İMÂM-I RABBÂNİ (K.S.A.)
(I. CİLT)
İÇİNDEKİLER
Büyükleri küçük
sanarak dil uzatanları bildirmektedir:
Ödünç alıp vermekteki fâizi bildirmektedir:
Âfiyet ne demek olduğu bildirilmektedir:
Baş sağlığı dilemektedir:
Hasta iyi
olmadıkça, gıdânın ona fayda vermeyeceği bildirilmektedir:
Bu yolun
büyüklerini tanımak ve sevmek Allahu Teâlâ'nın en büyük ni’metlerinden olduğu
bildirilmektedir:
Evliyânın kerâmetlerini bildirmektedir:
Nübüvvetin velâyetten dahâ üstün olduğu bildirilmektedir:
Kalbin selâmeti ve Hak Teâlâ'dan başka şeyleri unutması bildirilmektedir:
İnsanın, kulluk vazîfelerini yapmak ve Allahu Teâlâ'nın sevgisine kavuşmak için yaratıldığı bildirilmektedir:
Tevhîd, kalbi Allahu Teâlâ'dan başka şeylerden kurtarmak olduğunu
bildirmektedir:
Birinci
vazîfemiz, Ehl-i sünnet vel-cemâ’at i’tikâdını elde etmek olduğu
bildirilmektedir:
Mübtedî ile müntehînin cezbeleri arasındaki farkı bildirmektedir:
Peygamberlerin en üstünü olan Muhammed aleyhisselâma uymağa teşvîk eylemektedir:
Gittiğimiz yolun yedi basamak olduğu bildirilmektedir:
Kalbin selâmeti,
mâsivâyı unutmakta olduğu bildirilmektedir:
Başlangıçta, kalp
hisse bağlıdır. Sona varınca, bu bağlılığın kalmadığı bildirilmektedir:
Allah adamlarına
dil uzatmanın felâket olduğunu bildirmektedir:
Olgun olan bir
büyüğün sohbetinde bulunmağı övmektedir:
Cem’iyyet sahiplerinin sohbetinde bulunmak lâzım olduğu bildirilmektedir:
Bu yolun yedi adım olduğu ve sevilenlerden birkaçının altıncı adıma eriştikleri bildirilmektedir:
Yüksekleri istemek, ele geçenlerle oyalanmamak lâzım olduğu bildirilmektedir:
Bir farzın elden kaçmasına sebep olan nâfile ibâdet, hac bile olsa, hiçbir şeye yaramayacağı bildirilmektedir:
Yolluk bulunması,
haccın vücûbunun şartıdır. Yol parası olmadan hacca gitmek, başka vazîfeler
yanında vakit kaybetmek olduğu bildirilmektedir:
Âlem-i sağîr ve âlem-i kebîrin, Allahu Teâlâ'nın isimlerinin ve sıfatlarının görünüşü olduğunu ve Allahu Teâlâ'nın kendisi ile hiçbir münâsebeti
bulunmadığını ve
yalnız Onun mahlûku olduklarını bildirmektedir:
Tâlibin bâtıl, bozuk ma’bûdlardan kurtulması, hak, doğru ma’bûdu düşünmesi ve hâtırına gelen her şeyi de kovması bildirilmektedir:
Anaya babaya hizmet, her ne kadar sevap ise de, hakîkî matlûba kavuşmak yanında, boşuna uğraşmak olur. Hattâ günâh olduğu bildirilmektedir:
Çok yükseklere
erişmeği istemelidir. Ele geçenle doymamak lâzım olduğu bildirilmektedir:
İnsanda her şeyin
bulunması, onun dağılmasına sebep olmuştur. Yine bu topluluk, onun yükselmesine
de sebep olduğu bildirilmektedir:
Çeşitli hâllerin
hâsıl olmasına kıymet verilmediği bildirilmektedir:
Hâcelerin yollarının şânını ve bu yolda reform yapanların zararlarını bildirmektedir:
Dünyâya düşkün
olanlarla arkadaşlık etmemeli. Dünyânın ne olduğunu iyi bilenlerin sohbetine
koşmak lâzım geldiği bildirilmektedir:
Fırsatı ganîmet bilmek, vakti kıymetlendirmek lâzım olduğu bildirilmektedir:
Vazîfeyi geciktirmenin zararlı olduğu bildirilmektedir:
Evliyâlık
mertebelerini bildirmektedir:
İşleri sonraya
bırakmanın ve maksada kavuşmak için çalışmayı geciktirmenin zararlı olduğu
bildirilmektedir:
Namâz kılmak
şerefinin yüksekliğini bildirmektedir ki, bunu nihâyete yetişen büyükler
anlayabilir:
Alçak dünyâyı
kötülemekte ve dünyâya düşkün olanlardan kaçınmağı bildirmektedir:
Ehlullaha dil
uzatan saygısızları, söz ile, yazı ile kötülemek câiz olduğu bildirilmektedir:
Sevenlerin
sıkıntılara, üzüntülere dayanmaları lâzım geldiği bildirilmektedir:
Bu işin temeli Muhabbet ve ihlâs olduğu bildirilmektedir:
Bu büyüklerin
nisbetinden az bir şeye kavuşulursa, bunu az görmemek lâzım geldiği
bildirilmektedir:
Gençliğin kıymetini bilmek, bunu boş yere geçirmemek lâzım olduğu bildirilmektedir:
Seyr ve sülûku
bildirmektedir:
Bu yolun
büyükleri, yolculuğa âlem-i emirden başladıkları bildirilmektedir:
Çok zikir yapmağı nasîhat etmektedir:
Bu yolun büyükleri, yolculuğa âlem-i emirden başladıkları bildirilmektedir:
Kendini kavuşmuş
sanan, bir şey elde edemez. Büyüklerin rûhlarından fâydalanmaya aldanmamalıdır.
Onlar, kendi üstâdının latîfeleridir:
Allahu Teâlâ her şeyi sebeple yaratmakta ise de, belli bir sebebe bağlanmak lâzım olmadığı bildirilmektedir:
Aranılmağa,
gönlünü vermeğe lâyık olanın ancak Vâcib-ül-Vücûd Teâlâ olduğu bildirilmektedir:
Hocalarımızın
“kaddesallahu teâlâ esrârehüm” yolunun büyüklüğü ve bu büyüklerin kullandıkları
(Yâd-i dâşt) kelimesinin ne demek olduğu bildirilmektedir:
Resûlullah'a itâ’at, Allahu Teala'ya itâ’at demek olduğu bildirilmektedir:
Mâsivâya köle olmaktan büsbütün kurtulmak, mutlak fenâ ile olduğu bildirilmektedir:
Kendinden geçmek ve kendinde ilerlemek lâzım geldiği bildirilmektedir:
Kendi aslına
dönmesini dilemektedir:
Ehlullahın sohbetinde bulunmasını dilemektedir:
Allah adamlarının
yanına giden kimsenin, kendini boş bulundurması lâzımdır. Böylece, dolu olarak
döner. Her şeyden önce, i’tikâdı düzeltmek lâzım olduğu bildirilmektedir:
Sâliklerin yaradılışlarına göre, yükseldikleri mertebeleri bildirmektedir:
Merhûm babası için sabır dilemektedir:
Tasavvuf büyüklerinin üç türlü olduğu ve her birinin hâlleri bildirilmektedir:
Tasavvuf yolunda ilerlemek, hakîkî îmâna kavuşmak için olduğu bildirilmektedir:
Mübârek Ramazân
ayının üstünlüğünü ve Kur’ân-ı kerîmin bu ayda indirildiğini ve hurma ile iftâr
etmenin müstehab olduğunu bildirmektedir:
İslâm ile küfrün
birbirinin zıddı, tersi olduğunu, İslâm düşmânlarını sevmemeği bildirmektedir:
Allahu Teâlâ'nın
feyiz ve ni’metleri, her ân, herkese gelmektedir. Bunları almak ve alamamak
arasındaki ayrılık insanlarda olduğu bildirilmektedir:
İslâmiyyetin
sâhibi Muhammed aleyhisselâm'a uyanları övmekte ve Onun islâmiyyetine uymak
istemeyenleri sevmemek, onları düşmân bilmek lâzım olduğu bildirilmektedir:
Dünyânın birkaç günlük hayâtına aldanmamağı ve bu kısa zamânda, çok zikir ederek, kalp hastalığını gidermeğe çalışmak lâzım olduğu bildirilmektedir:
Allahu Teala'ya
ibâdet etmeği ve kendi yaptığı tanrılara tapınmaktan sakınmayı dilemektedir:
Ebû Bekr-i
Sıddîk'ın yolunun yüksekliği bildirilmekte, bu yolu bozanlardan acı acı şikâyet
edilmektedir:
Mürşid-i kâmil ne zamân ve niçin lâzım olduğu bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ'nın emirlerini yapmak ve yasaklarından sakınmak lâzım olduğu gibi, insanların haklarını gözetmek ve onlarla iyi geçinmek de lâzım olduğu bildirilmektedir:
Tasavvuf yolunda olanın, Allah için, aşağılık göstermesi, kulluk vazîfelerini yapması ve islâmiyyete uyması ve sünnet-i seniyyeye yapışması ve günâhlarını görüp korkması lâzım olduğu bildirilmektedir:
Büyüklerden çok
azına bildirilmiş olan birkaç gizli bilgi açıklanmaktadır. Bu derecede, ârif
kendini islâmiyyetten dışarı sanır. Bunun sebebi ve islâmiyyete uygunluğu
bildirilmektedir:
Bir sorusuna
cevâptır:
Bu yolun
şaşkınları, uzaklık görünen yakınlık ve ayrılık sanılan vuslat ararlar. Yazılan
rü’yânın cin te’sîri ile olduğu bildirilmektedir:
Kalbin
telvînlerini ve temkînini bildirmektedir:
Dakîkaları kıymetlendirmek lâzım olduğu bildirilmektedir:
İ’tikâdı, Ehl-i
sünnet i’tikâdına göre düzeltmek lâzım olduğu bildirilmektedir:
Âlemlerin efendisine uymak lâzım geldiği bildirilmektedir:
Nasîhat
vermektedir:
Bu yolun
büyüklerinden, isimleri şaşırılan birkaçı üzerinde bilgi istemektedir:
Suâline
cevâptır:
Vesveselerden
şikâyet eden sahabeye karşı buyurulan hadîs-i şerîf açıklanmaktadır:
Nasîhat
vermektedir:
Peygamberlerin
efendisine “sallallahu aleyhi ve sellem” uymayı övmektedir:
Kalbin selâmeti
bildirilmektedir:
Sünnet-i
seniyyeye uymağı, bid’atlardan kaçınmağı istemektedir:
Kavuşturan
yolların en kısası, râbıta yapmak olduğu bildirilmektedir:
Sorularına cevap
vermektedir:
Dünyânın
güzelliğine aldanmamalı, islâmiyyetten ayrılmamalıdır:
Zikir anlatılmakta
ve lüzûmlu nasîhatler verilmektedir:
Peygamberlere
uymak lâzımdır. İslâmiyyetin emirlerinde çok kolaylık olduğu bildirilmektedir:
Bir suâline cevap
vermektedir:
Ehl-i sünnet
i’tikâdına göre inanmak lâzım olduğu, fıkıh bilgilerini öğrenmenin ehemmiyeti
bildirilmektedir:
Dîn-i İslâmı yaymağa çalışmak lâzım olduğu bildirilmektedir:
İslâmiyyeti
yaymağa çalışmak lâzım olduğu bildirilmektedir:
Tasavvuf yolunun
yedi konağı olduğu, sâlik her konakta kendinden uzaklaşıp Hak Teâlâ'ya yaklaştığı
bildirilmektedir:
Tâlih’li kimsenin,
dünyâya düşkün olmayan ve kalbi Allah sevgisi ile çarpan kimse olduğu
bildirilmektedir:
Bu zamânda, din
adamlarının, dünyâ büyükleri ile görüşmeleri güç olduğu bildirilmektedir:
Vazîfe isteğinin
kabûl olduğu bildirilmektedir:
(Nefehât) kitâbındaki bir yazıyı açıklamaktadır:
Bu mektûp, yine molla Hasen-i Kişmîrîye yazılmıştır.
Büyükleri küçük
sanarak dil uzatanları bildirmektedir:
Allahu Teâlâ, hâlinizi güzel ve kalbinizi temiz eylesin! Kıymetli mektûbunuzu
Mevlâna Muhammed Sıddîk getirdi. Allahu Teâlâ'ya hamd olsun ki, uzakta kalanları
unutmamışsınız. Görünüşte, nefsinize karşı olan sözleriniz kısaca anlaşıldı.
Nefis, emmârelik yaptığı zamân, buna karşı söylenen şeyler doğrudur. Fakat nefs,
itmînâna geldikten sonra, ona karşı gelmenin yeri yoktur. Çünki, o zamân nefis,
Hak Teâlâ'dan râzıdır. Hak Teâlâ da ondan râzıdır. Nefis beğenilmekte ve kabûl
olunmaktadır. Kıymetli olana karşı gelinmez. Onun istekleri, Hak Teâlâ'nın
istekleridir. Çünki, nefsin itmînâna kavuşması için, Allahu Teâlâ'nın ahlâkı ile
ahlâklanması lâzımdır. Artık o, mukaddes olmuş, her türlü kusûrdan temizlenmiş,
karşı durulacak yeri kalmamıştır. Kendisine bakılamayacak derecelere
yükselmiştir. Her söylediğimiz bizde kalır. Farisî beyt tercümesi:
Kendinden haberi olmayan kimse,
Nerde kaldı, başka şeyleri bile?
Çok olur ki, câhiller, nefisten hiç haberleri olmadığı için, mutmainneyi emmâre
sanırlar. Nefs-i emmâreye karşı yaptıklarını, nefs-i mutmainneye de yaparlar.
Nitekim kâfirler, Peygamberleri “aleyhimüssalavâtu vetteslîmât” başka insanlar
gibi sanıyorlar. Peygamberliğin yüksekliğine inanmıyorlar. O büyüklere
“aleyhimüssalavâtu vettehıyyât” ve onların yolunda gidenlere inanmamaktan Allahu
Teâlâ'ya sığınırız!
Bu mektûp, molla Muzaffere yazılmıştır.
Ödünç alıp
vermekteki fâizi bildirmektedir:
Ödünç verenin fazla
olarak istediği malın yalnız fâiz olduğunu söylemiştiniz. Meselâ oniki dirhem
ödemesi şartı ile on dirhem gümüş verenin aldığı gümüşten yalnız fazla olan iki
dirhemi fâiz olur, harâm olur demiştiniz. Hâlbuki, dahâ fazlasını ödemesi şartı
ile, ödünç vermek fâizdir. Ya’nî böyle olan sözleşme harâmdır. Harâm anlaşma
ile, ele geçen malın hepsi harâm olur. Meselâ, oniki dirhem ödemesi şartı ile,
on dirhem ödünç verilse, alınan oniki dirhemin hepsi harâm olur. Fâiz ile ödünç
vermek ve almak harâm olduğu, Kur’ân-ı kerîmde açıkça bildirilmiştir. İhtiyâcı
olanın da, olmayanın da, fâizle, ödünç alması harâmdır. İhtiyâcı olana, fâiz
harâm olmaz demek, Kur’ân-ı kerîmin emrini değiştirmek olur. (Kınye) kitâbı,
Kur’ân-ı kerîmin emrini değiştiremez. Lâhor şehrinin büyük âlimlerinden olan
Mevlânâ Cemâl, (Kınye)nin birçok haberleri kıymetli kitaplara uymamaktadır.
Böyle haberlerine güvenilmez buyururdu. (Kınye)nin bu yazısını, doğru kabûl etsek bile, buradaki ihtiyâç
kelimesine, zarûret ve ölüm tehlikesi ma’nâsını vermek lâzımdır. Böylece, Mâide
sûresi, dörduncü âyetinin, (Ölüme sebep olan sıkışık hâle düşen) meâlindeki
izinden istifâde edilmiş olur. Çünki, bu âyet-i kerîme, harâmlardan affolunabilecek özrü beyân buyurmaktadır. Fâiz ile ödünç almak için, her ihtiyâç
özür olsaydı, fâizin harâm edilmesine sebep kalmazdı. Çünki, fâiz ödemeği, ancak
ihtiyâcı olan kabûl eder. İhtiyâcı olmayan kimse, açıktan para vermek istemez.
Allahu Teâlâ'nın, bu yasak emri, yersiz lüzûmsuz olurdu. Allahu Teâlâ'nın
kitâbına, böyle iftirâ edilemez. Abes, yersiz, bir şey bulunması düşünülemez. Her
ihtiyâcı olanın fâiz ile para alması câiz diye, bir ân düşünsek, ihtiyaç da, bir
nevi’ zarurettir. Zarûretin dereceleri vardır. Ziyâfet vermek için, fâiz ile
para almak ihtiyâç değildir. Meyyitin bıraktığı malda meyyitin ihtiyâcı, kefen
ve cenâze masrafı olduğu kitaplarda bildiriliyor. Onun rûhu için, ziyâfet
vermeğe, ihtiyâç denilmemiştir. Meyyit, sadakanın sevâbına, herkesten çok muhtâç
olduğu hâlde, onun rûhu için yemek dağıtılmasını İslâmiyet emretmemiştir. O hâlde bunları yapmak, fâizle para almak için ihtiyâç, özür olur
mu? Ölünün ihtiyâcı kabûl edilse bile, fâizle alınan para ile pişen yemekleri
yemek helâl olur mu? Çoluk çocuğun çok olması, erkeğin askerde bulunması, özür,
ihtiyâç sanılarak, fâizle para almak câiz ve helâl olur demek, bir müslümâna
yakışmaz. Böyle belâya yakalanmış olanlara, emr-i ma’rûf ve nehy-i anil-münker
yaparak, doğru yolu göstermek lâzımdır. Bir müslümân, nasıl olur da, böyle harâm
işi yapabilir? İhtiyâçları te’mîn edecek yol çoktur. Bu zamânda, şüpheli olmayan
kazanç kalmadı diyorsunuz. Evet öyledir. Fakat elden geldiği kadar,
şüphelilerden kaçınmak lâzımdır. Tarlayı abdestsiz sürmek, tohumunu abdestsiz
ekmek, rızkın bereketini, tayyib [güzel] olmasını giderir demişlerdir.
Hindistân’da, böyle çalışan, hemen yok gibidir. Fakat, Allahu Teala, kulundan,
elinden geldiği kadar yapmasını istemektedir. Fâiz ile para alıp ziyâfet
vermekten sakınmak, herkes için kolaydır. Helâle harâm, harâma helâl diyen kâfir
olur. Fakat bu kat’î, meydânda olan helâl ve harâmlar içindir. Zan olunanlar
için değildir. Hanefî mezhebinde mubâh olan, çok şey vardır ki, şâfi’î
mezhebinde mubâh değildir. Bunun aksi de vardır. Muhtâç olduğu şüpheli olan
birinin, fâizle para alması helâl olur demeyene, açık bildirilen harâma helâl
diyemeyene dil uzatılmaz. Sapık, gerici denilmez. Helâl demesi için zorlanamaz.
Onun haklı olması dahâ kuvvetlidir. Hattâ, haklı olduğu meydândadır. Ona dil
uzatanlar haksızdır ve tehlikededir. Mevlânâ Abdulfettâh, (Fâizsiz borç almak
iyidir. Niçin fâiz ile alıyorlar?) demiş. Siz de, (Böyle söyleme. Halâlı inkâr
mı ediyorsun?) diyerek onu tekdîr etmişsiniz. Yavrum, bu sözünüz, kat’î olan
helâl için doğrudur. İhtiyâcı olanın, fâiz ile borç almasına helâl deseniz bile,
bunu yapmamak, yine dahâ iyi olur. Vera’ sahipleri, ruhsat, izin verilen şeyleri
yapmamış, herkese, azîmet yolunu göstermişlerdir. Lâhor şehrindeki müftüler,
ihtiyâcı olana câiz olur demiş ise de, ihtiyâçtan ihtiyâca fark vardır. Her
ihtiyâç, özür sayılırsa, fâizin harâm olacağı yer kalmaz. Fâizin harâm edilmesi
abes, lüzûmsuz bir emrolur. Oruç, yemîn keffâreti niyyeti ile de, fakîrleri
doyurmak için, fâiz ile borç almak câiz değildir. Fakîr doyuramayan, oruç tutar.
İslâmiyyete uymak ile, az bir takvânın bereketi ile, Allahu Teâlâ, insanın
ihtiyâcını kolaylıkla giderir. Allahu Teâlâ, takvâ sâhiplerini sıkıntılardan
kurtarır.
Bu mektûp, nakîb şeyh Seyyid Ferîde “rahmetullahi aleyh” yazılmıştır.
Âfiyet ne demek
olduğu bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ âfiyet versin! Öyle bir âfiyet versin ki, büyüklerden biri, hep duâ
eder, Allahu Teâlâ'dan bir günlük âfiyet isterdi. Adamın biri, bu zâta, (Sen
her gün âfiyette değil misin?) dedi. (Allahu Teâlâ'dan öyle bir gün istiyorum ki,
sabâhtan akşama kadar Allahu Teâlâ'ya hiçbir günâh işlemeyeyim. Âfiyetle geçen
gün böyle olur) buyurdu. Cenâb-ı Hak, size de, böyle âfiyetli günler ihsân
eylesin!
Çok zamândan beri, Serhend şehrinde kâdî ya’nî islâm mahkemesinin hâkimi yoktur.
Bunun için, islâmiyyetin emirlerinden birkaçı yapılamamaktadır. Meselâ:
Kardeşimin çocuğu yetîmdir. Babasından kendisine mîrâs mal kalmıştır. (Vasî)si
yoktur. İslâmiyyetin izni olmadan bu mal kullanılamamaktadır. Eğer kâdî olsa,
onun izni ile iş kolaylaşır. Bunun gibi yapılamayan dahâ başka şeyler de vardır.
Bu mektûp, Perkene şehri kâdîlarına yazılmıştır.
Baş sağlığı
dilemektedir:
Merhûm hazretin ölümü acısı, her ne kadar pek şiddetli ve çok çetin ise de,
fakat kul için, sâhibinin işinden râzı olmaktan başka çâre yoktur. İnsan, bu
dünyâda kalmak için yaratılmadı. Dünyâda iş yapmak, çalışmak için yaratıldık.
Çalışmalıyız! Çalışıp da, kazanıp da ölen bir kimse için korkacak bir şey yoktur.
Hattâ, böyle ölmek, bir devlet ele geçirmektir. Ölüm bir köprü gibidir.
Sevgiliyi sevgiliye kavuşturur. Ölmek, felâket değildir. Öldükten sonra, başına
gelecekleri bilmemek felâkettir. Ölülere, duâ ile, istiğfâr etmekle, onun için
sadaka vermekle yardım etmek, imdâtlarına yetişmek lâzımdır. Resûlullah
“sallallahu aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ölünün mezârdaki hâli, imdât diye
bağıran, denize düşmüş kimseye benzer. Boğulmak üzere olan kimse, kendisini
kurtaracak birini beklediği gibi, meyyit de, babasından, anasından, kardeşinden,
arkadaşından gelecek bir duâyı gözler. Kendisine, bir duâ gelince, dünyânın
hepsi kendine verilmiş gibi sevinmekten dahâ çok sevinir. Allahu Teâlâ,
yaşayanların duâları sebebi ile, ölülere dağlar gibi çok rahmet verir. Dirilerin
de, ölülere hediyesi, onlar için duâ ve istiğfâr etmektir).
Kıymetli mektûbunuz geldi. Hava çok soğuk olduğundan biz fakîrler sıkıntıya
düştük. Yoksa kendimiz gelecektik. Mektûbumuz biraz sert oldu. İnşâallahu teâlâ
faydası görülür. Dahâ yazarak başınızı ağrıtmış olmayalım. Sevdiğimiz kâdî
Hasen'e ve yanınızda bulunan kıymetli kimselere çok duâ ederiz. Her işinizde, Hak
Teâlâ'dan râzı olup şükür edesiniz!
Seslendi ol müezzin, durdu kâmet eyledi,
Kâ’be'ye döndü yüzün, hem de niyyet eyledi.
Duyunca ehl-i îmân, hürmet ile dinledi,
Sonra, namâza durup, Rabbe kulluk eyledi.
Bu mektûp, Hakîm Abdulkâdir'e yazılmıştır.
Hasta iyi
olmadıkça, gıdânın ona fayda vermeyeceği bildirilmektedir:
Tabîpler diyor ki, hasta perhîz yapmalıdır. İyi olmadan önce ona gıdâ iyi
gelmez. Yağlı kuş eti bile böyledir. Hattâ hastalığını arttırır. Fârisî mısra’
tercemesi:
Hastanın yediği hastalığı arttırır!
Bunun için, önce hastayı iyi etmeyi düşünmek lâzımdır. Bundan sonra, uygun gıdâ
vererek, eski kuvvetli hâline kavuşturulması düşünülür.
Bunun gibi, (Kalplerinde hastalık vardır) meâlindeki âyet-i kerîmede bildirilen
kalp hastalığına yakalanmış olanların hiçbir ibâdeti ve tâ’ati fayda vermez,
belki zarar verir. (Çok Kur’ân-ı kerîm okuyanlar vardır ki, Kur’ân-ı kerîm
bunlara la’net eder) hadîs-i şerîfi meşhûrdur. (Çok oruç tutanlar vardır ki,
onun oruçtan kazancı, yalnız açlık ve susuzluktur) hadîs-i şerîfi de sahîhtir.
Kalp hastalıklarının mütehassısları olan tasavvuf büyükleri de, önce hastalığın
giderilmesi için yapılacak şeyleri emir buyururlar. Kalbin hastalığı, Hak
Teâlâ'dan başkasına tutulması, bağlanmasıdır. Belki, kendisine bağlanmasıdır.
Çünki herkes, her şeyi kendi için ister. Çocuğunu sevmesi, kendini sevdiği
içindir. Malı, mevkiyi, rütbeyi hep kendi için ister. Onun ma’bûdu, tapındığı
şey, kendi nefsidir. Nefsinin istekleri arkasında koşmaktadır. Kalp, bu
bağlılıklardan kurtulmadıkça, insanın kurtulması çok güç olur. Bundan
anlaşılıyor ki, aklı başında olan ilim adamları ve kalbi uyanık olan fen
adamları, her şeyden önce, bu hastalığın giderilmesini düşünmelidirler. Fârisî
mısra’ tercemesi:
İçerde kimse varsa, bir söz yetişir!
Bu mektûp, Muhammed Sâdık-ı Kişmîrîye yazılmıştır.
Bu yolun
büyüklerini tanımak ve sevmek Allahu Teâlâ'nın en büyük ni’metlerinden olduğu
bildirilmektedir:
Aşırı sevgi ve tâm bağlılıkla yazılmış olan güzel mektûbunuz geldi. Bundan
dolayı, Allahu Teâlâ'ya hamd ve şükür olsun! Bu yolda olanları tanımak ve sevmek,
Allahu Teâlâ'nın ni’metlerinin en büyüklerindendir. Hangi mes’ûd kimseyi acabâ bu
ni’metlerle şereflendirirler? Şeyh-ul-islâm Abdullah-i Ensârî Hirevî
“kaddesallahu teâlâ esrârehül’azîz” buyuruyor ki, (Yâ Rabbî! Dostlarını öyle
yaptın ki, onları tanıyan sana kavuşuyor ve sana kavuşmayan, onları tanımıyor!).
Bu büyüklere düşmanlık etmek, sonsuz ölüme sürükleyen bir zehirdir. Onları
incitmek, sonsuz felâketlere sebep olur. Allahu Teâlâ bizi ve sizi bu belâya
düşmekten korusun! Şeyh-ul-islâm yine buyurdu ki, (Yâ Rabbî! Her kimi felâkete
düşürmek istersen, onu bizim üzerimize atarsın). Fârisî beyt tercemesi:
Hakkın ve hak adamlarının yardımı olmadan,
Melek de olsa, kurtulamaz yüz karalığından.
Allahu Teâlâ'nın size yeniden ihsân etmiş olduğu bu tevbeyi ve bu yola kavuşmağı
büyük ni’met biliniz! Bu yolda ilerlemek için Allahu Teâlâ'ya yalvarınız! Allahu
Teâlâ, doğru yolda olanlara ve Muhammed Mustafâ'nın “sallallahu
aleyhi ve sellem” izinde gidenlere selâmet versin!
Bu mektûp, yine Muhammed Sâdık-ı Kişmîrîye yazılmıştır.
Evliyânın
kerâmetlerini bildirmektedir:
Hak Subhânehu ve Teâlâ, Evliyâya inanmakla ve bu yüksek insanları sevmekle,
hepimizi şereflendirsin!
İçinde birkaç suâl bulunan mektûbunuz geldi. Denemek ve üzmek için yapılan suâl,
cevâp vermeğe değmez ise de, belki faydalı olur düşüncesi ile cevâp veriyorum.
Birisi anlamazsa da, anlayanlar çok şey öğrenir.
Suâl: Eskiden gelmiş geçmiş Velîlerde çok kerâmetler, hârikalar hâsıl olmuştu.
Zamânımızdaki büyüklerde ise az görülmektedir. Bunun sebebi nedir? diyorsunuz.
Cevâp: Bu suâli sormanız, zamânımız büyüklerinde hârikalar az görülüyor diyerek
bunları küçültmek düşüncesi ile oldu ise, şeytânın aldatmasından Allahu Teâlâ'ya
sığınırız. Sözün gelişinden düşüncenizin öyle olduğu anlaşılıyor. Şeytânın
şerrinden Allahu Teâlâ'ya sığınınız!
Velî olmak için, bir insandan hârikaların, kerâmetlerin meydâna gelmesi şart
değildir. Hâlbuki, Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” mu’cize göstermesi lâzımdır.
Bununla berâber, Evliyânın hemen hepsinde, kerâmet görülmüştür. Kerâmet
göstermeyen Velî pek azdır. Bir Velîden, çok kerâmet meydâna gelmesi, onun
üstünlüğünü göstermez. Evliyânın birbirinden üstünlüğü, Allahu Teâlâ'ya dahâ
yakîn olmalarına bağlıdır. Dahâ yakîn olan bir Velî, pek az kerâmet sâhibi
olabilir. Allahu Teâlâ'dan dahâ uzak olan bir Velî, dahâ çok kerâmet, hârika
gösterebilir. Bu ümmetin sonradan gelen Evliyâsında, o kadar çok kerâmetleri
olanlar görülmüştür ki, Ashâb-ı Kirâmın “rıdvânullahi aleyhim” hiç birinde,
bunun yüzde biri bile, meydâna gelmemiştir. Hâlbuki, Evliyânın en yükseği, en
aşağı derecede olan bir Sahâbînin “radiyallahu anh” derecesine yetişemez.
Görülüyor ki, Evliyâyı ve onların üstünlüğünü anlayabilmek için, kerâmetlerine,
hârikalarına bakmak, câhillik, kısa görüşlülük olur. O kimsede, o büyüklerin
yollarına katılabilmek kâbiliyetinin az olduğunu gösterir. Peygamberlerin ve
Velîlerin feyiz ve bereketlerine, ancak onlara uymak kâbiliyetinde olanlar
kavuşabilir. Kendi düşüncelerine, hayâllerine uyanlar, kavuşamaz. Ebû Bekr-i
Sıddîk “radiyallahu anh”, uymak kâbiliyeti sebebi ile, Peygamberimize
“sallallahu aleyhi ve sellem” bir şey sormadan inanıverdi. Ebû Cehilde bu kuvvet
bulunmadığından, o kadar alâmet ve mu’cizeler gördüğü hâlde, Peygamberliğe
inanmak sa’âdeti ile şereflenemedi. Sûre-i En’amda, (Senin Peygamber olduğunu
belirten, açık alâmetlerin hepsini görseler, yine inanmazlar. Yanına geldikleri
zamân, terbiyesizlik yapar, mübârek kalbini incitirler ve bu Kur’ân, eskiden
kalma hikâyeler, masallardır, derler) meâl-i şerîfteki âyet-i kerîme, böyle
tâli’sizleri bildirmektedir.
Peygamber “sallallahu aleyhi ve sellem” zamânına yakîn zamânlardaki evliyânın,
az kerâmet gösterdiğini, bütün ömürlerinde üç-beş hârikadan başka görülmediğini
söyledik. Cüneyd-i Bağdâdînin on kerâmeti bile işitilmemiştir. Hak Teâlâ, kelîmi
olan, Mûsâ aleyhisselâma dokuz mu’cize verdiğini bildirmektedir. Bunlar,
düşmanlara karşı olan hârikalardır. Yoksa, Peygamberlerden ve Evliyâdan her
sâatte, hârikalar meydâna gelmektedir. Düşmanları bilse de, bilmese de,
hârikaları güneş gibi görülmektedir. Fârisî mısra’ tercemesi:
Kör göremezse, güneşin kabâhati ne?
Suâl: Temiz olan tâliplerin, keşf ve müşâhede ettikleri şeylere, şeytân bir şey
karıştırabilir mi? Karıştırabilirse, bunu ayırdetmek nasıl olur? Karıştıramaz
ise, keşf ve ilhâm ile elde edilen bilgilerin, ba’zısının yanlış olması
nedendir?
Cevâp: Her şeyi doğru olarak ancak Allahu Teâlâ bilir. Bilgisini şeytânın
karıştırmadığı kimse yoktur. Peygamberlere bile karışabileceği, hattâ karıştığı
hâlde, Evliyâya karışmaz olur mu? Nerde kaldı ki, acemi tâliplere karışmasın. Şu
kadar var ki, Peygamberlere “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” şeytânın
karıştırdığı, haber verilir ve yanlış doğrudan ayırdolunur. Nitekim Hâc
sûresinde, (Allahu Teâlâ, şeytânın karıştırdığını değiştirir. Sonra kendi
âyetlerini, sağlam olarak bildirir) meâlindeki âyet-i kerîme, bunu beyân
etmektedir. Evliyâya, şeytânın karıştırdığını haber vermek lâzım değildir. Çünki
Velîler, Nebîlerin izinde yürümektedir. Bunlar, Peygamberlerin bildirdiğine
uymayan buluşlarını red ederler, kıymet vermezler. Fakat, Peygamberin dîninin
bildirmediği, doğru veyâ yanlış demediği bilgilerin doğrusunu, eğrisinden
ayırmak güçtür. Çünki ilhâm zannîdir, şüphelidir. Fakat, doğru ilhâmları
eğrilerinden ayıramamak, Velîler için, bir kusûr olmaz. Çünki dünyâ ve Âhiret sa’âdetlerine kavuşmak, islâmiyyete uymakla olur. İslâmiyyetin bildirmediği
şeyler, ehemmiyetli değildir. İnsanlara, ehemmiyetsiz şeyleri yapmak emrolunmadı.
Keşf ve ilhâmlarda yanlışlık, yalnız şeytân tarafından gelmez. Çok def’a, şeytân
hiç karışmadan, hayâlde, doğru olmayan ba’zı şeyler hâsıl olur. Meselâ, ba’zan
Peygamberimizi “sallallahu aleyhi ve sellem” rü’yâda görüp, ba’zı şeyler
öğrenenler oluyor ki, bu öğrendikleri, kitâplara uymamaktadır. Hâlbuki, bu
rü’yâlara şeytânın karışmadığı meydândadır. Çünki şeytânın, her ne sûretle
olursa olsun, Peygamber “sallallahu aleyhi ve sellem” efendimizin şekline
giremeyeceğini, âlimlerimiz bildirmektedir. İşte, böyle rü’yâlarda, hayâl,
yanlış şeyleri, doğru gibi göstermektedir.
Suâl: Evliyânın kerâmeti ile, kâfirlerde hâsıl olan istidrâç birbirine benziyor.
Acemî bir tâlip, bir hârikulâde görünce, bir Velînin “rahmetullahi aleyh”
kerâmeti, veyâhut bir yalancının istidrâcı mı olduğunu nasıl ayırdedebilir?
Cevâp: Bunu ayıracak, tâlibin vicdânıdır. O kimse ile konuşunca, tâlibin
kalbinde, dünyâ sevgisi azalıp, Allahu Teâlâ'ya bağlılığı artarsa onun, kerâmet
sâhibi bir Velî olduğunu anlar. Eğer böyle olmazsa, istidrâç gösteren bir
yalancı olduğu anlaşılır. Onun sözleri ile, kalbinde bir değişiklik duymayan
kimse, hayvan gibi olan câhil bir kimsedir. Hevesi olan, isteği bulunan tâlib,
kalbindeki bu değişikliği, çok güzel sezer. Bu seçilmiş, nûrlu insanlar,
câhillerin duymamasına ehemmiyet vermez. Çünki rûhu hasta, (Basîreti), kalp
gözü kör olanlar, duygusuz olur. Kalpteki bu değişikliğini anlamaktan dahâ mühim
ve dahâ lüzûmlu birçok bilgilerden, bu câhillerin haberi yoktur. (Velî olmak
için, Allahu Teâlâ'nın ahlâkı ile ahlâklanmalıdır) demişlerdir. Ya’nî Allahu
Teâlâ'nın sıfatlarına uygun sıfatlar Evliyâda hâsıl olur. Fakat, bu benzerlik,
yalnız ismtedir ve uygunluk, sıfatların topluluğundadır. Yoksa, sıfatların
husûsiyetlerinde berâberlik olamaz. (Allahu Teâlâ'nın ahlâkı ile ahlâklanınız)
emrini anlatırken, Hâce Muhammed Pârisâ “kuddise sirruh”, (Tahkîkât) ismindeki
fârisî kitâbında buyuruyor ki, (Allahu Teâlâ'nın bir ismi, (Melik)dir. Bu,
her şeye hâkim, gâlib demektir. Tâlip tasavvuf yolunda ilerlerken, kendi nefsine
hâkim, gâlib olur ve başkalarının kalplerine te’sîr etmeğe başlarsa, bu sıfat
ile ahlâklanmış olur. Allahu Teâlâ'nın bir ismi de, (Semî’)dir. Ya’nî işiticidir.
Tâlip, doğru sözü herkesten kabûl eder ve gizli hakîkatleri, cân kulağı ile
duyarsa, bu sıfatla, huylanmış olur. Bir sıfatı da, (Basîr)dir. Ya’nî, Allahu
Teâlâ, her şeyi görür. Tâlibin kalp gözü açılır ve ferâset ışığı ile, kendi
ayıplarını ve başkalarının iyi huylarını görürse, ya’nî başkalarını kendinden
dahâ üstün görürse ve Allahu Teâlâ'nın her ân gördüğünü, göz önünde bulundurarak,
hep Allahu Teâlâ'nın beğendiği şeyleri yaparsa, bu sıfatla huylanmış olur. Bir
sıfatı da, (Muhyî)dir. Ya’nî Allahu Teâlâ dirilticidir. Tâlip, unutulmuş
sünnetleri canlandırır, meydâna çıkarırsa, bu sıfatla, sıfatlanmış olur. Bir
sıfatı da Mümîtdir. (Mümît), öldurücü demektir. Tâlip, sünnetlerin yerine
yerleşmiş olan, bid’atleri men’ eder, yok ederse, bu sıfatla sıfatlanmış olur.
Bütün sıfatlar, bunlar gibidir). Câhiller, bu ahlâklanmayı başka türlü anlamış
ve yoldan çıkmıştır. Velîler, ölüleri diriltir, gayb olan şeyleri bilir
sanmışlar. Böyle, dahâ nice bozuk düşüncelere saplanmışlardır. Hâlbuki ba’zı
zanlar, günâhtır.
Hârika, yalnız ölüleri diriltmek, istediğini öldürmek demek değildir. İlhâm yolu
ile gelen bilgiler, kerâmetlerin en büyüğüdür. Nitekim, mu’cizelerin en
kuvvetlisi ve kıyâmete kadar kalanı Kur’ân-ı kerîm mu’cizesidir.
Gözü açmalı, iyi görmeli ki, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri ilimler,
ma’rifetler, nisan yağmuru gibi yağmaktadır. O kadar çok oldukları hâlde, hepsi
islâmiyyete uygundur. İslâmiyyetten kıl kadar ayrılanı yoktur. Bu da, hepsinin
doğru olduğuna açık bir alâmettir. Zâten, yüksek hocam Muhammed Bâkî-billah
“kuddise sirruh”, (Size ilhâm olunan ilimlerin hepsi doğrudur) buyurmuştur. Fakat
ne fayda ki, hocam hazretlerinin sözü, sizin için güvenilecek senet değildir.
Kendinize, bir de pîrini çok seven diyorsunuz. Mektûbunuzda, inât ve i’tirâz
kokusu vardı. Fakat, kıymetli bilgilerin yazılmasına sebep olduğundan, iyi oldu.
Fârisî beyt tercemesi:
Elbet bulunur, bir güzellik çirkinde;
İnci gibi görünür dişler, zencîde.
Şaşılacak şeydir ki, bundan önceki mektûbunuzda çok sevgi ve saygı
göstermiştiniz. Arka arkaya gördüğünüz iki rü’yâdan dolayı eski hâllerinizden
tevbe ettiğinizi ve bu yola sıkı bağlandığınızı ve tecdîd-i îmân ettiğinizi de
yazmıştınız. Bir ay geçmeden bu hâlinizin değiştiği anlaşılıyor ve pek çabuk
eski hâlinize döndüğünüz görülüyor. Bu gerilemeniz, o iki rü’yânın şeytânî
olduğu veyâ yanlış bir keşf olduğu düşüncesini hâsıl etmektedir. O mektûbunuz
nasıldı, bu mektûbunuz nasıldır? Fârisî beyt tercemesi:
Söyle ona, neden kötülük yapıyor?
Bana değil, kendi kendine ediyor.
