MEKTUBÂT-I RABBÂNİ

İMÂM-I RABBÂNİ (K.S.A.)

(I. CİLT)

 

   
   

İÇİNDEKİLER

 

1.MEKTUP

a) Yüce Allah'ın Zahir ismi ile münasebeti olan hallerin beyanı..

b) Tevhid babında has kısmın zuhuru beyanı..

c) Arşın üstündeki derecelere yükselmenin beyanı..

d) Cennet derecelerinin aşikâr olması..

e) Özellikle bazı velilere ait mertebelerin meydana çıkması..

f) Molla Kasım Ali'nin hali ve diğer müritler..

 

2.MEKTUP

Yükselişlerin olması ve Yüce Hakkın yardımları ile övünmek..

 

3.MEKTUP

Yarenlerin, belli bir makamda durakladıkları ve bu manada bazı meseleler.

 

4.MEKTUP

a) Mübarek ramazan ayının faziletleri.
b) Hakikat Muhammediye'nin (kabiliyet-i ulâ) beyanı.. Ona ve âline salât, selâm ve saygılar..
c) Kutbiyet makamı, ferdiyet mertebesi..
 

5.MEKTUP

Hace Burhan'ın Muhammed Bakibillah'a gönderilmesi ve bazı hallerinin beyanı. Ki O; İhlâs sahiplerinden biri idi.
 

6.MEKTUP

a) Cezbe ve sülûk husulünün beyanı.
b) Celâl ve cemal sıfatları ile terbiye almak.
c) Fenanın ve bekanın beyanı.
d) Nakşibendî tarikatına mensup olmanın üstünlüğü. Belâ ve musibet için dua..
 

7.MEKTUP

İMAMI RABBANİ Hz. bazı garip hallerini beyan etmekte ve bazı zaruri işlerini sormaktadır.
 

8.MEKTUP

a) Beka ve sahv (ayıklık) mertebeleri ile ilgili hallerin beyanı.

b) İtikada dair bazı meseleler.

 

9.MEKTUP

a) Nüzul makamına münasip hallerin beyanı.
b) Hayır - şer.
c) Cezbe - suluk.
d) Resulullah S.A. efendimize tabi olmak.
 

10.MEKTUP

a) Kurb (yakınlık) ve Bu'dün (uzaklığın) husulü.
b) Farkın ve vaslın, (ayrılığın ve birliğin,) alışılmamış şekilde manalandırılması.
     Üstteki mevzular, bu makama münasip ilimlerle anlatılacaktır.
 

11.MEKTUP

a) Bazı keşiflerin beyanı, nefsin kusurlarını görme makamının husulü ve bütün hallerde onu itham etmek.
b) Ebülhayr Şeyh Ebu Said Harraz'a ait üç cümlenin manası ve sırrı.
c) Arkadaşlarından bazısına ait hallerin beyanı.
 

12.MEKTUP

a) Fena ve bekanın elde edilmesi..
b) Her şeyde has yüzün ortaya çıkması..
c) Seyr-i fillâhın hakikatı.
d) Zat-ı berkî tecellisi ve diğerleri..
 

13.MEKTUP

a) Bu yolun nihayetsiz olduğu..
b) Hakikat ilimlerinin, şeriat ilimlerine mutabık bulunduğu..
 

14.MEKTUP

a) Bu tarikatta iken, arız olan bazı vakıalar..
b) İrşad olma talebinde olanlardan bazılarının hallerini beyan..
 

15.MEKTUP

Bazı saklı sırlarla, hübut ve nüzul (iniş ve düşüş) makamı ile bağlantısı olan hallerin beyanı..
 

16.MEKTUP

Uruc, (yükselme) nüzul (iniş) ve diğer hallerin beyanı..
 

17.MEKTUP

Uruc (çıkış), nüzul (iniş) ile ilgili haller hakkındadır.

 

18.MEKTUP

a) Telvinden sonra hâsıl olan temkin..
b) Üç velayet mertebesinin beyanı.
c) Vacib Teâlâ'nın vücudu zatından ayrı olduğu ve daha başka hususlar.
 

19.MEKTUP

İhtiyaç sahiplerinden bazılarının işlerini ısmarlamaya dair.

 

20.MEKTUP

İhtiyaç sahiplerinden bazılarının işlerine dairdir.
 

21.MEKTUP

a) Velâyet-i Muhammediye başta olmak üzere, velayet dereceleri. O velayet sahibine salât-ü selâm ve saygılar.
b) Nakşibendî tarikatının medhi, sair tarikatlara nazaran üstünlük nispeti. Allah-ü Teâlâ, bu yol ehlinin sırlarının kudsiyetini artırsın.

 

22.MEKTUP

Rûhun nefse niçin bağlanmış olduğu ve bunların yükselmelerini ve inmelerini ve cesedin ve rûhun Fenâ ve Bekâlarını ve Da’vet makâmını bildirmektedir:

23.MEKTUP
Dîni, câhillerden öğrenmeği men’ etmekte ve soy adı seçmekten bahsetmektedir:
 

24.MEKTUP

Sofînin kâin ve bâin olduğu ve kalbin birden fazla şeye bağlanmayacağı ve muhabbet-i zâtiyye hâsıl olunca sevgiliden gelen elemlerle ni’metlerin müsâvî olduğu ve mukarreblerle ebrârın ibâdetleri arasındaki başkalığı ve kendini yok bilen Evliyâ ile insanları da’vet için geri dönmüş olan Evliyânın başkalıkları bildirilmektedir:
 

25.MEKTUP

Peygamberlerin en üstününe “S.A.V.” ve Hulefâ-i Râşidîn'e uymağa çalışmak lâzım olduğu bildirilmektedir:

 

26.MEKTUP

Şevk, arzû ebrârda olur. Mukarreblerde olmaz. Bu makâmla ilgili birkaç şey bildirilmektedir:
 

27.MEKTUP

Tarîkat-i aliyye-i Nakşibendiyyeyi övmektedir:
 

28.MEKTUP

Hâlinin yüksekliğini bildirmektedir. Fakat bu yazıdan, hâlinin alçaldığı ve uzaklaşmış olduğu anlaşılmaktadır:
 

29.MEKTUP

Farzları kılmağa ve sünnetleri, edepleri gözetmeğe teşvîk etmekte ve farzların yanında nâfileleri yapmanın kıymetinin az olduğu ve yatsı namâzını gece yarısından sonra kılmamağı ve abdestte kullanılan suyu içmemeği ve mürîdlerin secde etmelerinin câiz olmadığını bildirmektedir:
 

30.MEKTUP

Âfâkda ve enfüste olan şühûdları ve abdiyyet makâmını bildirmektedir:
 

31.MEKTUP

Tevhîd-i vücûdînin hakîkati ve Allahu Tealâ'ya yakın olmak ve berâber olmak ne demek olduğu bildirilmektedir:
 

32.MEKTUP

Ashâb-ı Kirâmın “aleyhimürrıdvân” kemâlâtını ve hazret-i Mehdîyi bildirmektedir:
 

33.MEKTUP

Dünyâyı seven ve ilmi, dünyâyı kazanmaya harceden kötü ilim adamlarının zararını bildirmekte ve dünyâya düşkün olmayan âlimleri medhetmektedir:
 

34.MEKTUP

Âlem-i emirdeki beş cevheri uzun ve açık bildirmektedir:
 

35.MEKTUP

Allahu Teâlâ'nın zâtını sevmek ve bu sevgide üzmenin ve sevindirmenin, berâber olduğu bildirilmektedir:
 

36.MEKTUP

Ahkâm-ı islâmiyye, dünyâ ve Âhiretin bütün sa’âdetlerini taşımaktadır. Ahkâm-ı islâmiyye dışında ele geçen hiçbir sa’âdet yoktur. Tarîkat ve hakîkat, ahkâm-ı islâmiyyenin yardımcıları olduğunu bildirmektedir:
 

37.MEKTUP

Sünnete uymak lâzım olduğunu bildirmekte ve tasavvufu medh etmektedir:
 

38.MEKTUP

Zât-i Teâlâ'ya muhabbeti ve fenâ mertebelerini bildirmektedir:
 

39.MEKTUP

İş kalptedir. Âdet olarak yapılan ibâdetlerin işe yaramayacağı bildirilmektedir:
 

40.MEKTUP

İhlâsı bildirmektedir:
 

41.MEKTUP

Sünnet-i seniyyeye yapışmağa teşvîk etmekte ve tarîkati, hakîkati ve Sıddîklığı bildirmektedir:
 

42.MEKTUP

Kalpten, başkalarını sevmek pasını temizlemek için, en iyi ilâç, sünnet-i seniyyeye  yapışmak olduğu bildirilmektedir:
 

43.MEKTUP

Tevhîd-i şühûdî ve tevhîd-i vücûdî bildirilmekte, ayn-el-yakîn ve hakk-el-yakîn anlatılmaktadır:
 

44.MEKTUP

İnsanların iyisini medhetmekte ve O'na uymağa teşvîk etmektedir:
 

45.MEKTUP

Kendine teşekkür etmekte ve insanın muhtâç yaratıldığını, Ramazân-ı şerîfi, orucu ve namâzı bildirmektedir:
 

46.MEKTUP

Allahu Teâlâ'nın var ve bir olduğu ve Muhammed aleyhisselâmın Onun resûlü olduğu bedîhîdir, pek meydândadır. Düşünmeğe bile, lüzûm olmadığını bildirmektedir:
 

47.MEKTUP

Allahu Teâlâ'nın var ve bir olduğu ve Muhammed aleyhisselâmın Onun resûlü olduğu bedîhîdir, pek meydândadır. Düşünmeğe bile, lüzûm olmadığını bildirmektedir:
 

48.MEKTUP

Din âlimlerine hürmet etmek lâzım olduğunu bildirmektedir:
 

49.MEKTUP

Zâhiri, islâmiyyetin emirlerini yapmakla süslemek ve bâtını, Allahu Teâlâ'dan başka şeylere bağlamamak lâzım geldiği bildirilmektedir:
 

50.MEKTUP

Dünyânın aşağılığını, kötülüğünü bildirmektedir:
 

51.MEKTUP

İslâmiyyeti yaymağa teşvîk eylemektedir:
 

52.MEKTUP

Nefs-i emmârenin kötülüğünü ve ona mahsûs hastalığı ve ilâcını bildirmektedir:
 

53.MEKTUP

Âlimlerin birbirleri ile birleşmemesinin, ortalığı karıştıracağını bildirmektedir:

 

54.MEKTUP

Bid’at sahiplerini ve zararlarını, Ashâb-ı Kirâmın büyüklüğünü bildirmektedir:

 

55.MEKTUP

Muhabbet bildirilmektedir:

 

56.MEKTUP

Bir seyyide yardım etmesini dilemektedir:
 

57.MEKTUP

Nasîhat etmektedir:
 

58.MEKTUP

Tasavvuf büyüklerinin yolunu ve Ashâb-ı Kirâmın şânının yüksekliğini bildirmektedir:

 

59.MEKTUP

Ehl-i sünnet vel cemâ’ate “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” uymayanların, Cehenneme girmekten kurtulamayacağı bildirilmektedir:

 

60.MEKTUP

Allahu Teâlâ'dan başka, bir şey düşünmemeyi bildirmektedir:

 

61.MEKTUP

Olgun üstâd bulup, câhil şeyhlerden kaçmak lâzım olduğunu bildirmektedir:

 

62.MEKTUP

Cezbe ve sülûk anlatılmaktadır:
 

63.MEKTUP

Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” hep, aynı îmânı söyledikleri bildirilmektedir:
 

64.MEKTUP

Cismin ve rûhun lezzet ve elemlerini bildirmekte ve cisme olan musîbet ve acılara, sabır tavsiye edilmektedir:

 

65.MEKTUP

Müslümanlığın bugünkü hâline ve Müslümanların çektiği sıkıntılara teessüf etmektedir:
 

66.MEKTUP

Bu yolu medhetmekte ve Ashâb-ı Kirâmın büyüklüğünü bildirmektedir:
 

67.MEKTUP

Bir muhtâcın gönderildiği bildirilmektedir:
 

68.MEKTUP

Tevâzu’ zenginlere, nazlanma da fakîrlere yakışır demektedir:
 

69.MEKTUP

İnsanı dünyâda ve Âhirette yükseltecek olan tevâzu’un ne olduğu ve kurtuluşun ancak Ehl-i sünnete uymakla olduğu bildirilmektedir:
 

70.MEKTUP

İnsanın âlem-i halkı ve âlem-i emri kendinde toplaması, hem Hak'tan uzaklaşmasına, hem de Hak'ka yaklaşmasına sebep olduğunu bildirmektedir:
 

71.MEKTUP

Allahu Tealâ'ya şükür etmek, islâmiyyete uymakla olduğunu bildirmektedir:
 

72.MEKTUP

Ahireti isteyenin dünyâya düşkün olmaması lâzımdır. Dünyâyı terk etmek nasıl olacağını bildirmektedir:

 

73.MEKTUP

Kaçınması ve yapılması lâzım gelen şeyleri bildirmektedir:

 

74.MEKTUP

Fakîrleri sevmek ve onlara iyilik etmek ve islâmiyyete uymak lâzım olduğu bildirilmektedir:
 

75.MEKTUP

Mahlûkların en üstününe uymayı, önce i’tikâdı düzeltmeyi, sonra fıkıh bilgilerini öğrenmeyi bildirmektedir:
 

76.MEKTUP

Mubâhların fazlasını terk etmelidir. Hiç olmazsa, harâmlardan sakınıp, mubâhları azaltmalıdır. Harâmlardan sakınmak, iki türlü olduğu bildirilmektedir:

 

77.MEKTUP

Allahu Tealâ'ya ibâdetin nasıl olacağı bildirilmektedir:

 

78.MEKTUP

Sefer der Vatan ve seyr-i âfâkî ve enfüsî bildirilmektedir:
 

79.MEKTUP

Bu parlak dînin geçmiş dinlerin her birini bir araya getirmiş olduğunu ve bu dîne uymak, bütün dinlere uymak olacağını bildirmektedir:

 

80.MEKTUP

Yetmiş üç fırka içinde, kurtulan bir fırkanın, Ehl-i sünnet fırkası olduğunu bildirmektedir:

 

81.MEKTUP

Müslümanlığı yaymak lâzım olduğu bildirilmektedir:

 

82.MEKTUP

Mâsivâyı unutmadıkça, kalbin selâmet bulamayacağı bildirilmektedir:

 

83.MEKTUP

Zâhiri ve bâtını toparlamakla berâber, islâmiyyetin zâhirine ve hakîkatine yapışmağı bildirmektedir:
 

84.MEKTUP

İslâmiyyetin ve hakîkatin başka başka olmadıklarını ve hakk-el-yakîne kavuşmanın alâmetlerini bildirmektedir:

 

85.MEKTUP

Sâlih işleri yapmak ve namâzları cemâ’at ile kılmak lâzım olduğu bildirilmektedir:

 

86.MEKTUP

Kalbi, Allahu Teâlâ'dan başka şeylerin sevgisinden kurtarmağı bildirmektedir:

 

87.MEKTUP

Allahu Teâlâ'nın sevdikleri tarafından bir kimsenin kabûl olunmasının büyük sa’âdet olduğu bildirilmektedir:

 

88.MEKTUP

Bir kimsenin, saçını, sakalını îmân ile ve ibâdet ile ağartmasının büyük ni’met olduğu ve gençlikte korku, ihtiyarlıkta merhamete sığınmak lâzım olduğu bildirilmektedir:
 

89.MEKTUP

Ölüm için sabır dilemektedir:

 

90.MEKTUP

Bütün varlığımızla Allahu Tealâ'ya dönmek lâzım olduğu ve bu ni’mete kavuşmak için, Ebû Bekr-i Sıddîk'ın yoluna sarılmak îcâb ettiği bildirilmektedir:
 

91.MEKTUP

İ’tikâdı düzeltmek ve sâlih, yarar işler yapmak, mukaddes âleme uçabilmek için iki kanat gibidir. İslâmiyyete yapışmak ve hakîkat hâllerine kavuşmak, hep nefsin tezkiyesi ve kalbin tasfiyesi için olduğu bildirilmektedir:
 

92.MEKTUP

Kalbin itminâna kavuşması, ancak zikir ile olur. İncelemekle, düşünmekle olmayacağı bildirilmektedir:

 

93.MEKTUP

Her ân Allahu Teâlâ'yı zikir etmek lâzım olduğu bildirilmektedir:
 

94.MEKTUP

Herkese i’tikâdı düzeltmek ve amel etmek lâzım olduğu, hakîkat âlemine bu iki kanat ile uçulabileceği bildirilmektedir:
 

95.MEKTUP

İnsan her şeyi kendinde toplamıştır. İnsanın kalbi de böyle yaratılmıştır. Tasavvuf büyüklerinden birkaçının sekir hâlinde iken, kalbin genişliğini bildiren sözlerine islâmiyyete uygun ma’nâ vermek lâzım olduğu bildirilmektedir:

 

96.MEKTUP

İbâdetleri ve iyi işleri vaktinde yapmayıp, yarın yaparım, sonra yaparım diyenlerin aldandıklarını ve Muhammed aleyhisselâmın yoluna, islâmiyyete yapışmak lâzım geldiğini bildirmektedir:

 

97.MEKTUP

İbâdet etmemize emrolunması, yakîn elde etmemiz için olduğu bildirilmektedir:

 

98.MEKTUP

İnsanlara karşı sert olmağı değil, yumuşak davranmağı, çeşitli hadîs-i şerîfler göstererek bildirmektedir

 

99.MEKTUP

Allahu Teâlâ'yı hiçbir ân unutmamak nasıl olacağı, insanın kendini bilmediği uyku zamânında da, Onun unutulmayacağı bildirilmektedir:
 

100.MEKTUP

Şeyh Abdulkebîr-i Yemenînin, Allahu Teâlâ gaybı bilmez sözüne cevap vermektedir:

 

DİĞER MEKTUPLAR
 


   
   

 

001.MEKTUP

a) Yüce Allah'ın Zahir ismi ile münasebeti olan hallerin beyanı..

 

b) Tevhid babında has kısmın zuhuru beyanı..

 

c) Arşın üstündeki derecelere yükselmenin beyanı..

 

d) Cennet derecelerinin aşikâr olması..

 

e) Özellikle bazı velilere ait mertebelerin meydana çıkması..

 

f) Molla Kasım Ali'nin hali ve diğer müridler..

İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu, şeyhi Muhammed Bakibillah'a yazmıştır, İmam-ı RABBANİ Hz. nin şeyhi olan bu zatın künyesi şöyledir: Kâmil şeyh, velayet derecelerine vâsıl, nihayeti bidayetine dere eden bu tarikatta yol gösteren Yüce Hakkın hoşnut olduğu bu İslâm Dini uğruna güç sarfeden şeyhimiz İmamımız Muhammed Baki Billah Nakşibendî Ahrarî..

Yüce Allah, onun pek mukaddes sırrının kudsiyetini artırsın. Temennilerinin de üstündeki nimetlere erdirsin..

***

Bu bir arzuhaldir.. Yani; Mektup.. Kulların en küçüğü Ahmed'den, hal anlatılan makamın yüce katına.. Mübarek emir icabı, kendisinden alınan cesaretle çeşitli halleri anlatılmaktadır.

Şöyle ki: Bu tarikat edeplerine dair işlere devamım sırasında, Yüce Allah'ın ZÂHİR ismine bir zuhur yeri olma şerefine erdim; hem de tam manası ile, her şeyden ayrı bir manada.. O kadar ki: Bütün eşyada, tek tek bu tecelliyi gördüm, özellikle kadınların kisvesinde.. Hatta ayrı ayrı her yanlarında.. Bu kadınlar zümresine o kadar ram oldum ki: Anlatamam. Bu ram olma işinde çaresiz bir duruma düştüm.

Bu, öyle bir zuhurdur ki, yalnız bu mahalde olmuştur; bir başka mahalde zuhura geldiği olmamıştır. Ne letaif hususiyetleri (insan duygularının özellikleri) arasında, ne acaip muhassenatı (şaşırtıcı işlerin güzellikleri) meyanında gördüm. Zuhur yerlerinin hiç birinde, asla böyle zuhur olmamıştır.

Hâsılı: Su gibi eridim; bu kadınların elinde eriyip aktım. Anlattığım manada bir tecelli her yemekte ve içmekte, her giyim işinde başka başka oluyordu. Lezzetli mükellef bir yemek sofrasında (veya yenen şeyin kendisinde) bulduğum lezzeti, başkasında bulamadım. Bu değişiklikler, tatlı su ile tuzlu beyninde oluyordu: belki de her şeyde.. Her şeyin tadı, başkalarından ayrı olarak, kendi değişik derecelerine göre kemal hususiyetleri arasındaydı. O kadar ki: Bu tecellilerin özelliklerini yazı ile anlatmak mümkün değildir.

Ancak, huzurunuzda bulunmuş olsaydım, bunları belki dille anlatabilirdim. Halbuki ben, bu tecelliler esnasında (Resulullah S.A. efendimizin son nefesinde dilediği) refik-ı âlâya müştaktım; ondan başka ele iltifat etmedim. O hale mağluptum; başka yana iltifat gücünü kendimde bulamıyordum.

Bu arada şu durum bana malum oldu; Bu tecelli, tenzihe (sırf varlığa) bağlı nisbete münafi değildir. Çünkü, batın bu nisbetle alâkalıdır. Onun, zahire aslâ iltifatı yoktur. Bu tecelli ile teşerrüf eden zahirdir. Ki o: bu nisbetten yana boştur; muattaldır. Hak adına yemin olsun; batını söyle buldum: Göz, başka yana kayma iptilâsına uğramamıştır. O, bütün bilinenlerden ve zuhurlardan uzak durmuştur. Ancak zahir, kesrete ve ikiliğe dönük olduğu için; bu tecelli saadetine ermiştir.

Belli bir zamandan sonra, bu tecelli, gizli saklı yolu tuttu. Hayret ve cehalet nisbeti, olduğu gibi kaldı. O tecelliler, böylece; sanki, daha önce hiç gelmemiş gibi oldular.

***

Üstte anlatılan halin akabinde, has manada bir fena hali arız oldu. Bu dahi, ilmî manada bir taayyün idi. Ama, taayyün avdetinden sonra zuhur edip anlatılan fena halinde tükenen ilmî taayyün.. O zaman dahi, benlik (ENE) zannından yana hiç bir eser kalmadı..

İşbu anlatılan zamanda, İslâmî yollar belli olmaya, görünmeye başladı; zuhurda gizli şirkin yokluk alâmetleri belirdi. Bu alâmetler, amellerde kusuru ve ertelemeyi görmektir. Keza, niyetlere, bozuk hatıralara ve tehlikelere parmak basmaktır.

Yine bu cümleden olmak üzere, kulluk ve izmihlal (benlik davasının silinmesi) emareleri zuhura geldi..

Allah-ü Teâlâ, teveccühünüzün bereketi ile bizleri kulluk makamının hakikatine ulaştırdı. Yine bu teveccühünüzün bereketi ile arştan öteye yükselmeler çokça olmaktadır.

***

Sonra..

Birinci mertebede bir yükselme oldu. Arştan öte makamlara ulaştım. Hali ile bu yükselme, mesafelerin dürülmesi sonucu meydana geldi. Huld cenneti ve altındakiler müşahede edilir oldu. Tam bu anda hatıra geldi:

Bazı Hak erenlerin makamını göreyim..

Dedim.. O yana teveccüh edince, onların makamlarına göz ilişti. Görmek arzu ettiğim şahısları o yerde gördüm. Hem de: Mekân, mekânet, (yer, yerleşme) zevk ve şevk cihetinden değişik derecelerine göre.

** *

Sonra..

İkinci derecede bir yükselme oldu. Böylece: Büyük meşayihın keremli ehl-i beytin, insanların mürşidi Hulefa-i Raşidin'in makamlarından başka Resulullah S.A. efendimizin has makamı; sair nebilerin, şanlı resullerin değişik makamları, mele-i âlâ arşın fevkinde görüldü..

Bu arada, bir başka yükselme oldu. Ama arşın üstünde bir yükselme idi. Yer merkezinden arşa varan mesafe miktarı veya az kısa. Hazret-i Hace Bahaeddin Nakşibend'in makamında nihayet buldu. Allah sırrını takdis eylesin.

Bu son gördüğüm makamın ötesinde veya az ilerisinde sayılı bazı meşayih vardı. Meselâ: Şeyh Maruf-u Kerhî, Şeyh Ebu Said Harraz.. Kalan meşayihten bazılarının makamı onun altında; bazılarının makamı da onunla birdi.

Makamları altta olanlardan, şunlar vardı: Şeyh Alâüddevle Simnanî ve Şeyh Necmedin-i Kübra..

Üst makamda olanlar ise şunlardı: Ehl-i Beyt imamları..

Daha yukarıda Hulefa-i Raşidin'in makamları vardı. Allah onlardan razı olsun..

Sair peygamberlerin makamları, Resulullah S.A. efendimize has makamın bir yanında; ulvî meleklere ait makam ise., diğer yanında idi..

Resulullah S.A. efendimize has makamın, bütün makamlara nisbetle bir üstünlüğü ve asaleti vardı. Allah-ü Teâlâ ona salât ve selâm eylesin.

İşlerin hakikatlerini en iyi bilen Yüce Allah tüm noksan sıfatlardan münezzehtir.

***

Allah'ın inayeti ile, her istediğimde manevî yükselme olmaktadır. Bazı vakitlerdeyse.. istemeden d.e oluyor.. Bu yükselme hallerinde, anlatılan işlerden başka şeyler de müşahede edilir. Bazı yükselmelerdeyse.. değişik izlenimler meydana gelir; onlardan pek çoğu da unutuluyor..

Her ne zaman bazı halleri yazmayı murad etsem; anlatılacağı anda hatıra gelmiyor; böyle bir şey müyesser olmuyor.. Onlar arasında öyle şeyler var ki, görünüşte küçük gibi; ama onun için istiğfar edilmesi gerekli.. Yazmak şöyle dursun.. Onlardan bazıları, bu imlâ esnasında hatırdaydı; ama yazacağım zaman, aklımda kalmadı.. Esasen, bu yazılanlardan fazlasını yazmak da edep dışıdır.

***

Molla Kasım Ali'nin hali pek güzel.. Kendisine istihlâk ve istiğrak (manevî hal) ağır bastı. Tüm cezbe makamlarım geçti; onların üstü makama kadem bastı.

Önceleri, sıfatları asla bağlı görüyordu. Şimdi ise, o sıfatları kendi varlıkları ile, kendisinden uzak görmektedir. Kendi nefsini de tam manası ile boş görmektedir. O kadar ki: Sıfatların kaim durduğu nuru dahi, kendisine aralıklı görmektedir. Kendisini de, o nurun bir yanında buluyor. Diğer (müridlerin) halleri de, gün gün terakkide devamlıdır. Aziz Allah'ın izni ile, bunları tafsilâtı ile diğer mektuplarda anlatırım.

Başa dön

002.MEKTUP

 Yükselişlerin olması ve Yüce Hakkın yardımları ile övünmek..

***

İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu kendi şeyhi büyük zat, şey Muhammed Bakibillah'a yazmıştır.

***

Bu bir arzuhaldir. Yani: Mektup.. Kulların en küçüğü AHMED'den (AHMED: İMAM-I RABBANİ Hz. nin esas ismidir.) hal anlatılan makamın yüce katına..

Ramazan ayına yakın günlerdeydi; Mevlâna Şah Muhammed, istihare emrini tebliğ etti.

Ramazan ayına girmeden, yüce eşiğinize yüz sürme fırsatını bulamadım. Başka yolu da kalmadığından, mübarek ramazan ayının geçmesini bekledim. Zaruret icabı, kendimi teselliye çalıştım.

Yüce Hakkın inayetlerini, büyük makamınıza nasıl arz edeyim ki!. Tevatür halinde, peş peşe arasız gelmektedir. Haliyle bu olanlar, üstün teveccühünüzün bereketi ile olmaktadır.

Bu manada bir şiir:

Ben bir bahçe gibiyim, oraya bahar:

Bulutlarından zülâl yağmurlar yağar.

Bin tane dilim olsa senaya dursam;

Ona infialden başka neyim artar?.

Açıklanan bu husus, bir cür'et ve edebi terke yorulabilir. Övünmek ve böbürlenmek manası da çıkabilir. Şu şiir bu hali anlatır:

Ama şahım yüceltti makamımı yerden;

Onunla ayda, yıldızda ayıldım birden.

***

Ayılma ve beka alâmetlerinin belirmesi, rebiülevvel ayının sonlarına doğru oldu. Şu ana kadar, her süre içinde, has bir beka ile teşerrüf etmekteyim. Şöyle ki:

Önce, ben zatî tecelliye almıyorum. Ki bu tecelli Şeyh Muhyiddin'e bağlanır. Allah sırrının kudsiyetini artırsın. Daha sonra da, sekir haline geçiriliyorum.

Yükselme ve iniş hallerinde; duyulmamış ilimler, hayrete şayan irfan duygulan hâsıl olmaktadır.

Her mertebede, o mertebe makamının durumuna uygun manada has müşahedeye ve ihsana nail olmaktayım.

***

Ramazan ayının altısındaydı (ALTISINDAYDI: Farsçasında ve Arapça tercümesinde böyledir. Ancak, daha önce Müstakimzade tarafından yapılan tercümede:— SEKİZİNDEYDİ.. Gibi bir mana var. Nereden alındığını tesbit edemedik.) beka ve ihsan şerefine nail oldum. Öyle ki: Onu arza güçlü değilim. Öyle sanıyorum ki: İstidadın sonu, bundan öteye geçemez.

Hale uygun manada vuslat müyesser oldu. Şu anda dahi, cezbe ciheti tam manası ile, tamama erdi. Yüce Allah'ın sonsuz varlığında seyir hali başladı; ki bu durum: Cezbe makamına münasiptir.

***

Her ne zaman ki: Fena hali tam manası ile olur; onun düzenin de kurulu beka tam manası ile kemal bulur.

Her ne zaman ki: Beka tam manası ile kemal bulur; orada ayıklık hali ağır basar.

Her ne zaman ki: Ayıklık hali ağır basar; ilimlerin şeriat-ı garraya uygunluğu daha ileri olur.

Tam manası ile ayıklık hali, peygamberlere has bir durumdur. Bu meyanda onlardan zuhur eden marifet duyguları ise.. şeriat ilimlerinin kendisidir.

Bir de onların beyan ettikleri, akideler vardır ki: Zat ve sıfat üzerinedir.

Bazı marifet hallerinin, dile gelişte, dış manası ile çelişmesi, sekir halinin bakiyesinden olsa gerek..

Bu FAKİR'e (İMAM-I RABBANİ Hz. kendisini kasd ediyor.) feyiz yollu gelen irfan duyguları ise., pek çoğu, şeriata dair marifetlerin tafsilinden ibarettir. Bunların beyanı: Keşfe dayalı, zarurî istidlali ilim (inkârı, cehaleti imkânsız bilgi) meydana getirir; toplu manalar, yaygın hale gelir. Yani: İşin detaylarına inilir.

Bunları anlatmaya kalksam, tafsilâtlı şerhi uzar. Kaldı ki ben: Korkuyorum; çekiniyorum, bilhassa işin edep dışı bir yöne kaymasından.. (Bu son cümle Farsça aslında şiir olarak gözükmektedir. Arapçasında nesre benzediğinden normal tercümesini verdik.)

Başa dön

 

003.MEKTUP

Yarenlerin, belli bir makamda durakladıkları ve bu manada bazı meseleler.

***

İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu büyük şeyhine yazmıştır.

***

Arz edilmek istenen durum şudur:

Burada belli bir süre için kalan ve buranın yerli yarenlerinden her biri, bir makamda tutulup kalmış. Onları bu makamdan çıkarmak ise., pek zor.. Öyle ki: Bu makama münasip yeterli gücü kendimde bulamıyorum.

Allah-ü Teâlâ, üstün teveccühünüzün bereketi ile, bize terakki nasip eylesin..

Yakınlarımdan biri anlatılan makamı geçti; zatî tecellilerin basamaklarına ulaştı. Hali cidden güzel.. Adımlarını bu FAKÎR'in (
FAKİR: Lâfzı ile İMAM-I RABBANÎ Hz. kendisini kasd ediyor.) izinde atmaktadır. Aynı şeyi, diğer yarenler için de dilerim.

***

İhvandan bazıları var ki; Mukarrebin (Yüce Hakka yakın olanlar) yolu ile hiç bir münasebetleri yoktur. Bunların haline uyan, ebrar (iyi amellere devam) yoludur. Yakin babında elde ettikleri bir şey varsa., o bir ganimettir. En uygunu, kendilerine bu yolu emretmenizdir. Bu manada bir mısra şöyledir:

İşi vardır her insanın kendine mahsus..

Bu söylediğim kimselerin isimlerini tafsilâtı ile yazmaya cesaret edemiyorum. Zira onlar, size gizli değiller..

Bundan daha fazlasını yazmak edep dışıdır.

***

Bu mektubu yazdığım gün, Mir Seyyid Şah Hüseyin kendi halinde meşgulken bir rüya görmüş. Anlattığına göre: Büyük bir kapıya varmış. Kendisine söylenmiş:

— Burası hayret kapısıdır.. Sonrasını şöyle anlattı:

— Kapıdan içeri baktığım zaman, gördüm ki Hazret-i Şeyh içeride.. Sen de onunla berabersin.. Kendimi içeri atmak istedim; bir türlü ayağım varmadı..

Başa dön

 

004.MEKTUP

a) Mübarek ramazan ayının faziletleri.
 

b) Hakikat Muhammediye'nin (kabiliyet-i ulâ) beyanı.. Ona ve âline salât, selâm ve saygılar..


c) Kutbiyet makamı, ferdiyet mertebesi..

***

İMAM-I RABBANİ Hz. bundan önceki mektuplar gibi. bunu da büyük şeyhi Bakibillah'a yazmıştır.

***

Hizmette olanların en küçüğünden bir arzuhaldir. (Yani: Mektup..)

Süre hayli uzadı. Bu kapıda hizmet edenlerin hallerine muttali olamadım: Ne feyizlenme, ne de güzel mektuplaşma yolundan..

***

Şimdilik, mübarek ramazan ayının gelmesini bekliyorum. Bu ayın, Kur'an-ı Mecid'le tam bir münasebeti var. Hem de zata bağlı kemalatı ve onun zuhuratı sayılan işlerin tümünü özünde toplamak

sureti ile..

Kaldı ki o, asalet dairesine dahildir. Öyle ki: Asla, onun üzerine gölge düşmemiştir. KABİLÎYET-İ ULÂ, onun uzayan gölgesidir. Bu manada gelen âyet-i kerime meâlen şöyledir:

— «Ramazan ayı öyle bir aydır ki; Kur'an, o ay içinde indirildi.» (2/185)

İşbu âyet-i kerime, sözün doğruluğuna delildir.

Anlatılan mana ile bağlılık kurulunca; işbu ramazan ayının, cümle hayırları ve bereketleri özünde topladığı anlaşılır.

Bütün sene boyunca gelen cümle hayırlar ve bereketler; bu ayın, bereketleri denizinden bir damladır. Ama, kime olursa olsun; hangi yönden gelirse gelsin.. Bu ayın kadri o kadar yücedir ki: Sonu yoktur.

Bu ay içinde olan birlik ve beraberlik, yıl boyu sürecek birlik ve beraberliğe sebeptir. Aynı şekilde, bu ay içindeki ayrılık, yıl boyu sürecek ayrılığa sebep olur.

Saadetler olsun o kimseye ki: Ramazan ayı, kendisinden razı olarak ayrılır. Yazıklar olsun o kimseye ki: Ramazan ayı, kendisine dargın gider. Dolayısı ile, bereketleri elde etmeye bir vasıta sayarak.

Ramazan ayı ile, Kur'an-ı Kerim hatmini bir araya getiren kimse için ümid edilir ki: Onun bereketlerinden mahrum kalmaya; hayırlara kavuşmasına engel olmaya..

Bu aya mahsus olan bereketler, başkalarına benzemez. Bu ayın gecelerindeki hayırlar da, başkaları ile kıyaslanamaz.

Akşamlan, iftarda acele etmenin; sahurlardaysa, ağır davranmanın hikmeti ve sırrı bu olsa gerek. Böyle olur ki: Gecenin ve gündüzün tüm cüzlerindeki imtiyaza ermek hâsıl ola..

Yukarıda:

— KABİLİYET-İ ULÂ..

Şeklinde bir cümle anlatıldı. İşte, Hakikat-i Muhammediye, bundan ibarettir. Bu Hakikat-ı Muhammediye'nin zuhur yerine salât selâm ve saygılar..

İşbu KABİLİYET-İ ULÂ, zatî kabiliyet değildir.

Anlatılan Hakikat-ı Muhammediye; tüm sıfatları özünde topladığı için, bazıları:

— Kabiliyet-i Zat..

Olarak hükmetmiştir. Halbuki kabiliyet-i zat, ilmî itibar içindir. Hem de zat ve sıfatlara dayalı tüm kemalât ile ilgilidir. Bu dahi, Kur'an-ı Mecid'in ele, dile getirdiğidir. Şanı yüce olsun.

Kabiliyet-i sıfata gelince., bu: Sıfatlar vatanı ile münasebettir; zatla sıfat, beyninde bir boşluktur. Bu dahi, sair peygamberlerin hakikatleridir.

Resulullah efendimize ve sair peygamberlere salât ve selâm..

Anlatılan bu kabiliyet, içine giren itibarların mülâhazası ile, müteaddit hakikatler halinde meydana gelir.

Hakikat-ı Muhammediye sayılan kabiliyet'e gelince; her ne kadar onda zılliyet var ise de, sıfatların rengi onda belli olmaz. Hiç bir şekilde, zatla aralarında hail yoktur.

Muhammedî meşrebe dahil olan cemâatın hakikatlerine gelince: îlmî itibara göre, zat kabiliyetlidirler. Ama anlatılan bazı kemalâtla ilgili olaraktan.. Bu meyanda Kabiliyet-i Muhammediye; zatla bu müteaddid kabiliyetler arasında bir aralıktır. Bazılarının, yukarıda anlatıldığı üzere buna:

— Kabiliyet-i Zattır.

Demeleri, şu manadaki sebebe dayanır: Onun, (kabiliyet-i zatın) sıfatlar âleminde bir adımlık yeri vardır. Bu sıfatlar âleminin son yükselişi ise., o kabiliyete kadardır. Ulaştıkları bu makamdaysa.. Resulullah S.A. efendimize bağlandıklarında şüphe yoktur.

Kabiliyet-i ittisaf için, hiç bir şekilde yükselme yoktur. Bu mananın bir icabı olarak, bazıları zarurî olarak şu hükmü verdiler:

— Hakikat-ı Muhammediye daima haildir.

Halbuki. Hakikat-ı Muhammediye. kendi zuhur yerindedir; ki; Zatta mücerret bir itibardır. Bundan ötürü de, gözden kaybolması mümkündür: hatta olmuştur.

Kabiliyet-i ittisaf her ne kadar itibari ise de, sıfatların rengini ve vasfını almıştır, amma berzahiyet yoluyla..

Sıfatlar hariçte vardır; ama ziyadeden bir varlıkla.. Böyle olunca, yükselmeleri imkân dairesi dışındadır. İşbu mana icabı olarak, anlatılan hailin daimî varlığına hükmedilmiştir.

Asaletle zılliyet arasını birleştiren bu tür bilgilerin benzerleri çok gelmiştir; pek çoğu da tarafımdan yapraklara yazılmıştır.

***

Kutbiyet makamı: Zılliyet makamı ilimleri inceliklerinin menşeidir.

Ferdiyet mertebesi: Asıl daire maarifinin varidatına vasıtadır.

Zil ve asıl (asıl varlık ve gölgesi) arasındaki imtiyaz: Anlatılan iki devlet, bir araya gelmedikçe olmaz.

Anlatılan mana icabı olarak; meşayih, KABİLİYET-İ ULÂ'nın ziyadeliğine kail değildirler. İşbu kabiliyette:

— Zat babında taayyün-ü evvel..

Denir. Şundan ki: Bu kabiliyetin müşahedesini zatî tecelli sanmışlardır. Ama gerçek, benim tahkikimdir; iş, izah ettiğim gibidir.

Gerçeği meydana çıkaran Allah sübhandır. Bu yola hidayet eden odur.

**

Yazmakla memur olduğum risalenin bitmesini, şu ana kadar başaramadım. Olduğu gibi, müsvedde duruyor. Bu duraklamadaki ilâhî hikmeti anlayamadım.

Bu manada, cür'etin ziyadesi edebe uzaktır.

 

Başa dön

 

005.MEKTUP

Hace Bürhan'ın Muhammed Bakibillah'a gönderilmesi ve bazı hallerinin beyanı. Ki o: İhlâs sahiplerinden biri idi.

***

İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu büyük şeyhi Muhammed Bakibillah'a yazmıştır.

***

Hizmette olanların en küçüğünden bir arzuhaldir. (Mektuptur.) Hacegân tarikatı beyanında bir risale yazdım. Allah-ü Teâlâ, onların sırlarının kudsiyetini artırsın.

O yazdıklarımı, yüce katınıza yolluyorum. Dilek: Teberrüken görüşünüzü almaktır. Ne var ki o risale, müsvedde halindedir; temize çekmek için fırsat bulamadım. Sebebi: HACE (HACE: Alim. şeyh. seyyid, ağa ve muallim manalarına gelir.) Bürhan'ın acele yola çıkması oldu. Belki de, ona bazı bilgiler eklenecektir.

***

Günlerden bir gün, Ahrar silsilesine gözüm ilişti. Hatırıma geldi ki: Onu size arz edeyim. Ondaki bilgilerin beyanı babında bir şey yazasınız. Olmazsa, bu FAKİR'e (
F A K î R: Lâfzı ile, İMAM-I RABBÂNİ Hz. kendisini kasd ediyor.) emir buyurasınız, ona bir şey yazayım.

Bu düşüncem, gelişti.

Anlatılan düşünceye dalgın iken, bu müsveddedeki bilgiler feyiz yollu geldi; yazdım.

Bu gönderdiğim müsveddeleri, o risale için bir bütünleme sayarsanız ne âlâ.. Olmazsa, bazı uygun bilgiler ona eklenir; onun bir başka yönü olur.

Bu manada fazla açılmayı, edebe aykırı sayarım.

***

Hace Burhan, bu süre içinde güzel fiiller işledi; beğenilecek işler yaptı. Cezbe makamına uygun, üçüncü seyirden nasibe nail oldu. Ne var ki, şu anda geçim sebepleri ile, hali teşvişe düşmüştür. İşleri dağınık durumda. Bu halleri ile yüce katınıza yönelmiş bulunuyor. Kendisine emredilecek her şey, uğur ve bereket olur.

 

Başa dön

 

006.MEKTUP

a) Cezbe ve sülûk husulünün beyanı.
 

b) Celâl ve cemal sıfatları ile terbiye almak.
 

c) Fenanın ve bekanın beyanı.

 

d) Nakşibendî tarikatına mensup olmanın üstünlüğü. Belâ ve musibet için dua..

***

İMAM-I RABBANÎ Hz. bu mektubu muhterem şeyhi Muhammed Bakibillah'a yazmıştır.

***

Bendegânın en küçüğü AHMED'den (
AHMED İMAM-I RABBANÎ Hz. nin kendi ismidir.) bir arzuhaldir.

Şanı büyük mutlak mürşid olan Yüce Hak, üstün teveccüh bereketi ile; bana şu ikramda bulundu: Cezbe ve sülük terbiyesi..

Sonra..

Beni celâl ve cemal sıfatları ile terbiye etti. Şu anda: Celâl cemalin aynı oldu; cemal dahi celâlin aynı oldu.

RİSALE-İ KUDSİYE (
RİSALE-İ KUDSİYE: Şeyh İmam Muhyiddin Muhammed b. Ali b. Arabi Halemi Taî Mekkî Hz. nin eseridir. Hicretin 638 (M. 1240) yılında vefat etmiştir. Allah-ü Teâlâ, sırrının kudsiyetini artırsın.) için yazılan haşiyelerde; bu ibarenin sarih manasını tahrif edip mevhum manaya almışlar. Halbuki ibare manası zahirine göre verilmiştir; tahrif ve tevil edilmesi kabil değildir.

Bu terbiyenin alâmeti: Zata dayalı sevgide tahakkuktur. Anlatılan manada tahakkuk olmadan, bu terbiyenin husulüne yer yoktur.

Zata dayalı sevgi, fena bulma alâmetidir. Fena ise.. Allah-ü Teâlâ'nın zatından başka şeyleri unutmaktır.

İlimler, tam manası ile sine sahasından ayrılmadıkça; cehl-i mutlakla tahakkuk hâsıl olmadıkça, fenadan yana nasip gelmesi imkânsızdır.

Anlatılan manadaki cehil, daimîdir; onun zevaline imkân yoktur. Bazen gelip bazen de giden cinsten değildir.

Bu babda son gaye mana şudur: Bekadan evvel sırf cehalet vardır; bekadan sonra da cehalet ve ilim birleşir. Burada anlatılan cehalet gözünde şuur vardır; hayret gözündeyse.. huzur..

İşbu anlatılan makam: HAKK'el-YAKİN makamıdır; orada ilimden ve aynden sayılan her biri, diğerine perde olamaz. Misali anlatılan cehaletten önce gelen ilim, itibar derecesi dışındadır.

Her ne kadar bu makamda ilim varsa da, özdedir; şühud varsa, o da özdedir; marifet dahi özdedir. Dışarıda göz kaldığı süre; özünde hâsıl olan bir şey yoktur.

Şayet nazar, öze dönük ise., yani: Tamamen.. O zaman uygun olan: Nazarın tamamen dıştan kesilmesidir.

Bu manada Hace Nakşibend Hz. şöyle anlattı:

— Ehlullah, fenadan ve bekadan sonra ne görürlerse., onu kendi özlerinde görürler. Marifet yollu elde ettikleri her şeye de, kendi özlerinde arif olurlar. Hayretleri dahi, yine kendi özlerinde olur.

Bundan açıkça anlaşılıyor ki: Müşahede, marifet, hayret sadece özdedir; onun dışında bir şey değildir. Bunlardan, yalnız biri özde bulunursa., fenadan yana haz ve nasip yoktur. Onlardan bir kısmı dışarıda olunca,, sonunda gelmesi umulan beka nasıl gelsin?. Fena ve beka işindeki mertebelerin nihayeti budur. Ve bu: Mutlak fena halidir. Mutlak fena ise., diğerlerine göre, daha şümullüdür. Beka durumu dahi, fena hali miktarına göre olur.

Üstte anlatılan mana icabı olarak, ehlullahtan bazılarının; fena ve beka ile tahakkuk sonu dışa dönük müşahedeleri vardır. Ancak bu acizlerin, (Yani: Nakşibendilerin) bağlı bulundukları makam, bütün nisbetlerin üstündedir.

Bu manada bir şiir şöyledir:

Her esen nesime misal Hicazî olmaz;
Kalaylı demir Yemanîce revaç bulmaz.

(
Bu şiir Arapça metinden alınmıştır. Ancak, Farsça nüshada, şu mana ile gelmiştir:

Her ayine tutan da İskender mi olur?
Her kılık değiştiren Hak eri mi olur?
)

Geçip giden nice asırlardan sonra; anlatılan silsilenin büyüklerinden bir iki zat; bu tarikat bağını şereflendirirken, diğer silsileler için ne söylerler?

Bu bağlılık, Abdülhalik Gucdüvanî Hz. ne ulaşır; sırrının kudsiyeti artsın. Onu kemale erdirip tamamlayan zat ise.. Şeyhler Şeyhidir. Yani Nakşibend namı ile maruf Bahaeddin'dir; sırrının kudsiyeti artsın.

Anlatılan durum bir devlettir ki ona: Kendi halifelerinden Hace Alâaddin Attar ermiştir. Bu büyük bir saadettir. Daha başka kimlere nasip olacağı, zamanla görülecektir.

***

Bu yolda şaşılacak durum şudur:

Her ne zaman belâ ve musibet vaki olsa; öncelikle feraha ve sürura sebep oluyor. O zaman şöyle diyorum:
— Daha yok mu?.

Dünya metaı cinsinden bir şeyim benden gitse, gönlüm hoş oluyor; aynısının olmasını temenni ediyorum.

Sebepler âlemine indirildiğim an, nazarın aczime ve fakrime ilişti. Bu da, benim için bir nevi hüzün oldu. Bu dahi, ilk baştan gelen az zarar dolayısı ile oluyordu.

Anlattığım üzüntü devam ediyordu, isterse o az zarar, tezce gitsin; hiç gelmemiş gibi olsun.

Bir belânın, yada musibetin defi için Subhan Allah'a dua ettiğim zaman; bundan maksat, o belânın veya musibetin kalkması değildi. Gerçek olan:
— «Bana dua ediniz.» (40/60)

Emrine imtisaldi. Ne var ki, şu anda duadan maksat, belâ ve musibetlerin kalkmasıdır.

Bundan önce zail olup giden korku ve hüzün geri döndü. Bu da, bana malum olduğuna göre: Sekir halinden geliyor.

Ayıklık haline gelince., avam insanlarda bulunan acz, korku, hüzün, gam, ferahtan yana ne varsa., ayıklık hali sahibinde mevcuttur.

Başlangıçta duadan gaye: Belânın kalkması değildi; ama bu mana gönlüme pek hoş gelmiyordu. Ancak, içinde bulunduğum bir hale mağlûb olmuştum.

Bu arada aklıma gelen şu oldu: Peygamberlerin duaları, yalnız niyetlerinin hâsıl olması yönünde değildir. Allah-ü Teâlâ onlara salâtlar ve selâmlar eylesin.

Son anlatılan hale erdikten sonradır ki: İşin hakiki yüzü meydana çıktı. O zaman bildim ki: Peygamberlerin duaları Yüce Hakka karşı acz, iftikâr, korku, inkisar yönlüdür; yalnız ilâhî emir gereği değildir.

***

Emir gereği olarak; zaman zaman, vukua gelen işleri arz etme cür'eti meydana geliyor.

*** 

Başa dön

 

007.MEKTUP

İMAM-I RABBANİ Hz. bazı garip hallerini beyan etmekte ve bazı zaruri işlerini sormaktadır.

***

İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu, pek keremli şeyhi Bakibillah'a yazmıştır.

***

Kulların en küçüğü AHMED'den bir arzuhaldir.

Arştan öte bir makam var ya, işte ruhumu orada buldum. (Yani: Melekût âleminde..) Ama, manevî bir yükselme yolu ile.. Bu makamda, Hace Nakşibend Hz. nin özel bir yeri vardır.

Allah-ü Teâlâ, onun kudsiyetini artırsın.

Aradan bir süre geçti; bu maddî bedenimi de orada buldum.

Bu sıralarda bana şöyle geldi: Felekiyattan, unsuriyattan alta inen bu âlemden ne bir isim, ne de bir resim var. Hem de tam manası ile..

Bu çıktığım makamda, ancak büyük velîlerden bazıları vardı..

Şu anda, bu âlemin tamamını, mahal ve makam olarak, kendime ortak buluyorum; bunun için de hayret hâsıl oluyor. Şundan ki: Kendimi tam manada yabancıların varlığı ile beraber görüyorum.

Hasılı: Bazan öyle halet zuhura geliyor ki, onda ne ben kalıyorum; ne de bu âlem.. Sonra, daha başka bir şey de zuhura gelmiyor; ne nazarda, ne de ilimde..

Anlattığım hal, şu ana kadar devam edip geldi. Bu âlemin varlığı ı nazardan ve ilimden yana kapalı durmaktadır.

Sonra..

Bu makamda, büyük bir köşk peydah oldu. Ona merdivenler kurulmuştu: çıktım.

Anlatılan makam, âlem misali tedricî bir surette indi; an bean kendimi onda yükselir buldum. Tam olarak, iki rekât şükür namazı kıldım.

Bunu takiben, gerçekten üstün bir makam zahir oldu. Orada DÖRT NAKŞİBENDÎ BÜYÜĞÜNÜ GÖRDÜM. (
DÖRT NAKŞİBENDİ BÜYÜĞÜ GÖRDÜM: Cümlesi ile şu zatlara işaret edilmiş olabilir: Hace Abdülhalik Gucdüvanî. Hace Muhammed Bahaeddin Naksibend. Hace Alaeddin Attar, Hace Ubeydullah Ahrar. Sırlarının kudsiyeti artsın.) Allah-ü Teâlâ, sırlarının kutsiyetini artırsın.

Bu makamda, anlatılan zatlardan başka meşayih dahi vardı. Meselâ: SEYYİD'ÜT-TAİFE ve daha başkaları.. (
SEYYİD'ÜT - TAİFE: Bu zat, Ebülkasim Cüneyd b. Muhammed olup daha çok CÜNEYD-İ BAĞDADÎ lakabı ile bilinir. Sırrının kudsiyeti artsın.)

Meşayihten bazıları, anlatılan makamın üstünde idiler. Ama oturmuş, bu makamın sütunlarına tutunmuşlardı. Bazıları da, değişik derecelerine göre, bu makamın altında bulunuyorlardı.

Kendimi, cidden bu makama yabancı buldum; o kadar ki: Kendim için bu makamla hiç bir münasebet görmüyordum.

Anlatılan bu vakıadan ötürü; kendimde tam bir ıstırap hâsıl oldu; o kadar ki: Deli olmama ramak kaldı. Hüznün, esefin şiddetinden ruhum bedenimden ayrılacak hale geldi.

Anlatılan hal, uzun bir süre devam edip gitti. Sonradan, üstün teveccühlerinizin bereketi ile; kendimi o makama münasip gördüm.

İlk önceleri, başımı bu makamın hizasında buldum. Sonra tedricen yükseldim; o makamın üstünde oturdum.

Daha sonra, hatırıma şöyle geldi: Burası, tam tekmil makamıdır; sülûkun tamama ermesinden sonra, oraya vâsıl olunur. Sülûkunu tamamlamayan meczubun burada alacağı haz yoktur.

Bu sırada aklıma şöyle geldi: Bu makama kavuşmak, sizin hizmetinizde bulunduğum sırada gördüğüm rüyanın neticelerindendir. Bu vakıa (rüya) şöyle olmuştu:

Efendimiz Hazret-i Ali'yi r.a. gördüm. (Kv.) Geldi; şöyle dedi:

— Semaların ilmini sana öğretmek için geldim.

İyi dikkat edince gördüm ki: Bu makam, sair Hulefa-i Raşidin arasında Hz. Ali'ye (Kv.) mahsustur. Allah onların hepsinden razı olsun.

En iyi bilen, Yüce Subhan Allah'tır.

***

Yukarıdaki hususları anlattıktan sonra, maruzatımı aşağıda sıralayacağım.

BİR:

Bana öyle geliyor ki; kötü huylar, zaman zaman kalkıyor. Onlardan bazısı, bedenden iplik gibi çıkıyor; bazısı da kurt gibi..

Bazı zamanlar, şöyle düşünüyorum: Onların hepsi ayrılıp gidiyor, sonradan, bir başka, vakitte zuhur ediyor.

İKİ:

Bazı marazların ve sıkıntıların defi için teveccühe dairdir. Bu iş için, başta Yüce Hakkın rızasını bilmek şart mıdır, yoksa değil mi?. REŞEHAT'ta (
REŞEHAT: Farsça yazılı bir kitaptır, içinde, Nakşibendî meşayihinin menkıbeleri vardır; onların yol yönlerini açıklar. Yazan: Hüseyin b. Ali Vaiz Kâşifi Beyhakî olup Safî, lakabı ile meşhurdu. Bu eserini Hicrî 909 (M. 1503) yılında bitirdi. Bu eseri. Mektubat mütercimi Muhammed Murad Menzilevî Arap diline çevirdi, İbn-i Şerif Abbasî namı ile maruf Mevlâ Muhammed dahi Türk diline çevirmiştir. Bu zat dahi Medine-i Kahire'de: Hicrî 1002 (M. 1593) yılında vefat etmiştir. Allah onlara rahmet eylesin.) Hace Ubeydullah Ahrar'dan naklen gelen ibareden çıkan manaya göre: Şart değildir. Bu hususta nasıl bir hükme varırsınız?. Teveccüh dahi, ona göre iyi görülmemektedir.

ÜÇ:

Taliplerde, huzurun tahakkukundan sonra; huzuru muhafaza emri verilip zikirden men' etmek gerekir mi? gerekmez mi?.

Sonra., o hangi mertebedir ki: Orada zikir olmaya?. Durum böyle iken, bazıları önünden sonuna kadar zikri bırakmamışlardır, iş sonuna varıncaya kadar zikirden imtina etmemişlerdir.

İşin hakikati nedir?. Ne emir buyurursunuz?.

DÖRT:

Hace Ubeydullah Ahrar FIKARAT'ta (
F I K A R A T: Bu eseri, Hace Ubeydullah Ahrar Hz. yazmıştır. Mektubat mütercimi Şeyh Muhammed Murad Menzilevî Mekkî Arapçaya çevirmiştir.) şöyle anlattı:

— Sonunda zikir emri verirler. Zira, bazı MAKSATLAR ancak zikirle yerine gelir. Burada anlatılan MAKSATLAR nelerdir? tayin

buyurunuz.

BEŞ:

Taliplerden bazıları, kendilerine tarikat talimi istemekte; ama onlar, lokmada ihtiyatsızdır. Bu ihtiyatsızlığa rağmen, huzur elde etmekte, bir nebze istiğraka varmaktalar. Şayet onları, lokmaya ihtiyat için sıkıştıracak olsak; hepsini bırakacaklar. Yani: Talebin zayıflığından, tarikatı terki seçecekler. Bu hususta hüküm nedir?.

Bir başkaları ise., bu silsile-i şerifeye yalnız bağlılık isterler. Bunlarda, zikir talimi talebi yoktur. Böyle bir şey caiz olur mu? Yoksa olmaz mı?. Böyle bir şey caiz ise., yolu nedir?. .

***

Bundan fazlasını yazıp açılmak, edep dışına çıkmak sayılır..
 

Başa dön

 

008.MEKTUP 

a) Beka ve sahv (ayıklık) mertebeleri ile ilgili hallerin beyanı.

 

b) İtikada dair bazı meseleler.

***

İMAM-I RABBANÎ Hz. bu mektubu büyük şeyhi Bakibillah'a yazmıştır.

***

Kulların küçüğü Ahmed'den bir arzuhaldir.

Sekir (manevi sarhoşluk) sahv (ayıklık) haline çıkarılıp beka ile şerefyab olduğum zaman; benzeri olmayan ilimler ve bilinmeyen marifet duyguları zuhur etmeye başladı. Bunlar feyiz yollu ve devamlı idi. Bunların pek çoğu da; evliyanın beyan yoluna ve onların dillerde dönen ıstılahına uymuyordu.

Onlar, vahdet-i vücuda dair bir mesele beyan ettikleri ve söyledikleri ne varsa onunla ilk hallerde şerefyab oldum; sonra vahdet şühudu kesrette müyesser oldu. (Teklik, çoklukta görüldü.)

Sonra, Melik-i Allam zatın inayeti ile; bu makamdan terakki ettim. Çok yüksek derecelere erdim. Bu meyanda bana çeşitli ilimlerin feyzi geldi.

Ne var ki, evliyanın kelâmında bu makamların tasdiki yoktur; bu marifetlerin ve sözlerin de sarih bir şekilde tasdiki yoktur. Ancak, bazı büyüklerin kelâmında, bunun için icmal yollu işaretler ve remizler var.

Ne var ki, adil şahit; anlatılanların sıhhatine, pak şeriatın zahirine uygun olduğuna, ehl-i sünnet topluluğu alimlerine ters düşmediğine şahadet eder. Şöyle ki: Hiç bir şeyde, pak şeriata dışta aykırı değil.. Felsefecilerin sözlerine ve onların akla dayalı kurallarına da uymuyor. Ehl-i sünnete muhalif duran İslâm âlimlerinin yollarına benzemiyor.

***

Şu mana açıldı: Bir işin gereği olan güç, o işle beraberdir; fiilden evvel bir güç yoktur. Kudret yapılan işle eş olarak gelmektedir.

Gelen teklif ise., sebeplerin ve duyguların sağlam olmasına dayanır. Nitekim ehl-i sünnet uleması da, bunu böyle kararlaştırdı.

**

Bu makamda kendimi, Hace Bahaeddin Nakşibend Hz. nin izinde buluyorum; çünkü o, bu makamdadır. Hazret-i Hace Alâeddin Attar'ın da bu makamdan nasibi vardır. Bunlardan başka bu sisile-i aliyyenin büyüklerinden Hace Abdülhalik Gucdüvanî ile, daha evvel göçen zatlardan Maruf-u Kerhî, Davud-u Taî, Hasan-ı Basrî ve Habib-i Acemî'nin de bu makamdan nasipleri vardır. Allah-ü Teâlâ onların sırlarının kudsiyetini artırsın.

İşbu makamın hâsılı: Tam manası ile uzaklık ve vahşettir, işin ilâç kabul eder yanı da yoktur. Bu arada perdeler kaldıkça; ihtimam gösterip çalışmak sureti ile, onu kaldırmak gerekir. Şu anda, iş hicap yönü ile daha da zorlu oldu. Bu manada bir şiir şöyledir:

Bu iş için ne tabip var ne de efsun kâr eder.

Bazıları, bu tam vahşete ve münasebetsizliğe; bir vuslat ve bitişme ismi verdiler. Heyhat ne gezer!.. Şu beyt, onların haline uygundur:

Sakın ha visalini dileyip çağıran;

Bir olmaz, yerde kalanla semada duran.

Şuhud nerede?. Şahid kim?. Meşhud nedir?. Bu manada bir şiir şöyledir:

Halkta görülünce cemal nuruna bak;

Ne bağı kurar Rablar Rabbıyla toprak.

***

Hülâsa: Kula lâzım olan şudur ki; nefsini güçsüz bir mahluk bile.. Keza bütün âlemi de öyle.. Yüce Kadir Halik'ı ise., aziz ve celil Hak bilecektir.. Asla bunun dışında bir nisbet isbat edilemez. Aynen görmek nerede? aynadaki nerede?.

Bir mısra şöyledir:

Hangi ayna ötelerden suret verir?.

***

Ehl-i sünnet vel-cemaat sayılan zahir âlimleri, bazı amellerde kusurlu olabilirler. Ama itikad cihetinden, dışa nurlu sahih itikad yayarlar. Onların ortaya attıkları bu nurlu görüşleri, kusurlarını siler atar. Bunların meydana attıkları bu görüşleri, tasavvuf ehlinin çoğunda bulunmaz. Şundan ki: Riyazetlerinin, mücahedelerinin olmasına rağmen; zat ve sıfat üzerine sağlam itikatları yoktur.

