MEKTUBÂT-I RABBÂNİ

İMÂM-I RABBÂNİ (K.S.A.)

(I. CİLT)

 

İÇİNDEKİLER

  

101.MEKTUP

Büyükleri küçük sanarak dil uzatanları bildirmektedir:
 

102.MEKTUP

Ödünç alıp vermekteki fâizi bildirmektedir:

 

103.MEKTUP

Âfiyet ne demek olduğu bildirilmektedir:

 

104.MEKTUP

Baş sağlığı dilemektedir:

 

105.MEKTUP

Hasta iyi olmadıkça, gıdânın ona fayda vermeyeceği bildirilmektedir:
 

106.MEKTUP

Bu yolun büyüklerini tanımak ve sevmek Allahu Teâlâ'nın en büyük ni’metlerinden olduğu bildirilmektedir:
 

107.MEKTUP

Evliyânın kerâmetlerini bildirmektedir:

 

108.MEKTUP

Nübüvvetin velâyetten dahâ üstün olduğu bildirilmektedir:

 

109.MEKTUP

Kalbin selâmeti ve Hak Teâlâ'dan başka şeyleri unutması bildirilmektedir:

 

110.MEKTUP

İnsanın, kulluk vazîfelerini yapmak ve Allahu Teâlâ'nın sevgisine kavuşmak için yaratıldığı bildirilmektedir:

 

111.MEKTUP

Tevhîd, kalbi Allahu Teâlâ'dan başka şeylerden kurtarmak olduğunu bildirmektedir:
 

112.MEKTUP

Birinci vazîfemiz, Ehl-i sünnet vel-cemâ’at i’tikâdını elde etmek olduğu bildirilmektedir:
 

113.MEKTUP

Mübtedî ile müntehînin cezbeleri arasındaki farkı bildirmektedir:

 

114.MEKTUP

Peygamberlerin en üstünü olan Muhammed aleyhisselâma uymağa teşvîk eylemektedir:

 

115.MEKTUP

Gittiğimiz yolun yedi basamak olduğu bildirilmektedir:

 

116.MEKTUP

Kalbin selâmeti, mâsivâyı unutmakta olduğu bildirilmektedir:
 

117.MEKTUP

Başlangıçta, kalp hisse bağlıdır. Sona varınca, bu bağlılığın kalmadığı bildirilmektedir:
 

118.MEKTUP

Allah adamlarına dil uzatmanın felâket olduğunu bildirmektedir:
 

119.MEKTUP

Olgun olan bir büyüğün sohbetinde bulunmağı övmektedir:
 

120.MEKTUP

Cem’iyyet sahiplerinin sohbetinde bulunmak lâzım olduğu bildirilmektedir:

 

121.MEKTUP

Bu yolun yedi adım olduğu ve sevilenlerden birkaçının altıncı adıma eriştikleri bildirilmektedir:

 

122.MEKTUP

Yüksekleri istemek, ele geçenlerle oyalanmamak lâzım olduğu bildirilmektedir:

 

123.MEKTUP

Bir farzın elden kaçmasına sebep olan nâfile ibâdet, hac bile olsa, hiçbir şeye yaramayacağı bildirilmektedir:

 

124.MEKTUP

Yolluk bulunması, haccın vücûbunun şartıdır. Yol parası olmadan hacca gitmek, başka vazîfeler yanında vakit kaybetmek olduğu bildirilmektedir:
 

125.MEKTUP

Âlem-i sağîr ve âlem-i kebîrin, Allahu Teâlâ'nın isimlerinin ve sıfatlarının görünüşü olduğunu ve Allahu Teâlâ'nın kendisi ile hiçbir münâsebeti

bulunmadığını ve yalnız Onun mahlûku olduklarını bildirmektedir:
 

126.MEKTUP

Tâlibin bâtıl, bozuk ma’bûdlardan kurtulması, hak, doğru ma’bûdu düşünmesi ve hâtırına gelen her şeyi de kovması bildirilmektedir:

 

127.MEKTUP

Anaya babaya hizmet, her ne kadar sevap ise de, hakîkî matlûba kavuşmak yanında, boşuna uğraşmak olur. Hattâ günâh olduğu bildirilmektedir:

 

128.MEKTUP

Çok yükseklere erişmeği istemelidir. Ele geçenle doymamak lâzım olduğu bildirilmektedir:
 

129.MEKTUP

İnsanda her şeyin bulunması, onun dağılmasına sebep olmuştur. Yine bu topluluk, onun yükselmesine de sebep olduğu bildirilmektedir:
 

130.MEKTUP

Çeşitli hâllerin hâsıl olmasına kıymet verilmediği bildirilmektedir:
 

131.MEKTUP

Hâcelerin yollarının şânını ve bu yolda reform yapanların zararlarını bildirmektedir:

 

132.MEKTUP

Dünyâya düşkün olanlarla arkadaşlık etmemeli. Dünyânın ne olduğunu iyi bilenlerin sohbetine koşmak lâzım geldiği bildirilmektedir:
 

133.MEKTUP

Fırsatı ganîmet bilmek, vakti kıymetlendirmek lâzım olduğu bildirilmektedir:

 

134.MEKTUP

Vazîfeyi geciktirmenin zararlı olduğu bildirilmektedir:

 

135.MEKTUP

Evliyâlık mertebelerini bildirmektedir:
 

136.MEKTUP

İşleri sonraya bırakmanın ve maksada kavuşmak için çalışmayı geciktirmenin zararlı olduğu bildirilmektedir:
 

137.MEKTUP

Namâz kılmak şerefinin yüksekliğini bildirmektedir ki, bunu nihâyete yetişen büyükler anlayabilir:
 

138.MEKTUP

Alçak dünyâyı kötülemekte ve dünyâya düşkün olanlardan kaçınmağı bildirmektedir:
 

139.MEKTUP

Ehlullaha dil uzatan saygısızları, söz ile, yazı ile kötülemek câiz olduğu bildirilmektedir:
 

140.MEKTUP

Sevenlerin sıkıntılara, üzüntülere dayanmaları lâzım geldiği bildirilmektedir:
 

141.MEKTUP

Bu işin temeli Muhabbet ve ihlâs olduğu bildirilmektedir:

 

142.MEKTUP

Bu büyüklerin nisbetinden az bir şeye kavuşulursa, bunu az görmemek lâzım geldiği bildirilmektedir:
 

143.MEKTUP

Gençliğin kıymetini bilmek, bunu boş yere geçirmemek lâzım olduğu bildirilmektedir:

 

144.MEKTUP

Seyr ve sülûku bildirmektedir:
 

145.MEKTUP

Bu yolun büyükleri, yolculuğa âlem-i emirden başladıkları bildirilmektedir:
 

146.MEKTUP

Çok zikir yapmağı nasîhat etmektedir:

 

147.MEKTUP

Bu yolun büyükleri, yolculuğa âlem-i emirden başladıkları bildirilmektedir:

 

148.MEKTUP

Kendini kavuşmuş sanan, bir şey elde edemez. Büyüklerin rûhlarından fâydalanmaya aldanmamalıdır. Onlar, kendi üstâdının latîfeleridir:
 

149.MEKTUP

Allahu Teâlâ her şeyi sebeple yaratmakta ise de, belli bir sebebe bağlanmak lâzım olmadığı bildirilmektedir:

 

150.MEKTUP

Aranılmağa, gönlünü vermeğe lâyık olanın ancak Vâcib-ül-Vücûd Teâlâ olduğu bildirilmektedir:
 

151.MEKTUP

Hocalarımızın “kaddesallahu teâlâ esrârehüm” yolunun büyüklüğü ve bu büyüklerin kullandıkları (Yâd-i dâşt) kelimesinin ne demek olduğu bildirilmektedir:
 

152.MEKTUP

Resûlullah'a itâ’at, Allahu Teala'ya itâ’at demek olduğu bildirilmektedir:

 

153.MEKTUP

Mâsivâya köle olmaktan büsbütün kurtulmak, mutlak fenâ ile olduğu bildirilmektedir:

 

154.MEKTUP

Kendinden geçmek ve kendinde ilerlemek lâzım geldiği bildirilmektedir:

 

155.MEKTUP

Kendi aslına dönmesini dilemektedir:
 

156.MEKTUP

Ehlullahın sohbetinde bulunmasını dilemektedir:

 

157.MEKTUP

Allah adamlarının yanına giden kimsenin, kendini boş bulundurması lâzımdır. Böylece, dolu olarak döner. Her şeyden önce, i’tikâdı düzeltmek lâzım olduğu bildirilmektedir:
 

158.MEKTUP

Sâliklerin yaradılışlarına göre, yükseldikleri mertebeleri bildirmektedir:

 

159.MEKTUP

Merhûm babası için sabır dilemektedir:

 

160.MEKTUP

Tasavvuf büyüklerinin üç türlü olduğu ve her birinin hâlleri bildirilmektedir:

 

161.MEKTUP

Tasavvuf yolunda ilerlemek, hakîkî îmâna kavuşmak için olduğu bildirilmektedir:

 

162.MEKTUP

Mübârek Ramazân ayının üstünlüğünü ve Kur’ân-ı kerîmin bu ayda indirildiğini ve hurma ile iftâr etmenin müstehab olduğunu bildirmektedir:
 

163.MEKTUP

İslâm ile küfrün birbirinin zıddı, tersi olduğunu, İslâm düşmânlarını sevmemeği bildirmektedir:
 

164.MEKTUP

Allahu Teâlâ'nın feyiz ve ni’metleri, her ân, herkese gelmektedir. Bunları almak ve alamamak arasındaki ayrılık insanlarda olduğu bildirilmektedir:
 

165.MEKTUP

İslâmiyyetin sâhibi Muhammed aleyhisselâm'a uyanları övmekte ve Onun islâmiyyetine uymak istemeyenleri sevmemek, onları düşmân bilmek lâzım olduğu bildirilmektedir:
 

166.MEKTUP

Dünyânın birkaç günlük hayâtına aldanmamağı ve bu kısa zamânda, çok zikir ederek, kalp hastalığını gidermeğe çalışmak lâzım olduğu bildirilmektedir:

 

167.MEKTUP

Allahu Teala'ya ibâdet etmeği ve kendi yaptığı tanrılara tapınmaktan sakınmayı dilemektedir:
 

168.MEKTUP

Ebû Bekr-i Sıddîk'ın yolunun yüksekliği bildirilmekte, bu yolu bozanlardan acı acı şikâyet edilmektedir:
 

169.MEKTUP

Mürşid-i kâmil ne zamân ve niçin lâzım olduğu bildirilmektedir:

 

170.MEKTUP

Allahu Teâlâ'nın emirlerini yapmak ve yasaklarından sakınmak lâzım olduğu gibi, insanların haklarını gözetmek ve onlarla iyi geçinmek de lâzım olduğu bildirilmektedir:

 

171.MEKTUP

Tasavvuf yolunda olanın, Allah için, aşağılık göstermesi, kulluk vazîfelerini yapması ve islâmiyyete uyması ve sünnet-i seniyyeye yapışması ve günâhlarını görüp korkması lâzım olduğu bildirilmektedir:

 

172.MEKTUP

Büyüklerden çok azına bildirilmiş olan birkaç gizli bilgi açıklanmaktadır. Bu derecede, ârif kendini islâmiyyetten dışarı sanır. Bunun sebebi ve islâmiyyete uygunluğu bildirilmektedir:
 

173.MEKTUP

Bir sorusuna cevâptır:
 

174.MEKTUP

Bu yolun şaşkınları, uzaklık görünen yakınlık ve ayrılık sanılan vuslat ararlar. Yazılan rü’yânın cin te’sîri ile olduğu bildirilmektedir:
 

175.MEKTUP

Kalbin telvînlerini ve temkînini bildirmektedir:
 

176.MEKTUP

Dakîkaları kıymetlendirmek lâzım olduğu bildirilmektedir:

 

177.MEKTUP

İ’tikâdı, Ehl-i sünnet i’tikâdına göre düzeltmek lâzım olduğu bildirilmektedir:
 

178.MEKTUP

Âlemlerin efendisine uymak lâzım geldiği bildirilmektedir:

 

179.MEKTUP

Nasîhat vermektedir:
 

180.MEKTUP

Bu yolun büyüklerinden, isimleri şaşırılan birkaçı üzerinde bilgi istemektedir:
 

181.MEKTUP

Suâline cevâptır:
 

182.MEKTUP

Vesveselerden şikâyet eden sahabeye karşı buyurulan hadîs-i şerîf açıklanmaktadır:
 