Doğru yolda olanlara ve Muhammed Mustafâ'nın “sallallahu
aleyhi ve sellem” izinde gidenlere Allahu Teâlâ selâmet versin!
Bu mektûp, meyân Seyyid Ahmede yazılmıştır.
Nübüvvetin
velâyetten dahâ üstün olduğu bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ bizi ve sizi ve bütün Müslümânları Peygamberlerin efendisine “sallallahu
aleyhi ve sellem” uymaktan ayırmasın! Tasavvuf yolundakilerin büyüklerinden birkaçı,
sekir hâlinde iken, (Velâyet nübüvvetten dahâ üstündür) dedi. Birkaçı da, (Üstün
olan velâyet, Peygamberin kendi velâyetidir) diyerek, Velînin “rahmetullahi
aleyh” Nebîden dahâ üstün olacağının anlaşılmasını önlediler. Fakat, işin
doğrusu, bunun tersidir. Çünki, Peygamberin nübüvveti, kendi velâyetinden de
dahâ üstündür. Velâyet makâmlarında olanlar, göğüslerinin sıkıntısından, halk
ile birlikte bulunamıyorlar. Peygamberlikte ise, göğüsleri çok geniş olduğundan,
Hak Teâlâ ile olmaları, halk ile birlikte olmalarına ve halk ile birlikte
olmaları da, Hak Teâlâ ile olmalarına engel değildir. Peygamberlikte, yalnız
halk ile olmak yoktur. Bunun için, yalnız Hak Teâlâ ile olan velâyet, nübüvvetten dahâ üstün değildir. Allahu Teâlâ korusun, câhil insanlar yalnız
halk ile olur. Nübüvvetin şânı, şerefi bundan çok yüksektir. Bu sözümüzü iyi
anlamak, sekir sâhiplerine güç gelir. Hâlleri doğru olan büyükler, böyle olduğunu
çok iyi bilirler. Arabî mısra’ tercemesi:
Ni’mete kavuşanlara âfiyet olsun!
Ayrıca dileğimiz şudur ki, Meyân Şeyh Abdurrahîmin oğlu Şâh Abdullah ile
yakınlığımız, kardeşliğimiz vardır. Babası, çok zamân Bahâdır hânın emrinde
çalışmıştır. Oradan geliri vardı. Şimdi gözleri kuvvetten düştü. Bahâdır hânın
yanında çalışmak için oğlunu gönderdi. Bunun için sizden de bir işâret olursa,
fayda verecektir. Vesselâm.
Bu mektûp, Hakîm Sadra gönderilmiştir.
Kalbin selâmeti
ve Hak Teâlâ'dan başka şeyleri unutması bildirilmektedir:
Allah adamları “kaddesallahu teâlâ esrârehüm”, kalp hastalıklarının
tabîpleridir. Bâtın hastalıklarının giderilmesi, bu büyüklerin tedâvîsi ile
olur. Bunların sözleri ilâcdır. Bakışları şifâdır. Onlarla berâber bulunanlar
kötü olmaz. Onlar Allah adamlarıdır. Onlarla yağmur yağdırılır. Onlarla rızk
gönderilir. Bâtın hastalıklarının en kötüsü ve kalp bozukluklarının başı, kalbin
Hak Teâlâ'dan başka şeylere bağlanmasıdır. Bu bağlılıktan, büsbütün kurtulmadıkça
kalp selâmet bulamaz. Çünki Allahu Teâlâ, hiçbir yerde ortak istemez. Zümer Sûresi üçüncü âyetinde meâlen, (Biliniz ki, Allahu Teâlâ için olan din, yalnız
Onun için olan hâlis dindir) buyuruldu. Hele, şerîki, ortağı dahâ üstün tutmak,
hayâsızlığın, alçaklığın sonu olur. Allahu Teâlâ'dan başka şeyleri, Ondan dahâ
çok sevmek, Onun sevgisi hiç gibi kalmak, ne büyük hayâsızlıktır! Hadîs-i
şerîfte, (Hayâ, îmânın bir parçasıdır) buyuruldu ki, bu hayâ bildirilmektedir.
Kalbin hastalıktan kurtulmasının, ya’nî Hak Teâlâ'dan başka şeylere bağlılığı
kalmamasının alâmeti, işâreti, kalbin mâ’sivâyı büsbütün unutmasıdır. Hiçbir
şeyi
hâtırlayamamasıdır. Bir şeyi düşünmek için zorlansa, hiç düşünemez. Böyle bir
kalbin herhangi bir şeye bağlılığı olamaz. Allah adamları, ya’nî Velîler
“kaddesallahu teâlâ esrârehüm”, kalbin bu hâline (Fenâ) demiştir. Bu yolda
birinci adım budur. Sonsuz olan nûrların görünmesi ve ma’rifetlerin, hikmetlerin
gelmesi, bu zamân başlar. Fenâya kavuşmadıkça, hiçbir şey ele geçemez. Fârisî
beyt tercemesi:
Bir kimsede hâsıl olmazsa Fenâ,
Hak Teâlâ'ya yol bulamaz aslâ!
Bu mektûp, Şeyh Sadreddîn'e yazılmıştır.
İnsanın, kulluk
vazîfelerini yapmak ve Allahu Teâlâ'nın sevgisine kavuşmak için yaratıldığı
bildirilmektedir:
Hak Teâlâ sizi, yüksek insanların istediği şeylerin sonuna kavuştursun! İnsan,
kulluk vazîfelerini yapmak için ve hep Hak Teâlâ ile olmak için yaratıldı.
Bunlara da, geçmişlerin ve geleceklerin efendisine “sallallahu
aleyhi ve sellem” zâhiri ve bâtını tâm uydurmadıkça,
kavuşulamaz. Allahu Teâlâ, bizim ve sizin sözlerimizi ve işlerimizi ve zâhirlerimizi ve
bâtınlarımızı ve ibâdetlerimizi ve i’tikâtlarımızı, o yüce Peygambere “sallallahu
aleyhi ve sellem” uygun yapmakla şereflendirsin! Âmîn
yâ Rabbel’âlemîn. Fârisî beyt tercemesi:
Allah'tan başka her neye tapınsa, hepsi hiçtir.
Yazıklar olsun ol kimseye ki, bir hiç iledir.
Hak Teâlâ'dan başka olarak özenilen her şey, ma’bûd olur. Hak Teâlâ'dan başkasına
ibâdet etmekten kurtulmak için, Ondan başka hiçbir şeye özenmemek, hiçbir şeyin
arkasına düşmemek lâzımdır. Âhireti, Cennet ni’metlerini istemek de, böyledir.
Bunları istemek, her ne kadar sevâp ise de, mukarreblerce günâh sayılır.
Âhiretteki şeyleri istemek böyle olunca, dünyâ işlerine düşkün olmanın neye
varacağını anlamalıdır. Çünki dünyâ, Hak Teâlâ'nın sevmediği şeylerdir. Dünyâdaki şeyleri
yarattığından beri onlara hiç kıymet
vermemiştir. Allahu Teâlâ'nın sevmediği şeyleri sevmek, günâhların başıdır.
Bunlara düşkün olanlar, arkalarında koşanlar merhametten uzak olur. Hadîs-i
şerîfte, (Dünyâ mel’ûndur ve dünyâda olan şeylerden Allah için yapılmayanlar
mel’ûndur) buyuruldu. Allahu Teâlâ, hepimizi dünyânın ve dünyâda olanların
şerrinden, zararlarından korusun. Sevgili Peygamberi ve geçmişlerin,
geleceklerin efendisi Muhammed aleyhisselâmın hürmetine duâmızı kabûl buyursun!
Vesselâm, vel-ikrâm.
Bu mektûp, Şeyh Hamîd-i Sunbülî'ye yazılmıştır.
Tevhîd, kalbi
Allahu Teâlâ'dan başka şeylerden kurtarmak olduğunu bildirmektedir:
Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Onun seçtiği kullarına selâmet olsun! (Tevhîd) kalbi
Allahu Teâlâ'dan başka şeylere bağlanmaktan kurtarmak demektir. Kalbi mâ-sivâya
çok az bile olsa, bir bağlılığı bulunan kimse, tevhîd sâhibi olamaz. [(Mâ-sivâ),
Allahu Teâlâ'dan başka şeylerin hepsi demektir.] Bu ni’meti elde etmeden önce,
vâhid, birdir demek ve vâhid bilmek, huzûr sâhiplerine göre boş lâf olur. Evet,
îmân etmiş olmak için, vâhid demek ve vâhid bilmek lâzımdır. Fakat bu, Allahu
Teâlâ'dan başka tapınacak hiçbir şey yoktur, demektir. Allahu Teâlâ'dan başka
hiçbir şey var değildir demekle, onun arasındaki başkalık meydândadır. Tasdîk,
îmân, ilimle olur. Vicdânla anlamak ise bir hâldir. Bu hâle kavuşmadan önce,
bunun üzerinde konuşmak doğru olmaz. Büyükler arasında, bu hâlden söz edenler,
şu ikisinden biridirler: Yâ kendilerini hâl kaplayarak örtülmüşlerdir. Bunun
için, sorguya çekilmez, suçlanmazlar. Yâhut, hâllerini başkalarına örnek olmak
için bildirmişlerdir. Böylece, başkaları, kendi hâllerini, bu büyüklerin hâlleri
ile ölçerek, doğru olup olmadıklarını anlasınlar. Bu ikisinden başka sebeple,
hâlini, sırrını açıklamak yasaktır. Hak Teâlâ, o büyüklerin hâllerinden az
bir şey, biz yabancılara da ihsân eylesin! Muhammed Mustafâ'nın sünnet-i
seniyyesine yapışmakla şereflendirsin “alâ masdarihessalâtü vesselâmü vettehıyye”!
Sevgili Peygamberi “sallallahu
aleyhi ve sellem” ve Onun Âli “radiyallahu Teâlâ aleyhim ecma’în”
hürmetleri için bu duâmızı kabûl buyursun! Âmîn! Ayrıca başınızı ağrıtayım ki,
bu duâcınızın mektûbunu getiren, meyân şeyh Abdulfettâh hâfız, olgun bir
kimsedir. Bir insan evlâdıdır. Bakacağı kimseleri çoktur. Kızlar babasıdır.
Geçim darlığından dolayı ihsân sâhiplerine baş vurmaktadır. Beklediğine
kavuşacağını umarım. Başınızı dahâ çok ağrıtmaktan çekindim.
Bu mektûp, Şeyh Abdul-Celîl-i Tehânîserîye yazılmıştır.
Birinci
vazîfemiz, Ehl-i sünnet vel-cemâ’at i’tikâdını elde etmek olduğu
bildirilmektedir:
Hak Teâlâ, zarar ziyân içinde olan bizleri, doğru oldukları müjdelenmiş olan,
Ehl-i sünnet vel-cemâ’at âlimlerinin bildirdikleri i’tikâda kavuştursun!
Beğendiği işleri yapmakla şereflendirsin! Bu iyi işleri yapmaktan hâsıl olan
hâlleri de ihsân buyursun! Kendi mukaddes makâmına çeksin! Fârisî mısra’
tercemesi:
İş budur, bundan başkası hiçtir.
Çünki, bu kurtuluş fırkasının i’tikâdı olmadan hâsıl olan hâller, vecdler,
istidrâçtan başka bir şey değildir. İnsanı harâplığa, felâkete sürüklerler. Bu
kurtuluş fırkasına uymak ni’metine kavuştuktan sonra, her ne verirlerse
seviniriz, şükür ederiz. Râzı oluruz. Tasavvuf büyüklerinden birkaçı
“kaddesallahu teâlâ esrârehüm”, kendilerini hâl ve sekir kapladığı zamân, doğru
yolun âlimlerinin bildirdiklerine uymayan bilgiler, ma’rifetler söylemişler ise
de, keşf yolu ile anladıklarını bildirmişlerdir. Bunun için, suçlu sayılmazlar.
Kıyâmette, bunlar için sorguya çekilmemeleri umulur. Bunlar ictihâdında yanılan
müçtehidler gibidirler. Onlar gibi, bunların yanılmalarına da bir sevâp verilir.
Böyle, birbirlerine uymayan bilgilerde, hep Ehl-i sünnet âlimlerinin
“rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bildirdikleri doğrudur. Çünki bunların
bilgileri, Peygamberlik kaynağından alınmıştır “alâ sâhibihessalâtü vesselâmü
vettehıyye”. Bu bilgiler, kesinlikle doğru olan vahiy ile bildirilmiştir.
Tasavvuf büyüklerinin ma’rifetleri ise, keşf ve ilhâm ile anlaşılmaktadır. Keşf
ve ilhâmın doğruluğu kesin değildir. Keşf ve ilhâmın doğru olup olmadığı, Ehl-i
sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uygun olup olmaması ile anlaşılır. Kıl ucu
kadar uygunsuzluk bulunursa, yanlış oldukları anlaşılır. İşin doğrusu böyledir.
İşin doğrusu bilindikten sonra, buna uymayan keşflerin, dalâlet, sapıklık
oldukları anlaşılır. Allahu Teâlâ, bizi ve sizi, zâhirimizi, bâtınımızı,
i’tikâdımızı, ibâdetlerimizi, Peygamberlerin efendisine “sallallahu
aleyhi ve sellem” uygun eylemekle
şereflendirsin! Size ve doğru yolda olanlara selâmet versin!
Âmîn.
Bu mektûp, Cemâleddîn Hüseyn Külâbîye yazılmıştır.
Mübtedî ile
müntehînin cezbeleri arasındaki farkı bildirmektedir:
Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Onun seçtiği, beğendiği kimselere “rahmetullahi
aleyhim ecma’în” selâm olsun! Cezbe, ya’nî çekilmek, ancak bir üst makâma olur.
Dahâ üst makâmlara çekilmez. Şühûd da böyledir. Bir makâm görülebilir. O hâlde,
kalp makâmında bulunup sulûk yapmadan, cezbedilenler, ancak kalbin üstündeki
rûh makâmına çekilirler. Allahu Teâlâ'ya cezbedilmek için, nihâyette bulunmak
lâzımdır. Ya’nî bulunduğu mertebenin üstünde başka makâm olmamalıdır.
Başlangıçta olan cezbede, bir üst makâm, ya’nî rûh [İnsanın kendi rûhu] müşâhede
edilir. Allahu Teâlâ, rûhları, kendi sûretinde yarattığı için, rûhu görünce, Hak
Teâlâ'yı görmek sanmışlardır. Rûhun, bu madde âlemi ile, bir münâsebeti,
bağlılığı olduğu için, rûhu görünce, mahlûkât aynasında, Hak Teâlâ görülüyor
demişlerdir. Böylece, ba’zıları, ma’iyyet [berâberlik] var sanmıştır.
Sülûkun sonuna varmadıkça ve orada (Fenâ-i mutlak) hâsıl olmadıkça, Hakkın
şühûdu mümkün değildir. Fârisî beyt tercemesi:
Bir kimseye, nasîp olmazsa Fenâ,
Bulamaz yol, o makâma aslâ!
Hakkın şühûdunda, bu âlemin hiç münâsebeti yoktur. Şühûd-i rûh ile, şühûd-i Hak
arasındaki fark şudur ki, bu âlem ile herhangi bir bakımdan münâsebeti
bulunursa, (Şühûd-i Hak) değildir. Eğer hiç münâsebeti yok ise, (Şühûd-i
ilâhî)dir. Başka kelime bulunamadığı için, şühûd denilmiştir. Yoksa, bu görmek
değildir. Anlaşılamayan, anlatılamayan bir hâldir. Bîçûn için olan şeyler,
bilinen diller ve kelimelerle anlatılamaz. Vesselâm!
Bu mektûp, sofî Kurbana yazılmıştır.
Peygamberlerin en
üstünü olan Muhammed aleyhisselâma uymağa teşvîk eylemektedir:
Cenâb-ı Hak, hepimizi, dünyâ ve Âhiretin efendisi ve bütün insanların her
bakımdan en yükseği ve en iyisi olan, Muhammed Mustafâ'ya “sallallahu aleyhi ve sellem” tâbi’ olmak sa’âdetiyle şereflendirsin! Çünki
Cenâb-ı
Hak, Ona tâbi’ olmağı, Ona uymağı çok sever. Ona uymanın ufak bir zerresi, bütün
dünyâ lezzetlerinden ve bütün Âhiret ni’metlerinden dahâ üstündür. Hakîkî üstünlük,
Onun sünnet-i seniyyesine tâbi’ olmaktır ve insânlık şerefi ve meziyyeti, Onun
islâmiyyetine uymaktır.
Meselâ, Ona uyan bir kimsenin, gün ortasında bir parça uyuması, ona uymaksızın,
birçok geceleri ibâdetle geçirmekten, kat kat dahâ kıymetlidir. Çünki (Kaylûle
etmek) ya’nî öğleden önce biraz yatmak, âdet-i şerîfesi idi. Meselâ, Onun
dîninin emrettiği için, bayram günü oruç tutmamak ve yiyip içmek, Onun yolunda
bulunmayıp senelerce tutulan oruçlardan dahâ kıymetlidir. İslâmiyyetin emri ile
fakîre verilen az bir şey ki, buna zekât denir, kendi arzûsu ile, dağ kadar
altın sadaka vermekten dahâ efdaldir. Emîr-ül-mü’minîn Ömer “radiyallahu anh”,
bir sabâh namâzını cemâ’at ile kıldıktan sonra, cemâ’ate bakıp, bir kimseyi
göremeyince sordu: Ashâbı dediler ki, (Geceleri sabâha kadar ibâdet ediyor.
Belki şimdi uyku bastırmıştır). Emîr-ül-mü’minîn buyurdu ki, (Keşki bütün gece
uyuyup da, sabâh namâzını cemâ’at ile kılsaydı, dahâ iyi olurdu). İslâmiyyetten
sapıtmış olanlar, sıkıntı çekip ve mücâhede edip, nefislerini ve kötü arzûlarını
körletiyor ise de, bu dîne uygun yapmadıklarından kıymetsizdir ve hakîrdir. Eğer
bu çalışmalarına ücret hâsıl olursa, dünyâda birkaç menfa’atden ibâret kalır.
Hâlbuki, dünyânın hepsinin kıymeti ve ehemmiyeti nedir ki, bunun birkaçının
i’tibârı olsun. Bunlar, meselâ çöpçüye benzer ki, çöpçüler herkesten dahâ çok
çalışır ve yorulur. Ücretleri de herkesten aşağıdır. İslâmiyyete tâbi’ olanlar
ise, latîf cevâhir ve kıymetli elmaslar ile meşgûl olan mücevherciler gibidir.
Bunların işi az, kazançları pek çoktur. Ba’zan bir sâatlik çalışmaları,
yüzbinlerle senenin kazancını hâsıl eder. Bunun sebebi şudur ki, islâmiyyete
uygun olan amel, Hak Teâlâ'nın makbûlüdür, mardîsidir, çok beğenir.
İslâmiyyete uymayan şeylerin hiçbirisini Hak Teâlâ sevmez, beğenmez. Sevilmeyen,
beğenilmeyen şeye sevâp verilir mi? Belki cezâya sebep olur. Bu incelik, dünyâ
işlerinde de vardır. Biraz düşünülürse anlaşılır. O hâlde, sa’âdet-i ebediyyeyi
ele geçirten sermâye, Peygamberimizin “sallallahu aleyhi ve sellem” dînine
yapışmaktır. Bütün zarar ve fesâdların başı, islâmiyyetten ayrılmaktır.
Vesselâm.
Bu mektûp, Molla Abdulhak-ı Dehlevîye “rahmetullahi aleyh” yazılmıştır.
Gittiğimiz yolun
yedi basamak olduğu bildirilmektedir:
Fârisî mısra’ tercemesi:
Her ne olursa olsun, dosttan konuşmak dahâ tatlı!
Bizim gitmekte olduğumuz yol, yedi adımdır. İki adımı (Âlem-i halk)dadır. Ya’nî,
madde âleminde, ölçü âlemindedir. Beş adımı (Âlem-i emir)dedir. Ya’nî maddesiz, ölçüsüz âlemdedir. Âlem-i emirde olan birinci adım atılınca, (Tecellî-yi ef’âl)
hâsıl olur. İkinci adımda, (Tecellî-yi sıfat) hâsıl olur. Üçüncü adımda,
(Tecelliyât-i zâtiyye) hâsıl olmağa başlar. Sonra ve dahâ sonra, ilerledikçe, bu
tecellîler artar. Tasavvuf yolunda ilerleyenler, bu sözlerimizin ne demek
olduğunu dahâ iyi anlar. Bütün bu ni’metlere, ancak geçmişlerin ve geleceklerin
en üstününün “sallallahu
aleyhi ve sellem” yolunda,
izinde gitmekle kavuşulabilir. Bu yol, iki adımdır, diyenler de vardır. Bunlar,
(Âlem-i halk) için birinci adım, (Âlem-i emir) için ikinci adım demişlerdir. İşi
kolay anlatmak için, sözü kısaltmışlardır. İşin doğrusu, Allahu Teâlâ'nın yardımı
ile, yukarıda bildirdiğimizdir.
Bu mektûp, Molla Abdulvâhid-i Lâhorîye yazılmıştır.
Kalbin selâmeti,
mâ-sivâyı unutmakta olduğu bildirilmektedir:
Kıymetli kardeşimin mektûbu geldi. Kalbin selâmeti için yazdıklarınız anlaşıldı.
Evet, kalbin selâmeti, onun mâ-sivâyı unutmasına bağlıdır. Öyle ki, zorla
hâtırlatmak isteseler, hâtırlayamamalıdır. Bu hâle (Fenâ-i kalp) denir. Bu yolun
birinci basamağı, bu Fenâya kavuşmaktır. Bu Fenâ velâyet derecelerine
kavuşulacağının müjdecisidir. Sâlikler, yaradılışlarındaki uygunluklara göre,
çeşitli derecelere yükselirler. Çok yükselmek istemeli, bunun için çok
çalışmalıdır. Çocuklar gibi, yolda önüne çıkan kozalaklara, cam parçalarına
bağlanıp kalmamalıdır. Hadîs-i şerîfte, (Allahu Teâlâ, yüksek şeylere kavuşmak
isteyenleri sever) buyuruldu. Dünyâ işleri ile çok uğraşmakta, dünyâ işlerine
gönül bağlamak korkusu vardır. Kalbin selâmete kavuşmasına da sakın
aldanmayınız! Yine geri dönebilir. Dünyâ işleri ile, elden geldiği kadar az
uğraşınız ki, dünyâya gönül bağlamak tehlikesine düşmeyesiniz! Dünyâya düşkün
olmak felâketinden Allahu Teâlâ'ya sığınırız. Dünyâya gönül bağlamamış olan fakîr
bir çöpçü, gönlünü dünyâya kaptırmış olan koltuktaki zenginden kat kat dahâ
kıymetlidir. Birkaç günlük yaşamakta dünyâya gönül vermemek, hiçbir şeye düşkün
olmamak için çok uğraşınız! Dünyâya düşkün olmaktan ve dünyâya düşkün olanlardan,
aslandan kaçmaktan dahâ çok kaçmalıdır.
Bu mektûp, molla Yâr Muhammed Kadîm-i Bedahşîye yazılmıştır.
Başlangıçta, kalp
hisse bağlıdır. Sona varınca, bu bağlılığın kalmadığı bildirilmektedir:
Mevlânâ Yâr Muhammed bizi unutmamış. Kalp, çok zamân his organlarına bağlıdır.
Duygu organlarından uzak olanlar, kalpten de uzak olur. Hadîs-i şerîfte, (Göz
görmeyince, gönülden de uzak olur) buyuruldu. Bu hadîs-i şerîf, kalbin duygu
organlarına bağlı bulunduğu mertebeyi göstermektedir. Tasavvuf yolunun
nihâyetine varılınca, kalbin his organlarına bağlılığı kalmaz. Histen uzak
olmak, kalbin yakın olmasını bozmaz. Bunun içindir ki, tasavvuf büyükleri,
başlangıçta ve yolda olanların, olgun şeyhin yanından ayrılmalarına izin
vermemişlerdir. (Bir şeyin hepsi yapılamazsa, hepsini de elden kaçırmamalıdır!).
Bu söze uyarak bulunduğunuz yolu değiştirmeyiniz! Uygunsuz kimselerle arkadaşlık
etmekten, elden geldiği kadar sakınınız! Meyân şeyh Müzzammil'in yanınıza
gelmesini, sa’âdete kavuşmanızın başlangıcı biliniz! Onun sohbetinde, yanında
bulunmağı büyük ni’met biliniz! Vakitlerinizin çoğunu onun yanında geçiriniz!
Çünki kendisi, ele az geçen ni’metlerdendir. Vesselâm!
Bu mektûp, molla Kâsım Alî Bedahşîye yazılmıştır.
Allah adamlarına
dil uzatmanın felâket olduğunu bildirmektedir:
Bizi sevenlerden Mevlânâ Kâsım Alînin yolladığı mektûp geldi. İçindekiler
anlaşıldı. Câsiye Sûresi onbeşinci âyetinde meâlen, (İyi iş yapan, kendine
iyilik etmiş olur. Kötülük yapan da, kendine etmiş olur) buyuruldu. Hâce
Abdullah-i Ensârî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Yâ Rabbî! Her kimi kovmak
istersen, bizim üzerimize saldırtırsın!) buyurdu. Fârisî beyt tercemesi:
Korkarım ki, dertlilere gülenler,
Tardolurlar, îmânı gayb ederler.
Hak Teâlâ, bütün Müslümânları, bu fakîrlere inanmamaktan ve onlara lâf atmaktan
korusun! İnsanların efendisi hürmetine “sallallahu
aleyhi ve sellem” bu
duâmızı kabûl buyursun! Âmîn.
Bu mektûp, mîr Muhammed Nu’mân Bedahşîye yazılmıştır.
Olgun olan bir
büyüğün sohbetinde bulunmağı övmektedir:
Mîr hazretlerinin kıymetli mektûbu geldi. Bu yol, aklın ermediği, şaşırdığı bir
yoldur. Hadîs-i şerîfte, (Bir kimseye deli denilmedikçe, îmânı tâm olmaz)
buyuruldu. Aklı başından gidince, çoluk çocuğun işlerini bırakır. Şunun
bunun düşüncesini unutur. Kalbin cem’iyyetine [temizliğine] kavuşur. Dünyâya olan
bu soğukluk, sizin yaratılışınızda vardır. Fakat, bitmez tükenmez olaylar bunu
örtmüştür. Ne yapalım, bu ayrılıkta çok ilgisizlik hâsıl olduğu anlaşılıyor.
Bunu hemen düzeltmelidir. Bu güçsüzlüğü güç olarak düşününüz! Kendinizi bu
ayrılıktan kurtarınız! Allah adamlarının toparlanması, başkalarının
toparlanmaları gibi değildir. Başkalarının toparlanmasına yarayan şeyler
bunların dağılmasına sebep olur. Başkalarının dağılmasına sebep olan şeyleri
yaparak, kendinizi toparlayınız! Eğer başkalarının topluluğunda, bunlarda
cem’ıyyet hâsıl olursa, bu cem’ıyyetten korkmalıdır. Bunun zararından kurtulmak
için, Allahu Teâlâ'ya yalvarmalıdır. Kendini, başkalarının hâlleri ile
ölçmemelidir. Çünki, sona varmadan önce olan mertebelerin hepsi çeşitli
derecelerde birer noksânlıktırlar. Fârisî mısra’ tercemesi:
Dostun ayrılığı, az olsa da, az değildir!
Tasavvuf büyükleri, sona gelmeyen kimselere, tasavvufu öğretmek için izin
vermişlerdir. Bahâüddîn-i Buhârî “kaddesallahu teâlâ sirreh”, Ya’kûb-i Çerhîye
tarîkatı öğrettikden ve birkaç konak ilerlettikten sonra, (Ey Ya’kûb! Bizden
sana gelenleri, sen de başkalarına ulaştır) demişti. Böyle olmakla berâber,
kendisinden sonra, Alâ’üddînin hizmetinde bulunmasını ona emir buyurmuştu.
Kazancının çoğuna, Hâce Alâ’üddîn hazretlerinin “kuddise sirruh” hizmetinde
kavuşmuştu. Bunun içindir ki, mevlânâ Abdurrahmân Câmî’ “kuddise sirruh”,
(Nefehât) kitâbında, Ya’kûb-i Çerhîyi önce hâce Alâ’üddînin mürîdleri arasında
saymakta, ikinci olarak da hâce Nakşibend hazretlerine bağlamaktadır. Sözün
kısası, bu gönül dağınıklığının ilâcı, gönlünü Allahu Teâlâ'ya vermiş olanların
sohbetidir. Böyle olduğu çok çok bildirilmiştir.
Mevlânâ Muhammed Sıddîk'ın, fakîrler sohbetini bırakarak, ücretle askere gittiği
işitildi. Yazıklar olsun, binlerle yazıklar olsun! Bir kimseyi en yüksek
makâmdan, en aşağıya düşürmelerine yazıklar olsun! Askerlikte, gönlünü yâ
toparlayabilir veyâ toparlayamaz. Toparlayabilirse fenâdır. Eğer toparlayamazsa,
dahâ fenâdır. Yâ Rabbî! Bizlere, doğru yolu gösterdikten sonra, kalbimizi
kaydırma! Sonsuz rahmetinden bizlere serp! İyilik yapan ancak sensin. Vesselâm.
Bu mektûp, yine mîr Muhammed Nu’mâna yazılmıştır.
Cem’ıyyet
sâhiblerinin sohbetinde bulunmak lâzım olduğu bildirilmektedir:
Mîr hazretleri unutmuş olacaklar ki, bir selâm ve bir haber ile hâtırlamıyorlar.
Dünyâ hayâtı pek kısadır. Bunu en lüzûmlu şeyde kullanmak gerekir. Bu en lüzûmlu
şey de, kalbini toparlamış olanların yanında bulunmaktır. Hiçbir şey sohbet gibi
faydalı değildir. Resûlullah'ın “sallallahu aleyhi ve sellem” Ashâbı, sohbet ile,
başkalarından dahâ üstün oldular. Peygamberlerden “aleyhimüsselâm” başka
herkesten, hattâ Veysel Karânî'den ve Ömer Mervânî'den dahâ üstün oldular. Hâlbuki
Veysel Karânî ile Ömer bin Abdul’azîz bin Mervân son dereceye yükselmişler ve
sohbetten başka kemâlâtın hepsine varmışlardı. Bunun için, Hazret-i Mu’âviye'nin
yanılması, Resûlullah'ın sohbeti bereketi ile, o ikisinin doğru işlerinden dahâ
hayırlı oldu. Bunun gibi, Amr ibni Âs'ın yanlış bir işi, o ikisinin şü’ûrlu
işinden dahâ üstün oldu. Çünki bu büyükler, Resûlullah'ı görmekle ve melekle
birlikte bulunmakla ve vahyi ve mu’cizeleri görmekle, îmânları görerek inanmak
oldu. Bu saydığımız üstünlükler, bütün başka üstünlüklerin temelidir,
kaynağıdır. Ashâb-ı Kirâmdan başkası bunlara kavuşamamıştır. Veysel Karânî,
sohbetin bu üstünlüklerini bilseydi, hiçbir şey onu sohbetten alıkoyamazdı. Bu
üstünlüğe kavuşmak için her şeyi bırakırdı. Allahu Teâlâ dilediğine rahmetini
saçar. Onun ihsânı boldur. Fârisî beyt tercemesi:
İskender, âb-ı hayâta kavuşamadı,
Ni’mete kavuşmak zorla, zerle olmadı.
Yâ Rabbî! Bu dünyâda bizi O büyüklerin zamânında yaratmadın ise de, Âhirette
mahşer meydânında bizi onların arasında bulundur! Peygamberlerin efendisi
hürmetine “sallallahu
aleyhi ve sellem” bu duâmızı kabûl
buyur!
Bu mektûp, yine Mîr Muhammed Nu’mâna yazılmıştır “kaddesallahu sirrehül’azîz”.
Bu yolun yedi
adım olduğu ve sevilenlerden birkaçının altıncı adıma eriştikleri
bildirilmektedir:
Mîr hazretleri! Bol duâlarımızı okuyunuz! Çok zamândan beri hâllerinizi
bildirmediniz. Buradaki fakîrlerden de bir haber almadınız. Allahu Teâlâ'ya hamd
ve şükür ederiz ki, bu fakîrlerin hâli çok iyidir. Kısaca, bunlardan az bir şey
bildireceğim. Bizleri seven kardeşim! Bu yolun hepsi, yedi adımdır.
Sevdiklerimizden bir kısmı, işi altıncı adıma ulaştırdı. Beşinci, dördüncü
basamaklarda olanlar da vardır. Üçüncü basamakta olanlar, talebeye ders
vermektedirler. Dahâ ilerdekilerin nasıl olduklarını artık anlayınız! Yüksekleri
özlemek lâzımdır. Aşağı ve az şeylerle doymamalıdır. Dahâ çok yazmağa vaktimiz
olmadı.
Bu mektûp, molla Tâhir-i Bedahşîye yazılmıştır.
Yüksekleri
istemek, ele geçenlerle oyalanmamak lâzım olduğu bildirilmektedir:
Mevlânâ Muhammed Tâhir, bizi suçlu görmeyiniz! Mevlânâ Yâr Muhammed göç etmenin
sebebini bildirecek. Hindistân yolculuğuna karar verince gidip çoluk çocuktan
haber alınsın! Geri kalanı kavuşunca konuşuruz. Huzûr üzere olmak ve uygunsuz
kimselerle görüşmemek lâzımdır. Çok uğraşmalı! Ele geçenle oyalanmamalıdır.
Fârisî beyt tercemesi:
Cihânı parlatan nûra varmak için adım attık.
Batıyı, yıldızı, lâmbaları arkada bıraktık.
Bu zamân insanların çoğu görünüşe bakmakta ve az bir şeyle oyalanmaktadırlar.
Bunlarla birlikte bulunmak, kalbi öldurür. Aslandan kaçar gibi bunlardan
kaçmalıdır. Bulunduğunuz yolda ilerlemeğe çalışınız! Rü’yâlara o kadar kıymet
vermeyiniz! Çünki, rü’yânın yorumlayacak yerleri pek çoktur. Sakın rü’yâlara,
hayâllere bağlanıp kalmayınız! Arabî beyt tercemesi:
Sevgiliye kavuşmak ele geçer mi acabâ?
Yüksek dağlar ve korkunç tehlikeler var arada!
Vesselâm.
Bu mektûp, yine molla Tâhir-i Bedahşîye yazılmıştır.
Bir farzın elden
kaçmasına sebep olan nâfile ibâdet, hac bile olsa, hiçbir şeye yaramıyacağı
bildirilmektedir:
Akıllı kardeşim. İsmi gibi temiz olan Molla Tâhir'in kıymetli mektûbu geldi.
Kardeşim! Hadîs-i şerîfte, (Allahu Teâlâ'nın, bir kulunu sevmemesi, onun
faydasız
şeylerle uğraşmasından anlaşılır) buyuruldu. Bir farzı yapmayıp, bir nâfile
ibâdeti yapmak da, boşuna uğraşmaktır. Bunun için, ne ile vakit geçirdiğimizi
incelemeliyiz. Ne ile uğraştığımızı anlamalıyız. Nâfile ibâdet mi, yoksa farz
olan ibâdeti mi yapıyoruz? Bir nâfile hac yapmak için bir çok yasaklar, harâmlar
işleniyor. İyi düşünmelisiniz! Aklı olana bir işâret yetişir. Size ve
arkadaşlarınıza selâm ederim.
Allaha kulluk ederim, taptığım dergâh bir,
Bir lahza ayrılmadım tevhîdden Allah bir!
Bu mektûp, yine molla Tâhir-i Bedahşîye yazılmıştır.
Yolluk bulunması,
haccın vücûbünün şartıdır. Yol parası olmadan hacca gitmek, başka vazîfeler
yanında vakit gayb etmek olduğu bildirilmektedir:
Kardeşim hâce Muhammed Tâhir-i Bedahşînin kıymetli mektûbu geldi. Allahu
Teâlâ'ya
hamd ve şükür olsun ki, fakîrleri sevmekte ve bağlanmakta gevşeklik olmamış.
Ayrılık günlerinin uzaması buna yol açmamış. Bu hâliniz büyük se’âdetin
alâmetidir. Bizi seven kardeşim! Gitmeğe karâr verdiniz ve izin istediniz.
Ayrılırken, belki biz de yolda size kavuşuruz demiştik. Bunu çok istedik. Fakat,
istihâreler uygun olmadı. Bu yolculuğumuzun câiz olacağı anlaşılmadı. Bunun
için, vaz geçtik. Dahâ önce sizin gitmeniz de uygun görülmemişti. Fakat, çok
istediğiniz düşünülerek, açıkça men’ edilmedi. Yola çıkmak için, yolluk parası
bulunması şarttır. Buna gücü olmayanın hacca gitmesi, boş yere vakit geçirmek
olur. Dahâ lüzûmlu işi bırakıp da,
farz olmayan işi yapmak uygun olmaz. Bunları size birkaç mektûpta bildirmiştim.
Elinize gelip gelmedikleri bilinmiyor. Bizim sözümüz, bu kadardır. Ötesini siz
bilirsiniz. Vesselâm.
Bu mektûp, Nişâpûrlu mîr Sâlih adına yazılmıştır.
Âlem-i sagîr ve
âlem-i kebîrin, Allahu Teâlâ'nın isimlerinin ve sıfatlarının görünüşü olduğunu ve
Allahu Teâlâ'nın kendisi ile hiçbir münâsebeti bulunmadığını ve
yalnız Onun mahlûku olduklarını bildirmektedir:
Yâ Rabbî! Maddenin, basît ve bileşik cisimlerin, küçük âlem denilen insanın ve
büyük âlem denilen diğer varlıkların yapısını, hakîkatlerini, doğru olarak bize
bildir! Küçük âlem ve büyük âlem, Allahu Teâlâ'nın isimlerinin ve sıfatlarının
aynalarıdır. Onun zâtında bulunan şü’ûn ve kemâllerin görünüşleridir. Bu
âlemler, kapalı bir hazîne ve örtülmüş bir sır idi. Bunları meydâna çıkarmak
istedi. İcmâlden tafsîle getirdi. Ya’nî, bir ağacın her parçası, çekirdekte
sıkışık olarak bulunurken, hepsinin ağaç üzerinde ayrı ayrı meydâna gelmesi
gibi, her şeyi, ayrı ayrı yarattı. Kendisine ve sıfatlarına alâmet olacak
şekilde
yarattı. Ya’nî âlemin, hiçbir parçasının, Allahu Teâlâ ile, hiçbir nisbeti,
benzerliği yoktur. Yalnız, Onun mahlûkudurlar. İsimlerini, şü’ûnlarını
göstermektedirler. Âlemin Allahu Teâlâ ile birleşmiş olduğunu, Onun aynı,
benzeri olduğunu, âlemi çevirmiş, âleme sirâyet etmiş, her zerreye girmiş,
her şeyle berâber olduğunu zan etmek, Ona olan sevginin, tasavvuf sarhoşluğunun
taşkınlığını gösterir. Hâlleri, görüşleri doğru olan tasavvuf büyükleri, ayılmış
olduklarından, Allahu Teâlâ'nın, hiçbir bakımdan, bu âleme benzemediğini, yalnız
Onun mahlûku olduklarını söyler. Yalnız ilminin, ihâta ve sirâyet ettiğini ve
her şeyle berâber olduğunu bilirler. Ehl-i sünnet âlimleri de, böyle
söylemektedir. Allahu Teâlâ, o büyüklerin çalışmalarını bol bol
mükâfatlandırsın! Sôfiyye-i aliyyeden ba’zısı, Allahu Teâlâ'nın Zâtı, kendisi, bu
âlemi kaplamıştır. Bu âlemle berâberdir gibi şeyler söyleyerek, Zât-ı ilâhîyi
mahlûklara benzetiyor. Hâlbuki, Zât-ı ilâhînin hiçbir şeye benzemediğine, hattâ
zâtında, sıfat bile bulunmadığına inanmaktadırlar. Bunlara çok şaşılır. Sözleri
birbirini tutmuyor. Sözlerinin arasını bulmak için, Zât-i ilâhîde mertebeler
ayırmak, fayda vermez. Eski felsefecilerin, bozuk fikirlerini, yanlış yollardan isbâta kalkışmalarına benzer. Keşfi doğru olan büyükler “kaddesallahu
teâlâ esrârehümül’azîz”, Zât-ı ilâhîyi, hiçbir bakımdan, başkalık göstermeyen (Basît-i
hakîkî) olarak bilir. Bundan fazla olanları, isim ve sıfat sayarlar. Fârisî beyt
tercemesi:
Sevgilinin ayrılığı, az da olsa, çok acıdır,
Ufak bir kıl bile kaçsa, nâzik gözü pek acıtır.
Yukarıda bildirilenlerin iyi anlaşılması için, şu misâli yazmağı uygun
görüyorum: Büyük bir fen adamı, senelerle yaptığı tecrübelerden elde ettiği,
kıymetli bilgileri anlatmak için, harf ve sesleri kullanır. Bu harflerin ve
seslerin, anlatılan bilgi ve ma’nâlarla hiçbir benzerliği ve berâberliği yoktur.
Yalnız onların aynası gibidirler. O kıymetli bilgiler, bunlarla meydâna
çıkmaktadır. Bu harfler ve sesler, bu ma’nâların kendileridir demek yanlıştır.
Burada ihâta, ma’ıyyet yoktur. Ma’nâlar, saflıkları üzere kalmış, hiç
değişikliğe uğramamıştır. Fakat, bu ma’nâlar ile, harf ve sesler arasında,
göstermek ve gösterilmek, anlatmak ve anlatılmak bakımından bir bağlılık vardır.