***

Âlimler ve ilim talipleri hakkında; özümde bir sevgi hasıl oldu; onların gidişleri bana pek güzel gelmeye başladı. Onların zümresinden olmayı, ilim talipleri ile ilmî müzakere yapmayı arzu ediyorum.

Bilhassa Tavzih (
TAVZİH: Bu eser, Tenkîh adlı eserin zor yanlarını çözmektedir: ki, Tenkîh'ül - Usul adlı eserin şerhidir. Bu da, Sadr'üş - Şeria Fazıl Allâme Abdullah b. Mes'ud Mahbubî Buharî Hanefî'nin-eseridir. Kendisi. Hicretin 747. (M. 1346.) yılında vefat etmiştir Allah Rahmet eylesin.) ve Telvih (TELVİH: Tenkih'in hakikatlarını keşif üzerine yazılan bir kitaptır. Sadr-ı Şeria'nın şerhi üzerine yazılmıştır. Allâme Sa'deddin Mesud Teftezanî'nin eseridir. Bu zat, hicretin 792. (M. 1389.) yılında vefat etmiştir. Allah rahmet eylesin.) eserleri için. Ki bunlar: Mukaddemat-ı Erbaa'dan sayılır. Bundan başka, fıkha dair Hidaye (HİDAYE: Şeyh'ül - İslâm Burhaneddin Ali b. Ebi Bekir Murğınanî Hanefi'nin eseri olup Bidaye-i Mübtedi, ismini verdiği eserin metin şerhidir. Hicrî 593. (M. 1156.) yılında vefat etmiştir. Allah rahmet eylesin.) adlı eserin mubahasesini de onlarla yapmak isterim. Ayrıca şu hususta ulemanın kavline iştirak ediyorum: İlmî yoldan Yüce Hakkın ihatası ve halkla maiyeti.. (Oluşu..)

***

Şunu biliyorum: Yüce Hak, bu âlemin aynı olmadığı gibi; ona muttasıl ve ondan munfasıl değildir. Ne âlemle beraber, ne de ondan ayrıdır. Onu sarmış ve ona geçmiş de değildir.

Şunu da biliyorum: Zatlar ve sıfatlar, hep birden Yüce Hak için mahluktur. Ama böyle demek:

— Mahlukatın sıfatları, Yüce Hakkın sıfatları, mahlukatın fiilleri Yüce Hakkın filleridir.

Manasına gelmez.

Elbette şunu biliyorum: Fiillerde müessir olan, ancak Yüce Hakkın kudretidir. Mahlukun kudretinin bunda hiç bir tesiri yoktur. Nitekim, kelâm ulemasının kavli de budur.

Şunu da biliyorum: Yüce Hakkın yedi sıfatı mevcuttur.

Şunu da biliyorum: Yüce Hak iradelidir; diler.

Kudreti, şu manada tasavvur ediyorum: Bir fiilin sıhhati ve terkidir.. Ama yakin hali ile.. Ancak şu manada değil: Dilerse yapar, dilemezse yapmaz.. Fakat, bu ikinci şart için:

— Vukuu mümkün değildir..

Diyemem. Tıpkı bazı hükemanın dediği gibi.. Yani: Sefih felsefeciler ve bazı sofiye gibi.. Böyle bir şey, sözü Yüce Hak için zorlamaya götürür ki, bu: Hükema usulünce söylenen bir söz olur.

Kaza ve kader meselesi üzerine ulemanın kavline itikad sahibiyim. Zira mülkün sahibi Yüce Zat, kendi mülkünde istediği gibi tasarruf edebilir.

Kabiliyetin ve istidadın, bu işlerde bir dahli olduğu görüşünde değilim. Şundan ki: Böyle bir şey, Yüce Hak için zorlama olur. Halbuki o: Muhtar bir zattır; dilediğini yapar. Kıyas budur.

Hallerin arzı, anlatılması zorunlu cümleden olunca, onları zarurî olarak, arz etme cür'etinde bulunduk. Bir şiir:

Kula lâzımdır ki, zaman haddini unutturmaya..

***

Başa dön


009.MEKTUP

a) Nüzul makamına münasip hallerin beyanı.

b) Hayır - şer.

c) Cezbe - suluk.

d) Resulullah S.A. efendimize tabi olmak.

***

İMAM-I RABBANÎ Hz. bu mektubu pek keremli şeyhi Muhammed Bakibillah'a yazmıştır.

***

Şöyle bir kimsenin arzuhalidir:

Kara yüzlü bir kaçaktır. Kötü huylu kusurludur. Haline, zamanına aldanmıştır. Mevlânın muhalefetine tam manası ile gayret eder. Azimet (zor) ve uygun yolları bırakmıştır. Halkın gördüğü yerleri süsler; ama Yüce Hakkın nazargâhını harab etmiştir. Bütün himmetini dışının süsüne harcamış; batın ciheti ile, ağyara dönmüştür. Sözü haline aykırı olup hali dahi hayaline dayalıdır.

Bu uykudan ve bu hayalden ne hâsıl olur?. Bu halden ve bu sözden ne çıkar?

Vaktini kaçmakla ve ziyanla bitirdi. Sermayesi kabalık ve dalâlet oldu.

Nefsi, şerrin ve fesadın mebdei olup zulüm menşei oldu. Kulların Rabbına masiyet kaynağı haline geldi.

Hülâsa bu kul: Mücessem günahlar, toplu ayıplarla doldu.

Hayır işleri itilmeye ve redde lâyıktır. Hasenatı dahi atılmaya ve tarda lâyıktır.

— «Nice Kur'an okuyan vardır ki, Kur'an ona lanet eder.»

Manasındaki hadis-i şerif, bunun adil şahididir.

— «Nice oruç tutan vardır ki, oruç ona lanet eder.»

Manasına gelen hadis-i şerif, onun şanında doğru şahittir.

Makamı, kemali, hali ve derecesi anlatıldığı gibi olana yazıklar olsun.

Bunun istiğfarı da günahtır; diğer günahlar gibi; hattâ onlardan da şiddetlidir. Tevbesi dahi masiyettir; sair masiyetlere benzer. Belki onlardan daha kötüdür.

Her yaptığı kötülüğün neticesi, kötülük oluyor. Bunun doğruluğu şu manadaki şiirden anlaşılır:

O ki, diken tohumu atar;

Nasıl taze üzümler toplar.

Onun bu hastalığı özüne işlemiştir; ilâç kâr etmez. Derdi de yerleşmiştir; ilâcın faydası olmaz. Tıpkı: Mizacı bozulan gibi.. Bir şeyin özü, kendi özünden ayrılır mı?. Bu manada gelen bir şiir şöyledir:

Habeşî'nin siyahlığı nasıl gider?.
Siyahlık aslîdir, soyuna çeker.

Durum anlatıldığı gibi olunca, biz ne yapabiliriz?. Bu manada şu âyet-i kerime sarihtir:

— «Allah onlara zulmetmedi; lâkin onlar, kendi nefislerine zulmederler.» (16/33)

***

Evet.. Sırf hayır olan bir mana, sırf şer olan bir şeyi davet eder; şundan ki: Hayırlı olmanın hakikati zahir olup, meydana çıksın..

Sonra..

Eşya, ancak, zıdları ile açıklanabilir.

Hayır ve kemal, hazır oldukları zaman; şer ve noksanlık, karşısından ayrılmaz .olur.

Şu mana da açıktır: Güzellik ve cemal elbette ayna ister. Ayna ise., ancak bir şeyin karsısında olmalıdır.

Şu manada hiç bir şüphe yoktur: Şer, hayrın aynasıdır; noksanlık dahi kemalin aynasıdır; karsısında durur. Noksanlık azalınca, kemal artar; şer azalınca da, hayır bollaşır.

Asıl şaşılacak mana şudur: Bu kötüleme, övme manasının yüzünden açıldığı zaman; şer ve noksanlık hayra ve kemale mahal olur.

Yukarıda anlatılan manalar açısından bakılınca, şunda şüphe olmadığı görülür: Kulluk makamı bütün makamların üstündedir; çünkü: Bu mana kulluk makamında eksiksiz ve ekmeldir. Bu makamla ancak sevilen zatlar şerefyab olurlar. Sevenler ise., müşahade zevkine dalıp lezzet alırlar. Kullukla lezzete dalmak, onunla ünsiyet etmek ancak, sevilen zatlara mahsustur. Yâni: Yüce Hak tarafından sevilmiş olanlara.. Sevenlerin ünsiyeti sevilen zatı müşahedededir. Sevilmiş olanların ünsiyeti ise., sevilen Yüce Hakkın kulluğundadır.

İşbu kullar, bu ünsiyet, bu devlet ve bu nimetle şerefyab olmuşlardır.

Anlatılan bu meydanın süvarisi olan üstün zat, mutlak olarak: Dünyanın ve Âhiretin efendisidir; evvellerin ve âhirlerin efendisidir; Alemlerin Rabbi Allah'ın sevgilisidir. Salâvatın en tamı ona, saygıların en eksiksizi ona..

***

Asıl dileğim odur ki: Bir şahıs, bu devlete sırf ilâhî ihsan olarak ersin. Ama önce şöyle olmalı: Resulullah S.A. efendimize mütabaatta, tam olarak yerleşsin.. Sonra bu mütabaat, onu en yüksek zirveye çıkarır.

İşbu anlatılan durum şu âyet-i kerimede manasını bulur:

— «Bu, Allah'ın fazlıdır; onu dilediğine verir. Ve.. Allah, büyük fazlın sahibidir.» (62/4)

***

Anlatılan şerden ve noksandan murat, onlara karşı ilmî bir zevke sahip olmaktır; onlarla sıfatlanmak değildir. İşbu ilmin sahibidir ki, Yüce ve Mukaddes Allah'ın ahlâkı ile ahlâklı olmuştur. Aynı zamanda anlatılan ilim: Sözü edilen ahlâka sahip olmanın bir neticesidir. Kendilerinde bu iki hale karşı, ilmî bir ilgiden gayrı, bir şey olmayınca, bu makamda nasıl bir yeri olabilir?. Kaldı ki bu ilim, ancak, katıksız hayrı, tam olarak müşahede sonunda gelir. Bu müşahedenin yanında, başka her şey, şer olarak görünür. Bu müşahede ise., ancak mutmainne nefis, kendi makamına nüzul ettikten sonra olabilir.

Anlatılan mananın olması için, bazı şeyler gerekir. Şunu hemen açıkça anlatalım: Bir kul, nefsanî .hazzını atmadıkça, onun hazzını yere vurmadıkça, halen anlatılan mertebeye eremez. Şanı Yüce Mevlâsının kemalinden kendisine nasip gelmez. Hele kendini Mevlânın aynı, sıfatlarını da onun sıfatları itikad eden kimse bir yana.. Yüce Allah, böyle bir halden yana, tam bir üstünlüğe sahiptir Kaldı ki, böyle bir itikad: Esma ve sıfatta ilhaddır. Bu itikada sahip olan zümre; Yüce Allah'ın şu buyruğu altına girmişlerdir:

— «Onun esmasında ilhada düşenleri bırak.» (7/180)

***

. Şu da bir başka hakikattir: Cezbesi, sülûkunu geçen herkes, sevilenlerden olamaz. Ama, sevgililer arasına girmek için, cezbenin takaddümü (daha önde olması) şarttır.

Evet..

Her cezbe, mahbubiyet manasından bir nebze bulunur; şundan ki: Cezbe onsuz olamaz.

Anlatılan bu cezbeli mana: Arızalar babından, arızî bir sebepten onlarda hâsıl olmuştur; zatî değildir. Çünkü zati mana, eşyanın hiç biri ile muallel değildir. Şunu görmez misin ki: Her müntehi sayılan kimseye, sonunda cezbe müyesser olur. Hem de, kendisi sevenler zümresine dahil olduğu halde.. Bu meyanda, kendisinde, arızî bir vasıta ile mahbubiyet manası zahir olur. Halbuki bu, onun için yeterli değildir. Yani: Bir salik için, sırf sevilen olmak yeterli değildir. Anlatılan arızî şey, (Yani: Cezbe) bir manaya göre: O kimsede, tasfiye ve tezkiyedir.

Anlatılan arızî mana, özellikle müptedilerde görünür ki bu: Resulullah S.A. efendimize ittiba olarak meydana gelir. İsterse, umumî manada olsun. Aynı mana, müntehi sayılanlarda da olur. Bu dahi, Resulullah S.A. efendimize bir ittiba sonucudur.

Aynı mananın, zatî yönden gelen bir fazilet olarak zuhuru; mahbub zatlarda dahi, Resulullah S.A. efendimize tabi olmaya bağlıdır.

Bu hususta, açık olarak şunu demek istiyorum:

— Bu zatî mananın zuhuru, sırf Resulullah S.A. efendimizle zatî münasebet yolundan olmaktadır.

Bu münasebeti şöyle anlatabiliriz: Bir isim düşünün; ki o: Resulullah S.A. efendimizin Rabbidir. (Yani: O ismin sahibi) Resulullah S.A. efendimizin Rabbi olan (terbiyesine gelen) isim ise., anlatılan bu hususiyette vakıaya uygundur. Yani: Anlatılan mana hususiyeti babında..

İşbu saadet, anlatılan sebeple kazanılır. Yani: Resulullah S.A. efendimize tabi olmak yolundan.. Ama, tam manası ile..

Doğruyu en iyi Allah bilir. Gidiş ve dönüş onadır. Hakkı meydana çıkaran Allah'tır; bu yola hidayet eden odur.

***

Başa dön

 

010.MEKTUP

a) Kurb (yakınlık) ve Bu'dün (uzaklığın) husulü.
 

b) Farkın ve vaslın, (ayrılığın ve birliğin,) alışılmamış şekilde manalandırılması.
    

Üstteki mevzular, bu makama münasip ilimlerle anlatılacaktır.

***

İMAM-I RABBANÎ Hz. bu mektubu büyük şeyhi Muhammed Bakibillah'a yazmıştır.

***

Bu babda hizmete duranların en küçüğünden bir arzuhaldir. Şöyle ki:

Ara hayli uzadı. Bu yüce kapıya hizmete duranların hallerine, benim için hiç ittila nasip olmadı. Bu hale intizar da arttı.

Üstteki manada bir şiir şöyledir:

Şaşılmaz, can bulur ruhum geldiği zaman;
Selâm, uzaktaki vefalı dosttan haman.

Bu manada söylenen bir başka şiir de şöyledir:

Bildim gayrı, katılamam kervanına;
Kâfi, uydum çan sesinin yankısına.

Ne kadar şaşılacak bir iştir. Şöyle ki: Bu'dün nihayetine kurb ismini vermişler; firakın sonuna da vuslat.. Sanki onlar, bu mana zımnında, şuna işaret etmektedirler: Vuslat ve kurb yoktur..

Bu manada bir şiir şöyledir:

Nasıl erilir o saadete hep oralar;
Yüksek yüksek dağlar, tehlikeli uçurumlar.

Şüphesiz sonsuz hüzün, daimî tefekkür imdada ve yardıma gelir; işin sonunda murad olan. iradesi ile mürid olur. Mahbub ise., muhib ve sevilen zatın mahabbeti ile mübtelâ olur.

Üstte anlatılan manada, Resulullah S.A. efendimizin hali bilinen bir durum.. Zira onun: Murad olma, mahbub olma makamı var iken; mürid ve muhib oldu. Şüphesiz bu halini de kendisi anlattı. Kaldı ki o: Daimî bir hüzün ve tefekkür içinde idi.

Anlatılan manada, Resulullah S.A. efendimiz söyle buyurdu:

— «Hiç bir peygambere, bana olduğu kadar eziyet edilmemiştir.»

Asıl muhibler, (sevenler) mahabbetin ağırlığına tahammül edenlerdir. Böyle bîr ağırlığı taşımak, mahbublara zor gelir.

Bu manada bir şiir:

O şeyin ki çok kıssası var;
Yapılsa nice şerhi çıkar.
 

Bir başka şiir de şöyledir:
 

Hep böyledir aşkın hikâyesi;
Olmaz hiç bitip tükenmesi..

***

Bu arzuhali getiren Şeyh İlâhbahş'ta; cezbe ve mahabbet çeşidi bir hal başladı. Onun teşviki ile, hizmetinizin devamı ile şerefyab olanlar çanında birkaç kelime meydana geldi.

Onun hakkında asıl gaye şu ki: Kendisi mülâzemet şevki izhar etti; bu hadde kadar geldi. Daha önce. irade babında bazı şeyleri izhar eylemişti. Bu Fakir, onda; bir duraklama, esas muradına erme işinde tehir manası sezince, mücerret mülakatla yetindi. İşbu cümleleri, anlatıları manadan ötürü sıraladık.

***

Bu hususta daha fazla açılmak, edep dışı sayılır.

***

Başa dön

 

011.MEKTUP

a) Bazı keşiflerin beyanı, nefsin kusurlarını görme makamının husulü ve bütün hallerde onu itham etmek.

b) Ebülhayr Şeyh Ebu Said Harraza ait üç cümlenin manası ve sırrı.

c) Arkadaşlarından bazısına ait hallerin beyanı.

***

İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu mükerrem şeyhi Muhammed Bakibillah'a yazmıştır.

***

Kulluk babında en küçük Ahmed'den bir arzuhaldir.

Beni daha önce yerinde gördüğün bir makam vardı; mübarek emir icabı, mülâhazadan sonra, üç halifenin oradan geçişine nazar vaki oldu.

O makamda, benim için bir durak ve istikrar yoktu; bunun için, ilk vehlede onları orada görememiştim. Kaldı ki, orada: Ehl-i Beyt'in iki imamı (Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin) bir de İmam Zeynelabidin'den başkası için bir sebat yoktur. Allah onların cümlesinden razı olsun. Fakat, bunlar da buradan geçtiler. Dikkatle nazar edildiği takdirde, bunu idrâk mümkün olur.

Gelelim, nefsimi ilk önce oraya münasip görmemeye.. Bu münasebetin olmayışı, iki şekilde olmaktadır. Şöyle ki:

BİRİNCİSİ: Yollardan herhangi bir yolun zuhur etmeyişidir. Şayet bana, orası için bir yol gösterilmiş olsaydı; bu münasebetsizlik ortadan kalkardı.

İKİNCİSİ: Mutlak surette burası ile münasebetin olamayışı. Böyle bir durum ise, şekillerin hiç biri ile zeval kabul etmez.

Bu makama ulaştıran yol ikidir; bunların üçüncüsü yoktur. Demek istiyorum ki: Nazarda, bu iki yolun dışında bir başka yol zuhur etmez. Şöyle ki:

BİRİNCİSİ: Nefsin noksanını ve kusurunu görmek; hayırlara dair niyetinde dahi onu kuvvetli cezbe ile ithamdan azade bırakmamak.

İKİNCİSİ: Sülûkunu tamamlayan mükemmel meczup zatın sohbeti.

Allah-ü Teâla, üstün inayetinizin bereketi ile istidat kadar bana birinci yolu nasip eylesin.

Şöyle olmalıyım: Benden sudur eden her hayır işte, mutlaka nefsimi itham edeyim; hiç durup dinlenmeden, kalbim karar kılmadan o işte onu itham altına alayım.

Hatta kendimi şöyle göstermeliyim: Sağ tarafımdaki meleğin yazabileceği hiç bir hayırlı amel benden çıkmadı.

Şöyle itikat etmeliyim: Sağımdaki kitabım, hayırlı amellerden yana boştur. Onun kâtipleri de yazmaktan yana atıl dururlar. Bu durumumla, Yüce Hakkın kabulüne nasıl müstahak olurum?

Şöyle bilmeliyim: Bu âlemde bulunan Frenk kâfirleri, zındıklar, mülhitlerin cümlesi benden daha faziletlidir; hem de her yönü ile.

Tüm şerrin kaynağı benim.

***

Cezbe cihetine gelelim. Her ne kadar seyr-i ilellah yolunun tamam olması ile sülük tamamlanmış olsa dahi; cezbenin gereği ve bölünmez parçalan sayılan cinsten bir şeyler kalmıştı. Şu anda, o bakiyeler dahi tamam oldu; ama fena zımnında. Bu fena dahi, seyr-i fillah makamının merkezinde vaki olmuştu.

İşbu anlattığın; fena hallerini, daha önceki arzuhallerimde tamamı ile yazmıştım.

Burada vaki olan fenadan murat, Hace Übeydullah Ahrar'ın kelâmında belirttikleri olabilir. Ki o, büyük zatların bu manada dediklerini şöyle anlattı:

— Bu fena işinin nihayeti, öyle bir fena halidir ki; zatî tecelli ve seyr-i fillahta tahakkuk sonu gerçekleşir. İrade fenası ise, anlatılan fena hali şubeleri cümlesinden sayılır.

Bu manada bir şiir şöyledir:

O ki bulmaz, fena Mevlası sevgisinde;
Nasipsizdir, onun kibriyası izinde.

Bu makamla münasebeti olmayanlar, nazarda kalmışlardır; iki taife olarak anlatılır:

BİRİNCİ TAİFE: O makama teveccüh ederler; o makam yoluna talip olmuşlardır.

İKİNCİ TAİFE: O makama iltifatları olmadığı gibi; kendilerinde o yöne teveccüh de yoktur.

Ancak Yüce Hazret'in teveccühü; (
İmam-ı Rabbani Hz. kendi şeyhi Muhammed Bakibillah'ı kasd ediyor.) ikinci yolda daha şiddetli zuhur buluyor. Yani: O makama ulaştıran iki yolun ikincisinde.. Bu yola olan münasebet, daha açık oluyor.

Yüce Hazretinizden emir almış olduğumdandır ki; anlatılan misillu işleri yazıp beyan etmeye cesaret ettim. Bu da, emre imtisal sayılır. Yoksa, ben şu dünkü Ahmed'im; asla değişmedim.

***

İkinci Maruzat.

Bu makamı, ikinci kere mülahaza esnasında, bir başka makamlar peydah oldu; onlar birbiri üstündeydi. İnkisarla, iftikâr izharı ile teveccühten sonra; bir evvelki makamın üstüne ulaştığım zaman bana ayan beyân belli oldu ki orası: Hazret-i Osman Zinnureyn'in makamıdır. Allah ondan razı olsun. Kalan Hulefa-i Raşidin bu makamdan geçip gitmiş.. Allah onlardan razı olsun.

İşbu makam, kemale erdirmek ve irşad makamıdır. Bu mertebede böyle olduğu gibi, bundan sonra anlatılacak iki mertebede dahi durum aynıdır. Yani: Onlar da irşad ve tekmil makamıdır.

Daha sonra, bunun üstündeki makama göz ilişti; oraya ulaştığım zaman bana belli oldu ki; Orası Hazret-i Ömer'ül-Faruk'un makamıdır. Allah ondan razı olsun.

Kalan iki halife dahi buradan öteye aşmıştır.

Sonra, Hazret i Sıddık-ı Ekber'in makamı zuhur etti. Allah ondan razı olsun. Oraya da vâsıl oldum. Hace Bahaeddin Nakşibend Hz. ni, meşayih arasında, bütün makamlarda bana arkadaş buldum. Kalan üç halife dahi buradan geçmiş.. Arada; ancak ağmak, makam, mürur ve sebattan başka fark yoktur.

Bu son ulaştığım makamın üstünde hiç bir makam görülmüyordu; ancak, Hatem'ün-Nebiyyin vel-Mürselin Resulullah S.A. efendimizin makamı müstesna.. Salatların eksiksizi ona, saygıların en tamamı ona..

Hazret-i Ebu Bekir Sıddık'ın tam makamı hizasında bir başka makam zuhur etti. Allah ondan razı olsun. Hem nuranî, hem de cidden yüksek bir makamdı. Onun benzerini hiç görmedim. Bu makama nazaran, onun biraz yüksekliği vardı. Sofanın, yerden biraz yüksekliği gibi.. Bu arada bana belli oldu ki: Burası mahbubiyet makamıdır.

İşbu makam, pek süslü ve nakışlı bir makamdı. Onun bana yansımasından dolayı, kendimi dahi süslü ve nakışlı buldum.

Sonra, bu keyfiyet içinde kendimi lâtif bir şekilde buldum. Kendimi, hava misali, bir parça bulut misali ufuklara yayılmış buldum. O kadar ki: Yerin bazı yanlarını da kapladım.

Hazret-i Hace Nakşibend, Sıddık makamında idi; ben dahi kendimi, aynı hizada, keyfiyeti arz edilen makamda buldum.

***

Üçüncü Maruzat..

BU AMELLER'le iştigali terk etmek, hoş görülmüyor. Şundan ki, âlem dalâlet dalgalarında boğulmakla yüz yüzedir. Bir kimse, kendinde bu dalgalardan kurtulma gücünü bulduktan sonra; nasıl onun için nefsine hoşgörü yolu tanınır? İsterse, onun özünde bir başka yol bulunsun; herhalde bu işle uğraşmak zarurîdir; hoştur. Şu şartla ki: Bazı vesvese, akla gelen uygunsuz duygulara karşı istiğfar bırakılmaya.. Bilhassa, bu amelin işlenişi esnasında.. Bu şart dahi, rıza tahtına dahildir. Bu şartın mülâhazası olmadan olmaz; pek alt kalır. Ancak anlatılan mülâhaza olmadan dahi Hâce Bahaeddin Nakşibend ve Hace Alâeddin Attar Hz. için BU AMELLER (
BU AMELLER: Tabirinden murat, kulların irşadı ile ilgili ameller olsa gerektir.) hoş görülür. Onlarda bu mülâhaza şart değildir.

Bu Fakir'in ameline gelince, anlatılan mülâhaza şartı olmadan bazı kere rızaya dahildir. Bazen dahi dûn (alt) kalmaktadır.

**

Dördüncü Maruzat..

Nefehat isimli eserde anlatıldığına göre Şeyh Ebu Said Ebül- hayr şöyle demiştir:

— Aynı (özü - esası - aslı) kalmadıktan sonra; eser nasıl kalsın?. Ne boş bırakır; ne de yok eder, (Yani: Bir yandan yeniler; bir yandan tüketir.)

Doğrusu şu ki: Bu kelâm, bana ilk nazarda, biraz karışık geldi. Zira Muhyiddin b. Arabî ve onu izleyenler şuna kaildirler:

— Allah-ü Teâlâ'nın malumatından malum bir şey olan ayn'ın zevali muhaldir. Aksi halde, ilim cehle döner. Ayn kalır da eser gider.

Hâsılı: O cümle zihne yerleşip kaldı. Şeyh Ebu Said'in kelâmı hiç bir açıklık kazanmadı. Bilâhare, tam bir teveccühten sonra, bir yönü ile subhan olan Yüce Hak, bu kelâmın sırrını çözdü, işte o zaman şu bir gerçek oldu: Ne aynı kalmış; ne de eser var. Bu manayı, aynı şekilde özümde dahi buldum; hiç bir müşkül yanı kalmadı.

Anlatılan marifet makamına da göz ilişti; onu, cidden çok yüksek gördüm. Şeyh ve yolunda gidenlerin beyan ettikleri makamdan üsttü.

Üstte anlatılan iki ayrı görüş, birbirine menfi yönlü değildir. Çünkü: Biri, bir makamda; diğeri de başka bir makamdadır. Bu bahsin tafsili, anlatılsa uzun ve yorucu olur.

Şeyh Ebu Said Ebülhayr'ın anlattığı mana zuhur etti. Yani: Tecelli yönünden. Bu tecellinin de neden ibaret olduğu, devamının nasıl olduğu belli oldu. Nadirattan olsa dahi, bu tecelliyi özümde devamlı buldum.

***

Her ne hal ise, kalbim kitap mütalaasına meyilli değil; bir tat da almıyor. Meğer ki içinde büyük meşayihin menkıbeleri, makamlarda olan üstün halleri bulunan kitaplar ola. Bu gibi kitapları mütalaa bana hoş gelmektedir. Geçmişteki meşayihin hallerine daha fazla rağbet var. Hakikatlara ve marifetlere dair kitapları okumaya güçlü değilim. Bilhassa, vahdet-i vücud sözlerine ve tenezzülât mertebelerine dair olanlara.. Bu babda, kendimi Şeyh Alâüddevle ile çok bağlı bulmaktayım. Bu meselede; zevk ve hal olarak onunla birliğim. Ne var ki, ilim-i sabık, onları inkâra beni yanaştırmıyor; o yolun erbabını sert çıkışı bırakmıyor. İşbu hal, Şeyh Alâüddevle'den dahi sudur etmişti.

***

Defalarca, bazı hastalıkların defi için tarafımdan teveccüh oldu tesiri de görüldü.

Aynı şekilde, berzah âleminde (kabirde) bulunan bazı ölülerin halleri de görüldü; açığa çıktı. Aynı zamanda bunlardan, elem ve sıkıntıların defi yönünde dahi teveccüh vaki oldu; tesiri de görüldü. Ne var ki, şu anda teveccüh gücü kalmadı. Eşyadan herhangi bir şey için özümü toplayamıyorum. Sebebi şu ki: Bu Fakir hakkında bazı müsaderelerin çıkması, bazı insanların zulmü, cevri ve işi zora dökmeleridir. Bu taraftaki yakınlarımın çoğuna zulüm ettiler; haksız yere yerlerinden attılar. Durum anlatıldığı gibi olmasına rağmen, gönüle hiç bir toz konmuyor; kalbe bir ağırlık ve sıkıntı da gelmedi; onlara bir kötülük kastının çıkması şöyle dursun.

***

Arkadaşlardan bazıları, bu cezbe makamında müşahede ve marifet elde ettiler; ama şu ana kadar, sülük menzillerine, konamadılar Şimdi ben, onların hallerinden bir nebze anlatayım; onları makamınıza arz edeyim. Ümid odur ki: Allah-ü Teâlâ onları, cezbe cihetinin tamam olmasından sonra, sülük devleti ile şerefyab eyler.

Başlıyorum:

Şeyh Nur, bu makamla tutulup mahpus kalmıştır. Henüz cezbe makamının üstünde bir noktaya ulaşmadı. Duruşlarda ve hareketlerde sıkıntı görmekte: iyiyi, kötüden ayırt edememektedir. Arzu dışında, işi duraklamaya kaldı

Aynı şekilde, arkadaşlardan pek çoğunun işi duraklamaya kaldı. Sebep: Edebe riayetin olmaması.. Bu babda ben, şaştım kaldım. Çünkü, bu taraftan onların duraklamasına bir arzu yoktur; herhalde onların terakkisine arzu vardır. Asıl istenen de budur. Bir istek vaki olmadan, onların işlerinde böyle bir eğlenme vaki oklu; halbuki gidilse yol pek yakın.

Mevlâna Ma'hud, son noktaya ulaştı. Cezbe işini tamamladı; bu makamın berzahiyetine vâsıl oldu. Bir yönü ile farkı, nihayete erdirdi. Önce sıfatları gördü; hattâ kendinden ayrı olarak, sıfatların kaim olduğu nuru gördü. Kendini dahi, boş bir kalıb olarak buldu. Daha sonra, sıfatları zattan dağılmış gördü. İşbu hal üzere, anlatılan görüşle cezbe makamından; ehadiyet makamına ulaştı. Şu anda, âlemden ve kendinden geçmiş durumda.. O kadar ki: Ne ihataya, ne de maiyete kail olmaktadır. İçeriden daha içeri bir yöne dönüktür. Dolayısı ile, kendisinde hayret ve cehaletten gayrı hâsıl olan bir şey yoktur.

Aynı şekilde, Seyyid Şah Hüseyin dahi, son noktanın yakınına ulaştı. Yani: Cezbe makamında.. Öyle ki: Başı son noktaya değdi. Sıfatları da, zattan dağılmış buldu. Amma, her mahalde Ehad Zat'ı bulmaktadır; zahiren de hazzını alıyor.

Meyan Cafer dahi, son noktanın yakınına aynı şekilde ulaştı. Çoğunlukla şevk ve neşe içindedir. Hüseyin Şah'a da yakındır.

Kalan arkadaşlar, birbirinden farklı durumdalar.

Meyan Sinan, Şeyh İsa, Şeyh Kemal cezbe makamında üst noktaya ulaştı.

Şeyh Kemal, nüzule dönüktür.

Şeyh Nagürî, üst noktanın altına ulaştı; ama önünde henüz alacağı çok mesafe var.

Burada kalan arkadaşlardan, sekiz, dokuz ve on şahıs üst noktanın altına vardı. Noktaya ulaşanlar da var. Bazıları da, nüsul hazırlığı içinde.. Bazısı da, ona yakın; bazıları da ondan uzakta..

Şeyh Meyan Müzzemmil, nefsini yok saymaktadır. Sıfatlan asla bağlı görmekte; mutlak varlığı her mahalde bulmaktadır. Eşyayı itibardan düşen serap gibi görüyor; belki de hiç bir şeye benzer görmüyor.

Mevlâna Ma'hud, taliplere beğenilen işleri talim için, bu hususta bir yönlü icazet çıkarıyor. Lâkin, cezbe haline uygun bir icazet..

İstifade edilmesi gereken bazı işler vardı; ama gelmekte acele etti; eğlenmedi. Pek mukaddes huzura vardığı zaman, kendi iyiliğine olan işleri, emir buyurursunuz. (Bu mektubu götüren zatı kasd ediyor.)

Bu Fakir'in bilgisinde olanları arz etmiş oldum; hüküm sizdedir.

Hace Ziyaeddin Muhammed, günlerdir burada. Hülâsa olarak, huzur ve cemiyet hali elde etti. Maişet sebeplerinin azlığından olacak, bir başka işe gönül vermeye gücü yetmedi; sonunda askere gitti.

Mevlânâ Şir Muhammed'in oğlu, nezdinizde devamlı kalmak için, o tarafa doğru yola çıktı. Bir miktar huzuru ve toplu hali var; ama, bazı engeller sebebi ile lâyıki üzere terakki edemedi.

Bu manada daha fazla açılmak, edep dışıdır. Bir şiir:

İnsana düşen odur ki, zaman haddini unutturmaya..

***

Üstteki maruzatımı yazdıktan sonra, bazı keyfiyete ve halete uğradım; onların, yazı ile beyanı mümkün değildir.

Bu mahalde, iradenin fena bulması tahakkuk etti. Tıpkı daha önce, murad olan işlere irade ile bağlanmanın yok olup gittiği gibi.. Maruzatımda anlattığım gibi, iradenin aslı kalmıştı; şu anda iradenin damarları da tamamen kesildi. Şu anda, ne murad var; ne de irade..

Anlatılan fena halinin, nazarda dahi sureti zahir oldu: bu makama münasip bazı ilimler, feyiz yollu geldi. Bilgilerin sıklığı, vaktin darlığı icabı bu ilimleri yazmak zor. Bunun için, kalem boynunu yazmaktan aldık.

Bu fena hali ile tahakkuk, ilimlerin feyiz yollu gelmeleri; vahdet ötesi has bir nazarla oldu. Her ne kadar, bir emr-i mukarrer olarak; vahdet ötesinde nazar yok?a da, hatta, öyle bir nisbet dahi yoktur. Lâkin, o makamın suretini vahdetin ötesinde görmekteyim. Onu her ne zaman, arz etmeye kalksam, yazmaya cesaret bulamıyorum. Yakin mertebesine ulaşıncaya kadar bu böyle kalacak. Onun öyle olduğuna şüphe yoktur. Tıpkı Akre'nin, Dehli ötesinde olduğu gibi.. Bunun böyle olduğuna hiç şüphe izi düşmemiştir.

Nazarda vahdet, vahdet ötesi, hakikat namına anlatacağım bir makam, ötesinde Hakkın olduğunu anlatacağım bir yer yok; ama, hayret ve cehalet anlattığım görüş sebebi ile bozulmamıştır.

Durum anlatıldığı gibi olunca, ne arz edeyim? bilemiyorum. Her şey, tenakuz içinde tenakuz.. Söz bağına getirmek mümkün değil isterse, hal onda şüphe götürmeyen bir şekilde tahakkuk etmiş olsun.

Allah-u Teâlâ'dan bağışlanmamı dilerim. Söz, fiil, hatır, nazar olarak, Yüce Allah'ın istemediği şeylerden tevbe ederim.

**

Şu anda hakikat olan bir şey daha oldu. Daha önce, sıfatların fenası sandığım fena hali; hakikatta olduğu gibi, sıfatların hususiyetleri fenası imiş,. temyizleri zımnında olanlarmış.. Hali ile, sıfatlar, vahdet zımmına girince; hususiyetler de ortadan kalkıyor. Onların fenası dahi, bundan dolayı tevehhüm ediliyor.

Şu anda, sıfatlar silinip kayboldu; onlardan hiç bir şey kalmadı. İsterse indiraç ve indimaç yollu olsun. Ehadiyet kahrı, hiç bir şey bırakmadı, icmal yollu olsun, tafsil yollu olsun; ilim mertebesinden hasıl olan temyiz de kalmadı. Tamamen nazar, harice döndü. Var olan Allah'tır; onunla ikinci bir şey yoktur; şu anda dahi durum böyledir. Bu andaki hale de anlatılan mana uygundur..

Sabık ilim, anlatılan (üstte siyah yazılı) hadis-i şerifin zımnındadır; ama hal olarak değil..

Ümid edilen odur ki: Bu fikrin doğruluğu ve yanlışlığı üzerine, bir uyarma meydana gele.

Mevlânâ Kasım için; tekmil makamından nasip görülmektedir. Aynı şekilde, arkadaşlardan bazıları için de bu makamdan nasip görülmektedir.

Hakikat hali, en iyi bilen, Yüce Subhan Allah'tır.

***

Başa dön

 

012.MEKTUP

a) Fena ve bekanın elde edilmesi..

b) Her şeyde has yüzün ortaya çıkması..

c) Seyr-i fillâhın hakikati.

d) Zat-ı berkî tecellisi ve diğerleri..

***

İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu büyük şeyhi Muhammed Bakibillah'a yazmıştır.

***

Kulların en küçüğü Ahmed'den bir arzuhaldir; hal arzı makamının yücesine sunar.

halini arz eder etmesine ama, kusurlarından hangisini arz edeceğini, o dahi bilemez.

Allah-ü Teâlâ'nın dilediği şey olur; onun istemediği bir şey olmaz. Güç ve kuvvet, ancak Yüce Azim Allah'ındır.

***

Fenafillah ve bekabillah makamları ile ilgili ilimleri; inayeti ile Sübhan Hak açtı. Bundan sonra:

a) Her şeyde has yüz nedir?.

b) Seyr-i fillah işinin manası nedir?.

c) Zat-ı berkî tecellisi nedir?.

d) Muhammedi meşrebdeki kimdir?. Ve.. Anlatılanların benzeri şeyler belli oldu.

***

Her makama ıttıla peydah olmaktadır. Ama, o makamın levazimi ve zaruriyatına göre.. Bundan sonra, oradan geçiş vuku buluyor.

Az bir şey dışında, Allah'ın velî kullarının haber verdiklerinden bir şey kalmadı. Hemen hepsini, illetsiz olarak, gösterdim ve öğrettim. (Yahut: Gördüm, bildim.) Kabul eden etti.

Aynı zamanda, eşyanın kendini yapma olarak görüyorum. Keza kabiliyetlerin ve istidadların da aslını yaratılma çeşidinden yapılmış görüyorum.

Subhan Allah, kabiliyetlerin mahkûmu değildir; zira ona: Hiç bir şeyle aleyhte hükmedilemez.

Bu manada daha fazla açılmayı edep dışı bilerek bırakıyoruz.

Bir şiir:

İnsana düşen odur ki, zaman haddini unutturmaya..

***

Başa dön

 

013.MEKTUP

a) Bu yolun nihayetsiz olduğu..

b) Hakikat ilimlerinin, şeriat ilimlerine mutabık bulunduğu..


***

İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu büyük şeyhi Muhammed Bakibillah'a yazmıştır.

***

Kulların en küçüğü Ahmed'den bir arzuhaldir.

Ah! bin kere ah!.. Bilhassa bu tarikatın (yolun) sonsuzluğundan ötürü.. Hem de bu sür'atli gidişe, iradelerin ve inayetlerin çokluğuna rağmen..

Anlatılan manadan ötürüdür ki, meşayih şöyle demiştir:

— Seyr-i ilellah mesafesi elli bin senedir. Şu âyet-i kerime dahi bu manaya işaret eder:

— «Melekler ve Ruh, öyle bir, günde ona yükselir ki; onun. miktarı elli bin senedir.» (70/4)

İş ye'se girince, ümit kesilince Allah-ü Teâlâ'nın şu kavline yapışmak gerekli oldu:

_ «O, öyle bir zattır ki; insanlar, ümitlerini kestiklerinde yağmuru indirir. Rahmetini dağıtır.» (42/28)

***

Günlerdir, eşyada seyir vaki olmaktadır. Ama irşad talipleri galeyana geldi; ikinci kere ısrar ettiler. Bunun üzerine, genellikle onların işlerine başladım. Ne var ki kendimi bu makama kabiliyetli bulamıyorum. Ancak, mürüvvet ve haya iktizası onlara bir şey belletmeye çalışıyorum. Haliyle, onların ısrarı ve zorlamasının çokluğu bu işe amil oluyor.

***

Daha önce tekrarla yazdığım gibi; vahdet-i vücud meselesinde duraklamış bulunuyordum. Fiilleri ve sıfatları asla bağlıyordum. Ama işin hakikati malûm olunca, duraklamayı bıraktım.

— Her şey ondandır.

Kelâmını pek güzel buldum. Kemal itibarı ile bu cümleyi:

— Her şey odur.

Cümlesinden daha ziyade (yeterli) buldum. Sıfatları ve fiilleri bir başka renkte, yani: Bir başka yüzden aldım.

Her şey, bana tek tek gösterildi; sonra üst makama çıkarıldım. Asla, bir şek ve şüphe kalmadı.

Keşiflerin tümü, şeriata mutabık olarak geldi; şeriatın zahirine kıl kadar aykırı bir durum yoktur.

Keşifler ciheti ile, sofiyeden bazılarının beyan ettiği şeriatın zahirine göre beliren aykırı durum, şu sebepler dolayısı ile olmaktadır:

a) Sehiv yolu ile.. (Manevî yanılma.)

b) Sekir yolu ile.. (Manevî sarhoşluk.) Yoksa, batınla zahir arasında hiç bir aykırı durum yoktur. Bu yola giriş esnasında beliren aykırılık, ancak nazarî bir arızadır; bunun giderilmesi de, teveccühle birleşmeye muhtaçtır. Amma, hakikî manada yolun sonuna varan müntehi zat; batını, şeriatın zahirine muvafık bulur.

Anlatılan manada, ulemanın marifeti ile meşayih-i kiramın marifeti arasındaki fark şöyle anlatılabilir:

— Ulema, delillere ve dış bilgilere dayanarak marifet sahibi olur. Meşayih ise., keşifle, zevkle marifet sahibi olur. O büyüklerin hallerine, sağlamlık itibarı ile, anlatılan mutabaattan daha iyi delil ne olabilir.

***

«İçim daralıyor; dilim dönmüyor.» (26/13) Vakit de daraldı; ne arz edeceğimi bilemiyorum.

***

Bazı hallerin müsveddesini yazmaya muvaffak olmuştum; ama onları bu arzuhallere yazmak mümkün olmadı. Belki, bunda da bir hikmet vardır.

***

Dilek odur ki: Bu mahrum mehcuru; gariplere bol olan teveccühünüzden mahrum bırakmayasınız; onu yolda terk etmeyesiniz.

Söze girişe başlangıç sen oldun;

Varsa uzun söz şayet, sebep oldun..

Bu manada daha fazla açılmak, cür'etkârlık sayılır. Bir mısra:

İnsana düşen odur ki, zaman haddini unutturmaya..

***

Başa dön 

 

014.MEKTUP

a) Bu tarikatta iken, arız olan bazı vakıalar..

b) İrşad olma talebinde olanlardan bazılarının hallerini beyan..

***

İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu, büyük şeyhi Muhammed Bakibillah'a yazmıştır.

***

Kulların en küçüğü Ahmed'den bir arzuhaldir.

Bu kevnî (yaratılmış) mertebelerde zuhur eden tecellilerden bazılarını; bundan önceki mektuplarımda bildirmiştim. Onlardan sonraki tecelliler, külli sıfatları özünde toplayan vücub mertebesinde zuhur etti. Hem de; yüzü kara, kötü bir kadın suretinde göründü. Daha sonra da, ehadiyet mertebesinde tecelli etti. Uzun boylu bir erkek suretinde göründü. Yüksek olmayan, ince bir duvar üzerinde idi.

Anlattığım tecellilerin her ikisi de, şu unvanla zuhur etti: Hakkaniyet.

Ne var ki bu, bundan önceki tecellilerin hilâfına idi; onlar, bu unvanla olmamışlardı.

Bu esnada bana, ölüm temennisi arız oldu. Hayalime şöyle geldi: Kendim Bahr-i Muhit sahilindeyim; ayaktayım. Kendimi oraya atmaya çalışıyorum; ama arkadan bir iple bağlanmışım. Bunun için, denize atlamam mümkün olmuyor.

Bundan bana şu malum oldu: Bu ip, bu bedenle olan bağlantıdan ibaret.. Dolayısı ile, bu bağlantının kesilmesini temenni ettim.

Bundan sonra bana has bir keyfiyet arız oldu. işte o vakit, zevk yollu şu hali buldum: Kalpte, Sübhan Hak'tan gayrı şey kalmamış..

. ***

Bundan sonra; vücuba dayalı külli sıfatlara nazar vaki oldu. Ki bunlar: Mahal ve zuhur yerleri itibarı ile hususiyet kesbetmişlerdir. Sonradan, bu hususiyetler de düştü; hem de tamamı ile.. Sıfatlar, ancak şu unvanla kaldı: Külliye-i vücudiye.. (Her manada varlık..) Başka kalmadı.

Aynı şekilde; onların, anlatılan hususiyetlerden tecerrüdüne de nazar ilişti. O zaman da şu malum oldu: Şu anda sıfatlar, gerçekten aslına verilmiştir Ama, hususiyetlerden tecerrüd etmeden evvel, aslına verilme manası çıkmaz. Meğer ki, cevaz yollu bir durum ola.. Sûrî tecelli erbabının halinde olduğu gibi..

İşbu vakit içinde, hakikî fena tahakkuk etti. İşbu haletle tahakkuk sonundadır ki: Bende ve benden başkalarında olan sıfatları hep bir yoldan buldum; mahal imtiyazları kalktı.

Bundan sonradır ki: İncelik taşıyan gizli şirk çeşitlerinden kurtulmak müyesser oldu.

Artık ne arş kaldı; ne de ferş.. Ne zaman kaldı; ne de mekân.. Hattâ, ne cihetler kaldı; ne de sınırlar.

Durum anlatıldığı gibi olunca, senelerce tefekküre daldığımı farz edelim; bu âlemden bir zerrenin dahi, mahluk olduğuna dair bir bilgi elde edilemez.

Sonra..

Nefsimin taayyününe ve özümde has yüze nazar vaki oldu. Bu taayyün, eski bir elbise suretindeydi. Yırtık pırtıktı; bir şahsa da giydirilmişti. Bildim ki: Bu şahıs, o has yüzdür; lâkin, hakkaniyet unvanı ile suret bulup öyle şekil almamış..

Bu arada, o şahsın üzerinde bulunan ince bir deriye nazar ilişti. Sonradan, kendimi o deri buldum. Taayyün sayılan o elbiseyi de kendime yabancı gördüm. Yani: Benden ayrılıp gitmiş..

Yine nazar, o deri üzerinde bulunan bir nura ilişti; ama o nur, bir an sonra, gözden kayboldu. Aynı şekilde, o elbise ve deri de gözden kaybolup eritti. Ve., önceki cehalet hali baki kaldı.

Bu anlatılan vakıanın tabirini, bilgimin yetiştiği kadar arz etmeye çalışacağım. Yeter ki: Doğruluğu ve yanlışlığı bilinsin. Şöyle ki:

O anlatılan suret, ayn-ı sabitten ibarettir; vücubla imkân arasındaki berzah gibi. Nasıl ki, onların her biri, iki yandan bir yana ayrılır; kemal derecedeki farkla tahakkuk eder.

Elbise ile nur arasındaki deriye gelince., o da: Varlıkla yokluk arasındaki berzahtır. (Aralık, boşluktur.)

Sonradan, kendimi o derinin aynı bulmam ise, berzahiyete ulaşmama işarettir.

Bundan önce, Vakıalarda; kendimi varlıkla yokluk arası berzahta bulmuştum. Bundan zahir olan odur ki: Afaka nispetle durum böyledir ve bu nefse olan nazardır.

Anlatılandan başka bir fark daha zahir oldu ama, yazı sırasında onu unuttum. Bu ve daima hâsıl olmakta olanlar; cehalet ve yabancılıktan başka bir şey getirmedi.

Bu gibi oyunlar, ara sıra çıkıyor; sonradan da kayboluyor. Ancak, ona dair bir marifet kalıyor o kadar..

Bazı vakıaların (rüyaların) tabirinden âciz durumdayım. Onların tabiri zımnında hatırıma gelenlere ise, itimad edemiyorum. Bunun için, size arz etme yoluna cür'et ediyorum. Ümid odur ki: Hazretin uyarması ile, yakin hali hâsıl ola..

Beklenen odur ki: Bu düşük ilgilerden, teveccühünüz bereketi ile necat hâsıl ola.. Aksi halde, iş cidden zordur.

Anlatılan manada bir şiir şöyledir:

Yardımı yoksa kula, Hakkın ve has kullarının;
Melek olsa da, gitmez karası safhalarının.

***

Serhend meşayihinden, Şeyh Abdullah Niyazi'nin oğlu Şeyh Taha ki; bu zatla Hacı Abdülaziz arasında tam bir sevgi bağı vardır. Kendisi, mübarek ayaklarınızı öpmeyi dilemektedir. Aynı zamanda inâbe ve bu tarikat-i aliyye-i şerifeye girmek isteği de var. Sadakatle, ingin gönülle bana iltica etti; kendisine istihare emrini verdim. Zahirde bir bağlılığı da var.

***

Burada zikir yolu akınlar, çoğunlukla rabıta yolu ile uğraşmaktalar. Rüyada gördüğü mana sebebi ile. bazıları rabıta almak için geliyor. Bazılarının da, Dehli'den gelmeden önce rabıta ile bağı var; baştan, huzur ve istiğrakla da gitmektedirler.

Onların bazısı, sıfatları asla vermektedir; yani: Sıfatları ondan görmektedir. Bazıları da böyle değildir. Lâkin, onlardan hiç biri, vahdet-i vücud yoluna gitmemektedir; hattâ nurlara ve kesiflere de..

Molla Kasım Ali, Molla Mevdud Muhammed ve Abdülmümin; cezbe makamında üst noktaya vâsıl oldular. Fakat, Molla Kasım, nüzule dönüktür. Diğerlerinin nüzulü malum değil..

Şeyh Nur, o noktaya yakındır; ama henüz oraya ulaşmadı.

Molla Abdurrahman dahi, o noktaya yakındır; ama arada az mesafe var.

Molla Abdulhadi'nin kendinde, istiğrakla huzur var. Şöyle diyor:

— Mutlak münezzeh şanı büyük Allah'ı eşyada tenzih sıfatı ile müşahede ediyorum. Keza fiilleri de, o Yüce Zat'tan görmekteyim.

***

Taliplere ve istidadlılara gelen feyizler; ancak yüceliğinizden gelen bir devlettir. Onların feyizleri babında, bu Fakir'in bir katkısı yoktur.

Bir mısra:

Ben yine o Ahmed'im, değişmedim.

***

Vakıalardan bir vakıa (rüya) esnasında şöyle demiştiniz:

— Eğer onda mahbubiye; manası olmasaydı; maksada erişmekte çok duraklama olurdu.

Böylece, inayetinizle mahbubiyeti de beyan etmiş oldunuz. Bu kelâmdan, benim tam bir ümidim var. Bu cür'etlerin hemen hepsi de ondan geliyor.

***

Başa dön 

 

015.MEKTUP 

Bazı saklı sırlarla, hübut ve nüzul (iniş ve düşüş) makamı ile bağlantısı olan hallerin beyanı..

***

İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu büyük şeyhi Muhammed Bakibillah'a yazmıştır.

***

Bu, hazır olduğu halde gaib olmuşun; bulduğu halde yitirenin; dönük göründüğü halde iraz etmişin bir arzuhalidir. (Mektubudur.)

Onu, uzun bir süre taleb etti; buldu. Sonra, işi bir başka mertebeye erişti: Eğer ararsa kendini buluyor.

Şu anda, onu. yitirdi; ama nefsini buldu. Yani: Kendini.. Onu yitirmesine, kaybetmesine rağmen; aramıyor ve ondan bir haber de sormuyor.

İlim açısından bakılsa: Hazır, bulucu, dönük durumda..

Zevk cihetinden bakılsa: Kaybolmuş, yitik, yüz çevirmiş halde..

Zahirde baki; ama batında fanidir.. Beka gözü ile fanidir; ama fena gözü ile de bakidir. Ne var ki, fena ilmî yönlüdür; beka ise, zevke dayalı..

Artık işi, hübut ve nüzula (Yani: Düşüp inmeye) kaldı; suuda ve uruca (yükselerek çıkmaya) engel var.

Her ne zaman onu, Mukallib'ül - kulub'a (kalblerir sahibine) kalbden alıp yükseltseler; tekrar onu. Mukallib'ül - kulub'dan alıp kalp makamına indirirler.

Ruhun, nefis elinden halâs bulmasına; nefsin dahi itminan sonrası, ruh nurlarının baskılarından kurtulmasına rağmen, yine onu: Ruh ve nefis cihetine birleştirici eylediler. Onu, anlatılan iki cihetin berzahiyeti ( boşluğu) ile yüz yüze getirdiler.

Ona, üstten faydalanmayı; alta da faydalı olmayı bir arada verdiler. Buna sebep: Üstte anlatılan berzahiyet durumudur.

Şimdi istifade kaynağında faydalıdır; faydalı gözündeyse.. istifadelidir.

Bu manada bir şiir şöyledir:

Ey o kıssa ki, girilse şerhine uzar;
Nasıl uyulsun, yazıldıkça kalem kırar.

***

Bir başka maruzat..

Sol el, kaîb makamından ibarettir. Ama bu makam, kalblerin sahibi yüce varlığa yükselmeden öncekidir. Yüksekten düştükten sonra, kendisine inilen kalp makamı ise., bir başka makamdır. Burası, sağla sol arası bir boşluktur. (Yani: Berzah..) Erbabına açık olan mana da budur.

Sülûku olmayan meczuplara gelince.. Bilhassa kalp erbabı olarak, kalblerin sahibi zata ulaşmaları sülûke bağlı bir durumdur.

Bir makamın, herhangi bir şahsa bağlanması; o makamda, o şahıs için belli bir makamın olmasından kinayedir. O makam erbabı kimselere bakarak; bu şahsın, orada belli bir imtiyazı vardır. Bu imtiyaz cümlesinden olarak; üzerinde durduğumuz mana için, cezbe halinin önceden gelmesidir.

Anlatılan makama uygun olan ilimlerin ve marifetlerin menşei has beka makamı; kalp makamı ilimlerinin tahkiki; cezbenin, sülûkun, bekanın ve benzeri işler yazılması vaad edilen risalede tafsilatı ile yazılmıştır.

***

Seyyid Şah Hüseyin, telaşla ve acele ile yola çıktı. Gönderilen yazının temize çekilmesine fırsat kalmadı. İnşaallah, tezce mütalaanıza sunulur.

Aziz Mütavakkıf, cezbe makamının üstünde iniş kaydetti. Ne var ki, bu âleme dönük yüzü henüz yoktur; yönelişi hep yukarıya.. Üste yükselmesi, zorlama ile olduğundan; cezbeye tab'an daha bağlı.. O makamdan nüzulü esnasında, az bir şeyi beraberinde getirdi. Sahip olduğu şeyin derecesi ise, zorlamalı teveccühten ne olduysa o kadar.. Zaten, yükselmesi de; bu teveccühün eseri olup şu anda dahi vardır. Ama, cezbesi nispetindedir. Meselâ: Cesetteki ruh, karanlıktaki aydınlık gibi bir şey.. Ancak, bu cezbe; Hacegân zatların cezbesi gibi değil. Allah onların sırlarının kudsiyetini artırsın. Daha çok bu cezbe; büyük babalarından gelip kendisine ulaşan Hace Ubeydullah Ahrar'ın cezbesine benzemektedir. (
REŞEHAT nam eserde anlatıldığına göre; burada Ubeydullah Ahrar Hz. nin, ana tarafından dedelerine işaret ediliyor. Meselâ: Ömer Bağıstanî ve çocukları, akrabaları..) Onların bu makamda, kendilerine has yerleri vardır.

Taliplerden bazıları, rüyada şöyle görmüş: Bu Aziz Mütavakkıf, üstte anlatılan Hace'yi tamamen yemiş bitirmiş.

Anlatılan rüyanın tesiri, bu makamda görülüyor.

Bu cezbe halinin, faydalı olma makamı ile bir münasebeti yoktur. Zira, bu cezbe makamında teveccüh, daima yukarıya dönüktür. Daimî sekir hali, bu makamın ayrılmaz parçasıdır.

Cezbe makamlarından bazısı vardır ki; içine daldıktan sonra, sülûke aykırı olduğu görülür. Ama, sülûke aykırı olmayanları da vardır; hatta bu ikinci cezbeye geçtikten sonra, sülûke yönelenler vardır. Ancak, sülük haline girince, bu çeşit cezbe ona aykırı düşer.

Bu maruzatımı yazdığım zaman, anlatılan bu makama teveccüh ettim; bu teveccühten bazı incelikler zuhur etti. Ama, sebepsiz yere bir teveccüh de kolay olmuyor.

Hakikî durumu en iyi bilen Subhan Allah'tır.

Adı geçen bu Aziz Mütevakkıf, aylardan beri inişe devam ettiği halde; bir türlü anlatılan cezbe makamına tam manası ile giremedi. Buna engel, bu makamın bilgisine sahip olamamaktır. Bir de, tefrikaya ve zihin dağınıklığına sebep olan teveccühlerdir. Beklenen odur ki: Birbirine irtibatı olmayan (ayrı manalar ifade eden) bu cümleleri mütalaa sırasında, oraya duhul kendisine müyesser olur. Belki de bundan sonra, Hazret-i Hace tam bir iniş dahi kaydeder.

***

Başa dön

 

016.MEKTUP

Uruc, (yükselme) nüzul (iniş) ve diğer hallerin beyanı..

***

İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu büyük şeyhi Muhammedi Bakibillah'a yazmıştır.

***

Talep babında en az duranlardan birinin arzuhalidir.

İltifat dolu mektubunuzu, Mevlâna Alâaddin ulaştırdı. Zikredilen mukaddimelerden her birinin keşfi zımnında; vaktin müsaadesi nispetinde karalama yaptım.

Bu yazılan bilgileri tamamlayacak, daha mükemmel bir şekle getirecek manalar da akla. geldi. Fakat, bu mektubu getirenin hemen yola çıkması; onu yazma fırsatı vermedi. İnşaallah, tez zamanda, onu da emrinize sunacağım.

Şu anda, başka bir risale yolluyorum; bunu temize çekmişim.

Bu risalede, arkadaşlardan bazılarının arzusunu yerine getirdim.

Onlar, benden istemişlerdi ki: Bu tarikatta kendilerin: faydalı olacak nasihatleri kendileri için yazayım; onun manaları ile amel edeler. Gerçek şu ki: Görülmemiş güzel bîr risale oldu; bereketi de çok..

Onu yazdıktan sonra malum oldu ki: Resulullah S.A. efendimiz mana âleminde; ümmetinin, toplu halde çokça meşayihi ile hazır olmuştu. Elinde de bu mübarek risale vardı. Kemal derecesinin keremi icabı onu öpüyor ve meşayihe göstererek şöyle buyuruyordu:

— Lâyık olan odur ki, bunda bulunan itikad işleri tahsil yollu biline..

Bu ilimlerle saadet bulan cemaat ise., nurlu, mümtaz, aziz varlıklar olarak, Resulullah S.A. efendimizin karşısında duruyorlardı.

Hâsılı: Resulullah S.A. efendimiz, bu rüyanın yayılması ve açıktan anlatılması için, o mecliste bu Fakir'e emir verdi. Bir mısra:

Keremli zatlarla olan işte neden güçlük olsun.,

***

Huzurunuzdan ayrıldıktan sonra; içimde, irşad makamı için pek bağlılık kalmadı. Sebep: Daha yükseğe meyil arzusunun varlığı..

İstiyorum ki: Zaviyede bir müddet oturup kalayım. İnsanlar, arslan ve kaplan misali görünmekteler..

Uzlet ve inziva azmi, samimi geliyor; ancak, istihare bu matluba muvafık düşmüyor.

***

Yakınlık derecelerinin sonsuzluğunun da sonsuzluğuna yükselmek; ne kadar bunun sonu yok ise de, müyesser oldu. Fakat, o kadar da kolay olmadı; çünkü haller daima değişmektedir.

— «Zira o, her anda bir başka şandadır.» (55/29) Mealine gelen âyet-i kerime, bu manada açıktır.

Hülâsa: Allah-ü Teâlâ'nın dilediği nisbette beni, cümle meşayihin makamlarından geçirdiler. Bu manada bir şiir şöyledir:

Aldı gülü kerem ehli zatların elleri;
Uzattılar Yüce Zat'a tuttular ileri.

Bu işte, meşayih ruhaniyetinin tavassutunu saymaya kalksam; iş uzar ve bıktırır.

Hâsılı: Cümleten, asıl olan makamlardan geçirildim; tıpkı gölge makamlarını geçişim gibi.. Evvelden de evvel, illetsiz, sonu olmayan bu inayetleri nasıl anlatayım? Yazılması mümkün olmayan, velayet ve kemalât çeşitleri bana sunuldu.

***

Zilhicce ayında, nüzul (iniş) derecelerinden kalp makamına indim. İşbu makam: Tekmil ve irşad makamıdır. Lâkin, bu makamın tamama ermesi, tekmili için bazı şeyler mutlaka lâzım. Bunları bulmak da nasıl müyesser olur ki? Bu iş kolay değildir..

Murad olma durumunun varlığı ile, menziller kat edilir. Müridlere Nuh Nebi ömrü verilmiş olsa dahi, kolayını bilemezler. Gerçek o ki, bu husus: Murad olanlara mahsustur; müridlere burada yer yok..

Efrad zatların son yükseldiği makam ise., asıl olan makamın ilkidir; hepsi bu kadar.. Efrad zatların bundan öteye geçmeleri yoktur.

— «Bu Allah'ın fazlıdır; onu dilediğine verir. Ve Allah büyük fazlın sahibidir.» (62/4)

Mealinde gelen âyet-i kerime bu manaya açıktır.