183.MEKTUP

Nasîhat vermektedir:
 

184.MEKTUP

Peygamberlerin efendisine “sallallahu aleyhi ve sellem” uymayı övmektedir:
 

185.MEKTUP

Kalbin selâmeti bildirilmektedir:
 

186.MEKTUP

Sünnet-i seniyyeye uymağı, bid’atlardan kaçınmağı istemektedir:
 

187.MEKTUP

Kavuşturan yolların en kısası, râbıta yapmak olduğu bildirilmektedir:
 

188.MEKTUP

Sorularına cevap vermektedir:
 

189.MEKTUP

Dünyânın güzelliğine aldanmamalı, islâmiyyetten ayrılmamalıdır:
 

190.MEKTUP

Zikir anlatılmakta ve lüzûmlu nasîhatler verilmektedir:
 

191.MEKTUP

Peygamberlere uymak lâzımdır. İslâmiyyetin emirlerinde çok kolaylık olduğu bildirilmektedir:
 

192.MEKTUP

Bir suâline cevap vermektedir:
 

193.MEKTUP

Ehl-i sünnet i’tikâdına göre inanmak lâzım olduğu, fıkıh bilgilerini öğrenmenin ehemmiyeti bildirilmektedir:
 

194.MEKTUP

Dîn-i İslâmı yaymağa çalışmak lâzım olduğu bildirilmektedir:

 

195.MEKTUP

İslâmiyyeti yaymağa çalışmak lâzım olduğu bildirilmektedir:
 

196.MEKTUP

Tasavvuf yolunun yedi konağı olduğu, sâlik her konakta kendinden uzaklaşıp Hak Teâlâ'ya yaklaştığı bildirilmektedir:
 

197.MEKTUP

Tâlih’li kimsenin, dünyâya düşkün olmayan ve kalbi Allah sevgisi ile çarpan kimse olduğu bildirilmektedir:
 

198.MEKTUP

Bu zamânda, din adamlarının, dünyâ büyükleri ile görüşmeleri güç olduğu bildirilmektedir:
 

199.MEKTUP

Vazîfe isteğinin kabûl olduğu bildirilmektedir:
 

200.MEKTUP

(Nefehât) kitâbındaki bir yazıyı açıklamaktadır:

 

DİĞER MEKTUPLAR
 


 


 

101.MEKTUP

Bu mektûp, yine molla Hasen-i Kişmîrîye yazılmıştır.

 

Büyükleri küçük sanarak dil uzatanları bildirmektedir:

Allahu Teâlâ, hâlinizi güzel ve kalbinizi temiz eylesin! Kıymetli mektûbunuzu Mevlâna Muhammed Sıddîk getirdi. Allahu Teâlâ'ya hamd olsun ki, uzakta kalanları unutmamışsınız. Görünüşte, nefsinize karşı olan sözleriniz kısaca anlaşıldı. Nefis, emmârelik yaptığı zamân, buna karşı söylenen şeyler doğrudur. Fakat nefs, itmînâna geldikten sonra, ona karşı gelmenin yeri yoktur. Çünki, o zamân nefis, Hak Teâlâ'dan râzıdır. Hak Teâlâ da ondan râzıdır. Nefis beğenilmekte ve kabûl olunmaktadır. Kıymetli olana karşı gelinmez. Onun istekleri, Hak Teâlâ'nın istekleridir. Çünki, nefsin itmînâna kavuşması için, Allahu Teâlâ'nın ahlâkı ile ahlâklanması lâzımdır. Artık o, mukaddes olmuş, her türlü kusûrdan temizlenmiş, karşı durulacak yeri kalmamıştır. Kendisine bakılamayacak derecelere yükselmiştir. Her söylediğimiz bizde kalır. Farisî beyt tercümesi:

Kendinden haberi olmayan kimse,
Nerde kaldı, başka şeyleri bile?

Çok olur ki, câhiller, nefisten hiç haberleri olmadığı için, mutmainneyi emmâre sanırlar. Nefs-i emmâreye karşı yaptıklarını, nefs-i mutmainneye de yaparlar. Nitekim kâfirler, Peygamberleri “aleyhimüssalavâtu vetteslîmât” başka insanlar gibi sanıyorlar. Peygamberliğin yüksekliğine inanmıyorlar. O büyüklere “aleyhimüssalavâtu vettehıyyât” ve onların yolunda gidenlere inanmamaktan Allahu Teâlâ'ya sığınırız!
 

Başa dön
 

 

102.MEKTUP 

Bu mektûp, molla Muzaffere yazılmıştır.

 

Ödünç alıp vermekteki fâizi bildirmektedir:

Ödünç verenin fazla olarak istediği malın yalnız fâiz olduğunu söylemiştiniz. Meselâ oniki dirhem ödemesi şartı ile on dirhem gümüş verenin aldığı gümüşten yalnız fazla olan iki dirhemi fâiz olur, harâm olur demiştiniz. Hâlbuki, dahâ fazlasını ödemesi şartı ile, ödünç vermek fâizdir. Ya’nî böyle olan sözleşme harâmdır. Harâm anlaşma ile, ele geçen malın hepsi harâm olur. Meselâ, oniki dirhem ödemesi şartı ile, on dirhem ödünç verilse, alınan oniki dirhemin hepsi harâm olur. Fâiz ile ödünç vermek ve almak harâm olduğu, Kur’ân-ı kerîmde açıkça bildirilmiştir. İhtiyâcı olanın da, olmayanın da, fâizle, ödünç alması harâmdır. İhtiyâcı olana, fâiz harâm olmaz demek, Kur’ân-ı kerîmin emrini değiştirmek olur. (Kınye) kitâbı, Kur’ân-ı kerîmin emrini değiştiremez. Lâhor şehrinin büyük âlimlerinden olan Mevlânâ Cemâl, (Kınye)nin birçok haberleri kıymetli kitaplara uymamaktadır. Böyle haberlerine güvenilmez buyururdu. (Kınye)nin bu yazısını, doğru kabûl etsek bile, buradaki ihtiyâç kelimesine, zarûret ve ölüm tehlikesi ma’nâsını vermek lâzımdır. Böylece, Mâide sûresi, dörduncü âyetinin, (Ölüme sebep olan sıkışık hâle düşen) meâlindeki izinden istifâde edilmiş olur. Çünki, bu âyet-i kerîme, harâmlardan affolunabilecek özrü beyân buyurmaktadır. Fâiz ile ödünç almak için, her ihtiyâç özür olsaydı, fâizin harâm edilmesine sebep kalmazdı. Çünki, fâiz ödemeği, ancak ihtiyâcı olan kabûl eder. İhtiyâcı olmayan kimse, açıktan para vermek istemez. Allahu Teâlâ'nın, bu yasak emri, yersiz lüzûmsuz olurdu. Allahu Teâlâ'nın kitâbına, böyle iftirâ edilemez. Abes, yersiz, bir şey bulunması düşünülemez. Her ihtiyâcı olanın fâiz ile para alması câiz diye, bir ân düşünsek, ihtiyaç da, bir nevi’ zarurettir. Zarûretin dereceleri vardır. Ziyâfet vermek için, fâiz ile para almak ihtiyâç değildir. Meyyitin bıraktığı malda meyyitin ihtiyâcı, kefen ve cenâze masrafı olduğu kitaplarda bildiriliyor. Onun rûhu için, ziyâfet vermeğe, ihtiyâç denilmemiştir. Meyyit, sadakanın sevâbına, herkesten çok muhtâç olduğu hâlde, onun rûhu için yemek dağıtılmasını İslâmiyet emretmemiştir. O hâlde bunları yapmak, fâizle para almak için ihtiyâç, özür olur mu? Ölünün ihtiyâcı kabûl edilse bile, fâizle alınan para ile pişen yemekleri yemek helâl olur mu? Çoluk çocuğun çok olması, erkeğin askerde bulunması, özür, ihtiyâç sanılarak, fâizle para almak câiz ve helâl olur demek, bir müslümâna yakışmaz. Böyle belâya yakalanmış olanlara, emr-i ma’rûf ve nehy-i anil-münker yaparak, doğru yolu göstermek lâzımdır. Bir müslümân, nasıl olur da, böyle harâm işi yapabilir? İhtiyâçları te’mîn edecek yol çoktur. Bu zamânda, şüpheli olmayan kazanç kalmadı diyorsunuz. Evet öyledir. Fakat elden geldiği kadar, şüphelilerden kaçınmak lâzımdır. Tarlayı abdestsiz sürmek, tohumunu abdestsiz ekmek, rızkın bereketini, tayyib [güzel] olmasını giderir demişlerdir. Hindistân’da, böyle çalışan, hemen yok gibidir. Fakat, Allahu Teala, kulundan, elinden geldiği kadar yapmasını istemektedir. Fâiz ile para alıp ziyâfet vermekten sakınmak, herkes için kolaydır. Helâle harâm, harâma helâl diyen kâfir olur. Fakat bu kat’î, meydânda olan helâl ve harâmlar içindir. Zan olunanlar için değildir. Hanefî mezhebinde mubâh olan, çok şey vardır ki, şâfi’î mezhebinde mubâh değildir. Bunun aksi de vardır. Muhtâç olduğu şüpheli olan birinin, fâizle para alması helâl olur demeyene, açık bildirilen harâma helâl diyemeyene dil uzatılmaz. Sapık, gerici denilmez. Helâl demesi için zorlanamaz. Onun haklı olması dahâ kuvvetlidir. Hattâ, haklı olduğu meydândadır. Ona dil uzatanlar haksızdır ve tehlikededir. Mevlânâ Abdulfettâh, (Fâizsiz borç almak iyidir. Niçin fâiz ile alıyorlar?) demiş. Siz de, (Böyle söyleme. Halâlı inkâr mı ediyorsun?) diyerek onu tekdîr etmişsiniz. Yavrum, bu sözünüz, kat’î olan helâl için doğrudur. İhtiyâcı olanın, fâiz ile borç almasına helâl deseniz bile, bunu yapmamak, yine dahâ iyi olur. Vera’ sahipleri, ruhsat, izin verilen şeyleri yapmamış, herkese, azîmet yolunu göstermişlerdir. Lâhor şehrindeki müftüler, ihtiyâcı olana câiz olur demiş ise de, ihtiyâçtan ihtiyâca fark vardır. Her ihtiyâç, özür sayılırsa, fâizin harâm olacağı yer kalmaz. Fâizin harâm edilmesi abes, lüzûmsuz bir emrolur. Oruç, yemîn keffâreti niyyeti ile de, fakîrleri doyurmak için, fâiz ile borç almak câiz değildir. Fakîr doyuramayan, oruç tutar. İslâmiyyete uymak ile, az bir takvânın bereketi ile, Allahu Teâlâ, insanın ihtiyâcını kolaylıkla giderir. Allahu Teâlâ, takvâ sâhiplerini sıkıntılardan kurtarır.

 

Başa dön

 

103.MEKTUP

Bu mektûp, nakîb şeyh Seyyid Ferîde “rahmetullahi aleyh” yazılmıştır.

 

Âfiyet ne demek olduğu bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ âfiyet versin! Öyle bir âfiyet versin ki, büyüklerden biri, hep duâ eder, Allahu Teâlâ'dan bir günlük âfiyet isterdi. Adamın biri, bu zâta, (Sen her gün âfiyette değil misin?) dedi. (Allahu Teâlâ'dan öyle bir gün istiyorum ki, sabâhtan akşama kadar Allahu Teâlâ'ya hiçbir günâh işlemeyeyim. Âfiyetle geçen gün böyle olur) buyurdu. Cenâb-ı Hak, size de, böyle âfiyetli günler ihsân eylesin!

Çok zamândan beri, Serhend şehrinde kâdî ya’nî islâm mahkemesinin hâkimi yoktur. Bunun için, islâmiyyetin emirlerinden birkaçı yapılamamaktadır. Meselâ: Kardeşimin çocuğu yetîmdir. Babasından kendisine mîrâs mal kalmıştır. (Vasî)si yoktur. İslâmiyyetin izni olmadan bu mal kullanılamamaktadır. Eğer kâdî olsa, onun izni ile iş kolaylaşır. Bunun gibi yapılamayan dahâ başka şeyler de vardır.

 

Başa dön

 

104.MEKTUP

Bu mektûp, Perkene şehri kâdîlarına yazılmıştır.