Bu bağlılık, ba’zı kimselerin hayâlinde büyüyerek, başka benzerlikler hâtıra
gelir. Hakîkatte ise, hiçbir benzerlik yoktur. İşte, bu mes’elede, bu fakîrin
anladığı da böyledir. Mahlûkların ayna gibi olduğunu göstermek için, Allahu
Teâlâ, bu âlem ile birleşmiştir, berâberdir, aynıdır ve âlemi kaplamıştır gibi
şeyler söylemek, tasavvuf sarhoşluğundandır. Zât-ı ilâhînin bu âlemle hiçbir
bağlılığı, benzerliği yoktur. Onun sıfatlarını gösterdiği için (Vahdet-i vücûd)
desinler veyâ demesinler, varlık ikidir: Birisi, hakîkatte var olan Hak
Teâlâ'dır. İkincisi, zıl, gölge gibi olan mahlûklardır. Eski Yunan
felsefecilerinden Sofistâiyye [sophiste]lerin sandığı gibi, var olan birdir.
Ondan başkası, hep vehim ve hayâldir demek yanlıştır. Fârisî iki beyt tercemesi:
Onu önceden anlayınca sen,
Kendini o yana tâm bağlarsın.
Kimin zıllı olduğunu bilsen,
Gam yemezsin, kalsan veyâ ölsen!
Bu mektûp, yine mîr Sâlih Nişâpûrîye yazılmıştır.
Tâlibin bâtıl,
bozuk ma’bûdlardan kurtulması, hak, doğru ma’bûdu düşünmesi ve hâtırına gelen
her şeyi de kovması bildirilmektedir:
Mîr Seyyid kardeşim! Tâlib (Lâ ilâhe) derken, kendi içinde ve dışarda olan bütün
bozuk ma’bûdları yok etmesi ve (İllallah) derken, hak ma’bûd olarak fikrine,
vehmine gelen şeylerin hepsini de nefy etmesi, kovması lâzımdır. Hak olan bir
ma’bûdun yalnız var olduğunu düşünmeli, bundan başka hâtırına hiçbir şey
getirmemelidir. Allahu Teâlâ'nın zâtında hiçbir şey ve vücûd ya’nî var olması bile
bulunmaz. Onu, vücûddan başka olarak aramak lâzımdır. Ehl-i sünnet âlimleri
“Allahu Teâlâ onların çalışmalarına bol bol iyilikler versin!” ne güzel
söylemişlerdir. Allahu Teâlâ'nın vücûdu, zâtından başkadır, buyurmuşlardır.
Vücûdu zâttan başka bilmemek ve vücûddan başka bir şeyin varlığına inanmamak,
kısa görüşlü olmaktır. Şeyh Alâüddevle “kaddesallahu sirrehül’azîz”, (Vücûd
âleminin üstünde, Melik-il-vedûd âlemi vardır) demiştir. Bu fakîri vücûd
mertebesinden yukarı götürdüklerinde, çok zamân, o hâlde kalmıştım. Zevk ile,
vicdân ile kendimi (Mu’attala fırkası)ndan ya’nî sıfatlara inanmayanlardan
sanmıştım. Allahu Teâlâ'nın vücûd sıfatını bilmedim. Çünki, vücûd sıfatı geride
kalmıştı. Zât mertebesinde vücûdun yeri yoktu. O hâldeki îmânım, îmân-ı taklîdî
idi. Tahkîkî değildi. Sözün kısası, insanın hâtırına, hayâline gelen her şey de,
kendisi gibi mahlûktur. Mahlûklarından kendisine doğru hiçbir yol açmayan,
yalnız Onu anlamaktan âciz olmak, gücü yetememek yolunu açık bırakan Rabbimizi
tesbîh ederiz. O her ayıptan, kusûrdan, lekeden uzaktır, temizdir. (Fenâ-fillah)
ve (Bekâ-billah) denilen mertebelere varmak, mümkin vâcib olur demek değildir.
Böyle şey olamaz. Böyle şeyin olması, hakîkatleri bozmak, birbirine karıştırmak
olur. Mahlûk, sonradan yaratılmış olanlar, vâcib olamayacakları, hep var
olamayacakları için, vâcibden mümkinin eline geçen şey yalnız Onu
anlayamamaktır. Fârisî beyt tercemesi:
Ankâ avlanılmaz, tuzağı topla!
Tuzağa giren, olur yalnız hava.
Çok yüksekleri arayan tâlip, kavuşulamayacak, adı ve nişânı bulunamayacak bir
varlığı arar. Birçokları ise, kendilerinden başka olmayan varlığı aramakta, ona
yaklaşmağa, berâber olmağa uğraşmaktadır. Fârisî mısra’ tercemesi:
Onlar büyüklerdir, ben de böyleyim yâ Rab!
Geçmişiniz ve geleceğiniz hayırlı olsun!
Bu mektûp, molla Safer Ahmed-i Rûmî'ye yazılmıştır.
Anaya babaya
hizmet, her ne kadar sevâp ise de, hakîkî matlûba kavuşmak yanında, boşuna
uğraşmak olur. Hattâ günâh olduğu bildirilmektedir:
Kıymetli mektûbunuz geldi. Buraya gelemediğinizin sebebini yazıyorsunuz.
Doğrudur. Şimdiye kadar yaptığınızdan dahâ da çok yapınız. Lâzım olan hizmeti
tâm yapamadığınızı düşününüz. Ahkâf sûresinin onbeşinci âyetinde meâlen,
(İnsanlara, analarına babalarına ihsân etmelerini söyledik) buyuruldu. Lokmân
sûresinin ondördüncü âyetinde meâlen, (Bana ve anana babana şükür et!) buyuruldu.
Böyle olmakla berâber, bütün bu iyi işler, hakîkî varlığa kavuşmak yanında boş,
faydasız kalırlar. Sulûk konaklarını geçmek yanında lüzûmsuz, boş şeylerdir.
(Ebrârın iyilik olarak yaptıkları, mukarrebler yanında günâh olur) sözünü
işitmişsinizdir. [Bu sözü, şeyh Ebû Sa’îd-i Harrâz söylemiştir “kaddesallahu sirrehül’azîz”.] Fârisî beyt tercemesi:
Her ne ki güzeldir, Allah sevgisinden başka,
Hepsi câna zehirdir, şeker gibi de olsa!
Allahu Teâlâ'nın hakkı, bütün mahlûkların haklarından dahâ önce gelir. Onların
haklarını gözetmek de, Onun emri iledir. Yoksa, Onun hizmetini bırakıp da,
başkalarına hizmet etmek kimin elinden gelebilir? Bunun için, başkalarına hizmet
etmek, Ona olan hizmetlerden biri olur. Fakat, hizmetler arasında çok fark
vardır. Tarlayı surenler ve ekini biçenler de, pâdişâhlara hizmet etmektedir.
Fakat, sarâyda olanların yaptıkları hizmetlerin şerefi başkadır. Bunların
yanında, tarlayı sürmek ve ekini biçmek gibi şeyler söylemek, suç bile olur. Her
işin karşılığı, o işin kıymetine göre ölçülür. Tarla surenler, sabâhtan akşama
kadar ter içinde çalışır. Buna karşılık, az bir şey alır. Mukarrebler ya’nî
sultâna yakın olanlar ise, her sâatte yüzlerce lira alırlar. Böyle olmakla
berâber, bunların bu paralarda hiç gözleri yoktur. Gözleri, gönülleri hep
sultândadır. Aralarındaki farkı düşününüz! Ferrûh Hüseyin, oldukça ilerlemektedir.
Onun için üzülmeyiniz! Dahâ ne yazayım
Bu mektûp, hâce Mukîme yazılmıştır.
Çok yükseklere
erişmeği istemelidir. Ele geçenle doymamak lâzım olduğu bildirilmektedir:
Kıymetli hâce Muhammed Mukîm! Bu uzakta kalmış olanları unutmayınız! Hattâ,
uzakta sanmayınız! Hadîs-i şerîfte, (İnsan, sevdiği ile birliktedir) buyuruldu.
Bu yolun ucu çok uzundur. Aranılan sevgili, çok yüksektir. Gücümüz, uğraşmamız
ise, sonsuz olarak azdır. Erişilen konaklar, aranılanı andıran serâp gibidir.
Allah korusun! Bu konakları, yolun sonu sanmaktan, yabancıları aranılan sevgili
sanmaktan ve anlaşılabilen şeyleri, anlaşılamayan sanarak, yarı yolda kalmaktan
Allahu Teâlâ'ya sığınırız! Çok yüksekleri aramalı, ele geçenlere bağlanıp
kalmamalıdır. Verâların verâsını, ötelerin ötesini aramalıdır. Böyle bir istek,
böyle çok çalışmak, ancak vazîfe alınan büyüğün “kaddesallahu sirrehül’azîz”
teveccühü, dilemesi ile elde edilebilir. Onun teveccühü de, mürîdinin ona olan
sevgisi, bağlılığı kadar olur. Bu ise, Allahu Teâlâ'nın öyle bir ni’metidir ki,
dilediğine verir. Onun ihsânı pek çoktur.
Bu mektûp, seyyid Nizâm'a yazılmıştır.
İnsanda her şeyin
bulunması, onun dağılmasına sebep olmuştur. Yine bu topluluk, onun yükselmesine
de sebep olduğu bildirilmektedir:
Kıymetli mektûbunuz geldi. Bütün varlıklardan birer örnek, insanın yapısında
vardır. İnsan, kendisinde bulunan her parçadan dolayı bütün varlıklara
bağlanmıştır. Onda her varlıktan birer parça bulunması, onun her şeye
bağlanmasına ve bunun sonucu olarak, Allahu Teâlâ'dan uzaklaşmasına sebep
olmuştur. Çeşitli bağlılıkları sebebi ile, insanın Allahu Teâlâ'dan uzaklığı,
her şeyin uzaklığından dahâ çok olmuştur. Her şeyden dahâ çok mahrûm olmuştur.
Allahu Teâlâ'nın yardımı ile, kendini bu dağınık bağlılıklardan toparlarsa,
yalnız Ona bağlanırsa, büyük kurtuluşa kavuşmuş olur. Böyle yapmazsa, yolunu
sapıtmış, çok uzaklara düşmüş olur. İnsan, her şeyi kendisinde topladığı için,
varlıkların en üstünü olmuştur. Yine bu topluluğu, onun her şeyden dahâ kötü
olmasına yol açmıştır. Bu topluluğundan dolayı, tâm bir ayna olmuştur. Fakat, bu
âleme yüz çevirirse, çok lekelenir. Eğer, Allahu Teâlâ'ya dönerse, çok parlak
olur. Aynası, her şeyin aynasından dahâ çok gösterir. İnsanın, bu çeşitli
bağlantılardan büsbütün kurtulabilmesi, yalnız Allahın resûlü Muhammed Mustafâ'ya
nasîb olmuştur “sallallahu
aleyhi ve sellem”. Bundan sonra,
başka Peygamberler ve Nebîler, derece derece kurtulmuşlardır “salavâtüllahi teâlâ ve teslîmâtühü alâ nebiyyinâ ve aleyhim ve alâ etbâ’ihim ecma’în ilâ
yevmiddîn”. Allahu Teâlâ, bizi ve sizi bu bağlantılardan kurtarsın! (Mi’râc
gecesinde, gözü Ondan hiç ayrılmadı ve taşkınlık yapmadı) kelimeleri ile
Kur’ân-ı kerîmde övülen, Allahın resûlü Muhammed Mustafâ hürmetine “sallallahu
aleyhi ve sellem” bu duâmızı kabûl
buyursun! Âmîn. Dahâ çok yazmak usandırıcı olur. Vesselâm, vel-ikrâm.
Bu mektûp, Cemâleddîne yazılmıştır.
Çeşitli hâllerin
hâsıl olmasına kıymet verilmediği bildirilmektedir:
Hâllerin değişmesi o kadar kıymetli değildir. Kalbe gelenlere ve gidenlere,
söylenilenlere ve işitilenlere bağlanmamalıdır. Aranılan şey başkadır. O
görülmez, kalp ile müşâhede edilmez. Ondan söz edilmez ve işitilmez. Böyle
şeylerden münezzehtir, müberrâdır. Sâlikleri, çocuklar gibi, bu yolun cevizleri
ve kozalakları ile oyalarlar. Çok yüksekleri aramalıdır. İş, bunlardan başkadır.
Bunlar, hep rü’yâ ve hayâldir. Bir kimse rü’yâda kendini pâdişâh görebilir.
Fakat gerçekte pâdişâh değildir. Fakat bu rü’yâ, bir ümîd uyandırır.
Nakşibendiyye Tarîkatında, rü’yâlara kıymet verilmez. Şu beyt, onların
kitâplarında yazılıdır. Fârisî beyt tercemesi:
Güneşin kölesiyim, yalnız onu anarım.
Geceyi, rü’yâları, hep arkaya atarım.
Hâllerden bir hâl gelir ve geçerse, sevinmeğe ve üzülmeğe değmez. Anlaşılamayan
maksadın hâsıl olmasını beklemelidir. Vesselâm.
Bu mektûp, Hâce Muhammed Eşref-i Kâbilîye yazılmıştır.
Hâcelerin
yollarının şânını ve bu yolda reform yapanların zararlarını bildirmektedir:
Âlemlerin rabbi olan Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Geçmişlerin ve geleceklerin
efendisi olan Muhammed aleyhisselâma ve Onun temiz Âline salât ve selâm olsun!
Akıllı kardeşim hâce Muhammed Eşref! Allahu Teâlâ, Evliyâsına “rahmetullahi
aleyhim ecma’în” ikrâm ettiği ni’metlerle, seni de şereflendirsin! Hâcelerimizin
yolu “kaddesallahu teâlâ esrârehüm” kavuşturan yolların en kısasıdır. Başka
yolların sonunda ele geçenler, bu yolun başında olanlara tattırılmaktadır.
Bunların (Nisbet)i, ya’nî kavuştukları huzûr, başkalarının nisbetinin
üstündedir. Bütün bu üstünlükler, bu yolda sünnete yapışmak ve bid’atden
sakınmak bulunduğu içindir. (Ruhsat)ları, ya’nî islâmiyyetin izin verdiği şeyleri
de, elden geldiği kadar yapmazlar. Bunlar bâtına yarar görünseler bile, izin
vermezler. (Azîmet)le hareket ederler. Ya’nî (Takvâ) üzere hareket ederler. Kalp
kazançlarına faydalı görülmese bile, azîmeti elden bırakmazlar. Hâllerin,
vecdlerin islâmiyyete uygun olmasına dikkat ederler. Zevkleri, ma’rifetleri
islâmiyyet terâzîsi ile ölçerler. Çocuklar gibi, ceviz, kozalak sayılan
vecdlere, hâllere aldanıp da, islâmiyyetin güzel cevherlerini elden kaçırmazlar.
Tasavvufçuların islâmiyyete uymayan sözlerine aldanıp bağlanmazlar. (Fuss)a
kayarak, (Nass)dan ayrılmazlar. Fütûhât-i Medeniyye varken, (Fütûhât-i
Mekkiyye)ye dönüp bakmazlar. Hâlleri devâmlıdır. Zamânlarında değişiklik olmaz.
Başkalarına şimşek gibi çakıp geçen (Tecellî-i zâtî) bunlara devâmlıdır. Çabuk
geçen, gayb olan huzûra kıymet vermezler. Nûr sûresinin, (O yüksek insanlara,
ticâret, alış veriş, Allahu Teâlâ'yı unutturmaz) meâlindeki yirmidörduncü âyeti,
bunların hâlini bildirmektedir. Fakat herkes, bu büyüklerin tatmış olduğu
şeyleri anlayamaz. Bu yolda olan kısa görüşlüler bile, bunların birkaç
üstünlüğüne inanmayabilir. Fârisî beyt tercemesi:
Bir câhil, bu büyüklere dil uzatırsa,
Cevâp vermeğe değmez desem iyi olur.
Evet bu yüksek yoldakilerin ba’zısı, son zamânlarda, bu yolda yenilikler
yaptılar. Büyüklerin izinden ayrıldılar. Bunların mürîdlerinden çoğu, bu
yeniliklerle, tarîkat olgunlaştırıldı sandılar. Hâşâ! Öyle değildir.
Ağızlarından çıkan söz çok büyüktür. Bu yeniliklerle, reformlarla, hak yolu
yıkmağa, elden kaçırmağa çalışıyorlar. Yazıklar olsun, binlerce yazıklar olsun!
Başka yollarda bulunmayan birçok bid’atler, bu yolda meydâna çıkarıldı. Teheccüd
namâzını cemâ’at ile kılıyorlar. Gece yarısı, bu namâz için uzaklardan akın akın
geliyor, toplanıyorlar. Cemâ’at olup titizlikle kılıyorlar. Hâlbuki bu
yaptıkları, mekrûhtur. Hem de, tahrîmen mekrûhtur. Fıkıh âlimlerinden birkaçı,
bunun mekrûh olması için duyurulması, i’lân edilmesi şarttır demişler ise de,
bunlar da, nâfile namâzı câmi’in bir köşesinde ve en çok üç kişi cemâ’at ile
kılabilir, demişlerdir. Üçten çok kimsenin cemâ’at ile kılması, sözbirliği ile
mekrûhtur. Bundan başka, teheccüd namâzını onüç rek’at kılıyorlar. Oniki
rek’atini ayakta kılıyorlar. İki rek’atta oturarak kılıp, bunu bir rek’at yerine
sayıyorlar. Böylece onüç oldu diyorlar. Böyle şey olmaz. Resûlullah'ın “sallallahu
aleyhi ve sellem” onüç rek’at kıldığı geceler olmuştur. Onbir,
dokuz ve yedi rek’at da kıldığı geceler olmuştur. Fakat, teheccüd namâzlarını
vitr namâzı ile birlikte kıldığı için toplamı tek olmaktadır. Bunların dediği
gibi, bir rek’at yerine, oturarak iki rek’at kılmak olmamıştır. Resûlullah'ın
sünnet-i seniyyesini “alâ sâhibihessalâtü vesselâmü vettehıyye” bilmedikleri ve
incelemedikleri için, böyle yanlış şeyler yapıyorlar. Müçtehidlerin de bulunduğu
ve âlimlerin çok olduğu şehirlerde böyle bid’atlerin yayılmasına, doğrusu çok
şaşılır. Hâlbuki biz fakîrler din bilgilerimize, oralardaki büyüklerin ihsânları
ile kavuşmuş bulunuyoruz. İnsanlara her şeyin doğrusunu bildiren ancak Allahu
Teâlâ'dır. Fârisî beyt tercemesi:
Az söyledim. Dikkat ettim, kalbini kırmamağa,
Bilirim incinirsin, yoksa sözüm çoktur sana!
Vesselâm.
Bu mektûp, molla Muhammed Sıddîk-ı Bedahşîye yazılmıştır.
Dünyâya düşkün
olanlarla arkadaşlık etmemeli. Dünyânın ne olduğunu iyi bilenlerin sohbetine
koşmak lâzım geldiği bildirilmektedir:
Kardeşim! Görünüşe bakılırsa, fakîrlerin sohbetinden sıkıldığınız, zenginlerle
arkadaşlık kurduğunuz anlaşılıyor. Çok fenâ yapıyorsunuz. Bugün gözünüz kapalı
ise de, yarın açılacaktır. Fakat o zamân, pişmânlıktan başka ele bir şey
geçmeyecektir. Haberleşmeliyiz. Ey şaşkın! Senin şu hâlin iki şey olabilir:
Zenginlerin arasında iken gönlünü Allahu Teâlâ ile yapabilirsin veyâ yapamazsın.
Eğer yapabilirsen fenâdır. Eğer yapamazsan dahâ fenâdır. Eğer yaparsan fenâ olur
dedik. Çünki istidrâçtır. İstidrâç iyi görünür. Fakat felâkete götürür. Böyle
olmaktan Allahu Teâlâ'ya sığınırız. Onların arasında gönlünü Allahu Teâlâ'ya
veremezsen, dahâ fenâ olur dedik. Çünki, Hac sûresinin, (Dünyâda ve Âhirette
ziyân ettiler) meâlindeki onbirinci âyetinde bildirilenlerden olursun. Fakîr
çöpçüler, koltukta oturan zenginlerden çok iyidir. Bu söze belki inanırsın.
Belki de inanmaz, şaşarsın. Fakat, bir gün gelecek inanacaksın. Lâkin, o
inanışın faydası olmayacak. Yağlı, tatlı yemeklere ve süslü, modaya uygun
elbiseye düşkünlük, seni bu belâya da sürükledi. Fırsat elden dahâ gitmemiştir.
İşin doğrusunu düşününüz! Allahu Teâlâ'nın rızâsına, sevgisine engel olanları
düşman biliniz! Onlardan kaçınız! Çok sakınınız! Tegâbün Sûresinin, (Çok
doğrudur ki, zevcelerinizden ve çocuklarınızdan size düşmân olanlar vardır.
Onlardan sakınınız!) meâlindeki ondörduncü âyetini okuyarak gaflet uykusundan
uyanmalıdır. Birlikte geçirdiğimiz günlerin haklarını göz önünde tutarak, size
bir nasîhat yapıldı. İster dinleyiniz, ister dinlemeyiniz. Önceden de, sizin
yersiz davranışlarınızı görerek bu yolda bulunamayacağınızı anlamıştım.
Korktuğum başımıza geldi. (İnnâ lillah ve innâ ileyhi râci’ûn). Doğru yolda
gidenlere ve Muhammed Mustafânın izinde bulunanlara selâm olsun “sallallahu
aleyhi ve sellem”!
Yaradılıştaki
iyiliği ve uygunluğu görerek, sizden başka şeyler umuyordum. Kıymetli
cevherinizi çöplüğe attınız. (İnnâ lillah ve innâ ileyhi râci’ûn).
Bu mektûp, yine, molla Muhammed Sıddîka yazılmıştır.
Fırsatı ganîmet
bilmek, vakti kıymetlendirmek lâzım olduğu bildirilmektedir:
Gönderdiğiniz mektûp geldi. Fırsatı ganîmet bilmelidir. Vakitleri çok kıymetli
ni’met bilmelidir. Modaya, âdetlere uymakla ele bir şey geçmez. Yalan sözlerden,
kaçamak davranışlardan ancak zarar ve ziyân ele geçer. Muhbir-i sâdık, ya’nî hep
doğru söyleyici “sallallahu
aleyhi ve sellem” (Helekel-müsevvifûn) buyurdu. Ya’nî sonra yaparım diyenler helâk
oldular. Bugünkü ömrü vehim ve hayâl için harcetmek ve hayâl olan şeyleri ele
geçirmek için, mevcût olanları elden kaçırmak çok çirkin bir iştir. Elde bulunan
şeyi, en ehemmiyetli, en kıymetli şey için kullanmak gerekir. Karışık, pis,
faydasız şeyler geriye bırakılmalıdır. Hak Teâlâ, mâsivâsı ile ya’nî Ondan başka
şeyler ile olan râhatlıktan kurtarmak için, bir parça râhatsızlık versin!
Dedikodu ile ele bir şey geçmez. Kalbin selâmetini istemelidir. Asıl lâzım olan
işi düşünmeli, lüzûmsuz, faydasız şeylerden tâm kaçmalıdır. Fârisî beyt
tercemesi:
Her ne ki güzeldir, Allah sevgisinden başka,
Hepsi câna zehirdir, şeker gibi de olsa.
Habercinin ancak haber vermesi lâzımdır
Bu mektûp, yine molla Muhammed Sıddîka yazılmıştır.
Vazîfeyi
geciktirmenin zararlı olduğu bildirilmektedir:
Hak Teâlâ, kendine yaklaştıran derecelerde ölçüsüz yükselmenizi ihsân eylesin!
Bizi seven kardeşim! Vakit, keskin bir kılınç gibidir. Yarına çıkacağımız belli
değildir. Mühim işleri bugün yapmalı, mühim olmayanları yarına bırakmalıdır.
Aklı olan böyle yapar. Doğru düşünen akıl, (Akl-ı mu’âd)dır. (Akl-ı me’âş)
değildir. Dahâ ne yazayım? Vesselâm.
Bu mektûp, yine, hep iyidüşünen, sâdık olan Muhammed Sıddîka yazılmıştır.
Evliyâlık
mertebelerini bildirmektedir:
Velâyet,ya’nî evliyâlık, Fenâya ve Bekâya kavuşmak demektir. Bu da, herkes için olur veyâ belli kimseler için olur. Herkes
için olan (Mutlak velâyet)tir. Belli kimselere mahsûs olan ise, (Velâyet-i Muhammediyye)dir “alâ sâhibihessalâtü vesselâmü vettehıyye”. Buradaki Fenâ
tâmdır. Bekâsı da ekmeldir. Bu büyük ni’mete kavuşmakla şereflenen kimsenin
derisi ibâdet için yumuşar. Göğsü islâmiyyet için genişler. Nefsi, itmînân hâsıl
ederek Mevlâsından râzı olur. Mevlâsı da, ondan râzı olur. Kalbini sâhibine
teslîm eder. Rûhu kurtularak, hakîkî sıfatları keşf eder. Sırrı, o makâmda, şü’ûn ve i’tibârları müşâhede eder
ve bu makâmda, şimşek gibi çakıp hemen gayb olan (Tecelliyât-i zâtiyye)lere
kavuşmakla şereflenir.
Hafî denilen latîfesi, tenezzüh, tekaddüs ve kibriyânın kemâli karşısında
şaşkına döner. Ahfâsı, anlaşılamayan ve anlatılamayan bir vuslata kavuşur. Arabî
mısra’ tercemesi:
Ni’mete kavuşanlara âfiyet olsun!
Bundan anlaşılıyor ki, (Velâyet-i hâssa-i Muhammediyye) “alâ sâhibihessalâtü
vesselâmü vettehıyye”, başka velâyetlerin mertebelerine benzemez. Yükselirken de
ve inerken de onlardan başkadır. Yükselirken başkadır dedik. Çünki, ahfâ denilen
latîfenin Fenâsı ve Bekâsı yalnız bu Velâyet-i hâssada olur. Başka
velâyetlerdeki urûc, yalnız hafîye kadardır. Fakat çokları, rûh makâmına kadar
veyâ sır makâmına kadar, birkaçı da hafîye kadar yükselir. Herkes için olabilen
(Velâyet-i âmme) derecelerinin en sonu, hafî makâmıdır. İnişteki başkalığa
gelince, (Velâyet-i hâssa-i Muhammediyye) ile şereflenen Evliyânın, maddeden
olan cesetleri de, bu velâyetin derecelerinin kemâllerinden pay alır. Çünki,
bunların Peygamberi “sallallahu
aleyhi ve sellem” mi’râc
gecesi Allahu Teâlâ'nın dilediği makâma kadar, mübârek cesedi ile götürüldü.
Cennet ve Cehennem kendisine gösterildi. Kendisine gizli şeyler söylendi. O
makâmda Allahu Teâlâ'yı baş gözü ile görmekle şereflendi. Mi’râcların böylesi, bu
yüce Peygambere “sallallahu
aleyhi ve sellem” mahsûstur. Ona tâm uyan, izinde giden
Velîler de, bu husûsî mertebeden serpilen kırıntılara kavuşurlar. Arabî mısra’
tercemesi:
Kerîmlerin sofrasından toprağa da pay düşer.
Böyle olmakla berâber, Allahu Teâlâ'yı dünyâda görmek, yalnız Muhammed
aleyhisselâma mahsûstur. Onun ayakları altında bulunan Evliyâya “kaddesallahu
teâlâ esrârehümül’azîz” hâsıl olan hâl, görmek değildir. İkisi arasındaki
başkalık, bir şeyin kendi ile resmi veyâ kendisi ile gölgesi gibidir. Bunların
birbirinden başka olduğu meydândadır.
Bu mektûp, yine, molla Muhammed Sıddîk'a yazılmıştır.
İşleri sonraya
bırakmanın ve maksada kavuşmak için çalışmayı geciktirmenin zararlı olduğu
bildirilmektedir:
Mektûbunuzu getiren yolcu, Ramezân-i şerîfin bereketli son günlerinde geldiği
için, Ramazân-ı şerîften sonra cevâp yazabildik. Hân-i Hânân'ın ve hâce
Abdullah'ın cevâpları da birlikte gönderildi. Dikkatle okuyunuz! Son olarak
askere gidişiniz, bu fakîre uygun görülmedi. Buna sebep ne oldu? Her iş, Allahu
Teâlâ'nın dilemesi ile olur. Hak Teâlâ size, her gün geçinecek kadar rızk ihsân
ediyordu. Bunu düşünmeli idiniz. Bu ni’mete şükür ederek, kendi işinizi ele almalı
idiniz. Bugünkü rızkı, ilerdeki günlerin rızkı için vesîle etmemeli idiniz.
Bunun sonu gelmez. Çok ilerisini düşünmek, bu yolda küfür sayılır. Ödünç almaktan
kurtulmanız için, Hâcegî'nin bir yol gösterip göstermeyeceği bilinmiyor. Bunda
şüpheniz varsa, Hâcegî'ye açıkça yazınız! O da size açıkça cevâp yazar, sağlam
söz verirse, bu niyetle gidersiniz. Fakat, bugünün işini yarına bırakmanın ve
geciktirmenin ilâcı ne olabilir? Ne yapacaksanız yapınız! Fırsat ganîmettir.
Bu mektûp, Efganistânlı hâcı Hıdıra yazılmıştır.
Namâz kılmak
şerefinin yüksekliğini bildirmektedir ki, bunu nihâyete yetişen büyükler
anlayabilir:
Kıymetli mektûbunuz geldi. İçindekiler anlaşıldı. İbâdetlerden zevk duymak ve
bunların yapılması güç gelmemek, Allahu Teâlâ'nın en büyük ni’metlerindendir.
Hele namâzın tadını duymak, nihâyete yetişmeyenlere nasîb olmaz. Hele farz
namâzların tadını almak, ancak onlara mahsûsdur. Çünki, nihâyete yaklaşanlara,
nâfile namâzların tadını tatdırırlar. Nihâyette ise, yalnız farz namâzların tadı
duyulur. Nâfile namâzlar, zevksiz olup, farzların kılınması büyük kâr, kazanç
bilinir. Fârisî mısra’ tercemesi:
Bu iş, büyük ni’mettir. Acabâ kime verirler?
Namâzların hepsinde hâsıl olan lezzetten, nefse bir pay yoktur. İnsan bu tadı
duyarken, nefsi inlemekte, feryâd etmektedir. Yâ Rabbî! Bu, ne büyük bir
rütbedir! Arabî mısra’ tercemesi:
Ni’mete kavuşanlara âfiyet olsun!
Bizim gibi, rûhları hasta olanların, bu sözleri duyması da, büyük bir ni’mettir
ve hakîkî sa’âdettir. Fârisî mısra’ tercemesi:
Bâri kalbimize bir tesellî olsun.
İyi biliniz ki, dünyâda namâzın rütbesi, derecesi, Âhirette, Allahu Teâlâ'yı
görmenin yüksekliği gibidir. Dünyâda insanın Allahu Teâlâ'ya en yakın bulunduğu
zamân, namâz kıldığı zamândır. Âhirette en yakın olduğu da (Rü’yet), ya’nî
Allahu Teâlâ'yı gördüğü zamândır. Dünyâdaki bütün ibâdetler, insanı namâz
kılabilecek bir hâle getirmek içindir. Asıl maksat, namâz kılmaktır. Sa’âdet-i
ebediyyeye ve sonsuz ni’metlere kavuşmanızı dilerim.
Bu mektûp, şeyh Bahâeddîn-i Serhendî'ye yazılmıştır.
Alçak dünyâyı
kötülemekte ve dünyâya düşkün olanlardan kaçınmayı bildirmektedir:
Akıllı oğlum! Allahu Teâlâ'nın sevmediği bu dünyânın arkasında koşmamalıdır!
Gönlünü hep Allahu Teâlâ'ya bağlamak sermâyesini elden kaçırmamalıdır! Ne
sattığını ve buna karşılık neyi aldığını düşünmelidir! Dünyâyı ele geçirmek için
Âhireti vermek ve insanlara yaranmak için Allahu Teâlâ'yı bırakmak alçaklık ve
ahmaklıktır. Dünyâ ile
Âhiret birbirinin zıddıdır, tersidir. İkisinin sevgisi
bir kalpte toplanamaz. İkisi bir araya getirilemez. Arabî mısra’ tercemesi:
Din ve dünyâ bir araya gelirse, güzel olmaz!
Bu iki zıttan dilediğini seç ve seçtiğine karşılık kendini sat, fedâ et! Âhiret
azâbı sonsuzdur. Dünyâda olanlar çok azdır. Allahu Teâlâ, dünyâyı sevmez,
Âhireti sever. Arabî beyt tercemesi:
İstediğin gibi yaşa, bir gün öleceksin!
İstediğini topla, bir gün ayrılacaksın!
Sonunda kadından ve çocuklardan ayrılacaksın. Bunların idâresini Allahu Teâlâ'ya
bırak! Bugün, kendini ölmüş bilmelidir. Onların işlerini Allahu Teâlâ'ya
bırakmalıdır. Tegâbün Sûresinin onbeşinci [15] ve Enfâl sûresinin yirmisekizinci
âyetinde meâlen, (Mallarınız ve çocuklarınız sizlere kesin olarak düşmandır.
Onlardan sakınınız) buyuruldu. Bunu iyi anlayınız! Tavşan gibi, gözleri açık
uyku ne zamâna kadar sürecek! Bir gün gelip uyanılacak! Dünyâya düşkün olanlarla
arkadaşlık etmek, onlarla görüşmek, öldürücü zehirdir. Bu zehirle öldürülen kimse,
sonsuz olarak ölür. (Aklı olana bir işâret yetişir) demişlerdir. Biz ise, açıkça
ve üzerine düşerek anlatıyoruz. Bunların yağlı, tatlı yemekleri, kalbin
hastalığını arttırır. Kalbin iyiliği, hastalıktan kurtulması nasıl düşünülebilir?
Sakın! Sakın! Çok sakın! Fârisî beyt tercemesi:
Bildirilmesi lâzım olanı söyledim sana,
Yâ fâydalanırsın, yâ da çarpar kulağına.
Onlarla görüşmekten, arslandan kaçar gibi, hattâ dahâ çok kaçmalıdır. Arslan
insanın yalnız cânını alır. Bu da, Âhirette faydalı olur. Dünyâya düşkün
olanlarla berâber olmak ise, insanı sonsuz felâkete ve zarara sürükler. Onlarla
konuşmaktan, onların lokmalarını yemekten ve onları sevmekten ve onları
görmekten sakınmalıdır. Sahîh olan hadîs-i şerîfte, (Zengine, zenginliği için
alçaklık gösterenin dîninin üçte ikisi gider) buyuruldu. Onlara karşı yapılan bu
alçalmalar ve yaltaklanmalar, onların malları ve makâmları için midir, yoksa
değil midir? İyi düşünmek lâzımdır. Malları, mevkîleri için olduğunda hiç şüphe
yoktur. Bunun sonu da, dînin üçte ikisinin gitmesidir. Artık Müslümânlık nerede,
kurtuluş nerededir? Yağlı lokmaların ve uygunsuz kimselerle düşüp kalkmanın, bu
yavrunun kalbinde va’zları dinlemeğe ve nasîhatleri düşünmeğe yer bırakmadığını
bildiğim için, bu kadar ağır ve sıkı yazıyorum. Hafîf sözlerle, yumuşak
kelimelerle uyanmayacağını biliyorum. Sakın! Onların sohbetinden sakın! Onları
görmekten sakın! Allahu Teâlâ yardımcın olsun! Allahu Teâlâ, bizi ve sizi, râzı
olmadığı, beğenmediği şeylerden kurtarsın! Mi’râc gecesi, (Gözleri Allahu
Teâlâ'dan ayrılmadı) diyerek övülen insanların efendisi hürmetine “sallallahu
aleyhi ve sellem” bu duâmızı kabûl
buyursun! Âmîn.
Bu mektûp, Ca’fer beğ Tehânî'ye yazılmıştır.
Ehlullaha dil
uzatan saygısızları, söz ile, yazı ile kötülemek câiz olduğu bildirilmektedir:
Okşayıcı mektûbunuzu okumakla şereflendik. Allahu Teâlâ size selâmet versin!
Fakîrlerin hâlini araştırıyorsunuz. Yakınlığı, uzaklığı hep bir tutuyorsunuz.
Saygılı kardeşim! Kureyş kâfirleri uğursuzluklarının, aşağılıklarının,
taşkınlıklarının artdığı zamânda, Müslümânları çekiştirici, kötüleyici şeyler
uydururlardı. Peygamberimiz “sallallahu
aleyhi ve sellem” İslâm şâ’irlerinden birkaçına kâfirleri kötülemelerini
emir buyurdu. O şâ’irlerden
biri, Resûlullah'ın “sallallahu
aleyhi ve sellem” önünde
minbere çıktı. Herkese karşı kâfirleri kötüleyen şiirleri okudu. O Server
“sallallahu aleyhi ve
sellem”, (Bu, kâfirlerin kötülüğünü açığa vurdukça, Rûhul-Kuds
bununla berâberdir) buyurdu. İnsanların kötülemesi, incitmesi, aşkın
ni’metlerindendir. Yâ Rabbî! Peygamberlerin efendisi hürmetine “sallallahu
aleyhi ve sellem” bizleri onlardan eyle! Âmîn.
Bu mektûp, Muhammed Ma’sûm-i Kâbilî'ye yazılmıştır.
Sevenlerin
sıkıntılara, üzüntülere dayanmaları lâzım geldiği bildirilmektedir:
Fakîrleri seven kardeşim! Kalbinde sevgi taşıyanların sıkıntı ve üzüntü
çekmeleri lâzımdır. Dervîşliği seçenlerin dertlere, sıkıntılara alışması
lâzımdır. Fârisî beyt tercemesi:
Seni sevmek, dert ve gam tatmak içindir,
Yoksa, râhat ettirecek şeyler çoktur.
Sevgili, sevenin çok üzülmesini ister. Böylece, kendinden başkasından büsbütün
soğumasını, kesilmesini bekler. Sevenin râhatlığı, râhatsızlıktadır. Âşıka en
tatlı gelen şey, sevgili için yanmaktır. Sükûnet bulması çırpınmaktadır. Râhatı,
yaralı olmaktadır. Bu yolda istirâhat aramak, kendini sıkıntıya atmaktır. Bütün
varlığını sevgiliye vermek, ondan gelen her şeyi seve seve kapmak acısını,
ekşisini, kaşları çatmadan almak lâzımdır. Aşk içinde yaşamak böyle olur.
Elinizden geldiği kadar böyle olunuz! Yoksa, gevşeklik hâsıl olur. Sizin
çalışmanız iyi idi. Bunun dahâ artmasını beklerken, azalıverdi. Fakat
üzülmeyiniz. Eğer, kendinizi bu duraklamadan kurtarırsanız, eskisinden dahâ iyi
olur. Sizi bu dağınıklığa sürükleyen şeylerin, toparlanmanıza da sebep
olacaklarını biliniz! Böylece, çalışmanız artar. Vesselâm.
Bu mektûp, molla Muhammed Kılıca yazılmıştır.
Bu işin temeli
Muhabbet ve ihlâs olduğu bildirilmektedir:
Hak Teâlâ, Peygamberlerin efendisi hürmetine “sallallahu
aleyhi ve sellem” size ilerlemek ihsân eylesin! Kalbinizin
hâllerinden ara sıra bir şey yazmıyorsunuz ki, nasıl olduğunu bilelim. Ondan da
yazınız ki, uzaktan ilgilenmemize sebep olur. Bu işin temeli, sevmek ve sıkı
bağlanmaktır. Bir ilerleme anlaşılmıyorsa, üzülmemelidir. Kalbiniz bağlı
oldukça, senelerin kazancı bir sâatte ihsân edilebilir. Vesselâm.
Me’ârif ehlini bul, onu dinle!
Böylece Hakdan ere sana eltaf!
Bu mektûp, molla Abdulgafûr-i Semerkandî'ye yazılmıştır.
Bu büyüklerin
nisbetinden az bir şeye kavuşulursa, bunu az görmemek lâzım geldiği
bildirilmektedir:
Okşayıcı, kıymetli mektûbunuz geldi. Fakîrleri sevmek ve onlarla ilgilenmek,
Allahu Teâlâ'nın büyük ni’metlerindendir. Bunun artmasını Hak Teâlâ'dan diler ve
umarız. Fakîrlere gönderdiğiniz hediye de geldi. Selâmetiniz için fâtiha
okundu. Öğrendiğiniz yolu ve buradan elinize geçen nisbeti ve bunlar üzerinde
hiçbir şey yazmamışsınız. Bunlarda gevşeklik olmaktan Allahu Teâlâ korusun!
Fârisî beyt tercemesi:
Onun hayâlinin bir ân görünmesi,
Güzellerle bulunmaktan dahâ tatlı.
Bu büyüklerin nisbetinden az bir şey ele geçerse, onu az bilmemelidir. Çünki
başkalarının, yolun sonunda kavuşdukları, bu yolun başında ihsân olunur. Fârisî
mısra’ tercemesi:
Gülbahçemi gör de, bahârımı anla!
Fakat, bu nisbeti taşıyanlara olan muhabbet ipiniz kuvvetli bağlanmış olunca, bu
gevşeklikten dolayı üzülmemelisiniz. Çok kullanılmış olan pardesu gönderildi.
Bunu ara sıra giyiniz ve saygı göstererek saklayınız. Çok fâydalar umulur. Bunu
abdestli olarak giyiniz ve öylece vazîfenize başlayınız! Kalbinizi tâm
toparlayabilirsiniz. Her mektûbunuzda, önce bâtındaki hâllerinizden yazınız!