İşte., tekmil ve irşad mertebelerinde durmanın iç yüzü budur..

Bu arada nurun görünmez yokluğu, ancak şu sebebe dayanır: Gayb zulmeti nurunun zuhuru.. Bundan başka bir şeye yorulmaz.

İnsanlar, anlatılanın dışında bazı şeyleri hayalhanelerinde yoğururlar ki, onlara itibar etmek doğru değildir.

Bu manada bir şiir:

Ahmaklar ne anlar büyüklerin hallerinden;
Kısa sözle selâmla, sessiz geç önlerinden.

Anlatıldığı gibi olan zanların, zarar ihtimali çok fazladır. Bu GÖNLÜ KIRIK (
İMAM-I RABBANÎ Hz. kendisini kasd ediyor.) olanın, hallerine karşı; onların hayalât nazarlarını kapama emri yerindedir. Zira o gibi nazarların da, kendilerine göre bakacak yerleri vardır.

Şu dahi bu manada bir başka şiir:

Eriteni ayıplamayın varlığını;
Hak'ta, sakının çekmeyin dargınlığını.

Yüce Sultan Hakkın gayreti üzerine düşünmek lâzımdır. Yüce Hakkın dilediği bir işin noksanlığına kail olup kelâm etmek cidden uygun değildir. Aslında böyle bir şey, o Yüce Zat'la çekişmeye girmektir..

***

Az önce anlatılan kalp makamına nüzul; hakikatta fark (aralıklı) makamına nüzuldür ki, irşad makamıdır.

Bu yerde görülen fark, nefsin ruhtan, ruhun dahi nefisten ayırt edilmesinden ibarettir. Ama, nefsin ruh nuruna girişinden sonra.. Fakat, özünde birlik olan bir mana için.

Anlatılan giriş olmadan evvel; cem ve farktan anlaşılan mana bir sekir halinden ileri gelir.

Yüce Hakkı, halktan ayrı ve açılmış görmeyi sanırlar ki fark makamıdır; bu bir hakikat değildir. Hattâ, anlatılan ruhu da Hak sanırlar. Ayrıca, ruhun nefisten ayırt edilişini, farklı durumunu da. Hakkın müfarakatı sanırlar. Halbuki, Yüce Hakkın imtiyazlı durumu, halkın çok çok ötesinde yüce ve mukaddes bir mana taşır.

Üstte anlatılan kıyas, ekseriyetle sekir erbabının bilgileridir; işin gerçek yüzü onlardan kaybolmuştur.

İşin aslı, Subhan Allah'ın katındadır.

**

Cezbe ve sülük erbabının ilimlerini ve bu iki makamın her birini, tafsilatı ile bir başka risalede yazdım. Mübarek nazarınız ona değerse şeref bahşedecektir inşaallah.

***

Başa dön

 

017.MEKTUP

Uruc (çıkış), nüzul (iniş) ile ilgili haller hakkındadır.

***

İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu, mükerrem şeyhi Muhammed Bakibillah'a yazmıştır.

***

Hizmet babında en küçük olandan bir arzuhaldir.

Uzun zamandan beri, duraklamada kalan bir Aziz vardı ya; bu mektubu yazdığım gün, bir zuhurat oldu. O: Bu kaldığı makamdan yükseliş kaydetti; yani: Uruca benzeyen bir halle.. Sonra alta indi; ama tam manası ile inemedi.

Bu makamın altında bulunan kimseler dahi, aynı şekilde yükseldiler. İnişe doğru yönelmeye de başladılar. Yani: Bu üst makamın yolu ile..

Bundan sonra, zuhur edecek olan her keyfiyeti arz edeceğiz.

Anlatılan muameleye uğrayan da, halinin açılmasından sonra kir şey yazsa, doğruya daha yakın olur. Çünkü, bu nüzul hadisesini anlatıp yazmak pek zor.

Gül suyu ile gıda alması sebebi ile, bu Fakir'e dahi zaaf geldi. Bütün bunlardan dolayı, bu nüzul isi ile meşgul olamadım; sonunun neye vardığım da, göremedim.

İnşaallah yakında, bazı zuhurat olur..

***

Başa dön 

 

018.MEKTUP

a) Telvinden sonra hâsıl olan temkin..

b) Üç velayet mertebesinin beyanı.

c) Vacib Teâlâ'nın vücudu zatından ayrı olduğu ve daha başka hususlar.

***

İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu mükerrem şeyhi Muhammed Bakibillah'a yazmıştır.

***

Kulların en küçüğü kusurlu Abdülahed oğlu Ahmed'in arzuhalidir.

Bu haller varidatı, devam edip geldikçe; onları arz etmek cesaretinde bulunuyoruz.

***

Subhan olan Yüce Hak yüksek teveccühlerinizin bereketi ile hallerin köleliğinden kurtarıp telvinden halâs ederek temkin makamı ile şerefyab ettikten sonra; işin neticesi olarak hayret ve acizlikten başka bir şey hâsıl olmadı.

Vuslattan yana, ayrılmak ve bölünmek kaldı.
Yakınlıktan yana uzaklıktan gayrı bir şey kalmadı.
Marifetten yana da, nekreden gayrisi artmadı.
İlim olarak, cehaletten gayrisi olmadı.

İşte.. anlatılanlardan Ötürüdür ki: Arzuhallerin takdiminde duraklama vaki oldu. Sırf ayrılık günlerinin hallerini arz etmeye de cesaret edemedim, iş bununla da kalmadı; bende öyle bir soğukluk meydana geldi ki: Hiç bir şeye karşı bende bir meyil kalmadı; keza bir şevk de kalmadı. Tembellik erbabının yolunda olduğu gibi; herhangi bir amelle meşgul olamıyorum.

Bu manada bir şiir şöyledir:

Bir şey değilim, daha noksanı kimdir?
Muattal kalır, o ki bir şey değildir.

***

Neyse., asıl maksada dönelim. Arz edeceğimiz şudur: Acayip bir durum; Subhan Hak beni şu anda hakk'al-yakin makamı ile müşerref eyledi. Orası öyle bir makam ki; ilim ve ayn orada birbirine perde değil.. Fena ile beka, orada bir arada.. Hayret gözünde ve emare yokluğunda ilim ve şuur var. Gaybetin özünde ünsiyet ve huzur var. İlmin ve marifetin varlığına rağmen; cehalet ve nekreden başka artan yok.

Bu manada bir mısra:

Dikkatle bakıp şaşınız, vuslattaki şaşkına..

Allah-ü Teâlâ bana, katıksız olan sonsuz inayeti ile; yakınlık ve kemalât basamaklarında nihayeti olmayan terakkiler nasib etti.

Velayet makamının üstü, şehadet makamıdır. Velayet ile şehadet makamının nisbeti; surî tecelli ile zatî tecellinin nisbeti gibidir. Hattâ, velayetle şehadet arasındaki uzaklık; bu iki tecelli arasındaki uzaklıktan bir misli daha fazladır.

Şehadet makamının üstünde, sıddıkiyet makamı vardır. Bu iki makam arasındaki mesafe, ibare ile anlatılmaktan çok uzaktır; ona işaret edilip belirtilmekten yana da çok çok yüksektir.

Sıddıkiyet makamının üstünde, ancak nübüvvet makamı vardır. Nübüvvet ehli zatlara salât, selâm ve saygılar... Nübüvvet makamı ile, sıddıkiyet makamı arasında başka bir makamın olduğu yoktur; hatta muhaldir. İşbu hüküm, yani: Muhal olma hükmü, açık vs sağlam kesifle bilinmiştir.

Ehlullahtan bazılarının isbata çalıştığı, bu iki makam arası vasıtalı olarak bir makam bulup adına:

— Makam-ı kurb (yakınlık makamı).

Dedikleri makama da ulaştım; hakikatine muttali oldum. Ama, nice çok teveccühten ve ağır tazarrudan sonra.. Önce bana. büyüklerden bazısının beyan ettiği durum .zuhur etti; sonradan da, işin hakikati malum oldu.

Evet., bu makamın husulü ancak: Uruc (yükseliş) zamanı sıddıkiyet makamının husulünden sonra olur.. Ne var ki, bunun vasıta oluşu da, teemmül mahalli olup düşündürür. Yani: İki makam arasında vasıta oluşu..

Neyse..

İşin hakikatini bu suretle huzurunuza vardıktan sonra; inşaallah tafsilâtı ile arz edeceğiz..

Bu makam, (yani: sıddıkiyet makamı) cidden yüksek bir makamdır.. Yükseliş menzillerinde; bunun üstünde bir makam bilinmiyor. Allah-ü Teâlâ'nın vücudunun, zatından ayrı bir mana taşıdığı da bu makamda zahir oluyor. Ehl-i Hak bilginleri katında mukarrer olan da budur. Allah-ü Teâlâ, onların çalışmalarım şükrana lâyık eylesin.

Buradaki bu vücud, yolda kalmaktadır; sonra, yükseliş onun ötesinde devam eder.

Nitekim, üstte anlatılan manayı, Şeyh Ebülmekârim Rükneddin Alâüddevle bazı eserlerinde anlattı.

Bu vücud âleminin üstünde; Melik Vedud zatın âlemi vardır.

Sıddıkiyet makamı, beka makamı olup bu âleme bakar. Nüzul itibarı ile, âleme ondan daha alta dönük olan nübüvvet makamıdır ki: Hakikatta, sıddıkiyet makamından daha yüksektir. Zira, nübüvvet makamı, ayıklık ve beka makamıdır.

İşbu anlatılanlardan anlaşılıyor ki: Kurb makamı için; anlatılan iki makam arasında bir berzahiyet durumu yoktur; çünkü bunun gözü, sırf tenzihe dönüktür; yükselişin de tamamı sayılır. O iki makamla bunun arasında çok fark vardır.

Bu manada bir şiir şöyle gelmiştir:

Tuttular beni aynaya sanki kuşlarıyım;

Kavlini ezelî ustamın konuşmalıyım.

***

Şer'î, nazarî, istidlali ilimler (şeriatın görerek delillerle elde edilen bilgileri): Zarurî ve keşfi olmuştur. Bunlarla şeriat âlimleri usulleri arasında kıl kadar fark yoktur. Ancak, bu ilimler, icmal yolundan tafsile getirilmiş; nazariyattan zaruriyata çıkarılmıştır.

Bu manada, Hace-i Azam Bahaeddin Nakşibend Hz. ne şöyle soruldu:

— Sülûktan maksat nedir?.

Allah sırrının kudsiyetini artırsın; söyle anlattı:

— Bundan maksat, icmal yollu olan marifeti tafsile dökmektir; istidlali olanı da keşfe getirmektir.

Bunlardan başka bilgilerin hâsıl olacağını söylemedi.

Evet., bu tarikatta, çok çok ilimler zuhur eder; çok değerli irfan duyguları hâsıl olur. Lâkin, bütün bunları geçmek gerekir.

Bir salik, sıddıkiyet makamı sayılan nihayetler nihayetine ulaşmadıktan sonra; bu hakikat ilimlerinden, yakin haline dayalı marifetlerden yana nasibi olamaz.

Ne olurdu bileydim; bu makamın ilimlerinden, marifetlerinden yana hiç bir nasipleri olmadığı halde, ehlullahtan kimlerdir ki: Kendileri için bu makamdan nasibe kail olurlar?.. Yolu nedir?. Şu âyet-i kerime bu manada ne kadar güzeldir.

— «Her ilim sahibinden üstün bir bilen vardır.» (12/76)

***

Kaza ve kader meselesinin sırrına da muttali oldum. Bunlarla, Şeriat-ı garranın esasına aykırı olmayan bir yolla bu meseleyi bildim. Şekillerin hiç biri ile, onların arasında aykırılık yoktur. Hem de, icab noksanlığından ve cebir şaibesinden münezzeh ve beri olarak. İşbu mana zuhurda; mehtaplı gecedeki ayın ondördü gibidir... Asıl şaşılacak durum şu ki: Şeriatın esasına aykırı bir durumu olmadığı halde, bu meselenin gizli tutulmasına sebep nedir?. Şayet onda, bir aykırılık şaibesi olsaydı; gizli saklı tutma isinde bir bağlantı kurulabilirdi. Belki de bu sır şu âyet-i kerimede saklıdır:

— «Yaptığından sual olunmaz.» (21/23)

 

Bu manada gelen bir şiir şöyledir:

O kimdir söz eder işi hakkında;
Ey sözcü, rıza ve teslim dışında.

***

Maarif ve ilimlerin feyizleri, bahar bulutlarından yağan yağmur gibi feyiz olarak gelmektedir. O şekilde ki: Kuvve-i müdrike, (idrâk akıl gücü,) onu taşımaktan âciz durumdadır. Kuvve-i müdrike, mücerred bir tabirdir. Yoksa, Yüce Sultanın ihsanları, ancak onu taşıyıcılarına yüklenebilir.

***

İlk önceleri, bu duyulmamış ilimleri kitaba yazmak için içimde bir heves vardı; ama buna muvaffak olamadım. Bu hususta, bende bir ağırlık ve zorluk oluyordu. Sonunda, kendi kendimi teselli ettim. Şöyle ki:

Bu türlü feyiz yollu gelen ilimlerden gaye meleke husulüdür; onu ezberleyip durmak değildir. Nitekim, ilim talebeleri; ilmi, mevlevi bir melekeye nail olmak için öğrenirler; yoksa sarf, nahiv ve diğer ilimlerin usullerini ezberlemek değildir.

***

Yukarıda işaret edilen ilimlerden bazılarını arz etmek istiyoruz. Önce şu âyet-i kerime ile başlayalım:

— «Onun benzeri gibi yoktur: o, hakkıyla işiten, kemaliyle görendir.» (42/11)

Bu mübarek cümlenin başı; zahir olan mana gibi, sırf tenzihin isbatıdır.

— «Hakkiyle işiten, kemaliyle görendir.» (42/11) Bölümü ise, tercihi tam ve tekmil etmektedir. Bunların daha açık beyanı şöyledir:

Yaratılmışlar için işitme ve görme durumunun sübutu; toplu manada olsa dahi, bir benzeyişin sabitliği dolayısı ile vehim yollu vardır. İste, Allah-ü Teâlâ bu vehmin defi için, görmeyi ve işitmeyi onlardan nefyetmektedir. Kısaca şu mana anlatılmak istenir: Hakkiyle işiten, kemaliyle gören o Yüce Allah'tır.

Bu mana yanlış anlaşılmasın; biraz daha açılalım:

Mahluklarda, göz ve kulak mevcuttur; ama bunların, gerçek manası ile görmekte ve işitmekte bir dahli yoktur. Subhan olan Yüce Hak, kulağı ve gözü yarattığı gibi; görmeyi ve işitmeyi de yaratmıştır. Hem de, âdet olduğu yoldan, sözü edilen iki sıfatı yarattıktan sonra.. Bunda mahlûk sıfatların hiç bir tesiri yoktur. Bu arada bir tesir sözü edecek olsak dahi; ondaki bu tesir dahi mahluktur. O mahlukların kendileri sırf cemad nev'inden olduğu gibi; aynı şekilde sıfatları cemad nev'inden sayılır.

Üstte anlatılan manaya bir misalle yol verelim:

Allah-ü Teâlâ Kadir sıfatı ile, sırf kudreti icabı taşta bir konuşma yarattığı zaman:

— Hakikaten taş konuştu.. Onda konuşma vasfı vardır.

Denemez.

Hülâsa olarak, mana bu merkezdedir. Taş cemad (cansız) sayılır; anlatılan sıfatın onda varlığı farz edilse dahi, o da kendi gibi cansız cemaddır. Onun, asla harf ve ses çıkarmakta bir dahli yoktur. . İşte, bütün sıfatlar, üstte anlatılan kabilden olup öyle kıyaslanabilir.

Bu babda asıl anlatılmak istenen gaye şudur: Bu iki sıfat; diğerlerine nazaran, daha fazla zuhur etmekte olduğundan, Allah-ü Teâlâ, onların nefyi için bir özellik yarattı. Kalanların nefyi, bunlara kıyasla daha uygundur.

Şu da ilim üzerine bir ilmî görüş..

Subhan olan Yüce Allah, mahlukta önce ilim sıfatını yarattı; sonra onun maluma teveccühünü yarattı. Daha sonra o sıfatın, bu mahlukla ilgisini yarattı. Daha sonra bu malumun ona inkişafını yarattı. İlim sıfatını yaratmasının akabinde dahi mahlukta inkişafı yarattı.

İşbu yaratma durumu, ilâhî âdetin cereyan tarzına göre olup gitti. İşte, bundan da bilinmiş oldu ki: Anlatılan inkişafta, ilmin bir dahli yoktur.

Şimdi, üstte anlatılan mana yolundan; daha önce anlatılan işitme ve görme sıfatlarını tekrar ele alalım. Şöyle ki:

Allah-ü Teâlâ, mahlukta önce işitme sıfatını yarattı. Sonra duymayı ve işitilen şeye teveccühü yarattı. Sonra, işitmenin kendisini yarattı. Daha sonra, işitilen şeyin idrâkini yarattı.

Görme durumu da aynı. Önce görme sıfatını yarattı. Sonra, göz bebeğinin dönüşünü ve görülecek şeye teveccühünü yarattı. Daha sonra görülen şeyin idrakini yarattı.

Anlatılan kıyas, sair sıfatlarda dahi caridir.

Tam manası ile işiten, gören o kimsedir ki: İşitmesinin ve görmesinin başında; anlatılan iki sıfat bütünüyle kendisinde buluna.. Bir kimse böyle değilse o; hakkiyle işiten, kemaliyle gören olamaz.

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki: Mahlukların sıfatları da, kendileri gibi, cemadat nev'indendir.

Bu manada son kelâm şudur:

— Allah-ü Teâlâ, yaratılmışlardan, başlıca, bu sıfatları nefyetti; artık onlar için kendilerine has olan bir sıfat yoktur. Bu sıfatlar, Subhan Allah'ın zatı için sabit olmuştur ki; tenzihle teşbih beyni birleştirile.. Hattâ, mevzuumuz olan âyet-i kerimenin tamamı; tenzihin isbatı, başlıca benzeyişin nefyi içindir.

Birinci manada anlatılan bilgi.. Yani: Bu mahluklardaki sıfatların Subhan Hakka ait oluşunu, onların kendilerini sırf cemadat çeşidinden sayıp anlatılan sıfatların onlardaki zuhurunu görmek için şu misal yerindedir: Oluk, testi ve bunlardan zuhur eden su.. Sıfatların onlardaki zuhurunu, mahlukta anlatıları misaldeki gibi görmek, velayet makamına yakışan ilimler meyanında sayılır.

İkinci manada anlatılan bilgiye gelince.. Yani: Bu mahlûklardaki sıfatların, Subhan Hakka ait olduğunu vicdanen görmek, bilmek.. Cemadatta görüldüğü gibi.. O mahlukları dahi, ölüler misali şuursuz itikad etmek.. Nitekim, bu manada, Allah-ü Teâlâ şöyle buyurdu:

— «Sen meyitsin; onlar dahi meyitlerdir.» (39/30)

İşbu manada anlatılan ilim, şehadet makamına yakışan bir ilimdir.

Bu misalle, aynı zamanda; iki makam arasındaki fark dahi anlaşılmış oldu.

Az şey, çoğa delil olduğu gibi; damla su, bolluğa delildir. Bu manada bir şiir şöyledir:

Senenin bolluğu bahardan bellidir.

Nitekim, bu yüksek makama çıkanlar; mahlukattaki fiilleri, ölü ve cemadattaki gibi görmektedirler. Hal böyle iken, o mahlukların fiillerini Subhan Hakka bağlamazlar.

— Bu fiillerin faili Allah'tır.

Demezler. Allah-u Teâlâ, böyle bir bağlantı kurulmaktan yana pek yücedir. Bu manayı, aşağıdaki misallerle biraz daha açalım.. Şöyle ki:

Bir şahıs, bir taşı hareket ettirdiği zaman, hiç bir şekilde:

— Bu şahıs hareket etti.

Denmez.. O şahıs, ancak hareketi meydana getirdi. Asıl hareket eden ancak taştır.

Aynı şekilde, o taş cansız cemadat cinsinden olduğu gibi, onda görülen hareket dahi öyledir. Yani: Sırf cansız cemadat çeşidi bir hareket.. Bu mana icabı olarak; anlatılan hareket icabı bir şahsın öldüğünü farz edelim; hiç bir şekilde:

— "Onu taş öldürdü" denmez. Şöyle denir:

— Taşı atan şahıs öldürdü..

Şeriat âlimlerinin kavli, bu ikinci manada anlatılan ilme uygundur. Allah-u Teâlâ, onların çalışmalarını şükrana lâyık eylesin. Onlar, şöyle derler:

— Kullarda görülen yapılmış işler, aslında Subhan Hakkın yarattığı san'atıdır. Dilemek ve seçmek sureti ile işlerin onlardan çıkmasına rağmen durum budur. Fiillerin masnuiyetinde (işlerin yapılmasında) onların bir dahli yoktur.

Onların işleri, yapılan amelin meydana gelişine göre olan tesir dışında; belli karışık bazı hareketlerden ibarettir.

Burada şöyle bir soru sorulabilir:

— Durum anlatıldığı gibi olunca, onların fiillerine sevap ve ikap akla yakın bir say olmaz. Zira onların durumu, taşa verilen bir emir gibidir. Taşın fiiline yapılacak zem ve medih gibi olur.

Bu suale vereceğim cevap şudur:

— Taşla mükellef kişiler arasında fark vardır. Teklifin yeri, güç ve iradenin bulunduğu yerdir. Taşta ise ne irade vardır; ne güç. Halbuki mükelleflerde irade vardır. Lâkin, onların bu iradeleri de, Subhan Hak tarafından yaratıldığından; muradın husulü babında bir tesiri yoktur. Dolayısı ile, işbu irade meyyit gibidir.

Hülâsa: Murad olan dahi, ilâhî âdetin cereyan tarzına göre; tahakkuk ettikten sonra mahluktur, (yaratılmıştır.)

Her ne kadar, mahlukun kudretinin müessir olduğu söylenirse de, isterse umumî manada olsun; kaldı ki: Maveraünnehir âlimleri de bu yola gitmişlerdir, işbu tesir dahi kudrette mahluktur. Tıpkı kudret kendi zatında mahluk olduğu gibi.. Çünkü onun tesiri zımnında asla mahlukun bir seçme hakkı yoktur. Bunun için, o kudretin tesiri dahi cemadat mesabesindedir.

Bu mevzuu, şöyle bir misalle kapatalım:

Bir şahıs, birinin tahriki sonu; yukarıdan aşağı bir taşın indiğini ve bir hayvanı (canlıyı) öldürdüğünü gördüğü zaman inancı şudur: Bu taş cemad nev'indendir; keza o taşı harekete getiren fiil dahi cemaddır. Şuna da inanır: Bu fiilin neticesi olan ölüm dahi cemaddır.

Hülâsa: (Mahlukata ait) zatlar, sıfatlar, fiiller sırf cemadattır; sırf ölüdürler..

— «Hayy Kayyum.» (2/255)

Ayet-i kerimesinde anlatılan sıfatın sahib-i hakikîsi Allah'tır.

— «Hakkiyle işiten; kemaliyle görendir.» (42/11)

Mealine gelen âyet-i kerimesi ile anlatılan, yine odur..

— «Tanı manası ile bilen, gerçekten haberdar olandır.» (66/3) Mealindeki âyet-i kerime ile anlatılan yine odur.

— «İrade buyurduğunu yapandır.» (85/16)

Mealindeki âyet-i kerime ile beyan edilen Yüce Zat yine odur. Ve şu mealdeki mübarek âyet, onun şanında ne kadar güzeldir:

— «Anlat, söyle: Rabbimin kelimeleri için denizler mürekkep olsa, Rabbimin kelimeleri bitmeden denizler tükenir; isterse bir misli daha yardıma gelsin..» (18/109)

***

Edep dışı saydığım işler arttı; sözü uzatmam haddi aştı.

Ne yapabilirim ki? Kelâmın güzelliği, mutlak Cemil zattan geliyor. Beni öyle bir yere ulaştırdı ki, orada: Söz uzadıkça güzelleştiği sanılıyor. Her ne miktar ondan anlatılsa; lezzet ve halâvette en üst dereceye varılıyor. Bununla beraber, kendimi o Yüce Zat'tan konuşmaya münasip görmüyorum: Hattâ, ismini dahi söylemeye cesaret edemiyorum. Bu manada bir şiir var:

Misk, gülsuyuyla yusam ağzımı bin kere;
Yine de ehil olamam hiç onu zikre..

Bir başka manada şiir:

İnsana yakışan odur ki, zaman haddini unutturmaya..

***

Bu arada, asıl dilek şudur: Bol teveccüh ve inayet..

Yaramaz hallerimi nasıl arz edeyim?. Kendimde her ne gibi iyi bir hal bulsam; o, anlattığım üstün teveccühün bir başlangıcıdır. Yoksa:

Ben yine o Ahmed'im, hiç değişmedim..

***

Meyan Şah Hüseyin'e tevhid yolu zuhur etti; şu anda onunla hazza dalmış durumda.. Hatıra, onu oradan çıkarmak geliyor ki; hayrete ulaşsın; asıl gaye de budur.

Muhammed Sadık, kendini zapt edemiyor; bunu küçüklüğüne vermek gerek. Seferde arkadaş olsa; çok terakkiye nail olur. Dağa çıkarken, arkadaştı; çok terakkiye nail oldu. Hayret ummanından kana kana içti. Hayret babında, bu Fakir'le onun tam bir münasebeti var.

Şeyh Nur dahi aynı şekilde bu makamdadır. Çok terakki etti. Bu Fakir'in yakınlarından bir genç var; hoş halli cidden. Berki tecelliye yakındır; galiba ona karşı istidadı da var.

***

Başa dön

 

019.MEKTUP

İhtiyaç sahiplerinden bazılarının işlerini ısmarlamaya dair.

***

İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu mükerrem şeyhi Muhammed Bakibillah'a yazmıştır.

***

Hizmette olanların en küçüğünden bir arzuhaldir.

Bir şahıs askerden geldi. Şöyle anlattı:

Dehlî ve Serhend dervişlerine, sonbahar faslı için toplanan meblağ; vazifeliler tarafından alınmış yüce dergâhınızda devamlı kalanlar için gönderilmiştir. Bunun, iyi bir tahkikten sonra, hakkı olanlara ulaştırılması arzu. edilmektedir.

Anlatılan durum dolayısı ile, bu mektubu yazmak cesaretinde bulundum.

Eğer bu haber doğru ise.. Bu arzuhali getiren kimseye; aşağıda yazılı miktar, ismi belirtilen şahıslara verilmek üzere havale edilmelidir:

Şeyh Hafız Ebülhasan'a bin dirhem.. Bu zat, ilim ehlidir.

Şeyh Hafız Şalı Muhammed'e bin dirhem. Bu zat, Şeyh Nevvab'ın vekil kıldığı kimselerdendir.

Anlatılan şahıslardan her ikisi de hayatta ve hizmette devamlıdırlar; kendilerinde, hiç bir şüpheli durum yoktur.

Her ikisi de, Serhend'de olup mutemed vekillerini göndermişlerdir.

***

Başa dön 

 

020.MEKTUP

İhtiyaç sahiplerinden bazılarının işlerine dairdir.

***

İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu muazzam şeyhi Muhammed Bakibillah'a yazmıştır.

***

Hizmet babında olanların en küçüğünden bir arzuhaldir. Yüce dergâhta bulunanların vakitlerini boşa giderme işi bizden defalarca sudur etti. Bu durum, şunların işleri için oluyordu: Habibüllah Serhendî'nin anası, nikâhlı kadını, bu mektubun zımnında yazılan diğer hizmetçiler..

Bunların işlerine dair meblâğ, Dehlî'de ise.. Mevlâna Ali'ye emir buyurunuz, onu kendilerine teslim etsin.

Bunlardan bazısı bu iş için, birini gönderdi; bazıları da kendi geldi. Şayet, onlara ödenecek meblâğ Dehlî'de değilse; kendileri hayattadırlar; hisselerinin sağlanmasını taleb ediyorlar. Bunun dışında bir şey yazmak, fazladan açılmak olur.

***

Başa dön


021.MEKTUP

a) Velâyet-i Muhammediye başta olmak üzere, velayet dereceleri. O velayet sahibine salât-ü selâm ve saygılar.

b) Nakşibendî tarikatının medhi, sair tarikatlara nazaran üstünlük nisbeti. Allah-ü Teâlâ, bu yol ehlinin sırlarının kudsiyetini artırsın.

***

İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu Hacı Musa'l - kari'nin oğlu Muhammed Mekkî'ye yazmıştır.

***

Latif mektup, zaif nahif kula ulaştı.

Allah-ü Teâlâ, ecrinizi artırsın; işlerinizi kolay kılsın, özrünüzü kabul buyursun. Zeyğ-ı basardan mutahhar (gözün maddeye kaymasından) yana temiz olan Beşerin Efendisi hürmetine..

Ona ve onun âline salâtların en faziletlisi, selâmların en kemallisi olsun.

***

Ey kardeşlerim,

Bilmiş olunuz; ehlullah katında:

— Fena.

Olarak anlatılan, ölümden evvelki ölüm gerçekleşmedikçe, mukaddes zata ulaşmak kolay olmaz. Hattâ, havaî enfüsî ilâhlara, (görünmeyen putlara) afakî sayılan batıl mabudlara ibadetten necat dahi mümkün olmaz. Keza, İslâm'ın hakikatına erilemeyeceği gibi; imanın kemale ermesi dahi kolay olmaz. Nerede kaldı ki: Tanı abid kullar zümresine girilsin; evtad zatlar derecesine erilsin.

Durum anlatıldığı gibi olmasına rağmen; bu fena hali, velayet mertebelerine atılan ilk adımdır ve işin başında hâsıl olan bir kemal derecesidir.

Anlatılan mana açısından bakılıp velayetin evveline göre âhiri; ilk derecesine göre de son derecesi kıyas edile..

Bu manada şu şiir ne kadar güzeldir:

Gör gül bahçemi, anla baharımı..

Şu da bir başka şiir:

Bolluğu senenin, bellidir baharından..

***

Velayet makamlarının birbirinden üstün dereceleri vardır. Şundan belli olmuştur ki: Her peygamber basamağında, kendisine has bir velayet makamı vardır.

Velayet derecelerinin en yüksek basamağındaysa.. Resulullah S.A. efendimizin kademi vardır. Ona ve kardeşlerine salâvatın en tamamı saygıların en uğurlusu..

Bir tecelli-i zatî var ki orada: İsimler, sıfatlar, şüun ve itibarlar için; ne icab yönü ile ne de selb yönü ile itibar vardır. İşte orası: Resulullah S.A. efendimizin velayetine mahsustur. İtibara ve vücuda bağlı itibar perdelerinin cümlesi, ilim ve ayn olarak açılması ancak, bu makamda tahakkuk eder.

İşte, anlatılan zamandadır ki, vuslat açıktan hâsıl olur; gerçek olarak vecd hali tahakkuk eder; ama bir zan olarak değil..

Resulullah S.A. efendimize tabi olan kâmil zatlara; bu pek değerli makamdan nasib vardır. Ona salât ve selâm.

Üstte anlatılan mana icabı olarak, Resulullah S.A. efendimize tabi olmanız gerekir; şayet: Bu büyük velayet makamını elde etmek, bu yüksek dereceyi tekmil için yönelmiş iseniz, size de oradan nasib gelir.

***

Pek çok meşayih katında, üstte anlatılan zatî tecelli, BERKİ sayılır; Allah onlara rahmeti ile muamele eylesin.

— BERKİ.

Demenin manası şudur: Şam büyük Yüce Hazret'e karsı perdeler, şimşek misali az bir zaman içinde açılır.. Bundan sonra, isimlerin ve sıfatların perdeleri gelir; Yüce Zat'ın nurlarını gizler.

İşbu mana icabıdır ki: Zati olan huzur, şimşek gibi çakıp geçer; ama gaybet-i zatiye (zata bağlı gizlilik veya özde kaybolmak) cidden çok kalır.

Nakşibendiye meşayihi katında bu zatî huzur, daima vardır. Onlara göre: Geçip giden, gaybete tebdil olan huzura itibar yoktur. Allah-ü Teâlâ, onların sırlarının kudsiyetini artırsın.

Anlatılan büyük zatların kemal derecesi; bütün kemal derecelerinin üstündedir; nisbetimiz dahi, bütün nisbetlerin üstündedir. Nitekim, onların ibarelerinde şöyle gelmiştir:

— Bizim nisbetimiz, bütün nisbetlerin üstündedir.

Bu cümlede gecen:

— Nisbet.

Tabirinden murad, daimî zatî huzurdur,

***

Yukarıda anlatılandan daha hayret verici bir durum şudur: Bu büyük zatların tarikatında; nihayet, bidayet içindedir. Bu manada, Resulullâh'ın ashab yolunu izlerler.. Allah-ü Teâlâ ona salât ve selâm eylesin. Şöyle ki: Resulullâh'ın S.A. ashabı, onunla yaptıkları ilk sohbette, işin sonunda erileceğe hemen ermişlerdir. İşbu mana, sonun ilke ağdırılmış olmasının manasıdır.

Resulullah S.A. efendimizin velayet makamı; cümle nebilerin ve resullerin makamlarından üstün olduğu gibi, anlatılan büyüklerin velayet makamları, cümle velîlerin makamından üstündür. Allahu Teâlâ, onların sırlarının kudsiyetini artırsın.

Nasıl anlatıldığı gibi olmasın ki; bunların velayetleri: Sıddık-ı Ekber'e r.a. dayanmaktadır.

Evet, bu büyük meşayihin bazı fertlerine, bu bağlılıktan bir nisbet ulaşır; ne var ki o: Sıddık-ı Ekber'den gelen bir nasiptir. Allah ondan razı olsun.

Nitekim, anlatılan mananın devamı olarak, şu haberi Ebu Said verdi:

— Hazret-i Sıddık-ı Ekber'in r.a. cübbesi bana ulaştı. Bu cübbenin, adı geçen Ebu Said'e ulaşma haberi, Nefehat sahibi tarafından nakledilmiştir.

**

Bu Tarikat-ı Aliyye-i Nakşibendiye'ye has bazı kemalâtları açıklamaktan maksat: Talipleri bu yola teşviktir. Ne var ki, onun kemalâtını tam manası ile anlatmak bana göre değil.. Mevlevi —Mevlâna Celâleddin-i Rumî— Mesnevî'de şöyle dedi:

Boşa gider onun şerhi cahillere;

Aşk gizlilik ister, düşmesin dillere..

Onları anlattım ki rağbet edile;

Yitirilip, dalınmaya hüzünlere..

Selâm size ve tüm hidayete tabi olanlara..

***

Başa dön 

 

022.MEKTUP

 

Bu mektûp, Lâhor müftîsi şeyh Muhammedin oğlu şeyh Abdülmecîde yazılmıştır.

 

Rûhun nefse niçin bağlanmış olduğu ve bunların yükselmelerini ve inmelerini ve cesedin ve rûhun Fenâ ve Bekâlarını ve Da’vet makâmını bildirmektedir:

Nûr ile zulmeti birlikte bulunduran Allahu Teâlâ, her türlü ayıpdan, kusûrdan uzaktır. Mekânsız, cihetsiz olan rûhu, cihetli olan, maddeden yapılmış olan bedene yaklaştıran, Rabbimizi tesbîh ederiz. Zulmetli olan bedeni, nûrlu olan rûha sevdirdi. Nûr zulmete âşık oldu. Çok severek, onun ile birleşti. Bu bağlantı ile, nûrun cilâsı arttı. Ona yakınlaşmakla, parlaklığı çoğaldı. Nûrun bu hâli, ayna yapılacak cama benzemektedir. Cama parlaklık vermek için ve cisimleri gösterebilmek kuvvetini kazanması için, önce toprak maddeleri ile sıvanır. Karanlık, katı toprak maddeleri ile sıvanan camın parlaklığı artar. Kıymetsiz, çamur gibi madde ile sıvanan camın kıymeti çoğalır. Parlak olan nûr, karanlık cesede bağlanınca, önceden Allahu Teâlâ'ya olan yakınlığını unuttu. Hattâ, kendi varlığını ve özelliklerini unuttu. Karanlık bedene olan sevgisine dalarak ve yalnız bir görünüş olan o heykele bağlanarak kendini unuttu. Onunla bir arada kalınca, kıymetini gayb etti. Kötüleşti. Bu dalgınlık çukurundan kendini kurtaramazsa, ona yazıklar olsun! Onun bedenle birleşmesi, yükselmesi için idi. Buna kavuşamazsa, yükselmeğe uygun olan yaratılışını bozarsa, yolundan saparsa, ona yazıklar olsun! Allahu Teâlâ ona ezelde merhamet ettiyse, onu lûtfuna, inâyetine kavuşturdu ise, başını kaldırır, elinden kaçmış olan ni’metleri hâtırlar, eski hâline döner.

Arabî beyt tercemesi:

Hep seni düşünürüm, haccım ve umrem sanadır.
Herkes taş toprak düşünür, kalbim senden yanadır.

Nûr bedenden yüz çevirip, mukaddes olan sevgilinin şühûduna dalarsa, ona bağlanırsa, karanlık bedeni de, o mukaddes makâma sürükler. Buraya olan sevgisi, karanlık bedene olan bağlılığını unutturacak kadar çoğalırsa, beden de onun nûrları ile aydınlanır. Nûrların müşâhedesinde kendini unutur.

Matlûbun huzûruna perdesiz olarak kavuşur. İnsan, şimdi hem cesedin, hem rûhun fenâsına kavuşmakla şereflenir. Bu fenâdan sonra, bu şühûd ile bekâ hâsıl olursa, fenâ ve bekâ tamâmlanmış olur. Velî ismini almak hakkı olur. Velâyet derecesine kavuşunca, iki şeyden biri olur: Yâ, tam şühûda dalar, kendini hep unutur. Yâhut, insanları Hak Teâlâ'ya çağırmak için geri döner. Geri döndükten sonra, bâtını Allahu Teâlâ ile, zâhiri insanlar ile olur. Bu zamân nûr, kendisine karışmış olan zulmetten kurtulur. Matlûbuna, ya’nî Hak Teâlâ'ya döner. (Ashâb-ı yemîn)den olur. Kendisinin sağı solu yok ise de, hâli sağ olmağa uygundur. Çünki hayırları kendinde toplamıştır, kemâle kavuşmuştur. Bu ikisi de sağda bulunur. Sağ mübârektir. (Allahu Teâlâ hakkında da, iki eli, mübârek olan sağ taraftadır) buyurulmuş olması da bunun gibidir. (İki eli demek, Onun râzı olduğu, beğendiği şey demektir). Mekânsız nûr ve bâtın dediğimiz rûhtur. Ciheti olan karanlık ve zâhir ise, nefis demektir.

Suâl: Birinci kısımdan olan, ya’nî geriye dönmeyen Evliyâ da, âlemi biliyor, insanlarla birlikte yaşıyor. Bunların hep Allahu Teâlâ'ya bağlı olmaları ve kendilerini unutmaları ne demektir?

İnsanları Allahu Teâlâ'nın rızâsına, sevgisine kavuşturmak için geri dönen Evliyâ ile bunların arasında ne fark vardır?

Cevâp: Kendilerini unutmak ve hep Allahu Teâlâ'ya bağlı kalmak demek, nefs rûhun nûrları arasına girdikten sonra, rûh ile nefsin birlikte, Allahu Teâlâ'ya teveccüh etmesi demektir. Böyle olduğu yukarıda bildirilmiştir. Mahlûkları bilmek ise, his organları ve kuvvetleri ile ve hareket organları ile olur. Bu organlar, nefsin tafsîlidir. Nefsin arzûları ile işlemektedir. Hulâsa olan, kuvvet merkezi olan nefs, rûhun nûrları altında Allahu Teâlâ'yı müşâhede etmektedir. Bunun tafsîli, açıkta olan kısımları, eski şü’ûru ile hareket etmektedir.

Hulâsanın yok hâle gelmesi ile, onların hareketinde gevşeklik hâsıl olmuyor. Bu âleme rücû’ etmiş olan Evliyâ “rahmetullahi aleyhim ecma’în” böyle değildir. Bunların nefsi, mutmainne oldukdan sonra, rûhun nûrları altından çıkıyor. Mahlûklar âlemine bağlanıyor. Bu bağlılıkla, insanları Allahu Teâlâ'nın rızâsına çağırıyor.

Nefs hulâsadır, topluluktur dedik. His organları ve hareket organları ve kuvvetleri, nefsin tafsîlidir, açıkta bulunan parçalarıdır dedik. Çünki nefsin etten olan kalbe ya’nî yüreğe bağlılığı vardır. Yüreğin de, (Hakîkat-i câmi’a-i kalbiyye), ya’nî kısaca kalp veyâ gönül denilen latîfeye bağlılığı vardır. Yürek, gönüle olan bu bağlılığı sebebi ile, rûha da bağlanmış olur. Rûhtan gelen feyizler, bu bağlılıklar vâsıtası ile nefse gelir. Sonra nefsden organlara ve kuvvetlere yayılır. Bunlar nefsde hulâsa olarak mevcûttur. Bu anlaşılınca, Evliyânın iki kısmının başka oldukları anlaşılmış olur. Birincileri, sekr sâhibleridir, ya’nî şü’ûrsuzdurlar. İkincileri sahv sâhibleridir. Ya’nî şü’ûrludurlar. Birincileri dahâ şerefli, ikincileri ise, dahâ üstündür. Birincilerin hâli Evliyâlığa uygundur. İkincilerin hâli Peygamberliğe uygundur. Allahu Teâlâ, bizleri Evliyânın kerâmetlerine kavuşmakla şereflendirsin ve Enbiyâya “salavâtüllahi teâlâ ve selâmühü alâ nebiyyinâ ve aleyhim ve alâ cemî’i melâiketil mukarrebin vel’ibâdissâlihîn ilâ yevmiddîn” tam uymakla yükseltsin! Bu satırları yazan duâcınızın, arabîsi, fârisîsinden dahâ güzel değil ise de, şerefli mektûbunuz arabî kelimelerle yazılmış olduğundan, mektûbumuzu da, sizin gibi yazdık. Sözümüz burada tamâm oldu. Hepinize selâm olsun!

 

Başa dön

 

023.MEKTUP

 

Bu mektûp, Hân-ı Hânân ismi ile meşhûr Abdürrahîme “rahmetullahi teâlâ aleyh” arabî olarak yazılmıştır.

 

Dîni, câhillerden öğrenmeği men’ etmekte ve soy adı seçmekten bahsetmektedir:

Allahu Teâlâ hepimizi lâftan kurtarıp, iş yapmak nasîb buyursun. İnsanların en iyisi ve hepsinin Peygamberinin “sallallahu aleyhi ve sellem” hâtırı için, amelsiz ilimden, işe yaramayan bilgilerden korusun!

Arabî mısra’ tercemesi:

Bir kimse ki, bu duâya âmîn diye,
Hak Teâlâ, o kula rahmet eyleye!

Ey, yüksek yaratılışlı kardeşim! Allahu Teâlâ, sizin yaratılışınızda bulunan kemâlâtın meydâna çıkmasını ihsân eylesin! Bu dünyâ Âhiretin tarlasıdır. Burada tohum ekmeyip, yaratılışta bulunan, toprak gibi yetiştirici kuvvetini işletmeyenlere, bundan fâydalanmayanlara ve amel, ibâdet tohumlarını elden kaçıranlara yazıklar olsun! Toprak gibi yetiştirici kuvveti işletmemek, oraya bir şey ekmemekle veyâ zararlı, zehirli tohum ekmekle olur. Bu ikincisinin zararı, bozukluğu, birincisinden kat kat dahâ çoktur. Zehirli bozuk tohum ekmek, dîni, din derslerini, dinden haberi olmayanlardan öğrenmek ve din düşmanlarının kitâplarından [mecmû’alarından] okumaktır. Çünki, din câhilleri, nefsine uyar, keyfi peşinde koşar. Dîni, işine geldiği gibi söyler. Karşısındakinin de nefsini azdırır ve kalbini karartır. Çünki, din câhilleri, din dersi verirken , islâmiyyete uygun olmayanı uygun olandan ayıramaz. Gençlere neleri ve nasıl anlatmak lâzım geldiğini bilemez. Kendi gibi, talebesini de câhil yetiştirir. Birçok şeyler okuyup ezberlemekle, insan din adamı olamaz ve din bilgisi veremez.

Bir din âlimi, gençlere din öğreteceği zamân, bunlara önce, dinsizler, islâm düşmanları tarafından şırınga edilen, yanlış propagandaları, iftirâları anlayıp, anlatıp, onların temiz ve körpe kafalarını bu zehirlerden temizler. Zehirlenen rûhlarını tedâvî eder. Sonra, yaşlarına, anlayışlarına göre, islâmiyyeti ve meziyyetlerini, faydalarını, emirlerindeki ve men’lerindeki hikmetleri, incelikleri ve insanlığı sa’âdete ulaştırdığını, onlara yerleştirir. Böylece gençlerin rûh bahçelerinde dertlere devâ, rûhlara gıdâ olan nefis çiçekler yetişir. Böyle bir din âlimini ele geçirmek, en büyük kazançtır. Onun bakışları, rûhlara işler. Sözleri, kalplere te’sîr eder. Dîn-i islâmı, hâzır lokum gibi yutmak, susuz kalmış iken, soğuk şerbet içip ciğerlerine kadar serinliyebilmek, ancak böyle bir Allah adamının sunması ile mümkündir. Allahu Teâlâ, hepimizi Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın doğru yolundan ayırmasın! Âmîn. Çünki, insanları dünyâ ve Âhiret râhatına kavuşturan, ancak bu yoldur. Şu fârisî beyt ne güzel söylenmiştir. Beytin tercemesi:

Arabistân'da doğan, Muhammed “aleyhisselâm”
İki cihânda, üstün Odur, hemân!
Kara toprak altında kalsın, her an,
Onun kapısında, toprak olmayan!

Peygamberlerin “alâ nebiyyinâ ve aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” en yükseğine, en üstününe bizden selâmlar olsun!

Ne kadar şaşılacak şeydir ki, kıymetli teveccühünüze kavuşmakla şereflenen şâ’irlerden birinin, bir kâfir ismini soyadı aldığını işittim. Hem de, kendisi seyyidlerden, sevmemiz lâzım gelen büyüklerden biridir. Keşke bunu duymasaydım. Bu alçak ismi acabâ niçin aldı? Bir türlü anlayamıyorum. Böyle isimleri almaktan, korkunç arslanlardan kaçmaktan, dahâ çok kaçmak lâzımdır. Böyle isimleri, her çirkinden dahâ çirkin görmek lâzımdır. Çünki, bu isimler ve onların sâhipleri, Allahu Teâlâ'nın düşmanlarıdır. Onun Peygamberinin “sallallahu aleyhi ve sellem” düşmanlarıdır. Müslümânların, bütün kâfirleri düşman bilmesi emr olunmuştur. Bu gibi pis isimleri, evlâdına koymamaları, her Müslümân'a vâciptir. Benim tarafımdan ona söyleyiniz! Bu ismi değiştirsin! Onun yerine, ondan hayırlı ve Müslümân'a yakışan bir isim koysun. Müslümân olana, Müslümân ismini koyması yakışır. Allahu Teâlâ'nın sevdiği ve Onun Peygamberinin “sallallahu aleyhi ve sellem” beğendiği, İslâm dîninde bulunmakla şereflenmiş bir kimsenin hâline uygun da, ancak budur.

Tirmizî ve İbni Mâce “rahmetullahi aleyhimâ” bildiriyor: Abdullah bin Ömer “radiyallahu anhümâ” buyurdu ki, (Hazret-i Ömer'in bir kızının adı Âsiye ya’nî isyân edici idi. Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem”, onu değiştirdi. Cemîle yaptı). Bunlar gibi, dahâ birçok insan, yer ve sokak ismini değiştirerek, Müslümân'a yakışan isimler takdığını Ebû Dâvud bildirmektedir. Hadîs-i şerîfte, (Kötü zan altında kalınacak yerlerden kaçınız!) emrolundu. Dinsizlik alâmeti olan ve bu zannı uyandıran isimleri koymaktan, kaçınmak, her Müslümân'ın vazîfesidir. Bakara sûresi, ikiyüzyirmibirinci âyetinde meâlen, (Mü’min olan bir köle, kâfir olan bir beyden, dahâ kıymetlidir!) buyuruldu.

Muhammed aleyhisselâmın yolunda gidenlere, Allahu Teâlâ, selâmet versin! Âmîn.
 

Başa dön

 

024.MEKTUP

Bu mektûp, Kılınc Hâna yazılmıştır.

 

Sofînin kâin ve bâin olduğu ve kalbin birden fazla şeye bağlanmayacağı ve muhabbet-i zâtiyye hâsıl olunca sevgiliden gelen elemlerle ni’metlerin müsâvî olduğu ve mukarreblerle ebrârın ibâdetleri arasındaki başkalığı ve kendini yok bilen Evliyâ ile insanları da’vet için geri dönmüş olan Evliyânın başkalıkları bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ, Peygamberlerin en üstünü hürmetine “sallallahu aleyhi ve sellem” size selâmet ve âfiyet versin! Hadîs-i şerîfte, (Kişi, sevdiği ile birlikte olur) buyuruldu.

Kalbinde, Allah'tan başka hiçbir şeyin sevgisi kalmayan ve ancak Onu “teâlâ ve tekaddese” dileyen kimselere “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” müjdeler olsun. Bu hadîs-i şerîfe göre, bu kimse, Allahu Teâlâ ile berâber olur. Görünüşde insanlar ile birlikte ve onlarla alış verişte ise de, hakîkatde Allahu Teâlâ iledir. Kâin ve bâin olan sofînin hâli böyledir. Bu sofî, Allahu Teâlâ ile (Kâin)dir. Ya’nî Allahu Teâlâ ile bulunur ve insanlardan (Bâin)dir. Ya’nî ayrıdır. Yâhut, görünüşte insanlar ile kâindir. Hakîkatte ise insanlardan bâindir. Kalp, ya’nî gönül birden fazla şeyi sevmez. Bu bir şeye olan sevgisi kesilmedikçe başka şeyi sevemez. Kalbin mal, evlâd, mevkı’, medh olunmak gibi çeşitli arzûları ve bağlantıları ve sevdikleri görülür ise de bu sevgilileri hakîkatte hep bir sevgilisi içindir. O biricik sevgilisi de, kendi nefsidir. Onların hepsini, kendi nefsi için sevmektedir. Bunları, hep kendi nefsi için istemektedir. Onların nefslerini düşünmemektedir. Nefsine olan sevgisi kalmazsa, nefsi için onlara olan sevgisi de kalmaz. Bunun içindir ki, kul ile Rabbi arasındaki perde, kulun kendi nefsidir. Çünki hiçbir şeyi o şey için sevmemektedir. Onun için hiçbir şey perde olmaz. Kul, hep nefsini düşünmektedir. Bunun için perde, yalnız kendisidir. Başka hiçbir şey değildir. Kul, kendinin nefsini düşünmekten büsbütün kesilmedikçe Rabbini düşünemez. Allahu Teâlâ'nın sevgisi onun kalbine yerleşemez. Bu büyük ni’met, ancak tam fenâ hâsıl olduktan sonra elde edilebilir. Mutlak olan Fenâ da, Tecellî-i zâtîye bağlıdır. Çünki, ortalıktan karanlığın kalkması, ancak, parlak olan güneşin doğması ile olur. (Muhabbet-i zâtiyye) denilen bu sevgi hâsıl olunca, sevgilinin ni’metleri ve elemleri, sevenin yanında eşit olur. Bu zamân, ihlâs hâsıl olur. Rabbine ancak Onun için ibâdet eder. Kendi nefsi için değil. İbâdeti, ni’metlere kavuşmak için olmaz. Çünki, ona göre ni’metlerle azâplar arasında başkalık yoktur. İşte bu hâl mukarreblerin derecesidir.

Ebrâr böyle değildir. Bunlar, Allahu Teâlâ'ya ni’metlerine kavuşmak için ve azâbından korktukları için ibâdet ederler. Bu iki dilekleri ise, nefislerinin arzûlarıdır. Çünki bunlar, Allahu Teâlâ'nın zâtını sevmek sa’âdetine kavuşmamışlardır. Bunun için (Ebrârın hasenâtı, mukarreblerin seyyiâtı olmuştur). Çünki, ebrârın hasenâtı, bir bakımdan hasenâttır. Başka bakımdan seyyiât olur. Mukarreblerin hasenâtı ise, her bakımdan hasenâttır. Ya’nî iyiliktir. Evet, mukarreblerden, tam Bekâya kavuştuktan ve bu sebepler âlemine indikten sonra, Allahu Teâlâ'ya, korku ile ve ni’metlerine kavuşmak için ibâdet eden de vardır. Fakat, bunların korkuları ve arzûları kendi nefisleri için değildir. Bunlar, Allahu Teâlâ'nın rızâsına, sevgisine kavuşmak için ve Onun gazabından, gücenmesinden korktukları için ibâdet ederler. Bunlar Cenneti de isterler. Çünki, Cennet, Allahu Teâlâ'nın rızâsının, sevgisinin bulunduğu yerdir. Yoksa Cenneti istemeleri, nefislerinin zevkleri için değildir. Bunlar Cehennemden korkar. Ondan koruması için duâ ederler. Çünki, Cehennem, Allahu Teâlâ'nın gazabının bulunduğu yerdir. Yoksa, Cehennemden korkuları, nefislerini azâptan kurtarmak için değildir. Çünki, bu büyükler, nefislerine köle olmaktan kurtulmuşlardır. Allahu Teâlâ için hâlis kul olmuşlardır. Bu mertebe, mukarreblerin en üstün derecesidir. Bu mertebeye kavuşan, (Velâyet-i hâssa) makâmına erdikten sonra (Peygamberlik) makâmının yüksekliklerinden bir şeylere de kavuşur.

Sebepler âlemine inmeyen ise, müstehlik olan, ya’nî kendini yok bilen Evliyâdan olur. Bunun Peygamberlik makâmının kemâlâtından haberi yoktur. Başkalarını kemâle getiremez. Yukarıda bildirdiğimiz birinci sınıf Evliyâ “rahmetullahi aleyhim ecma’în” gibi değildirler. Allahu Teâlâ, insanların en üstünü hürmetine “sallallahu aleyhi ve sellem” bizleri bu büyükleri sevmekle şereflendirsin. Çünki, (Kişi, sevdiği ile berâber olur). Evvelimiz ve sonumuz selâmette olsun!
 

Başa dön 

 

025.MEKTUP

Bu mektûp, hâce Cihân'a yazılmıştır.

Peygamberlerin en üstününe “sallallahu aleyhi ve sellem” ve Hulefâ-i Râşidîne uymağa çalışmak lâzım olduğu bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ kalbinize selâmet versin! Göğsünüzü genişletsin! Nefsinizi temizlesin! Cildinizi yumuşatsın! Bunların hepsi, hattâ rûhun, sırrın, hafînin ve ahfânın bütün kemâlâtına kavuşmak, ancak Peygamberlerin en üstününe uymakla olur “sallallahu aleyhi ve sellem”. Öyle ise, Ona uymak için ve Onun dört halîfesine uymak için çok çalışınız.

Onun dört halîfesi doğru yoldadırlar. Ondan sonra, herkesi doğru yola onlar getirmiştir. Onlar, insanları doğru yolda ilerleten yıldızlardır. Evliyâlık semâsının güneşleridirler. Onların izinde yürümeğe kavuşmakla şereflenenler, tam kurtuluş ile kurtulurlar. Onların yolundan ayrılanlar, doğru yoldan sapar, felâkete düşerler. 286. mektûbun son iki sahîfesini okuyunuz!

Merhûm Şeyh Sultânın iki oğlu çok sıkıntıdadır. Geçimleri güç durumdadır. Yüksek makâmınızdan dileğimiz onların imdâdına, yardımlarına yetişmenizdir. Bu hayırlı işe siz lâyıksınız. Hattâ bütün insanların ihtiyâçlarını gidermek için cenâb-ı Hak size başarılar vermiştir. Allahu Teâlâ başarılarınızı arttırsın. Hep hayırlı işlere ulaştırsın. Allahu Teâlâ, size ve doğru yolda olanlara selâmet versin!

Başa dön 

 

026.MEKTUP

Bu mektûp, Şeyh-ul-âlem Mevlânâ Hâce Muhammed Lâhorîye yazılmıştır.

 

Şevk, arzû ebrârda olur. Mukarreblerde olmaz. Bu makâmla ilgili birkaç şey bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ bizi ve sizi Muhammed aleyhisselâm'ın nûrlu caddesinde bulundursun “alâ sâhibihessalâtü vesselâmü vettehıyye”.

Hadîs-i kudsîde, (Ebrâr bana kavuşmağı çok istiyor. Ben de onları çok istiyorum) buyuruldu. Allahu Teâlâ, ebrârın şevk, arzû sâhibi olduklarını bildirdi. Çünki, mukarrebler vâsıl olmuşlardır. Bunlarda kavuşmak arzûsu artık kalmamıştır. Şevk, ayrı olanlarda bulunur. Mukarreblerde ayrılık gayrılık yoktur. Herkes bilir ki, kimse kendi nefsine kavuşmak için şevk sâhibi değildir. Hâlbuki kendi nefsini taşkınca sevmektedir. Çünki, nefsinden ayrı değildir. Allahu Teâlâ'da bâkî ve kendi nefsinden fânî olmuş bir mukarrebin Allahu Teâlâ'ya olan yakınlığı, bir kimsenin kendi nefsine olan yakınlığı gibidir. Bunun için zevk, yalnız ebrârda bulunur. Çünki, ebrâr çok sevmektedir ve kavuşmamıştır. Ebrâr demek, sona varmamış, mukarreb olmamış sâlik demektir. Tasavvuf yolunun başında veyâ ortasında bulunur. Sona varmasına kıl kadar ayrılık kalsa bile, mukarreb olmaz. Şu fârisî şi’rde ne güzel söylenmiştir. Fârisî beytin tercemesi:

Dostun ayrılığı az olsa da, az değildir;
Eğer gözde yarım kıl olsa da, çok görünür.

Sıddîk-ı Ekber “radiyallahu teâlâ anh” bir kimsenin Kur’ân-ı kerîm okurken ağladığını gördü. (Biz de böyle idik, fakat şimdi kalplerimiz katılaştı) buyurdu. Bu söz, kötülemeye benzeyip, övünmek olan sözlerdendir. Şeyhimden “kuddise sirruh” işittim, (Nihâyete ermiş, kavuşmuş olan, yolun başlangıcında, kendisindeki şevki, arzûyu özleyebilir) buyurdu. Şevkin giderilmesi makâmın dahâ yükseldiğini, dahâ tamâm olduğunu gösterir. Bu makâm ye’s makâmıdır. Ya’nî anlayamamaktan hâsıl olan üzüntü makâmıdır. Çünki kavuşulabilecek şey için şevk olur. Kavuşmak ümîdi olmayan bir yerde şevk olmaz. Yüksek derecelerin sonuna ulaşmış olan bir kâmil, bu âleme geri döndüğü zamân, ayrılık ateşine düştüğü hâlde, eski şevki, arzûsu geri gelmez. Çünki, şevkin gitmesi, ayrılık kalmadığı için değildi. Ye’s, ümîtsizlik geldiği içindi. Geri döndükten sonra da bu ye’s kendisinde vardır. Birinci kâmil “rahmetullahi aleyh” böyle değildir. O, âleme dönünce, şevk de geri gelir. Çünki, önceden yok olmuş olan (Fakd) ya’nî gaybûbet, yok olmak, yine hâsıl olmaktadır. Bir kâmil, geri döndüğü zamân, fakd, ayrılık bulunursa, fakdın gitmesi ile yok olan şevk tekrâr hâsıl olur.

Suâl: Vusûl mertebeleri ya’nî kavuşturan yol, sonsuzdur, bitmez tükenmez. Ne kadar ilerlese yine uzak olacağı için, hep şevk bulunmaz mı?

Cevâp: Vusûl mertebelerinin sonsuz olması, isimlerde ve sıfatlarda ve şü’ûnda ve i’tibârâtda olan geniş yolculuklardadır. Böyle seyr eden bir sâlik için, yolun sonu olmaz. Ondan şevk hiç gitmez. Yukarıda bildirilen müntehî ise, bu mertebeleri kısaca geçerek, söz ile, kelime ile, işâret ile anlatılamayacak makâma vâsıl olmuştur. Orada hiç ümîtlenmek yoktur. Bunun için kendisinde şevk ve taleb kalmaz. Bu hâl, Evliyânın büyüklerinde olur. Bunlar sıfatların çukurundan kurtulmuşlar. Zât-i ilâhîye “teâlea ve tekaddes” kavuşmuşlardır. Bunlar, sıfatlarda uzun uzun ilerleyen ve şü’ûnât mertebelerinde seyr eden sâlikler gibi değildir. O sâlikler, bitmez tükenmez sıfatların tecellîlerine bağlanıp kalırlar. Bunlar için olan vusûl mertebeleri kendisini ancak sıfatlara kavuşturur. Zât-i ilâhîye yükselmek ancak sıfatlarda ve i’tibârâtda, kısaca seyr etmekle olabilir. İsimlerde uzun uzadıya seyr eden bir kimse, sıfatlara ve i’tibârâta bağlanıp yolda kalır. Böylece şevk ve taleb kendisinden ayrılmaz. Vecd ve tevâcüdden kurtulmaz. Vecd ve tevâcüd sâhipleri, sıfatların tecellîlerine kavuşanlardır. Bunlar için (Tecelliyât-i Zâtiyye) yoktur. Şevkleri, vecdleri oldukça bu tecellîlerden nasîp alamazlar.

Suâl: Allahu Teâlâ'ya şevk olması ne demektir? Çünki, Allahu Teâlâ'dan hiç bir şey mefkûd, yok değildir?

Cevâp: Burada şevk demek, belki (Müşâkele San’ati) ile söylenmiş olabilir. Çok olduğunu bildirmek içindir. Çünki, azîz, cebbâr olan Allahu Teâlâ'nın her şeyi şiddetlidir, çoktur. Za’îf insanların her şeyinden gâlib ve kuvvetlidir. Bu cevâp âlimlere göre verilen cevâbdır. Bu fakîr kulun başka bir cevâbı dahâ vardır ki tasavvuf yoluna uygun bir cevâptır. Fakat bu cevâpta biraz sekr, şu’ûrsuzluk bulunmaktadır. Sekir olmayınca, güzel olmuyor. Hattâ câiz olmuyor. Çünki, sekir sâhipleri özürlü olur, affedilirler. Sahv, şü’ûr sâhipleri mes’ûl olurlar. Sorguya çekilirler. Şu anda, tâm sahv hâlindeyim. Şimdi o cevâbı bildirmek yerinde olmaz. Önceleri ve sonraları Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Onun Peygamberlerine bitmez tükenmez salât ve selâm olsun!

