçüğünden bir arzuhaldir. (Yani: Mektup..)
Süre hayli uzadı. Bu kapıda hizmet edenlerin hallerine muttali olamadım: Ne
feyizlenme, ne de güzel mektuplaşma yolundan..
***
Şimdilik, mübarek ramazan ayının gelmesini bekliyorum. Bu ayın, Kur'an-ı
Mecid'le tam bir münasebeti var. Hem de zata bağlı kemalatı ve onun zuhuratı
sayılan işlerin tümünü özünde toplamak
sureti ile..
Kaldı ki o, asalet dairesine dahildir. Öyle ki: Asla, onun üzerine gölge
düşmemiştir. KABİLÎYET-İ ULÂ, onun uzayan gölgesidir. Bu manada gelen âyet-i
kerime meâlen şöyledir:
— «Ramazan ayı öyle bir aydır ki; Kur'an, o ay içinde indirildi.» (2/185)
İşbu âyet-i kerime, sözün doğruluğuna delildir.
Anlatılan mana ile bağlılık kurulunca; işbu ramazan ayının, cümle hayırları ve
bereketleri özünde topladığı anlaşılır.
Bütün sene boyunca gelen cümle hayırlar ve bereketler; bu ayın, bereketleri
denizinden bir damladır. Ama, kime olursa olsun; hangi yönden gelirse gelsin..
Bu ayın kadri o kadar yücedir ki: Sonu yoktur.
Bu ay içinde olan birlik ve beraberlik, yıl boyu sürecek birlik ve beraberliğe
sebeptir. Aynı şekilde, bu ay içindeki ayrılık, yıl boyu sürecek ayrılığa sebep
olur.
Saadetler olsun o kimseye ki: Ramazan ayı, kendisinden razı olarak ayrılır.
Yazıklar olsun o kimseye ki: Ramazan ayı, kendisine dargın gider. Dolayısı ile,
bereketleri elde etmeye bir vasıta sayarak.
Ramazan ayı ile, Kur'an-ı Kerim hatmini bir araya getiren kimse için ümid edilir
ki: Onun bereketlerinden mahrum kalmaya; hayırlara kavuşmasına engel olmaya..
Bu aya mahsus olan bereketler, başkalarına benzemez. Bu ayın gecelerindeki
hayırlar da, başkaları ile kıyaslanamaz.
Akşamlan, iftarda acele etmenin; sahurlardaysa, ağır davranmanın hikmeti ve
sırrı bu olsa gerek. Böyle olur ki: Gecenin ve gündüzün tüm cüzlerindeki
imtiyaza ermek hâsıl ola..
Yukarıda:
— KABİLİYET-İ ULÂ..
Şeklinde bir cümle anlatıldı. İşte, Hakikat-i Muhammediye, bundan ibarettir. Bu
Hakikat-ı Muhammediye'nin zuhur yerine salât selâm ve saygılar..
İşbu KABİLİYET-İ ULÂ, zatî kabiliyet değildir.
Anlatılan Hakikat-ı Muhammediye; tüm sıfatları özünde topladığı için, bazıları:
— Kabiliyet-i Zat..
Olarak hükmetmiştir. Halbuki kabiliyet-i zat, ilmî itibar içindir. Hem de zat ve
sıfatlara dayalı tüm kemalât ile ilgilidir. Bu dahi, Kur'an-ı Mecid'in ele, dile
getirdiğidir. Şanı yüce olsun.
Kabiliyet-i sıfata gelince., bu: Sıfatlar vatanı ile münasebettir; zatla sıfat,
beyninde bir boşluktur. Bu dahi, sair peygamberlerin hakikatleridir.
Resulullah efendimize ve sair peygamberlere salât ve selâm..
Anlatılan bu kabiliyet, içine giren itibarların mülâhazası ile, müteaddit
hakikatler halinde meydana gelir.
Hakikat-ı Muhammediye sayılan kabiliyet'e gelince; her ne kadar onda zılliyet
var ise de, sıfatların rengi onda belli olmaz. Hiç bir şekilde, zatla aralarında
hail yoktur.
Muhammedî meşrebe dahil olan cemâatın hakikatlerine gelince: îlmî itibara göre,
zat kabiliyetlidirler. Ama anlatılan bazı kemalâtla ilgili olaraktan.. Bu
meyanda Kabiliyet-i Muhammediye; zatla bu müteaddid kabiliyetler arasında bir
aralıktır. Bazılarının, yukarıda anlatıldığı üzere buna:
— Kabiliyet-i Zattır.
Demeleri, şu manadaki sebebe dayanır: Onun, (kabiliyet-i zatın) sıfatlar
âleminde bir adımlık yeri vardır. Bu sıfatlar âleminin son yükselişi ise., o
kabiliyete kadardır. Ulaştıkları bu makamdaysa.. Resulullah S.A. efendimize
bağlandıklarında şüphe yoktur.
Kabiliyet-i ittisaf için, hiç bir şekilde yükselme yoktur. Bu mananın bir icabı
olarak, bazıları zarurî olarak şu hükmü verdiler:
— Hakikat-ı Muhammediye daima haildir.
Halbuki. Hakikat-ı Muhammediye. kendi zuhur yerindedir; ki; Zatta mücerret bir
itibardır. Bundan ötürü de, gözden kaybolması mümkündür: hatta olmuştur.
Kabiliyet-i ittisaf her ne kadar itibari ise de, sıfatların rengini ve vasfını
almıştır, amma berzahiyet yoluyla..
Sıfatlar hariçte vardır; ama ziyadeden bir varlıkla.. Böyle olunca, yükselmeleri
imkân dairesi dışındadır. İşbu mana icabı olarak, anlatılan hailin daimî
varlığına hükmedilmiştir.
Asaletle zılliyet arasını birleştiren bu tür bilgilerin benzerleri çok
gelmiştir; pek çoğu da tarafımdan yapraklara yazılmıştır.
***
Kutbiyet makamı: Zılliyet makamı ilimleri inceliklerinin menşeidir.
Ferdiyet mertebesi: Asıl daire maarifinin varidatına vasıtadır.
Zil ve asıl (asıl varlık ve gölgesi) arasındaki imtiyaz: Anlatılan iki devlet,
bir araya gelmedikçe olmaz.
Anlatılan mana icabı olarak; meşayih, KABİLİYET-İ ULÂ'nın ziyadeliğine kail
değildirler. İşbu kabiliyette:
— Zat babında taayyün-ü evvel..
Denir. Şundan ki: Bu kabiliyetin müşahedesini zatî tecelli sanmışlardır. Ama
gerçek, benim tahkikimdir; iş, izah ettiğim gibidir.
Gerçeği meydana çıkaran Allah sübhandır. Bu yola hidayet eden odur.
**
Yazmakla memur olduğum risalenin bitmesini, şu ana kadar başaramadım. Olduğu
gibi, müsvedde duruyor. Bu duraklamadaki ilâhî hikmeti anlayamadım.
Bu manada, cür'etin ziyadesi edebe uzaktır.
Başa dön
005.MEKTUP
Hace Bürhan'ın Muhammed Bakibillah'a gönderilmesi ve bazı
hallerinin beyanı. Ki o: İhlâs sahiplerinden biri idi.
***
İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu büyük şeyhi Muhammed
Bakibillah'a yazmıştır.
***
Hizmette olanların en küçüğünden bir arzuhaldir. (Mektuptur.) Hacegân tarikatı
beyanında bir risale yazdım. Allah-ü Teâlâ, onların sırlarının kudsiyetini
artırsın.
O yazdıklarımı, yüce katınıza yolluyorum. Dilek: Teberrüken görüşünüzü almaktır.
Ne var ki o risale, müsvedde halindedir; temize çekmek için fırsat bulamadım.
Sebebi: HACE (HACE: Alim. şeyh. seyyid, ağa ve muallim manalarına gelir.)
Bürhan'ın acele yola çıkması oldu. Belki de, ona bazı bilgiler eklenecektir.
***
Günlerden bir gün, Ahrar silsilesine gözüm ilişti. Hatırıma geldi ki: Onu size
arz edeyim. Ondaki bilgilerin beyanı babında bir şey yazasınız. Olmazsa, bu
FAKİR'e (F A K î R: Lâfzı ile, İMAM-I RABBÂNİ Hz. kendisini kasd ediyor.) emir
buyurasınız, ona bir şey yazayım.
Bu düşüncem, gelişti.
Anlatılan düşünceye dalgın iken, bu müsveddedeki bilgiler feyiz yollu geldi;
yazdım.
Bu gönderdiğim müsveddeleri, o risale için bir bütünleme sayarsanız ne âlâ..
Olmazsa, bazı uygun bilgiler ona eklenir; onun bir başka yönü olur.
Bu manada fazla açılmayı, edebe aykırı sayarım.
***
Hace Burhan, bu süre içinde güzel fiiller işledi; beğenilecek işler yaptı. Cezbe
makamına uygun, üçüncü seyirden nasibe nail oldu. Ne var ki, şu anda geçim
sebepleri ile, hali teşvişe düşmüştür. İşleri dağınık durumda. Bu halleri ile
yüce katınıza yönelmiş bulunuyor. Kendisine emredilecek her şey, uğur ve bereket
olur.
Başa dön
006.MEKTUP
a) Cezbe ve sülûk husulünün beyanı.
b) Celâl ve cemal sıfatları ile terbiye almak.
c) Fenanın ve bekanın beyanı.
d) Nakşibendî tarikatına mensup olmanın üstünlüğü. Belâ ve
musibet için dua..
***
İMAM-I RABBANÎ Hz. bu mektubu muhterem şeyhi Muhammed
Bakibillah'a yazmıştır.
***
Bendegânın en küçüğü AHMED'den (AHMED İMAM-I RABBANÎ Hz. nin kendi ismidir.) bir
arzuhaldir.
Şanı büyük mutlak mürşid olan Yüce Hak, üstün teveccüh bereketi ile; bana şu
ikramda bulundu: Cezbe ve sülük terbiyesi..
Sonra..
Beni celâl ve cemal sıfatları ile terbiye etti. Şu anda: Celâl cemalin aynı
oldu; cemal dahi celâlin aynı oldu.
RİSALE-İ KUDSİYE (RİSALE-İ KUDSİYE: Şeyh İmam Muhyiddin Muhammed b. Ali b. Arabi
Halemi Taî Mekkî Hz. nin eseridir. Hicretin 638 (M. 1240) yılında vefat
etmiştir. Allah-ü Teâlâ, sırrının kudsiyetini artırsın.) için yazılan
haşiyelerde; bu ibarenin sarih manasını tahrif edip mevhum manaya almışlar.
Halbuki ibare manası zahirine göre verilmiştir; tahrif ve tevil edilmesi kabil
değildir.
Bu terbiyenin alâmeti: Zata dayalı sevgide tahakkuktur. Anlatılan manada
tahakkuk olmadan, bu terbiyenin husulüne yer yoktur.
Zata dayalı sevgi, fena bulma alâmetidir. Fena ise.. Allah-ü Teâlâ'nın zatından
başka şeyleri unutmaktır.
İlimler, tam manası ile sine sahasından ayrılmadıkça; cehl-i mutlakla tahakkuk
hâsıl olmadıkça, fenadan yana nasip gelmesi imkânsızdır.
Anlatılan manadaki cehil, daimîdir; onun zevaline imkân yoktur. Bazen gelip
bazen de giden cinsten değildir.
Bu babda son gaye mana şudur: Bekadan evvel sırf cehalet vardır; bekadan sonra
da cehalet ve ilim birleşir. Burada anlatılan cehalet gözünde şuur vardır;
hayret gözündeyse.. huzur..
İşbu anlatılan makam: HAKK'el-YAKİN makamıdır; orada ilimden ve aynden sayılan
her biri, diğerine perde olamaz. Misali anlatılan cehaletten önce gelen ilim,
itibar derecesi dışındadır.
Her ne kadar bu makamda ilim varsa da, özdedir; şühud varsa, o da özdedir;
marifet dahi özdedir. Dışarıda göz kaldığı süre; özünde hâsıl olan bir şey
yoktur.
Şayet nazar, öze dönük ise., yani: Tamamen.. O zaman uygun olan: Nazarın tamamen
dıştan kesilmesidir.
Bu manada Hace Nakşibend Hz. şöyle anlattı:
— Ehlullah, fenadan ve bekadan sonra ne görürlerse., onu kendi özlerinde
görürler. Marifet yollu elde ettikleri her şeye de, kendi özlerinde arif
olurlar. Hayretleri dahi, yine kendi özlerinde olur.
Bundan açıkça anlaşılıyor ki: Müşahede, marifet, hayret sadece özdedir; onun
dışında bir şey değildir. Bunlardan, yalnız biri özde bulunursa., fenadan yana
haz ve nasip yoktur. Onlardan bir kısmı dışarıda olunca,, sonunda gelmesi umulan
beka nasıl gelsin?. Fena ve beka işindeki mertebelerin nihayeti budur. Ve bu:
Mutlak fena halidir. Mutlak fena ise., diğerlerine göre, daha şümullüdür. Beka
durumu dahi, fena hali miktarına göre olur.
Üstte anlatılan mana icabı olarak, ehlullahtan bazılarının; fena ve beka ile
tahakkuk sonu dışa dönük müşahedeleri vardır. Ancak bu acizlerin, (Yani:
Nakşibendilerin) bağlı bulundukları makam, bütün nisbetlerin üstündedir.
Bu manada bir şiir şöyledir:
Her esen nesime misal Hicazî olmaz;
Kalaylı demir Yemanîce revaç bulmaz.
(Bu şiir Arapça metinden alınmıştır. Ancak, Farsça nüshada, şu mana ile
gelmiştir:
Her ayine tutan da İskender mi olur?
Her kılık değiştiren Hak eri mi olur?)
Geçip giden nice asırlardan sonra; anlatılan silsilenin büyüklerinden bir iki
zat; bu tarikat bağını şereflendirirken, diğer silsileler için ne söylerler?
Bu bağlılık, Abdülhalik Gucdüvanî Hz. ne ulaşır; sırrının kudsiyeti artsın. Onu
kemale erdirip tamamlayan zat ise.. Şeyhler Şeyhidir. Yani Nakşibend namı ile
maruf Bahaeddin'dir; sırrının kudsiyeti artsın.
Anlatılan durum bir devlettir ki ona: Kendi halifelerinden Hace Alâaddin Attar
ermiştir. Bu büyük bir saadettir. Daha başka kimlere nasip olacağı, zamanla
görülecektir.
***
Bu yolda şaşılacak durum şudur:
Her ne zaman belâ ve musibet vaki olsa; öncelikle feraha ve sürura sebep oluyor.
O zaman şöyle diyorum:
— Daha yok mu?.
Dünya metaı cinsinden bir şeyim benden gitse, gönlüm hoş oluyor; aynısının
olmasını temenni ediyorum.
Sebepler âlemine indirildiğim an, nazarın aczime ve fakrime ilişti. Bu da, benim
için bir nevi hüzün oldu. Bu dahi, ilk baştan gelen az zarar dolayısı ile
oluyordu.
Anlattığım üzüntü devam ediyordu, isterse o az zarar, tezce gitsin; hiç gelmemiş
gibi olsun.
Bir belânın, yada musibetin defi için Subhan Allah'a dua ettiğim zaman; bundan
maksat, o belânın veya musibetin kalkması değildi. Gerçek olan:
— «Bana dua ediniz.» (40/60)
Emrine imtisaldi. Ne var ki, şu anda duadan maksat, belâ ve musibetlerin
kalkmasıdır.
Bundan önce zail olup giden korku ve hüzün geri döndü. Bu da, bana malum
olduğuna göre: Sekir halinden geliyor.
Ayıklık haline gelince., avam insanlarda bulunan acz, korku, hüzün, gam,
ferahtan yana ne varsa., ayıklık hali sahibinde mevcuttur.
Başlangıçta duadan gaye: Belânın kalkması değildi; ama bu mana gönlüme pek hoş
gelmiyordu. Ancak, içinde bulunduğum bir hale mağlûb olmuştum.
Bu arada aklıma gelen şu oldu: Peygamberlerin duaları, yalnız niyetlerinin hâsıl
olması yönünde değildir. Allah-ü Teâlâ onlara salâtlar ve selâmlar eylesin.
Son anlatılan hale erdikten sonradır ki: İşin hakiki yüzü meydana çıktı. O zaman
bildim ki: Peygamberlerin duaları Yüce Hakka karşı acz, iftikâr, korku, inkisar
yönlüdür; yalnız ilâhî emir gereği değildir.
***
Emir gereği olarak; zaman zaman, vukua gelen işleri arz etme cür'eti meydana
geliyor.
***
Başa dön
007.MEKTUP
İMAM-I RABBANİ Hz. bazı garip hallerini beyan etmekte ve bazı
zaruri işlerini sormaktadır.
***
İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu, pek keremli şeyhi
Bakibillah'a yazmıştır.
***
Kulların en küçüğü AHMED'den bir arzuhaldir.
Arştan öte bir makam var ya, işte ruhumu orada buldum. (Yani: Melekût
âleminde..) Ama, manevî bir yükselme yolu ile.. Bu makamda, Hace Nakşibend Hz.
nin özel bir yeri vardır.
Allah-ü Teâlâ, onun kudsiyetini artırsın.
Aradan bir süre geçti; bu maddî bedenimi de orada buldum.
Bu sıralarda bana şöyle geldi: Felekiyattan, unsuriyattan alta inen bu âlemden
ne bir isim, ne de bir resim var. Hem de tam manası ile..
Bu çıktığım makamda, ancak büyük velîlerden bazıları vardı..
Şu anda, bu âlemin tamamını, mahal ve makam olarak, kendime ortak buluyorum;
bunun için de hayret hâsıl oluyor. Şundan ki: Kendimi tam manada yabancıların
varlığı ile beraber görüyorum.
Hasılı: Bazan öyle halet zuhura geliyor ki, onda ne ben kalıyorum; ne de bu
âlem.. Sonra, daha başka bir şey de zuhura gelmiyor; ne nazarda, ne de ilimde..
Anlattığım hal, şu ana kadar devam edip geldi. Bu âlemin varlığı ı nazardan ve
ilimden yana kapalı durmaktadır.
Sonra..
Bu makamda, büyük bir köşk peydah oldu. Ona merdivenler kurulmuştu: çıktım.
Anlatılan makam, âlem misali tedricî bir surette indi; an bean kendimi onda
yükselir buldum. Tam olarak, iki rekât şükür namazı kıldım.
Bunu takiben, gerçekten üstün bir makam zahir oldu. Orada DÖRT NAKŞİBENDÎ
BÜYÜĞÜNÜ GÖRDÜM. (DÖRT NAKŞİBENDİ BÜYÜĞÜ GÖRDÜM: Cümlesi ile şu zatlara işaret
edilmiş olabilir: Hace Abdülhalik Gucdüvanî. Hace Muhammed Bahaeddin Naksibend.
Hace Alaeddin Attar, Hace Ubeydullah Ahrar. Sırlarının kudsiyeti artsın.)
Allah-ü Teâlâ, sırlarının kutsiyetini artırsın.
Bu makamda, anlatılan zatlardan başka meşayih dahi vardı. Meselâ: SEYYİD'ÜT-TAİFE
ve daha başkaları.. (SEYYİD'ÜT - TAİFE: Bu zat, Ebülkasim Cüneyd b. Muhammed
olup daha çok CÜNEYD-İ BAĞDADÎ lakabı ile bilinir. Sırrının kudsiyeti artsın.)
Meşayihten bazıları, anlatılan makamın üstünde idiler. Ama oturmuş, bu makamın
sütunlarına tutunmuşlardı. Bazıları da, değişik derecelerine göre, bu makamın
altında bulunuyorlardı.
Kendimi, cidden bu makama yabancı buldum; o kadar ki: Kendim için bu makamla hiç
bir münasebet görmüyordum.
Anlatılan bu vakıadan ötürü; kendimde tam bir ıstırap hâsıl oldu; o kadar ki:
Deli olmama ramak kaldı. Hüznün, esefin şiddetinden ruhum bedenimden ayrılacak
hale geldi.
Anlatılan hal, uzun bir süre devam edip gitti. Sonradan, üstün teveccühlerinizin
bereketi ile; kendimi o makama münasip gördüm.
İlk önceleri, başımı bu makamın hizasında buldum. Sonra tedricen yükseldim; o
makamın üstünde oturdum.
Daha sonra, hatırıma şöyle geldi: Burası, tam tekmil makamıdır; sülûkun tamama
ermesinden sonra, oraya vâsıl olunur. Sülûkunu tamamlamayan meczubun burada
alacağı haz yoktur.
Bu sırada aklıma şöyle geldi: Bu makama kavuşmak, sizin hizmetinizde bulunduğum
sırada gördüğüm rüyanın neticelerindendir. Bu vakıa (rüya) şöyle olmuştu:
Efendimiz Hazret-i Ali'yi r.a. gördüm. (Kv.) Geldi; şöyle dedi:
— Semaların ilmini sana öğretmek için geldim.
İyi dikkat edince gördüm ki: Bu makam, sair Hulefa-i Raşidin arasında Hz. Ali'ye
(Kv.) mahsustur. Allah onların hepsinden razı olsun.
En iyi bilen, Yüce Subhan Allah'tır.
***
Yukarıdaki hususları anlattıktan sonra, maruzatımı aşağıda sıralayacağım.
BİR:
Bana öyle geliyor ki; kötü huylar, zaman zaman kalkıyor. Onlardan bazısı,
bedenden iplik gibi çıkıyor; bazısı da kurt gibi..
Bazı zamanlar, şöyle düşünüyorum: Onların hepsi ayrılıp gidiyor, sonradan, bir
başka, vakitte zuhur ediyor.
İKİ:
Bazı marazların ve sıkıntıların defi için teveccühe dairdir. Bu iş için, başta
Yüce Hakkın rızasını bilmek şart mıdır, yoksa değil mi?. REŞEHAT'ta (REŞEHAT:
Farsça yazılı bir kitaptır, içinde, Nakşibendî meşayihinin menkıbeleri vardır;
onların yol yönlerini açıklar. Yazan: Hüseyin b. Ali Vaiz Kâşifi Beyhakî olup
Safî, lakabı ile meşhurdu. Bu eserini Hicrî 909 (M. 1503) yılında bitirdi. Bu
eseri. Mektubat mütercimi Muhammed Murad Menzilevî Arap diline çevirdi, İbn-i
Şerif Abbasî namı ile maruf Mevlâ Muhammed dahi Türk diline çevirmiştir. Bu zat
dahi Medine-i Kahire'de: Hicrî 1002 (M. 1593) yılında vefat etmiştir. Allah
onlara rahmet eylesin.) Hace Ubeydullah Ahrar'dan naklen gelen ibareden çıkan
manaya göre: Şart değildir. Bu hususta nasıl bir hükme varırsınız?. Teveccüh
dahi, ona göre iyi görülmemektedir.
ÜÇ:
Taliplerde, huzurun tahakkukundan sonra; huzuru muhafaza emri verilip zikirden
men' etmek gerekir mi? gerekmez mi?.
Sonra., o hangi mertebedir ki: Orada zikir olmaya?. Durum böyle iken, bazıları
önünden sonuna kadar zikri bırakmamışlardır, iş sonuna varıncaya kadar zikirden
imtina etmemişlerdir.
İşin hakikati nedir?. Ne emir buyurursunuz?.
DÖRT:
Hace Ubeydullah Ahrar FIKARAT'ta (F I K A R A T: Bu eseri, Hace Ubeydullah Ahrar
Hz. yazmıştır. Mektubat mütercimi Şeyh Muhammed Murad Menzilevî Mekkî Arapçaya
çevirmiştir.) şöyle anlattı:
— Sonunda zikir emri verirler. Zira, bazı MAKSATLAR ancak
zikirle yerine gelir. Burada anlatılan MAKSATLAR nelerdir? tayin
buyurunuz.
BEŞ:
Taliplerden bazıları, kendilerine tarikat talimi istemekte; ama onlar, lokmada
ihtiyatsızdır. Bu ihtiyatsızlığa rağmen, huzur elde etmekte, bir nebze istiğraka
varmaktalar. Şayet onları, lokmaya ihtiyat için sıkıştıracak olsak; hepsini
bırakacaklar. Yani: Talebin zayıflığından, tarikatı terki seçecekler. Bu hususta
hüküm nedir?.
Bir başkaları ise., bu silsile-i şerifeye yalnız bağlılık isterler. Bunlarda,
zikir talimi talebi yoktur. Böyle bir şey caiz olur mu? Yoksa olmaz mı?. Böyle
bir şey caiz ise., yolu nedir?. .
***
Bundan fazlasını yazıp açılmak, edep dışına çıkmak sayılır..
Başa dön
008.MEKTUP
a) Beka ve sahv (ayıklık) mertebeleri ile ilgili hallerin beyanı.
b) İtikada dair bazı meseleler.
***
İMAM-I RABBANÎ Hz. bu mektubu büyük şeyhi Bakibillah'a
yazmıştır.
***
Kulların küçüğü Ahmed'den bir arzuhaldir.
Sekir (manevi sarhoşluk) sahv (ayıklık) haline çıkarılıp beka ile şerefyab
olduğum zaman; benzeri olmayan ilimler ve bilinmeyen marifet duyguları zuhur
etmeye başladı. Bunlar feyiz yollu ve devamlı idi. Bunların pek çoğu da;
evliyanın beyan yoluna ve onların dillerde dönen ıstılahına uymuyordu.
Onlar, vahdet-i vücuda dair bir mesele beyan ettikleri ve söyledikleri ne varsa
onunla ilk hallerde şerefyab oldum; sonra vahdet şühudu kesrette müyesser oldu.
(Teklik, çoklukta görüldü.)
Sonra, Melik-i Allam zatın inayeti ile; bu makamdan terakki ettim. Çok yüksek
derecelere erdim. Bu meyanda bana çeşitli ilimlerin feyzi geldi.
Ne var ki, evliyanın kelâmında bu makamların tasdiki yoktur; bu marifetlerin ve
sözlerin de sarih bir şekilde tasdiki yoktur. Ancak, bazı büyüklerin kelâmında,
bunun için icmal yollu işaretler ve remizler var.
Ne var ki, adil şahit; anlatılanların sıhhatine, pak şeriatın zahirine uygun
olduğuna, ehl-i sünnet topluluğu alimlerine ters düşmediğine şahadet eder. Şöyle
ki: Hiç bir şeyde, pak şeriata dışta aykırı değil.. Felsefecilerin sözlerine ve
onların akla dayalı kurallarına da uymuyor. Ehl-i sünnete muhalif duran İslâm
âlimlerinin yollarına benzemiyor.
***
Şu mana açıldı: Bir işin gereği olan güç, o işle beraberdir; fiilden evvel bir
güç yoktur. Kudret yapılan işle eş olarak gelmektedir.
Gelen teklif ise., sebeplerin ve duyguların sağlam olmasına dayanır. Nitekim ehl-i
sünnet uleması da, bunu böyle kararlaştırdı.
**
Bu makamda kendimi, Hace Bahaeddin Nakşibend Hz. nin izinde buluyorum; çünkü o,
bu makamdadır. Hazret-i Hace Alâeddin Attar'ın da bu makamdan nasibi vardır.
Bunlardan başka bu sisile-i aliyyenin büyüklerinden Hace Abdülhalik Gucdüvanî
ile, daha evvel göçen zatlardan Maruf-u Kerhî, Davud-u Taî, Hasan-ı Basrî ve
Habib-i Acemî'nin de bu makamdan nasipleri vardır. Allah-ü Teâlâ onların
sırlarının kudsiyetini artırsın.
İşbu makamın hâsılı: Tam manası ile uzaklık ve vahşettir, işin ilâç kabul eder
yanı da yoktur. Bu arada perdeler kaldıkça; ihtimam gösterip çalışmak sureti
ile, onu kaldırmak gerekir. Şu anda, iş hicap yönü ile daha da zorlu oldu. Bu
manada bir şiir şöyledir:
Bu iş için ne tabip var ne de efsun kâr eder.
Bazıları, bu tam vahşete ve münasebetsizliğe; bir vuslat ve bitişme ismi
verdiler. Heyhat ne gezer!.. Şu beyt, onların haline uygundur:
Sakın ha visalini dileyip çağıran;
Bir olmaz, yerde kalanla semada duran.
Şuhud nerede?. Şahid kim?. Meşhud nedir?. Bu manada bir şiir şöyledir:
Halkta görülünce cemal nuruna bak;
Ne bağı kurar Rablar Rabbıyla toprak.
***
Hülâsa: Kula lâzım olan şudur ki; nefsini güçsüz bir mahluk bile.. Keza bütün
âlemi de öyle.. Yüce Kadir Halik'ı ise., aziz ve celil Hak bilecektir.. Asla
bunun dışında bir nisbet isbat edilemez. Aynen görmek nerede? aynadaki nerede?.
Bir mısra şöyledir:
Hangi ayna ötelerden suret verir?.
***
Ehl-i sünnet vel-cemaat sayılan zahir âlimleri, bazı amellerde kusurlu
olabilirler. Ama itikad cihetinden, dışa nurlu sahih itikad yayarlar. Onların
ortaya attıkları bu nurlu görüşleri, kusurlarını siler atar. Bunların meydana
attıkları bu görüşleri, tasavvuf ehlinin çoğunda bulunmaz. Şundan ki:
Riyazetlerinin, mücahedelerinin olmasına rağmen; zat ve sıfat üzerine sağlam
itikatları yoktur.
***
Âlimler ve ilim talipleri hakkında; özümde bir sevgi hasıl oldu; onların
gidişleri bana pek güzel gelmeye başladı. Onların zümresinden olmayı, ilim
talipleri ile ilmî müzakere yapmayı arzu ediyorum.
Bilhassa Tavzih (TAVZİH: Bu eser, Tenkîh adlı eserin zor yanlarını çözmektedir:
ki, Tenkîh'ül - Usul adlı eserin şerhidir. Bu da, Sadr'üş - Şeria Fazıl Allâme
Abdullah b. Mes'ud Mahbubî Buharî Hanefî'nin-eseridir. Kendisi. Hicretin 747.
(M. 1346.) yılında vefat etmiştir Allah Rahmet eylesin.) ve Telvih (TELVİH:
Tenkih'in hakikatlarını keşif üzerine yazılan bir kitaptır. Sadr-ı Şeria'nın
şerhi üzerine yazılmıştır. Allâme Sa'deddin Mesud Teftezanî'nin eseridir. Bu
zat, hicretin 792. (M. 1389.) yılında vefat etmiştir. Allah rahmet eylesin.)
eserleri için. Ki bunlar: Mukaddemat-ı Erbaa'dan sayılır. Bundan başka, fıkha
dair Hidaye (HİDAYE: Şeyh'ül - İslâm Burhaneddin Ali b. Ebi Bekir Murğınanî
Hanefi'nin eseri olup Bidaye-i Mübtedi, ismini verdiği eserin metin şerhidir.
Hicrî 593. (M. 1156.) yılında vefat etmiştir. Allah rahmet eylesin.) adlı eserin mubahasesini de onlarla yapmak isterim. Ayrıca şu hususta ulemanın kavline
iştirak ediyorum: İlmî yoldan Yüce Hakkın ihatası ve halkla maiyeti.. (Oluşu..)
***
Şunu biliyorum: Yüce Hak, bu âlemin aynı olmadığı gibi; ona muttasıl ve ondan
munfasıl değildir. Ne âlemle beraber, ne de ondan ayrıdır. Onu sarmış ve ona
geçmiş de değildir.
Şunu da biliyorum: Zatlar ve sıfatlar, hep birden Yüce Hak için mahluktur. Ama
böyle demek:
— Mahlukatın sıfatları, Yüce Hakkın sıfatları, mahlukatın fiilleri Yüce Hakkın
filleridir.
Manasına gelmez.
Elbette şunu biliyorum: Fiillerde müessir olan, ancak Yüce Hakkın kudretidir.
Mahlukun kudretinin bunda hiç bir tesiri yoktur. Nitekim, kelâm ulemasının kavli
de budur.
Şunu da biliyorum: Yüce Hakkın yedi sıfatı mevcuttur.
Şunu da biliyorum: Yüce Hak iradelidir; diler.
Kudreti, şu manada tasavvur ediyorum: Bir fiilin sıhhati ve terkidir.. Ama yakin
hali ile.. Ancak şu manada değil: Dilerse yapar, dilemezse yapmaz.. Fakat, bu
ikinci şart için:
— Vukuu mümkün değildir..
Diyemem. Tıpkı bazı hükemanın dediği gibi.. Yani: Sefih felsefeciler ve bazı
sofiye gibi.. Böyle bir şey, sözü Yüce Hak için zorlamaya götürür ki, bu: Hükema
usulünce söylenen bir söz olur.
Kaza ve kader meselesi üzerine ulemanın kavline itikad sahibiyim. Zira mülkün
sahibi Yüce Zat, kendi mülkünde istediği gibi tasarruf edebilir.
Kabiliyetin ve istidadın, bu işlerde bir dahli olduğu görüşünde değilim. Şundan
ki: Böyle bir şey, Yüce Hak için zorlama olur. Halbuki o: Muhtar bir zattır;
dilediğini yapar. Kıyas budur.
Hallerin arzı, anlatılması zorunlu cümleden olunca, onları zarurî olarak, arz
etme cür'etinde bulunduk. Bir şiir:
Kula lâzımdır ki, zaman haddini unutturmaya..
***
Başa dön
009.MEKTUP
a) Nüzul makamına münasip hallerin
beyanı.
b) Hayır - şer.
c) Cezbe - suluk.
d) Resulullah S.A. efendimize tabi olmak.
***
İMAM-I RABBANÎ Hz. bu mektubu pek keremli şeyhi
Muhammed Bakibillah'a yazmıştır.
***
Şöyle bir kimsenin arzuhalidir:
Kara yüzlü bir kaçaktır. Kötü huylu kusurludur. Haline, zamanına aldanmıştır.
Mevlânın muhalefetine tam manası ile gayret eder. Azimet (zor) ve uygun yolları
bırakmıştır. Halkın gördüğü yerleri süsler; ama Yüce Hakkın nazargâhını harab
etmiştir. Bütün himmetini dışının süsüne harcamış; batın ciheti ile, ağyara
dönmüştür. Sözü haline aykırı olup hali dahi hayaline dayalıdır.
Bu uykudan ve bu hayalden ne hâsıl olur?. Bu halden ve bu sözden ne çıkar?
Vaktini kaçmakla ve ziyanla bitirdi. Sermayesi kabalık ve dalâlet oldu.
Nefsi, şerrin ve fesadın mebdei olup zulüm menşei oldu. Kulların Rabbına masiyet
kaynağı haline geldi.
Hülâsa bu kul: Mücessem günahlar, toplu ayıplarla doldu.
Hayır işleri itilmeye ve redde lâyıktır. Hasenatı dahi atılmaya ve tarda
lâyıktır.
— «Nice Kur'an okuyan vardır ki, Kur'an ona lanet eder.»
Manasındaki hadis-i şerif, bunun adil şahididir.
— «Nice oruç tutan vardır ki, oruç ona lanet eder.»
Manasına gelen hadis-i şerif, onun şanında doğru şahittir.
Makamı, kemali, hali ve derecesi anlatıldığı gibi olana yazıklar olsun.
Bunun istiğfarı da günahtır; diğer günahlar gibi; hattâ onlardan da şiddetlidir.
Tevbesi dahi masiyettir; sair masiyetlere benzer. Belki onlardan daha kötüdür.
Her yaptığı kötülüğün neticesi, kötülük oluyor. Bunun doğruluğu şu manadaki
şiirden anlaşılır:
O ki, diken tohumu atar;
Nasıl taze üzümler toplar.
Onun bu hastalığı özüne işlemiştir; ilâç kâr etmez. Derdi de yerleşmiştir;
ilâcın faydası olmaz. Tıpkı: Mizacı bozulan gibi.. Bir şeyin özü, kendi özünden
ayrılır mı?. Bu manada gelen bir şiir şöyledir:
Habeşî'nin siyahlığı nasıl gider?.
Siyahlık aslîdir, soyuna çeker.
Durum anlatıldığı gibi olunca, biz ne yapabiliriz?. Bu manada şu âyet-i kerime
sarihtir:
— «Allah onlara zulmetmedi; lâkin onlar, kendi nefislerine zulmederler.» (16/33)
***
Evet.. Sırf hayır olan bir mana, sırf şer olan bir şeyi davet eder; şundan ki:
Hayırlı olmanın hakikati zahir olup, meydana çıksın..
Sonra..
Eşya, ancak, zıdları ile açıklanabilir.
Hayır ve kemal, hazır oldukları zaman; şer ve noksanlık, karşısından ayrılmaz
.olur.
Şu mana da açıktır: Güzellik ve cemal elbette ayna ister. Ayna ise., ancak bir
şeyin karsısında olmalıdır.
Şu manada hiç bir şüphe yoktur: Şer, hayrın aynasıdır; noksanlık dahi kemalin
aynasıdır; karsısında durur. Noksanlık azalınca, kemal artar; şer azalınca da,
hayır bollaşır.
Asıl şaşılacak mana şudur: Bu kötüleme, övme manasının yüzünden açıldığı zaman;
şer ve noksanlık hayra ve kemale mahal olur.
Yukarıda anlatılan manalar açısından bakılınca, şunda şüphe olmadığı görülür:
Kulluk makamı bütün makamların üstündedir; çünkü: Bu mana kulluk makamında
eksiksiz ve ekmeldir. Bu makamla ancak sevilen zatlar şerefyab olurlar. Sevenler
ise., müşahade zevkine dalıp lezzet alırlar. Kullukla lezzete dalmak, onunla
ünsiyet etmek ancak, sevilen zatlara mahsustur. Yâni: Yüce Hak tarafından
sevilmiş olanlara.. Sevenlerin ünsiyeti sevilen zatı müşahedededir. Sevilmiş
olanların ünsiyeti ise., sevilen Yüce Hakkın kulluğundadır.
İşbu kullar, bu ünsiyet, bu devlet ve bu nimetle şerefyab olmuşlardır.
Anlatılan bu meydanın süvarisi olan üstün zat, mutlak olarak: Dünyanın ve
Âhiretin efendisidir; evvellerin ve âhirlerin efendisidir; Alemlerin Rabbi
Allah'ın sevgilisidir. Salâvatın en tamı ona, saygıların en eksiksizi ona..
***
Asıl dileğim odur ki: Bir şahıs, bu devlete sırf ilâhî ihsan olarak ersin. Ama
önce şöyle olmalı: Resulullah S.A. efendimize mütabaatta, tam olarak yerleşsin..
Sonra bu mütabaat, onu en yüksek zirveye çıkarır.
İşbu anlatılan durum şu âyet-i kerimede manasını bulur:
— «Bu, Allah'ın fazlıdır; onu dilediğine verir. Ve.. Allah, büyük fazlın
sahibidir.» (62/4)
***
Anlatılan şerden ve noksandan murat, onlara karşı ilmî bir zevke sahip olmaktır;
onlarla sıfatlanmak değildir. İşbu ilmin sahibidir ki, Yüce ve Mukaddes Allah'ın
ahlâkı ile ahlâklı olmuştur. Aynı zamanda anlatılan ilim: Sözü edilen ahlâka
sahip olmanın bir neticesidir. Kendilerinde bu iki hale karşı, ilmî bir ilgiden
gayrı, bir şey olmayınca, bu makamda nasıl bir yeri olabilir?. Kaldı ki bu ilim,
ancak, katıksız hayrı, tam olarak müşahede sonunda gelir. Bu müşahedenin
yanında, başka her şey, şer olarak görünür. Bu müşahede ise., ancak mutmainne
nefis, kendi makamına nüzul ettikten sonra olabilir.
Anlatılan mananın olması için, bazı şeyler gerekir. Şunu hemen açıkça anlatalım:
Bir kul, nefsanî .hazzını atmadıkça, onun hazzını yere vurmadıkça, halen
anlatılan mertebeye eremez. Şanı Yüce Mevlâsının kemalinden kendisine nasip
gelmez. Hele kendini Mevlânın aynı, sıfatlarını da onun sıfatları itikad eden
kimse bir yana.. Yüce Allah, böyle bir halden yana, tam bir üstünlüğe sahiptir
Kaldı ki, böyle bir itikad: Esma ve sıfatta ilhaddır. Bu itikada sahip olan
zümre; Yüce Allah'ın şu buyruğu altına girmişlerdir:
— «Onun esmasında ilhada düşenleri bırak.» (7/180)
***
. Şu da bir başka hakikattir: Cezbesi, sülûkunu geçen herkes, sevilenlerden
olamaz. Ama, sevgililer arasına girmek için, cezbenin takaddümü (daha önde
olması) şarttır.
Evet..
Her cezbe, mahbubiyet manasından bir nebze bulunur; şundan ki: Cezbe onsuz
olamaz.
Anlatılan bu cezbeli mana: Arızalar babından, arızî bir sebepten onlarda hâsıl
olmuştur; zatî değildir. Çünkü zati mana, eşyanın hiç biri ile muallel değildir.
Şunu görmez misin ki: Her müntehi sayılan kimseye, sonunda cezbe müyesser olur.
Hem de, kendisi sevenler zümresine dahil olduğu halde.. Bu meyanda, kendisinde,
arızî bir vasıta ile mahbubiyet manası zahir olur. Halbuki bu, onun için yeterli
değildir. Yani: Bir salik için, sırf sevilen olmak yeterli değildir. Anlatılan
arızî şey, (Yani: Cezbe) bir manaya göre: O kimsede, tasfiye ve tezkiyedir.
Anlatılan arızî mana, özellikle müptedilerde görünür ki bu: Resulullah S.A.
efendimize ittiba olarak meydana gelir. İsterse, umumî manada olsun. Aynı mana,
müntehi sayılanlarda da olur. Bu dahi, Resulullah S.A. efendimize bir ittiba
sonucudur.
Aynı mananın, zatî yönden gelen bir fazilet olarak zuhuru; mahbub zatlarda dahi,
Resulullah S.A. efendimize tabi olmaya bağlıdır.
Bu hususta, açık olarak şunu demek istiyorum:
— Bu zatî mananın zuhuru, sırf Resulullah S.A. efendimizle zatî münasebet
yolundan olmaktadır.
Bu münasebeti şöyle anlatabiliriz: Bir isim düşünün; ki o: Resulullah S.A.
efendimizin Rabbidir. (Yani: O ismin sahibi) Resulullah S.A. efendimizin Rabbi
olan (terbiyesine gelen) isim ise., anlatılan bu hususiyette vakıaya uygundur.
Yani: Anlatılan mana hususiyeti babında..
İşbu saadet, anlatılan sebeple kazanılır. Yani: Resulullah S.A. efendimize tabi
olmak yolundan.. Ama, tam manası ile..
Doğruyu en iyi Allah bilir. Gidiş ve dönüş onadır. Hakkı meydana çıkaran
Allah'tır; bu yola hidayet eden odur.
***
Başa dön
010.MEKTUP
a) Kurb (yakınlık) ve Bu'dün (uzaklığın) husulü.
b) Farkın ve vaslın, (ayrılığın ve birliğin,) alışılmamış şekilde
manalandırılması.
Üstteki mevzular, bu makama münasip ilimlerle anlatılacaktır.
***
İMAM-I RABBANÎ Hz. bu mektubu büyük şeyhi Muhammed
Bakibillah'a yazmıştır.
***
Bu babda hizmete duranların en küçüğünden bir arzuhaldir. Şöyle ki:
Ara hayli uzadı. Bu yüce kapıya hizmete duranların hallerine, benim için hiç
ittila nasip olmadı. Bu hale intizar da arttı.
Üstteki manada bir şiir şöyledir:
Şaşılmaz, can bulur ruhum geldiği zaman;
Selâm, uzaktaki vefalı dosttan haman.
Bu manada söylenen bir başka şiir de şöyledir:
Bildim gayrı, katılamam kervanına;
Kâfi, uydum çan sesinin yankısına.
Ne kadar şaşılacak bir iştir. Şöyle ki: Bu'dün nihayetine kurb ismini vermişler;
firakın sonuna da vuslat.. Sanki onlar, bu mana zımnında, şuna işaret
etmektedirler: Vuslat ve kurb yoktur..
Bu manada bir şiir şöyledir:
Nasıl erilir o saadete hep oralar;
Yüksek yüksek dağlar, tehlikeli uçurumlar.
Şüphesiz sonsuz hüzün, daimî tefekkür imdada ve yardıma gelir; işin sonunda
murad olan. iradesi ile mürid olur. Mahbub ise., muhib ve sevilen zatın
mahabbeti ile mübtelâ olur.
Üstte anlatılan manada, Resulullah S.A. efendimizin hali bilinen bir durum..
Zira onun: Murad olma, mahbub olma makamı var iken; mürid ve muhib oldu.
Şüphesiz bu halini de kendisi anlattı. Kaldı ki o: Daimî bir hüzün ve tefekkür
içinde idi.
Anlatılan manada, Resulullah S.A. efendimiz söyle buyurdu:
— «Hiç bir peygambere, bana olduğu kadar eziyet edilmemiştir.»
Asıl muhibler, (sevenler) mahabbetin ağırlığına tahammül edenlerdir. Böyle bîr
ağırlığı taşımak, mahbublara zor gelir.
Bu manada bir şiir:
O şeyin ki çok kıssası var;
Yapılsa nice şerhi çıkar.
Bir başka
şiir de şöyledir:
Hep
böyledir aşkın hikâyesi;
Olmaz hiç bitip tükenmesi..
***
Bu arzuhali getiren Şeyh İlâhbahş'ta; cezbe ve mahabbet çeşidi bir hal başladı.
Onun teşviki ile, hizmetinizin devamı ile şerefyab olanlar çanında birkaç kelime
meydana geldi.
Onun hakkında asıl gaye şu ki: Kendisi mülâzemet şevki izhar etti; bu hadde
kadar geldi. Daha önce. irade babında bazı şeyleri izhar eylemişti. Bu Fakir,
onda; bir duraklama, esas muradına erme işinde tehir manası sezince, mücerret
mülakatla yetindi. İşbu cümleleri, anlatıları manadan ötürü sıraladık.
***
Bu hususta daha fazla açılmak, edep dışı sayılır.
***
Başa dön
011.MEKTUP
a) Bazı keşiflerin beyanı, nefsin kusurlarını görme makamının
husulü ve bütün hallerde onu itham etmek.
b) Ebülhayr Şeyh Ebu Said Harraza ait üç cümlenin manası ve sırrı.
c) Arkadaşlarından bazısına ait hallerin beyanı.
***
İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu mükerrem şeyhi Muhammed
Bakibillah'a yazmıştır.
***
Kulluk babında en küçük Ahmed'den bir arzuhaldir.
Beni daha önce yerinde gördüğün bir makam vardı; mübarek emir icabı, mülâhazadan
sonra, üç halifenin oradan geçişine nazar vaki oldu.
O makamda, benim için bir durak ve istikrar yoktu; bunun için, ilk vehlede
onları orada görememiştim. Kaldı ki, orada: Ehl-i Beyt'in iki imamı (Hazret-i
Hasan ve Hazret-i Hüseyin) bir de İmam Zeynelabidin'den başkası için bir sebat
yoktur. Allah onların cümlesinden razı olsun. Fakat, bunlar da buradan geçtiler.
Dikkatle nazar edildiği takdirde, bunu idrâk mümkün olur.
Gelelim, nefsimi ilk önce oraya münasip görmemeye.. Bu münasebetin olmayışı, iki
şekilde olmaktadır. Şöyle ki:
BİRİNCİSİ: Yollardan herhangi bir yolun zuhur etmeyişidir. Şayet bana, orası
için bir yol gösterilmiş olsaydı; bu münasebetsizlik ortadan kalkardı.
İKİNCİSİ: Mutlak surette burası ile münasebetin olamayışı. Böyle bir durum ise,
şekillerin hiç biri ile zeval kabul etmez.
Bu makama ulaştıran yol ikidir; bunların üçüncüsü yoktur. Demek istiyorum ki:
Nazarda, bu iki yolun dışında bir başka yol zuhur etmez. Şöyle ki:
BİRİNCİSİ: Nefsin noksanını ve kusurunu görmek; hayırlara dair niyetinde dahi
onu kuvvetli cezbe ile ithamdan azade bırakmamak.
İKİNCİSİ: Sülûkunu tamamlayan mükemmel meczup zatın sohbeti.
Allah-ü Teâla, üstün inayetinizin bereketi ile istidat kadar bana birinci yolu
nasip eylesin.
Şöyle olmalıyım: Benden sudur eden her hayır işte, mutlaka nefsimi itham edeyim;
hiç durup dinlenmeden, kalbim karar kılmadan o işte onu itham altına alayım.
Hatta kendimi şöyle göstermeliyim: Sağ tarafımdaki meleğin yazabileceği hiç bir
hayırlı amel benden çıkmadı.
Şöyle itikat etmeliyim: Sağımdaki kitabım, hayırlı amellerden yana boştur. Onun
kâtipleri de yazmaktan yana atıl dururlar. Bu durumumla, Yüce Hakkın kabulüne
nasıl müstahak olurum?
Şöyle bilmeliyim: Bu âlemde bulunan Frenk kâfirleri, zındıklar, mülhitlerin
cümlesi benden daha faziletlidir; hem de her yönü ile.
Tüm şerrin kaynağı benim.
***
Cezbe cihetine gelelim. Her ne kadar seyr-i ilellah yolunun tamam olması ile
sülük tamamlanmış olsa dahi; cezbenin gereği ve bölünmez parçalan sayılan
cinsten bir şeyler kalmıştı. Şu anda, o bakiyeler dahi tamam oldu; ama fena
zımnında. Bu fena dahi, seyr-i fillah makamının merkezinde vaki olmuştu.
İşbu anlattığın; fena hallerini, daha önceki arzuhallerimde tamamı ile
yazmıştım.
Burada vaki olan fenadan murat, Hace Übeydullah Ahrar'ın kelâmında belirttikleri
olabilir. Ki o, büyük zatların bu manada dediklerini şöyle anlattı:
— Bu fena işinin nihayeti, öyle bir fena halidir ki; zatî tecelli ve seyr-i
fillahta tahakkuk sonu gerçekleşir. İrade fenası ise, anlatılan fena hali
şubeleri cümlesinden sayılır.
Bu manada bir şiir şöyledir:
O ki bulmaz, fena Mevlası sevgisinde;
Nasipsizdir, onun kibriyası izinde.
Bu makamla münasebeti olmayanlar, nazarda kalmışlardır; iki taife olarak
anlatılır:
BİRİNCİ TAİFE: O makama teveccüh ederler; o makam yoluna talip olmuşlardır.
İKİNCİ TAİFE: O makama iltifatları olmadığı gibi; kendilerinde o yöne teveccüh
de yoktur.
Ancak Yüce Hazret'in teveccühü; (İmam-ı Rabbani Hz. kendi şeyhi Muhammed Bakibillah'ı kasd ediyor.) ikinci yolda daha şiddetli zuhur buluyor. Yani: O
makama ulaştıran iki yolun ikincisinde.. Bu yola olan münasebet, daha açık
oluyor.
Yüce Hazretinizden emir almış olduğumdandır ki; anlatılan misillu işleri yazıp
beyan etmeye cesaret ettim. Bu da, emre imtisal sayılır. Yoksa, ben şu dünkü
Ahmed'im; asla değişmedim.
***
İkinci
Maruzat.
Bu makamı, ikinci kere mülahaza esnasında, bir başka makamlar peydah oldu; onlar
birbiri üstündeydi. İnkisarla, iftikâr izharı ile teveccühten sonra; bir evvelki makamın üstüne
ulaştığım zaman bana ayan beyân belli oldu ki orası: Hazret-i Osman Zinnureyn'in
makamıdır. Allah ondan razı olsun. Kalan Hulefa-i Raşidin bu makamdan geçip
gitmiş.. Allah onlardan razı olsun.
İşbu makam, kemale erdirmek ve irşad makamıdır. Bu mertebede böyle olduğu gibi,
bundan sonra anlatılacak iki mertebede dahi durum aynıdır. Yani: Onlar da irşad
ve tekmil makamıdır.
Daha sonra, bunun üstündeki makama göz ilişti; oraya ulaştığım zaman bana belli
oldu ki; Orası Hazret-i Ömer'ül-Faruk'un makamıdır. Allah ondan razı olsun.
Kalan iki halife dahi buradan öteye aşmıştır.
Sonra, Hazret i Sıddık-ı Ekber'in makamı zuhur etti. Allah ondan razı olsun.
Oraya da vâsıl oldum. Hace Bahaeddin Nakşibend Hz. ni, meşayih arasında, bütün
makamlarda bana arkadaş buldum. Kalan üç halife dahi buradan geçmiş.. Arada;
ancak ağmak, makam, mürur ve sebattan başka fark yoktur.
Bu son ulaştığım makamın üstünde hiç bir makam görülmüyordu; ancak, Hatem'ün-Nebiyyin
vel-Mürselin Resulullah S.A. efendimizin makamı müstesna.. Salatların eksiksizi
ona, saygıların en tamamı ona..
Hazret-i Ebu Bekir Sıddık'ın tam makamı hizasında bir başka makam zuhur etti.
Allah ondan razı olsun. Hem nuranî, hem de cidden yüksek bir makamdı. Onun
benzerini hiç görmedim. Bu makama nazaran, onun biraz yüksekliği vardı. Sofanın,
yerden biraz yüksekliği gibi.. Bu arada bana belli oldu ki: Burası mahbubiyet
makamıdır.
İşbu makam, pek süslü ve nakışlı bir makamdı. Onun bana yansımasından dolayı,
kendimi dahi süslü ve nakışlı buldum.
Sonra, bu keyfiyet içinde kendimi lâtif bir şekilde buldum. Kendimi, hava
misali, bir parça bulut misali ufuklara yayılmış buldum. O kadar ki: Yerin bazı
yanlarını da kapladım.
Hazret-i Hace Nakşibend, Sıddık makamında idi; ben dahi kendimi, aynı hizada,
keyfiyeti arz edilen makamda buldum.
***
Üçüncü
Maruzat..
BU AMELLER'le iştigali terk etmek, hoş görülmüyor. Şundan ki, âlem dalâlet
dalgalarında boğulmakla yüz yüzedir. Bir kimse, kendinde bu dalgalardan kurtulma
gücünü bulduktan sonra; nasıl onun için nefsine hoşgörü yolu tanınır? İsterse,
onun özünde bir başka yol bulunsun; herhalde bu işle uğraşmak zarurîdir; hoştur.
Şu şartla ki: Bazı vesvese, akla gelen uygunsuz duygulara karşı istiğfar
bırakılmaya.. Bilhassa, bu amelin işlenişi esnasında.. Bu şart dahi, rıza
tahtına dahildir. Bu şartın mülâhazası olmadan olmaz; pek alt kalır. Ancak
anlatılan mülâhaza olmadan dahi Hâce Bahaeddin Nakşibend ve Hace Alâeddin Attar
Hz. için BU AMELLER (BU AMELLER: Tabirinden murat, kulların irşadı ile ilgili
ameller olsa gerektir.) hoş görülür. Onlarda bu mülâhaza şart değildir.
Bu Fakir'in ameline gelince, anlatılan mülâhaza şartı olmadan bazı kere rızaya
dahildir. Bazen dahi dûn (alt) kalmaktadır.
**
Dördüncü Maruzat..
Nefehat isimli eserde anlatıldığına göre Şeyh Ebu Said Ebül- hayr şöyle
demiştir:
— Aynı (özü - esası - aslı) kalmadıktan sonra; eser nasıl kalsın?. Ne boş
bırakır; ne de yok eder, (Yani: Bir yandan yeniler; bir yandan tüketir.)
Doğrusu şu ki: Bu kelâm, bana ilk nazarda, biraz karışık geldi. Zira Muhyiddin
b. Arabî ve onu izleyenler şuna kaildirler:
— Allah-ü Teâlâ'nın malumatından malum bir şey olan ayn'ın zevali muhaldir. Aksi
halde, ilim cehle döner. Ayn kalır da eser gider.
Hâsılı: O cümle zihne yerleşip kaldı. Şeyh Ebu Said'in kelâmı hiç bir açıklık
kazanmadı. Bilâhare, tam bir teveccühten sonra, bir yönü ile subhan olan Yüce
Hak, bu kelâmın sırrını çözdü, işte o zaman şu bir gerçek oldu: Ne aynı kalmış;
ne de eser var. Bu manayı, aynı şekilde özümde dahi buldum; hiç bir müşkül yanı
kalmadı.
Anlatılan marifet makamına da göz ilişti; onu, cidden çok yüksek gördüm. Şeyh ve
yolunda gidenlerin beyan ettikleri makamdan üsttü.
Üstte anlatılan iki ayrı görüş, birbirine menfi yönlü değildir. Çünkü: Biri, bir
makamda; diğeri de başka bir makamdadır. Bu bahsin tafsili, anlatılsa uzun ve
yorucu olur.
Şeyh Ebu Said Ebülhayr'ın anlattığı mana zuhur etti. Yani: Tecelli yönünden. Bu
tecellinin de neden ibaret olduğu, devamının nasıl olduğu belli oldu. Nadirattan
olsa dahi, bu tecelliyi özümde devamlı buldum.
***
Her ne hal ise, kalbim kitap mütalaasına meyilli değil; bir tat da almıyor.
Meğer ki içinde büyük meşayihin menkıbeleri, makamlarda olan üstün halleri
bulunan kitaplar ola. Bu gibi kitapları mütalaa bana hoş gelmektedir. Geçmişteki
meşayihin hallerine daha fazla rağbet var. Hakikatlara ve marifetlere dair
kitapları okumaya güçlü değilim. Bilhassa, vahdet-i vücud sözlerine ve
tenezzülât mertebelerine dair olanlara.. Bu babda, kendimi Şeyh Alâüddevle ile
çok bağlı bulmaktayım. Bu meselede; zevk ve hal olarak onunla birliğim. Ne var
ki, ilim-i sabık, onları inkâra beni yanaştırmıyor; o yolun erbabını sert çıkışı
bırakmıyor. İşbu hal, Şeyh Alâüddevle'den dahi sudur etmişti.
***
Defalarca, bazı hastalıkların defi için tarafımdan teveccüh oldu tesiri de
görüldü.
Aynı şekilde, berzah âleminde (kabirde) bulunan bazı ölülerin halleri de
görüldü; açığa çıktı. Aynı zamanda bunlardan, elem ve sıkıntıların defi yönünde
dahi teveccüh vaki oldu; tesiri de görüldü. Ne var ki, şu anda teveccüh gücü
kalmadı. Eşyadan herhangi bir şey için özümü toplayamıyorum. Sebebi şu ki: Bu
Fakir hakkında bazı müsaderelerin çıkması, bazı insanların zulmü, cevri ve işi
zora dökmeleridir. Bu taraftaki yakınlarımın çoğuna zulüm ettiler; haksız yere
yerlerinden attılar. Durum anlatıldığı gibi olmasına rağmen, gönüle hiç bir toz
konmuyor; kalbe bir ağırlık ve sıkıntı da gelmedi; onlara bir kötülük kastının
çıkması şöyle dursun.
***
Arkadaşlardan bazıları, bu cezbe makamında müşahede ve marifet elde ettiler; ama
şu ana kadar, sülük menzillerine, konamadılar Şimdi ben, onların hallerinden bir
nebze anlatayım; onları makamınıza arz edeyim. Ümid odur ki: Allah-ü Teâlâ
onları, cezbe cihetinin tamam olmasından sonra, sülük devleti ile şerefyab
eyler.