Bâtının hâlleri olmadan, yalnız zâhirin hâllerine kıymet verilmez. Fârisî mısra’
tercemesi:
Her ne olursa olsun, sevgiliden konuşmak dahâ tatlı!
Allahu Teâlâ, bize ve size, mi’râc gecesi gözleri Ondan kaymayan, insanların
efendisine “sallallahu
aleyhi ve sellem” hem zâhirde, hem bâtında uymak nasîb eylesin! Fârisî mısra’ tercemesi:
İş budur, bundan başkası hiçtir!
Allaha tevekkül edenin yâveri Hak'tır.
Nâ-şâd gönül, bir gün olur, şâd olacaktır.
Bu mektûp, molla Şemseddîne yazılmıştır.
Gençliğin
kıymetini bilmek, bunu boş yere geçirmemek lâzım olduğu bildirilmektedir:
Fakîrleri seven mevlânâ Şemseddîn! Allahu Teâlâ sizi yükseltsin! Gençlik
zamânının kıymetini biliniz! Bunu, oyun ile, faydasız şeylerle geçirmeyiniz!
Ceviz ve kozalak gibi faydasız şeyler arkasında gençliğini tüketenler, sonunda
pişmân olurlar, âh ederler. Fakat, böyle yapmakla ellerine bir şey geçmez.
Hâllerinizi bildiriniz! Beş vakit namâzı cemâ’at ile kılınız! Helâl, harâm olan
şeyleri iyi öğreniniz! Bunları birbirine karıştırmayınız! Kıyâmette azâplardan
kurtulabilmek, ancak islâmiyyetin sâhibine uymakla olur “sallallahu
aleyhi ve sellem”. Geçici lezzetlere, çabuk biten, tükenen
dünyâlıklara aldanmamalıdır. Allahu Teâlâ iyi işler yapmağı kolaylaştırsın!
Âmîn.
Bu mektûp, hâfız Mahmûda yazılmıştır.
Seyr ve sülûku
bildirmektedir:
Allahu Teâlâ, yüksek derecelerde sonsuz ilerlemek nasîb eylesin! İnsanların
efendisi ve mi’râc gecesi, Rabbinden ayrılmayan gözlerin sâhibi “sallallahu
aleyhi ve sellem” hâtırı için, duâmızı kabûl buyursun! Âmîn. Fârisî mısra’
tercemesi:
Her ne olursa olsun, sevgiliden anlatmak dahâ tatlı!
(Seyr), hareket demektir. (Sulûk), ilerlemek demektir. İkisi de ilmin, bilginin
ilerlemesidir. Madde hareketi değildir. (Seyr-i ilallah) demek, aşağı
bilgilerden, yüksek bilgilere ilerlemek, ilimde durmadan yükselmektir. Böylece,
mahlûklara âit her şey bilindikten sonra, Allahu Teâlâ'nın ilmine kadar varılır.
Bu bilgiler başlayınca, mahlûklara âid bilgilerin hepsi unutulur. Bu hâle (Fenâ)
denir. (Seyr-i fillah) demek, Allahu Teâlâ'nın isimleri, sıfatları, şü’ûn ve
i’tibârâtı ve takdîsâtı ve tenzîhâtı mertebelerinde ilmin ilerlemesi demektir.
Böylece anlatılamayan, işâretle bildirilemeyen ve isim verilemeyen, bir şeye
benzetilemeyen, kimsenin bilemediği, anlayamadığı mertebeye varılır. Bu seyre
(Bekâ) denir. Üçüncü seyre, (Seyr-i anillah-i billah) denir. Bu da, ilmin
hareketidir. Yüksek bilgilerden aşağı bilgilere inilir. Böylece, mahlûkları
bilmeğe kadar inilir. Bütün vücûb mertebelerinin bilgisi unutulur. Bundan sonra,
dördüncü seyr başlar. Buna (Seyr-i eşyâ) denir. Birinci seyrde unutulmuş olan,
eşyânın bütün bilgileri, şimdi yavaş yavaş ele geçer. Bu dördüncü seyr, birinci
seyrin tersidir. Üçüncü seyr de, ikinci seyrin karşılığıdır.
Seyr-i ilallah ile Seyr-i fillah, velâyeti elde etmek içindir. Çünki (Velâyet),
Fenâ ve Bekâ demektir. Üçüncü ve dörduncü seyrler, da’vet makâmını elde etmek
içindir. Da’vet makâmı, Peygamberlere mahsûstur “salavâtullahi teâlâ ve
teslîmâtühü alâ cemî’ihim umûmen ve alâ efdalihim husûsan”. O Peygamberlerin
hepsine ve ayrıca en üstünleri olana, Allahu Teâlâ'nın afv ve selâmları olsun!
Peygamberlerin izinde bulunanların en üstünlerine de bu makâmdan bir pay
ayırırlar. Yûsuf sûresinin, (Ey sevgili Peygamberim! Onlara de ki, benim yolum
budur. Sizi gafletten uyandırarak, Allahu Teâlâ'ya çağırıyorum. Ben ve benim
izimde bulunanlar çağırıcıyız) meâlindeki yüzsekizinci âyeti bunu
göstermektedir.
İşte tasavvuf yolunun başı ve sonu bunlardır. Bunları, tâlipleri teşvîk ve
sâliklerin kıymetlerini bildirmek için yazıyorum. Allahu Teâlâ, doğru yolda
olanlara ve Muhammed Mustafâ'nın “sallallahu
aleyhi ve sellem”
izinde gidenlere selâmet, iyi yolculuk versin!
Bu mektûp, molla Abdurrahîm-i Müftî'ye yazılmıştır.
Bu yolun
büyükleri, yolculuğa Âlem-i emirden başladıkları bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ, bizi ve sizi islâmiyyetin caddesinde bulundursun “alâ
sâhibihessalâtü vesselâmü vettehıyye”! Bu duâya âmîn diyen kuluna merhamet
eylesin! Bu yolun büyükleri “kaddesallahu teâlâ esrârehüm” bu yolculuğa Âlem-i
emirden başlamağı seçmişlerdir. Böyle ilerlerken Âlem-i halk da birlikte
geçilmektedir. Başka tarîkatların büyükleri böyle yapmamıştır. Onların
yolculuğu, Âlem-i halktan başlamaktadır. Âlem-i halk yolculuğunu bitirdikten
sonra, Âlem-i emir yolculuğuna başlarlar ve cezbe makâmına kavuşurlar. Bunun
için, bunların yolu, yolların en kısası olmuştur. Başka yolların sonu, bu yolun
başında yerleştirilmiştir. Fârisî mısra’ tercemesi:
Gül bahçemi gör de, bahârımı anla!
Bu yüksek yolun talebelerinden birkaçı, yolculuğa Âlem-i emirden başladıkları
hâlde, çabuk te’sîri görünmüyor. Cezbenin başlamasında hâsıl olan lezzeti,
tatlılığı çabuk duyamıyorlar. Çünki, bunlardaki Âlem-i emir, Âlem-i halktan za’îf
olmuştur. Âlem-i emrin bu za’îfliği, cezbenin tadını duymalarını geciktiriyor.
Bunların Âlem-i emirleri, Âlem-i halklarından dahâ kuvvetli oluncaya kadar, bu
duygusuzluk sürer gider. Âlem-i emirlerini kuvvetlendirmek için, bu yola uygun
olan ilâç, idâre ve tasarruf kuvveti tâm olan rehberin tâm tasarrufu ve
ilgisidir. Başka yollara uygun olan ilâç ise, nefsin tezkiyesini ve ağır
riyâzetleri ve güç mücâhedeleri, islâmiyyete uygun olarak yapmaktır.
Te’sîrin, lezzet duymanın gecikmesi, yaratılıştaki uygunluğun az olmasını
göstermez. Yaratılışta tâm uygun oldukları hâlde, bu belâya tutulanlar çoktur.
Vesselâm.
Bu mektûp, Şerefeddîn-i Bedahşî'ye yazılmıştır.
Çok zikir yapmağı
nasîhat etmektedir:
Oğlum Şerefeddîn Hüseynin mektûbu geldi. Allahu Teâlâ'ya hamd olsun ki, fakîrleri
hâtırlamakla şereflenmektesiniz. Aldığınız vazîfeyi çok yaparak zamânlarınızı
kıymetlendiriniz! Fırsatı elden kaçırmayınız. Geçici olan şânlar, şerefler sizi
aldatmasın. Dünyâ lezzetleri, hakîkî lezzetlerden mahrûm etmesin. Fârisî beyt
tercemesi:
Sana söyleyeceğim hep şudur:
Çocuksun, yol ise korkuludur.
Allahu Teâlâ, bir kulunu gençlikte tevbe etmeğe kavuşturursa ve bu tevbesini
bozmaktan korursa, ne büyük ni’met olur. Diyebilirim ki, bütün dünyâ ni’metleri
ve lezzetleri, bu ni’metin yanında, büyük deniz yanındaki bir damla su gibidir.
Çünki bu ni’met, insanı Allahu Teâlâ'nın rızâsına, sevgisine kavuşturur. Bu ise,
dünyâ ve Âhiret ni’metlerinin hepsinin üstüntedir. Âl-i İmrân sûresinin
onbeşinci ve Tevbe sûresinin yetmişüçüncü âyetinde meâlen, (Allahu Teâlâ'nın râzı
olması ni’meti dahâ büyüktür) buyuruldu. Doğru yolda olanlara ve Muhammed
Mustafâ'ya “sallallahu
aleyhi ve sellem”
uymakla şereflenenlere selâm olsun!
Bu mektûp, hâce Muhammed Eşref-i Kâbilî'ye yazılmıştır.
Ayrılmak, kavuşmaktan önce midir,
değil midir, bildirmektedir:
Hak Teâlâ, Peygamberlerin efendisi hürmetine “sallallahu
aleyhi ve sellem” sizi yüksek derecelere
kavuştursun! Tarîkat büyüklerinden birçoğu “kaddesallahü teâlâ esrârehüm”,
(Ayrılmak, kavuşmaktan önce olur) dedi. Bu büyüklerden başkaları da, (Kavuşmak
ayrılmaktan öncedir) dedi. Bir üçüncüsü ise, bir şey diyemedi. Ebû Sa’îd-i Harrâz
“kaddesallahü sirreh”, (Ayrılmadıkça, kavuşamazsın ve kavuşmadıkça,
ayrılamazsın. Hangisi dahâ öncedir, bilemiyorum) dedi. Bu satırları yazana göre,
ayrılmak ve kavuşmak, birlikte olmaktadır. Birbirinden ayrılmaları câiz
değildir. Ayrılmaksızın kavuşmak olmaz. Böyle olmakla berâber, bilinmeyen bir
şey
varsa, kendisi önce olan hangisidir ve hangisi hangisine sebep olmaktadır? Şeyh-ul-islâm-ı
Hirevî “kuddise sirruh” ikincisini seçmektedir ve (Onun önce olması dahâ iyidir)
demiştir. Evet öyledir. Fakat, ayrılmak öncedir diyenler de, kavuşmanın önce
olmasına karşı değildirler. Bunların kavuşmak demeleri, tâm zuhûrdur. Bu mutlak
zuhûrun önce olmasına aykırı değildir. Mutlak zuhûr, ayrılmaktan önce olur. Tâm
zuhûr da ayrılmaktan sonra olur. Bu anlaşılınca, sözlerin başkalığı, yalnız
kelimelerde kalır. Birincisini söyleyenlerin görüşü dahâ keskindir. Az olan şeye
kıymet vermemişlerdir. Bu açıklama, zamân bakımından önce olmayı da
göstermektedir. Bunu iyi anlamalıdır. Her şeyin doğrusunu bildiren Allahu
Teâlâ'dır. Her ne olursa olsun, ayrılmağa ve kavuşmağa mazhar olmalıdır. Çünki,
bu iki mertebeye varılmadıkça, Velâyet mertebesi hâsıl olmaz. Birinci mertebeye
(Seyr-i ilallah) ile varılır. İkinci mertebeye (Seyr-i fillah) ile
varılır. Bu iki seyr temâm olunca, velâyet mertebesine ve kemâle kavuşulur.
Herkesin kavuştuğu dereceler başkadır. Tekmîl ve da’vet derecesine kavuşmak
için, başka iki seyr dahâ vardır.
Fârisî mısra’ tercemesi:
Bağırdım iki kere, içerde kimse varsa!
Vesselâm.
Bu mektûp, molla Sâdık-ı Kâbilî'ye yazılmıştır.
Kendini kavuşmuş
sanan, bir şey elde edemez. Büyüklerin rûhlarından fâydalanmaya aldanmamalıdır.
Onlar, kendi üstâdının latîfeleridir:
İki mektûbunuz arka arkaya geldi. Birinci mektûp, kavuştuğunuzu, doyduğunuzu
bildiriyordu. İkincisi, susuzluğunuzu, boşluğunuzu anlatıyordu. Allahu Teâlâ'ya
hamd olsun! Çünki her işin sonuna bakılır. Kendini doymuş sanan, bir şeye
kavuşmamıştır. Kendini boş, uzak sanan, kavuşmuş demektir. Size arka arkaya
bildirmiştim ki, büyüklerin rûhlarının zâhir olmasına, onların yardım
etmelerine, sakın aldanmamalıdır. O büyüklerin sûretleri, kendi üstâdınızın
latîfeleridir. O şeklilerde görünmektedir. Tek bir yere bağlanmak şarttır.
Çeşitli yerlere bağlanan, bir şey kazanmaz, zarar eder. Size çok söylemiştim ki,
sona çabuk kavuşmak için, işe, vazîfeye sıkı sarılmalıdır. Lâzım olan şeyleri
bırakarak, lüzûmsuz şeylerle uğraşmak, akla uygun değildir. Fakat siz, kendi
görüşünüze uyuyorsunuz. Söz dinlemiyorsunuz. Siz bilirsiniz! Habercinin vazîfesi
ancak bildirmektir.
Bu mektûp, yine molla Sâdık-ı Kâbilî'ye yazılmıştır.
Allahu Teâlâ her
şeyi sebeple yaratmakta ise de, belli bir sebebe bağlanmak lâzım olmadığı
bildirilmektedir:
Kardeşim molla Muhammed Sâdık! Bütün varlığınızla sebeplere bağlandığınıza
şaşılır. Sebepleri yaratan “teâlâ ve tekaddes”, her şeyi sebeplerle yaratmakta
ise de, her şey için belli bir sebebe yapışmak doğru değildir. Mısra’ tercemesi:
Bir kapı kapanırsa, üzülme ey gönül, başkası açılır!
Bu kısa görüşlülük, çok uygunsuz kimselerde bulunur. Sizin gibilerde bu hâli
görmek pek çirkindir. Biraz kendinize geliniz! Bu kötülüğün derecesini
anlayınız! Hem muttakî olmak, hem de Allahu Teâlâ'nın sevmediği şeylerin peşinde
koşmak, çok çirkin bir iştir. Bu çirkinliğin, sizin gözünüze güzel görünmesine
pek şaşılır. Çok lâzım olan şeyleri, ihtiyâcı giderecek kadar elde etmek için
çalışmalıdır. Bütün vakitleri oraya vermek ve bütün ömrü onun arkasında geçirmek,
tâm bir ahmaklıktır. Fırsatın kıymetini biliniz! Bu fırsatı, sonu gelmez,
lüzûmsuz şeyleri elde etmek için kaçıranlara binlerle yazıklar olsun!
Mektûplaşmamız lâzımdır. Habercinin vazîfesi, yalnız haber vermektir. İnsanların
dedi-kodularına aldırmayın! Buna üzülmeyiniz! Size sürmek istedikleri lekeler,
sizde bulunmadığı için, üzülmeniz doğru değildir. Herkesin kötülediği bir
kimsenin iyi olması, çok büyük sa’âdetdir. Fakat, bunun aksi olursa, çok
tehlikelidir. Vesselâm.
Bu mektûp, hâce Muhammed Kâsım'a gönderilmiştir.
Aranılmağa,
gönlünü vermeğe lâyık olan ancak Vâcib-ül-Vücûd Teâlâ olduğu bildirilmektedir:
Hâce Muhammed Kâsım kardeşimizin okşayıcı mektûbu geldi. Bizleri sevindirdi.
Dünyâ işlerinin bozuk gitmesinden ve hâlinizi toparlayamadığınızdan hiç
sıkılmayınız! Çünki dünyâ işleri, üzülmeğe değmez. Bu dünyâda olan her şey
geçecek, yok olacaktır. Allahu Teâlâ'nın râzı olduğu şeylerin arkasında koşmak
lâzımdır. Güç olsa da, kolay olsa da, bunları yapmağa çalışmalıdır. Aranılacak,
gönül verilecek (Vâcib-ül-vücûd)dan, ya’nî hep varlığı lâzım olandan başka
hiçbir şey yoktur. Hele sizin gibi kıymetli ve akllı insanların, geçici, yok
olucu şeylere gönül vermesi, pek yazık olur. Bununla berâber, bir hizmet ve bir
iş için işâret buyurulursa, onu seve seve yaparız. Vesselâm.
Bu mektûp, mîr Mü’min-i Belhî'ye yazılmıştır.
Hocalarımızın
“kaddesallahu teâlâ esrârehüm” yolunun büyüklüğü ve bu büyüklerin kullandıkları
(Yâd-i dâşt) kelimesinin ne demek olduğu bildirilmektedir:
Fârisî mısra’ tercemesi:
Her ne olursa olsun, sevgiliden konuşmak dahâ tatlı!
Yüksek hocalarımızın “kaddesallahu teâlâ esrarehüm” yolunda çok söylenilen
(Yâd-i dâşt) demek, Zât-i teâlânın devâmlı huzûru, berâberliği demektir. Şü’ûn
ve i’tibârât da arada olmaksızın zuhûrudur. Eğer huzûr olup, sonra gayb olursa,
ya’nî şü’ûn ve i’tibârât perdeleri aradan kalkar, sonra yine araya girerse, bu
büyükler böyle şimşek gibi çakıp hemen gayb olan (Tecellî-i zâtî)ye kıymet
vermezler. Yâd-i dâşt, gayb olmayan huzûrdur. Ya’nî, şü’ûn ve i’tibârât
perdeleri araya girmeyen, hiç gayb olmayan, devâmlı olan Tecellî-i zâtîdir.
Yâd-i dâşt, bu yolun sonunda ihsân edilir. Bu makâmda, tâm olgun Fenâ hâsıl
olur. Perdeler hiç araya girmez. Perdeler araya girerse, huzûr kalmaz. Gaybet
olur. Buna Yâd-i dâşt denmez. Görülüyor ki, bu büyüklerin şühûdu, tâmdır ve
olgundur. Fenânın olgun olması ve bekânın tam olması da, şühûdun olgun ve tâm
olmasına bağlıdır. Fârisî mısra’ tercemesi:
Gül bahçemi gör de, bahârımı anla!
Bu mektûp, nakîb seyyid şeyh Ferîde yazılmıştır.
Resûlullah'a
itâ’atın, Allahu Teâlâ'ya itâ’at demek olduğu bildirilmektedir:
Cenâb-ı Hak, Nisâ sûresi, yetmişikinci âyetinde, Muhammed aleyhisselâma itâ’at
etmenin kendisine itâ’at etmek olduğunu bildiriyor. O hâlde, Onun Resûlüne
“sallallahu aleyhi ve sellem” itâ’at edilmedikçe Ona itâ’at edilmiş olmaz. Bunun
pek kat’î ve kuvvetli olduğunu bildirmek için, âyet-i kerîmede, (Elbette,
muhakkak böyledir) buyurdu ve ba’zı doğru düşünemeyenlerin, bu iki itâ’ati
birbirinden ayrı görmelerine meydân bırakmadı. Allahu Teâlâ, yine Nisâ
sûresinin, (Kâfirler, Allahu Teâlâ'nın emirleri ile Peygamberlerin emirlerini
birbirinden ayırmak istiyor. Yahûdîler diyor ki, biz Mûsâ aleyhisselâma
inanırız. Îsâ ile Muhammed aleyhimesselâma inanmayız. Hıristiyanlar ise, yalnız
Îsâ aleyhisselâma inanıp, ona hâşâ, Allahu Teâlâ'nın oğlu diyor. Bu inanışları ve
dinleri kıymetsizdir. Hepsi kâfirdir. Bunların hepsine Cehennem azâbını, çok acı
azâpları hâzırladık) meâlindeki yüzkırkdokuzuncu âyetinde, bu iki itâ’ati ayrı
görenlerden şikâyet buyurmaktadır.
Meşâyih-i Kirâmdan birkaçı, aşk sarhoşluğu ve kendinden geçtikleri zamânda, bu
iki itâ’atin birbirinden ayrı olduğunu gösteren sözler söylemişlerdir. Birini
ötekinden dahâ çok sevdiğini bildirmişlerdir. İşittiğimize göre, sultân Mahmûd-i
Gaznevî, bütün Asyâ'ya hâkim olduğu zamânda, Harkan şehrine yakın gelmişti.
Adamlarından birkaçını, Harkan'a, Şeyh Ebül-Hasan-i Harkânî hazretlerinin
huzûruna göndermişti. Şeyh hazretlerini yanına çağırmıştı. Şeyh hazretleri
gelmek istemezse, (Allahu Teâlâ'ya ve Onun Resûlüne ve siz Müslümânlardan olan
âmirlere itâ’at ediniz!) meâlindeki âyet-i kerîmeyi kendisine okuyunuz, demişti.
Sultânın adamları, şeyh hazretlerinin gelmek istemediğini görerek, bu âyet-i
kerîmeyi okudular. Şeyh hazretleri buna karşılık, (Allahu Teâlâ'nın itâ’atine o
kadar çok dalmış bulunuyorum ki, Resûle itâ’at etmekten hayâ ediyorum. Âmire
itâ’ate vakit nerede?) buyurdu. Şeyh hazretlerinin bu sözü, Allahu Teâlâ'nın
itâ’atini, Resûlünün itâ’atinden ayrı bildiğini göstermektedir. Bu söz, doğru
yoldan ayrılmış olmanın alâmetidir. Hâlleri doğru olan büyükler, böyle sözler
söylemezler. İslâmiyyetin ve tarîkatın ve hakîkatin bütün basamaklarında,
Resûlullah'a itâ’atin, Allahu Teâlâ'ya itâ’at olduğunu bilirler. Resûlullah'a
itâ’at ile olmayan Allaha itâ’atin, dalâlet, sapıklık olduğuna inanırlar. Yine
işitiyoruz ki, Mehene şehrinin şeyhi, şeyh Ebû Sa’îd-i Ebül Hayr ile oturuyordu.
Horasandaki seyyidlerin büyüklerinden olan Seyyid Ecel de yanlarında idi. Şü’ûru
yerinde olmayan bir meczûb içeri girdi. Şeyh hazretleri, bu meczûbu, şeyh Ecelin
üst yanına oturttu. Bu hâl, seyyide ağır geldi. Şeyh hazretleri, seyyide
dönerek, (Size olan saygımız, Resûlullah'ı sevdiğimiz içindir. Bu meczûbu ise,
Allahu Teâlâ'yı sevdiğimiz için yüksek tutuyoruz) dedi. Allahu Teâlâ'nın sevgisi
ile, Resûlullah'ın sevgisini ayırdeden, böyle sözleri de, doğru yolun büyükleri
uygun görmezler. Allah sevgisinin, Resûlullah'a olan sevgiden çok olmasının,
tarîkat sarhoşluğundan ileri geldiğini bilirler. Böyle sözlerin söylenmesine
izin
vermezler. Şu kadar var ki, velâyet derecelerinde yükselmiş olanlarda, Allahu
Teâlâ'nın sevgisi dahâ çoktur. Peygamberlerin yüksekliğinden bir şeyler
edinenlerde ise, Resûlullah'ın sevgisi dahâ çok olmaktadır. Allahu Teâlâ,
hepimize, Resûlullaha itâ’at etmek nasîb eylesin! Çünki bu itâ’at, Allahu
Teâlâ'ya itâ’at demektir.
Bu mektûp, meyân şeyh Müzzammil'e yazılmıştır.
Mâ-sivâya köle
olmaktan büsbütün kurtulmak, mutlak fenâ ile olduğu bildirilmektedir:
Gönderdiğiniz mektûp geldi. Bütün ni’metleri gönderen Allahu Teâlâ'ya hamd ve
şükür olsun ki, kendini arayanları sıkıntı ve üzüntü içinde tutmaktadır. Bu
üzüntüyü vererek, kendinden başkası ile râhat etmekten kurtarmaktadır. Fakat,
Ondan başka şeylere köle olmaktan büsbütün kurtulabilmek için, mutlak fenâya
kavuşmak lâzımdır. Mâ-sivânın gönül aynasındaki görüntülerini büsbütün yok etmek
lâzımdır. Hiçbir şey bilmemek ve hiçbir şeyi sevmemek ve Hak Teâlâ'dan
başka dilek istek kalmamak lâzımdır. Böyle fenâ hâsıl olmazsa, bir şeye
kavuşulmaz. Kendini Hak Teâlâ'dan başka bir şeye bağlı sanmaz ise de, böyle zan
etmesi, doğru olmaz. Zan etmekle, işin doğrusu değişmez. Fârisî mısra’
tercemesi:
Bu ni’meti bakalım kime verirler?
Hâllere, makâmlara bağlanmak da, mâ-sivâya gönül vermek demektir. Artık, başka
şeylere bağlanmanın ne olacağını düşünmelidir? Fârisî beyt tercemesi:
Küfür olsa da, îmân olsa da, her dilek,
Dosta kavuşmağa engel olurlar hep!
Ayrılığımız uzun surdu. Fırsat, büyük ni’mettir. Arkadaşlarınız, olgun kimseler
ise, onlardan izin almakta niçin gecikiyorsunuz? Eğer olgun değillerse, izin
almağa ne lüzûm var? Allahu Teâlâ'nın râzı olmasını düşünmek lâzımdır. O râzı
olunca, başkaları ister râzı olsunlar, ister olmasınlar. Onlar râzı olmazlarsa,
ne çıkar? Fârisî mısra’ tercemesi:
Sevgili râzı olunca, her şey râzı olmuş demektir.
Maksat, dilek, yalnız Hak Teâlâ olmalıdır. Onunla birlikte, her ne olursa olsun
güzeldir. Onunla birlikte olmayan her şey, olmaz olsun. Fârisî mısra’ tercemesi:
Yanağım burda iken, sen güle bakıyorsun.
Vesselâm.
Bu mektûp, yine meyân şeyh Müzzammil'e yazılmıştır.
Kendinden geçmek
ve kendinde ilerlemek lâzım geldiği bildirilmektedir:
Hak Teâlâ, kendisi ile bulundursun! Bir ân başkasına bırakmasın! Yâ Rabbî! Bizi
kendimize bir ân bırakma! Bırakırsan, helâk oluruz. Dahâ az da bırakırsan, yok
oluruz. İnsanın başına belâların gelmesine sebep, kendine düşkün olmasıdır. Kendi
kendisinden kurtulursa, Allahu Teâlâ'dan başka şeylere düşkün olmaktan kurtulur.
Puta tapanlar, kendilerine tapmaktadırlar. Câsiye Sûresinin yirmiikinci âyetinde
meâlen, (Kendi nefsine tapanları gördün mü?) buyuruldu. Fârisî mısra’ tercemesi:
Kendini bırakmak, pek hoş olur ve râhat!
Kendini bırak, bana gel! Kendinden geçmek, farz olduğu gibi, kendinde ilerlemek
de lâzımdır. Çünki O, bu yolculukla bulunabilir. Kendinden dışarıda yapacağın
yolculukla bulamazsın! Fârisî beyt tercemesi:
Her ne varsa sentedir, yok sanma!
Kör gibi, her yana el uzatma.
(Seyr-i Âfâkî), ya’nî insanın dışındaki yolculuk, insanı uzaklaştırır. (Seyr-i
Enfüsî), ya’nî, insanın kendinde yaptığı yolculuk, aranılana kavuşturur. Şühûd
arıyor isen, kendindedir. Ma’rifet istiyorsan, kendindedir. (Hayret), ya’nî
anlayamayıp şaşırıp kalmak ise, yine kendindedir. İnsanın dışında ayak basacak
yer yoktur. Söz nereye uzandı? İyi düşünemeyenler, bu sözümü hulûl veyâ birleşmek
sanacak. Böylece doğru yoldan kayacak, dalâlete düşecek. Fârisî mısra’
tercemesi:
Burda hulûl, birleşmek, küfür olur, iyi bil!
Bu makâmlara varmadan, anlamadan önce, bunları düşünmek câiz değildir. Allahu
Teâlâ, bizi ve sizi râzı olduğu yolda bulundursun “alâ sâhibihessalâtü vesselâmü
vettehıyye”! Hâllerinizi yazınız! Çok faydalı olur. Çeşitli bağlantılarınız var
ise de, bunlardan kurtulunuz. Bunlar, yâ varmış, yâ yokmuş, eşit tutunuz!
Vesselâm, vel-ikrâm.
Bu mektûp, yine meyân şeyh Müzzammil'e yazılmıştır.
Kendi aslına
dönmesini dilemektedir:
Hak Teâlâ, kendi ile bulundursun! Fârisî beyt tercemesi:
Allah'tan başka her neye tapılsa, hepsi hiçtir!
Yazıklar olsun ol kimseye ki, bir hiç iledir!
Cemâziyel-evvel ayının birinci Cum’a günü Dehli şehrini dolaşmakla şereflendik.
Muhammed Sâdık da birliktedir. Allahu Teâlâ dilerse, birkaç gün burada kalıp,
vatanımıza çabuk döneceğiz. (Vatan sevgisi îmândandır) hadîsi sahîhtir. Zavallı
nereye gidecek? Alnı, Allahu Teâlâ'nın irâdesine bağlıdır. Hûd Sûresinin
ellialtıncı âyetinde meâlen, (Yeryüzünde yürüyenlerin hepsinin alnından
tutucudur) buyuruldu. Nereye kaçılabilir? Zâriyât Sûresinin ellinci âyetinde
meâlen, (Allahu Teâlâ'ya koşunuz!) buyuruldu. Ondan, yine Ona kaçınız demektir.
Her ne olursa olsun, aslı temel olarak bilmeli, ondan çıkan dalları, ona bağlı
bilmeli, asla sarılmalıdır. Fârisî beyt tercemesi:
Her ne ki güzeldir, Allah sevgisinden başka,
Hepsi câna zehirdir, şeker gibi de olsa!
Bu mektûp, yine meyân şeyh Müzzammil'e yazılmıştır.
Ehlullahın
sohbetinde bulunmasını dilemektedir:
Kâdîzâde Câlendehr ile gönderdiğiniz mektûp Dehli'de geldi. Elhamdulillah ki,
fakîrlere karşı olan sevginiz çoktur. (Buhârî)de ve (Müslim)de bildirilen,
(Kişi, sevdiği ile berâberdir) hadîs-i şerîfine göre, onlarla birliktesiniz.
Zamân bakımından, Receb ayı yaklaştı ise de, fakat çok uzak görünüyor. Fârisî
beyt tercemesi:
Dost ayrılığı, az olsa da, az değildir!
Gözde kıl parçası da olsa, çok görünür.
Hak sâhiplerinin haklarını yerine getirmek için yapmak istediğiniz şeyleri,
hemen yapınız. Receb ayına kadar biz de burada kalacağız. Her şeyin doğrusunu
ancak Allahu Teâlâ bilir. Her şey Onun huzûruna çıkacaktır. Ömrünüzün birkaç
gününü dervîşlerle birlikte geçirmek için uğraşınız! Kehf sûresinin
yirmisekizinci âyetinde meâlen, (Rablerine sabâh akşam duâ eden ve Ona kavuşmak
isteyenlerle birlikte bulun ve sabreyle! Onlardan başka bir yere bakma!)
buyuruldu. Bu âyet-i kerîmede, Hak Teâlâ sevgili Peygamberine Allah adamları ile
birlikte bulunmasını emir buyuruyor “sallallahu
aleyhi ve sellem”. Büyüklerden biri buyurdu
ki, (İlâhî! Dostlarını öyle yaptın ki, onları tanıyan seni buldu. Seni
bulmadıkça, onları tanımadı). Allahu Teâlâ, bizi ve sizi, bu yüksek ve şerefli
insanları sevmekle rızıklandırsın!
Bu mektûp, hakîm Abdulvehhâb'a yazılmıştır.
Allah adamlarının
yanına giden kimsenin, kendini boş bulundurması lâzımdır. Böylece, dolu olarak
döner. Her şeyden önce, i’tikâdı düzeltmek lâzım olduğu bildirilmektedir:
İki kere buraya kadar yoruldunuz. İkisinde de çabuk kalktınız. Sohbetin
haklarından birkaçını yerine getirmeğe vakit olmadı. Müslümânların bir araya
gelmesi, yâ istifâde etmek veyâ fayda vermek içindir. Bu ikisinden biri
bulunmayan topluluğun hiç kıymeti yoktur. Din büyüklerinin yanına boş olarak
gelmelidir ki, dolmuş olarak dönülebilsin. Onların acıması, ihsânda bulunması
için, boş olduğunu bildirmek lâzımdır. Böylece feyiz, ihsân yolu açılır. Dolu
gelmek, dahâ doldurarak dönmek iyi olmaz. Çok dolmak, doyduktan sonra, dahâ
almak hastalıktan başka bir şey yapmaz. İhtiyâçsızlık, azgınlığa sebep olur. Hâce
Nakşibend “kaddesallahu sirreh” hazretleri buyurdu ki, (Önce hastanın yalvarması
lâzımdır. Sonra, gönlü kırık olan, ona teveccüh eder). Görülüyor ki, teveccühe,
ihsâna kavuşmak için, yalvarmak lâzımdır. Böyle olmakla berâber, ilim öğrenmekte
olan bir tâlip gelip, size göndermek için mektûp isteyince, onun böyle gelmesini
bir hak sayarak, bu hakkı ödemek lâzım olduğunu düşündüm. Geçmişteki haklarınızı
ve şimdiki hakkı karşılamak için, vakit ve hâle göre, birkaç kelime yazarak
gönderiyorum. Her şeyin doğrusunu Allahu Teâlâ bildirir. Herkesi doğru yola
kavuşturan ancak Odur.
Ey mes’ûd kardeşim! Bize ve size her şeyden önce lâzım olan, i’tikâdı Kitâba ve
sünnete uygun olarak düzeltmektir. Doğru yolun âlimlerinin, “Allahu Teâlâ
onların çalışmalarına iyi karşılıklar versin!” Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i
şerîflerden anladıklarına ve bildirdiklerine uygun olarak i’tikâd etmek
lâzımdır. Çünki, Kitâptan ve sünnetten bizim ve sizin anladıklarımızın hiç
kıymeti yoktur. Ehl-i sünnet âlimlerinin anladıklarına uymak lâzımdır. Bizim
anladıklarımız, Ehl-i sünnet âlimlerinin anladıklarına uymuyor ise, hiç kıymeti
olmaz. Çünki her bid’at sâhibi, ve doğru yoldan kayarak
dalâlete düşenler, sapık bilgilerini ve bozuk işlerini, Kur’ân-ı kerîmden ve
hadîs-i şerîflerden anladıklarını ve bu iki kaynaktan çıkardıklarını
söylemektedirler. Bu sözleri çok yanlış ve haksızdır.
İkinci olarak hepimize lâzım olan şey, ahkâm-ı şer’iyyeyi öğrenmektir. Ya’nî
helâli, harâmı, farzı, vâcibi öğrenmektir.
Üçüncü olarak hepimize lâzım olan şey, bütün işlerimizi, öğrendiklerimize uygun
yapmaktır.
Dördüncüsü, kalbin tasfiyesi ve nefsin tezkiyesidir ki, bu ikisi tasavvuf
büyüklerine mahsûstur “kaddesallahu teâlâ esrârehüm”.
İ’tikâdı düzeltmeden önce ahkâm-ı şer’iyyeyi öğrenmenin hiç faydası olmaz. Bu
ikisi birlikte düzelmedikçe de, ibâdetlerin faydası olmaz. Bu üçü birlikte
yapılmadıkça, tezkiye ve tasfiye hiç yapılamaz. Bu dört temel vazîfe,
yardımcıları ve tamâmlayıcıları ile birlikte yapılmalıdır. Meselâ, farzlar,
sünnetleri ile birlikte yapılmalıdır. Farzların yardımcısı ve tamâmlayıcısı,
sünnetlerdir. Bunlardan biri yapılmadıkça, geriye kalan her şey lüzûmsuzdur ve
faydasızdır. Böyle lüzûmsuz şeylere, (Mâlâya’nî) denir. Hadîs-i şerîfte, (Bir
kimsenin Müslümânlığının güzelliği, mâlâya’nîden kaçması ve lüzûmlu şeyleri
yapması ile anlaşılır) buyuruldu. Doğru yolda olanlara ve Muhammed Mustafâ'nın
izinde yürüyenlere selâm olsun “sallallahu
aleyhi ve sellem”!
Bu mektûp, şeyh Hamîd-i Bingâlî'ye yazılmıştır.
Sâliklerin
yaratılışlarına göre, yükseldikleri mertebeleri bildirmektedir:
Sâliklerin yaradılışlarına göre, kemâl mertebeleri başka başka olur. Kemâl
mertebelerinin dereceleri kemiyet ya’nî sayı bakımından veyâ keyfiyet ya’nî
güzellik bakımından veyâ her iki bakımdan da, birbirinden ayrılırlar. Çok
kimsenin kemâli, ya’nî yüksekliği, (Tecellî-i sıfâtî) iledir. Başkalarının
kemâli (Tecellî-i zâtî) iledir. Her iki tecellînin de çok çeşitleri vardır.
Çeşitler birbirlerine benzemezler. Bu tecellîlere kavuşan kimseler arasında da
çok başkalık vardır. Çok kimselerin kemâli kalbin selâmeti ve rûhun halâsı
iledir. Başkalarının kemâli, bu ikisi ile birlikte, sırrın da şühûdu iledir. Bu
üçüncü kemâl ise, bu üçü ile birlikte, hafînin hayreti iledir. Bir dördüncü
kemâl dahâ vardır ki, bu dördü ile birlikte, ahfânın kavuşması iledir. Bunlar,
Allahu Teâlâ'nın öyle bir ihsânıdır ki, dilediğine verir. Allahu Teâlâ, büyük
ihsân sâhibidir. Bu mertebelerin herhangi birisinde kemâl hâsıl olduktan sonra,
yâ geriye inilir, yâhut, o makâmda kalınır. Geriye inenler, tekmîl ve irşâd
makâmına kavuşur. Allahu Teâlâ'nın kullarını da’vet için, onlara faydalı olmak
için, Hak'tan halka dönerler. İkinciler kendilerini gayb ederler. İnsanlardan
uzak yaşarlar. Geçmişte ve gelecekte selâmette olunuz!
Bu mektûp, Şerefeddîn Hüseyn-i Bedahşî'ye yazılmıştır.
Merhûm babası
için sabır dilemektedir:
Başa gelen belâlar, sıkıntılar, her ne kadar acı ve üzücü görünür ise de, bâtına
ya’nî kalbe, rûha tatlı gelmektedir. Çünki, beden ile rûh birbirinin zıddı,
tersi gibidir. Birine acı gelen, ötekine tatlı olmaktadır. Yaratılışta duygusuz
olan, bu ikisinin ters olduğunu ve hâllerini, özelliklerini ayıramaz. Böyle
kimseleri hesâba katmıyoruz. Bu sözlerimizi onlar için bildirmiyoruz. A’râf
sûresinin yüzyetmişsekizinci âyetinde meâlen, (Onlar, hayvanlar gibidir. Dahâ da
aşağıdırlar) buyuruldu.
Fârisî beyt tercemesi:
Kendinden haberi olmayan kimse,
Nerede kaldı başka şeyleri bile?
Bir kimsenin rûhu alçalarak beden mertebesine yerleşse ve Âlem-i emri, âlem-i
halkına bağlansa, bu ince bilgileri nasıl anlayabilir? Rûhu kendi makâmına
çıkmadıkça ve Âlem-i emri, Âlem-i halkından ayrılmadıkça, bu ma’rifetlerin
güzelliğini nasıl görebilir? Bu ni’mete kavuşmak için, ecel-i müsemmâ gelmeden
önce olan ölüme kavuşmak lâzımdır. Tarîkat büyükleri “kaddesallahu teâlâ
esrârehüm” bu ölüme (Fenâ) adını vermişlerdir. Fârisî beyt tercemesi:
Toprak ol toprak ki, gül bitsin sende,
Topraktan başka yok, kavuşan güle.
Ölüm gelmeden önce ölmeyen kimseyi dertli bilmelidir! Ona geçmiş olsun
demelidir!
İyilikle tanınmış olan ve emr-i ma’rûf ve nehy-i münker ibâdetini elden
bırakmayan kıymetli babanızın ölüm haberi Müslümânları çok üzdü. Hepimiz, Allah
için yaratıldık ve hepimiz Onun huzûruna çıkacağız. Siz oğlumuz sabrederek,
bizden önce gidenlere, sadaka ile ve duâ ile ve istiğfâr ederek yardım etmeli,
imdâtlarına yetişmelisiniz! Çünki, dirilerin yardımına ölülerin çok ihtiyâcı
vardır. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki, (Ölü, suda boğulmak üzere olan biri
gibidir. Babasından, anasından, kardeşinden ve arkadaşından gelecek olan bir
duâyı hep beklemektedir. Ona bir duâ gelince, dünyâya ve dünyâda olanların
hepsine kavuşmaktan dahâ çok sevinir. Allahu Teâlâ, yeryüzünde olanların duâları
yardımı ile, kabirde olanlara dağlar gibi rahmet gönderir. Dirilerin ölülere olan
hediyesi, onlar için istiğfâr etmektir). Nasîhatların sonuncusu, hep zikir
yapmak ve hep Allahu Teâlâ'yı düşünmektir. Çünki, elimizde bulunan zamân çok
azdır. Bunu en lüzûmlu yerde kullanmak lâzımdır. Vesselâm.