 

Baş sağlığı dilemektedir:

Merhûm hazretin ölümü acısı, her ne kadar pek şiddetli ve çok çetin ise de, fakat kul için, sâhibinin işinden râzı olmaktan başka çâre yoktur. İnsan, bu dünyâda kalmak için yaratılmadı. Dünyâda iş yapmak, çalışmak için yaratıldık. Çalışmalıyız! Çalışıp da, kazanıp da ölen bir kimse için korkacak bir şey yoktur. Hattâ, böyle ölmek, bir devlet ele geçirmektir. Ölüm bir köprü gibidir. Sevgiliyi sevgiliye kavuşturur. Ölmek, felâket değildir. Öldükten sonra, başına gelecekleri bilmemek felâkettir. Ölülere, duâ ile, istiğfâr etmekle, onun için sadaka vermekle yardım etmek, imdâtlarına yetişmek lâzımdır. Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ölünün mezârdaki hâli, imdât diye bağıran, denize düşmüş kimseye benzer. Boğulmak üzere olan kimse, kendisini kurtaracak birini beklediği gibi, meyyit de, babasından, anasından, kardeşinden, arkadaşından gelecek bir duâyı gözler. Kendisine, bir duâ gelince, dünyânın hepsi kendine verilmiş gibi sevinmekten dahâ çok sevinir. Allahu Teâlâ, yaşayanların duâları sebebi ile, ölülere dağlar gibi çok rahmet verir. Dirilerin de, ölülere hediyesi, onlar için duâ ve istiğfâr etmektir).

Kıymetli mektûbunuz geldi. Hava çok soğuk olduğundan biz fakîrler sıkıntıya düştük. Yoksa kendimiz gelecektik. Mektûbumuz biraz sert oldu. İnşâallahu teâlâ faydası görülür. Dahâ yazarak başınızı ağrıtmış olmayalım. Sevdiğimiz kâdî Hasen'e ve yanınızda bulunan kıymetli kimselere çok duâ ederiz. Her işinizde, Hak Teâlâ'dan râzı olup şükür edesiniz!

Seslendi ol müezzin, durdu kâmet eyledi,
Kâ’be'ye döndü yüzün, hem de niyyet eyledi.
Duyunca ehl-i îmân, hürmet ile dinledi,
Sonra, namâza durup, Rabbe kulluk eyledi.

 

Başa dön

 

105.MEKTUP

Bu mektûp, Hakîm Abdulkâdir'e yazılmıştır.

 

Hasta iyi olmadıkça, gıdânın ona fayda vermeyeceği bildirilmektedir:

Tabîpler diyor ki, hasta perhîz yapmalıdır. İyi olmadan önce ona gıdâ iyi gelmez. Yağlı kuş eti bile böyledir. Hattâ hastalığını arttırır. Fârisî mısra’ tercemesi:

Hastanın yediği hastalığı arttırır!

Bunun için, önce hastayı iyi etmeyi düşünmek lâzımdır. Bundan sonra, uygun gıdâ vererek, eski kuvvetli hâline kavuşturulması düşünülür.

Bunun gibi, (Kalplerinde hastalık vardır) meâlindeki âyet-i kerîmede bildirilen kalp hastalığına yakalanmış olanların hiçbir ibâdeti ve tâ’ati fayda vermez, belki zarar verir. (Çok Kur’ân-ı kerîm okuyanlar vardır ki, Kur’ân-ı kerîm bunlara la’net eder) hadîs-i şerîfi meşhûrdur. (Çok oruç tutanlar vardır ki, onun oruçtan kazancı, yalnız açlık ve susuzluktur) hadîs-i şerîfi de sahîhtir. Kalp hastalıklarının mütehassısları olan tasavvuf büyükleri de, önce hastalığın giderilmesi için yapılacak şeyleri emir buyururlar. Kalbin hastalığı, Hak Teâlâ'dan başkasına tutulması, bağlanmasıdır. Belki, kendisine bağlanmasıdır. Çünki herkes, her şeyi kendi için ister. Çocuğunu sevmesi, kendini sevdiği içindir. Malı, mevkiyi, rütbeyi hep kendi için ister. Onun ma’bûdu, tapındığı şey, kendi nefsidir. Nefsinin istekleri arkasında koşmaktadır. Kalp, bu bağlılıklardan kurtulmadıkça, insanın kurtulması çok güç olur. Bundan anlaşılıyor ki, aklı başında olan ilim adamları ve kalbi uyanık olan fen adamları, her şeyden önce, bu hastalığın giderilmesini düşünmelidirler. Fârisî mısra’ tercemesi:

İçerde kimse varsa, bir söz yetişir!

 

Başa dön 

 

106.MEKTUP 

Bu mektûp, Muhammed Sâdık-ı Kişmîrîye yazılmıştır.

 

Bu yolun büyüklerini tanımak ve sevmek Allahu Teâlâ'nın en büyük ni’metlerinden olduğu bildirilmektedir:

Aşırı sevgi ve tâm bağlılıkla yazılmış olan güzel mektûbunuz geldi. Bundan dolayı, Allahu Teâlâ'ya hamd ve şükür olsun! Bu yolda olanları tanımak ve sevmek, Allahu Teâlâ'nın ni’metlerinin en büyüklerindendir. Hangi mes’ûd kimseyi acabâ bu ni’metlerle şereflendirirler? Şeyh-ul-islâm Abdullah-i Ensârî Hirevî “kaddesallahu teâlâ esrârehül’azîz” buyuruyor ki, (Yâ Rabbî! Dostlarını öyle yaptın ki, onları tanıyan sana kavuşuyor ve sana kavuşmayan, onları tanımıyor!). Bu büyüklere düşmanlık etmek, sonsuz ölüme sürükleyen bir zehirdir. Onları incitmek, sonsuz felâketlere sebep olur. Allahu Teâlâ bizi ve sizi bu belâya düşmekten korusun! Şeyh-ul-islâm yine buyurdu ki, (Yâ Rabbî! Her kimi felâkete düşürmek istersen, onu bizim üzerimize atarsın). Fârisî beyt tercemesi:

Hakkın ve hak adamlarının yardımı olmadan,
Melek de olsa, kurtulamaz yüz karalığından.

Allahu Teâlâ'nın size yeniden ihsân etmiş olduğu bu tevbeyi ve bu yola kavuşmağı büyük ni’met biliniz! Bu yolda ilerlemek için Allahu Teâlâ'ya yalvarınız! Allahu Teâlâ, doğru yolda olanlara ve Muhammed Mustafâ'nın “sallallahu aleyhi ve sellem” izinde gidenlere selâmet versin!

 

Başa dön

 

107.MEKTUP

Bu mektûp, yine Muhammed Sâdık-ı Kişmîrîye yazılmıştır.

 

Evliyânın kerâmetlerini bildirmektedir:

Hak Subhânehu ve Teâlâ, Evliyâya inanmakla ve bu yüksek insanları sevmekle, hepimizi şereflendirsin!

İçinde birkaç suâl bulunan mektûbunuz geldi. Denemek ve üzmek için yapılan suâl, cevâp vermeğe değmez ise de, belki faydalı olur düşüncesi ile cevâp veriyorum. Birisi anlamazsa da, anlayanlar çok şey öğrenir.

Suâl: Eskiden gelmiş geçmiş Velîlerde çok kerâmetler, hârikalar hâsıl olmuştu. Zamânımızdaki büyüklerde ise az görülmektedir. Bunun sebebi nedir? diyorsunuz.

Cevâp: Bu suâli sormanız, zamânımız büyüklerinde hârikalar az görülüyor diyerek bunları küçültmek düşüncesi ile oldu ise, şeytânın aldatmasından Allahu Teâlâ'ya sığınırız. Sözün gelişinden düşüncenizin öyle olduğu anlaşılıyor. Şeytânın şerrinden Allahu Teâlâ'ya sığınınız!

Velî olmak için, bir insandan hârikaların, kerâmetlerin meydâna gelmesi şart değildir. Hâlbuki, Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” mu’cize göstermesi lâzımdır. Bununla berâber, Evliyânın hemen hepsinde, kerâmet görülmüştür. Kerâmet göstermeyen Velî pek azdır. Bir Velîden, çok kerâmet meydâna gelmesi, onun üstünlüğünü göstermez. Evliyânın birbirinden üstünlüğü, Allahu Teâlâ'ya dahâ yakîn olmalarına bağlıdır. Dahâ yakîn olan bir Velî, pek az kerâmet sâhibi olabilir. Allahu Teâlâ'dan dahâ uzak olan bir Velî, dahâ çok kerâmet, hârika gösterebilir. Bu ümmetin sonradan gelen Evliyâsında, o kadar çok kerâmetleri olanlar görülmüştür ki, Ashâb-ı Kirâmın “rıdvânullahi aleyhim” hiç birinde, bunun yüzde biri bile, meydâna gelmemiştir. Hâlbuki, Evliyânın en yükseği, en aşağı derecede olan bir Sahâbînin “radiyallahu anh” derecesine yetişemez. Görülüyor ki, Evliyâyı ve onların üstünlüğünü anlayabilmek için, kerâmetlerine, hârikalarına bakmak, câhillik, kısa görüşlülük olur. O kimsede, o büyüklerin yollarına katılabilmek kâbiliyetinin az olduğunu gösterir. Peygamberlerin ve Velîlerin feyiz ve bereketlerine, ancak onlara uymak kâbiliyetinde olanlar kavuşabilir. Kendi düşüncelerine, hayâllerine uyanlar, kavuşamaz. Ebû Bekr-i Sıddîk “radiyallahu anh”, uymak kâbiliyeti sebebi ile, Peygamberimize “sallallahu aleyhi ve sellem” bir şey sormadan inanıverdi. Ebû Cehilde bu kuvvet bulunmadığından, o kadar alâmet ve mu’cizeler gördüğü hâlde, Peygamberliğe inanmak sa’âdeti ile şereflenemedi. Sûre-i En’amda, (Senin Peygamber olduğunu belirten, açık alâmetlerin hepsini görseler, yine inanmazlar. Yanına geldikleri zamân, terbiyesizlik yapar, mübârek kalbini incitirler ve bu Kur’ân, eskiden kalma hikâyeler, masallardır, derler) meâl-i şerîfteki âyet-i kerîme, böyle tâli’sizleri bildirmektedir.

Peygamber “sallallahu aleyhi ve sellem” zamânına yakîn zamânlardaki evliyânın, az kerâmet gösterdiğini, bütün ömürlerinde üç-beş hârikadan başka görülmediğini söyledik. Cüneyd-i Bağdâdînin on kerâmeti bile işitilmemiştir. Hak Teâlâ, kelîmi olan, Mûsâ aleyhisselâma dokuz mu’cize verdiğini bildirmektedir. Bunlar, düşmanlara karşı olan hârikalardır. Yoksa, Peygamberlerden ve Evliyâdan her sâatte, hârikalar meydâna gelmektedir. Düşmanları bilse de, bilmese de, hârikaları güneş gibi görülmektedir. Fârisî mısra’ tercemesi:

Kör göremezse, güneşin kabâhati ne?

Suâl: Temiz olan tâliplerin, keşf ve müşâhede ettikleri şeylere, şeytân bir şey karıştırabilir mi? Karıştırabilirse, bunu ayırdetmek nasıl olur? Karıştıramaz ise, keşf ve ilhâm ile elde edilen bilgilerin, ba’zısının yanlış olması nedendir?

Cevâp: Her şeyi doğru olarak ancak Allahu Teâlâ bilir. Bilgisini şeytânın karıştırmadığı kimse yoktur. Peygamberlere bile karışabileceği, hattâ karıştığı hâlde, Evliyâya karışmaz olur mu? Nerde kaldı ki, acemi tâliplere karışmasın. Şu kadar var ki, Peygamberlere “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” şeytânın karıştırdığı, haber verilir ve yanlış doğrudan ayırdolunur. Nitekim Hâc sûresinde, (Allahu Teâlâ, şeytânın karıştırdığını değiştirir. Sonra kendi âyetlerini, sağlam olarak bildirir) meâlindeki âyet-i kerîme, bunu beyân etmektedir. Evliyâya, şeytânın karıştırdığını haber vermek lâzım değildir. Çünki Velîler, Nebîlerin izinde yürümektedir. Bunlar, Peygamberlerin bildirdiğine uymayan buluşlarını red ederler, kıymet vermezler. Fakat, Peygamberin dîninin bildirmediği, doğru veyâ yanlış demediği bilgilerin doğrusunu, eğrisinden ayırmak güçtür. Çünki ilhâm zannîdir, şüphelidir. Fakat, doğru ilhâmları eğrilerinden ayıramamak, Velîler için, bir kusûr olmaz. Çünki dünyâ ve Âhiret sa’âdetlerine kavuşmak, islâmiyyete uymakla olur. İslâmiyyetin bildirmediği şeyler, ehemmiyetli değildir. İnsanlara, ehemmiyetsiz şeyleri yapmak emrolunmadı.