Başlıyorum:
Şeyh Nur, bu makamla tutulup mahpus kalmıştır. Henüz cezbe makamının üstünde bir
noktaya ulaşmadı. Duruşlarda ve hareketlerde sıkıntı görmekte: iyiyi, kötüden
ayırt edememektedir. Arzu dışında, işi duraklamaya kaldı
Aynı şekilde, arkadaşlardan pek çoğunun işi duraklamaya kaldı. Sebep: Edebe
riayetin olmaması.. Bu babda ben, şaştım kaldım. Çünkü, bu taraftan onların
duraklamasına bir arzu yoktur; herhalde onların terakkisine arzu vardır. Asıl
istenen de budur. Bir istek vaki olmadan, onların işlerinde böyle bir eğlenme
vaki oklu; halbuki gidilse yol pek yakın.
Mevlâna Ma'hud, son noktaya ulaştı. Cezbe işini tamamladı; bu makamın
berzahiyetine vâsıl oldu. Bir yönü ile farkı, nihayete erdirdi. Önce sıfatları
gördü; hattâ kendinden ayrı olarak, sıfatların kaim olduğu nuru gördü. Kendini
dahi, boş bir kalıb olarak buldu. Daha sonra, sıfatları zattan dağılmış gördü.
İşbu hal üzere, anlatılan görüşle cezbe makamından; ehadiyet makamına ulaştı. Şu
anda, âlemden ve kendinden geçmiş durumda.. O kadar ki: Ne ihataya, ne de
maiyete kail olmaktadır. İçeriden daha içeri bir yöne dönüktür. Dolayısı ile,
kendisinde hayret ve cehaletten gayrı hâsıl olan bir şey yoktur.
Aynı şekilde, Seyyid Şah Hüseyin dahi, son noktanın yakınına ulaştı. Yani: Cezbe
makamında.. Öyle ki: Başı son noktaya değdi. Sıfatları da, zattan dağılmış
buldu. Amma, her mahalde Ehad Zat'ı bulmaktadır; zahiren de hazzını alıyor.
Meyan Cafer dahi, son noktanın yakınına aynı şekilde ulaştı. Çoğunlukla şevk ve
neşe içindedir. Hüseyin Şah'a da yakındır.
Kalan arkadaşlar, birbirinden farklı durumdalar.
Meyan Sinan, Şeyh İsa, Şeyh Kemal cezbe makamında üst noktaya ulaştı.
Şeyh Kemal, nüzule dönüktür.
Şeyh Nagürî, üst noktanın altına ulaştı; ama önünde henüz alacağı çok mesafe
var.
Burada kalan arkadaşlardan, sekiz, dokuz ve on şahıs üst noktanın altına vardı.
Noktaya ulaşanlar da var. Bazıları da, nüsul hazırlığı içinde.. Bazısı da, ona
yakın; bazıları da ondan uzakta..
Şeyh Meyan Müzzemmil, nefsini yok saymaktadır. Sıfatlan asla bağlı görmekte;
mutlak varlığı her mahalde bulmaktadır. Eşyayı itibardan düşen serap gibi
görüyor; belki de hiç bir şeye benzer görmüyor.
Mevlâna Ma'hud, taliplere beğenilen işleri talim için, bu hususta bir yönlü
icazet çıkarıyor. Lâkin, cezbe haline uygun bir icazet..
İstifade edilmesi gereken bazı işler vardı; ama gelmekte acele etti; eğlenmedi.
Pek mukaddes huzura vardığı zaman, kendi iyiliğine olan işleri, emir
buyurursunuz. (Bu mektubu götüren zatı kasd ediyor.)
Bu Fakir'in bilgisinde olanları arz etmiş oldum; hüküm sizdedir.
Hace Ziyaeddin Muhammed, günlerdir burada. Hülâsa olarak, huzur ve cemiyet hali
elde etti. Maişet sebeplerinin azlığından olacak, bir başka işe gönül vermeye
gücü yetmedi; sonunda askere gitti.
Mevlânâ Şir Muhammed'in oğlu, nezdinizde devamlı kalmak için, o tarafa doğru
yola çıktı. Bir miktar huzuru ve toplu hali var; ama, bazı engeller sebebi ile
lâyıki üzere terakki edemedi.
Bu manada daha fazla açılmak, edep dışıdır. Bir şiir:
İnsana düşen odur ki, zaman haddini unutturmaya..
***
Üstteki maruzatımı yazdıktan sonra, bazı keyfiyete ve halete uğradım; onların,
yazı ile beyanı mümkün değildir.
Bu mahalde, iradenin fena bulması tahakkuk etti. Tıpkı daha önce, murad olan
işlere irade ile bağlanmanın yok olup gittiği gibi.. Maruzatımda anlattığım
gibi, iradenin aslı kalmıştı; şu anda iradenin damarları da tamamen kesildi. Şu
anda, ne murad var; ne de irade..
Anlatılan fena halinin, nazarda dahi sureti zahir oldu: bu makama münasip bazı
ilimler, feyiz yollu geldi. Bilgilerin sıklığı, vaktin darlığı icabı bu ilimleri
yazmak zor. Bunun için, kalem boynunu yazmaktan aldık.
Bu fena hali ile tahakkuk, ilimlerin feyiz yollu gelmeleri; vahdet ötesi has bir
nazarla oldu. Her ne kadar, bir emr-i mukarrer olarak; vahdet ötesinde nazar
yok?a da, hatta, öyle bir nisbet dahi yoktur. Lâkin, o makamın suretini vahdetin
ötesinde görmekteyim. Onu her ne zaman, arz etmeye kalksam, yazmaya cesaret
bulamıyorum. Yakin mertebesine ulaşıncaya kadar bu böyle kalacak. Onun öyle
olduğuna şüphe yoktur. Tıpkı Akre'nin, Dehli ötesinde olduğu gibi.. Bunun böyle
olduğuna hiç şüphe izi düşmemiştir.
Nazarda vahdet, vahdet ötesi, hakikat namına anlatacağım bir makam, ötesinde
Hakkın olduğunu anlatacağım bir yer yok; ama, hayret ve cehalet anlattığım görüş
sebebi ile bozulmamıştır.
Durum anlatıldığı gibi olunca, ne arz edeyim? bilemiyorum. Her şey, tenakuz
içinde tenakuz.. Söz bağına getirmek mümkün değil isterse, hal onda şüphe
götürmeyen bir şekilde tahakkuk etmiş olsun.
Allah-u Teâlâ'dan bağışlanmamı dilerim. Söz, fiil, hatır, nazar olarak, Yüce
Allah'ın istemediği şeylerden tevbe ederim.
**
Şu anda hakikat olan bir şey daha oldu. Daha önce, sıfatların fenası sandığım
fena hali; hakikatta olduğu gibi, sıfatların hususiyetleri fenası imiş,.
temyizleri zımnında olanlarmış.. Hali ile, sıfatlar, vahdet zımmına girince;
hususiyetler de ortadan kalkıyor. Onların fenası dahi, bundan dolayı tevehhüm
ediliyor.
Şu anda, sıfatlar silinip kayboldu; onlardan hiç bir şey kalmadı. İsterse
indiraç ve indimaç yollu olsun. Ehadiyet kahrı, hiç bir şey bırakmadı, icmal
yollu olsun, tafsil yollu olsun; ilim mertebesinden hasıl olan temyiz de
kalmadı. Tamamen nazar, harice döndü. Var olan Allah'tır; onunla ikinci bir şey
yoktur; şu anda dahi durum böyledir. Bu andaki hale de anlatılan mana uygundur..
Sabık ilim, anlatılan (üstte siyah yazılı) hadis-i şerifin zımnındadır; ama hal
olarak değil..
Ümid edilen odur ki: Bu fikrin doğruluğu ve yanlışlığı üzerine, bir uyarma
meydana gele.
Mevlânâ Kasım için; tekmil makamından nasip görülmektedir. Aynı şekilde,
arkadaşlardan bazıları için de bu makamdan nasip görülmektedir.
Hakikat hali, en iyi bilen, Yüce Subhan Allah'tır.
***
Başa dön
012.MEKTUP
a) Fena ve bekanın elde edilmesi..
b) Her şeyde has yüzün ortaya çıkması..
c) Seyr-i fillâhın hakikati.
d) Zat-ı berkî tecellisi ve diğerleri..
***
İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu büyük şeyhi Muhammed
Bakibillah'a yazmıştır.
***
Kulların en küçüğü Ahmed'den bir arzuhaldir; hal arzı makamının yücesine sunar.
halini arz eder etmesine ama, kusurlarından hangisini arz edeceğini, o dahi
bilemez.
Allah-ü Teâlâ'nın dilediği şey olur; onun istemediği bir şey olmaz. Güç ve
kuvvet, ancak Yüce Azim Allah'ındır.
***
Fenafillah ve bekabillah makamları ile ilgili ilimleri; inayeti ile Sübhan Hak
açtı. Bundan sonra:
a) Her şeyde has yüz nedir?.
b) Seyr-i fillah işinin manası nedir?.
c) Zat-ı berkî tecellisi nedir?.
d) Muhammedi meşrebdeki kimdir?. Ve.. Anlatılanların benzeri şeyler belli oldu.
***
Her makama ıttıla peydah olmaktadır. Ama, o makamın levazimi ve zaruriyatına
göre.. Bundan sonra, oradan geçiş vuku buluyor.
Az bir şey dışında, Allah'ın velî kullarının haber verdiklerinden bir şey
kalmadı. Hemen hepsini, illetsiz olarak, gösterdim ve öğrettim. (Yahut: Gördüm,
bildim.) Kabul eden etti.
Aynı zamanda, eşyanın kendini yapma olarak görüyorum. Keza kabiliyetlerin ve
istidadların da aslını yaratılma çeşidinden yapılmış görüyorum.
Subhan Allah, kabiliyetlerin mahkûmu değildir; zira ona: Hiç bir şeyle aleyhte
hükmedilemez.
Bu manada daha fazla açılmayı edep dışı bilerek bırakıyoruz.
Bir şiir:
İnsana düşen odur ki, zaman haddini unutturmaya..
***
Başa dön
013.MEKTUP
a) Bu yolun nihayetsiz olduğu..
b) Hakikat ilimlerinin, şeriat ilimlerine mutabık bulunduğu..
***
İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu büyük şeyhi Muhammed
Bakibillah'a yazmıştır.
***
Kulların en küçüğü Ahmed'den bir arzuhaldir.
Ah! bin kere ah!.. Bilhassa bu tarikatın (yolun) sonsuzluğundan ötürü.. Hem de
bu sür'atli gidişe, iradelerin ve inayetlerin çokluğuna rağmen..
Anlatılan manadan ötürüdür ki, meşayih şöyle demiştir:
— Seyr-i ilellah mesafesi elli bin senedir. Şu âyet-i kerime dahi bu manaya
işaret eder:
— «Melekler ve Ruh, öyle bir, günde ona yükselir ki; onun. miktarı elli bin
senedir.» (70/4)
İş ye'se girince, ümit kesilince Allah-ü Teâlâ'nın şu kavline yapışmak gerekli
oldu:
_ «O, öyle bir zattır ki; insanlar, ümitlerini kestiklerinde yağmuru indirir.
Rahmetini dağıtır.» (42/28)
***
Günlerdir, eşyada seyir vaki olmaktadır. Ama irşad talipleri galeyana geldi;
ikinci kere ısrar ettiler. Bunun üzerine, genellikle onların işlerine başladım.
Ne var ki kendimi bu makama kabiliyetli bulamıyorum. Ancak, mürüvvet ve haya
iktizası onlara bir şey belletmeye çalışıyorum. Haliyle, onların ısrarı ve
zorlamasının çokluğu bu işe amil oluyor.
***
Daha önce tekrarla yazdığım gibi; vahdet-i vücud meselesinde duraklamış
bulunuyordum. Fiilleri ve sıfatları asla bağlıyordum. Ama işin hakikati malûm
olunca, duraklamayı bıraktım.
— Her şey ondandır.
Kelâmını pek güzel buldum. Kemal itibarı ile bu cümleyi:
— Her şey odur.
Cümlesinden daha ziyade (yeterli) buldum. Sıfatları ve fiilleri bir başka
renkte, yani: Bir başka yüzden aldım.
Her şey, bana tek tek gösterildi; sonra üst makama çıkarıldım. Asla, bir şek ve
şüphe kalmadı.
Keşiflerin tümü, şeriata mutabık olarak geldi; şeriatın zahirine kıl kadar
aykırı bir durum yoktur.
Keşifler ciheti ile, sofiyeden bazılarının beyan ettiği şeriatın zahirine göre
beliren aykırı durum, şu sebepler dolayısı ile olmaktadır:
a) Sehiv yolu ile.. (Manevî yanılma.)
b) Sekir yolu ile.. (Manevî sarhoşluk.) Yoksa, batınla zahir arasında hiç bir
aykırı durum yoktur. Bu yola giriş esnasında beliren aykırılık, ancak nazarî bir
arızadır; bunun giderilmesi de, teveccühle birleşmeye muhtaçtır. Amma, hakikî
manada yolun sonuna varan müntehi zat; batını, şeriatın zahirine muvafık bulur.
Anlatılan manada, ulemanın marifeti ile meşayih-i kiramın marifeti arasındaki
fark şöyle anlatılabilir:
— Ulema, delillere ve dış bilgilere dayanarak marifet sahibi olur. Meşayih ise.,
keşifle, zevkle marifet sahibi olur. O büyüklerin hallerine, sağlamlık itibarı
ile, anlatılan mutabaattan daha iyi delil ne olabilir.
***
«İçim daralıyor; dilim dönmüyor.» (26/13) Vakit de daraldı; ne arz edeceğimi
bilemiyorum.
***
Bazı hallerin müsveddesini yazmaya muvaffak olmuştum; ama onları bu arzuhallere
yazmak mümkün olmadı. Belki, bunda da bir hikmet vardır.
***
Dilek odur ki: Bu mahrum mehcuru; gariplere bol olan teveccühünüzden mahrum
bırakmayasınız; onu yolda terk etmeyesiniz.
Söze girişe başlangıç sen oldun;
Varsa
uzun söz şayet, sebep oldun..
Bu manada daha fazla açılmak, cür'etkârlık sayılır. Bir mısra:
İnsana düşen odur ki, zaman haddini unutturmaya..
***
Başa dön
014.MEKTUP
a) Bu tarikatta iken, arız olan bazı vakıalar..
b) İrşad olma talebinde olanlardan bazılarının hallerini beyan..
***
İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu, büyük şeyhi Muhammed
Bakibillah'a yazmıştır.
***
Kulların en küçüğü Ahmed'den bir arzuhaldir.
Bu kevnî (yaratılmış) mertebelerde zuhur eden tecellilerden bazılarını; bundan
önceki mektuplarımda bildirmiştim. Onlardan sonraki tecelliler, külli sıfatları
özünde toplayan vücub mertebesinde zuhur etti. Hem de; yüzü kara, kötü bir kadın
suretinde göründü. Daha sonra da, ehadiyet mertebesinde tecelli etti. Uzun boylu
bir erkek suretinde göründü. Yüksek olmayan, ince bir duvar üzerinde idi.
Anlattığım tecellilerin her ikisi de, şu unvanla zuhur etti: Hakkaniyet.
Ne var ki bu, bundan önceki tecellilerin hilâfına idi; onlar, bu unvanla
olmamışlardı.
Bu esnada bana, ölüm temennisi arız oldu. Hayalime şöyle geldi: Kendim Bahr-i
Muhit sahilindeyim; ayaktayım. Kendimi oraya atmaya çalışıyorum; ama arkadan bir
iple bağlanmışım. Bunun için, denize atlamam mümkün olmuyor.
Bundan bana şu malum oldu: Bu ip, bu bedenle olan bağlantıdan ibaret.. Dolayısı
ile, bu bağlantının kesilmesini temenni ettim.
Bundan sonra bana has bir keyfiyet arız oldu. işte o vakit, zevk yollu şu hali
buldum: Kalpte, Sübhan Hak'tan gayrı şey kalmamış..
. ***
Bundan sonra; vücuba dayalı külli sıfatlara nazar vaki oldu. Ki bunlar: Mahal ve
zuhur yerleri itibarı ile hususiyet kesbetmişlerdir. Sonradan, bu hususiyetler
de düştü; hem de tamamı ile.. Sıfatlar, ancak şu unvanla kaldı: Külliye-i
vücudiye.. (Her manada varlık..) Başka kalmadı.
Aynı şekilde; onların, anlatılan hususiyetlerden tecerrüdüne de nazar ilişti. O
zaman da şu malum oldu: Şu anda sıfatlar, gerçekten aslına verilmiştir Ama,
hususiyetlerden tecerrüd etmeden evvel, aslına verilme manası çıkmaz. Meğer ki,
cevaz yollu bir durum ola.. Sûrî tecelli erbabının halinde olduğu gibi..
İşbu vakit içinde, hakikî fena tahakkuk etti. İşbu haletle tahakkuk sonundadır
ki: Bende ve benden başkalarında olan sıfatları hep bir yoldan buldum; mahal
imtiyazları kalktı.
Bundan sonradır ki: İncelik taşıyan gizli şirk çeşitlerinden kurtulmak müyesser
oldu.
Artık ne arş kaldı; ne de ferş.. Ne zaman kaldı; ne de mekân.. Hattâ, ne
cihetler kaldı; ne de sınırlar.
Durum anlatıldığı gibi olunca, senelerce tefekküre daldığımı farz edelim; bu
âlemden bir zerrenin dahi, mahluk olduğuna dair bir bilgi elde edilemez.
Sonra..
Nefsimin taayyününe ve özümde has yüze nazar vaki oldu. Bu taayyün, eski bir
elbise suretindeydi. Yırtık pırtıktı; bir şahsa da giydirilmişti. Bildim ki: Bu
şahıs, o has yüzdür; lâkin, hakkaniyet unvanı ile suret bulup öyle şekil
almamış..
Bu arada, o şahsın üzerinde bulunan ince bir deriye nazar ilişti. Sonradan,
kendimi o deri buldum. Taayyün sayılan o elbiseyi de kendime yabancı gördüm.
Yani: Benden ayrılıp gitmiş..
Yine nazar, o deri üzerinde bulunan bir nura ilişti; ama o nur, bir an sonra,
gözden kayboldu. Aynı şekilde, o elbise ve deri de gözden kaybolup eritti. Ve.,
önceki cehalet hali baki kaldı.
Bu anlatılan vakıanın tabirini, bilgimin yetiştiği kadar arz etmeye çalışacağım.
Yeter ki: Doğruluğu ve yanlışlığı bilinsin. Şöyle ki:
O anlatılan suret, ayn-ı sabitten ibarettir; vücubla imkân arasındaki berzah
gibi. Nasıl ki, onların her biri, iki yandan bir yana ayrılır; kemal derecedeki
farkla tahakkuk eder.
Elbise ile nur arasındaki deriye gelince., o da: Varlıkla yokluk arasındaki
berzahtır. (Aralık, boşluktur.)
Sonradan, kendimi o derinin aynı bulmam ise, berzahiyete ulaşmama işarettir.
Bundan önce, Vakıalarda; kendimi varlıkla yokluk arası berzahta bulmuştum.
Bundan zahir olan odur ki: Afaka nispetle durum böyledir ve bu nefse olan
nazardır.
Anlatılandan başka bir fark daha zahir oldu ama, yazı sırasında onu unuttum. Bu
ve daima hâsıl olmakta olanlar; cehalet ve yabancılıktan başka bir şey
getirmedi.
Bu gibi oyunlar, ara sıra çıkıyor; sonradan da kayboluyor. Ancak, ona dair bir
marifet kalıyor o kadar..
Bazı vakıaların (rüyaların) tabirinden âciz durumdayım. Onların tabiri zımnında
hatırıma gelenlere ise, itimad edemiyorum. Bunun için, size arz etme yoluna
cür'et ediyorum. Ümid odur ki: Hazretin uyarması ile, yakin hali hâsıl ola..
Beklenen odur ki: Bu düşük ilgilerden, teveccühünüz bereketi ile necat hâsıl
ola.. Aksi halde, iş cidden zordur.
Anlatılan manada bir şiir şöyledir:
Yardımı yoksa kula, Hakkın ve has kullarının;
Melek olsa da, gitmez karası safhalarının.
***
Serhend meşayihinden, Şeyh Abdullah Niyazi'nin oğlu Şeyh Taha ki; bu zatla Hacı
Abdülaziz arasında tam bir sevgi bağı vardır. Kendisi, mübarek ayaklarınızı
öpmeyi dilemektedir. Aynı zamanda inâbe ve bu tarikat-i aliyye-i şerifeye girmek
isteği de var. Sadakatle, ingin gönülle bana iltica etti; kendisine istihare
emrini verdim. Zahirde bir bağlılığı da var.
***
Burada zikir yolu akınlar, çoğunlukla rabıta yolu ile uğraşmaktalar. Rüyada
gördüğü mana sebebi ile. bazıları rabıta almak için geliyor. Bazılarının da,
Dehli'den gelmeden önce rabıta ile bağı var; baştan, huzur ve istiğrakla da
gitmektedirler.
Onların bazısı, sıfatları asla vermektedir; yani: Sıfatları ondan görmektedir.
Bazıları da böyle değildir. Lâkin, onlardan hiç biri, vahdet-i vücud yoluna
gitmemektedir; hattâ nurlara ve kesiflere de..
Molla Kasım Ali, Molla Mevdud Muhammed ve Abdülmümin; cezbe makamında üst
noktaya vâsıl oldular. Fakat, Molla Kasım, nüzule dönüktür. Diğerlerinin nüzulü
malum değil..
Şeyh Nur, o noktaya yakındır; ama henüz oraya ulaşmadı.
Molla Abdurrahman dahi, o noktaya yakındır; ama arada az mesafe var.
Molla Abdulhadi'nin kendinde, istiğrakla huzur var. Şöyle diyor:
— Mutlak münezzeh şanı büyük Allah'ı eşyada tenzih sıfatı ile müşahede ediyorum.
Keza fiilleri de, o Yüce Zat'tan görmekteyim.
***
Taliplere ve istidadlılara gelen feyizler; ancak yüceliğinizden gelen bir
devlettir. Onların feyizleri babında, bu Fakir'in bir katkısı yoktur.
Bir mısra:
Ben yine o Ahmed'im, değişmedim.
***
Vakıalardan bir vakıa (rüya) esnasında şöyle demiştiniz:
— Eğer onda mahbubiye; manası olmasaydı; maksada erişmekte çok duraklama olurdu.
Böylece, inayetinizle mahbubiyeti de beyan etmiş oldunuz. Bu kelâmdan, benim tam
bir ümidim var. Bu cür'etlerin hemen hepsi de ondan geliyor.
***
Başa dön
015.MEKTUP
Bazı saklı sırlarla, hübut ve nüzul (iniş ve düşüş) makamı ile
bağlantısı olan hallerin beyanı..
***
İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu büyük şeyhi Muhammed
Bakibillah'a yazmıştır.
***
Bu, hazır olduğu halde gaib olmuşun; bulduğu halde yitirenin; dönük göründüğü
halde iraz etmişin bir arzuhalidir. (Mektubudur.)
Onu, uzun bir süre taleb etti; buldu. Sonra, işi bir başka mertebeye erişti:
Eğer ararsa kendini buluyor.
Şu anda, onu. yitirdi; ama nefsini buldu. Yani: Kendini.. Onu yitirmesine,
kaybetmesine rağmen; aramıyor ve ondan bir haber de sormuyor.
İlim açısından bakılsa: Hazır, bulucu, dönük durumda..
Zevk cihetinden bakılsa: Kaybolmuş, yitik, yüz çevirmiş halde..
Zahirde baki; ama batında fanidir.. Beka gözü ile fanidir; ama fena gözü ile de
bakidir. Ne var ki, fena ilmî yönlüdür; beka ise, zevke dayalı..
Artık işi, hübut ve nüzula (Yani: Düşüp inmeye) kaldı; suuda ve uruca
(yükselerek çıkmaya) engel var.
Her ne zaman onu, Mukallib'ül - kulub'a (kalblerir sahibine) kalbden alıp
yükseltseler; tekrar onu. Mukallib'ül - kulub'dan alıp kalp makamına indirirler.
Ruhun, nefis elinden halâs bulmasına; nefsin dahi itminan sonrası, ruh
nurlarının baskılarından kurtulmasına rağmen, yine onu: Ruh ve nefis cihetine
birleştirici eylediler. Onu, anlatılan iki cihetin berzahiyeti ( boşluğu) ile
yüz yüze getirdiler.
Ona, üstten faydalanmayı; alta da faydalı olmayı bir arada verdiler. Buna sebep:
Üstte anlatılan berzahiyet durumudur.
Şimdi istifade kaynağında faydalıdır; faydalı gözündeyse.. istifadelidir.
Bu manada bir şiir şöyledir:
Ey o kıssa ki, girilse şerhine uzar;
Nasıl uyulsun, yazıldıkça kalem kırar.
***
Bir başka maruzat..
Sol el, kaîb makamından ibarettir. Ama bu makam, kalblerin sahibi yüce varlığa
yükselmeden öncekidir. Yüksekten düştükten sonra, kendisine inilen kalp makamı
ise., bir başka makamdır. Burası, sağla sol arası bir boşluktur. (Yani:
Berzah..) Erbabına açık olan mana da budur.
Sülûku olmayan meczuplara gelince.. Bilhassa kalp erbabı olarak, kalblerin
sahibi zata ulaşmaları sülûke bağlı bir durumdur.
Bir makamın, herhangi bir şahsa bağlanması; o makamda, o şahıs için belli bir
makamın olmasından kinayedir. O makam erbabı kimselere bakarak; bu şahsın, orada
belli bir imtiyazı vardır. Bu imtiyaz cümlesinden olarak; üzerinde durduğumuz
mana için, cezbe halinin önceden gelmesidir.
Anlatılan makama uygun olan ilimlerin ve marifetlerin menşei has beka makamı;
kalp makamı ilimlerinin tahkiki; cezbenin, sülûkun, bekanın ve benzeri işler
yazılması vaad edilen risalede tafsilatı ile yazılmıştır.
***
Seyyid Şah Hüseyin, telaşla ve acele ile yola çıktı. Gönderilen yazının temize
çekilmesine fırsat kalmadı. İnşaallah, tezce mütalaanıza sunulur.
Aziz Mütavakkıf, cezbe makamının üstünde iniş kaydetti. Ne var ki, bu âleme
dönük yüzü henüz yoktur; yönelişi hep yukarıya.. Üste yükselmesi, zorlama ile
olduğundan; cezbeye tab'an daha bağlı.. O makamdan nüzulü esnasında, az bir şeyi
beraberinde getirdi. Sahip olduğu şeyin derecesi ise, zorlamalı teveccühten ne
olduysa o kadar.. Zaten, yükselmesi de; bu teveccühün eseri olup şu anda dahi
vardır. Ama, cezbesi nispetindedir. Meselâ: Cesetteki ruh, karanlıktaki aydınlık
gibi bir şey.. Ancak, bu cezbe; Hacegân zatların cezbesi gibi değil. Allah
onların sırlarının kudsiyetini artırsın. Daha çok bu cezbe; büyük babalarından
gelip kendisine ulaşan Hace Ubeydullah Ahrar'ın cezbesine benzemektedir. (REŞEHAT
nam eserde anlatıldığına göre; burada Ubeydullah Ahrar Hz. nin, ana tarafından
dedelerine işaret ediliyor. Meselâ: Ömer Bağıstanî ve çocukları, akrabaları..)
Onların bu makamda, kendilerine has yerleri vardır.
Taliplerden bazıları, rüyada şöyle görmüş: Bu Aziz Mütavakkıf, üstte anlatılan
Hace'yi tamamen yemiş bitirmiş.
Anlatılan rüyanın tesiri, bu makamda görülüyor.
Bu cezbe halinin, faydalı olma makamı ile bir münasebeti yoktur. Zira, bu cezbe
makamında teveccüh, daima yukarıya dönüktür. Daimî sekir hali, bu makamın
ayrılmaz parçasıdır.
Cezbe makamlarından bazısı vardır ki; içine daldıktan sonra, sülûke aykırı
olduğu görülür. Ama, sülûke aykırı olmayanları da vardır; hatta bu ikinci
cezbeye geçtikten sonra, sülûke yönelenler vardır. Ancak, sülük haline girince,
bu çeşit cezbe ona aykırı düşer.
Bu maruzatımı yazdığım zaman, anlatılan bu makama teveccüh ettim; bu teveccühten
bazı incelikler zuhur etti. Ama, sebepsiz yere bir teveccüh de kolay olmuyor.
Hakikî durumu en iyi bilen Subhan Allah'tır.
Adı geçen bu Aziz Mütevakkıf, aylardan beri inişe devam ettiği halde; bir türlü
anlatılan cezbe makamına tam manası ile giremedi. Buna engel, bu makamın
bilgisine sahip olamamaktır. Bir de, tefrikaya ve zihin dağınıklığına sebep olan
teveccühlerdir. Beklenen odur ki: Birbirine irtibatı olmayan (ayrı manalar ifade
eden) bu cümleleri mütalaa sırasında, oraya duhul kendisine müyesser olur. Belki
de bundan sonra, Hazret-i Hace tam bir iniş dahi kaydeder.
***
Başa dön
016.MEKTUP
Uruc, (yükselme) nüzul (iniş) ve diğer hallerin beyanı..
***
İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu büyük şeyhi Muhammedi
Bakibillah'a yazmıştır.
***
Talep babında en az duranlardan birinin arzuhalidir.
İltifat dolu mektubunuzu, Mevlâna Alâaddin ulaştırdı. Zikredilen mukaddimelerden
her birinin keşfi zımnında; vaktin müsaadesi nispetinde karalama yaptım.
Bu yazılan bilgileri tamamlayacak, daha mükemmel bir şekle getirecek manalar da
akla. geldi. Fakat, bu mektubu getirenin hemen yola çıkması; onu yazma fırsatı
vermedi. İnşaallah, tez zamanda, onu da emrinize sunacağım.
Şu anda, başka bir risale yolluyorum; bunu temize çekmişim.
Bu risalede, arkadaşlardan bazılarının arzusunu yerine getirdim.
Onlar, benden istemişlerdi ki: Bu tarikatta kendilerin: faydalı olacak
nasihatleri kendileri için yazayım; onun manaları ile amel edeler. Gerçek şu ki:
Görülmemiş güzel bîr risale oldu; bereketi de çok..
Onu yazdıktan sonra malum oldu ki: Resulullah S.A. efendimiz mana âleminde;
ümmetinin, toplu halde çokça meşayihi ile hazır olmuştu. Elinde de bu mübarek
risale vardı. Kemal derecesinin keremi icabı onu öpüyor ve meşayihe göstererek
şöyle buyuruyordu:
— Lâyık olan odur ki, bunda bulunan itikad işleri tahsil yollu biline..
Bu ilimlerle saadet bulan cemaat ise., nurlu, mümtaz, aziz varlıklar olarak,
Resulullah S.A. efendimizin karşısında duruyorlardı.
Hâsılı: Resulullah S.A. efendimiz, bu rüyanın yayılması ve açıktan anlatılması
için, o mecliste bu Fakir'e emir verdi. Bir mısra:
Keremli zatlarla olan işte neden güçlük olsun.,
***
Huzurunuzdan ayrıldıktan sonra; içimde, irşad makamı için pek bağlılık kalmadı.
Sebep: Daha yükseğe meyil arzusunun varlığı..
İstiyorum ki: Zaviyede bir müddet oturup kalayım. İnsanlar, arslan ve kaplan
misali görünmekteler..
Uzlet ve inziva azmi, samimi geliyor; ancak, istihare bu matluba muvafık
düşmüyor.
***
Yakınlık derecelerinin sonsuzluğunun da sonsuzluğuna yükselmek; ne kadar bunun
sonu yok ise de, müyesser oldu. Fakat, o kadar da kolay olmadı; çünkü haller
daima değişmektedir.
— «Zira o, her anda bir başka şandadır.» (55/29) Mealine gelen âyet-i kerime, bu
manada açıktır.
Hülâsa: Allah-ü Teâlâ'nın dilediği nisbette beni, cümle meşayihin makamlarından
geçirdiler. Bu manada bir şiir şöyledir:
Aldı gülü kerem ehli zatların elleri;
Uzattılar Yüce Zat'a tuttular ileri.
Bu işte, meşayih ruhaniyetinin tavassutunu saymaya kalksam; iş uzar ve bıktırır.
Hâsılı: Cümleten, asıl olan makamlardan geçirildim; tıpkı gölge makamlarını
geçişim gibi.. Evvelden de evvel, illetsiz, sonu olmayan bu inayetleri nasıl
anlatayım? Yazılması mümkün olmayan, velayet ve kemalât çeşitleri bana sunuldu.
***
Zilhicce ayında, nüzul (iniş) derecelerinden kalp makamına indim. İşbu makam:
Tekmil ve irşad makamıdır. Lâkin, bu makamın tamama ermesi, tekmili için bazı
şeyler mutlaka lâzım. Bunları bulmak da nasıl müyesser olur ki? Bu iş kolay
değildir..
Murad olma durumunun varlığı ile, menziller kat edilir. Müridlere Nuh Nebi ömrü
verilmiş olsa dahi, kolayını bilemezler. Gerçek o ki, bu husus: Murad olanlara
mahsustur; müridlere burada yer yok..
Efrad zatların son yükseldiği makam ise., asıl olan makamın ilkidir; hepsi bu
kadar.. Efrad zatların bundan öteye geçmeleri yoktur.
— «Bu Allah'ın fazlıdır; onu dilediğine verir. Ve Allah büyük fazlın sahibidir.»
(62/4)
Mealinde gelen âyet-i kerime bu manaya açıktır.
İşte., tekmil ve irşad mertebelerinde durmanın iç yüzü budur..
Bu arada nurun görünmez yokluğu, ancak şu sebebe dayanır: Gayb zulmeti nurunun
zuhuru.. Bundan başka bir şeye yorulmaz.
İnsanlar, anlatılanın dışında bazı şeyleri hayalhanelerinde yoğururlar ki,
onlara itibar etmek doğru değildir.
Bu manada bir şiir:
Ahmaklar ne anlar büyüklerin hallerinden;
Kısa sözle selâmla, sessiz geç önlerinden.
Anlatıldığı gibi olan zanların, zarar ihtimali çok fazladır. Bu GÖNLÜ KIRIK
(İMAM-I RABBANÎ Hz. kendisini kasd ediyor.) olanın, hallerine karşı; onların hayalât nazarlarını kapama emri yerindedir. Zira o gibi nazarların da,
kendilerine göre bakacak yerleri vardır.
Şu dahi bu manada bir başka şiir:
Eriteni ayıplamayın varlığını;
Hak'ta, sakının çekmeyin dargınlığını.
Yüce Sultan Hakkın gayreti üzerine düşünmek lâzımdır. Yüce Hakkın dilediği bir
işin noksanlığına kail olup kelâm etmek cidden uygun değildir. Aslında böyle bir
şey, o Yüce Zat'la çekişmeye girmektir..
***
Az önce anlatılan kalp makamına nüzul; hakikatta fark (aralıklı) makamına
nüzuldür ki, irşad makamıdır.
Bu yerde görülen fark, nefsin ruhtan, ruhun dahi nefisten ayırt edilmesinden
ibarettir. Ama, nefsin ruh nuruna girişinden sonra.. Fakat, özünde birlik olan
bir mana için.
Anlatılan giriş olmadan evvel; cem ve farktan anlaşılan mana bir sekir halinden
ileri gelir.
Yüce Hakkı, halktan ayrı ve açılmış görmeyi sanırlar ki fark makamıdır; bu bir
hakikat değildir. Hattâ, anlatılan ruhu da Hak sanırlar. Ayrıca, ruhun nefisten
ayırt edilişini, farklı durumunu da. Hakkın müfarakatı sanırlar. Halbuki, Yüce
Hakkın imtiyazlı durumu, halkın çok çok ötesinde yüce ve mukaddes bir mana
taşır.
Üstte anlatılan kıyas, ekseriyetle sekir erbabının bilgileridir; işin gerçek
yüzü onlardan kaybolmuştur.
İşin aslı, Subhan Allah'ın katındadır.
**
Cezbe ve sülük erbabının ilimlerini ve bu iki makamın her birini, tafsilatı ile
bir başka risalede yazdım. Mübarek nazarınız ona değerse şeref bahşedecektir
inşaallah.
***
Başa dön
017.MEKTUP
Uruc (çıkış), nüzul (iniş) ile ilgili haller hakkındadır.
***
İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu, mükerrem şeyhi Muhammed
Bakibillah'a yazmıştır.
***
Hizmet babında en küçük olandan bir arzuhaldir.
Uzun zamandan beri, duraklamada kalan bir Aziz vardı ya; bu mektubu yazdığım
gün, bir zuhurat oldu. O: Bu kaldığı makamdan yükseliş kaydetti; yani: Uruca
benzeyen bir halle.. Sonra alta indi; ama tam manası ile inemedi.
Bu makamın altında bulunan kimseler dahi, aynı şekilde yükseldiler. İnişe doğru
yönelmeye de başladılar. Yani: Bu üst makamın yolu ile..
Bundan sonra, zuhur edecek olan her keyfiyeti arz edeceğiz.
Anlatılan muameleye uğrayan da, halinin açılmasından sonra kir şey yazsa,
doğruya daha yakın olur. Çünkü, bu nüzul hadisesini anlatıp yazmak pek zor.
Gül suyu ile gıda alması sebebi ile, bu Fakir'e dahi zaaf geldi. Bütün bunlardan
dolayı, bu nüzul isi ile meşgul olamadım; sonunun neye vardığım da, göremedim.
İnşaallah yakında, bazı zuhurat olur..
***
Başa dön
018.MEKTUP
a) Telvinden sonra hâsıl olan temkin..
b) Üç velayet mertebesinin beyanı.
c) Vacib Teâlâ'nın vücudu zatından ayrı olduğu ve daha başka hususlar.
***
İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu mükerrem şeyhi Muhammed
Bakibillah'a yazmıştır.
***
Kulların en küçüğü kusurlu Abdülahed oğlu Ahmed'in arzuhalidir.
Bu haller varidatı, devam edip geldikçe; onları arz etmek cesaretinde
bulunuyoruz.
***
Subhan olan Yüce Hak yüksek teveccühlerinizin bereketi ile hallerin köleliğinden
kurtarıp telvinden halâs ederek temkin makamı ile şerefyab ettikten sonra; işin
neticesi olarak hayret ve acizlikten başka bir şey hâsıl olmadı.
Vuslattan yana, ayrılmak ve bölünmek kaldı.
Yakınlıktan yana uzaklıktan gayrı bir şey kalmadı.
Marifetten yana da, nekreden gayrisi artmadı.
İlim olarak, cehaletten gayrisi olmadı.
İşte.. anlatılanlardan Ötürüdür ki: Arzuhallerin takdiminde duraklama vaki oldu.
Sırf ayrılık günlerinin hallerini arz etmeye de cesaret edemedim, iş bununla da
kalmadı; bende öyle bir soğukluk meydana geldi ki: Hiç bir şeye karşı bende bir
meyil kalmadı; keza bir şevk de kalmadı. Tembellik erbabının yolunda olduğu
gibi; herhangi bir amelle meşgul olamıyorum.
Bu manada bir şiir şöyledir:
Bir şey değilim, daha noksanı kimdir?
Muattal kalır, o ki bir şey değildir.
***
Neyse., asıl maksada dönelim. Arz edeceğimiz şudur: Acayip bir durum; Subhan Hak
beni şu anda hakk'al-yakin makamı ile müşerref eyledi. Orası öyle bir makam ki;
ilim ve ayn orada birbirine perde değil.. Fena ile beka, orada bir arada..
Hayret gözünde ve emare yokluğunda ilim ve şuur var. Gaybetin özünde ünsiyet ve
huzur var. İlmin ve marifetin varlığına rağmen; cehalet ve nekreden başka artan
yok.
Bu manada bir mısra:
Dikkatle bakıp şaşınız, vuslattaki şaşkına..
Allah-ü Teâlâ bana, katıksız olan sonsuz inayeti ile; yakınlık ve kemalât
basamaklarında nihayeti olmayan terakkiler nasib etti.
Velayet makamının üstü, şehadet makamıdır. Velayet ile şehadet makamının nisbeti;
surî tecelli ile zatî tecellinin nisbeti gibidir. Hattâ, velayetle şehadet
arasındaki uzaklık; bu iki tecelli arasındaki uzaklıktan bir misli daha
fazladır.
Şehadet makamının üstünde, sıddıkiyet makamı vardır. Bu iki makam arasındaki
mesafe, ibare ile anlatılmaktan çok uzaktır; ona işaret edilip belirtilmekten
yana da çok çok yüksektir.
Sıddıkiyet makamının üstünde, ancak nübüvvet makamı vardır. Nübüvvet ehli
zatlara salât, selâm ve saygılar... Nübüvvet makamı ile, sıddıkiyet makamı
arasında başka bir makamın olduğu yoktur; hatta muhaldir. İşbu hüküm, yani:
Muhal olma hükmü, açık vs sağlam kesifle bilinmiştir.
Ehlullahtan bazılarının isbata çalıştığı, bu iki makam arası vasıtalı olarak bir
makam bulup adına:
— Makam-ı kurb (yakınlık makamı).
Dedikleri makama da ulaştım; hakikatine muttali oldum. Ama, nice çok teveccühten
ve ağır tazarrudan sonra.. Önce bana. büyüklerden bazısının beyan ettiği durum
.zuhur etti; sonradan da, işin hakikati malum oldu.
Evet., bu makamın husulü ancak: Uruc (yükseliş) zamanı sıddıkiyet makamının
husulünden sonra olur.. Ne var ki, bunun vasıta oluşu da, teemmül mahalli olup
düşündürür. Yani: İki makam arasında vasıta oluşu..
Neyse..
İşin hakikatini bu suretle huzurunuza vardıktan sonra; inşaallah tafsilâtı ile
arz edeceğiz..
Bu makam, (yani: sıddıkiyet makamı) cidden yüksek bir makamdır.. Yükseliş
menzillerinde; bunun üstünde bir makam bilinmiyor. Allah-ü Teâlâ'nın vücudunun,
zatından ayrı bir mana taşıdığı da bu makamda zahir oluyor. Ehl-i Hak bilginleri
katında mukarrer olan da budur. Allah-ü Teâlâ, onların çalışmalarım şükrana
lâyık eylesin.
Buradaki bu vücud, yolda kalmaktadır; sonra, yükseliş onun ötesinde devam eder.
Nitekim, üstte anlatılan manayı, Şeyh Ebülmekârim Rükneddin Alâüddevle bazı
eserlerinde anlattı.
Bu vücud âleminin üstünde; Melik Vedud zatın âlemi vardır.
Sıddıkiyet makamı, beka makamı olup bu âleme bakar. Nüzul itibarı ile, âleme
ondan daha alta dönük olan nübüvvet makamıdır ki: Hakikatta, sıddıkiyet
makamından daha yüksektir. Zira, nübüvvet makamı, ayıklık ve beka makamıdır.
İşbu anlatılanlardan anlaşılıyor ki: Kurb makamı için; anlatılan iki makam
arasında bir berzahiyet durumu yoktur; çünkü bunun gözü, sırf tenzihe dönüktür;
yükselişin de tamamı sayılır. O iki makamla bunun arasında çok fark vardır.
Bu manada bir şiir şöyle gelmiştir:
Tuttular beni aynaya sanki kuşlarıyım;
Kavlini
ezelî ustamın konuşmalıyım.
***
Şer'î, nazarî, istidlali ilimler (şeriatın görerek delillerle elde edilen
bilgileri): Zarurî ve keşfi olmuştur. Bunlarla şeriat âlimleri usulleri arasında
kıl kadar fark yoktur. Ancak, bu ilimler, icmal yolundan tafsile getirilmiş;
nazariyattan zaruriyata çıkarılmıştır.
Bu manada, Hace-i Azam Bahaeddin Nakşibend Hz. ne şöyle soruldu:
— Sülûktan maksat nedir?.
Allah sırrının kudsiyetini artırsın; söyle anlattı:
— Bundan maksat, icmal yollu olan marifeti tafsile dökmektir; istidlali olanı da
keşfe getirmektir.
Bunlardan başka bilgilerin hâsıl olacağını söylemedi.
Evet., bu tarikatta, çok çok ilimler zuhur eder; çok değerli irfan duyguları
hâsıl olur. Lâkin, bütün bunları geçmek gerekir.
Bir salik, sıddıkiyet makamı sayılan nihayetler nihayetine ulaşmadıktan sonra;
bu hakikat ilimlerinden, yakin haline dayalı marifetlerden yana nasibi olamaz.
Ne olurdu bileydim; bu makamın ilimlerinden, marifetlerinden yana hiç bir
nasipleri olmadığı halde, ehlullahtan kimlerdir ki: Kendileri için bu makamdan
nasibe kail olurlar?.. Yolu nedir?. Şu âyet-i kerime bu manada ne kadar
güzeldir.
— «Her ilim sahibinden üstün bir bilen vardır.» (12/76)
***
Kaza ve kader meselesinin sırrına da muttali oldum. Bunlarla, Şeriat-ı garranın
esasına aykırı olmayan bir yolla bu meseleyi bildim. Şekillerin hiç biri ile,
onların arasında aykırılık yoktur. Hem de, icab noksanlığından ve cebir
şaibesinden münezzeh ve beri olarak. İşbu mana zuhurda; mehtaplı gecedeki ayın
ondördü gibidir... Asıl şaşılacak durum şu ki: Şeriatın esasına aykırı bir
durumu olmadığı halde, bu meselenin gizli tutulmasına sebep nedir?. Şayet onda,
bir aykırılık şaibesi olsaydı; gizli saklı tutma isinde bir bağlantı
kurulabilirdi. Belki de bu sır şu âyet-i kerimede saklıdır:
— «Yaptığından sual olunmaz.» (21/23)
Bu manada
gelen bir şiir şöyledir:
O kimdir söz eder işi hakkında;
Ey sözcü, rıza ve teslim dışında.
***
Maarif ve ilimlerin feyizleri, bahar bulutlarından yağan yağmur gibi feyiz
olarak gelmektedir. O şekilde ki: Kuvve-i müdrike, (idrâk akıl gücü,) onu
taşımaktan âciz durumdadır. Kuvve-i müdrike, mücerred bir tabirdir. Yoksa, Yüce
Sultanın ihsanları, ancak onu taşıyıcılarına yüklenebilir.
***
İlk önceleri, bu duyulmamış ilimleri kitaba yazmak için içimde bir heves vardı;
ama buna muvaffak olamadım. Bu hususta, bende bir ağırlık ve zorluk oluyordu.
Sonunda, kendi kendimi teselli ettim. Şöyle ki:
Bu türlü feyiz yollu gelen ilimlerden gaye meleke husulüdür; onu ezberleyip
durmak değildir. Nitekim, ilim talebeleri; ilmi, mevlevi bir melekeye nail olmak
için öğrenirler; yoksa sarf, nahiv ve diğer ilimlerin usullerini ezberlemek
değildir.
***
Yukarıda işaret edilen ilimlerden bazılarını arz etmek istiyoruz. Önce şu âyet-i
kerime ile başlayalım:
— «Onun benzeri gibi yoktur: o, hakkıyla işiten, kemaliyle görendir.» (42/11)
Bu mübarek cümlenin başı; zahir olan mana gibi, sırf tenzihin isbatıdır.
— «Hakkiyle işiten, kemaliyle görendir.» (42/11) Bölümü ise, tercihi tam ve
tekmil etmektedir. Bunların daha açık beyanı şöyledir:
Yaratılmışlar için işitme ve görme durumunun sübutu; toplu manada olsa dahi, bir
benzeyişin sabitliği dolayısı ile vehim yollu vardır. İste, Allah-ü Teâlâ bu
vehmin defi için, görmeyi ve işitmeyi onlardan nefyetmektedir. Kısaca şu mana
anlatılmak istenir: Hakkiyle işiten, kemaliyle gören o Yüce Allah'tır.
Bu mana yanlış anlaşılmasın; biraz daha açılalım:
Mahluklarda, göz ve kulak mevcuttur; ama bunların, gerçek manası ile görmekte ve
işitmekte bir dahli yoktur. Subhan olan Yüce Hak, kulağı ve gözü yarattığı gibi;
görmeyi ve işitmeyi de yaratmıştır. Hem de, âdet olduğu yoldan, sözü edilen iki
sıfatı yarattıktan sonra.. Bunda mahlûk sıfatların hiç bir tesiri yoktur. Bu
arada bir tesir sözü edecek olsak dahi; ondaki bu tesir dahi mahluktur. O
mahlukların kendileri sırf cemad nev'inden olduğu gibi; aynı şekilde sıfatları
cemad nev'inden sayılır.
Üstte anlatılan manaya bir misalle yol verelim:
Allah-ü Teâlâ Kadir sıfatı ile, sırf kudreti icabı taşta bir konuşma yarattığı
zaman:
— Hakikaten taş konuştu.. Onda konuşma vasfı vardır.
Denemez.
Hülâsa olarak, mana bu merkezdedir. Taş cemad (cansız) sayılır; anlatılan
sıfatın onda varlığı farz edilse dahi, o da kendi gibi cansız cemaddır. Onun,
asla harf ve ses çıkarmakta bir dahli yoktur. . İşte, bütün sıfatlar, üstte
anlatılan kabilden olup öyle kıyaslanabilir.
Bu babda asıl anlatılmak istenen gaye şudur: Bu iki sıfat; diğerlerine nazaran,
daha fazla zuhur etmekte olduğundan, Allah-ü Teâlâ, onların nefyi için bir
özellik yarattı. Kalanların nefyi, bunlara kıyasla daha uygundur.
Şu da ilim üzerine bir ilmî görüş..
Subhan olan Yüce Allah, mahlukta önce ilim sıfatını yarattı; sonra onun maluma
teveccühünü yarattı. Daha sonra o sıfatın, bu mahlukla ilgisini yarattı. Daha
sonra bu malumun ona inkişafını yarattı. İlim sıfatını yaratmasının akabinde
dahi mahlukta inkişafı yarattı.
İşbu yaratma durumu, ilâhî âdetin cereyan tarzına göre olup gitti. İşte, bundan
da bilinmiş oldu ki: Anlatılan inkişafta, ilmin bir dahli yoktur.
Şimdi, üstte anlatılan mana yolundan; daha önce anlatılan işitme ve görme
sıfatlarını tekrar ele alalım. Şöyle ki:
Allah-ü Teâlâ, mahlukta önce işitme sıfatını yarattı. Sonra duymayı ve işitilen
şeye teveccühü yarattı. Sonra, işitmenin kendisini yarattı. Daha sonra, işitilen
şeyin idrâkini yarattı.
Görme durumu da aynı. Önce görme sıfatını yarattı. Sonra, göz bebeğinin dönüşünü
ve görülecek şeye teveccühünü yarattı. Daha sonra görülen şeyin idrakini
yarattı.
Anlatılan kıyas, sair sıfatlarda dahi caridir.
Tam manası ile işiten, gören o kimsedir ki: İşitmesinin ve görmesinin başında;
anlatılan iki sıfat bütünüyle kendisinde buluna.. Bir kimse böyle değilse o;
hakkiyle işiten, kemaliyle gören olamaz.
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki: Mahlukların sıfatları da, kendileri gibi,
cemadat nev'indendir.
Bu manada son kelâm şudur:
— Allah-ü Teâlâ, yaratılmışlardan, başlıca, bu sıfatları nefyetti; artık onlar
için kendilerine has olan bir sıfat yoktur. Bu sıfatlar, Subhan Allah'ın zatı
için sabit olmuştur ki; tenzihle teşbih beyni birleştirile.. Hattâ, mevzuumuz
olan âyet-i kerimenin tamamı; tenzihin isbatı, başlıca benzeyişin nefyi içindir.
Birinci manada anlatılan bilgi.. Yani: Bu mahluklardaki sıfatların Subhan Hakka
ait oluşunu, onların kendilerini sırf cemadat çeşidinden sayıp anlatılan
sıfatların onlardaki zuhurunu görmek için şu misal yerindedir: Oluk, testi ve
bunlardan zuhur eden su.. Sıfatların onlardaki zuhurunu, mahlukta anlatıları
misaldeki gibi görmek, velayet makamına yakışan ilimler meyanında sayılır.
İkinci manada anlatılan bilgiye gelince.. Yani: Bu mahlûklardaki sıfatların,
Subhan Hakka ait olduğunu vicdanen görmek, bilmek.. Cemadatta görüldüğü gibi.. O
mahlukları dahi, ölüler misali şuursuz itikad etmek.. Nitekim, bu manada,
Allah-ü Teâlâ şöyle buyurdu:
— «Sen meyitsin; onlar dahi meyitlerdir.» (39/30)
İşbu manada anlatılan ilim, şehadet makamına yakışan bir ilimdir.
Bu misalle, aynı zamanda; iki makam arasındaki fark dahi anlaşılmış oldu.
Az şey, çoğa delil olduğu gibi; damla su, bolluğa delildir. Bu manada bir şiir
şöyledir:
Senenin bolluğu bahardan bellidir.
Nitekim, bu yüksek makama çıkanlar; mahlukattaki fiilleri, ölü ve cemadattaki
gibi görmektedirler. Hal böyle iken, o mahlukların fiillerini Subhan Hakka
bağlamazlar.
— Bu fiillerin faili Allah'tır.
Demezler. Allah-u Teâlâ, böyle bir bağlantı kurulmaktan yana pek yücedir. Bu
manayı, aşağıdaki misallerle biraz daha açalım.. Şöyle ki:
Bir şahıs, bir taşı hareket ettirdiği zaman, hiç bir şekilde:
— Bu şahıs hareket etti.
Denmez.. O şahıs, ancak hareketi meydana getirdi. Asıl hareket eden ancak
taştır.
Aynı şekilde, o taş cansız cemadat cinsinden olduğu gibi, onda görülen hareket
dahi öyledir. Yani: Sırf cansız cemadat çeşidi bir hareket.. Bu mana icabı
olarak; anlatılan hareket icabı bir şahsın öldüğünü farz edelim; hiç bir
şekilde:
— "Onu taş öldürdü" denmez. Şöyle denir:
— Taşı atan şahıs öldürdü..
Şeriat âlimlerinin kavli, bu ikinci manada anlatılan ilme uygundur. Allah-u
Teâlâ, onların çalışmalarını şükrana lâyık eylesin. Onlar, şöyle derler:
— Kullarda görülen yapılmış işler, aslında Subhan Hakkın yarattığı san'atıdır.
Dilemek ve seçmek sureti ile işlerin onlardan çıkmasına rağmen durum budur.
Fiillerin masnuiyetinde (işlerin yapılmasında) onların bir dahli yoktur.
Onların işleri, yapılan amelin meydana gelişine göre olan tesir dışında; belli
karışık bazı hareketlerden ibarettir.
Burada şöyle bir soru sorulabilir:
— Durum anlatıldığı gibi olunca, onların fiillerine sevap ve ikap akla yakın bir
say olmaz. Zira onların durumu, taşa verilen bir emir gibidir. Taşın fiiline
yapılacak zem ve medih gibi olur.
Bu suale vereceğim cevap şudur:
— Taşla mükellef kişiler arasında fark vardır. Teklifin yeri, güç ve iradenin
bulunduğu yerdir. Taşta ise ne irade vardır; ne güç. Halbuki mükelleflerde irade
vardır. Lâkin, onların bu iradeleri de, Subhan Hak tarafından yaratıldığından;
muradın husulü babında bir tesiri yoktur. Dolayısı ile, işbu irade meyyit
gibidir.
Hülâsa: Murad olan dahi, ilâhî âdetin cereyan tarzına göre; tahakkuk ettikten
sonra mahluktur, (yaratılmıştır.)
Her ne kadar, mahlukun kudretinin müessir olduğu söylenirse de, isterse umumî
manada olsun; kaldı ki: Maveraünnehir âlimleri de bu yola gitmişlerdir, işbu
tesir dahi kudrette mahluktur. Tıpkı kudret kendi zatında mahluk olduğu gibi..
Çünkü onun tesiri zımnında asla mahlukun bir seçme hakkı yoktur. Bunun için, o
kudretin tesiri dahi cemadat mesabesindedir.
Bu mevzuu, şöyle bir misalle kapatalım:
Bir şahıs, birinin tahriki sonu; yukarıdan aşağı bir taşın indiğini ve bir
hayvanı (canlıyı) öldürdüğünü gördüğü zaman inancı şudur: Bu taş cemad
nev'indendir; keza o taşı harekete getiren fiil dahi cemaddır. Şuna da inanır:
Bu fiilin neticesi olan ölüm dahi cemaddır.
Hülâsa: (Mahlukata ait) zatlar, sıfatlar, fiiller sırf cemadattır; sırf
ölüdürler..
— «Hayy Kayyum.» (2/255)
Ayet-i kerimesinde anlatılan sıfatın sahib-i hakikîsi Allah'tır.
— «Hakkiyle işiten; kemaliyle görendir.» (42/11)
Mealine gelen âyet-i kerimesi ile anlatılan, yine odur..
— «Tanı manası ile bilen, gerçekten haberdar olandır.» (66/3) Mealindeki âyet-i
kerime ile anlatılan yine odur.
— «İrade buyurduğunu yapandır.» (85/16)
Mealindeki âyet-i kerime ile beyan edilen Yüce Zat yine odur. Ve şu mealdeki
mübarek âyet, onun şanında ne kadar güzeldir:
— «Anlat, söyle: Rabbimin kelimeleri için denizler mürekkep olsa, Rabbimin
kelimeleri bitmeden denizler tükenir; isterse bir misli daha yardıma gelsin..»
(18/109)
***
Edep dışı
saydığım işler arttı; sözü uzatmam haddi aştı.
Ne yapabilirim ki? Kelâmın güzelliği, mutlak Cemil zattan geliyor. Beni öyle bir
yere ulaştırdı ki, orada: Söz uzadıkça güzelleştiği sanılıyor. Her ne miktar
ondan anlatılsa; lezzet ve halâvette en üst dereceye varılıyor. Bununla beraber,
kendimi o Yüce Zat'tan konuşmaya münasip görmüyorum: Hattâ, ismini dahi
söylemeye cesaret edemiyorum. Bu manada bir şiir var:
Misk, gülsuyuyla yusam ağzımı bin kere;
Yine de ehil olamam hiç onu zikre..
Bir başka manada şiir:
İnsana yakışan odur ki, zaman haddini unutturmaya..
***
Bu arada, asıl dilek şudur: Bol teveccüh ve inayet..
Yaramaz hallerimi nasıl arz edeyim?. Kendimde her ne gibi iyi bir hal bulsam; o,
anlattığım üstün teveccühün bir başlangıcıdır. Yoksa:
Ben yine o Ahmed'im, hiç değişmedim..
***
Meyan Şah Hüseyin'e tevhid yolu zuhur etti; şu anda onunla hazza dalmış
durumda.. Hatıra, onu oradan çıkarmak geliyor ki; hayrete ulaşsın; asıl gaye de
budur.
Muhammed Sadık, kendini zapt edemiyor; bunu küçüklüğüne vermek gerek. Seferde
arkadaş olsa; çok terakkiye nail olur. Dağa çıkarken, arkadaştı; çok terakkiye
nail oldu. Hayret ummanından kana kana içti. Hayret babında, bu Fakir'le onun
tam bir münasebeti var.
Şeyh Nur dahi aynı şekilde bu makamdadır. Çok terakki etti. Bu Fakir'in
yakınlarından bir genç var; hoş halli cidden. Berki tecelliye yakındır; galiba
ona karşı istidadı da var.
***
Başa dön
019.MEKTUP
İhtiyaç sahiplerinden bazılarının işlerini ısmarlamaya dair.
***
İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu mükerrem şeyhi Muhammed
Bakibillah'a yazmıştır.
***
Hizmette olanların en küçüğünden bir arzuhaldir.