Bu mektûp, kölelerinin en aşağısı olan bu fakîre, ya’nî [(Mektûbât)ın birinci cüz’ünü toplamakla şereflenen] Yâr Muhammed Cedîd-i Bedahşî Talkânî'ye yazılmıştır.
Tasavvuf
büyüklerinin üç türlü olduğu ve her birinin hâlleri bildirilmektedir:
Tasavvuf büyükleri “kaddesallahu teâlâ esrârehüm” üç türlüdür:
Birincilere göre, âlem, ya’nî bütün varlıklar, Allahu Teâlâ'nın yaratması ile
dışarda vardır. Âlemde bulunan her şeyin özelliklerini de Allahu Teâlâ
yaratmıştır. İnsanları cisim olarak bilirler, madde olarak bilirler. Bu cismi de,
Allahu Teâlâ yaratmıştır derler. Yokluk denizine öyle dalmışlardır ki, ne
âlemden haberleri vardır, ne de kendilerinden haberleri vardır. Başkasının
elbisesini giymiş kimseye benzerler. Bu elbisenin kendilerinin olmayıp
başkasının olduğunu bilirler. Böyle bilmeleri o kadar artar ki, elbiseyi,
sâhibinde bilirler, kendilerini çıplak sanırlar. Böyle bir kimseyi (Sekir),
şu’ûrsuzluk hâlinden kurtarıp, (Sahv) şu’ûrlu hâle getirirlerse, ya’nî Fenâdan
sonra Bekâ ile şereflendirirlerse, elbiseyi kendi üzerinde görür. Fakat,
başkasının olduğunu iyi bilir. Çünki önceki Fenâ, şimdi bilgi ile birliktedir.
Elbiseye tutulması, bağlılığı hiç kalmamıştır. Bunun gibi, kendi üstünlüklerini,
iyiliklerini, elbise gibi başkasının bilirler. Fakat, bu elbiseyi vehimde,
hayâlde bilirler. Dışarda elbise yoktur. Kendilerini çıplak sanırlar. Böyle
görüşleri, öyle çoğalır ki, vehimdeki elbiseyi de atarlar. Kendilerini çıplak
bulurlar. Sekirden kurtulup sahva gelince, vehimdeki elbiseyi de yanlarında
bulurlar. Fakat, birinci şahsın Fenâsı tâmdır. Bundan hâsıl olan Bekâsı da dahâ
olgundur. Bunu, inşâallahu Teâlâ dahâ sonra açıklayacağız. Bu büyükler, Ehl-i
sünnet vel-cemâ’at âlimlerinin “rahmetullahi aleyhim ecma’în” Kitâptan ve
sünnetten çıkardıkları ve sözbirliği ile bildirdikleri îmân bilgilerinin
hepsine, öylece inanırlar. Kelâm âlimleri ile bunların arasında hiçbir ayrılık
yoktur. Kelâm âlimleri, bu bilgileri öğrenerek ve düşünerek bulmuşlar. Bunlar
ise, keşf ile, zevk ile anlamışlardır. Bu büyükler, âlemin Allahu Teâlâ'ya hiçbir
bakımdan benzerliği, bağlılığı yoktur derler. Nerede kaldı ki, Onun kendisidir
veyâ parçasıdır demiş olsunlar. Allahu Teâlâ, Mâliktir, yaratıcıdır, insanlar
ise, Onun kullarıdır ve mahlûklarıdır derler. Kendilerini hâl kaplayınca, bu
bağlılığı bile unuturlar. Tâm fenâ ile şereflenirler. Tecelliyât-i Zâtiyye'ye
kavuşurlar. Sonsuz tecellîlere mazhar olurlar.
Tasavvuf büyüklerinin ikincisi, âleme Hak Teâlâ'nın zıllı, görüntüsü derler.
Fakat bunlar da, âlemin dışarda mevcût, var olduğuna inanırlar. Bu varlık, kendi
varlıkları değildir. Bir görüntü gibi varlıktır derler. Bu varlıklar, Allahu
Teâlâ'nın varlığı ile dışarda mevcûttur derler. İnsan ile gölgesi gibidir. Bir
insanın gücü yetse, kendi sıfatlarını, özelliklerini, meselâ bilgisini, gücünü,
irâdesini, hattâ acı ve tatlı duymasını, kendi gölgesine de verebilse, meselâ o
gölge ateşe rastlarsa acı duysa, aklı olan ve âdetlere uyan bir kimse, o
gölgenin sâhibi acı duydu demez. Üçüncü kısım âlimlerinin böyle dediklerini
aşağıda göreceğiz. Bunun gibi, insanların kötü işlerinin hiçbirine, Hak
Teâlâ'nın
işidir denilemez. Meselâ gölge, kendi isteği ile hareket etmiş olsa, gölgenin
sâhibi olan kimse, hareket ediyor denilemez. O kimsenin gücü ile ve irâdesi ile
hareket ediyor denilebilir. Böylece, mahlûkların işlerini Allahu Teâlâ
yaratmaktadır. Kötü şeyleri yaratmak, kötü değildir. Belki kötü şeyleri yapmak
ve kesbetmek kötüdür.
Tasavvuf büyüklerinin üçüncüsü, vahdet-i vücûda inanırlar. Hâriçte yalnız bir
şey vardır derler. Bu bir varlık, Hak Teâlâ'nın zâtıdır, kendisidir derler. Âlem
hâriçte yoktur. İlimde vardır derler. Varlıktan hiçbir koku tatmamıştır derler.
Bunlar da, âlemi Hak Teâlâ'nın zıllı bilirler. Fakat, bu zıl olan, görüntü olan
varlık his mertebesindedir. Doğrusu dışarda hiçbir şey yoktur derler. Hak
Teâlâ'nın zâtında kendi sıfatları ve mahlûkların sıfatları vardır bilirler. Bu
sıfatların yukardan aşağı azalma derecelerini, mertebelerini sayarlar. Her
mertebede, o bir zâtı, o mertebeye uygun özelliklerde birlikte bilirler. Acıyı,
tatlıyı duyan hep odur. Fakat vehimde, histe var olan bu zıl, gölge gibi perdeler
arkasında durmaktadır derler. Bunların sözlerinin akla ve islâmiyyete uymayan
yerleri çoktur. Böyle yerlere cevâp vermek için çok sıkıntı çekerler. Bunlar da,
kavuşmuş ve kavuştukları derecelere göre yükselmiştir. Fakat bunların sözleri,
Müslümânların yoldan çıkmalarına sebep olmakta, ilhâd ve zındıklığa
sürüklemektedir.
Birinciler en kâmil, çok tâm ve sakatsız ve Kitâba, sünnete uygundurlar.
Sakatsızlıkları ve uygunlukları meydânda ise de, olgun ve tamâm olmaları
şöyledir ki, insanın varlığının birkaç mertebesi, çok latîf ve maddelikten çok
uzak olup, başlangıca benzemekte, oraya tâm bağlılığı bulunmaktadır. İnsandaki,
(Hafî) ve (Ahfâ) böyledir. Bunun için, birçokları, sırrın Fenâsına kavuştukları
hâlde, bu mertebeleri başlangıçtan ayıramamışlar. Böylece (Lâ ilâhe) derken,
bunları yok bilememişler, bunları başlangıç ile karıştırmışlar, birleştirmişler.
Kendilerini Hak Teâlâ sanmışlar, dışarda yalnız Hak Teâlâ vardır. Bizim hiç varlığımız yoktur demişler ise de, dışarda çeşitli eserler bulunduğundan, ilimde var olduklarını söylemişlerdir.
Yine bundandır ki, (A’yân) ya’nî eşyâ, varlıkla yokluk arasında bir geçittir
demişlerdir. Mahlûkların varlıklarının mertebelerinden birkaçının başlangıçtan
başka olmadığını görerek, varlıkları lâzımdır diyemedikleri için, varlıkla
yokluk arasında geçit olduklarını söylemişlerdir. Böylece, mahlûklara
vâciblikden bir şey bulaştırmışlardır. Bu şeylerin, mahlûkların olduğunu, fakat
isimde ve görünüşte olsa bile, Vâcibe benzediklerini anlamamışlardır. Bu şeyleri
başka bilselerdi ve mahlûkları Vâcibden tâm ayırsalardı, kendilerini Hak Teâlâ
olarak hiç görmezlerdi. Âlemi, Hak Teâlâ'dan ayırırlardı. Varlığın bir olduğunu
sanmazlardı. Bir kimseden eser bâkî kalmadıkça, kendinden eser kalmadığını bilse
bile, kendini Hak bilmez. Bu da, onun kısa görüşlü olmasındandır.
İkinci âlimler, her ne kadar bu mertebeleri de başlangıçtan ayrı gördüler ve (Lâ
ilâhe) derken yok bildiler. Fakat, aslın zıl ile olan bağlılığından dolayı,
bunların varlıklarının artıklarından bir şey, mevcûd kaldı. Çünki, zıllın asla
bağlılığı vardır. Zıl ile aslın başkalığı görüşlerinden gayb oldu.
Birinci âlimler, Peygamberlerin sonuncusuna “sallallahu
aleyhi ve sellem” çok bağlı oldukları için, mahlûkların bütün
mertebelerini, Vâcibden ayırdılar. Bunların hepsini (Lâ ilâhe) derken yok
ettiler. Mahlûkların Vâcib ile hiçbir bağlılığını görmediler. Ona hiçbir
benzerlikleri yoktur dediler. Kendilerini, güçsüz, kuvvetsiz bir kul olmaktan
başka bilmediler. Onu, kendi sâhipleri ve yaratıcıları olarak bildiler.
Kendilerini sâhip sanmak veyâ Onun gölgesi sanmak, bunlara çok ağır gelmektedir.
Arabî mısra’ tercemesi:
Her şeyin sâhibine gelen ne, toprağa düşen ne?
Bu büyükler, her şeyi Hak Teâlâ'nın mahlûkları bildikleri için severler. Her şey,
gözlerine sevgili görünür. Mahlûkların kendileri gibi, işleri de, Allahu
Teâlâ'nın mahlûku oldukları için, hepsine boyun eğer, beğenirler. Hiçbir işi
beğenmemezlik etmezler. İslâmiyyetin beğenmediği şeyleri, islâmiyyete uydukları
için beğenmezler. Tevhîd-i vücûdî sâhipleri, her şeyi, Hak Teâlâ'ya mazhar
oldukları için, hattâ Ondan başka olmadıkları için, sevdikleri ve boyun
büktükleri gibi, bu büyükler, Hak Teâlâ'nın mahlûkları oldukları için sever ve
teslîm olurlar. Fârisî mısra’ tercemesi:
Yolların nerden ayrıldıklarını iyi gör!
Sevgili az sevilse de, ondan başka olmayan şeyin de, o kadar sevileceğini herkes
bilir. Fakat, sevgilinin kullarını, yaptıklarını ve kölelerini sevebilmek için,
sevgilinin çok sevilmiş olması lâzımdır. Bu büyüklerin velâyet makâmlarının en
sonu olan (Abdiyyet), ya’nî kulluk makâmından tâm payları vardır. Bu
seçilmişlerin hâllerinin doğru olduğunu gösteren en kuvvetli delîl, işâret,
keşflerinin hepsinin Kitâba ve sünnete ve islâmiyyetin açıkça bildirdiği şeylere
tâm uygun olmalarıdır. İslâmiyyetten kıl ucu kadar ayrılmamışlardır. Ey
Allah'ımız! Muhammed aleyhisselâm hürmetine “sallallahu
aleyhi ve sellem”, bizleri, bu büyükleri sevenlerden ve onlara uyanlardan
eyle!
Bu satırları yazan dervîş, önce tevhîd-i vücûdîye inanıyordum. Çocukluğumdan
beri tevhîd bilgileri içindeydim. Buna inancım tâmdı. O zamân tevhîd hâllerim de
yoktu. Tasavvuf yoluna girince, önce tevhîd yolu açıldı. Çok zamân, bu yolun
makâmlarında dolaştım. Bu makâmlara uygun çok bilgiler edindim. Tevhîd-i vücûdî
sâhiplerine gelen hâller ve çözülemeyen bilgilerin hepsi, keşflerle ve akıp
gelen bilgilerle çözüldüler. Çok zamân sonra, bu dervîşi başka bir nisbet,
bağlılık kapladı. Bu nisbet kuvvetlenince, tevhîd bilgileri durdu. Fakat, o
bilgileri yine beğeniyordum, inkâr etmiyordum. Böyle uzunca bir zamân geçti.
Sonunda, onları beğenmez, inanmaz oldum. Bu mertebenin çok aşağı olduğunu ve zıl
makâmlarına yükselmek lâzım geldiğini gösterdiler. Fakat, bu inkârım elimde
değildi. Bu makâmdan ayrılmak istemiyordum. Çünki tasavvuf büyüklerinin çoğu, bu
makâmda bulunmaktadır. Zıl makâmına yükselince, kendimi, bütün âlemi, zıl, gölge
gibi buldum. Yukarıda bildirilen, ikinci âlimler gibi oldum. Önceki makâmdan,
buraya çıkardıklarını istemedim. Çünki, vahdet-i vücûdu dahâ yüksek biliyordum.
O makâm, buna tâm uygundu. Büyük bir ni’met ve merhamet olarak, (Zıl makâmı)ndan
da yukarı götürdüler. Abdiyyet, kulluk makâmına ulaştırdılar. Bu makâmın dahâ
olgun olduğu göründü. Yüksekliği anlaşıldı. Önceki makâmlardan pişmân oldum.
Tevbe ettim. Bu dervîşi, bu yollardan geçirmeselerdi ve birbirlerinden
üstünlüklerini göstermeselerdi, bu makâma getirilmekle alçaldığımı zan
edecektim. Çünki önceleri, Tevhîd-i vücûdîden dahâ yüksek makâm yok sanıyordum.
Doğruyu açığa çıkaran, Allahu Teâlâ'dır. Doğru yolu gösteren yalnız Odur.
Bu fakîrin mektûplarında ve kitâplarında ve belki her sâlikin sözlerinde bulunan
bilgilerin ve ma’rifetlerin, başka başka olması, kavuşulan makâmların başka
başka olmalarındandır. Her makâmın bilgileri, ma’rifetleri başkadır. Her hâli
bildiren söz başka olur. Görülüyor ki, bilgilerde başkalık, ayrılık yoktur.
Ahkâm-ı şer’iyyenin zamânla değiştirilmiş olması gibidir. Bu sözleri,
ta’assubla, inât ile karşılamayınız! Sallallahu Teâlâ alâ Seyyidinâ Muhammedin
ve alâ Âlihi ve Sellem!
Bu mektûp, molla Sâlih Bedahşî Külâbî'ye yazılmıştır.
Tasavvuf yolunda
ilerlemek, hakîkî îmâna kavuşmak için olduğu bildirilmektedir:
Sulûk konaklarını geçmek, hakîkî îmâna kavuşmak içindir. Hakîkî îmâna kavuşmak
için, önce nefsin itmînân hâsıl etmesi lâzımdır. Nefis mutmainne olmadıkça,
kurtuluş olamaz. Nefsin mutmainne olması da, kalbin onu kontrol ve idâre etmesi
ile olur. Kalbin nefsi idâre edebilmesi için, başka şeylerle meşgûl olmaması ve
Allahu Teâlâ'dan başka hiçbir şeye bağlılığı kalmaması lâzımdır. Kalbin,
hiçbir şeye bağlılığı kalmadığının alâmeti, işâreti vardır. Bu da, mâ-sivâyı
unutmasıdır. Öyle unutmalıdır ki, Allahu Teâlâ'dan başka herhangi bir şeyi kıl ucu
kadar düşünürse, mâ-sivâdan kurtulmamış olur. [(Mâsivâ), bütün mahlûklar
demektir.] Kalbi mâ-sivâdan selâmet bulmuş, kurtulmuş olana müjdeler olsun!
Kalbin selâmet bulması ve böylece nefsin itmînâna kavuşması için çok
çalışmalıdır. Bu, Allahu Teâlâ'nın öyle bir ni’metidir ki, bunu dilediğine verir.
Allahu Teâlâ, büyük ihsân sâhibidir. Vesselâm.
Hâşâ zulüm etmez hiç, kullarına Hüdâsı!
Herkesin çektiği, kendi işinin cezâsı!
Bu mektûp, hâce Muhammed Sıddîk-ı Bedahşî'ye yazılmıştır.
Mübârek Ramazân
ayının üstünlüğünü ve Kur’ân-ı kerîmin bu ayda indirildiğini ve hurma ile iftâr
etmenin müstehab olduğunu bildirmektedir:
Allahu Teâlâ'nın zâtının şü’ûnâtından biri, kelâm şânıdır. Bu kelâm şânında,
zâtın bütün üstünlükleri ve sıfatların bütün şü’ûnları bulunur. Böyle olduğu,
önceki mektûplarda bildirilmişti. Mübârek Ramazân ayında da, bütün iyilikler,
bütün bereketler bulunur. Her iyilik, her bereket, Allahu Teâlâ'nın zâtından
gelmektedir “teâlâ ve tekaddes” ve Onun şü’ûnlarından hâsıl olmaktadır. Her
kusûr, her kötülük de, mahlûkların zâtlarından ve sıfatlarından hâsıl
olmaktadır. Nisâ sûresinin yetmişsekizinci âyetinde meâlen, (Sana gelen her
güzel şey, Allahu Teâlâ'dan gelmektedir. Sana gelen her kötülük de, kendindendir)
buyuruldu. Bunun için, bu aydaki iyiliklerin, bereketlerin hepsi, Allahu
Teâlâ'nın zâtındaki üstünlüklerden gelmektedir. Bu üstünlüklerin hepsi de, kelâm
şânında bulunmaktadır. Kur’ân-ı kerîm, bu kelâm şânının hakîkatinin hepsinden
hâsıl olmuştur. Bundan dolayı, bu mübârek ayın, Kur’ân-ı kerîm ile tâm bağlılığı
vardır. Çünki, Kur’ân-ı kerîmde bütün üstünlükler bulunmaktadır. Bu ayda da, o
üstünlüklerden hâsıl olan bütün iyilikler bulunmaktadır. Bu bağlılıktan dolayı,
Kur’ân-ı kerîm bu ayda nâzil oldu. Bekara sûresinin yüzseksenbeşinci âyetinde
meâlen, (Kur’ân-ı kerîm, Ramazân ayında indirildi) buyuruldu. Kadir gecesi bu
aydadır. Bu ayın özüdür. Kadir gecesi, çekirdeğin içi gibidir. Ramazân ayı da,
kabuğu gibidir. Bunun için, bir kimse, bu ayı saygılı, iyi geçirerek bu ayın
iyiliklerine, bereketlerine kavuşursa, bu senesi iyi geçerek, hayırlı ve
bereketli olur. Allahu Teâlâ, hepimizi bu mübârek ayın iyiliklerine,
bereketlerine kavuştursun. Her birimize bundan büyük pay versin!
Resûlullah “sallallahu
aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Oruçlu olan kimse,
hurma ile iftâr etsin! Çünki hurma bereketlidir). O Server “sallallahu aleyhi ve sellem”, hurma ile iftâr ederdi. Hurmanın bereketli olması şöyledir
ki, onun ağacına (Nahle) denir. Bu ağacın yaradılışında, topluluk ve adâlet
vardır. İnsanın yaradılışı da böyledir. Bunun içindir ki, Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem” Nahle ağacına, Âdem oğullarının halasıdır
dedi. (Halanız olan nahleye saygı gösteriniz! Çünki bu ağaç, Âdem aleyhisselâmın
çamurundan kalan artıktan yaratılmıştır) buyurdu. Görülüyor ki, Nahle, Âdem
aleyhisselâmın çamurundan yaratılmıştır. Nahleye bereket buyurması, bunda
her şeyin bulunduğu için olsa gerektir. Bunun için, nahlenin meyvesi olan hurma
yenince, insanın parçası, dokusu olur. Böylece hurmada bulunan her şey, insana da
aktarılmış olur. Hurmada bulunan sonsuz üstünlükler, bunu yiyende de bulunur.
Hurmayı yiyen herkes böyle olur ise de, oruçlu kimse, iftâr zamânında,
şehvetlerden ve dünyânın geçici zevklerinden temiz olduğu için, hurmadan pek çok
istifâde eder. Anlattığımız fâydaları dahâ tâm ve dahâ olgun olur. O Server “sallallahu
aleyhi ve sellem”, (Mü’minin sahûrunun
hurma ile olması ne güzeldir) buyurdu. Bu da belki, hurma insanın dokularına
karışınca, insanın hakîkatini tamâmladığı içindir. Oruçlu iken, böyle şey
olmadığı için, bunun karşılığı olarak sahûrda hurma yemenin güzel olduğunu
bildirmiştir. Hurma yemek, çeşitli yemekleri yemek gibi faydalı olmaktadır.
Hurmanın bu bereketi, kendisinde her şey bulunduğu için, iftâr zamânına kadar
insanda kalır. Hurmanın bu faydası, ancak islâmiyyete uygun olarak yenildiği,
islâmiyyetten kıl ucu kadar ayrılık bulunmadığı zamândır. Tâm fâydasına kavuşmak
için, bir ağacın bir meyvesi olarak değil, bildirdiğimiz topluluğunu,
bereketini düşünerek yemek lâzımdır. Yalnız bir meyve olarak yenirse, yalnız
madde, kalori faydası elde edilir. İşin iç yüzü bilinerek yenirse, bereketine
kavuşulup, bâtını da besler. Bereketine kavuşmadan yemek kusûr olur. Fârisî beyt
tercemesi:
Çalış, lokmayı kıymetlendir önce!
Ondan sonra, hiç korkma yi, doyunca!
İftârı erken, sahûru geç yapmakta da, bu incelik vardır. Vesselâm.
Bu mektûp, esseyyid ve nakîb şeyh Ferîde “rahmetullahi teâlâ aleyh” yazılmıştır.
İslâm ile küfrün
birbirinin zıddı, tersi olduğunu, İslâm düşmânlarını sevmemeyi bildirmektedir:
Bize çeşitli ni’metleri veren ve Müslümân yapmakla şereflendiren ve Muhammed
aleyhisselâmın ümmetinden eylemekle kıymetlendiren Allahu Teâlâ'ya hamd olsun!
Dünyâ ve Âhiret sa’âdetlerine, râhatlıklarına kavuşmak ancak ve yalnız, dünyâ ve
Âhiretin efendisi, mahlûkların en üstünü, en kıymetlisi olan Muhammed aleyhisselâma uymakla, onun izinden gitmekle ele geçebilir. O yüce Peygambere ve
Onun temiz Ehl-i beytine ve Ashâbının hepsine en iyi duâlar ve en üstün selâmlar
olsun! Muhammed aleyhisselâma uymak demek, ahkâm-ı islâmiyyeye ya’nî islâmiyyete
uymak ve küfrü ve kâfirliği yok etmeğe çalışmaktır. Çünki islâm ile küfür
birbirinin zıddıdır, tersidir. Birinin bulunduğu yerde, öteki bulunamaz, gider.
Bu iki zıd şey bir arada bulunamaz. Birisine kıymet vermek, ötekini aşağılamak
olur. Kur’ân-ı kerîmde, Tevbe sûresinin yetmişüçüncü âyetinde meâlen, (Ey yüce
Peygamber! Kâfirlere ve münâfıklara karşı cihâd et! Onlara sert davran!)
buyuruldu. Hulk-i azîm sâhibi olan, çok merhametli olan Peygamberine, âfirlerle cihâd etmeyi, onlara karşı sert
davranmağı emrediyor. Bundan anlaşılıyor ki, islâma saldıranlara sert davranmak
da, hulk-ı azîmdir. İslâma izzet vermek, kıymetini arttırmak için, küfrü ve
kâfirleri ya’nî İslâm dînine ve Müslümânlara saldıranları kötülemek, onları
aşağı tutmak lâzımdır. Böyle kâfirlere kıymet vermek, onları yüksek tutmak,
İslâmiyyeti ve Müslümânları kötülemek, aşağılamak olur. Kâfirlere kıymet vermek
demek, onları üstün tutmak, karşılarında eğilmek olmakla berâber, onlarla
birlikte bulunmak, konuşmak, görüşmek de, onlara kıymet vermek olur. İslâm
düşmanlarından, İslâmiyyete saldıranlardan, köpekten kaçar gibi kaçmak, onların
pis ve alçak olduklarını bilmek lâzımdır. İslâm dînine saldıran, bir mevkî,
makâm sâhibi ise ve bir Müslümânın bu kimseye bir işi düşerse ve bu işi muhakkak
onun yapması îcâb ederse, abdesthâneye gider gibi, işi bitirinceye kadar yanına
gidilir. Fakat, yine o alçağa kıymet verecek bir şey söylenmez ve böyle bir
hareket yapılmaz. Olgun bir Müslümân, onun yüzünü görmemek için, o işinden bile
vazgeçer. Onun zehirli, zararlı sözlerini işitmekten, Cehennemlik yüzünü
görmekten kurtulur. Allahu Teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde böyle kâfirlerin kendisine ve
sevgili Peygamberine düşmân olduklarını bildiriyor. Allahu Teâlâ'nın ve Onun
Resûlünün düşmânları ile düşüp kalkmak, o
alçaklarla arkadaşlık etmek büyük cinâyet, çok çirkin bir suç olur. Bu
kimselerle görüşmek, arkadaşlık etmek, çeşitli zararlara sebep olur. Bu
zararların en küçüğü, insan onların arasında Allahın emirlerini yapamaz. Küfre
sebep olan şeylerden kaçınamaz. Bu vazîfeleri yapmağa sıkılır. Arkadaşlarından
utanır, çok küçük görünen bu zarar, dikkat edilirse, pek büyüktür. Allahu
Teâlâ'nın dînine saldıranlar ile arkadaşlık etmek, onlarla görüşmek, insanı
Allahu Teâlâ'ya ve Onun Peygamberine “sallallahu
aleyhi ve sellem”
düşman olmağa kadar
sürükler. Bir kimse, kendini Müslümân sanır. Kelime-i tevhîd okur. İnanıyorum
der. Müslümân olduğunu söyler. Hâlbuki kâfirlerle, münâfıklarla görüşerek,
konuşarak onun Müslümânlığı, îmânı saf ve temiz kalmaz. Hattâ, büsbütün gider
de, farkında bile olmaz. Allahu Teâlâ, hepimizi, nefislerimizin kötülüğünden ve
amellerimizin bozuk olmasından korusun!
Fârisî beyt tercemesi:
Zavallı câhil, sanır ki, din adamıdır;
din ile ilgisi, yalnız böyle sanmasıdır.
Hindistân'daki islâm düşmânlarının azgınlarını görüyoruz. Müslümânlarla alay
ediyorlar. Müslümânları kötülüyorlar. Ellerine fırsat geçerse, güçleri yeterse,
Müslümânlara her işkenceyi yaparlar. Hattâ hepsini öldürürler. Yâhut onları
dinden, îmândan ayırırlar. İslâm terbiyesini, ahlâkını, hayâsını, şerefini yok
ederler. O hâlde, Müslümânların bu azgın kâfirlere uymamaları, bunlardan
sakınmaları, bunlara aldanmamaları, bunun için Allahu Teâlâ'dan hayâ etmeleri
lâzımdır. (Hayâ îmândandır) buyuruldu. Müslümân olanın böyle çirkin işlerden
sıkılması lâzımdır. İslâm düşmânlarını, Allahın emirleri ile alay edenleri,
helâle, harâma aldırış etmeyenleri zararlı bilmelidir. Bunları aşağı tutmalıdır.
Bunlara yardımı dokunan her hareketten sakınmalıdır. İslâmiyyet, gayr-i müslim
vatandaşlardan cizye denilen verginin alınmasını emretmektedir. Şimdi
Hindistân'da kâfirlerden cizye alınmıyor. İslâmiyyetin bu emri unutulmuş oldu.
Bunun da sebebi, Hindistân'daki Müslümânların islâm dînini ve Müslümânları yok
etmeğe çalışan kâfirlerle sevişmeleri olmuştur. Kâfirlerden cizye alınmasını emretmekten
maksat, onları sıkıştırmak, aşağı tutmaktır. O kadar aşağı düşerler ki,
cizye vermemek için, kıymetli elbise giyemezler. Süslü eşyâ kullanamazlar. Çok
para vermemek için, korkarlar ve titrerler. Müslümânlara ne oldu ki, cizye
almağı unuttular. Allahu Teâlâ, kâfirlerin zelîl ve hakîr olmaları için, cizye
vermelerini emretti. Böylece, onların aşağı, Müslümânların da üstün, izzetli ve
şerefli olmalarını sağladı. Fârisî mısra’ tercemesi:
Kâfirlerin azalması, İslâma kuvvet verir.
Bir kimsenin Müslümân olmasına alâmet, İslâm düşmânlarını tanıması, onlara
aldanmaması, sözlerini dinlememesidir. Allahu Teâlâ Kur’ân-ı kerîmde, Tevbe
sûresi yirmisekizinci [28] âyetinde kâfirlere (Neces) ya’nî pis dedi.
Doksanbeşinci [95] âyetinde de (Rics) buyurdu. Rics de pis demektir. Bunun için,
Müslümânların kendileri ile alay eden kâfirleri pis ve zararlı bilmeleri
lâzımdır. Böyle bilince, onlarla arkadaşlık yapmazlar, sevişmezler, onlardan
sakınırlar. Onlarla birlikte bulunmaktan nefret ederler. Böyle kâfirlerle
meşveret etmek, işleri onlara danışıp onların sözü ile hareket etmek, bu din
düşmânlarına kıymet vermek olur. Hem de, onları çok yükseltmek olur. Onlardan
yardım, şifâ beklemek ve hele onlar vâsıtası ile duâ ve ibâdet etmek boşuna
uğraşmaktır. Mü’min sûresinin ellinci âyetinde ve Ra’d sûresinin ondörduncü
âyetinde meâlen, (Kâfirlerin duâları ancak dalâlettir) buyuruldu. Ya’nî, İslâm
düşmânlarının duâları kabûl olmaz, hiç fayda vermez. Kâfirler, papazlar vâsıtası
ile yapılan duâları Allahu Teâlâ hiçbir zamân kabûl etmez. Böyle duâların
Müslümânlara faydası olmaz. Yalnız bu sûretle o dinsizlere bir kıymet verilmiş
olur. Onlar, duâ ederken, putlarını, Allahın düşmânlarını araya korlar. Onlardan
duâ beklemenin kötülüğünün çirkinliğinin nereye kadar uzandığını, Müslümânlığın
temelinden yıkılıp, kokusunun bile kalmayacağını buradan anlamalıdır.
Büyüklerden biri buyuruyor ki: (Sizden biriniz divâne olmadıkça, tâm Müslümân
olamazsınız). Burada (Divâne olmak), islâmiyyeti yaymak için çalışmak, çabalamak
ve bu arada kendi faydasını ve zararını hâtırına bile getirmemek demektir.
Müslümânlığa dokunmasın da, her ne olursa olsun, olmayan da olmasın! Yeter ki,
Müslümânlığa bir zarar olmasın! Müslümânlık demek, Allahu Teâlâ'nın ve Onun
Peygamberinin râzı olduğu, beğendiği şeyler demektir. Allahu Teâlâ'nın râzı
olduğu şeyden dahâ kıymetli ne olabilir? Allahu Teâlâ'nın Rabbimiz olmasına ve
İslâmiyyetin dînimiz olmasına ve Muhammed aleyhisselâmın Peygamberimiz olmasına
râzı olduk, sevindik. Fârisî mısra’ tercemesi:
Beni bu yoldan ayırma yâ Rabbî!
Peygamberlerin efendisi olan Muhammed “sallallahu
aleyhi ve sellem” hürmetine beni Müslümân olarak yaşat ve Müslümân olarak
öldür yâ
Rabbî!
Vakit dar olduğu için, bilmesi çok lâzım ve zarûrî olan şeyleri ancak kısaca
yazdım, gönderiyorum. Bundan sonra, eğer Cenâb-ı Hak nasîb ederse, bundan dahâ
geniş ve uzun yazar, gönderirim.
İslâm ile küfür birbirinin zıddı oldukları, bir arada bulunamayacakları gibi,
Âhiret de, dünyânın zıddıdır. Dünyâ ile Âhiret, bir arada bulunamaz. Âhireti
kazanmak için, dünyâyı terk etmek lâzımdır. Ya’nî, dünyâya düşkün olmamak
lâzımdır. Dünyâyı terk
etmek iki türlüdür: Birincisi, mubâh olan şeylerin hepsini de terk edip, yalnız
yaşamak için ve dînini korumak için zarûrî lâzım olan mubâhları kullanmaktır.
Dünyâyı böyle terk etmek çok kıymetli ve çok faydalı ise de, çok güçtür.
Dünyâyı terk etmenin ikincisi, harâm olan ve şüpheli olan şeylerden sakınmak ve
yalnız mubâhları kullanmaktır. Dünyâyı böyle terk etmek de, hele bu zamânda, çok
kıymetlidir. Fârisî beyt tercemesi:
Gök, Arşa nazaran pek aşağıdır,
Toprağa göre ise, çok yüksektir.
Hiç olmazsa, bu ikinci şekle göre dünyâyı terk etmelidir. Allahu Teâlâ'nın harâm
dediği, yasak ettiği şeylerden sakınmalıdır. Meselâ, erkekler altın ve gümüş
eşyâ kullanmamalı ve hâlis ipek kumaştan elbise ve çamaşır giymemelidir. Altın
ve gümüş eşyâ sus için muhâfaza olunursa câizdir. Bunları kullanmak harâmdır.
Meselâ, bunlarla bir şey içmek, bunlar içinden bir şey yemek, koku ve surme
kutuları yaparak kullanmak harâmdır.
Allahu Teâlâ'nın mubâh ettiği, izin verdiği şeylerin çeşidi ve sayısı pek çoktur.
Harâm ettiği, yasak ettiği şeyler ise, pek azdır. Mubâhlardaki fayda ve lezzet
harâmlardakinden kat kat ziyâdedir. Mubâh işleyenleri Allahu Teâlâ sever. Harâm
işleyenleri sevmez. Aklı olan, doğru düşünebilen bir kimse, çabuk geçen bir
lezzet için, Allahu Teâlâ'yı gücendirmeği elbette istemez. Hem de, zararlı olan
bir lezzeti harâm edince, bu lezzette olan zararsız birçok başka şeyleri mubâh
eylemiştir. Allahu Teâlâ, bizi ve sizleri, bu yüce islâm dîninin sâhibinin
gösterdiği doğru yoldan ayırmasın!
Helâli, harâmı, ibâdetlerin nasıl yapılacağını, nelere inanılacağını, her
türedi, yalancı kimseye sormamalıdır. Kendi aklı ile, görüşü ile,düşüncesi ile
konuşan kimse, din adamı değil, din, îmân hırsızıdır. Müslümânların îmânlarını
çalar. Bunlar, islâmiyyete açıkça saldıran kâfirlerden dahâ zararlı ve dahâ
kötüdür. Bunların sözlerine, kitâplarına, mecmû’alarına aldanmamalıdır. Ehl-i
sünnet âlimlerinin kitâplarını okuyan, bilen ve bildiren doğru Müslümânları,
Allah adamlarını aramalı, bulmalı; dîni, îmânı, helâli ve harâmı bunlara
sormalı, bunların sözlerinden ve yazılarından öğrenmelidir. Kurtuluş yolu budur.
İslâmiyyetin dışında olan her şey kıymetsizdir, zararlıdır. İslâmiyyetten
ayrılan, dalâlete, felâkete düşer. Allahu Teâlâ hâlimizi, şânımızı ve sonumuzu
hayırlı ve selâmetli eylesin! Âmîn.
Bu mektûp, hâfız Bahâeddîn-i Serhendî'ye yazılmıştır.
Allahu Teâlâ'nın
feyiz ve ni’metleri, her ân, herkese gelmektedir. Bunları almak ve alamamak
arasındaki ayrılık insanlarda olduğu bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ hepimizi, islâmiyyet yolunda bulundursun! Allahu Teâlâ'nın feyizleri,
ni’metleri, ihsânları, ya’nî iyilikleri, her ân, insanların iyisine, kötüsüne
herkese gelmektedir. Herkese mal, evlât, rızk, hidâyet, irşâd ve selâmet ve dahâ
her iyiliği fark gözetmeksizin göndermektedir.
Fark, bunları kabûlde, alabilmekte ve ba’zılarını da alamamak sûretiyle,
insanlardadır.
Nitekim güneş, hem çamaşır yıkayan adama, hem de çamaşırlara, aynı şekilde,
parlamakta iken, adamın yüzünü yakıp karartır, çamaşırlarını ise beyâzlatır.
İnsanların, Allahu Teâlâ'dan gelen ni’metlere nâil olmamaları, Ondan yüz
çevirdikleri içindir. Yüz çeviren, elbette bir şey alamaz. Ağzı kapalı bir kap,
Nisân yağmuruna elbette kavuşamaz. Evet, yüz çeviren birçok kimsenin, ni’metler
içinde yaşadığı görülüp, mahrûm kalmadıkları zan olunuyor ise de, bunlarda
ni’met olarak görülenler, hakîkatte azâp ve felâket tohumlarıdır. Mekr-i ilâhî
ile, istidrâç olarak, ya’nî Allahu Teâlâ'nın aldatarak, ni’met şeklinde
gösterdiği musîbetlerdir. O kimseleri harâb etmek için ve dahâ ziyâde azıp,
sapıtmaları içindir. Nitekim, Mü’minûn sûresinin ellialtıncı âyetinde meâlen,
(Kâfirler, mal ve çok evlât gibi dünyâlıkları verdiğimiz için, kendilerine
iyilik mi ediyoruz, yardım mı ediyoruz sanıyor. Peygamberime “sallallahu aleyhi
ve sellem” inanmadıkları ve dîn-i islâmı beğenmedikleri için, onlara mükâfat mı
ediyoruz, diyorlar? Hayır, öyle değildir. Aldanıyorlar. Bunların ni’met olmayıp,
musîbet olduğunu anlamıyorlar) buyurulmuştur. O hâlde, Hak Teâlâ'dan yüz
çevirenlere verilen dünyâlıklar, hep harâplıktır, felâkettir. Allahu
Teâlâ, bizleri, böyle olmaktan korusun! Vesselâm.
Bu mektûp, nakîb seyyid, şeyh Ferîde “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz” yazılmıştır.
İslâmiyyetin
sâhibi Muhammed aleyhisselâma uyanları övmekte ve Onun islâmiyyetine uymak
istemeyenleri sevmemek, onları düşmân bilmek lâzım olduğu bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ sizi, Kureyş kabîlesinden ve Hâşimî soyundan olan, ümmî ve şerefli
Peygamber Muhammed aleyhisselâmın soyundan yapmakla şereflendirdiği gibi,
ma’nevî mîrâsına kavuşmakla da şereflendirsin! Bu duâya âmîn diyen kullarını da,
kıyâmette acıyarak karşılasın! Âmîn!
Resûlullah'ın soyundan olan, o büyük Peygamberin “sallallahu aleyhi ve
sellem” Âlem-i halktaki mallarına vâris olur. Ma’nevî mîrâs ise, Âlem-i emirdeki
şeylere kavuşmaktır. Onlar da, îmân, ma’rifet, rüşd gibi ni’metlerdir. Âlem-i
halktan olup görünen ni’metlere şükretmek, ma’nevî mîrâsa kavuşmakla olur.
Ma’nevî mîrâsa kavuşmak ise, o yüce Peygambere “sallallahu
aleyhi ve sellem” tâm
uymakla olabilir. Bunun için, Ona tâbi’ olmağa çalışınız! Onun emirlerine
sarılınız ve yasaklarından kaçınınız!
Muhammed aleyhissalâtü vesselâma tâm ve kusûrsuz tâbi’ olabilmek için, Onu tâm
ve kusûrsuz sevmek lâzımdır. Tâm ve olgun sevginin alâmeti de, Onun düşmânlarını
düşmân bilmektir. İslâmiyyeti beğenmeyenleri sevmemektir. Muhabbete (Müdâhene),
ya’nî gevşeklik sığmaz. Âşıklar, sevgililerinin dîvânesi olup, onlara aykırı
bir şey yapamaz. Aykırı gidenlerle uyuşamaz. İki zıd şeyin muhabbeti bir kalpte,
bir arada yerleşemez. Cem’-i zıddeyn muhâldir. İki zıddan birini sevmek,
diğerine düşmânlığı îcâb eder. İşi elden kaçırmadan, iyi düşünmelidir. Elden
gitmiş olanları da kurtarılabilir. Yarın iş elden çıkınca, pişmânlıktan başka
ele bir şey geçmez. Fârisî beyt tercemesi:
Ortalık aydınlanınca olur belli,
Herkesin geceyi, kimle geçirdiği!
Bu dünyâ malları, mülkleri geçicidir ve aldatıcıdır. Bugün senin ise, yarın
başkasınındır. Âhirette ele girecekler ise sonsuzdur ve dünyâda iken kazanılır.
Bu birkaç günlük hayât, eğer dünyâ ve Âhiretin en kıymetli insanı olan, Muhammed aleyhisselâma tâbi’ olarak geçirilirse, sa’âdet-i ebediyye, sonsuz necât,
kurtuluş umulur. Yoksa, Ona tâbi’ olmadıkça, her şey hiçtir. Ona uymadıkça, her
yapılan hayır, iyilik burada kalır, Âhirette ele bir şey geçmez. Fârisî beyt
tercemesi:
Muhammed “aleyhisselâm”, yüzü suyudur cihânın,
Kapısının toprağı olmayan toprak altında kalsın!