Keşf ve ilhâmlarda yanlışlık, yalnız şeytân tarafından gelmez. Çok def’a, şeytân hiç karışmadan, hayâlde, doğru olmayan ba’zı şeyler hâsıl olur. Meselâ, ba’zan Peygamberimizi “sallallahu aleyhi ve sellem” rü’yâda görüp, ba’zı şeyler öğrenenler oluyor ki, bu öğrendikleri, kitâplara uymamaktadır. Hâlbuki, bu rü’yâlara şeytânın karışmadığı meydândadır. Çünki şeytânın, her ne sûretle olursa olsun, Peygamber “sallallahu aleyhi ve sellem” efendimizin şekline giremeyeceğini, âlimlerimiz bildirmektedir. İşte, böyle rü’yâlarda, hayâl, yanlış şeyleri, doğru gibi göstermektedir.

Suâl: Evliyânın kerâmeti ile, kâfirlerde hâsıl olan istidrâç birbirine benziyor. Acemî bir tâlip, bir hârikulâde görünce, bir Velînin “rahmetullahi aleyh” kerâmeti, veyâhut bir yalancının istidrâcı mı olduğunu nasıl ayırdedebilir?

Cevâp: Bunu ayıracak, tâlibin vicdânıdır. O kimse ile konuşunca, tâlibin kalbinde, dünyâ sevgisi azalıp, Allahu Teâlâ'ya bağlılığı artarsa onun, kerâmet sâhibi bir Velî olduğunu anlar. Eğer böyle olmazsa, istidrâç gösteren bir yalancı olduğu anlaşılır. Onun sözleri ile, kalbinde bir değişiklik duymayan kimse, hayvan gibi olan câhil bir kimsedir. Hevesi olan, isteği bulunan tâlib, kalbindeki bu değişikliği, çok güzel sezer. Bu seçilmiş, nûrlu insanlar, câhillerin duymamasına ehemmiyet vermez. Çünki rûhu hasta, (Basîreti), kalp gözü kör olanlar, duygusuz olur. Kalpteki bu değişikliğini anlamaktan dahâ mühim ve dahâ lüzûmlu birçok bilgilerden, bu câhillerin haberi yoktur. (Velî olmak için, Allahu Teâlâ'nın ahlâkı ile ahlâklanmalıdır) demişlerdir. Ya’nî Allahu Teâlâ'nın sıfatlarına uygun sıfatlar Evliyâda hâsıl olur. Fakat, bu benzerlik, yalnız ismtedir ve uygunluk, sıfatların topluluğundadır. Yoksa, sıfatların husûsiyetlerinde berâberlik olamaz. (Allahu Teâlâ'nın ahlâkı ile ahlâklanınız) emrini anlatırken, Hâce Muhammed Pârisâ “kuddise sirruh”, (Tahkîkât) ismindeki fârisî kitâbında buyuruyor ki, (Allahu Teâlâ'nın bir ismi, (Melik)dir. Bu, her şeye hâkim, gâlib demektir. Tâlip tasavvuf yolunda ilerlerken, kendi nefsine hâkim, gâlib olur ve başkalarının kalplerine te’sîr etmeğe başlarsa, bu sıfat ile ahlâklanmış olur. Allahu Teâlâ'nın bir ismi de, (Semî’)dir. Ya’nî işiticidir. Tâlip, doğru sözü herkesten kabûl eder ve gizli hakîkatleri, cân kulağı ile duyarsa, bu sıfatla, huylanmış olur. Bir sıfatı da, (Basîr)dir. Ya’nî, Allahu Teâlâ, her şeyi görür. Tâlibin kalp gözü açılır ve ferâset ışığı ile, kendi ayıplarını ve başkalarının iyi huylarını görürse, ya’nî başkalarını kendinden dahâ üstün görürse ve Allahu Teâlâ'nın her ân gördüğünü, göz önünde bulundurarak, hep Allahu Teâlâ'nın beğendiği şeyleri yaparsa, bu sıfatla huylanmış olur. Bir sıfatı da, (Muhyî)dir. Ya’nî Allahu Teâlâ dirilticidir. Tâlip, unutulmuş sünnetleri canlandırır, meydâna çıkarırsa, bu sıfatla, sıfatlanmış olur. Bir sıfatı da Mümîtdir. (Mümît), öldurücü demektir. Tâlip, sünnetlerin yerine yerleşmiş olan, bid’atleri men’ eder, yok ederse, bu sıfatla sıfatlanmış olur. Bütün sıfatlar, bunlar gibidir). Câhiller, bu ahlâklanmayı başka türlü anlamış ve yoldan çıkmıştır. Velîler, ölüleri diriltir, gayb olan şeyleri bilir sanmışlar. Böyle, dahâ nice bozuk düşüncelere saplanmışlardır. Hâlbuki ba’zı zanlar, günâhtır.

Hârika, yalnız ölüleri diriltmek, istediğini öldürmek demek değildir. İlhâm yolu ile gelen bilgiler, kerâmetlerin en büyüğüdür. Nitekim, mu’cizelerin en kuvvetlisi ve kıyâmete kadar kalanı Kur’ân-ı kerîm mu’cizesidir.

Gözü açmalı, iyi görmeli ki, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri ilimler, ma’rifetler, nisan yağmuru gibi yağmaktadır. O kadar çok oldukları hâlde, hepsi islâmiyyete uygundur. İslâmiyyetten kıl kadar ayrılanı yoktur. Bu da, hepsinin doğru olduğuna açık bir alâmettir. Zâten, yüksek hocam Muhammed Bâkî-billah “kuddise sirruh”, (Size ilhâm olunan ilimlerin hepsi doğrudur) buyurmuştur. Fakat ne fayda ki, hocam hazretlerinin sözü, sizin için güvenilecek senet değildir. Kendinize, bir de pîrini çok seven diyorsunuz. Mektûbunuzda, inât ve i’tirâz kokusu vardı. Fakat, kıymetli bilgilerin yazılmasına sebep olduğundan, iyi oldu. Fârisî beyt tercemesi:

Elbet bulunur, bir güzellik çirkinde;
İnci gibi görünür dişler, zencîde.

Şaşılacak şeydir ki, bundan önceki mektûbunuzda çok sevgi ve saygı göstermiştiniz. Arka arkaya gördüğünüz iki rü’yâdan dolayı eski hâllerinizden tevbe ettiğinizi ve bu yola sıkı bağlandığınızı ve tecdîd-i îmân ettiğinizi de yazmıştınız. Bir ay geçmeden bu hâlinizin değiştiği anlaşılıyor ve pek çabuk eski hâlinize döndüğünüz görülüyor. Bu gerilemeniz, o iki rü’yânın şeytânî olduğu veyâ yanlış bir keşf olduğu düşüncesini hâsıl etmektedir. O mektûbunuz nasıldı, bu mektûbunuz nasıldır? Fârisî beyt tercemesi:

Söyle ona, neden kötülük yapıyor?
Bana değil, kendi kendine ediyor.

Doğru yolda olanlara ve Muhammed Mustafâ'nın “sallallahu aleyhi ve sellem” izinde gidenlere Allahu Teâlâ selâmet versin!

 

Başa dön 

 

108.MEKTUP

Bu mektûp, meyân Seyyid Ahmede yazılmıştır.

 

Nübüvvetin velâyetten dahâ üstün olduğu bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ bizi ve sizi ve bütün Müslümânları Peygamberlerin efendisine “
sallallahu aleyhi ve sellem” uymaktan ayırmasın! Tasavvuf yolundakilerin büyüklerinden birkaçı, sekir hâlinde iken, (Velâyet nübüvvetten dahâ üstündür) dedi. Birkaçı da, (Üstün olan velâyet, Peygamberin kendi velâyetidir) diyerek, Velînin “rahmetullahi aleyh” Nebîden dahâ üstün olacağının anlaşılmasını önlediler. Fakat, işin doğrusu, bunun tersidir. Çünki, Peygamberin nübüvveti, kendi velâyetinden de dahâ üstündür. Velâyet makâmlarında olanlar, göğüslerinin sıkıntısından, halk ile birlikte bulunamıyorlar. Peygamberlikte ise, göğüsleri çok geniş olduğundan, Hak Teâlâ ile olmaları, halk ile birlikte olmalarına ve halk ile birlikte olmaları da, Hak Teâlâ ile olmalarına engel değildir. Peygamberlikte, yalnız halk ile olmak yoktur. Bunun için, yalnız Hak Teâlâ ile olan velâyet, nübüvvetten dahâ üstün değildir. Allahu Teâlâ korusun, câhil insanlar yalnız halk ile olur. Nübüvvetin şânı, şerefi bundan çok yüksektir. Bu sözümüzü iyi anlamak, sekir sâhiplerine güç gelir. Hâlleri doğru olan büyükler, böyle olduğunu çok iyi bilirler. Arabî mısra’ tercemesi:

Ni’mete kavuşanlara âfiyet olsun!

Ayrıca dileğimiz şudur ki, Meyân Şeyh Abdurrahîmin oğlu Şâh Abdullah ile yakınlığımız, kardeşliğimiz vardır. Babası, çok zamân Bahâdır hânın emrinde çalışmıştır. Oradan geliri vardı. Şimdi gözleri kuvvetten düştü. Bahâdır hânın yanında çalışmak için oğlunu gönderdi. Bunun için sizden de bir işâret olursa, fayda verecektir. Vesselâm.

 

Başa dön

 

109.MEKTUP

Bu mektûp, Hakîm Sadra gönderilmiştir.

 

Kalbin selâmeti ve Hak Teâlâ'dan başka şeyleri unutması bildirilmektedir:

Allah adamları “kaddesallahu teâlâ esrârehüm”, kalp hastalıklarının tabîpleridir. Bâtın hastalıklarının giderilmesi, bu büyüklerin tedâvîsi ile olur. Bunların sözleri ilâcdır. Bakışları şifâdır. Onlarla berâber bulunanlar kötü olmaz. Onlar Allah adamlarıdır. Onlarla yağmur yağdırılır. Onlarla rızk gönderilir. Bâtın hastalıklarının en kötüsü ve kalp bozukluklarının başı, kalbin Hak Teâlâ'dan başka şeylere bağlanmasıdır. Bu bağlılıktan, büsbütün kurtulmadıkça kalp selâmet bulamaz. Çünki Allahu Teâlâ, hiçbir yerde ortak istemez. Zümer Sûresi üçüncü âyetinde meâlen, (Biliniz ki, Allahu Teâlâ için olan din, yalnız Onun için olan hâlis dindir) buyuruldu. Hele, şerîki, ortağı dahâ üstün tutmak, hayâsızlığın, alçaklığın sonu olur. Allahu Teâlâ'dan başka şeyleri, Ondan dahâ çok sevmek, Onun sevgisi hiç gibi kalmak, ne büyük hayâsızlıktır! Hadîs-i şerîfte, (Hayâ, îmânın bir parçasıdır) buyuruldu ki, bu hayâ bildirilmektedir.

Kalbin hastalıktan kurtulmasının, ya’nî Hak Teâlâ'dan başka şeylere bağlılığı kalmamasının alâmeti, işâreti, kalbin mâ’sivâyı büsbütün unutmasıdır. Hiçbir şeyi hâtırlayamamasıdır. Bir şeyi düşünmek için zorlansa, hiç düşünemez. Böyle bir kalbin herhangi bir şeye bağlılığı olamaz. Allah adamları, ya’nî Velîler “kaddesallahu teâlâ esrârehüm”, kalbin bu hâline (Fenâ) demiştir. Bu yolda birinci adım budur. Sonsuz olan nûrların görünmesi ve ma’rifetlerin, hikmetlerin gelmesi, bu zamân başlar. Fenâya kavuşmadıkça, hiçbir şey ele geçemez. Fârisî beyt tercemesi:

Bir kimsede hâsıl olmazsa Fenâ,
Hak Teâlâ'ya yol bulamaz aslâ!

 

Başa dön

 

110.MEKTUP

Bu mektûp, Şeyh Sadreddîn'e yazılmıştır.