Bir şahıs askerden geldi. Şöyle anlattı:
Dehlî ve Serhend dervişlerine, sonbahar faslı için toplanan meblağ; vazifeliler
tarafından alınmış yüce dergâhınızda devamlı kalanlar için gönderilmiştir.
Bunun, iyi bir tahkikten sonra, hakkı olanlara ulaştırılması arzu. edilmektedir.
Anlatılan durum dolayısı ile, bu mektubu yazmak cesaretinde bulundum.
Eğer bu haber doğru ise.. Bu arzuhali getiren kimseye; aşağıda yazılı miktar,
ismi belirtilen şahıslara verilmek üzere havale edilmelidir:
Şeyh Hafız Ebülhasan'a bin dirhem.. Bu zat, ilim ehlidir.
Şeyh Hafız Şalı Muhammed'e bin dirhem. Bu zat, Şeyh Nevvab'ın vekil kıldığı
kimselerdendir.
Anlatılan şahıslardan her ikisi de hayatta ve hizmette devamlıdırlar;
kendilerinde, hiç bir şüpheli durum yoktur.
Her ikisi de, Serhend'de olup mutemed vekillerini göndermişlerdir.
***
Başa dön
020.MEKTUP
İhtiyaç sahiplerinden bazılarının işlerine dairdir.
***
İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu muazzam şeyhi Muhammed
Bakibillah'a yazmıştır.
***
Hizmet babında olanların en küçüğünden bir arzuhaldir. Yüce dergâhta
bulunanların vakitlerini boşa giderme işi bizden defalarca sudur etti. Bu durum,
şunların işleri için oluyordu: Habibüllah Serhendî'nin anası, nikâhlı kadını, bu
mektubun zımnında yazılan diğer hizmetçiler..
Bunların işlerine dair meblâğ, Dehlî'de ise.. Mevlâna Ali'ye emir buyurunuz, onu
kendilerine teslim etsin.
Bunlardan bazısı bu iş için, birini gönderdi; bazıları da kendi geldi. Şayet,
onlara ödenecek meblâğ Dehlî'de değilse; kendileri hayattadırlar; hisselerinin
sağlanmasını taleb ediyorlar. Bunun dışında bir şey yazmak, fazladan açılmak
olur.
***
Başa dön
021.MEKTUP
a) Velâyet-i Muhammediye başta olmak üzere, velayet dereceleri. O
velayet sahibine salât-ü selâm ve saygılar.
b) Nakşibendî tarikatının medhi, sair tarikatlara nazaran üstünlük nisbeti.
Allah-ü Teâlâ, bu yol ehlinin sırlarının kudsiyetini artırsın.
***
İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu Hacı Musa'l - kari'nin
oğlu Muhammed Mekkî'ye yazmıştır.
***
Latif mektup, zaif nahif kula ulaştı.
Allah-ü Teâlâ, ecrinizi artırsın; işlerinizi kolay kılsın, özrünüzü kabul
buyursun. Zeyğ-ı basardan mutahhar (gözün maddeye kaymasından) yana temiz olan
Beşerin Efendisi hürmetine..
Ona ve onun âline salâtların en faziletlisi, selâmların en kemallisi olsun.
***
Ey kardeşlerim,
Bilmiş olunuz; ehlullah katında:
— Fena.
Olarak anlatılan, ölümden evvelki ölüm gerçekleşmedikçe, mukaddes zata ulaşmak
kolay olmaz. Hattâ, havaî enfüsî ilâhlara, (görünmeyen putlara) afakî sayılan
batıl mabudlara ibadetten necat dahi mümkün olmaz. Keza, İslâm'ın hakikatına
erilemeyeceği gibi; imanın kemale ermesi dahi kolay olmaz. Nerede kaldı ki: Tanı
abid kullar zümresine girilsin; evtad zatlar derecesine erilsin.
Durum anlatıldığı gibi olmasına rağmen; bu fena hali, velayet mertebelerine
atılan ilk adımdır ve işin başında hâsıl olan bir kemal derecesidir.
Anlatılan mana açısından bakılıp velayetin evveline göre âhiri; ilk derecesine
göre de son derecesi kıyas edile..
Bu manada şu şiir ne kadar güzeldir:
Gör gül bahçemi, anla baharımı..
Şu da bir
başka şiir:
Bolluğu senenin, bellidir baharından..
***
Velayet makamlarının birbirinden üstün dereceleri vardır. Şundan belli olmuştur
ki: Her peygamber basamağında, kendisine has bir velayet makamı vardır.
Velayet derecelerinin en yüksek basamağındaysa.. Resulullah S.A. efendimizin
kademi vardır. Ona ve kardeşlerine salâvatın en tamamı saygıların en uğurlusu..
Bir tecelli-i zatî var ki orada: İsimler, sıfatlar, şüun ve itibarlar için; ne
icab yönü ile ne de selb yönü ile itibar vardır. İşte orası: Resulullah S.A.
efendimizin velayetine mahsustur. İtibara ve vücuda bağlı itibar perdelerinin
cümlesi, ilim ve ayn olarak açılması ancak, bu makamda tahakkuk eder.
İşte, anlatılan zamandadır ki, vuslat açıktan hâsıl olur; gerçek olarak vecd
hali tahakkuk eder; ama bir zan olarak değil..
Resulullah S.A. efendimize tabi olan kâmil zatlara; bu pek değerli makamdan
nasib vardır. Ona salât ve selâm.
Üstte anlatılan mana icabı olarak, Resulullah S.A. efendimize tabi olmanız
gerekir; şayet: Bu büyük velayet makamını elde etmek, bu yüksek dereceyi tekmil
için yönelmiş iseniz, size de oradan nasib gelir.
***
Pek çok meşayih katında, üstte anlatılan zatî tecelli, BERKİ sayılır; Allah
onlara rahmeti ile muamele eylesin.
— BERKİ.
Demenin manası şudur: Şam büyük Yüce Hazret'e karsı perdeler, şimşek misali az
bir zaman içinde açılır.. Bundan sonra, isimlerin ve sıfatların perdeleri gelir;
Yüce Zat'ın nurlarını gizler.
İşbu mana icabıdır ki: Zati olan huzur, şimşek gibi çakıp geçer; ama gaybet-i
zatiye (zata bağlı gizlilik veya özde kaybolmak) cidden çok kalır.
Nakşibendiye meşayihi katında bu zatî huzur, daima vardır. Onlara göre: Geçip
giden, gaybete tebdil olan huzura itibar yoktur. Allah-ü Teâlâ, onların
sırlarının kudsiyetini artırsın.
Anlatılan büyük zatların kemal derecesi; bütün kemal derecelerinin üstündedir;
nisbetimiz dahi, bütün nisbetlerin üstündedir. Nitekim, onların ibarelerinde
şöyle gelmiştir:
— Bizim nisbetimiz, bütün nisbetlerin üstündedir.
Bu cümlede gecen:
— Nisbet.
Tabirinden murad, daimî zatî huzurdur,
***
Yukarıda anlatılandan daha hayret verici bir durum şudur: Bu büyük zatların
tarikatında; nihayet, bidayet içindedir. Bu manada, Resulullâh'ın ashab yolunu
izlerler.. Allah-ü Teâlâ ona salât ve selâm eylesin. Şöyle ki: Resulullâh'ın
S.A. ashabı, onunla yaptıkları ilk sohbette, işin sonunda erileceğe hemen
ermişlerdir. İşbu mana, sonun ilke ağdırılmış olmasının manasıdır.
Resulullah S.A. efendimizin velayet makamı; cümle nebilerin ve resullerin
makamlarından üstün olduğu gibi, anlatılan büyüklerin velayet makamları, cümle
velîlerin makamından üstündür. Allahu Teâlâ, onların sırlarının kudsiyetini
artırsın.
Nasıl anlatıldığı gibi olmasın ki; bunların velayetleri: Sıddık-ı Ekber'e r.a.
dayanmaktadır.
Evet, bu büyük meşayihin bazı fertlerine, bu bağlılıktan bir nisbet ulaşır; ne
var ki o: Sıddık-ı Ekber'den gelen bir nasiptir. Allah ondan razı olsun.
Nitekim, anlatılan mananın devamı olarak, şu haberi Ebu Said verdi:
— Hazret-i Sıddık-ı Ekber'in r.a. cübbesi bana ulaştı. Bu cübbenin, adı geçen
Ebu Said'e ulaşma haberi, Nefehat sahibi tarafından nakledilmiştir.
**
Bu Tarikat-ı Aliyye-i Nakşibendiye'ye has bazı kemalâtları açıklamaktan maksat:
Talipleri bu yola teşviktir. Ne var ki, onun kemalâtını tam manası ile anlatmak
bana göre değil.. Mevlevi —Mevlâna Celâleddin-i Rumî— Mesnevî'de şöyle dedi:
Boşa gider onun şerhi cahillere;
Aşk
gizlilik ister, düşmesin dillere..
Onları anlattım ki rağbet edile;
Yitirilip, dalınmaya hüzünlere..
Selâm size ve tüm hidayete tabi olanlara..
***
Başa dön
022.MEKTUP
Bu mektûp, Lâhor müftîsi şeyh Muhammedin oğlu şeyh Abdülmecîde
yazılmıştır.
Rûhun nefse niçin bağlanmış olduğu ve bunların yükselmelerini ve
inmelerini ve cesedin ve rûhun Fenâ ve Bekâlarını ve Da’vet makâmını
bildirmektedir:
Nûr ile zulmeti birlikte bulunduran Allahu Teâlâ, her türlü ayıpdan, kusûrdan
uzaktır. Mekânsız, cihetsiz olan rûhu, cihetli olan, maddeden yapılmış olan
bedene yaklaştıran, Rabbimizi tesbîh ederiz. Zulmetli olan bedeni, nûrlu olan
rûha sevdirdi. Nûr zulmete âşık oldu. Çok severek, onun ile birleşti. Bu
bağlantı ile, nûrun cilâsı arttı. Ona yakınlaşmakla, parlaklığı çoğaldı. Nûrun
bu hâli, ayna yapılacak cama benzemektedir. Cama parlaklık vermek için ve
cisimleri gösterebilmek kuvvetini kazanması için, önce toprak maddeleri ile
sıvanır. Karanlık, katı toprak maddeleri ile sıvanan camın parlaklığı artar.
Kıymetsiz, çamur gibi madde ile sıvanan camın kıymeti çoğalır. Parlak olan nûr,
karanlık cesede bağlanınca, önceden Allahu Teâlâ'ya olan yakınlığını unuttu.
Hattâ, kendi varlığını ve özelliklerini unuttu. Karanlık bedene olan sevgisine
dalarak ve yalnız bir görünüş olan o heykele bağlanarak kendini unuttu. Onunla
bir arada kalınca, kıymetini gayb etti. Kötüleşti. Bu dalgınlık çukurundan
kendini kurtaramazsa, ona yazıklar olsun! Onun bedenle birleşmesi, yükselmesi
için idi. Buna kavuşamazsa, yükselmeğe uygun olan yaratılışını bozarsa, yolundan
saparsa, ona yazıklar olsun! Allahu Teâlâ ona ezelde merhamet ettiyse, onu
lûtfuna, inâyetine kavuşturdu ise, başını kaldırır, elinden kaçmış olan
ni’metleri hâtırlar, eski hâline döner.
Arabî beyt tercemesi:
Hep seni düşünürüm, haccım ve umrem sanadır.
Herkes taş toprak düşünür, kalbim senden yanadır.
Nûr bedenden yüz çevirip, mukaddes olan sevgilinin şühûduna dalarsa, ona
bağlanırsa, karanlık bedeni de, o mukaddes makâma sürükler. Buraya olan sevgisi,
karanlık bedene olan bağlılığını unutturacak kadar çoğalırsa, beden de onun
nûrları ile aydınlanır. Nûrların müşâhedesinde kendini unutur.
Matlûbun huzûruna perdesiz olarak kavuşur. İnsan, şimdi hem cesedin, hem rûhun
fenâsına kavuşmakla şereflenir. Bu fenâdan sonra, bu şühûd ile bekâ hâsıl
olursa, fenâ ve bekâ tamâmlanmış olur. Velî ismini almak hakkı olur. Velâyet
derecesine kavuşunca, iki şeyden biri olur: Yâ, tam şühûda dalar, kendini hep
unutur. Yâhut, insanları Hak Teâlâ'ya çağırmak için geri döner. Geri döndükten
sonra, bâtını Allahu Teâlâ ile, zâhiri insanlar ile olur. Bu zamân nûr,
kendisine karışmış olan zulmetten kurtulur. Matlûbuna, ya’nî Hak Teâlâ'ya döner.
(Ashâb-ı yemîn)den olur. Kendisinin sağı solu yok ise de, hâli sağ olmağa
uygundur. Çünki hayırları kendinde toplamıştır, kemâle kavuşmuştur. Bu ikisi de
sağda bulunur. Sağ mübârektir. (Allahu Teâlâ hakkında da, iki eli, mübârek olan
sağ taraftadır) buyurulmuş olması da bunun gibidir. (İki eli demek, Onun râzı
olduğu, beğendiği şey demektir). Mekânsız nûr ve bâtın dediğimiz rûhtur. Ciheti
olan karanlık ve zâhir ise, nefis demektir.
Suâl: Birinci kısımdan olan, ya’nî geriye dönmeyen Evliyâ da, âlemi biliyor,
insanlarla birlikte yaşıyor. Bunların hep Allahu Teâlâ'ya bağlı olmaları ve
kendilerini unutmaları ne demektir?
İnsanları Allahu Teâlâ'nın rızâsına, sevgisine kavuşturmak için geri dönen
Evliyâ ile bunların arasında ne fark vardır?
Cevâp: Kendilerini unutmak ve hep Allahu Teâlâ'ya bağlı kalmak demek, nefs rûhun
nûrları arasına girdikten sonra, rûh ile nefsin birlikte, Allahu Teâlâ'ya
teveccüh etmesi demektir. Böyle olduğu yukarıda bildirilmiştir. Mahlûkları
bilmek ise, his organları ve kuvvetleri ile ve hareket organları ile olur. Bu
organlar, nefsin tafsîlidir. Nefsin arzûları ile işlemektedir. Hulâsa olan,
kuvvet merkezi olan nefs, rûhun nûrları altında Allahu Teâlâ'yı müşâhede
etmektedir. Bunun tafsîli, açıkta olan kısımları, eski şü’ûru ile hareket
etmektedir.
Hulâsanın yok hâle gelmesi ile, onların hareketinde gevşeklik hâsıl olmuyor. Bu
âleme rücû’ etmiş olan Evliyâ “rahmetullahi aleyhim ecma’în” böyle değildir.
Bunların nefsi, mutmainne oldukdan sonra, rûhun nûrları altından çıkıyor.
Mahlûklar âlemine bağlanıyor. Bu bağlılıkla, insanları Allahu Teâlâ'nın rızâsına
çağırıyor.
Nefs hulâsadır, topluluktur dedik. His organları ve hareket organları ve
kuvvetleri, nefsin tafsîlidir, açıkta bulunan parçalarıdır dedik. Çünki nefsin
etten olan kalbe ya’nî yüreğe bağlılığı vardır. Yüreğin de, (Hakîkat-i câmi’a-i
kalbiyye), ya’nî kısaca kalp veyâ gönül denilen latîfeye bağlılığı vardır.
Yürek, gönüle olan bu bağlılığı sebebi ile, rûha da bağlanmış olur. Rûhtan gelen
feyizler, bu bağlılıklar vâsıtası ile nefse gelir. Sonra nefsden organlara ve
kuvvetlere yayılır. Bunlar nefsde hulâsa olarak mevcûttur. Bu anlaşılınca,
Evliyânın iki kısmının başka oldukları anlaşılmış olur. Birincileri, sekr
sâhibleridir, ya’nî şü’ûrsuzdurlar. İkincileri sahv sâhibleridir. Ya’nî
şü’ûrludurlar. Birincileri dahâ şerefli, ikincileri ise, dahâ üstündür.
Birincilerin hâli Evliyâlığa uygundur. İkincilerin hâli Peygamberliğe uygundur.
Allahu Teâlâ, bizleri Evliyânın kerâmetlerine kavuşmakla şereflendirsin ve
Enbiyâya “salavâtüllahi teâlâ ve selâmühü alâ nebiyyinâ ve aleyhim ve alâ cemî’i
melâiketil mukarrebin vel’ibâdissâlihîn ilâ yevmiddîn” tam uymakla yükseltsin!
Bu satırları yazan duâcınızın, arabîsi, fârisîsinden dahâ güzel değil ise de,
şerefli mektûbunuz arabî kelimelerle yazılmış olduğundan, mektûbumuzu da, sizin
gibi yazdık. Sözümüz burada tamâm oldu. Hepinize selâm olsun!
Başa dön
023.MEKTUP
Bu mektûp, Hân-ı Hânân ismi ile meşhûr Abdürrahîme “rahmetullahi
teâlâ aleyh” arabî olarak yazılmıştır.
Dîni, câhillerden öğrenmeği men’ etmekte ve soy adı seçmekten
bahsetmektedir:
Allahu Teâlâ hepimizi lâftan kurtarıp, iş yapmak nasîb buyursun. İnsanların en
iyisi ve hepsinin Peygamberinin “sallallahu aleyhi ve sellem” hâtırı için,
amelsiz ilimden, işe yaramayan bilgilerden korusun!
Arabî mısra’ tercemesi:
Bir kimse ki, bu duâya âmîn diye,
Hak Teâlâ, o kula rahmet eyleye!
Ey, yüksek yaratılışlı kardeşim! Allahu Teâlâ, sizin yaratılışınızda bulunan
kemâlâtın meydâna çıkmasını ihsân eylesin! Bu dünyâ Âhiretin tarlasıdır. Burada
tohum ekmeyip, yaratılışta bulunan, toprak gibi yetiştirici kuvvetini
işletmeyenlere, bundan fâydalanmayanlara ve amel, ibâdet tohumlarını elden
kaçıranlara yazıklar olsun! Toprak gibi yetiştirici kuvveti işletmemek, oraya
bir şey ekmemekle veyâ zararlı, zehirli tohum ekmekle olur. Bu ikincisinin
zararı, bozukluğu, birincisinden kat kat dahâ çoktur. Zehirli bozuk tohum ekmek,
dîni, din derslerini, dinden haberi olmayanlardan öğrenmek ve din düşmanlarının
kitâplarından [mecmû’alarından] okumaktır. Çünki, din câhilleri, nefsine uyar,
keyfi peşinde koşar. Dîni, işine geldiği gibi söyler. Karşısındakinin de nefsini
azdırır ve kalbini karartır. Çünki, din câhilleri, din dersi verirken ,
islâmiyyete uygun olmayanı uygun olandan ayıramaz. Gençlere neleri ve nasıl
anlatmak lâzım geldiğini bilemez. Kendi gibi, talebesini de câhil yetiştirir.
Birçok şeyler okuyup ezberlemekle, insan din adamı olamaz ve din bilgisi
veremez.
Bir din âlimi, gençlere din öğreteceği zamân, bunlara önce, dinsizler, islâm
düşmanları tarafından şırınga edilen, yanlış propagandaları, iftirâları anlayıp,
anlatıp, onların temiz ve körpe kafalarını bu zehirlerden temizler. Zehirlenen
rûhlarını tedâvî eder. Sonra, yaşlarına, anlayışlarına göre, islâmiyyeti ve
meziyyetlerini, faydalarını, emirlerindeki ve men’lerindeki hikmetleri,
incelikleri ve insanlığı sa’âdete ulaştırdığını, onlara yerleştirir. Böylece
gençlerin rûh bahçelerinde dertlere devâ, rûhlara gıdâ olan nefis çiçekler
yetişir. Böyle bir din âlimini ele geçirmek, en büyük kazançtır. Onun bakışları,
rûhlara işler. Sözleri, kalplere te’sîr eder. Dîn-i islâmı, hâzır lokum gibi
yutmak, susuz kalmış iken, soğuk şerbet içip ciğerlerine kadar serinliyebilmek,
ancak böyle bir Allah adamının sunması ile mümkündir. Allahu Teâlâ, hepimizi
Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın doğru yolundan ayırmasın! Âmîn. Çünki,
insanları dünyâ ve Âhiret râhatına kavuşturan, ancak bu yoldur. Şu fârisî beyt
ne güzel söylenmiştir. Beytin tercemesi:
Arabistân'da doğan, Muhammed “aleyhisselâm”
İki cihânda, üstün Odur, hemân!
Kara toprak altında kalsın, her an,
Onun kapısında, toprak olmayan!
Peygamberlerin “alâ nebiyyinâ ve aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” en yükseğine, en
üstününe bizden selâmlar olsun!
Ne kadar şaşılacak şeydir ki, kıymetli teveccühünüze kavuşmakla şereflenen
şâ’irlerden birinin, bir kâfir ismini soyadı aldığını işittim. Hem de, kendisi
seyyidlerden, sevmemiz lâzım gelen büyüklerden biridir. Keşke bunu duymasaydım.
Bu alçak ismi acabâ niçin aldı? Bir türlü anlayamıyorum. Böyle isimleri
almaktan, korkunç arslanlardan kaçmaktan, dahâ çok kaçmak lâzımdır. Böyle
isimleri, her çirkinden dahâ çirkin görmek lâzımdır. Çünki, bu isimler ve
onların sâhipleri, Allahu Teâlâ'nın düşmanlarıdır. Onun Peygamberinin
“sallallahu aleyhi ve sellem” düşmanlarıdır. Müslümânların, bütün kâfirleri
düşman bilmesi emr olunmuştur. Bu gibi pis isimleri, evlâdına koymamaları, her
Müslümân'a vâciptir. Benim tarafımdan ona söyleyiniz! Bu ismi değiştirsin! Onun
yerine, ondan hayırlı ve Müslümân'a yakışan bir isim koysun. Müslümân olana,
Müslümân ismini koyması yakışır. Allahu Teâlâ'nın sevdiği ve Onun Peygamberinin
“sallallahu aleyhi ve sellem” beğendiği, İslâm dîninde bulunmakla şereflenmiş
bir kimsenin hâline uygun da, ancak budur.
Tirmizî ve İbni Mâce “rahmetullahi aleyhimâ” bildiriyor: Abdullah bin Ömer
“radiyallahu anhümâ” buyurdu ki, (Hazret-i Ömer'in bir kızının adı Âsiye ya’nî
isyân edici idi. Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem”, onu değiştirdi.
Cemîle yaptı). Bunlar gibi, dahâ birçok insan, yer ve sokak ismini değiştirerek,
Müslümân'a yakışan isimler takdığını Ebû Dâvud bildirmektedir. Hadîs-i şerîfte,
(Kötü zan altında kalınacak yerlerden kaçınız!) emrolundu. Dinsizlik alâmeti
olan ve bu zannı uyandıran isimleri koymaktan, kaçınmak, her Müslümân'ın
vazîfesidir. Bakara sûresi, ikiyüzyirmibirinci âyetinde meâlen, (Mü’min olan bir
köle, kâfir olan bir beyden, dahâ kıymetlidir!) buyuruldu.
Muhammed aleyhisselâmın yolunda gidenlere, Allahu Teâlâ, selâmet versin! Âmîn.
Başa dön
024.MEKTUP
Bu mektûp, Kılınc Hâna yazılmıştır.
Sofînin kâin ve bâin olduğu ve kalbin birden fazla şeye
bağlanmayacağı ve muhabbet-i zâtiyye hâsıl olunca sevgiliden gelen elemlerle
ni’metlerin müsâvî olduğu ve mukarreblerle ebrârın ibâdetleri arasındaki
başkalığı ve kendini yok bilen Evliyâ ile insanları da’vet için geri dönmüş olan
Evliyânın başkalıkları bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ, Peygamberlerin en üstünü hürmetine “sallallahu aleyhi ve sellem”
size selâmet ve âfiyet versin! Hadîs-i şerîfte, (Kişi, sevdiği ile birlikte
olur) buyuruldu.
Kalbinde, Allah'tan başka hiçbir şeyin sevgisi kalmayan ve ancak Onu “teâlâ ve
tekaddese” dileyen kimselere “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” müjdeler
olsun. Bu hadîs-i şerîfe göre, bu kimse, Allahu Teâlâ ile berâber olur.
Görünüşde insanlar ile birlikte ve onlarla alış verişte ise de, hakîkatde Allahu
Teâlâ iledir. Kâin ve bâin olan sofînin hâli böyledir. Bu sofî, Allahu Teâlâ ile
(Kâin)dir. Ya’nî Allahu Teâlâ ile bulunur ve insanlardan (Bâin)dir. Ya’nî
ayrıdır. Yâhut, görünüşte insanlar ile kâindir. Hakîkatte ise insanlardan
bâindir. Kalp, ya’nî gönül birden fazla şeyi sevmez. Bu bir şeye olan sevgisi
kesilmedikçe başka şeyi sevemez. Kalbin mal, evlâd, mevkı’, medh olunmak gibi
çeşitli arzûları ve bağlantıları ve sevdikleri görülür ise de bu sevgilileri
hakîkatte hep bir sevgilisi içindir. O biricik sevgilisi de, kendi nefsidir.
Onların hepsini, kendi nefsi için sevmektedir. Bunları, hep kendi nefsi için
istemektedir. Onların nefslerini düşünmemektedir. Nefsine olan sevgisi kalmazsa,
nefsi için onlara olan sevgisi de kalmaz. Bunun içindir ki, kul ile Rabbi
arasındaki perde, kulun kendi nefsidir. Çünki hiçbir şeyi o şey için
sevmemektedir. Onun için hiçbir şey perde olmaz. Kul, hep nefsini düşünmektedir.
Bunun için perde, yalnız kendisidir. Başka hiçbir şey değildir. Kul, kendinin
nefsini düşünmekten büsbütün kesilmedikçe Rabbini düşünemez. Allahu Teâlâ'nın
sevgisi onun kalbine yerleşemez. Bu büyük ni’met, ancak tam fenâ hâsıl olduktan
sonra elde edilebilir. Mutlak olan Fenâ da, Tecellî-i zâtîye bağlıdır. Çünki,
ortalıktan karanlığın kalkması, ancak, parlak olan güneşin doğması ile olur.
(Muhabbet-i zâtiyye) denilen bu sevgi hâsıl olunca, sevgilinin ni’metleri ve
elemleri, sevenin yanında eşit olur. Bu zamân, ihlâs hâsıl olur. Rabbine ancak
Onun için ibâdet eder. Kendi nefsi için değil. İbâdeti, ni’metlere kavuşmak için
olmaz. Çünki, ona göre ni’metlerle azâplar arasında başkalık yoktur. İşte bu hâl
mukarreblerin derecesidir.
Ebrâr böyle değildir. Bunlar, Allahu Teâlâ'ya ni’metlerine kavuşmak için ve
azâbından korktukları için ibâdet ederler. Bu iki dilekleri ise, nefislerinin
arzûlarıdır. Çünki bunlar, Allahu Teâlâ'nın zâtını sevmek sa’âdetine
kavuşmamışlardır. Bunun için (Ebrârın hasenâtı, mukarreblerin seyyiâtı
olmuştur). Çünki, ebrârın hasenâtı, bir bakımdan hasenâttır. Başka bakımdan
seyyiât olur. Mukarreblerin hasenâtı ise, her bakımdan hasenâttır. Ya’nî
iyiliktir. Evet, mukarreblerden, tam Bekâya kavuştuktan ve bu sebepler âlemine
indikten sonra, Allahu Teâlâ'ya, korku ile ve ni’metlerine kavuşmak için ibâdet
eden de vardır. Fakat, bunların korkuları ve arzûları kendi nefisleri için
değildir. Bunlar, Allahu Teâlâ'nın rızâsına, sevgisine kavuşmak için ve Onun
gazabından, gücenmesinden korktukları için ibâdet ederler. Bunlar Cenneti de
isterler. Çünki, Cennet, Allahu Teâlâ'nın rızâsının, sevgisinin bulunduğu
yerdir. Yoksa Cenneti istemeleri, nefislerinin zevkleri için değildir. Bunlar
Cehennemden korkar. Ondan koruması için duâ ederler. Çünki, Cehennem, Allahu
Teâlâ'nın gazabının bulunduğu yerdir. Yoksa, Cehennemden korkuları, nefislerini
azâptan kurtarmak için değildir. Çünki, bu büyükler, nefislerine köle olmaktan
kurtulmuşlardır. Allahu Teâlâ için hâlis kul olmuşlardır. Bu mertebe,
mukarreblerin en üstün derecesidir. Bu mertebeye kavuşan, (Velâyet-i hâssa)
makâmına erdikten sonra (Peygamberlik) makâmının yüksekliklerinden bir şeylere
de kavuşur.
Sebepler âlemine inmeyen ise, müstehlik olan, ya’nî kendini yok bilen Evliyâdan
olur. Bunun Peygamberlik makâmının kemâlâtından haberi yoktur. Başkalarını
kemâle getiremez. Yukarıda bildirdiğimiz birinci sınıf Evliyâ “rahmetullahi
aleyhim ecma’în” gibi değildirler. Allahu Teâlâ, insanların en üstünü hürmetine
“sallallahu aleyhi ve sellem” bizleri bu büyükleri sevmekle şereflendirsin.
Çünki, (Kişi, sevdiği ile berâber olur). Evvelimiz ve sonumuz selâmette olsun!
Başa dön
025.MEKTUP
Bu
mektûp, hâce Cihân'a yazılmıştır.
Peygamberlerin en üstününe “sallallahu aleyhi ve sellem” ve Hulefâ-i Râşidîne
uymağa çalışmak lâzım olduğu bildirilmektedir:
Allahu
Teâlâ kalbinize selâmet versin! Göğsünüzü genişletsin! Nefsinizi temizlesin!
Cildinizi yumuşatsın! Bunların hepsi, hattâ rûhun, sırrın, hafînin ve ahfânın
bütün kemâlâtına kavuşmak, ancak Peygamberlerin en üstününe uymakla olur
“sallallahu aleyhi ve sellem”. Öyle ise, Ona uymak için ve Onun dört halîfesine
uymak için çok çalışınız.
Onun dört
halîfesi doğru yoldadırlar. Ondan sonra, herkesi doğru yola onlar getirmiştir.
Onlar, insanları doğru yolda ilerleten yıldızlardır. Evliyâlık semâsının
güneşleridirler. Onların izinde yürümeğe kavuşmakla şereflenenler, tam kurtuluş
ile kurtulurlar. Onların yolundan ayrılanlar, doğru yoldan sapar, felâkete
düşerler. 286. mektûbun son iki sahîfesini okuyunuz!
Merhûm
Şeyh Sultânın iki oğlu çok sıkıntıdadır. Geçimleri güç durumdadır. Yüksek
makâmınızdan dileğimiz onların imdâdına, yardımlarına yetişmenizdir. Bu hayırlı
işe siz lâyıksınız. Hattâ bütün insanların ihtiyâçlarını gidermek için cenâb-ı
Hak size başarılar vermiştir. Allahu Teâlâ başarılarınızı arttırsın. Hep hayırlı
işlere ulaştırsın. Allahu Teâlâ, size ve doğru yolda olanlara selâmet versin!
Başa dön
026.MEKTUP
Bu mektûp, Şeyh-ul-âlem Mevlânâ Hâce Muhammed Lâhorîye
yazılmıştır.
Şevk, arzû ebrârda olur. Mukarreblerde olmaz. Bu makâmla ilgili
birkaç şey bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ bizi ve sizi Muhammed aleyhisselâm'ın nûrlu caddesinde bulundursun
“alâ sâhibihessalâtü vesselâmü vettehıyye”.
Hadîs-i kudsîde, (Ebrâr bana kavuşmağı çok istiyor. Ben de onları çok istiyorum)
buyuruldu. Allahu Teâlâ, ebrârın şevk, arzû sâhibi olduklarını bildirdi. Çünki,
mukarrebler vâsıl olmuşlardır. Bunlarda kavuşmak arzûsu artık kalmamıştır. Şevk,
ayrı olanlarda bulunur. Mukarreblerde ayrılık gayrılık yoktur. Herkes bilir ki,
kimse kendi nefsine kavuşmak için şevk sâhibi değildir. Hâlbuki kendi nefsini
taşkınca sevmektedir. Çünki, nefsinden ayrı değildir. Allahu Teâlâ'da bâkî ve
kendi nefsinden fânî olmuş bir mukarrebin Allahu Teâlâ'ya olan yakınlığı, bir
kimsenin kendi nefsine olan yakınlığı gibidir. Bunun için zevk, yalnız ebrârda
bulunur. Çünki, ebrâr çok sevmektedir ve kavuşmamıştır. Ebrâr demek, sona
varmamış, mukarreb olmamış sâlik demektir. Tasavvuf yolunun başında veyâ
ortasında bulunur. Sona varmasına kıl kadar ayrılık kalsa bile, mukarreb olmaz.
Şu fârisî şi’rde ne güzel söylenmiştir. Fârisî beytin tercemesi:
Dostun ayrılığı az olsa da, az değildir;
Eğer gözde yarım kıl olsa da, çok görünür.
Sıddîk-ı Ekber “radiyallahu teâlâ anh” bir kimsenin Kur’ân-ı kerîm okurken
ağladığını gördü. (Biz de böyle idik, fakat şimdi kalplerimiz katılaştı)
buyurdu. Bu söz, kötülemeye benzeyip, övünmek olan sözlerdendir. Şeyhimden
“kuddise sirruh” işittim, (Nihâyete ermiş, kavuşmuş olan, yolun başlangıcında,
kendisindeki şevki, arzûyu özleyebilir) buyurdu. Şevkin giderilmesi makâmın dahâ
yükseldiğini, dahâ tamâm olduğunu gösterir. Bu makâm ye’s makâmıdır. Ya’nî
anlayamamaktan hâsıl olan üzüntü makâmıdır. Çünki kavuşulabilecek şey için şevk
olur. Kavuşmak ümîdi olmayan bir yerde şevk olmaz. Yüksek derecelerin sonuna
ulaşmış olan bir kâmil, bu âleme geri döndüğü zamân, ayrılık ateşine düştüğü
hâlde, eski şevki, arzûsu geri gelmez. Çünki, şevkin gitmesi, ayrılık kalmadığı
için değildi. Ye’s, ümîtsizlik geldiği içindi. Geri döndükten sonra da bu ye’s
kendisinde vardır. Birinci kâmil “rahmetullahi aleyh” böyle değildir. O, âleme
dönünce, şevk de geri gelir. Çünki, önceden yok olmuş olan (Fakd) ya’nî gaybûbet,
yok olmak, yine hâsıl olmaktadır. Bir kâmil, geri döndüğü zamân, fakd, ayrılık
bulunursa, fakdın gitmesi ile yok olan şevk tekrâr hâsıl olur.
Suâl: Vusûl mertebeleri ya’nî kavuşturan yol, sonsuzdur, bitmez tükenmez. Ne
kadar ilerlese yine uzak olacağı için, hep şevk bulunmaz mı?
Cevâp: Vusûl mertebelerinin sonsuz olması, isimlerde ve sıfatlarda ve şü’ûnda ve
i’tibârâtda olan geniş yolculuklardadır. Böyle seyr eden bir sâlik için, yolun
sonu olmaz. Ondan şevk hiç gitmez. Yukarıda bildirilen müntehî ise, bu
mertebeleri kısaca geçerek, söz ile, kelime ile, işâret ile anlatılamayacak
makâma vâsıl olmuştur. Orada hiç ümîtlenmek yoktur. Bunun için kendisinde şevk
ve taleb kalmaz. Bu hâl, Evliyânın büyüklerinde olur. Bunlar sıfatların
çukurundan kurtulmuşlar. Zât-i ilâhîye “teâlea ve tekaddes” kavuşmuşlardır.
Bunlar, sıfatlarda uzun uzun ilerleyen ve şü’ûnât mertebelerinde seyr eden
sâlikler gibi değildir. O sâlikler, bitmez tükenmez sıfatların tecellîlerine
bağlanıp kalırlar. Bunlar için olan vusûl mertebeleri kendisini ancak sıfatlara
kavuşturur. Zât-i ilâhîye yükselmek ancak sıfatlarda ve i’tibârâtda, kısaca seyr
etmekle olabilir. İsimlerde uzun uzadıya seyr eden bir kimse, sıfatlara ve
i’tibârâta bağlanıp yolda kalır. Böylece şevk ve taleb kendisinden ayrılmaz.
Vecd ve tevâcüdden kurtulmaz. Vecd ve tevâcüd sâhipleri, sıfatların
tecellîlerine kavuşanlardır. Bunlar için (Tecelliyât-i Zâtiyye) yoktur.
Şevkleri, vecdleri oldukça bu tecellîlerden nasîp alamazlar.
Suâl: Allahu Teâlâ'ya şevk olması ne demektir? Çünki, Allahu Teâlâ'dan hiç bir
şey mefkûd, yok değildir?
Cevâp: Burada şevk demek, belki (Müşâkele San’ati) ile söylenmiş olabilir. Çok
olduğunu bildirmek içindir. Çünki, azîz, cebbâr olan Allahu Teâlâ'nın her şeyi
şiddetlidir, çoktur. Za’îf insanların her şeyinden gâlib ve kuvvetlidir. Bu
cevâp âlimlere göre verilen cevâbdır. Bu fakîr kulun başka bir cevâbı dahâ
vardır ki tasavvuf yoluna uygun bir cevâptır. Fakat bu cevâpta biraz sekr,
şu’ûrsuzluk bulunmaktadır. Sekir olmayınca, güzel olmuyor. Hattâ câiz olmuyor.
Çünki, sekir sâhipleri özürlü olur, affedilirler. Sahv, şü’ûr sâhipleri mes’ûl
olurlar. Sorguya çekilirler. Şu anda, tâm sahv hâlindeyim. Şimdi o cevâbı
bildirmek yerinde olmaz. Önceleri ve sonraları Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Onun
Peygamberlerine bitmez tükenmez salât ve selâm olsun!
Başa dön
027.MEKTUP
Bu mektûp, Hâce Ammek için yazılmıştır.
Tarîkat-i aliyye-i Nakşibendiyyeyi övmektedir:
Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Onun sevdiği kullarına selâm olsun! Merhamet ederek
bu dostunuza gönderdiğiniz kıymetli mektûp gelerek bizleri sevindirdi. Selâmette
olunuz. Bu yüksek Nakşibendiyye zincirini övmekten başka bir şeyle başınızı
ağrıtmak istemiyorum. Yavrum! Bu yüksek zincirin büyükleri “kaddesallahu teâlâ
esrârehüm” buyuruyorlar ki, (Bizim nisbetimiz bütün nisbetlerin üstündedir).
Nisbet dedikleri huzûr ve âgâhlıktır. Bunlar hiç gayb olmayan huzûra kıymet
verir. Böyle devâmlı olan huzûra (Yâd-i Dâşt) demişlerdir. Bu büyüklerin nisbeti,
yâd-i dâşt olmaktadır. Bu fakîrin anladığına göre, yâd-i dâşt şöyle
açıklanmaktadır: Allahu Teâlâ'nın isimleri, sıfatları ve şü’ûnu ve i’tibârâtı
birlikte olmaksızın, yalnız zât-ı ilâhînin zuhûr etmesine ya’nî kalbe, rûha
görünmesine (Tecellî-i Zât) denir. Bu tecellîye (Berkî) demişlerdir. Ya’nî,
şü’ûn ve i’tibârât perdelerinin aradan kalkması, zâtın görünmesi, şimşek çakar
gibi bir ân sürer. Sonra bu perdeler hemen araya girerek örtülür. Böyle olunca,
gaybsız, devâmlı huzûr düşünülemez. Bir ân huzûr, ondan sonra devâmlı yokluktur.
Bu büyükler “rahmetullahi aleyhim ecma’în” böyle olan nisbete kıymet
vermemiştir. Hâlbuki başka silsilelerin, tarîkatların büyükleri, öyle olan
tecellî nihâyete kavuşanlara nasîb olur dediler. Bu huzûr, devâmlı olursa, hiç
örtünmezse, isimlerin ve sıfatların ve şü’ûnun ve i’tibârâtın perdeleri araya
karışmadan tecellî ederse, gaybsız, perdesiz huzûr olur. Yâd-i dâşt olur. İşte,
bu büyüklerin nisbeti olan Yâd-i dâşti, başkalarının nisbetleri ile
karşılaştırmalıdır. Böylece hepsinin üstünde olduğunu anlamalıdır. Çok kimse,
böyle bir huzûrun varlığına inanamaz. Arabî beyt tercemesi:
Ni’mete kavuşanlara âfiyet olsun;
Zavallı âşık birkaç damla ile doysun.
Bu yüksek nisbet, öyle garîb oldu ki, hattâ bu büyük kıymetli zincire bağlanmış
bulunanlara da söylense çoğunun inanmayacağı umulur. Şimdi, bu büyüklerin
yolunda bulunanlara göre nisbet demek, Allahu Teâlâ'nın huzûru ve
anlaşılamayacak bir şühûdudur ve cihetsiz olarak Ona teveccüh etmektir. Yukarıda
olmak hayâle gelirse de, cihetsizdir ve görünüşte devâmlıdır. Bu nisbet yalnız
cezbe makâmında hâsıl olur. Böyle nisbetin başka tarîkatlardaki nisbetlerden
yüksek bir tarafı yoktur. Hâlbuki, yukarıda bildirdiğimiz Yâd-i dâşt, cezbe
tamamlandıktan ve sülûk makâmları sona erdikten sonra hâsıl olur. Bunun
derecesinin yüksekliğini bilmeyen kimse yoktur. Eğer gizli kalmışsa, elde
edilememesindendir. Bir kimse hased ederek inanmazsa ve aşağı bir kimse kendi
kusûrundan dolayı inâd ederse ona bir diyeceğimiz yoktur. Fârisî iki beyt
tercemesi:
Bir câhil bu büyüklere dil uzatırsa,
Cevâb vermeğe değmez dersem iyi olur.
Hep aslanlar, bu zincire bağlanmışlardır,
Kurnaz tilki bu zinciri nasıl koparır?
Evveliniz ve sonunuz selâmette olsun!
Başa dön
028.MEKTUP
Bu mektûp, yine Hâce Ammeke yazılmıştır.
Hâlinin yüksekliğini bildirmektedir. Fakat bu yazıdan, hâlinin
alçaldığı ve uzaklaşmış olduğu anlaşılmaktadır:
Lütf ederek bu dostunuza gönderdiğiniz merhametli mektûp gelerek bizleri
sevindirdi. Okuyarak şereflendik. Hürriyyete kavuşanların, kelepçede olanları
hâtırlaması ne büyük ni’metdir. Kavuşanların, ayrı kalanların dertlerine ortak
olması, çok sevindirici bir şeydir. Ayrı kalan bu zavallı, kendini kavuşmağa
lâyık bulmadığı için, uzak bir köşeye çekildi. Yaklaşmaktan kaçarak, uzaklarda
soluğu aldı. Kavuşmaktan vazgeçip ayrılığa katlandı. Hürriyyeti seçmekte zindân
hayâtını gördüğü için, seve seve zindân hayâtını seçti. Fârisî beyt tercemesi:
Sultân bir şey beklerse köleden,
Kanâ’at kalksın artık ortadan.
Bozuk yazılarla ve saçma işâretlerle başınızı ağrıtmayayım. Allahu Teâlâ, bizi
ve sizi Peygamberlerin efendisinin yolunda bulundursun “sallallahu aleyhi ve
sellem”!
Başa dön
029.MEKTUP
Bu mektûp, Şeyh Nizâmeddîn-i Tehânîserîye yazılmıştır.
Farzları kılmağa ve sünnetleri, edepleri gözetmeğe teşvîk etmekte
ve farzların yanında nâfileleri yapmanın kıymetinin az olduğu ve yatsı namâzını
gece yarısından sonra kılmamağı ve abdestte kullanılan suyu içmemeği ve
mürîdlerin secde etmelerinin câiz olmadığını bildirmektedir:
Allahu Teâlâ, bizi ve sizi ta’assubdan, ya’nî başkasını çekememekten ve doğru
yoldan ayrılmaktan korusun ve insanların en üstünü o temiz Peygamberi hürmetine
“sallallahu aleyhi ve sellem” pişmân olacak, üzülecek şeyleri yapmaktan
kurtarsın!
İnsanı Allahu Teâlâ'nın rızâsına, sevgisine kavuşturacak işler, farzlar ve
nâfileler olmak üzere ikiye ayrılır. Farzların yanında nâfilelerin hiç kıymeti
yoktur. Bir farzı vaktinde yapmak, bin sene nâfile ibâdet yapmaktan dahâ çok
faydalıdır. Hangi nâfile olursa olsun, ne kadar hâlis niyyet edilirse edilsin,
ister namâz, oruç, zikir, fikir olsun, ister başka nâfileler olsun, hep
böyledir. Hatta, farzları yaparken, bu farzın sünnetlerinden bir sünneti ve
edeplerinden bir edebi gözetmek de, böyle çok faydalıdır.[1] Öğrendiğimize göre,
Emîr-il-mü’minîn Ömer Fârûk “radiyallahu anh” hazretleri sabâh namâzını cemâ’at
ile kıldıktan sonra, cemâ’ate baktı, Ashâbından birini bulamadı. (Filân kimse
cemâ’atte yoktur) buyurdu. Orada bulunanlar, o kimse gecenin çok sâatlerinde
uyumaz. Belki şimdi uykuya dalmıştır, dediler. Halîfe, (Eğer bütün gece uyuyup
da sabâh namâzını cemâ’at ile kılsaydı dahâ iyi olurdu) buyurdu. Bundan
anlaşılıyor ki: Bir edebi gözetmek ve tenzîhî olsa bile, bir mekrûhtan sakınmak,
zikrden ve fikrden ve murâkabeden ve teveccühden dahâ faydalıdır. Tahrîmî olan
mekrûhtan sakınmanın faydasını, artık düşünmelidir. Evet, bu nâfile işler,
farzları gözetmek ile ve harâmlardan, mekrûhlardan sakınmak ile birlikte
yapılırsa, elbette dahâ güzel, çok güzel olur. Fakat böyle olmazsa, pek zararlı
olur. Meselâ zekât olarak bir dank [ya’nî bir dirhemin dörtte birini ki, bir
gram gümüş demektir] bir Müslümân fakîre vermek, nâfile olarak dağlar kadar
altın sadaka vermekten ve hayrât, hasenât ve yardımlar yapmaktan kat kat dahâ
iyidir, kat kat dahâ çok sevâptır. Bu bir dank zekâtı verirken, bir edebi
gözetmek, meselâ, akrabâdan bir fakîre vermek de, nâfile iyiliklerden kat kat
dahâ faydalıdır. Bundan anlaşılıyor ki, yatsı namâzını gece yarısından sonra
kılmak ve böylece gece namâzı sevâbını da kazanmayı düşünmek, çok yanlıştır.
Çünki, Hanefî mezhebindeki imâmlara göre “radiyallahu teâlâ anhüm” yatsı
namâzını gece yarısından sonra kılmak mekrûhtur. Sözlerinden de, (Kerâhet-i
tahrîmiyye) olduğu anlaşılmaktadır. Çünki, yatsı namâzını gece yarısına kadar
kılmak mubâh demişlerdir. Gece yarısından sonra kılmak mekrûh olur
buyurmuşlardır. Mubâhın karşılığı olan mekrûh ise, tahrîmen mekrûhtur. Şâfi’î
mezhebinde gece yarısından sonra yatsıyı kılmak câiz değildir. Bunun içindir ki,
gece namâzı kılmış olmak için ve bu vakitte zevk ve cem’iyyet elde etmek için,
yatsıyı gece yarısından sonraya bırakmak çok çirkindir. Böyle düşünen bir
kimsenin, yalnız vitir namâzını gece yarısından sonraya bırakması yetişir. Vitir
namâzını gece yarısından sonra kılmak müstehabdır. Böylece, hem vitir namâzı
müstehab olan vaktinde kılınmış olur, hem de gece namâzı kılmak ve seher
vaktinde uyanık bulunmak ni’metlerine kavuşulmuş olur. O hâlde bu işten
vazgeçmek ve geçmiş namâzları kazâ etmek lâzımdır. İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe Kûfî
“radiyallahu teâlâ anh” hazretleri, namâz abdestinin edeplerinden bir edebi terk
ettiği için kırk senelik namâzı kazâ etmiştir.
Şunu da söyleyelim ki, abdestsizliği gidermek için veyâ sevâp kazanmak için
abdest almakta kullanılmış olan suya (Müsta’mel su) denir. Bu suyun içilmesi
için kimseye izin vermeyiniz! Çünki, İmâm-ı A’zama göre müsta’mel su, kaba
necistir. Fıkıh âlimleri bu suyun içilmesini yasak etmişlerdir. Bu suyu içmenin
mekrûh olduğunu bildirmişlerdir. Evet, abdest aldıktan sonra ibrikte kalan
kullanılmamış sudan içmek şifâ olur demişlerdir. Eğer böyle olduğuna inanan bir
kimse isterse, bu kullanılmamış sudan veririz. Bu fakîr, Dehli şehrine son
gittiğim zamân bu iş başıma gelmişti. Sevdiklerimizden birkaçına rü’yâda, bu
fakîrin abdestte kullandığı müsta’mel sudan içmelerinin lâzım olduğu, içmezlerse
büyük zarar görecekleri bildirilmiş. Böyle şey olmaz diye çok karşı geldi isem
de, faydası olmadı. Fıkıh kitâplarına baktım. Kurtuluş yolunu şöyle buldum ki,
üç kere yıkadıktan sonra, (Kurbet) ya’nî sevâp kazanmak niyyet etmeden, dördüncü
yıkamak ile kullanılan su müsta’mel olmuyor. Bu sevdiklerimizin yalvarması
üzerine niyyet etmeden dördüncü yıkamakta kullanılan suyu içmek için kendilerine
verdim:
Şunu da bildirelim ki, güvenilir birkaç kimsenin bildirdiklerine göre,
halîfelerinizden birkaçına mürîdleri secde ediyorlarmış, yeri öpmekle kalmayarak
kendilerine karşı secde yapıyorlarmış. Bu işin kötülüğü güneşten dahâ çok
meydândadır. Bu işi yasak ediniz! Hem de çok sıkı yasak ediniz! Böyle işlerden
herkesin sakınması lâzımdır. Hele başkalarına önderlik eden bir kimsenin böyle
işlerden sakınması dahâ çok lâzımdır. Çünki, onun yolunda bulunanlar, onun
yaptıklarını yaparlar ve bu belâya düşerler.
Şunu da bildirelim ki, tasavvuf yolunda ilerleyenlerin bilgileri, hâl ile
kavuşulan bilgilerdir. Hâller de, amellerden hâsıl olur. Amelleri dürüst olan ve
ibâdetleri hakkı ile yapan kimselerde hâller hâsıl olur. Bu hâller, birçok
şeyleri öğrenmelerine sebep olur. Amellerin, ibâdetlerin düzgün olabilmesi için,
bunları tanımak, her birinin nasıl yapılacağını bilmek lâzımdır. Bu bilgiler,
islâmiyyetin ahkâmını ya’nî emirlerini ve yasaklarını, meselâ, namâzın, orucun
ve bunlardan başka farzların ve alış verişlerin ve nikâh, talâk gibi mu’âmelâtın
bilgileridir. Kısaca, Allahu Teâlâ'nın insana emrettiği şeylerin bilgileridir.
Bu bilgiler, öğrenilmekle elde edilir. Bunları öğrenmek, her Müslümân'a elbette
lâzımdır. Her şeyi öğrenmeden önce ve öğrendikten sonra birer cihâd vardır.
Birincisi, ilmi aramak, bulmak ve elde etmek için çalışmak cihâddır. İkincisi,
ilmi elde ettikten sonra yerinde kullanabilmek için yapılan cihâddır. Bunun
için, kıymetli toplantılarınızda, tasavvuf kitâpları okunulduğu gibi, fıkıh
kitâplarının da okunulması ve öğrenilmesi lâzımdır. Fârisî dilinde yazılmış
fıkıh kitâpları çoktur. (Mecmû’a-i hânî) ve (Umde-tül-islâm) ve (Kenz-i fârisî)
fıkıh kitâpları çok kıymetlidir. Hattâ tasavvuf kitâpları okunmasa da, zararı
olmaz; çünki, tasavvuf bilgileri hâl ile, zevk ile, tadını tadarak elde edilir.
Okumakla, dinlemekle anlaşılmaz. Fıkıh kitâplarını okumamak ise, zararlı
olabilir. Bundan çok yazmak, sıkıntı verebilir. Az yazmak, çok şeyleri gösterir.
Fârisî beyt tercemesi:
Az söyledim, dikkat ettim kalbini kırmamağa,
Bilirim üzülürsün, yoksa sözüm çoktur sana.
Allahu Teâlâ bizi ve sizi, sevgili Peygamberine “sallallahu aleyhi ve sellem”
tam olarak uymakla şereflendirsin!
Başa dön
030.MEKTUP
Bu mektûp da, şeyh Nizâm-ı Tehânîserîye yazılmıştır.
Âfâkda ve enfüsde olan şühûdları ve abdiyyet makâmını
bildirmektedir:
Allahu Teâlâ sizi Muhammed aleyhisselâma tâm uymakla şereflendirsin ve Muhammed
Mustafânın “sallallahu aleyhi ve sellem” sünnetlerinin süsü ile zînetlendirsin!
Ne yazacağımı bilemiyorum. Mevlâmız, sâhibimiz “teâlâ ve tekaddes”
hazretlerinden söz edersem, yalan söylemiş ve iftirâ etmiş olurum. O, o kadar
büyüktür ki, bu saçma sapan konuşan aşağı kimsenin söz konusu olmaktan çok
yüksektir. Maddeden yapılmış olan, his organlarının esîri bulunan bir kimse,
maddesiz olandan ve his organları ile anlaşılamayandan ne söyleyebilir? Yok iken
sonradan yaratılmış olan bir kimse, hiç yok olmayandan ne anlayabilir? Maddeli,
zamânlı ve mekânlı olan, maddesiz, zamânsız ve mekânsız olana nasıl yol
bulabilir? Zavallı mahlûk, kendi âleminden dışarıya nasıl çıkabilir? Dışarıdan
haber alamaz. Fârisî beyt tercemesi:
Çok iyi veyâ çok fenâ olsa da bir zerre,
Ömrünce dolaşsa, gezer kendi âleminde!
Bu hâl, seyr-i enfüsîde de hâsıl olmaktadır. (Seyr-i enfüsî), bu yolun
nihâyetinde ele geçer. Yüksek hocamız Bahâeddîn-i Nakşibend “kaddesallahu
sirrehül akdes” hazretleri buyurdu ki, (Ehlullah, ya’nî Allah adamları, Fenâ ve
Bekâ makâmına kavuştuktan sonra, her gördüklerini kendilerinde görürler. Her
tanıdıklarını kendilerinde tanırlar. Bunların hayretleri, anlayamamaları
kendilerinde olur). Zâriyât sûresinin yirmibirinci âyetinde meâlen,
(Kendinizdedir, görmüyor musunuz?) buyuruldu. Seyr-i enfüsîden önce olan
seyirlerin ya’nî ilerlemelerin hepsi, (Seyr-i âfâkî) idi. Seyr-i âfâkîde ele
geçen şeyler hiçtir. Ya’nî, aranılana göre hiç sayılır. Yoksa, şühûd-i enfüsîye
kavuşmak için, önce seyr-i âfâkî lâzımdır. Aldanmamalı! Şühûd-i enfüsîyi, şühûd-i
tecellî-i sûrî ile karıştırmamalıdır. Hâşâ ikisi bir şey değildir. Tecellî-i
sûrîler nasıl olursa olsun, sâlikin nefsinde ya’nî kendinde müşâhede olunurlar,
ya’nî görünürler ise de, hepsi seyr-i âfâkîde hâsıl olmaktadır. Ve (İlm-ül-yakîn)
mertebesinde hâsıl olurlar. Şühûd-i enfüsî ise, (Hakk-ul-yakîn) mertebesindedir.
Bu mertebe ise, yüksek mertebelerin sonuncusudur. Başka kelime bulunamadığı için
şühûd diyoruz. Çünki, aranılan, istenilen şey, hiçbir şeye benzemediği gibi, Ona
uygun olan, Ona bağlı olan her şey de anlaşılamaz ve anlatılamaz. Anlaşılabilen
şeyler, anlaşılamayan şeylere benzemez. Fârisî iki beyt tercemesi:
Anlaşılmaz, ölçülemez bağlılıktır,
Nâsın Rabbi, kuluna böyle bağlıdır!
İnsan bu bağlılığı anlamaz aslâ,
Her şeyi bilir, cânını bilen Mevlâ!
Şühûd-i enfüsîyi bu şühûd-i sûrî ile karıştırmak, insanın her iki makâmda Bekâ
hâsıl etmesinden ileri gelmektedir. Çünki, tecellî-i sûrî, sâliki fânî yapmaz.
Birçok bağlılıklarını yok eder ise de, fenâya kadar götüremez. Bundan dolayı, bu
tecellîde, sâlikin varlığından bir şeyler bulunmaktadır. Seyr-i enfüsî, tâm
Fenâdan ve son Bekâdan sonra olduğundan ve sâlikin anlayışı az olduğundan, bu
iki Bekâyı birbirinden ayıramaz. İkisini birleşmiş sanır. Eğer bu ikinci bekâya
(Bekâ-billah) denildiğini ve bu varlığa, Allahu Teâlâ'nın verdiği vücûd
denildiğini bilseydi, ikisini karıştırmaktan kurtulurdu.
Suâl: (Bekâ-billah) demek, kendini Hak Teâlâ olarak bulmak değil midir?
Cevâp: Hayır, öyle değildir. Tasavvuf büyüklerinin birkaçının sözlerinden böyle
olduğu anlaşılmakta ise de, bu bekâ, birçoklarına, cezbe makâmında, kendilerini
yok bildikten sonra hâsıl olmaktadır. Kendilerini böyle yok bilmeleri, Fenâ
makâmına kavuşmağa benzemektedir. Nakşibendiyye büyükleri “kaddesallahu teâlâ
esrârehüm” bu Bekâya (Vücûd-i adem) adını vermişlerdir. Bu, fenâdan öncedir. Bu
hâl yok olabilir. Yok olduğu görülmüştür de. Zamân olur ki, bu hâli ondan
alırlar. Sonra geri verirler. Tam Fenâdan sonra hâsıl olan Bekâ ise, hiç yok
olmaz. Hiç sarsılmaz. Bunların Fenâsı, devâmlıdır. Bekâda iken fânîdirler.
Fenâda iken de bâkîdirler. Çabuk geçen, tükenen fenâ ve bekâ, kalbin hâlleri ve
değişiklikleri sırasında gelip geçici şeylerdir. Bizim anlatmak istediğimiz ise,
böyle değildir. Hâce Bahâeddîn-i Nakşibend “kaddesallahu teâlâ sirreh” buyurdu
ki, (Vücûd-i adem denilen hâl, insanın tabî’î hâline döner. Fakat vücûd-i fenâ,
insanlık vücûduna dönmez). Bunun için Fenâ sâhiblerinin hâlleri elbette hiç
değişmez. Vakitleri süreklidir. Belki, bunların vaktleri ve hâlleri yoktur.
Bunlar, vaktleri ile değil, vaktlerin sâhibi iledir. Bunların işi hâlleri veren
iledir. Geçip gitmek, bitmek, vaktde ve hâlde olur. Hâlden ve vaktden
kurtulanlar için bitmek, yok olmak tehlikeleri kalmaz. Bu Allahu Teâlâ'nın öyle
bir ni’metidir ki, dilediğine verir. Allahu Teâlâ, büyük ihsân sâhibidir.