Resûlullah'a “sallallahu
aleyhi ve sellem” uymak şerefine
kavuşmak için, dünyâda olan her şeyden yüz çevirmek lâzım olmaz. Böyle yapmak çok
zor olur. Eğer, farz olan zekât verilir ise, dünyâ mallarının hepsi terk edilmiş
demek olur. Böylece insan dünyânın zararından kurtulmuş olur. Çünki, bir malın
zekâtı verilince, o mal zarardan kurtulur. Demek ki, dünyâ malını zarardan
korumak için ilâç, o malın zekâtını vermektir. Malın hepsini Allah yolunda
vermek, elbette dahâ iyi ve faydalı ise de, zekâtını ayırıp, yerine vermek de,
bu işi görmektedir. Fârisî beyt tercemesi:
Gökler, Arşa göre elbet alçaktır,
Fakat yer yüzünden pek çok yüksektir.
Demek ki, aklı olan, her işini islâmiyyete uygun yapmak için çok çalışmalıdır.
Âlimler, sâlihler gibi, islâmiyyet adamlarının kıymetlerini bilmeli, onlara
saygı göstermeli, edepli davranmalıdır. İslâmiyyetin yayılması için, elinden
geleni yapmalıdır. Nefislerinin istekleri ardı sıra koşanları, bid’at sâhiplerini
adam yerine koymamalı, onları kıymetsiz, aşağı tutmalıdır. Bid’at sâhibine
kıymet veren, islâmiyyeti yıkmağa yardım etmiş olur. Allahu Teâlâ'nın düşmanı ve
Onun Resûlünün düşmanı olan kâfirleri, kendine düşman bilmelidir. İslâm
düşmanlarını aşağı tutmalı, kıymetsiz, rezîl olmaları için uğraşmalıdır. O
alçaklara hiçbir zamân ve hiçbir yerde saygı göstermemelidir. Onlarla
görüşmemeli, hiç buluşmamalıdır. O düşmanlara hep sert davranmalı, elden geldiği
kadar, yüzlerini görmemeli, işe karıştırmamalıdır. Onlara bir iş düşerse,
onlarsız olamayacak ise, abdesthâneye gider gibi, istemeyerek ve üzülerek iş
bitinceye kadar, yardımları istenebilir. O yüce ceddinizin “sallallahu
aleyhi ve sellem” sevgisine kavuşturan, kurtuluş yolu işte budur. Eğer
bu yoldan ilerlenmezse, o yüksek huzûra kavuşmak pek güç olur. Bize yazıklar
olsun! Arabî beyt tercemesi:
Sevgiliye kavuşmak ele geçer mi acabâ?
Yüksek dağlar ve korkunç tehlikeler var arada!
Dahâ çok yazarak sizi usandırmak istemiyorum. Fârisî beyt tercemesi:
Az söyledim sana, incitmekten sakındım,
sözüm çok ise de, anlatmaktan sıkıldım.
Bu mektûp, molla Muhammed Emîne yazılmıştır.
Dünyânın birkaç
günlük hayâtına aldanmamağı ve bu kısa zamânda, çok zikir ederek, kalp
hastalığını gidermeğe çalışmak lâzım olduğu bildirilmektedir:
Yavrum! Annenin yavrusuna karşı yaptığı gibi, dahâ ne zamâna kadar kendine böyle
titreyeceksin? Dahâ ne güne kadar, nefsin için üzülecek, sıkıntılara düşeceksin?
Yakında, elbet öleceksin! O hâlde! Kendini ve herkesi ölmüş bil! Duymaz,
kımıldamaz bir taş gibi düşün! Zümer Sûresi, otuzuncu âyetinde meâlen, (Sen
elbette öleceksin! Onlar da elbette ölecekler!) buyuruldu. Bu kısa zamânda,
yapılması gerekli en mühim şey, çok zikir yaparak, kalbi hastalıktan
kurtarmayı düşünmektir. Çabuk biten bu zamânda, Allahu Teâlâ'yı hâtırlayarak,
ma’nevî hastalığa ilâç yapmak en büyük vazîfe olmalıdır. Allah'tan
başkasına düşkün olan bir gönülden hiç hayır umulur mu? Dünyâya eğilmiş olan
rûhtan, nefs-i emmâre dahâ iyidir. Orada, hep kalbin selâmetini isterler. Rûhun,
kurtulmuş olmasını ararlar. Biz, kısa görüşlüler ise, hiç durmadan rûhumuzu ve
kalbimizi bu dünyâya bağlayacak sebepleri elde etmeyi düşünmekteyiz. Yazıklar
olsun! Yazıklar olsun! Ne yapalım? Âl-i İmrân Sûresi, yüzonyedinci âyetinde
meâlen, (Allahu Teâlâ onlara zulm etmedi. Onlar, kendilerine zulmediyorlar)
buyuruldu. Za’îf olduğunuz için üzülmeyiniz! İnşâallahu Teâlâ sıhhat ve âfiyet
bulursunuz. Bu fakîr, sizden ümîtsiz değilim. Fakîrin çamaşırından
istemişsiniz. Gömlek gönderildi. Bunu giyiniz ve faydasını bekleyiniz ki, çok
bereketlidir. Fârisî beyt tercemesi:
Masal sanana, masal gibi olur,
Kıymet bilene, çok faydalı olur.
Doğru yolda olanlara ve Muhammed aleyhisselâma uyanlara, selâm olsun!
Bu mektûp, Herdîram-ı Hinde yazılmıştır.
Allahu Teâlâ'ya
ibâdet etmeyi ve kendi yaptığı tanrılara tapınmaktan sakınmayı dilemektedir:
İki mektûbunuz geldi. İkisinde de, bu fakîrleri sevdiğiniz, bunlara sığındığınız
yazılı idi. Bir kimseye bu devleti ihsân ederlerse ne büyük ni’met olur. Fârisî
beyt tercemesi:
Bildirmesi lâzım olanı söyledim sana!
İster kıymetini bil, istersen darıl bana.
İyi dinle ve iyi anla ki, bizim ve sizin ve hattâ her şeyin, yerlerin, göklerin,
yüksekliklerin, alçaklıkların yaratanı, varlıkta durduranı birdir. Nasıl olduğu
anlaşılamaz. Benzeri ve ortağı yoktur. Şekli ve görünüşü olmaz. Baba, çocuk
değildir. Onun gibi, Ona benzer bir şey düşünülemez. Onun bir şey ile birleşmesi,
bir şeyde bulunmasını düşünmek çok çirkin olur. Bir yerde bulunması, bir yerde
görünmesi olamaz. Onda zamân yoktur. Zamânı O yaratmıştır. Bir yerde değildir.
Her yeri O yaratmıştır. Hep var idi. Varlığının başlangıcı yoktur. Hep vardır.
Varlığının sonu olmaz. Her iyilik ve yükseklik Onda vardır. Hiçbir kusûr ve
aşağılık Onda olamaz. İşte bunun için, ma’bûd olmağa, tapınmağa hakkı olan
yalnız Odur. Tapınmağa lâyık olan ancak Odur. Hindûların Râm ve Kerşen denilen
putları, Onun yarattığı şeylerden zavallı iki dânesidir. Her ikisinin de anası
ve babası var idi. Râm, Ceretin oğlu ve Lekne'nin kardeşi idi. Sîtanın kocası
idi. Râm, kendi çoluk çocuğunu koruyamamıştı. Başkalarını nasıl koruyabilir?
İyi düşünmek lâzımdır. Câhillere uymamalıdır. Yerleri gökleri yaratana, Râm ve
Kerşen gibi isimler takanlara milyonlarca yazıklar olsun! Bunların hâli, büyük
bir pâdişâha, aşağı bir çöpçünün ismini takanlara benzemektedir. Râm ile Rahmanı
aynı şey sanmak, ne akılsızlıktır? Yaratan, yarattığı ile bir olur mu?
Anlaşılamayan bir şey, bilinen şeylere benzetilemez. Onlarla birleşemez. Râm ve
Kerşen yaratılmadan önce, âlemlerin yaratanına Râm ve Kerşen denilmiyordu.
Bunlar yaratıldıktan sonra, ne oldu ki, o eşsiz olan ulu Allaha, Râm ve Kerşen
denildi? Râm ve Kerşenin isimleri, yerlerin, göklerin sâhibinin adı sanıldı!
Olamaz, olamaz, hiç olamaz! Gelip geçmiş olan, yüzyirmidörtbine yakın
Peygamberlerin hepsi “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” insanları, yalnız bir
yaratana ibâdet etmeğe çağırdılar. Ondan başkasına tapınmağı yasak ettiler.
Bütün Peygamberler, kendilerinin âciz birer mahlûk olduklarını söylediler.
Allahu Teâlâ'nın büyüklüğünden, kuvvetinden korkarlar ve titrerlerdi. Hindûların
tapındıkları kimseler ise, herkesin, kendilerine tapınmasını istediler.
Kendilerini ma’bûd olarak tanıttılar. Bir yaratanın varlığına inanıyorlardı.
Fakat, Onu kendilerine hulûl etmiş, kendileri ile birleşmiş sanıyorlardı. Bunun
için, herkesin kendilerine tapınmasını istiyorlardı. Kendilerine tanrı
diyorlardı. Her kötülüğü yapıyorlardı. Tanrı, her istediğini yapar ve yarattığı
şeyleri istediği gibi kullanır diyorlardı. Bunlar gibi, dahâ nice bozuk ve saçma
sözleri vardı. Kendileri sapıtmış, başkalarını da saptırmışlardı. Peygamberler “sallallahu
aleyhi ve sellem” böyle değildiler. Başkalarına yasak ettikleri
kötülüklerden kendileri de en çok sakınırlardı. Kendilerinin de, herkes gibi
insan olduklarını söylerlerdi. Fârisî mısra’ tercemesi:
Yollardaki ayrılığı gör! Nerden nereye?
Bu mektûp, hâce Emkenegî hazretlerinin oğlu hâce Muhammed Kâsıma “kaddesallahu sirrehümel’azîz” yazılmıştır.
Ebû Bekr-i
Sıddîk'ın yolunun yüksekliği bildirilmekte, bu yolu bozanlardan acı acı şikâyet
edilmektedir:
Bütün varlıkların yaratanı olan Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Peygamberlerin en
üstününe “sallallahu aleyhi ve sellem” bizden salât ve selâm olsun! O yüce
Peygamberin temiz Âline ve Ashâbının hepsine iyi duâlar olsun! Meşâyih-ı Kirâmın
yüksek soyundan olan ve Evliyânın bizlere kıymetli yâdigârı bulunan, siz mübârek
evlâda bu yandan çok duâlar eder ve sonsuz saygılarımızı sunarız. Sizlere
kavuşmak arzûmuzu arz ederiz. Arabî beyt tercemesi:
Sevgiliye kavuşmak, ele geçer mi acabâ?
Yüksek dağlar ve korkunç tehlikeler var arada.
Yüksek bilginize sunarız ki, bu kıymetli yolun üstünlüğü ve bu yolun
büyüklerinin yüksekliği, sünnete yapıştıkları ve bid’atlerden kaçındıkları
içindir. Bunun içindir ki, bu yüksek yolun büyükleri, yüksek sesle zikir etmekten
bile sakınmışlardır. Kalp ile sessiz zikir etmeği emir buyurmuşlardır. Şarkı,
kasîde, ilâhî gibi şeyler okumağı, raks, dans etmek gibi oyunları ve Resûlullah
“sallallahu aleyhi ve sellem” efendimiz ve dört halîfesi “rıdvânullahi aleyhim”
zamânlarında olmayan vecd ve tevâcüd, ya’nî kendinden geçmek, şu’ûrsuz hareket
ve sözleri yasak etmişlerdir. O büyükler zamânlarında bulunmayan halvet ya’nî
yalnız başına kalmak ve erba’în ya’nî kırk gün bir yere kapanıp çile çıkarmak
yerine, insanlar arasında, kalbini Allah ile bulundurmak sa’âdetine
kavuşmuşlardır. Sünnete yapışarak, çok kıymetli şeyler elde etmişlerdir.
Bid’atden sakınarak, yüksek derecelere kavuşmuşlardır. Bunun için, başka yoldan
ilerleyenlerin, en son ele geçirdikleri şeyler, bu büyüklere, dahâ başlangıçta
verilmiş, bunların yolu, bütün yollardan üstün olmuştur. O büyüklerin sözleri,
kalp hastalıklarına ilâçtır. Onların, acıyarak bakışları ma’nevî hastalıklara
şifâdır. Talebelerini bir bakışla, dünyâ ve Âhirete düşkün olmaktan kurtarırlar.
Çok kıymetli, yüksek himmetleri, yardımları; sevenleri, kötülüklerden, ma’nevî
çukurlardan çıkararak, ilâhî ni’metlere kavuşturur. Fârisî iki beyt tercemesi:
Nakşibend büyükleri öyle, kılavuzdur,
Ki, yolcularını gizlice kavuşturur.
Kuvvetli mıknâtıs gibi, sevdiklerinden,
Halvet ve çile fikrini çeker, attırır.
Fakat şimdi, bu yol ele geçmez olmuştur. Örtülmüş, görünmez olmuştur. Bu yolda
olduklarını söyleyenler, o büyüklerin izlerinden ayrılmış, o büyük ni’metleri
elden kaçırmışlardır. Her yere baş vurmakta, kıymetli cevherlere arka çevirip,
birkaç saksı parçası ile oyalanmaktadırlar. Çocuklar gibi, taş toprakla
oyalanmaktadırlar. Sıkıntılarından, şaşkınlıklarından, o büyüklerin yollarını
unutmuşlardır. Kimisi, bağırarak zikir etmekte, kimisi şarkılarla, kasîde
okumakla ve oynamak, zıplamakla vakit geçirmektedir. Halk arasında, Allahu
Teâlâ'yı hâtırlayamadıklarından, kırk gün bir yere kapanıp halvet yapıyorlar.
Dahâ çok şuna şaşılır ki, bu bid’atleri yaparken, o mübârek yolu
kuvvetlendirdiklerini, olgunlaştırdıklarını sanıyorlar. Bu yıkıcılıklarına,
ta’mîr ve onarım diyorlar. Allahu Teâlâ, bunlara akıl ve insâf versin! Bu yolun
büyüklerinin, yüksekliklerinin kokusunu bunlara duyursun! Nûn Sûresindeki ve Sâd
Sûresindeki âyet-i kerîmeler hürmeti için, sevgili Peygamberi ve onun temiz Âli
hâtırı için “sallallahu
aleyhi ve sellem” bunları gaflet
uykusundan uyandırsın! Böyle asılsız ve uydurma şeyler, buralarda yayılmıştır.
Öyle olmuş ki, büyüklerin yolu büsbütün örtülmüştür. Önüne gelen, reform yapmış,
yenilikler ortaya çıkarmış, eski, ana yol unutulmuştur. Bu acıklı hâli görerek,
içim sızlıyor. Bu çöküntüyü, yüksek kapınızdaki hizmetçilerinize duyurmak
istedim. Böylece, yüreğimdeki sıkıntıyı gidermeyi düşündüm. Bilemiyorum ki, o
yüksek evlâdın hizmetinde, nasıl kimseler bulunmaktadır? Mübârek meclisinizde ne
çeşit adamlar yer almaktadır? Fârisî beyt tercemesi:
Ciğeri yakan düşünceden gözüme uyku girmedi:
Acabâ o sevgilim, geceyi kimin ile geçirdi?
Allahu Teâlâ, mübârek zâtınızı “rahmetullahi aleyh” bu belâların hepsinden
korusun! Bu bozuk ve yıkıcı akıntının, o şerefli kapınızdan içeri sızmasını
önlesin!
Muhterem efendim! Bu yüksek yola reformlar, sapıklıklar, öyle sokuldu ki, bize
karşı olanlar, eğer, bu yol bid’at yoludur, baştan başa sapıklıktır deseler yeri
vardır. Gece, teheccüd namâzını büyük cemâ’at ile kılıyorlar. Bu bid’atin,
sünnet olan terâvîh gibi, câmi’lerde yapılmasına çalışıyorlar. Bunu büyük bir
ibâdet sanıyorlar. Herkesi böyle yapmağa çağırıyorlar. Bilmiyorlar ki, nâfile
namâzları cemâ’at ile kılmanın mekrûh olduğunu fıkıh âlimleri bildirmiştir
“rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”. Allahu Teâlâ, o âlimlerin çalışmalarına
bol bol iyilikler versin! Âlimlerden birkaçına göre, nâfile namâzların cemâ’at
ile kılınması mekrûh olmak için, herkese duyurmak, herkesi çağırmak şartdır.
Câmi’in bir köşesinde cemâ’at ile kılmak mekrûh olmaz demişlerdir. Cemâ’at üç
kişiden çok olursa mekrûh olacağını söz birliği ile bildirmişlerdir. Bundan
başka, teheccüd namâzını onüç rek’at kılıyorlar. Oniki rek’atini ayakta
kılıyorlar. İki rek’at da oturarak kılıyorlar. Bu iki rek’at, bir rek’at yerine
geçer diyorlar. Oturarak kılınan namâzın sevâbı, ayakta kılınan namâz sevâbının
yarısı olur sanıyorlar. Böyle bilmeleri ve böyle yapmaları da, sünnete uygun
değildir. Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem” onüç rek’at kıldı ise de,
bunun üç rek’atı vitir namâzı idi. Vitir namâzı üç rek’at olduğu için teheccüd
namâzı tek rek’at oldu. Yoksa bunların zan ettikleri gibi değildir. Fârisî beyt
tercemesi:
Sakındım lâfı uzatmaktan, iki gözüm!
Kalbini kırmayayım, yoksa, çoktur sözüm.
Ne kadar şaşılır ki, Ehl-i sünnet âlimlerinin en çok bulunduğu Mâverâünnehir'de,
böyle bid’atler değer kazandı ve bu cins bid’atler meydâna çıktı. Hâlbuki, biz
fakîrler islâmiyyet bilgilerini, o büyüklerin hareketlerinden almaktayız. Allahu
Teâlâ doğruyu bildiricidir. Allahu Teâlâ bizi ve sizi Peygamber efendimizin
“sallallahu aleyhi ve sellem” islâmiyyeti caddesinden ayırmasın ve bu duâya âmîn
diyene Allahu Teâlâ merhamet eylesin!
Bu mektûp, şeyh Abdussamed-i Sultânpûrî'ye gönderilmiştir.
Mürşid-i kâmil ne
zamân ve niçin lâzım olduğu bildirilmektedir:
Âlemlerin rabbi olan Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Peygamberlerin en üstününe
“sallallahu aleyhi ve
sellem” ve Onun temiz Âl ve Ashâbına bizden selâmlar ve duâlar olsun!
Lütûf ve ihsân ederek gönderdiğiniz kıymetli mektûp geldi. Bizi çok sevindirdi.
Bir şey soruyorsunuz. Yavrum! Her şeyden önce istenilecek şey ve en çok aranılacak
şey, Allahu Teâlâ'ya kavuşturan yolu bulmaktır. Fakat insan, önce dünyâ işlerine
dalmış, birçok ihtiyâçlarına sarılmış olduğundan pek kirli, çok aşağıdır. Allahu
Teâlâ ise, her bakımdan yüksek ve kusûrsuzdur. Ondan feyiz gelmesi ve gelen
feyizlerin, ma’rifetlerin alınması için verici ile alıcı arasında bir bağlantı,
bir yakınlık yoktur. Bunun için, bu yolu bilen ve gören bir kılavuz elbette
lâzımdır. Bu kılavuzun, hem alıcı ile, hem verici ile bağlantısı olması şarttır.
Ancak böyle olursa, aracılık yapabilir. Alıcı, vericiye yaklaştıkça, kılavuz
kendini aradan çekmeğe başlar. Tâlip ya’nî alıcı, matlûba tâm bağlanınca, rehber
aradan büsbütün kalkar. Tâlibi, matlûba, aracı olmadan kavuşturur. Bunun içindir
ki, başlangıçta ve yolda iken, aranılan şey, rehberin aynasından başka hiçbir
yerde görülemez. Sona erenlere, rehberin aynası olmadan, matlûb kendini
gösterir. Vasl-ı uryânî hâsıl olur. Bu zamân, pîr araya girerse, başını keserim
denilmesi, sersemce, aptalca bir sözdür. Doğru yolda olanlar, böyle konuşmazlar.
Edepsizlik etmezler. Her istediklerini pîrin bereketinde ararlar ve bulurlar.
Vesselâm.
Başa
dön
Bu mektûp, şeyh Nûra yazılmıştır.
Allahu Teâlâ'nın
emirlerini yapmak ve yasaklarından sakınmak lâzım olduğu gibi, insanların
haklarını gözetmek ve onlarla iyi geçinmek de lâzım olduğu bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Onun seçtiği, sevdiği kullarına selâmlar olsun! Ey
akıllı kardeşim! Allahu Teâlâ'nın emirlerini yapmak ve yasaklarından kaçmak lâzım
olduğu gibi, insanların haklarını ödemek ve onlarla iyi geçinmek de lâzımdır.
(Allahu Teâlâ'nın emirlerini büyük bilmek ve Onun yarattıklarına acımak lâzımdır)
hadîs-i şerîfi, bu iki hakkı yerine getirmek lâzım olduğunu göstermektedir. Bu
iki haktan yalnız birini gözetmek kusûr olur. Bir bütünün, bir parçası, onun
hepsi demek değildir. Bundan anlaşılıyor ki, insanlardan gelen sıkıntılara
dayanmak lâzımdır. Onlarla iyi geçinmek vâciptir. Kızmak iyi olmaz. Sert
davranmak yakışmaz. Fârisî beyt tercemesi:
Seviyorum diyenin, güzel olsa da pek,
nâzlılığı bırakıp, nâz çekmesi gerek!
Sohbette çok bulunmuştunuz. Va’z ve nasîhatları çok dinlemiştiniz. Onun için,
sözü uzatmıyorum. Birkaç kelime ile kısa kesiyorum. Allahu Teâlâ, bizi ve sizi
“kaddesallahu teâlâ esrârehümel’azîz”, islâmiyyetin doğru yolunda bulundursun!
Âmîn.
Bu mektûp, molla Tâhir-i Bedahşî'ye yazılmıştır.
Tasavvuf yolunda
olanın, Allah için, aşağılık göstermesi, kulluk vazîfelerini yapması ve
islâmiyyete uyması ve sünnet-i seniyyeye yapışması ve günâhlarını görüp korkması
lâzım olduğu bildirilmektedir:
Âlemlerin rabbi olan Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Peygamberlerin efendisine salât
ve selâm olsun. Onun temiz Âline ve Ashâbının hepsine iyi duâlar olsun! “sallallahu
aleyhi ve sellem”.
Biz fakîrlerin, Allahu Teâlâ'ya karşı aşağı, küçüklük düşüncesi içinde olmamız,
her şeyi Ondan beklememiz, kalbi kırık, hep yalvarıcı ve Ona sığınıcı olmamız,
kulluk vazîfelerini yapmamız, islâmiyyetin dışına taşmamamız ve sünnet-i
seniyyeye sıkı sarılmamız lâzımdır. Hayırlı işler yaparken niyetlerimizi
düzeltmeliyiz. Kalplerimizi, dünyâya düşkün olmaktan kurtarmalıyız. Her uzvumuz
islâmiyyete teslîm olmalıdır. Ayıplarımızı görüp, günâhlarımızın
çokluğunu düşünüp, Allahu Teâlâ'nın intikâm almasından korkmalıyız. İyiliklerimizi
az görmeli, günâhlarımız az olsa da, çok bilmeliyiz. Şöhret sâhibi olmaktan,
insanlar arasında iyi tanınmaktan çok korkmalı, titremeliyiz. Peygamberimiz
“sallallahu aleyhi ve sellem”, (Din veyâ dünyâ işlerinde iyi tanınarak parmakla
gösterilmek, bir kimseye zarar olarak yetişir. Bu zarardan ancak Allahu
Teâlâ'nın
koruduğu kurtulabilir) buyurdu. İnsân, niyeti ve işleri, ne kadar hâlis ve iyi
olsa da, kendini kusûrlu ve kabâhatli bilmelidir. Tasavvuf yolunda, ele geçen
ni’metlere, hâllere, zevklere güvenmemeli, ne kadar doğru ve islâmiyyete uygun
olsalar da, bunlara özenmemelidir. Dîne yaptığı hizmetlere, islâmiyyeti
kuvvetlendirmesine ve insanların doğru yola gelmelerine sebep olmasına
güvenmemeli ve bunlarla övünmemelidir. Bu güzel işleri, kâfirler ve fâcirler de
yapabilir. Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem”, (Çok olur ki, Allahu Teâlâ
bu dînini fâcir kimse ile kuvvetlendirir) buyurdu. Dînini öğrenmek, Allahu
Teâlâ'nın rızâsına kavuşmak için gelenleri, arslan ve kaplan gibi zararlı
bilmeli, bunun kendi harâplığına sebep olmaması için çok korkmalıdır. Talebe
gelince, kendinde sevinç duyarsa, bunu küfür ve şirk bilmelidir. Hemen tevbe,
istiğfâr ederek bu sevinci gidermelidir. Onun yerine korku ve üzüntü
yerleşinceye kadar uğraşmalıdır. Hele, talebenin malında gözü olmaktan, ondan
fayda beklemekten çok sakınmalıdır. Böyle olursa, talebe istifâde edemez ve
pîrin harâb olmasına sebep olur. Çünki bu yolda, yalnız hâlis din isterler.
Zümer Sûresinin üçüncü âyetinde meâlen, (Biliniz ki, Allahu Teâlâ için olan din,
yalnız Onun için olan hâlis dindir) buyuruldu. Allahu Teâlâ'nın katında şirke
hiçbir sûretle yol yoktur. Kalbe gelen her sıkıntı ve karartı, tevbe, istiğfâr
ve pişmânlık ile ve Allahu Teâlâ'ya sığınarak, kolayca giderilebilir. Fakat, bu
alçak dünyâ için gelen karartı, leke, kalbi büsbütün karartır, harâb eder. Bunu
temizlemek çok güç olur. Resûlullah'ın “sallallahu aleyhi ve sellem”,
(Dünyâya düşkün olmak, günâhların başıdır) hadîs-i şerîfi çok doğrudur. Allahu
Teâlâ, bizi ve sizi, dünyâya düşkün olmaktan kurtarsın! Dünyâya düşkün olanları
sevmekten ve onlarla arkadaşlık etmekten, düşüp kalkmaktan korusun! Çünki o,
öldürücü zehirdir ve iyi olmaz bir hastalıktır ve büyük belâdır ve bulaşıcı
hastalıktır. Akıllı kardeşim şeyh Hamîd yanınıza gelmektedir. Ondan işiteceğiniz
yeni, tâze haberlerin kıymetini biliniz. Gerisini, buluşunca bildiririm.
Bu mektûp, şeyh Bedî’uddîn hazretlerine yazılmıştır.
Büyüklerden çok
azına bildirilmiş olan birkaç gizli bilgi açıklanmaktadır. Bu derecede, ârif
kendini islâmiyyetden dışarı sanır. Bunun sebebi ve islâmiyyete uygunluğu
bildirilmektedir:
Önce, Allahu Teâlâ'ya hamd ederim ve Onun Resûlüne “sallallahu aleyhi ve sellem”
salât ve selâm ederim.
Kıymetli kardeşim! İyi biliniz ki, islâmiyyetin bir dış görünüşü vardır, bir de
içi, özü vardır. Dışını, âlimler bildirmişlerdir. İçini, özünü, tasavvuf
büyükleri anlamışlardır. İslâmiyyetin görünüşünde ilerlemek, mahlûkların sonuna
kadardır. Bundan sonra, eğer vücûb derecelerinde yükselmek nasîb olursa, dış ile
iç birbiri ile birleşir. Bunlarla, Şân-ül-ilme kadar yükselir ki, burası
Resûlullah'ın “sallallahu aleyhi ve sellem” mebde-i ta’ayyünüdur. Bundan sonra,
ilerlenirse, islâmiyyetin içi de, dışı da, yolda kalır. Ârif, Şân-ı hayâtta
yükselir. Bu Şânın, mahlûklar ile hiç benzerliği, ilgisi yoktur. Hakîkî
Şânlardandır. İzâfet sıfatları bile, oraya yaklaşamaz. Bu Şân, maksadın kapısı
gibidir. Matlûbun başlangıcıdır. Bu derecede, ârif, kendini islâmiyyetten
dışarda bulur. Allahu Teâlâ koruduğu için islâmiyyetin inceliklerinden bir
inceliği bile elden kaçırmaz. Bu büyük ni’mete kavuşmakla şereflenenler çok az,
hem de pek çok azdır. Tasavvuf yolcularının çoğu, bu makâmın gölgelerine
varabilmişlerdir. Çünki her yüksek makâmın, altında gölgesi vardır. Gölgeye
varanlar, islâmiyyetten dışarıya çıktık sanmışlardır. Kabuğu soyduklarını, öze
kavuştuklarını zan etmişlerdir. Burası, tasavvuf yolculuğunun tehlikeli yeridir.
Za’îf olanlardan çoğu, burada yoldan çıkmış, mülhid ve zındık olmuşlardır.
İslâmiyyetten ayrılmışlar, hem kaymışlar, hem de başkalarını yuvarlamışlardır.
Büyükler arasında, velâyet derecelerinden birine kavuşanlar ve o yüksek makâmın
gölgelerinden birisinde, bu ma’rifeti edinenler, o makâmın kendine varamamış
iseler de, Allahu Teâlâ bunları korumaktadır. İslâmiyyetin edeplerinden bir
edebi elden bırakmazlar. Bu ma’rifetin iç yüzünü anlamasalar ve işin özünü
kavramasalar da, islâmiyyetten kıl kadar ayrılmazlar. Allahu Teâlâ'nın lütfû ve
ihsânı ile, sevgili Peygamberinin “sallallahu aleyhi ve sellem” sadakası olarak,
bu bilmece bu fakîre çözülünce, işin özü anlaşılınca, az bir şey açıklamak uygun
oldu. Belki, nâkısları doğru yola getirir ve olgunlara işin iç yüzü aydınlanır.
İslâmiyyetin emirleri, yasakları, hem bedenedir, organlaradır, hem de kalbedir.
Çünki nefsin temizlenmesi, bu ikisinin islâmiyyete uymasına bağlıdır. İşte, o
makâma erişen büyüklerde, islâmiyyetten dışarı aşan, bu ikisinden başka olan
latîfelerdir. İslâmiyyete uyması lâzım gelen bu iki parça, her zamân uymaktadır.
Başka latîfelere, islâmiyyete uymak için emrolunmamıştır.
Tasavvuf yolunda ilerlemeden önce, beş latîfe birbirleri ile birleşmiş idi. Rûh,
sır, hafî ve ahfâ latîfeleri, kalpten ayrı değillerdi. Seyr ve sulûk denilen o
yolculukta, beş latîfe birbirinden ayrıldı. Her biri, kendi yerine varıp
yerleşti. Böylece, hangisinin islâmiyyete uymakla vazîfeli olduğu, hangilerinin
vazîfeli olmadıkları anlaşıldı.
Suâl: O makâmda, ârif, bedenini ve kalbini de, islâmiyyetin dışında buluyor.
Bunun sebebi nedir?
Cevâp: Böyle bulmak, doğru bir buluş değildir. Böyle sanmaktadır. Kalbini ve
bedenini, çok latîf olan, başka latîfeleri gibi görmektedir. Bunları da, onlar
gibi, islâmiyyetin dışında sanmaktadır.
Suâl: Beden ve kalp, islâmiyyetin görünüşüne uymakla vazîfeli oldukları gibi,
islâmiyyetin özü, kalbin dışına da yayılmaktadır. Böyle olunca, islâmiyyetten
dışarı çıkmak, ne demek oluyor?
Cevâp: İslâmiyyetin özü, rûh ve sır latîfelerini aşamaz. Hafî ve ahfâya eremez.
İslâmiyyetten dışarda kalanlar da bu ikisidir. Her şeyin doğrusunu ancak Allahu
Teâlâ bilir.
Allahu Teâlâ bizi ve bütün Müslümânları Peygamberlerin en üstününe uymakla
şereflendirsin “sallallahu
aleyhi ve sellem”!
Başa
dön
Bu mektûp, seyyid mîr Muhammed Nu’mân “kaddesallahu sirrehül’azîz” hazretlerine yazılmıştır.
Bir sorusuna
cevâptır:
Önce, Allahu Teâlâ'ya hamd ve Resûlüne “sallallahu aleyhi ve sellem” selâm
ederim.
Yüksek seyyid hazretleri! Soruyorsunuz ki:
Kelime-i tevhîd söylerken, (Lâ) deyince, görülen ve bilinen her şeyi yok bilmek
lâzımdır. Çünki, Allahu Teâlâ istenilmektedir. O da, görülen ve bilinen
şeylerden başkadır. Hiçbirine benzemez. Böyle olunca Muhammed aleyhisselâmın
gördüğünü de yok bilmek lâzım gelecektir. Allahu Teâlâ, Onun gördüğünden de
başka olacaktır.
Cevâp: Ey kardeşim! Muhammed “sallallahu
aleyhi ve sellem” o kadar çok yüksek olmakla birlikte,
yine insan idi. Yok iken yaratılmış bir mahlûk idi. İnsan, insanların yaratanını
nasıl kavrayabilir? Mahlûk olan, hep var olandan ne anlayabilir? Yokluktan
gelen, yok olmayandan ne elde edebilir? Tâhâ sûresinin yüzonuncu âyetinde
meâlen, (Onu anlayamazlar, kavrayamazlar) buyuruldu. Şeyh Ferîdeddîn-i Attâr
“rahmetullahi aleyh” buyuruyor ki:
Görmez misin ki, Peygamber gibi bir sultân,
O fakr ile eremedi, uğraşma, hemân!
Ey kıymetli kardeşim! Burayı biraz açıklamak gerekiyor. Dikkatle okuyunuz! (Lâ
ilâhe illallah) kelimesinin iki makâmı vardır. Biri yok etmekte, ikincisi var
etmektedir. Bu varlığın ve yokluğun da ikişer yüzleri vardır. Birinci bakımdan,
bâtıl tanrıların ibâdete hakları yok edilmekte ve hak olan ma’bûdun ibâdete
hakkı var olduğu bildirilmektedir. İkinci bakımdan ise, maksûd olmayan ve matlûb
olmayan maksatlara olan bağlantılar yok edilmekte ve hakîkî matlûba olan
bağlılığın varlığı bildirilmektedir. Başlangıçta, birinci bakımdan yükseklik,
bilinen ve görülen her şeyi (Lâ) derken yok eylemektir ve varlık makâmında,
(İllâ) demekten başka bir şey düşünmemektir. Birkaç zamân böyle yaparak kalp gözü
kuvvetlendikten sonra, (İllâ) derken, varlığı söylenen hakîkî var olan da, yok
edilenler gibi görünmeğe başlar. Fakat sâlik, o görülenden başkasını aramakta,
ondan başkasını istemektedir. Çünki bu kemâlin başlangıcında, (Lâ) derken, yok
bilinen her şey, ibâdete hakları olmayan mahlûklar idi. Bu kelime-i tevhîdi çok
söylemenin bereketi ile, ibâdete hakkı olan ma’bûddan ayrılmışlardır. Fakat,
kalp gözü kuvvetli olmadığı için, ibâdete hakkı olan ve (İllâ) derken var
bilinen vücûb ya’nî dâimî varlık mertebesini görmüyordu. O makâmda, (İllâ)
demekten başka bir şey bilmiyordu. Kalp gözü kuvvetlenince, var düşünülen de, yok
bilinenler gibi görüldü. Vücûb mertebesinde isimler ve sıfatlar da bulunduğu için
ve sâlik, her şeyden ayrı bir varı istediği için, istediğini isimlerin ve
sıfatların ötesinde aramaktadır. Çünki, her şeyden ayrı olan var mertebesinde,
ibâdete hakkı olmak da, ibâdete hakkı olmamak gibi yoktur. Fârisî beytler
tercemesi:
Âşıkın gönlü bir güzele takılınca,
Râhat eder mi, başkasına kavuşunca?
Yüz demet fesleğen verseler bir bülbüle,
Koklamaz hiç onu, yine gider bir güle.
Nilüfer otu, güneşe olunca âşık,
Ondördüncü ayı görmek ister mi artık?
Ciğeri yanan, arar hep suyun tadını,
Çok şeker verseler de, hiç beğenmez anı.
İkinci bakımdan, maksûd olmayan, aranılmayan maksatları yok etmek idi. Bunun en
yüksek mertebesi, vücûb mertebesini görmeyi de, mahlûkların mertebelerini görmek
gibi, (Lâ) derken, yok etmektir. (İllallah) derken de, bu kelimeden başka
hiçbir şeyi düşünmemektir. Fârisî, iki beyt tercemesi:
Kuşumdan nasıl haber vereyim sana?
Ankâ ile yaşar hep, gitmez bir yana.
Ankâ diye ismini duymuş insanlar,
Kuşumun isminiyse, hiç bilmez onlar!
Yüksek yaradılışlı, ileri görüşlü olanlar, öyle bir maksadı ararlar ki, ele
geçemez. Hattâ, ne olduğu anlaşılamaz. Cennette, Allahu Teâlâ elbet
görülecektir. Fakat nasıl görüleceğini düşünürsek hiç ansıyamayız. Herkes,
Âhirette göreceğiz diye sevinmektedir. Hâlbuki ben, hiç görülemeyecek bir
maksada tutulmuşum. Aradığımdan hiçbir şeyin bilinmesini istemiyorum. İşitilsin,
fakat hiç kavuşulmasın. Bilinsin, fakat hiç görülmesin diyorum. Ne yapayım. Beni
böyle yaratmışlar. Fârisî mısra’ tercemesi:
Herkes, bir iş için yaratılmıştır!
Bu mertebede, çok şaşkın isem de, edebi gözeterek, çılgınca konuşmuyorum. Fârisî
mısra’ tercemesi:
Benim deliliğim, usta bir sevgilidir.
Fârisî beyt tercemesi:
Ömür geçti anlatmadan, derdimi, elemimi,
Artık sabâh oluyor, keseyim hikâyemi.
Doğru yolda gidenlere ve Muhammed aleyhisselâmın izinde ilerleyenlere
Bu mektûp, hâce Muhammed Eşref-i Kâbilî'ye yazılmıştır.
Bu yolun
şaşkınları, uzaklık görünen yakınlık ve ayrılık sanılan vuslat ararlar. Yazılan
rü’yânın cin te’sîri ile olduğu bildirilmektedir:
Kıymetli kardeşimin güzel mektûbu geldi. Fakîrleri sevdiğinizi ve bu yüksek
insanlara sığındığınızı bildirdiği için, bizleri çok sevindirdi. (Kişi sevdiği
ile berâberdir) hadîs-i şerîfi, büyük müjdedir. Fakat, bu yolun âşıkları, bu
kadarla doymazlar. Yakınlık görünen uzaklıkla sevinmezler. Uzak görünen bir
yakınlık ve ayrılık görünen bir kavuşmak ararlar. İşin geciktirilmesine, sonraya
bırakılmasına râzı olmazlar. Tembelliği, gericiliği çirkin bilirler. Kıymetli
dakîkaları, yaldızlı pislikler için elden kaçırmazlar. Ömür sermâyesini, sonu
gelmez hayâller arkasında geçirmezler. Yüksekleri bırakıp, alçaklara bakmazlar.
Beğenileni verip, gadab olunanı, kızılanı almazlar. Tatlı yağlı yemeklere
aldanmazlar. İnce, süslü elbise için, Allahu Teâlâ'ya kulluk zevkini vermezler.
Hükümdârlık koltuğu gibi olan kulluğu, pislik gibi olan dünyâ bağlılığı ile
kirletmekten utanırlar. Allahu Teâlâ'nın mülkünde, memleketinde, Lât ve Uzzâ
putlarını Ona ortak yapmaktan hayâ ederler. Kardeşim! Bu makâmda, hâlis din
isterler! Zümer Sûresinin üçüncü âyetinde meâlen, (Biliniz ki, Allahu Teâlâ,
ancak hâlis dîni beğenir) buyuruldu. Ortaklık tozunu bile kondurmak istemezler. Zümer
Sûresinin altmışbeşinci [65] âyetinde meâlen, (Bir şeyi ortak edersen,
ibâdetlerini, iyiliklerini elbette yok eder!) buyuruldu. Bir ân,
kendinizi düşününüz! Eğer, ortak katılmamış bir dîniniz varsa, size müjdeler
olsun! Eğer böyle değilse, başınıza belâ gelmeden önce çâresine başvurunuz!
Yazdığınız rü’yâ, cin görünmesidir. Onun boş işleridir. Cinnin böyle, bozuk
işleri, tâliplerde çok görülmektedir. Buna hiç üzülmeyiniz! Nisâ sûresinin
yetmişbeşinci [75] âyetinde meâlen, (Şeytânın aldatması, elbette za’îfdir)
buyuruldu. Eğer yine gelirse, (Kelime-i temcîd) okuyunuz! Ya’nî, (Lâ havle ve lâ
kuvvete illâ billahil’aliyyil’azîm) deyiniz! Bunu okumak, cinleri dağıtır,
kovar. Doğru yolda bulunanlara ve Muhammed Mustafâ'nın izinde gidenlere selâm
olsun “sallallahu
aleyhi ve sellem”!
Bu mektûp, hâfız Mahmûd'a yazılmıştır.