 

İnsanın, kulluk vazîfelerini yapmak ve Allahu Teâlâ'nın sevgisine kavuşmak için yaratıldığı bildirilmektedir:

Hak Teâlâ sizi, yüksek insanların istediği şeylerin sonuna kavuştursun! İnsan, kulluk vazîfelerini yapmak için ve hep Hak Teâlâ ile olmak için yaratıldı. Bunlara da, geçmişlerin ve geleceklerin efendisine “sallallahu aleyhi ve sellem” zâhiri ve bâtını tâm uydurmadıkça, kavuşulamaz. Allahu Teâlâ, bizim ve sizin sözlerimizi ve işlerimizi ve zâhirlerimizi ve bâtınlarımızı ve ibâdetlerimizi ve i’tikâtlarımızı, o yüce Peygambere “sallallahu aleyhi ve sellem” uygun yapmakla şereflendirsin! Âmîn yâ Rabbel’âlemîn. Fârisî beyt tercemesi:

Allah'tan başka her neye tapınsa, hepsi hiçtir.
Yazıklar olsun ol kimseye ki, bir hiç iledir.

Hak Teâlâ'dan başka olarak özenilen her şey, ma’bûd olur. Hak Teâlâ'dan başkasına ibâdet etmekten kurtulmak için, Ondan başka hiçbir şeye özenmemek, hiçbir şeyin arkasına düşmemek lâzımdır. Âhireti, Cennet ni’metlerini istemek de, böyledir. Bunları istemek, her ne kadar sevâp ise de, mukarreblerce günâh sayılır. Âhiretteki şeyleri istemek böyle olunca, dünyâ işlerine düşkün olmanın neye varacağını anlamalıdır. Çünki dünyâ, Hak Teâlâ'nın sevmediği şeylerdir. Dünyâdaki şeyleri yarattığından beri onlara hiç kıymet vermemiştir. Allahu Teâlâ'nın sevmediği şeyleri sevmek, günâhların başıdır. Bunlara düşkün olanlar, arkalarında koşanlar merhametten uzak olur. Hadîs-i şerîfte, (Dünyâ mel’ûndur ve dünyâda olan şeylerden Allah için yapılmayanlar mel’ûndur) buyuruldu. Allahu Teâlâ, hepimizi dünyânın ve dünyâda olanların şerrinden, zararlarından korusun. Sevgili Peygamberi ve geçmişlerin, geleceklerin efendisi Muhammed aleyhisselâmın hürmetine duâmızı kabûl buyursun! Vesselâm, vel-ikrâm.

 

Başa dön

 

111.MEKTUP

Bu mektûp, Şeyh Hamîd-i Sunbülî'ye yazılmıştır.

 

Tevhîd, kalbi Allahu Teâlâ'dan başka şeylerden kurtarmak olduğunu bildirmektedir:

Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Onun seçtiği kullarına selâmet olsun! (Tevhîd) kalbi Allahu Teâlâ'dan başka şeylere bağlanmaktan kurtarmak demektir. Kalbi mâ-sivâya çok az bile olsa, bir bağlılığı bulunan kimse, tevhîd sâhibi olamaz. [(Mâ-sivâ), Allahu Teâlâ'dan başka şeylerin hepsi demektir.] Bu ni’meti elde etmeden önce, vâhid, birdir demek ve vâhid bilmek, huzûr sâhiplerine göre boş lâf olur. Evet, îmân etmiş olmak için, vâhid demek ve vâhid bilmek lâzımdır. Fakat bu, Allahu Teâlâ'dan başka tapınacak hiçbir şey yoktur, demektir. Allahu Teâlâ'dan başka hiçbir şey var değildir demekle, onun arasındaki başkalık meydândadır. Tasdîk, îmân, ilimle olur. Vicdânla anlamak ise bir hâldir. Bu hâle kavuşmadan önce, bunun üzerinde konuşmak doğru olmaz. Büyükler arasında, bu hâlden söz edenler, şu ikisinden biridirler: Yâ kendilerini hâl kaplayarak örtülmüşlerdir. Bunun için, sorguya çekilmez, suçlanmazlar. Yâhut, hâllerini başkalarına örnek olmak için bildirmişlerdir. Böylece, başkaları, kendi hâllerini, bu büyüklerin hâlleri ile ölçerek, doğru olup olmadıklarını anlasınlar. Bu ikisinden başka sebeple, hâlini, sırrını açıklamak yasaktır. Hak Teâlâ, o büyüklerin hâllerinden az bir şey, biz yabancılara da ihsân eylesin! Muhammed Mustafâ'nın sünnet-i seniyyesine yapışmakla şereflendirsin “alâ masdarihessalâtü vesselâmü vettehıyye”! Sevgili Peygamberi “sallallahu aleyhi ve sellem” ve Onun Âli “radiyallahu Teâlâ aleyhim ecma’în” hürmetleri için bu duâmızı kabûl buyursun! Âmîn! Ayrıca başınızı ağrıtayım ki, bu duâcınızın mektûbunu getiren, meyân şeyh Abdulfettâh hâfız, olgun bir kimsedir. Bir insan evlâdıdır. Bakacağı kimseleri çoktur. Kızlar babasıdır. Geçim darlığından dolayı ihsân sâhiplerine baş vurmaktadır. Beklediğine kavuşacağını umarım. Başınızı dahâ çok ağrıtmaktan çekindim.

 

Başa dön

 

112.MEKTUP

Bu mektûp, Şeyh Abdul-Celîl-i Tehânîserîye yazılmıştır.

 

Birinci vazîfemiz, Ehl-i sünnet vel-cemâ’at i’tikâdını elde etmek olduğu bildirilmektedir:

Hak Teâlâ, zarar ziyân içinde olan bizleri, doğru oldukları müjdelenmiş olan, Ehl-i sünnet vel-cemâ’at âlimlerinin bildirdikleri i’tikâda kavuştursun! Beğendiği işleri yapmakla şereflendirsin! Bu iyi işleri yapmaktan hâsıl olan hâlleri de ihsân buyursun! Kendi mukaddes makâmına çeksin! Fârisî mısra’ tercemesi:

İş budur, bundan başkası hiçtir.

Çünki, bu kurtuluş fırkasının i’tikâdı olmadan hâsıl olan hâller, vecdler, istidrâçtan başka bir şey değildir. İnsanı harâplığa, felâkete sürüklerler. Bu kurtuluş fırkasına uymak ni’metine kavuştuktan sonra, her ne verirlerse seviniriz, şükür ederiz. Râzı oluruz. Tasavvuf büyüklerinden birkaçı “kaddesallahu teâlâ esrârehüm”, kendilerini hâl ve sekir kapladığı zamân, doğru yolun âlimlerinin bildirdiklerine uymayan bilgiler, ma’rifetler söylemişler ise de, keşf yolu ile anladıklarını bildirmişlerdir. Bunun için, suçlu sayılmazlar. Kıyâmette, bunlar için sorguya çekilmemeleri umulur. Bunlar ictihâdında yanılan müçtehidler gibidirler. Onlar gibi, bunların yanılmalarına da bir sevâp verilir. Böyle, birbirlerine uymayan bilgilerde, hep Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bildirdikleri doğrudur. Çünki bunların bilgileri, Peygamberlik kaynağından alınmıştır “alâ sâhibihessalâtü vesselâmü vettehıyye”. Bu bilgiler, kesinlikle doğru olan vahiy ile bildirilmiştir. Tasavvuf büyüklerinin ma’rifetleri ise, keşf ve ilhâm ile anlaşılmaktadır. Keşf ve ilhâmın doğruluğu kesin değildir. Keşf ve ilhâmın doğru olup olmadığı, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uygun olup olmaması ile anlaşılır. Kıl ucu kadar uygunsuzluk bulunursa, yanlış oldukları anlaşılır. İşin doğrusu böyledir. İşin doğrusu bilindikten sonra, buna uymayan keşflerin, dalâlet, sapıklık oldukları anlaşılır. Allahu Teâlâ, bizi ve sizi, zâhirimizi, bâtınımızı, i’tikâdımızı, ibâdetlerimizi, Peygamberlerin efendisine “sallallahu aleyhi ve sellem” uygun eylemekle şereflendirsin! Size ve doğru yolda olanlara selâmet versin! Âmîn.

 

Başa dön

 

113.MEKTUP

Bu mektûp, Cemâleddîn Hüseyn Külâbîye yazılmıştır.

 

Mübtedî ile müntehînin cezbeleri arasındaki farkı bildirmektedir:

Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Onun seçtiği, beğendiği kimselere “rahmetullahi aleyhim ecma’în” selâm olsun! Cezbe, ya’nî çekilmek, ancak bir üst makâma olur. Dahâ üst makâmlara çekilmez. Şühûd da böyledir. Bir makâm görülebilir. O hâlde, kalp makâmında bulunup sulûk yapmadan, cezbedilenler, ancak kalbin üstündeki rûh makâmına çekilirler. Allahu Teâlâ'ya cezbedilmek için, nihâyette bulunmak lâzımdır. Ya’nî bulunduğu mertebenin üstünde başka makâm olmamalıdır. Başlangıçta olan cezbede, bir üst makâm, ya’nî rûh [İnsanın kendi rûhu] müşâhede edilir. Allahu Teâlâ, rûhları, kendi sûretinde yarattığı için, rûhu görünce, Hak Teâlâ'yı görmek sanmışlardır. Rûhun, bu madde âlemi ile, bir münâsebeti, bağlılığı olduğu için, rûhu görünce, mahlûkât aynasında, Hak Teâlâ görülüyor demişlerdir. Böylece, ba’zıları, ma’iyyet [berâberlik] var sanmıştır.

Sülûkun sonuna varmadıkça ve orada (Fenâ-i mutlak) hâsıl olmadıkça, Hakkın şühûdu mümkün değildir. Fârisî beyt tercemesi:

Bir kimseye, nasîp olmazsa Fenâ,
Bulamaz yol, o makâma aslâ!

Hakkın şühûdunda, bu âlemin hiç münâsebeti yoktur. Şühûd-i rûh ile, şühûd-i Hak arasındaki fark şudur ki, bu âlem ile herhangi bir bakımdan münâsebeti bulunursa, (Şühûd-i Hak) değildir. Eğer hiç münâsebeti yok ise, (Şühûd-i ilâhî)dir. Başka kelime bulunamadığı için, şühûd denilmiştir. Yoksa, bu görmek değildir. Anlaşılamayan, anlatılamayan bir hâldir. Bîçûn için olan şeyler, bilinen diller ve kelimelerle anlatılamaz. Vesselâm!

 

Başa dön

 

114.MEKTUP 

Bu mektûp, sofî Kurbana yazılmıştır.

 

Peygamberlerin en üstünü olan Muhammed aleyhisselâma uymağa teşvîk eylemektedir:

Cenâb-ı Hak, hepimizi, dünyâ ve Âhiretin efendisi ve bütün insanların her bakımdan en yükseği ve en iyisi olan, Muhammed Mustafâ'ya “sallallahu aleyhi ve sellem” tâbi’ olmak sa’âdetiyle şereflendirsin! Çünki Cenâb-ı Hak, Ona tâbi’ olmağı, Ona uymağı çok sever. Ona uymanın ufak bir zerresi, bütün dünyâ lezzetlerinden ve bütün Âhiret ni’metlerinden dahâ üstündür. Hakîkî üstünlük, Onun sünnet-i seniyyesine tâbi’ olmaktır ve insânlık şerefi ve meziyyeti, Onun islâmiyyetine uymaktır.