Vaktin devâmlı olması demek, bu vaktdeki hâlin bilinmesi ve başka şeyleri gibi
eserlerinin, alâmetlerinin devâmlı olması demek değildir. Belki, vaktin olduğu
gibi devâm etmesi ve hâlin kendisinin devâmlı olması demektir. Bir şeyi yanlış
zan etmek, onun doğru olmasına ziyân getirmez. Hattâ çok zanlar vardır ki, günâh
olur.
Söz uzadı. Biz yine kendimize gelelim! Mukaddes meydânda “celle şânüh” söz
binicisini koşturamayacağımız için, kendi kulluğumuzu, aşağılığımızı ve
gücümüzün yetersiz olduğunu anlatalım. İnsan, kulluk vazîfelerini yapmak için
yaratıldı. Bir kimseye başlangıçta ve ortalarda aşk ve muhabbet verilirse, onun
Allahu Teâlâ'dan başka şeylere olan bağlılıklarını kesmesi için verirler. Aşk ve
muhabbet de aranılacak, özenilecek şey değildir. Kulluk makâmına kavuşmak için
birer aracıdırlar. Bir kimsenin Allahu Teâlâ'ya kul olması için, Ondan başka
şeylere kul olmaktan ve bağlanmaktan tam kurtulması lâzımdır. Aşk ve muhabbet,
bu bağlılıkları kesmekten başka bir işe yaramaz. Bunun için, velâyet ya’nî
evliyâlık mertebelerinin sonu, en yükseği (Abdiyyet makâmı)dır. Velâyet
derecelerinde, abdiyyet makâmının üstünde hiçbir derece yoktur. Bu makâmda, kul
ile sâhibi arasında, kulun sâhibine muhtâç olmasından ve sâhibin kendisinin ve
sıfatlarının hiçbir şeye hiç muhtâç olmamasından başka hiçbir bağlılık yoktur.
Burasını iyi açıklayalım ki, kendisi ile Onun kendisi arasında ve sıfatları ile
Onun sıfatları arasında ve kendi işleri ile Onun işleri arasında, hiçbir
bakımdan hiçbir benzerlik bulmayacaktır. Onun zıllı, görüntüsü olduğunu
söylemekte, bir benzerlik, bir bağlılık olur. Bundan da kaçınmak lâzımdır. Onu
yaratıcı, kendisini yaratılmış bilmelidir. Bundan başka hiçbir şeye ağız
açmamalıdır. Tasavvuf yolunda ilerleyenlerin çoğu “rahmetullahi teâlâ aleyhim
ecma’în” (Tevhîd-i fi’li) ile karşılaşmaktadır. Her şeyi yapan Allahu Teâlâ'dır
derler. Bu büyükler, bu işleri yaratanın bir olduğunu bilir. Bu işleri yapan
birdir demek istemezler. Böyle söylemek, zındıklık olur. Bunu bir misâl ile
açıklayalım:
Kukla oynatan bir kimse, perde arkasında oturur. Tahtadan, kartondan insan
şeklinde yapılmış cansız şeyleri iple oynatır. Seyirciler, perdede oynayan
karton, tahta parçalarının birçok şeyler yaptığını görür. Aklı olan kimseler bu
hareketleri, perde arkasında oturan adamın yaptığını anlar. Fakat bu işler,
perdedeki tahta parçalarından meydâna gelmektedir. Bunun için, bu şekiller
hareket ediyor denir. Perde arkasındaki adam hareket ediyor denmez. Bu sözleri,
işin doğrusunu göstermektedir. Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât”
yolları da böyle olduğunu bildirmektedir. İşleri yapan bir yapıcıdır demek,
sekir hâlinde söylenen sözlerdendir. Sözün doğrusu şöyledir ki, işleri yapan
çoktur. İşleri yaratan birdir. Tevhîd-i vücûd bilgileri de böyledir. Sekir
vaktinde ve hâl kapladığı zamân söylemişlerdir. Keşif yolu ile edinilen
bilgilerin doğru olması, islâmiyyette açıkça anlaşılan bilgilere uygun olmaları
ile ölçülür. Kıl kadar ayrılık sekirden ileri gelir. Din bilgilerinin doğrusu,
Ehl-i sünnet vel-cemâ’at âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”
anladıkları bilgilerdir. Bunlara uymamak yâ zındıklık ve ilhâddır, ya’nî doğru
yoldan ayrılmaktır, yâhut sekir hâlinde söylenmiştir. Sekirden tam kurtulmak, (Abdiyyet
makâmı) nda olur. Başka makâmların hepsinde az çok sekir bulunur. Fârisî mısrâ’
tercemesi:
Dahâ söylersem sonu gelmez.
Hâce Bahâeddîn-i Nakşibend “kaddesallahu teâlâ sirrehül akdes” hazretlerinden (Sülûk
niçin yapılıyor?) diye sorulduğunda, (Kısa, toplu olan bilgilerin genişlemesi,
açıklanması ve akıl ile, düşünce ile bulunan bilgilerin, keşf ile, kalp ile
anlaşılması için) buyurdu. İslâmiyyetin bildirdiği bilgilerden başka şeyler
öğrenmek için demedi. Tasavvuf yolunda ilerlerken, islâmiyyette bulunmayan
şeylerle karşılaşılmakta ise de, yolun sonuna varınca bu bilgilerin hepsi yok
olur. Yalnız islâmiyyetin bildirdiği şeyler, açık ve geniş olarak bilinir. Aklın
dar çerçevesinden kurtularak, keşfin sonsuz meydânına açılmak hâsıl olur. Ya’nî
Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem” bu bilgileri melekten aldığı gibi,
bu büyükler de, bu bilgilerin hepsini, kalplerine gelen ilhâm yolu ile kaynaktan
alırlar. Âlimler, bu bilgileri islâmiyyetten alırlar. Kısaca, topluca
bildirirler. Bu bilgiler, Peygamberlere “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” keşif
yolu ile geniş, uzun bildirildiği gibi, Evliyâya da böylece bildirilmektedir.
Ancak Peygamberler “aleyhimüssalâtü vesselâm” asıldırlar, önce gidenlerdir.
Evliyâ ise bunların arkalarında, izlerinde gelenlerdir. Evliyânın yükseklerinden
pek azını “rahmetullahi aleyhim ecma’în” ancak yüzlerle sene sonra, birbirinden
pek uzak zamânlarda seçerek, bu yüksek makâma kavuştururlar.
Akıl ile, düşünce ile anlaşılan bir bilgiyi keşif yolu ile açıklamak istiyordum.
Fakat kâğıtta yer kalmadı. Böyle olmasında Allahu Teâlâ'nın hikmeti olsa gerek.
Vesselâm.
Başa dön
031.MEKTUP
Bu mektûp, şeyh Sofîye gönderilmiştir.
Tevhîd-i vücûdînin hakîkati ve Allahu Teâlâ'ya yakın olmak ve
berâber olmak ne demek olduğu bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ hepimizi, Peygamberlerin seyyidinin “sallallahu aleyhi ve sellem”
yolundan ayırmasın! Yanınızdan gelen bir zât dedi ki, şeyh Nizâm-i Tehânîserînin
talebesinden biri, sizin yanınızda, bu fakîr için vahdet-i vücûde inanmıyor
demiş. Bu zât, bunu bildirdikten sonra, bu sözün doğru olup olmadığını sordu ve
talebenizin okuyup aydınlanması ve kötü düşüncelere saplanmamaları için,
vahdet-i vücûd üzerindeki bilgimi yazmamı istedi. Müslümâna karşı kötü zanda
bulunmak, günâh olduğundan, talebenizi günâhtan korumak düşüncesi ile, birkaç
kelime yazıp, başınızı ağrıtıyorum:
Muhterem yavrum! Bu fakîr, çocukluğumdan beri, vahdet-i vücûde inanmaktaydım.
Babam “kaddesallahu teâlâ sirreh” de, buna inandığını, her zamân bildirirdi.
Mübârek kalbi, vahdet-i vücûddan ve her şeyden uzak olan, hiçbir sûretle
varılmayan varlığa doğru olduğu hâlde, bu i’tikâddan hiç ayrılmamıştı. Âlimin
oğlu da, yarım âlim demektir sözü gereğince, bu fakîrin bu bilgiden büyük payı
olmuştu. Çok lezzetler almıştım. Fakat, Allahu Teâlâ, sonsuz ihsânı ile, büyük
rehber, hakîkatlerin, ma’rifetlerin kaynağı, İslâm dîninin hâmisi, hocam,
önderim, kurtuluş yoluna kavuşturucu, Muhammed Bâkî “kuddise sirruh”
hazretlerine kavuşturdu. Bu fakîre tarîkat-i aliyye-i Nakşibendiyyeyi ta’lîm
buyurdu. Hiçbir şeye yaramayan bu miskîni, mübârek kalplerinin ışıkları altında
bulundurmakla şereflendirdi. Bu üstün yolda ilerlemeğe alıştırınca, az zamânda,
vahdet-i vücûd bilgileri önüme çıktı. Bu makâmın çeşitli ilimleri, ma’rifetleri
kapladı. Bu mertebenin inceliklerinden, göstermedikleri hemen bir şey kalmadı.
Muhyiddîn-i Arabînin “kuddise sirruh” bildirdiği ince bilgiler, olduğu gibi
meydâna çıktı. (Füsûs) kitâbında yazdığı ve urûcun, bu yolun sonu olduğunu
sanıp, bundan ötesi ademdir, yokluktur dediği, tecellî-i zâtî ile de,
şereflendirdiler. Kendisine Evliyânın sonuncusu diyerek yalnız Evliyânın
sonuncusuna mahsûs olduğunu yazdığı, bu tecellînin çeşitli bilgilerini,
ma’rifetlerini uzun uzadıya, bu fakîre bildirdiler. Bu ma’rifetlere, o kadar
daldım, o kadar kapıldım ki, vahdet-i vücûd hâli, her şeyi unutturdu. Bu
bilgilerin sarhoşu oldum. O anlarda, hocamın yüksek huzûruna arz ettiğim
mektûplarımda, bu sarhoşluğumun derecesini gösteren çılgınca yazılarım vardır.
Uzun zamân, bu hâlde kaldım. Seneler geçti. Nihâyet, Cenâb-ı Hakkın sonsuz lütûf
ve inâyeti, ânsızın, imdâdıma yetişip, bîçûn, bî keyf olan [ya’nî anlaşılmaz
olan] cemâlden perdeler, birdenbire kaldırıldı. [Sanki seller, felâketler yapan
fırtınalı kara bulutlar, bir ânda sıyrılıp, mâvi semâ açıldı. Güneş her yeri
aydınlattı.] Önceden olan, vahdet-i vücûd, ittihâd, Allahu Teâlâ'nın her şeyle
birleşmiş, berâber görünmesi gayb oldu. İhâta, sereyân, kurb ve ma’iyyet, ya’nî
Allahu Teâlâ'nın her yeri kaplaması, doldurması, yakın olması gibi bilgiler,
örtüldü, gitti. İyice anladım ki, yaratanın, yarattıkları ile hiçbir benzerliği,
hiçbir bağlılığı yoktur. İhâta, kurb gibi şeyler, Ehl-i sünnet âlimlerinin
“Allahu Teâlâ o büyük âlimlerin çalışmalarına çok mükâfât versin” bildirdiği
gibi, hep Allahu Teâlâ'nın, ilmi içindir. Kendisi için değildir. Allahu Teâlâ
hiçbir şeyle birleşmiş değildir. O, Odur, mahlûklar, mahluktur. O, bîçûndur,
erişilmez, anlaşılmaz, anlaşılamaz. Bütün âlem ise, his olunan, anlaşılabilen
şeylerdir. Anlaşılamayan anlaşılan gibi olamaz. Vâcib, mümkün gibidir denemez.
Kadîm olan, hâdis olana benzemez. Yokluğu mümkün olmayan, yok olabilen gibi
değildir. Hakîkatler değişemez. Birisi için olan, öteki için söylenemez. Ne
kadar şaşılacak şeydir ki, şeyh Muhyiddîn-i Arabî “kuddise sirruh” ve onun
yolunda giden büyükler, (Allahu Teâlâ, hiçbir sûretle anlaşılmaz. Hiçbir şeye
benzemez) dedikleri hâlde, Zât-i ilâhî, her şeyi ihâta etmiş, kaplamıştır, her
şeye yakîndir, her şeyle berâberdir diyorlar. Bunun doğrusu, Ehl-i sünnet
âlimlerinin bildirdiğidir. Yakîn olan, ihâta eden, Allahu Teâlâ'nın kendisi
değil, ilmidir.
Tevhîd-i vücûdî bilgileri yok olup da, başka ilimler, ma’rifetler hâsıl olduğu
zamân, çok üzülmüştüm. Çünki, vahdet-i vücûd ma’rifetlerinden dahâ üstün şeyler
bulunacağını bilmiyordum. Bu ma’rifetlerin yok olmaması için yalvarıyor, çok duâ
ediyordum. Fakat, perdeler, tamâmen kalkıp, hakîkat bütün açıklığı ile
bildirilince, anladım ki, âlemler, mahlûklar, Sıfât-ı ilâhiyyenin aynaları ve
Esmâ-i ilâhiyyenin görünüşleri ise de, (Tevhîd-i vücûdî) var diyenlerin sandığı
gibi, görünenler, gösterenin kendi değildir. Bir şeyin gölgesi, o şeyin kendisi
değildir. Sözümüzü bir misâl ile dahâ açıklayalım: Büyük bir âlim,
düşündüklerini bildirmek için, harfleri ve sesleri kullanır. Kafasındaki
kıymetli bilgiyi, harflerin, seslerin içinde açığa çıkarır. Bu harfler ve
sesler, o bilgileri gösteren ayna gibidir. Fakat, harfler, sesler bu bilgilerin
aynıdır, bilgilerin kendisidir veyâ bu bilgilerin kendilerini kaplamıştır veyâ
bunların kendilerine yakîndir veyâ bilgilerin kendileri ile berâberdir denemez.
Ancak, harfler ve sesler, bu bilgileri meydâna çıkaran işâretlerdir. Bilgilere
delâlet etmekten, belli etmekten başka, bir şey denemez. Bilgilerin, harf ve
seslerle hiç benzerliği yoktur. Benzerlik, berâberlik, vehm ve hayâl ile
söylenebilir. Hakîkatta, böyle şeyler yoktur. Bu bilgiler ile, harfler ve sesler
arasında görünmek, göstermek ve belli olmak, belli etmek gibi bağlılık
olduğundan, ba’zı kimselerin vehminde, bu bağlılıktan, birleşmek, berâberlik
gibi şeyler doğuyor. Hakîkatte bunların hiçbiri yoktur.
İşte, Allahu Teâlâ ile, bu âlem de böyledir. Göstermek ve gösterilmekten, belli
etmek ve belli olmaktan başka, hiçbir bağlılık yoktur. Mahlûkların her biri,
yaratanın varlığını gösteren birer alâmettir. Onun isimlerinin, sıfatlarının
büyüklüğünü bildiren, birer ayna gibidir. Bu kadarcık bağlılık ba’zı kimselerin
hayâlinde büyüyerek, ba’zı şeyler söylemelerine sebep olmaktadır. Bu hâl,
bilhassa, tevhîd üzerinde murâkabesi çok olanlarda görülüyor. Murâkabelerinin
sûreti, hayâllerinde yerleşiyor. Ba’zıları da kelime-i tevhîdin ma’nâsını,
kısaca düşünüp, çok söylediklerinde, bu hâle düşüyor. Bunların her ikisi de,
ilim ile hâsıl oluyor. Hâl ile ilgileri yoktur. Ba’zıları da, aşırı sevgi ile,
bu hâle düşüyor. Allahu Teâlâ'dan başka, hiçbir şeyin varlığını görmüyorlar.
Bunların böyle görmesi, her şeyin yok olmasına sebep olmaz. Çünki, hissimiz,
aklımız ve islâmiyyet, her şeyin var olduğunu bildirmektedir. Bu sevginin
taşkınlığı zamânında, ba’zan, Allahu Teâlâ'nın kendisi ihâta etmiş, kendisi
yakîndir sanıyorlar. Sevgi ile hâsıl olan tevhîd, önce bildirdiğimiz iki
tevhîdden dahâ yüksek olup, hâl ile hâsıl olmaktadır. Fakat, bu da yanlıştır.
İslâmiyyete uygun değildir. Bunu, islâmiyyete uydurmağa kalkışmak, boşuna
uğraşmaktır. Felsefecilerin zan ile, kısa akılları ile söyledikleri, bozuk
sözler gibidir. Fennin ve islâmiyyetin ışıkları altında olmayıp da, yalnız zan
ile konuşan felsefecileri, ilim adamı sanan ba’zı Müslümânlar, bunların bozuk
sözlerini, yazılarını, islâmiyyete uydurmağa uğraşıyor. (İhvân-us-safâ) gibi
kitâplar, böyle çürük sözleri, âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler ile isbâta
kalkışan câhiller tarafından yazılmıştır.
Evliyânın keşfinde hatâ etmesi, yanılması, müçtehidlerin ictihâdda yanılması
gibidir; kusûr sayılmaz. Bundan dolayı, Evliyâya dil uzatılmaz. Belki, hatâ
edene de, bir derece sevâp verilir. Yalnız şu kadar fark vardır ki, müçtehidlere
uyanlara, onların mezhebinde bulunanlara da, hatâlı işlerde sevâp verilir.
Evliyânın yanlış keşiflerine uyanlara, sevâp verilmez. Çünki ilhâm ve keşf,
ancak sâhibi için senettir. Başkalarına senet olamaz. Müçtehidlerin sözü ise,
mezhebinde bulunan herkes için senettir. O hâlde, Evliyânın yanlış ilhâmlarına,
keşiflerine uymak câiz değildir. Müçtehidlerin “rahmetullahi aleyhim ecma’în”
hatâ ihtimâli olan sözlerine de uymak câiz ve hattâ vâcipdir.
Tasavvuf yolunda ilerleyen sâliklerden ba’zısının, bu mahlûklar aynasında
gördükleri de, böyledir. İster (Şühûd-i vahdet) desinler, ister (Şühûd-i
ehâdiyyet) desinler, Allahu Teâlâ'da, mahlûk sıfatları yoktur ki, mahlûklarda
görülebilsin. Mekânı, yeri olmayan, bir yerde yerleşmez. Mahlûklara hiç
benzemeyeni, mahlûkların dışında aramak lâzımdır. Yeri olmayanı, madde ve
mekânın dışında aramalıdır. Âfâkta ve enfüsde, ya’nî insanın dışında ve
kendisinde görülen her şey O değildir. Onun alâmetleridir. Evliyânın
büyüklerinden Bahâeddîn-i Nakşibend “kaddesallahu Teâlâ sirreh” buyurdu ki,
(Görülen, işitilen ve bilinen her şey, O değildir. Bunları, lâ ilâhe derken yok
etmelidir). Fârisî iki beyt tercemesi:
Her şekil dardır, ma’nâ, nasıl sığar?
dilenci kulübesinde, sultânın ne işi var?
Şekle bakan gâfil, ma’nâdan ne anlar?
cemâli görmeyince, cânânla ne işi var?
Suâl: Nakşibendiyye ve diğer tasavvuf büyükleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim
ecma’în”, vahdet-i vücûd, ihâta, kurb, ma’iyyet-i zâtiyye ve kesretde vahdeti
görmek ve kesretde ehâdiyyeti görmek gibi şeyler olduğunu açıkça söylemişlerdir.
Bu sözlere ne dersiniz?
Cevâp: Bunları, tasavvuf yolunun ortalarında görmüşlerdir. Sonra bu makâmları
geçmişlerdir. Nitekim, bu fakîr kendi hâlimin de, böyle olduğunu yukarıda
yazmıştım. Şunu da bildirelim ki, ba’zı büyüklerin bâtını, hiçbir şeye
benzemeyen bir mevcûdu ararken, zâhiri, bedeni mahlûklar arasında olduğu için,
vahdet-i vücûd bilgisi ile şereflendirirler. Bâtını, bir olan mevcûdu ararken,
zâhiri, Onu mahlûkların aynasında görmektedir. Nitekim, kıymetli babamın böyle
olduğunu, yukarıda bildirmiştim. Vahdet-i vücûd derecelerini bildirdiğim uzun
mektûpta, dahâ uzun anlatmıştım. Burada kısa kesmek uygundur.
Suâl: Hâlık başka, mahlûk başka olunca ve Zât-i ilâhî, mahlûklara yakın olamaz,
ihâta etmez deyince ve Allahu Teâlâ bu dünyâda görülemez ise, bu büyüklerin
sözleri yanlış olmaz mı?
Cevâp: Bu büyükler, gördüklerini söylüyor. Meselâ, aynaya bakan bir kimse,
şeklimi, sûretimi aynada gördüm der. Bu söz de, yerinde değildir. Çünki, aynada
sûretini görmemiştir. Çünki, aynada sûret, şekil yoktur ki görsün. Fakat bu
kimseye, yalan söylüyorsun demeyiz. Bu sözünü ma’zûr görürüz.
Büyüklerin, saklamak gereken böyle hâllerini bildirmelerine sebep, başkasını
taklîd etmediklerinin anlaşılması içindir. Vahdet-i vücûdu kabûl edenler de,
inkâr edenler de, kendi keşf ve ilhâmlarını söylemişlerdir. Keşf, ilhâm,
başkalarına senet olamaz ise de, ilhâm olunan zât için, kıymeti inkâr olunamaz.
İkinci cevâp olarak deriz ki, herhangi iki şey arasında, ortak olan sıfatlar ve
ayrı olan sıfatlar vardır. Mahlûklar, Allahu Teâlâ'nın kendisinden her bakımdan
ayrı oldukları hâlde, görünüşte müşterek olan cihetler de vardır. Allahu
Teâlâ'nın sevgisi, bir kimseyi kaplayınca, ayrılığa sebep olan noktalar,
görünmeyip, müşterek olanlar kalıyor. Hâlık ile mahlûk, birbirinin aynıdır
diyerek gördüklerini doğru söylüyorlar. Sözleri yalan olmuyor. Zât-ı ilâhînin
yakîn olması, ihâta etmesi için olan sözleri de, böyle söylemişlerdir, vesselâm.
Başa dön
032.MEKTUP
Bu mektûp, mirzâ Hüsâmeddîn Ahmed'e yazılmıştır.
Ashâb-ı Kirâmın “aleyhimürrıdvân” kemâlâtını ve hazret-i Mehdîyi
bildirmektedir:
Lutfederek gönderdiğiniz mektûp geldi. Bu garîbleri hâtırladığınıza şükür
eyledim. Büyük hocamızın senelerle hizmetinde hiç istifâde etmemiş gibiyim diyor
ve sebebini soruyorsunuz. Efendim! Böyle şeylerin cevâbını yazmak, hattâ
anlatmak uygun değildir. Çünki, okumakla, dinlemekle anlaşılmaz. Sevgi ve
i’timâd olmak şartı ile, uzun zamân berâber bulunmak lâzımdır. Başka yol ile ele
geçemez. Fârisî beyt tercemesi:
Râhat gece, tatlı mehtâb bul bana,
Her şeyden anlatayım, o zamân sana.
Her suâle cevâp vermek lâzımdır buyurmuşlar. Onun için kısaca bildireyim ki,
tasavvuf yolculuğunda, her makâmın, ayrı bilgileri, ma’rifetleri, hâlleri
vardır. Her makâm için ayrı vazîfe, zikir ve teveccüh lâzımdır. Ba’zı makâmda
zikir, başka makâmda Kur’ân-ı kerîm okumak, namâz kılmak, ba’zısında cezbe,
ba’zısında sülûk, ba’zısında ise bu ni’metin her ikisi vardır. Öyle makâmlar da
vardır ki, cezbe ve sülûk oraya yanaşamaz. Bu son makâmlar çok yüksek, pek
kıymetlidir. Peygamberimizin “sallallahu aleyhi ve sellem” Ashâb-ı Kirâmının
“aleyhimürrıdvân” hepsi, bu makâmlara kavuşmuş, bu büyük ni’met ile
şereflenmiştir. Bu makâmların sâhipleri, başka makâmların sâhiplerine benzemez.
Başka makâmların sâhipleri ise, birbirlerine az çok benzer. Bu makâm, Ashâb-ı
Kirâmdan sonra, hazret-i Mehdîde görünecektir. Tasavvuf büyüklerinden pek az
kimse, bu makâmdan haber vermiştir. Bu makâmın ilimlerinden, ma’rifetlerinden
söyleyen ise, yok gibidir. Bu makâm, Allahu Teâlâ'nın, öyle büyük bir ni’metidir
ki, dilediği, seçtiği bahtiyârlara nasîb olur. Ashâb-ı Kirâm “aleyhimürrıdvân”
bu pek yüksek mertebeye, dahâ ilk sohbette ayak basardı ve zamânla bu
mertebelerde yükselirlerdi. Sonra gelen Evliyâdan birini, bu ni’met ile
şereflendirmek ve Ashâb-ı Kirâmın terbiyesi ile yetiştirmek isterlerse, cezbe ve
sülûk mertebelerini geçirip ve bunların ilim ve ma’rifetlerini atlattıktan
sonra, bu devlete eriştirirler. Bu mertebelere yetişebilmek, insanların en
üstününün “sallallahu aleyhi ve sellem” sohbeti ile mümkün olabilir. Onun izinde
gidenlerden pek az kimseye de, bu bereketi ihsân edebilirler. Bunun sohbetine
kavuşan da, bu mertebelere ulaştıran nisbet ile, yol ile şereflenir. Fârisî beyt
tercemesi:
Rûhul-kudsün feyzine kavuşursan eğer;
Mesîhin yaptıkları, senden de hâsıl olur.
Cezbe, sülûktan önce olduğu zamânlarda yaptıkları gibi, bu yolda da, nihâyetin
hâlleri, başlangıçta gösterilir, tattırılır. Bundan fazla yazmağa imkân
bulamıyorum. Eğer buluşursak ve dinleyenlerin arzû ve hevesleri anlaşılırsa,
inşâallahu teâlâ bu makâmlardan biraz bildirmek nasîb olur. İnsanları her şeye
kavuşturan Allahu Teâlâ'dır.
Sevdiklerimizden birkaçı için yazdıklarınız anlaşıldı. Bu fakîr, hepsinin
kusûrunu bağışlıyorum. Allahu Teâlâ, merhametlilerin en merhametlisidir. O af
buyurur. Fakat sevdiklerimize nasîhat buyurunuz ki, bir arada bulundukları veyâ
uzakta oldukları zamân üzücü bir şey yapmasınlar, hareketlerini
değiştirmesinler! Ra’d sûresinin onikinci âyetinde meâlen, (İnsanlar gidişlerini
bozmazlarsa, Allahu Teâlâ da bunlara verdiği ni’metlerini değiştirmez. Allahu
Teâlâ bir millete cezâ vermek isteyince, bunu kimse durduramaz. Onların Allahu
Teâlâ'dan başka hâkimi yoktur) buyuruldu. Meyân Şeyh İlâhdâd için çok
yazmışsınız. Bu yazı fakîre bir sıkıntı vermedi. Fakat, onun hâlini bozmasından
dolayı pişmân olması lâzımdır. Hadîs-i şerîfte, (Pişmân olmak tevbedir)
buyuruldu. Şefâ’atçı aramak da, tevbenin bir parçasıdır. Her ne olursa olsun, bu
fakîr “rahmetullahi aleyh” af etmekteyim. Fakat, ne yapacağınızı siz bilirsiniz.
Serhend şehrinde yerleşmelisiniz. Muhabbet bağları ve aşk mektebindeki talebelik
arkadaşlığı, ufak tefek şeylerle kopacak kadar gevşek değildir. Dahâ ne yazayım?
Allahu Teâlâ hepimize selâmet versin! Yüksek hocamın “rahmetullahi aleyh”
kıymetli çocuklarına ve o şerefli evde bulunanların hepsine duâlar ederim.
Bu mektûbu hazırladıktan sonra, oradaki sevdiklerimizin yanıldıklarını ve af
olunduklarını dahâ açıklamayı düşündüm. Kısa yazılınca, anlaşılamayan yerleri
kalabilir. Efendim! Yanlış işlerin af edilebilmesi için, işleyenlerce bunların
suç olduğunun bilinmesi lâzımdır. Bu işleri yapanların pişmân olması lâzımdır.
Böyle olmazsa, af etmek doğru olmaz.
Sığınağımız, kıymetli rehberimiz “kuddise sirruhül’azîz” burada bulunanların
gözü önünde, bu makâmı Şeyh İlâhdâda bırakmış olduğunu yazıyorsunuz. Bu sözü
incelemek lâzım gelmektedir. Ona bırakmak demek, orada bulunanlara ve gelip
gidenlere hizmet etmek ve bunların yemelerinden, içmelerinden bilgisi olmak
demek ise, biz de böyle söylemekteyiz. Yok eğer, orada bulunanları yetiştirmek
ve şeyhlik makâmında oturmak demek ise, bu olamaz. Kendileri ile son
buluştuğumda, bu fakîre dönerek, (Şeyh İlâhdâdın bizim tarafımızdan giderek,
çalışmak isteyenlere vazîfe vermesini ve oradakilerin hâllerini bize
bildirmesini uygun görür müsün? Bizim artık talebe yanına çıkacak ve onlara ders
verecek ve hâllerini soracak gücümüz kalmadı) buyurmuştu. Fakîr “rahmetullahi
aleyh” bunun için bile duraklamıştım. Zarûret olduğu için, yalnız bu kadar
yapması uygun görülmüştü. Bu kadar bildirmek (Sefâret) vazîfesidir. Hele zarûret
olunca, hiç bir üstünlük göstermez. Zarûret kadar izin verilir. Bu sefâret
vazîfesi de, onların yaşadığı zamânda idi. Vefâtından sonra, taliplere ders
vermek ve hâllerini sormak hıyânet olur.
Suâl: Sığınağımızın, yüksek rehberimizin nisbeti değişmemiştir. Ya’nî artmamış
ve azalmamış diyorsunuz.
Cevâp: Efendim! Tekmîl-i sınâ’at, telâhuk-ı efkâr iledir. Ya’nî san’atların
ilerlemesi, fikirlerin, düşüncelerin birbirlerine eklenmesi ile olur. Sibeveyh
tarafından kurulmuş olan Nahv bilgisi, sonra gelenlerin düşünceleri ile binlerce
kat çoğalmıştır. Çoğalmadan, olduğu gibi kalması, noksanlık olur. Hâce Bahâeddîn-i
Nakşibend hazretlerinin nisbeti, hâce Abdülhâlık hazretleri zamânında yok idi
“kaddesallahu sirrehümâ”. Her zamân da böyle olmuştur. Bundan başka, yüksek
hocamız Bâkî-billah hazretleri “rahmetullahi aleyh”, bu nisbeti olgunlaştırmak
istiyordu, tamâm olmamış biliyordu. Eğer dahâ yaşasaydı, Allahu Teâlâ'nın
irâdesi ile, bu nisbeti kim bilir nereye kadar yükseltecekti. Bunun
yükseltilmemesi için uğraşmak doğru değildir. Fakîr, bu nisbetin değişmeden
nasıl kalacağını bilemiyorum. Sizdeki nisbet bile başkadır. Onların nisbetine
hiç benzememektedir. Bu sözümüz, onların yüksek huzûrunda çok söylenmişti. Şeyh
İlâhdâd fakîri, nisbetin ne olduğunu nereden bilmektedir? Kalbinde bir parça
huzûr vardır. Ne hâlde olduğunu başkaları da bilmektedir. O nisbeti kendisine
veren kimdir? Bunları bana bildiriniz. Böylece bu fakîr de kendisine yardımda
bulunayım. Rü’yâlara güvenmeyiniz! Çünki, çoğu hayâl ile görülmektedir, doğru
olmazlar. Şeytân, kuvvetli düşmandır. Onun aldatmasından kurtulmak güçtür.
Ancak, Allahu Teâlâ'nın koruduğu seçilmiş kimseler kurtulur.
Suâl: Kazanılmış olan nisbetlerin geri alınmasını soruyorsunuz?
Cevâp: Efendim! O nisbeti geri almakta rehberin ihtiyârı, irâdesi olmaz.
Birlikte iken de söylemiştim. O hâl, şimdi de öyledir, yok olmamıştır. Yok oldu
sanmak doğru değildir. Kalpten işittiğiniz sesin de, bununla bir ilişiği yoktur.
Ateşin külü soğuyunca ve içinde ateş kalmayınca da, üzerine su dökülürse, ateşe
dökmüş gibi ses çıkarır. Sesi duyunca, külün içinde ateş kalmıştır demek doğru
olmaz. Yine söylüyorum, rü’yâlara kıymet vermeyiniz! Bu sözüm, bugün sizden
gizli ise, yarın inşâallahu teâlâ belli olacaktır. Mektûbunuzda üzerine çok
düşmüş olduğunuz için, cevâbını bildirmeğe mecbûr kaldım. Yoksa, sebep olmadan
bir şey yazılamıyor.
Başa dön
033.MEKTUP
Bu mektûp, molla hâcı Muhammed Lâhorîye yazılmıştır.
Dünyâyı seven ve ilmi, dünyâyı kazanmağa harc eden kötü ilim
adamlarının zararını bildirmekte ve dünyâya düşkün olmayan âlimleri medh
etmektedir:
Âlimlerin dünyâyı sevmesi ve ona düşkün olması, güzel yüzlerine siyâh leke
gibidir. Böyle olan ilim adamlarının, insanlara faydası olur ise de, kendilerine
olmaz. Dîni kuvvetlendirmek, islâmiyyeti yaymak şerefi, bunlara âit ise de,
ba’zan kâfir ve fâsık da, bu işi yapar. Nitekim, Peygamberlerin efendisi
“sallallahu aleyhi ve sellem” kötü kimselerin de, dîni kuvvetlendireceğini haber
vermiş ve (Allahu Teâlâ bu dîni, fâcir kimselerle de, elbette kuvvetlendirir)
buyurmuştur. Bunlar, çakmak taşına benzer. Çakmak taşında enerji vardır.
İnsanlar bu taşdaki kudretden ateş yapar, istifâde eder. Taşın ise, hiç
istifâdesi olmaz. Bunların da ilimlerinden kendilerine fayda olmaz. Hattâ, bu
ilimleri, kendilerine zararlıdır. Çünki, kıyâmet günü, bilmiyorduk, günâh
olduğunu bilseydik yapmazdık diyemezler. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki, (Kıyâmet
gününde, en şiddetli azâp görecek kimse, Allahu Teâlâ'nın kendi ilminden,
kendisini fâydalandırmadığı âlimdir). Allahu Teâlâ'nın kıymet verdiği ve her
şeyin en şereflisi olan ilmi, mal, mevki kapmağa ve başa geçmeğe vesîle
edenlere, bu ilim zararlı olmaz mı? Hâlbuki, dünyâya düşkün olmak, Allahu
Teâlâ'nın hiç sevmediği bir şeydir. O hâlde, Allahu Teâlâ'nın kıymet verdiği
ilmi, Onun sevmediği yolda harc etmek, çok çirkin bir iştir. Onun kıymet
verdiğini kötülemek, sevmediğini de kıymetlendirmek, yükseltmek demektir.
Açıkçası, Allahu Teâlâ'ya karşı durmak demektir. Ders vermek, va’z etmek ve dînî
yazı, kitâp, mecmû’a çıkarmak, ancak, Allah rızâsı için olduğu vakt ve mevki,
mal ve şöhret kazanmak için olmadığı zamân faydalı olur. Böyle hâlis, temiz
düşünmenin alâmeti de, dünyâya düşkün olmamaktır. Bu belâya düşmüş, dünyâyı
seven din adamları, hakîkatta dünyâ adamlarıdır. Kötü âlimler bunlardır.
İnsanların en alçağı bunlardır. Din, îmân hırsızları bunlardır. Hâlbuki bunlar,
kendilerini din adamı, Âhiret adamı ve insanların en iyisi sanır ve tanıtır.
Sûre-i Mücâdelede, (Onlar, kendilerini Müslümân sanıyor. Onlar son derece
yalancıdır. Şeytân onlara musallat olmuştur. Allahu Teâlâ'yı hâtırlamaz ve
ismini ağızlarına almazlar. Şeytâna uymuşlar, şeytân olmuşlardır. Biliniz ki,
şeytâna uyanlar ziyân etti. Ebedî sa’âdeti bırakıp sonsuz azâba atıldı)
meâlindeki âyet-i kerîme bunlar içindir. Büyüklerden biri şeytânı boş oturuyor,
insanları aldatmakla uğraşmıyor görüp, sebebini sorar. Şeytân cevâp olarak, (Zamânın
din adamı geçinen, kötü âlimleri, insanları yoldan çıkarmakta, bana o kadar
yardım ediyor ki, bu mühim işi yapmama lüzûm kalmıyor) demiştir. Doğrusu,
zamânımızda islâmiyyetin emirlerini yapmaktaki gevşeklikler ve insanların dinden
yüz çevirmesi, hep din adamı perdesi altında söylenen sözlerden, yazılardan ve
bu adamların bozuk niyetlerinden dolayıdır.
Dünyâya gönül kaptırmayan, mal, mevki, şöhret kazanmak, başa geçmek sevdâsında
olmayan din âlimleri, Âhiret adamlarıdır. Peygamberlerin “aleyhimüsselâm”
vârisleri, vekîlleridir. İnsanların en iyisi bunlardır. Kıyâmet günü, bunların
mürekkebi, Allahu Teâlâ için cânını veren şehîtlerin kanı ile tartılacak ve
mürekkep, dahâ ağır gelecektir. (Âlimlerin uykusu ibâdetdir) hadîs-i şerîfinde
medhedilen, bunlardır. Âhiretdeki sonsuz ni’metlerin güzelliğini anlayan,
dünyânın çirkinliğini ve kötülüğünü gören, Âhiretin ebedî, dünyânın ise fânî
geçip tükenici olduğunu bilen onlardır. Bunun için kalıcı olmayan, çabuk değişen
ve biten şeylere bakmayıp, bâkî olana, hiç bozulmayan ve bitmeyen güzelliklere
sarılmışlardır. Âhiretin büyüklüğünü anlayabilmek, Allahu Teâlâ'nın sonsuz
büyüklüğünü görebilmekle olur. Âhiretin büyüklüğünü anlıyan da, dünyâya hiç
kıymet vermez. Çünki, dünyâ ile Âhiret birbirinin zıddıdır. Birini sevindirirsen
öteki incinir. Dünyâya kıymet veren Âhireti gücendirir. Dünyâyı beğenmeyen de,
Âhirete kıymet vermiş olur. Her ikisine birden kıymet vermek veyâ her ikisini
aşağılamak olamaz. İki zıt şey bir araya getirilemez. [Ateş ile su bir arada
bulundurulamaz.]
Tasavvuf büyüklerinden ba’zısı, kendilerini ve dünyâyı tamâmen unuttuktan sonra,
birçok sebepler, fâydalar için, dünyâ adamı şeklinde görünürler. Dünyâyı
seviyor, istiyorlar sanılır. Hâlbuki, içlerinde hiç dünyâ sevgisi, arzûsu
yoktur. Sûre-i Nûrda, (Bunların ticâretleri, alış verişleri, Allahu Teâlâ'yı
hâtırlamalarına hiç mâni’ olmaz) meâlindeki âyet-i kerîme bunlar içindir.
Dünyâya bağlı görünürler. Hâlbuki, hiç bağlılıkları yoktur. Hâce Bahâeddîn-i
Nakşibend Buhârî “kuddise sirruh” buyuruyor ki, (Mekke-i mükerremede Minâ
pazarında, genç bir tâcir, aşağı yukarı, ellibin altın değerinde alış veriş
yapıyordu. O esnâda, kalbi, Allahu Teâlâ'yı bir an unutmuyordu).
Başa dön
034.MEKTUP
Bu mektûp, molla hâcı Muhammed Lâhorîye yazılmıştır.
Âlem-i emirdeki beş cevheri uzun ve açık bildirmektedir:
İki cihân sa’âdetine kavuşmak, ancak, dünyâ ve Âhiretin en yükseğine uymakla ele
geçebilir “sallallahu aleyhi ve sellem”. Feylesoflar, islâmiyyetin sâhibine
“aleyhissalâtü vesselâm” uymadıkları, kalp gözlerini Ona uymak sürmesi ile
parlatmadıkları için, âlem-i emirden haberleri bile yoktur. Nerede kaldı ki,
Allahu Teâlâ'nın zâtına ve sıfatlarına erişebilsinler. Onların kısa görüşleri,
ancak âlem-i halka yetişebiliyor. Bunu bile iyi göremiyorlar.
Felsefecilerin beş cevher dedikleri şeyin hepsi, âlem-i halktandır.
Nefse ve akla mücerredâtdandır, demeleri, bunları tanımadıkları içindir. Nefs
veyâ nefs-i nâtıka dedikleri cevher, nefs-i emmâredir. Nefs-i emmâreyi
temizlemek lâzımdır. Çünki, hep kötülük, aşağılık ister. Bunun âlem-i emirde ne
işi var. Mücerred olmak nesine gerek. Akl da, ancak his uzvları ile anlaşılan
şeyleri ölçebilir. His edilmeyen ve his olunanlara benzemeyen şeyleri
kavrayamaz. Böyle şeyler, akl ile anlaşılamaz. Bundan dolayı, âlem-i emri
anlayamaz. O hâlde akl da, âlem-i emrden değildir. Ya’nî mücerredâtdan olamaz.
Âlem-i emrin birinci basamağı (kalp)dir. İkinci mertebesi (Rûh)dur. Rûhun üstü,
(Sır) mertebesidir. Sırrın üstü, (Hafî), hafînin üstü (Ahfâ) mertebesidir. Bu
beşine, (Beş cevher) denirse, yeri vardır. İşin özünü göremediklerinden, saksı
parçalarını cevher sanmışlar.
Âlem-i emrin bu beş cevherini anlamak ve bunlar üzerinde bilgi edinmek ancak,
Muhammed Resûlullahın “sallallahu aleyhi ve sellem” izinde gidenlerin
büyüklerine nasîb olmuştur.
İnsana, (Âlem-i sağîr) [küçük âlem] denir. İnsandan başka mahlûkların hepsine,
(Âlem-i kebîr) [büyük âlem] denir. Âlem-i kebîrde bulunan her şeyin, Âlem-i
sagîrde bir nümûnesi, benzeri vardır. İnsandaki beş cevher de, birer nümûnedir.
Bunların Âlem-i kebîrde asılları vardır. Âlem-i kebîrdeki o beş cevherin
birincisi Arşdır. Ya’nî insandaki kalbin, Âlem-i kebîrdeki aslı, Arşdır. Bunun
için, kalbin bir ismi (Arşullah)dır. O beş cevherin, diğer dördü, hep Arşın
üstündedir. Kalp, Âlem-i sagîrdeki Âlem-i halk ile, Âlem-i emir arasında ortak
bir geçit olduğu gibi, Arş da, Âlem-i kebîrdeki, Âlem-i halk ile Âlem-i emir
arasında bir geçittir. Kalp ile Arş, Âlem-i halkta bulunuyor ise de, Âlem-i
emirdendirler. Bu beş cevheri iyice anlamak, ancak tasavvuf yolundaki
mertebeleri [konakları] etraflıca ve tamâmen geçip, nihâyete varan, Evliyânın
büyüklerine nasîb olur. Beyt:
Her zavallı merd-i meydan olamaz;
Sivri sinek de Süleymân olamaz.
Allahu Teâlâ'nın lütfü, ihsânı, bahtiyâr bir insana yetişip de, kalp gözü
açılıp, vücûb mertebeleri gösterilirse, Âlem-i kebîrdeki, bu beş cevherin
mukaddes asıllarını da, orada görür ve Âlem-i sagîr ve kebîrdeki cevherlerin,
bunların nümûneleri, sûretleri olduğunu anlar. Mısra’:
Bu büyük devleti bugün kime verirler.
Bu, öyle büyük bir ni’metdir ki, Allahu Teâlâ, dilediği, seçtiği kimseye ihsân
eder.
Âlem-i emir bilgilerini anlatmak yasak edilmiştir. Çünki, çok ince bilgilerdir.
Dinleyenler yanlış anlar. Sûre-i İsrâ, seksenbeşinci âyetinde meâlen, (Sizlere,
ilimden pek az verildi) buyuruldu. Burada bildirilen ilim ile şereflenen, râsih
âlimler, perde arkasını seyr etmektedirler. Mısra’:
Ni’met sâhiblerine ni’metler âfiyet olsun.
Fârisî beyt tercemesi:
Perde ardındaki esrârı açmak, uygun değildir,
Yoksa, rindler meclisinde, verilmeyecek haber yoktur.
Mukaddes cevherlerin birincisi, Allahu Teâlâ'nın izâfî sıfatlarındandır. Bu
sıfatlar, vücûb ile imkân arasında geçit gibidir. İkinci cevher, hakîkî
sıfatlardır. İzâfî sıfatlar, kalbe, hakîkî sıfatlar, rûha tecellî eder. Hakîkî
sıfatların üstünde bulunan üç cevher, Zât-i ilâhî mertebesindedir. Bu üç
mertebenin tecellîlerine, (Tecelliyât-i Zâtiyye) derler. Bundan fazla yazmak
faydalı olmaz. Fârisî mısra’ tercemesi:
Kalem buraya gelince ucu kırıldı.
Allahu Teâlâ size ve hidâyete kavuşanlara ve Muhammed Mustafâya “sallallahu
aleyhi ve sellem” tâbi’ olanlara selâmet versin!
Her ne varsa güzel, Onu anmaktan başka,
Hepsi câna zehirdir, şeker dahî olsa!
Başa dön
035.MEKTUP
Bu mektûp, meyân hâcı Muhammed Lâhorîye yazılmıştır.
Allahu Teâlâ'nın zâtını sevmek ve bu sevgide üzmenin ve
sevindirmenin, berâber olduğu bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ, insanların seyyidi “sallallahu aleyhi ve sellem” hürmetine,
hepimizi yanılmaktan, şaşırmaktan korusun! Seyr ve sülûkdan maksad, nefs-i
emmâreyi tezkiye etmek, ya’nî temizlemektir. Böylece nefis, aşağı, çirkin
isteklerinin sebep olduğu, Allahu Teâlâ'dan başka şeylere tapınmaktan kurtulur.
Ondan başka, bir ma’bûdu, maksadı kalmaz. Dünyâdan bir şey istemediği gibi,
Âhiretten de, bir şey istemez. Evet, Âhireti istemek iyidir, sevâpdır. Fakat,
ebrâr için sevâpdır. Mukarrebler Âhireti istemeği de günâh bilir. Zât-ı
ilâhîden başka bir şey istemez. Mukarrebler derecesine yükselmek için, (Fenâ)
hâsıl olmak lâzımdır ve Zât-ı ilâhînin sevgisi insanı kaplamalıdır. Bu sevgiye
kavuşan, elemlerden, sıkıntılardan da lezzet alır. Ni’metler ve musîbetler,
müsâvî olur. Azâblar da, ni’metler gibi tatlı olur. Cenneti, Allahu
Teâlâ'nın râzı olduğu yer olduğundan ve Cenneti isteyenleri sevdiği için,
isterler. Cehennemden sakınmaları da, Allahu Teâlâ'nın gazab ettiği yer olduğu
içindir. Yoksa, Cenneti istemeleri, nefislerine tatlı geldiği için değildir.
Cehennemden kaçınmaları, orada azâp ve sıkıntı olduğu için değildir. Çünki, bu
büyükler, sevgilinin yaptığı her şeyi güzel görür. Bunları kendilerinin matlûbu,
maksadı bilirler. Sevgilinin her işi, sevgili olur. İşte, tâm ihlâs budur.
Yalancı ma’bûdlardan kurtuluş makâmı burasıdır. Kelime-i tevhîdin ma’nâsı, ancak
burada hâsıl olur. İsimler ve sıfatlar arada olmaksızın, yalnız Zât-ı ilâhîyi
sevmedikçe, bu ni’metler, hiç ele geçemez. Böyle sevgi olmadıkça, tâm Fenâ nasip
olmaz. Fârisî beytler tercemesi:
Aşk öyle bir ateştir ki, yanarsa eğer,
Ma’şûkdan başka her şeyi yakar, kül eder.
Hakdan gayrıyı katl için, (LÂ) kılıncı çek,
(LÂ) dedikten sonra, bir şey kaldı mı bir bak!
(İLLALLAH)dan başka ne varsa, hepsi gitti,
Sevin ey aşk! Hakka ortak kalmadı bitti.
Başa dön
036.MEKTUP
Bu mektûp, hâcı Muhammed Lâhorîye yazılmıştır.
Ahkâm-ı islâmiyye, dünyâ ve Âhiretin bütün sa’âdetlerini
taşımaktadır. Ahkâm-ı islâmiyye dışında ele geçen hiçbir sa’âdet yoktur. Tarîkat
ve hakîkat, ahkâm-ı islâmiyyenin yardımcıları olduğunu bildirmektedir:
Allahu Teâlâ, hepimize, Muhammed Mustafâ “sallallahu aleyhi ve sellem”
efendimizin dîninin hakîkatini bildirsin ve bu hakîkata kavuştursun! Âmîn.
İslâmiyyet üç kısımdır: İlm ve amel ve ihlâs. Bu üçüne kavuşmayan kimse,
islâmiyyete kavuşmuş olmaz. Bir kimse, islâmiyyete kavuşunca, Allahu Teâlâ,
ondan râzı olur. Allahu Teâlâ'nın râzı olması, sevmesi de, bütün dünyâ ve Âhiret
sa’âdetlerinin en üstünü ve kıymetlisi olduğunu, Âl-i İmrân Sûresi onbeşinci ve
Sûre-i Tevbenin yetmişüçüncü âyetleri bildirmektedir. O hâlde, islâmiyyet, dünyâ
ve Âhiretteki bütün sa’âdetleri ele geçirten bir sermâyedir. İslâmiyyetin
dışında aranılacak, imrenilecek hiçbir iyilik yoktur. Tasavvuf büyüklerinin
kazandıkları, tarîkat ve hakîkat, ahkâm-ı islâmiyyenin yardımcıları,
hizmetçileri olup, islâmiyyetin üçüncü kısmı olan ihlâsı elde etmeğe yarar.
Tarîkata ve hakîkata baş vurmak, islâmiyyeti tamâmlamak içindir. Yoksa,
islâmiyyetden başka bir şeyler ele geçirmek için değildir. Tasavvuf
yolcularının, o yolculukta gördükleri, tattıkları, ahvâl, mevâcîd, ulûm ve
ma’rifetler, imrenilecek, istenilecek şey değildir. Hepsi, evhâm ve hayâlât
gibi, geçici şeylerdir. O yolcuları terbiye için, ilerletmek için, vâsıtadan
başka bir şey değildir. Bunların hepsini geçip arkada bırakıp, (Rızâ makâmı)na
varmak lâzımdır. Sülûk ve cezbe yolculuğundaki makâmların, konakların nihâyeti,
rızâ makâmıdır. Çünki, tarîkat ve hakîkat yolculuğundan maksad, ihlâs elde
etmektir. İhlâs da, rızâ makâmında hâsıl olmaktadır. Tasavvuf yolcularının
onbinlerde birini, ancak, üç türlü tecellîlerden ma’rifete dayanan
müşâhedelerden kurtarıp, ihlâsa ve makâm-ı rızâya ulaştırmakla şereflendirirler.
Hakîkati göremeyen zavallılar, ahvâl ve mevâcîdi, bir şey sanır. Müşâhedeleri,
tecellîleri arzû eder. Böylece, yolda kalıp, vehm ve hayâlden kurtulamaz ve
islâmiyyetin kemâline kavuşamazlar. [Şûrâ sûresinin onüçüncü] âyetinde meâlen,
(Allahu Teâlâ kullarından dilediğini, kendisine seçer. Başkasından yüz çevirip,
yalnız onu isteyenlere, kendine kavuşturan yolu gösterir) buyuruldu.[1] İhlâs
makâmına ve rızâ mertebesine kavuşmak için, bu ahvâl ve mevâcîdden geçmek ve bu
ilim ve ma’rifetleri edinmek lâzımdır. Bunlar, gâyeye götüren yoldur. Maksadın
başlangıcıdır. Böyle olduğu, bu fakîre, bu yolculukta, tâm on sene sonra
bildirildi. İslâmiyyet güzeli, ancak bundan sonra, sevgili Peygamberinin
“sallallahu aleyhi ve sellem” sadakası olarak, cemâlini gösterdi. Dahâ önce de,
ahvâl ve mevâcîde tutulup kalmamıştım. İslâmiyyetin hakîkatına kavuşmaktan
başka, istediğim yoktu. Fakat ancak, on sene sonra, hakîkat güneşi doğdu. Bu
ihsânından dolayı, Allahu Teâlâ'ya pek çok hamd ederim.
Allahu Teâlâ'nın mağfiretine kavuşan, meyân şeyh Cemâlin “kuddise sirruh” ölümü,
bütün Müslümânların üzülmesine sebep oldu. Bu fakîr tarafından, çocuklarına
ta’ziye buyurmanızı ve Fâtiha okumanızı diler, selâm ederim.
Başa dön
037.MEKTUP
Bu mektûp, Muhammed Çetrîye yazılmıştır.
Sünnete uymak lâzım olduğunu bildirmekte ve tasavvufu medh
etmektedir:
İhsân etmiş olduğunuz, latîf mektûbunuzu okumakla şereflendik. Büyüklerimize
olan îmânınızı ve sevginizi yazıyorsunuz. Bunu okuyunca, cenâb-ı Hakka hamd
eyledim. Allahu Teâlâ, bu yolun büyüklerinin bereketi, faydası ile, size sonsuz
yükselmeler nasîb eylesin! Bunların yolu, her şeyden kıymetlidir. Sünnet-i
seniyyeye uymaktır “alâ sâhibihessalâtü vesselâm”. Bu fakîre, bu yol sâyesinde,
çok zamândan beri ilimleri, ma’rifetleri, hâlleri, makâmları, nisan yağmuru gibi
yağdırdılar. Allahu Teâlâ'nın ihsânı ile yapacaklarını, tam yapdılar. Şimdi,
bütün arzûm, Peygamberimizin “sallallahu aleyhi ve sellem” unutulmuş
sünnetlerinden birini meydâna çıkarmaktır. Tasavvufun hâlleri ve mevâcîdi
[kendinden geçmek], heyecân ve zevk, isteyenlerin olsun! Yapılacak, en mühim iş,
bâtını büyüklerin sevgisi ile yaşatıp, zâhiri sünnetlere uymakla süslemektir.
Fârisî mısra’ tercemesi:
İş budur, bundan başkası hiçtir!
Beş vakit namâzı, vakitleri girer girmez kılmalıdır. Yalnız yatsı namâzını kış
aylarında, gecenin, ilk üçte birine kadar geciktirmek müstehaptır. Bu işte, bu
fakîrin irâdesi elinde değildir. Namâzları, vakti girince kıl kadar geciktirmek
istemiyorum. İnsanlık îcâbı, âciz kalındığı zamânlar, tabî’î müstesnâdır.
Başa dön
038.MEKTUP
Bu mektûp, Muhammed Çetrîye yazılmıştır.
Zât-i Teâlâ'ya muhabbeti ve fenâ mertebelerini bildirmektedir:
Mektûb-i şerîfiniz gelerek, fakîri çok sevindirdi. Allahu Teâlâ, her zamân kendi
ile berâber bulundursun! Bir ân bile, başkası ile bırakmasın! Zât-i ilâhîden
başka her şeye gayr denir. Onun isimleri ve sıfatları da gayrdır. İlm-i kelâm
âlimleri, (Sıfatları, kendinin aynı da değildir, gayrı da değildir) buyurmuş ise
de, gayrı kelimesinin kelâm ilmindeki ma’nâsına göre, böyle demişlerdir. Yoksa,
lügat ma’nâsına göre dememişlerdir. Sıfatlar kelâm ilmindeki ma’nâsına göre
(Gayrı) değil ise de, umûmî ma’nâya göre, Onun gayrıdır.
Allahu Teâlâ, ancak selb sıfatları ile anlatılabilir. Onu, herhangi bir sıfat
ile anlatmak, ilhâd olur [ya’nî, doğru yoldan çıkmak olur]. Onu anlatan en iyi
kelime, en geniş ibâre, Şûrâ sûresinin (Ona benzeyen bir şey yoktur) meâlindeki,
onbirinci âyetidir ki, buna fârisî dilinde (bîçûn ve bî-çigûne) denir. Hiçbir
ilim, hiçbir şühûd, hiçbir ma’rifet, Allahu Teâlâ'yı bulamaz. Bilinen, görülen
ve tanınan her şey O değildir. Bunları ma’bûd bilmek, gayra tapınmak olur. (Lâ
ilâhe) derken, bunların hepsini nefy etmek, yok bilmek, (İllallah) derken de; O,
bir şeye benzemeyen, bir ma’bûdu var bilmek lâzımdır. Bu, önce taklîd ile, ya’nî
öğrenip yapmakla olur. Sonraları, kendiliğinden yapılır.
Sona varmamış olan tasavvuf yolcuları, başka şeyleri, O sanarak tanır, görür.
Taklîd eden mü’minler, böyle tasavvufçulardan, kat kat iyidir. Çünki bunlar,
Peygamberimizden “sallallahu aleyhi ve sellem” gelen bilgilere uymaktadır. Bu
bilgilerde hatâ, yanlışlık olamaz. Yarı yoldaki tasavvufcular ise, kendi
gördüklerine, anladıklarına uymaktadır. Bu hareketleri ile, Zât-i ilâhîye
inanmamış oluyorlar. Zât-i ilâhîyi görüyoruz, Onun sevgisi içinde yüzüyoruz
diyorlarsa da, Zât-i ilâhîye olan böyle îmânları, hakîkatte, inkâr demektir.
Müslümânların büyük imâmı, İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe “rahmetullahi aleyh”, (Sana
lâyık ibâdeti yapamadığımız, fakat, iyi tanıdığımız, Allah'ımız! Sende hiçbir
kusûr, noksânlık yoktur!) buyurdu. Ona lâyık ibâdet yapılamayacağını herkes
bilir. Fakat, iyi tanıdığımız buyurması, (Hiçbir şeye benzemediğini, hiçbir
yoldan tanınamayacağını iyi anladık) demektir. Allahu Teâlâ'yı, herkes bu
sûretle tanıyamaz. Ma’rifet, ya’nî tanımak başkadır. İlim, ya’nî bilmek
başkadır. Herkes, ilim sâhibi olabilir. Ma’rifet ise, fenâ mertebesi ile
şereflenenlerde bulunur. Fânî olmayana nasîb olmaz. Mevlevî Câmî [Mevlânâ
Nûreddîn-i Abdürrahmân Câmî] buyuruyor ki: Fârisî beyt tercemesi:
Fenâ makâmına varmayan kimse,
Oraya yol bulamaz, çok şey de bilse.
Ma’rifet, ilimden ayrı olduğu için, ilim ile anlaşılanlardan başka şeyler de
vardır. Bunlar ma’rifet ile anlaşılır. Bu ma’rifete (İdrâk-i basît) de derler.
Nitekim Hâfız-i Şîrâzî “rahmetullahi aleyh” diyor ki:
Feryâdı, boşuna değildir Hâfızın,
Şaşılacak şey çok, dili altında ânın._
Fârisî iki beyt tercemesi:
İnsanların rabbinin, insanların rûhuyla,
Bir bağlılığı vardır, söz ile anlatılmaz.
İnsan için diyorum, işim yoktur maymunla.
Rûhsuz olan bir kimse, elbet rûhu tanımaz.