 

Başa dön 

 

027.MEKTUP

Bu mektûp, Hâce Ammek için yazılmıştır.

 

Tarîkat-i aliyye-i Nakşibendiyyeyi övmektedir:

Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Onun sevdiği kullarına selâm olsun! Merhamet ederek bu dostunuza gönderdiğiniz kıymetli mektûp gelerek bizleri sevindirdi. Selâmette olunuz. Bu yüksek Nakşibendiyye zincirini övmekten başka bir şeyle başınızı ağrıtmak istemiyorum. Yavrum! Bu yüksek zincirin büyükleri “kaddesallahu teâlâ esrârehüm” buyuruyorlar ki, (Bizim nisbetimiz bütün nisbetlerin üstündedir). Nisbet dedikleri huzûr ve âgâhlıktır. Bunlar hiç gayb olmayan huzûra kıymet verir. Böyle devâmlı olan huzûra (Yâd-i Dâşt) demişlerdir. Bu büyüklerin nisbeti, yâd-i dâşt olmaktadır. Bu fakîrin anladığına göre, yâd-i dâşt şöyle açıklanmaktadır: Allahu Teâlâ'nın isimleri, sıfatları ve şü’ûnu ve i’tibârâtı birlikte olmaksızın, yalnız zât-ı ilâhînin zuhûr etmesine ya’nî kalbe, rûha görünmesine (Tecellî-i Zât) denir. Bu tecellîye (Berkî) demişlerdir. Ya’nî, şü’ûn ve i’tibârât perdelerinin aradan kalkması, zâtın görünmesi, şimşek çakar gibi bir ân sürer. Sonra bu perdeler hemen araya girerek örtülür. Böyle olunca, gaybsız, devâmlı huzûr düşünülemez. Bir ân huzûr, ondan sonra devâmlı yokluktur. Bu büyükler “rahmetullahi aleyhim ecma’în” böyle olan nisbete kıymet vermemiştir. Hâlbuki başka silsilelerin, tarîkatların büyükleri, öyle olan tecellî nihâyete kavuşanlara nasîb olur dediler. Bu huzûr, devâmlı olursa, hiç örtünmezse, isimlerin ve sıfatların ve şü’ûnun ve i’tibârâtın perdeleri araya karışmadan tecellî ederse, gaybsız, perdesiz huzûr olur. Yâd-i dâşt olur. İşte, bu büyüklerin nisbeti olan Yâd-i dâşti, başkalarının nisbetleri ile karşılaştırmalıdır. Böylece hepsinin üstünde olduğunu anlamalıdır. Çok kimse, böyle bir huzûrun varlığına inanamaz. Arabî beyt tercemesi:

Ni’mete kavuşanlara âfiyet olsun;
Zavallı âşık birkaç damla ile doysun.

Bu yüksek nisbet, öyle garîb oldu ki, hattâ bu büyük kıymetli zincire bağlanmış bulunanlara da söylense çoğunun inanmayacağı umulur. Şimdi, bu büyüklerin yolunda bulunanlara göre nisbet demek, Allahu Teâlâ'nın huzûru ve anlaşılamayacak bir şühûdudur ve cihetsiz olarak Ona teveccüh etmektir. Yukarıda olmak hayâle gelirse de, cihetsizdir ve görünüşte devâmlıdır. Bu nisbet yalnız cezbe makâmında hâsıl olur. Böyle nisbetin başka tarîkatlardaki nisbetlerden yüksek bir tarafı yoktur. Hâlbuki, yukarıda bildirdiğimiz Yâd-i dâşt, cezbe tamamlandıktan ve sülûk makâmları sona erdikten sonra hâsıl olur. Bunun derecesinin yüksekliğini bilmeyen kimse yoktur. Eğer gizli kalmışsa, elde edilememesindendir. Bir kimse hased ederek inanmazsa ve aşağı bir kimse kendi kusûrundan dolayı inâd ederse ona bir diyeceğimiz yoktur. Fârisî iki beyt tercemesi:

Bir câhil bu büyüklere dil uzatırsa,
Cevâb vermeğe değmez dersem iyi olur.
Hep aslanlar, bu zincire bağlanmışlardır,
Kurnaz tilki bu zinciri nasıl koparır?

Evveliniz ve sonunuz selâmette olsun!

 

Başa dön

 

028.MEKTUP

Bu mektûp, yine Hâce Ammeke yazılmıştır.

 

Hâlinin yüksekliğini bildirmektedir. Fakat bu yazıdan, hâlinin alçaldığı ve uzaklaşmış olduğu anlaşılmaktadır:

Lütf ederek bu dostunuza gönderdiğiniz merhametli mektûp gelerek bizleri sevindirdi. Okuyarak şereflendik. Hürriyyete kavuşanların, kelepçede olanları hâtırlaması ne büyük ni’metdir. Kavuşanların, ayrı kalanların dertlerine ortak olması, çok sevindirici bir şeydir. Ayrı kalan bu zavallı, kendini kavuşmağa lâyık bulmadığı için, uzak bir köşeye çekildi. Yaklaşmaktan kaçarak, uzaklarda soluğu aldı. Kavuşmaktan vazgeçip ayrılığa katlandı. Hürriyyeti seçmekte zindân hayâtını gördüğü için, seve seve zindân hayâtını seçti. Fârisî beyt tercemesi:

Sultân bir şey beklerse köleden,
Kanâ’at kalksın artık ortadan.

Bozuk yazılarla ve saçma işâretlerle başınızı ağrıtmayayım. Allahu Teâlâ, bizi ve sizi Peygamberlerin efendisinin yolunda bulundursun “sallallahu aleyhi ve sellem”!
 

Başa dön

 

029.MEKTUP

Bu mektûp, Şeyh Nizâmeddîn-i Tehânîserîye yazılmıştır.

 

Farzları kılmağa ve sünnetleri, edepleri gözetmeğe teşvîk etmekte ve farzların yanında nâfileleri yapmanın kıymetinin az olduğu ve yatsı namâzını gece yarısından sonra kılmamağı ve abdestte kullanılan suyu içmemeği ve mürîdlerin secde etmelerinin câiz olmadığını bildirmektedir:

Allahu Teâlâ, bizi ve sizi ta’assubdan, ya’nî başkasını çekememekten ve doğru yoldan ayrılmaktan korusun ve insanların en üstünü o temiz Peygamberi hürmetine “sallallahu aleyhi ve sellem” pişmân olacak, üzülecek şeyleri yapmaktan kurtarsın!

İnsanı Allahu Teâlâ'nın rızâsına, sevgisine kavuşturacak işler, farzlar ve nâfileler olmak üzere ikiye ayrılır. Farzların yanında nâfilelerin hiç kıymeti yoktur. Bir farzı vaktinde yapmak, bin sene nâfile ibâdet yapmaktan dahâ çok faydalıdır. Hangi nâfile olursa olsun, ne kadar hâlis niyyet edilirse edilsin, ister namâz, oruç, zikir, fikir olsun, ister başka nâfileler olsun, hep böyledir. Hatta, farzları yaparken, bu farzın sünnetlerinden bir sünneti ve edeplerinden bir edebi gözetmek de, böyle çok faydalıdır.[1] Öğrendiğimize göre, Emîr-il-mü’minîn Ömer Fârûk “radiyallahu anh” hazretleri sabâh namâzını cemâ’at ile kıldıktan sonra, cemâ’ate baktı, Ashâbından birini bulamadı. (Filân kimse cemâ’atte yoktur) buyurdu. Orada bulunanlar, o kimse gecenin çok sâatlerinde uyumaz. Belki şimdi uykuya dalmıştır, dediler. Halîfe, (Eğer bütün gece uyuyup da sabâh namâzını cemâ’at ile kılsaydı dahâ iyi olurdu) buyurdu. Bundan anlaşılıyor ki: Bir edebi gözetmek ve tenzîhî olsa bile, bir mekrûhtan sakınmak, zikrden ve fikrden ve murâkabeden ve teveccühden dahâ faydalıdır. Tahrîmî olan mekrûhtan sakınmanın faydasını, artık düşünmelidir. Evet, bu nâfile işler, farzları gözetmek ile ve harâmlardan, mekrûhlardan sakınmak ile birlikte yapılırsa, elbette dahâ güzel, çok güzel olur. Fakat böyle olmazsa, pek zararlı olur. Meselâ zekât olarak bir dank [ya’nî bir dirhemin dörtte birini ki, bir gram gümüş demektir] bir Müslümân fakîre vermek, nâfile olarak dağlar kadar altın sadaka vermekten ve hayrât, hasenât ve yardımlar yapmaktan kat kat dahâ iyidir, kat kat dahâ çok sevâptır. Bu bir dank zekâtı verirken, bir edebi gözetmek, meselâ, akrabâdan bir fakîre vermek de, nâfile iyiliklerden kat kat dahâ faydalıdır. Bundan anlaşılıyor ki, yatsı namâzını gece yarısından sonra kılmak ve böylece gece namâzı sevâbını da kazanmayı düşünmek, çok yanlıştır. Çünki, Hanefî mezhebindeki imâmlara göre “radiyallahu teâlâ anhüm” yatsı namâzını gece yarısından sonra kılmak mekrûhtur. Sözlerinden de, (Kerâhet-i tahrîmiyye) olduğu anlaşılmaktadır. Çünki, yatsı namâzını gece yarısına kadar kılmak mubâh demişlerdir. Gece yarısından sonra kılmak mekrûh olur buyurmuşlardır. Mubâhın karşılığı olan mekrûh ise, tahrîmen mekrûhtur. Şâfi’î mezhebinde gece yarısından sonra yatsıyı kılmak câiz değildir. Bunun içindir ki, gece namâzı kılmış olmak için ve bu vakitte zevk ve cem’iyyet elde etmek için, yatsıyı gece yarısından sonraya bırakmak çok çirkindir. Böyle düşünen bir kimsenin, yalnız vitir namâzını gece yarısından sonraya bırakması yetişir. Vitir namâzını gece yarısından sonra kılmak müstehabdır. Böylece, hem vitir namâzı müstehab olan vaktinde kılınmış olur, hem de gece namâzı kılmak ve seher vaktinde uyanık bulunmak ni’metlerine kavuşulmuş olur. O hâlde bu işten vazgeçmek ve geçmiş namâzları kazâ etmek lâzımdır. İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe Kûfî “radiyallahu teâlâ anh” hazretleri, namâz abdestinin edeplerinden bir edebi terk ettiği için kırk senelik namâzı kazâ etmiştir.

Şunu da söyleyelim ki, abdestsizliği gidermek için veyâ sevâp kazanmak için abdest almakta kullanılmış olan suya (Müsta’mel su) denir. Bu suyun içilmesi için kimseye izin vermeyiniz! Çünki, İmâm-ı A’zama göre müsta’mel su, kaba necistir. Fıkıh âlimleri bu suyun içilmesini yasak etmişlerdir. Bu suyu içmenin mekrûh olduğunu bildirmişlerdir. Evet, abdest aldıktan sonra ibrikte kalan kullanılmamış sudan içmek şifâ olur demişlerdir. Eğer böyle olduğuna inanan bir kimse isterse, bu kullanılmamış sudan veririz. Bu fakîr, Dehli şehrine son gittiğim zamân bu iş başıma gelmişti. Sevdiklerimizden birkaçına rü’yâda, bu fakîrin abdestte kullandığı müsta’mel sudan içmelerinin lâzım olduğu, içmezlerse büyük zarar görecekleri bildirilmiş. Böyle şey olmaz diye çok karşı geldi isem de, faydası olmadı. Fıkıh kitâplarına baktım. Kurtuluş yolunu şöyle buldum ki, üç kere yıkadıktan sonra, (Kurbet) ya’nî sevâp kazanmak niyyet etmeden, dördüncü yıkamak ile kullanılan su müsta’mel olmuyor. Bu sevdiklerimizin yalvarması üzerine niyyet etmeden dördüncü yıkamakta kullanılan suyu içmek için kendilerine verdim:

Şunu da bildirelim ki, güvenilir birkaç kimsenin bildirdiklerine göre, halîfelerinizden birkaçına mürîdleri secde ediyorlarmış, yeri öpmekle kalmayarak kendilerine karşı secde yapıyorlarmış. Bu işin kötülüğü güneşten dahâ çok meydândadır. Bu işi yasak ediniz! Hem de çok sıkı yasak ediniz! Böyle işlerden herkesin sakınması lâzımdır. Hele başkalarına önderlik eden bir kimsenin böyle işlerden sakınması dahâ çok lâzımdır. Çünki, onun yolunda bulunanlar, onun yaptıklarını yaparlar ve bu belâya düşerler.

Şunu da bildirelim ki, tasavvuf yolunda ilerleyenlerin bilgileri, hâl ile kavuşulan bilgilerdir. Hâller de, amellerden hâsıl olur. Amelleri dürüst olan ve ibâdetleri hakkı ile yapan kimselerde hâller hâsıl olur. Bu hâller, birçok şeyleri öğrenmelerine sebep olur. Amellerin, ibâdetlerin düzgün olabilmesi için, bunları tanımak, her birinin nasıl yapılacağını bilmek lâzımdır. Bu bilgiler, islâmiyyetin ahkâmını ya’nî emirlerini ve yasaklarını, meselâ, namâzın, orucun ve bunlardan başka farzların ve alış verişlerin ve nikâh, talâk gibi mu’âmelâtın bilgileridir. Kısaca, Allahu Teâlâ'nın insana emrettiği şeylerin bilgileridir. Bu bilgiler, öğrenilmekle elde edilir. Bunları öğrenmek, her Müslümân'a elbette lâzımdır. Her şeyi öğrenmeden önce ve öğrendikten sonra birer cihâd vardır. Birincisi, ilmi aramak, bulmak ve elde etmek için çalışmak cihâddır. İkincisi, ilmi elde ettikten sonra yerinde kullanabilmek için yapılan cihâddır. Bunun için, kıymetli toplantılarınızda, tasavvuf kitâpları okunulduğu gibi, fıkıh kitâplarının da okunulması ve öğrenilmesi lâzımdır. Fârisî dilinde yazılmış fıkıh kitâpları çoktur. (Mecmû’a-i hânî) ve (Umde-tül-islâm) ve (Kenz-i fârisî) fıkıh kitâpları çok kıymetlidir. Hattâ tasavvuf kitâpları okunmasa da, zararı olmaz; çünki, tasavvuf bilgileri hâl ile, zevk ile, tadını tadarak elde edilir. Okumakla, dinlemekle anlaşılmaz. Fıkıh kitâplarını okumamak ise, zararlı olabilir. Bundan çok yazmak, sıkıntı verebilir. Az yazmak, çok şeyleri gösterir. Fârisî beyt tercemesi:

Az söyledim, dikkat ettim kalbini kırmamağa,
Bilirim üzülürsün, yoksa sözüm çoktur sana.

Allahu Teâlâ bizi ve sizi, sevgili Peygamberine “sallallahu aleyhi ve sellem” tam olarak uymakla şereflendirsin!

 

Başa dön

 

030.MEKTUP

Bu mektûp da, şeyh Nizâm-ı Tehânîserîye yazılmıştır.

 

Âfâkda ve enfüsde olan şühûdları ve abdiyyet makâmını bildirmektedir:

Allahu Teâlâ sizi Muhammed aleyhisselâma tâm uymakla şereflendirsin ve Muhammed Mustafânın “sallallahu aleyhi ve sellem” sünnetlerinin süsü ile zînetlendirsin!

Ne yazacağımı bilemiyorum. Mevlâmız, sâhibimiz “teâlâ ve tekaddes” hazretlerinden söz edersem, yalan söylemiş ve iftirâ etmiş olurum. O, o kadar büyüktür ki, bu saçma sapan konuşan aşağı kimsenin söz konusu olmaktan çok yüksektir. Maddeden yapılmış olan, his organlarının esîri bulunan bir kimse, maddesiz olandan ve his organları ile anlaşılamayandan ne söyleyebilir? Yok iken sonradan yaratılmış olan bir kimse, hiç yok olmayandan ne anlayabilir? Maddeli, zamânlı ve mekânlı olan, maddesiz, zamânsız ve mekânsız olana nasıl yol bulabilir? Zavallı mahlûk, kendi âleminden dışarıya nasıl çıkabilir? Dışarıdan haber alamaz. Fârisî beyt tercemesi:

Çok iyi veyâ çok fenâ olsa da bir zerre,
Ömrünce dolaşsa, gezer kendi âleminde!

Bu hâl, seyr-i enfüsîde de hâsıl olmaktadır. (Seyr-i enfüsî), bu yolun nihâyetinde ele geçer. Yüksek hocamız Bahâeddîn-i Nakşibend “kaddesallahu sirrehül akdes” hazretleri buyurdu ki, (Ehlullah, ya’nî Allah adamları, Fenâ ve Bekâ makâmına kavuştuktan sonra, her gördüklerini kendilerinde görürler. Her tanıdıklarını kendilerinde tanırlar. Bunların hayretleri, anlayamamaları kendilerinde olur). Zâriyât sûresinin yirmibirinci âyetinde meâlen, (Kendinizdedir, görmüyor musunuz?) buyuruldu. Seyr-i enfüsîden önce olan seyirlerin ya’nî ilerlemelerin hepsi, (Seyr-i âfâkî) idi. Seyr-i âfâkîde ele geçen şeyler hiçtir. Ya’nî, aranılana göre hiç sayılır. Yoksa, şühûd-i enfüsîye kavuşmak için, önce seyr-i âfâkî lâzımdır. Aldanmamalı! Şühûd-i enfüsîyi, şühûd-i tecellî-i sûrî ile karıştırmamalıdır. Hâşâ ikisi bir şey değildir. Tecellî-i sûrîler nasıl olursa olsun, sâlikin nefsinde ya’nî kendinde müşâhede olunurlar, ya’nî görünürler ise de, hepsi seyr-i âfâkîde hâsıl olmaktadır. Ve (İlm-ül-yakîn) mertebesinde hâsıl olurlar. Şühûd-i enfüsî ise, (Hakk-ul-yakîn) mertebesindedir. Bu mertebe ise, yüksek mertebelerin sonuncusudur. Başka kelime bulunamadığı için şühûd diyoruz. Çünki, aranılan, istenilen şey, hiçbir şeye benzemediği gibi, Ona uygun olan, Ona bağlı olan her şey de anlaşılamaz ve anlatılamaz. Anlaşılabilen şeyler, anlaşılamayan şeylere benzemez. Fârisî iki beyt tercemesi:

Anlaşılmaz, ölçülemez bağlılıktır,
Nâsın Rabbi, kuluna böyle bağlıdır!
İnsan bu bağlılığı anlamaz aslâ,
Her şeyi bilir, cânını bilen Mevlâ!

Şühûd-i enfüsîyi bu şühûd-i sûrî ile karıştırmak, insanın her iki makâmda Bekâ hâsıl etmesinden ileri gelmektedir. Çünki, tecellî-i sûrî, sâliki fânî yapmaz. Birçok bağlılıklarını yok eder ise de, fenâya kadar götüremez. Bundan dolayı, bu tecellîde, sâlikin varlığından bir şeyler bulunmaktadır. Seyr-i enfüsî, tâm Fenâdan ve son Bekâdan sonra olduğundan ve sâlikin anlayışı az olduğundan, bu iki Bekâyı birbirinden ayıramaz. İkisini birleşmiş sanır. Eğer bu ikinci bekâya (Bekâ-billah) denildiğini ve bu varlığa, Allahu Teâlâ'nın verdiği vücûd denildiğini bilseydi, ikisini karıştırmaktan kurtulurdu.

Suâl: (Bekâ-billah) demek, kendini Hak Teâlâ olarak bulmak değil midir?

Cevâp: Hayır, öyle değildir. Tasavvuf büyüklerinin birkaçının sözlerinden böyle olduğu anlaşılmakta ise de, bu bekâ, birçoklarına, cezbe makâmında, kendilerini yok bildikten sonra hâsıl olmaktadır. Kendilerini böyle yok bilmeleri, Fenâ makâmına kavuşmağa benzemektedir. Nakşibendiyye büyükleri “kaddesallahu teâlâ esrârehüm” bu Bekâya (Vücûd-i adem) adını vermişlerdir. Bu, fenâdan öncedir. Bu hâl yok olabilir. Yok olduğu görülmüştür de. Zamân olur ki, bu hâli ondan alırlar. Sonra geri verirler. Tam Fenâdan sonra hâsıl olan Bekâ ise, hiç yok olmaz. Hiç sarsılmaz. Bunların Fenâsı, devâmlıdır. Bekâda iken fânîdirler. Fenâda iken de bâkîdirler. Çabuk geçen, tükenen fenâ ve bekâ, kalbin hâlleri ve değişiklikleri sırasında gelip geçici şeylerdir. Bizim anlatmak istediğimiz ise, böyle değildir. Hâce Bahâeddîn-i Nakşibend “kaddesallahu teâlâ sirreh” buyurdu ki, (Vücûd-i adem denilen hâl, insanın tabî’î hâline döner. Fakat vücûd-i fenâ, insanlık vücûduna dönmez). Bunun için Fenâ sâhiblerinin hâlleri elbette hiç değişmez. Vakitleri süreklidir. Belki, bunların vaktleri ve hâlleri yoktur. Bunlar, vaktleri ile değil, vaktlerin sâhibi iledir. Bunların işi hâlleri veren iledir. Geçip gitmek, bitmek, vaktde ve hâlde olur. Hâlden ve vaktden kurtulanlar için bitmek, yok olmak tehlikeleri kalmaz. Bu Allahu Teâlâ'nın öyle bir ni’metidir ki, dilediğine verir. Allahu Teâlâ, büyük ihsân sâhibidir.

Vaktin devâmlı olması demek, bu vaktdeki hâlin bilinmesi ve başka şeyleri gibi eserlerinin, alâmetlerinin devâmlı olması demek değildir. Belki, vaktin olduğu gibi devâm etmesi ve hâlin kendisinin devâmlı olması demektir. Bir şeyi yanlış zan etmek, onun doğru olmasına ziyân getirmez. Hattâ çok zanlar vardır ki, günâh olur.

Söz uzadı. Biz yine kendimize gelelim! Mukaddes meydânda “celle şânüh” söz binicisini koşturamayacağımız için, kendi kulluğumuzu, aşağılığımızı ve gücümüzün yetersiz olduğunu anlatalım. İnsan, kulluk vazîfelerini yapmak için yaratıldı. Bir kimseye başlangıçta ve ortalarda aşk ve muhabbet verilirse, onun Allahu Teâlâ'dan başka şeylere olan bağlılıklarını kesmesi için verirler. Aşk ve muhabbet de aranılacak, özenilecek şey değildir. Kulluk makâmına kavuşmak için birer aracıdırlar. Bir kimsenin Allahu Teâlâ'ya kul olması için, Ondan başka şeylere kul olmaktan ve bağlanmaktan tam kurtulması lâzımdır. Aşk ve muhabbet, bu bağlılıkları kesmekten başka bir işe yaramaz. Bunun için, velâyet ya’nî evliyâlık mertebelerinin sonu, en yükseği (Abdiyyet makâmı)dır. Velâyet derecelerinde, abdiyyet makâmının üstünde hiçbir derece yoktur. Bu makâmda, kul ile sâhibi arasında, kulun sâhibine muhtâç olmasından ve sâhibin kendisinin ve sıfatlarının hiçbir şeye hiç muhtâç olmamasından başka hiçbir bağlılık yoktur. Burasını iyi açıklayalım ki, kendisi ile Onun kendisi arasında ve sıfatları ile Onun sıfatları arasında ve kendi işleri ile Onun işleri arasında, hiçbir bakımdan hiçbir benzerlik bulmayacaktır. Onun zıllı, görüntüsü olduğunu söylemekte, bir benzerlik, bir bağlılık olur. Bundan da kaçınmak lâzımdır. Onu yaratıcı, kendisini yaratılmış bilmelidir. Bundan başka hiçbir şeye ağız açmamalıdır. Tasavvuf yolunda ilerleyenlerin çoğu “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” (Tevhîd-i fi’li) ile karşılaşmaktadır. Her şeyi yapan Allahu Teâlâ'dır derler. Bu büyükler, bu işleri yaratanın bir olduğunu bilir. Bu işleri yapan birdir demek istemezler. Böyle söylemek, zındıklık olur. Bunu bir misâl ile açıklayalım:

Kukla oynatan bir kimse, perde arkasında oturur. Tahtadan, kartondan insan şeklinde yapılmış cansız şeyleri iple oynatır. Seyirciler, perdede oynayan karton, tahta parçalarının birçok şeyler yaptığını görür. Aklı olan kimseler bu hareketleri, perde arkasında oturan adamın yaptığını anlar. Fakat bu işler, perdedeki tahta parçalarından meydâna gelmektedir. Bunun için, bu şekiller hareket ediyor denir. Perde arkasındaki adam hareket ediyor denmez. Bu sözleri, işin doğrusunu göstermektedir. Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” yolları da böyle olduğunu bildirmektedir. İşleri yapan bir yapıcıdır demek, sekir hâlinde söylenen sözlerdendir. Sözün doğrusu şöyledir ki, işleri yapan çoktur. İşleri yaratan birdir. Tevhîd-i vücûd bilgileri de böyledir. Sekir vaktinde ve hâl kapladığı zamân söylemişlerdir. Keşif yolu ile edinilen bilgilerin doğru olması, islâmiyyette açıkça anlaşılan bilgilere uygun olmaları ile ölçülür. Kıl kadar ayrılık sekirden ileri gelir. Din bilgilerinin doğrusu, Ehl-i sünnet vel-cemâ’at âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” anladıkları bilgilerdir. Bunlara uymamak yâ zındıklık ve ilhâddır, ya’nî doğru yoldan ayrılmaktır, yâhut sekir hâlinde söylenmiştir. Sekirden tam kurtulmak, (Abdiyyet makâmı) nda olur. Başka makâmların hepsinde az çok sekir bulunur. Fârisî mısrâ’ tercemesi:

Dahâ söylersem sonu gelmez.

Hâce Bahâeddîn-i Nakşibend “kaddesallahu teâlâ sirrehül akdes” hazretlerinden (Sülûk niçin yapılıyor?) diye sorulduğunda, (Kısa, toplu olan bilgilerin genişlemesi, açıklanması ve akıl ile, düşünce ile bulunan bilgilerin, keşf ile, kalp ile anlaşılması için) buyurdu. İslâmiyyetin bildirdiği bilgilerden başka şeyler öğrenmek için demedi. Tasavvuf yolunda ilerlerken, islâmiyyette bulunmayan şeylerle karşılaşılmakta ise de, yolun sonuna varınca bu bilgilerin hepsi yok olur. Yalnız islâmiyyetin bildirdiği şeyler, açık ve geniş olarak bilinir. Aklın dar çerçevesinden kurtularak, keşfin sonsuz meydânına açılmak hâsıl olur. Ya’nî Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem” bu bilgileri melekten aldığı gibi, bu büyükler de, bu bilgilerin hepsini, kalplerine gelen ilhâm yolu ile kaynaktan alırlar. Âlimler, bu bilgileri islâmiyyetten alırlar. Kısaca, topluca bildirirler. Bu bilgiler, Peygamberlere “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” keşif yolu ile geniş, uzun bildirildiği gibi, Evliyâya da böylece bildirilmektedir. Ancak Peygamberler “aleyhimüssalâtü vesselâm” asıldırlar, önce gidenlerdir. Evliyâ ise bunların arkalarında, izlerinde gelenlerdir. Evliyânın yükseklerinden pek azını “rahmetullahi aleyhim ecma’în” ancak yüzlerle sene sonra, birbirinden pek uzak zamânlarda seçerek, bu yüksek makâma kavuştururlar.

Akıl ile, düşünce ile anlaşılan bir bilgiyi keşif yolu ile açıklamak istiyordum. Fakat kâğıtta yer kalmadı. Böyle olmasında Allahu Teâlâ'nın hikmeti olsa gerek. Vesselâm.

  

Başa dön

 

031.MEKTUP

Bu mektûp, şeyh Sofîye gönderilmiştir.

 

Tevhîd-i vücûdînin hakîkati ve Allahu Teâlâ'ya yakın olmak ve berâber olmak ne demek olduğu bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ hepimizi, Peygamberlerin seyyidinin “sallallahu aleyhi ve sellem” yolundan ayırmasın! Yanınızdan gelen bir zât dedi ki, şeyh Nizâm-i Tehânîserînin talebesinden biri, sizin yanınızda, bu fakîr için vahdet-i vücûde inanmıyor demiş. Bu zât, bunu bildirdikten sonra, bu sözün doğru olup olmadığını sordu ve talebenizin okuyup aydınlanması ve kötü düşüncelere saplanmamaları için, vahdet-i vücûd üzerindeki bilgimi yazmamı istedi. Müslümâna karşı kötü zanda bulunmak, günâh olduğundan, talebenizi günâhtan korumak düşüncesi ile, birkaç kelime yazıp, başınızı ağrıtıyorum:

Muhterem yavrum! Bu fakîr, çocukluğumdan beri, vahdet-i vücûde inanmaktaydım. Babam “kaddesallahu teâlâ sirreh” de, buna inandığını, her zamân bildirirdi. Mübârek kalbi, vahdet-i vücûddan ve her şeyden uzak olan, hiçbir sûretle varılmayan varlığa doğru olduğu hâlde, bu i’tikâddan hiç ayrılmamıştı. Âlimin oğlu da, yarım âlim demektir sözü gereğince, bu fakîrin bu bilgiden büyük payı olmuştu. Çok lezzetler almıştım. Fakat, Allahu Teâlâ, sonsuz ihsânı ile, büyük rehber, hakîkatlerin, ma’rifetlerin kaynağı, İslâm dîninin hâmisi, hocam, önderim, kurtuluş yoluna kavuşturucu, Muhammed Bâkî “kuddise sirruh” hazretlerine kavuşturdu. Bu fakîre tarîkat-i aliyye-i Nakşibendiyyeyi ta’lîm buyurdu. Hiçbir şeye yaramayan bu miskîni, mübârek kalplerinin ışıkları altında bulundurmakla şereflendirdi. Bu üstün yolda ilerlemeğe alıştırınca, az zamânda, vahdet-i vücûd bilgileri önüme çıktı. Bu makâmın çeşitli ilimleri, ma’rifetleri kapladı. Bu mertebenin inceliklerinden, göstermedikleri hemen bir şey kalmadı. Muhyiddîn-i Arabînin “kuddise sirruh” bildirdiği ince bilgiler, olduğu gibi meydâna çıktı. (Füsûs) kitâbında yazdığı ve urûcun, bu yolun sonu olduğunu sanıp, bundan ötesi ademdir, yokluktur dediği, tecellî-i zâtî ile de, şereflendirdiler. Kendisine Evliyânın sonuncusu diyerek yalnız Evliyânın sonuncusuna mahsûs olduğunu yazdığı, bu tecellînin çeşitli bilgilerini, ma’rifetlerini uzun uzadıya, bu fakîre bildirdiler. Bu ma’rifetlere, o kadar daldım, o kadar kapıldım ki, vahdet-i vücûd hâli, her şeyi unutturdu. Bu bilgilerin sarhoşu oldum. O anlarda, hocamın yüksek huzûruna arz ettiğim mektûplarımda, bu sarhoşluğumun derecesini gösteren çılgınca yazılarım vardır. Uzun zamân, bu hâlde kaldım. Seneler geçti. Nihâyet, Cenâb-ı Hakkın sonsuz lütûf ve inâyeti, ânsızın, imdâdıma yetişip, bîçûn, bî keyf olan [ya’nî anlaşılmaz olan] cemâlden perdeler, birdenbire kaldırıldı. [Sanki seller, felâketler yapan fırtınalı kara bulutlar, bir ânda sıyrılıp, mâvi semâ açıldı. Güneş her yeri aydınlattı.] Önceden olan, vahdet-i vücûd, ittihâd, Allahu Teâlâ'nın her şeyle birleşmiş, berâber görünmesi gayb oldu. İhâta, sereyân, kurb ve ma’iyyet, ya’nî Allahu Teâlâ'nın her yeri kaplaması, doldurması, yakın olması gibi bilgiler, örtüldü, gitti. İyice anladım ki, yaratanın, yarattıkları ile hiçbir benzerliği, hiçbir bağlılığı yoktur. İhâta, kurb gibi şeyler, Ehl-i sünnet âlimlerinin “Allahu Teâlâ o büyük âlimlerin çalışmalarına çok mükâfât versin” bildirdiği gibi, hep Allahu Teâlâ'nın, ilmi içindir. Kendisi için değildir. Allahu Teâlâ hiçbir şeyle birleşmiş değildir. O, Odur, mahlûklar, mahluktur. O, bîçûndur, erişilmez, anlaşılmaz, anlaşılamaz. Bütün âlem ise, his olunan, anlaşılabilen şeylerdir. Anlaşılamayan anlaşılan gibi olamaz. Vâcib, mümkün gibidir denemez. Kadîm olan, hâdis olana benzemez. Yokluğu mümkün olmayan, yok olabilen gibi değildir. Hakîkatler değişemez. Birisi için olan, öteki için söylenemez. Ne kadar şaşılacak şeydir ki, şeyh Muhyiddîn-i Arabî “kuddise sirruh” ve onun yolunda giden büyükler, (Allahu Teâlâ, hiçbir sûretle anlaşılmaz. Hiçbir şeye benzemez) dedikleri hâlde, Zât-i ilâhî, her şeyi ihâta etmiş, kaplamıştır, her şeye yakîndir, her şeyle berâberdir diyorlar. Bunun doğrusu, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiğidir. Yakîn olan, ihâta eden, Allahu Teâlâ'nın kendisi değil, ilmidir.

Tevhîd-i vücûdî bilgileri yok olup da, başka ilimler, ma’rifetler hâsıl olduğu zamân, çok üzülmüştüm. Çünki, vahdet-i vücûd ma’rifetlerinden dahâ üstün şeyler bulunacağını bilmiyordum. Bu ma’rifetlerin yok olmaması için yalvarıyor, çok duâ ediyordum. Fakat, perdeler, tamâmen kalkıp, hakîkat bütün açıklığı ile bildirilince, anladım ki, âlemler, mahlûklar, Sıfât-ı ilâhiyyenin aynaları ve Esmâ-i ilâhiyyenin görünüşleri ise de, (Tevhîd-i vücûdî) var diyenlerin sandığı gibi, görünenler, gösterenin kendi değildir. Bir şeyin gölgesi, o şeyin kendisi değildir. Sözümüzü bir misâl ile dahâ açıklayalım: Büyük bir âlim, düşündüklerini bildirmek için, harfleri ve sesleri kullanır. Kafasındaki kıymetli bilgiyi, harflerin, seslerin içinde açığa çıkarır. Bu harfler ve sesler, o bilgileri gösteren ayna gibidir. Fakat, harfler, sesler bu bilgilerin aynıdır, bilgilerin kendisidir veyâ bu bilgilerin kendilerini kaplamıştır veyâ bunların kendilerine yakîndir veyâ bilgilerin kendileri ile berâberdir denemez. Ancak, harfler ve sesler, bu bilgileri meydâna çıkaran işâretlerdir. Bilgilere delâlet etmekten, belli etmekten başka, bir şey denemez. Bilgilerin, harf ve seslerle hiç benzerliği yoktur. Benzerlik, berâberlik, vehm ve hayâl ile söylenebilir. Hakîkatta, böyle şeyler yoktur. Bu bilgiler ile, harfler ve sesler arasında görünmek, göstermek ve belli olmak, belli etmek gibi bağlılık olduğundan, ba’zı kimselerin vehminde, bu bağlılıktan, birleşmek, berâberlik gibi şeyler doğuyor. Hakîkatte bunların hiçbiri yoktur.

İşte, Allahu Teâlâ ile, bu âlem de böyledir. Göstermek ve gösterilmekten, belli etmek ve belli olmaktan başka, hiçbir bağlılık yoktur. Mahlûkların her biri, yaratanın varlığını gösteren birer alâmettir. Onun isimlerinin, sıfatlarının büyüklüğünü bildiren, birer ayna gibidir. Bu kadarcık bağlılık ba’zı kimselerin hayâlinde büyüyerek, ba’zı şeyler söylemelerine sebep olmaktadır. Bu hâl, bilhassa, tevhîd üzerinde murâkabesi çok olanlarda görülüyor. Murâkabelerinin sûreti, hayâllerinde yerleşiyor. Ba’zıları da kelime-i tevhîdin ma’nâsını, kısaca düşünüp, çok söylediklerinde, bu hâle düşüyor. Bunların her ikisi de, ilim ile hâsıl oluyor. Hâl ile ilgileri yoktur. Ba’zıları da, aşırı sevgi ile, bu hâle düşüyor. Allahu Teâlâ'dan başka, hiçbir şeyin varlığını görmüyorlar. Bunların böyle görmesi, her şeyin yok olmasına sebep olmaz. Çünki, hissimiz, aklımız ve islâmiyyet, her şeyin var olduğunu bildirmektedir. Bu sevginin taşkınlığı zamânında, ba’zan, Allahu Teâlâ'nın kendisi ihâta etmiş, kendisi yakîndir sanıyorlar. Sevgi ile hâsıl olan tevhîd, önce bildirdiğimiz iki tevhîdden dahâ yüksek olup, hâl ile hâsıl olmaktadır. Fakat, bu da yanlıştır. İslâmiyyete uygun değildir. Bunu, islâmiyyete uydurmağa kalkışmak, boşuna uğraşmaktır. Felsefecilerin zan ile, kısa akılları ile söyledikleri, bozuk sözler gibidir. Fennin ve islâmiyyetin ışıkları altında olmayıp da, yalnız zan ile konuşan felsefecileri, ilim adamı sanan ba’zı Müslümânlar, bunların bozuk sözlerini, yazılarını, islâmiyyete uydurmağa uğraşıyor. (İhvân-us-safâ) gibi kitâplar, böyle çürük sözleri, âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler ile isbâta kalkışan câhiller tarafından yazılmıştır.

Evliyânın keşfinde hatâ etmesi, yanılması, müçtehidlerin ictihâdda yanılması gibidir; kusûr sayılmaz. Bundan dolayı, Evliyâya dil uzatılmaz. Belki, hatâ edene de, bir derece sevâp verilir. Yalnız şu kadar fark vardır ki, müçtehidlere uyanlara, onların mezhebinde bulunanlara da, hatâlı işlerde sevâp verilir. Evliyânın yanlış keşiflerine uyanlara, sevâp verilmez. Çünki ilhâm ve keşf, ancak sâhibi için senettir. Başkalarına senet olamaz. Müçtehidlerin sözü ise, mezhebinde bulunan herkes için senettir. O hâlde, Evliyânın yanlış ilhâmlarına, keşiflerine uymak câiz değildir. Müçtehidlerin “rahmetullahi aleyhim ecma’în” hatâ ihtimâli olan sözlerine de uymak câiz ve hattâ vâcipdir.

Tasavvuf yolunda ilerleyen sâliklerden ba’zısının, bu mahlûklar aynasında gördükleri de, böyledir. İster (Şühûd-i vahdet) desinler, ister (Şühûd-i ehâdiyyet) desinler, Allahu Teâlâ'da, mahlûk sıfatları yoktur ki, mahlûklarda görülebilsin. Mekânı, yeri olmayan, bir yerde yerleşmez. Mahlûklara hiç benzemeyeni, mahlûkların dışında aramak lâzımdır. Yeri olmayanı, madde ve mekânın dışında aramalıdır. Âfâkta ve enfüsde, ya’nî insanın dışında ve kendisinde görülen her şey O değildir. Onun alâmetleridir. Evliyânın büyüklerinden Bahâeddîn-i Nakşibend “kaddesallahu Teâlâ sirreh” buyurdu ki, (Görülen, işitilen ve bilinen her şey, O değildir. Bunları, lâ ilâhe derken yok etmelidir). Fârisî iki beyt tercemesi:

Her şekil dardır, ma’nâ, nasıl sığar?
dilenci kulübesinde, sultânın ne işi var?
Şekle bakan gâfil, ma’nâdan ne anlar?
cemâli görmeyince, cânânla ne işi var?

Suâl: Nakşibendiyye ve diğer tasavvuf büyükleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, vahdet-i vücûd, ihâta, kurb, ma’iyyet-i zâtiyye ve kesretde vahdeti görmek ve kesretde ehâdiyyeti görmek gibi şeyler olduğunu açıkça söylemişlerdir. Bu sözlere ne dersiniz?

Cevâp: Bunları, tasavvuf yolunun ortalarında görmüşlerdir. Sonra bu makâmları geçmişlerdir. Nitekim, bu fakîr kendi hâlimin de, böyle olduğunu yukarıda yazmıştım. Şunu da bildirelim ki, ba’zı büyüklerin bâtını, hiçbir şeye benzemeyen bir mevcûdu ararken, zâhiri, bedeni mahlûklar arasında olduğu için, vahdet-i vücûd bilgisi ile şereflendirirler. Bâtını, bir olan mevcûdu ararken, zâhiri, Onu mahlûkların aynasında görmektedir. Nitekim, kıymetli babamın böyle olduğunu, yukarıda bildirmiştim. Vahdet-i vücûd derecelerini bildirdiğim uzun mektûpta, dahâ uzun anlatmıştım. Burada kısa kesmek uygundur.

Suâl: Hâlık başka, mahlûk başka olunca ve Zât-i ilâhî, mahlûklara yakın olamaz, ihâta etmez deyince ve Allahu Teâlâ bu dünyâda görülemez ise, bu büyüklerin sözleri yanlış olmaz mı?

Cevâp: Bu büyükler, gördüklerini söylüyor. Meselâ, aynaya bakan bir kimse, şeklimi, sûretimi aynada gördüm der. Bu söz de, yerinde değildir. Çünki, aynada sûretini görmemiştir. Çünki, aynada sûret, şekil yoktur ki görsün. Fakat bu kimseye, yalan söylüyorsun demeyiz. Bu sözünü ma’zûr görürüz.

Büyüklerin, saklamak gereken böyle hâllerini bildirmelerine sebep, başkasını taklîd etmediklerinin anlaşılması içindir. Vahdet-i vücûdu kabûl edenler de, inkâr edenler de, kendi keşf ve ilhâmlarını söylemişlerdir. Keşf, ilhâm, başkalarına senet olamaz ise de, ilhâm olunan zât için, kıymeti inkâr olunamaz.

İkinci cevâp olarak deriz ki, herhangi iki şey arasında, ortak olan sıfatlar ve ayrı olan sıfatlar vardır. Mahlûklar, Allahu Teâlâ'nın kendisinden her bakımdan ayrı oldukları hâlde, görünüşte müşterek olan cihetler de vardır. Allahu Teâlâ'nın sevgisi, bir kimseyi kaplayınca, ayrılığa sebep olan noktalar, görünmeyip, müşterek olanlar kalıyor. Hâlık ile mahlûk, birbirinin aynıdır diyerek gördüklerini doğru söylüyorlar. Sözleri yalan olmuyor. Zât-ı ilâhînin yakîn olması, ihâta etmesi için olan sözleri de, böyle söylemişlerdir, vesselâm.

 

Başa dön

 

032.MEKTUP

Bu mektûp, mirzâ Hüsâmeddîn Ahmed'e yazılmıştır.

 

Ashâb-ı Kirâmın “aleyhimürrıdvân” kemâlâtını ve hazret-i Mehdîyi bildirmektedir:

Lutfederek gönderdiğiniz mektûp geldi. Bu garîbleri hâtırladığınıza şükür eyledim. Büyük hocamızın senelerle hizmetinde hiç istifâde etmemiş gibiyim diyor ve sebebini soruyorsunuz. Efendim! Böyle şeylerin cevâbını yazmak, hattâ anlatmak uygun değildir. Çünki, okumakla, dinlemekle anlaşılmaz. Sevgi ve i’timâd olmak şartı ile, uzun zamân berâber bulunmak lâzımdır. Başka yol ile ele geçemez. Fârisî beyt tercemesi:

Râhat gece, tatlı mehtâb bul bana,
Her şeyden anlatayım, o zamân sana.

Her suâle cevâp vermek lâzımdır buyurmuşlar. Onun için kısaca bildireyim ki, tasavvuf yolculuğunda, her makâmın, ayrı bilgileri, ma’rifetleri, hâlleri vardır. Her makâm için ayrı vazîfe, zikir ve teveccüh lâzımdır. Ba’zı makâmda zikir, başka makâmda Kur’ân-ı kerîm okumak, namâz kılmak, ba’zısında cezbe, ba’zısında sülûk, ba’zısında ise bu ni’metin her ikisi vardır. Öyle makâmlar da vardır ki, cezbe ve sülûk oraya yanaşamaz. Bu son makâmlar çok yüksek, pek kıymetlidir. Peygamberimizin “sallallahu aleyhi ve sellem” Ashâb-ı Kirâmının “aleyhimürrıdvân” hepsi, bu makâmlara kavuşmuş, bu büyük ni’met ile şereflenmiştir. Bu makâmların sâhipleri, başka makâmların sâhiplerine benzemez. Başka makâmların sâhipleri ise, birbirlerine az çok benzer. Bu makâm, Ashâb-ı Kirâmdan sonra, hazret-i Mehdîde görünecektir. Tasavvuf büyüklerinden pek az kimse, bu makâmdan haber vermiştir. Bu makâmın ilimlerinden, ma’rifetlerinden söyleyen ise, yok gibidir. Bu makâm, Allahu Teâlâ'nın, öyle büyük bir ni’metidir ki, dilediği, seçtiği bahtiyârlara nasîb olur. Ashâb-ı Kirâm “aleyhimürrıdvân” bu pek yüksek mertebeye, dahâ ilk sohbette ayak basardı ve zamânla bu mertebelerde yükselirlerdi. Sonra gelen Evliyâdan birini, bu ni’met ile şereflendirmek ve Ashâb-ı Kirâmın terbiyesi ile yetiştirmek isterlerse, cezbe ve sülûk mertebelerini geçirip ve bunların ilim ve ma’rifetlerini atlattıktan sonra, bu devlete eriştirirler. Bu mertebelere yetişebilmek, insanların en üstününün “sallallahu aleyhi ve sellem” sohbeti ile mümkün olabilir. Onun izinde gidenlerden pek az kimseye de, bu bereketi ihsân edebilirler. Bunun sohbetine kavuşan da, bu mertebelere ulaştıran nisbet ile, yol ile şereflenir. Fârisî beyt tercemesi:

Rûhul-kudsün feyzine kavuşursan eğer;
Mesîhin yaptıkları, senden de hâsıl olur.

Cezbe, sülûktan önce olduğu zamânlarda yaptıkları gibi, bu yolda da, nihâyetin hâlleri, başlangıçta gösterilir, tattırılır. Bundan fazla yazmağa imkân bulamıyorum. Eğer buluşursak ve dinleyenlerin arzû ve hevesleri anlaşılırsa, inşâallahu teâlâ bu makâmlardan biraz bildirmek nasîb olur. İnsanları her şeye kavuşturan Allahu Teâlâ'dır.

Sevdiklerimizden birkaçı için yazdıklarınız anlaşıldı. Bu fakîr, hepsinin kusûrunu bağışlıyorum. Allahu Teâlâ, merhametlilerin en merhametlisidir. O af buyurur. Fakat sevdiklerimize nasîhat buyurunuz ki, bir arada bulundukları veyâ uzakta oldukları zamân üzücü bir şey yapmasınlar, hareketlerini değiştirmesinler! Ra’d sûresinin onikinci âyetinde meâlen, (İnsanlar gidişlerini bozmazlarsa, Allahu Teâlâ da bunlara verdiği ni’metlerini değiştirmez. Allahu Teâlâ bir millete cezâ vermek isteyince, bunu kimse durduramaz. Onların Allahu Teâlâ'dan başka hâkimi yoktur) buyuruldu. Meyân Şeyh İlâhdâd için çok yazmışsınız. Bu yazı fakîre bir sıkıntı vermedi. Fakat, onun hâlini bozmasından dolayı pişmân olması lâzımdır. Hadîs-i şerîfte, (Pişmân olmak tevbedir) buyuruldu. Şefâ’atçı aramak da, tevbenin bir parçasıdır. Her ne olursa olsun, bu fakîr “rahmetullahi aleyh” af etmekteyim. Fakat, ne yapacağınızı siz bilirsiniz.

Serhend şehrinde yerleşmelisiniz. Muhabbet bağları ve aşk mektebindeki talebelik arkadaşlığı, ufak tefek şeylerle kopacak kadar gevşek değildir. Dahâ ne yazayım? Allahu Teâlâ hepimize selâmet versin! Yüksek hocamın “rahmetullahi aleyh” kıymetli çocuklarına ve o şerefli evde bulunanların hepsine duâlar ederim.

Bu mektûbu hazırladıktan sonra, oradaki sevdiklerimizin yanıldıklarını ve af olunduklarını dahâ açıklamayı düşündüm. Kısa yazılınca, anlaşılamayan yerleri kalabilir. Efendim! Yanlış işlerin af edilebilmesi için, işleyenlerce bunların suç olduğunun bilinmesi lâzımdır. Bu işleri yapanların pişmân olması lâzımdır. Böyle olmazsa, af etmek doğru olmaz.

Sığınağımız, kıymetli rehberimiz “kuddise sirruhül’azîz” burada bulunanların gözü önünde, bu makâmı Şeyh İlâhdâda bırakmış olduğunu yazıyorsunuz. Bu sözü incelemek lâzım gelmektedir. Ona bırakmak demek, orada bulunanlara ve gelip gidenlere hizmet etmek ve bunların yemelerinden, içmelerinden bilgisi olmak demek ise, biz de böyle söylemekteyiz. Yok eğer, orada bulunanları yetiştirmek ve şeyhlik makâmında oturmak demek ise, bu olamaz. Kendileri ile son buluştuğumda, bu fakîre dönerek, (Şeyh İlâhdâdın bizim tarafımızdan giderek, çalışmak isteyenlere vazîfe vermesini ve oradakilerin hâllerini bize bildirmesini uygun görür müsün? Bizim artık talebe yanına çıkacak ve onlara ders verecek ve hâllerini soracak gücümüz kalmadı) buyurmuştu. Fakîr “rahmetullahi aleyh” bunun için bile duraklamıştım. Zarûret olduğu için, yalnız bu kadar yapması uygun görülmüştü. Bu kadar bildirmek (Sefâret) vazîfesidir. Hele zarûret olunca, hiç bir üstünlük göstermez. Zarûret kadar izin verilir. Bu sefâret vazîfesi de, onların yaşadığı zamânda idi. Vefâtından sonra, taliplere ders vermek ve hâllerini sormak hıyânet olur.

Suâl: Sığınağımızın, yüksek rehberimizin nisbeti değişmemiştir. Ya’nî artmamış ve azalmamış diyorsunuz.

Cevâp: Efendim! Tekmîl-i sınâ’at, telâhuk-ı efkâr iledir. Ya’nî san’atların ilerlemesi, fikirlerin, düşüncelerin birbirlerine eklenmesi ile olur. Sibeveyh tarafından kurulmuş olan Nahv bilgisi, sonra gelenlerin düşünceleri ile binlerce kat çoğalmıştır. Çoğalmadan, olduğu gibi kalması, noksanlık olur. Hâce Bahâeddîn-i Nakşibend hazretlerinin nisbeti, hâce Abdülhâlık hazretleri zamânında yok idi “kaddesallahu sirrehümâ”. Her zamân da böyle olmuştur. Bundan başka, yüksek hocamız Bâkî-billah hazretleri “rahmetullahi aleyh”, bu nisbeti olgunlaştırmak istiyordu, tamâm olmamış biliyordu. Eğer dahâ yaşasaydı, Allahu Teâlâ'nın irâdesi ile, bu nisbeti kim bilir nereye kadar yükseltecekti. Bunun yükseltilmemesi için uğraşmak doğru değildir. Fakîr, bu nisbetin değişmeden nasıl kalacağını bilemiyorum. Sizdeki nisbet bile başkadır. Onların nisbetine hiç benzememektedir. Bu sözümüz, onların yüksek huzûrunda çok söylenmişti. Şeyh İlâhdâd fakîri, nisbetin ne olduğunu nereden bilmektedir? Kalbinde bir parça huzûr vardır. Ne hâlde olduğunu başkaları da bilmektedir. O nisbeti kendisine veren kimdir? Bunları bana bildiriniz. Böylece bu fakîr de kendisine yardımda bulunayım. Rü’yâlara güvenmeyiniz! Çünki, çoğu hayâl ile görülmektedir, doğru olmazlar. Şeytân, kuvvetli düşmandır. Onun aldatmasından kurtulmak güçtür. Ancak, Allahu Teâlâ'nın koruduğu seçilmiş kimseler kurtulur.

Suâl: Kazanılmış olan nisbetlerin geri alınmasını soruyorsunuz?

Cevâp: Efendim! O nisbeti geri almakta rehberin ihtiyârı, irâdesi olmaz. Birlikte iken de söylemiştim. O hâl, şimdi de öyledir, yok olmamıştır. Yok oldu sanmak doğru değildir. Kalpten işittiğiniz sesin de, bununla bir ilişiği yoktur. Ateşin külü soğuyunca ve içinde ateş kalmayınca da, üzerine su dökülürse, ateşe dökmüş gibi ses çıkarır. Sesi duyunca, külün içinde ateş kalmıştır demek doğru olmaz. Yine söylüyorum, rü’yâlara kıymet vermeyiniz! Bu sözüm, bugün sizden gizli ise, yarın inşâallahu teâlâ belli olacaktır. Mektûbunuzda üzerine çok düşmüş olduğunuz için, cevâbını bildirmeğe mecbûr kaldım. Yoksa, sebep olmadan bir şey yazılamıyor.

 

Başa dön 

 

033.MEKTUP

Bu mektûp, molla hâcı Muhammed Lâhorîye yazılmıştır.

 

Dünyâyı seven ve ilmi, dünyâyı kazanmağa harc eden kötü ilim adamlarının zararını bildirmekte ve dünyâya düşkün olmayan âlimleri medh etmektedir:

Âlimlerin dünyâyı sevmesi ve ona düşkün olması, güzel yüzlerine siyâh leke gibidir. Böyle olan ilim adamlarının, insanlara faydası olur ise de, kendilerine olmaz. Dîni kuvvetlendirmek, islâmiyyeti yaymak şerefi, bunlara âit ise de, ba’zan kâfir ve fâsık da, bu işi yapar. Nitekim, Peygamberlerin efendisi “sallallahu aleyhi ve sellem” kötü kimselerin de, dîni kuvvetlendireceğini haber vermiş ve (Allahu Teâlâ bu dîni, fâcir kimselerle de, elbette kuvvetlendirir) buyurmuştur. Bunlar, çakmak taşına benzer. Çakmak taşında enerji vardır. İnsanlar bu taşdaki kudretden ateş yapar, istifâde eder. Taşın ise, hiç istifâdesi olmaz. Bunların da ilimlerinden kendilerine fayda olmaz. Hattâ, bu ilimleri, kendilerine zararlıdır. Çünki, kıyâmet günü, bilmiyorduk, günâh olduğunu bilseydik yapmazdık diyemezler. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki, (Kıyâmet gününde, en şiddetli azâp görecek kimse, Allahu Teâlâ'nın kendi ilminden, kendisini fâydalandırmadığı âlimdir). Allahu Teâlâ'nın kıymet verdiği ve her şeyin en şereflisi olan ilmi, mal, mevki kapmağa ve başa geçmeğe vesîle edenlere, bu ilim zararlı olmaz mı? Hâlbuki, dünyâya düşkün olmak, Allahu Teâlâ'nın hiç sevmediği bir şeydir. O hâlde, Allahu Teâlâ'nın kıymet verdiği ilmi, Onun sevmediği yolda harc etmek, çok çirkin bir iştir. Onun kıymet verdiğini kötülemek, sevmediğini de kıymetlendirmek, yükseltmek demektir. Açıkçası, Allahu Teâlâ'ya karşı durmak demektir. Ders vermek, va’z etmek ve dînî yazı, kitâp, mecmû’a çıkarmak, ancak, Allah rızâsı için olduğu vakt ve mevki, mal ve şöhret kazanmak için olmadığı zamân faydalı olur. Böyle hâlis, temiz düşünmenin alâmeti de, dünyâya düşkün olmamaktır. Bu belâya düşmüş, dünyâyı seven din adamları, hakîkatta dünyâ adamlarıdır. Kötü âlimler bunlardır. İnsanların en alçağı bunlardır. Din, îmân hırsızları bunlardır. Hâlbuki bunlar, kendilerini din adamı, Âhiret adamı ve insanların en iyisi sanır ve tanıtır. Sûre-i Mücâdelede, (Onlar, kendilerini Müslümân sanıyor. Onlar son derece yalancıdır. Şeytân onlara musallat olmuştur. Allahu Teâlâ'yı hâtırlamaz ve ismini ağızlarına almazlar. Şeytâna uymuşlar, şeytân olmuşlardır. Biliniz ki, şeytâna uyanlar ziyân etti. Ebedî sa’âdeti bırakıp sonsuz azâba atıldı) meâlindeki âyet-i kerîme bunlar içindir. Büyüklerden biri şeytânı boş oturuyor, insanları aldatmakla uğraşmıyor görüp, sebebini sorar. Şeytân cevâp olarak, (Zamânın din adamı geçinen, kötü âlimleri, insanları yoldan çıkarmakta, bana o kadar yardım ediyor ki, bu mühim işi yapmama lüzûm kalmıyor) demiştir. Doğrusu, zamânımızda islâmiyyetin emirlerini yapmaktaki gevşeklikler ve insanların dinden yüz çevirmesi, hep din adamı perdesi altında söylenen sözlerden, yazılardan ve bu adamların bozuk niyetlerinden dolayıdır.

Dünyâya gönül kaptırmayan, mal, mevki, şöhret kazanmak, başa geçmek sevdâsında olmayan din âlimleri, Âhiret adamlarıdır. Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” vârisleri, vekîlleridir. İnsanların en iyisi bunlardır. Kıyâmet günü, bunların mürekkebi, Allahu Teâlâ için cânını veren şehîtlerin kanı ile tartılacak ve mürekkep, dahâ ağır gelecektir. (Âlimlerin uykusu ibâdetdir) hadîs-i şerîfinde medhedilen, bunlardır. Âhiretdeki sonsuz ni’metlerin güzelliğini anlayan, dünyânın çirkinliğini ve kötülüğünü gören, Âhiretin ebedî, dünyânın ise fânî geçip tükenici olduğunu bilen onlardır. Bunun için kalıcı olmayan, çabuk değişen ve biten şeylere bakmayıp, bâkî olana, hiç bozulmayan ve bitmeyen güzelliklere sarılmışlardır. Âhiretin büyüklüğünü anlayabilmek, Allahu Teâlâ'nın sonsuz büyüklüğünü görebilmekle olur. Âhiretin büyüklüğünü anlıyan da, dünyâya hiç kıymet vermez. Çünki, dünyâ ile Âhiret birbirinin zıddıdır. Birini sevindirirsen öteki incinir. Dünyâya kıymet veren Âhireti gücendirir. Dünyâyı beğenmeyen de, Âhirete kıymet vermiş olur. Her ikisine birden kıymet vermek veyâ her ikisini aşağılamak olamaz. İki zıt şey bir araya getirilemez. [Ateş ile su bir arada bulundurulamaz.]

Tasavvuf büyüklerinden ba’zısı, kendilerini ve dünyâyı tamâmen unuttuktan sonra, birçok sebepler, fâydalar için, dünyâ adamı şeklinde görünürler. Dünyâyı seviyor, istiyorlar sanılır. Hâlbuki, içlerinde hiç dünyâ sevgisi, arzûsu yoktur. Sûre-i Nûrda, (Bunların ticâretleri, alış verişleri, Allahu Teâlâ'yı hâtırlamalarına hiç mâni’ olmaz) meâlindeki âyet-i kerîme bunlar içindir. Dünyâya bağlı görünürler. Hâlbuki, hiç bağlılıkları yoktur. Hâce Bahâeddîn-i Nakşibend Buhârî “kuddise sirruh” buyuruyor ki, (Mekke-i mükerremede Minâ pazarında, genç bir tâcir, aşağı yukarı, ellibin altın değerinde alış veriş yapıyordu. O esnâda, kalbi, Allahu Teâlâ'yı bir an unutmuyordu).

 

Başa dön 

 

034.MEKTUP

Bu mektûp, molla hâcı Muhammed Lâhorîye yazılmıştır.

Âlem-i emirdeki beş cevheri uzun ve açık bildirmektedir:

İki cihân sa’âdetine kavuşmak, ancak, dünyâ ve Âhiretin en yükseğine uymakla ele geçebilir “sallallahu aleyhi ve sellem”. Feylesoflar, islâmiyyetin sâhibine “aleyhissalâtü vesselâm” uymadıkları, kalp gözlerini Ona uymak sürmesi ile parlatmadıkları için, âlem-i emirden haberleri bile yoktur. Nerede kaldı ki, Allahu Teâlâ'nın zâtına ve sıfatlarına erişebilsinler. Onların kısa görüşleri, ancak âlem-i halka yetişebiliyor. Bunu bile iyi göremiyorlar.

Felsefecilerin beş cevher dedikleri şeyin hepsi, âlem-i halktandır.

Nefse ve akla mücerredâtdandır, demeleri, bunları tanımadıkları içindir. Nefs veyâ nefs-i nâtıka dedikleri cevher, nefs-i emmâredir. Nefs-i emmâreyi temizlemek lâzımdır. Çünki, hep kötülük, aşağılık ister. Bunun âlem-i emirde ne işi var. Mücerred olmak nesine gerek. Akl da, ancak his uzvları ile anlaşılan şeyleri ölçebilir. His edilmeyen ve his olunanlara benzemeyen şeyleri kavrayamaz. Böyle şeyler, akl ile anlaşılamaz. Bundan dolayı, âlem-i emri anlayamaz. O hâlde akl da, âlem-i emrden değildir. Ya’nî mücerredâtdan olamaz.

Âlem-i emrin birinci basamağı (kalp)dir. İkinci mertebesi (Rûh)dur. Rûhun üstü, (Sır) mertebesidir. Sırrın üstü, (Hafî), hafînin üstü (Ahfâ) mertebesidir. Bu beşine, (Beş cevher) denirse, yeri vardır. İşin özünü göremediklerinden, saksı parçalarını cevher sanmışlar.

Âlem-i emrin bu beş cevherini anlamak ve bunlar üzerinde bilgi edinmek ancak, Muhammed Resûlullahın “sallallahu aleyhi ve sellem” izinde gidenlerin büyüklerine nasîb olmuştur.