Meselâ, Ona uyan bir kimsenin, gün ortasında bir parça uyuması, ona uymaksızın, birçok geceleri ibâdetle geçirmekten, kat kat dahâ kıymetlidir. Çünki (Kaylûle etmek) ya’nî öğleden önce biraz yatmak, âdet-i şerîfesi idi. Meselâ, Onun dîninin emrettiği için, bayram günü oruç tutmamak ve yiyip içmek, Onun yolunda bulunmayıp senelerce tutulan oruçlardan dahâ kıymetlidir. İslâmiyyetin emri ile fakîre verilen az bir şey ki, buna zekât denir, kendi arzûsu ile, dağ kadar altın sadaka vermekten dahâ efdaldir. Emîr-ül-mü’minîn Ömer “radiyallahu anh”, bir sabâh namâzını cemâ’at ile kıldıktan sonra, cemâ’ate bakıp, bir kimseyi göremeyince sordu: Ashâbı dediler ki, (Geceleri sabâha kadar ibâdet ediyor. Belki şimdi uyku bastırmıştır). Emîr-ül-mü’minîn buyurdu ki, (Keşki bütün gece uyuyup da, sabâh namâzını cemâ’at ile kılsaydı, dahâ iyi olurdu). İslâmiyyetten sapıtmış olanlar, sıkıntı çekip ve mücâhede edip, nefislerini ve kötü arzûlarını körletiyor ise de, bu dîne uygun yapmadıklarından kıymetsizdir ve hakîrdir. Eğer bu çalışmalarına ücret hâsıl olursa, dünyâda birkaç menfa’atden ibâret kalır. Hâlbuki, dünyânın hepsinin kıymeti ve ehemmiyeti nedir ki, bunun birkaçının i’tibârı olsun. Bunlar, meselâ çöpçüye benzer ki, çöpçüler herkesten dahâ çok çalışır ve yorulur. Ücretleri de herkesten aşağıdır. İslâmiyyete tâbi’ olanlar ise, latîf cevâhir ve kıymetli elmaslar ile meşgûl olan mücevherciler gibidir. Bunların işi az, kazançları pek çoktur. Ba’zan bir sâatlik çalışmaları, yüzbinlerle senenin kazancını hâsıl eder. Bunun sebebi şudur ki, islâmiyyete uygun olan amel, Hak Teâlâ'nın makbûlüdür, mardîsidir, çok beğenir.

İslâmiyyete uymayan şeylerin hiçbirisini Hak Teâlâ sevmez, beğenmez. Sevilmeyen, beğenilmeyen şeye sevâp verilir mi? Belki cezâya sebep olur. Bu incelik, dünyâ işlerinde de vardır. Biraz düşünülürse anlaşılır. O hâlde, sa’âdet-i ebediyyeyi ele geçirten sermâye, Peygamberimizin “sallallahu aleyhi ve sellem” dînine yapışmaktır. Bütün zarar ve fesâdların başı, islâmiyyetten ayrılmaktır. Vesselâm.

 

Başa dön

 

115.MEKTUP

Bu mektûp, Molla Abdulhak-ı Dehlevîye “rahmetullahi aleyh” yazılmıştır.

 

Gittiğimiz yolun yedi basamak olduğu bildirilmektedir:

Fârisî mısra’ tercemesi:

Her ne olursa olsun, dosttan konuşmak dahâ tatlı!

Bizim gitmekte olduğumuz yol, yedi adımdır. İki adımı (Âlem-i halk)dadır. Ya’nî, madde âleminde, ölçü âlemindedir. Beş adımı (Âlem-i emir)dedir. Ya’nî maddesiz, ölçüsüz âlemdedir. Âlem-i emirde olan birinci adım atılınca, (Tecellî-yi ef’âl) hâsıl olur. İkinci adımda, (Tecellî-yi sıfat) hâsıl olur. Üçüncü adımda, (Tecelliyât-i zâtiyye) hâsıl olmağa başlar. Sonra ve dahâ sonra, ilerledikçe, bu tecellîler artar. Tasavvuf yolunda ilerleyenler, bu sözlerimizin ne demek olduğunu dahâ iyi anlar. Bütün bu ni’metlere, ancak geçmişlerin ve geleceklerin en üstününün “
sallallahu aleyhi ve sellem” yolunda, izinde gitmekle kavuşulabilir. Bu yol, iki adımdır, diyenler de vardır. Bunlar, (Âlem-i halk) için birinci adım, (Âlem-i emir) için ikinci adım demişlerdir. İşi kolay anlatmak için, sözü kısaltmışlardır. İşin doğrusu, Allahu Teâlâ'nın yardımı ile, yukarıda bildirdiğimizdir.

 

Başa dön

 

116.MEKTUP

Bu mektûp, Molla Abdulvâhid-i Lâhorîye yazılmıştır.

 

Kalbin selâmeti, mâ-sivâyı unutmakta olduğu bildirilmektedir:

Kıymetli kardeşimin mektûbu geldi. Kalbin selâmeti için yazdıklarınız anlaşıldı. Evet, kalbin selâmeti, onun mâ-sivâyı unutmasına bağlıdır. Öyle ki, zorla hâtırlatmak isteseler, hâtırlayamamalıdır.  Bu hâle (Fenâ-i kalp) denir. Bu yolun birinci basamağı, bu Fenâya kavuşmaktır. Bu Fenâ velâyet derecelerine kavuşulacağının müjdecisidir. Sâlikler, yaradılışlarındaki uygunluklara göre, çeşitli derecelere yükselirler. Çok yükselmek istemeli, bunun için çok çalışmalıdır. Çocuklar gibi, yolda önüne çıkan kozalaklara, cam parçalarına bağlanıp kalmamalıdır. Hadîs-i şerîfte, (Allahu Teâlâ, yüksek şeylere kavuşmak isteyenleri sever) buyuruldu. Dünyâ işleri ile çok uğraşmakta, dünyâ işlerine gönül bağlamak korkusu vardır. Kalbin selâmete kavuşmasına da sakın aldanmayınız! Yine geri dönebilir. Dünyâ işleri ile, elden geldiği kadar az uğraşınız ki, dünyâya gönül bağlamak tehlikesine düşmeyesiniz! Dünyâya düşkün olmak felâketinden Allahu Teâlâ'ya sığınırız. Dünyâya gönül bağlamamış olan fakîr bir çöpçü, gönlünü dünyâya kaptırmış olan koltuktaki zenginden kat kat dahâ kıymetlidir. Birkaç günlük yaşamakta dünyâya gönül vermemek, hiçbir şeye düşkün olmamak için çok uğraşınız! Dünyâya düşkün olmaktan ve dünyâya düşkün olanlardan, aslandan kaçmaktan dahâ çok kaçmalıdır.

 

Başa dön

 

117.MEKTUP 

Bu mektûp, molla Yâr Muhammed Kadîm-i Bedahşîye yazılmıştır.

 

Başlangıçta, kalp hisse bağlıdır. Sona varınca, bu bağlılığın kalmadığı bildirilmektedir:

Mevlânâ Yâr Muhammed bizi unutmamış. Kalp, çok zamân his organlarına bağlıdır. Duygu organlarından uzak olanlar, kalpten de uzak olur. Hadîs-i şerîfte, (Göz görmeyince, gönülden de uzak olur) buyuruldu. Bu hadîs-i şerîf, kalbin duygu organlarına bağlı bulunduğu mertebeyi göstermektedir. Tasavvuf yolunun nihâyetine varılınca, kalbin his organlarına bağlılığı kalmaz. Histen uzak olmak, kalbin yakın olmasını bozmaz. Bunun içindir ki, tasavvuf büyükleri, başlangıçta ve yolda olanların, olgun şeyhin yanından ayrılmalarına izin vermemişlerdir. (Bir şeyin hepsi yapılamazsa, hepsini de elden kaçırmamalıdır!). Bu söze uyarak bulunduğunuz yolu değiştirmeyiniz! Uygunsuz kimselerle arkadaşlık etmekten, elden geldiği kadar sakınınız! Meyân şeyh Müzzammil'in yanınıza gelmesini, sa’âdete kavuşmanızın başlangıcı biliniz! Onun sohbetinde, yanında bulunmağı büyük ni’met biliniz! Vakitlerinizin çoğunu onun yanında geçiriniz! Çünki kendisi, ele az geçen ni’metlerdendir. Vesselâm!
 

Başa dön

 

118.MEKTUP

Bu mektûp, molla Kâsım Alî Bedahşîye yazılmıştır.

 

Allah adamlarına dil uzatmanın felâket olduğunu bildirmektedir:

Bizi sevenlerden Mevlânâ Kâsım Alînin yolladığı mektûp geldi. İçindekiler anlaşıldı. Câsiye Sûresi onbeşinci âyetinde meâlen, (İyi iş yapan, kendine iyilik etmiş olur. Kötülük yapan da, kendine etmiş olur) buyuruldu. Hâce Abdullah-i Ensârî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Yâ Rabbî! Her kimi kovmak istersen, bizim üzerimize saldırtırsın!) buyurdu. Fârisî beyt tercemesi:

Korkarım ki, dertlilere gülenler,
Tardolurlar, îmânı gayb ederler.

Hak Teâlâ, bütün Müslümânları, bu fakîrlere inanmamaktan ve onlara lâf atmaktan korusun! İnsanların efendisi hürmetine “sallallahu aleyhi ve sellem” bu duâmızı kabûl buyursun! Âmîn.

 

Başa dön

 

119.MEKTUP

Bu mektûp, mîr Muhammed Nu’mân Bedahşîye yazılmıştır.

 

Olgun olan bir büyüğün sohbetinde bulunmağı övmektedir:

Mîr hazretlerinin kıymetli mektûbu geldi. Bu yol, aklın ermediği, şaşırdığı bir yoldur. Hadîs-i şerîfte, (Bir kimseye deli denilmedikçe, îmânı tâm olmaz) buyuruldu. Aklı başından gidince, çoluk çocuğun işlerini bırakır. Şunun bunun düşüncesini unutur. Kalbin cem’iyyetine [temizliğine] kavuşur. Dünyâya olan bu soğukluk, sizin yaratılışınızda vardır. Fakat, bitmez tükenmez olaylar bunu örtmüştür. Ne yapalım, bu ayrılıkta çok ilgisizlik hâsıl olduğu anlaşılıyor. Bunu hemen düzeltmelidir. Bu güçsüzlüğü güç olarak düşününüz! Kendinizi bu ayrılıktan kurtarınız! Allah adamlarının toparlanması, başkalarının toparlanmaları gibi değildir. Başkalarının toparlanmasına yarayan şeyler bunların dağılmasına sebep olur. Başkalarının dağılmasına sebep olan şeyleri yaparak, kendinizi toparlayınız! Eğer başkalarının topluluğunda, bunlarda cem’ıyyet hâsıl olursa, bu cem’ıyyetten korkmalıdır. Bunun zararından kurtulmak için, Allahu Teâlâ'ya yalvarmalıdır. Kendini, başkalarının hâlleri ile ölçmemelidir. Çünki, sona varmadan önce olan mertebelerin hepsi çeşitli derecelerde birer noksânlıktırlar. Fârisî mısra’ tercemesi:

Dostun ayrılığı, az olsa da, az değildir!

Tasavvuf büyükleri, sona gelmeyen kimselere, tasavvufu öğretmek için izin vermişlerdir. Bahâüddîn-i Buhârî “kaddesallahu teâlâ sirreh”, Ya’kûb-i Çerhîye tarîkatı öğrettikden ve birkaç konak ilerlettikten sonra, (Ey Ya’kûb! Bizden sana gelenleri, sen de başkalarına ulaştır) demişti. Böyle olmakla berâber, kendisinden sonra, Alâ’üddînin hizmetinde bulunmasını ona emir buyurmuştu. Kazancının çoğuna, Hâce Alâ’üddîn hazretlerinin “kuddise sirruh” hizmetinde kavuşmuştu. Bunun içindir ki, mevlânâ Abdurrahmân Câmî’ “kuddise sirruh”, (Nefehât) kitâbında, Ya’kûb-i Çerhîyi önce hâce Alâ’üddînin mürîdleri arasında saymakta, ikinci olarak da hâce Nakşibend hazretlerine bağlamaktadır. Sözün kısası, bu gönül dağınıklığının ilâcı, gönlünü Allahu Teâlâ'ya vermiş olanların sohbetidir. Böyle olduğu çok çok bildirilmiştir.

Mevlânâ Muhammed Sıddîk'ın, fakîrler sohbetini bırakarak, ücretle askere gittiği işitildi. Yazıklar olsun, binlerle yazıklar olsun! Bir kimseyi en yüksek makâmdan, en aşağıya düşürmelerine yazıklar olsun! Askerlikte, gönlünü yâ toparlayabilir veyâ toparlayamaz. Toparlayabilirse fenâdır. Eğer toparlayamazsa, dahâ fenâdır. Yâ Rabbî! Bizlere, doğru yolu gösterdikten sonra, kalbimizi kaydırma! Sonsuz rahmetinden bizlere serp! İyilik yapan ancak sensin. Vesselâm.

 

Başa dön

 

120.MEKTUP

Bu mektûp, yine mîr Muhammed Nu’mâna yazılmıştır.