Fenâ makâmında çeşitli dereceler bulunduğundan, müntehîlerin [ya’nî sona
ulaşanların] de ma’rifetleri, başka başka olur. Fenâ derecesi yüksek olan bir
velînin ma’rifeti dahâ olgun, fenâ mertebesi aşağı olan velînin ma’rifeti de, o
derece aşağıdır. Sübhânallah! Söz nereye vardı. Kendi câhilliğimi, iflâsımı,
sapıklığımı ve sebâtsızlığımı yazıp dostlardan yardım, duâ istemekliğim lâzım
idi. Öyle bilgiler nerede, bu fakîr nerede? Fârisî beyt tercemesi:
Kendinden haberi olmayan zavallıya,
Yakışır mı, ince bilgileri diline ala?
Fakat yaradılışım, hamurum, aşağılarda dolaşmağa, alçak şeylerle uğraşmağa,
hattâ bakmağa râzı olmuyor. Hiç söyleyemese de, hep Onu söylemeği, bir şey ele
geçiremezse de, hep Onu aramağı, kavuşamasa da, Onu özlemeği istiyor. Tasavvuf
büyüklerinden birkaçı Zât-i ilâhîyi müşâhede ediyoruz, demişlerse de, bununla,
ne demek istediklerini, ancak, kendileri gibi yüksek olanlar anlar. O dereceye
yetişmeyen, anlayamaz. Fârisî beyt tercemesi:
Bilmeyenler, tanıyamaz bileni,
O hâlde, sözü kısa kesmeli.
Mektûbunuzun başını (O zâhirdir, bâtındır) kelimeleri ile süslemişsiniz. Yavrum!
Bu sözler, elbette doğrudur. Fakat, uzun zamândan beri bu fakîr “kaddesallahu
teâlâ sirrehül’azîz”, bu sözlerden, tevhîd-i vücûdî ma’nâsını anlamıyorum.
Âlimlerin anladığı gibi anlıyorum. Âlimlerin anladığını, tevhîd-i vücûdî
sâhiblerinin anladığından dahâ doğru görüyorum. Fârisî mısra’ tercemesi:
Herkesi, bir iş için yaratmışlardır.
Müslümânın önce yapacağı şey, hepimizden önce istenilen şey, emr olunanları
yapmak, yasak edilenlerden sakınmaktır. Nitekim, sûre-i Haşrin yedinci âyetinde
meâlen, (Resûlümün “sallallahu aleyhi ve sellem” getirdiği emirleri alınız,
yapınız! Sizi nehy, men’ ettiği şeylerden kaçınınız!) buyuruldu. İhlâs elde
etmekle emr olunduk. Fenâ hâsıl olmadan, ihlâs elde edilemez ve Zât-i ilâhîyi
sevmedikçe, hâsıl olmaz. O hâlde, Fenâ makâmını ve bunun başlangıcı olan (Makâmât-i
aşere)yi, ya’nî on şeyi elde etmek lâzımdır. Fenâ makâmı, her ne kadar, Allahu
Teâlâ'nın ihsânı ise de, fakat bu ihsâna lâyık olmağa hâzırlanmak,
başlangıçlarını elde etmek için çalışmak lâzımdır. Evet ba’zı bahtiyârları,
çalışmadan, sıkıntı çekip, kendini temizlemeden ve başlangıçları elde etmeden,
fenâya kavuştururlar. Bu bahtiyârlar iki türlüdür: Yâ, yükseldiği makâmda
bırakıp geri döndürmezler veyâ talipleri, nâkısları yetiştirmesi için, bu âleme
geri getirirler. Birinci şekilde, bu iniş makâmlarından geçmemiş olur. Bundan
dolayı da Allahu Teâlâ'nın isimlerinin ve sıfatlarının çeşit çeşit
tecellîlerinden haberi yoktur. İkinci şekilde ise, bu âleme geri dönerken, onu
bu makâmların her birinin, her tarafından geçirirler. Sonsuz tecellîlere
kavuştururlar. Mücâhede edenlerin, sıkıntı çekenlerin geçtiği yolları, hâlleri
hep görür. Fakat, onlar gibi dertli, üzüntülü değil, zevkli, lezzetlidir. Zâhiri
sıkıntıda, bâtını ni’metde ve lezzettedir. Fârisî mısra’ tercemesi:
Bu büyük ni’meti, acabâ kime verirler?
Suâl: İhlâs, islâmiyyetin bir parçası olunca, bunu elde etmek, herkese vâcibdir.
Hakîkî ihlâs, fenâ makâmına varmayınca hâsıl olmaz ise, ebrârın âlimleri ve
sâlih insanlardan fenâ derecesine varmayanlar, ihlâsa kavuşamayacaktır.
İslâmiyyetin üçüncü parçası olan ihlâsı elde etmemeleri günâh olacak, değil mi?
Cevâp: Âlimlerde, sâlihlerde, ihlâstan bir kısım, bir parça hâsıl olur. Fenâdan
sonra ise ihlâs, tamâm olur. Her parçası hâsıl olur. Demek ki, fenâ olmadan
ihlâsın hakîkati, tamâmı hâsıl olmaz. Fakat, bir kısmı hâsıl olabilir.
Başa dön
039.MEKTUP
Bu mektûp, Muhammed Çetrîye yazılmıştır.
İş kalptedir. Âdet olarak yapılan ibâdetlerin işe yaramayacağı
bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ, kendinden başka şeylerden yüz çevirip, kendisine dönmek nasîb
eylesin! İşin temeli kalptir. Kalp, Allahu Teâlâ'dan başkasına tutulmuş ise,
yıkılmış demektir. Bir işe yaramaz. Niyyet doğru olmadıkça, hayırlı işlerin,
yardımların ve âdete uyarak yapılan ibâdetlerin, yalnız hiç faydası olmaz.
Kalbin selâmet bulması da ve Allahu Teâlâ'dan başka hiçbir şeye düşkün olmaması
da lâzımdır. Hem, kalbin selâmeti, hem de bedenin sâlih işler yapması, birlikte
lâzımdır. Beden sâlih ameller yapmaksızın, kalbim selâmettedir, demek bâtıldır,
boşdur. Kendini aldatmaktır. Bu dünyâda, bedensiz rûh olmadığı gibi, beden
ibâdet yapmadan ve günâhlardan kaçınmadan, kalp, temiz olmaz. Zamânımızın birçok
dinsizleri, sapıkları, ibâdet yapmayıp, kalplerinin selâmette olduğunu, hattâ
keşf sâhibi olduklarını söyleyip, saf Müslümânları aldatıyor. Allahu Teâlâ,
sevgili Peygamberinin sadakası olarak “sallallahu aleyhi ve sellem”, hepimizi
böyle sapıklara inanmaktan korusun! Âmîn.
Başa dön
040.MEKTUP
Bu mektûp, yine Muhammed Çetrîye yazılmıştır.
İhlâsı bildirmektedir:
Allahu Teâlâ'ya hamd ederiz. Onun Peygamberine “sallallahu aleyhi ve sellem” duâ
ve selâm ederiz. Oğlum! Sülûk konaklarını ve cezbe makâmlarını geçtikten sonra,
anlaşıldı ki, seyr ve sülûkdan maksat, ya’nî tasavvuf yolculuğundan maksat,
ihlâs makâmına varmaktır. İhlâs makâmına kavuşabilmek için, enfüsî ve âfâkî
ma’bûdlara tapınmaktan kurtulmak lâzımdır. İhlâs, islâmiyyetin üç kısmından
birisidir. Çünki, islâmiyyet üç kısmdır: İlm, amel ve ihlâs. Görülüyor ki,
tarîkat ve hakîkat, islâmiyyetin bir kısmı olan, ihlâsı elde etmeğe yarar, ya’nî
islâmiyyetin yardımcısıdır. Sözün doğrusu da budur. Ne yazık ki herkes bunu
anlıyamıyor. Rü’yâlar ile, hayâller ile aldanarak kanâ’at ediyorlar. Çocuk gibi,
ceviz meviz ile vakt geçiriyorlar. Böyle kimselerin, islâmiyyetin üstünlüğünden,
inceliğinden ne haberi olur? Tarîkatin ve hakîkatin ne olduğunu nasıl bilirler?
İslâmiyyeti cevizin kabuğu gibi bir örtü sanıp, cevizin özü, tarîkatdir,
hakîkatdir derler. İşin iç yüzünü görememişler, aşktan, zevkten işittikleri,
ezberledikleri sözlerle avunurlar. Ahvâl ve makâmlara kavuşmak için can atarlar.
Bunları bir şey sanırlar. Allahu Teâlâ bunlara, doğru yolu görmek nasîb etsin.
Bize ve size ve bütün sâlih kullarına selâmet versin! Âmîn.
Başa dön
041.MEKTUP
Bu mektûp, şeyh Dervîşe gönderilmiştir.
Sünnet-i seniyyeye yapışmağa teşvîk etmekte ve tarîkati, hakîkati
ve Sıddîklığı bildirmektedir:
Hak Teâlâ, zâhirimizi ve bâtınımızı sünnet-i seniyye-i Mustafâviyyeye “alâ sâhib-i
hessalâtü vesselâmü vettehıyye” uymakla zînetlendirsin! Muhammed Resûlullah
“sallallahu aleyhi ve sellem”, mahbûb-i Rabbil’âlemîndir. Ya’nî Allahu Teâlâ'nın
sevgilisidir. Her şeyin en iyisi, en güzeli, sevgiliye verilir. Bunun içindir
ki, Nun sûresi dördüncü âyetinde meâlen, (Elbette sen, en büyük, en yüksek
olarak yaratıldın) buyuruldu. Yasîn sûresinin üçüncü âyetinde meâlen, (Elbette
sen, Peygamberlerimden birisin ve doğru yoldasın) buyuruldu. En’âm sûresi,
yüzelliüçüncü âyetinde meâlen, (Onlara söyle: Benim gittiğim yol, doğru yoldur.
Bu yolda yürüyünüz, başka dinlere, nefislerinize uymayınız. Doğru yoldan
ayrılmayınız!) buyuruldu. Onun dînine, (Doğru yol) buyuruyor. Onun dîni dışında
kalan yollara, felâket yolu deyip, bu yollardan kaçınınız buyuruyor.
O Server “sallallahu aleyhi ve sellem”, Allahu Teâlâ'ya şükür etmek ve insanlara
hakîkati bildirmek için, (Yolların en hayrlısı, doğrusu, Muhammedin “sallallahu
aleyhi ve sellem” yoludur) buyurdu. Bir hadîs-i şerîfte, (Rabbim beni en güzel
edeple, edeplendirdi) buyurdu.
İnsanın bâtını, zâhirini tamâmlamaktadır. Zâhir ile bâtın, birbirinden kıl kadar
ayrılmaz. Meselâ, ağız ile yalan söylememek islâmiyyetdir. Yalan söylemek
arzûsunu, zahmet çekerek, uğraşarak, kalpten çıkarmak tarîkatdir. Yalan
söylemenin kalbe gelmemesi de hakîkatdir. Görülüyor ki, bâtın işi, ya’nî tarîkat
ve hakîkat, zâhir işini, ya’nî islâmiyyeti tamâmlamaktadır. Tarîkat yolcularına,
yolculuklarında islâmiyyete uymayan şeyler görünür ve gösterilirse, bunlar, o
ândaki sarhoşluktan ve hâl denilen şü’ûrsuzluğun artmasından dolayı olur. Sâliki,
bu makâmdan geçirir, uyandırırlarsa, islâmiyyete uymayan bir şey kalmaz. Meselâ,
ba’zıları, sekir hâlinde iken, Zât-ı ilâhînin bu âlemi ihâta ettiğini,
kapladığını sanmıştır. Hâlbuki, Ehl-i sünnet âlimleri böyle söylemiyor. Allahu
Teâlâ'nın, kendi değil, ilmi her şeyi kaplamıştır diyor ki, âlimlerin sözü dahâ
doğrudur. Sôfiyye-i aliyye, bir taraftan, Zât-ı Teâlâ'ya hiçbir şeyle hüküm
olunamaz, hiçbir ilim Ona yetişemez diyor. Bir yandan da, her şeyi ihâta etmiş,
her şeye sirâyet etmiştir, diyor. Sözleri, birbirini tutmuyor. Sözün doğrusu,
Allahu Teâlâ, bîçûn ve bî-çigûnedir. Ya’nî, hiçbir şeye, düşüncelere benzemez ve
nasıl olduğu bilinemez. Ona kavuşan, hayrân, şaşkın ve Ona câhil olur. Orası,
mahlûklar için, cehl diyârıdır. İhâta, sereyân gibi sözlerin, o mukaddes makâmda
ne işi var? Böyle şeyleri söyleyen, eğer Zât-i ilâhî yerine, te’ayyün-i evveli
söylüyoruz derse, sözü o kadar çirkin olmaz. Te’ayyün-i evveli, Zât-i ilâhîden
ayrı bilmedikleri için, buna zât diyorlar. Te’ayyün-i evvele vahdet de derler.
Mahlûkların hepsinde sârîdir, mevcûttur. Bunun için, Zât-i ilâhî, her şeyi
kaplamıştır diyorlar. Ehl-i sünnet âlimleri, Zât-i ilâhî, her düşünceden
uzaktır. Hiçbir şey, O değildir. Ondan başkadırlar. Te’ayyün-i evvel diye bir
şey varsa, Zât-i ilâhîden ayrıdır. Bunun ihâta etmesine, Zât-i ilâhînin ihâtası
denemez diyor. Görülüyor ki, âlimlerin görüşü, sôfiyyenin görüşünden dahâ ince,
dahâ yüksektir. Sôfiyyenin Zât-i ilâhî dediklerini, âlimler, zâttan ayrı
bilmektedir. Zât-i ilâhînin yakın olması, berâber olması da böyledir.
Bâtının, ya’nî tarîkat ve hakîkatin ma’rifetleri, zâhirin, ya’nî islâmiyyetin
bilgilerine, tâm uygun olduğu makâm, Sıddîklık makâmıdır ki, velâyet
derecelerinin en üstünüdür. Bu makâmdaki ma’rifetler, islâmiyyetden kıl kadar
ayrı olmaz. Sıddîklık makâmı üstünde, yalnız nübüvvet, ya’nî Peygamberlik makâmı
vardır. Peygambere “sallallahu aleyhi ve sellem” vahy ile ya’nî melek ile
gönderilen ilimler, Sıddîklara “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” ilhâm ile
bildirilmektedir. Bu iki ilim arasındaki fark, yalnız, vahy ve ilhâm arasındaki
farkdır. O hâlde, hiç ayrılık olamaz. Sıddîklık makâmının altındaki makâmların
hepsinde az çok, sekir vardır. Sekirsiz olan, tâm uyanıklık, yalnız Sıddîklık
makâmındadır. Peygamberlik ile Sıddîklık bilgileri arasında, ikinci bir fark da,
vahiy elbette doğrudur. İlhâm ise, zan iledir. Çünki, vahiy, melek ile gelir.
Melek, ma’sûmdur. Ya’nî öyle yaratılmıştır ki, yanlışlık yapamaz. İlhâm yeri de,
yüksek ise de, ya’nî ilhâm yeri olan kalp, âlem-i emirden olup, yüksek ise de,
akıl ve nefis ile birlikte bulunduğu için, yanılabilir. Evet, nefs mutmainne
olmuş ise de, Fârisî beyt tercemesi:
Olsa da o mutmainne, sıfatları gitmez yine.
Nefs, mutmainne olduktan sonra, sıfatlarının, kendisinde bırakılmasında, nice
fayda vardır. Sıfatları yok edilseydi, insan, yüksek derecelere ilerliyemezdi.
Rûhu, melek gibi olurdu. Kendi makâmında kalırdı. Rûh, ancak nefse uymamakla
yükselebilmektedir. Nefste azgınlık kalmasaydı, nasıl ilerliyebilirdi. Kâinâtın
efendisi “sallallahu aleyhi ve sellem”, kâfirlerle cihâddan geri dönünce, (Küçük
muhârebeden döndük, büyük cihâda geldik) buyurdu. Nefs ile savaşmağa, (Cihâd-ı
ekber) dedi. Din büyüklerinin nefslerinin azması demek, çok az (Terk-i azîmet)
ve (Muhâlefet-i evlâ) etmesi demektir. Büyüklerin nefislerinde, yalnız bu terki
istemek vardır. Yoksa azîmeti ve evlâyı terk etmezler. İşte, nefislerinin,
yalnız bu istemesinden dolayı, Cenâb-ı Hakka o kadar çok yalvarırlar, o kadar
çok pişmân olur, sızlarlar ki, başkalarının bir senede kazandıkları mertebelere,
bir ânda yükselmelerine sebep olur.
Yine sözümüze dönelim! Sevgilinin ahlâkı, sıfatları, her nerede bulunursa orası
da sevilir. Âl-i İmrân sûresinde, (Benim izimde yürüyünüz! Allahu Teâlâ, sizi
sever) meâlindeki otuzbirinci âyet, bunu işâret etmektedir. O hâlde, Ona
“sallallahu aleyhi ve sellem” uymağa çalışmak, insanı, Mahbûbiyyet makâmına
kavuşturur. Aklı olanların, iyi, doğru düşünebilenlerin zâhirleri ile, bâtınları
ile Habîbullaha “sallallahu aleyhi ve sellem” tâm uymağa çalışması lâzımdır.
Mektûp uzunca oldu. Af buyurunuz! Her bakımdan güzel olanı anlatan söz, güzel
olacağı için, uzadıkça, güzelliği artar. Sûre-i Kehf, yüzonuncu âyet-i
kerîmesinde meâlen, (Rabbimin kelimelerini yazmak için, deniz mürekkep olsa,
Rabbimin kelimeleri bitmeden deniz biter. Bir deniz dahâ getirsek o da biter)
buyuruldu. Vesselâm.
Sözü başka tarafa çevirelim. Duâlarımı bildiren mektûbumu size getiren Mevlânâ
Muhammed Hâfız, ilim sâhibi olup, çoluk çocuğu fazladır. Geçim darlığından
askere gitti. Eğer yardım elinizi uzatır, emîr nakîb Seyyid Şeyh Ciyuya
“rahmetullahi aleyh”[1] maâş alması için veyâ yardım etmesi için söylerseniz
kerem etmiş olursunuz. Dahâ fazla yazıp başınızı ağrıtmayayım.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Şeyh Ciyu: Nakîb, ya'nî Diyânet İşleri re'îsi Seyyid Ferîdeddîn-i Buhârî.
Başa
dön
042.MEKTUP
Bu mektûp, yine şeyh Dervîşe yazılmıştır.
Kalpten, başkalarını sevmek pasını temizlemek için, en iyi ilâç,
sünnet-i seniyyeye yapışmak olduğu bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ, sizlere selâmet versin! İnsan çeşid çeşid şeylere bağlı kaldıkça
kalbi temizlenemez. Pis kaldıkça sa’âdetden mahrûmdur, uzaktır. (Hakîkat-i câmi’a) denilen kalbin Allahu Teâlâ'dan başka şeyleri sevmesi onu karartır,
paslandırır. Bu pası temizlemek lâzımdır. Temizleyicilerin en iyisi sünnet-i
seniyye-i Mustafâviyyeye “alâ masdarihessalâtü vesselâmü vettehiyye” tâbi’
olmaktır, uymaktır. Sünnet-i seniyyeye uymak, nefsin âdetlerini, kalbi karartan
isteklerini yok eder.
Bu büyük ni’mete kavuşmakla şereflenenlere müjdeler olsun! Bu yüksek devletten
mahrûm kalanlara yazıklar olsun! Allahu Teâlâ, size ve doğru yola tâbi’ olanlara
selâmet versin!
Başa dön
043.MEKTUP
Bu mektûp, nakîb seyyid şeyh Ferîd-i Buharî “rahmetullahi aleyh”
hazretlerine yazılmıştır.
Tevhîd-i şühûdî ve tevhîd-i vücûdî bildirilmekte, ayn-el-yakîn ve
hakk-ul-yakîn anlatılmaktadır:
Allahu Teâlâ, size selâmet versin! Her kusûrdan, sıkıntıdan korusun! Âmîn.
Bu yüksek insanların “rahmetullahi aleyhim” tasavvuf yolculuğunda, önlerine
çıkan tevhîd iki türlüdür: Tevhîd-i şühûdî, Tevhîd-i vücûdî.
(Tevhîd-i şühûdî) bir olarak görmektir. Ya’nî sâlik [yolcu], her şeyi yapanı bir
görür. Ayrı ayrı şeyler görülmez. Tevhîd-i vücûdî, var olanı, bir bilmektir.
Ondan başka her şeyi yok bilmektir. Yok olmakla berâber, O bir mevcûdun aynaları
sanmaktır. Tevhîd-i vücûdî, ilim-el-yakîn kısmından oluyor. Tevhîd-i şühûdî ise,
ayn-el-yakîn kısmından oluyor [ya’nî, görmektir]. Tevhîd-i şühûdî, bu yolda,
elbette vardır. [Her sâlik, buna yakalanacaktır.] Çünki, bu tevhîd olmadıkça,
Fenâya kavuşulamaz, ayn-el-yakîn nasîb olamaz. Çünki, bir şey görülür ve
görünmesi kuvvet bulursa, başka hiçbir şey görülemez. Tevhîd-i vücûdî ise, böyle
değildir. Ya’nî, lâzım değildir. Çünki böyle ma’rifet [bilgi] olmadan da, ilm-el-yakîn
hâsıl olur. Mevcûdun bir olduğunu, ilm-el-yakîn ile bilmek, Ondan başka şeyleri
yok bilmeği îcâb etmez. Ya’nî, Allahu Teâlâ'yı var bilmek ve bu bilginin, insanı
kaplaması, Ondan başka şeyleri bilmemeği îcâb ettirmez. Meselâ, bir kimsede,
güneşin var olduğuna yakîn hâsıl olunca, bu yakîn, bu kimseyi kapladığı zamân,
yıldızları yok bilmesi lâzım gelmez. Fakat, güneşi gördüğü zamân, yıldızları
elbette görmez. Güneşten başka bir şey görmez. Yıldızları görmediği için,
yıldızları yok bilmez. Hattâ, var olduklarını, fakat görünmediklerini bilir. Bu
kimse, bu zamân, yıldızlar yoktur diyenlere inanmaz. Sözlerinin doğru olmadığını
bilir. İşte tevhîd-i vücûdî, bir mevcûddan başka, her şeyi yok bilmek olup, akla
ve islâmiyyete uygun değildir. Tevhîd-i şühûdî ise, mevcûdu bir görmektir ve
akla ve islâmiyyete uygundur. Meselâ, güneş doğarken, yıldızlar, yok oluyor
demek, doğru değildir. Fakat, bu zamânda, yıldızları görmemek doğrudur. Güneşin
ziyâsı çok olduğu ve insanın gözü kuvvetsiz olduğu için yıldızlar
görülmemektedir. Eğer, güneşin ziyâsı, insanın gözünü kuvvetlendirseydi, güneşle
birlikte yıldızları da görürdü. Bu görüş (Hakk-ül-yakîn) makâmında olur. İşte
Sôfiyye-i aliyyenin büyüklerinden ba’zısının, islâmiyyete uymuyor görünen
sözlerini, ba’zı kimseler tevhîd-i vücûdî sanmıştır. Meselâ, Ebû Mensûr-i
Hallâcın (Enelhak) sözü ve Ebû Yezîd-i Bistâmînin “rahmetullahi aleyh” (Sübhânî)
sözü ve bunlar gibi sözler, böyledir. Böyle sözleri, tevhîd-i şühûdî bilmemiz
lâzımdır. Bu sûretle, islâmiyyete uygun olurlar. Bu büyükler, o hâl içinde,
Allahu Teâlâ'dan başka, hiçbir şey göremeyince, bu sözleri söylemiş, Allahu
Teâlâ'dan başka bir şey yoktur, demek istemişlerdir. (Enelhak) demek, ben yokum,
Allahu Teâlâ vardır, demektir. Kendini görmeyince, var olduğunu bilmemiştir.
Yoksa, kendini görüp, Hak Teâlâyım dememiştir. Böyle söylemek küfürdür.
Suâl: Kendinin var olduğunu bilmemek, yok bilmek değil midir? Bu da, tevhîd-i
vücûdî olmaz mı?
Cevâp: Var olduğunu bilmemek, yok olduğunu bilmek değildir. O zamân, şaşkınlık
hâlidir. Akıl işlemez. Hiçbir şeye hüküm, karâr verecek hâlde değildir.
(Sübhânî) sözü de, Hak Teâlâyı tenzîhtir. Kendini tenzîh değildir. Çünki, kendi
varlığını bilmemektedir. Bir şeye hükmedemez.
(Ayn-ül-yakîn) makâmı, hayret, şaşkınlık makâmıdır. Bu makâmda, ba’zıları, böyle
şeyler söylemiştir. Bu makâmdan kurtarıp da, hakk-ul-yakîn makâmına
çıkarırlarsa, böyle şeyler söyleyemez ve haddi aşmazlar.
Zamânımızda, tarîkata girmiş birçok kimse, kendilerine tasavvufcu süsü vererek,
tevhîd-i vücûdîyi dillerine almış, bundan yüksek mertebe olmaz sanıyor. İlm-ül-yakîne
saplanıp, ayn-el-yakînden mahrûm kalmışlardır. Tasavvuf büyüklerinin sözlerine
kendi hayâlleri ile ma’nâ vererek, böyle sözleri, övünerek, her yerde
söylemektedirler.
Tasavvuf büyüklerinin kitâplarında, tevhîd-i vücûdîyi gösteren, böyle sözler
görülürse, ilk zamânlarında, ilm-el-yakîn mertebesinde söylemiş olduklarını,
sonra bu makâmdan ilerleyip, ayn-el-yakîn makâmına götürüldüklerini
düşünmelidir.
Suâl: Tevhîd-i vücûdî sâhibi olan, mevcûdu [ya’nî var olanı] bir bildiği gibi,
bir vücûd [varlık] görmektedir. Ya’nî ayn-el-yakîn mertebesine de mâliktir.
Cevâp: Tevhîd-i vücûdî sâhibleri, tevhîd-i şühûdînin, âlem-i misâldeki sûretini
görmektedir. Tevhîd-i şühûdîye kavuşmamıştır. Tevhîd-i şühûdî başkadır. Âlem-i
misâlde gördükleri, bu sûreti başkadır. Çünki, tevhîd-i şühûdî mertebesinde,
hayret, şaşkınlık hâsıl olur. Hiçbir şeye hükmedemezler. Hâlbuki, tevhîd-i
vücûdî sâhibi, tevhîd-i şühûdînin, âlem-i misâldeki sûretini gördüğü zamân yine
ilim sâhibidir. Çünki, her şeyin yok olduğunu bilmektedir. Yok demek, bir hüküm,
karâr vermektir. Hayret ile ilim, birlikte bulunamaz. O hâlde, tevhîd-i vücûdî
sâhibi, ayn-el-yakîn makâmına varmamıştır. Hâlbuki, tevhîd-i şühûdî sâhibini
hayret makâmından ileri götürürlerse, hakk-al-yakîn makâmındaki ma’rifete
kavuşur ki, bu makâmda ilim ile hayret birlikte bulunur. Hayretsiz olan,
hayretden önce olan ilim, ilm-el-yakîndir. Bu cevâbı, bir misâl ile
aydınlatalım:
Devlet reîsi olmağa elverişli bir kimse, rü’yâda, kendini devlet reîsi olmuş, o
makâmda o işin başında görür. Fakat, bu kimse, elbette devlet reîsi olmamıştır.
Yalnız âlem-i misâldeki sûretini, kendinde görmüştür. Devlet reîsliği nerede,
rü’yâda gördüğü sûret nerede! Şu kadar var ki, rü’yâsı, âlem-i misâldeki sûret
olmakla berâber, bu kimsenin, bu sûretin aslı olan makâma kavuşmağa elverişli
olduğunu haber vermektedir. Eğer çalışır, uğraşırsa, Allahu Teâlâ'nın ihsânı
ile, o makâma kavuşabilir. Bir şeye elverişli olmak ile, o şeye kavuşmak, hiç
aynı olur mu? Aralarında, çok fark vardır. Ayna yapılacak cam parçası, ayna
olmadıkça büyüklerin eline kavuşamaz. Onların cemâli ile şereflenemez.
Bu ince bilgileri yazmaktan maksadım, zamânımızda ba’zıları özenerek, bir kısmı
da, yalnız işiterek, bir kısmı ise, hem işiterek, hem de zevk alarak ve
ba’zıları da sapıklık ile ve zındıklık ile, tevhîd-i vücûdî yolunu tutmuş,
sevâbı, iyiliği, kötülüğü, her şeyi, Allah yapıyor diyor. Hattâ, her şeyi Hak
Teâlâ biliyorlar. Bu kurnazlıkla islâmiyyete uymuyor, emirleri yapmıyorlar.
Böylece, işin kolay tarafını bulmuşlar. İbâdet etmek lâzımdır deseler bile,
bunlar ikinci derecededir, asıl maksat, islâmiyyetin üstünde, başka şeydir
diyorlar. Hâşâ ve kellâ! Öyle değildir. Hiç de, dedikleri gibi değildir.
Bunların kötü düşüncelerinden, Allahu Teâlâ'ya sığınırız!
Tarîkat ve islâmiyyet, birbirinden başka, ayrı iki şey değildir. Aralarında kıl
ucu kadar fark yoktur. Ayrılıkları, yalnız, topluluk ve genişlik, ilim ile ve
keşf ile olmaktır. İslâmiyyete uymayan her şey bozukdur. Atılması lâzımdır.
İslâmiyyetin istemediği bir Müslümânlık, zındıklıktır. İslâmiyyete yapışarak
hakîkati aramak, tasavvufdur.
Allahu Teâlâ, bizi ve sizi ve bütün milletimizi, insanların efendisinin
“sallallahu aleyhi ve sellem” yoluna, hem zâhirde, hem bâtında, tâm uymakla
şereflendirsin! Âmîn.
Sevgili hocam “kaddesallahu sirreh” çok zamân, tevhîd-i vücûdî yolunda idi.
Risâlelerinde ve mektûblarında, bu yolu gösterdi. Fakat sonra, Hak Teâlâ lutf
ederek, bu makâmdan ilerletti. Bu dar bilgilerden kurtardı. Talebesinden
Abdülhak diyor ki, son hastalığından bir hafta evvel buyurdu ki, (Pek iyi
anladım ki, tevhîd-i vücûdî, dar bir sokak imiş. Ana cadde, başka imiş. Böyle
olduğunu, önceden de biliyordum. Fakat, şimdi , pek yakîn anladım). Bu fakîr [ya’nî
İmâm-ı Rabbânî “kuddise sirruh”], hocama hizmet ettiğim zamânlar, tevhîd-i
vücûdî yolunda idim. Bu yolu kuvvetlendiren keşfler hâsıl olmakta idi. Fakat,
Allahu Teâlâ'nın ihsânı, bu makâmdan kurtarıp, dilediği makâmla şereflendirdi.
Sözü uzatmamak için, burada kesiyorum. Vesselâm.
Başa dön
044.MEKTUP
Bu mektûp, yine nakîb, seyyid şeyh Ferîde yazılmıştır.
İnsanların iyisini medh etmekte ve Ona uymağa teşvîk etmektedir:
Merhamet ederek göndermiş olduğunuz, kıymetli mektûbunuz, en iyi bir zamânda,
fakîri şereflendirdi. Okuyarak mesrûr olduk. Allahu Teâlâ'ya hamd olsun ki,
Muhammed aleyhisselâmın fakrinden, size mîrâs nasîb olmuş. Fakîrlere karşı
teveccüh ve sevgi ve onlara bağlılık, bu mîrâsdan hâsıl olmaktadır. Hiçbir şeyi
olmayan bu fakîr, ne cevâp yazacağımı şaşırdım. Arabın en hayırlısı olan, büyük
ceddinizin üstünlüklerini bildiren haberleri yazarak, bu mektûbumu, Âhirette
azâplardan kurtulmak için vesîle yapacağım. Aleyhissalâtü vettehıyye efendimizi
medh etmeğe kalkışmıyorum. Yazılarımı, Onun ile kıymetlendiriyorum. Arabî beyt
tercemesi:
Muhammed aleyhisselâmı medh edemiyorum,
Onunla, yazılarımı kıymetlendiriyorum.
Allahu Teâlâ'ya sığınarak ve Ondan yardım dileyerek bildiriyorum ki: Muhammed “aleyhisselâm”,
Allahu Teâlâ'nın resûlüdür. Âdem oğullarının seyyidi, efendisidir. Kıyâmet
gününde, kendisine uyarak Cehennemden kurtulanların en cömerdidir.
Kıyâmet günü kabirden en önce O kalkacaktır. En önce, O şefâ’at edecektir. En
önce, Onun şefâ’ati kabûl olacaktır. Cennet kapısını önce O çalacaktır. Kapı,
Ona hemen açılacaktır. (Livâ-i hamd) denilen bayrak, Onun elinde bulunacaktır.
Âdem “aleyhisselâm” ve Onun zamânından kıyâmete kadar gelen her mü’min, bu
bayrak altında bulunacaktır. Bir hadîs-i şerîfte, (Kıyâmet günü, önce gelenlerin
ve sonra gelenlerin seyyidiyim. Hakîkati bildiriyorum, öğünmüyorum) buyurdu. Bir
hadîs-i şerîfte, (Allahu Teâlâ'nın habîbiyim, sevgilisiyim. Peygamberlerin
reîsiyim. Övünmek için söylemiyorum). Bir hadîs-i şerîfte, (Peygamberlerin
“aleyhimüsselâm” sonuncusuyum, övünmüyorum. Ben Abdullahın oğlu Muhammed'im
“sallallahu aleyhi ve sellem”. Allahu Teâlâ insanları yarattı. Beni insanların
en iyisinde yarattı. Allahu Teâlâ, insanları fırkalara [kavimlere, ırklara]
ayırdı. Beni, en iyisinde bulundurdu. Sonra bu en iyi fırkayı kabîlelere [cemâ’atlere]
ayırdı. Beni en iyisinde bulundurdu. Sonra, bu cemâ’ati evlere ayırdı. Beni, en
iyi evden [ya’nî âileden] dünyâya getirdi. İnsanların en iyisiyim. En iyi
âiledenim. Kıyâmette, herkes sustuğu zamân, ben söyleyeceğim. Kimsenin
kımıldayamadığı vakitte, onlara şefâ’at ediciyim. Kimsede ümîd kalmadığı bir
zamânda, onlara müjde vericiyim. O gün her iyilik, her türlü yardım, her kapının
anahtarı bendedir. Livâ-i hamd benim elimdedir. İnsanların en hayırlısı, en
cömerdi, en iyisiyim. O gün emrimde binlerce hizmetçi vardır. Kıyâmet günü,
Peygamberlerin imâmı, hatîbi ve hepsine şefâ’at edici benim. Bunları övünmek
için söylemiyorum) buyurdu. O olmasaydı “sallallahu aleyhi ve sellem”, Allahu
Teâlâ, hiçbir şeyi yaratmazdı. Rab olduğu, ma’bûd olduğu meydâna çıkmazdı. Âdem
“aleyhisselâm”, su ile toprak arasında iken [ya’nî çamuru yoğrulurken], O
“sallallahu aleyhi ve sellem” Peygamber idi. Fârisî beyt tercemesi:
Günâh işlese de, çekilmez hesâba,
Böyle bir seyyidin izindeki kimse.
Bütün insanlığın seyyidi, en üstünü olan, böyle bir Peygambere “sallallahu
aleyhi ve sellem” inanan, Onun yolunda giden kimse, elbette ümmetlerin en iyisi
olur. Âl-i İmrân sûresinin, (Siz ümmetlerin, din sâhiplerinin en hayırlısı, en
iyisisiniz!) meâlindeki yüzonuncu âyeti bunlara müjdedir. Ona inanmayan, [Onu
anlayamayan, kendileri gibi sanan], insanların en kötüsüdür. Tevbe sûresinin,
(Vahşî, kalbleri katı câhiller, sana inanmaz. Dahâ çok münâfıktırlar) meâlindeki
doksansekizinci âyeti bunları göstermektedir. Dünyânın bugünkü hâlinde, Onun
sünnet-i seniyyesine uymakla şereflendirilenler, ne kadar bahtiyârdır. Onun
dînine inanan, Ona ümmet olanın, az bir iyiliğine kat kat sevâp verilir. Ashâb-ı
Kehf “rahmetullahi aleyhim ecma’în” bir güzel iş yapmakla, yüksek derecelere
kavuştu. Bu işleri de, din düşmanları, her tarafı kapladığı vakit, kalplerindeki
îmânı korumak için, başka yere hicret etmeleri idi. Bugün, Ona îmân edip, az bir
ibâdet yapmak, sanki düşman saldırıp, her tarafı kapladığı zamânda, askerin, az
bir hareketinin çok kıymetli olmasına benzer. Sulh zamânında, askerin, bundan
kat kat fazla çalışması, böyle kıymetli olamaz.
Muhammed “sallallahu aleyhi ve sellem”, Allahu Teâlâ'nın mahbûbu olduğu için,
Onun izinde giden, mahbûbluk derecesine yükselir. Çünki, muhib, sevgilisinin
ahlâkını, alâmetlerini kimde görürse, onu da sever. Ona uymayanların hâlini,
bundan anlamalı! Fârisî beyt tercemesi:
Muhammed “sallallahu aleyhi ve sellem”, yüzü suyudur cihânın,
Kapısının toprağı olmayan, toprak altında kalsın!
Ashâb-ı Kehf “rahmetullahi aleyhim ecma’în” gibi hicret edemeyen, bâtın yolu ile
hicret etmeğe çalışmalıdır. Düşmanlar arasında bulunurken, gönülleri, onlardan
ayrı, uzak olmalıdır. Allahu Teâlâ, bu sûretle de, sa’âdete kapıları açabilir.
Nevruz günü [martın yirminci günü], geliyor. [Kâfirlerin, ateşe tapanların
bayramı olan] o günlerde, ne karışıklık, ne kadar taşkınlık, şaşkınlık olduğunu
biliyorsunuz. O karanlık günleri atlattıktan sonra, Allahu Teâlâ nasîb ederse,
sizinle görüşmek şerefine kavuşmayı ümîd ediyorum. Nâzik başınızı ağrıtmamak
için, mektûbuma son veriyorum. Allahu Teâlâ, kerîm olan babalarınızın yolundan
ayırmasın! Size ve onlara kıyâmete kadar selâm olsun! Âmîn.
Başa dön
045.MEKTUP
Bu mektûp, yine nakîb seyyid şeyh Ferîde “rahmetullahi aleyh”
yazılmıştır.
Kendine teşekkür etmekte ve insanın muhtâç yaratıldığını, Ramazân-ı
şerîfi, orucu ve namâzı bildirmektedir:
Allahu Teâlâ sizi, çok kıymetli olan dedelerinizin yolundan ayırmasın! Sonu
pişmânlık olan işlere karıştırmasın! Âmîn. Allahu Teâlâ'yı sevenler, Allahu
Teâlâ ile berâberdir. Çünki, hadîs-i şerîfte, (İnsan, sevdiği kimse ile
berâberdir) buyuruldu. İnsanın aslı, rûhudur. Rûhun beden ile birleşmesi, Allahu
Teâlâ ile olmasına biraz mâni’ olmuştur. Bedenden ayrılıp, bu karanlık yerden
kurtulunca, Rabbi ile berâber, Ona yakîn olur. Bunun için, (Ölüm, sevgiliyi
sevgiliye kavuşturan bir köprüdür) buyuruldu. Ankebût sûresinin, (Allahu
Teâlâ'ya kavuşmak isteyene, o vakt, elbette gelmektedir) meâlindeki beşinci
âyeti, Onun âşıklarına tesellî olmaktadır. Fakat, büyüklerin huzûru, sohbeti ile
şereflenmeyen zavallıların hâli harâpdır. Büyüklerin rûhlarından istifâde
edebilmek için de şartlar vardır. Herkes bu şartları yerine getiremez. Bütün
ni’metlerin sâhibi olan Allahu Teâlâ'ya hamd olsun ki, bu korkunç hâdise ve
başımıza gelen vahşîce hücûmlar karşısında, kimsesi olmayan bu fakîrlerin
imdâdına yine, din ve dünyânın efendisinin “sallallahu aleyhi ve sellem” Ehl-i
beyti yetişmektedir. Bu sûretle büyüklerin yolu bozulmaktan kurtuldu. Feyizleri
kesilmekten korundu. Evet, bu mübârek yol, memlekette gizli kalmış ve yolcuları,
hemen yok gibi olmuştu. Ehl-i beytin açtığı yol olduğundan, ta’mîrinin,
temizlenmesinin de, Ehl-i beyt tarafından yapılması yakışırdı. Başkalarına
ihtiyâç olmaması lâzım idi. Ehl-i beytin bu hizmetine şükür etmek, bu fakîrlere
lâzım olduğu gibi, bu devlete şükür etmek, onlara da lâzımdır. İnsanların,
bâtını cem’ etmesi lâzım olduğu gibi, zâhirde birleşmek, yardımlaşmak da
lâzımdır. Hattâ, bu topluluk, berâberlik, dahâ önce lâzımdır. Çünki, bütün
mahlûklar içinde, en muhtâç olan insandır.
İnsanların, çok muhtâç olmasına sebep, insanda her şey bulunduğu içindir. Bunun
için, her şeyin muhtâç olduklarının hepsi, insana lâzımdır. İnsan muhtâç olduğu
şeye bağlanır. O hâlde, insanların bağlılığı, başkalarının bağlılıklarından dahâ
çoktur. Her bir bağlılık, insanı, Allahu Teâlâ'dan uzaklaştırır. Bundan dolayı,
Allahu Teâlâ'dan en uzak olan, en mahrûm kalan mahlûk, insandır. Fârisî iki beyt
tercemesi:
Mahlûkların en üstünü insandır,
Yüksek makâmdan mahrûm da odur.
Eğer, toparlanıp, geri dönmezse,
Ondan dahâ mahrûm, yoktur kimse.
Hâlbuki, insanın, her mahlûktan, dahâ üstün olmasına sebep de, yine her şeyin,
kendisinde bulunmasıdır. Her şeyi kendinde topladığı içindir ki, insanın aynası
mükemmeldir. Bütün mahlûkların aynalarında görünenlerin hepsi, yalnız onun
aynasında, bir arada görünmektedir. Bunun için de insan, mahlûkların en iyisi
olmuştur. Mahlûkların en muhtâcı, en mahrûmu, en kötüsü de, yine bu sebebden
insandır. Bunun içindir ki, Muhammed “sallallahu aleyhi ve sellem” gibi bir
Peygamber insandır ve Ebû Cehil gibi bir mel’ûn da insandır.
Bu fakîrlerin, bir araya toplanmasına, Allahu Teâlâ'nın sebep kıldığı, büyük
ni’met, şüphe yok ki, sizsiniz. Bâtınların cem’iyyeti de, sizin sâyenizdedir.
Elbette, (Evlât, babası gibi olur) müjdesine bakarak, bütün ümîdler sizdedir.
Lutfettiğiniz kıymetli mektûp, bizleri mübârek Ramazân ayında şereflendirdi.
Bunun için, bu büyük ayın üstünlüklerinden birkaç satır yazmak hâtırıma geldi:
Mübârek Ramazân ayı, çok şereflidir. Bu ayda yapılan, nâfile namâz, zikir,
sadaka ve bütün nâfile ibâdetlere verilen sevâp, başka aylarda yapılan farzlar
gibidir. Bu ayda yapılan bir farz, başka aylarda yapılan yetmiş farz gibidir. Bu
ayda bir oruçluya iftâr verenin günâhları af olur. Cehennemden âzâd olur. O
oruçlunun sevâbı kadar, ayrıca buna da sevâp verilir. O oruclunun sevâbı hiç
azalmaz. Bu ayda, emri altında bulunanların, işlerini hafîfleten, onların ibâdet
etmelerine kolaylık gösteren âmirler de afv olur. Cehennemden âzâd olur. Ramazân-ı
şerîf ayında, Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem”, esîrleri âzâd eder, her
istenilen şeyi verirdi. Bu ayda ibâdet ve iyi iş yapabilenlere, bütün sene bu
işleri yapmak nasîb olur. Bu aya saygısızlık edenin, günâh işleyenin bütün
senesi, günâh işlemekle geçer. Elden geldiği kadar ibâdet etmelidir. Allahu
Teâlâ'nın râzı olduğu işleri yapmalıdır. Bu ayı, Âhireti kazanmak için fırsat
bilmelidir. Kur’ân-ı kerîm, Ramazânda indi. Kadr gecesi, bu aydadır. Ramazân-ı
şerîfte, iftârı erken yapmak, sahûru geç yapmak sünnettir. Resûlullah
“sallallahu aleyhi ve sellem” bu iki sünneti yapmağa çok önem verirdi. İftârda
acele etmek ve sahûru geciktirmek, belki insanın aczini, yiyip içmeğe ve
dolayısı ile her şeye muhtâç olduğunu göstermektedir. İbâdet etmek de zâten bu
demektir.Hurma ile iftâr etmek sünnettir. İftâr edince, (Zehebez-zama’ vebtellet-il
urûk ve sebet-el-ecr inşâallahu teâlâ) duâsını okumak, terâvîh kılmak ve hatim
okumak mühim sünnettir.
Bu ayda, her gece, Cehenneme girmesi gereken, binlerce Müslümân af olur, âzâd
olur. Bu ayda, Cennet kapıları açılır. Cehennem kapıları kapanır. Şeytânlar,
zincirlere bağlanır. Rahmet kapıları açılır. Allahu Teâlâ, bu mübârek ayda Onun
şânına yakışacak, kulluk yapmağı ve Rabbimizin râzı olduğu, beğendiği yolda
bulunmağı, hepimize nasîb eylesin! Âmîn.
Başa dön
046.MEKTUP
Bu mektûp, yine nakîb seyyid şeyh Ferîde “rahmetullahi teâlâ
aleyh” yazılmıştır.
Allahu Teâlâ'nın var ve bir olduğu ve Muhammed aleyhisselâmın
Onun resûlü olduğu bedîhîdir, pek meydândadır. Düşünmeğe bile, lüzûm olmadığını
bildirmektedir:
Allahu Teâlâ sizi, kerîm olan babalarınızın yolundan ayırmasın. Onların en
üstünü olan birincisine ve geri kalanların hepsine, bizden duâlar ve selâmlar
olsun! Allahu Teâlâ'nın var olduğu ve bir olduğu, hattâ Muhammed aleyhisselâmın,
Onun resûlü olduğu ve hattâ onun getirdiği her emrin ve haberlerin, doğru
olduğu, güneş gibi meydândadır. Düşünmeğe, isbât etmeğe hiç lüzûm yoktur. Kalbin
bunlara inanması için, kalbin bozuk olmaması, ma’nevî hastalığı bulunmaması
lâzımdır. Kalp hasta ve bozuk olunca, kalbin inanması için, akıl ile düşünmek,
incelemek lâzım olur. Ancak bu sûretle kalp (tasfiye) bulur, ya’nî hastalıktan
kurtulur. (Basîret)den ya’nî kalp gözünden ma’nevî perde kalkarsa, bunlara seve
seve inanılır. Meselâ, safrası bozuk kimse, şekerin tadını duymuyor. Şekerin
tatlı olduğunu ona anlatmak, isbât etmek lâzım olur. Fakat, safra hastalıktan
kurtulunca, isbât etmeğe lüzûm kalmaz. Hastalıktan dolayı isbât etmek lâzım
olması, şekerin tatlılığına bir kusûr vermez. Şaşı olan, bir şeyi iki görür ve
iki kişi var sanır. Şaşıdaki göz hastalığı, karşısındaki bir şeyin, iki olmasını
îcâb ettirmez. O iki gördüğü hâlde, görünen yine birdir. Bunun bir olduğunu
isbât etmek çok zordur.
Din bilgilerini, akıl ile isbât ederek inandırmak, kolay değildir. Yakînî,
vicdânî bir îmân elde etmek için, isbât yoluna gitmektense, kalbi hastalıktan
kurtarmak lâzımdır. Nitekim, safra hastasını, şekerin tatlı olduğuna inandırmak
için, isbât etmeğe kalkışmaktansa, onu hastalıktan kurtarmak lâzımdır. [Safrası
bozuk olan hastaya] şekerin tatlı olduğu, ne kadar isbât edilirse edilsin, yakîn
hâsıl edemez. Çünki, şeker ağzına acı gelmekte, vicdânı acı olduğunu
bilmektedir.
İnsanlarda bulunan nefs-i emmâre, din bilgilerine inanmamakta, tabî’ati,
yaratılışı, islâmiyyete uymamaktadır. İslâmiyyetin doğruluğunu isbât için, ne
kadar uğraşılırsa uğraşılsın, hasta olan kalpte buna yakîn hâsıl olması, çok güç
olur.
Veşşemsi
sûresi dokuzuncu âyetinde meâlen, (Nefsini tezkiye eden kurtuldu. Nefsini
günâhta, cehâlette, dalâlette bırakan, ziyân etti) buyuruldu.
Görülüyor ki, bu açık, parlak islâmiyyete ve temiz, doğru yola inanmayan
kimsenin kalbi, şekerin tadını anlayamayan safralı gibi, hastadır. Fârisî mısra’
tercemesi:
Bir kimse, kör ise, güneşin suçu ne?
Seyr ve sülûkdan maksat, nefsi tezkiye ve kalbi tasfiye etmektir. Ya’nî
nefsi ve kalbi hastalıklardan kurtarmaktır. Bakara sûresinde, (Kalblerinde
hastalık vardır) meâlindeki dokuzuncu âyet-i kerîmede bildirilen hastalık tedâvî
edilmedikçe, hakîkî îmân ele geçmez. Bu âfetler var iken, akıl yolu ile kalpte
hâsıl olan îmân, îmânın sûretidir. Çünki nefis, bu îmânın tersini istemekte,
küfründe inât ve isrâr etmektedir. Böyle îmân, safra hastasının, şekerin tatlı
olduğuna îmân etmesi gibidir. Her ne kadar inandım dese de, vicdânı, şekeri acı
bilmektedir. Safrası düzeldikten sonra, şekerin tatlı olduğuna hakîkî îmân hâsıl
olur. Îmânın hakîkati de, nefsin tezkiyesinden ve kalbin itmînânından sonra
kalpte hâsıl olur. İşte böyle hakîkî îmân yalnız Evliyâda bulunur ve elden
gitmez. Yûnus sûresinde, (Biliniz ki, Allahu Teâlâ'nın Evliyâsı için, azâb
korkusu, ni’metlere kavuşmamak üzüntüsü yoktur!) meâlindeki altmışikinci âyet-i
kerîmedeki müjde, böyle îmân sâhipleri içindir.
Allahu
Teâlâ, hepimizi bu kâmil, hakîkî îmânla şereflendirsin! Âmîn.
Başa dön
047.MEKTUP
Bu mektûp, yine nakîb seyyid şeyh Ferîde “rahmetullahi teâlâ
aleyh” yazılmıştır.
Allahu Teâlâ'nın var ve bir olduğu ve Muhammed aleyhisselâmın
Onun resûlü olduğu bedîhîdir, pek meydândadır. Düşünmeğe bile, lüzûm olmadığını
bildirmektedir:
Allahu Teâlâ sizi, kerîm olan babalarınızın yolundan ayırmasın.
Onların en üstünü olan birincisine ve geri kalanların hepsine, bizden duâlar ve
selâmlar olsun! Allahu Teâlâ'nın var olduğu ve bir olduğu, hattâ Muhammed
aleyhisselâmın, Onun resûlü olduğu ve hattâ onun getirdiği her emrin ve
haberlerin, doğru olduğu, güneş gibi meydândadır. Düşünmeğe, isbât etmeğe hiç
lüzûm yoktur. Kalbin bunlara inanması için, kalbin bozuk olmaması, ma’nevî
hastalığı bulunmaması lâzımdır. Kalp hasta ve bozuk olunca, kalbin inanması
için, akıl ile düşünmek, incelemek lâzım olur. Ancak bu sûretle kalp (tasfiye)
bulur, ya’nî hastalıktan kurtulur. (Basîret)den ya’nî kalp gözünden ma’nevî
perde kalkarsa, bunlara seve seve inanılır. Meselâ, safrası bozuk kimse, şekerin
tadını duymuyor. Şekerin tatlı olduğunu ona anlatmak, isbât etmek lâzım olur.
Fakat, safra hastalıktan kurtulunca, isbât etmeğe lüzûm kalmaz. Hastalıktan
dolayı isbât etmek lâzım olması, şekerin tatlılığına bir kusûr vermez. Şaşı
olan, bir şeyi iki görür ve iki kişi var sanır. Şaşıdaki göz hastalığı,
karşısındaki bir şeyin, iki olmasını îcâb ettirmez. O iki gördüğü hâlde, görünen
yine birdir. Bunun bir olduğunu isbât etmek çok zordur.
Din bilgilerini, akıl ile isbât ederek inandırmak, kolay değildir. Yakînî,
vicdânî bir îmân elde etmek için, isbât yoluna gitmektense, kalbi hastalıktan
kurtarmak lâzımdır. Nitekim, safra hastasını, şekerin tatlı olduğuna inandırmak
için, isbât etmeğe kalkışmaktansa, onu hastalıktan kurtarmak lâzımdır. [Safrası
bozuk olan hastaya] şekerin tatlı olduğu, ne kadar isbât edilirse edilsin, yakîn
hâsıl edemez. Çünki, şeker ağzına acı gelmekte, vicdânı acı olduğunu
bilmektedir.
İnsanlarda bulunan nefs-i emmâre, din bilgilerine inanmamakta, tabî’ati,
yaratılışı, islâmiyyete uymamaktadır. İslâmiyyetin doğruluğunu isbât için, ne
kadar uğraşılırsa uğraşılsın, hasta olan kalpte buna yakîn hâsıl olması, çok güç
olur. Veşşemsi sûresi dokuzuncu âyetinde meâlen, (Nefsini tezkiye eden kurtuldu.
Nefsini günâhta, cehâlette, dalâlette bırakan, ziyân etti) buyuruldu.
Görülüyor ki, bu açık, parlak islâmiyyete ve temiz, doğru yola inanmayan
kimsenin kalbi, şekerin tadını anlıyamayan safralı gibi, hastadır. Fârisî mısra’
tercemesi:
Bir kimse, kör ise, güneşin suçu ne?
Seyr ve sülûktan maksat, nefsi tezkiye ve kalbi tasfiye etmektir. Ya’nî nefsi ve
kalbi hastalıklardan kurtarmaktır. Bekara sûresinde, (Kalplerinde hastalık
vardır) meâlindeki dokuzuncu âyet-i kerîmede bildirilen hastalık tedâvî
edilmedikçe, hakîkî îmân ele geçmez. Bu âfetler var iken, akıl yolu ile kalpte
hâsıl olan îmân, îmânın sûretidir. Çünki nefis, bu îmânın tersini istemekte,
küfründe inât ve isrâr etmektedir. Böyle îmân, safra hastasının, şekerin tatlı
olduğuna îmân etmesi gibidir. Her ne kadar inandım dese de, vicdânı, şekeri acı
bilmektedir. Safrası düzeldikten sonra, şekerin tatlı olduğuna hakîkî îmân hâsıl
olur. Îmânın hakîkati de, nefsin tezkiyesinden ve kalbin itmînânından sonra
kalpte hâsıl olur. İşte böyle hakîkî îmân yalnız Evliyâda bulunur ve elden
gitmez. Yûnus sûresinde, (Biliniz ki, Allahu Teâlâ'nın Evliyâsı için, azâb
korkusu, ni’metlere kavuşmamak üzüntüsü yoktur!) meâlindeki altmışikinci âyet-i
kerîmedeki müjde, böyle îmân sâhipleri içindir. Allahu Teâlâ, hepimizi bu kâmil,
hakîkî îmânla şereflendirsin! Âmîn.
Başa dön
048.MEKTUP
Bu mektûp, yine nakîb seyyid şeyh Ferîde yazılmıştır.
Din âlimlerine hürmet etmek lâzım olduğunu bildirmektedir:
Allahu Teâlâ, Peygamberlerin en üstünü hürmeti için “sallallahu aleyhi ve sellem”,
din düşmanlarına karşı olan mücâdelenizde yardımcınız olsun! Mübârek mektûbunuzu
okumakla şereflendik. İlim öğrenen ve tasavvuf yolunda çalışan gençlere sarf
etmek üzere, bir miktâr para gönderdiğinizi yazıyorsunuz. İlim öğrenen talebeyi,
tasavvufa çalışanlardan önce yazdığınızı görünce çok sevindik. (Zâhir, bâtının
alâmetidir) buyurmuşlardır. İnşâallah mübârek kalbinizde de, bu talep, dahâ önce
bulunmaktadır. Arabî mısra’ tercemesi:
Her kabdan, içinde olan, dışarı sızar!
Suâl: Nefsine uyan ilim talebesi, nefsi ile cihâd eden sôfîden nasıl üstün
olabilir?
Cevâp: İlim öğrenen kimse, nefsine uymakla kendine zarar yaparsa da, herkes onun
ilminden fâydalanır. Kendini yakarsa da, başkalarının kurtulmasına sebep olur.
Sôfî ise, kendini kurtarmakla uğraşmaktadır. Başkalarına faydası yoktur.
İslâmiyyet, insanların sa’âdetine çalışanları, kendini kurtarmağa çalışanlardan,
dahâ üstün tutmaktadır.
Evet, tasavvuf yolunda ilerleyen bir sâlik, fenâ ve bekâ makâmlarına erer ve
sonra insanları da’vet etmek vazîfesi ile şereflendirilirse, Peygamberlik
makâmından nasîbi olur. İslâmiyyeti bildirenlerden, herkesi sa’âdete
erdirenlerden olur. İslâm âlimleri gibi üstün ve kıymetli olur. Bu, Allahu
Teâlâ'nın öyle bir ni’metidir ki, dilediği seçilmişlere ihsân eder. Onun ihsânı
pek büyüktür.
Başa dön
049.MEKTUP
Bu mektûp, yine nakîb seyyid şeyh Ferîde yazılmıştır.
Zâhiri, islâmiyyetin emirlerini yapmakla süslemek ve bâtını,
Allahu Teâlâ'dan başka şeylere bağlamamak lâzım geldiği bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ, sizi, bilinen ni’metlere ve bilinmeyen sa’âdetlere kavuştursun!
Bilinen ni’metler, zâhirin ya’nî bedenin, ahkâm-ı şer’iyyeyi yapmakla
süslenmesidir “alâ sâhibihessalâtü vesselâmü vettehiyye”. Görünmeyen, ma’nevî
sa’âdet te, bâtının ya’nî kalbin ve rûhun, Allahu Teâlâ'dan başka şeylere
bağlanmaktan kurtulmasıdır. Acabâ hangi seçilmiş kimseyi bu iki ni’metle
şereflendirirler?
Başa dön
050.MEKTUP
Bu mektûp, seyyid şeyh Ferîde “rahmetullahi teâlâ aleyh”
gönderilmiştir.
Dünyânın aşağılığını, kötülüğünü bildirmektedir:
Allahu Teâlâ, sevgili Peygamberi hürmetine “sallallahu aleyhi ve sellem”,
kendinden başkalarına köle olmaktan kurtarsın! Bütün varlığımızla kendisine
bağlanmamızı nasîb eylesin!
Dünyâ, görünüşte çok tatlıdır ve güzel sanılır. Hakîkatte ise, öldürücü
zehirdir.İşe yaramaz bir maldır. Ona bağlananlara, tutulanlara, kurtuluş yoktur.
Onun öldürdükleri leş olur. Âşıkları deli olur. Dünyâ yaldızlanmış pislik
gibidir. Şeker kaplanmış zehir gibidir. Aklı olan, bu bozuk mala gönül
kaptırmaz. Âlimler buyuruyor ki, (Bir kimse, ölürken malının zamânın en
akıllısına verilmesini vasiyyet etse, zâhide vermek lâzımdır). Çünki zâhid,
dünyâya rağbet etmez, özenmez, üzerine düşmez. Dünyâya düşkün olmaması, aklının
çok olduğunu gösterir.