İnsana, (Âlem-i sağîr) [küçük âlem] denir. İnsandan başka mahlûkların hepsine, (Âlem-i kebîr) [büyük âlem] denir. Âlem-i kebîrde bulunan her şeyin, Âlem-i sagîrde bir nümûnesi, benzeri vardır. İnsandaki beş cevher de, birer nümûnedir. Bunların Âlem-i kebîrde asılları vardır. Âlem-i kebîrdeki o beş cevherin birincisi Arşdır. Ya’nî insandaki kalbin, Âlem-i kebîrdeki aslı, Arşdır. Bunun için, kalbin bir ismi (Arşullah)dır. O beş cevherin, diğer dördü, hep Arşın üstündedir. Kalp, Âlem-i sagîrdeki Âlem-i halk ile, Âlem-i emir arasında ortak bir geçit olduğu gibi, Arş da, Âlem-i kebîrdeki, Âlem-i halk ile Âlem-i emir arasında bir geçittir. Kalp ile Arş, Âlem-i halkta bulunuyor ise de, Âlem-i emirdendirler. Bu beş cevheri iyice anlamak, ancak tasavvuf yolundaki mertebeleri [konakları] etraflıca ve tamâmen geçip, nihâyete varan, Evliyânın büyüklerine nasîb olur. Beyt:

Her zavallı merd-i meydan olamaz;
Sivri sinek de Süleymân olamaz.

Allahu Teâlâ'nın lütfü, ihsânı, bahtiyâr bir insana yetişip de, kalp gözü açılıp, vücûb mertebeleri gösterilirse, Âlem-i kebîrdeki, bu beş cevherin mukaddes asıllarını da, orada görür ve Âlem-i sagîr ve kebîrdeki cevherlerin, bunların nümûneleri, sûretleri olduğunu anlar. Mısra’:

Bu büyük devleti bugün kime verirler.

Bu, öyle büyük bir ni’metdir ki, Allahu Teâlâ, dilediği, seçtiği kimseye ihsân eder.

Âlem-i emir bilgilerini anlatmak yasak edilmiştir. Çünki, çok ince bilgilerdir. Dinleyenler yanlış anlar. Sûre-i İsrâ, seksenbeşinci âyetinde meâlen, (Sizlere, ilimden pek az verildi) buyuruldu. Burada bildirilen ilim ile şereflenen, râsih âlimler, perde arkasını seyr etmektedirler. Mısra’:

Ni’met sâhiblerine ni’metler âfiyet olsun.

Fârisî beyt tercemesi:

Perde ardındaki esrârı açmak, uygun değildir,
Yoksa, rindler meclisinde, verilmeyecek haber yoktur.

Mukaddes cevherlerin birincisi, Allahu Teâlâ'nın izâfî sıfatlarındandır. Bu sıfatlar, vücûb ile imkân arasında geçit gibidir.  İkinci cevher, hakîkî sıfatlardır. İzâfî sıfatlar, kalbe, hakîkî sıfatlar, rûha tecellî eder. Hakîkî sıfatların üstünde bulunan üç cevher, Zât-i ilâhî mertebesindedir. Bu üç mertebenin tecellîlerine, (Tecelliyât-i Zâtiyye) derler. Bundan fazla yazmak faydalı olmaz. Fârisî mısra’ tercemesi:

Kalem buraya gelince ucu kırıldı.

Allahu Teâlâ size ve hidâyete kavuşanlara ve Muhammed Mustafâya “sallallahu aleyhi ve sellem” tâbi’ olanlara selâmet versin!

Her ne varsa güzel, Onu anmaktan başka,
Hepsi câna zehirdir, şeker dahî olsa!

Başa dön

 

035.MEKTUP

Bu mektûp, meyân hâcı Muhammed Lâhorîye yazılmıştır.

 

Allahu Teâlâ'nın zâtını sevmek ve bu sevgide üzmenin ve sevindirmenin, berâber olduğu bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ, insanların seyyidi “sallallahu aleyhi ve sellem” hürmetine, hepimizi yanılmaktan, şaşırmaktan korusun! Seyr ve sülûkdan maksad, nefs-i emmâreyi tezkiye etmek, ya’nî temizlemektir. Böylece nefis, aşağı, çirkin isteklerinin sebep olduğu, Allahu Teâlâ'dan başka şeylere tapınmaktan kurtulur. Ondan başka, bir ma’bûdu, maksadı kalmaz. Dünyâdan bir şey istemediği gibi, Âhiretten de, bir şey istemez. Evet, Âhireti istemek iyidir, sevâpdır. Fakat, ebrâr için  sevâpdır. Mukarrebler Âhireti istemeği de günâh bilir. Zât-ı ilâhîden başka bir şey istemez. Mukarrebler derecesine yükselmek için, (Fenâ) hâsıl olmak lâzımdır ve Zât-ı ilâhînin sevgisi insanı kaplamalıdır. Bu sevgiye kavuşan, elemlerden, sıkıntılardan da lezzet alır. Ni’metler ve musîbetler, müsâvî olur. Azâblar da, ni’metler gibi tatlı olur.  Cenneti, Allahu Teâlâ'nın râzı olduğu yer olduğundan ve Cenneti isteyenleri sevdiği için, isterler. Cehennemden sakınmaları da, Allahu Teâlâ'nın gazab ettiği yer olduğu içindir. Yoksa, Cenneti istemeleri, nefislerine tatlı geldiği için değildir. Cehennemden kaçınmaları, orada azâp ve sıkıntı olduğu için değildir. Çünki, bu büyükler, sevgilinin yaptığı her şeyi güzel görür. Bunları kendilerinin matlûbu, maksadı bilirler. Sevgilinin her işi, sevgili olur. İşte, tâm ihlâs budur. Yalancı ma’bûdlardan kurtuluş makâmı burasıdır. Kelime-i tevhîdin ma’nâsı, ancak burada hâsıl olur. İsimler ve sıfatlar arada olmaksızın, yalnız Zât-ı ilâhîyi sevmedikçe, bu ni’metler, hiç ele geçemez. Böyle sevgi olmadıkça, tâm Fenâ nasip olmaz. Fârisî beytler tercemesi:

Aşk öyle bir ateştir ki, yanarsa eğer,
Ma’şûkdan başka her şeyi yakar, kül eder.

Hakdan gayrıyı katl için, (LÂ) kılıncı çek,
(LÂ) dedikten sonra, bir şey kaldı mı bir bak!

(İLLALLAH)dan başka ne varsa, hepsi gitti,
Sevin ey aşk! Hakka ortak kalmadı bitti.

 

Başa dön

 

036.MEKTUP

Bu mektûp, hâcı Muhammed Lâhorîye yazılmıştır.

 

Ahkâm-ı islâmiyye, dünyâ ve Âhiretin bütün sa’âdetlerini taşımaktadır. Ahkâm-ı islâmiyye dışında ele geçen hiçbir sa’âdet yoktur. Tarîkat ve hakîkat, ahkâm-ı islâmiyyenin yardımcıları olduğunu bildirmektedir:

Allahu Teâlâ, hepimize, Muhammed Mustafâ “sallallahu aleyhi ve sellem” efendimizin dîninin hakîkatini bildirsin ve bu hakîkata kavuştursun! Âmîn.

İslâmiyyet üç kısımdır: İlm ve amel ve ihlâs. Bu üçüne kavuşmayan kimse, islâmiyyete kavuşmuş olmaz. Bir kimse, islâmiyyete kavuşunca, Allahu Teâlâ, ondan râzı olur. Allahu Teâlâ'nın râzı olması, sevmesi de, bütün dünyâ ve Âhiret sa’âdetlerinin en üstünü ve kıymetlisi olduğunu, Âl-i İmrân Sûresi onbeşinci ve Sûre-i Tevbenin yetmişüçüncü âyetleri bildirmektedir. O hâlde, islâmiyyet, dünyâ ve Âhiretteki bütün sa’âdetleri ele geçirten bir sermâyedir. İslâmiyyetin dışında aranılacak, imrenilecek hiçbir iyilik yoktur. Tasavvuf büyüklerinin kazandıkları, tarîkat ve hakîkat, ahkâm-ı islâmiyyenin yardımcıları, hizmetçileri olup, islâmiyyetin üçüncü kısmı olan ihlâsı elde etmeğe yarar. Tarîkata ve hakîkata baş vurmak, islâmiyyeti tamâmlamak içindir. Yoksa, islâmiyyetden başka bir şeyler ele geçirmek için değildir. Tasavvuf yolcularının, o yolculukta gördükleri, tattıkları, ahvâl, mevâcîd, ulûm ve ma’rifetler, imrenilecek, istenilecek şey değildir. Hepsi, evhâm ve hayâlât gibi, geçici şeylerdir. O yolcuları terbiye için, ilerletmek için, vâsıtadan başka bir şey değildir. Bunların hepsini geçip arkada bırakıp, (Rızâ makâmı)na varmak lâzımdır. Sülûk ve cezbe yolculuğundaki makâmların, konakların nihâyeti, rızâ makâmıdır. Çünki, tarîkat ve hakîkat yolculuğundan maksad, ihlâs elde etmektir. İhlâs da, rızâ makâmında hâsıl olmaktadır. Tasavvuf yolcularının onbinlerde birini, ancak, üç türlü tecellîlerden ma’rifete dayanan müşâhedelerden kurtarıp, ihlâsa ve makâm-ı rızâya ulaştırmakla şereflendirirler. Hakîkati göremeyen zavallılar, ahvâl ve mevâcîdi, bir şey sanır. Müşâhedeleri, tecellîleri arzû eder. Böylece, yolda kalıp, vehm ve hayâlden kurtulamaz ve islâmiyyetin kemâline kavuşamazlar. [Şûrâ sûresinin onüçüncü] âyetinde meâlen, (Allahu Teâlâ kullarından dilediğini, kendisine seçer. Başkasından yüz çevirip, yalnız onu isteyenlere, kendine kavuşturan yolu gösterir) buyuruldu.[1] İhlâs makâmına ve rızâ mertebesine kavuşmak için, bu ahvâl ve mevâcîdden geçmek ve bu ilim ve ma’rifetleri edinmek lâzımdır. Bunlar, gâyeye götüren yoldur. Maksadın başlangıcıdır. Böyle olduğu, bu fakîre, bu yolculukta, tâm on sene sonra bildirildi. İslâmiyyet güzeli, ancak bundan sonra, sevgili Peygamberinin “sallallahu aleyhi ve sellem” sadakası olarak, cemâlini gösterdi. Dahâ önce de, ahvâl ve mevâcîde tutulup kalmamıştım. İslâmiyyetin hakîkatına kavuşmaktan başka, istediğim yoktu. Fakat ancak, on sene sonra, hakîkat güneşi doğdu. Bu ihsânından dolayı, Allahu Teâlâ'ya pek çok hamd ederim.

Allahu Teâlâ'nın mağfiretine kavuşan, meyân şeyh Cemâlin “kuddise sirruh” ölümü, bütün Müslümânların üzülmesine sebep oldu. Bu fakîr tarafından, çocuklarına ta’ziye buyurmanızı ve Fâtiha okumanızı diler, selâm ederim.

 

Başa dön

 

037.MEKTUP

Bu mektûp, Muhammed Çetrîye yazılmıştır.

 

Sünnete uymak lâzım olduğunu bildirmekte ve tasavvufu medh etmektedir:

İhsân etmiş olduğunuz, latîf mektûbunuzu okumakla şereflendik. Büyüklerimize olan îmânınızı ve sevginizi yazıyorsunuz. Bunu okuyunca, cenâb-ı Hakka hamd eyledim. Allahu Teâlâ, bu yolun büyüklerinin bereketi, faydası ile, size sonsuz yükselmeler nasîb eylesin! Bunların yolu, her şeyden kıymetlidir. Sünnet-i seniyyeye uymaktır “alâ sâhibihessalâtü vesselâm”. Bu fakîre, bu yol sâyesinde, çok zamândan beri ilimleri, ma’rifetleri, hâlleri, makâmları, nisan yağmuru gibi yağdırdılar. Allahu Teâlâ'nın ihsânı ile yapacaklarını, tam yapdılar. Şimdi, bütün arzûm, Peygamberimizin “sallallahu aleyhi ve sellem” unutulmuş sünnetlerinden birini meydâna çıkarmaktır. Tasavvufun hâlleri ve mevâcîdi [kendinden geçmek], heyecân ve zevk, isteyenlerin olsun! Yapılacak, en mühim iş, bâtını büyüklerin sevgisi ile yaşatıp, zâhiri sünnetlere uymakla süslemektir. Fârisî mısra’ tercemesi:

İş budur, bundan başkası hiçtir!

Beş vakit namâzı, vakitleri girer girmez kılmalıdır. Yalnız yatsı namâzını kış aylarında, gecenin, ilk üçte birine kadar geciktirmek müstehaptır. Bu işte, bu fakîrin irâdesi elinde değildir. Namâzları, vakti girince kıl kadar geciktirmek istemiyorum. İnsanlık îcâbı, âciz kalındığı zamânlar, tabî’î müstesnâdır.

 

Başa dön 

 

038.MEKTUP

Bu mektûp, Muhammed Çetrîye yazılmıştır.

 

Zât-i Teâlâ'ya muhabbeti ve fenâ mertebelerini bildirmektedir:

Mektûb-i şerîfiniz gelerek, fakîri çok sevindirdi. Allahu Teâlâ, her zamân kendi ile berâber bulundursun! Bir ân bile, başkası ile bırakmasın! Zât-i ilâhîden başka her şeye gayr denir. Onun isimleri ve sıfatları da gayrdır. İlm-i kelâm âlimleri, (Sıfatları, kendinin aynı da değildir, gayrı da değildir) buyurmuş ise de, gayrı kelimesinin kelâm ilmindeki ma’nâsına göre, böyle demişlerdir. Yoksa, lügat ma’nâsına göre dememişlerdir. Sıfatlar kelâm ilmindeki ma’nâsına göre (Gayrı) değil ise de, umûmî ma’nâya göre, Onun gayrıdır.

Allahu Teâlâ, ancak selb sıfatları ile anlatılabilir. Onu, herhangi bir sıfat ile anlatmak, ilhâd olur [ya’nî, doğru yoldan çıkmak olur]. Onu anlatan en iyi kelime, en geniş ibâre, Şûrâ sûresinin (Ona benzeyen bir şey yoktur) meâlindeki, onbirinci âyetidir ki, buna fârisî dilinde (bîçûn ve bî-çigûne) denir. Hiçbir ilim, hiçbir şühûd, hiçbir ma’rifet, Allahu Teâlâ'yı bulamaz. Bilinen, görülen ve tanınan her şey O değildir. Bunları ma’bûd bilmek, gayra tapınmak olur. (Lâ ilâhe) derken, bunların hepsini nefy etmek, yok bilmek, (İllallah) derken de; O, bir şeye benzemeyen, bir ma’bûdu var bilmek lâzımdır. Bu, önce taklîd ile, ya’nî öğrenip yapmakla olur. Sonraları, kendiliğinden yapılır.

Sona varmamış olan tasavvuf yolcuları, başka şeyleri, O sanarak tanır, görür. Taklîd eden mü’minler, böyle tasavvufçulardan, kat kat iyidir. Çünki bunlar, Peygamberimizden “sallallahu aleyhi ve sellem” gelen bilgilere uymaktadır. Bu bilgilerde hatâ, yanlışlık olamaz. Yarı yoldaki tasavvufcular ise, kendi gördüklerine, anladıklarına uymaktadır. Bu hareketleri ile, Zât-i ilâhîye inanmamış oluyorlar. Zât-i ilâhîyi görüyoruz, Onun sevgisi içinde yüzüyoruz diyorlarsa da, Zât-i ilâhîye olan böyle îmânları, hakîkatte, inkâr demektir.

Müslümânların büyük imâmı, İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe “rahmetullahi aleyh”, (Sana lâyık ibâdeti yapamadığımız, fakat, iyi tanıdığımız, Allah'ımız! Sende hiçbir kusûr, noksânlık yoktur!) buyurdu. Ona lâyık ibâdet yapılamayacağını herkes bilir. Fakat, iyi tanıdığımız buyurması, (Hiçbir şeye benzemediğini, hiçbir yoldan tanınamayacağını iyi anladık) demektir. Allahu Teâlâ'yı, herkes bu sûretle tanıyamaz. Ma’rifet, ya’nî tanımak başkadır. İlim, ya’nî bilmek başkadır. Herkes, ilim sâhibi olabilir. Ma’rifet ise, fenâ mertebesi ile şereflenenlerde bulunur. Fânî olmayana nasîb olmaz. Mevlevî Câmî [Mevlânâ Nûreddîn-i Abdürrahmân Câmî] buyuruyor ki: Fârisî beyt tercemesi:

Fenâ makâmına varmayan kimse,
Oraya yol bulamaz, çok şey de bilse.

Ma’rifet, ilimden ayrı olduğu için, ilim ile anlaşılanlardan başka şeyler de vardır. Bunlar ma’rifet ile anlaşılır. Bu ma’rifete (İdrâk-i basît) de derler. Nitekim Hâfız-i Şîrâzî “rahmetullahi aleyh” diyor ki:

Feryâdı, boşuna değildir Hâfızın,
Şaşılacak şey çok, dili altında ânın._

Fârisî iki beyt tercemesi:

İnsanların rabbinin, insanların rûhuyla,
Bir bağlılığı vardır, söz ile anlatılmaz.

İnsan için diyorum, işim yoktur maymunla.
Rûhsuz olan bir kimse, elbet rûhu tanımaz.

Fenâ makâmında çeşitli dereceler bulunduğundan, müntehîlerin [ya’nî sona ulaşanların] de ma’rifetleri, başka başka olur. Fenâ derecesi yüksek olan bir velînin ma’rifeti dahâ olgun, fenâ mertebesi aşağı olan velînin ma’rifeti de, o derece aşağıdır. Sübhânallah! Söz nereye vardı. Kendi câhilliğimi, iflâsımı, sapıklığımı ve sebâtsızlığımı yazıp dostlardan yardım, duâ istemekliğim lâzım idi. Öyle bilgiler nerede, bu fakîr nerede? Fârisî beyt tercemesi:

Kendinden haberi olmayan zavallıya,
Yakışır mı, ince bilgileri diline ala?

Fakat yaradılışım, hamurum, aşağılarda dolaşmağa, alçak şeylerle uğraşmağa, hattâ bakmağa râzı olmuyor. Hiç söyleyemese de, hep Onu söylemeği, bir şey ele geçiremezse de, hep Onu aramağı, kavuşamasa da, Onu özlemeği istiyor. Tasavvuf büyüklerinden birkaçı Zât-i ilâhîyi müşâhede ediyoruz, demişlerse de, bununla, ne demek istediklerini, ancak, kendileri gibi yüksek olanlar anlar. O dereceye yetişmeyen, anlayamaz. Fârisî beyt tercemesi:

Bilmeyenler, tanıyamaz bileni,
O hâlde, sözü kısa kesmeli.

Mektûbunuzun başını (O zâhirdir, bâtındır) kelimeleri ile süslemişsiniz. Yavrum! Bu sözler, elbette doğrudur. Fakat, uzun zamândan beri bu fakîr “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz”, bu sözlerden, tevhîd-i vücûdî ma’nâsını anlamıyorum. Âlimlerin anladığı gibi anlıyorum. Âlimlerin anladığını, tevhîd-i vücûdî sâhiblerinin anladığından dahâ doğru görüyorum. Fârisî mısra’ tercemesi:

Herkesi, bir iş için yaratmışlardır.

Müslümânın önce yapacağı şey, hepimizden önce istenilen şey, emr olunanları yapmak, yasak edilenlerden sakınmaktır. Nitekim, sûre-i Haşrin yedinci âyetinde meâlen, (Resûlümün “sallallahu aleyhi ve sellem” getirdiği emirleri alınız, yapınız! Sizi nehy, men’ ettiği şeylerden kaçınınız!) buyuruldu. İhlâs elde etmekle emr olunduk. Fenâ hâsıl olmadan, ihlâs elde edilemez ve Zât-i ilâhîyi sevmedikçe, hâsıl olmaz. O hâlde, Fenâ makâmını ve bunun başlangıcı olan (Makâmât-i aşere)yi, ya’nî on şeyi elde etmek lâzımdır. Fenâ makâmı, her ne kadar, Allahu Teâlâ'nın ihsânı ise de, fakat bu ihsâna lâyık olmağa hâzırlanmak, başlangıçlarını elde etmek için çalışmak lâzımdır. Evet ba’zı bahtiyârları, çalışmadan, sıkıntı çekip, kendini temizlemeden ve başlangıçları elde etmeden, fenâya kavuştururlar. Bu bahtiyârlar iki türlüdür: Yâ, yükseldiği makâmda bırakıp geri döndürmezler veyâ talipleri, nâkısları yetiştirmesi için, bu âleme geri getirirler. Birinci şekilde, bu iniş makâmlarından geçmemiş olur. Bundan dolayı da Allahu Teâlâ'nın isimlerinin ve sıfatlarının çeşit çeşit tecellîlerinden haberi yoktur. İkinci şekilde ise, bu âleme geri dönerken, onu bu makâmların her birinin, her tarafından geçirirler. Sonsuz tecellîlere kavuştururlar. Mücâhede edenlerin, sıkıntı çekenlerin geçtiği yolları, hâlleri hep görür. Fakat, onlar gibi dertli, üzüntülü değil, zevkli, lezzetlidir. Zâhiri sıkıntıda, bâtını ni’metde ve lezzettedir. Fârisî mısra’ tercemesi:

Bu büyük ni’meti, acabâ kime verirler?

Suâl: İhlâs, islâmiyyetin bir parçası olunca, bunu elde etmek, herkese vâcibdir. Hakîkî ihlâs, fenâ makâmına varmayınca hâsıl olmaz ise, ebrârın âlimleri ve sâlih insanlardan fenâ derecesine varmayanlar, ihlâsa kavuşamayacaktır. İslâmiyyetin üçüncü parçası olan ihlâsı elde etmemeleri günâh olacak, değil mi?

Cevâp: Âlimlerde, sâlihlerde, ihlâstan bir kısım, bir parça hâsıl olur. Fenâdan sonra ise ihlâs, tamâm olur. Her parçası hâsıl olur. Demek ki, fenâ olmadan ihlâsın hakîkati, tamâmı hâsıl olmaz. Fakat, bir kısmı hâsıl olabilir.

 

Başa dön 

 

039.MEKTUP

Bu mektûp, Muhammed Çetrîye yazılmıştır.

İş kalptedir. Âdet olarak yapılan ibâdetlerin işe yaramayacağı bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ, kendinden başka şeylerden yüz çevirip, kendisine dönmek nasîb eylesin! İşin temeli kalptir. Kalp, Allahu Teâlâ'dan başkasına tutulmuş ise, yıkılmış demektir. Bir işe yaramaz. Niyyet doğru olmadıkça, hayırlı işlerin, yardımların ve âdete uyarak yapılan ibâdetlerin, yalnız hiç faydası olmaz. Kalbin selâmet bulması da ve Allahu Teâlâ'dan başka hiçbir şeye düşkün olmaması da lâzımdır. Hem, kalbin selâmeti, hem de bedenin sâlih işler yapması, birlikte lâzımdır. Beden sâlih ameller yapmaksızın, kalbim selâmettedir, demek bâtıldır, boşdur. Kendini aldatmaktır. Bu dünyâda, bedensiz rûh olmadığı gibi, beden ibâdet yapmadan ve günâhlardan kaçınmadan, kalp, temiz olmaz. Zamânımızın birçok dinsizleri, sapıkları, ibâdet yapmayıp, kalplerinin selâmette olduğunu, hattâ keşf sâhibi olduklarını söyleyip, saf Müslümânları aldatıyor. Allahu Teâlâ, sevgili Peygamberinin sadakası olarak “sallallahu aleyhi ve sellem”, hepimizi böyle sapıklara inanmaktan korusun! Âmîn.

Başa dön 

 

040.MEKTUP

Bu mektûp, yine Muhammed Çetrîye yazılmıştır.

İhlâsı bildirmektedir:

Allahu Teâlâ'ya hamd ederiz. Onun Peygamberine “sallallahu aleyhi ve sellem” duâ ve selâm ederiz. Oğlum! Sülûk konaklarını ve cezbe makâmlarını geçtikten sonra, anlaşıldı ki, seyr ve sülûkdan maksat, ya’nî tasavvuf yolculuğundan maksat, ihlâs makâmına varmaktır. İhlâs makâmına kavuşabilmek için, enfüsî ve âfâkî ma’bûdlara tapınmaktan kurtulmak lâzımdır. İhlâs, islâmiyyetin üç kısmından birisidir. Çünki, islâmiyyet üç kısmdır: İlm, amel ve ihlâs. Görülüyor ki, tarîkat ve hakîkat, islâmiyyetin bir kısmı olan, ihlâsı elde etmeğe yarar, ya’nî islâmiyyetin yardımcısıdır. Sözün doğrusu da budur. Ne yazık ki herkes bunu anlıyamıyor. Rü’yâlar ile, hayâller ile aldanarak kanâ’at ediyorlar. Çocuk gibi, ceviz meviz ile vakt geçiriyorlar. Böyle kimselerin, islâmiyyetin üstünlüğünden, inceliğinden ne haberi olur? Tarîkatin ve hakîkatin ne olduğunu nasıl bilirler? İslâmiyyeti cevizin kabuğu gibi bir örtü sanıp, cevizin özü, tarîkatdir, hakîkatdir derler. İşin iç yüzünü görememişler, aşktan, zevkten işittikleri, ezberledikleri sözlerle avunurlar. Ahvâl ve makâmlara kavuşmak için can atarlar. Bunları bir şey sanırlar. Allahu Teâlâ bunlara, doğru yolu görmek nasîb etsin. Bize ve size ve bütün sâlih kullarına selâmet versin! Âmîn.

Başa dön

 

041.MEKTUP

Bu mektûp, şeyh Dervîşe gönderilmiştir.

Sünnet-i seniyyeye yapışmağa teşvîk etmekte ve tarîkati, hakîkati ve Sıddîklığı bildirmektedir:

Hak Teâlâ, zâhirimizi ve bâtınımızı sünnet-i seniyye-i Mustafâviyyeye “alâ sâhib-i hessalâtü vesselâmü vettehıyye” uymakla zînetlendirsin! Muhammed Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem”, mahbûb-i Rabbil’âlemîndir. Ya’nî Allahu Teâlâ'nın sevgilisidir. Her şeyin en iyisi, en güzeli, sevgiliye verilir. Bunun içindir ki, Nun sûresi dördüncü âyetinde meâlen, (Elbette sen, en büyük, en yüksek olarak yaratıldın) buyuruldu. Yasîn sûresinin üçüncü âyetinde meâlen, (Elbette sen, Peygamberlerimden birisin ve doğru yoldasın) buyuruldu. En’âm sûresi, yüzelliüçüncü âyetinde meâlen, (Onlara söyle: Benim gittiğim yol, doğru yoldur. Bu yolda yürüyünüz, başka dinlere, nefislerinize uymayınız. Doğru yoldan ayrılmayınız!) buyuruldu. Onun dînine, (Doğru yol) buyuruyor. Onun dîni dışında kalan yollara, felâket yolu deyip, bu yollardan kaçınınız buyuruyor.

O Server “sallallahu aleyhi ve sellem”, Allahu Teâlâ'ya şükür etmek ve insanlara hakîkati bildirmek için, (Yolların en hayrlısı, doğrusu, Muhammedin “sallallahu aleyhi ve sellem” yoludur) buyurdu. Bir hadîs-i şerîfte, (Rabbim beni en güzel edeple, edeplendirdi) buyurdu.

İnsanın bâtını, zâhirini tamâmlamaktadır. Zâhir ile bâtın, birbirinden kıl kadar ayrılmaz. Meselâ, ağız ile yalan söylememek islâmiyyetdir. Yalan söylemek arzûsunu, zahmet çekerek, uğraşarak, kalpten çıkarmak tarîkatdir. Yalan söylemenin kalbe gelmemesi de hakîkatdir. Görülüyor ki, bâtın işi, ya’nî tarîkat ve hakîkat, zâhir işini, ya’nî islâmiyyeti tamâmlamaktadır. Tarîkat yolcularına, yolculuklarında islâmiyyete uymayan şeyler görünür ve gösterilirse, bunlar, o ândaki sarhoşluktan ve hâl denilen şü’ûrsuzluğun artmasından dolayı olur. Sâliki, bu makâmdan geçirir, uyandırırlarsa, islâmiyyete uymayan bir şey kalmaz. Meselâ, ba’zıları, sekir hâlinde iken, Zât-ı ilâhînin bu âlemi ihâta ettiğini, kapladığını sanmıştır. Hâlbuki, Ehl-i sünnet âlimleri böyle söylemiyor. Allahu Teâlâ'nın, kendi değil, ilmi her şeyi kaplamıştır diyor ki, âlimlerin sözü dahâ doğrudur. Sôfiyye-i aliyye, bir taraftan, Zât-ı Teâlâ'ya hiçbir şeyle hüküm olunamaz, hiçbir ilim Ona yetişemez diyor. Bir yandan da, her şeyi ihâta etmiş, her şeye sirâyet etmiştir, diyor. Sözleri, birbirini tutmuyor. Sözün doğrusu, Allahu Teâlâ, bîçûn ve bî-çigûnedir. Ya’nî, hiçbir şeye, düşüncelere benzemez ve nasıl olduğu bilinemez. Ona kavuşan, hayrân, şaşkın ve Ona câhil olur. Orası, mahlûklar için, cehl diyârıdır. İhâta, sereyân gibi sözlerin, o mukaddes makâmda ne işi var? Böyle şeyleri söyleyen, eğer Zât-i ilâhî yerine, te’ayyün-i evveli söylüyoruz derse, sözü o kadar çirkin olmaz. Te’ayyün-i evveli, Zât-i ilâhîden ayrı bilmedikleri için, buna zât diyorlar. Te’ayyün-i evvele vahdet de derler. Mahlûkların hepsinde sârîdir, mevcûttur. Bunun için, Zât-i ilâhî, her şeyi kaplamıştır diyorlar. Ehl-i sünnet âlimleri, Zât-i ilâhî, her düşünceden uzaktır. Hiçbir şey, O değildir. Ondan başkadırlar. Te’ayyün-i evvel diye bir şey varsa, Zât-i ilâhîden ayrıdır. Bunun ihâta etmesine, Zât-i ilâhînin ihâtası denemez diyor. Görülüyor ki, âlimlerin görüşü, sôfiyyenin görüşünden dahâ ince, dahâ yüksektir. Sôfiyyenin Zât-i ilâhî dediklerini, âlimler, zâttan ayrı bilmektedir. Zât-i ilâhînin yakın olması, berâber olması da böyledir.

Bâtının, ya’nî tarîkat ve hakîkatin ma’rifetleri, zâhirin, ya’nî islâmiyyetin bilgilerine, tâm uygun olduğu makâm, Sıddîklık makâmıdır ki, velâyet derecelerinin en üstünüdür. Bu makâmdaki ma’rifetler, islâmiyyetden kıl kadar ayrı olmaz. Sıddîklık makâmı üstünde, yalnız nübüvvet, ya’nî Peygamberlik makâmı vardır. Peygambere “sallallahu aleyhi ve sellem” vahy ile ya’nî melek ile gönderilen ilimler, Sıddîklara “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” ilhâm ile bildirilmektedir. Bu iki ilim arasındaki fark, yalnız, vahy ve ilhâm arasındaki farkdır. O hâlde, hiç ayrılık olamaz. Sıddîklık makâmının altındaki makâmların hepsinde az çok, sekir vardır. Sekirsiz olan, tâm uyanıklık, yalnız Sıddîklık makâmındadır. Peygamberlik ile Sıddîklık bilgileri arasında, ikinci bir fark da, vahiy elbette doğrudur. İlhâm ise, zan iledir. Çünki, vahiy, melek ile gelir. Melek, ma’sûmdur. Ya’nî öyle yaratılmıştır ki, yanlışlık yapamaz. İlhâm yeri de, yüksek ise de, ya’nî ilhâm yeri olan kalp, âlem-i emirden olup, yüksek ise de, akıl ve nefis ile birlikte bulunduğu için, yanılabilir. Evet, nefs mutmainne olmuş ise de, Fârisî beyt tercemesi:

Olsa da o mutmainne, sıfatları gitmez yine.

Nefs, mutmainne olduktan sonra, sıfatlarının, kendisinde bırakılmasında, nice fayda vardır. Sıfatları yok edilseydi, insan, yüksek derecelere ilerliyemezdi. Rûhu, melek gibi olurdu. Kendi makâmında kalırdı. Rûh, ancak nefse uymamakla yükselebilmektedir. Nefste azgınlık kalmasaydı, nasıl ilerliyebilirdi. Kâinâtın efendisi “sallallahu aleyhi ve sellem”, kâfirlerle cihâddan geri dönünce, (Küçük muhârebeden döndük, büyük cihâda geldik) buyurdu. Nefs ile savaşmağa, (Cihâd-ı ekber) dedi. Din büyüklerinin nefslerinin azması demek, çok az (Terk-i azîmet) ve (Muhâlefet-i evlâ) etmesi demektir. Büyüklerin nefislerinde, yalnız bu terki istemek vardır. Yoksa azîmeti ve evlâyı terk etmezler. İşte, nefislerinin, yalnız bu istemesinden dolayı, Cenâb-ı Hakka o kadar çok yalvarırlar, o kadar çok pişmân olur, sızlarlar ki, başkalarının bir senede kazandıkları mertebelere, bir ânda yükselmelerine sebep olur.

Yine sözümüze dönelim! Sevgilinin ahlâkı, sıfatları, her nerede bulunursa orası da sevilir. Âl-i İmrân sûresinde, (Benim izimde yürüyünüz! Allahu Teâlâ, sizi sever) meâlindeki otuzbirinci âyet, bunu işâret etmektedir. O hâlde, Ona “sallallahu aleyhi ve sellem” uymağa çalışmak, insanı, Mahbûbiyyet makâmına kavuşturur. Aklı olanların, iyi, doğru düşünebilenlerin zâhirleri ile, bâtınları ile Habîbullaha “sallallahu aleyhi ve sellem” tâm uymağa çalışması lâzımdır.

Mektûp uzunca oldu. Af buyurunuz! Her bakımdan güzel olanı anlatan söz, güzel olacağı için, uzadıkça, güzelliği artar. Sûre-i Kehf, yüzonuncu âyet-i kerîmesinde meâlen, (Rabbimin kelimelerini yazmak için, deniz mürekkep olsa, Rabbimin kelimeleri bitmeden deniz biter. Bir deniz dahâ getirsek o da biter) buyuruldu. Vesselâm.

Sözü başka tarafa çevirelim. Duâlarımı bildiren mektûbumu size getiren Mevlânâ Muhammed Hâfız, ilim sâhibi olup, çoluk çocuğu fazladır. Geçim darlığından askere gitti. Eğer yardım elinizi uzatır, emîr nakîb Seyyid Şeyh Ciyuya “rahmetullahi aleyh”[1] maâş alması için veyâ yardım etmesi için söylerseniz kerem etmiş olursunuz. Dahâ fazla yazıp başınızı ağrıtmayayım.

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Şeyh Ciyu: Nakîb, ya'nî Diyânet İşleri re'îsi Seyyid Ferîdeddîn-i Buhârî.

 Başa dön

 

042.MEKTUP

Bu mektûp, yine şeyh Dervîşe yazılmıştır.

 

Kalpten, başkalarını sevmek pasını temizlemek için, en iyi ilâç, sünnet-i seniyyeye yapışmak olduğu bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ, sizlere selâmet versin! İnsan çeşid çeşid şeylere bağlı kaldıkça kalbi temizlenemez. Pis kaldıkça sa’âdetden mahrûmdur, uzaktır. (Hakîkat-i câmi’a) denilen kalbin Allahu Teâlâ'dan başka şeyleri sevmesi onu karartır, paslandırır. Bu pası temizlemek lâzımdır. Temizleyicilerin en iyisi sünnet-i seniyye-i Mustafâviyyeye “alâ masdarihessalâtü vesselâmü vettehiyye” tâbi’ olmaktır, uymaktır. Sünnet-i seniyyeye uymak, nefsin âdetlerini, kalbi karartan isteklerini yok eder.

Bu büyük ni’mete kavuşmakla şereflenenlere müjdeler olsun! Bu yüksek devletten mahrûm kalanlara yazıklar olsun! Allahu Teâlâ, size ve doğru yola tâbi’ olanlara selâmet versin!
 

Başa dön

 

043.MEKTUP

Bu mektûp, nakîb seyyid şeyh Ferîd-i Buharî “rahmetullahi aleyh” hazretlerine yazılmıştır.

 

Tevhîd-i şühûdî ve tevhîd-i vücûdî bildirilmekte, ayn-el-yakîn ve hakk-ul-yakîn anlatılmaktadır:

Allahu Teâlâ, size selâmet versin! Her kusûrdan, sıkıntıdan korusun! Âmîn.

Bu yüksek insanların “rahmetullahi aleyhim” tasavvuf yolculuğunda, önlerine çıkan tevhîd iki türlüdür: Tevhîd-i şühûdî, Tevhîd-i vücûdî.

(Tevhîd-i şühûdî) bir olarak görmektir. Ya’nî sâlik [yolcu], her şeyi yapanı bir görür. Ayrı ayrı şeyler görülmez. Tevhîd-i vücûdî, var olanı, bir bilmektir. Ondan başka her şeyi yok bilmektir. Yok olmakla berâber, O bir mevcûdun aynaları sanmaktır. Tevhîd-i vücûdî, ilim-el-yakîn kısmından oluyor. Tevhîd-i şühûdî ise, ayn-el-yakîn kısmından oluyor [ya’nî, görmektir]. Tevhîd-i şühûdî, bu yolda, elbette vardır. [Her sâlik, buna yakalanacaktır.] Çünki, bu tevhîd olmadıkça, Fenâya kavuşulamaz, ayn-el-yakîn nasîb olamaz. Çünki, bir şey görülür ve görünmesi kuvvet bulursa, başka hiçbir şey görülemez. Tevhîd-i vücûdî ise, böyle değildir. Ya’nî, lâzım değildir. Çünki böyle ma’rifet [bilgi] olmadan da, ilm-el-yakîn hâsıl olur. Mevcûdun bir olduğunu, ilm-el-yakîn ile bilmek, Ondan başka şeyleri yok bilmeği îcâb etmez. Ya’nî, Allahu Teâlâ'yı var bilmek ve bu bilginin, insanı kaplaması, Ondan başka şeyleri bilmemeği îcâb ettirmez. Meselâ, bir kimsede, güneşin var olduğuna yakîn hâsıl olunca, bu yakîn, bu kimseyi kapladığı zamân, yıldızları yok bilmesi lâzım gelmez. Fakat, güneşi gördüğü zamân, yıldızları elbette görmez. Güneşten başka bir şey görmez. Yıldızları görmediği için, yıldızları yok bilmez. Hattâ, var olduklarını, fakat görünmediklerini bilir. Bu kimse, bu zamân, yıldızlar yoktur diyenlere inanmaz. Sözlerinin doğru olmadığını bilir. İşte tevhîd-i vücûdî, bir mevcûddan başka, her şeyi yok bilmek olup, akla ve islâmiyyete uygun değildir. Tevhîd-i şühûdî ise, mevcûdu bir görmektir ve akla ve islâmiyyete uygundur. Meselâ, güneş doğarken, yıldızlar, yok oluyor demek, doğru değildir. Fakat, bu zamânda, yıldızları görmemek doğrudur. Güneşin ziyâsı çok olduğu ve insanın gözü kuvvetsiz olduğu için yıldızlar görülmemektedir. Eğer, güneşin ziyâsı, insanın gözünü kuvvetlendirseydi, güneşle birlikte yıldızları da görürdü. Bu görüş (Hakk-ül-yakîn) makâmında olur. İşte Sôfiyye-i aliyyenin büyüklerinden ba’zısının, islâmiyyete uymuyor görünen sözlerini, ba’zı kimseler tevhîd-i vücûdî sanmıştır. Meselâ, Ebû Mensûr-i Hallâcın (Enelhak) sözü ve Ebû Yezîd-i Bistâmînin “rahmetullahi aleyh” (Sübhânî) sözü ve bunlar gibi sözler, böyledir. Böyle sözleri, tevhîd-i şühûdî bilmemiz lâzımdır. Bu sûretle, islâmiyyete uygun olurlar. Bu büyükler, o hâl içinde, Allahu Teâlâ'dan başka, hiçbir şey göremeyince, bu sözleri söylemiş, Allahu Teâlâ'dan başka bir şey yoktur, demek istemişlerdir. (Enelhak) demek, ben yokum, Allahu Teâlâ vardır, demektir. Kendini görmeyince, var olduğunu bilmemiştir. Yoksa, kendini görüp, Hak Teâlâyım dememiştir. Böyle söylemek küfürdür.

Suâl: Kendinin var olduğunu bilmemek, yok bilmek değil midir? Bu da, tevhîd-i vücûdî olmaz mı?

Cevâp: Var olduğunu bilmemek, yok olduğunu bilmek değildir. O zamân, şaşkınlık hâlidir. Akıl işlemez. Hiçbir şeye hüküm, karâr verecek hâlde değildir.

(Sübhânî) sözü de, Hak Teâlâyı tenzîhtir. Kendini tenzîh değildir. Çünki, kendi varlığını bilmemektedir. Bir şeye hükmedemez.

(Ayn-ül-yakîn) makâmı, hayret, şaşkınlık makâmıdır. Bu makâmda, ba’zıları, böyle şeyler söylemiştir. Bu makâmdan kurtarıp da, hakk-ul-yakîn makâmına çıkarırlarsa, böyle şeyler söyleyemez ve haddi aşmazlar.

Zamânımızda, tarîkata girmiş birçok kimse, kendilerine tasavvufcu süsü vererek, tevhîd-i vücûdîyi dillerine almış, bundan yüksek mertebe olmaz sanıyor. İlm-ül-yakîne saplanıp, ayn-el-yakînden mahrûm kalmışlardır. Tasavvuf büyüklerinin sözlerine kendi hayâlleri ile ma’nâ vererek, böyle sözleri, övünerek, her yerde söylemektedirler.

Tasavvuf büyüklerinin kitâplarında, tevhîd-i vücûdîyi gösteren, böyle sözler görülürse, ilk zamânlarında, ilm-el-yakîn mertebesinde söylemiş olduklarını, sonra bu makâmdan ilerleyip, ayn-el-yakîn makâmına götürüldüklerini düşünmelidir.

Suâl: Tevhîd-i vücûdî sâhibi olan, mevcûdu [ya’nî var olanı] bir bildiği gibi, bir vücûd [varlık] görmektedir. Ya’nî ayn-el-yakîn mertebesine de mâliktir.

Cevâp: Tevhîd-i vücûdî sâhibleri, tevhîd-i şühûdînin, âlem-i misâldeki sûretini görmektedir. Tevhîd-i şühûdîye kavuşmamıştır. Tevhîd-i şühûdî başkadır. Âlem-i misâlde gördükleri, bu sûreti başkadır. Çünki, tevhîd-i şühûdî mertebesinde, hayret, şaşkınlık hâsıl olur. Hiçbir şeye hükmedemezler. Hâlbuki, tevhîd-i vücûdî sâhibi, tevhîd-i şühûdînin, âlem-i misâldeki sûretini gördüğü zamân yine ilim sâhibidir. Çünki, her şeyin yok olduğunu bilmektedir. Yok demek, bir hüküm, karâr vermektir. Hayret ile ilim, birlikte bulunamaz. O hâlde, tevhîd-i vücûdî sâhibi, ayn-el-yakîn makâmına varmamıştır. Hâlbuki, tevhîd-i şühûdî sâhibini hayret makâmından ileri götürürlerse, hakk-al-yakîn makâmındaki ma’rifete kavuşur ki, bu makâmda ilim ile hayret birlikte bulunur. Hayretsiz olan, hayretden önce olan ilim, ilm-el-yakîndir. Bu cevâbı, bir misâl ile aydınlatalım:

Devlet reîsi olmağa elverişli bir kimse, rü’yâda, kendini devlet reîsi olmuş, o makâmda o işin başında görür. Fakat, bu kimse, elbette devlet reîsi olmamıştır. Yalnız âlem-i misâldeki sûretini, kendinde görmüştür. Devlet reîsliği nerede, rü’yâda gördüğü sûret nerede! Şu kadar var ki, rü’yâsı, âlem-i misâldeki sûret olmakla berâber, bu kimsenin, bu sûretin aslı olan makâma kavuşmağa elverişli olduğunu haber vermektedir. Eğer çalışır, uğraşırsa, Allahu Teâlâ'nın ihsânı ile, o makâma kavuşabilir. Bir şeye elverişli olmak ile, o şeye kavuşmak, hiç aynı olur mu? Aralarında, çok fark vardır. Ayna yapılacak cam parçası, ayna olmadıkça büyüklerin eline kavuşamaz. Onların cemâli ile şereflenemez.

Bu ince bilgileri yazmaktan maksadım, zamânımızda ba’zıları özenerek, bir kısmı da, yalnız işiterek, bir kısmı ise, hem işiterek, hem de zevk alarak ve ba’zıları da sapıklık ile ve zındıklık ile, tevhîd-i vücûdî yolunu tutmuş, sevâbı, iyiliği, kötülüğü, her şeyi, Allah yapıyor diyor. Hattâ, her şeyi Hak Teâlâ biliyorlar. Bu kurnazlıkla islâmiyyete uymuyor, emirleri yapmıyorlar. Böylece, işin kolay tarafını bulmuşlar. İbâdet etmek lâzımdır deseler bile, bunlar ikinci derecededir, asıl maksat, islâmiyyetin üstünde, başka şeydir diyorlar. Hâşâ ve kellâ! Öyle değildir. Hiç de, dedikleri gibi değildir. Bunların kötü düşüncelerinden, Allahu Teâlâ'ya sığınırız!

Tarîkat ve islâmiyyet, birbirinden başka, ayrı iki şey değildir. Aralarında kıl ucu kadar fark yoktur. Ayrılıkları, yalnız, topluluk ve genişlik, ilim ile ve keşf ile olmaktır. İslâmiyyete uymayan her şey bozukdur. Atılması lâzımdır. İslâmiyyetin istemediği bir Müslümânlık, zındıklıktır. İslâmiyyete yapışarak hakîkati aramak, tasavvufdur.

Allahu Teâlâ, bizi ve sizi ve bütün milletimizi, insanların efendisinin “sallallahu aleyhi ve sellem” yoluna, hem zâhirde, hem bâtında, tâm uymakla şereflendirsin! Âmîn.

Sevgili hocam “kaddesallahu sirreh” çok zamân, tevhîd-i vücûdî yolunda idi. Risâlelerinde ve mektûblarında, bu yolu gösterdi. Fakat sonra, Hak Teâlâ lutf ederek, bu makâmdan ilerletti. Bu dar bilgilerden kurtardı. Talebesinden Abdülhak diyor ki, son hastalığından bir hafta evvel buyurdu ki, (Pek iyi anladım ki, tevhîd-i vücûdî, dar bir sokak imiş. Ana cadde, başka imiş. Böyle olduğunu, önceden de biliyordum. Fakat, şimdi , pek yakîn anladım). Bu fakîr [ya’nî İmâm-ı Rabbânî “kuddise sirruh”], hocama hizmet ettiğim zamânlar, tevhîd-i vücûdî yolunda idim. Bu yolu kuvvetlendiren keşfler hâsıl olmakta idi. Fakat, Allahu Teâlâ'nın ihsânı, bu makâmdan kurtarıp, dilediği makâmla şereflendirdi. Sözü uzatmamak için, burada kesiyorum. Vesselâm.

 

Başa dön

 

044.MEKTUP

Bu mektûp, yine nakîb, seyyid şeyh Ferîde yazılmıştır.

 

İnsanların iyisini medh etmekte ve Ona uymağa teşvîk etmektedir:

Merhamet ederek göndermiş olduğunuz, kıymetli mektûbunuz, en iyi bir zamânda, fakîri şereflendirdi. Okuyarak mesrûr olduk. Allahu Teâlâ'ya hamd olsun ki, Muhammed aleyhisselâmın fakrinden, size mîrâs nasîb olmuş. Fakîrlere karşı teveccüh ve sevgi ve onlara bağlılık, bu mîrâsdan hâsıl olmaktadır. Hiçbir şeyi olmayan bu fakîr, ne cevâp yazacağımı şaşırdım. Arabın en hayırlısı olan, büyük ceddinizin üstünlüklerini bildiren haberleri yazarak, bu mektûbumu, Âhirette azâplardan kurtulmak için vesîle yapacağım. Aleyhissalâtü vettehıyye efendimizi medh etmeğe kalkışmıyorum. Yazılarımı, Onun ile kıymetlendiriyorum. Arabî beyt tercemesi:

Muhammed aleyhisselâmı medh edemiyorum,
Onunla, yazılarımı kıymetlendiriyorum.

Allahu Teâlâ'ya sığınarak ve Ondan yardım dileyerek bildiriyorum ki: Muhammed “aleyhisselâm”, Allahu Teâlâ'nın resûlüdür. Âdem oğullarının seyyidi, efendisidir. Kıyâmet gününde, kendisine uyarak Cehennemden kurtulanların en cömerdidir.

Kıyâmet günü kabirden en önce O kalkacaktır. En önce, O şefâ’at edecektir. En önce, Onun şefâ’ati kabûl olacaktır. Cennet kapısını önce O çalacaktır. Kapı, Ona hemen açılacaktır. (Livâ-i hamd) denilen bayrak, Onun elinde bulunacaktır. Âdem “aleyhisselâm” ve Onun zamânından kıyâmete kadar gelen her mü’min, bu bayrak altında bulunacaktır. Bir hadîs-i şerîfte, (Kıyâmet günü, önce gelenlerin ve sonra gelenlerin seyyidiyim. Hakîkati bildiriyorum, öğünmüyorum) buyurdu. Bir hadîs-i şerîfte, (Allahu Teâlâ'nın habîbiyim, sevgilisiyim. Peygamberlerin reîsiyim. Övünmek için söylemiyorum). Bir hadîs-i şerîfte, (Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” sonuncusuyum, övünmüyorum. Ben Abdullahın oğlu Muhammed'im “sallallahu aleyhi ve sellem”. Allahu Teâlâ insanları yarattı. Beni insanların en iyisinde yarattı. Allahu Teâlâ, insanları fırkalara [kavimlere, ırklara] ayırdı. Beni, en iyisinde bulundurdu. Sonra bu en iyi fırkayı kabîlelere [cemâ’atlere] ayırdı. Beni en iyisinde bulundurdu. Sonra, bu cemâ’ati evlere ayırdı. Beni, en iyi evden [ya’nî âileden] dünyâya getirdi. İnsanların en iyisiyim. En iyi âiledenim. Kıyâmette, herkes sustuğu zamân, ben söyleyeceğim. Kimsenin kımıldayamadığı vakitte, onlara şefâ’at ediciyim. Kimsede ümîd kalmadığı bir zamânda, onlara müjde vericiyim. O gün her iyilik, her türlü yardım, her kapının anahtarı bendedir. Livâ-i hamd benim elimdedir. İnsanların en hayırlısı, en cömerdi, en iyisiyim. O gün emrimde binlerce hizmetçi vardır. Kıyâmet günü, Peygamberlerin imâmı, hatîbi ve hepsine şefâ’at edici benim. Bunları övünmek için söylemiyorum) buyurdu. O olmasaydı “sallallahu aleyhi ve sellem”, Allahu Teâlâ, hiçbir şeyi yaratmazdı. Rab olduğu, ma’bûd olduğu meydâna çıkmazdı. Âdem “aleyhisselâm”, su ile toprak arasında iken [ya’nî çamuru yoğrulurken], O “sallallahu aleyhi ve sellem” Peygamber idi. Fârisî beyt tercemesi:

Günâh işlese de, çekilmez hesâba,
Böyle bir seyyidin izindeki kimse.

Bütün insanlığın seyyidi, en üstünü olan, böyle bir Peygambere “sallallahu aleyhi ve sellem” inanan, Onun yolunda giden kimse, elbette ümmetlerin en iyisi olur. Âl-i İmrân sûresinin, (Siz ümmetlerin, din sâhiplerinin en hayırlısı, en iyisisiniz!) meâlindeki yüzonuncu âyeti bunlara müjdedir. Ona inanmayan, [Onu anlayamayan, kendileri gibi sanan], insanların en kötüsüdür. Tevbe sûresinin, (Vahşî, kalbleri katı câhiller, sana inanmaz. Dahâ çok münâfıktırlar) meâlindeki doksansekizinci âyeti bunları göstermektedir. Dünyânın bugünkü hâlinde, Onun sünnet-i seniyyesine uymakla şereflendirilenler, ne kadar bahtiyârdır. Onun dînine inanan, Ona ümmet olanın, az bir iyiliğine kat kat sevâp verilir. Ashâb-ı Kehf “rahmetullahi aleyhim ecma’în” bir güzel iş yapmakla, yüksek derecelere kavuştu. Bu işleri de, din düşmanları, her tarafı kapladığı vakit, kalplerindeki îmânı korumak için, başka yere hicret etmeleri idi. Bugün, Ona îmân edip, az bir ibâdet yapmak, sanki düşman saldırıp, her tarafı kapladığı zamânda, askerin, az bir hareketinin çok kıymetli olmasına benzer. Sulh zamânında, askerin, bundan kat kat fazla çalışması, böyle kıymetli olamaz.

Muhammed “sallallahu aleyhi ve sellem”, Allahu Teâlâ'nın mahbûbu olduğu için, Onun izinde giden, mahbûbluk derecesine yükselir. Çünki, muhib, sevgilisinin ahlâkını, alâmetlerini kimde görürse, onu da sever. Ona uymayanların hâlini, bundan anlamalı! Fârisî beyt tercemesi:

Muhammed “sallallahu aleyhi ve sellem”, yüzü suyudur cihânın,
Kapısının toprağı olmayan, toprak altında kalsın!

Ashâb-ı Kehf “rahmetullahi aleyhim ecma’în” gibi hicret edemeyen, bâtın yolu ile hicret etmeğe çalışmalıdır. Düşmanlar arasında bulunurken, gönülleri, onlardan ayrı, uzak olmalıdır. Allahu Teâlâ, bu sûretle de, sa’âdete kapıları açabilir. Nevruz günü [martın yirminci günü], geliyor. [Kâfirlerin, ateşe tapanların bayramı olan] o günlerde, ne karışıklık, ne kadar taşkınlık, şaşkınlık olduğunu biliyorsunuz. O karanlık günleri atlattıktan sonra, Allahu Teâlâ nasîb ederse, sizinle görüşmek şerefine kavuşmayı ümîd ediyorum. Nâzik başınızı ağrıtmamak için, mektûbuma son veriyorum. Allahu Teâlâ, kerîm olan babalarınızın yolundan ayırmasın! Size ve onlara kıyâmete kadar selâm olsun! Âmîn.

 

Başa dön

 

045.MEKTUP

Bu mektûp, yine nakîb seyyid şeyh Ferîde “rahmetullahi aleyh” yazılmıştır.

 

Kendine teşekkür etmekte ve insanın muhtâç yaratıldığını, Ramazân-ı şerîfi, orucu ve namâzı bildirmektedir:

Allahu Teâlâ sizi, çok kıymetli olan dedelerinizin yolundan ayırmasın! Sonu pişmânlık olan işlere karıştırmasın! Âmîn. Allahu Teâlâ'yı sevenler, Allahu Teâlâ ile berâberdir. Çünki, hadîs-i şerîfte, (İnsan, sevdiği kimse ile berâberdir) buyuruldu. İnsanın aslı, rûhudur. Rûhun beden ile birleşmesi, Allahu Teâlâ ile olmasına biraz mâni’ olmuştur. Bedenden ayrılıp, bu karanlık yerden kurtulunca, Rabbi ile berâber, Ona yakîn olur. Bunun için, (Ölüm, sevgiliyi sevgiliye kavuşturan bir köprüdür) buyuruldu. Ankebût sûresinin, (Allahu Teâlâ'ya kavuşmak isteyene, o vakt, elbette gelmektedir) meâlindeki beşinci âyeti, Onun âşıklarına tesellî olmaktadır. Fakat, büyüklerin huzûru, sohbeti ile şereflenmeyen zavallıların hâli harâpdır. Büyüklerin rûhlarından istifâde edebilmek için de şartlar vardır. Herkes bu şartları yerine getiremez. Bütün ni’metlerin sâhibi olan Allahu Teâlâ'ya hamd olsun ki, bu korkunç hâdise ve başımıza gelen vahşîce hücûmlar karşısında, kimsesi olmayan bu fakîrlerin imdâdına yine, din ve dünyânın efendisinin “sallallahu aleyhi ve sellem” Ehl-i beyti yetişmektedir. Bu sûretle büyüklerin yolu bozulmaktan kurtuldu. Feyizleri kesilmekten korundu. Evet, bu mübârek yol, memlekette gizli kalmış ve yolcuları, hemen yok gibi olmuştu. Ehl-i beytin açtığı yol olduğundan, ta’mîrinin, temizlenmesinin de, Ehl-i beyt tarafından yapılması yakışırdı. Başkalarına ihtiyâç olmaması lâzım idi. Ehl-i beytin bu hizmetine şükür etmek, bu fakîrlere lâzım olduğu gibi, bu devlete şükür etmek, onlara da lâzımdır. İnsanların, bâtını cem’ etmesi lâzım olduğu gibi, zâhirde birleşmek, yardımlaşmak da lâzımdır. Hattâ, bu topluluk, berâberlik, dahâ önce lâzımdır. Çünki, bütün mahlûklar içinde, en muhtâç olan insandır.

İnsanların, çok muhtâç olmasına sebep, insanda her şey bulunduğu içindir. Bunun için, her şeyin muhtâç olduklarının hepsi, insana lâzımdır. İnsan muhtâç olduğu şeye bağlanır. O hâlde, insanların bağlılığı, başkalarının bağlılıklarından dahâ çoktur. Her bir bağlılık, insanı, Allahu Teâlâ'dan uzaklaştırır. Bundan dolayı, Allahu Teâlâ'dan en uzak olan, en mahrûm kalan mahlûk, insandır. Fârisî iki beyt tercemesi:

Mahlûkların en üstünü insandır,
Yüksek makâmdan mahrûm da odur.

Eğer, toparlanıp, geri dönmezse,
Ondan dahâ mahrûm, yoktur kimse.

Hâlbuki, insanın, her mahlûktan, dahâ üstün olmasına sebep de, yine her şeyin, kendisinde bulunmasıdır. Her şeyi kendinde topladığı içindir ki, insanın aynası mükemmeldir. Bütün mahlûkların aynalarında görünenlerin hepsi, yalnız onun aynasında, bir arada görünmektedir. Bunun için de insan, mahlûkların en iyisi olmuştur. Mahlûkların en muhtâcı, en mahrûmu, en kötüsü de, yine bu sebebden insandır. Bunun içindir ki, Muhammed “sallallahu aleyhi ve sellem” gibi bir Peygamber insandır ve Ebû Cehil gibi bir mel’ûn da insandır.

Bu fakîrlerin, bir araya toplanmasına, Allahu Teâlâ'nın sebep kıldığı, büyük ni’met, şüphe yok ki, sizsiniz. Bâtınların cem’iyyeti de, sizin sâyenizdedir. Elbette, (Evlât, babası gibi olur) müjdesine bakarak, bütün ümîdler sizdedir.

Lutfettiğiniz kıymetli mektûp, bizleri mübârek Ramazân ayında şereflendirdi. Bunun için, bu büyük ayın üstünlüklerinden birkaç satır yazmak hâtırıma geldi:

Mübârek Ramazân ayı, çok şereflidir. Bu ayda yapılan, nâfile namâz, zikir, sadaka ve bütün nâfile ibâdetlere verilen sevâp, başka aylarda yapılan farzlar gibidir. Bu ayda yapılan bir farz, başka aylarda yapılan yetmiş farz gibidir. Bu ayda bir oruçluya iftâr verenin günâhları af olur. Cehennemden âzâd olur. O oruçlunun sevâbı kadar, ayrıca buna da sevâp verilir. O oruclunun sevâbı hiç azalmaz. Bu ayda, emri altında bulunanların, işlerini hafîfleten, onların ibâdet etmelerine kolaylık gösteren âmirler de afv olur. Cehennemden âzâd olur. Ramazân-ı şerîf ayında, Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem”, esîrleri âzâd eder, her istenilen şeyi verirdi. Bu ayda ibâdet ve iyi iş yapabilenlere, bütün sene bu işleri yapmak nasîb olur. Bu aya saygısızlık edenin, günâh işleyenin bütün senesi, günâh işlemekle geçer. Elden geldiği kadar ibâdet etmelidir. Allahu Teâlâ'nın râzı olduğu işleri yapmalıdır. Bu ayı, Âhireti kazanmak için fırsat bilmelidir. Kur’ân-ı kerîm, Ramazânda indi. Kadr gecesi, bu aydadır. Ramazân-ı şerîfte, iftârı erken yapmak, sahûru geç yapmak sünnettir. Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem” bu iki sünneti yapmağa çok önem verirdi. İftârda acele etmek ve sahûru geciktirmek, belki insanın aczini, yiyip içmeğe ve dolayısı ile her şeye muhtâç olduğunu göstermektedir. İbâdet etmek de zâten bu demektir.Hurma ile iftâr etmek sünnettir. İftâr edince, (Zehebez-zama’ vebtellet-il urûk ve sebet-el-ecr inşâallahu teâlâ) duâsını okumak, terâvîh kılmak ve hatim okumak mühim sünnettir.

Bu ayda, her gece, Cehenneme girmesi gereken, binlerce Müslümân af olur, âzâd olur. Bu ayda, Cennet kapıları açılır. Cehennem kapıları kapanır. Şeytânlar, zincirlere bağlanır. Rahmet kapıları açılır. Allahu Teâlâ, bu mübârek ayda Onun şânına yakışacak, kulluk yapmağı ve Rabbimizin râzı olduğu, beğendiği yolda bulunmağı, hepimize nasîb eylesin! Âmîn.
 

Başa dön

 

046.MEKTUP

Bu mektûp, yine nakîb seyyid şeyh Ferîde “rahmetullahi teâlâ aleyh” yazılmıştır.