Kalbin
telvînlerini ve temkînini bildirmektedir:
Kıymetli kardeşimin şerefli mektûbu geldi. Hâllerinin telvînlerinden, ya’nî
değişikliklerinden bir şeyler yazmışsınız. Bu yolun başında da, sonunda da,
sâlikler, hâllerin telvîninden kurtulamaz. Telvînler kalpte ise, sâlik (Erbâb-i
kulûb)dan olur. Bunlara (İbn-ül-vakt) de denir. Kalp, telvînden kurtulmuş,
hâllere kul olmaktan âzâd olmuş ve temkîn makâmına yetişmiş ise, hâller artık
nefse gelir. Çünki nefis, kalbin yerine oturmuş, onun işlerini görmektedir.
Nefsin bu telvîni, kalbin temkîninden, ya’nî değişik hâllerin gelmesinden
kurtulduktan sonra olur. Bu telvînin sâhibine, (Ebül-vakt) denilse, yeri vardır.
Allahu Teâlâ'nın yardımı ve yalnız Onun ihsânı ile nefis de, bu telvînden
kurtularak, temkîne ve itmînâna kavuşursa, telvînler çeşitli maddelerden
yapılmış olan bedene gelir. Bu telvîn, artık hiç gitmez. Çünki beden, temkîne
kavuşamaz. Beden, latîfelerin en üstünü olan ahfâya benzese de, temkîne
kavuşamaz. Ahfâya gelen temkînden bedene de bulaşırsa da, kendi telvînleri yine
yok olmaz. Her şeyde asla bakılır. Dallara, kollara bakılmaz. Bu makâma eren
kimse, üstünlerin üstünü olur. Tâm ebül-vakt işte budur. (Allahu Teâlâ ile, öyle
vaktim vardır ki, aramıza melek de giremez) hadîs-i şerîfinde bildirilen vakit
için, bir ân diyenler olduğu gibi, uzun sürmektedir diyenler de oldu. İkisi de
doğrudur. Yukarıda bildirildiği gibi, insanın ba’zı latîfeleri için, az olur ve
kısadır. Başka latîfeleri için ise, uzun sürer.
Sözün kısası, zâhiri, ya’nî görünen organları, parlak islâmiyyete uygun olarak
kullanmalı, bâtın için, ya’nî kalp ve öteki latîfeler için, alınan dersi çok
yapmalıdır. Fârisî beyt tercemesi:
Bu sonsuz okyânûsta kurbağa gibi,
El ayak oynat, zîrâ derindir dibi!
Kıymetli kardeşimiz Muhammed Sıddîk, Egre şehrindedir. Sizinle buluşması, onun
için büyük ni’met olacaktır
Bu mektûp, molla Muhammed Sıddîk'a yazılmıştır.
Dakîkaları
kıymetlendirmek lâzım olduğu bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Onun seçtiği kullarına selâm olsun! Hadîs-i şerîfte,
(Bir kimsenin iyi Müslümân olduğu, lüzûmlu şeylerle uğraşıp, faydasız şeylerden
uzaklaşması ile belli olur) buyuruldu. Bunun için, zamânları kıymetlendirmek
lâzımdır. Böylece, faydasız, boş yere vakit öldürmekten kurtulmuş olursunuz.
Şi’r, kasîde ya’nî mevlid-i nebî okumayı başkalarına bırakıp, sessizce,
bâtındaki nisbeti muhâfaza etmeğe çalışmalıdır. Arkadaşların toplanmaları,
bâtının dağılmaması içindir. Öteden beriden konuşmak için değildir. Bunun için,
bir köşeye çekilmeyip, birlikte bulunmağı beğenmişlerdir. Bâtının
toparlanmasını, toplulukta aramışlardır. Gönül topluluğunu bozan toplantılardan
kaçınmak lâzımdır. Bâtının topluluğunu bozmayan her şey mübârektir. Bozanlar ise,
uğursuz ve bereketsizdirler. Öyle yaşamalıdır ki, yanında bulunanların bâtınları
toparlansın. Onları gönül dağınıklığına düşürmemelidir. Kendini toparlamalı,
konuşmamalıdır. Nutuk çekecek, dedikodu yapacak zamân değildir. Fârisî mısra’
tercemesi:
Ders verecek, keşşâf tefsîri okuyacak zamân değil!
Vesselâm.
Bu mektûp, Cemâleddîn Hüseyn-i Bedahşî'ye yazılmıştır.
İ’tikâdı, Ehl-i
sünnet i’tikâdına göre düzeltmek lâzım olduğu bildirilmektedir:
Hâce Cemâleddîn-i Hüseyin, gençlik zamânını büyük ni’met biliniz! Elden geldiği
kadar, bu zamânı, Allahu Teâlâ'nın râzı olduğu işleri yapmakla geçiriniz! Bunun
için de, her şeyden önce, i’tikâdı, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine göre
düzeltmek lâzımdır. İkinci olarak fıkıh bilgisini öğrenmeli ve işleri, bu bilgiye
uygun yapmalıdır. Ancak bunlardan sonra, tasavvuf yolunda ilerlemeğe sıra gelir.
Bunları yapabilen, felâketlerden kurtulur. Yapmayanlar kurtulamaz. Hâce Muhammed
Sâlihin çocuklarına yardım ediniz! Onlara yardım, babalarına yardım demektir.
Fârisî mısra’ tercemesi:
Aranılan hazîneyi gösterdim sana!
Vesselâm.
Bu mektûp, mirzâ Muzaffer'e yazılmıştır.
Âlemlerin
efendisine uymak lâzım geldiği bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ, ecrinizi arttırsın ve kıymetinizi yükseltsin, işlerinizi
kolaylaştırsın ve kalbinizi genişletsin! Resûlullah'ın ahlâkı ile ahlâklanmış bir
zâta ihsân yapmağı ve herkesle iyi geçinmeği hâtırlatmağa ne lüzûm vardır? Ona
karşı, bunları söylemek, saygısızlık olabilir. İnsan muhtâç olduğu zamân
kurttan, kuştan medet umar. Za’îf ve âciz kimselerden de ihsân bekler. Bunun
için, başınızı ağrıtıyorum. Muhtâçların imdâtçısı olmak istiyorum. Kıymetli
efendim! İhsân, kime yapılırsa yapılsın, çok iyidir. Fakat yakın olanlara ihsân
etmek dahâ iyidir. Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem” komşuların haklarını
gözetmeğe o kadar önem verirdi ki, Ashâb-ı Kirâm “aleyhimürrıdvân” komşulara da,
ölüden mîrâs düşecek sanmışlardı. Fârisî iki beyt tercemesi:
Öyle yakın olduk ki, birbirimize,
Sen bir güneş, biz de sanki birer gölge.
Ne olur ey, kimsesizlerin kimsesi,
Lütfûne kavuşsa, komşuların hepsi!
Vesselâm.
Bu mektûp, mîr Muhammed Nu’mân'ın oğlu mîr Abdullah'a yazılmıştır.
Nasîhat
vermektedir:
Kıymetli yavrum! Cenâb-ı Hak, hayırlı işlerinizde yardımcınız olsun! Gençlik
çağının kıymetini biliniz! Bu kıymetli günlerinizde, islâmiyyet bilgilerini
öğreniniz ve bu bilgilere uygun olarak yaşayınız! Kıymetli ömrünüzü faydasız,
boş şeyler arkasında geçirmemek için ve oyunla, eğlence ile geçirmemek için çok
uyanık olunuz!
Yüce babanız, birkaç gün sonra, inşâallahu Teâlâ, sizlere kavuşacaktır. O
gelinceye kadar, yanınızda bulunanlara göz kulak olunuz! Fârisî mısra’
tercemesi:
Mert isen, kendine baba ol!
Bu mektûp, Emkenegî hazretlerinin oğlu hâce Ebül-Kâsım'a yazılmıştır “kaddesallahu esrârehümel’azîz”.
Bu yolun
büyüklerinden, isimleri şaşırılan birkaçı üzerinde bilgi istemektedir:
Saygı değer efendim! Yüksek hocamız Muhammed Bâkî “aleyhirrahme” hazretlerinden
öğrendiğimize göre, hâce-i Ahrâr hazretleri ile, mevlânâ hâce Emkenegî
“kaddesallahu esrârehümel’azîz” hazretleri arasında bulunan pîrlerimiz iki idi.
Bu iki büyükten biri, Mevlânâ hazretlerinin yüksek babası Mevlânâ Dervîş
Muhammed'dir. İkincisi, Mevlânâ Dervîş Muhammed'in dayısı Mevlânâ Muhammed
Zâhid'dir “kaddesallahu esrârehümel’azîz”. Geçenlerde, meşîhatden hâce Muhammed
Mahmûd buraya geldi. İlk görüşmemizde, Mevlânâ hazretlerinden söz açtı. Mevlânâ
kimseden izin almamıştır. Bunun için, önceleri talebe kabûl etmezdi. Ölümüne
yakın, şeyhlik yapmağa başladı, dedi. Kendisi çok yüksek idi. Cevâp olarak:
Mâverâ-ün-nehir âlimlerinin hepsi, onun üstünlüğünü söylemektedir. Böyle bir
kimsenin, izin almadan talebe yetiştirmeye kalkışması nasıl düşünülebilir? Böyle
yapmak, hıyânet olur. Hiçbir Müslümânın böyle yapacağı düşünülemez. Nerde kaldı
ki, din büyükleri için düşünülsün, denildi. Buna karşılık, hâce Hâvend Mahmûd
dedi ki: Bir gün, Mevlânâ hâce Kelân Dehbîdî yanıma gelmişti. Hâce karpuz
yiyordu. Mevlânâ da istedi. Hâce, (Sizin karpuzunuz tamâmdır) dedi. Mevlânâ da,
(Karpuzumuzun tamâm olduğuna siz şâhit olur musunuz?) dedi. (Evet, karpuzunuzun
tamâm olduğuna şâhit olurum) dedi. Mevlânâ, o zamândan beri, talebe yetiştirmeye
başladı, dedi. Hâce Hâvendin bu sözü de yerinde görülmüyor. Yalnız bu kadarcık
sözle, Mevlânânın talebe yetiştirmeye başlaması ve şeyhlik yapması, onun
büyüklüğüne yakışık olmuyor. Hâce Hâvend Mahmûd, dahâ sonra, Hâce-i Ahrâr
hazretleri ile, Mevlânâ hazretleri arasında bulunduğu söylenen iki büyük
kimsenin isimleri de yanlıştır dedi ve başka iki isim söyledi. Sonra, Mevlânâ
Dervîş Muhammed'in kendi dayısına bir bağlılığı yoktur. Bir başkasına bağlı idi
dedi. Bu sözlere çok şaştık. Bunun için, başınızı ağrıtıyoruz ki, bu iki büyüğün
isimlerini, senetleri ile yazınız ki, kimsenin şöyle böyle demeğe yüzü kalmasın.
İzinli olduğunu yazmanıza lüzûm görmüyoruz. Onun büyüklüğü, en açık şâhittir.
Bununla berâber eğer yazarsanız, söz atanların dilleri kökünden kesilmiş olur.
Hâce Hâvend Mahmûd'un, bu uygunsuz sözleri neden söylediği anlaşılamadı. Belki,
bu fakîrleri küçük düşürmek istemiştir. Çünki üstâdı beğenmemek, onun talebesini
hiçe saymak olur. Bu zavâllıları aşağılamak için çok şeyler bulabilirdi. Bunu
yapabilmek için, din büyüklerine leke sürmesine ne lüzûm vardı? Yok, başka
şeyler düşünerek, büyüklerin kendilerini gözden düşürmek istedi ise, bu dahâ
çirkindir. Az bir anlayışı olan, bu çirkinliği hemen sezer. Yâ Rabbî! Doğru yolu
gösterdikten sonra, sen bizi sapıtmaktan koru! Rahmet hazînelerinden bizlere
ihsân eyle! Sen, büyük ihsânlar sâhibisin. Peygamberlerin efendisi hürmetine “sallallahu
aleyhi ve sellem”, bu duâmızı kabûl eyle! Doğru yolda
bulunanlara selâm olsun!
Bu mektûp, mübârek oğlu meyân Muhammed Sâdık hazretlerine yazılmıştır “kaddesallahu teâlâ esrârehümel’azîz”.
Suâline cevâptır:
Akıllı oğlum Muhammed Sâdık “rahmetullahi aleyh” soruyor:
Suâl: Evliyâdan bir kısmını, Allahu Teâlâ'ya yakınlık derecelerinin aşağısında
görüyorum. Hâlbuki bunlar zühd, tevekkül, sabır ve rızâ makâmlarının yüksek
derecelerindedirler. Bir kısmını da, yakınlık mertebelerinin yüksek
derecelerinde görüyorum. Hâlbuki bunlar “rahmetullahi aleyhim ecma’în”, zühd ve
tevekkül gibi makâmların aşağı derecelerindedirler. Bu makâmların yüksek olması,
yakînin fazla olmasına bağlıdır. Yakînin fazla olması da yakınlık ile artar.
Acabâ biz mi yanlış görüyoruz? Yoksa, bu makâmların yüksekliği, yakınlıktan
başka bir şeye mi bağlıdır?
Cevâp: Bu makâmların yüksekliği yakın olmağa bağlıdır. Çok yakın olanın yakîni
fazla olur. Keşfiniz de doğrudur. Yakın olan, latîfelerin en latîfidir. Yakîni
çok olan da bu latîfelerdir. Bu makâmların yüksekliği, yakînin çokluğuna bağlı
olduğundan, o da, bu latîfelere nasîb olur. Bir büyük Velî, çok yakîn olmadığı
hâlde, latîfelerin en latîfinin makâmlarından birinde bulunabilir ve latîfelerin
en koyusuna inmemiş olabilir. Bu makâmda iken, yakınlığı çok olan ve en koyu
latîfeye ya’nî maddeden yapılmış beden latîfesine inmiş olan bir Velîden üstün
olur. Çünki, beden latîfesinde o yakınlık olmadığı için, yakîn hâsıl olmamıştır.
Bunun için, o makâmlar, niçin üstün olur? Bu latîfeye dönüp inen bir Velî, bu
latîfeye bağlı kalır. Önce, başka latîfelerde hâsıl olmuş olan yakînler örtülür.
Beden latîfesine inmeyen Velî böyle değildir. Bu en latîf olan latîfeye
bağlıdır. Çok yakındır ve yakîni de çoktur ve örtülmemiştir. Bu makâmlarda
bulunan “rahmetullahi aleyhim ecma’în” en yüksek, en üstün olur.
Geri dönmüş olan, çok yakındır ve yakîni de çok olduğu gibi, makâmları da
yüksektir. Fakat, bunun yüksekliği örtülüdür. İnsanlara faydalı olmak için ve
kendisinden istifâde olunmak için, onlar gibi olmuştur. Onlar gibi
görünmektedir. Bu makâm, Peygamberlere “aleyhimüsselâm” mahsûstur. Bunun için,
İbrâhîm “aleyhisselâm”, kalbinin itmînân bulmasını istedi ve yakîn hâsıl etmesi
için herkes gibi, gözle görmeğe muhtâç oldu. Üzeyir “aleyhisselâm” da buna benzer
söyledi.
Geriye dönmeyen ise, kendi yakînini bildirerek, perdeler kalksa, yakînim artmaz
dedi. Hazret-i Alînin “radiyallahu anh” söylediği denilen bu söz, eğer doğru
ise, geri dönmeden önce söylemiştir. Çünki geri döndükten sonra, yakîn elde
etmek için, herkes gibi o da, delîle muhtâç olur.
Bu fakîr “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz” geri dönmeden önce, inanılması lâzım
gelen şeyler meydânda idi. O bilgilere yakînim, duygu organlarım ile
anladıklarımdan dahâ çok idi. Fakat, geri döndükten sonra, o yakîn örtüldü.
Herkes gibi delîllere, isbât etmeğe muhtâç oldum. Fârisî mısra’ tercemesi:
Yetiştirdikleri gibi yürüyoruz!
Vesselâm.
Bu mektûp, molla Sâlih-i Külâbî'ye yazılmıştır.
Vesveselerden
şikâyet eden Sahâbî'ye karşı buyurulan hadîs-i şerîf açıklanmaktadır:
Birkaç kişi oturmuştuk. Vesvese ve kuruntu üzerinde konuşuluyordu. Bu arada, bir
hadîs-i şerîf okundu. Ashâb-ı Kirâmdan birkaçı, kötü düşüncelerden, vesveselerden
şikâyet etmişti. Resûl “sallallahu
aleyhi ve sellem” bunlara, (Bu vesveseler, îmânın olgun
olmasındandır) buyurmuştu. Bu hadîs-i şerîfin ma’nâsını düşünürken, hâtırıma
şöyle geldi: Îmânın olgun olması, yakînin çok olmasındandır. Yakînin çok olması
da, çok yakın olanlardadır. Kalp ve üstündeki latîfeler, Allahu Teâlâ'ya ne kadar
çok yakın olurlarsa, îmân ve yakîn de çok olur. Bedene bağlılık da, o kadar az
olur. Bu zamân, bedene vesveseler çok gelir. Uygun olmayan vesveseler hâsıl
olur. Görülüyor ki, kötü vesveselerin gelmesine sebep îmânın kâmil olmasıdır.
Nihâyette olanlarda, uygunsuz vesveseler ne kadar çok olursa, îmânlarının o
kadar çok olgun olduğunu gösterir. Çünki îmân kâmil olunca, latîfelerin en
latîfleri, bedenden o kadar çok sıyrılır. Sıyrıldıkça, bağları gevşedikçe, beden
boşalır. Bulanmağa, kararmağa başlar. Böylece kötü düşünceler, vesveseler artar.
Başlangıçta ve yolda olanlar, böyle değildir. Bunların vesveseleri zararlıdır,
zehirdir. Kalp, rûh hastalıklarını arttırır. Bunu iyi anlamak lâzımdır. Bu
bilgiler, bu fakîrin ince bilgilerindendir. Allahu Teâlâ, doğru yolda olanlara
ve Muhammed aleyhisselâmın izinde gidenlere selâmet versin
Bu mektûp, molla Ma’sûm-i Kâbilî'ye yazılmıştır.
Nasîhat
vermektedir:
Allahu Teâlâ, Muhammed Mustafâ'nın “sallallahu
aleyhi ve sellem” nûrlu yolunda ilerlemek nasîb
etsin! Büsbütün kendine bağlasın! Çeşitli bağlılıkların ve dağınık düşüncelerin
kaplaması, kalbinizin büyüklere olan bağlılığını gevşetmez sanıyorum. Siz
yine,düşüncelerinizin dağılmasını önlemeğe çalışınız! Böylece kalbe sirâyet
etmelerini önlemiş olursunuz. Matlûba kavuşmağı durduramasınlar. Dünyânın ve
dünyâda olanların, ne kıymetleri vardır ki, insan bunları ele geçirmek için,
kıymetli ömrünü tüketmiş olsun! Hâlinizi bildiriniz. Gaflet uykusu, ne zamâna
kadar sürecek? Fârisî beyt tercemesi:
Ey İnsan! Evin, tarlan, bak sana zindân olmuş!
Ardında koştukların hep, sana düşman olmuş!
Ölmeden önce, Âhirete yarayan bir şey yaparsan, ne güzel! Yoksa işin harâptır!
Kalbini temizleyecek şeylerin kıymetini bilmeli. Bunları yapmağı engelleyenlerin
düşmân olduğunu anlamalıdır. Fârisî beyt tercemesi:
Allah sevgisinden başka, her ne güzelse,
Zehirdir cânına billâh, şeker de olsa!
Resûlün vazîfesi, ancak haber vermektir. Vesselâm!
Bu mektûp, Kılıncullah'a yazılmıştır.
Peygamberlerin
efendisine “sallallahu aleyhi ve sellem” uymayı övmektedir:
Sevgili ve akıllı oğlumun kıymetli mektûbu geldi. Sevgi ve saygı ile yazılmış
olduğu anlaşılarak bizi sevindirdi. Allahu Teâlâ, size, râzı olduğu işleri
yapmak nasîb eylesin!
Yavrum! Kıyâmette işe yarayacak olan şey, islâmiyyetin sâhibinin gösterdiği
yolda yürümektir “sallallahu
aleyhi ve sellem”. Hâller, kendinden geçmeler,
ilimler,
ma’rifetler, işâretler ve kerâmetler, bu yolda iken hâsıl olurlarsa, çok iyidir
ve büyük ni’metdirler. Bu yoldan sapık iken hâsıl olurlarsa, harâplıktır,
istidrâçtır, felâkete sebep olurlar. Tasavvuf büyüklerinden Cüneyd-i Bağdâdî
hazretlerini “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz” öldükten sonra, rü’yâda gördüler. (Nasılsın?) diye sordular. Cüneyd hazretleri, cevâp olarak buyurdu ki,
(İlim, ma’rifet dolu sözlerimin hiç faydası olmadı. İşâretleri, kıymetli
bilgileri bana yaramadı. Bir gece yarısı kıldığım iki rek’at namâz, imdâdıma
yetişti).
Her şeyden önce, Muhammed aleyhisselâma ve Onun dört halîfesine uymak lâzımdır.
Sözlerde, işlerde ve inanmakta islâmiyyetten ayrılmamağa çok dikkat etmelidir.
Bunlara uymak, yümün ve berekettir. Ya’nî, hep iyiliklere kavuşturur.
İslâmiyyetten ayrılmak ise, insanı utandırır ve felâkete götürür. Gönderdiğiniz
kitâbın birkaç yerini okudum. İyi göründü. Fakat, kitâp yazmaktan önce yapılacak
dahâ mühim işler var. Önce, onları yapmak, dahâ uygun ve dahâ iyi olur.
Vesselâm.
Bu mektûp, Mensûr-i Arab'a yazılmıştır.
Kalbin selâmeti
bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ sizi, Muhammed aleyhisselâmın islâmiyyeti yolunda bulundursun!
Bütün kuvvetinizle, Allahu Teâlâ'nın rızâsına kavuşmak için, çalışmanızı nasîb
eylesin! Bize ve size “kaddesallahu teâlâ esrârehümel’azîz” lâzım olan şey,
kalbi, Allah'tan başka şeylere düşkün olmaktan kurtarmaktır. Kalbin bu kurtuluşu
da, Allahu Teâlâ'dan başka, hiçbir şeyi düşünmemekle olur. Bir insan, eğer bin sene
yaşamış olsa, kalbinden hiçbir şey geçmez. Çünki kalp, Allahu Teâlâ'dan başka her
şeyi unutmuştur. Fârisî mısra’ tercemesi:
İş budur. Bundan başka, her şey hiçtir!
Mevlânâ Fâzıl Serhendî, hizmetinizde bulunmaktadır. Babası Serhend'dedir. İhtiyâr
hâlinde, oğlunu görmekle sevinmek istiyor. Buna kavuşabilmesi için, bu fakîri
aracı yapmaktadır. Emir, sizindir. Dahâ doğrusu, her şey Allahu Teâlâ'nın
emrindedir. Vesselâm.
Bu mektûp, Kâbil müftîsi hâce Abdurrahmân'a yazılmıştır.
Sünnet-i
seniyyeye uymağı, bid’atlerden kaçınmağı istemektedir:
Allahu Teâlâ'ya ağlayarak, sızlayarak ve Ona sığınarak ve güvenerek yalvarıyorum
ki, bu fakîri ve ona bağlı olanları, bid’at olan işleri yapmaktan korusun ve
bid’atlerin güzel ve faydalı görünmelerine aldanmaktan muhâfaza buyursun!
Seçilmiş olanların, sevilenlerin efendisi, en üstünü hâtırı için bu duâyı kabûl
eylesin! (Bid’at) demek, Resûlullah'ın “sallallahu aleyhi ve sellem” zamânında ve
Onun dört halîfesi zamânlarında bulunmayıp da, dinde sonradan meydâna çıkan
şeylere denir. Bid’atleri ikiye ayırmışlar: (Hasene) [güzel] ve (Seyyie) [kötü].
Resûlullah'ın ve dört halîfesinin zamânlarında bulunmayıp da, dinde sonradan
meydâna çıkan ve bir sünnetin unutulmasına sebep olmayan güzel şeylere, (Hasene)
demişlerdir. Sünneti ortadan kaldıran bid’ate de, (Seyyie) demişlerdir. Bu
fakîr, bu bid’atlerin hiçbirinde güzellik ve parlaklık görmüyorum. Yalnız
karanlık ve bulanıklık duyuyorum. Eğer bugün, kalpler kararmış olduğundan,
bid’at sâhibinin işleri iyi ve güzel görülürse de, yarın kıyâmet günü, kalpler
uyandığı zamân, bunların zarar ve pişmânlıktan başka bir netîce vermedikleri
görülecektir. Fârisî beyt tercemesi:
Ciğeri yakan düşünceden, gözüme uyku girmedi,
Acabâ o sevgilim, geceyi kiminle geçirdi?
Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Bizim dînimizde yapılan
her yenilik, her reform fenâdır, atılmalıdır). Atılması lâzım olan şeyin neresi
güzel olur? Bir hadîs-i şerîfte buyurdu ki: (Sözlerin en iyisi, Allahu Teâlâ'nın
kitâbıdır. Yolların en iyisi, Muhammed aleyhisselâmın gösterdiği yoldur. İşlerin
en kötüsü, bu yolda yapılan değişikliklerdir. Bid’atlerin hepsi dalâlettir,
sapıklıktır). Başka bir hadîs-i şerîfte, (Allahu Teâlâ'dan korkunuz! Sözümü iyi
dinleyiniz ve itâ’at ediniz! Ben öldükten sonra gelecekler, çok ayrılıklar
göreceklerdir. O zamân, benim ve halîfelerimin yolumuza sarılınız! Dinde yeni
ortaya çıkan şeylerden kaçınınız! Çünki, bu yeni şeylerin hepsi bid’attir.
Bid’atlerin hepsi dalâlettir, doğru yoldan ayrılmaktır) buyuruldu. Dinde yapılan
her değişiklik bid’at olunca ve her bid’at, dalâlet olunca, bid’atlerin
hangisine güzel denilebilir? Bu hadîs-i şerîflerden anlaşılıyor ki, her bid’at
sünneti ortadan kaldırmaktadır. Bid’atlerin, bir kısmı kaldırır, bir kısmı
kaldırmaz demek, pek yanlıştır. Görülüyor ki, bid’atlerin hepsi seyyiedir,
kötüdür. Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (İnsanlar, ortaya
bir bid’at çıkarırlarsa, Allahu Teâlâ, buna karşılık bir sünneti yok eder.
Sünnete yapışmak, ortaya bid’at çıkarmaktan iyidir). Hassân bin Sâbitin
bildirdiği hadîs-i şerîfte, (Bir millet, dinlerinde bir bid’at yaparsa, Allahu
Teâlâ, buna benzeyen bir sünneti yok eder. Kıyâmete kadar bir dahâ geri
getirmez) buyuruldu.
Âlimlerimizin hasene dedikleri bid’atlerden bir kısmına dikkat edilirse, sünneti
yok etmekte oldukları görülmektedir. Meselâ, meyyiti kefenlerken, ölünün başına
sarık sarmağa (Bid’at-i hasene) demişler. İyi düşünülürse, bu bid’at, sünneti
bozmaktadır. Çünki kefende sünnet, üç parça olmasıdır. Sarık dördüncü oluyor.
Sünneti değiştiriyor. Değiştirmek, yok etmek demektir. Âlimler, sarığın ucunu
sol omuz üzerine sarkıtmak güzel olur demiş. Hâlbuki, iki kürek arasına
sarkıtmak sünnettir. Bu bid’at de, sünneti, açıkça yok ediyor. Bunun gibi
âlimler, namâzda, kalp ile niyyet etmekle berâber, ağız ile de söylemek müstehab
olur demiştir. Hâlbuki, Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem” efendimizin,
Ashâb-ı Kirâmın ve Tâbi’în-i izâmın “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” söz ile
niyet ettikleri, ne kuvvetli bir haber ile, ne de za’îf bir haber ile bizlere
hiç ulaşmamıştır. İkâmet okununca hemen (Allahu Ekber) diyerek namâza
dururlardı. Bunun için, ağız ile niyet etmek bid’at oluyor. Bu bid’ate hasene
demişlerdir. Hâlbuki anlıyorum ki, bu bid’at, yalnız sünneti yok etmekle
kalmıyor, farzı da yok ediyor. Çünki ağız ile niyet etmek câiz olunca, çok
kimse, yalnız ağızla niyet ederek kalp ile niyet etmediklerinden hiç
korkmuyorlar. Böylece, namâzın farzlarından biri olan kalp ile niyet
yapılmıyor. Bu farz yok oluyor. Namâz kabûl olmuyor. Bunlar gibi dahâ nice
bid’atler, reformlar, herhangi bir bakımdan olsa bile, sünnetten fazla
oluyorlar. Bu ziyâdelik, sünneti değiştirmek demektir. Değişiklik ise, yok etmek
demektir.
O hâlde, Resûlullah'ın “sallallahu aleyhi ve sellem” sünnetine bir şey katmamalı
ve Onun Ashâb-ı Kirâmına “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” uymalıdır. Çünki,
Ashâb-ı Kirâmdan her biri, gökteki yıldızlar gibidir. Herhangi birine uyan
sa’âdete kavuşur.
Kıyâs ve ictihâd, bid’at değildirler. Çünki bunlar, (Nusûs)un, ya’nî âyetlerin
ma’nâlarını meydâna çıkarmaktadırlar. Bu ma’nâlara başka bir şey eklemezler. (Ey
akil sâhipleri! İyi anlayınız!) meâlindeki âyet-i kerîme, kıyâs ve ictihâdı emretmektedir.
Bu mektûp, hâce Muhammed Eşref-i Kâbilî'ye yazılmıştır.
Kavuşturan
yolların en kısası, râbıta yapmak olduğu bildirilmektedir:
Sevdiklerinize yazdığınız mektûbu okuduk. İçinde bildirilen hâlleriniz
anlaşıldı. Kendini zorlamadan, uğraşmadan, üstâdın râbıtasının kendiliğinden
hâsıl olması, üstâd ile talebesi arasında tâm bir yakınlık olduğunu açıkça
gösterir. Bu yakınlık, fayda vermeğe ve istifâde etmeğe yarar. Kavuşturucu
yollar içinde râbıtadan dahâ çabuk kavuşturanı yoktur. Hangi tâli’li kimseye bu
ni’meti ihsân ederler? Hâce-i Ahrâr “kaddesallahu teâlâ sirreh” hazretleri
(Fıkarât) risâlesinde buyuruyor ki: Fârisî mısra’ tercemesi:
Önderin görüntüsü, Hakkın zikrinden dahâ faydalıdır!
Ya’nî rehberin hayâli, talebesine zikir etmesinden dahâ çok fayda verir. Çünki
başlangıçta, tâlibin Hak Teâlâ ile tâm yakınlığı yoktur.
Bunun için zikir etmekle, çok fâydalanamaz. Önceniz, sonranız selâmette olsun!
Buna fânî dünyâ derler, durmayıp dâim döner,
Âdemoğlu, bir fenerdir, nihâyet bir gün söner.
Bu mektûp, hâce Muhammed Sıddîk-ı Bedahşî'ye yazılmıştır.
Sorularına cevâp
vermektedir:
Kıymetli kardeşimin güzel mektûbu geldi. Üç şey soruyorsunuz: Bizi seven
kardeşim! Latîfelerden birkaçının kalp mertebesinde bulunması, yalnız kalpte
bulunan latîfeler içindir. Kalbin dışında bulunan latîfeler, kalp mertebesinde
bulunmazlar.
Yaradılışı, kalp veyâ rûh mertebesine kadar olan kimseyi tasarrufu kuvvetli olan
pîri, dahâ yüksek mertebelere ulaştırabilir. Fakat, burada bir incelik vardır
ki, ancak uzun anlatmakla bildirilebilir. Yazmakla bildirilecek gibi değildir.
İnsanın zâhiri, ya’nî görünen organları, bâtının hâllerini, özelliklerini
edinirse ve bâtın da, ya’nî kalp, rûh ve başka latîfeleri, zâhirin sıfatlarına
bürünürse, zâhirde olan şeylerin, bâtında da olması ve bâtındaki hâllerin
zâhirde de hâsıl olması niçin güç olsun? Vesselâm!
Bu mektûp, Şerefeddîn Hüseyn-i Bedahşî'ye yazılmıştır.
Dünyânın
güzelliğine aldanmamalı, islâmiyyetten ayrılmamalıdır:
Âlemlerin rabbi olan Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Peygamberlerin en üstünü olan
Muhammed aleyhisselâma ve temiz Âline ve Ashâbının hepsine bizden selâmlar
olsun! Akıllı ve kıymetli oğlum Şerefeddîn Hüseyin'in şerefli mektûbu geldi. Bizi
sevindirdi. Sayısız bağlılıklar arasında, bu fakîrleri “rahmetullahi aleyhim
ecma’în” hâtırlamanız ne büyük ni’mettir. Bu hâliniz, kalpteki sevginin
alâmetidir. Bu sevgi de, ifâde ve istifâdeye sebeptir. Bildirdiğiniz rü’yâlar
doğrudur ve güzeldirler. Kalplerin bağlılığını göstermektedir.
Yavrum! Dünyânın tadına ve güzelliğine sakın aldanma! Onun yalancı
gösterişlerine kapılma! Çünki, hepsi geçici ve kıymetsizdir.
Bugün, böyle olduğuna belki inanmazsınız. Fakat yarın ölünce, doğru olduğu
anlaşılacaktır. O zamân inanmanın faydası olmayacaktır. Fârisî beyt tercemesi:
İncilerin ağırlığı, sağır etmiş kulağını,
Ne yapayım, duymaz olmuş, ağlamamı, sızlamamı.
Kalbin temizlenmesi için olan vazîfenizin kıymetini biliniz! Bunları yapmağa,
cânla, başla çalışınız! Beş vakit namâzı, seve seve ve cemâ’at ile kılınız!
Malınızın kırkta bir zekâtını, Müslümân fakîrlere, yalvara yalvara veriniz!
Harâmlardan ve şüphelilerden kaçınınız! Herkesle iyi geçinip, hep acıyınız!
Kurtuluş yolu budur. Vesselâm
Bu mektûp, mîr Muhammed Nu’mân Bedahşî'nin çocuklarından birine yazılmıştır.
Zikir anlatılmakta
ve lüzûmlu nasîhatler verilmektedir:
Elhamdu lillahi Rabbil’âlemîn, vessalâtü vesselâmü alâ seyyidilmürselîn ve âlihi
ve ashâbihittâhirîn ecma’în.
İyi bil ki, senin sa’âdetin ve belki bütün insanların sa’âdeti ve herkesin dünyâ
ve Âhiret sıkıntılarından kurtulması, sâhibimizin zikri ile olur. Elden geldikçe
her zamân zikir yapmalıdır. Ondan bir ân gâfil kalmamalıdır. Cenâb-ı Hakka çok
hamd ve şükür olsun ki, her ân zikir etmek, bu büyüklerin yolunda, dahâ
başlangıçta nasîb olmaktadır. Sonda kavuşulabilecek ni’metler, başlangıçta
tattırılmaktadır. Bunun içindir ki, tasavvuf yolunda ilerlemek isteyenlerin bu
yolu seçmeleri en uygundur ve en doğrudur. Hattâ, lâzımdır. Bunun için, sana
önce lâzım olan, her şeyden yüz çevirip, bu yüksek yolun büyüklerine
bağlanmandır! O büyüklerin kalplerinden, rûhlarından fâydalanmak için
yalvarmalısın! Önce zikir lâzımdır. Zikir, hâtırlamak, anmak demektir. Göğsün sol
tarafındaki kalp, yürek denilen et parçasını düşünürsün. Bu et parçası, gönül
denilen hakîkî kalbin yuvası gibidir. ALLAH mübârek ismini, hayâlin ile bu kalp
üzerinden geçirirsin. Bu ânda, hiçbir uzvunu oynatmazsın. Yalnız
kalbini düşünerek oturursun. Kalbin şeklini, anatomik yapısını düşünmezsin. Çünki,
kalbin yerini düşünmek lâzımdır. Kalbin kendisini tasavvur etmek, hâtırlamak
lâzım değildir. Allah ismini, kalbin bulunduğu yerde hâtırlarken, hiçbir şeye
benzemez diye düşünürsün! Allahu Teâlâ'nın sıfatlarını da düşünmezsin. Hâzır ve
nâzır olduğunu dahî düşünmezsin. Böylece, Zât-i Teâlâ yüksekliğinden; sıfatlara
düşmemiş olursun ve kesrette vahdeti görmek derecesine inmezsin. Mahlûkları
görüp, bunlara bağlı kalıp avunarak, hiçbir şeye benzemeyen varlığa bağlanmaktan
mahrûm kalmayasın. Çünki mahlûklarda görülen, anlaşılan her şey, o olamaz.
Çoklukta görülenler, bir olanı görmek olamaz. Hiçbir şeye benzemeyeni, bilinen,
anlaşılan şeylerin dışında aramak lâzımdır. Ayrılmayan, bölünmeyen, hiç
değişmeyen bir şey, çok olan, başka başka olan şeylerde bulunamaz. Zikrederken,
bir Velînin görünüşü, kendiliğinden hâsıl olursa, o görünüşü de kalpte
durdurmalıdır. Böylece zikre devâm etmelidir. Velî dediğimiz zât, Allahu
Teâlâ'ya
kavuşturan yolu gösterendir. Yolda, ondan yardım, imdâd gelen zâttır. Yoksa
cübbe, külâh, diploma edinip, şeyh efendi olarak köşede oturan câhil değildir.
Âdetlere, gösterişlere, yaldızlı sözlere aldanmamalıdır. Evet, kâmil ve mükemmil
bir zâttan, bereketlenmek, fâydalanmak için elbise, çamaşır gibi şey almak, onu
inanarak ve saygı ile kullanmak çok fayda ve feyiz verir. Fakat, veren olgun,
alan uygun olmak lâzımdır.
Bu yolda rü’yâlara güvenmemeli, kıymet vermemelidir. Bir kimse, rü’yâda, kendini
devlet başkanı görse, yâhut kutub, Velî olduğunu görse, uyanık iken de böyle
olmuş değildir. Uyku içinde değil, uyanık iken böyle olmak lâzımdır. Uyanık iken
kavuşulan şeyler kıymetlidir.
Şunu iyi bilmeli ki, zikrin faydalı olması ve bunun te’sîr etmesi için,
islâmiyyete yapışmak lâzımdır. Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ
aleyhim ecma’în” bildirdikleri gibi inanmak, farzları, sünnetleri yapmak ve
harâmlardan, şüphelilerden kaçınmak elbette lâzımdır. Bunları Ehl-i sünnet
âlimlerinden ve bunların kitâplarından öğrenmelidir. Vesselâm.
Başa
dön
Bu mektûp, Hân-ı Hânân'a yazılmıştır.
Peygamberlere
uymak lâzımdır. İslâmiyyetin emirlerinde çok kolaylık olduğu bildirilmektedir:
Bizlere doğru yolu gösteren Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! O bize doğru yolu
göstermeseydi, biz kurtuluş yolunu bulamazdık. Allahu Teâlâ'nın Peygamberlerine
inandık. Sonsuz saâdete ve hakîkî kurtuluşa kavuşmak için, Peygamberlere uymak
lâzımdır “salavâtullahi teâlâ ve teslîmâtühü”. Bir kimse, bin sene ibâdet etse
ve sıkıntılı riyâzetler çekse ve sıkı mücâhede yapsa, eğer bir Peygamber-i
zî-şâna “sallallahu aleyhi ve sellem” uymamış ise, bütün bu çalışmalarının
bir arpa kadar kıymeti olmaz. Çölde görülen (serâp) gibi, hiçbir şeye yaramaz.
Hiçbir düşünce ve bir iş olmayan ya’nî bir şeye yaramayan uyku bile, meselâ, gün
ortasında bir parça uyumak, o büyüklerin emrine uyarak yapılınca, onlara uymadan
yapılan, bin sene ibâdetten, mücâhededen kat kat dahâ kıymetli olur.
Allahu Teâlâ'nın ni’metlerinin en kıymetlisi, bütün emirlerinde kolaylık
göstermesidir. İslâmiyyetin bütün isteklerinde tam kolaylık gözetilmiştir.
Meselâ yirmidört sâat içinde, yalnız onyedi rek’at namâz kılmağı emir
buyurmuştur. Bunun hepsi, bir sâat sürmez. Bunu kılarken de, en kolay olanı
okumağı kabûl etmektedir. Ayakta kılamayanın, oturarak kılmasına izin vermiştir.
Oturarak kılamayan, yatarak kılabilir. Rükü’ ve secdeleri yapamayan, îmâ ile,
işâret ile kılabilir demiştir. Abdest almak için su kullanamayana, toprak ile
teyemmüm etmesine izin vermiştir. Zekât için de, malın yalnız kırkta birini
fakîrlere ayırmıştır. Bunu da, yalnız ticâret eşyâsından ve çayırda parasız
otlayan, dört ayaklı hayvanlardan emretmiştir. Ömründe bir kere hac etmeği
farz etmiştir. Bu da yalnız, yol parası olanlara ve yol tehlikesiz olduğu zamân
farz olmaktadır. Sayılamayacak kadar çok şeyleri helâl etmiş, izin vermiştir.
Dörde kadar kadını nikâhla almağı ve sayısız câriye kullanmağı mubâh eylemiştir.
Talâk, ya’nî boşamak ile, kadın değiştirmeye yol göstermiştir. Yiyecek, içecek
ve kumaşlardan çoğunu mubâh etmiş, pek azını harâm kılmıştır. Harâm etmesi de,
kullarının iyiliği için olmuştur. Acı, zararlı, kötü olan şarâbı yasak etti ise
de, buna karşılık çeşit çeşit tatlı, güzel kokulu, faydalı şerbetleri mubâh
etmiştir. Meyve suları, târçın, karanfil ve çiçek suları hep helâldir. Bunların
hepsi faydalıdır. Acı, yakıcı, keskin ve aklı giderici ve çok tehlikeli olan
bir şey, o güzel kokulu şerbetlere benzeyebilir mi? Onun harâm olması ve Allahu
Teâlâ'nın beğenmemesi, bunların ise helâl olup, Allahu Teâlâ'nın râzı olması da
ayrıca bir farktır. İpekli kumaşlardan bir kısmını erkeklere harâm etmiş ise de,
buna karşılık süslü, renkli sayısız kumaşları helâl eylemiştir. Yünlü kumaşların
hepsi helâldir. Bunlar, ipekten kat kat dahâ faydalıdır. Bununla berâber, ipekli
kumaşları, kadınlara mubâh eylemiştir. Bunun faydası de, yine erkekleredir.