Dahâ yazarsam çok uzayacak. Şunu da bildireyim ki, fazîletler sâhibi Şeyh
Zekeriyyâ, bu yaşda defter tutmakla meşgûldür. Buna tutulmuş olmakla berâber,
Âhiret muhâsebesi yanında çok kolay kalan, dünyâ muhâsebesinden korkmaktadır.
Sebepler âleminde şerefli teveccüh ve yardımlarınızı kuvvetli dayanak
bilmektedir. Yeni divânda da, o yüksek makâmın me’mûrlarından olduğunun
bildirilmesini ümîd eder. Beyt:
Bana gönül ver ve cesâreti gör,
Tilkini çağır, bak aslan oluyor.
Allahu Teâlâ size görünen ve görünmeyen devlet ve sa’âdetler versin!
Başa dön
051.MEKTUP
Bu mektûp, yine seyyid şeyh Ferîde “rahmetullahi aleyh”
yazılmıştır.
İslâmiyyeti yaymağa teşvîk eylemektedir:
Allahu Teâlâ'dan dilerim ki, o büyük sülâlenin yardımı ile, islâmiyyet güneşi
parlasın, Ahkâm-ı ilâhiyyenin güzelliği, her tarafa yayılsın. Fârisî mısra’
tercemesi:
İş budur, bundan başkası hiçtir!
Bugün de, kimsesiz kalan Müslümânların, bu dalâlet girdâbından kurtuluş ümmîdi,
ancak, insanların en iyisinin evlâdının gemisindedir. Bir hadîs-i şerîfte: (Ehl-i beytim, ya’nî evlâtlarım, Nûh aleyhisselâmın gemisi gibidir. Buna binen
kurtulur, binmeyen helâk olur) buyuruldu. Bu büyük sa’âdeti ele geçirmek için,
çok çalışınız! Çok şükür, Allahu Teâlâ, mevki, kuvvet, te’sîrli söz ni’metlerini
vermiştir. Zâtınızın şerefi de, bunlara katıldığında sa’âdet meydânında bütün
akranlarınızdan ileri gitmeniz pek kolaydır.
Bu fakîr, doğru olan bu islâmiyyeti kuvvetlendirmeğe ve yaymağa yarayan böyle
şeyleri söylemek için, yüksek hizmetinizle şereflenmeğe kalktım. Mübârek Ramazân
ayının hilâli Dehlide iken görüldü. Kıymetli vâlidenizin, Dehlide kalmamızı
istedikleri anlaşılarak, Kur’ân-ı kerîmin hatmini dinlemek için orada kaldık.
Âmir, Allahu Teâlâ'dır. Dünyâ ve Âhiret sa’âdetinize duâ ederim.
Başa dön
052.MEKTUP
Bu mektûp, yine seyyid şeyh Ferîde yazılmıştır.
Nefs-i emmârenin kötülüğünü ve ona mahsûs hastalığı ve ilâcını
bildirmektedir:
Merhamet ederek, duâcılarınıza ikrâm eylediğiniz mübârek mektûbu okuyarak
şereflendik. Allahu Teâlâ, büyük ceddiniz “sallallahu aleyhi ve sellem”
hürmetine, ecrinizi çok, derecenizi yüksek, ilim kaynağı olan göğsünüzü geniş ve
işlerinizi kolay eylesin! Allahu Teâlâ, zâhirimizi ve bâtınımızı, Onun yolunda
bulundursun ve duâmıza âmîn diyenleri affeylesin! Âmîn. Me’mûrlarınız arasında,
fitne koparmak, fesâd çıkarmak istiyen, bozuk rûhlu kimseler bulunduğundan
şikâyet ediyorsunuz. Kıymetli yavrum! İnsanların nefs-i emmâresi mevki almak,
başa geçmek sevdâsındadır. Onun bütün arzûsu, şef olmak, herkesin, kendisine
boyun bükmesidir. Kendinin kimseye muhtâç olmasını, başkasının emri altına
girmesini istemez. Nefsin bu arzûları, ilah olmak, ma’bûd olmak, herkesin
kendine tapınmasını istemek demektir. Allahu Teâlâ'ya şerîk, ortak olmağı
istemektir. Hattâ nefis, o kadar alçakdır ki, ortaklığa râzı olmayıp, âmir,
hâkim, yalnız kendi olsun, her şey, yalnız onun emri ile olsun ister. Hadîs-i
kudsîde, Allahu Teâlâ buyuruyor ki: (Nefsine düşmanlık et! Çünki nefsin, benim
düşmanımdır). Demek oluyor ki, nefsi kuvvetlendirmek, onun, mal, mevki, rütbe,
herkesin üstünde olmak, herkesi aşağı görmek gibi isteklerini yapmak, Allahu
Teâlâ'nın bu düşmanına yardım ve onu kuvvetlendirmek olur ki, bunun ne kadar
fecî, korkunç bir suç olduğunu anlamalıdır. Allahu Teâlâ, hadîs-i kudsîde
buyuruyor ki: (Büyüklük, üstünlük, bana mahsûstur. Bu ikisinde, bana ortak olmak
isteyen, büyük düşmanımdır. Hiç acımadan, onu Cehennem ateşine atarım).
Allahu Teâlâ'nın dünyâya düşman olması, dünyânın bu kadar alçak olması, nefsi
isteklerine kavuşturduğu, nefsi kuvvetlendirdiği içindir. Allahu Teâlâ'nın
düşmanı olan nefse yardım eden de, elbette Allahın düşmanı olur. Peygamberimiz
“sallallahu aleyhi ve sellem”, fakîrlikle övünmüştür. Çünki, fakîrlik, nefsin
isteklerini yaptırmaz. Onu dinlemez. Burnunu kırar. Peygamberlerin
“aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” gönderilmesi ve islâmiyyetin emirleri,
yasakları, hep, nefsi kırmak, ezmek içindir. Onun taşkınca isteklerini
önlemek içindir. İslâmiyyete uyuldukça, nefsin istekleri azalır. Bunun içindir
ki, islâmiyyetin bir emrini yapmak, nefsin isteklerini yok etmekte, kendi
düşüncesi ile yapılan binlerle senelik riyâzet ve mücâhededen dahâ kuvvetli
te’sîr etmektedir.
Hattâ islâmiyyete uygun olmayan riyâzet ve mücâhedeler nefsin isteklerini
artdırır. Onu azdırır. Hindistândaki Berehmen papasları ve cûkiyye ismindeki
sihirbâzlar, riyâzet ve mücâhedede çok ileri gitmiş, fakat hiç faydası
olmamıştır. Hattâ nefslerinin kuvvetlenmesine, azmasına sebep olmuştur.
Meselâ, islâmiyyetin emrettiği zekâttan bir kuruşu, islâmiyyetin gösterdiği yere
vermek, kendiliğinden, binlerce altın sadaka vermekten, hayrât yapmaktan, kat
kat ziyâde, nefsi tahrîp eder. İslâmiyyet emir ettiği için, bayram günü, oruç
tutmayıp yiyip içmek, kendiliğinden, senelerle oruç tutmaktan dahâ faydalıdır.
İki rek’at sabâh namâzını cemâ’at ile kılmak sünnettir. Bu sünneti yapmak, gece
sabâha kadar, nâfile namâz kılarak, sabâh namâzını cemâ’atsiz kılmaktan dahâ
iyidir.
Hulâsa, nefis temizlenmedikçe ve şeflik, üstünlük hülyâsından kurtulmadıkça,
felâketten kurtulmak imkânsızdır. Sonsuz ölüme gitmeden önce, nefsi bu
hastalıklardan kurtarmağı düşünmek lâzımdır. Mübârek (Lâ ilâhe illallah) sözü,
insanın içindeki ve dışındaki, bütün yalancı ma’bûdları kovduğu için, nefsi
temizlemekte, en faydalı, en te’sîrli ilâçdır. Tasavvuf büyükleri, nefsi tezkiye
etmek için, bunu söylemeği seçmişlerdir. Fârisî beyt tercemesi:
(Lâ) süpürgesi ile, yolu temizlemezsen,
(İllallah) sarâyına varamazsın!
Nefis, yoldan çıkıp, inâda başlarsa, bu kelimeyi söyleyerek îmânı tâzelemelidir.
Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem” (Lâ ilâhe illallah diyerek îmânınızı
yenileyiniz!) buyurdu. Bunu her zamân söylemek lâzımdır. Çünki, nefs-i emmâre,
her zamân pistir. Bu güzel tevhîd kelimesinin fazîletlerini, şu hadîs-i şerîf
bildiriyor: (Yerleri ve gökleri, terâzînin bir kefesine, bu kelime-i tevhîdi,
ikinci kefesine koysalar, bu kelimenin bulunduğu kefe, elbette ağır gelir).
Başa dön
053.MEKTUP
Bu mektûp, yine seyyid şeyh Ferîde yazılmıştır.
Âlimlerin birbirleri ile birleşmemesinin, ortalığı
karıştıracağını bildirmektedir:
Allahu Teâlâ, sizi, mübârek babalarınızın yolundan ayırmasın! İşitiyoruz ki,
temiz kalbiniz, Müslümânlığa elverişli olduğu için, dînini seven âlimlerden
dördünü seçerek yanınızda bulunmalarını ve islâmiyyetin emirlerini
bildirmelerini, böylece islâmiyyete uymayan bir şeyin yapılmamasını arzû
buyurmuşsunuz. Bu habere şükürler olsun! Müslümânlara bundan dahâ büyük ne müjde
olur? Kalpleri yanık olanlara, bundan dahâ tatlı, ne haber olur? Fakîr [ya’nî
İmâm-ı Rabbânî “kuddise sirruh”], bu hayırlı işin yaptırılması için, yanınıza
gelmek istemiş ve geleceğimi, birkaç kere yazmıştım. Bunun için, şimdi de, bir
şeyler yazmaktan kendimi tutamıyorum. Lütfen kusûra bakmayınız! (Maksat sâhibi
olan, deli gibidir) demişlerdir. Size arz etmek istediğim en mühim şey şudur ki,
din adamları içinde, mevki, ma’âş arzûsunda olmayan, yalnız islâmiyyetin
yayılması ve yalnız islâmiyyetin kuvvetlenmesi için uğraşan, hemen hemen yok
gibi olmuştur. Mevki almak, sandalye kapmak arzûsu araya karışınca, din
adamlarından her biri, ayrı yol tutup, kendi üstünlüğünü göstermek ister.
Birbirinin sözlerini beğenmez olurlar. Bu sûretle gözünüze girmeğe çalışırlar.
Ma’alesef din işi ikinci derecede kalır. Geçen senelerde Müslümânların başına
çöken her belâ din adamı geçinen kimseler tarafından geldi. Müslümânlar,
şimdi de, böyle belâdan korkmaktayız. Dînin ilerlemesi nerede? Yine
yıkılmasından endişe duyuyoruz. Allahu Teâlâ Müslümânları bu sahte din
adamlarının şerrinden korusun! Dînini seven bir âlim bulup, seçmeniz yetişir ve
büyük bir ni’met olur. Çünki, Âhireti düşünen âlimin sözleri, yazıları, aklı,
vicdânı olan herkesi yola getirir. Kalplere te’sîr eder. Fakat, şimdi böyle bir
âlim nerede? Bunu bulamazsanız, diğerleri içinden, zararı en az olanı bulmağa
çalışınız. (Bir şeyin hepsi ele geçmezse, hepsini de elden kaçırmamalıdır), sözü
meşhûrdur. Ne yazacağımı şaşırıyorum. İnsanların sa’âdeti, âlimlerin elinde
olduğu gibi, insanları felâkete, Cehenneme sürükleyenler de, din adamı şeklinde
görünen, din düşmanlarıdır. Din adamlarının iyisi, insanların en iyisidir. Dîni
dünyâ isteklerine âlet eden, herkesin îmânını bozan din adamı da, dünyânın en
kötüsüdür. İnsanların sa’âdeti ve felâketi, doğru yola gelmesi ve yoldan
çıkmaları din adamlarının elindedir. Büyüklerden biri, şeytânı boş oturuyor
görüp, sebebini sormuş. Şeytân demiş ki: (Bu zamânın din adamları, bizim işimizi
görüyor. İnsanları yoldan çıkarmak için, bize iş bırakmıyorlar). Fârisî beyt
tercemesi:
Din adamı görünüp, dünyâ toplayan kimse,
kendi sapıtmış yolu, gayra nasıl göstere?
Bunun için, çok düşünerek hareket ediniz! Fırsat elden çıkınca, bir dahâ gelmez.
Size fikir vermeğe utanmam lâzım idi. Fakat, bu mektûbumu, kıyâmette kurtulmağa
senet bilerek yazdım. Vesselâm.
Başa dön
054.MEKTUP
Bu mektûp, yine nakîb seyyid şeyh Ferîde yazılmıştır.
Bid’at sâhiplerini ve zararlarını, Ashâb-ı Kirâmın büyüklüğünü
bildirmektedir:
Allahu Teâlâ, insanların Seyyidi “sallallahu aleyhi ve sellem” hürmeti için,
ecrinizi arttırsın. Kıymetinizi, derecenizi yükseltsin! İşlerinizi
kolaylaştırsın! Kalbinizi genişletsin! İnsana şükür etmeyen kimse, Allahu
Teâlâ'ya da şükür etmez. Bunun için biz fakîrlerin, sizin ihsânlarınıza şükür
etmemiz lâzımdır. Nasıl şükür etmeyelim ki, yüksek hocamızın, dünyâya nûr
salmasına sebep siz idiniz. Sizin arkanızdan, bizlere de, orada Hak Teâlâ'yı
istemek sırası nasîp olmuştu. Sonra, (Büyüklerin ölmesi ile, büyük sanıldım)
dedikleri gibi, sıra bu fakîre gelince, şarktan, garbdan, Hak âşıklarının, bu
fakîrin “rahmetullahi teâlâ aleyh” yanına üşüşmesi, hep sizin yardımınız ile
olmaktadır. Allahu Teâlâ, size, bizim tarafımızdan sonsuz mükâfâtlar, en iyi
karşılıklar ihsân buyursun! Fârisî beyt tercemesi:
Vücûdumun her kılı, dile gelse de,
Şükür etmiş olamam, ni’metlerine!
Allahu Teâlâ mübârek ceddiniz, Peygamberlerin seyyidi “sallallahu aleyhi ve
sellem” hürmetine, sizi, dünyâda ve Âhirette, şânınıza yakışmayan şeylerden
muhâfaza buyursun! Âmîn. Mübârek sohbetinizden uzak düştüm. Nasıl kimselerle
konuştuğunuzu, kimlerin yazılarını okuduğunuzu bilemiyorum. Resmî ve husûsî
görüştüklerinizin, kimler olabileceğini düşünemiyorum. Fârisî beyt tercemesi:
Ciğerleri yakan bu düşünce, uykumu kaçırdı her gün,
Ki, kimin âğûşuna düştün, rü’yâda kimi gördün?
İyi biliniz ki, bid’at sâhibi ile konuşmak, kâfirle arkadaşlık etmekten, kat kat
dahâ fenâdır. Yetmişiki türlü bid’at sâhibi vardır. Bunların içinden en kötüsü,
Peygamberimizin “sallallahu aleyhi ve sellem” Ashâbına düşmanlık edenlerdir.
Allahu Teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde, bunlara kâfir diyor. Sûre-i Fethin son âyetinde
meâlen, (Senin Ashâbına kâfirlerin düşman olması için) buyuruldu. Kur’ân-ı
kerîmi ve islâmiyyeti bizlere bildiren, Ashâb-ı Kirâmdır. Onlardan biri kötü
olursa, Kur’ân-ı kerîm, sağlam olmaz. İslâmiyyete güven kalmaz. Kur’ân-ı kerîmi,
Osmân “radiyallahu anh” topladı. Osmân “radiyallahu anh” için, dil uzatılırsa,
Kur’ân-ı kerîme dil uzatılmış olur. Zındıkların böyle i’tikâdlarından Allahu
Teâlâ'ya sığınırız! Ashâb-ı Kirâm arasındaki ayrılıklar, muharebeler,
nefislerine uyarak değildi. Onların mübârek nefisleri, insanların en iyisinin
“sallallahu aleyhi ve sellem” sohbetinde bulunmakla, kalpleri cilâlayan
sözlerini dinlemekle, tezkiye bulmuş, emmârelikten kurtulmuştu. Nefislerinde,
islâmiyyete uymayan istek kalmamıştı. Şu kadar biliyoruz ki, Emîr “radiyallahu
anh” haklı idi, Ona karşı duranlar hatâ etti. Fakat, bu hatâları, içtihâtta
yanılma idi. İctihâd hatâsı, fısk, günâh değildir. Hattâ, ayıplamaya bile izin
yoktur. Çünki, içtihâtta hatâ edene de, bir sevâp vardır. Evet, nasîpsiz Yezîd,
Ashâb-ı Kirâmdan değildi. Onun tâli’sizliğine karşı, kim ne diyebilir ki, hiçbir
kâfirin yapmadığı işi, o bedbaht kimse yapmıştır. Ehl-i sünnet âlimlerinden
ba’zısının, ona la’nete izin vermemesi, onun işini beğendikleri için değil,
belki pişmân olmuş, tevbe etmiştir dedikleri içindir.
Meclis-i şerîfinizde, kıymetli kitâplardan, kutb-i zamân Bendegî Mahdûm
Cihâniyân kitâplarından, her gün bir miktâr okutulursa, Ashâb-ı Kirâmın nasıl
medh ve senâ edildiği, isimlerinin ne kadar edeple yazıldığı görülür. Böylece, o
din büyüklerine dil uzatanlar, mahcûb olur, utanır. Bu kötü yolu tutmuş olan
zındıklar, bugünlerde işi azıttı. Her memlekete yayılarak, Ashâb-ı Kirâmı
“aleyhimürrıdvân” kendileri gibi sanıp, kötülüyorlar. Bunun için, birkaç kelime
yazdım, ki meclis-i şerîfinizde böylelere yer verilmesin!
Başa dön
055.MEKTUP
Bu mektûp, seyyid şeyh Abdülvehhâb-i Buhârîye “rahmetullahi teâlâ
aleyh” yazılmıştır.
Muhabbet bildirilmektedir:
Çok zamândan beri, huzûrunuzda bulunanlara karşı kalbimde bir muhabbet hâsıl
olmuştur. Dahâ önce aramızda bulunan bağlılıktan başka olan bu sevgi, bizleri
uzaktan duânız ile meşgûl etmektedir. Âlemlerin efendisi ve her varlığın
övündüğü, sevgili Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem” (Bir kimse din
kardeşini severse, bu sevgisini ona bildirsin!) buyurdu. Fakîr de “rahmetullahi
teâlâ aleyh” sevgimi bildirmenin iyi ve uygun olduğunu gördüm. Resûlullah'a
“sallallahu aleyhi ve sellem” yakın olanlara karşı bu sevginin hâsıl olması,
kıyâmette kurtulmak ümîdimizi arttırdı. Allahu Teâlâ, sizleri hep sevmemizi
nasîp eylesin. İnsanların efendisi hürmetine duâmızı kabûl buyursun “sallallahu
aleyhi ve sellem!”
Başa dön
056.MEKTUP
Bu mektûp da, şeyh Abdülvehhâba yazılmıştır.
Bir seyyide yardım etmesini dilemektedir:
Bereketleri çok olan kıymetli seyyidler “rahmetullahi teâlâ aleyhim “ din ve
dünyâ efendisinin “sallallahu aleyhi ve sellem” zerrelerini taşıdıkları için,
kırık kalem ve kısa dil ile hâllerini bildirmekten ve kendilerini övebilmekten
çok yüksektirler. Ancak, sa’âdete kavuşmağa sebep olacağını düşünerek bu işe
kalkışılabilir. Belki de onları ağzına almakla şereflenmeyi ve onlara karşı
sevgi beslemek emrini yerine getirmek için bu büyük işe kalkışılır. Yâ Rabbî!
Peygamberlerin efendisi hürmeti için “sallallahu aleyhi ve sellem” o
sevgilileri, bizim de sevmemizi nasîp eyle!
Bu mektûbu getiren Mîr Seyyid Ahmed, Sâmâne şehri seyyidlerindendir. İlim
öğrenmekte, islâmiyyete sımsıkı sarılmaktadır. Geçim sıkıntısından dolayı oraya
gelmiştir. Yüksek kapınızda yer varsa, kendisi çok yakışır ve uygun olur. Eğer
yer yoksa, sevenlerinizden birine gönderirseniz, geçim sıkıntısından kurtarılmış
olur. Hizmetçilerinizin fakîrlere ve muhtâçlara olan yardımlarını iyi
bildiğimden, hele çok kıymetli seyyidlerin imdâdına yetişilmesi için birkaç
kelime yazmağa kalkıştım. Yola çıkarken izin almak sa’âdetine kavuşamadı ise de,
bizi sevenlerdendir. Allahu Teâlâ sevgisini ve ihlâsını arttırsın! Dahâ uzun
yazmak saygısızlığından çekindim.
Başa dön
057.MEKTUP
Bu mektûp, şeyh Muhammed
Yûsuf'a yazılmıştır.
Nasîhat
etmektedir:
Allahu Teâlâ,
Peygamberlerin efendisi hürmeti için “sallallahu
aleyhi ve sellem” sizi
kıymetli babalarınızın yolunda bulundursun! Yüksek hânedânınıza bağlı olanların
hepsine yükseklik mîrâs olarak gelmektedir. Öyle yaşayınız ki, bu mîrâsı
kazanmak hakkına kavuşabilesiniz. Zâhirinizi islâmiyyetin zâhiri ile, bâtınınızı
da, islâmiyyetin bâtını ile ya’nî hakîkat ile süsleyiniz! Çünki, hakîkat ve
tarîkat, islâmiyyetin hakîkatindendirler. İslâmiyyet ise, o hakîkatin
kendisidir. Yanlış anlamamalı! İslâmiyyeti başka, tarîkatı ve hakîkati başka
sanmamalıdır. Böyle söylemek ilhâd ve zındıklıktır. Bu fakîrin size karşı
duygusu çok iyidir. Birkaç rü’yâ, vâkı’a buna şâhittir. Rahmete kavuşmuş olan
yüksek babanıza bunu biraz duyurmuştum. Ayrıca bildireyim ki, şeyh Abdülganî
islâmiyyete çok bağlıdır. Yaradılışta iyi bir kimsedir. İşlerinizden birini
yaparak yüksek hizmetinizde bulunmak isterse, ihsân buyurunuz! Vesselâm, vel
ikrâm.
Başa dön
058.MEKTUP
Bu mektûp, seyyid Mahmûda gönderilmiştir.
Tasavvuf büyüklerinin yolunu ve Ashâb-ı Kirâmın şânının
yüksekliğini bildirmektedir:
Kıymetli iltifâtnâmenizi almakla şereflendik. Büyüklerimizin “rahmetullahi teâlâ
aleyhim ecma’în” yazılarını zevkle okuduğunuzu anlayınca, birkaç kelime yazarak
göndermek îcâb etti. Böylece, suâliniz cevâplandırılmış ve arzûmuza teşvîk
edilmiş olur.
Yavrum! Büyüklerimizin seçtiği tasavvuf yolu, yedi basamaktır. Nitekim, insan
da, yedi ayrı cevherden yapılmıştır. Bu basamaklardan ikisi, beden ile nefsin
yolu olup, âlem-i halktandırlar. Beş basamak ise, âlem-i emirdendir ve kalp, rûh,
sır, hafî ve ahfânın yoludur. Bu yedi basamaktan her biri geçildikçe, nûrdan ve
zulmetten, onbin perde açılır. Nitekim, (Allahu Teâlâ ile kul arasında nûrdan ve
zulmetten, yetmişbin perde vardır) buyurulmuştur. Âlem-i emirde olan birinci
basamakta, Allahu Teâlâ'nın (Sıfât-ı ef’âliyye)si tecellî eder. İkinci basamakta
(Sıfât-i hakîkıyye)si tecellî eder. Üçüncü basamakta, Zât-i ilâhînin tecellîleri
başlar. Erbâbına saklı olmadığı gibi bu tecellîler artar. Sâlik, her basamakta,
kendinden uzaklaşır ve Hak Teâlâ'ya yaklaşır. Yedi basamak bitince, yakînlik de
tamâm olur. Fenâ ve Bekâ ile şereflenir. Velâyet-i hâssa denilen makâma erişir.
Büyüklerimiz, bu yola Âlem-i emirdeki basamaktan başlıyor. Bu beş basamağı
aşarken, Âlem-i halkı da aşıyorlar. Başka tasavvuf büyükleri ise, önce Âlem-i
halktan başlıyor. Bu iki basamağı atlamak için senelerle uğraşıyorlar. Bunun
için, büyüklerimizin yolu, en kısa yoldur. Başkalarının sonda kavuştuklarını, bu
büyükler, başlangıçta ele geçirir. Fârisî mısra’ tercemesi:
Gül bahçemi gör de bahârımı anla!
Bu büyüklerin yolu Ashâb-ı Kirâmın “aleyhimürrıdvân” yoludur. Hayr-ül-beşerin
“sallallahu aleyhi ve sellem” sohbetinde bir kere bulunmakla, Ashâb-ı
Kirâmdan her biri, öyle bir dereceye yükselirdi ki, onlardan sonra gelen
Evliyânın en büyüklerinden pek azı, en son olarak, bu dereceye
yükselebilmişlerdir. Bundan dolayı, Uhud gazvesinde Hazret-i Hamza'nın
“radiyallahu anh” şehit olmasına sebep olan Vahşî “radiyallahu anh” îmân edip,
bir kere Peygamberin “sallallahu aleyhi ve sellem” huzûrunda bulunduğu için,
Tâbi’înin en üstünü olan Veysel Karânîden efdal olmuştur. Büyük İslâm âlimi
Abdüllah ibni Mubâreke, (Mu’âviye ile Ömer bin Abdül’azîzden hangisi efdaldir?)
diye soruldukta, (Resûlullahın “sallallahu aleyhi ve sellem” yanında giderken
Mu’âviyenin “radiyallahu anh” bindiği atın burnuna giren toz, Ömer bin
Abdül’azîzden yüzlerce dahâ kıymetlidir) buyurdu.
Büyüklerimiz, Ashâb-ı Kirâmın “aleyhimürrıdvân” yolunda yürüdüklerinden,
başkalarının, en sonda vardıkları derecelere, dahâ başlangıçta ermişlerdir. Bu
yolun sonunun nasıl olacağını, bundan anlamalıdır. Bu büyüklerin, nihâyette
eriştikleri dereceleri kim anlayabilir. Fârisî iki beyt tercemesi:
Dil uzatırsa, bunlara, eğer bir câhil,
Allah korusun! Ağza almam sözlerini,
Cihân arslanları, bu zincire bağlıdır,
Kurnaz tilki, nasıl koparır bu zinciri?
Allahu Teâlâ bizleri ve sizleri, bu büyükleri sevmekle şereflendirsin! Âmîn.
Başa dön
059.MEKTUP
Bu
mektûp, yine seyyid Mahmûda yazılmıştır.
Ehl-i
sünnet vel cemâ’ate “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” uymayanların, Cehenneme
girmekten kurtulamayacağı bildirilmektedir:
Hak
Teâlâ, hepimize islâmiyyet yolunda yürümek ihsân eylesin. Kendisine esîr
eylesin! Kıymetli mektûbunuz ve tatlı yazılarınız, bu fakîrleri çok sevindirdi.
Büyüklerimize olan sevginizi ve onlara karşı ihlâsınızı okumakla mesrûr olduk.
Allahu Teâlâ, bu ni’metini dahâ arttırsın! Nasîhat istiyorsunuz. Yavrum! Sonsuz
kurtuluşa kavuşabilmek için, üç şey, muhakkak lâzımdır: İlim, amel, ihlâs. İlim
de, iki kısımdır: Birisi yapılacak şeyleri öğrenmektir ki, bunları öğreten ilme
(Fıkıh ilmi) denir. İkincisi, i’tikâd edilecek, kalp ile inanılacak şeylerin
bilgisidir ki, bunları bildiren ilme (İlm-i kelâm) denir. İlm-i kelâmda
Ehl-i sünnet vel cemâ’at âlimlerinin, Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden
anladığı bilgiler vardır. Cehennemden kurtulan, yalnız bu âlimlerdir. Bunlara
uymayan, Cehenneme girmekten kurtulamaz. Bu büyüklerin bildirdiği i’tikâddan kıl
ucu kadar ayrılmanın, büyük tehlike olduğu, Evliyânın keşfi ve kalplerine gelen
ilhâm ile de anlaşılmaktadır. Yanlışlık ihtimâli yoktur. Ehl-i sünnet âlimlerine
uyanlara, onların yolunda bulunanlara müjdeler olsun. Onlara uymayanlara,
yollarından sapanlara, onların bilgilerini beğenmeyenlere ve aralarından
ayrılanlara, yazıklar olsun! Ayrıldılar, başkalarını da saptırdılar. Mü’minlerin
Cennette Allahu Teâlâ'yı göreceklerine inanmayanlar oldu. Kıyâmet günü,
iyilerin, günâhlılara şefâ’at edeceklerine inanmayanlar oldu. Ashâb-ı Kirâmın
“aleyhimürrıdvân” kıymetini ve yüksekliğini anlamayanlar ve Ehl-i beyt-i Resûlü
“radiyallahu anhüm” sevmeyenler oldu.
Ehl-i
sünnet âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” diyor ki: (Ashâb-ı Kirâm
“aleyhimürrıdvân” kendileri arasında, en yükseği, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk
olduğunu sözbirliği ile söylemiştir). Ehl-i sünnet âlimlerinden, Ashâb-ı Kirâm
üzerindeki bilgisi çok kuvvetli olan, imâm-ı Muhammed bin İdrîs-i Şâfi’î
“rahmetullahi aleyh”, buyuruyor ki: (Fahr-i âlem “sallallahu aleyhi ve sellem”
Âhireti şereflendirdiği zamân, Ashâb-ı Kirâm, aradı, taradı, yeryüzünde hazret-i
Ebû Bekr-i Sıddîkdan dahâ üstün birini bulamadı. Onu halîfe yapıp emrine
girdiler). Bu söz, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkın, Sahâbenin en üstünü olduğunda,
müttefik olduklarını göstermektedir. Ya’nî Ashâb-ı Kirâmın en yükseği olduğunda
icmâ-i ümmet bulunduğunu göstermektedir. İcmâ’-i ümmet ise senettir, şüphe
olamaz.
Ehl-i
beyt için ise,
(Ehl-i beytim, Nûh aleyhisselâmın gemisi gibidir. Binen kurtulur, binmeyen
boğulur) hadîs-i şerîfi yetişir. Büyüklerimizden ba’zısı buyurdu ki,
Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem”, Ashâb-ı Kirâmı yıldızlara benzetti.
Yıldıza uyan, yolu bulur. Ehl-i beyti de, gemiye benzetti. Çünki gemide olanın,
yıldıza göre yol alması lâzımdır. Yıldızlara göre yürümezse, gemi sâhile
kavuşamaz. Görülüyor ki, boğulmamak için, hem gemi, hem yıldız lâzım olduğu
gibi, Ashâb-ı Kirâmın hepsini ve Ehl-i beytin hepsini sevmek, saymak lâzımdır.
Birini sevmemek, hepsini sevmemek olur. Çünki, insanların en iyisinin sohbeti
ile şereflenmek fazîleti, hepsinde vardır. Sohbetin fazîleti ise, bütün
fazîletlerin üstündedir.
İşte
bunun için, Tâbi’înin en üstünü olan Veysel Karânî, Ashâb-ı Kirâmın en
aşağısının derecesine yetişememiştir. Hiçbir üstünlük, sohbetin üstünlüğü
kadar olamaz. Çünki, sohbete kavuşanların îmânları, sohbetin bereketi ve vahyin
bereketi sâyesinde, görmüş gibi kuvvetli îmân olur. Sonra gelenlerden hiçbir
kimsenin îmânı, bu kadar yüksek olmamıştır. Ameller, ibâdetler, îmâna bağlıdır
ve yükseklikleri, îmânın yüksekliği gibi olur.
Ashâb-ı
Kirâm “aleyhimürrıdvân” arasındaki uygunsuzluklar ve muhârebeler iyi
düşünceler ve olgun görüşler ile idi. Nefsin arzûları ile ve cehâlet ile
değildi. İlm ile idi. İctihâd ayrılığından idi. Evet bir kısmı ictihâdda hatâ
etmişti. Fakat, Allahu Teâlâ, içtihâdda hatâ edene, yanılana da, bir sevâp
vermektedir.
İşte,
Ashâb-ı Kirâm “aleyhimürrıdvân” için, Ehl-i sünnet âlimlerinin tuttuğu yol, bu
orta yoldur. Ya’nî, taşkınlık da, gevşeklik de etmeyip, doğruyu söylemişlerdir.
En sâlim ve sağlam yol da budur.
İlmi ve
ameli, islâmiyyet gösterir. İlmin ve amelin rûhu gibi, kökü gibi olan ihlâsı
elde etmek için, tasavvuf yolunda ilerlemek lâzımdır. (Seyr-i ilallah)
ya’nî Allahu Teâlâ'ya doğru olan yol gidilmedikçe, (Seyr-i fillah) hâsıl
olmadıkça, tâm ihlâs elde edilemez. Muhlislerin olgunluğuna kavuşulamaz. Evet,
mü’minlerin hepsi ba’zı ibâdetlerinde, az da olsa, güçlükle ihlâs elde edebilir.
Bizim dediğimiz ise, her sözde, her işte, her harekette ve hareketsizlikte, her
zamân, kendiliğinden kolayca hâsıl olan ihlâstır. Böyle ihlâsın hâsıl olması
için, Allahu Teâlâ'dan başka, enfüsî ve âfâkî, hiçbir şeye tapınmamak, bir şeye
düşkün olmamak lâzımdır. Bu da, ancak fenâ ve bekâdan ve velâyet-i hâssaya
kavuştuktan sonra, ele geçen bir devlettir. Güçlükle ele geçen ihlâs, devâm
etmez, biter. Zahmet çekmeden ele giren ihlâs, devâmlıdır ve Hakk-ul-yakîn
mertebesinde hâsıl olur. İşte, bu mertebeye varan Evliyâ “radiyallahu teâlâ
anhüm ecma’în” ne yaparsa, yalnız Allahu Teâlâ için yapar. Nefisleri için, bir
şey yapmaz. Çünki, nefisleri, Allah için fedâ olmuştur.
İhlâs
elde etmeleri için, niyyet etmelerine lüzûm yoktur. Bunlar Fenâ-fillah ve Bekâ-billah
derecelerine yükselince niyyetleri doğrulmuştur. Bir kimse, nefsine uyduğu
günlerde, her şeyi nefsi için yaptığı, bunun için niyyet etmesine lüzûm olmadığı
gibi, nefsine uymaktan kurtulup, Allahu Teâlâ'ya tutulunca, her şeyi Allahu
Teâlâ için yapar. Niyyet etmesine hiç lüzûm olmaz. Şüpheli olan şeylerde niyyet
edilir. Belli olan şeyleri, niyyet ederek, belli etmeğe lüzûm yoktur. Bu, öyle
bir ni’metdir ki, Allahu Teâlâ dilediği kullarına verir. Devâmlı ihlâs
sâhiblerine (Muhlas)
denir. İhlâsı devâmsız olup, ihlâs elde etmek için uğraşanlara (Muhlis)
denir. Muhlaslar ile muhlisler arasında çok fark vardır. Tasavvuf yolunda
ilerleyenlerin, ilimde ve amelde de kazançları olur. Başkalarına, çalışmakla,
öğrenmekle, anlamakla, hâsıl olan, kelâm ilminin bilgileri, bunlara keşf yolu
ile hâsıl olur. Ameller ibâdetler kolayca, seve seve yapılıp nefisden ve
şeytândan hâsıl olan tembellik ve gevşeklik kalmaz. Günâhlar, harâm olan şeyler,
çirkin, iğrenç görünür. Fârisî mısra’ tercemesi:
Bu büyük
ni’meti, bakalım kime verirler?
Sonsuz selâm ederim.
Başa dön
060.MEKTUP
Bu mektûp, yine seyyid Mahmûda yazılmıştır.
Allahu Teâlâ'dan başka, bir şey düşünmemeği bildirmektedir:
Hak Teâlâ, hepimizi, her an kendinin esîri olmak şerefine kavuştursun! Hakîkî
kurtuluş, Ona esîr olmak, tutulmaktır. Ondan başka bir şey düşünmemek, hâtıra
bir şey getirmemek, büyüklerimizin yolunda, pek kolay hâsıl olmaktadır. Hattâ,
bu yolun büyüklerinden birkaçı, kırk gün çile çekmiş, kırk gün sonra,
hâtırlarına dünyâ düşünceleri gelmez olmuştur. Hâce-i Ahrâr “kaddesallahu teâlâ
sirreh” buyurdu ki, (Yok edilmesi lâzım gelen, dünyâ düşünceleri, dâimâ Allahu
Teâlâ ile olmağa mâni’ olan düşüncelerdir. Yoksa bütün düşünceleri yok etmek
lâzım değildir). Bu büyüklerin sevgisi ile dolu olan bir dervîş [ya’nî, İmâm-ı
Rabbânî “kuddise sirruh”], (Rabbinin ni’metlerini say!) emrine uyarak, kendi
hâlini şöyle bildirir ki, kalpten, düşünceler, o kadar yok olmuştur ki, meselâ
bu kalbin sâhibi Nûh aleyhisselâmın ömrü kadar yaşasa, bu kadar zamânda kalbine
bir düşünce gelmez. Bunun için uğraşmasına lüzûm olmaz. Çünki, uğraşmakla olan
şey, devâmlı olmaz. Belki kalbine bir düşünce getirmek için senelerle uğraşsa,
getiremez. Çile çekmek, uğraşmak demektir. Uğraşmak, tarîkatta olur. Hakîkat ise
güçlük çekmekten, uğraşmaktan kurtulmaktır. (Yâd-i gird) tarîkatta olur. (Yâd-i
dâşt) hakîkattadır. Düşüncelerin yok edilmesi, uğraşmakla olursa, devâm edemez.
On gün, kırk gün, bir yerde kapanıp çile çekmekle, düşünceler, devâmlı yok
edilemez ve Allahu Teâlâ ile berâberlik, devâmlı olamaz. Çünki, uğraşmak
tarîkatta olur. Tarîkatta kazanılanlar ise, devâmlı olamaz, tükenir. Hakîkatta
devâm bulunmasına sebep, hakîkatta, uğraşmak olmadığı içindir. Uğraşmak bulunan
bir mertebede, sâlike, dünyâ düşüncesi gelince, Allahu Teâlâ'ya olan teveccühü,
bağlılığı bozar. Bu yolun başında bulunan sâliklerde hâsıl olan, devâmlı
teveccüh, başkadır. Yukarda bildirilen devâmlı teveccühe (Yâd-i dâşt) denir ki,
en yüksek mertebedir. Hâce Abdülhâlık-ı Goncdevânî “kuddise sirruh” buyurdu ki,
(Yâd-i dâştdan sonra, mertebe yoktur, ötesi cehâletdir).
Tasavvuf hâllerini anlatmağa sebep, bu yolun talebesini teşvîktir. Evet, bu yola
inanmayanın, bu yazılara, boş lâf diyeceğini biliyoruz. Ba’zılarına doğru yolu
gösterir. Ba’zılarının da, büsbütün sapıtmasına sebep olur. Fârisî iki beyt
tercemesi:
Masal diye okuyan için, masaldır.
Kıymetini anlayana, tükenmez hazînedir.
Nil nehri çingeneye kan göründü.
Mûsâ aleyhisselâma ise, sâf sudur.
Başa dön
061.MEKTUP
Bu mektûp, yine seyyid
Mahmûda yazılmıştır.
Olgun üstâd bulup, câhil
şeyhlerden kaçmak lâzım olduğunu bildirmektedir:
Allahu Teâlâ, kendini aramak arzûsunu
arttırsın. Ona kavuşmağa mâni’ olan şeylerden sakınmak nasîp eylesin! Lutf
ettiğiniz kıymetli mektûp geldi. Allahu Teâlâ'yı istemekte, Onun için yanıp
yakılmakta olduğunuzu bildirdiği için, çok hoşa gitdi. Çünki, istemek,
kavuşmanın müjdecisidir. Yanıp yakılmak da, kavuşmanın başlangıcı demektir.
Büyüklerden biri buyuruyor ki, (Vermek istemeseydi, istek vermezdi). İstek
ni’metinin kıymetini bilip, bunun elden kaçmasına sebep olacak şeylerden
sakınmalıdır. İsteğin gevşememesine ve ateşin soğumamasına dikkat etmelidir. Bu
ni’metin elden çıkmamasına en çok yarayan şey, buna şükür etmektir. Çünki, sûre-i
İbrâhîm yedinci âyetinde meâlen,
(Ni’metlerime şükür ederseniz, elbette arttırırım) buyuruldu. Hem şükür
etmek, hem de, Ona sığınmak ve başka bir şeyi sevmemek için ağlamak yalvarmak
lâzımdır. İçten, ağlamak, yalvarmak gelmezse, kendini zorlamalıdır.
(Ağlamazsanız kendinizi ağlatınız!) demişlerdir. Kâmil ve mükemmil bir zâtı
buluncaya kadar, bu isteği, bütün sıcaklığı ile kalbinizde saklamak lâzımdır.
Böyle birisi ele geçerse, bütün arzûları, istekleri, onun eline bırakmalı, ölü
yıkayıcının elinde teneşirdeki meyyit gibi olmalıdır. Önce (Fenâ-fişşeyh)dir.
Bu Fenâ, sonra (Fillah) hâline döner. Allahu Teâlâ'dan alıp insanlara
verecek zâtın, iki taraflı olması lâzımdır. İnsan çok âdî, kötü sıfatlı
olduğundan, Allahu Teâlâ ile münâsebeti olamaz. İki taraflı bir aracı lâzımdır
ki, bu da (İnsan-ı kâmil)dir.
Tâlibin isteğini gevşeten, ateşini
söndüren, en kötü şey, nâkıs olan, yolu bitirmemiş olan kimseye teslîm olmaktır.
Nâkıs demek, sülûk ve cezbe ile yolu tamâmlamayıp, kendisine şeyh, mürşid ismini
veren kimse demektir. Nâkıs şeyhlerin sohbeti semm-i kâtildir. Ona teslîm olan,
felâkete gider. Böyle sohbetler, tâlibin yüksek isti’dâdını, kâbiliyyetini
bozar. Meselâ, bir hasta, mütehassıs olmayan, icâzeti bulunmayan bir tabîbin
ilâcını içerse, iyi olmak şöyle dursun, hastalığı artar. İyi olmak kâbiliyyeti
de bozulur. O ilâc, önce, ağrıları durdurabilir. Fakat, sinirleri bozduğu, zarar
yaptığı için ağrı duyulmaz. Bu hâl, iyilik değil, kötülüktür. Bu hasta hakîkî
bir tabîbe giderse, bu tabîp, önce o ilâcın zararlarını gidermeğe uğraşır. Ondan
sonra hastalığı tedâvîye başlar.
Bizim büyüklerimizin “rahmetullahi teâlâ
aleyhim ecma’în” yolunun esâsı sohbettir. Tasavvuf büyüklerinin birkaç sözünü
ezberleyip, söylemekle bir şey ele geçmez. Hattâ, tâliplerin isteğinde gevşeklik
yapar. Ma’rifetler sâhibi şeyh Tâc “kuddise sirruh”, size yakın bulunmaktadır.
Onun mübârek vücûdu, oradaki Müslümânlar için büyük bir ni’metdir. Onunla
münâsebetiniz azdır. Münâsebet olmayınca, istifâde olmaz. Ara sıra, hâlinizi
yazarsanız, cevâbında kusûr etmeyiz. Böylece sevgi, ihlâs zinciri harekete
getirilmiş olur.
Hak Teâlâ, intikâmını yine kul ile
alır.
Bilmeyen (ilim-i ledünnî) anı kul yaptı sanır.
Cümle eşyâ Hâlikındır, kul elîle
işlenir.
Emr-i Bârî olmayınca, sanma bir çöp deprenir!
Başa dön
062.MEKTUP
Bu mektûp, Mirza Hüsâmeddîn-i Ahmed “rahmetullahi aleyh” cenâbına
yazılmıştır.
Cezbe ve sülûk anlatılmaktadır:
Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Onun sevdiği, seçtiği kimselere selâm olsun!
Tasavvuf yolu iki kısımdır: Cezbe ve sülûk. Bunlara tasfiye ve tezkiye de denir.
Sülûktan önce olan cezbenin, ya’nî tezkiyeden önce olan tasfiyenin kıymeti
yoktur. Sülûk tamâmlandıktan sonra olan cezbe ya’nî tezkiyeden sonra olan
tasfiye lâzımdır ve seyr-i fillahda hâsıl olur. Önce olan cezbe ve tasfiye,
sülûku kolaylaştırmaya yarar. Sülûk olmadan, maksada kavuşulamaz. Yol tamâm
gidilmedikçe, cemâl-i ilâhî görünmez. Önceki cezbe, sonra olan cezbenin sûreti,
nümûnesi gibidir. Hakîkatta, birbirinden başkadırlar. Büyüklerimizin, (Sonda
olan şeyler, başlangıçta yerleştirilmiştir) sözünden maksat, (Nihâyetin sûreti,
görünüşü yerleştirilmiştir) demektir. Nihâyetin kendisi, başlangıca sığabilir
mi? Elbet sığmaz. Nihâyet, başlangıca, hiç benzemez. O hâlde sûretten, hakîkata
geçmek lâzımdır. Hakîkati bırakıp, sûretle oyalanmak, uzakta kalmak,
ilerleyememektir. Allahu Teâlâ, hepimizi sûretten kurtarıp, hakîkata
kavuştursun! Âmîn.
Başa dön
063.MEKTUP
Bu mektûp, nakîb seyyid şeyh Ferîde yazılmıştır.
Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” hep, aynı îmânı söyledikleri
bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ bizi ve sizi “rahmetullahi aleyhim ecma’în” kerîm olan
babalarınızın yolundan ayırmasın! Babalarınızın en üstününe ve geri kalanların
hepsine selâmlar olsun!
Allahu Teâlâ, Peygamberler “aleyhimüsselâm” vâsıtası ile, insanlara, sonsuz
kurtuluş yolunu göstermiş ve sonsuz azâptan kurtarmıştır. Eğer Peygamberlerin
“aleyhimüsselâm” mübârek vücûtları olmasaydı, Allahu Teâlâ zâtını ve sıfatlarını
kimseye bildirmezdi. Kimsenin, Allahu Teâlâ'dan haberi olmazdı. Kimse Ona yol
bulamazdı. Allahu Teâlâ'nın emirleri ve yasakları bilinemezdi. Allahu Teâlâ
ganîdir. Ya’nî hiçbir şeye muhtâç değildir. İnsanlara acıdığı için, insanlara
iyilik ederek, emir ve yasakları göndermiştir. Emirlerin ve yasakların fâydaları
insanlaradır. Allahu Teâlâ'ya hiç fâydaları yoktur. Allahu Teâlâ'nın, bunlara
ihtiyâcı yoktur. Peygamberler olmasaydı, Allahu Teâlâ'nın beğendiği şeyler ve
beğenmediği şeyler belli olmaz, birbirinden ayrılamazdı. O hâlde, Peygamberlerin
gönderilmesi, pek büyük ni’metdir. Bu ni’metin şükrünü hangi dil söyleyebilir.
Kim, bu şükrü yapabilir? Bize ni’metlerini gönderen, bizlere İslâm dînini
bildiren, bizleri Peygamberlere “aleyhimüssalâtü vesselâm” inanmak sa’âdetine
kavuşturan Rabbimize hamd ederiz.
Bütün Peygamberlerin dinlerinin aslı, temeli birdir. Başka başka değildir. Hep
aynı şeyi söylemişlerdir. Allahu Teâlâ'nın zâtı ve sıfatları için, (Haşr) ve (Neşr)
için ve Peygamberler için ve melek gönderilmesi için ve melekle kitâplar
gönderilmesi için, Cennetin sonsuz ni’metleri ve Cehennemin sonsuz azâpları için
söyledikleri hep aynıdır. Sözleri birbirine uygundur. Helâl, harâm ve ibâdetler
için olan sözleri, ya’nî fürû’âta âit sözleri ise, başka başkadır, birbirine
uymaz.
Allahu Teâlâ, bir vakit, o vaktin insanları için, zamânlarına ve hâllerine uygun
emirleri, bir ülûl’azm Peygambere göndermiş ve o insanların, buna uymalarını
emir buyurmuştur. Birçok sebepler, fâydalar için, Allahu Teâlâ, ahkâm-ı
şer’iyyede değişiklikler yapmaktadır. Çok def’a, din sâhibi, aynı bir
Peygambere, başka başka zamânlarda, birbirine uymayan emirler göndermiştir.
Ya’nî, önceki emirleri, sonradan neshetmiş, değiştirmiştir.
Bütün Peygamberlerin, söz birliği ile söylediği hiç değişmeyen sözlerden biri,
Allahu Teâlâ'dan başka, bir şeye ibâdet etmemek, Allahu Teâlâ'ya şerîk, ortak
yapmamaktır. Mahlûklardan ba’zısını, başkalarına rab, ma’bûd yapmamaktır. Bu
sözü, yalnız Peygamberler söylemiştir. Onların yolunda gidenlerden başka, hiç
kimse bu devletle şereflenmemiştir. Peygamberlerden başkaları, bu sözü
söylememiştir. Peygamberlere inanmayanlardan bir kısmı, Allahu Teâlâ'nın bir
olduğunu söylemişse de, bunlar, yâ Müslümânlardan işiterek söylemiş veyâ varlığı
lâzım olan, birdir, demiştir. İbâdet olunacak, yalnız Odur dememişlerdir.
Hâlbuki Müslümânlar hem varlığı lâzım olan, hem de ibâdet olunmağa hakkı olan
birdir, demektedir. (Lâ ilâhe illallah) demek, ibâdet olunacak, Allahu Teâlâ'dan
başka hiçbir şey yoktur. İbâdet ancak Ona yapılır, demektir.
Bu büyüklerin birlikte söyledikleri ikinci söz, kendilerini, herkes gibi insan
bilir, yalnız Hak Teâlâ'ya ibâdet olunur derler. Herkesi, yalnız Ona ibâdet
etmeğe çağırırlar. Hak Teâlâ, hiçbir şeyle birleşmemiştir. Hiçbir maddede
yerleşmemiştir derler. Peygamberlere inanmayanlar ise, böyle söylememiş, hattâ,
başta bulunanlar, kendilerine taptırmak istemiş, Hak Teâlâ bize hulûl etti,
bizdedir demişlerdir. Böylece, kendilerine ibâdet olunmak lâzım geldiğini, ilah
olduklarını söylemekten sıkılmamışlardır. Kendileri, kulluk vazîfelerinden
çekilerek, her türlü çirkin, kötü şeyleri yapmışlardır. İlah oldukları için,
kendilerinin sorumsuz olduklarını, her şeye tecâvüz edebileceklerini,
kendilerine hiçbir şeyin yasak olmayacağını sanmışlardır. Her sözlerinin doğru
olduğunu, hiç yanılmayacaklarını, her istediklerini yapabileceklerini sanarak
aldanmışlar, milleti de, aldatmışlardır. Böyle alçaklara la’net olsun! Bunlara
aldanan ahmaklara, yazıklar olsun!
Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” sözbirliği ile bildirdikleri bir şey de,
kendilerine melek geldiğini söylemişlerdir. Peygamberlere inanmayanlardan
hiçbiri, bu devlete kavuşmamıştır. Melekler, muhakkak ma’sûmdur. Ya’nî
vazîfelerini elbette doğru yapar. Hiç yanılmaz ve hiç kötü, pis değildirler.
Vahyi, değiştirmeden, unutmadan getirirler. Allahu Teâlâ'nın kelâmını taşırlar.
İşte, Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” her sözü, Hak Teâlâ'dandır.
Her getirdikleri emir, haber, hep Hak Teâlâ'dandır. İctihâd ettikleri her söz
de, vahiy ile sağlamlaştırılmıştır. İçtihâdlarında ufak şaşırsalar, Hak Teâlâ,
hemen vahiy göndererek düzeltir. Hâlbuki, Peygamberlere inanmayıp, kendilerini
ilah, tanrı tanıtan, sizi, biz yarattık, biz kurtardık, deyip kendilerine
taptıran kâfirlerin her sözü kendilerindendir. Sözlerini doğru sanırlar. O
hâlde, insâf edelim! Ahmak, câhil bir kimse, kendini ilah, tanrı sanıp, kendine
tapınmasını emreder, her kötü zararlı işi yaparsa, buna inanılır mı? Onun
yolunda gidilir mi? Fârisî mısra’ tercemesi:
Senenin nasıl mahsûl vereceği, bahârından belli olur.
Bu kadar uzun anlatmamıza sebep, açıkça anlaşılmak içindir. Yoksa, hak bâtıldan,
nûr zulmetten ayrıdır. Nitekim Allahu Teâlâ İsrâ sûresi seksen birinci âyet-i
kerîmesinde meâlen, (Hak gelince, bâtıl gider, bâtıl her zamân gidicidir)
buyuruyor. Yâ Rabbî, bizleri, o büyüklerin “aleyhimüssalavât” yolunda bulundur!
Âmîn.
Seyyid Meyân pîr Kemâli iyi tanırsınız. Bu husûsta bir şey yazmamıza lüzûm yok.
Şu kadar var ki, bu fakîr, bir müddetten beri onun yakınlığından haz duyuyorum.
Kapınızın eşiğini öpmek arzûsunda idi. Amma şu sıralarda hasta olup, yatağa
düşmüştür. Düzelince hizmet ve huzûrunuza kavuşacaktır.
Başa dön
064.MEKTUP
Bu mektûp, yine nakîb seyyid şeyh Ferîde “kuddise sirruh”
yazılmıştır.
Cismin ve rûhun lezzet ve elemlerini bildirmekte ve cisme olan
musîbet ve acılara, sabır tavsiye edilmektedir:
Allahu Teâlâ, sizi her sıkıntıdan korusun! Dünyâ ve Âhiretin efendisinin
“sallallahu aleyhi ve sellem” hürmetine dünyâ ve Âhiretin iyiliklerine
kavuştursun!
Dünyâ lezzetleri ve elemleri iki türlüdür: Birisi cismin [ya’nî nefs-i emmârenin],
ikincisi rûhun lezzetleri ve acılarıdır. Cisme lezzet veren her şey, rûha elem
verir. Cismi inciten her şey, rûha tatlı gelir. Görülüyor ki, rûh ile ceset,
birbirinin nakîzi, aksidir. Fakat, bu dünyâda rûh, cisim derecesine düşmüş ve
cisimle birleşmiş, kendini cisme kaptırmıştır. Rûh, cisim hâlini almış, ona
lezzet veren şeylerden lezzet duymağa ve cisme acı gelen şeylerden elem duymağa
başlamıştır. İşte avâm, ya’nî câhil halk böyledir. Vettîn sûresinin, (Onu, sonra
en aşağı dereceye indirdik) meâlindeki âyet-i kerîmesi bunların hâlini
göstermektedir. Bir kimsenin rûhu, eğer bu esîrlikten, bu bağlılıktan kurtulmaz,
kendi derecesine yükselmez, kendi vatanına kavuşmaz ise, ona yazıklar, binlerle
yazıklar olsun! Fârisî iki beyt tercemesi:
Mahlûkların en yükseği insandır.
O makâmdan mahrûm kalan da, odur.
Bu yoldan, eğer geri dönmezse,
Ondan dahâ mahrûm, olmaz kimse.
İşte, rûhun hastalıklarından biri, elemini lezzet sanması, lezzetini elem
anlamasıdır. Onun bu hâli, mi’desi hasta bir kimseye benzer ki, bu kimse safrası
bozuk olduğundan, tatlıyı acı sanır. Bu kimseyi tedâvî etmek lâzım olduğu gibi,
rûhu da, bu hastalıktan kurtarmak, akl îcâbıdır. Rûhun tedâvî edilerek cismin
elemlerinden, acılarından lezzet duyması, sevinmesi lâzımdır. Fârisî beyt
tercemesi:
Kavuşmak için, bu lezzet ve sevince,
Can çıkıncaya dek, çalış, gündüz ve gece!
İyi düşünerek ve inceleyerek anlaşılıyor ki, dünyâda eğer, dert ve musîbetler
olmasaydı, dünyânın hiç kıymeti olmazdı. Dünyânın zulmetini, sıkıntısını,
hâdiseler, acı olaylar gidermektedir. Dertlerin, elemlerin acılıkları, bir
hastalığı iyi edecek, faydalı ilâcın acılığı gibidir. Bu fakîr, anlıyorum ki,
bozuk niyyet ile, gösteriş için, menfa’at için yapılan, ba’zı ziyâfetlerde,
yemeğe kusûr bulmak veyâ başka sûretle, yapılan eziyyet ile, ziyâfet verenin
kalbinin kırılması, yemekteki zulmeti, niyyetin bozukluğu ile hâsıl olan günâhı
gidermekte, kabûl olmasına sebep olmaktadır. Eğer misâfirlerin şikâyeti,
hakâreti olmasaydı ve ziyâfet sâhibinin kalbi kırılmasaydı, yemek karanlık ve
günâh olacak, kabûl edilmeyecekti. Kalbin kırılması, kabûle sebep oldu.
O hâlde, hep cisim ve cesedimizin râhatını ve tadını düşünen ve hep bunun
peşinde koşan bizler, çok zor durumda bulunuyoruz: Vezzâriyât sûresinde,
ellialtıncı âyet-i kerîmede meâlen, (İnsanları ve cinni, yalnız ibâdet etmeleri
için yarattım) buyuruldu. İbâdet de, kalbin ve rûhun kırıklığı, kendini aşağı
bilmesidir. İnsanın yaratılması, kendini hakîr bilmesi, aşağı görmesi içindir.
Bu dünyâ, Müslümânların Âhiretlerine, Cennetdeki ni’metlerine göre, bir zindân
gibidir. Müslümânların, bu zindânda zevk ve safâ aramaları, akla uygun olmaz. O
hâlde, dünyâda eziyet, sıkıntı çekmeğe alışmak lâzımdır. Burada mihnetlere
katlanmaktan başka çâre yoktur. Allahu Teâlâ, mübârek ceddiniz hürmetine
“sallallahu aleyhi ve sellem”, biz za’îf kullarına bu yolda yürüyebilmek nasîp
eylesin. Âmîn.
Başa dön
065.MEKTUP
Bu mektûp, Hân-ı A’zama yazılmıştır.
Müslümânlığın bugünkü hâline ve Müslümânların çektiği sıkıntılara
teessüf etmektedir:
Allahu Teâlâ kuvvetinizi arttırsın. Onun dînini yükseltmek için, din düşmanları
ile olan mücâdelelerinizde yardımcınız olsun. Muhbir-i sâdık “sallallahu aleyhi
ve sellem” buyurdu ki: (İslâmiyyet garîp, kimsesiz olarak başladı. Son
zamânlarda, başladığı gibi, garîp olarak geri döner. Garîp olan Müslümânlara
müjdeler olsun!). Bundan önceki hükûmet zamânında [Ekber şâh[1] zamânında]
Müslümânlar, o kadar garîp olmuştu ki, kâfirler, açıkça Müslümânlığı kötülüyor,
Müslümânlarla alay ediyorlardı. Dinsizliklerini, ahlâksızlıklarını, sıkılmadan
açıklıyordu. Çarşıda, pazarda kâfirleri ve dinsizliği övüyorlardı. Müslümânların,
Allahu Teâlâ'nın emirlerinden birçoklarını yapması, yasak edilmişti. İbâdet
edenler, islâmiyyete uyanlar ayıplanıyor ve kötüleniyordu. Fârisî beyt tercemesi:
Peri yanaklarını saklamış, şeytân nâz ediyor,
Şaşırdım kaldım, hayretten aklım gidiyor.