 

Allahu Teâlâ'nın var ve bir olduğu ve Muhammed aleyhisselâmın Onun resûlü olduğu bedîhîdir, pek meydândadır. Düşünmeğe bile, lüzûm olmadığını bildirmektedir:

 Allahu Teâlâ sizi, kerîm olan babalarınızın yolundan ayırmasın. Onların en üstünü olan birincisine ve geri kalanların hepsine, bizden duâlar ve selâmlar olsun! Allahu Teâlâ'nın var olduğu ve bir olduğu, hattâ Muhammed aleyhisselâmın, Onun resûlü olduğu ve hattâ onun getirdiği her emrin ve haberlerin, doğru olduğu, güneş gibi meydândadır. Düşünmeğe, isbât etmeğe hiç lüzûm yoktur. Kalbin bunlara inanması için, kalbin bozuk olmaması, ma’nevî hastalığı bulunmaması lâzımdır. Kalp hasta ve bozuk olunca, kalbin inanması için, akıl ile düşünmek, incelemek lâzım olur. Ancak bu sûretle kalp (tasfiye) bulur, ya’nî hastalıktan kurtulur. (Basîret)den ya’nî kalp gözünden ma’nevî perde kalkarsa, bunlara seve seve inanılır. Meselâ, safrası bozuk kimse, şekerin tadını duymuyor. Şekerin tatlı olduğunu ona anlatmak, isbât etmek lâzım olur. Fakat, safra hastalıktan kurtulunca, isbât etmeğe lüzûm kalmaz. Hastalıktan dolayı isbât etmek lâzım olması, şekerin tatlılığına bir kusûr vermez. Şaşı olan, bir şeyi iki görür ve iki kişi var sanır. Şaşıdaki göz hastalığı, karşısındaki bir şeyin, iki olmasını îcâb ettirmez. O iki gördüğü hâlde, görünen yine birdir. Bunun bir olduğunu isbât etmek çok zordur.

Din bilgilerini, akıl ile isbât ederek inandırmak, kolay değildir. Yakînî, vicdânî bir îmân elde etmek için, isbât yoluna gitmektense, kalbi hastalıktan kurtarmak lâzımdır. Nitekim, safra hastasını, şekerin tatlı olduğuna inandırmak için, isbât etmeğe kalkışmaktansa, onu hastalıktan kurtarmak lâzımdır. [Safrası bozuk olan hastaya] şekerin tatlı olduğu, ne kadar isbât edilirse edilsin, yakîn hâsıl edemez. Çünki, şeker ağzına acı gelmekte, vicdânı acı olduğunu bilmektedir.

İnsanlarda bulunan nefs-i emmâre, din bilgilerine inanmamakta, tabî’ati, yaratılışı, islâmiyyete uymamaktadır. İslâmiyyetin doğruluğunu isbât için, ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın, hasta olan kalpte buna yakîn hâsıl olması, çok güç olur.

 

 Veşşemsi sûresi dokuzuncu âyetinde meâlen, (Nefsini tezkiye eden kurtuldu. Nefsini günâhta, cehâlette, dalâlette bırakan, ziyân etti) buyuruldu.

Görülüyor ki, bu açık, parlak islâmiyyete ve temiz, doğru yola inanmayan kimsenin kalbi, şekerin tadını anlayamayan safralı gibi, hastadır. Fârisî mısra’ tercemesi:

Bir kimse, kör ise, güneşin suçu ne?

Seyr ve sülûkdan  maksat, nefsi tezkiye ve kalbi tasfiye etmektir. Ya’nî nefsi ve kalbi hastalıklardan kurtarmaktır. Bakara sûresinde, (Kalblerinde hastalık vardır) meâlindeki dokuzuncu âyet-i kerîmede bildirilen hastalık tedâvî edilmedikçe, hakîkî îmân ele geçmez. Bu âfetler var iken, akıl yolu ile kalpte hâsıl olan îmân, îmânın sûretidir. Çünki nefis, bu îmânın tersini istemekte, küfründe inât ve isrâr etmektedir. Böyle îmân, safra hastasının, şekerin tatlı olduğuna îmân etmesi gibidir. Her ne kadar inandım dese de, vicdânı, şekeri acı bilmektedir. Safrası düzeldikten sonra, şekerin tatlı olduğuna hakîkî îmân hâsıl olur. Îmânın hakîkati de, nefsin tezkiyesinden ve kalbin itmînânından sonra kalpte hâsıl olur.  İşte böyle hakîkî îmân yalnız Evliyâda bulunur ve elden gitmez. Yûnus sûresinde, (Biliniz ki, Allahu Teâlâ'nın Evliyâsı için, azâb korkusu, ni’metlere kavuşmamak üzüntüsü yoktur!) meâlindeki altmışikinci âyet-i kerîmedeki müjde, böyle îmân sâhipleri içindir.

Allahu Teâlâ, hepimizi bu kâmil, hakîkî îmânla şereflendirsin! Âmîn.

 

Başa dön 

 

047.MEKTUP

Bu mektûp, yine nakîb seyyid şeyh Ferîde “rahmetullahi teâlâ aleyh” yazılmıştır.

Allahu Teâlâ'nın var ve bir olduğu ve Muhammed aleyhisselâmın Onun resûlü olduğu bedîhîdir, pek meydândadır. Düşünmeğe bile, lüzûm olmadığını bildirmektedir:

 Allahu Teâlâ sizi, kerîm olan babalarınızın yolundan ayırmasın. Onların en üstünü olan birincisine ve geri kalanların hepsine, bizden duâlar ve selâmlar olsun! Allahu Teâlâ'nın var olduğu ve bir olduğu, hattâ Muhammed aleyhisselâmın, Onun resûlü olduğu ve hattâ onun getirdiği her emrin ve haberlerin, doğru olduğu, güneş gibi meydândadır. Düşünmeğe, isbât etmeğe hiç lüzûm yoktur. Kalbin bunlara inanması için, kalbin bozuk olmaması, ma’nevî hastalığı bulunmaması lâzımdır. Kalp hasta ve bozuk olunca, kalbin inanması için, akıl ile düşünmek, incelemek lâzım olur. Ancak bu sûretle kalp (tasfiye) bulur, ya’nî hastalıktan kurtulur. (Basîret)den ya’nî kalp gözünden ma’nevî perde kalkarsa, bunlara seve seve inanılır. Meselâ, safrası bozuk kimse, şekerin tadını duymuyor. Şekerin tatlı olduğunu ona anlatmak, isbât etmek lâzım olur. Fakat, safra hastalıktan kurtulunca, isbât etmeğe lüzûm kalmaz. Hastalıktan dolayı isbât etmek lâzım olması, şekerin tatlılığına bir kusûr vermez. Şaşı olan, bir şeyi iki görür ve iki kişi var sanır. Şaşıdaki göz hastalığı, karşısındaki bir şeyin, iki olmasını îcâb ettirmez. O iki gördüğü hâlde, görünen yine birdir. Bunun bir olduğunu isbât etmek çok zordur.

Din bilgilerini, akıl ile isbât ederek inandırmak, kolay değildir. Yakînî, vicdânî bir îmân elde etmek için, isbât yoluna gitmektense, kalbi hastalıktan kurtarmak lâzımdır. Nitekim, safra hastasını, şekerin tatlı olduğuna inandırmak için, isbât etmeğe kalkışmaktansa, onu hastalıktan kurtarmak lâzımdır. [Safrası bozuk olan hastaya] şekerin tatlı olduğu, ne kadar isbât edilirse edilsin, yakîn hâsıl edemez. Çünki, şeker ağzına acı gelmekte, vicdânı acı olduğunu bilmektedir.

İnsanlarda bulunan nefs-i emmâre, din bilgilerine inanmamakta, tabî’ati, yaratılışı, islâmiyyete uymamaktadır. İslâmiyyetin doğruluğunu isbât için, ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın, hasta olan kalpte buna yakîn hâsıl olması, çok güç olur. Veşşemsi sûresi dokuzuncu âyetinde meâlen, (Nefsini tezkiye eden kurtuldu. Nefsini günâhta, cehâlette, dalâlette bırakan, ziyân etti) buyuruldu.

Görülüyor ki, bu açık, parlak islâmiyyete ve temiz, doğru yola inanmayan kimsenin kalbi, şekerin tadını anlıyamayan safralı gibi, hastadır. Fârisî mısra’ tercemesi:

Bir kimse, kör ise, güneşin suçu ne?

Seyr ve sülûktan maksat, nefsi tezkiye ve kalbi tasfiye etmektir. Ya’nî nefsi ve kalbi hastalıklardan kurtarmaktır. Bekara sûresinde, (Kalplerinde hastalık vardır) meâlindeki dokuzuncu âyet-i kerîmede bildirilen hastalık tedâvî edilmedikçe, hakîkî îmân ele geçmez. Bu âfetler var iken, akıl yolu ile kalpte hâsıl olan îmân, îmânın sûretidir. Çünki nefis, bu îmânın tersini istemekte, küfründe inât ve isrâr etmektedir. Böyle îmân, safra hastasının, şekerin tatlı olduğuna îmân etmesi gibidir. Her ne kadar inandım dese de, vicdânı, şekeri acı bilmektedir. Safrası düzeldikten sonra, şekerin tatlı olduğuna hakîkî îmân hâsıl olur. Îmânın hakîkati de, nefsin tezkiyesinden ve kalbin itmînânından sonra kalpte hâsıl olur. İşte böyle hakîkî îmân yalnız Evliyâda bulunur ve elden gitmez. Yûnus sûresinde, (Biliniz ki, Allahu Teâlâ'nın Evliyâsı için, azâb korkusu, ni’metlere kavuşmamak üzüntüsü yoktur!) meâlindeki altmışikinci âyet-i kerîmedeki müjde, böyle îmân sâhipleri içindir. Allahu Teâlâ, hepimizi bu kâmil, hakîkî îmânla şereflendirsin! Âmîn.

Başa dön

 

048.MEKTUP

Bu mektûp, yine nakîb seyyid şeyh Ferîde yazılmıştır.

 

Din âlimlerine hürmet etmek lâzım olduğunu bildirmektedir:

Allahu Teâlâ, Peygamberlerin en üstünü hürmeti için “sallallahu aleyhi ve sellem”, din düşmanlarına karşı olan mücâdelenizde yardımcınız olsun! Mübârek mektûbunuzu okumakla şereflendik. İlim öğrenen ve tasavvuf yolunda çalışan gençlere sarf etmek üzere, bir miktâr para gönderdiğinizi yazıyorsunuz. İlim öğrenen talebeyi, tasavvufa çalışanlardan önce yazdığınızı görünce çok sevindik. (Zâhir, bâtının alâmetidir) buyurmuşlardır. İnşâallah mübârek kalbinizde de, bu talep, dahâ önce bulunmaktadır. Arabî mısra’ tercemesi:

Her kabdan, içinde olan, dışarı sızar!

Suâl: Nefsine uyan ilim talebesi, nefsi ile cihâd eden sôfîden nasıl üstün olabilir?

Cevâp: İlim öğrenen kimse, nefsine uymakla kendine zarar yaparsa da, herkes onun ilminden fâydalanır. Kendini yakarsa da, başkalarının kurtulmasına sebep olur. Sôfî ise, kendini kurtarmakla uğraşmaktadır. Başkalarına faydası yoktur. İslâmiyyet, insanların sa’âdetine çalışanları, kendini kurtarmağa çalışanlardan, dahâ üstün tutmaktadır.

Evet, tasavvuf yolunda ilerleyen bir sâlik, fenâ ve bekâ makâmlarına erer ve sonra insanları da’vet etmek vazîfesi ile şereflendirilirse, Peygamberlik makâmından nasîbi olur. İslâmiyyeti bildirenlerden, herkesi sa’âdete erdirenlerden olur. İslâm âlimleri gibi üstün ve kıymetli olur. Bu, Allahu Teâlâ'nın öyle bir ni’metidir ki, dilediği seçilmişlere ihsân eder. Onun ihsânı pek büyüktür.
 

Başa dön

 

049.MEKTUP

Bu mektûp, yine nakîb seyyid şeyh Ferîde yazılmıştır.

 

Zâhiri, islâmiyyetin emirlerini yapmakla süslemek ve bâtını, Allahu Teâlâ'dan başka şeylere bağlamamak lâzım geldiği bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ, sizi, bilinen ni’metlere ve bilinmeyen sa’âdetlere kavuştursun! Bilinen ni’metler, zâhirin ya’nî bedenin, ahkâm-ı şer’iyyeyi yapmakla süslenmesidir “alâ sâhibihessalâtü vesselâmü vettehiyye”. Görünmeyen, ma’nevî sa’âdet te, bâtının ya’nî kalbin ve rûhun, Allahu Teâlâ'dan başka şeylere bağlanmaktan kurtulmasıdır. Acabâ hangi seçilmiş kimseyi bu iki ni’metle şereflendirirler?

 

Başa dön

 

050.MEKTUP

Bu mektûp, seyyid şeyh Ferîde “rahmetullahi teâlâ aleyh” gönderilmiştir.

 

Dünyânın aşağılığını, kötülüğünü bildirmektedir:

Allahu Teâlâ, sevgili Peygamberi hürmetine “sallallahu aleyhi ve sellem”, kendinden başkalarına köle olmaktan kurtarsın! Bütün varlığımızla kendisine bağlanmamızı nasîb eylesin!

Dünyâ, görünüşte çok tatlıdır ve güzel sanılır. Hakîkatte ise, öldürücü zehirdir.İşe yaramaz bir maldır. Ona bağlananlara, tutulanlara, kurtuluş yoktur. Onun öldürdükleri leş olur. Âşıkları deli olur. Dünyâ yaldızlanmış pislik gibidir. Şeker kaplanmış zehir gibidir. Aklı olan, bu bozuk mala gönül kaptırmaz. Âlimler buyuruyor ki, (Bir kimse, ölürken malının zamânın en akıllısına verilmesini vasiyyet etse, zâhide vermek lâzımdır). Çünki zâhid, dünyâya rağbet etmez, özenmez, üzerine düşmez. Dünyâya düşkün olmaması, aklının çok olduğunu gösterir.

Dahâ yazarsam çok uzayacak. Şunu da bildireyim ki, fazîletler sâhibi Şeyh Zekeriyyâ, bu yaşda defter tutmakla meşgûldür. Buna tutulmuş olmakla berâber, Âhiret muhâsebesi yanında çok kolay kalan, dünyâ muhâsebesinden korkmaktadır. Sebepler âleminde şerefli teveccüh ve yardımlarınızı kuvvetli dayanak bilmektedir. Yeni divânda da, o yüksek makâmın me’mûrlarından olduğunun bildirilmesini ümîd eder. Beyt:

Bana gönül ver ve cesâreti gör,
Tilkini çağır, bak aslan oluyor.

Allahu Teâlâ size görünen ve görünmeyen devlet ve sa’âdetler versin!
 

Başa dön

 

051.MEKTUP

Bu mektûp, yine seyyid şeyh Ferîde “rahmetullahi aleyh” yazılmıştır.

 

İslâmiyyeti yaymağa teşvîk eylemektedir:

Allahu Teâlâ'dan dilerim ki, o büyük sülâlenin yardımı ile, islâmiyyet güneşi parlasın, Ahkâm-ı ilâhiyyenin güzelliği, her tarafa yayılsın. Fârisî mısra’ tercemesi:

İş budur, bundan başkası hiçtir!

Bugün de, kimsesiz kalan Müslümânların, bu dalâlet girdâbından kurtuluş ümmîdi, ancak, insanların en iyisinin evlâdının gemisindedir. Bir hadîs-i şerîfte: (Ehl-i beytim, ya’nî evlâtlarım, Nûh aleyhisselâmın gemisi gibidir. Buna binen kurtulur, binmeyen helâk olur) buyuruldu. Bu büyük sa’âdeti ele geçirmek için, çok çalışınız! Çok şükür, Allahu Teâlâ, mevki, kuvvet, te’sîrli söz ni’metlerini vermiştir. Zâtınızın şerefi de, bunlara katıldığında sa’âdet meydânında bütün akranlarınızdan ileri gitmeniz pek kolaydır.

Bu fakîr, doğru olan bu islâmiyyeti kuvvetlendirmeğe ve yaymağa yarayan böyle şeyleri söylemek için, yüksek hizmetinizle şereflenmeğe kalktım. Mübârek Ramazân ayının hilâli Dehlide iken görüldü. Kıymetli vâlidenizin, Dehlide kalmamızı istedikleri anlaşılarak, Kur’ân-ı kerîmin hatmini dinlemek için orada kaldık. Âmir, Allahu Teâlâ'dır. Dünyâ ve Âhiret sa’âdetinize duâ ederim.

 

Başa dön 

 

052.MEKTUP

Bu mektûp, yine seyyid şeyh Ferîde yazılmıştır.

Nefs-i emmârenin kötülüğünü ve ona mahsûs hastalığı ve ilâcını bildirmektedir:

Merhamet ederek, duâcılarınıza ikrâm eylediğiniz mübârek mektûbu okuyarak şereflendik. Allahu Teâlâ, büyük ceddiniz “sallallahu aleyhi ve sellem” hürmetine, ecrinizi çok, derecenizi yüksek, ilim kaynağı olan göğsünüzü geniş ve işlerinizi kolay eylesin! Allahu Teâlâ, zâhirimizi ve bâtınımızı, Onun yolunda bulundursun ve duâmıza âmîn diyenleri affeylesin! Âmîn. Me’mûrlarınız arasında, fitne koparmak, fesâd çıkarmak istiyen, bozuk rûhlu kimseler bulunduğundan şikâyet ediyorsunuz. Kıymetli yavrum! İnsanların nefs-i emmâresi mevki almak, başa geçmek sevdâsındadır. Onun bütün arzûsu, şef olmak, herkesin, kendisine boyun bükmesidir. Kendinin kimseye muhtâç olmasını, başkasının emri altına girmesini istemez. Nefsin bu arzûları, ilah olmak, ma’bûd olmak, herkesin kendine tapınmasını istemek demektir. Allahu Teâlâ'ya şerîk, ortak olmağı istemektir. Hattâ nefis, o kadar alçakdır ki, ortaklığa râzı olmayıp, âmir, hâkim, yalnız kendi olsun, her şey, yalnız onun emri ile olsun ister. Hadîs-i kudsîde, Allahu Teâlâ buyuruyor ki: (Nefsine düşmanlık et! Çünki nefsin, benim düşmanımdır). Demek oluyor ki, nefsi kuvvetlendirmek, onun, mal, mevki, rütbe, herkesin üstünde olmak, herkesi aşağı görmek gibi isteklerini yapmak, Allahu Teâlâ'nın bu düşmanına yardım ve onu kuvvetlendirmek olur ki, bunun ne kadar fecî, korkunç bir suç olduğunu anlamalıdır. Allahu Teâlâ, hadîs-i kudsîde buyuruyor ki: (Büyüklük, üstünlük, bana mahsûstur. Bu ikisinde, bana ortak olmak isteyen, büyük düşmanımdır. Hiç acımadan, onu Cehennem ateşine atarım).

Allahu Teâlâ'nın dünyâya düşman olması, dünyânın bu kadar alçak olması, nefsi isteklerine kavuşturduğu, nefsi kuvvetlendirdiği içindir. Allahu Teâlâ'nın düşmanı olan nefse yardım eden de, elbette Allahın düşmanı olur. Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem”, fakîrlikle övünmüştür. Çünki, fakîrlik, nefsin isteklerini yaptırmaz. Onu dinlemez. Burnunu kırar. Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” gönderilmesi ve islâmiyyetin emirleri, yasakları,  hep, nefsi kırmak, ezmek içindir. Onun taşkınca isteklerini önlemek içindir. İslâmiyyete uyuldukça, nefsin istekleri azalır. Bunun içindir ki, islâmiyyetin bir emrini yapmak, nefsin isteklerini yok etmekte, kendi düşüncesi ile yapılan binlerle senelik riyâzet ve mücâhededen dahâ kuvvetli te’sîr etmektedir.

Hattâ islâmiyyete uygun olmayan riyâzet ve mücâhedeler nefsin isteklerini artdırır. Onu azdırır. Hindistândaki Berehmen papasları ve cûkiyye ismindeki sihirbâzlar, riyâzet ve mücâhedede çok ileri gitmiş, fakat hiç faydası olmamıştır. Hattâ nefslerinin kuvvetlenmesine, azmasına sebep olmuştur.

Meselâ, islâmiyyetin emrettiği zekâttan bir kuruşu, islâmiyyetin gösterdiği yere vermek, kendiliğinden, binlerce altın sadaka vermekten, hayrât yapmaktan, kat kat ziyâde, nefsi tahrîp eder. İslâmiyyet emir ettiği için, bayram günü, oruç tutmayıp yiyip içmek, kendiliğinden, senelerle oruç tutmaktan dahâ faydalıdır. İki rek’at sabâh namâzını cemâ’at ile kılmak sünnettir. Bu sünneti yapmak, gece sabâha kadar, nâfile namâz kılarak, sabâh namâzını cemâ’atsiz kılmaktan dahâ iyidir.

Hulâsa, nefis temizlenmedikçe ve şeflik, üstünlük hülyâsından kurtulmadıkça, felâketten kurtulmak imkânsızdır. Sonsuz ölüme gitmeden önce, nefsi bu hastalıklardan kurtarmağı düşünmek lâzımdır. Mübârek (Lâ ilâhe illallah) sözü, insanın içindeki ve dışındaki, bütün yalancı ma’bûdları kovduğu için, nefsi temizlemekte, en faydalı, en te’sîrli ilâçdır. Tasavvuf büyükleri, nefsi tezkiye etmek için, bunu söylemeği seçmişlerdir. Fârisî beyt tercemesi:

(Lâ) süpürgesi ile, yolu temizlemezsen,
(İllallah) sarâyına varamazsın!

Nefis, yoldan çıkıp, inâda başlarsa, bu kelimeyi söyleyerek îmânı tâzelemelidir. Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem” (Lâ ilâhe illallah diyerek îmânınızı yenileyiniz!) buyurdu. Bunu her zamân söylemek lâzımdır. Çünki, nefs-i emmâre, her zamân pistir. Bu güzel tevhîd kelimesinin fazîletlerini, şu hadîs-i şerîf bildiriyor: (Yerleri ve gökleri, terâzînin bir kefesine, bu kelime-i tevhîdi, ikinci kefesine koysalar, bu kelimenin bulunduğu kefe, elbette ağır gelir).

Başa dön

 

053.MEKTUP

Bu mektûp, yine seyyid şeyh Ferîde yazılmıştır.

 

Âlimlerin birbirleri ile birleşmemesinin, ortalığı karıştıracağını bildirmektedir:

Allahu Teâlâ, sizi, mübârek babalarınızın yolundan ayırmasın! İşitiyoruz ki, temiz kalbiniz, Müslümânlığa elverişli olduğu için, dînini seven âlimlerden dördünü seçerek yanınızda bulunmalarını ve islâmiyyetin emirlerini bildirmelerini, böylece islâmiyyete uymayan bir şeyin yapılmamasını arzû buyurmuşsunuz. Bu habere şükürler olsun! Müslümânlara bundan dahâ büyük ne müjde olur? Kalpleri yanık olanlara, bundan dahâ tatlı, ne haber olur? Fakîr [ya’nî İmâm-ı Rabbânî “kuddise sirruh”], bu hayırlı işin yaptırılması için, yanınıza gelmek istemiş ve geleceğimi, birkaç kere yazmıştım. Bunun için, şimdi de, bir şeyler yazmaktan kendimi tutamıyorum. Lütfen kusûra bakmayınız! (Maksat sâhibi olan, deli gibidir) demişlerdir. Size arz etmek istediğim en mühim şey şudur ki, din adamları içinde, mevki, ma’âş arzûsunda olmayan, yalnız islâmiyyetin yayılması ve yalnız islâmiyyetin kuvvetlenmesi için uğraşan, hemen hemen yok gibi olmuştur. Mevki almak, sandalye kapmak arzûsu araya karışınca, din adamlarından her biri, ayrı yol tutup, kendi üstünlüğünü göstermek ister. Birbirinin sözlerini beğenmez olurlar. Bu sûretle gözünüze girmeğe çalışırlar. Ma’alesef din işi ikinci derecede kalır. Geçen senelerde Müslümânların başına çöken her belâ din adamı geçinen kimseler tarafından geldi.  Müslümânlar, şimdi de, böyle belâdan korkmaktayız. Dînin ilerlemesi nerede? Yine yıkılmasından endişe duyuyoruz. Allahu Teâlâ Müslümânları bu sahte din adamlarının şerrinden korusun! Dînini seven bir âlim bulup, seçmeniz yetişir ve büyük bir ni’met olur. Çünki, Âhireti düşünen âlimin sözleri, yazıları, aklı, vicdânı olan herkesi yola getirir. Kalplere te’sîr eder. Fakat, şimdi böyle bir âlim nerede? Bunu bulamazsanız, diğerleri içinden, zararı en az olanı bulmağa çalışınız. (Bir şeyin hepsi ele geçmezse, hepsini de elden kaçırmamalıdır), sözü meşhûrdur. Ne yazacağımı şaşırıyorum. İnsanların sa’âdeti, âlimlerin elinde olduğu gibi, insanları felâkete, Cehenneme sürükleyenler de, din adamı şeklinde görünen, din düşmanlarıdır. Din adamlarının iyisi, insanların en iyisidir. Dîni dünyâ isteklerine âlet eden, herkesin îmânını bozan din adamı da, dünyânın en kötüsüdür. İnsanların sa’âdeti ve felâketi, doğru yola gelmesi ve yoldan çıkmaları din adamlarının elindedir. Büyüklerden biri, şeytânı boş oturuyor görüp, sebebini sormuş. Şeytân demiş ki: (Bu zamânın din adamları, bizim işimizi görüyor. İnsanları yoldan çıkarmak için, bize iş bırakmıyorlar). Fârisî beyt tercemesi:

Din adamı görünüp, dünyâ toplayan kimse,
kendi sapıtmış yolu, gayra nasıl göstere?

Bunun için, çok düşünerek hareket ediniz! Fırsat elden çıkınca, bir dahâ gelmez. Size fikir vermeğe utanmam lâzım idi. Fakat, bu mektûbumu, kıyâmette kurtulmağa senet bilerek yazdım. Vesselâm.

Başa dön 

 

054.MEKTUP

Bu mektûp, yine nakîb seyyid şeyh Ferîde yazılmıştır.

 

Bid’at sâhiplerini ve zararlarını, Ashâb-ı Kirâmın büyüklüğünü bildirmektedir:

Allahu Teâlâ, insanların Seyyidi “sallallahu aleyhi ve sellem” hürmeti için, ecrinizi arttırsın. Kıymetinizi, derecenizi yükseltsin! İşlerinizi kolaylaştırsın! Kalbinizi genişletsin! İnsana şükür etmeyen kimse, Allahu Teâlâ'ya da şükür etmez. Bunun için biz fakîrlerin, sizin ihsânlarınıza şükür etmemiz lâzımdır. Nasıl şükür etmeyelim ki, yüksek hocamızın, dünyâya nûr salmasına sebep siz idiniz. Sizin arkanızdan, bizlere de, orada Hak Teâlâ'yı istemek sırası nasîp olmuştu. Sonra, (Büyüklerin ölmesi ile, büyük sanıldım) dedikleri gibi, sıra bu fakîre gelince, şarktan, garbdan, Hak âşıklarının, bu fakîrin “rahmetullahi teâlâ aleyh” yanına üşüşmesi, hep sizin yardımınız ile olmaktadır. Allahu Teâlâ, size, bizim tarafımızdan sonsuz mükâfâtlar, en iyi karşılıklar ihsân buyursun! Fârisî beyt tercemesi:

Vücûdumun her kılı, dile gelse de,
Şükür etmiş olamam, ni’metlerine!

Allahu Teâlâ mübârek ceddiniz, Peygamberlerin seyyidi “sallallahu aleyhi ve sellem” hürmetine, sizi, dünyâda ve Âhirette, şânınıza yakışmayan şeylerden muhâfaza buyursun! Âmîn. Mübârek sohbetinizden uzak düştüm. Nasıl kimselerle konuştuğunuzu, kimlerin yazılarını okuduğunuzu bilemiyorum. Resmî ve husûsî görüştüklerinizin, kimler olabileceğini düşünemiyorum. Fârisî beyt tercemesi:

Ciğerleri yakan bu düşünce, uykumu kaçırdı her gün,
Ki, kimin âğûşuna düştün, rü’yâda kimi gördün?

İyi biliniz ki, bid’at sâhibi ile konuşmak, kâfirle arkadaşlık etmekten, kat kat dahâ fenâdır. Yetmişiki türlü bid’at sâhibi vardır. Bunların içinden en kötüsü, Peygamberimizin “sallallahu aleyhi ve sellem” Ashâbına düşmanlık edenlerdir. Allahu Teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde, bunlara kâfir diyor. Sûre-i Fethin son âyetinde meâlen, (Senin Ashâbına kâfirlerin düşman olması için) buyuruldu. Kur’ân-ı kerîmi ve islâmiyyeti bizlere bildiren, Ashâb-ı Kirâmdır. Onlardan biri kötü olursa, Kur’ân-ı kerîm, sağlam olmaz. İslâmiyyete güven kalmaz. Kur’ân-ı kerîmi, Osmân “radiyallahu anh” topladı. Osmân “radiyallahu anh” için, dil uzatılırsa, Kur’ân-ı kerîme dil uzatılmış olur. Zındıkların böyle i’tikâdlarından Allahu Teâlâ'ya sığınırız! Ashâb-ı Kirâm arasındaki ayrılıklar, muharebeler, nefislerine uyarak değildi. Onların mübârek nefisleri, insanların en iyisinin “sallallahu aleyhi ve sellem” sohbetinde bulunmakla, kalpleri cilâlayan sözlerini dinlemekle, tezkiye bulmuş, emmârelikten kurtulmuştu. Nefislerinde, islâmiyyete uymayan istek kalmamıştı. Şu kadar biliyoruz ki, Emîr “radiyallahu anh” haklı idi, Ona karşı duranlar hatâ etti. Fakat, bu hatâları, içtihâtta yanılma idi. İctihâd hatâsı, fısk, günâh değildir. Hattâ, ayıplamaya bile izin yoktur. Çünki, içtihâtta hatâ edene de, bir sevâp vardır. Evet, nasîpsiz Yezîd, Ashâb-ı Kirâmdan değildi. Onun tâli’sizliğine karşı, kim ne diyebilir ki, hiçbir kâfirin yapmadığı işi, o bedbaht kimse yapmıştır. Ehl-i sünnet âlimlerinden ba’zısının, ona la’nete izin vermemesi, onun işini beğendikleri için değil, belki pişmân olmuş, tevbe etmiştir dedikleri içindir.

Meclis-i şerîfinizde, kıymetli kitâplardan, kutb-i zamân Bendegî Mahdûm Cihâniyân kitâplarından, her gün bir miktâr okutulursa, Ashâb-ı Kirâmın nasıl medh ve senâ edildiği, isimlerinin ne kadar edeple yazıldığı görülür. Böylece, o din büyüklerine dil uzatanlar, mahcûb olur, utanır. Bu kötü yolu tutmuş olan zındıklar, bugünlerde işi azıttı. Her memlekete yayılarak, Ashâb-ı Kirâmı “aleyhimürrıdvân” kendileri gibi sanıp, kötülüyorlar. Bunun için, birkaç kelime yazdım, ki meclis-i şerîfinizde böylelere yer verilmesin!

 

Başa dön

 

055.MEKTUP

Bu mektûp, seyyid şeyh Abdülvehhâb-i Buhârîye “rahmetullahi teâlâ aleyh” yazılmıştır.

 

Muhabbet bildirilmektedir:

Çok zamândan beri, huzûrunuzda bulunanlara karşı kalbimde bir muhabbet hâsıl olmuştur. Dahâ önce aramızda bulunan bağlılıktan başka olan bu sevgi, bizleri uzaktan duânız ile meşgûl etmektedir. Âlemlerin efendisi ve her varlığın övündüğü, sevgili Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem” (Bir kimse din kardeşini severse, bu sevgisini ona bildirsin!) buyurdu. Fakîr de “rahmetullahi teâlâ aleyh” sevgimi bildirmenin iyi ve uygun olduğunu gördüm. Resûlullah'a “sallallahu aleyhi ve sellem” yakın olanlara karşı bu sevginin hâsıl olması, kıyâmette kurtulmak ümîdimizi arttırdı. Allahu Teâlâ, sizleri hep sevmemizi nasîp eylesin. İnsanların efendisi hürmetine duâmızı kabûl buyursun “sallallahu aleyhi ve sellem!”

 

Başa dön

 

056.MEKTUP

Bu mektûp da, şeyh Abdülvehhâba yazılmıştır.

 

Bir seyyide yardım etmesini dilemektedir:

Bereketleri çok olan kıymetli seyyidler “rahmetullahi teâlâ aleyhim “ din ve dünyâ efendisinin “sallallahu aleyhi ve sellem” zerrelerini taşıdıkları için, kırık kalem ve kısa dil ile hâllerini bildirmekten ve kendilerini övebilmekten çok yüksektirler. Ancak, sa’âdete kavuşmağa sebep olacağını düşünerek bu işe kalkışılabilir. Belki de onları ağzına almakla şereflenmeyi ve onlara karşı sevgi beslemek emrini yerine getirmek için bu büyük işe kalkışılır. Yâ Rabbî! Peygamberlerin efendisi hürmeti için “sallallahu aleyhi ve sellem” o sevgilileri, bizim de sevmemizi nasîp eyle!

Bu mektûbu getiren Mîr Seyyid Ahmed, Sâmâne şehri seyyidlerindendir. İlim öğrenmekte, islâmiyyete sımsıkı sarılmaktadır. Geçim sıkıntısından dolayı oraya gelmiştir. Yüksek kapınızda yer varsa, kendisi çok yakışır ve uygun olur. Eğer yer yoksa, sevenlerinizden birine gönderirseniz, geçim sıkıntısından kurtarılmış olur. Hizmetçilerinizin fakîrlere ve muhtâçlara olan yardımlarını iyi bildiğimden, hele çok kıymetli seyyidlerin imdâdına yetişilmesi için birkaç kelime yazmağa kalkıştım. Yola çıkarken izin almak sa’âdetine kavuşamadı ise de, bizi sevenlerdendir. Allahu Teâlâ sevgisini ve ihlâsını arttırsın! Dahâ uzun yazmak saygısızlığından çekindim.

 

Başa dön

 

057.MEKTUP

Bu mektûp, şeyh Muhammed Yûsuf'a yazılmıştır.

Nasîhat etmektedir:

Allahu Teâlâ, Peygamberlerin efendisi hürmeti için “sallallahu aleyhi ve sellem” sizi kıymetli babalarınızın yolunda bulundursun! Yüksek hânedânınıza bağlı olanların hepsine yükseklik mîrâs olarak gelmektedir. Öyle yaşayınız ki, bu mîrâsı kazanmak hakkına kavuşabilesiniz. Zâhirinizi islâmiyyetin zâhiri ile, bâtınınızı da, islâmiyyetin bâtını ile ya’nî hakîkat ile süsleyiniz! Çünki, hakîkat ve tarîkat, islâmiyyetin hakîkatindendirler. İslâmiyyet ise, o hakîkatin kendisidir. Yanlış anlamamalı! İslâmiyyeti başka, tarîkatı ve hakîkati başka sanmamalıdır. Böyle söylemek ilhâd ve zındıklıktır. Bu fakîrin size karşı duygusu çok iyidir. Birkaç rü’yâ, vâkı’a buna şâhittir. Rahmete kavuşmuş olan yüksek babanıza bunu biraz duyurmuştum. Ayrıca bildireyim ki, şeyh Abdülganî islâmiyyete çok bağlıdır. Yaradılışta iyi bir kimsedir. İşlerinizden birini yaparak yüksek hizmetinizde bulunmak isterse, ihsân buyurunuz! Vesselâm, vel ikrâm.

Başa dön

 

058.MEKTUP

Bu mektûp, seyyid Mahmûda gönderilmiştir.

 

Tasavvuf büyüklerinin yolunu ve Ashâb-ı Kirâmın şânının yüksekliğini bildirmektedir:

Kıymetli iltifâtnâmenizi almakla şereflendik. Büyüklerimizin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” yazılarını zevkle okuduğunuzu anlayınca, birkaç kelime yazarak göndermek îcâb etti. Böylece, suâliniz cevâplandırılmış ve arzûmuza teşvîk edilmiş olur.

Yavrum! Büyüklerimizin seçtiği tasavvuf yolu, yedi basamaktır. Nitekim, insan da, yedi ayrı cevherden yapılmıştır. Bu basamaklardan ikisi, beden ile nefsin yolu olup, âlem-i halktandırlar. Beş basamak ise, âlem-i emirdendir ve kalp, rûh, sır, hafî ve ahfânın yoludur. Bu yedi basamaktan her biri geçildikçe, nûrdan ve zulmetten, onbin perde açılır. Nitekim, (Allahu Teâlâ ile kul arasında nûrdan ve zulmetten, yetmişbin perde vardır) buyurulmuştur. Âlem-i emirde olan birinci basamakta, Allahu Teâlâ'nın (Sıfât-ı ef’âliyye)si tecellî eder. İkinci basamakta (Sıfât-i hakîkıyye)si tecellî eder. Üçüncü basamakta, Zât-i ilâhînin tecellîleri başlar. Erbâbına saklı olmadığı gibi bu tecellîler artar. Sâlik, her basamakta, kendinden uzaklaşır ve Hak Teâlâ'ya yaklaşır. Yedi basamak bitince, yakînlik de tamâm olur. Fenâ ve Bekâ ile şereflenir. Velâyet-i hâssa denilen makâma erişir. Büyüklerimiz, bu yola Âlem-i emirdeki basamaktan başlıyor. Bu beş basamağı aşarken, Âlem-i halkı da aşıyorlar. Başka tasavvuf büyükleri ise, önce Âlem-i halktan başlıyor. Bu iki basamağı atlamak için senelerle uğraşıyorlar. Bunun için, büyüklerimizin yolu, en kısa yoldur. Başkalarının sonda kavuştuklarını, bu büyükler, başlangıçta ele geçirir. Fârisî mısra’ tercemesi:

Gül bahçemi gör de bahârımı anla!

Bu büyüklerin yolu Ashâb-ı Kirâmın “aleyhimürrıdvân” yoludur. Hayr-ül-beşerin “sallallahu aleyhi ve sellem” sohbetinde  bir kere bulunmakla, Ashâb-ı Kirâmdan her biri, öyle bir dereceye yükselirdi ki, onlardan sonra gelen Evliyânın en büyüklerinden pek azı, en son olarak, bu dereceye yükselebilmişlerdir. Bundan dolayı, Uhud gazvesinde Hazret-i Hamza'nın “radiyallahu anh” şehit olmasına sebep olan Vahşî “radiyallahu anh” îmân edip, bir kere Peygamberin “sallallahu aleyhi ve sellem” huzûrunda bulunduğu için, Tâbi’înin en üstünü olan Veysel Karânîden efdal olmuştur. Büyük İslâm âlimi Abdüllah ibni Mubâreke, (Mu’âviye ile Ömer bin Abdül’azîzden hangisi efdaldir?) diye soruldukta, (Resûlullahın “sallallahu aleyhi ve sellem” yanında giderken Mu’âviyenin “radiyallahu anh” bindiği atın burnuna giren toz, Ömer bin Abdül’azîzden yüzlerce dahâ kıymetlidir) buyurdu.

Büyüklerimiz, Ashâb-ı Kirâmın “aleyhimürrıdvân” yolunda yürüdüklerinden, başkalarının, en sonda vardıkları derecelere, dahâ başlangıçta ermişlerdir. Bu yolun sonunun nasıl olacağını, bundan anlamalıdır. Bu büyüklerin, nihâyette eriştikleri dereceleri kim anlayabilir. Fârisî iki beyt tercemesi:

Dil uzatırsa, bunlara, eğer bir câhil,
Allah korusun! Ağza almam sözlerini,

Cihân arslanları, bu zincire bağlıdır,
Kurnaz tilki, nasıl koparır bu zinciri?

Allahu Teâlâ bizleri ve sizleri, bu büyükleri sevmekle şereflendirsin! Âmîn.

 

Başa dön

 

059.MEKTUP

Bu mektûp, yine seyyid Mahmûda yazılmıştır.

Ehl-i sünnet vel cemâ’ate “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” uymayanların, Cehenneme girmekten kurtulamayacağı bildirilmektedir:

Hak Teâlâ, hepimize islâmiyyet yolunda yürümek ihsân eylesin. Kendisine esîr eylesin! Kıymetli mektûbunuz ve tatlı yazılarınız, bu fakîrleri çok sevindirdi. Büyüklerimize olan sevginizi ve onlara karşı ihlâsınızı okumakla mesrûr olduk. Allahu Teâlâ, bu ni’metini dahâ arttırsın! Nasîhat istiyorsunuz. Yavrum! Sonsuz kurtuluşa kavuşabilmek için, üç şey, muhakkak lâzımdır: İlim, amel, ihlâs. İlim de, iki kısımdır: Birisi yapılacak şeyleri öğrenmektir ki, bunları öğreten ilme (Fıkıh ilmi) denir. İkincisi, i’tikâd edilecek, kalp ile inanılacak şeylerin bilgisidir ki, bunları bildiren ilme (İlm-i kelâm) denir. İlm-i kelâmda Ehl-i sünnet vel cemâ’at âlimlerinin, Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden anladığı bilgiler vardır. Cehennemden kurtulan, yalnız bu âlimlerdir. Bunlara uymayan, Cehenneme girmekten kurtulamaz. Bu büyüklerin bildirdiği i’tikâddan kıl ucu kadar ayrılmanın, büyük tehlike olduğu, Evliyânın keşfi ve kalplerine gelen ilhâm ile de anlaşılmaktadır. Yanlışlık ihtimâli yoktur. Ehl-i sünnet âlimlerine uyanlara, onların yolunda bulunanlara müjdeler olsun. Onlara uymayanlara, yollarından sapanlara, onların bilgilerini beğenmeyenlere ve aralarından ayrılanlara, yazıklar olsun! Ayrıldılar, başkalarını da saptırdılar. Mü’minlerin Cennette Allahu Teâlâ'yı göreceklerine inanmayanlar oldu. Kıyâmet günü, iyilerin, günâhlılara şefâ’at edeceklerine inanmayanlar oldu. Ashâb-ı Kirâmın “aleyhimürrıdvân” kıymetini ve yüksekliğini anlamayanlar ve Ehl-i beyt-i Resûlü “radiyallahu anhüm” sevmeyenler oldu.

Ehl-i sünnet âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” diyor ki: (Ashâb-ı Kirâm “aleyhimürrıdvân” kendileri arasında, en yükseği, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk olduğunu sözbirliği ile söylemiştir). Ehl-i sünnet âlimlerinden, Ashâb-ı Kirâm üzerindeki bilgisi çok kuvvetli olan, imâm-ı Muhammed bin İdrîs-i Şâfi’î “rahmetullahi aleyh”, buyuruyor ki: (Fahr-i âlem “sallallahu aleyhi ve sellem” Âhireti şereflendirdiği zamân, Ashâb-ı Kirâm, aradı, taradı, yeryüzünde hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkdan dahâ üstün birini bulamadı. Onu halîfe yapıp emrine girdiler). Bu söz, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkın, Sahâbenin en üstünü olduğunda, müttefik olduklarını göstermektedir. Ya’nî Ashâb-ı Kirâmın en yükseği olduğunda icmâ-i ümmet bulunduğunu göstermektedir. İcmâ’-i ümmet ise senettir, şüphe olamaz.

Ehl-i beyt için ise, (Ehl-i beytim, Nûh aleyhisselâmın gemisi gibidir. Binen kurtulur, binmeyen boğulur) hadîs-i şerîfi yetişir. Büyüklerimizden ba’zısı buyurdu ki, Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem”, Ashâb-ı Kirâmı yıldızlara benzetti. Yıldıza uyan, yolu bulur. Ehl-i beyti de, gemiye benzetti. Çünki gemide olanın, yıldıza göre yol alması lâzımdır. Yıldızlara göre yürümezse, gemi sâhile kavuşamaz. Görülüyor ki, boğulmamak için, hem gemi, hem yıldız lâzım olduğu gibi, Ashâb-ı Kirâmın hepsini ve Ehl-i beytin hepsini sevmek, saymak lâzımdır. Birini sevmemek, hepsini sevmemek olur. Çünki, insanların en iyisinin sohbeti ile şereflenmek fazîleti, hepsinde vardır. Sohbetin fazîleti ise, bütün fazîletlerin üstündedir.

İşte bunun için, Tâbi’înin en üstünü olan Veysel Karânî, Ashâb-ı Kirâmın en aşağısının derecesine yetişememiştir.  Hiçbir üstünlük, sohbetin üstünlüğü kadar olamaz. Çünki, sohbete kavuşanların îmânları, sohbetin bereketi ve vahyin bereketi sâyesinde, görmüş gibi kuvvetli îmân olur. Sonra gelenlerden hiçbir kimsenin îmânı, bu kadar yüksek olmamıştır. Ameller, ibâdetler, îmâna bağlıdır ve yükseklikleri, îmânın yüksekliği gibi olur.

Ashâb-ı Kirâm “aleyhimürrıdvân”  arasındaki uygunsuzluklar ve muhârebeler iyi düşünceler ve olgun görüşler ile idi. Nefsin arzûları ile ve cehâlet ile değildi. İlm ile idi. İctihâd ayrılığından idi. Evet bir kısmı ictihâdda hatâ etmişti. Fakat, Allahu Teâlâ, içtihâdda hatâ edene, yanılana da, bir sevâp vermektedir.

İşte, Ashâb-ı Kirâm “aleyhimürrıdvân” için, Ehl-i sünnet âlimlerinin tuttuğu yol, bu orta yoldur. Ya’nî, taşkınlık da, gevşeklik de etmeyip, doğruyu söylemişlerdir. En sâlim ve sağlam yol da budur.

İlmi ve ameli, islâmiyyet gösterir. İlmin ve amelin rûhu gibi, kökü gibi olan ihlâsı elde etmek için, tasavvuf yolunda ilerlemek lâzımdır. (Seyr-i ilallah) ya’nî Allahu Teâlâ'ya doğru olan yol gidilmedikçe, (Seyr-i fillah) hâsıl olmadıkça, tâm ihlâs elde edilemez. Muhlislerin olgunluğuna kavuşulamaz. Evet, mü’minlerin hepsi ba’zı ibâdetlerinde, az da olsa, güçlükle ihlâs elde edebilir. Bizim dediğimiz ise, her sözde, her işte, her harekette ve hareketsizlikte, her zamân, kendiliğinden kolayca hâsıl olan ihlâstır. Böyle ihlâsın hâsıl olması için, Allahu Teâlâ'dan başka, enfüsî ve âfâkî, hiçbir şeye tapınmamak, bir şeye düşkün olmamak lâzımdır. Bu da, ancak fenâ ve bekâdan ve velâyet-i hâssaya kavuştuktan sonra, ele geçen bir devlettir. Güçlükle ele geçen ihlâs, devâm etmez, biter. Zahmet çekmeden ele giren ihlâs, devâmlıdır ve Hakk-ul-yakîn mertebesinde hâsıl olur. İşte, bu mertebeye varan Evliyâ “radiyallahu teâlâ anhüm ecma’în” ne yaparsa, yalnız Allahu Teâlâ için yapar. Nefisleri için, bir şey yapmaz. Çünki, nefisleri, Allah için fedâ olmuştur.

İhlâs elde etmeleri için, niyyet etmelerine lüzûm yoktur. Bunlar Fenâ-fillah ve Bekâ-billah derecelerine yükselince niyyetleri doğrulmuştur. Bir kimse, nefsine uyduğu günlerde, her şeyi nefsi için yaptığı, bunun için niyyet etmesine lüzûm olmadığı gibi, nefsine uymaktan kurtulup, Allahu Teâlâ'ya tutulunca, her şeyi Allahu Teâlâ için yapar. Niyyet etmesine hiç lüzûm olmaz. Şüpheli olan şeylerde niyyet edilir. Belli olan şeyleri, niyyet ederek, belli etmeğe lüzûm yoktur. Bu, öyle bir ni’metdir ki, Allahu Teâlâ dilediği kullarına verir. Devâmlı ihlâs sâhiblerine (Muhlas) denir. İhlâsı devâmsız olup, ihlâs elde etmek için uğraşanlara (Muhlis) denir. Muhlaslar ile muhlisler arasında çok fark vardır. Tasavvuf yolunda ilerleyenlerin, ilimde ve amelde de kazançları olur. Başkalarına, çalışmakla, öğrenmekle, anlamakla, hâsıl olan, kelâm ilminin bilgileri, bunlara keşf yolu ile hâsıl olur. Ameller ibâdetler kolayca, seve seve yapılıp nefisden ve şeytândan hâsıl olan tembellik ve gevşeklik kalmaz. Günâhlar, harâm olan şeyler, çirkin, iğrenç görünür. Fârisî mısra’ tercemesi:

Bu büyük ni’meti, bakalım kime verirler?

Sonsuz selâm ederim.

Başa dön

 

060.MEKTUP

Bu mektûp, yine seyyid Mahmûda yazılmıştır.

 

Allahu Teâlâ'dan başka, bir şey düşünmemeği bildirmektedir:

Hak Teâlâ, hepimizi, her an kendinin esîri olmak şerefine kavuştursun! Hakîkî kurtuluş, Ona esîr olmak, tutulmaktır. Ondan başka bir şey düşünmemek, hâtıra bir şey getirmemek, büyüklerimizin yolunda, pek kolay hâsıl olmaktadır. Hattâ, bu yolun büyüklerinden birkaçı, kırk gün çile çekmiş, kırk gün sonra, hâtırlarına dünyâ düşünceleri gelmez olmuştur. Hâce-i Ahrâr “kaddesallahu teâlâ sirreh” buyurdu ki, (Yok edilmesi lâzım gelen, dünyâ düşünceleri, dâimâ Allahu Teâlâ ile olmağa mâni’ olan düşüncelerdir. Yoksa bütün düşünceleri yok etmek lâzım değildir). Bu büyüklerin sevgisi ile dolu olan bir dervîş [ya’nî, İmâm-ı Rabbânî “kuddise sirruh”], (Rabbinin ni’metlerini say!) emrine uyarak, kendi hâlini şöyle bildirir ki, kalpten, düşünceler, o kadar yok olmuştur ki, meselâ bu kalbin sâhibi Nûh aleyhisselâmın ömrü kadar yaşasa, bu kadar zamânda kalbine bir düşünce gelmez. Bunun için uğraşmasına lüzûm olmaz. Çünki, uğraşmakla olan şey, devâmlı olmaz. Belki kalbine bir düşünce getirmek için senelerle uğraşsa, getiremez. Çile çekmek, uğraşmak demektir. Uğraşmak, tarîkatta olur. Hakîkat ise güçlük çekmekten, uğraşmaktan kurtulmaktır. (Yâd-i gird) tarîkatta olur. (Yâd-i dâşt) hakîkattadır. Düşüncelerin yok edilmesi, uğraşmakla olursa, devâm edemez. On gün, kırk gün, bir yerde kapanıp çile çekmekle, düşünceler, devâmlı yok edilemez ve Allahu Teâlâ ile berâberlik, devâmlı olamaz. Çünki, uğraşmak tarîkatta olur. Tarîkatta kazanılanlar ise, devâmlı olamaz, tükenir. Hakîkatta devâm bulunmasına sebep, hakîkatta, uğraşmak olmadığı içindir. Uğraşmak bulunan bir mertebede, sâlike, dünyâ düşüncesi gelince, Allahu Teâlâ'ya olan teveccühü, bağlılığı bozar. Bu yolun başında bulunan sâliklerde hâsıl olan, devâmlı teveccüh, başkadır. Yukarda bildirilen devâmlı teveccühe (Yâd-i dâşt) denir ki, en yüksek mertebedir. Hâce Abdülhâlık-ı Goncdevânî “kuddise sirruh” buyurdu ki, (Yâd-i dâştdan sonra, mertebe yoktur, ötesi cehâletdir).

Tasavvuf hâllerini anlatmağa sebep, bu yolun talebesini teşvîktir. Evet, bu yola inanmayanın, bu yazılara, boş lâf diyeceğini biliyoruz. Ba’zılarına doğru yolu gösterir. Ba’zılarının da, büsbütün sapıtmasına sebep olur. Fârisî iki beyt tercemesi:

Masal diye okuyan için, masaldır.
Kıymetini anlayana, tükenmez hazînedir.

Nil nehri çingeneye kan göründü.
Mûsâ aleyhisselâma ise, sâf sudur.

 

Başa dön

 

061.MEKTUP

Bu mektûp, yine seyyid Mahmûda yazılmıştır.

Olgun üstâd bulup, câhil şeyhlerden kaçmak lâzım olduğunu bildirmektedir:

Allahu Teâlâ, kendini aramak arzûsunu arttırsın. Ona kavuşmağa mâni’ olan şeylerden sakınmak nasîp eylesin! Lutf ettiğiniz kıymetli mektûp geldi. Allahu Teâlâ'yı istemekte, Onun için yanıp yakılmakta olduğunuzu bildirdiği için, çok hoşa gitdi. Çünki, istemek, kavuşmanın müjdecisidir. Yanıp yakılmak da, kavuşmanın başlangıcı demektir. Büyüklerden biri buyuruyor ki, (Vermek istemeseydi, istek vermezdi). İstek ni’metinin kıymetini bilip, bunun elden kaçmasına sebep olacak şeylerden sakınmalıdır. İsteğin gevşememesine ve ateşin soğumamasına dikkat etmelidir. Bu ni’metin elden çıkmamasına en çok yarayan şey, buna şükür etmektir. Çünki, sûre-i İbrâhîm yedinci âyetinde meâlen, (Ni’metlerime şükür ederseniz, elbette arttırırım) buyuruldu. Hem şükür etmek, hem de, Ona sığınmak ve başka bir şeyi sevmemek için ağlamak yalvarmak lâzımdır. İçten, ağlamak, yalvarmak gelmezse, kendini zorlamalıdır. (Ağlamazsanız kendinizi ağlatınız!) demişlerdir. Kâmil ve mükemmil bir zâtı buluncaya kadar, bu isteği, bütün sıcaklığı ile kalbinizde saklamak lâzımdır. Böyle birisi ele geçerse, bütün arzûları, istekleri, onun eline bırakmalı, ölü yıkayıcının elinde teneşirdeki meyyit gibi olmalıdır. Önce (Fenâ-fişşeyh)dir. Bu Fenâ, sonra (Fillah) hâline döner. Allahu Teâlâ'dan alıp insanlara verecek zâtın, iki taraflı olması lâzımdır. İnsan çok âdî, kötü sıfatlı olduğundan, Allahu Teâlâ ile münâsebeti olamaz. İki taraflı bir aracı lâzımdır ki, bu da (İnsan-ı kâmil)dir.

Tâlibin isteğini gevşeten, ateşini söndüren, en kötü şey, nâkıs olan, yolu bitirmemiş olan kimseye teslîm olmaktır. Nâkıs demek, sülûk ve cezbe ile yolu tamâmlamayıp, kendisine şeyh, mürşid ismini veren kimse demektir. Nâkıs şeyhlerin sohbeti semm-i kâtildir. Ona teslîm olan, felâkete gider. Böyle sohbetler, tâlibin yüksek isti’dâdını, kâbiliyyetini bozar. Meselâ, bir hasta, mütehassıs olmayan, icâzeti bulunmayan bir tabîbin ilâcını içerse, iyi olmak şöyle dursun, hastalığı artar. İyi olmak kâbiliyyeti de bozulur. O ilâc, önce, ağrıları durdurabilir. Fakat, sinirleri bozduğu, zarar yaptığı için ağrı duyulmaz. Bu hâl, iyilik değil, kötülüktür. Bu hasta hakîkî bir tabîbe giderse, bu tabîp, önce o ilâcın zararlarını gidermeğe uğraşır. Ondan sonra hastalığı tedâvîye başlar.

Bizim büyüklerimizin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” yolunun esâsı sohbettir. Tasavvuf büyüklerinin birkaç sözünü ezberleyip, söylemekle bir şey ele geçmez. Hattâ, tâliplerin isteğinde gevşeklik yapar. Ma’rifetler sâhibi şeyh Tâc “kuddise sirruh”, size yakın bulunmaktadır. Onun mübârek vücûdu, oradaki Müslümânlar için büyük bir ni’metdir. Onunla münâsebetiniz azdır. Münâsebet olmayınca, istifâde olmaz. Ara sıra, hâlinizi yazarsanız, cevâbında kusûr etmeyiz. Böylece sevgi, ihlâs zinciri harekete getirilmiş olur.


Hak Teâlâ, intikâmını yine kul ile alır.
Bilmeyen (ilim-i ledünnî) anı kul yaptı sanır.

Cümle eşyâ Hâlikındır, kul elîle işlenir.
Emr-i Bârî olmayınca, sanma bir çöp deprenir!

Başa dön

062.MEKTUP

Bu mektûp, Mirza Hüsâmeddîn-i Ahmed “rahmetullahi aleyh” cenâbına yazılmıştır.

 

Cezbe ve sülûk anlatılmaktadır:

Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Onun sevdiği, seçtiği kimselere selâm olsun! Tasavvuf yolu iki kısımdır: Cezbe ve sülûk. Bunlara tasfiye ve tezkiye de denir. Sülûktan önce olan cezbenin, ya’nî tezkiyeden önce olan tasfiyenin kıymeti yoktur. Sülûk tamâmlandıktan sonra olan cezbe ya’nî tezkiyeden sonra olan tasfiye lâzımdır ve seyr-i fillahda hâsıl olur. Önce olan cezbe ve tasfiye, sülûku kolaylaştırmaya yarar. Sülûk olmadan, maksada kavuşulamaz. Yol tamâm gidilmedikçe, cemâl-i ilâhî görünmez. Önceki cezbe, sonra olan cezbenin sûreti, nümûnesi gibidir. Hakîkatta, birbirinden başkadırlar. Büyüklerimizin, (Sonda olan şeyler, başlangıçta yerleştirilmiştir) sözünden maksat, (Nihâyetin sûreti, görünüşü yerleştirilmiştir) demektir. Nihâyetin kendisi, başlangıca sığabilir mi? Elbet sığmaz. Nihâyet, başlangıca, hiç benzemez. O hâlde sûretten, hakîkata geçmek lâzımdır. Hakîkati bırakıp, sûretle oyalanmak, uzakta kalmak, ilerleyememektir. Allahu Teâlâ, hepimizi sûretten kurtarıp, hakîkata kavuştursun! Âmîn.

 

Başa dön

 

063.MEKTUP

Bu mektûp, nakîb seyyid şeyh Ferîde yazılmıştır.

 

Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” hep, aynı îmânı söyledikleri bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ bizi ve sizi “rahmetullahi aleyhim ecma’în” kerîm olan babalarınızın yolundan ayırmasın! Babalarınızın en üstününe ve geri kalanların hepsine selâmlar olsun!

Allahu Teâlâ, Peygamberler “aleyhimüsselâm” vâsıtası ile, insanlara, sonsuz kurtuluş yolunu göstermiş ve sonsuz azâptan kurtarmıştır. Eğer Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” mübârek vücûtları olmasaydı, Allahu Teâlâ zâtını ve sıfatlarını kimseye bildirmezdi. Kimsenin, Allahu Teâlâ'dan haberi olmazdı. Kimse Ona yol bulamazdı. Allahu Teâlâ'nın emirleri ve yasakları bilinemezdi. Allahu Teâlâ ganîdir. Ya’nî hiçbir şeye muhtâç değildir. İnsanlara acıdığı için, insanlara iyilik ederek, emir ve yasakları göndermiştir. Emirlerin ve yasakların fâydaları insanlaradır. Allahu Teâlâ'ya hiç fâydaları yoktur. Allahu Teâlâ'nın, bunlara ihtiyâcı yoktur. Peygamberler olmasaydı, Allahu Teâlâ'nın beğendiği şeyler ve beğenmediği şeyler belli olmaz, birbirinden ayrılamazdı. O hâlde, Peygamberlerin gönderilmesi, pek büyük ni’metdir. Bu ni’metin şükrünü hangi dil söyleyebilir. Kim, bu şükrü yapabilir? Bize ni’metlerini gönderen, bizlere İslâm dînini bildiren, bizleri Peygamberlere “aleyhimüssalâtü vesselâm” inanmak sa’âdetine kavuşturan Rabbimize hamd ederiz.

Bütün Peygamberlerin dinlerinin aslı, temeli birdir. Başka başka değildir. Hep aynı şeyi söylemişlerdir. Allahu Teâlâ'nın zâtı ve sıfatları için, (Haşr) ve (Neşr) için ve Peygamberler için ve melek gönderilmesi için ve melekle kitâplar gönderilmesi için, Cennetin sonsuz ni’metleri ve Cehennemin sonsuz azâpları için söyledikleri hep aynıdır. Sözleri birbirine uygundur. Helâl, harâm ve ibâdetler için olan sözleri, ya’nî fürû’âta âit sözleri ise, başka başkadır, birbirine uymaz.

Allahu Teâlâ, bir vakit, o vaktin insanları için, zamânlarına ve hâllerine uygun emirleri, bir ülûl’azm Peygambere göndermiş ve o insanların, buna uymalarını emir buyurmuştur. Birçok sebepler, fâydalar için, Allahu Teâlâ, ahkâm-ı şer’iyyede değişiklikler yapmaktadır. Çok def’a, din sâhibi, aynı bir Peygambere, başka başka zamânlarda, birbirine uymayan emirler göndermiştir. Ya’nî, önceki emirleri, sonradan neshetmiş, değiştirmiştir.

Bütün Peygamberlerin, söz birliği ile söylediği hiç değişmeyen sözlerden biri, Allahu Teâlâ'dan başka, bir şeye ibâdet etmemek, Allahu Teâlâ'ya şerîk, ortak yapmamaktır. Mahlûklardan ba’zısını, başkalarına rab, ma’bûd yapmamaktır. Bu sözü, yalnız Peygamberler söylemiştir. Onların yolunda gidenlerden başka, hiç kimse bu devletle şereflenmemiştir. Peygamberlerden başkaları, bu sözü söylememiştir. Peygamberlere inanmayanlardan bir kısmı, Allahu Teâlâ'nın bir olduğunu söylemişse de, bunlar, yâ Müslümânlardan işiterek söylemiş veyâ varlığı lâzım olan, birdir, demiştir. İbâdet olunacak, yalnız Odur dememişlerdir. Hâlbuki Müslümânlar hem varlığı lâzım olan, hem de ibâdet olunmağa hakkı olan birdir, demektedir. (Lâ ilâhe illallah) demek, ibâdet olunacak, Allahu Teâlâ'dan başka hiçbir şey yoktur. İbâdet ancak Ona yapılır, demektir.