 

Cem’ıyyet sâhiblerinin sohbetinde bulunmak lâzım olduğu bildirilmektedir:

Mîr hazretleri unutmuş olacaklar ki, bir selâm ve bir haber ile hâtırlamıyorlar. Dünyâ hayâtı pek kısadır. Bunu en lüzûmlu şeyde kullanmak gerekir. Bu en lüzûmlu şey de, kalbini toparlamış olanların yanında bulunmaktır. Hiçbir şey sohbet gibi faydalı değildir. Resûlullah'ın “sallallahu aleyhi ve sellem” Ashâbı, sohbet ile, başkalarından dahâ üstün oldular. Peygamberlerden “aleyhimüsselâm” başka herkesten, hattâ Veysel Karânî'den ve Ömer Mervânî'den dahâ üstün oldular. Hâlbuki Veysel Karânî ile Ömer bin Abdul’azîz bin Mervân son dereceye yükselmişler ve sohbetten başka kemâlâtın hepsine varmışlardı. Bunun için, Hazret-i Mu’âviye'nin yanılması, Resûlullah'ın sohbeti bereketi ile, o ikisinin doğru işlerinden dahâ hayırlı oldu. Bunun gibi, Amr ibni Âs'ın yanlış bir işi, o ikisinin şü’ûrlu işinden dahâ üstün oldu. Çünki bu büyükler, Resûlullah'ı görmekle ve melekle birlikte bulunmakla ve vahyi ve mu’cizeleri görmekle, îmânları görerek inanmak oldu. Bu saydığımız üstünlükler, bütün başka üstünlüklerin temelidir, kaynağıdır. Ashâb-ı Kirâmdan başkası bunlara kavuşamamıştır. Veysel Karânî, sohbetin bu üstünlüklerini bilseydi, hiçbir şey onu sohbetten alıkoyamazdı. Bu üstünlüğe kavuşmak için her şeyi bırakırdı. Allahu Teâlâ dilediğine rahmetini saçar. Onun ihsânı boldur. Fârisî beyt tercemesi:

İskender, âb-ı hayâta kavuşamadı,
Ni’mete kavuşmak zorla, zerle olmadı.

Yâ Rabbî! Bu dünyâda bizi O büyüklerin zamânında yaratmadın ise de, Âhirette mahşer meydânında bizi onların arasında bulundur! Peygamberlerin efendisi hürmetine “sallallahu aleyhi ve sellem” bu duâmızı kabûl buyur!

 

Başa dön

 

121.MEKTUP

Bu mektûp, yine Mîr Muhammed Nu’mâna yazılmıştır “kaddesallahu sirrehül’azîz”.

 

Bu yolun yedi adım olduğu ve sevilenlerden birkaçının altıncı adıma eriştikleri bildirilmektedir:

Mîr hazretleri! Bol duâlarımızı okuyunuz! Çok zamândan beri hâllerinizi bildirmediniz. Buradaki fakîrlerden de bir haber almadınız. Allahu Teâlâ'ya hamd ve şükür ederiz ki, bu fakîrlerin hâli çok iyidir. Kısaca, bunlardan az bir şey bildireceğim. Bizleri seven kardeşim! Bu yolun hepsi, yedi adımdır. Sevdiklerimizden bir kısmı, işi altıncı adıma ulaştırdı. Beşinci, dördüncü basamaklarda olanlar da vardır. Üçüncü basamakta olanlar, talebeye ders vermektedirler. Dahâ ilerdekilerin nasıl olduklarını artık anlayınız! Yüksekleri özlemek lâzımdır. Aşağı ve az şeylerle doymamalıdır. Dahâ çok yazmağa vaktimiz olmadı.

 

Başa dön

 

122.MEKTUP

Bu mektûp, molla Tâhir-i Bedahşîye yazılmıştır.

 

Yüksekleri istemek, ele geçenlerle oyalanmamak lâzım olduğu bildirilmektedir:

Mevlânâ Muhammed Tâhir, bizi suçlu görmeyiniz! Mevlânâ Yâr Muhammed göç etmenin sebebini bildirecek. Hindistân yolculuğuna karar verince gidip çoluk çocuktan haber alınsın! Geri kalanı kavuşunca konuşuruz. Huzûr üzere olmak ve uygunsuz kimselerle görüşmemek lâzımdır. Çok uğraşmalı! Ele geçenle oyalanmamalıdır. Fârisî beyt tercemesi:

Cihânı parlatan nûra varmak için adım attık.
Batıyı, yıldızı, lâmbaları arkada bıraktık.

Bu zamân insanların çoğu görünüşe bakmakta ve az bir şeyle oyalanmaktadırlar. Bunlarla birlikte bulunmak, kalbi öldurür. Aslandan kaçar gibi bunlardan kaçmalıdır. Bulunduğunuz yolda ilerlemeğe çalışınız! Rü’yâlara o kadar kıymet vermeyiniz! Çünki, rü’yânın yorumlayacak yerleri pek çoktur. Sakın rü’yâlara, hayâllere bağlanıp kalmayınız! Arabî beyt tercemesi:

Sevgiliye kavuşmak ele geçer mi acabâ?
Yüksek dağlar ve korkunç tehlikeler var arada!

Vesselâm.

 

Başa dön

  

123.MEKTUP

Bu mektûp, yine molla Tâhir-i Bedahşîye yazılmıştır.

 

Bir farzın elden kaçmasına sebep olan nâfile ibâdet, hac bile olsa, hiçbir şeye yaramıyacağı bildirilmektedir:

Akıllı kardeşim. İsmi gibi temiz olan Molla Tâhir'in kıymetli mektûbu geldi. Kardeşim! Hadîs-i şerîfte, (Allahu Teâlâ'nın, bir kulunu sevmemesi, onun faydasız şeylerle uğraşmasından anlaşılır) buyuruldu. Bir farzı yapmayıp, bir nâfile ibâdeti yapmak da, boşuna uğraşmaktır. Bunun için, ne ile vakit geçirdiğimizi incelemeliyiz. Ne ile uğraştığımızı anlamalıyız. Nâfile ibâdet mi, yoksa farz olan ibâdeti mi yapıyoruz? Bir nâfile hac yapmak için bir çok yasaklar, harâmlar işleniyor. İyi düşünmelisiniz! Aklı olana bir işâret yetişir. Size ve arkadaşlarınıza selâm ederim.

Allaha kulluk ederim, taptığım dergâh bir,
Bir lahza ayrılmadım tevhîdden Allah bir!

 

Başa dön

 

124.MEKTUP

Bu mektûp, yine molla Tâhir-i Bedahşîye yazılmıştır.

 

Yolluk bulunması, haccın vücûbünün şartıdır. Yol parası olmadan hacca gitmek, başka vazîfeler yanında vakit gayb etmek olduğu bildirilmektedir:

Kardeşim hâce Muhammed Tâhir-i Bedahşînin kıymetli mektûbu geldi. Allahu Teâlâ'ya hamd ve şükür olsun ki, fakîrleri sevmekte ve bağlanmakta gevşeklik olmamış. Ayrılık günlerinin uzaması buna yol açmamış. Bu hâliniz büyük se’âdetin alâmetidir. Bizi seven kardeşim! Gitmeğe karâr verdiniz ve izin istediniz. Ayrılırken, belki biz de yolda size kavuşuruz demiştik. Bunu çok istedik. Fakat, istihâreler uygun olmadı. Bu yolculuğumuzun câiz olacağı anlaşılmadı. Bunun için, vaz geçtik. Dahâ önce sizin gitmeniz de uygun görülmemişti. Fakat, çok istediğiniz düşünülerek, açıkça men’ edilmedi. Yola çıkmak için, yolluk parası bulunması şarttır. Buna gücü olmayanın hacca gitmesi, boş yere vakit geçirmek olur. Dahâ lüzûmlu işi bırakıp da, farz olmayan işi yapmak uygun olmaz. Bunları size birkaç mektûpta bildirmiştim. Elinize gelip gelmedikleri bilinmiyor. Bizim sözümüz, bu kadardır. Ötesini siz bilirsiniz. Vesselâm.

 

Başa dön

 

125.MEKTUP 

Bu mektûp, Nişâpûrlu mîr Sâlih adına yazılmıştır.

 

Âlem-i sagîr ve âlem-i kebîrin, Allahu Teâlâ'nın isimlerinin ve sıfatlarının görünüşü olduğunu ve Allahu Teâlâ'nın kendisi ile hiçbir münâsebeti bulunmadığını ve yalnız Onun mahlûku olduklarını bildirmektedir:

Yâ Rabbî! Maddenin, basît ve bileşik cisimlerin, küçük âlem denilen insanın ve büyük âlem denilen diğer varlıkların yapısını, hakîkatlerini, doğru olarak bize bildir! Küçük âlem ve büyük âlem, Allahu Teâlâ'nın isimlerinin ve sıfatlarının aynalarıdır. Onun zâtında bulunan şü’ûn ve kemâllerin görünüşleridir. Bu âlemler, kapalı bir hazîne ve örtülmüş bir sır idi. Bunları meydâna çıkarmak istedi. İcmâlden tafsîle getirdi. Ya’nî, bir ağacın her parçası, çekirdekte sıkışık olarak bulunurken, hepsinin ağaç üzerinde ayrı ayrı meydâna gelmesi gibi, her şeyi, ayrı ayrı yarattı. Kendisine ve sıfatlarına alâmet olacak şekilde yarattı. Ya’nî âlemin, hiçbir parçasının, Allahu Teâlâ ile, hiçbir nisbeti, benzerliği yoktur. Yalnız, Onun mahlûkudurlar. İsimlerini, şü’ûnlarını göstermektedirler. Âlemin Allahu Teâlâ ile birleşmiş olduğunu, Onun aynı, benzeri olduğunu, âlemi çevirmiş, âleme sirâyet etmiş, her zerreye girmiş, her şeyle berâber olduğunu zan etmek, Ona olan sevginin, tasavvuf sarhoşluğunun taşkınlığını gösterir. Hâlleri, görüşleri doğru olan tasavvuf büyükleri, ayılmış olduklarından, Allahu Teâlâ'nın, hiçbir bakımdan, bu âleme benzemediğini, yalnız Onun mahlûku olduklarını söyler. Yalnız ilminin, ihâta ve sirâyet ettiğini ve her şeyle berâber olduğunu bilirler. Ehl-i sünnet âlimleri de, böyle söylemektedir. Allahu Teâlâ, o büyüklerin çalışmalarını bol bol mükâfatlandırsın! Sôfiyye-i aliyyeden ba’zısı, Allahu Teâlâ'nın Zâtı, kendisi, bu âlemi kaplamıştır. Bu âlemle berâberdir gibi şeyler söyleyerek, Zât-ı ilâhîyi mahlûklara benzetiyor. Hâlbuki, Zât-ı ilâhînin hiçbir şeye benzemediğine, hattâ zâtında, sıfat bile bulunmadığına inanmaktadırlar. Bunlara çok şaşılır. Sözleri birbirini tutmuyor. Sözlerinin arasını bulmak için, Zât-i ilâhîde mertebeler ayırmak, fayda vermez. Eski felsefecilerin, bozuk fikirlerini, yanlış yollardan isbâta kalkışmalarına benzer. Keşfi doğru olan büyükler “kaddesallahu teâlâ esrârehümül’azîz”, Zât-ı ilâhîyi, hiçbir bakımdan, başkalık göstermeyen (Basît-i hakîkî) olarak bilir. Bundan fazla olanları, isim ve sıfat sayarlar. Fârisî beyt tercemesi:

Sevgilinin ayrılığı, az da olsa, çok acıdır,
Ufak bir kıl bile kaçsa, nâzik gözü pek acıtır.

Yukarıda bildirilenlerin iyi anlaşılması için, şu misâli yazmağı uygun görüyorum: Büyük bir fen adamı, senelerle yaptığı tecrübelerden elde ettiği, kıymetli bilgileri anlatmak için, harf ve sesleri kullanır. Bu harflerin ve seslerin, anlatılan bilgi ve ma’nâlarla hiçbir benzerliği ve berâberliği yoktur. Yalnız onların aynası gibidirler. O kıymetli bilgiler, bunlarla meydâna çıkmaktadır. Bu harfler ve sesler, bu ma’nâların kendileridir demek yanlıştır. Burada ihâta, ma’ıyyet yoktur. Ma’nâlar, saflıkları üzere kalmış, hiç değişikliğe uğramamıştır. Fakat, bu ma’nâlar ile, harf ve sesler arasında, göstermek ve gösterilmek, anlatmak ve anlatılmak bakımından bir bağlılık vardır. Bu bağlılık, ba’zı kimselerin hayâlinde büyüyerek, başka benzerlikler hâtıra gelir. Hakîkatte ise, hiçbir benzerlik yoktur. İşte, bu mes’elede, bu fakîrin anladığı da böyledir. Mahlûkların ayna gibi olduğunu göstermek için, Allahu Teâlâ, bu âlem ile birleşmiştir, berâberdir, aynıdır ve âlemi kaplamıştır gibi şeyler söylemek, tasavvuf sarhoşluğundandır. Zât-ı ilâhînin bu âlemle hiçbir bağlılığı, benzerliği yoktur. Onun sıfatlarını gösterdiği için (Vahdet-i vücûd) desinler veyâ demesinler, varlık ikidir: Birisi, hakîkatte var olan Hak Teâlâ'dır. İkincisi, zıl, gölge gibi olan mahlûklardır. Eski Yunan felsefecilerinden Sofistâiyye [sophiste]lerin sandığı gibi, var olan birdir. Ondan başkası, hep vehim ve hayâldir demek yanlıştır. Fârisî iki beyt tercemesi:

Onu önceden anlayınca sen,
Kendini o yana tâm bağlarsın.