Sübhânallah! Yâ Rabbî, sana hamd ederim! (İslâmiyyet kılıncın altındadır)
buyuruldu. Bu şerefli dînin parlaklığı, hükûmet reîslerine bağlı kılındı.
Hâlbuki iş tersine dönmüş, devlet, hükûmet, islâmiyyeti yıkmağa uğraşıyordu. Bu
hâle yazıklar olsun, teessüfler olsun, pişmânlıklar olsun! Sizin mübârek
varlığınızı, Cenâb-ı Hakkın büyük ni’meti biliyoruz. Din düşmanlarının hücûmları
karşısında, perîşan olan mü’minleri kanadı altında koruyacak, sizden başka bir
kahraman bilmiyoruz. Allahu Teâlâ sevgili Peygamberi ve Onun Ehl-i Beyti
“sallallahu aleyhi ve sellem” hürmetine, kuvvetinizi arttırsın! Yardımcınız
olsun! Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: (Bir kimseye deli denmedikçe, onun îmânı
tamâm olmaz!). Bu zamânda, İslâm sevgisinin, İslâm gayretinin alâmeti olan, bu
cünûn [delilik], sizin temiz rûhunuzda görülmektedir. Bu ni’meti veren, Allahu
Teâlâ'ya hamd olsun! Bugün, öyle bir gündür ki, az bir hareket, hemen kabûl
olunup pek çok sevâp verilir. Ashâb-ı Kehf'in “rahmetullahi teâlâ aleyhim”, bu
kadar kıymet ve şöhret kazanmasının sebebi, yalnız hicret etmeleri idi. Düşman
saldırdığı zamân, suvârîlerin az bir hareketi, çok kıymetli olur. Sulh zamânında,
pek ince, güç ta’lîmleri, bu kıymeti alamaz. Bugün sizin, söz ile yaptığınız
cihâd, cihâd-ı ekberdir. Size nasîb olan bu ni’metin kıymetini biliniz. Var
kuvvetiniz ile, din düşmânlarını rezîl edip, hakkı söylemeğe çalışınız! Bu söz
ile olan cihâdı, kılınç ile olan cihâddan dahâ kârlı biliniz! Bizim gibi eli
yazmaz, dili söylemez zavallılar, bu ni’metden mahrûmuz. Arabî beyt tercemesi:
Ni’mete kavuşanlara, ni’metler âfiyet olsun,
Zavallı âşık da, birkaç damla ile doysun!
Fârisî beyt tercemesi:
Aranan hazînenin yolunu gösterdim sana,
Belki sen kavuşursun, biz varamadıksa da!
Hâce-i Ahrâr [Ubeydullah-i Taşkendî] “kuddise sirruh”[1] buyurdu ki, (Eğer
şeyhlik yapsaydım, hiçbir şeyh, bir yerde, bir mürîd bulamazdı. Fakat, bana
başka vazîfe verildi. O vazîfe de, islâmiyyeti yaymak ve islâmiyyeti
kuvvetlendirmektir). Bunun için, sultânlara, gidip nasîhat verirdi. Te’sîrli
sözleri ile, hepsini doğru yola getirirdi. Onlar vâsıtası ile, islâmiyyeti
yayardı. Allahu Teâlâ, büyüklerimize olan sevginiz ve saygınız hürmetine,
sözlerinize te’sîr ihsân etmiş, dîne olan bağlılığınızı, arkadaşlarınıza
heybetli olarak göstermiştir. O hâlde, hiç olmazsa, Müslümânlar arasına
yayılmış, âdet hâline gelmiş olan, kâfirlerin âdetlerinin Müslümânlar
arasından kaldırılması için çalışmanızı, Müslümân evlâtlarını kâfirlere mahsûs
olan, bu gibi çirkin şeylerden korumanızı istirhâm ederim. Allahu Teâlâ, bizim
tarafımızdan ve bütün Müslümânlar tarafından size bol bol mükâfât versin! Bundan
önceki hükûmet zamânında, islâmiyyete karşı, açıkça düşmanlık vardı. Şimdi,
böyle düşmanlık, öyle kin ve inât görülmüyor. Ba’zı kusûrlar varsa da, inât ile
değil, bilinmediği içindir. Bugün Müslümânlar da, kâfirler gibi serbest
konuşabilmekte, onlardaki hürriyete kavuşmaktadır. Kâfirlerin kazanmaması, eski
kin ve düşmanlığın başımıza gelmemesi, Müslümânların zulüm ve işkenceye
düşmemesi için, duâ edelim ve uyanalım. Din düşmanlarına fırsat vermeyelim.
Fârisî mısra’ tercemesi:
Îmânıma saldırdıklarından, söğüt yaprağı gibi titriyorum!
Allahu Teâlâ, bizi ve sizi, Peygamberlerin efendisinin “sallallahu aleyhi ve
sellem” yolundan ayırmasın! Fakîr, ânî bir yolculukla, buraya geldim. Size haber
vermeden, birkaç hâtıra yazıp bırakmadan ve kalbimdeki, size karşı olan sevgiyi
bildirmeden, ayrılmak istemedim. Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem”
buyurdu ki: (Bir kimse, din kardeşini seviyorsa, sevdiğini ona bildirsin!). Size
ve doğru yolda bulunanların hepsine selâm olsun!
Âlimin bir nazarı, bulunmaz hazînedir,
Bir sohbeti, yıllarca, bitmez kütüphânedir.
Başa dön
066.MEKTUP
Bu mektûp, yine Hân-ı a’zama “rahmetullahi aleyh” yazılmıştır.
Bu yolu medh etmekte ve Ashâb-ı Kirâmın büyüklüğünü
bildirmektedir:
Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Onun seçtiği, sevdiği kimselere selâm olsun!
Büyüklerimizin yolunda, nihâyet, başta yerleştirilmiştir. Hâce-i Nakşibend [Bahâeddîn-i
Buhârî] “rahmetullahi aleyh” buyurdu ki: (Nihâyeti, bidâyette yerleştirdik.) Bu
yol, tam Ashâb-ı Kirâmın “aleyhimürrıdvân” yoludur. Çünki, o büyükler, O
Serverin “sallallahu aleyhi ve sellem” sohbetinde, dahâ birinci günde, öyle
şeylere kavuştu ki, sonra gelen en büyük Evliyâ, en nihâyette, ancak, bundan bir
parçaya kavuşabilmiştir. İşte bunun içindir ki, Vahşî, hazret-i Hamza'yı
“radiyallahu anhümâ” şehît etmiş iken, Müslümân olunca, bir kerrecik, Seyyid-il-evvelîn
vel-âhirînin “sallallahu aleyhi ve sellem” sohbeti ile şereflendiği için,
Tâbi’înin en üstünü olan, Veysel Karânîden dahâ yukarı oldu. Hayr-ül-beşerin
“sallallahu aleyhi ve sellem” sohbetinin başlangıcında Vahşîye “radiyallahu anh”
nasîp olanlara, Veysel Karânî, o kadar yüksek olduğu hâlde, en nihâyette bile
kavuşamadı. Demek ki, zamânların, asırların en iyisi, Ashâb-ı Kirâmın
“aleyhimürrıdvân” asrıdır. Sonra gelenler, (Sonra) kelimesinden dolayı çok
geride kaldı. Dereceleri de, hep sona kaldı. Abdullah ibni Mubârekden birisi
sordu ki, (Mu’âviye mi dahâ yüksektir, Ömer bin Abdül’azîz mi?). Cevâbında
buyurdu ki, (Resûlullahın “sallallahu aleyhi ve sellem” yanında giderken,
hazret-i Mu’âviyenin “radiyallahu anh” bindiği atın burnuna giren toz, Ömer bin
Abdül’azîzden, birkaç kere dahâ hayırlıdır).
İşte büyüklerimizin yolu, (Silsiletüzzeheb)dir. Bu yolun, başka yollardan
üstünlüğü, Ashâb-ı Kirâm “aleyhimürrıdvân” zamânının, sonraki zamânlardan
üstünlüğü gibidir. Bu yolun büyükleri, öyle kimselerdir ki, Allahu Teâlâ,
bunlara fadl ve merhameti ile, dahâ başlangıçta, nihâyetin tadını tattırmıştır.
Bunların derecelerini, başkaları anlayamaz. Bunların vardığı makâmlar,
başkalarının vardıkları makâmların çok üstündedir. Fârisî mısra’ tercemesi:
Gül bahçemi gör de, bahârımı anla!
Fârisî mısra’ tercemesi:
Senenin bereketi, bahârından belli olur.
Bu ni’met, çok büyüktür. Allahu Teâlâ, bunu ancak dilediğine nasîp eder. Onun
ni’metleri pek çoktur. Hâce Nakşibend “rahmetullahi aleyh” buyurdu ki: (Biz,
cenâb-ı Hakkın fadlına, ihsânına kavuştuk). Allahu Teâlâ, bizi ve sizi, bu
büyükleri sevmekle şereflendirsin ve yollarında bulundursun! Âmîn.
Başa dön
067.MEKTUP
Bu mektûp, Hân-ı Hânân'a “rahmetullahi aleyh” yazılmıştır.
Bir muhtâcın gönderildiği bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ, bizi ve sizleri Peygamberlerin efendisinin “sallallahu aleyhi ve
sellem” yolunda bulundursun. Zâhirimizi ve bâtınımızı bu yoldan ayırmasın. Bu
duâmıza âmîn diyenlere rahmet eylesin! Çok mühim olan iki şey, elimde olmayarak,
bu yazımla başınızı ağrıtmağa beni sürükledi. Birincisi, incindiğimizi
zannetmeyiniz. Belki sevgimiz ve ihlâsımız artmaktadır. İkincisi fazîlet ve
salâh sâhibi olan bir muhtâcın ihtiyâcını bildirmektir. Kendisi ma’rifet ve
şühûd zînetleri ile süslüdür. Nesebi kerîm, hasebi şerîftir. Muhterem efendim!
Doğru sözü bildirmek biraz acı olur. Çoklarına çok acı gelir. Az kimseye de az
acı gelir. Bu acılığı bal gibi tatlı olarak alabilecek ve dahâ var mı diyecek
mes’ût bir kimse lâzımdır.
Hâllerin değişik olması, mahlûkların sıfatıdır, özelliğidir. Temkîne ya’nî
hâllerin değişmemesine kavuşanlar da, az da olsa değişiklikten kurtulamaz.
Zavallı mahlûk, çok olur ki, celâl sıfatlarının saltanatı altında kıvranır.
Başka zamân da, cemâl sıfatlarının esîri olur. Bir zamân (Kabz) ya’nî sıkıntı
olan yerdedir. Başka zamân (Bast), genişlik meydânındadır. Her zamânın hükmleri
birbirine benzemez. Dün öyle idi. Bugün böyledir. Hadîs-i şerîfte, (Mü’minin
kalbi, Allahu Teâlâ'nın parmaklarından iki parmak arasındadır. [Ya’nî Onun
kudreti altındadır.] Kalbi, istediği gibi değiştirir) buyuruldu. Vesselâm.
Başa dön
068.MEKTUP
Bu mektûp, yine Hân-ı Hânân'a “rahmetullahi aleyh” yazılmıştır.
Tevâzu’ zenginlere, nazlanma da fakîrlere yakışır demektedir:
Allahu Teâlâ'nın yaptığında hayır vardır.
Fârisî beyt tercemesi:
Bildirilmesi lâzım olanı söyledim sana,
Yâ fâydalanırsın, yâ da çarpar kulağına.
Tevâzu’, gınâ sâhiplerine yakışır, istiğnâ ise fakîrlere yaraşır. Çünki, her
şeyin ilâcı, zıddı iledir. Üç mektûbunuzdan da yalnız istiğnâ, nazlılık
anlaşılmaktadır. Tevâzu’ ya’nî alçak gönüllülük yapmak istediğinizi biliyoruz.
Fakat, meselâ son mektûbunuzda (Allahu Teâlâ'ya hamd ettikten ve Resûlüne
salâttan sonra ma’lûm olsun ki...) diyorsunuz. Bu sözü nereye ve kime karşı
yazdığınızı iyi anlamalısınız. Evet, fakîrlere çok hizmet ettiniz. Fakat
hizmetin edeblerini gözetmek de lâzımdır. Ancak, fâydasına böyle kavuşulabilir.
Böyle olmazsa boşuna uğraşılmış olur. Evet Onun “sallallahu aleyhi ve sellem”
ümmetinin sâlihleri tekellüf, gösteriş yapmaktan uzaktır. Fakat tekebbür
edenlere karşı tekebbür yapmak, sadaka vermek gibi sevâpdır. Bir kimse, Hâce
Nakşibend “kaddesallahu teâlâ sirreh” hazretleri için, kibirlidir dedi. Bunu
işitince, (Benim kibirliliğim, Onun “celle celâlüh” büyüklüğündendir) buyurdu.
Bu yolun yolcularını aşağı ve gerici sanmamalıdır. Hadîs-i şerîfte, (Saçı sakalı
karışmış çok kimseler vardır ki, hangi kapıya gitseler kovulurlar. Allah'a yemîn
etseler, istedikleri şeyi ihsân eder) buyurdu. Fârisî beyt tercemesi:
Az söyledim, dikkat ettim kalbini kırmamaya,
Bilirim üzülürsün, yoksa sözüm çoktur sana.
Size bağlı olanların, sizi sevenlerin, her şeyin doğrusunu düşünmeleri ve size
doğru söylemeleri lâzımdır. Her toplantıda sizin iyiliğinizi ve başarınızı
özlemeleri, kendi çıkarlarını düşünmemeleri gerekir. Böyle yapılmazsa hıyânet
olur. Yalnız size birkaç fayda sağlamak için, bu sefere başlamıştık. Fakat
sevenleriniz ve hizmetçileriniz kavuşmamıza set çektiler. Kusûru bizden
bilmeyiniz. Bu sözler, her ne kadar acı görünüyor ise de, sağ ol, yaşa
diyenleriniz çoktur. Onlar size yetişir. Fakîrlerle görüşmek, kendi ayıplarını,
kusûrlarını anlamak içindir ve gizli kötülüklerini meydâna çıkarmak içindir.
Şunu da bildirelim ki, bu sözlerimiz sizi incitmek için değildir. Size iyilik
yapmak içindir. Kalbinizi yakmak, nasîhat yapmak için olduğunu iyi biliniz! Hâce
Muhammed Sıddîk, bir gün önce gelmiş olsaydı, elbette yanınıza gelirdim. Fakat
Serhend yakınlarında kendisiyle karşılaştık. Özrümüzü kabûl buyurunuz. Hayır
yalnız Allahu Teâlâ'nın yaptığındadır.
Başa dön
069.MEKTUP
Bu mektûp, yine Hân-ı Hânân'a “rahmetullahi aleyh” yazılmıştır.
İnsanı dünyâda ve Âhirette yükseltecek olan tevâzu’un ne olduğu
ve kurtuluşun ancak Ehl-i sünnete uymakla olduğu bildirilmektedir:
Her hamd Allahu Teâlâ'ya mahsûstur. Allahu Teâlâ'nın Resûlüne salât ve selâm
olsun! Kardeşimiz Mevlânâ Muhammed Sıddîk ile gönderilen okşayıcı, kıymetli
mektûbunuz geldi. Lütûf buyurmuşsunuz. Allahu Teâlâ, size hayırlı karşılıklar
versin! Mektûbunuzda, fakîrlerin, edeplerini gözetmişsiniz ve alçak gönüllülük
göstermişsiniz. (Allah için tevâzu’ edeni, Allahu Teâlâ yükseltir) hadîs-i
şerîfine göre, bu aşağı davranışınızın dünyâda ve Âhirette yükselmenize sebep
olacağını umarım. Belki de sebep olmuştur. Size müjdeler olsun!
İnâbet ve rücû’, ya’nî bir rehbere bağlanmak kelimelerini yazıyorsunuz.
Dervîşlerden birinin elinde inâbet yaptığınızı tasavvur buyurunuz. Bunun iyi
netîcelerini ve meyvelerini bekleyiniz! Fakat, bu inâbetin haklarını, şartlarını
elden geldiği kadar gözetmelidir. Vasiyyetlerden, nasîhatlerden hangi birini
yazayım? İlimlerden, ma’rifetlerden hangisini bildireyim? Çünki, müçtehit olan
derin âlimler ve doğru yolda olan tasavvufçular “şekkerallahu teâlâ sa’yehüm”
söylemedik bir şey bırakmadılar. Sermâyesi az olan bu fakîrin “rahmetullahi
aleyh” mektûplarından birkaçını, sevdiklerimiz size getirmişlerdir. Onları
gözden geçiriniz. Sözün özü şudur ki, kurtuluş yolu, ancak Ehl-i sünnet vel-cemâ’ate
uymaktır. Allahu Teâlâ, onların sözlerine, işlerine, îmân edenleri ve
ibâdetlerdeki bildirdiklerine uyanları çoğaltsın! Çünki, Cehennemden kurtulacağı
müjdelenmiş olan bir fırka, bunlardır. Bunlardan başka olan fırkalar, helâk
olacak, felâkete sürüklenecektir. Bugün bir kimse, böyle olduğunu bilse de,
bilmese de, yarın herkes anlayacaktır. Fakat, o zamân faydası olmayacaktır. Yâ
Rabbî! Ölüm bizi uyandırmadan önce, sen bizi uyandır!
Seyyid İbrâhîm çok eskiden beri yüksek kapınıza bağlı olanlardandır.
Duâcılarınız arasında bulunmaktadır. Kereminizden, ihsânınızdan beklenilir ki,
ihtiyârlık ve ihtiyâç zamânını, çoluk çocuğu ile üzüntüsüz geçirmesi ve son
nefesinizde selâmete kavuşmanıza duâya bol zamân bulması için kendisine sığınak
olasınız. Vesselâm.
Başa dön
070.MEKTUP
Bu mektûp, yine Hân-ı Hânân'a yazılmıştır.
İnsanın âlem-i halkı ve âlem-i emri kendinde toplaması, hem
Hakdan uzaklaşmasına, hem de Hakka yaklaşmasına sebep olduğunu bildirmektedir:
Allahu Teâlâ, sizi Muhammed Mustafâ'nın “sallallahu aleyhi ve sellem” dîninin
gösterdiği doğru yolda bulundursun! Bu duâya âmîn diyenlere merhamet eylesin!
Âlem-i emrin ve âlem-i halkın insanda toplanması, onun Hakka yaklaşmasına,
kıymetli ve üstün olmasına sebep oldu. İnsanın Haktan uzaklaşmasına, doğru
yoldan sapmasına ve Ondan câhil kalmasına sebep olan da, yine bu topluluğudur.
Bu topluluktan dolayı insanın aynası, tâm olup, Hakka yaklaşmıştır. Allahu
Teâlâ'nın isimlerinin ve sıfatlarının, hattâ Zât-i ilâhînin kendinde görünmesine
müste’id olmuştur. Hadîs-i kudsîde, (Göğe ve yere sığmam. Fakat, mü’min kulumun
kalbine sığarım) buyurması, buna işârettir. İnsanın, âlemdeki zerrelerden, her
zerreye muhtâç olması, onun Haktan uzaklaşmasına sebep olmuştur. Çünki, insanın
her şeye, her zerreye ihtiyâcı vardır. Bekara sûresinde, (Yerde olan her şeyi,
sizin ihtiyâcınızı karşılamak için yarattım) meâlindeki, yirmisekizinci âyet-i
kerîme, bunu bildiriyor. İnsan, bu ihtiyâcından dolayı her şeye gönül
vermektedir. Bu yüzden, Haktan uzaklaşmakta, doğru yoldan ayrılmaktadır. Fârisî
iki beyt tercemesi:
Mahlûkların en üstünü insandır,
O makâmdan, mahrûm kalan da odur.
Bu yoldan eğer, geri dönmezse,
Ondan dahâ mahrûm olmaz kimse.
Görülüyor ki, varlıkların en üstünü insandır. Mahlûkların en aşağısı, en kötüsü
de, yine odur. Çünki, âlemlerin Rabbinin sevgilisi olan Muhammed Mustafâ
“sallallahu aleyhi ve sellem” insan olduğu gibi, âlemlerin Rabbinin düşmanı olan
Ebû Cehl bin Hişâm da insandır. O hâlde kalp, her şeyi sevmekten kurtulmadıkça,
her şeyden münezzeh olan, bir varlığın sevgisine kavuşamaz. Bu ise, en büyük
harâplık, aşağılıktır. Bir şeyin hepsi ele geçmezse, hepsi de elden
kaçırılmamalıdır, formülüne göre, birkaç günlük ömrü, islâmiyyetin sâhibine
“sallallahu aleyhi ve sellem” uyarak geçirmelidir. Çünki Âhiretin azâbından
kurtulup, sonsuz ni’metlere kavuşmak, ancak O'na “sallallahu aleyhi ve sellem”
uymakla olur. Bunun için de, altın, gümüş eşyâsı ve kâğıt parası ve ticâret
eşyâsı ve çayırda otlayan hayvanları olanın, islâmiyyete uygun olarak, zekât
vermesi, böylece mala ve hayvanlara bağlı olmadığını göstermesi lâzımdır.
Yerken, içerken, güzel elbise giyerken, keyfini, zevkini düşünmeyip, ibâdetleri
yapmak için kuvvetlenmeği ve A’râf sûresinin (Namâz kılarken süslü, temiz
örtününüz!) meâlindeki otuzuncu âyet-i kerîmesine uymağı niyyet etmelidir.
Bunlara, başka niyyetleri karıştırmamalıdır. Böyle niyyet yapılmazsa, yapmak
için, kendini zorlamalıdır. Ağlayamazsan, kendini ağlat, sözü meşhûrdur. Böyle
niyyet edebilmek için, durmadan Allahu Teâlâ'ya duâ etmeli, yalvarmalıdır.
Fârisî beyt tercemesi:
Umarım, kabûl ede, göz yaşımı,
O ki, inci yapar, su damlasını.
Bunun gibi, her şeyi, dînini seven ve kayıran, doğru âlimlerin, yazılarına uygun
yapmalı, islâmiyyetin izin verdiği (Ruhsat)lardan kaçınıp, islâmiyyetin üstün
gördüğü (Azîmet)lere sarılan bu âlimlere uymağı, sonsuz azâptan kurtulmağa
vesîle bilmelidir. Nisâ sûresi, yüzkırkaltıncı âyet-i kerîmesinde meâlen, (Îmân
eder ve ni’metlere şükür ederseniz, Allahu Teâlâ, size azâb etmez!) buyuruldu.
Başa dön
071.MEKTUP
Bu mektûp, Hân-ı Hânân'ın oğlu Mirzâ Dârâb için yazılmıştır.
Allahu Teâlâ'ya şükür etmek, islâmiyyete uymakla olduğunu
bildirmektedir:
Allahu Teâlâ, kuvvetinizi arttırsın ve yardımcınız olsun! İyilik edene teşekkür
lâzım olduğunu akıl da, islâmiyyet de göstermektedir. Şükrün derecesi, gelen
ni’metlerin miktârına bağlıdır. Ni’met, ne kadar çok ise, şükür etmek lüzûmu da
çok olur. Görülüyor ki, zenginlerin, zenginlik derecesine göre, fakîrlerden dahâ
çok şükür etmesi lâzımdır. Bunun içindir ki, bu ümmetin fakîrleri,
zenginlerinden beşyüz sene önce Cennete girecektir.
Allahu Teâlâ'ya şükür etmek için, önce Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiğine
uygun bir i’tikâd edinmek lâzımdır. Çünki, Cehennemden kurtulan, yalnız bu
fırkadır. İ’tikâdı düzelttikten sonra, islâmiyyete uygun hareket etmelidir.
İslâmiyyeti de, bu fırkanın müçtehidlerinin kitâplarından öğrenmelidir. Bundan
sonra, Ehl-i sünnetten olan, tasavvuf büyüklerinin gösterdiği yolda [Kalbi]
tasfiye ve [Nefsi] tezkiyeye sıra gelir. Şükrün bu üçüncü kısmı, şart değilse
de, faydası pek büyüktür. Fakat, iki önceki kısım şarttır. Çünki, islâmiyyetin
aslı, temeli bu ikisidir. İslâmiyyetin kemâli, olgunlaşması ise, üçüncü kısım
ile olur. Bu üç kısım, ya’nî Ehl-i sünnet i’tikâdı ve islâmiyyetin emirleri ve
tasavvuf büyüklerinin yolu dışında kalan her şey, sıkıntılı riyâzetler ve
şiddetli mücâhedeler olsa dahî, hep günâhtır ve itâ’atsizliktir ve şükür
etmemektir. Hind Berehmenleri ve eski Yunan feylesofları, çok riyâzet ve
mücâhede yapdı. Fakat, Peygamberlere “aleyhimüsselâm” uymadıkları için, Allahu
Teâlâ'ya şükür değil, günâh oldu. Hiçbiri kabûl edilmedi. Kıyâmette Cehennemden
kurtulamayacaklardır. O hâlde, seyyidimizin, efendimizin, kurtarıcımızın ve
günâhlarımızın affı için şefâ’atçimizin, kalplerimizi, rûhlarımızı tedâvî eden
mütehassısımızın, ya’nî Muhammed Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem”
efendimizin yoluna ve O'nun dört halîfesinin yoluna yapışınız! O'nun dört
halîfesi “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hidâyete ulaştırıcı, sa’âdete
erdiricidir. Allahu Teâlâ, bu yolda gidenlerden râzı olur.
Başa dön
072.MEKTUP
Bu mektûp, Hâce Cihâna
yazılmıştır.
Ahireti istiyenin
dünyâya düşkün olmaması lâzımdır. Dünyâyı terk etmek nasıl olacağını
bildirmektedir:
Allahu Teâlâ, selâmet ve âfiyet versin!
Din ile dünyâyı birlikte kazanmak imkânsızdır. Âhireti kazanmak isteyenin,
dünyâdan vazgeçmesi lâzımdır. Bu zamânda, dünyâyı tamâmen terk etmek, kolay
değildir. Hiç olmazsa, hükmen terk etmek, ya’nî terk etmiş sayılmak lâzımdır. Bu
da, her işte islâmiyyete uymak demektir. Yiyecekte, içecekte, giyecekte ve ev
kurmakta islâmiyyete uymak lâzımdır. İslâmiyyetin emirlerini aşmamak lâzımdır.
Altın ve gümüşün ve ticâret eşyâsının ve kırda, çayırda otlayan dört ayaklı
hayvanların zekâtını vermek farzdır. Bunların zekâtını elbette vermelidir.
İslâmiyyete uymakla zînetlenen bir
kimse, dünyânın zararından kurtulmuş olur ve Âhireti kazanır. Dünyâyı, böyle
hükmen de terk edemeyen kimse, münâfık demektir. Îmânlı olduğunu söylemesi,
Âhirette kendisini kurtaramaz. Yalnız dünyâda, malını ve cânını korur. Fârisî
beyt tercemesi:
Söyledim sana, işin özünü,
İster sıkıl, ister dinle sözümü.
Dünyânın bu kadar gösterişli hâli,
hademesi, hizmetçileri, tatlı yemekleri, çeşitli şerbetleri, süslü, câzibeli
elbiseleri ve nice zevkleri karşısında, hangi baba yiğit, hangi bahtiyar kimse,
bu doğru söze kulak verip dinler? Fârisî beyt tercemesi:
İncilerin ağırlığı sağır etmiş kulağını,
duymaz olmuş, ne yapayım, ağlamamı, sızlamamı.
Allahu Teâlâ, bizi ve sizi, Muhammed
aleyhisselâmın yoluna uymakla şereflendirsin!
Şeyh Meyân Zekeriyyâ eski defterdardır.
Âlim ve fazîletli bir insandır. Bir zamândan beri hapistedir. İhtiyârlık, geçim
darlığı ve hapiste uzun zamân kalması yüzünden muhtâç ve acınacak hâldedir.
Fakîri bulunduğu birliğe çağırıp, kurtulmasını istiyor. Mesâfe uzak olduğu için
gelemedim. Kardeşimiz Hâce Muhammed Sâdık, huzûrunuza geldiğinden, birkaç sözle
başınızı ağrıttım. İnşâallah o zavâllı, yüksek teveccüh ve kereminizden umulana
kavuşur. Çünki, âlimdir ve yaşlıdır. Vesselâm evvelen ve âhiren.
Başa dön
073.MEKTUP
Bu mektûp, Kılınç hânın oğlu Kılıcullah'a yazılmıştır.
Kaçınması ve yapılması lâzım gelen şeyleri bildirmektedir:
Allahu Teâlâ, Muhammed Mustafâ'nın “sallallahu aleyhi ve sellem” parlak olan
yolunda yürümekle şereflendirsin! Yavrum! Bu dünyâ, imtihân yeridir. Dünyânın
görünüşü, yalancı yaldızlarla süslüdür. Kötü kadına benzer. Yüzünü saçlar,
kaşlar, ben ile boyamışlardır. Görünüşü tatlıdır. Tâze, güzel, körpe sanılır.
Fakat aslında, güzel koku sürülmüş bir ölü gibidir. Sanki bir leştir ve
böcekler, akrepler dolu bir çöplüktür. Su gibi görünen bir serâpdır. Zehirlenmiş
şeker gibidir. Aslı harâpdır, elde kalmaz. Kendini sevenlere, arkasına
takılanlara, hiç acımayıp, en kötü şeyleri yapar. Ona tutulan akılsızdır,
büyülenmiştir. Âşıkları delidir, aldatılmıştır. Onun görünüşüne aldanan, sonsuz
felâkete düşer. Tadına, güzelliğine bakan nihâyetsiz pişmânlık çeker. Server-i
kâinât, Habîb-i Rabbil’âlemîn “sallallahu aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Dünyâ
ile Âhiret birbirinin zıddıdır, birbirine uymaz. Birini râzı edersen, öteki
gücenir). Demek ki, bir kimse, dünyâyı râzı ederse, Âhiret ondan gücenir. Ya’nî,
Âhirette, eline bir şey geçmez. Allahu Teâlâ, bizi ve sizi, dünyâya düşkün
olmaktan ve dünyâyı ele geçirmek için insanlık vazîfelerini çiğneyenleri
sevmekten muhâfaza eylesin!
Yavrum! Bu, pek kötü olduğunu anladığın dünyâ, nedir biliyor musun? Dünyâ, seni,
Allahu Teâlâ'dan uzaklaştıran şeyler demektir. Kadın, çocuk, mal, rütbe, mevki
düşüncesi, Allahu Teâlâ'yı unutturacak kadar aşırı olursa, dünyâ olur. Çalgılar,
oyunlar, (Mâlâ-ya’nî) ile, ya’nî faydasız, boş şeylerle vakt geçirmek, hep bunun
için dünyâ demektir. Âhirete faydası olmayan ilimler, dersler de, hep dünyâdır.
Hesâp, hendese [ya’nî matematik ve geometri], astronomi, mantık, eğer Allahu
Teâlâ'nın gösterdiği yerlerde kullanılmazsa bunlarla uğraşmak, boşuna vakt
öldürmek olur ve dünyâ olur. Bu bilgileri bütün derinliği ile, incelikleri ile
okumak, yalnız başına işe yarasaydı, eski Yunan felsefecileri sa’âdet
yolunu bulur, Âhiretteki ebedî azâptan kurtulurlardı.
Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Bir kimsenin mâlâ-ya’nî
ile, ya’nî faydasız şeylerle uğraşması, boş vakit geçirmesi, Allahu Teâlâ'nın
onu sevmediğine işarettir!) Fârisî beyt tercemesi:
Ne varsa güzel, Allah sevgisinden başka,
Hepsi câna zehirdir, şeker bile olsa.
Yıldızlarla uğraşmak, ya’nî astronomi ilmi, namâz vakitlerini anlamağa yarar
demişlerdir. Bunun ma’nâsı, namâz vakitlerinin bilinmesine yarayan ilimlerden
biri de, ilm-i nücûmdur demektir. Yoksa kozmografya bilinmezse, namâz vakitleri
anlaşılamaz demek değildir. Astronomiden haberi olmayan çok kimseler vardır ki,
namâz vakitlerini, bu ilimleri bilenlerden dahâ iyi anlar. Mantık, hesâp ve
diğer lise dersleri, hep böyle olup, bunların hepsi islâmiyyetin gösterdiği
yerlerde kullanılırsa ve ilim-i kelâm da, islâmiyyetin tek sa’âdet ve medeniyet
yolu olduğunu isbât etmek için kullanılırsa câiz olur.
Yavrum! Hak Teâlâ, sana çok lütûf ve ihsân ederek, bu genç yaşta tevbe etmekle
ve İslâm âlimlerinin yolunda bulunan birinin sohbetine kavuşturmakla
şereflendirmişti. Bilemiyorum ki, nefis ve şeytânın ve din bilgisi olmayan kötü
arkadaşların arasında, o temiz hâlde kalabildin mi? Din düşmanları her yoldan
gençleri aldatmağa uğraşırken, değişmeden, akıntıya karşı durmak kolay değildir.
Gençlik zamânıdır. Para bol, nefsin her arzûsunu yerine getirmek kolay ve
arkadaşların çoğu da uygunsuz! Fârisî beyt tercemesi:
Cânım, yavrum! Sana sözüm, yalnız şudur:
Körpeciksin, yolun da çok korkuludur.
Kıymetli oğlum! Mubâhların fazlasından sakınmalısın. Mubâhları, lüzûmu kadar
kullanmalısın. Bunları da, Allahu Teâlâ'ya kulluk etmek niyeti ile yapmalısın.
Meselâ, bir şey yerken, Allahu Teâlâ'nın emirlerini yerine getirmek için
kuvvetlenmeğe, giyinirken avret yerini örtmeğe ve soğuktan, sıcaktan korunmağa
niyet etmeli ve her mubâh için gerekli niyetler yapmalıdır. Büyüklerimiz azîmet
ile hareket etmiş, ruhsattan elden geldiği kadar kaçınmıştır. Mubâhları, zarûret
miktârı kullanmak da azîmettir. Bu devlet, bu ni’met ele geçmezse, mubâhlardan
dışarı çıkmamalı, harâm ve şüphelilere taşmamalıdır. Allahu Teâlâ kullarına çok
merhamet ve ikrâm ederek, mubâh olan şeylerle zevklenmeğe izin vermiştir. Pek
çok şeyleri mubâh etmiştir. Helâl olan bu sayısız zevkleri, lezzetleri bırakıp
da, harâm edilen birkaç zevke sapmak, Allahu Teâlâ'ya karşı, ne kadar edepsizlik
olur. Hem de, harâm ettiği lezzetleri, dahâ fazlası ile mubâhlarda da
yaratmıştır. Helâl olan çeşit çeşit ni’metlerin zevkleri bir yana, insanın
işinden, Rabbinin râzı olmasından dahâ büyük zevk olur mu? Bir kimsenin işini,
efendisinin beğenmemesinden dahâ büyük cefâ, sıkıntı olur mu? Cennette Allahu
Teâlâ'nın râzı olması, Cennet ni’metlerinin hepsinden dahâ tatlıdır.
Cehennemdekilerden Allahu Teâlâ'nın râzı olmaması, Cehennem azâplarından dahâ
acıdır.
Biz kuluz. Sâhibimizin emrindeyiz. Başı boş değiliz. Her istediğimizi yapmağa
serbest değiliz. İyi düşünelim! Uzağı gören akıl sâhibi olalım! Kıyâmet günü
utanmaktan, pişmân olmaktan başka, ele bir şey geçmez. Gençlik çağı, kazanç
zamânıdır. Merd olan, bu vaktin kıymetini bilip, elden kaçırmaz. İhtiyârlık
herkese nasîp olmaz. Nasîp olsa da, râhat, elverişli vakt ele geçmez. Vakit de
bulunsa, kuvvetsizlik, hâlsizlik zamânında, yarar iş yapılamaz. Bugün, her
vaziyyet elverişli iken, ananın babanın varlığı büyük ni’met iken, geçim derdi
olmayıp fırsat elde iken, güç kuvvet yerinde iken, hangi özür ile, hangi
sebeple, bugünün işi yarına bırakılabilir? Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve
sellem”, (Yarın yaparım diyen helâk oldu, ziyân etti) buyurdu. Eğer dünyâ
işlerini yarına bırakırsan ve bugün hep Âhiret işlerini yaparsan güzel olur.
Fakat, bunun aksini yaparsan çok çirkin olur.
Gençlik zamânında, insanı üç din düşmanı olan, nefis, şeytân ve kötü insanlar
aldatmağa uğraşmaktadır. Bunlar karşısında az bir ibâdet pek kıymetli olur.
İhtiyârlıkta yapılan, bundan kat kat fazla ibâdetlerin bu kadar kıymeti olmaz.
Düşman hücûm ettiği zamân, askerin ufak bir hareketi, çok kıymetli olur. Sulh
zamânında yapılan büyük ta’lîmlerin, manevraların, bu kadar kıymeti olmaz.
Oğlum, bütün varlıkların hülâsası, özü olan insan, eğlence için, oyun için,
yiyip içmek, gezmek, yatmak, keyif sürmek için yaratılmadı. Kulluk vazîfelerini
yapmak için, Rabbine itâ’at, tevâzu’, kuvvetsizliğini, ihtiyâcını göstermek, Ona
sığınmak ve yalvarmak için yaratıldı. Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği
ibâdetlerin hepsi, insanlara faydalı şeylerdir. İnsanlara yaradığı için
emredilmiştir. Yoksa, hiçbir ibâdetin Allahu Teâlâ'ya faydası yoktur. Candan
teşekkür ederek, minnet ile ibâdet yapmalı. Tâm teslîm olarak, emirleri yapmağa
ve yasaklardan kaçınmağa çalışmalıdır. Allahu Teâlâ hiçbir şeye muhtâç olmadığı
hâlde, kullarını emir ve yasaklar vermekle şereflendirdi. Her şeye muhtâç olan,
biz kulların, bu büyük ihsâna, bol bol teşekkür etmemiz, bunun için de, emirleri
yapmağa, cândan sarılmamız lâzımdır.
Ey Oğlum! İyi biliyorsun ki, dünyâda biri, mevki, rütbe sâhibi olsa, emrinde
bulunanlardan birine, mühim bir vazîfe verse, bu vazîfenin yapılmasında, emir
verene de fayda olduğu hâlde, bu işçi, bu vazîfeye ne kadar çok ehemmiyet ve
kıymet verir. Bu vazîfeyi, bana büyük bir zât verdi diye öğünür ve seve seve,
zevk ile yapmağa çalışır değil mi? Yazıklar olsun! Allahu Teâlâ'nın büyüklüğü,
yüksekliği, bu kimsenin büyüklüğü kadar değil midir de, İslâm dîninin
istediklerini yapmağa, böyle çalışılmıyor.
Utanmak lâzımdır. Gaflet uykusundan uyanmamız lâzımdır. Allahu Teâlâ'nın
emirlerini yapmamak, iki sebepten ileri gelir:
1- Allahu Teâlâ'nın emirlerine, yasaklarına inanılmamıştır.
2- Allahu Teâlâ'nın emirlerine ehemmiyet vermemektir. Bu emirlerin büyüklüğünü,
mevki, kumanda sâhibi kimselerin büyüklüğünden aşağı görmektir. Her iki sebep
ile de, ibâdet etmemenin şenâ’atini, çirkinliğini düşünmemiz lâzımdır.
Ey evlâdım! Yalancılığı çok def’a görülmüş olan birisi, düşman bu gece, filan
yerden baskın yapacak dese, idâreciler, akıllılar, karşı koyma güçlerini
düşünmez mi? O kimsenin yalancı olduğunu bildikleri hâlde, tehlike bulunan
işlerde, ihtiyâtlı, tedbîrli, uyanık bulunmak lâzımdır demezler mi?
Muhbir-i sâdık, ya’nî hep doğru söyleyici, doğruluğu ile şöhret bulmuş
“sallallahu aleyhi ve sellem”, tekrâr tekrâr, açıkça, Âhiretin sonsuz azâblarını
bildiriyor. Buna inanmıyorlar. İnanılsa da, tedbîr, kurtulma çâresi
düşünmüyorlar. Hâlbuki, Muhbir-i sâdık, kurtuluş yolunu da, göstermektedir. O
hâlde, Muhbir-i Sâdık'ın sözlerine, bir yalancının sözleri kadar kıymet
vermemek, nasıl bir îmândır? Îmânım var demek, Müslümân'ım demek, insanı
kurtarmaz. Kalbin inanması, yakîn hâsıl etmesi lâzımdır. Hâlbuki, yakîn nerede?
Zan bile yok. Belki vehim bile değil. Çünki, tehlikeli zamânlarda vehmedilen
şeye karşı da, tedbîr almak, akıl îcâbıdır.
Hucürât sûresi, onsekizinci âyetinde meâlen, (Allahu Teâlâ, yaptıklarınızı hep
görmektedir) buyurulduğu hâlde, harâmları, yapıyorlar. Hâlbuki, herhangi bayağı
bir kimse, bu çirkin işleri görecek olsa, belki görmek ihtimâli olsa, yapmaktan
vazgeçerler. Bu hâlin iki sebebi olabilir: Yâ, Allahu Teâlâ'nın verdiği habere
inanmıyorlar. Yâhut ta, Allahu Teâlâ'nın görmesine ehemmiyet vermiyorlar.
Harâmları, bu iki sebep ile işlemek, îmânı mı gösterir, kâfir olmağı mı
gösterir?
Yavrum, yeniden îmânını tâzelemelisin! Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve
sellem” buyurdu ki, (Lâ ilâhe illallah, diyerek, îmânınızı yenileyiniz!) Sonra,
Allahu Teâlâ'nın râzı olmadığı işlerinden tevbe etmelisin. Yasak ettiği, harâm
eylediği şeylerden sakınmalısın. Beş vakit namâzı cemâ’at ile kılmalısın. Gece
namâz kılabilirsen, teheccüde kalkabilirsen, büyük saâdet olur.
Zekât vermek de, islâmın beş şartından biridir. Zekât vermek elbette lâzımdır.
Zekâtı kolayca verebilmek için, altından ve gümüşten ve ticâret eşyâsından,
fakîrlerin hakkı olan kırkta biri, senede bir kere [meselâ her Ramazân-ı şerîf
ayında] zekât niyeti ile ayrılıp, saklanır. Bütün sene içinde, istediği zamân,
zekât vermesi câiz olanlardan, dilediğine verir. Her verişte, ayrıca zekât için,
niyyet etmeğe lüzûm yoktur. Ayırırken, bir kere niyet etmek yetişir. Herkes,
fakîrlere ve zekâttan hakkı olanlara, bir senede ne kadar vereceğini bilir. Buna
göre zekâtından ayırıp saklar. Ayırırken, niyet etmezse, fakîrlere verdikleri
zekât olmaz. İşte böylece, hem zekât verilmiş olur, hem de, her zamân
muhtâçlara yaptığı yardım, yerini bulur. Bir sene içinde, fakîrlere yaptığı
yardım, zekât için ayrılandan az olursa, artan zekâtı, yine kendi malından ayrı
saklamalı, gelecek sene ayrılacak olan zekât ile karıştırıp vermelidir. Her
sene, böyle ayırıp, yavaş yavaş vermek câizdir. Yavrum! İnsanların nefsi
bahîldir, cimridir, tamahkârdır. Allahu Teâlâ'nın emirlerini yapmamakta
inâtçıdır. Onun için, biraz aşırı yazdım. Yoksa, malı da, cânı da, mülkü de, hep
O vermiştir. Onun verdiğine el uzatmağa kimin hakkı vardır? O hâlde zekâtı ve
öşrü seve seve vermek lâzımdır.
Her ibâdeti seve seve yapmalıdır. Kul hakkına dokunmamağa, hakkı olanları
ödemeğe, titizlikle çalışmalıdır. Üzerimizde kimsenin hakkı kalmamasına çok
dikkat etmeliyiz! Hakkı dünyâda ödemek kolaydır. Nezâket ile, yumuşaklıkla
haktan kurtulmak mümkün olur. Fakat, Âhirette, iş böyle değildir. Orada, hak
altından kurtulmak çok güçtür, çâresi bulunmaz.
İslâmiyyeti, dînini iyi bilen ve Âhireti düşünen doğru âlimlere sorup
öğrenmelidir. Böyle mübârek insanların sözleri ve kitâpları, te’sîrli olur.
Bunların nefeslerinin bereketi ile, sözlerini yapmak kolay olur. Doğru âlim,
güvenilir kitâp bulunamayan yerlerde, bu gibilerden ancak, çok lüzûmlu şeyler
sorulabilir. Va’zları, nutukları dinlenmez.
Ey oğlum! Bizim gibi fakîrlerin, yukarıda ta’rîf ettiğimiz, alçak dünyâ
düşkünleri ile, ne işimiz vardır ki, onların gidişlerinin iyiliğine, kötülüğüne
karışalım? Allahu Teâlâ'nın Peygamberi “sallallahu aleyhi ve sellem” lâzım olan
nasîhatleri, açıkça bildirmiş, söylenmedik bir şey kalmamıştır. Fakat bu yavru,
bu fakîrlere gelip, nasîhat ve yardım istemiş olduğu için, bu yavrunun nasıl, ne
yolda bulunduğu sık sık kalbe gelmektedir. Bu bağlılık bu satırların yazılmasına
sebep olmuştur. Evet, bu yavrunun böyle sözleri çok işitmiş olduğunu biliyorum.
Fakat, yalnız işitmekle, bir şey kazanılmaz. Duyduklarını, öğrendiklerini yapmak
lâzımdır. Bir hasta, ilâcını öğrenebilir. Fakat, ilâcı kullanmadıkça, iyi
olamaz. İlâcı bilmek, onu iyi edemez. Bütün Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” ve
âlimlerin “rahimehümullah” milyonlarca sözleri ve binlerle kitâpları, hep
işlemek içindir. Bilmek, kıyâmette faydalı değil, şefâ’atcı değil, azâp
yapılması için hüccet ve şâhit olacaktır. Peygamber “sallallahu aleyhi ve sellem”
efendimiz buyurdu ki, (Kıyâmet günü, azâbın en şiddetlisine, en kötüsüne düşecek
olan, ilminin faydasını görmeyen, gidişi ilmine uymayan âlimdir).
Yavrum, o zamânki tevbenin, bağlılığın bir netîce vermediğini sen de biliyorsun!
Çünki, Allahu Teâlâ'yı seven ve unutmayanlardan uzak kalman, o sa’âdet tohumunun
açılıp büyümesine mâni’ oldu. Fakat, o tohumun çürümemiş olması, bu yavrunun
yetişmeğe elverişli, nefîs bir cevher olduğunu göstermektedir. O tevbenin, o
bağlılığın bereketi ile, Allahu Teâlâ'nın, bu yavruyu, er geç, sevdiği, seçtiği
yola kavuşturacağı ümîd olunur. Her ne pahâsına olursa olsun, Allah yolunda
bulunanlara olan sevgiyi elden kaçırmayınız! Bunlara sığınmak, bunlarla berâber
olmak iştiyâkını kalbinize yerleştiriniz! Bu büyüklere olan sevginiz sebebi ile,
Allahu Teâlâ'nın, kendi sevgisini içinize yerleştirmesini ve kalbinizi, bu dünyâ
çerçöplerine bağlamaktan kurtarıp, büsbütün kendisine çekmesini isteyiniz!
Fârisî beytler tercemesi:
Aşk öyle bir ateştir ki, yanarsa eğer,
Ma’şûktan başka her şeyi yakar, kül eder.
Hakdan gayrıyı katl için (LÂ) kılıncı çek,
(LÂ) dedikten sonra, bir şey kaldı mı bir bak.
(İLLALLAH)dan başka ne varsa, hepsi gitti;
Sevin ey aşk! Hakka ortak kalmadı bitti.
Başa dön
074.MEKTUP
Bu mektûp, Mirzâ Bedî’uz-zamâna “rahmetullahi aleyh” yazılmıştır.
Fakîrleri sevmek ve onlara iyilik etmek ve islâmiyyete uymak
lâzım olduğu bildirilmektedir:
Şerefli mektûbunuz ve latîf yazılarınız geldi. Allahu Teâlâ'ya hamd olsun!
Okuyunca, fakîrlere sevginiz ve bağlılığınız anlaşıldı. Çünki bu sevgi,
sa’âdetin sermâyesidir. Onlar, Allahu Teâlâ'nın celîsleridir, hep Onunla
birliktedirler. (Onlarla birlikte olanlar şakî olmaz) buyuruldu. Resûlullah'ın
“sallallahu aleyhi ve sellem”, kâfirlere gâlip gelmesi ve işlerin kolaylaşması
için, muhâcirlerin fakîrleri hürmetine duâ buyurduğu, bildirilmektedir.
Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem” muhâcirlerin fakîrlerinin şânlarını
bildirmek için, (Saçları karışmış çok kimse vardır ki, kapılardan kovulurlar.
Allahu Teâlâ'ya yemîn etseler, yemîn ettikleri şeyi elbette yaratıp verir)
buyurdu.
Ey mes’ûd insan! Kıymetli mektûbunuzda, (Dünyâ ve Âhiretin sâhibi...)
yazmışsınız. Bu söz, ancak Allahu Teâlâ için söylenir. Elinden hiçbir şey
gelmeyen bir köle, nasıl olur da, herhangi bir bakımdan sâhibi ile ortaklığı
arayabilir? Sâhip olmak yolunu tutabilir? Hele Âhirette. İster hakîkat olarak,
isterse mecâz olarak düşünülsün, mâlik ve sâhip yalnız Allahu Teâlâ'dır. Hak
Teâlâ, kıyâmet günü, (Bugün, mülk kim içindir?) buyurur. Cevâp olarak yine
kendisi, (Kahhâr, Gâlip olan bir Allah içindir) buyurur. O gün kullar için,
korkudan sığınmaktan başka bir şey yoktur. Pişmânlıktan, şaşkınlıktan başka bir
şey yapamazlar. Allahu Teâlâ, o günün şiddetini, kulların sıkıntısının çokluğunu
bildirmek için, Hac sûresinin birinci [1] âyetinde meâlen, (O günün zelzelesi
çok büyük şeydir. O gün kadınlar memedeki çocuklarını unuturlar. Hâmile hâtûnlar
çocuklarını düşürürler. İnsanlar sarhoş olmuşlar sanılır. Onlar sarhoş değildir.
Fakat, Allahu Teâlâ'nın azâbı çok şiddetlidir) buyuruldu. Fârisî iki beyt
tercemesi:
Sorulur o gün işlerden, sözlerden,
Kalbi titrer Nebîlerin korkudan._
Enbiyânın şaşırdığı bir yerde,
Günâhlara özür bulmak nerede?
Nasîhatların başı şudur ki, islâmiyyetin sâhibine “sallallahu aleyhi ve sellem”
uymak lâzımdır. Resûlullah'a uymayanlar, Âhirette azâptan kurtulamaz. Bundan
sonra, dünyânın süslerine düşkün olmamak, varlığına ve yokluğuna aldırış etmemek
lâzımdır. Çünki, Allahu Teâlâ dünyâyı sevmez, ona kıymet vermez. Bunun için,
kulun dünyâlığı olmaktansa, olmaması dahâ iyidir. Dünyânın kimseye fayda
vermediğini ve elden çabuk çıktığını herkes bilmekte, hattâ görmektedir.
Dünyânın malına, mevkîine düşkün olanların, bunlara kavuşmak için uğraşıp da,
ânsızın hepsini bırakıp gidenlerin hâlini görerek ibret alınız! Allahu Teâlâ,
bizi ve sizi, Peygamberlerin en üstününe “sallallahu aleyhi ve sellem” uymakla
şereflendirsin! Âmîn.
Başa dön
075.MEKTUP
Bu mektûp, yine Mirzâ Bedî’uz-zamâna “rahmetullahi aleyh”
yazılmıştır.
Mahlûkların en üstününe uymağı, önce i’tikâdı düzeltmeği, sonra
fıkıh bilgilerini öğrenmeği bildirmektedir:
Allahu Teâlâ, size selâmet ve âfiyet versin! Dünyâ ve Âhiret sa’âdetlerine
kavuşmak için, dünyâ ve Âhiretin efendisine “sallallahu aleyhi ve sellem” uymak
lâzımdır. Ona uymak için, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uygun olarak,
önce i’tikâdı düzeltmek lâzımdır. Bundan sonra, o büyüklerin Kur’ân-ı kerîmden
ve hadîs-i şerîflerden anlayıp bildirdikleri helâl, harâm, farz, vâcib, sünnet,
mendûb, mubâh ve müştebeh [şüpheli] bilgilerini öğrenmek ve bütün işlerini
bunlara uygun olarak yapmak lâzımdır. Bu iki i’tikâd ve amel kanatları elde
edildikten sonra, eğer ezelde mes’ûd olmuş ise, mukaddes âleme uçmak nasîp olur.
Bu iki kanat olmadan yükselmek olamaz. Bu alçak dünyâ, arkasından koşmağa
değmez. Bunun, malının, mevkîinin değeri yoktur ki özenilsin. Değerli, kıymetli
şeyleri aramalıdır. Allahu Teâlâ, her şeyi bir sebeple yarattığı, gönderdiği
için, kendisine kavuşturan sebebi, o vesîleyi Ondan istemelidir. Fârisî mısra’
tercemesi:
İş budur, bundan başkası hiçtir.
Bu fakîrlere “rahmetullahi aleyhim ecma’în” yakınlık göstererek yardım
istiyorsunuz. Size müjdeler olsun! Sağlam olarak ve kazanarak geri dönersiniz.
Fakat, bir şartı gözetmek lâzımdır. O da, kalbi yalnız bir yere bağlamaktır.
Kalbi birkaç yere bağlamak, insanı harâb eder. (Bir yerde olan, her yere
kavuşur. Her yere dağılan hiçbir yer bulamaz) sözü meşhûrdur. Allahu Teâlâ,
Muhammed aleyhisselâmın nûrlu caddesinde bulundursun. Doğru yolda olanlara ve
Muhammed aleyhisselâmın izinde bulunanlara selâm olsun!
Başa dön
076.MEKTUP
Bu mektûp, Kılınc hâna gönderilmiş olup, terakkî, vera’ ve takvâ
ile olur.
Mubâhların fazlasını terk etmelidir. Hiç olmazsa, harâmlardan
sakınıp, mubâhları azaltmalıdır. Harâmlardan sakınmak, iki türlü olduğu
bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ, sizi her üzüntüden korusun. İnsanların en üstününün “sallallahu
aleyhi ve sellem” hürmeti için, her kusûrdan muhâfaza buyursun!
Sûre-i Haşr'in yedinci âyetinde meâlen, (Resûlümün getirdiği emirleri alınız, itâ’at ediniz! Nehy, men’, yasak ettiği şeylerden sakınınız!) buyuruldu.
Görülüyor ki, dünyâda felâketlerden, Âhirette azâptan kurtulmak için, iki şey
lâzımdır: Emirlere sarılmak, yasaklardan sakınmak! Bu ikisinden, en büyüğü, dahâ
lüzûmlusu, ikincisidir ki, (Vera’) ve (Takvâ) denir. Resûlullah'ın “sallallahu
aleyhi ve sellem” yanında, birisinin çok ibâdet ettiğini, çok uğraştığını
söylediler. Birisinin de, yasak edilen şeylerden, çok sakındığını
söylediklerinde, (Hiçbir şey, vera’ gibi olamaz!) buyurdu. Ya’nî, yasaklardan
sakınmak, dahâ kıymetlidir buyurdu. Bir hadîs-i şerîfte de, (Dîninizin direği
vera’dır) buyurdu. İnsanların meleklerden dahâ üstün olabilmesi, vera’
sâyesindedir ve terakkî etmeleri, yükselmeleri bu sâyededir. Melekler de,
emirlere itâ’at etmektedir. Hâlbuki melekler, terakkî edemiyor. O hâlde, vera’a
sarılmak ve takvâ üzere olmak, her şeyden dahâ lüzûmludur. İslâmiyyette en
kıymetli şey takvâdır. Dînin temeli takvâdır. Vera’ ve takvâ, harâmlardan
kaçınmak demektir. Harâmlardan tamâmen kaçınabilmek için, mubâhların fazlasından
kaçınmalıdır. Mubâhları, lâzım olduğu kadar, kullanmalıdır. Bir insan, mubâh,
ya’nî islâmiyyetin izin verdiği şeylerden, her istediğini yapar, taşkınca mubâh
işlerse, şüpheli şeyleri yapmağa başlar. Şüpheliler ise, harâm olanlara
yakındır. İnsanın nefsi, hayvân gibi, kendine düşkündür. Uçurum yanında dolaşan,
bir gün uçuruma düşebilir. Vera’ ve takvâyı tâm yapabilmek için, mubâhları lâzım
olduğu kadar kullanmalı, zarûret miktârını aşmamalıdır. Bu kadarını kullanırken
de, kulluk vazîfelerini yapabilmek için kullanmağa niyet etmelidir. Böyle niyet
etmeden, az kullanmak da, günâh olur. Azı da çoğu gibi zararlı olur. Mubâhların
fazlasından tamâmen kaçınabilmek, her vakit ve hele bu zamânda, hemen hemen
mümkün değildir. Hiç olmazsa, harâmlardan kaçınmalı, mubâhların fazlasından da
elden geldiği kadar sakınmağa çalışmalıdır. Mubâhlar, lüzûmundan fazla
işlendikte, pişmân olup tevbe etmelidir. Bu işleri, harâm işlemeğe başlangıç
bilmelidir. Allahu Teâlâ'ya sığınmalı ve yalvarmalıdır. Bu pişmânlık, tevbe ve
yalvarmak, belki mubâhların fazlasından büsbütün sakınmak yerine geçerek, böyle
işlerin âfetinden, zararından korur. Büyüklerden biri buyuruyor ki, (Günâh
işleyenlerin, boynunu bükmesi, bana, ibâdet edenlerin göğsünü kabartmasından
dahâ iyi geliyor).
Harâmlardan kaçınmak da, iki türlüdür: Birinci kısmı, yalnız Allahu Teâlâ'nın
haklarına dokunan günâhlardan kaçınmaktır. İkinci kısmı, insanların, mahlûkların
hakları da bulunan günâhlardan kaçınmaktır. İkinci kısmı, dahâ mühimdir. Allahu
Teâlâ, hiçbir şeye muhtâç değildir ve çok merhametlidir. Kullar ise, pek çok
şeye muhtâç oldukları gibi, hasîs ve alçaktır. Resûlullah “sallallahu aleyhi ve
sellem” buyurdu ki: (Üzerinde kul hakkı olan, mahlûkların malına, ırzına
dokunan, ölmeden önce helâllaşsın, ödesin! Zîrâ o gün altının, malın değeri
olmaz. O gün, hak ödeninceye kadar, kendi sevâplarından alınacak, sevâpları
olmazsa, hak sâhibinin günâhları, buna yüklenecektir).
Bir gün, Ashâb-ı Kirâma karşı: (Müflis kime denir, biliyor musunuz?)
buyuruldukta: (Parası ve malı kalmayan kimseye diyoruz) dediler. Buyurdu ki:
(Ümmetim arasında müflis, şu kimsedir ki, kıyâmet günü, defterinde çok namâz,
oruç ve zekât sevâbı bulunur. Fakat, bir kimseye sövmüş, iftirâ etmiş, malını
almış, kanını dökmüş, dövmüş. Sevâpları, bu hak sâhiplerine dağıtılır. Hakları
ödenmeden önce, sevâpları biterse, hak sâhiplerinin günâhları, bunun üzerine
yükletilir. Sonra Cehenneme atılır).