Bu büyüklerin birlikte söyledikleri ikinci söz, kendilerini, herkes gibi insan bilir, yalnız Hak Teâlâ'ya ibâdet olunur derler. Herkesi, yalnız Ona ibâdet etmeğe çağırırlar. Hak Teâlâ, hiçbir şeyle birleşmemiştir. Hiçbir maddede yerleşmemiştir derler. Peygamberlere inanmayanlar ise, böyle söylememiş, hattâ, başta bulunanlar, kendilerine taptırmak istemiş, Hak Teâlâ bize hulûl etti, bizdedir demişlerdir. Böylece, kendilerine ibâdet olunmak lâzım geldiğini, ilah olduklarını söylemekten sıkılmamışlardır. Kendileri, kulluk vazîfelerinden çekilerek, her türlü çirkin, kötü şeyleri yapmışlardır. İlah oldukları için, kendilerinin sorumsuz olduklarını, her şeye tecâvüz edebileceklerini, kendilerine hiçbir şeyin yasak olmayacağını sanmışlardır. Her sözlerinin doğru olduğunu, hiç yanılmayacaklarını, her istediklerini yapabileceklerini sanarak aldanmışlar, milleti de, aldatmışlardır. Böyle alçaklara la’net olsun! Bunlara aldanan ahmaklara, yazıklar olsun!

Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” sözbirliği ile bildirdikleri bir şey de, kendilerine melek geldiğini söylemişlerdir. Peygamberlere inanmayanlardan hiçbiri, bu devlete kavuşmamıştır. Melekler, muhakkak ma’sûmdur. Ya’nî vazîfelerini elbette doğru yapar. Hiç yanılmaz ve hiç kötü, pis değildirler. Vahyi, değiştirmeden, unutmadan getirirler. Allahu Teâlâ'nın kelâmını taşırlar.

İşte, Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” her sözü, Hak Teâlâ'dandır. Her getirdikleri emir, haber, hep Hak Teâlâ'dandır. İctihâd ettikleri her söz de, vahiy ile sağlamlaştırılmıştır. İçtihâdlarında ufak şaşırsalar, Hak Teâlâ, hemen vahiy göndererek düzeltir. Hâlbuki, Peygamberlere inanmayıp, kendilerini ilah, tanrı tanıtan, sizi, biz yarattık, biz kurtardık, deyip kendilerine taptıran kâfirlerin her sözü kendilerindendir. Sözlerini doğru sanırlar. O hâlde, insâf edelim! Ahmak, câhil bir kimse, kendini ilah, tanrı sanıp, kendine tapınmasını emreder, her kötü zararlı işi yaparsa, buna inanılır mı? Onun yolunda gidilir mi? Fârisî mısra’ tercemesi:

Senenin nasıl mahsûl vereceği, bahârından belli olur.

Bu kadar uzun anlatmamıza sebep, açıkça anlaşılmak içindir. Yoksa, hak bâtıldan, nûr zulmetten ayrıdır. Nitekim Allahu Teâlâ İsrâ sûresi seksen birinci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Hak gelince, bâtıl gider, bâtıl her zamân gidicidir) buyuruyor. Yâ Rabbî, bizleri, o büyüklerin “aleyhimüssalavât” yolunda bulundur! Âmîn.

Seyyid Meyân pîr Kemâli iyi tanırsınız. Bu husûsta bir şey yazmamıza lüzûm yok. Şu kadar var ki, bu fakîr, bir müddetten beri onun yakınlığından haz duyuyorum. Kapınızın eşiğini öpmek arzûsunda idi. Amma şu sıralarda hasta olup, yatağa düşmüştür. Düzelince hizmet ve huzûrunuza kavuşacaktır.

 

Başa dön

 

064.MEKTUP

Bu mektûp, yine nakîb seyyid şeyh Ferîde “kuddise sirruh” yazılmıştır.

 

Cismin ve rûhun lezzet ve elemlerini bildirmekte ve cisme olan musîbet ve acılara, sabır tavsiye edilmektedir:

Allahu Teâlâ, sizi her sıkıntıdan korusun! Dünyâ ve Âhiretin efendisinin “sallallahu aleyhi ve sellem” hürmetine dünyâ ve Âhiretin iyiliklerine kavuştursun!

Dünyâ lezzetleri ve elemleri iki türlüdür: Birisi cismin [ya’nî nefs-i emmârenin], ikincisi rûhun lezzetleri ve acılarıdır. Cisme lezzet veren her şey, rûha elem verir. Cismi inciten her şey, rûha tatlı gelir. Görülüyor ki, rûh ile ceset, birbirinin nakîzi, aksidir. Fakat, bu dünyâda rûh, cisim derecesine düşmüş ve cisimle birleşmiş, kendini cisme kaptırmıştır. Rûh, cisim hâlini almış, ona lezzet veren şeylerden lezzet duymağa ve cisme acı gelen şeylerden elem duymağa başlamıştır. İşte avâm, ya’nî câhil halk böyledir. Vettîn sûresinin, (Onu, sonra en aşağı dereceye indirdik) meâlindeki âyet-i kerîmesi bunların hâlini göstermektedir. Bir kimsenin rûhu, eğer bu esîrlikten, bu bağlılıktan kurtulmaz, kendi derecesine yükselmez, kendi vatanına kavuşmaz ise, ona yazıklar, binlerle yazıklar olsun! Fârisî iki beyt tercemesi:

Mahlûkların en yükseği insandır.
O makâmdan mahrûm kalan da, odur.

Bu yoldan, eğer geri dönmezse,
Ondan dahâ mahrûm, olmaz kimse.

İşte, rûhun hastalıklarından biri, elemini lezzet sanması, lezzetini elem anlamasıdır. Onun bu hâli, mi’desi hasta bir kimseye benzer ki, bu kimse safrası bozuk olduğundan, tatlıyı acı sanır. Bu kimseyi tedâvî etmek lâzım olduğu gibi, rûhu da, bu hastalıktan kurtarmak, akl îcâbıdır. Rûhun tedâvî edilerek cismin elemlerinden, acılarından lezzet duyması, sevinmesi lâzımdır. Fârisî beyt tercemesi:

Kavuşmak için, bu lezzet ve sevince,
Can çıkıncaya dek, çalış, gündüz ve gece!

İyi düşünerek ve inceleyerek anlaşılıyor ki, dünyâda eğer, dert ve musîbetler olmasaydı, dünyânın hiç kıymeti olmazdı. Dünyânın zulmetini, sıkıntısını, hâdiseler, acı olaylar gidermektedir. Dertlerin, elemlerin acılıkları, bir hastalığı iyi edecek, faydalı ilâcın acılığı gibidir. Bu fakîr, anlıyorum ki, bozuk niyyet ile, gösteriş için, menfa’at için yapılan, ba’zı ziyâfetlerde, yemeğe kusûr bulmak veyâ başka sûretle, yapılan eziyyet ile, ziyâfet verenin kalbinin kırılması, yemekteki zulmeti, niyyetin bozukluğu ile hâsıl olan günâhı gidermekte, kabûl olmasına sebep olmaktadır. Eğer misâfirlerin şikâyeti, hakâreti olmasaydı ve ziyâfet sâhibinin kalbi kırılmasaydı, yemek karanlık ve günâh olacak, kabûl edilmeyecekti. Kalbin kırılması, kabûle sebep oldu.

O hâlde, hep cisim ve cesedimizin râhatını ve tadını düşünen ve hep bunun peşinde koşan bizler, çok zor durumda bulunuyoruz: Vezzâriyât sûresinde, ellialtıncı âyet-i kerîmede meâlen, (İnsanları ve cinni, yalnız ibâdet etmeleri için yarattım) buyuruldu. İbâdet de, kalbin ve rûhun kırıklığı, kendini aşağı bilmesidir. İnsanın yaratılması, kendini hakîr bilmesi, aşağı görmesi içindir. Bu dünyâ, Müslümânların Âhiretlerine, Cennetdeki ni’metlerine göre, bir zindân gibidir. Müslümânların, bu zindânda zevk ve safâ aramaları, akla uygun olmaz. O hâlde, dünyâda eziyet, sıkıntı çekmeğe alışmak lâzımdır. Burada mihnetlere katlanmaktan başka çâre yoktur. Allahu Teâlâ, mübârek ceddiniz hürmetine “sallallahu aleyhi ve sellem”, biz za’îf kullarına bu yolda yürüyebilmek nasîp eylesin. Âmîn.
 

Başa dön

 

065.MEKTUP

Bu mektûp, Hân-ı A’zama yazılmıştır.

 

Müslümânlığın bugünkü hâline ve Müslümânların çektiği sıkıntılara teessüf etmektedir:

Allahu Teâlâ kuvvetinizi arttırsın. Onun dînini yükseltmek için, din düşmanları ile olan mücâdelelerinizde yardımcınız olsun. Muhbir-i sâdık “sallallahu aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (İslâmiyyet garîp, kimsesiz olarak başladı. Son zamânlarda, başladığı gibi, garîp olarak geri döner. Garîp olan Müslümânlara müjdeler olsun!). Bundan önceki hükûmet zamânında [Ekber şâh[1] zamânında] Müslümânlar, o kadar garîp olmuştu ki, kâfirler, açıkça Müslümânlığı kötülüyor, Müslümânlarla alay ediyorlardı. Dinsizliklerini, ahlâksızlıklarını, sıkılmadan açıklıyordu. Çarşıda, pazarda kâfirleri ve dinsizliği övüyorlardı. Müslümânların, Allahu Teâlâ'nın emirlerinden birçoklarını yapması, yasak edilmişti. İbâdet edenler, islâmiyyete uyanlar ayıplanıyor ve kötüleniyordu. Fârisî beyt tercemesi:

Peri yanaklarını saklamış, şeytân nâz ediyor,
Şaşırdım kaldım, hayretten aklım gidiyor.

Sübhânallah! Yâ Rabbî, sana hamd ederim! (İslâmiyyet kılıncın altındadır) buyuruldu. Bu şerefli dînin parlaklığı, hükûmet reîslerine bağlı kılındı. Hâlbuki iş tersine dönmüş, devlet, hükûmet, islâmiyyeti yıkmağa uğraşıyordu. Bu hâle yazıklar olsun, teessüfler olsun, pişmânlıklar olsun! Sizin mübârek varlığınızı, Cenâb-ı Hakkın büyük ni’meti biliyoruz. Din düşmanlarının hücûmları karşısında, perîşan olan mü’minleri kanadı altında koruyacak, sizden başka bir kahraman bilmiyoruz. Allahu Teâlâ sevgili Peygamberi ve Onun Ehl-i Beyti “sallallahu aleyhi ve sellem” hürmetine, kuvvetinizi arttırsın! Yardımcınız olsun! Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: (Bir kimseye deli denmedikçe, onun îmânı tamâm olmaz!). Bu zamânda, İslâm sevgisinin, İslâm gayretinin alâmeti olan, bu cünûn [delilik], sizin temiz rûhunuzda görülmektedir. Bu ni’meti veren, Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Bugün, öyle bir gündür ki, az bir hareket, hemen kabûl olunup pek çok sevâp verilir. Ashâb-ı Kehf'in “rahmetullahi teâlâ aleyhim”, bu kadar kıymet ve şöhret kazanmasının sebebi, yalnız hicret etmeleri idi. Düşman saldırdığı zamân, suvârîlerin az bir hareketi, çok kıymetli olur. Sulh zamânında, pek ince, güç ta’lîmleri, bu kıymeti alamaz. Bugün sizin, söz ile yaptığınız cihâd, cihâd-ı ekberdir. Size nasîb olan bu ni’metin kıymetini biliniz. Var kuvvetiniz ile, din düşmânlarını rezîl edip, hakkı söylemeğe çalışınız! Bu söz ile olan cihâdı, kılınç ile olan cihâddan dahâ kârlı biliniz! Bizim gibi eli yazmaz, dili söylemez zavallılar, bu ni’metden mahrûmuz. Arabî beyt tercemesi:

Ni’mete kavuşanlara, ni’metler âfiyet olsun,
Zavallı âşık da, birkaç damla ile doysun!

Fârisî beyt tercemesi:

Aranan hazînenin yolunu gösterdim sana,
Belki sen kavuşursun, biz varamadıksa da!

Hâce-i Ahrâr [Ubeydullah-i Taşkendî] “kuddise sirruh”[1] buyurdu ki, (Eğer şeyhlik yapsaydım, hiçbir şeyh, bir yerde, bir mürîd bulamazdı. Fakat, bana başka vazîfe verildi. O vazîfe de, islâmiyyeti yaymak ve islâmiyyeti kuvvetlendirmektir). Bunun için, sultânlara, gidip nasîhat verirdi. Te’sîrli sözleri ile, hepsini doğru yola getirirdi. Onlar vâsıtası ile, islâmiyyeti yayardı. Allahu Teâlâ, büyüklerimize olan sevginiz ve saygınız hürmetine, sözlerinize te’sîr ihsân etmiş, dîne olan bağlılığınızı, arkadaşlarınıza heybetli olarak göstermiştir. O hâlde, hiç olmazsa, Müslümânlar arasına yayılmış, âdet hâline gelmiş olan, kâfirlerin âdetlerinin  Müslümânlar arasından kaldırılması için çalışmanızı, Müslümân evlâtlarını kâfirlere mahsûs olan, bu gibi çirkin şeylerden korumanızı istirhâm ederim. Allahu Teâlâ, bizim tarafımızdan ve bütün Müslümânlar tarafından size bol bol mükâfât versin! Bundan önceki hükûmet zamânında, islâmiyyete karşı, açıkça düşmanlık vardı. Şimdi, böyle düşmanlık, öyle kin ve inât görülmüyor. Ba’zı kusûrlar varsa da, inât ile değil, bilinmediği içindir. Bugün Müslümânlar da, kâfirler gibi serbest konuşabilmekte, onlardaki hürriyete kavuşmaktadır. Kâfirlerin kazanmaması, eski kin ve düşmanlığın başımıza gelmemesi, Müslümânların zulüm ve işkenceye düşmemesi için, duâ edelim ve uyanalım. Din düşmanlarına fırsat vermeyelim. Fârisî mısra’ tercemesi:

Îmânıma saldırdıklarından, söğüt yaprağı gibi titriyorum!

Allahu Teâlâ, bizi ve sizi, Peygamberlerin efendisinin “sallallahu aleyhi ve sellem” yolundan ayırmasın! Fakîr, ânî bir yolculukla, buraya geldim. Size haber vermeden, birkaç hâtıra yazıp bırakmadan ve kalbimdeki, size karşı olan sevgiyi bildirmeden, ayrılmak istemedim. Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Bir kimse, din kardeşini seviyorsa, sevdiğini ona bildirsin!). Size ve doğru yolda bulunanların hepsine selâm olsun!

Âlimin bir nazarı, bulunmaz hazînedir,
Bir sohbeti, yıllarca, bitmez kütüphânedir.
 

Başa dön

 

066.MEKTUP

Bu mektûp, yine Hân-ı a’zama “rahmetullahi aleyh” yazılmıştır.

 

Bu yolu medh etmekte ve Ashâb-ı Kirâmın büyüklüğünü bildirmektedir:

Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Onun seçtiği, sevdiği kimselere selâm olsun! Büyüklerimizin yolunda, nihâyet, başta yerleştirilmiştir. Hâce-i Nakşibend [Bahâeddîn-i Buhârî] “rahmetullahi aleyh” buyurdu ki: (Nihâyeti, bidâyette yerleştirdik.) Bu yol, tam Ashâb-ı Kirâmın “aleyhimürrıdvân” yoludur. Çünki, o büyükler, O Serverin “sallallahu aleyhi ve sellem” sohbetinde, dahâ birinci günde, öyle şeylere kavuştu ki, sonra gelen en büyük Evliyâ, en nihâyette, ancak, bundan bir parçaya kavuşabilmiştir. İşte bunun içindir ki, Vahşî, hazret-i Hamza'yı “radiyallahu anhümâ” şehît etmiş iken, Müslümân olunca, bir kerrecik, Seyyid-il-evvelîn vel-âhirînin “sallallahu aleyhi ve sellem” sohbeti ile şereflendiği için, Tâbi’înin en üstünü olan, Veysel Karânîden dahâ yukarı oldu. Hayr-ül-beşerin “sallallahu aleyhi ve sellem” sohbetinin başlangıcında Vahşîye “radiyallahu anh” nasîp olanlara, Veysel Karânî, o kadar yüksek olduğu hâlde, en nihâyette bile kavuşamadı. Demek ki, zamânların, asırların en iyisi, Ashâb-ı Kirâmın “aleyhimürrıdvân” asrıdır. Sonra gelenler, (Sonra) kelimesinden dolayı çok geride kaldı. Dereceleri de, hep sona kaldı. Abdullah ibni Mubârekden birisi sordu ki, (Mu’âviye mi dahâ yüksektir, Ömer bin Abdül’azîz mi?). Cevâbında buyurdu ki, (Resûlullahın “sallallahu aleyhi ve sellem” yanında giderken, hazret-i Mu’âviyenin “radiyallahu anh” bindiği atın burnuna giren toz, Ömer bin Abdül’azîzden, birkaç kere dahâ hayırlıdır).

İşte büyüklerimizin yolu, (Silsiletüzzeheb)dir. Bu yolun, başka yollardan üstünlüğü, Ashâb-ı Kirâm “aleyhimürrıdvân” zamânının, sonraki zamânlardan üstünlüğü gibidir. Bu yolun büyükleri, öyle kimselerdir ki, Allahu Teâlâ, bunlara fadl ve merhameti ile, dahâ başlangıçta, nihâyetin tadını tattırmıştır. Bunların derecelerini, başkaları anlayamaz. Bunların vardığı makâmlar, başkalarının vardıkları makâmların çok üstündedir. Fârisî mısra’ tercemesi:

Gül bahçemi gör de, bahârımı anla!

Fârisî mısra’ tercemesi:

Senenin bereketi, bahârından belli olur.

Bu ni’met, çok büyüktür. Allahu Teâlâ, bunu ancak dilediğine nasîp eder. Onun ni’metleri pek çoktur. Hâce Nakşibend “rahmetullahi aleyh” buyurdu ki: (Biz, cenâb-ı Hakkın fadlına, ihsânına kavuştuk). Allahu Teâlâ, bizi ve sizi, bu büyükleri sevmekle şereflendirsin ve yollarında bulundursun! Âmîn.

 

Başa dön

 

067.MEKTUP

Bu mektûp, Hân-ı Hânân'a “rahmetullahi aleyh” yazılmıştır.

 

Bir muhtâcın gönderildiği bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ, bizi ve sizleri Peygamberlerin efendisinin “sallallahu aleyhi ve sellem” yolunda bulundursun. Zâhirimizi ve bâtınımızı bu yoldan ayırmasın. Bu duâmıza âmîn diyenlere rahmet eylesin! Çok mühim olan iki şey, elimde olmayarak, bu yazımla başınızı ağrıtmağa beni sürükledi. Birincisi, incindiğimizi zannetmeyiniz. Belki sevgimiz ve ihlâsımız artmaktadır. İkincisi fazîlet ve salâh sâhibi olan bir muhtâcın ihtiyâcını bildirmektir. Kendisi ma’rifet ve şühûd zînetleri ile süslüdür. Nesebi kerîm, hasebi şerîftir. Muhterem efendim! Doğru sözü bildirmek biraz acı olur. Çoklarına çok acı gelir. Az kimseye de az acı gelir. Bu acılığı bal gibi tatlı olarak alabilecek ve dahâ var mı diyecek mes’ût bir kimse lâzımdır.

Hâllerin değişik olması, mahlûkların sıfatıdır, özelliğidir. Temkîne ya’nî hâllerin değişmemesine kavuşanlar da, az da olsa değişiklikten kurtulamaz. Zavallı mahlûk, çok olur ki, celâl sıfatlarının saltanatı altında kıvranır. Başka zamân da, cemâl sıfatlarının esîri olur. Bir zamân (Kabz) ya’nî sıkıntı olan yerdedir. Başka zamân (Bast), genişlik meydânındadır. Her zamânın hükmleri birbirine benzemez. Dün öyle idi. Bugün böyledir. Hadîs-i şerîfte, (Mü’minin kalbi, Allahu Teâlâ'nın parmaklarından iki parmak arasındadır. [Ya’nî Onun kudreti altındadır.] Kalbi, istediği gibi değiştirir) buyuruldu. Vesselâm.

 

Başa dön

 

068.MEKTUP

Bu mektûp, yine Hân-ı Hânân'a “rahmetullahi aleyh” yazılmıştır.

 

Tevâzu’ zenginlere, nazlanma da fakîrlere yakışır demektedir:

Allahu Teâlâ'nın yaptığında hayır vardır.

Fârisî beyt tercemesi:

Bildirilmesi lâzım olanı söyledim sana,
Yâ fâydalanırsın, yâ da çarpar kulağına.

Tevâzu’, gınâ sâhiplerine yakışır, istiğnâ ise fakîrlere yaraşır. Çünki, her şeyin ilâcı, zıddı iledir. Üç mektûbunuzdan da yalnız istiğnâ, nazlılık anlaşılmaktadır. Tevâzu’ ya’nî alçak gönüllülük yapmak istediğinizi biliyoruz. Fakat, meselâ son mektûbunuzda (Allahu Teâlâ'ya hamd ettikten ve Resûlüne salâttan sonra ma’lûm olsun ki...) diyorsunuz. Bu sözü nereye ve kime karşı yazdığınızı iyi anlamalısınız. Evet, fakîrlere çok hizmet ettiniz. Fakat hizmetin edeblerini gözetmek de lâzımdır. Ancak, fâydasına böyle kavuşulabilir. Böyle olmazsa boşuna uğraşılmış olur. Evet Onun “sallallahu aleyhi ve sellem” ümmetinin sâlihleri tekellüf, gösteriş yapmaktan uzaktır. Fakat tekebbür edenlere karşı tekebbür yapmak, sadaka vermek gibi sevâpdır. Bir kimse, Hâce Nakşibend “kaddesallahu teâlâ sirreh” hazretleri için, kibirlidir dedi. Bunu işitince, (Benim kibirliliğim, Onun “celle celâlüh” büyüklüğündendir) buyurdu. Bu yolun yolcularını aşağı ve gerici sanmamalıdır. Hadîs-i şerîfte, (Saçı sakalı karışmış çok kimseler vardır ki, hangi kapıya gitseler kovulurlar. Allah'a yemîn etseler, istedikleri şeyi ihsân eder) buyurdu. Fârisî beyt tercemesi:

Az söyledim, dikkat ettim kalbini kırmamaya,
Bilirim üzülürsün, yoksa sözüm çoktur sana.

Size bağlı olanların, sizi sevenlerin, her şeyin doğrusunu düşünmeleri ve size doğru söylemeleri lâzımdır. Her toplantıda sizin iyiliğinizi ve başarınızı özlemeleri, kendi çıkarlarını düşünmemeleri gerekir. Böyle yapılmazsa hıyânet olur. Yalnız size birkaç fayda sağlamak için, bu sefere başlamıştık. Fakat sevenleriniz ve hizmetçileriniz kavuşmamıza set çektiler. Kusûru bizden bilmeyiniz. Bu sözler, her ne kadar acı görünüyor ise de, sağ ol, yaşa diyenleriniz çoktur. Onlar size yetişir. Fakîrlerle görüşmek, kendi ayıplarını, kusûrlarını anlamak içindir ve gizli kötülüklerini meydâna çıkarmak içindir. Şunu da bildirelim ki, bu sözlerimiz sizi incitmek için değildir. Size iyilik yapmak içindir. Kalbinizi yakmak, nasîhat yapmak için olduğunu iyi biliniz! Hâce Muhammed Sıddîk, bir gün önce gelmiş olsaydı, elbette yanınıza gelirdim. Fakat Serhend yakınlarında kendisiyle karşılaştık. Özrümüzü kabûl buyurunuz. Hayır yalnız Allahu Teâlâ'nın yaptığındadır.

 

Başa dön

 

069.MEKTUP

Bu mektûp, yine Hân-ı Hânân'a “rahmetullahi aleyh” yazılmıştır.

 

İnsanı dünyâda ve Âhirette yükseltecek olan tevâzu’un ne olduğu ve kurtuluşun ancak Ehl-i sünnete uymakla olduğu bildirilmektedir:

Her hamd Allahu Teâlâ'ya mahsûstur. Allahu Teâlâ'nın Resûlüne salât ve selâm olsun! Kardeşimiz Mevlânâ Muhammed Sıddîk ile gönderilen okşayıcı, kıymetli mektûbunuz geldi. Lütûf buyurmuşsunuz. Allahu Teâlâ, size hayırlı karşılıklar versin! Mektûbunuzda, fakîrlerin, edeplerini gözetmişsiniz ve alçak gönüllülük göstermişsiniz. (Allah için tevâzu’ edeni, Allahu Teâlâ yükseltir) hadîs-i şerîfine göre, bu aşağı davranışınızın dünyâda ve Âhirette yükselmenize sebep olacağını umarım. Belki de sebep olmuştur. Size müjdeler olsun!

İnâbet ve rücû’, ya’nî bir rehbere bağlanmak kelimelerini yazıyorsunuz. Dervîşlerden birinin elinde inâbet yaptığınızı tasavvur buyurunuz. Bunun iyi netîcelerini ve meyvelerini bekleyiniz! Fakat, bu inâbetin haklarını, şartlarını elden geldiği kadar gözetmelidir. Vasiyyetlerden, nasîhatlerden hangi birini yazayım? İlimlerden, ma’rifetlerden hangisini bildireyim? Çünki, müçtehit olan derin âlimler ve doğru yolda olan tasavvufçular “şekkerallahu teâlâ sa’yehüm” söylemedik bir şey bırakmadılar. Sermâyesi az olan bu fakîrin “rahmetullahi aleyh” mektûplarından birkaçını, sevdiklerimiz size getirmişlerdir. Onları gözden geçiriniz. Sözün özü şudur ki, kurtuluş yolu, ancak Ehl-i sünnet vel-cemâ’ate uymaktır. Allahu Teâlâ, onların sözlerine, işlerine, îmân edenleri ve ibâdetlerdeki bildirdiklerine uyanları çoğaltsın! Çünki, Cehennemden kurtulacağı müjdelenmiş olan bir fırka, bunlardır. Bunlardan başka olan fırkalar, helâk olacak, felâkete sürüklenecektir. Bugün bir kimse, böyle olduğunu bilse de, bilmese de, yarın herkes anlayacaktır. Fakat, o zamân faydası olmayacaktır. Yâ Rabbî! Ölüm bizi uyandırmadan önce, sen bizi uyandır!

Seyyid İbrâhîm çok eskiden beri yüksek kapınıza bağlı olanlardandır. Duâcılarınız arasında bulunmaktadır. Kereminizden, ihsânınızdan beklenilir ki, ihtiyârlık ve ihtiyâç zamânını, çoluk çocuğu ile üzüntüsüz geçirmesi ve son nefesinizde selâmete kavuşmanıza duâya bol zamân bulması için kendisine sığınak olasınız. Vesselâm.

 

Başa dön

 

070.MEKTUP

Bu mektûp, yine Hân-ı Hânân'a yazılmıştır.

 

İnsanın âlem-i halkı ve âlem-i emri kendinde toplaması, hem Hakdan uzaklaşmasına, hem de Hakka yaklaşmasına sebep olduğunu bildirmektedir:

Allahu Teâlâ, sizi Muhammed Mustafâ'nın “sallallahu aleyhi ve sellem” dîninin gösterdiği doğru yolda bulundursun! Bu duâya âmîn diyenlere merhamet eylesin! Âlem-i emrin ve âlem-i halkın insanda toplanması, onun Hakka yaklaşmasına, kıymetli ve üstün olmasına sebep oldu. İnsanın Haktan uzaklaşmasına, doğru yoldan sapmasına ve Ondan câhil kalmasına sebep olan da, yine bu topluluğudur. Bu topluluktan dolayı insanın aynası, tâm olup, Hakka yaklaşmıştır. Allahu Teâlâ'nın isimlerinin ve sıfatlarının, hattâ Zât-i ilâhînin kendinde görünmesine müste’id olmuştur. Hadîs-i kudsîde, (Göğe ve yere sığmam. Fakat, mü’min kulumun kalbine sığarım) buyurması, buna işârettir. İnsanın, âlemdeki zerrelerden, her zerreye muhtâç olması, onun Haktan uzaklaşmasına sebep olmuştur. Çünki, insanın her şeye, her zerreye ihtiyâcı vardır. Bekara sûresinde, (Yerde olan her şeyi, sizin ihtiyâcınızı karşılamak için yarattım) meâlindeki, yirmisekizinci âyet-i kerîme, bunu bildiriyor. İnsan, bu ihtiyâcından dolayı her şeye gönül vermektedir. Bu yüzden, Haktan uzaklaşmakta, doğru yoldan ayrılmaktadır. Fârisî iki beyt tercemesi:

Mahlûkların en üstünü insandır,
O makâmdan, mahrûm kalan da odur.

Bu yoldan eğer, geri dönmezse,
Ondan dahâ mahrûm olmaz kimse.

Görülüyor ki, varlıkların en üstünü insandır. Mahlûkların en aşağısı, en kötüsü de, yine odur. Çünki, âlemlerin Rabbinin sevgilisi olan Muhammed Mustafâ “sallallahu aleyhi ve sellem” insan olduğu gibi, âlemlerin Rabbinin düşmanı olan Ebû Cehl bin Hişâm da insandır. O hâlde kalp, her şeyi sevmekten kurtulmadıkça, her şeyden münezzeh olan, bir varlığın sevgisine kavuşamaz. Bu ise, en büyük harâplık, aşağılıktır. Bir şeyin hepsi ele geçmezse, hepsi de elden kaçırılmamalıdır, formülüne göre, birkaç günlük ömrü, islâmiyyetin sâhibine “sallallahu aleyhi ve sellem” uyarak geçirmelidir. Çünki Âhiretin azâbından kurtulup, sonsuz ni’metlere kavuşmak, ancak O'na “sallallahu aleyhi ve sellem” uymakla olur. Bunun için de, altın, gümüş eşyâsı ve kâğıt parası ve ticâret eşyâsı ve çayırda otlayan hayvanları olanın, islâmiyyete uygun olarak, zekât vermesi, böylece mala ve hayvanlara bağlı olmadığını göstermesi lâzımdır. Yerken, içerken, güzel elbise giyerken, keyfini, zevkini düşünmeyip, ibâdetleri yapmak için kuvvetlenmeği ve A’râf sûresinin (Namâz kılarken süslü, temiz örtününüz!) meâlindeki otuzuncu âyet-i kerîmesine uymağı niyyet etmelidir. Bunlara, başka niyyetleri karıştırmamalıdır. Böyle niyyet yapılmazsa, yapmak için, kendini zorlamalıdır. Ağlayamazsan, kendini ağlat, sözü meşhûrdur. Böyle niyyet edebilmek için, durmadan Allahu Teâlâ'ya duâ etmeli, yalvarmalıdır. Fârisî beyt tercemesi:

Umarım, kabûl ede, göz yaşımı,
O ki, inci yapar, su damlasını.

Bunun gibi, her şeyi, dînini seven ve kayıran, doğru âlimlerin, yazılarına uygun yapmalı, islâmiyyetin izin verdiği (Ruhsat)lardan kaçınıp, islâmiyyetin üstün gördüğü (Azîmet)lere sarılan bu âlimlere uymağı, sonsuz azâptan kurtulmağa vesîle bilmelidir. Nisâ sûresi, yüzkırkaltıncı âyet-i kerîmesinde meâlen, (Îmân eder ve ni’metlere şükür ederseniz, Allahu Teâlâ, size azâb etmez!) buyuruldu.

 

Başa dön

 

071.MEKTUP

Bu mektûp, Hân-ı Hânân'ın oğlu Mirzâ Dârâb için yazılmıştır.

 

Allahu Teâlâ'ya şükür etmek, islâmiyyete uymakla olduğunu bildirmektedir:

Allahu Teâlâ, kuvvetinizi arttırsın ve yardımcınız olsun! İyilik edene teşekkür lâzım olduğunu akıl da, islâmiyyet de göstermektedir. Şükrün derecesi, gelen ni’metlerin miktârına bağlıdır. Ni’met, ne kadar çok ise, şükür etmek lüzûmu da çok olur. Görülüyor ki, zenginlerin, zenginlik derecesine göre, fakîrlerden dahâ çok şükür etmesi lâzımdır. Bunun içindir ki, bu ümmetin fakîrleri, zenginlerinden beşyüz sene önce Cennete girecektir.

Allahu Teâlâ'ya şükür etmek için, önce Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiğine uygun bir i’tikâd edinmek lâzımdır. Çünki, Cehennemden kurtulan, yalnız bu fırkadır. İ’tikâdı düzelttikten sonra, islâmiyyete uygun hareket etmelidir. İslâmiyyeti de, bu fırkanın müçtehidlerinin kitâplarından öğrenmelidir. Bundan sonra, Ehl-i sünnetten olan, tasavvuf büyüklerinin gösterdiği yolda [Kalbi] tasfiye ve [Nefsi] tezkiyeye sıra gelir. Şükrün bu üçüncü kısmı, şart değilse de, faydası pek büyüktür. Fakat, iki önceki kısım şarttır. Çünki, islâmiyyetin aslı, temeli bu ikisidir. İslâmiyyetin kemâli, olgunlaşması ise, üçüncü kısım ile olur. Bu üç kısım, ya’nî Ehl-i sünnet i’tikâdı ve islâmiyyetin emirleri ve tasavvuf büyüklerinin yolu dışında kalan her şey, sıkıntılı riyâzetler ve şiddetli mücâhedeler olsa dahî, hep günâhtır ve itâ’atsizliktir ve şükür etmemektir. Hind Berehmenleri ve eski Yunan feylesofları, çok riyâzet ve mücâhede yapdı. Fakat, Peygamberlere “aleyhimüsselâm” uymadıkları için, Allahu Teâlâ'ya şükür değil, günâh oldu. Hiçbiri kabûl edilmedi. Kıyâmette Cehennemden kurtulamayacaklardır. O hâlde, seyyidimizin, efendimizin, kurtarıcımızın ve günâhlarımızın affı için şefâ’atçimizin, kalplerimizi, rûhlarımızı tedâvî eden mütehassısımızın, ya’nî Muhammed Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem” efendimizin yoluna ve O'nun dört halîfesinin yoluna yapışınız! O'nun dört halîfesi “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hidâyete ulaştırıcı, sa’âdete erdiricidir. Allahu Teâlâ, bu yolda gidenlerden râzı olur.
 

Başa dön

 

072.MEKTUP

Bu mektûp, Hâce Cihâna yazılmıştır.

Ahireti istiyenin dünyâya düşkün olmaması lâzımdır. Dünyâyı terk etmek nasıl olacağını bildirmektedir:

Allahu Teâlâ, selâmet ve âfiyet versin! Din ile dünyâyı birlikte kazanmak imkânsızdır. Âhireti kazanmak isteyenin, dünyâdan vazgeçmesi lâzımdır. Bu zamânda, dünyâyı tamâmen terk etmek, kolay değildir. Hiç olmazsa, hükmen terk etmek, ya’nî terk etmiş sayılmak lâzımdır. Bu da, her işte islâmiyyete uymak demektir. Yiyecekte, içecekte, giyecekte ve ev kurmakta islâmiyyete uymak lâzımdır. İslâmiyyetin emirlerini aşmamak lâzımdır. Altın ve gümüşün ve ticâret eşyâsının ve kırda, çayırda otlayan dört ayaklı hayvanların zekâtını vermek farzdır. Bunların zekâtını elbette vermelidir.

İslâmiyyete uymakla zînetlenen bir kimse, dünyânın zararından kurtulmuş olur ve Âhireti kazanır. Dünyâyı, böyle hükmen de terk edemeyen kimse, münâfık demektir. Îmânlı olduğunu söylemesi, Âhirette kendisini kurtaramaz. Yalnız dünyâda, malını ve cânını korur. Fârisî beyt tercemesi:

Söyledim sana, işin özünü,
İster sıkıl, ister dinle sözümü.

Dünyânın bu kadar gösterişli hâli, hademesi, hizmetçileri, tatlı yemekleri, çeşitli şerbetleri, süslü, câzibeli elbiseleri ve nice zevkleri karşısında, hangi baba yiğit, hangi bahtiyar kimse, bu doğru söze kulak verip dinler? Fârisî beyt tercemesi:

İncilerin ağırlığı sağır etmiş kulağını,
duymaz olmuş, ne yapayım, ağlamamı, sızlamamı.

Allahu Teâlâ, bizi ve sizi, Muhammed aleyhisselâmın yoluna uymakla şereflendirsin!

Şeyh Meyân Zekeriyyâ eski defterdardır. Âlim ve fazîletli bir insandır. Bir zamândan beri hapistedir. İhtiyârlık, geçim darlığı ve hapiste uzun zamân kalması yüzünden muhtâç ve acınacak hâldedir. Fakîri bulunduğu birliğe çağırıp, kurtulmasını istiyor. Mesâfe uzak olduğu için gelemedim. Kardeşimiz Hâce Muhammed Sâdık, huzûrunuza geldiğinden, birkaç sözle başınızı ağrıttım. İnşâallah o zavâllı, yüksek teveccüh ve kereminizden umulana kavuşur. Çünki, âlimdir ve yaşlıdır. Vesselâm evvelen ve âhiren.

Başa dön 

 

073.MEKTUP

Bu mektûp, Kılınç hânın oğlu Kılıcullah'a yazılmıştır.

 

Kaçınması ve yapılması lâzım gelen şeyleri bildirmektedir:

Allahu Teâlâ, Muhammed Mustafâ'nın “sallallahu aleyhi ve sellem” parlak olan yolunda yürümekle şereflendirsin! Yavrum! Bu dünyâ, imtihân yeridir. Dünyânın görünüşü, yalancı yaldızlarla süslüdür. Kötü kadına benzer. Yüzünü saçlar, kaşlar, ben ile boyamışlardır. Görünüşü tatlıdır. Tâze, güzel, körpe sanılır. Fakat aslında, güzel koku sürülmüş bir ölü gibidir. Sanki bir leştir ve böcekler, akrepler dolu bir çöplüktür. Su gibi görünen bir serâpdır. Zehirlenmiş şeker gibidir. Aslı harâpdır, elde kalmaz. Kendini sevenlere, arkasına takılanlara, hiç acımayıp, en kötü şeyleri yapar. Ona tutulan akılsızdır, büyülenmiştir. Âşıkları delidir, aldatılmıştır. Onun görünüşüne aldanan, sonsuz felâkete düşer. Tadına, güzelliğine bakan nihâyetsiz pişmânlık çeker. Server-i kâinât, Habîb-i Rabbil’âlemîn “sallallahu aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Dünyâ ile Âhiret birbirinin zıddıdır, birbirine uymaz. Birini râzı edersen, öteki gücenir). Demek ki, bir kimse, dünyâyı râzı ederse, Âhiret ondan gücenir. Ya’nî, Âhirette, eline bir şey geçmez. Allahu Teâlâ, bizi ve sizi, dünyâya düşkün olmaktan ve dünyâyı ele geçirmek için insanlık vazîfelerini çiğneyenleri sevmekten muhâfaza eylesin!

Yavrum! Bu, pek kötü olduğunu anladığın dünyâ, nedir biliyor musun? Dünyâ, seni, Allahu Teâlâ'dan uzaklaştıran şeyler demektir. Kadın, çocuk, mal, rütbe, mevki düşüncesi, Allahu Teâlâ'yı unutturacak kadar aşırı olursa, dünyâ olur. Çalgılar, oyunlar, (Mâlâ-ya’nî) ile, ya’nî faydasız, boş şeylerle vakt geçirmek, hep bunun için dünyâ demektir. Âhirete faydası olmayan ilimler, dersler de, hep dünyâdır. Hesâp, hendese [ya’nî matematik ve geometri], astronomi, mantık, eğer Allahu Teâlâ'nın gösterdiği yerlerde kullanılmazsa  bunlarla uğraşmak, boşuna vakt öldürmek olur ve dünyâ olur. Bu bilgileri bütün derinliği ile, incelikleri ile okumak, yalnız başına işe yarasaydı, eski Yunan felsefecileri  sa’âdet yolunu bulur, Âhiretteki ebedî azâptan kurtulurlardı.

Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Bir kimsenin mâlâ-ya’nî ile, ya’nî faydasız şeylerle uğraşması, boş vakit geçirmesi, Allahu Teâlâ'nın onu sevmediğine işarettir!) Fârisî beyt tercemesi:

Ne varsa güzel, Allah sevgisinden başka,
Hepsi câna zehirdir, şeker bile olsa.

Yıldızlarla uğraşmak, ya’nî astronomi ilmi, namâz vakitlerini anlamağa yarar demişlerdir. Bunun ma’nâsı, namâz vakitlerinin bilinmesine yarayan ilimlerden biri de, ilm-i nücûmdur demektir. Yoksa kozmografya bilinmezse, namâz vakitleri anlaşılamaz demek değildir. Astronomiden haberi olmayan çok kimseler vardır ki, namâz vakitlerini, bu ilimleri bilenlerden dahâ iyi anlar. Mantık, hesâp ve diğer lise dersleri, hep böyle olup, bunların hepsi islâmiyyetin gösterdiği yerlerde kullanılırsa ve ilim-i kelâm da, islâmiyyetin tek sa’âdet ve medeniyet yolu olduğunu isbât etmek için kullanılırsa câiz olur.

Yavrum! Hak Teâlâ, sana çok lütûf ve ihsân ederek, bu genç yaşta tevbe etmekle ve İslâm âlimlerinin yolunda bulunan birinin sohbetine kavuşturmakla şereflendirmişti. Bilemiyorum ki, nefis ve şeytânın ve din bilgisi olmayan kötü arkadaşların arasında, o temiz hâlde kalabildin mi? Din düşmanları her yoldan gençleri aldatmağa uğraşırken, değişmeden, akıntıya karşı durmak kolay değildir. Gençlik zamânıdır. Para bol, nefsin her arzûsunu yerine getirmek kolay ve arkadaşların çoğu da uygunsuz! Fârisî beyt tercemesi:

Cânım, yavrum! Sana sözüm, yalnız şudur:
Körpeciksin, yolun da çok korkuludur.

Kıymetli oğlum! Mubâhların fazlasından sakınmalısın. Mubâhları, lüzûmu kadar kullanmalısın. Bunları da, Allahu Teâlâ'ya kulluk etmek niyeti ile yapmalısın. Meselâ, bir şey yerken, Allahu Teâlâ'nın emirlerini yerine getirmek için kuvvetlenmeğe, giyinirken avret yerini örtmeğe ve soğuktan, sıcaktan korunmağa niyet etmeli ve her mubâh için gerekli niyetler yapmalıdır. Büyüklerimiz azîmet ile hareket etmiş, ruhsattan elden geldiği kadar kaçınmıştır. Mubâhları, zarûret miktârı kullanmak da azîmettir. Bu devlet, bu ni’met ele geçmezse, mubâhlardan dışarı çıkmamalı, harâm ve şüphelilere taşmamalıdır. Allahu Teâlâ kullarına çok merhamet ve ikrâm ederek, mubâh olan şeylerle zevklenmeğe izin vermiştir. Pek çok şeyleri mubâh etmiştir. Helâl olan bu sayısız zevkleri, lezzetleri bırakıp da, harâm edilen birkaç zevke sapmak, Allahu Teâlâ'ya karşı, ne kadar edepsizlik olur. Hem de, harâm ettiği lezzetleri, dahâ fazlası ile mubâhlarda da yaratmıştır. Helâl olan çeşit çeşit ni’metlerin zevkleri bir yana, insanın işinden, Rabbinin râzı olmasından dahâ büyük zevk olur mu? Bir kimsenin işini, efendisinin beğenmemesinden dahâ büyük cefâ, sıkıntı olur mu? Cennette Allahu Teâlâ'nın râzı olması, Cennet ni’metlerinin hepsinden dahâ tatlıdır. Cehennemdekilerden Allahu Teâlâ'nın râzı olmaması, Cehennem azâplarından dahâ acıdır.

Biz kuluz. Sâhibimizin emrindeyiz. Başı boş değiliz. Her istediğimizi yapmağa serbest değiliz. İyi düşünelim! Uzağı gören akıl sâhibi olalım! Kıyâmet günü utanmaktan, pişmân olmaktan başka, ele bir şey geçmez. Gençlik çağı, kazanç zamânıdır. Merd olan, bu vaktin kıymetini bilip, elden kaçırmaz. İhtiyârlık herkese nasîp olmaz. Nasîp olsa da, râhat, elverişli vakt ele geçmez. Vakit de bulunsa, kuvvetsizlik, hâlsizlik zamânında, yarar iş yapılamaz. Bugün, her vaziyyet elverişli iken, ananın babanın varlığı büyük ni’met iken, geçim derdi olmayıp fırsat elde iken, güç kuvvet yerinde iken, hangi özür ile, hangi sebeple, bugünün işi yarına bırakılabilir? Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem”, (Yarın yaparım diyen helâk oldu, ziyân etti) buyurdu. Eğer dünyâ işlerini yarına bırakırsan ve bugün hep Âhiret işlerini yaparsan güzel olur. Fakat, bunun aksini yaparsan çok çirkin olur.

Gençlik zamânında, insanı üç din düşmanı olan, nefis, şeytân ve kötü insanlar aldatmağa uğraşmaktadır. Bunlar karşısında az bir ibâdet pek kıymetli olur. İhtiyârlıkta yapılan, bundan kat kat fazla ibâdetlerin bu kadar kıymeti olmaz. Düşman hücûm ettiği zamân, askerin ufak bir hareketi, çok kıymetli olur. Sulh zamânında yapılan büyük ta’lîmlerin, manevraların, bu kadar kıymeti olmaz.

Oğlum, bütün varlıkların hülâsası, özü olan insan, eğlence için, oyun için, yiyip içmek, gezmek, yatmak, keyif sürmek için yaratılmadı. Kulluk vazîfelerini yapmak için, Rabbine itâ’at, tevâzu’, kuvvetsizliğini, ihtiyâcını göstermek, Ona sığınmak ve yalvarmak için yaratıldı. Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği ibâdetlerin hepsi, insanlara faydalı şeylerdir. İnsanlara yaradığı için emredilmiştir. Yoksa, hiçbir ibâdetin Allahu Teâlâ'ya faydası yoktur. Candan teşekkür ederek, minnet ile ibâdet yapmalı. Tâm teslîm olarak, emirleri yapmağa ve yasaklardan kaçınmağa çalışmalıdır. Allahu Teâlâ hiçbir şeye muhtâç olmadığı hâlde, kullarını emir ve yasaklar vermekle şereflendirdi. Her şeye muhtâç olan, biz kulların, bu büyük ihsâna, bol bol teşekkür etmemiz, bunun için de, emirleri yapmağa, cândan sarılmamız lâzımdır.

Ey Oğlum! İyi biliyorsun ki, dünyâda biri, mevki, rütbe sâhibi olsa, emrinde bulunanlardan birine, mühim bir vazîfe verse, bu vazîfenin yapılmasında, emir verene de fayda olduğu hâlde, bu işçi, bu vazîfeye ne kadar çok ehemmiyet ve kıymet verir. Bu vazîfeyi, bana büyük bir zât verdi diye öğünür ve seve seve, zevk ile yapmağa çalışır değil mi? Yazıklar olsun! Allahu Teâlâ'nın büyüklüğü, yüksekliği, bu kimsenin büyüklüğü kadar değil midir de, İslâm dîninin istediklerini yapmağa, böyle çalışılmıyor.

Utanmak lâzımdır. Gaflet uykusundan uyanmamız lâzımdır. Allahu Teâlâ'nın emirlerini yapmamak, iki sebepten ileri gelir:

1- Allahu Teâlâ'nın emirlerine, yasaklarına inanılmamıştır.

2- Allahu Teâlâ'nın emirlerine ehemmiyet vermemektir. Bu emirlerin büyüklüğünü, mevki, kumanda sâhibi kimselerin büyüklüğünden aşağı görmektir. Her iki sebep ile de, ibâdet etmemenin şenâ’atini, çirkinliğini düşünmemiz lâzımdır.

Ey evlâdım! Yalancılığı çok def’a görülmüş olan birisi, düşman bu gece, filan yerden baskın yapacak dese, idâreciler, akıllılar, karşı koyma güçlerini düşünmez mi? O kimsenin yalancı olduğunu bildikleri hâlde, tehlike bulunan işlerde, ihtiyâtlı, tedbîrli, uyanık bulunmak lâzımdır demezler mi?

Muhbir-i sâdık, ya’nî hep doğru söyleyici, doğruluğu ile şöhret bulmuş “sallallahu aleyhi ve sellem”, tekrâr tekrâr, açıkça, Âhiretin sonsuz azâblarını bildiriyor. Buna inanmıyorlar. İnanılsa da, tedbîr, kurtulma çâresi düşünmüyorlar. Hâlbuki, Muhbir-i sâdık, kurtuluş yolunu da, göstermektedir. O hâlde, Muhbir-i Sâdık'ın sözlerine, bir yalancının sözleri kadar kıymet vermemek, nasıl bir îmândır? Îmânım var demek, Müslümân'ım demek, insanı kurtarmaz. Kalbin inanması, yakîn hâsıl etmesi lâzımdır. Hâlbuki, yakîn nerede? Zan bile yok. Belki vehim bile değil. Çünki, tehlikeli zamânlarda vehmedilen şeye karşı da, tedbîr almak, akıl îcâbıdır.

Hucürât sûresi, onsekizinci âyetinde meâlen, (Allahu Teâlâ, yaptıklarınızı hep görmektedir) buyurulduğu hâlde, harâmları, yapıyorlar. Hâlbuki, herhangi bayağı bir kimse, bu çirkin işleri görecek olsa, belki görmek ihtimâli olsa, yapmaktan vazgeçerler. Bu hâlin iki sebebi olabilir: Yâ, Allahu Teâlâ'nın verdiği habere inanmıyorlar. Yâhut ta, Allahu Teâlâ'nın görmesine ehemmiyet vermiyorlar. Harâmları, bu iki sebep ile işlemek, îmânı mı gösterir, kâfir olmağı mı gösterir?

Yavrum, yeniden îmânını tâzelemelisin! Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Lâ ilâhe illallah, diyerek, îmânınızı yenileyiniz!) Sonra, Allahu Teâlâ'nın râzı olmadığı işlerinden tevbe etmelisin. Yasak ettiği, harâm eylediği şeylerden sakınmalısın. Beş vakit namâzı cemâ’at ile kılmalısın. Gece namâz kılabilirsen, teheccüde kalkabilirsen, büyük saâdet olur.

Zekât vermek de, islâmın beş şartından biridir. Zekât vermek elbette lâzımdır. Zekâtı kolayca verebilmek için, altından ve gümüşten ve ticâret eşyâsından, fakîrlerin hakkı olan kırkta biri, senede bir kere [meselâ her Ramazân-ı şerîf ayında] zekât niyeti ile ayrılıp, saklanır. Bütün sene içinde, istediği zamân, zekât vermesi câiz olanlardan, dilediğine verir. Her verişte, ayrıca zekât için, niyyet etmeğe lüzûm yoktur. Ayırırken, bir kere niyet etmek yetişir. Herkes, fakîrlere ve zekâttan hakkı olanlara, bir senede ne kadar vereceğini bilir. Buna göre zekâtından ayırıp saklar. Ayırırken, niyet etmezse, fakîrlere verdikleri zekât olmaz.  İşte böylece, hem zekât verilmiş olur, hem de, her zamân muhtâçlara yaptığı yardım, yerini bulur. Bir sene içinde, fakîrlere yaptığı yardım, zekât için ayrılandan az olursa, artan zekâtı, yine kendi malından ayrı saklamalı, gelecek sene ayrılacak olan zekât ile karıştırıp vermelidir. Her sene, böyle ayırıp, yavaş yavaş vermek câizdir. Yavrum! İnsanların nefsi bahîldir, cimridir, tamahkârdır. Allahu Teâlâ'nın emirlerini yapmamakta inâtçıdır. Onun için, biraz aşırı yazdım. Yoksa, malı da, cânı da, mülkü de, hep O vermiştir. Onun verdiğine el uzatmağa kimin hakkı vardır? O hâlde zekâtı ve öşrü seve seve vermek lâzımdır.

Her ibâdeti seve seve yapmalıdır. Kul hakkına dokunmamağa, hakkı olanları ödemeğe, titizlikle çalışmalıdır. Üzerimizde kimsenin hakkı kalmamasına çok dikkat etmeliyiz! Hakkı dünyâda ödemek kolaydır. Nezâket ile, yumuşaklıkla haktan kurtulmak mümkün olur. Fakat, Âhirette, iş böyle değildir. Orada, hak altından kurtulmak çok güçtür, çâresi bulunmaz.

İslâmiyyeti, dînini iyi bilen ve Âhireti düşünen doğru âlimlere sorup öğrenmelidir. Böyle mübârek insanların sözleri ve kitâpları, te’sîrli olur. Bunların nefeslerinin bereketi ile, sözlerini yapmak kolay olur. Doğru âlim, güvenilir kitâp bulunamayan yerlerde, bu gibilerden ancak, çok lüzûmlu şeyler sorulabilir. Va’zları, nutukları dinlenmez.

Ey oğlum! Bizim gibi fakîrlerin, yukarıda ta’rîf ettiğimiz, alçak dünyâ düşkünleri ile, ne işimiz vardır ki, onların gidişlerinin iyiliğine, kötülüğüne karışalım? Allahu Teâlâ'nın Peygamberi “sallallahu aleyhi ve sellem” lâzım olan nasîhatleri, açıkça bildirmiş, söylenmedik bir şey kalmamıştır. Fakat bu yavru, bu fakîrlere gelip, nasîhat ve yardım istemiş olduğu için, bu yavrunun nasıl, ne yolda bulunduğu sık sık kalbe gelmektedir. Bu bağlılık bu satırların yazılmasına sebep olmuştur. Evet, bu yavrunun böyle sözleri çok işitmiş olduğunu biliyorum. Fakat, yalnız işitmekle, bir şey kazanılmaz. Duyduklarını, öğrendiklerini yapmak lâzımdır. Bir hasta, ilâcını öğrenebilir. Fakat, ilâcı kullanmadıkça, iyi olamaz. İlâcı bilmek, onu iyi edemez. Bütün Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” ve âlimlerin “rahimehümullah” milyonlarca sözleri ve binlerle kitâpları, hep işlemek içindir. Bilmek, kıyâmette faydalı değil, şefâ’atcı değil, azâp yapılması için hüccet ve şâhit olacaktır. Peygamber “sallallahu aleyhi ve sellem” efendimiz buyurdu ki, (Kıyâmet günü, azâbın en şiddetlisine, en kötüsüne düşecek olan, ilminin faydasını görmeyen, gidişi ilmine uymayan âlimdir).

Yavrum, o zamânki tevbenin, bağlılığın bir netîce vermediğini sen de biliyorsun! Çünki, Allahu Teâlâ'yı seven ve unutmayanlardan uzak kalman, o sa’âdet tohumunun açılıp büyümesine mâni’ oldu. Fakat, o tohumun çürümemiş olması, bu yavrunun yetişmeğe elverişli, nefîs bir cevher olduğunu göstermektedir. O tevbenin, o bağlılığın bereketi ile, Allahu Teâlâ'nın, bu yavruyu, er geç, sevdiği, seçtiği yola kavuşturacağı ümîd olunur. Her ne pahâsına olursa olsun, Allah yolunda bulunanlara olan sevgiyi elden kaçırmayınız! Bunlara sığınmak, bunlarla berâber olmak iştiyâkını kalbinize yerleştiriniz! Bu büyüklere olan sevginiz sebebi ile, Allahu Teâlâ'nın, kendi sevgisini içinize yerleştirmesini ve kalbinizi, bu dünyâ çerçöplerine bağlamaktan kurtarıp, büsbütün kendisine çekmesini isteyiniz! Fârisî beytler tercemesi:

Aşk öyle bir ateştir ki, yanarsa eğer,
Ma’şûktan başka her şeyi yakar, kül eder.

Hakdan gayrıyı katl için (LÂ) kılıncı çek,
(LÂ) dedikten sonra, bir şey kaldı mı bir bak.

(İLLALLAH)dan başka ne varsa, hepsi gitti;
Sevin ey aşk! Hakka ortak kalmadı bitti.

 

Başa dön

 

074.MEKTUP

Bu mektûp, Mirzâ Bedî’uz-zamâna “rahmetullahi aleyh” yazılmıştır.

 

Fakîrleri sevmek ve onlara iyilik etmek ve islâmiyyete uymak lâzım olduğu bildirilmektedir:

Şerefli mektûbunuz ve latîf yazılarınız geldi. Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Okuyunca, fakîrlere sevginiz ve bağlılığınız anlaşıldı. Çünki bu sevgi, sa’âdetin sermâyesidir. Onlar, Allahu Teâlâ'nın celîsleridir, hep Onunla birliktedirler. (Onlarla birlikte olanlar şakî olmaz) buyuruldu. Resûlullah'ın “sallallahu aleyhi ve sellem”, kâfirlere gâlip gelmesi ve işlerin kolaylaşması için, muhâcirlerin fakîrleri hürmetine duâ buyurduğu, bildirilmektedir. Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem” muhâcirlerin fakîrlerinin şânlarını bildirmek için, (Saçları karışmış çok kimse vardır ki, kapılardan kovulurlar. Allahu Teâlâ'ya yemîn etseler, yemîn ettikleri şeyi elbette yaratıp verir) buyurdu.

Ey mes’ûd insan! Kıymetli mektûbunuzda, (Dünyâ ve Âhiretin sâhibi...) yazmışsınız. Bu söz, ancak Allahu Teâlâ için söylenir. Elinden hiçbir şey gelmeyen bir köle, nasıl olur da, herhangi bir bakımdan sâhibi ile ortaklığı arayabilir? Sâhip olmak yolunu tutabilir? Hele Âhirette. İster hakîkat olarak, isterse mecâz olarak düşünülsün, mâlik ve sâhip yalnız Allahu Teâlâ'dır. Hak Teâlâ, kıyâmet günü, (Bugün, mülk kim içindir?) buyurur. Cevâp olarak yine kendisi, (Kahhâr, Gâlip olan bir Allah içindir) buyurur. O gün kullar için, korkudan sığınmaktan başka bir şey yoktur. Pişmânlıktan, şaşkınlıktan başka bir şey yapamazlar. Allahu Teâlâ, o günün şiddetini, kulların sıkıntısının çokluğunu bildirmek için, Hac sûresinin birinci [1] âyetinde meâlen, (O günün zelzelesi çok büyük şeydir. O gün kadınlar memedeki çocuklarını unuturlar. Hâmile hâtûnlar çocuklarını düşürürler. İnsanlar sarhoş olmuşlar sanılır. Onlar sarhoş değildir. Fakat, Allahu Teâlâ'nın azâbı çok şiddetlidir) buyuruldu. Fârisî iki beyt tercemesi:

Sorulur o gün işlerden, sözlerden,
Kalbi titrer Nebîlerin korkudan._

Enbiyânın şaşırdığı bir yerde,
Günâhlara özür bulmak nerede?

Nasîhatların başı şudur ki, islâmiyyetin sâhibine “sallallahu aleyhi ve sellem” uymak lâzımdır. Resûlullah'a uymayanlar, Âhirette azâptan kurtulamaz. Bundan sonra, dünyânın süslerine düşkün olmamak, varlığına ve yokluğuna aldırış etmemek lâzımdır. Çünki, Allahu Teâlâ dünyâyı sevmez, ona kıymet vermez. Bunun için, kulun dünyâlığı olmaktansa, olmaması dahâ iyidir. Dünyânın kimseye fayda vermediğini ve elden çabuk çıktığını herkes bilmekte, hattâ görmektedir. Dünyânın malına, mevkîine düşkün olanların, bunlara kavuşmak için uğraşıp da, ânsızın hepsini bırakıp gidenlerin hâlini görerek ibret alınız! Allahu Teâlâ, bizi ve sizi, Peygamberlerin en üstününe “sallallahu aleyhi ve sellem” uymakla şereflendirsin! Âmîn.

Başa dön 

 

075.MEKTUP

Bu mektûp, yine Mirzâ Bedî’uz-zamâna “rahmetullahi aleyh” yazılmıştır.

 

Mahlûkların en üstününe uymağı, önce i’tikâdı düzeltmeği, sonra fıkıh bilgilerini öğrenmeği bildirmektedir:

Allahu Teâlâ, size selâmet ve âfiyet versin! Dünyâ ve Âhiret sa’âdetlerine kavuşmak için, dünyâ ve Âhiretin efendisine “sallallahu aleyhi ve sellem” uymak lâzımdır. Ona uymak için, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uygun olarak, önce i’tikâdı düzeltmek lâzımdır. Bundan sonra, o büyüklerin Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden anlayıp bildirdikleri helâl, harâm, farz, vâcib, sünnet, mendûb, mubâh ve müştebeh [şüpheli] bilgilerini öğrenmek ve bütün işlerini bunlara uygun olarak yapmak lâzımdır. Bu iki i’tikâd ve amel kanatları elde edildikten sonra, eğer ezelde mes’ûd olmuş ise, mukaddes âleme uçmak nasîp olur. Bu iki kanat olmadan yükselmek olamaz. Bu alçak dünyâ, arkasından koşmağa değmez. Bunun, malının, mevkîinin değeri yoktur ki özenilsin. Değerli, kıymetli şeyleri aramalıdır. Allahu Teâlâ, her şeyi bir sebeple yarattığı, gönderdiği için, kendisine kavuşturan sebebi, o vesîleyi Ondan istemelidir. Fârisî mısra’ tercemesi:

İş budur, bundan başkası hiçtir.

Bu fakîrlere “rahmetullahi aleyhim ecma’în” yakınlık göstererek yardım istiyorsunuz. Size müjdeler olsun! Sağlam olarak ve kazanarak geri dönersiniz. Fakat, bir şartı gözetmek lâzımdır. O da, kalbi yalnız bir yere bağlamaktır. Kalbi birkaç yere bağlamak, insanı harâb eder. (Bir yerde olan, her yere kavuşur. Her yere dağılan hiçbir yer bulamaz) sözü meşhûrdur. Allahu Teâlâ, Muhammed aleyhisselâmın nûrlu caddesinde bulundursun. Doğru yolda olanlara ve Muhammed aleyhisselâmın izinde bulunanlara selâm olsun!

 

Başa dön

 

076.MEKTUP

Bu mektûp, Kılınc hâna gönderilmiş olup, terakkî, vera’ ve takvâ ile olur.

 

Mubâhların fazlasını terk etmelidir. Hiç olmazsa, harâmlardan sakınıp, mubâhları azaltmalıdır. Harâmlardan sakınmak, iki türlü olduğu bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ, sizi her üzüntüden korusun. İnsanların en üstününün “sallallahu aleyhi ve sellem” hürmeti için, her kusûrdan muhâfaza buyursun!