Altın ve gümüş gibi zînet eşyâsını kadınlara mubâh etmesi de böyle olup,
fâydaları, erkekleredir. İnsâfsız, taş yürekli bir kimse, bu kadar çok
kolaylığı, güç ve ağır yük görürse, kalbinin bozuk olduğunu göstermiş olur.
Rûhunun hasta olduğu, kafadan sakat olduğu anlaşılır. Birçok işler vardır ki,
sağlam, normal insanlar bunları kolay yaptığı hâlde, hasta kimselere güç gelir.
Kalbin hasta, bozuk olması demek, Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” getirdikleri
bilgilere, tâm inanmaması demektir. İnanmaları, görünüştedir. İçten inanmış
değildir. Gönülden inanmanın alâmeti vardır. Bu alâmet, islâmiyyetin emirlerine
sarılmaktır. İslâmiyyeti beğenmeyenlerin, ona uymak istemeyenlerin Müslümân
olduklarını söylemelerine inanılmaz. Bunlara (Münâfık) denir. Şûrâ sûresi,
onüçüncü âyetinde meâlen, (Müşrikleri
îmâna, Allaha kulluğa çağırmaklığın, onlara ağır gelir. Bunun için sana düşman
olurlar) buyuruldu. Allahu Teâlâ, dilediğini kendine seçer. Onu isteyenlere,
kendine kavuşturan yolu gösterir. Doğru yolda olanlara ve Muhammed
aleyhisselâmın izinde gidenlere selâm olsun!
Bu mektûp, şeyh Bedi’uddîn-i Sehârenpûrî'ye yazılmıştır.
Bir suâline cevâp
vermektedir:
Akıllı ve kıymetli kardeşim! Hocama yazmış olduğum onbirinci mektûpta, hazret-i
Ebû Bekr-i Sıddîk'ın makâmından dahâ yüksek bir makâm hâsıl olduğu yazılıdır.
Bunun ne demek olduğunu soruyorsunuz. Allahu Teâlâ, senin bilgini arttırsın! Bu
yazı, hazret-i Ebû Bekir'den dahâ yüksek olmağı göstermez. Bu söz ve o mektûptaki
buna benziyen yazılar, bir talebenin kendi rehberine arz ettiği, kendi
hâlleridir. Büyüklerimiz buyuruyor ki, bir tâlip, doğru olsun, yanlış olsun,
kendine hâsıl olan her şeyi, üstâdına bildirmelidir. Çünki doğru olmayan
bilgilerden, doğru ma’nâlar da çıkarılabilir. Bunun için, bunları da bildirmek
lâzımdır denildi. Yukarıdaki söz de, bu sebepten yazılmış olabilir. Şunu da
söyleyebiliriz ki, Peygamber olmayan birinin, ufak bir şeyde, Peygamberden üstün
olması câiz görülmüştür. Bunun misâlleri de vardır. Şehîtlerin üstünlükleri
sayılırken, Peygamberler için bildirilmeyenler de, haber verilmiştir. Bununla
berâber üstünlük, her bakımdan Peygamberlere mahsûstur “aleyhimüssalavât vetteslîmât”. Peygamber olmayan bir Velî, Peygamberde bulunmayan bir üstünlükten
geçirilirse, buradan geçerken kendini dahâ yüksek görebilir. Bu câizdir. Onun bu
makâma yükselebilmesi, Peygambere uyması sebebi ile olmaktadır. Bunun için,
Peygambere de o makâmdan nasîp vardır. Çünki hadîs-i şerîfte, (Güzel bir çığır
açan kimse, bunun sevâbını kazanır ve bu güzel şeyi yapanlara verilen
sevâplardan da pay alır) buyuruldu. Peygamber olmayanın, ufak bir şeyde,
Peygamberden üstün olması câiz olunca, Peygamber olmayanlardan üstün olması da
câiz olacağı meydândadır. Bunu anlamak güç değildir. Vesselâm.
Bu mektûp, seyyid Ferîd “rahmetullahi teâlâ aleyh” hazretlerine yazılmıştır.
Ehl-i sünnet
i’tikâdına göre inanmak lâzım olduğu, fıkıh bilgilerini öğrenmenin ehemmiyeti
bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ yardımcınız olsun! İşlerinizi kolaylaştırsın! ayıp ve çirkin olan
şeylerden korusun!
Âkıl ve bâliğ olan erkeğin ve kadının birinci vazîfesi, Ehl-i sünnet âlimlerinin
yazdıkları akâid bilgilerini öğrenmek ve bunlara uygun olarak inanmaktır. Allahu
Teâlâ, o büyük âlimlerin çalışmalarına bol bol sevâp versin! Âmîn. Kıyâmette
Cehennem azâbından kurtulmak, onların bildirdiklerine inanmağa bağlıdır.
Cehennemden kurtulacak olanlar, yalnız bunların yolunda gidenlerdir.
Resûlullah'ın “sallallahu aleyhi ve sellem” ve
Ashâbının “rıdvânullahi aleyhim ecma’în” yolunda gidenler, yalnız bunlardır.
Kitâptan, ya’nî Kur’ân-ı kerîmden ve Sünnetten, ya’nî hadîs-i şerîflerden
çıkarılan bilgiler içinde kıymetli, doğru olan yalnız bu büyük âlimlerin,
Kitâptan ve sünnetten anlayıp bildirdikleri bilgilerdir. Çünki her bid’at
sâhibi, ya’nî her reformcu ve her sapık kimse, bozuk düşüncelerini, kısa aklı
ile, Kitâptan ve sünnetten çıkardığını söylüyor. Ehl-i sünnet âlimlerini
“rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” gölgelemeğe, küçültmeğe kalkışıyor. Demek
ki, Kitâptan ve sünnetten çıkarıldığı bildirilen her sözü, her yazıyı doğru
sanmamalı, yaldızlı propagandalarına aldanmamalıdır.
Ehl-i sünnet vel-cemâ’at âlimlerinin bildirdiği doğru i’tikâdı açıklamak için,
büyük âlim Tür Püştî “rahmetullahi aleyh” hazretleri bir kitâp yazmıştır.
(El-mu’temed) adındaki bu kitâbı çok kıymetlidir ve açık yazılmıştır. Kolayca
anlaşılabilir. Toplandığınız zamânlarda bu kitâbı okuyunuz. Fakat, bu kitâpta,
her bilgi, mantık yolu ile isbât edilmiş olduğundan uzamış ve genişlemiştir.
Öğrenilmesi ve inanılması herkese çok lâzım olan bilgileri kısaca anlatan bir
kitâb olsaydı dahâ uygun ve dahâ faydalı olurdu. Bu arada fakîrin de, Ehl-i
sünnet vel-cemâ’at i’tikâdını kısa ve açık olarak yazmak hâtırıma geldi. Eğer
yazmak nasîb olursa, size de gönderirim.
İ’tikâdı düzelttikten sonra helâl, harâm, farz, vâcib, sünnet, mendûb, mekrûh
olan şeyleri de fıkıh kitâplarından öğrenmek ve her işi bunlara göre yapmak da
lâzımdır. Talebeden birkaçına emir buyurunuz da, fârisî dilinde yazılmış fıkıh
kitâplarından birisini, toplandığınız zamân okusunlar. (Mecmû’a-i Hânî) ve
(Umdet-ül-islâm) adındaki kitâpları okumak çok uygun olur.[1]
Allah korusun, i’tikâd edilecek şeylerde, bir sarsıntı olursa, kıyâmette,
Cehennemden hiç kurtulmak olmaz. İ’tikâd doğru olup da, işlerde gevşeklik
olursa, tevbe ile ve belki tevbesiz de affolunabilir. Eğer afv olunmazsa,
Cehenneme girse bile, sonunda yine kurtulur. Görülüyor ki, işin aslı, temeli,
i’tikâdı düzeltmektir. Hâce Ubeydullah-i Ahrâr “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz” buyurdu ki, (Bütün iyi hâlleri ve buluşları bize verseler, fakat
Ehl-i sünnet vel cemâ’at i’tikâdını kalbimize yerleştirmeseler, hâlimi harâp,
istikbâlimi karanlık bilirim. Eğer bütün harâplıkları, çirkinlikleri verseler ve
kalbimizi Ehl-i sünnet i’tikâdı ile süsleseler hiç üzülmem). Allahu Teâlâ, bizi
ve sizi, Ehl-i sünnet i’tikâdından ayırmasın! İnsanların efendisi hürmetine
“sallallahu aleyhi ve
sellem” duâmızı kabûl buyursun! Âmîn!
Lâhordan gelen bir talebe, şeyh Ciyû'nun eski Nahhâs câmi’inde Cum’a namâzı kıldığını söyledi. Meyân Refi’uddîn, şeyhin
iltifâtına kavuştuktan sonra, kâdî şeyh Ciyûnun, kendi bahçesinde bir câmi’
yaptırdığını söyledi. Böyle haberleri işittiğimiz için, Allahu Teâlâ'ya hamd
olsun! Allahu Teâlâ böyle iyi işleri arttırsın! Saygı taşıyanlarınız, böyle
haberleri işitince çok, hem de pek çok sevinmekteyiz.
Muhterem Seyyid hazretleri “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz”! Bugün,
Müslümânlar kimsesiz kaldı. İslâmiyyete yardım için, bugün bir çiteyl [ya’nî
ufak bir gümüş] vermek, binlerce altın vermiş gibi kıymetli olur. Hangi tâli’li
kimseye bu büyük ni’meti ihsân ederlerse, ona müjdeler olsun! Dînin yayılmasına,
islâmiyyetin kuvvetlenmesine çalışmak, her zamân iyidir ve kim olursa olsun,
böyle çalışan, cihâd sevâbına kavuşur. Fakat, islâm düşmanlarının her yandan
saldırdığı bu zamânda, Ehl-i beyt-i nebevîden olan siz kahramânların
“rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” yardım etmesi, elbette dahâ iyi, dahâ güzel
olur. Çünki Allahu Teâlâ, islâmiyyet gibi en büyük ni’metini, kullarına, sizin
yüksek ceddiniz ile gönderdi. Sizin yardımınız, kendi yaptığı şeye yardım etmek
olur. Başkalarının yardımı ise böyle olmaz. Resûlullah'a “sallallahu
aleyhi ve sellem” tâm vâris
olabilmek, bu büyük işi yapmakla olur. Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem”
Ashâbına karşı buyurdu ki, (Siz, öyle bir zamânda geldiniz ki, Allahu Teâlâ'nın
emirlerinin ve yasaklarının onda birini yapmaz iseniz, helâk olur, Cehenneme
gidersiniz. Sizden sonra öyle Müslümânlar gelecek ki, Allahu Teâlâ'nın
emirlerinin
ve yasaklarının onda birini yapabilseler, Cehennemden kurtulurlar). İşte bizim
zamânımız, o zamândır ve müjdelenenler de şimdiki Müslümânlardır. Fârisî beyt
tercemesi:
Sa’âdet topu ortaya kondu.
Topu kapan yok, erlere n’oldu?
Bu yakınlarda, mel’ûn Guvendval kâfirinin öldürülmesi çok güzel oldu. Onun
ölümü, Hindûların burunlarının kırılmasına sebep oldu. Ne niyetle olursa olsun,
niçin öldürüldü ise öldürülsün, islâma saldıranların alçalması, Müslümânlar için
bir kazançtır. O kâfir öldürülmeden önce rü’yâda devlet reîsimizin, kâfirlerin
liderlerinin başını kestiğini görmüştüm. Doğrusu o kâfir, düşmanların önderi ve
kâfirlerin şefleri idi. Allahu Teâlâ, o alçakları yardımsız bıraksın!
İslâmiyyetin ve Müslümânların yükselmesi, kâfirlerin ve kâfirliğin kıymetten
düşmesine, aşağı olmasına bağlıdır. Allahu Teâlâ, zimmîlerden cizye almayı emreyledi. Onlardan bu vergiyi almak, onları aşağı kılmak içindir. Kâfirler ne
kadar yükselirse, Müslümânlar da o kadar alçalır. Bu inceliği iyi anlamalıdır.
Çok kimse, bu bağlılığı anlayamıyor. Bu yüzden dinlerini yıkıyorlar. Tevbe
sûresinin yetmişüçüncü âyetinde meâlen, (Ey sevgili Peygamberim “sallallahu
aleyhi ve sellem”! Kâfirlerle ve münâfıklarla cihâd et, dövüş! Onlara sert
davran!) buyuruldu. Kâfirlerle dövüşmek, onlara sert davranmak, dinde zarûrî
lâzımdır. Ya’nî îmânın şartıdır. Geçen senelerde, yayılmış olan kâfirlik alâmetlerinden şimdi, ötede beride
kalmış bulunması, Müslümânlara çok ağır gelmektedir. Bugün, her Müslümânın
birinci vazîfesi, o alçakların kötülüklerini ahbâplarına anlatmaktır ve küfür
alâmetlerinin millet arasından kalkmasına çalışmaktır. Bu kötü alâmetlerden
ötede beride görülmesi, belki de bunların kötülüğünü anlamamaktan ileri
gelmektedir. Elinizden gelirse güvendiğiniz din adamlarına haber yollayınız. Bu
kâfirlik alâmetlerini, millete duyursunlar. İslâmiyyetin emirlerini bildirmek
için, hârika işler yapmak, kerâmet sâhibi olmak şart değildir. Bilenlerin,
bilmeyenlere öğretmeleri lâzımdır. Elimde gücüm, kuvvetim yoktu da, islâmiyyetin
yasak ettiği şeylerin kötülüklerini söyleyemedim diyerek, özür ve bahâne ileri
sürmek, kıyâmette insanı azâptan kurtaramayacaktır. İnsanların en iyileri olan
Peygamberler “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” islâmiyyetin emirlerini, yasaklarını
bildirirlerdi. Ümmetleri mu’cize isteyince, (Mu’cizeleri, Allahu Teâlâ yaratır.
Bizim vazîfemiz Onun emirlerini bildirmektir) buyururlardı. Allahu Teâlâ dilerse,
ümmetlere merhamet ederek, inanmaları, sa’âdete kavuşmaları için, o ânda mu’cize
yaratırdı. Her ne olursa olsun, islâmiyyeti bildirmek, gençlere öğretmek,
faydalarını açıklamak, düşmanların yalanlarını, iftirâlarını cevâplandırmak
elbette lâzımdır. Bilenler, bildirmezlerse, cezâdan, azâptan
kurtulamayacaklardır. Bu vazîfeyi yaparken, fitne çıkarmamağa, dikkat etmelidir.
Dikkat ile çalışırken, kendine bir sıkıntı gelirse, bunu ni’met bilmelidir.
Peygamberler “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” Allahu Teâlâ'nın emirlerini
bildirirlerken, görmedikleri sıkıntılar, çekmedikleri işkenceler kalmadı.
Onların en üstünü “sallallahu
aleyhi ve sellem”
buyurdu ki, (Hiçbir Peygambere, benim çektiğim eziyet çektirilmedi). Fârisî
beyt tercemesi:
Ömür geçti, derdimi anlatmak bitmedi,
Bitireyim artık, gece devâm etmedi.
Vesselâm.
Bu mektûp, mîr Sadr-ı Cihân'a yazılmıştır.
Dîn-i islâmı
yaymaya çalışmak lâzım olduğu bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ, size selâmet versin! Mübârek bedeninize sıhhat ve âfiyet versin!
İslâmiyyetin emir ve yasaklarının yayılması ve islâm düşmanlarının yüzkaralarının
ortaya çıkarılması haberleri, biz kalbi yaralı, ciğerleri yanık Müslümânları çok
sevindirdi ve cânımıza cân kattı. Bundan dolayı, Allahu Teâlâ'ya sonsuz şükürler
olsun! Her şeye gücü yeten Allahu Teâlâ'dan, bu sevindirici işlerin artmasını
duâ ederiz. Sevgili Peygamberi “sallallahu
aleyhi ve sellem” hürmetine duâmızı kabûl buyurmasını umarız.
Müslümânların önlerinde bulunanların ve değerli âlimlerimizin bu sağlam dînin ve
bu doğru yolun artması ve kuvvetlenmesi için gizli ve açık olarak durmadan
çalışacaklarına inanıyorum. Biz za’îflere bu konuda söz düşmeyeceğini de
anlıyoruz. Yeni hükûmet adamlarının, iyi yaradılışlı oldukları için, din
adamlarına ve din bilgilerine kıymet verdiklerini görüyoruz. Bunun için Allahu
Teâlâ'ya nasıl hamd edeceğimizi bilemiyorum. Biliyorsunuz ki, geçen senelerde,
din düşmanlığını körükleyenler, kötü din adamları idi. Ya’nî islâm düşmanları,
din adamı şekline girerek yazıları ile, sözleri ile ve hükûmete yol göstererek,
islâmiyyeti yıkmağa ön ayak olmuşlardı. Şimdi, bu işte çok uyanık davranınız!
Allah'ına inanan, dînini bilen ve seven, doğru dürüst din adamı bulunuz.
İşbaşına, diyânet işlerine böyle sağlam kimselerin getirilmesine çalışınız!
Satılmış din adamları, din hırsızlarıdır. Bunların düşüncesi, mevkî ve paradır.
Sandalye kapmak, şöhret salmak sevdâsındadırlar. Allahu Teâlâ, Müslümânları,
bunların fitnesinden korusun! Din adamlarının iyisi “rahmetullahi aleyhim
ecma’în”, insanların en iyileridir. Kıyâmet günü, bunların mürekkepleri,
şehîtlerin kanları ile ölçülecek, bunların mürekkepleri ağır gelecektir.
İnsanların en kötüsü, kötü din adamlarıdır. İnsanların en iyileri de, iyi din
adamlarıdır. Şunu da arz edeyim ki, ba’zı niyetlerim, askerlerle görüşmeği îcâb
ettiriyor. Ramazân-ı mübârek ayında Delhi'de kalacağım. Ramazân-ı mübârekten
sonra büyüklerin hûzuruna kavuşacağım. Vesselâm.
Bu mektûp da, mîr Sadr-ı Cihân'a yazılmıştır.
İslâmiyyeti
yaymaya çalışmak lâzım olduğu bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ, size selâmet versin! Âmîn. Âlimlerin iyiliği, milletin hepsine
yayılır. Bunun için de, herkes onları sever. Çünki insanlar, kendilerine iyilik
edenleri sever. Bu sevgi sebebi ile, onların ahlâkı ve âdetleri, herkese,
iyilikten aldıkları paya göre bulaşır. Böylece, iyilikler, kötülükler, düzelme
veyâ bozulma, baştan aşağı doğru yayılır. Belki de bunun için, (İnsanların dîni,
başlarında bulunanların dinleri gibidir) buyurulmuştur. Geçen senelerde,
başımıza gelen kötülükler, bu sözün doğru olduğunu göstermektedir. Şimdi iyi
insanlar işbaşına geçti. Alçakların dîne saldırmaları gevşedi. Şimdi söz sâhibi
olan, iş başında bulunan eli kalem tutan bütün Müslümânların, elbirliği ile
islâmiyyeti yaymağa çalışmaları lâzımdır. Önce yasak edilen farzları,
unutturulan ibâdetleri, tekrâr meydâna çıkarmalı, yayılan harâmları,
ahlâksızlıkları yok etmelidir. Duracak zamân değildir. İşi geciktirmekte fayda
yoktur. Bu gevşeklik karşısında, Müslümânların yaralı kalpleri sızlamaktadır.
Geçen senelerde Müslümânlara yapılan baskılar, işkenceler, dahâ unutulmadı.
Bunların yine hortlaması, canavarların kuzulara saldırmak ihtimâlleri,
Müslümânların uykusunu kaçırmaktadır. Söz sâhipleri, sünnet-i seniyyenin
yayılmasında gevşek davranırsa, işbaşında olanların hepsi de, name lâzım derler.
Birkaç günlük hayâtın kıymetini biliniz! Eğer ipin ucunu elden kaptırırsanız,
Müslümânların başına kâfirlerin çullanmasına yol açarsınız. Sonra âh etmek işe
yaramaz. Fârisî beyt tercemesi:
Elimden gideni, Süleymân kaptırsaydı,
Hem Süleymân, hem peri, hem Ehrimen ağlarlardı.
Müslümânlığın alâmetlerinden biri, imâm yetiştirmek ve bunlara câmi’lerde vazîfe
vermektir. Bu iş gevşemişti. İslâm memleketlerinin büyüklerinden olan Serhend
şehrinde kaç seneden beri bir müftî yoktu. Bu duâcınızın mektûbunu getiren kâdî
Yûsuf'un dedeleri, tâ Serhend şehri yapılalıdan beri, burada kâdîlık yapmışlardır.
Bunun için olan hükûmet senedleri yanındadır. Kendisi sâlih ve takvâ sâhibidir.
Eğer uygun görürseniz, bu ehemmiyetli vazîfeyi ona veriniz! Allahu Teâlâ, bizi
ve sizi islâmiyyetin doğru yolunda bulundursun! Âmîn.
Bu mektûp, Mensûr Arab’a yazılmıştır.
Tasavvuf yolunun
yedi konağı olduğu, sâlik her konakta kendinden uzaklaşıp Hak Teâlâ'ya
yaklaştığı
bildirilmektedir:
Merhamet ederek gönderdiğiniz ve ihsân ederek yazdığınız kıymetli mektûbunuz, en
kıymetli bir zamânda geldi. Allahu Teâlâ'ya hamd olsun ki, büyükler, küçükleri
hâtırlamakta, yüksekler alçakları okşamaktadır. Allahu Teâlâ, bu tevâzu’unuza
bizim tarafımızdan hayırlı karşılıklar versin! Fârisî mısra’ tercemesi:
Her ne olursa olsun, dosttan konuşmak, dahâ tatlı!
Yürümekte olduğumuz tasavvuf yolu yedi adımdır. İki adımla âlem-i halk, beş
adımla Âlem-i emr aşılır. Âlem-i emirdeki birinci adımda, Tecellî-i ef’âl hâsıl
olur. İkinci adımda, Tecellî-i sıfât hâsıl olur. Üçüncü adımda tecellî-i zâtiyye
başlar. Bundan sonra kavuşanların bildiği tecellîler hâsıl olur. Bütün bunlara
kavuşabilmek için, insanların efendisi, öncekilerin ve sonrakilerin en üstünü
efendimizin, “Ona ve Âline ve Ashâbına duâlar ve selâmlar olsun” izinde bulunmak
lâzımdır. Tasavvuf yolu iki adımdır diyenler de oldu. Kısaca anlatabilmek için
ve talebeye kolay göstermek için böyle söylemişlerdir. Bu sözle, âlem-i emre ve
âlem-i halka bir adım demişlerdir. Yedi adımdan her biri ile, sâlik kendinden
uzaklaşır. Hak Teâlâ'ya yaklaşır. Bu yedi adımın hepsi geçilince (Fenâ-i etemm)
ve (Bekâ-i ekmel) hâsıl olur. Bu ikisi hâsıl olunca (Velâyet-i hâssa-i Muhammediyye) ile şereflenmiş olur. Fârisî mısra’ tercemesi:
Bu, ele az geçen büyük ni’mettir. Acabâ kime verilir?
Bizim gibi zavallıların, böyle sözleri ağza alması bile uygun değildir. Bizlere
ancak, büyüklerin ni’metlerinden sızan damlalarla dudaklarını ıslatarak
zevklenebilmek yakışır. Fârisî beyt tercemesi:
Şekerin yalnız adını duymak bile,
Dahâ iyidir zehir koymaktan dile!
Fârisî beyt tercemesi:
Gök Arşa göre aşağıdır,
Fakat, yerden çok yukarıdır!
Vesselâm evvelen ve âhiren.
Bu mektûp, pehlivân Mahmûd'a yazılmıştır.
Tâlih’li kimsenin,
dünyâya düşkün olmayan ve kalbi Allah sevgisi ile çarpan kimse olduğu
bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ sizi, islâmiyyetin doğru yolunda bulundursun! En iyi kimse, kalbi
dünyâya bağlı olmayan ve Allah sevgisi ile çarpandır. Dünyâ muhabbeti,
günâhların başıdır. Dünyâyı sevmekten kurtulmak da, ibâdetlerin başıdır. Çünki
Allahu Teâlâ, dünyâya düşkün olmayı sevmez. Onu yarattığı zamândan beri, hiç
sevmemiştir. Dünyâ ve dünyâya düşkün olanlar, mel’ûndur ve Allahu Teâlâ'nın
merhametinden uzaktırlar. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki, (Dünyâ mel’ûndur ve
dünyâda, Allah için yapılmayan her şey de mel’ûndur). Çünki Allahu Teâlâ'yı hâtırlayanlar,
hattâ onların her zerresi, Allahu Teâlâ'yı zikir etmektedir. Bunun için, Allahu
Teâlâ'yı zikredenler, mel’ûn değildir.
Bunlara, dünyâ adamı denilmez. Çünki dünyâ demek, kalbi Allahu Teâlâ'dan gâfil
eden, Onu unutturan, kalbe Allah'tan başkalarını getiren şeyler demektir. Allahu
Teâlâ'yı unutturan mallar, sebepler, mevkîler, şerefler hep dünyâ olur. Vennecm
sûresinin, (Bizi düşünmeyenlerden, bizden yüz çevirenlerden, sen de yüzünü çevir.
Onları sevme!) meâlindeki yirmidokuzuncu âyeti, böyle olduğunu açıkça
göstermektedir. İşte bu dünyâ, insanın cân düşmanıdır. Bu dünyânın düşkünleri,
hiç toparlanamaz, kendilerine gelemezler. Âhirette de, pişmân olacaklar, çok
acılarla karşılaşacaklar.
Dünyâyı terk etmek demek, kalbin onu sevmemesi, ona düşkün olmaması, kıymet
vermemesi demektir. Ona düşkün olmamak da, varlığı ile yokluğu müsâvî olmaktır.
İnsanın böyle olabilmesi için, Allah adamlarının yanında yetişmesi lâzımdır. Bu
büyüklerden biri ele geçerse kıymetini bilmeli, onların emirlerini yapmağa, cânla
başla sarılmalıdır. Şeyh Müzzammil hazretlerinin sizin aranızda bulunması, çok
büyük bir ni’metdir. Çok az kimselerin eline geçen, bulunmaz bir ni’metdir.
Kıymeti, hiç ölçülemeyecek kadar büyüktür. Fakat, kerem ve ihsân sâhiplerinin
âdeti, îsâr etmektir. Ya’nî, başkalarının ihtiyâçlarını, kendi ihtiyâçlarından
önce düşünürler. Şeyh hazretlerine birkaç gün izin verirseniz, çok yerinde bir iş
olur. İş bitince, inşâallah yine geriye döner. Uzaktan olan ihlâs ve sevginiz
de, hizmetinde imiş gibi, size fayda verir. Dahâ çok râhatsız etmeyeyim. Allahu
Teâlâ, bizi ve sizleri, insanların en iyisinin “sallallahu
aleyhi ve sellem” yolunda bulundursun! Allahu
Teâlâ'nın selâmı ve ihsânları size olsun! Âmîn.
Bu mektûp, Hân-ı Hânân'a yazılmıştır.
Bu zamânda, din
adamlarının, dünyâ büyükleri ile görüşmelerinin güç olduğu bildirilmektedir:
(Fütûhât-i Mekkiyye), fütûhât-i medeniyyenin anahtarı olsun! Allahu Teâlâ,
sevgili Peygamberi ve Onun yüksek Âli hürmetine bu duâmı kabûl buyursun “sallallahu
aleyhi ve sellem”! İhsân
ettiğiniz kıymetli mektûp, fakîri
şereflendirdi. Sevgimizi arttırdı. Size müjdeler olsun, müjdeler olsun! Kıymetli
efendim! Bu zamânda, Allah adamlarının, dünyâ büyükleri ile görüşmesi çok
güçleşti. Din adamları, konuşurken ve yazarken, dînin emrettiği gibi tevâzu’,
aşağı gönüllülük yaparsa, kötü düşünceli olanlar, bunu anlayamayarak, bir şey
koparmak için, muhtâç olduğu için, böyle yapıyor sanırlar. Bu bozuk düşünceleri,
dünyâ ve Âhiret sa’âdetini elden kaçırmalarına sebep olur. Bu büyüklerden
istifâde edemezler. Eğer din büyükleri, dünyâya ve dünyâ adamlarına kıymet
vermediklerini duyururlarsa, görüşleri kısa olanlar, kötü düşünerek, bunları
egoist, kendini beğenmiş sanırlar. Hâlbuki, Allah'tan başka hiçbir şeye kıymet
vermemek de, din büyüklerine lâzımdır. Hem aşağı gönüllü, hem de yüksek gönüllü
olurlar. İki zıd, ters şey, bunlarda bir araya gelmiştir. Ebû Sa’îd-i Harrâz
“kuddise sirruh” buyuruyor ki, (Rabbimi, birbirine zıd, ters olan şeyleri, bir
araya toplayıcı olarak tanıdım). Fen ve hesâp adamları, bu söze inanmazlar ise
de, bizce kıymeti yoktur. Evliyânın bildikleri, aklın eremediği şeylerdir. Mîr
ve Mevlânâ, size bizlerden çeşitli haberler vereceklerdir. Doğru yolda
bulunanlara selâm olsun!
Bu mektûp, molla Muhammed Emîn-i Kâbilî'ye yazılmıştır.
Vazîfe isteğinin
kabûl olduğu bildirilmektedir:
Aşırı sevgi ile dolu olan ve çok bağlı olduğunuzu bildiren kıymetli mektûbunuz
geldi. Bizleri sevindirdi. Allahu Teâlâ, size âfiyet versin! Vazîfe olarak
okunacak şeylerden bir şey istiyorsunuz. Bunun için, kıymetli kardeşim mevlânâ
Muhammed Sıddîk'ı gönderdim. Büyüklerimizin devâmlı okudukları bir zikri size
öğretecektir. Emrettiğini yapmak için çok çalışınız! Meyvelerini toplamanızı
ümîd ederim. Yalnız yazmakla olmayacağı, görüşmek lâzım olduğu için, kardeşimiz
Mevlânâyı yormuş olduk. Vesselâm.
Bu mektûp, molla Şekîb-i İsfehânî'ye yazılmıştır.
(Nefehât)
kitâbındaki bir yazıyı açıklamaktadır:
Her hamd Allahu Teâlâ içindir. Salât ve selâm, Peygamberlerin efendisine ve Onun
temiz Âlinin hepsine olsun! (Nefehât) kitâbındaki karışık bir sözün
açıklanmasını istiyorsunuz. Bunun için, birkaç kelime yazmaya kalkıştım.
Kıymetli efendim! Ayn-ül-kudât-i Hemedânî, hiç gidilmemiş bir yolda, delîlsiz,
rehbersiz gidenler için diyor ki, (Bunlardan birkaçını, bir mağlûb, kendi
sığınağına aldı. Sekir hâli, bunlara gölge yapmak için geldi. Aklı başında
olanlar, başlarını kaldırdılar). Gidilmiş yol demek, Allahu Teâlâ bilir, sulûk
yolu demektir. Bilinen on makâma, birer birer ve her inceliklerine varmak
demektir. Bu yolda, önce nefis tezkiye edilir, temizlenir. Kalbin tasfiyesi
bundan sonra olur. Bu yolda hidâyete kavuşmak için, bir rehbere inâbet, ya’nî
bağlanmak lâzımdır. Gidilmemiş yol ise, cezbe ve muhabbet yoludur. Bu yolda,
kalbin tasfiyesi, parlatılması önce olur. Nefsin tezkiyesi sonra olur.
Seçilenlerin yoludur. Bir rehbere bağlanmak lâzım değildir. Sevilmişlerin ve
istenilenlerin yoludur. Birinci yol, sevenlerin ve isteyenlerin yolu idi.
Bunlardan çoğu, kuvvetle çekildikleri ve kendilerini muhabbet kapladığı için,
âfâkî ve enfüsî şeytânlardan korundular. Şeytânların aldatmasından, yoldan
çıkarmalarından kurtuldular. (Bir mağlûb) ve (Sekir) dediği, bu cezbe ve
muhabbettir. Bunların rehberleri yok ise de, Allahu Teâlâ'nın ihsânına
kavuşmuşlardır. Bu ihsân, onlara yol göstererek, hedefe ulaştırmıştır. Şu’ûrlu
olanları, ya’nî çekilmeyenleri ve kendilerini muhabbet kaplamayanları,
rehberleri de olmadığı için, din düşmanları, bunların yolunu kesti. Helâke
sürükledi. Sonsuz olan ölüme yakalandılar. Mağlûblar arasında, o iki Türkmen
vardı. Hüseyin Kassâb “rahmetullahi aleyh”, bu ikisini, işâret ile bildiriyor ve
diyor ki, (Büyük bir kervân ile gidiyorduk. Kervân arasından ânsızın iki Türkmen
çıktı. Hiç gidilmemiş olan yolda ilerlemeğe başladılar) diye,
uzun anlatılıyor. Büyük kervânın gittiği yol, sulûk yolu demektir. Bu yolda
bilinen on makâm, sıra ile bütün incelikleri ile geçilir. Çünki, büyüklerden
çoğu, hele eskilerin hemen hepsi, bu yoldan vâsıl olmuşlardır. Bu iki Türkmenin
gittiği ve Hüseyin Kassâb'ın da katıldığı, o hiç gidilmemiş olan yol da, cezbe ve
muhabbet yoludur. Bilinen birinci yoldan dahâ kısadır. Bu yolun başlangıcı,
lezzet almak ve râhatlık duymaktır. Bu lezzet, duyguları giderir. Şu’ûrsuzluğa
sebep olur. Bu hâli, gece olarak göstermektedir. Bu hissizlik ve insanlardan
haberi olmamak, Allahu Teâlâ ile huzûra ve Ona şu’ûra sebep olduğundan, bu
huzûra ve şu’ûra ay demiştir. Burasını biraz dahâ açıklamak lâzımdır. İyi
dinleyiniz:
Cesedi, bedeni idâre eden rûhtur. Bedeni yetiştiren, kalptir. Cesetteki
kuvvetler rûhtan gelmektedir. His, duygu da, kalbin nûrundan hâsıl olmaktadır.
Cezbe yolunda, kalp ve rûh, Allahu Teâlâ'ya dönünce, başlangıçta bedenin idâresi
ve terbiyesi azalır. His kalmaz olur. Şu’ûr işlemez olur. Organların hareketinde
gevşeklik olur. İnsan yere yıkılır. Büyük âlim şeyh Muhyiddîn-i Arabî “kuddise
sirruh” bu hâle (Fütûhât-i Mekkiyye) kitâbında, rûhun semâ’ı demiştir. Raks ile
ve dönerek olan semâ’a da, tabî’î semâ’ demiştir ve bunu sıkı yasak etmiştir.
Buradan anlaşılıyor ki, bedendeki duygu ve hareketin azalması, ma’nevî huzûru
göstermektedir. Cesetteki duygusuzluk rûhun şu’ûruna alâmettir. Bunu aya
benzetmek uygundur.
Sözümüze dönelim: Ayın kara bulutla örtülmesi demekle, başlangıçta olanların
huzûrunu örten insanlık sıfatlarının meydâna çıkmasını anlatmaktadır. İnsanlık
sıfatlarının huzûru örtmesi, yolun ortasına kadar devâm eder. Yolun ortasında
olanlar, örtüden tâm kurtulamazlar ise de, bu kadar örtülüş yoktur. Belki bunu
anlatmak için, (Gece yarısı olunca, ay buluttan çıktı. O iki gencin ayak
izlerini gene buldum) demektedir. Çünki, huzûr zamânı olan bast hâlinde yol
aydınlanır. Çok ilerlemek olur. Sabâh olunca, ya’nî o hissizlik ve hareketsizlik
gidince ve huzûr kuvvetlenince ve halk ile de karışınca demek istemektedir. Bu
huzûru güneşin doğması diye anlatmaktadır. İnsanın varlığına dağ demektedir. Bu
zamân kendi varlığından haberi olmaktadır. Çünki bu yolda, nefsin tezkiyesi,
kalbin tasfiyesinden sonradır. O iki türkmenin cezbeleri kuvvetlenince ve
kendilerini muhabbet kaplayınca, bir kahramân gibi ayaklarını insanlık dağının
tepesine koydular ve bir sâatte tepeye çıktılar. Biraz Fenâya kavuştular. Hüseyin
Kassâb'da bu cezbe kuvveti olmadığı için, dağın tepesine çok güç çıkabildi. Bu
da, o iki türkmenin arkasında gittiği için oldu. Yoksa kafasını uçururlardı.
Askerlerin bulunduğu yer, (a’yân-ı sâbite)yi anlatmaktadır. A’yân-ı sâbitede
bütün mahlûkların (Ta’ayyün-i hakîkî)leri ve (Te’ayyün-i İlmî-i Vücûbî)leri
birlikte bulunur. Sayısız çadırlar, bu ta’ayyünleri anlatmak içindir. Büyük
çadır, (Ta’ayyün-i İlmî-i Vücûbî)yi göstermektedir. Buna, sultânın çadırı
demişlerdir. Hüseyn Kassâb, sultânın çadırını işitince, aranılanı buldum sanarak
sekir, şu’ûrsuzluk bineğinden inmek istedi. Bu merkep olmadan bu yolda gidilemez.
Sağ ayağını dışarı koyarken kulağına bir ses gelerek sultân çadırda yoktur dedi.
Doğrusu da böyledir. Hüseyn Kassâb'ı çeken kuvvet yoktur. Ufak bir müjde ile sekir
hâlinden çıktı. İki türkmen ise, kuvvetle çekildikleri için ve kendilerini
muhabbet kaplamış olduğu için, bu gibi müjdelerle aldanmadılar ve kahramânca
yukarı çıktılar. Hüseyn Kassâb, bin sene dahâ beklese, sultânı çadırda hiç
bulamaz. Çünki Hak Teâlâ, ötelerin ötesidir. Sağ ayak demesi, rûhu
anlatmaktadır. Çünki, hiç gidilmemiş olan bu yolda, kalp ve rûh ayakları ile
gidilir. İlim ve ibâdet ile gidilmez. İlim ve ibâdet sulûk yolunda işe yarar. Sekir
hâlinden önce çıkan rûhtur. Sonra kalp çıkar. Sol ayak kalbi göstermektedir.
Sultân oturmuştur ve ava gitmiştir demek, güzel aynalarda, güzel yerlerde
yerleşmiştir ve âşıkların gönüllerini avlamağa gitmiştir demektir. Bu ses ve
böyle söylemek, Hüseyn Kassâb'a anlatabilmek için idi. Onun anlayabileceği gibi
söylenmişti. Yoksa, Allahu Teâlâ için oturmak ve ava gitmek gibi şeyler
söylenemez. Fârisî beyt tercemesi:
(Yoktur) ve (odur) gibi sözler,
O makâmdan geri dönerler.
(Nefehât)da (Ayn-ül-Kudât-i Hemedânî)den alarak yazılmış olan bu sözlerden başka
şeyler de anlaşılıyor ve Hak Teâlâ'nın birliğine ve büyüklüğüne dahâ uygun
oluyor. Her ne kadar, o makâma tâm uygun değil ise de, başkalarından dahâ
uygundur. Şöyle ki, vâhidiyyet mertebesinin üstündeki ta’ayyün-i evvel olan
vahdet mertebesine oturmuştur. Vahdet mertebesinde ilmî ve aynî ta’ayyünlerin
hepsi yok olduğu için, hayvanların ve kuşların yok edildiği ava benzetilerek,
ava gitti buyurulmuştur. Şeyh Muhammed Ma’şûk-i Tûsî ve Emîr Alî Abûr, Sultânın
avlandığı yere giderek, ona av oldular. Ma’şûk-i Tûsî dahâ önde gitti ve dahâ
yaklaştı. Hüseyin Kassâb, sultânın geri döneceğini sanarak, (Vâhidiyyet)
çadırlarında kaldı.
Yukarıdaki sözlerden ne anlaşılacağını doğru olarak ancak Allahu Teâlâ bilir.
Tasavvuf yolunun büyükleri “kaddesallahu teâlâ esrârehüm” hiç gidilmemiş olan
yolu seçmişlerdir. Bu bilinmeyen yol, bu büyüklerin meşhûr kolay yolu olmuştur.
Kıymetli teveccühleri ve idâreleri ile, herkesi bu yoldan kavuşturmuşlardır.
Rehber olan pîrin edepleri ve emirleri gözetilirse, bu yol hep kavuşturur. Bu
yolda, ihtiyârların, gençlerin, kadınların ve çocukların kavuşmasında hiç
başkalık yoktur. Hattâ ölüler bile bu ni’mete kavuşmayı umarlar. Bahâüddîn-i
Buhârî “kuddise sirruh” buyurdu ki, (Hak Teâlâ'dan elbette kavuşturan bir yol
istedim). Hâce hazretlerinin birinci talebesi olan hâce Alâ’üddîn-i Attâr
“kuddise sirruh” hazretleri, bunun için buyurdu ki, Fârisî beyt tercemesi:
Kapıcının incinmesi olmasaydı,
Açardım bütün cihân kapılarını.
Allahu Teâlâ, hepimizi bu büyüklerin yolunda bulundursun! Vesselâm!