Sizin için ne kadar hamd etsek, ne kadar teşekkür etsek azdır. Çünki sizin
mübârek vücûdunüz sâyesinde, büyük Lâhor şehrinde, böyle bir zamânda, ahkâm-ı
şer’iyyenin çoğu meydâna çıkmakta, tatbîk edilmektedir. Bu memlekette din
kuvvetlenmekte, islâmiyyet yerleşmektedir. Bu fakîre göre, Lâhor şehri,
Hindistân'ın kalbi gibidir. Bu şehrin hayır ve bereketi, bütün Hindistân
şehirlerine yayılmaktadır. İslâmiyyetin bu şehide kuvvetlenmesi, bütün
şehirlerde kuvvetlenmesine yol açıyor. Allahu Sübhânehü ve Teâlâ, kuvvetinizi
arttırsın. Her işinizde yardımcınız olsun! Resûlullah “sallallahu aleyhi ve
sellem” buyurdu ki: (Ümmetimden, hak üzere olan, doğru yolda yürüyen, her zamân
bulunacaktır. Bunlara karşı duranlar, bunlara zarar yapamaz. Bunlar, Allahu
Teâlâ'nın takdîr ettiği sâate kadar, işlerini yapacaktır). İlm deryâsı, başımın
tâcı olan hocama karşı kuvvetli bağlılığınızı düşünerek, şu birkaç satırımla, o
kıymetli sevgiyi tâzelemek istedim. Râhatsız etmemek için bu kadar yazıyorum.
Cenâb-ı Hak, zât-i âlînizi hakîkî devletlere ve sonsuz sa’âdetlere kavuştursun.
Sevgili Peygamberi “sallallahu aleyhi ve sellem” hürmetine duâmı kabûl buyursun!
Âmîn.
Başa dön
077.MEKTUP
Bu mektûp, Cebbârî hâna yazılmıştır.
Allahu Teâlâ'ya ibâdetin nasıl olacağı bildirilmektedir:
Her türlü hamd, Allahu Teâlâ içindir. Onun seçtiği kullarına selâm olsun. Fârisî
beyt tercemesi:
Allah'tan başkasına tapınmak hiçtir,
Hiç ile uğraşmak ise deliliktir.
Bîçûn ve bî-çigûne olan ya’nî nasıl olduğu bilinemeyen bir yaratana “celle
sultânüh” ibâdet edebilmek için, Ondan başka şeylere kul olmaktan kurtulmak,
kalbini Ondan başka hiçbir şeye bağlamamak lâzımdır. Bunun da işâreti, alâmeti,
Ondan gelen ni’metler ile sıkıntıları birbirinden başka türlü karşılamamaktır.
Başlangıçta, Onun gönderdiği ni’metler, verdiği sıkıntılardan dahâ tatlı gelir.
Fakat, bu makâmın sonuna varılınca, her iş Ona bırakılır. Her gönderdiği uygun
gelir, tatlı gelir. Onun ni’metine kavuşmak ve azâbından kurtulmak için yapılan
ibâdet, kendi kendine tapınmak olur. Kendi kurtuluşu ve râhatlığı için çalışmış
olur. Fârisî beyt tercemesi:
Arzûlarının ardında koştukça sen.
Âşıkım deyince, yalan söylersin!
Bu ni’mete kavuşmak, tâm Fenâ ile olur. Kalbi ona bağlamak, Onun zâtını sevmekle
olur. Bu bağlantı, bu teveccüh de, Velâyet-i hâssa-i Muhammediyyenin “sallallahu
aleyhi ve sellem” başlangıcıdır. Bu büyük ni’mete kavuşmak da, Onun dînine tâm
uymakla ele geçebilir “sallallahu aleyhi ve sellem”. Çünki, her Peygambere
“aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” Peygamberlik yolundan gönderilmiş olan din, o
Peygamberin velâyetine uygundur. Çünki, velâyette sâlikin yüzü, büsbütün Allahu
Teâlâ'ya karşıdır. Onu Peygamberlik makâmına indirdikleri zamân, o nûr ile
birlikte iner. O üstünlük, insanlar arasında bulunduğu zamân da, kendinde
bulunur. Peygamberlik makâmının derecelerine kavuşmak da, hep bu nûr ile olur.
Bunun içindir ki, (Bir Peygamberin velâyeti, kendi Peygamberliğinden dahâ
üstündür) demişlerdir. Görülüyor ki, her Peygamberin “sallallahu aleyhi ve
sellem” yolu kendi velâyetlerine uygundur. Onun yoluna uymak, Onun velâyetine
kavuşmağa sebep olur.
Suâl: O Serverin “sallallahu aleyhi ve sellem” yoluna uyanlardan birçoğu, O
Serverin velâyetine kavuşamıyor. Başka bir Peygamberin makâmı altında bulunuyor.
Onun velâyetine kavuşuyor. Bu nasıl oluyor?
Cevâp: Peygamberimizin “sallallahu aleyhi ve sellem” yolu, bütün yolları
kendinde toplamıştır. Ona indirilmiş olan kitâp, gökten inmiş kitâpların hepsini
içine almıştır. Bundan dolayı, bu dîne uymak, bütün dinlere uymak olur. Sâlik,
yaratılışında hangi Peygambere “salavâtullahi teâlâ aleyhim ecma’în” uygun oldu
ise, onun velâyetini alır. Şunu da bildirelim ki, Onun velâyeti “sallallahu
aleyhi ve sellem” bütün Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât”
velâyetlerini kendinde toplamıştır. Onların velâyetlerinden birine kavuşmak, bu
velâyetin parçalarından bir parçaya kavuşmak olur. Bu velâyetin kendisine ya’nî
o velâyetlerin toplamına kavuşamamak, Resûlullah'a tâm uyamamaktan ileri
gelmektedir. Tâm uyamamanın dereceleri vardır. Bunun için, elde edilen
velâyetler de, başka başka olur. Tâm uymak ele geçerse, bu velâyetin kendine
kavuşulur. Başka bir Peygamberin “salavâtullahi teâlâ aleyhim ecma’în” dînine
uyan bir kimsede, velâyet-i hâssa-i Muhammediyye “sallallahu aleyhi ve sellem”
hâsıl olsaydı, yukarıdaki suâl sorulabilirdi. Hâlbuki, böyle bir şey olmamıştır.
Bize ni’metlerini gönderen ve doğru yola kavuşturan ve sağlam dîni ihsân eden
Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Doğru yol, Muhammed aleyhisselâmın yoludur. Onun
dînidir. Yasîn sûresinin başında, (Sen elbette Peygamberlerdensin. Tâm doğru
yoldasın!) meâlindeki âyet-i kerîmeler, böyle olduğunu göstermektedir. Allahu
Teâlâ bizi ve sizi, o yüce Peygamberin “sallallahu aleyhi ve sellem” dînine
uymakla şereflendirsin. Ona tâm uyanların ve Evliyâsının büyüklerinin hürmeti
için “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” duâmızı kabûl buyursun! Âmîn. Bu
duâmızı size ulaştıran zâtın yolculuğu sizin tarafınıza olunca bu birkaç kelime
ile muhabbet zincirini harekete getirdi. Vesselâmü aleyküm ve rahmetullahi
sübhânehü ledeyküm.
Başa dön
078.MEKTUP
Bu mektûp, yine Cebbârî hâna yazılmıştır.
Sefer der Vatan ve seyr-i âfâkî ve enfüsî bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ, doğru olan bu islâmiyyetin caddesinde ilerlemek ihsân eylesin!
Dehli ve Egre yolculuğundan geri döneli birkaç gün oldu. Alıştığımız vatanda
yine yerleştik. (Vatanı sevmek îmândandır) hadîs-i şerîfinde bildirilen sevgi,
kendini gösterdi. Vatana kavuştuktan sonra, yolculuk olursa, vatan içinde
olur. (Sefer der Vatan) Nakşibendiyye büyüklerinin “kaddesallahu teâlâ esrârehüm”
temel sözlerinden biridir. Bu tarîkatta bu seferi, dahâ başlangıçta tattırırlar.
Nihâyeti başlangıçta yerleştirdikleri buradan belli olur. Bu yolun yolcularından
dilediklerini (Meczûb-i sâlik) yaparlar. İnsanın dışında ilerletirler. (Seyr-i
âfâkî) denilen bu dış yolculuk bittikten sonra (Seyr-i enfüsî) denilen insanın
içindeki yolculuğa başlatırlar. (Sefer der Vatan), bu ikinci yolculuk demektir.
Fârisî mısra’ tercemesi:
Bu büyük ni’meti, bakalım kime verirler?
Arabî beyt tercemesi:
Ni’mete kavuşanlara âfiyet olsun,
Zavallı fakîr âşık, birkaç damlayla doysun.
Bu büyük ni’mete kavuşmak, ancak gelmişlerin ve geleceklerin efendisine
“sallallahu aleyhi ve sellem” uymakla ele geçebilir. Bir kimse, kötü huylarını
yok etmezse ve emirlere uyarak ve yasaklardan sakınarak kendini süslemezse, bu
ni’metin kokusunu bile duyamaz. İslâmiyyetten kıl ucu kadar bile ayrılan bir
kimsede ahvâl ve mevâcid hâsıl olursa, bunlara istidrâç denir ki, onu dünyâda ve
Âhirette rezîl olmağa sürükler. Allahu Teâlâ'nın sevgili Peygamberine
“sallallahu aleyhi ve sellem” ayak uydurmayan bir kimse, felâketlerden
kurtulamaz. Birkaç günlük dünyâ hayâtını, Hak Teâlâ'nın râzı olduğu şeyleri
yapmakla geçirmelidir. Bir kimsenin işlerinden, onun sâhibi râzı olmazsa, onun
yaşaması nasıl olur? Hak Teâlâ, onun büyük, küçük her yaptığını bilmekte ve
görmektedir. Hâzırdır ve nâzırdır. Utanmak lâzımdır. Eğer bir kimsenin, onun
çirkin ve kötü işlerini gördüğünü anlasa, onun gördüğü yerde bozuk bir şey
yapmaz. Ayıplarını, kusûrlarını onun gördüğünü istemez. Müslümânlara ne oldu ki,
Hak Teâlâ'nın hâzır olduğunu bilerek, Onun beğenmediği şeyleri yapmaktan
sıkılmıyorlar? Bu nasıl Müslümânlıktır? Hak Teâlâ'ya, kendi kusûrlarını gören
bir kimse kadar kıymet vermiyorlar. Nefislerimizin kötülüklerinden ve
işlerimizin bozuk olmasından Allahu Teâlâ'ya sığınırız. Hadîs-i şerîfte, (Lâ
ilâhe illallah diyerek îmânınızı tâzeleyiniz!) buyuruldu. Şânı, şerefi çok büyük
olan bu sözle her ân, îmânı tâzelemeli. Uygunsuz işlerin hepsinden Allahu
Teâlâ'ya tevbe etmeli, Ona yalvarmalıdır! Belki, tevbe etmek için başka zamân
ele geçmez. Hadîs-i şerîfte, (Sonra yaparım diyenler helâk oldu) buyuruldu.
Ya’nî, iyi işleri geciktirenler, bu günün işini yarına bırakanlar aldandı, ziyân
etti. Boş zamânı kıymetlendirmelidir. Bu zamânlarda, Allahu Teâlâ'nın beğendiği
şeyleri yapmalıdır. Tevbe yapabilmek, Hak Teâlâ'nın büyük ni’metlerinden
biridir. Hak Teâlâ dan, her ân bu ni’meti istemelidir. İslâmiyyeti iyi bilen ve
hakîkat âleminden haberi olan Allah adamlarından yardım beklemeli, bunlardan
imdâd istemelidir. Böylece, Hak Teâlâ'nın lütfuna kavuşarak, Onun mukaddes
tarafına çekilir. Ona karşı baş kaldıramaz olur. İslâmiyyetten kıl ucu kadar
ayrılık bulundukça, kendini tehlikede bilmelidir. Bu ayrılıkların,
uygunsuzlukların hepsini yok etmelidir. Fârisî beyt tercemesi:
Kurtulurum sanma sakın, ey Sa’dî hoca!
Muhammed aleyhisselâma uymadıkça.
Ehlullah, ya’nî Allah adamlarına karşı gelmekten çok sakınmalıdır. Hele arada
pîrlik ve rehberlik bağı varsa ve ondan istifâde yolu açılmış ise, onun ufak bir
şeyini beğenmemek, öldürücü zehir olur. Dahâ çok yazmağa lüzûm yok sanırım. Bu
birkaç kelime de, aramızdaki muhabbet ve ihlâs dolayısı ile yazıldı. Sizi
usandırmayacağımızı sanırım.
Şununla da başınızı ağrıtayım ki, Molla Ömer ve Şâh Hüseyn, temiz kimselerin
çocuklarıdır. Hizmetinizde bulunmak istiyorlar. Hizmetçileriniz arasına
girmeleri umulur. İsmâ’îl de bu dilekle hizmetinize gelmiştir. Bineceği yok ise
de, hâline uygun bir iş bulacağı ümîdindedir. Başınızı dahâ ağrıtmayayım.
Vesselâm, vel-ikrâm.
Başa dön
079.MEKTUP
Bu mektûp, yine Cebbârî
hâna yazılmıştır.
Bu parlak dînin geçmiş
dinlerin her birini bir araya getirmiş olduğunu ve bu dîne uymak, bütün dinlere
uymak olacağını bildirmektedir:
Allahu Teâlâ, Muhammed aleyhisselâmın
getirdiği parlak dîne uymak ve bu doğru yolda ilerlemek, böylece rızâsına,
sevgisine kavuşmak nasîp eylesin! Çünki, Allahu Teâlâ, bütün isimlerinin ve
sıfatlarının kemâllerini, üstünlüklerini, en sevgili kulu ve resûlü olan
Muhammed aleyhisselâmda toplamıştır. Bütün bu üstünlükler, kula yakışacak
şekilde Onda görünmektedir. Ona indirilmiş olan kitâp, ya’nî Kurân-ı kerîm,
bütün Peygamberlere “aleyhimüsselâm” indirilmiş olan kitâpların hepsinin
hulâsasıdır. Hepsinde bildirilmiş olanlar, bunda da vardır. Bu büyük Peygambere
“sallallahu
aleyhi ve sellem” verilmiş olan din de,
geçmiş dinlerin hepsinin süzülmüş kaymağı gibidir. Hak olan, doğru olan bu dînin
bildirdiği her iş, geçmiş dinlerde bildirilen amellerden, işlerden seçilmiş,
alınmıştır. Ayrıca meleklerin işlerinden de seçilmiş alınmış bulunmaktadır.
Meselâ, meleklerden bir kısmına rükü’ etmek emrolunmuştur. Birçoklarına secde
etmek, başka meleklere de kıyâm, ya’nî ayakta ibâdet etmeleri emredilmiştir.
Bunun gibi, geçmiş ümmetlerden ba’zısına yalnız sabâh namâzı emredilmişti.
Başkalarına, başka vakitlerin namâzı emrolunmuştu. Geçmiş ümmetlerin ve mukarreb
meleklerin ibâdetlerinden, amellerinden süzülenleri, seçilenleri, bu dinde
emrolundu. Bunun için, bu dîni tasdîk etmek, inanmak ve bu dînin emirlerine
uymak, geçmiş bütün dinleri tasdîk etmek ve hepsine uymak olur. Demek oluyor ki,
bu dîni tasdîk edenler, ümmetlerin en hayırlısı, en iyileri olur. Bu dîne
inanmayan, beğenmeyen, buna uymak istemeyen de, geçmiş dinlerin hepsine
inanmamış, hiçbirine uymamış olur. Bunun gibi, insanların en üstünü, iyilerin
seçilmişi olan Muhammed aleyhisselâma inanmayan, o büyük Peygambere dil uzatan
bir kimse, Allahu Teâlâ'nın isimlerinin ve sıfatlarının kemâllerine,
üstünlüklerine inanmamış olur. Resûlullah'a “sallallahu
aleyhi ve sellem” inanmak,
Onun üstünlüğünü anlamak da, bütün kemâlleri anlamak ve inanmak olur. Demek ki,
bu yüce Peygambere inanmayan, Onun getirdiği dîni beğenmeyen kimse, ümmetlerin,
insanların en kötüsü, en aşağısıdır. Bunun içindir ki, Tevbe sûresinin
doksansekizinci [98] âyetinde meâlen, (A’râbın küfrleri ve münâfıklıkları,
başkalarınınkinden dahâ şiddetlidir) buyuruldu.
Fârisî iki beyt tercemesi:
Arabistânda doğan, Muhammed “aleyhisselâm”,
Dünyâ ve Âhiretin efendisi Odur hemân!
Toprak altında kalsın, ezilsin,
batsın her zamân,
Onun kapısında toz, toprak olmak istemeyen!
Bütün ni’metleri, iyilikleri gönderen
Allahu Teâlâ'ya hamd olsun ki, sizin bu islâmiyyeti ve onun sâhibini sevdiğiniz,
iyice inandığınız ve uygunsuz davranışlarınıza pişmân olduğunuz görülmektedir.
Allahu Teâlâ bu uyanıklığınızı arttırsın! Âmîn.
Allahu Teâlâ'ya hamd ve şükür olsun ki,
bu islâmiyyete ve islâmiyyetin sâhibine “sallallahu
aleyhi ve sellem”
güzel i’tikâd ve güzel düşünce, güzel şekilde sizde görülmekte ve dâimâ uygunsuz
hareketlerinize pişmân olmak elinize geçmektedir. Allahu Teâlâ dahâ çoğunu nasîp
eylesin.
İkinci olarak şunu da ricâ edeyim ki,
duâcınızın bu mektûbunu size getiren Şeyh Mustafâ, Kâdî Şerîhin soyundandır. O
temiz sülâlenin çocukları bu memlekette saygı gören büyüklerden olmuşlardır.
Maddî bakımdan da râhat yaşamışlardır. Adı geçen Şeyh Mustafâ'nın maâşı yoktur.
Bu yüzden asker olmak yolundadır. Senetler ve emirler de yanındadır. Umulur ki,
sizin vâsıtanızla, bu sıkıntıdan kurtulup, cemiyyete kavuşur. Dahâ fazla yazıp
başınızı ağrıtmayayım. Kendisini sadr-ı a’zama o şekilde ısmarlayınız ki, işi
olsun ve tefrikadan kurtulup cemiyyete ulaşsın. Vesselâm vel ikrâm.
Başa dön
080.MEKTUP
Bu mektûp, mirzâ Fethullah-i Hakîme yazılmıştır.
Yetmişüç fırka içinde, kurtulan bir fırkanın, Ehl-i sünnet
fırkası olduğunu bildirmektedir:
Hak Teâlâ, Muhammed Mustafâ'nın “alâ sâhibihessalâtü vesselâm” nûrlu caddesinde
yürümek nasîb eylesin! Fârisî mısra’ tercemesi:
İş budur. Bundan başkası hiçtir.
Hadîs-i şerîfte, Müslümânların yetmişüç fırkaya ayrılacakları bildirildi. Bu
yetmişüç fırkadan her biri, islâmiyyete uyduğunu iddi’â etmektedir. Cehennemden
kurtulacağı bildirilen bir fırkanın kendi fırkası olduğunu söylemektedir.
Mü’minûn sûresi, ellidördüncü [54] ve Rûm sûresi otuzikinci âyetinde meâlen,
(Her fırka, doğru yolda olduğunu sanarak, sevinmektedir) buyuruldu. Hâlbuki, bu
çeşitli fırkalar arasında kurtulucu olan birinin alâmetini, işâretini,
Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem” şöyle bildirmektedir: (Bu fırkada
olanlar, benim ve Ashâbımın gitdiği yolda bulunanlardır). İslâmiyyetin sâhibi
kendini söyledikten sonra, Ashâb-ı Kirâmı da “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”,
söylemesine lüzûm olmadığı hâlde, bunları da söylemesi, (Benim yolum, Ashâbımın
gittiği yoldur. Kurtuluş yolu, yalnız Ashâbımın gittiği yoldur) demektir.
Nitekim Nisâ sûresi, yetmişdokuzuncu âyetinde meâlen, (Resûlüme itâ’at eden,
elbette Allahu Teâlâ'ya itâ’at etmiştir) buyuruldu. Resûle itâ’at, Hak Teâlâ'ya
itâ’at demektir. Ona “sallallahu aleyhi ve sellem” uymamak, Allahu Teâlâ'ya
isyândır. Allahu Teâlâ'ya itâ’atin, Resûlüne itâ’atden başka olduğunu sananlar
için nâzil olan, Nisâ sûresinin, (Allahu Teâlâ'nın yolu ile, Resûlünün yolunu
birbirinden ayırmak istiyorlar. Senin söylediklerinin ba’zısına inanırız,
ba’zısına inanmayız diyorlar. İkisi arasında ayrı bir yol açmak istiyorlar.
Bunlar, elbette kâfirdir) meâlindeki yüzkırkdokuzuncu âyeti, bunların kâfir
olduklarını bildiriyor. Ashâb-ı Kirâmın “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”
yolunda gitmeyip de, Peygambere “sallallahu aleyhi ve sellem” uyduğunu söyleyen,
yanılıyor. Ona “sallallahu aleyhi ve sellem” uymuş değil, isyân etmiş oluyor.
Böyle yol tutan, kıyâmette kurtulamayacaktır. Mücâdele sûresinin, (Doğru bir şey
yaptıklarını sanıyorlar. Biliniz ki, onlar yalancıdır, kâfirdir) meâlindeki
onsekizinci âyeti bu gibilerin hâlini gösteriyor.
Ashâb-ı Kirâmın “aleyhimürrıdvân” yolunda giden, hiç şüphe yok ki, Ehl-i sünnet
vel cemâ’at fırkasıdır. Allahu Teâlâ, bu fırkanın yorulmadan, yılmadan çalışan
büyüklerine, bol bol mükâfat versin! Cehennemden kurtulan fırka, yalnız
bunlardır. Çünki, Peygamberimizin “sallallahu aleyhi ve sellem” Ashâbına
“aleyhimürrıdvân” dil uzatan, bunlara uymaktan, elbette mahrûmdur.
Mu’tezilî fırkası ise, sonradan meydâna çıkmıştır. Bunun kurucusu olan Vâsıl bin
Atâ, Hasen-i Basrînin “rahmetullahi aleyh” talebesinden idi. Îmân ile küfür
arasında, bir üçüncü kısım bulunduğunu söyleyerek, Hasen-i Basrînin yolundan
ayrıldığı için, Hasen-i Basrî, buna (İ’tezele annâ) buyurdu ki, bizden ayrıldı
demektir. Diğer bütün fırkalar da, sonradan meydâna çıktı.
Ashâb-ı Kirâma dil uzatmak, Allahu Teâlâ'nın Peygamberine “sallallahu aleyhi ve
sellem” dil uzatmak olur. (Ashâb-ı Kirâma saygı göstermeyen, Allahu Teâlâ'nın
Resûlüne îmân etmemiştir) buyuruldu. Çünki, onların kötülenmesi, sâhiplerinin,
efendilerinin “sallallahu aleyhi ve sellem” kötülenmesi olur. Böyle yanlış
i’tikâda düşmekten, Allahu Teâlâ'ya sığınırız! Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i
şerîflerden çıkan ahkâmı bizlere getiren, Ashâb-ı Kirâmdır. Onlara dil
uzatılınca, onların getirdiği şey de, kıymetten düşer. İslâmiyyeti bizlere
getiren, Ashâb-ı Kirâm arasından belli kimseler değildir. Bunda, her birinin
hizmeti, payı vardır. Hepsi adâlette, doğrulukta, öğretmekte müsâvîdir. Ashâb-ı
Kirâmdan “aleyhimürrıdvân” herhangi birine dil uzatılınca, dîn-i islâm
kötülenmiş, sövülmüş olur. Allahu Teâlâ, bu çirkin hâle düşmekten hepimizi
korusun!
Ashâb-ı Kirâma söven eğer, (Biz, yine Ashâb-ı Kirâma uyuyoruz. Onların hepsine
uymak, şart değildir. Hattâ mümkün değildir. Çünki, sözleri birbirine uymuyor.
Yolları başka başkadır) derse, bunlara deriz ki: Ashâb-ı Kirâmdan ba’zısına
uymuş olmak için, hiçbirini inkâr etmemek lâzımdır. Bir kısmını beğenmeyince,
başka kısmına uyulmuş olamaz. Çünki, meselâ Emîr [Alî] “radiyallahu anh”, diğer
üç halîfeyi büyük biliyor, hürmet ediyor ve uyulmağa lâyık olduklarını
biliyordu. Bunlara, seve seve bi’at etmiş, hilâfetlerini kabûl etmişti. Diğer üç
halîfeyi sevmedikçe, Emîre “radiyallahu teâlâ anhüm” uyduğunu söylemek yalan
olur, iftirâ olur. Hattâ, Emîri beğenmemek, onun sözlerini, hareketlerini, kabûl
etmemek olur. Allahu Teâlâ'nın arslanı Alî “radiyallahu anh” için, onları idâre
ediyordu, yüzlerine gülüyordu demek, câhilce, ahmakça söz olur. Allahın
arslanının, o kadar ilim ve kahramanlığı ile, tâm otuz sene, üç halîfeye karşı
düşmanlığını saklayıp, dost göründüğünü ve onlarla yalandan arkadaşlık ettiğini
hangi akıl kabûl eder? En aşağı bir Müslümân bile böyle iki yüzlülük yapamaz.
Emîri “radiyallahu anh” bu kadar küçülten, âciz, hîleci ve münâfık yapan böyle
sözlerin çirkinliğini anlamak lâzımdır. Allah göstermesin, Emîrin “radiyallahu
anh” böyle olduğunu, bir ân kabûl etsek bile, Peygamber efendimizin “sallallahu
aleyhi ve sellem” bu üç halîfeyi “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”
medhetmesine, büyültmesine, bütün yaşadığı müddetçe, bunlara kıymet vermesine ne
diyecekler? Peygamber “sallallahu aleyhi ve sellem” efendimize de, iki yüzlü mü
diyecekler? Hâşâ! Bu, hiç olamaz. Peygamberin “sallallahu aleyhi ve sellem”
doğruyu bildirmesi vâciptir. İdâre ediyordu diyen zındık olur, dinsiz olur.
Mâ’ide sûresi, yetmişinci âyetinde meâlen, (Ey kıymetli Resûlüm! Rabbinden sana
indirileni, herkese ulaştır! Bunları, doğru bildirmezsen, Peygamberlik vazîfeni
yapmamış olursun! Allahu Teâlâ, seni, düşmanlık etmek isteyenlerden korur)
buyuruldu. Kâfirler diyordu ki, Muhammed “sallallahu aleyhi ve sellem”, vahy
olunan şeylerden, işine gelenleri söylüyor, işine gelmeyenleri söylemiyor. Bunun
üzerine, bu âyet-i kerîme gelerek her şeyi doğru söylediği bildirildi.
Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem”, Âhirete teşrîf edinceye kadar, üç
halîfeyi hep över, başkalarından üstün tutardı. Demek ki, bunları övmek, üstün
tutmak, hatâ olamaz, yanlış yol olamaz.
Îmân edilecek şeylerde Ashâb-ı Kirâmın hepsine uymak lâzımdır. Çünki, i’tikâd
edilecek şeylerde, birbirlerinden hiç ayrılıkları yoktur. Fürû’da, ya’nî
yapılacak işlerde ayrılma olabilir.
Ashâb-ı Kirâmdan “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” birine dil uzatan kimse,
hepsini lekelemiş olur. Çünki, hepsinin îmânı, i’tikâdı birdir. Birine dil
uzatan, hiçbirine uymamış olur. Birbirlerine uygun olmadıklarını, aralarında
birlik bulunmadığını söylemiş olur. Onlardan birini kötülemek, onun
söylediklerine inanmamak olur. Tekrâr söyleyelim ki, islâmiyyeti bizlere
bildiren, onların hepsidir. Onların her biri âdildir, doğrudur. Her birinin
islâmiyyette bildirdiği bir şey vardır. Her biri âyet-i kerîmeleri getirerek,
Kur’ân-ı kerîm toplanmıştır. Bir kısmını beğenmeyen, islâmiyyeti bildireni
beğenmemiş olur. Görülüyor ki, bu kimse, islâmiyyetin hepsini yapmamış olur.
Böyle olan da, Cehennemden kurtulabilir mi? Bekara sûresi, seksenbeşinci
âyetinde meâlen, (Kur’ân-ı kerîmin bir kısmına inanıyorsunuz da, bir kısmına
inanmıyor musunuz? Böyle yapanların cezâsı, dünyâda, rezîl, rüsvâ olmaktır.
Âhirette de, en şiddetli azâba atılacaklardır) buyuruldu.
Kur’ân-ı kerîmi Osmân “radiyallahu anh” topladı. Hattâ, Ebû Bekr-i Sıddîk ile
Ömer-ül Fârûk “radiyallahu anhümâ” topladı. Emîrin “radiyallahu anh” topladığı
Kur’ân-ı kerîm, bundan başkadır. Görülüyor ki, bu büyükleri kötülemek, Kur’ân-ı
kerîmi kötülemeye kadar gidiyor. Allahu Teâlâ, bütün Müslümânları, böyle belâya
düşmekten korusun! Şî’î mezhebinin müçtehidlerinden birine sordular ki: Kur’ân-ı
kerîmi, Osmân “radiyallahu anh” toplamıştır. Onun toplamış olduğu, bu Kur’ân
için ne dersiniz? Ona bir kusûr bulmakta, hiç fayda göremem. Çünki, Kur’ân-ı
kerîme dil uzatılırsa, din yıkılır dedi.
Aklı olan kimse, Peygamber efendimizin “sallallahu aleyhi ve sellem” vefât
ettiği gün, Ashâb-ı Kirâmın “radiyallahu teâlâ aleyhim ecma’în” hepsinin, yanlış
bir kararda birleşeceklerini, elbette söyleyemez. Hâlbuki o gün, Ashâb-ı
Kirâmdan otuzüçbin adedi, hep birden, istekle ve seve seve Ebû Bekr-i Sıddîkı
“radiyallahu anhüm” halîfe yaptı. Otuzüçbin Sahâbînin, yanlış bir işte, söz
birliği yapması, olacak şey değildir. Nitekim, Peygamberimiz “sallallahu aleyhi
ve sellem”, (Ümmetim yanlış bir iş üzerinde, söz birliği yapmaz!) buyurmuştu.
Emîrin “radiyallahu anh” önceden, üzülmesi, o konuşmalar için, kendisi
çağrılmadığından idi. Kendisi de böyle olduğunu bildirmiş ve (Konuşmağa geç
çağrıldığım için üzülmüştüm. Yoksa, iyi biliyorum ki, Ebû Bekr “radiyallahu anh”
hepimizden üstündür) buyurmuştu. Kendisinin geç çağrılmasının sebebi vardı.
Ya’nî, o zamân, Ehl-i Beytin arasında idi. Onları tesellî ediyordu.
Peygamberimizin “sallallahu aleyhi ve sellem” Ashâb-ı Kirâmı “radiyallahu teâlâ
aleyhim ecma’în” arasında olan ayrılıklar, nefsin isteklerinden, kötü
düşüncelerden değildi. Çünki onların mübârek nefsleri tezkiye bulmuş, tertemiz
olmuştu. Emmârelikden kurtulmuş, itmînâna kavuşmuştu. Onların bütün istekleri,
islâmiyyete uymaktı. Ayrılıkları, ictihâd ayrılığı idi. Doğruyu meydâna çıkarmak
içindi. Yanılanlarına da, Allahu Teâlâ bir derece sevâp verecektir. Doğru
olanlara, en az iki derece vardır. O büyüklerin hiçbirini, dilimizle
incitmemeliyiz. Her biri için hep iyi söylemeliyiz. Ehl-i sünnetin en büyük
âlimlerinden imâm-ı Şâfi’î “rahmetullahi aleyh” buyurdu ki, (Allahu Teâlâ,
ellerimizi, o kanlara bulaştırmadı. Biz de dillerimizi bulaştırmayalım). Yine
buyurdu ki, (Resûlullah'tan “sallallahu aleyhi ve sellem” sonra, Ashâb-ı Kirâm
“aleyhimürrıdvân” çok düşündü. Yer yüzünde Ebû Bekr-i Sıddîkdan dahâ üstün
kimseyi bulamayıp, onu halîfe yaptılar. Onun emrine girdiler). İmâm-ı Şâfi’înin
bu sözü de, hazret-i Alînin “radiyallahu anh” hiç ikiyüzlü olmadığını ve Ebû
Bekr-i Sıddîkı seve seve halîfe yaptığını göstermektedir.
Meyân şeyh Ebülhayrin oğlu, Meyân Seyyid, büyük zâtların evlâdıdır. Dekken
seferinde de hizmetinizde bulunmuştur. Yardım ve iltifâtınıza kavuşacağı umulur.
Mevlânâ Muhammed Ârif de, ilim talebesi olup, büyükler soyundandır. Babası öldü.
Hoca idi. Maâşını almak için yanınıza geldi. Kolaylık göstermeniz kereminizden
umulur. Vesselâm, vel ikrâm!
Başa dön
081.MEKTUP
Bu mektûp, Lala Beğe yazılmıştır.
Müslümânlığı yaymak lâzım olduğu bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ, bizim ve sizin islâmın şerefini anlamamızı ve onu korumak için
çalışmamızı arttırsın! Yüz seneye yakın bir zamândan beri islâmiyyet yardımcısız
kaldı. Öyle oldu ki, kâfirler, Müslümân memleketlerinde, yalnız dinsizliklerini,
kötülüklerini yapmakla kalmıyorlar; Müslümânlığı büsbütün yok etmek istiyorlar.
Müslümânların ve Müslümânlığın izini, adını bile bırakmamak için kıyasıya
uğraşıyorlar. İşi oraya kadar götürdüler ki, bir Müslümân, islâmiyyetin
emirlerinden birini açıkça yapmağa, hattâ söylemeğe kalksa, öldürüyorlar.
Meselâ: Kurban bayramında, Hindistân'da Müslümânlar inek kurban ederler.
Kâfirler, Müslümânlara (Cizye) vermeğe belki râzı olurlar. Fakat, inek
kesilmesine hiç râzı olmazlar. Yeni hükümetin ilk zamânlarında Müslümânlık
yayılırsa ve Müslümânlara kıymet verilirse, sonu iyi olur. Fakat, Allah
göstermesin böyle olmazsa, Müslümânların işi çok güç olur. (El’gıyâs)! Ya’nî
imdâdımıza yetiş yâ Rabbî! Bize yardım et yâ Rabbî! Müslümânlara yardımcı ol yâ
Rabbî! Bakalım, hangi mes’ûd, tâli’li kimse, islâmiyyete yardım etmekle
şereflenecek? Bu şerefi bakalım hangi kahramân kazanacak. Bu, Allahu Teâlâ'nın
öyle bir ni’metidir ki, dilediğine ihsân eder. Allahu Teâlâ, büyük ihsân
sâhibidir. Allahu Teâlâ, bizi ve sizi, Peygamberlerin en üstününe uymak
şerefinden ayırmasın “sallallahu aleyhi ve sellem”! Vesselâm.
Sevdiklerimin ayrılığından rûhum kan ağlıyor.
Onların firâkından, kemiklerimin ilikleri yanıyor.
Başa dön
082.MEKTUP
Bu mektûp, İskender Hân-ı Lodîye yazılmıştır.
Mâsivâyı unutmadıkça, kalbin selâmet bulamayacağı
bildirilmektedir:
Hak Teâlâ, hep kendisi ile bulundursun. Kendisinden başkası ile olmağa
bırakmasın. Mi’râc gecesi, gözü Allahu Teâlâ'dan hiç ayrılmayan, insanların en
üstünü hürmetine, bu duâmızı kabûl buyursun “sallallahu aleyhi ve sellem”! Bize
ve size her şeyden önce lâzım olan şey, kalbi Allahu Teâlâ'dan başka şeylerin
hepsinden kurtarmaktır. Kalbin bu selâmete kavuşabilmesi için, Hak Teâlâ'dan
başka hiçbir şeyin kalpten geçmemesi lâzımdır. Kalpten hiçbir şeyin geçmemesi
için de, mâ-sivâyı ya’nî Allahu Teâlâ'dan başka her şeyi unutmak lâzımdır.
Bunları unutmağa (Fenâ) denir. Bu yolun büyükleri buyuruyorlar ki, (Allahu
Teâlâ'dan başka herhangi bir şeyi kalbden geçirmek için uğraşılsa, hiç
geçmemelidir). İş, bu dereceye varmadıkça, kalp selâmet bulamaz. Bugün, bu
ni’mete kavuşan kimse, anka kuşu gibidir. Ya’nî yoktur. Hattâ buna inanacak
kimse de, kalmamıştır. Arabî beyt tercemesi:
Ni’mete kavuşanlara ni’metler âfiyet olsun.
Zavallı fakîr âşık, birkaç damla ile doysun.
Dahâ çok ne yazayım? Önceniz ve sonunuz selâmet olsun!
Başa dön
083.MEKTUP
Bu mektûp, Bahâdır Hâna yazılmıştır.
Zâhiri ve bâtını toparlamakla berâber, islâmiyyetin zâhirine ve
hakîkatine yapışmağı bildirmektedir:
Hak Teâlâ, dağınık şeylere olan bağlılıklardan kurtarsın. Mukaddes olan,
kendisine tâm bağlanmakla şereflendirsin. Bu duâmızı Peygamberlerin efendisi
hürmetine kabûl buyursun “sallallahu aleyhi ve sellem”! Fârisî beyt tercemesi:
Herne ki güzeldir, Allah sevgisinden başka,
Hepsi câna zehirdir, şeker gibi de olsa!
İnsanın zâhirini, parlak olan islâmiyyetin zâhiri ile süslemesi ve bâtınını da
hep Hak Teâlâ ile bulundurması, çok güç bir iştir. Acabâ hangi tâli’li bir
kimseyi bu iki ni’metle şereflendirirler? Bugün, bu iki ni’mete birlikte
kavuşmak, hattâ yalnız islâmiyyetin zâhirine uymak ele geçmez bir hazîne gibi
olmuştur. Kibrît-i ahmerden, [ya’nî demire sürtünce altına çevireceği sanılan
maddeden] dahâ kıymetlidir. Hak Teâlâ, sonsuz olan merhameti ile, geçmişlerin ve
geleceklerin en üstününe uymakla zâhirimizi ve bâtınımızı şereflendirsin
“sallallahu aleyhi ve sellem"
Başa
dön
084.MEKTUP
Bu mektûp, seyyid Ahmed-i Kâdirîye yazılmıştır.
İslâmiyyetin ve hakîkatin başka başka olmadıklarını ve hakk-el-yakîne
kavuşmanın alâmetlerini bildirmektedir:
Hak Teâlâ, islâmiyyet caddesinde ilerlememizi nasîb eylesin. Bütün gücümüzle
Onun mukaddes zâtına çevrilmemizi ve bizi bizden almasını ve Ondan başka her
şeyden büsbütün yüz çevirmemizi ihsân eylesin. Mi’râc gecesi, Ondan gözü hiç
kaymayan, insanların en üstünü hürmetine, bu duâmızı kabûl buyursun “sallallahu
aleyhi ve sellem”! Âmîn. Fârisî mısra’ tercemesi:
Ne olursa olsun, dosttan konuşmak dahâ tatlı!
Her ne kadar dosttan söylenilen şeylerin hiçbiri, Onun sözü değilse de, o sözün,
herhangi bir bakımdan O mukaddes sevgili ile bir bağlılığı vardır. Bu bağlılığı
da ni’met sayarak, bu yolda çabalamak ve bir şeyler söylemek tatlı olmaktadır.
İslâmiyyet ve hakîkat birbirinden başka değildirler. Ayrılıkları yalnız, birinde
bilgilerin topluca ve ötekinde geniş, açık olmalarında ve düşünce yolu, keşf
yolu ile hâsıl olmalarında ve görmeden, anlamadan, görerek inanılmalarında ve
uğraşarak ibâdet etmek yerine kendiliğinden ibâdete sarılmaktadır. Parlak olan
islâmiyyetin bildirdiği bilgiler ve hükümler, hakk-el-yakîne kavuştuktan sonra,
hiç değişiklik olmadan, keşf yolu ile geniş olarak anlaşılmaktadır. Görmeden
inanılan şeyler, hiç değişiklik olmadan kalp gözü ile görülür. Sevâp kazanmak,
ibâdet yapmak için uğraşmak, didinmek arzûsu, ortadan kalkar. (Hakk-el-yakîn)
makâmına kavuşmanın alâmeti, o makâmdaki bilgilerin ve ma’rifetlerin,
islâmiyyetin bildirdiklerine tâm uygun olmasıdır. Kıl ucu kadar uygunsuzluk
bulunursa, hakîkate kavuşulmadığı anlaşılır. Tarîkat büyüklerinden herhangi
birinin bilgisinde ve işinde islâmiyyete bir uygunsuzluk bulunması, sekirden,
şü’ûrsuzluktan ileri gelir. Sekir, yolda ilerlerken hâsıl olmaktadır. Tasavvuf
yolunun sonuna kavuşanlar, hep sahv, şü’ûr, uyanıklık hâlindedirler. Onlar vakte
değil, vakt onlara uymaktadır. Hâl ve makâm, onların yüksek derecelerine
uymuştur. Fârisî beyt tercemesi:
Sôfî denince, ibn-ül vakt anlaşılır.
Fakat sôfî, vakti ve hâli aşmıştır.
Görülüyor ki, islâmiyyete uygunsuzluk hakîkate kavuşulamamış olduğunu gösterir.
Tasavvuf büyüklerinden birkaçı, islâmiyyet, hakîkatin kabuğudur, hakîkat,
islâmiyyetin özüdür, demiştir. Böyle sözler, her ne kadar, söz sâhibinin doğru
yoldan ayrıldığını göstermekte ise de, belki bu sözle, kısa ve toplu olan şey,
açık ve geniş olan şeyin kabuğu gibidir ve düşünerek anlamak, kalp gözü ile
görmek yanında, özün kabuğu gibidir demek istemişlerdir. Fakat, hâlleri doğru
olan büyükler, böyle lâstikli kelimeleri söylemekten kaçınmışlar, kısa ile uzun
ve düşünce ile keşf kelimelerinden başka bir şey söylememişlerdir. Bir kimse,
Hâce Nakşibend “kaddesallahu teâlâ esrârehül akdes” hazretlerinden sordu ki,
(Tasavvuf yoluna girmek ve ilerlemek niçindir?). Cevâp olarak buyurdu ki, (Kısa
ve toplu olan bilgilerin genişlemesi için ve düşünerek anlaşılan bilgilerin keşf
yolu ile bulunması içindir). Allahu Teâlâ, bilgilerimizi ve işlerimizi
islâmiyyete uygun eylesin “salavâtullahi teâlâ ve selâmühü alâ sâhibihâ”!
Ayrıca başınızı ağrıtalım: Duâcınızın mektûbunu getiren meyân şeyh Mustafâ
Şüreyhî, Kâdî Şüreyh “rahmetullahi aleyh” hazretlerinin soyundandır. Dedeleri
hep büyük insanlar idi. Geçim için yardımcı olan vazîfeleri ve gelirleri çoktu.
Kendisi şimdi geçim sıkıntısındadır. Senetlerini, fermânlarını ya’nî iyi hâl
kağıtlarını yanına alarak asker olmak için gelmiştir. Yakınlık göstermenizi,
ihsân ederek, râhata kavuşmasına, sıkıntıdan kurtulmasına sebep olmanızı
dilerim. Başınızı dahâ çok ağrıtmayayım.
Başa dön
085.MEKTUP
Bu mektûp, mirzâ Fethullah-i Hakîme yazılmıştır.
Sâlih işleri yapmak ve namâzları cemâ’at ile kılmak lâzım olduğu
bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ, sizi, beğendiği işleri yapmağa kavuştursun! İnsana önce i’tikâdını,
îmânını düzeltmek lâzımdır. Bundan sonra, sâlih, yarar işleri yapmak lâzımdır.
İbâdetlerin hepsini kendinde toplayan ve insanı Allahu Teâlâ'ya en çok
yaklaştıran yarar şey, namâzdır. Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem”, (Namâz
dînin direğidir. Namâz kılan kimse, dînini kuvvetlendirir. Namâz kılmayan,
elbette dînini yıkar) buyurdu. Namâzı doğru dürüst kılmakla şereflenen bir
kimse, çirkin kötü şeyler yapmaktan korunmuş olur. Ankebût sûresinin kırkbeşinci
âyetinde meâlen, (Doğru kılınan namâz, insanı fahşâdan ve münkerden herhâlde
uzaklaştırır) buyuruldu. İnsanı kötülüklerden uzaklaştırmayan bir namâz, doğru
namâz değildir. Görünüşde namâzdır. Bununla berâber, doğrusunu yapıncaya kadar,
görünüşü yapmayı elden bırakmamalıdır. Büyüklerimiz “rahmetullahi aleyhim
ecma’în”, (Bir şeyin hepsi yapılamazsa, hepsini de elden kaçırmamalıdır)
buyurdu. Sonsuz ihsân sâhibi olan Rabbimiz, görünüşü hakîkat olarak kabûl
edebilir.
Namâzları cemâ’at ile ve huşû’ ve hudû’ ile kılmalıdır. Çünki, insanı dünyâda ve
Âhirette felâketlerden, sıkıntılardan kurtaracak ancak namâzdır. Mü’minûn sûresi
başındaki âyet-i kerîmede meâlen, (Mü’minler herhâlde kurtulacaktır. Onlar,
namâzlarını huşû’ ile kılanlardır) buyuruldu. Tehlike, korku bulunan yerde
yapılan ibâdetin kıymeti kat kat dahâ çok olur. Düşman saldırdığı zamân, askerin
ufak bir iş görmesi, pek çok kıymetli olur. Gençlerin ibâdet etmeleri de, bunun
için dahâ kıymetlidir. Çünki, nefislerinin kötü isteklerini kırmakta ve ibâdet
etmek istememesine karşı gelmektedirler. Ashâb-ı Kehf, bir hicret yaparak din
düşmanları arasından çıktıkları için şerefli oldular. Peygamberimiz “sallallahu
aleyhi ve sellem” bir hadîs-i şerîfte, (Fitnenin, fesâdın çoğaldığı zamânda
ibâdet etmek, hicret ederek benim yanıma gelmek gibidir) buyurdu. Görülüyor ki,
din düşmanlarının güçlük çıkarması, ibâdetlerin şerefini arttırmakta, sevâbı kat
kat çoğalmaktadır. Zarar yapmak istemeleri, Müslümânlar için faydalı olmaktadır.
Dahâ ne yazayım? Oğlumuz şeyh Bahâeddîn, Allah adamları ile görüşmekten
sıkılıyor. Zenginlerle, dünyâya düşkün olanlarla bulunmak istiyor. Onlarla düşüp
kalkmanın, insanı felâkete götüreceğini anlayamıyor. Onların yağlı, tatlı
yemeklerinin zehir gibi gönlü öldüreceğini, ahlâkı bozacağını düşünemiyor. Amân,
amân kötü arkadaşlardan kaçınız! İnsanın dînine, îmânına saldıran tatlı dilli,
güler yüzlü korkunç düşmanlara aldanmamak için, çok uyanık olunuz. Sahîh olan
hadîs-i şerîfte “alâ masdari-hessalâtü vesselâm”, (Mal ve mevkı’ sâhiplerine,
malı için, makâmı için alçalan kimsenin dîninin üçde ikisi gider) buyuruldu. Mal
için, mevki kazanmak için, İslâm düşmanlarına eğilenlere, dinlerinden,
ibâdetlerinden vaz geçenlere yazıklar olsun! Sonsuz ni’metleri, sa’âdetleri,
birkaç günlük eğlence için elden kaçırıyorlar.
Başa dön
086.MEKTUP
Bu mektûp, Perkene şehrindeki hâkimlerden birisine yazılmıştır.
Kalbi, Allahu Teâlâ'dan başka şeylerin sevgisinden kurtarmağı
bildirmektedir:
Hak Teâlâ, aşırı ve gerici olmaktan kurtarıp orta yolda bulundursun! Bu duâmızı,
Peygamberlerin efendisi hürmetine “sallallahu aleyhi ve sellem” kabûl buyursun!
Bize ve size önce lâzım olan şey, kalbimizi Allahu Teâlâ'dan başka şeylere bağlı
olmaktan kurtarmaktır. Kalbin bu selâmete kavuşması için, Allahu Teâlâ'dan başka
hiçbir şeyi kalbe getirmemek lâzımdır. Kalp, Allahu Teâlâ'dan başka şeyleri öyle
unutmalıdır ki, eğer bir kimse, bin sene yaşamış olsa, kalbine hiçbir şey
gelmemelidir. Fârisî mısra’ tercemesi:
İş budur, bundan başkası hiçtir!
Buluştuğumuz zamân, bu fakîri okşayarak, bir işiniz olursa bize yazınız
buyurmuştunuz. Bunun için, başınızı ağrıtıyorum. Şeyh Abdullah-i Sofî, iyi
insanlardandır. İhtiyâçlarını karşılamak için borca girmiştir. Alacaklılarından
yakasını kurtarabilmesi için yardımcı olmanızı dilerim. Vesselâm.
Ne ki kılmış Habîbullah, bize tebliğ-i ahkâmı
Kabûl ettim anı, âmentü billâh ve hükm-illah.
Başa dön
087.MEKTUP
Bu mektûp, Pehlivân Mahmûda yazılmıştır.
Allahu Teâlâ'nın sevdikleri tarafından bir kimsenin kabûl
olunmasının büyük se’âdet olduğu bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ, size selâmet versin ve islâmiyyetin doğru caddesinde bulundursun
“alâ sâhibihessalâtü vesselâmü vettehıyye”! Kıymetli arkadaşlarımıza birinci
müjdem, Meyân Şeyh Müzemmil'in oraya gelmesini bildirmektir. Onun sohbetinin
kıymetini ve faydalarını nasıl anlatayım? Allahu Teâlâ'nın sevdiklerinin, bir
kimseyi kabûl etmesi, ne büyük sa’âdetdir. Hele onu severler ve yanlarına
çekerlerse, dünyâ ve Âhiret sa’âdetine kavuşmuş olur. O büyüklerin yanında
bulunanlar, kötülüklerden temizlenir. Sözün kısası, onun sohbetini büyük ni’met
biliniz. Sohbetin edeplerini titizlikle gözetiniz ki, fâydalanabilesiniz. Dahâ
ne yazayım? Evveliniz ve sonunuz selâmet olsun!
Başa dön
088.MEKTUP
Bu mektûp, yine Pehlivân Mahmûda yazılmıştır.
Bir kimsenin, saçını, sakalını îmân ile ve ibâdet ile
ağartmasının büyük ni’met olduğu ve gençlikte korku, ihtiyârlıkta merhamete
sığınmak lâzım olduğu bildirilmektedir:
Hak Teâlâ, her ân kendisi ile bulundursun. Bir kimsenin saçının, sakalının
siyâhlığını, îmân ile ve ibâdetler ile ağartması ne büyük ni’metdir. Resûlullah
“sallallahu aleyhi ve sellem” hadîs-i şerîfte, (Saçını, sakalını Müslümân olarak
ağartan af olunur) buyurdu. Allahu Teâlâ'nın sonsuz merhametini düşününüz.
Günâhları affedeceğine güveniniz! Gençlikte, Allahu Teâlâ'nın kahrından,
azâbından korkmak, titremek lâzımdır. İhtiyârlıkta affına, merhametine
sığınmalıdır. Evveliniz ve sonunuz selâmet olsun!
Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben hâlime.
Titrerim mücrim gibi, baktıkça istikbâlime!
Başa dön
089.MEKTUP
Bu mektûp, mirzâ Alî Cân için yazılmıştır.
Ölüm için sabr dilemektedir:
Hak Teâlâ, hepimizi islâmiyyetin doğru caddesinde bulundursun “alâ
sâhibihessalâtü vesselâmü vettehıyye”! Enbiyâ sûresi otuzbeşinci ve Ankebût
sûresi elliyedinci âyetlerinde meâlen, (Her canlı, ölümün tadını tadacaktır!)
buyuruldu. Bunun için, her insan ölecekdir. Ölümden kurtuluş yoktur. Hadîs-i
şerîfte, (Ömrü uzun, ibâdetleri de çok olana müjdeler olsun!) buyuruldu. Dostu
dosta ölümle kavuşturuyorlar. Bunun için, Allahu Teâlâ'nın âşıkları, ölümü
düşünerek tesellî buluyor, üzüntüleri azalıyor. Ankebût sûresinin beşinci
âyetinde meâlen, (Allahu Teâlâ'ya kavuşmak isteyenler! Biliniz ki, Allahu
Teâlâ'ya kavuşmak zamânı herhâlde gelecektir) buyuruldu. Evet, biz geride
kalanlar ve nefse esîr olanlar ve Allahu Teâlâ'nın rızâsına kavuşmuş olanların
ve dünyâya düşkün olmaktan kurtulanların sohbetlerinden mahrûm kalanlar, zararda
ve başı yerdeyiz. Ni’metlerini size saçan merhûme vâlideniz, günümüzün en
kıymetli varlığı idi. Onun size olan ihsânlarına karşı, şimdi sizin de ona ihsân
etmeniz lâzımdır. Duâ ederek ve sadaka vererek her ân yardımına koşunuz! Hadîs-i
şerîfte, (Mezârdaki ölü, denizde boğulmak üzere olan kimse gibidir, babasından,
anasından, kardeşinden ve arkadaşlarından gelecek bir duâyı hep beklemektedir)
buyuruldu. Bundan başka, onların ölümünü görerek, kendi ölümünü de düşünmeli.
Bütün varlığı ile, Allahu Teâlâ'nın beğendiği şeyleri yapmağa sarılmalıdır.
Dünyâ hayâtının insanı aldatmaktan başka bir şey olmadığını düşünmelidir. Dünyâ
kazançlarının Allahu Teâlâ'nın yanında az bir kıymeti olsaydı, düşmanı olan
kâfirlere ondan kıl ucu kadar vermezdi. Allahu Teâlâ, bizi ve sizi, kendisinden
başka her şeyden yüz çevirmekle ni’metlendirsin! Yalnız kendisine bağlanmakla
şereflendirsin! Bu duâmızı, Peygamberlerin efendisi hürmetine kabûl buyursun
“sallallahu aleyhi ve sellem”! Vesselâm, vel ikrâm.
Âfet-i gamdan acep, dünyâda kim âzâdedir?
Herkesin bir derdi var, mâdem ki, âdem-zâdedir.
Bir hûmâ-yı zevki bin sayyâd-ı gam ta’kîb eder,
Böyle bir mevhûma bilmem, halk neden üftâdedir?
Başa dön
090.MEKTUP
Bu mektûp, hâce Kâsıma yazılmıştır.
Bütün varlığımızla Allahu Teâlâ'ya dönmek lâzım olduğu ve bu
ni’mete kavuşmak için, Ebû Bekr-i Sıddîkın yoluna sarılmak îcâb ettiği
bildirilmektedir:
Hak Teâlâ, bu alçak dünyâyı gözünüze aşağı ve değersiz göstersin. Kalp aynanızı,
Âhiretin güzel cemâli ile süslesin! Bu duâmızı, mi’râc gecesi, kendisinden gözü
hiç ayrılmayan, tertemiz Peygamberi hürmetine kabûl buyursun “sallallahu aleyhi
ve sellem”! Okşayıcı, kıymetli mektûbunuz ve yüksek değerli hediyeleriniz geldi.
Lutfeylemişsiniz. Allahu Teâlâ, hayırlı karşılıklarını ihsân eylesin!
Sevenlerimize ve iyi gözle bakanlarımıza nasîhatimiz şudur: Bütün varlığımızla
Allahu Teâlâ'nın mukaddes zâtına dönmeliyiz! Ondan başka her şeyden yüz
çevirmeliyiz! Fârisî mısra’ tercemesi:
İş budur, bundan başkası hiçtir!
Bugün, bu büyük ni’mete kavuşmak için Ebû Bekr-i Sıddîkın yoluna inanmak ve
bağlanmak lâzımdır. Bu yolda bulunan büyüklerin “rahmetullahi aleyhim ecma’în”
bir sohbeti ile kavuşulan şeyler, sıkı riyâzetlerle ve ağır mücâhedelerle ele
geçemez.
Bu büyüklerin yolunda, sonda kavuşulan ni’metler, başlangıçta yerleştirilmiştir.
Sona varanların kavuştuklarını, dahâ ilk sohbette ihsân ederler. Bu büyüklerin
yolu, Ashâb-ı Kirâmın yoludur. Ashâb-ı Kirâm “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”,
insanların en üstününün, dahâ birinci sohbetinde “sallallahu aleyhi ve sellem”
öyle ni’metlere kavuştular ki, ümmetin Evliyâsı, bunlara en sonda belki
kavuşabilir. İşte bu, nihâyetin bidâyete yerleştirilmesidir. Öyle ise, bu
büyükleri cân ile, gönül ile seviniz! Çünki, bütün sa’âdetlerin temeli, sebebi
bu sevgidir. Allahu Teâlâ, size ve doğru yolda gidenlere ve Muhammed Mustafâ'nın
izinde bulunanlara selâmet versin “sallallahu aleyhi ve sellem!”
Mal sâhibi, mülk sâhibi,
Hani, bunun ilk sâhibi?
Başa dön
091.MEKTUP
Bu mektûp, şeyh Kebîre yazılmıştır.
İ’tikâdı düzeltmek ve sâlih, yarar işler yapmak, mukaddes âleme
uçabilmek için iki kanat gibidir. İslâmiyyete yapışmak ve hakîkat hâllerine
kavuşmak, hep nefsin tezkiyesi ve kalbin tasfiyesi için olduğu bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ, bizi ve sizi sünnet-i seniyyeye uymakla şereflendirsin “alâ
sâhibihessalâtü vesselâmü vettehıyye”! Müslümânların birinci vazîfesi, i’tikâdı
düzeltmektir. Ehl-i sünnet vel-cemâ’at âlimlerinin bildirdiklerine uygun olarak
inanmaktır. Çünki, Cehennemden kurtulacağı bildirilmiş olan bir fırka bunlardır.
İkinci olarak, lâzım olan şey, fıkıh bilgilerini öğrenmek ve her şeyi bu bilgiye
göre yapmaktır. İki kanat gibi olan bu i’tikâd ve amel elde edildikten sonra,
mukaddes âleme uçmalıdır. Fârisî mısra’ tercemesi:
İş budur, bundan başkası hiçtir!
İslâmiyyetin emirlerini yapmak ve tarîkatın ve hakîkatin hâllerine kavuşmak, hep
nefsin tezkiyesi ya’nî küfürden temizlenmesi ve kalbin tasfiyesi ya’nî
günâhlardan temizlenmesi içindir. Nefis temizlenmedikçe ve kalp selâmet
bulmadıkça, hakîkî îmân hâsıl olmaz. Felâketlerden, azâplardan kurtulmak için,
hakîkî îmâna kavuşmak lâzımdır. Kalbin selâmeti için, Allahu Teâlâ'dan başka
hiçbir şeyin kalbe gelmemesi lâzımdır. Bin sene yaşamış olsa, kalbe hiçbir şey
gelmemelidir. Çünki, bu zamân kalp, Allahu Teâlâ'dan başka her şeyi büsbütün
unutmuştur. Eğer, bir şeyi hâtırlamak için uğraşsa, hâtırlayamaz. Bu hâle (Fenâ
fillah) denilmiştir. Bu yolun basamaklarından birincisi, fenâ basamağıdır. Fenâ
makâmına kavuşulmadıkça, hiçbir şey elde edilemez. Evveliniz ve sonunuz selâmet
olsun!
Başa dön
092.MEKTUP
Bu mektûp, yine şeyh Kebîre yazılmıştır.
|