Sûre-i Haşr'in yedinci âyetinde meâlen, (Resûlümün getirdiği emirleri alınız, itâ’at ediniz! Nehy, men’, yasak ettiği şeylerden sakınınız!) buyuruldu. Görülüyor ki, dünyâda felâketlerden, Âhirette azâptan kurtulmak için, iki şey lâzımdır: Emirlere sarılmak, yasaklardan sakınmak! Bu ikisinden, en büyüğü, dahâ lüzûmlusu, ikincisidir ki, (Vera’) ve (Takvâ) denir. Resûlullah'ın “sallallahu aleyhi ve sellem” yanında, birisinin çok ibâdet ettiğini, çok uğraştığını söylediler. Birisinin de, yasak edilen şeylerden, çok sakındığını söylediklerinde, (Hiçbir şey, vera’ gibi olamaz!) buyurdu. Ya’nî, yasaklardan sakınmak, dahâ kıymetlidir buyurdu. Bir hadîs-i şerîfte de, (Dîninizin direği vera’dır) buyurdu. İnsanların meleklerden dahâ üstün olabilmesi, vera’ sâyesindedir ve terakkî etmeleri, yükselmeleri bu sâyededir. Melekler de, emirlere itâ’at etmektedir. Hâlbuki melekler, terakkî edemiyor. O hâlde, vera’a sarılmak ve takvâ üzere olmak, her şeyden dahâ lüzûmludur. İslâmiyyette en kıymetli şey takvâdır. Dînin temeli takvâdır. Vera’ ve takvâ, harâmlardan kaçınmak demektir. Harâmlardan tamâmen kaçınabilmek için, mubâhların fazlasından kaçınmalıdır. Mubâhları, lâzım olduğu kadar, kullanmalıdır. Bir insan, mubâh, ya’nî islâmiyyetin izin verdiği şeylerden, her istediğini yapar, taşkınca mubâh işlerse, şüpheli şeyleri yapmağa başlar. Şüpheliler ise, harâm olanlara yakındır. İnsanın nefsi, hayvân gibi, kendine düşkündür. Uçurum yanında dolaşan, bir gün uçuruma düşebilir. Vera’ ve takvâyı tâm yapabilmek için, mubâhları lâzım olduğu kadar kullanmalı, zarûret miktârını aşmamalıdır. Bu kadarını kullanırken de, kulluk vazîfelerini yapabilmek için kullanmağa niyet etmelidir. Böyle niyet etmeden, az kullanmak da, günâh olur. Azı da çoğu gibi zararlı olur. Mubâhların fazlasından tamâmen kaçınabilmek, her vakit ve hele bu zamânda, hemen hemen mümkün değildir. Hiç olmazsa, harâmlardan kaçınmalı, mubâhların fazlasından da elden geldiği kadar sakınmağa çalışmalıdır. Mubâhlar, lüzûmundan fazla işlendikte, pişmân olup tevbe etmelidir. Bu işleri, harâm işlemeğe başlangıç bilmelidir. Allahu Teâlâ'ya sığınmalı ve yalvarmalıdır. Bu pişmânlık, tevbe ve yalvarmak, belki mubâhların fazlasından büsbütün sakınmak yerine geçerek, böyle işlerin âfetinden, zararından korur. Büyüklerden biri buyuruyor ki, (Günâh işleyenlerin, boynunu bükmesi, bana, ibâdet edenlerin göğsünü kabartmasından dahâ iyi geliyor).

Harâmlardan kaçınmak da, iki türlüdür: Birinci kısmı, yalnız Allahu Teâlâ'nın haklarına dokunan günâhlardan kaçınmaktır. İkinci kısmı, insanların, mahlûkların hakları da bulunan günâhlardan kaçınmaktır. İkinci kısmı, dahâ mühimdir. Allahu Teâlâ, hiçbir şeye muhtâç değildir ve çok merhametlidir. Kullar ise, pek çok şeye muhtâç oldukları gibi, hasîs ve alçaktır. Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Üzerinde kul hakkı olan, mahlûkların malına, ırzına dokunan, ölmeden önce helâllaşsın, ödesin! Zîrâ o gün altının, malın değeri olmaz. O gün, hak ödeninceye kadar, kendi sevâplarından alınacak, sevâpları olmazsa, hak sâhibinin günâhları, buna yüklenecektir).

Bir gün, Ashâb-ı Kirâma karşı: (Müflis kime denir, biliyor musunuz?) buyuruldukta: (Parası ve malı kalmayan kimseye diyoruz) dediler. Buyurdu ki: (Ümmetim arasında müflis, şu kimsedir ki, kıyâmet günü, defterinde çok namâz, oruç ve zekât sevâbı bulunur. Fakat, bir kimseye sövmüş, iftirâ etmiş, malını almış, kanını dökmüş, dövmüş. Sevâpları, bu hak sâhiplerine dağıtılır. Hakları ödenmeden önce, sevâpları biterse, hak sâhiplerinin günâhları, bunun üzerine yükletilir. Sonra Cehenneme atılır). 

Sizin için ne kadar hamd etsek, ne kadar teşekkür etsek azdır. Çünki sizin mübârek vücûdunüz sâyesinde, büyük Lâhor şehrinde, böyle bir zamânda, ahkâm-ı şer’iyyenin çoğu meydâna çıkmakta, tatbîk edilmektedir. Bu memlekette din kuvvetlenmekte, islâmiyyet yerleşmektedir. Bu fakîre göre, Lâhor şehri, Hindistân'ın kalbi gibidir. Bu şehrin hayır ve bereketi, bütün Hindistân şehirlerine yayılmaktadır. İslâmiyyetin bu şehide kuvvetlenmesi, bütün şehirlerde kuvvetlenmesine yol açıyor. Allahu Sübhânehü ve Teâlâ, kuvvetinizi arttırsın. Her işinizde yardımcınız olsun! Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ümmetimden, hak üzere olan, doğru yolda yürüyen, her zamân bulunacaktır. Bunlara karşı duranlar, bunlara zarar yapamaz. Bunlar, Allahu Teâlâ'nın takdîr ettiği sâate kadar, işlerini yapacaktır). İlm deryâsı, başımın tâcı olan hocama karşı kuvvetli bağlılığınızı düşünerek, şu birkaç satırımla, o kıymetli sevgiyi tâzelemek istedim. Râhatsız etmemek için bu kadar yazıyorum. Cenâb-ı Hak, zât-i âlînizi hakîkî devletlere ve sonsuz sa’âdetlere kavuştursun. Sevgili Peygamberi “sallallahu aleyhi ve sellem” hürmetine duâmı kabûl buyursun! Âmîn.

Başa dön

 

077.MEKTUP

Bu mektûp, Cebbârî hâna yazılmıştır.

 

Allahu Teâlâ'ya ibâdetin nasıl olacağı bildirilmektedir:

Her türlü hamd, Allahu Teâlâ içindir. Onun seçtiği kullarına selâm olsun. Fârisî beyt tercemesi:

Allah'tan başkasına tapınmak hiçtir,
Hiç ile uğraşmak ise deliliktir.

Bîçûn ve bî-çigûne olan ya’nî nasıl olduğu bilinemeyen bir yaratana “celle sultânüh” ibâdet edebilmek için, Ondan başka şeylere kul olmaktan kurtulmak, kalbini Ondan başka hiçbir şeye bağlamamak lâzımdır. Bunun da işâreti, alâmeti, Ondan gelen ni’metler ile sıkıntıları birbirinden başka türlü karşılamamaktır. Başlangıçta, Onun gönderdiği ni’metler, verdiği sıkıntılardan dahâ tatlı gelir. Fakat, bu makâmın sonuna varılınca, her iş Ona bırakılır. Her gönderdiği uygun gelir, tatlı gelir. Onun ni’metine kavuşmak ve azâbından kurtulmak için yapılan ibâdet, kendi kendine tapınmak olur. Kendi kurtuluşu ve râhatlığı için çalışmış olur. Fârisî beyt tercemesi:

Arzûlarının ardında koştukça sen.
Âşıkım deyince, yalan söylersin!

Bu ni’mete kavuşmak, tâm Fenâ ile olur. Kalbi ona bağlamak, Onun zâtını sevmekle olur. Bu bağlantı, bu teveccüh de, Velâyet-i hâssa-i Muhammediyyenin “sallallahu aleyhi ve sellem” başlangıcıdır. Bu büyük ni’mete kavuşmak da, Onun dînine tâm uymakla ele geçebilir “sallallahu aleyhi ve sellem”. Çünki, her Peygambere “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” Peygamberlik yolundan gönderilmiş olan din, o Peygamberin velâyetine uygundur. Çünki, velâyette sâlikin yüzü, büsbütün Allahu Teâlâ'ya karşıdır. Onu Peygamberlik makâmına indirdikleri zamân, o nûr ile birlikte iner. O üstünlük, insanlar arasında bulunduğu zamân da, kendinde bulunur. Peygamberlik makâmının derecelerine kavuşmak da, hep bu nûr ile olur. Bunun içindir ki, (Bir Peygamberin velâyeti, kendi Peygamberliğinden dahâ üstündür) demişlerdir. Görülüyor ki, her Peygamberin “sallallahu aleyhi ve sellem” yolu kendi velâyetlerine uygundur. Onun yoluna uymak, Onun velâyetine kavuşmağa sebep olur.

Suâl: O Serverin “sallallahu aleyhi ve sellem” yoluna uyanlardan birçoğu, O Serverin velâyetine kavuşamıyor. Başka bir Peygamberin makâmı altında bulunuyor. Onun velâyetine kavuşuyor. Bu nasıl oluyor?

Cevâp: Peygamberimizin “sallallahu aleyhi ve sellem” yolu, bütün yolları kendinde toplamıştır. Ona indirilmiş olan kitâp, gökten inmiş kitâpların hepsini içine almıştır. Bundan dolayı, bu dîne uymak, bütün dinlere uymak olur. Sâlik, yaratılışında hangi Peygambere “salavâtullahi teâlâ aleyhim ecma’în” uygun oldu ise, onun velâyetini alır. Şunu da bildirelim ki, Onun velâyeti “sallallahu aleyhi ve sellem” bütün Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” velâyetlerini kendinde toplamıştır. Onların velâyetlerinden birine kavuşmak, bu velâyetin parçalarından bir parçaya kavuşmak olur. Bu velâyetin kendisine ya’nî o velâyetlerin toplamına kavuşamamak, Resûlullah'a tâm uyamamaktan ileri gelmektedir. Tâm uyamamanın dereceleri vardır. Bunun için, elde edilen velâyetler de, başka başka olur. Tâm uymak ele geçerse, bu velâyetin kendine kavuşulur. Başka bir Peygamberin “salavâtullahi teâlâ aleyhim ecma’în” dînine uyan bir kimsede, velâyet-i hâssa-i Muhammediyye “sallallahu aleyhi ve sellem” hâsıl olsaydı, yukarıdaki suâl sorulabilirdi. Hâlbuki, böyle bir şey olmamıştır.

Bize ni’metlerini gönderen ve doğru yola kavuşturan ve sağlam dîni ihsân eden Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Doğru yol, Muhammed aleyhisselâmın yoludur. Onun dînidir. Yasîn sûresinin başında, (Sen elbette Peygamberlerdensin. Tâm doğru yoldasın!) meâlindeki âyet-i kerîmeler, böyle olduğunu göstermektedir. Allahu Teâlâ bizi ve sizi, o yüce Peygamberin “sallallahu aleyhi ve sellem” dînine uymakla şereflendirsin. Ona tâm uyanların ve Evliyâsının büyüklerinin hürmeti için “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” duâmızı kabûl buyursun! Âmîn. Bu duâmızı size ulaştıran zâtın yolculuğu sizin tarafınıza olunca bu birkaç kelime ile muhabbet zincirini harekete getirdi. Vesselâmü aleyküm ve rahmetullahi sübhânehü ledeyküm.

 

Başa dön

 

078.MEKTUP

Bu mektûp, yine Cebbârî hâna yazılmıştır.

 

Sefer der Vatan ve seyr-i âfâkî ve enfüsî bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ, doğru olan bu islâmiyyetin caddesinde ilerlemek ihsân eylesin! Dehli ve Egre yolculuğundan geri döneli birkaç gün oldu. Alıştığımız vatanda yine yerleştik. (Vatanı sevmek îmândandır) hadîs-i şerîfinde bildirilen sevgi, kendini gösterdi.  Vatana kavuştuktan sonra, yolculuk olursa, vatan içinde olur. (Sefer der Vatan) Nakşibendiyye büyüklerinin “kaddesallahu teâlâ esrârehüm” temel sözlerinden biridir. Bu tarîkatta bu seferi, dahâ başlangıçta tattırırlar. Nihâyeti başlangıçta yerleştirdikleri buradan belli olur. Bu yolun yolcularından dilediklerini (Meczûb-i sâlik) yaparlar. İnsanın dışında ilerletirler. (Seyr-i âfâkî) denilen bu dış yolculuk bittikten sonra (Seyr-i enfüsî) denilen insanın içindeki yolculuğa başlatırlar. (Sefer der Vatan), bu ikinci yolculuk demektir. Fârisî mısra’ tercemesi:

Bu büyük ni’meti, bakalım kime verirler?

Arabî beyt tercemesi:

Ni’mete kavuşanlara âfiyet olsun,
Zavallı fakîr âşık, birkaç damlayla doysun.

Bu büyük ni’mete kavuşmak, ancak gelmişlerin ve geleceklerin efendisine “sallallahu aleyhi ve sellem” uymakla ele geçebilir. Bir kimse, kötü huylarını yok etmezse ve emirlere uyarak ve yasaklardan sakınarak kendini süslemezse, bu ni’metin kokusunu bile duyamaz. İslâmiyyetten kıl ucu kadar bile ayrılan bir kimsede ahvâl ve mevâcid hâsıl olursa, bunlara istidrâç denir ki, onu dünyâda ve Âhirette rezîl olmağa sürükler. Allahu Teâlâ'nın sevgili Peygamberine “sallallahu aleyhi ve sellem” ayak uydurmayan bir kimse, felâketlerden kurtulamaz. Birkaç günlük dünyâ hayâtını, Hak Teâlâ'nın râzı olduğu şeyleri yapmakla geçirmelidir. Bir kimsenin işlerinden, onun sâhibi râzı olmazsa, onun yaşaması nasıl olur? Hak Teâlâ, onun büyük, küçük her yaptığını bilmekte ve görmektedir. Hâzırdır ve nâzırdır. Utanmak lâzımdır. Eğer bir kimsenin, onun çirkin ve kötü işlerini gördüğünü anlasa, onun gördüğü yerde bozuk bir şey yapmaz. Ayıplarını, kusûrlarını onun gördüğünü istemez. Müslümânlara ne oldu ki, Hak Teâlâ'nın hâzır olduğunu bilerek, Onun beğenmediği şeyleri yapmaktan sıkılmıyorlar? Bu nasıl Müslümânlıktır? Hak Teâlâ'ya, kendi kusûrlarını gören bir kimse kadar kıymet vermiyorlar. Nefislerimizin kötülüklerinden ve işlerimizin bozuk olmasından Allahu Teâlâ'ya sığınırız. Hadîs-i şerîfte, (Lâ ilâhe illallah diyerek îmânınızı tâzeleyiniz!) buyuruldu. Şânı, şerefi çok büyük olan bu sözle her ân, îmânı tâzelemeli. Uygunsuz işlerin hepsinden Allahu Teâlâ'ya tevbe etmeli, Ona yalvarmalıdır! Belki, tevbe etmek için başka zamân ele geçmez. Hadîs-i şerîfte, (Sonra yaparım diyenler helâk oldu) buyuruldu. Ya’nî, iyi işleri geciktirenler, bu günün işini yarına bırakanlar aldandı, ziyân etti. Boş zamânı kıymetlendirmelidir. Bu zamânlarda, Allahu Teâlâ'nın beğendiği şeyleri yapmalıdır. Tevbe yapabilmek, Hak Teâlâ'nın büyük ni’metlerinden biridir. Hak Teâlâ dan, her ân bu ni’meti istemelidir. İslâmiyyeti iyi bilen ve hakîkat âleminden haberi olan Allah adamlarından yardım beklemeli, bunlardan imdâd istemelidir. Böylece, Hak Teâlâ'nın lütfuna kavuşarak, Onun mukaddes tarafına çekilir. Ona karşı baş kaldıramaz olur. İslâmiyyetten kıl ucu kadar ayrılık bulundukça, kendini tehlikede bilmelidir. Bu ayrılıkların, uygunsuzlukların hepsini yok etmelidir. Fârisî beyt tercemesi:

Kurtulurum sanma sakın, ey Sa’dî hoca!
Muhammed aleyhisselâma uymadıkça.

Ehlullah, ya’nî Allah adamlarına karşı gelmekten çok sakınmalıdır. Hele arada pîrlik ve rehberlik bağı varsa ve ondan istifâde yolu açılmış ise, onun ufak bir şeyini beğenmemek, öldürücü zehir olur. Dahâ çok yazmağa lüzûm yok sanırım. Bu birkaç kelime de, aramızdaki muhabbet ve ihlâs dolayısı ile yazıldı. Sizi usandırmayacağımızı sanırım.

Şununla da başınızı ağrıtayım ki, Molla Ömer ve Şâh Hüseyn, temiz kimselerin çocuklarıdır. Hizmetinizde bulunmak istiyorlar. Hizmetçileriniz arasına girmeleri umulur. İsmâ’îl de bu dilekle hizmetinize gelmiştir. Bineceği yok ise de, hâline uygun bir iş bulacağı ümîdindedir. Başınızı dahâ ağrıtmayayım. Vesselâm, vel-ikrâm.

Başa dön 

 

079.MEKTUP

Bu mektûp, yine Cebbârî hâna yazılmıştır.

Bu parlak dînin geçmiş dinlerin her birini bir araya getirmiş olduğunu ve bu dîne uymak, bütün dinlere uymak olacağını bildirmektedir:

Allahu Teâlâ, Muhammed aleyhisselâmın getirdiği parlak dîne uymak ve bu doğru yolda ilerlemek, böylece rızâsına, sevgisine kavuşmak nasîp eylesin! Çünki, Allahu Teâlâ, bütün isimlerinin ve sıfatlarının kemâllerini, üstünlüklerini, en sevgili kulu ve resûlü olan Muhammed aleyhisselâmda toplamıştır. Bütün bu üstünlükler, kula yakışacak şekilde Onda görünmektedir. Ona indirilmiş olan kitâp, ya’nî Kurân-ı kerîm, bütün Peygamberlere “aleyhimüsselâm” indirilmiş olan kitâpların hepsinin hulâsasıdır. Hepsinde bildirilmiş olanlar, bunda da vardır. Bu büyük Peygambere “sallallahu aleyhi ve sellem” verilmiş olan din de, geçmiş dinlerin hepsinin süzülmüş kaymağı gibidir. Hak olan, doğru olan bu dînin bildirdiği her iş, geçmiş dinlerde bildirilen amellerden, işlerden seçilmiş, alınmıştır. Ayrıca meleklerin işlerinden de seçilmiş alınmış bulunmaktadır. Meselâ, meleklerden bir kısmına rükü’ etmek emrolunmuştur. Birçoklarına secde etmek, başka meleklere de kıyâm, ya’nî ayakta ibâdet etmeleri emredilmiştir. Bunun gibi, geçmiş ümmetlerden ba’zısına yalnız sabâh namâzı emredilmişti. Başkalarına, başka vakitlerin namâzı emrolunmuştu. Geçmiş ümmetlerin ve mukarreb meleklerin ibâdetlerinden, amellerinden süzülenleri, seçilenleri, bu dinde emrolundu. Bunun için, bu dîni tasdîk etmek, inanmak ve bu dînin emirlerine uymak, geçmiş bütün dinleri tasdîk etmek ve hepsine uymak olur. Demek oluyor ki, bu dîni tasdîk edenler, ümmetlerin en hayırlısı, en iyileri olur. Bu dîne inanmayan, beğenmeyen, buna uymak istemeyen de, geçmiş dinlerin hepsine inanmamış, hiçbirine uymamış olur. Bunun gibi, insanların en üstünü, iyilerin seçilmişi olan Muhammed aleyhisselâma inanmayan, o büyük Peygambere dil uzatan bir kimse, Allahu Teâlâ'nın isimlerinin ve sıfatlarının kemâllerine, üstünlüklerine inanmamış olur. Resûlullah'a “sallallahu aleyhi ve sellem” inanmak, Onun üstünlüğünü anlamak da, bütün kemâlleri anlamak ve inanmak olur. Demek ki, bu yüce Peygambere inanmayan, Onun getirdiği dîni beğenmeyen kimse, ümmetlerin, insanların en kötüsü, en aşağısıdır. Bunun içindir ki, Tevbe sûresinin doksansekizinci [98] âyetinde meâlen, (A’râbın küfrleri ve münâfıklıkları, başkalarınınkinden dahâ şiddetlidir) buyuruldu.

Fârisî iki beyt tercemesi:

Arabistânda doğan, Muhammed “aleyhisselâm”,
Dünyâ ve Âhiretin efendisi Odur hemân!

Toprak altında kalsın, ezilsin, batsın her zamân,
Onun kapısında toz, toprak olmak istemeyen!

Bütün ni’metleri, iyilikleri gönderen Allahu Teâlâ'ya hamd olsun ki, sizin bu islâmiyyeti ve onun sâhibini sevdiğiniz, iyice inandığınız ve uygunsuz davranışlarınıza pişmân olduğunuz görülmektedir. Allahu Teâlâ bu uyanıklığınızı arttırsın! Âmîn.

Allahu Teâlâ'ya hamd ve şükür olsun ki, bu islâmiyyete ve islâmiyyetin sâhibine “sallallahu aleyhi ve sellem” güzel i’tikâd ve güzel düşünce, güzel şekilde sizde görülmekte ve dâimâ uygunsuz hareketlerinize pişmân olmak elinize geçmektedir. Allahu Teâlâ dahâ çoğunu nasîp eylesin.

İkinci olarak şunu da ricâ edeyim ki, duâcınızın bu mektûbunu size getiren Şeyh Mustafâ, Kâdî Şerîhin soyundandır. O temiz sülâlenin çocukları bu memlekette saygı gören büyüklerden olmuşlardır. Maddî bakımdan da râhat yaşamışlardır. Adı geçen Şeyh Mustafâ'nın maâşı yoktur. Bu yüzden asker olmak yolundadır. Senetler ve emirler de yanındadır. Umulur ki, sizin vâsıtanızla, bu sıkıntıdan kurtulup, cemiyyete kavuşur. Dahâ fazla yazıp başınızı ağrıtmayayım. Kendisini sadr-ı a’zama o şekilde ısmarlayınız ki, işi olsun ve tefrikadan kurtulup cemiyyete ulaşsın. Vesselâm vel ikrâm.

Başa dön 

 

080.MEKTUP

Bu mektûp, mirzâ Fethullah-i Hakîme yazılmıştır.

 

Yetmişüç fırka içinde, kurtulan bir fırkanın, Ehl-i sünnet fırkası olduğunu bildirmektedir:

Hak Teâlâ, Muhammed Mustafâ'nın “alâ sâhibihessalâtü vesselâm” nûrlu caddesinde yürümek nasîb eylesin! Fârisî mısra’ tercemesi:

İş budur. Bundan başkası hiçtir.

Hadîs-i şerîfte, Müslümânların yetmişüç fırkaya ayrılacakları bildirildi. Bu yetmişüç fırkadan her biri, islâmiyyete uyduğunu iddi’â etmektedir. Cehennemden kurtulacağı bildirilen bir fırkanın kendi fırkası olduğunu söylemektedir. Mü’minûn sûresi, ellidördüncü [54] ve Rûm sûresi otuzikinci âyetinde meâlen, (Her fırka, doğru yolda olduğunu sanarak, sevinmektedir) buyuruldu. Hâlbuki, bu çeşitli fırkalar arasında kurtulucu olan birinin alâmetini, işâretini, Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem” şöyle bildirmektedir: (Bu fırkada olanlar, benim ve Ashâbımın gitdiği yolda bulunanlardır). İslâmiyyetin sâhibi kendini söyledikten sonra, Ashâb-ı Kirâmı da “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, söylemesine lüzûm olmadığı hâlde, bunları da söylemesi, (Benim yolum, Ashâbımın gittiği yoldur. Kurtuluş yolu, yalnız Ashâbımın gittiği yoldur) demektir. Nitekim Nisâ sûresi, yetmişdokuzuncu âyetinde meâlen, (Resûlüme itâ’at eden, elbette Allahu Teâlâ'ya itâ’at etmiştir) buyuruldu. Resûle itâ’at, Hak Teâlâ'ya itâ’at demektir. Ona “sallallahu aleyhi ve sellem” uymamak, Allahu Teâlâ'ya isyândır. Allahu Teâlâ'ya itâ’atin, Resûlüne itâ’atden başka olduğunu sananlar için nâzil olan, Nisâ sûresinin, (Allahu Teâlâ'nın yolu ile, Resûlünün yolunu birbirinden ayırmak istiyorlar. Senin söylediklerinin ba’zısına inanırız, ba’zısına inanmayız diyorlar. İkisi arasında ayrı bir yol açmak istiyorlar. Bunlar, elbette kâfirdir) meâlindeki yüzkırkdokuzuncu âyeti, bunların kâfir olduklarını bildiriyor. Ashâb-ı Kirâmın “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” yolunda gitmeyip de, Peygambere “sallallahu aleyhi ve sellem” uyduğunu söyleyen, yanılıyor. Ona “sallallahu aleyhi ve sellem” uymuş değil, isyân etmiş oluyor. Böyle yol tutan, kıyâmette kurtulamayacaktır. Mücâdele sûresinin, (Doğru bir şey yaptıklarını sanıyorlar. Biliniz ki, onlar yalancıdır, kâfirdir) meâlindeki onsekizinci âyeti bu gibilerin hâlini gösteriyor.

Ashâb-ı Kirâmın “aleyhimürrıdvân” yolunda giden, hiç şüphe yok ki, Ehl-i sünnet vel cemâ’at fırkasıdır. Allahu Teâlâ, bu fırkanın yorulmadan, yılmadan çalışan büyüklerine, bol bol mükâfat versin! Cehennemden kurtulan fırka, yalnız bunlardır. Çünki, Peygamberimizin “sallallahu aleyhi ve sellem” Ashâbına “aleyhimürrıdvân” dil uzatan, bunlara uymaktan, elbette mahrûmdur.

Mu’tezilî fırkası ise, sonradan meydâna çıkmıştır. Bunun kurucusu olan Vâsıl bin Atâ, Hasen-i Basrînin “rahmetullahi aleyh” talebesinden idi. Îmân ile küfür arasında, bir üçüncü kısım bulunduğunu söyleyerek, Hasen-i Basrînin yolundan ayrıldığı için, Hasen-i Basrî, buna (İ’tezele annâ) buyurdu ki, bizden ayrıldı demektir. Diğer bütün fırkalar da, sonradan meydâna çıktı.

Ashâb-ı Kirâma dil uzatmak, Allahu Teâlâ'nın Peygamberine “sallallahu aleyhi ve sellem” dil uzatmak olur. (Ashâb-ı Kirâma saygı göstermeyen, Allahu Teâlâ'nın Resûlüne îmân etmemiştir) buyuruldu. Çünki, onların kötülenmesi, sâhiplerinin, efendilerinin “sallallahu aleyhi ve sellem” kötülenmesi olur. Böyle yanlış i’tikâda düşmekten, Allahu Teâlâ'ya sığınırız! Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden çıkan ahkâmı bizlere getiren, Ashâb-ı Kirâmdır. Onlara dil uzatılınca, onların getirdiği şey de, kıymetten düşer. İslâmiyyeti bizlere getiren, Ashâb-ı Kirâm arasından belli kimseler değildir. Bunda, her birinin hizmeti, payı vardır. Hepsi adâlette, doğrulukta, öğretmekte müsâvîdir. Ashâb-ı Kirâmdan “aleyhimürrıdvân” herhangi birine dil uzatılınca, dîn-i islâm kötülenmiş, sövülmüş olur. Allahu Teâlâ, bu çirkin hâle düşmekten hepimizi korusun!

Ashâb-ı Kirâma söven eğer, (Biz, yine Ashâb-ı Kirâma uyuyoruz. Onların hepsine uymak, şart değildir. Hattâ mümkün değildir. Çünki, sözleri birbirine uymuyor. Yolları başka başkadır) derse, bunlara deriz ki: Ashâb-ı Kirâmdan ba’zısına uymuş olmak için, hiçbirini inkâr etmemek lâzımdır. Bir kısmını beğenmeyince, başka kısmına uyulmuş olamaz. Çünki, meselâ Emîr [Alî] “radiyallahu anh”, diğer üç halîfeyi büyük biliyor, hürmet ediyor ve uyulmağa lâyık olduklarını biliyordu. Bunlara, seve seve bi’at etmiş, hilâfetlerini kabûl etmişti. Diğer üç halîfeyi sevmedikçe, Emîre “radiyallahu teâlâ anhüm” uyduğunu söylemek yalan olur, iftirâ olur. Hattâ, Emîri beğenmemek, onun sözlerini, hareketlerini, kabûl etmemek olur. Allahu Teâlâ'nın arslanı Alî “radiyallahu anh” için, onları idâre ediyordu, yüzlerine gülüyordu demek, câhilce, ahmakça söz olur. Allahın arslanının, o kadar ilim ve kahramanlığı ile, tâm otuz sene, üç halîfeye karşı düşmanlığını saklayıp, dost göründüğünü ve onlarla yalandan arkadaşlık ettiğini hangi akıl kabûl eder? En aşağı bir Müslümân bile böyle iki yüzlülük yapamaz. Emîri “radiyallahu anh” bu kadar küçülten, âciz, hîleci ve münâfık yapan böyle sözlerin çirkinliğini anlamak lâzımdır. Allah göstermesin, Emîrin “radiyallahu anh” böyle olduğunu, bir ân kabûl etsek bile, Peygamber efendimizin “sallallahu aleyhi ve sellem” bu üç halîfeyi “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” medhetmesine, büyültmesine, bütün yaşadığı müddetçe, bunlara kıymet vermesine ne diyecekler? Peygamber “sallallahu aleyhi ve sellem” efendimize de, iki yüzlü mü diyecekler? Hâşâ! Bu, hiç olamaz. Peygamberin “sallallahu aleyhi ve sellem” doğruyu bildirmesi vâciptir. İdâre ediyordu diyen zındık olur, dinsiz olur. Mâ’ide sûresi, yetmişinci âyetinde meâlen, (Ey kıymetli Resûlüm! Rabbinden sana indirileni, herkese ulaştır! Bunları, doğru bildirmezsen, Peygamberlik vazîfeni yapmamış olursun! Allahu Teâlâ, seni, düşmanlık etmek isteyenlerden korur) buyuruldu. Kâfirler diyordu ki, Muhammed “sallallahu aleyhi ve sellem”, vahy olunan şeylerden, işine gelenleri söylüyor, işine gelmeyenleri söylemiyor. Bunun üzerine, bu âyet-i kerîme gelerek her şeyi doğru söylediği bildirildi. Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem”, Âhirete teşrîf edinceye kadar, üç halîfeyi hep över, başkalarından üstün tutardı. Demek ki, bunları övmek, üstün tutmak, hatâ olamaz, yanlış yol olamaz.

Îmân edilecek şeylerde Ashâb-ı Kirâmın hepsine uymak lâzımdır. Çünki, i’tikâd edilecek şeylerde, birbirlerinden hiç ayrılıkları yoktur. Fürû’da, ya’nî yapılacak işlerde ayrılma olabilir.

Ashâb-ı Kirâmdan “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” birine dil uzatan kimse, hepsini lekelemiş olur. Çünki, hepsinin îmânı, i’tikâdı birdir. Birine dil uzatan, hiçbirine uymamış olur. Birbirlerine uygun olmadıklarını, aralarında birlik bulunmadığını söylemiş olur. Onlardan birini kötülemek, onun söylediklerine inanmamak olur. Tekrâr söyleyelim ki, islâmiyyeti bizlere bildiren, onların hepsidir. Onların her biri âdildir, doğrudur. Her birinin islâmiyyette bildirdiği bir şey vardır. Her biri âyet-i kerîmeleri getirerek, Kur’ân-ı kerîm toplanmıştır. Bir kısmını beğenmeyen, islâmiyyeti bildireni beğenmemiş olur. Görülüyor ki, bu kimse, islâmiyyetin hepsini yapmamış olur. Böyle olan da, Cehennemden kurtulabilir mi? Bekara sûresi, seksenbeşinci âyetinde meâlen, (Kur’ân-ı kerîmin bir kısmına inanıyorsunuz da, bir kısmına inanmıyor musunuz? Böyle yapanların cezâsı, dünyâda, rezîl, rüsvâ olmaktır. Âhirette de, en şiddetli azâba atılacaklardır) buyuruldu.

Kur’ân-ı kerîmi Osmân “radiyallahu anh” topladı. Hattâ, Ebû Bekr-i Sıddîk ile Ömer-ül Fârûk “radiyallahu anhümâ” topladı. Emîrin “radiyallahu anh” topladığı Kur’ân-ı kerîm, bundan başkadır. Görülüyor ki, bu büyükleri kötülemek, Kur’ân-ı kerîmi kötülemeye kadar gidiyor. Allahu Teâlâ, bütün Müslümânları, böyle belâya düşmekten korusun! Şî’î mezhebinin müçtehidlerinden birine sordular ki: Kur’ân-ı kerîmi, Osmân “radiyallahu anh” toplamıştır. Onun toplamış olduğu, bu Kur’ân için ne dersiniz? Ona bir kusûr bulmakta, hiç fayda göremem. Çünki, Kur’ân-ı kerîme dil uzatılırsa, din yıkılır dedi.

Aklı olan kimse, Peygamber efendimizin “sallallahu aleyhi ve sellem” vefât ettiği gün, Ashâb-ı Kirâmın “radiyallahu teâlâ aleyhim ecma’în” hepsinin, yanlış bir kararda birleşeceklerini, elbette söyleyemez. Hâlbuki o gün, Ashâb-ı Kirâmdan otuzüçbin adedi, hep birden, istekle ve seve seve Ebû Bekr-i Sıddîkı “radiyallahu anhüm” halîfe yaptı. Otuzüçbin Sahâbînin, yanlış bir işte, söz birliği yapması, olacak şey değildir. Nitekim, Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem”, (Ümmetim yanlış bir iş üzerinde, söz birliği yapmaz!) buyurmuştu. Emîrin “radiyallahu anh” önceden, üzülmesi, o konuşmalar için, kendisi çağrılmadığından idi. Kendisi de böyle olduğunu bildirmiş ve (Konuşmağa geç çağrıldığım için üzülmüştüm. Yoksa, iyi biliyorum ki, Ebû Bekr “radiyallahu anh” hepimizden üstündür) buyurmuştu. Kendisinin geç çağrılmasının sebebi vardı. Ya’nî, o zamân, Ehl-i Beytin arasında idi. Onları tesellî ediyordu.

Peygamberimizin “sallallahu aleyhi ve sellem” Ashâb-ı Kirâmı “radiyallahu teâlâ aleyhim ecma’în” arasında olan ayrılıklar, nefsin isteklerinden, kötü düşüncelerden değildi. Çünki onların mübârek nefsleri tezkiye bulmuş, tertemiz olmuştu. Emmârelikden kurtulmuş, itmînâna kavuşmuştu. Onların bütün istekleri, islâmiyyete uymaktı. Ayrılıkları, ictihâd ayrılığı idi. Doğruyu meydâna çıkarmak içindi. Yanılanlarına da, Allahu Teâlâ bir derece sevâp verecektir. Doğru olanlara, en az iki derece vardır. O büyüklerin hiçbirini, dilimizle incitmemeliyiz. Her biri için hep iyi söylemeliyiz. Ehl-i sünnetin en büyük âlimlerinden imâm-ı Şâfi’î “rahmetullahi aleyh” buyurdu ki, (Allahu Teâlâ, ellerimizi, o kanlara bulaştırmadı. Biz de dillerimizi bulaştırmayalım). Yine buyurdu ki, (Resûlullah'tan “sallallahu aleyhi ve sellem” sonra, Ashâb-ı Kirâm “aleyhimürrıdvân” çok düşündü. Yer yüzünde Ebû Bekr-i Sıddîkdan dahâ üstün kimseyi bulamayıp, onu halîfe yaptılar. Onun emrine girdiler). İmâm-ı Şâfi’înin bu sözü de, hazret-i Alînin “radiyallahu anh” hiç ikiyüzlü olmadığını ve Ebû Bekr-i Sıddîkı seve seve halîfe yaptığını göstermektedir.

Meyân şeyh Ebülhayrin oğlu, Meyân Seyyid, büyük zâtların evlâdıdır. Dekken seferinde de hizmetinizde bulunmuştur. Yardım ve iltifâtınıza kavuşacağı umulur. Mevlânâ Muhammed Ârif de, ilim talebesi olup, büyükler soyundandır. Babası öldü. Hoca idi. Maâşını almak için yanınıza geldi. Kolaylık göstermeniz kereminizden umulur. Vesselâm, vel ikrâm!

Başa dön 

 

081.MEKTUP

Bu mektûp, Lala Beğe yazılmıştır.

 

Müslümânlığı yaymak lâzım olduğu bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ, bizim ve sizin islâmın şerefini anlamamızı ve onu korumak için çalışmamızı arttırsın! Yüz seneye yakın bir zamândan beri islâmiyyet yardımcısız kaldı. Öyle oldu ki, kâfirler, Müslümân memleketlerinde, yalnız dinsizliklerini, kötülüklerini yapmakla kalmıyorlar; Müslümânlığı büsbütün yok etmek istiyorlar. Müslümânların ve Müslümânlığın izini, adını bile bırakmamak için kıyasıya uğraşıyorlar. İşi oraya kadar götürdüler ki, bir Müslümân, islâmiyyetin emirlerinden birini açıkça yapmağa, hattâ söylemeğe kalksa, öldürüyorlar. Meselâ: Kurban bayramında, Hindistân'da Müslümânlar inek kurban ederler. Kâfirler, Müslümânlara (Cizye) vermeğe belki râzı olurlar. Fakat, inek kesilmesine hiç râzı olmazlar. Yeni hükümetin ilk zamânlarında Müslümânlık yayılırsa ve Müslümânlara kıymet verilirse, sonu iyi olur. Fakat, Allah göstermesin böyle olmazsa, Müslümânların işi çok güç olur. (El’gıyâs)! Ya’nî imdâdımıza yetiş yâ Rabbî! Bize yardım et yâ Rabbî! Müslümânlara yardımcı ol yâ Rabbî! Bakalım, hangi mes’ûd, tâli’li kimse, islâmiyyete yardım etmekle şereflenecek? Bu şerefi bakalım hangi kahramân kazanacak. Bu, Allahu Teâlâ'nın öyle bir ni’metidir ki, dilediğine ihsân eder. Allahu Teâlâ, büyük ihsân sâhibidir. Allahu Teâlâ, bizi ve sizi, Peygamberlerin en üstününe uymak şerefinden ayırmasın “sallallahu aleyhi ve sellem”! Vesselâm.

Sevdiklerimin ayrılığından rûhum kan ağlıyor.
Onların firâkından, kemiklerimin ilikleri yanıyor.

Başa dön

 

082.MEKTUP

Bu mektûp, İskender Hân-ı Lodîye yazılmıştır.

 

Mâsivâyı unutmadıkça, kalbin selâmet bulamayacağı bildirilmektedir:

Hak Teâlâ, hep kendisi ile bulundursun. Kendisinden başkası ile olmağa bırakmasın. Mi’râc gecesi, gözü Allahu Teâlâ'dan hiç ayrılmayan, insanların en üstünü hürmetine, bu duâmızı kabûl buyursun “sallallahu aleyhi ve sellem”! Bize ve size her şeyden önce lâzım olan şey, kalbi Allahu Teâlâ'dan başka şeylerin hepsinden kurtarmaktır. Kalbin bu selâmete kavuşabilmesi için, Hak Teâlâ'dan başka hiçbir şeyin kalpten geçmemesi lâzımdır. Kalpten hiçbir şeyin geçmemesi için de, mâ-sivâyı ya’nî Allahu Teâlâ'dan başka her şeyi unutmak lâzımdır. Bunları unutmağa (Fenâ) denir. Bu yolun büyükleri buyuruyorlar ki, (Allahu Teâlâ'dan başka herhangi bir şeyi kalbden geçirmek için uğraşılsa, hiç geçmemelidir). İş, bu dereceye varmadıkça, kalp selâmet bulamaz. Bugün, bu ni’mete kavuşan kimse, anka kuşu gibidir. Ya’nî yoktur. Hattâ buna inanacak kimse de, kalmamıştır. Arabî beyt tercemesi:

Ni’mete kavuşanlara ni’metler âfiyet olsun.
Zavallı fakîr âşık, birkaç damla ile doysun.

Dahâ çok ne yazayım? Önceniz ve sonunuz selâmet olsun!

 

Başa dön

 

083.MEKTUP

Bu mektûp, Bahâdır Hâna yazılmıştır.

 

Zâhiri ve bâtını toparlamakla berâber, islâmiyyetin zâhirine ve hakîkatine yapışmağı bildirmektedir:

Hak Teâlâ, dağınık şeylere olan bağlılıklardan kurtarsın. Mukaddes olan, kendisine tâm bağlanmakla şereflendirsin. Bu duâmızı Peygamberlerin efendisi hürmetine kabûl buyursun “sallallahu aleyhi ve sellem”! Fârisî beyt tercemesi:

Herne ki güzeldir, Allah sevgisinden başka,
Hepsi câna zehirdir, şeker gibi de olsa!

İnsanın zâhirini, parlak olan islâmiyyetin zâhiri ile süslemesi ve bâtınını da hep Hak Teâlâ ile bulundurması, çok güç bir iştir. Acabâ hangi tâli’li bir kimseyi bu iki ni’metle şereflendirirler? Bugün, bu iki ni’mete birlikte kavuşmak, hattâ yalnız islâmiyyetin zâhirine uymak ele geçmez bir hazîne gibi olmuştur. Kibrît-i ahmerden, [ya’nî demire sürtünce altına çevireceği sanılan maddeden] dahâ kıymetlidir. Hak Teâlâ, sonsuz olan merhameti ile, geçmişlerin ve geleceklerin en üstününe uymakla zâhirimizi ve bâtınımızı şereflendirsin “sallallahu aleyhi ve sellem"

 Başa dön

 

084.MEKTUP

Bu mektûp, seyyid Ahmed-i Kâdirîye yazılmıştır.

 

İslâmiyyetin ve hakîkatin başka başka olmadıklarını ve hakk-el-yakîne kavuşmanın alâmetlerini bildirmektedir:

Hak Teâlâ, islâmiyyet caddesinde ilerlememizi nasîb eylesin. Bütün gücümüzle Onun mukaddes zâtına çevrilmemizi ve bizi bizden almasını ve Ondan başka her şeyden büsbütün yüz çevirmemizi ihsân eylesin. Mi’râc gecesi, Ondan gözü hiç kaymayan, insanların en üstünü hürmetine, bu duâmızı kabûl buyursun “sallallahu aleyhi ve sellem”! Âmîn. Fârisî mısra’ tercemesi:

Ne olursa olsun, dosttan konuşmak dahâ tatlı!

Her ne kadar dosttan söylenilen şeylerin hiçbiri, Onun sözü değilse de, o sözün, herhangi bir bakımdan O mukaddes sevgili ile bir bağlılığı vardır. Bu bağlılığı da ni’met sayarak, bu yolda çabalamak ve bir şeyler söylemek tatlı olmaktadır. İslâmiyyet ve hakîkat birbirinden başka değildirler. Ayrılıkları yalnız, birinde bilgilerin topluca ve ötekinde geniş, açık olmalarında ve düşünce yolu, keşf yolu ile hâsıl olmalarında ve görmeden, anlamadan, görerek inanılmalarında ve uğraşarak ibâdet etmek yerine kendiliğinden ibâdete sarılmaktadır. Parlak olan islâmiyyetin bildirdiği bilgiler ve hükümler, hakk-el-yakîne kavuştuktan sonra, hiç değişiklik olmadan, keşf yolu ile geniş olarak anlaşılmaktadır. Görmeden inanılan şeyler, hiç değişiklik olmadan kalp gözü ile görülür. Sevâp kazanmak, ibâdet yapmak için uğraşmak, didinmek arzûsu, ortadan kalkar. (Hakk-el-yakîn) makâmına kavuşmanın alâmeti, o makâmdaki bilgilerin ve ma’rifetlerin, islâmiyyetin bildirdiklerine tâm uygun olmasıdır. Kıl ucu kadar uygunsuzluk bulunursa, hakîkate kavuşulmadığı anlaşılır. Tarîkat büyüklerinden herhangi birinin bilgisinde ve işinde islâmiyyete bir uygunsuzluk bulunması, sekirden, şü’ûrsuzluktan ileri gelir. Sekir, yolda ilerlerken hâsıl olmaktadır. Tasavvuf yolunun sonuna kavuşanlar, hep sahv, şü’ûr, uyanıklık hâlindedirler. Onlar vakte değil, vakt onlara uymaktadır. Hâl ve makâm, onların yüksek derecelerine uymuştur. Fârisî beyt tercemesi:

Sôfî denince, ibn-ül vakt anlaşılır.
Fakat sôfî, vakti ve hâli aşmıştır.

Görülüyor ki, islâmiyyete uygunsuzluk hakîkate kavuşulamamış olduğunu gösterir. Tasavvuf büyüklerinden birkaçı, islâmiyyet, hakîkatin kabuğudur, hakîkat, islâmiyyetin özüdür, demiştir. Böyle sözler, her ne kadar, söz sâhibinin doğru yoldan ayrıldığını göstermekte ise de, belki bu sözle, kısa ve toplu olan şey, açık ve geniş olan şeyin kabuğu gibidir ve düşünerek anlamak, kalp gözü ile görmek yanında, özün kabuğu gibidir demek istemişlerdir. Fakat, hâlleri doğru olan büyükler, böyle lâstikli kelimeleri söylemekten kaçınmışlar, kısa ile uzun ve düşünce ile keşf kelimelerinden başka bir şey söylememişlerdir. Bir kimse, Hâce Nakşibend “kaddesallahu teâlâ esrârehül akdes” hazretlerinden sordu ki, (Tasavvuf yoluna girmek ve ilerlemek niçindir?). Cevâp olarak buyurdu ki, (Kısa ve toplu olan bilgilerin genişlemesi için ve düşünerek anlaşılan bilgilerin keşf yolu ile bulunması içindir). Allahu Teâlâ, bilgilerimizi ve işlerimizi islâmiyyete uygun eylesin “salavâtullahi teâlâ ve selâmühü alâ sâhibihâ”!

Ayrıca başınızı ağrıtalım: Duâcınızın mektûbunu getiren meyân şeyh Mustafâ Şüreyhî, Kâdî Şüreyh “rahmetullahi aleyh” hazretlerinin soyundandır. Dedeleri hep büyük insanlar idi. Geçim için yardımcı olan vazîfeleri ve gelirleri çoktu. Kendisi şimdi geçim sıkıntısındadır. Senetlerini, fermânlarını ya’nî iyi hâl kağıtlarını yanına alarak asker olmak için gelmiştir. Yakınlık göstermenizi, ihsân ederek, râhata kavuşmasına, sıkıntıdan kurtulmasına sebep olmanızı dilerim. Başınızı dahâ çok ağrıtmayayım.


 

Başa dön

 

085.MEKTUP

Bu mektûp, mirzâ Fethullah-i Hakîme yazılmıştır.

 

Sâlih işleri yapmak ve namâzları cemâ’at ile kılmak lâzım olduğu bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ, sizi, beğendiği işleri yapmağa kavuştursun! İnsana önce i’tikâdını, îmânını düzeltmek lâzımdır. Bundan sonra, sâlih, yarar işleri yapmak lâzımdır. İbâdetlerin hepsini kendinde toplayan ve insanı Allahu Teâlâ'ya en çok yaklaştıran yarar şey, namâzdır. Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem”, (Namâz dînin direğidir. Namâz kılan kimse, dînini kuvvetlendirir. Namâz kılmayan, elbette dînini yıkar) buyurdu. Namâzı doğru dürüst kılmakla şereflenen bir kimse, çirkin kötü şeyler yapmaktan korunmuş olur. Ankebût sûresinin kırkbeşinci âyetinde meâlen, (Doğru kılınan namâz, insanı fahşâdan ve münkerden herhâlde uzaklaştırır) buyuruldu. İnsanı kötülüklerden uzaklaştırmayan bir namâz, doğru namâz değildir. Görünüşde namâzdır. Bununla berâber, doğrusunu yapıncaya kadar, görünüşü yapmayı elden bırakmamalıdır. Büyüklerimiz “rahmetullahi aleyhim ecma’în”, (Bir şeyin hepsi yapılamazsa, hepsini de elden kaçırmamalıdır) buyurdu. Sonsuz ihsân sâhibi olan Rabbimiz, görünüşü hakîkat olarak kabûl edebilir.

Namâzları cemâ’at ile ve huşû’ ve hudû’ ile kılmalıdır. Çünki, insanı dünyâda ve Âhirette felâketlerden, sıkıntılardan kurtaracak ancak namâzdır. Mü’minûn sûresi başındaki âyet-i kerîmede meâlen, (Mü’minler herhâlde kurtulacaktır. Onlar, namâzlarını huşû’ ile kılanlardır) buyuruldu. Tehlike, korku bulunan yerde yapılan ibâdetin kıymeti kat kat dahâ çok olur. Düşman saldırdığı zamân, askerin ufak bir iş görmesi, pek çok kıymetli olur. Gençlerin ibâdet etmeleri de, bunun için dahâ kıymetlidir. Çünki, nefislerinin kötü isteklerini kırmakta ve ibâdet etmek istememesine karşı gelmektedirler. Ashâb-ı Kehf, bir hicret yaparak din düşmanları arasından çıktıkları için şerefli oldular. Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem” bir hadîs-i şerîfte, (Fitnenin, fesâdın çoğaldığı zamânda ibâdet etmek, hicret ederek benim yanıma gelmek gibidir) buyurdu. Görülüyor ki, din düşmanlarının güçlük çıkarması, ibâdetlerin şerefini arttırmakta, sevâbı kat kat çoğalmaktadır. Zarar yapmak istemeleri, Müslümânlar için faydalı olmaktadır. Dahâ ne yazayım? Oğlumuz şeyh Bahâeddîn, Allah adamları ile görüşmekten sıkılıyor. Zenginlerle, dünyâya düşkün olanlarla bulunmak istiyor. Onlarla düşüp kalkmanın, insanı felâkete götüreceğini anlayamıyor. Onların yağlı, tatlı yemeklerinin zehir gibi gönlü öldüreceğini, ahlâkı bozacağını düşünemiyor. Amân, amân kötü arkadaşlardan kaçınız! İnsanın dînine, îmânına saldıran tatlı dilli, güler yüzlü korkunç düşmanlara aldanmamak için, çok uyanık olunuz. Sahîh olan hadîs-i şerîfte “alâ masdari-hessalâtü vesselâm”, (Mal ve mevkı’ sâhiplerine, malı için, makâmı için alçalan kimsenin dîninin üçde ikisi gider) buyuruldu. Mal için, mevki kazanmak için, İslâm düşmanlarına eğilenlere, dinlerinden, ibâdetlerinden vaz geçenlere yazıklar olsun! Sonsuz ni’metleri, sa’âdetleri, birkaç günlük eğlence için elden kaçırıyorlar.

 

Başa dön

 

086.MEKTUP

Bu mektûp, Perkene şehrindeki hâkimlerden birisine yazılmıştır.

 

Kalbi, Allahu Teâlâ'dan başka şeylerin sevgisinden kurtarmağı bildirmektedir:

Hak Teâlâ, aşırı ve gerici olmaktan kurtarıp orta yolda bulundursun! Bu duâmızı, Peygamberlerin efendisi hürmetine “sallallahu aleyhi ve sellem” kabûl buyursun! Bize ve size önce lâzım olan şey, kalbimizi Allahu Teâlâ'dan başka şeylere bağlı olmaktan kurtarmaktır. Kalbin bu selâmete kavuşması için, Allahu Teâlâ'dan başka hiçbir şeyi kalbe getirmemek lâzımdır. Kalp, Allahu Teâlâ'dan başka şeyleri öyle unutmalıdır ki, eğer bir kimse, bin sene yaşamış olsa, kalbine hiçbir şey gelmemelidir. Fârisî mısra’ tercemesi:

İş budur, bundan başkası hiçtir!

Buluştuğumuz zamân, bu fakîri okşayarak, bir işiniz olursa bize yazınız buyurmuştunuz. Bunun için, başınızı ağrıtıyorum. Şeyh Abdullah-i Sofî, iyi insanlardandır. İhtiyâçlarını karşılamak için borca girmiştir. Alacaklılarından yakasını kurtarabilmesi için yardımcı olmanızı dilerim. Vesselâm.

Ne ki kılmış Habîbullah, bize tebliğ-i ahkâmı
Kabûl ettim anı, âmentü billâh ve hükm-illah.

 

Başa dön

 

087.MEKTUP

Bu mektûp, Pehlivân Mahmûda yazılmıştır.

 

Allahu Teâlâ'nın sevdikleri tarafından bir kimsenin kabûl olunmasının büyük se’âdet olduğu bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ, size selâmet versin ve islâmiyyetin doğru caddesinde bulundursun “alâ sâhibihessalâtü vesselâmü vettehıyye”! Kıymetli arkadaşlarımıza birinci müjdem, Meyân Şeyh Müzemmil'in oraya gelmesini bildirmektir. Onun sohbetinin kıymetini ve faydalarını nasıl anlatayım? Allahu Teâlâ'nın sevdiklerinin, bir kimseyi kabûl etmesi, ne büyük sa’âdetdir. Hele onu severler ve yanlarına çekerlerse, dünyâ ve Âhiret sa’âdetine kavuşmuş olur. O büyüklerin yanında bulunanlar, kötülüklerden temizlenir. Sözün kısası, onun sohbetini büyük ni’met biliniz. Sohbetin edeplerini titizlikle gözetiniz ki, fâydalanabilesiniz. Dahâ ne yazayım? Evveliniz ve sonunuz selâmet olsun!

 

Başa dön

 

088.MEKTUP

Bu mektûp, yine Pehlivân Mahmûda yazılmıştır.

 

Bir kimsenin, saçını, sakalını îmân ile ve ibâdet ile ağartmasının büyük ni’met olduğu ve gençlikte korku, ihtiyârlıkta merhamete sığınmak lâzım olduğu bildirilmektedir:

Hak Teâlâ, her ân kendisi ile bulundursun. Bir kimsenin saçının, sakalının siyâhlığını, îmân ile ve ibâdetler ile ağartması ne büyük ni’metdir. Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem” hadîs-i şerîfte, (Saçını, sakalını Müslümân olarak ağartan af olunur) buyurdu. Allahu Teâlâ'nın sonsuz merhametini düşününüz. Günâhları affedeceğine güveniniz! Gençlikte, Allahu Teâlâ'nın kahrından, azâbından korkmak, titremek lâzımdır. İhtiyârlıkta affına, merhametine sığınmalıdır. Evveliniz ve sonunuz selâmet olsun!

Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben hâlime.
Titrerim mücrim gibi, baktıkça istikbâlime!

 

Başa dön

 

089.MEKTUP

Bu mektûp, mirzâ Alî Cân için yazılmıştır.

 

Ölüm için sabr dilemektedir:

Hak Teâlâ, hepimizi islâmiyyetin doğru caddesinde bulundursun “alâ sâhibihessalâtü vesselâmü vettehıyye”! Enbiyâ sûresi otuzbeşinci ve Ankebût sûresi elliyedinci âyetlerinde meâlen, (Her canlı, ölümün tadını tadacaktır!) buyuruldu. Bunun için, her insan ölecekdir. Ölümden kurtuluş yoktur. Hadîs-i şerîfte, (Ömrü uzun, ibâdetleri de çok olana müjdeler olsun!) buyuruldu. Dostu dosta ölümle kavuşturuyorlar. Bunun için, Allahu Teâlâ'nın âşıkları, ölümü düşünerek tesellî buluyor, üzüntüleri azalıyor. Ankebût sûresinin beşinci âyetinde meâlen, (Allahu Teâlâ'ya kavuşmak isteyenler! Biliniz ki, Allahu Teâlâ'ya kavuşmak zamânı herhâlde gelecektir) buyuruldu. Evet, biz geride kalanlar ve nefse esîr olanlar ve Allahu Teâlâ'nın rızâsına kavuşmuş olanların ve dünyâya düşkün olmaktan kurtulanların sohbetlerinden mahrûm kalanlar, zararda ve başı yerdeyiz. Ni’metlerini size saçan merhûme vâlideniz, günümüzün en kıymetli varlığı idi. Onun size olan ihsânlarına karşı, şimdi sizin de ona ihsân etmeniz lâzımdır. Duâ ederek ve sadaka vererek her ân yardımına koşunuz! Hadîs-i şerîfte, (Mezârdaki ölü, denizde boğulmak üzere olan kimse gibidir, babasından, anasından, kardeşinden ve arkadaşlarından gelecek bir duâyı hep beklemektedir) buyuruldu. Bundan başka, onların ölümünü görerek, kendi ölümünü de düşünmeli. Bütün varlığı ile, Allahu Teâlâ'nın beğendiği şeyleri yapmağa sarılmalıdır. Dünyâ hayâtının insanı aldatmaktan başka bir şey olmadığını düşünmelidir. Dünyâ kazançlarının Allahu Teâlâ'nın yanında az bir kıymeti olsaydı, düşmanı olan kâfirlere ondan kıl ucu kadar vermezdi. Allahu Teâlâ, bizi ve sizi, kendisinden başka her şeyden yüz çevirmekle ni’metlendirsin! Yalnız kendisine bağlanmakla şereflendirsin! Bu duâmızı, Peygamberlerin efendisi hürmetine kabûl buyursun “sallallahu aleyhi ve sellem”! Vesselâm, vel ikrâm.

Âfet-i gamdan acep, dünyâda kim âzâdedir?
Herkesin bir derdi var, mâdem ki, âdem-zâdedir.
Bir hûmâ-yı zevki bin sayyâd-ı gam ta’kîb eder,
Böyle bir mevhûma bilmem, halk neden üftâdedir?

 

Başa dön

 

090.MEKTUP

Bu mektûp, hâce Kâsıma yazılmıştır.

 

Bütün varlığımızla Allahu Teâlâ'ya dönmek lâzım olduğu ve bu ni’mete kavuşmak için, Ebû Bekr-i Sıddîkın yoluna sarılmak îcâb ettiği bildirilmektedir:

Hak Teâlâ, bu alçak dünyâyı gözünüze aşağı ve değersiz göstersin. Kalp aynanızı, Âhiretin güzel cemâli ile süslesin! Bu duâmızı, mi’râc gecesi, kendisinden gözü hiç ayrılmayan, tertemiz Peygamberi hürmetine kabûl buyursun “sallallahu aleyhi ve sellem”! Okşayıcı, kıymetli mektûbunuz ve yüksek değerli hediyeleriniz geldi. Lutfeylemişsiniz. Allahu Teâlâ, hayırlı karşılıklarını ihsân eylesin! Sevenlerimize ve iyi gözle bakanlarımıza nasîhatimiz şudur: Bütün varlığımızla Allahu Teâlâ'nın mukaddes zâtına dönmeliyiz! Ondan başka her şeyden yüz çevirmeliyiz! Fârisî mısra’ tercemesi:

İş budur, bundan başkası hiçtir!

Bugün, bu büyük ni’mete kavuşmak için Ebû Bekr-i Sıddîkın yoluna inanmak ve bağlanmak lâzımdır. Bu yolda bulunan büyüklerin “rahmetullahi aleyhim ecma’în” bir sohbeti ile kavuşulan şeyler, sıkı riyâzetlerle ve ağır mücâhedelerle ele geçemez.

Bu büyüklerin yolunda, sonda kavuşulan ni’metler, başlangıçta yerleştirilmiştir. Sona varanların kavuştuklarını, dahâ ilk sohbette ihsân ederler. Bu büyüklerin yolu, Ashâb-ı Kirâmın yoludur. Ashâb-ı Kirâm “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, insanların en üstününün, dahâ birinci sohbetinde “sallallahu aleyhi ve sellem” öyle ni’metlere kavuştular ki, ümmetin Evliyâsı, bunlara en sonda belki kavuşabilir. İşte bu, nihâyetin bidâyete yerleştirilmesidir. Öyle ise, bu büyükleri cân ile, gönül ile seviniz! Çünki, bütün sa’âdetlerin temeli, sebebi bu sevgidir. Allahu Teâlâ, size ve doğru yolda gidenlere ve Muhammed Mustafâ'nın izinde bulunanlara selâmet versin “sallallahu aleyhi ve sellem!”

Mal sâhibi, mülk sâhibi,
Hani, bunun ilk sâhibi?

 

Başa dön

 

091.MEKTUP

Bu mektûp, şeyh Kebîre yazılmıştır.

 

İ’tikâdı düzeltmek ve sâlih, yarar işler yapmak, mukaddes âleme uçabilmek için iki kanat gibidir. İslâmiyyete yapışmak ve hakîkat hâllerine kavuşmak, hep nefsin tezkiyesi ve kalbin tasfiyesi için olduğu bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ, bizi ve sizi sünnet-i seniyyeye uymakla şereflendirsin “alâ sâhibihessalâtü vesselâmü vettehıyye”! Müslümânların birinci vazîfesi, i’tikâdı düzeltmektir. Ehl-i sünnet vel-cemâ’at âlimlerinin bildirdiklerine uygun olarak inanmaktır. Çünki, Cehennemden kurtulacağı bildirilmiş olan bir fırka bunlardır. İkinci olarak, lâzım olan şey, fıkıh bilgilerini öğrenmek ve her şeyi bu bilgiye göre yapmaktır. İki kanat gibi olan bu i’tikâd ve amel elde edildikten sonra, mukaddes âleme uçmalıdır. Fârisî mısra’ tercemesi:

İş budur, bundan başkası hiçtir!

İslâmiyyetin emirlerini yapmak ve tarîkatın ve hakîkatin hâllerine kavuşmak, hep nefsin tezkiyesi ya’nî küfürden temizlenmesi ve kalbin tasfiyesi ya’nî günâhlardan temizlenmesi içindir. Nefis temizlenmedikçe ve kalp selâmet bulmadıkça, hakîkî îmân hâsıl olmaz. Felâketlerden, azâplardan kurtulmak için, hakîkî îmâna kavuşmak lâzımdır. Kalbin selâmeti için, Allahu Teâlâ'dan başka hiçbir şeyin kalbe gelmemesi lâzımdır. Bin sene yaşamış olsa, kalbe hiçbir şey gelmemelidir. Çünki, bu zamân kalp, Allahu Teâlâ'dan başka her şeyi büsbütün unutmuştur. Eğer, bir şeyi hâtırlamak için uğraşsa, hâtırlayamaz. Bu hâle (Fenâ fillah) denilmiştir. Bu yolun basamaklarından birincisi, fenâ basamağıdır. Fenâ makâmına kavuşulmadıkça, hiçbir şey elde edilemez. Evveliniz ve sonunuz selâmet olsun!

 

Başa dön

 

092.MEKTUP

Bu mektûp, yine şeyh Kebîre yazılmıştır.