Kimin zıllı olduğunu bilsen,
Gam yemezsin, kalsan veyâ ölsen!

 

Başa dön

 

126.MEKTUP 

Bu mektûp, yine mîr Sâlih Nişâpûrîye yazılmıştır.

 

Tâlibin bâtıl, bozuk ma’bûdlardan kurtulması, hak, doğru ma’bûdu düşünmesi ve hâtırına gelen her şeyi de kovması bildirilmektedir:

Mîr Seyyid kardeşim! Tâlib (Lâ ilâhe) derken, kendi içinde ve dışarda olan bütün bozuk ma’bûdları yok etmesi ve (İllallah) derken, hak ma’bûd olarak fikrine, vehmine gelen şeylerin hepsini de nefy etmesi, kovması lâzımdır. Hak olan bir ma’bûdun yalnız var olduğunu düşünmeli, bundan başka hâtırına hiçbir şey getirmemelidir. Allahu Teâlâ'nın zâtında hiçbir şey ve vücûd ya’nî var olması bile bulunmaz. Onu, vücûddan başka olarak aramak lâzımdır. Ehl-i sünnet âlimleri “Allahu Teâlâ onların çalışmalarına bol bol iyilikler versin!” ne güzel söylemişlerdir. Allahu Teâlâ'nın vücûdu, zâtından başkadır, buyurmuşlardır. Vücûdu zâttan başka bilmemek ve vücûddan başka bir şeyin varlığına inanmamak, kısa görüşlü olmaktır. Şeyh Alâüddevle “kaddesallahu sirrehül’azîz”, (Vücûd âleminin üstünde, Melik-il-vedûd âlemi vardır) demiştir. Bu fakîri vücûd mertebesinden yukarı götürdüklerinde, çok zamân, o hâlde kalmıştım. Zevk ile, vicdân ile kendimi (Mu’attala fırkası)ndan ya’nî sıfatlara inanmayanlardan sanmıştım. Allahu Teâlâ'nın vücûd sıfatını bilmedim. Çünki, vücûd sıfatı geride kalmıştı. Zât mertebesinde vücûdun yeri yoktu. O hâldeki îmânım, îmân-ı taklîdî idi. Tahkîkî değildi. Sözün kısası, insanın hâtırına, hayâline gelen her şey de, kendisi gibi mahlûktur. Mahlûklarından kendisine doğru hiçbir yol açmayan, yalnız Onu anlamaktan âciz olmak, gücü yetememek yolunu açık bırakan Rabbimizi tesbîh ederiz. O her ayıptan, kusûrdan, lekeden uzaktır, temizdir. (Fenâ-fillah) ve (Bekâ-billah) denilen mertebelere varmak, mümkin vâcib olur demek değildir. Böyle şey olamaz. Böyle şeyin olması, hakîkatleri bozmak, birbirine karıştırmak olur. Mahlûk, sonradan yaratılmış olanlar, vâcib olamayacakları, hep var olamayacakları için, vâcibden mümkinin eline geçen şey yalnız Onu anlayamamaktır. Fârisî beyt tercemesi:

Ankâ avlanılmaz, tuzağı topla!
Tuzağa giren, olur yalnız hava.

Çok yüksekleri arayan tâlip, kavuşulamayacak, adı ve nişânı bulunamayacak bir varlığı arar. Birçokları ise, kendilerinden başka olmayan varlığı aramakta, ona yaklaşmağa, berâber olmağa uğraşmaktadır. Fârisî mısra’ tercemesi:

Onlar büyüklerdir, ben de böyleyim yâ Rab!

Geçmişiniz ve geleceğiniz hayırlı olsun!

 

Başa dön

 

127.MEKTUP 

Bu mektûp, molla Safer Ahmed-i Rûmî'ye yazılmıştır.

 

Anaya babaya hizmet, her ne kadar sevâp ise de, hakîkî matlûba kavuşmak yanında, boşuna uğraşmak olur. Hattâ günâh olduğu bildirilmektedir:

Kıymetli mektûbunuz geldi. Buraya gelemediğinizin sebebini yazıyorsunuz. Doğrudur. Şimdiye kadar yaptığınızdan dahâ da çok yapınız. Lâzım olan hizmeti tâm yapamadığınızı düşününüz. Ahkâf sûresinin onbeşinci âyetinde meâlen, (İnsanlara, analarına babalarına ihsân etmelerini söyledik) buyuruldu. Lokmân sûresinin ondördüncü âyetinde meâlen, (Bana ve anana babana şükür et!) buyuruldu. Böyle olmakla berâber, bütün bu iyi işler, hakîkî varlığa kavuşmak yanında boş, faydasız kalırlar. Sulûk konaklarını geçmek yanında lüzûmsuz, boş şeylerdir. (Ebrârın iyilik olarak yaptıkları, mukarrebler yanında günâh olur) sözünü işitmişsinizdir. [Bu sözü, şeyh Ebû Sa’îd-i Harrâz söylemiştir “kaddesallahu sirrehül’azîz”.] Fârisî beyt tercemesi:

Her ne ki güzeldir, Allah sevgisinden başka,
Hepsi câna zehirdir, şeker gibi de olsa!

Allahu Teâlâ'nın hakkı, bütün mahlûkların haklarından dahâ önce gelir. Onların haklarını gözetmek de, Onun emri iledir. Yoksa, Onun hizmetini bırakıp da, başkalarına hizmet etmek kimin elinden gelebilir? Bunun için, başkalarına hizmet etmek, Ona olan hizmetlerden biri olur. Fakat, hizmetler arasında çok fark vardır. Tarlayı surenler ve ekini biçenler de, pâdişâhlara hizmet etmektedir. Fakat, sarâyda olanların yaptıkları hizmetlerin şerefi başkadır. Bunların yanında, tarlayı sürmek ve ekini biçmek gibi şeyler söylemek, suç bile olur. Her işin karşılığı, o işin kıymetine göre ölçülür. Tarla surenler, sabâhtan akşama kadar ter içinde çalışır. Buna karşılık, az bir şey alır. Mukarrebler ya’nî sultâna yakın olanlar ise, her sâatte yüzlerce lira alırlar. Böyle olmakla berâber, bunların bu paralarda hiç gözleri yoktur. Gözleri, gönülleri hep sultândadır. Aralarındaki farkı düşününüz! Ferrûh Hüseyin, oldukça ilerlemektedir. Onun için üzülmeyiniz! Dahâ ne yazayım

 

Başa dön

 

128.MEKTUP

Bu mektûp, hâce Mukîme yazılmıştır.

 

Çok yükseklere erişmeği istemelidir. Ele geçenle doymamak lâzım olduğu bildirilmektedir:

Kıymetli hâce Muhammed Mukîm! Bu uzakta kalmış olanları unutmayınız! Hattâ, uzakta sanmayınız! Hadîs-i şerîfte, (İnsan, sevdiği ile birliktedir) buyuruldu. Bu yolun ucu çok uzundur. Aranılan sevgili, çok yüksektir. Gücümüz, uğraşmamız ise, sonsuz olarak azdır. Erişilen konaklar, aranılanı andıran serâp gibidir. Allah korusun! Bu konakları, yolun sonu sanmaktan, yabancıları aranılan sevgili sanmaktan ve anlaşılabilen şeyleri, anlaşılamayan sanarak, yarı yolda kalmaktan Allahu Teâlâ'ya sığınırız! Çok yüksekleri aramalı, ele geçenlere bağlanıp kalmamalıdır. Verâların verâsını, ötelerin ötesini aramalıdır. Böyle bir istek, böyle çok çalışmak, ancak vazîfe alınan büyüğün “kaddesallahu sirrehül’azîz” teveccühü, dilemesi ile elde edilebilir. Onun teveccühü de, mürîdinin ona olan sevgisi, bağlılığı kadar olur. Bu ise, Allahu Teâlâ'nın öyle bir ni’metidir ki, dilediğine verir. Onun ihsânı pek çoktur.

 

Başa dön

 

129.MEKTUP

Bu mektûp, seyyid Nizâm'a yazılmıştır.

 

İnsanda her şeyin bulunması, onun dağılmasına sebep olmuştur. Yine bu topluluk, onun yükselmesine de sebep olduğu bildirilmektedir:

Kıymetli mektûbunuz geldi. Bütün varlıklardan birer örnek, insanın yapısında vardır. İnsan, kendisinde bulunan her parçadan dolayı bütün varlıklara bağlanmıştır. Onda her varlıktan birer parça bulunması, onun her şeye bağlanmasına ve bunun sonucu olarak, Allahu Teâlâ'dan uzaklaşmasına sebep olmuştur. Çeşitli bağlılıkları sebebi ile, insanın Allahu Teâlâ'dan uzaklığı, her şeyin uzaklığından dahâ çok olmuştur. Her şeyden dahâ çok mahrûm olmuştur. Allahu Teâlâ'nın yardımı ile, kendini bu dağınık bağlılıklardan toparlarsa, yalnız Ona bağlanırsa, büyük kurtuluşa kavuşmuş olur. Böyle yapmazsa, yolunu sapıtmış, çok uzaklara düşmüş olur. İnsan, her şeyi kendisinde topladığı için, varlıkların en üstünü olmuştur. Yine bu topluluğu, onun her şeyden dahâ kötü olmasına yol açmıştır. Bu topluluğundan dolayı, tâm bir ayna olmuştur. Fakat, bu âleme yüz çevirirse, çok lekelenir. Eğer, Allahu Teâlâ'ya dönerse, çok parlak olur. Aynası, her şeyin aynasından dahâ çok gösterir. İnsanın, bu çeşitli bağlantılardan büsbütün kurtulabilmesi, yalnız Allahın resûlü Muhammed Mustafâ'ya nasîb olmuştur “sallallahu aleyhi ve sellem”. Bundan sonra, başka Peygamberler ve Nebîler, derece derece kurtulmuşlardır “salavâtüllahi teâlâ ve teslîmâtühü alâ nebiyyinâ ve aleyhim ve alâ etbâ’ihim ecma’în ilâ yevmiddîn”. Allahu Teâlâ, bizi ve sizi bu bağlantılardan kurtarsın! (Mi’râc gecesinde, gözü Ondan hiç ayrılmadı ve taşkınlık yapmadı) kelimeleri ile Kur’ân-ı kerîmde övülen, Allahın resûlü Muhammed Mustafâ hürmetine “sallallahu aleyhi ve sellem” bu duâmızı kabûl buyursun! Âmîn. Dahâ çok yazmak usandırıcı olur. Vesselâm, vel-ikrâm.
 

Başa dön

 

130.MEKTUP

Bu mektûp, Cemâleddîne yazılmıştır.

 

Çeşitli hâllerin hâsıl olmasına kıymet verilmediği bildirilmektedir:

Hâllerin değişmesi o kadar kıymetli değildir. Kalbe gelenlere ve gidenlere, söylenilenlere ve işitilenlere bağlanmamalıdır. Aranılan şey başkadır. O görülmez, kalp ile müşâhede edilmez. Ondan söz edilmez ve işitilmez. Böyle şeylerden münezzehtir, müberrâdır. Sâlikleri, çocuklar gibi, bu yolun cevizleri ve kozalakları ile oyalarlar. Çok yüksekleri aramalıdır. İş, bunlardan başkadır. Bunlar, hep rü’yâ ve hayâldir. Bir kimse rü’yâda kendini pâdişâh görebilir. Fakat gerçekte pâdişâh değildir. Fakat bu rü’yâ, bir ümîd uyandırır. Nakşibendiyye Tarîkatında, rü’yâlara kıymet verilmez. Şu beyt, onların kitâplarında yazılıdır. Fârisî beyt tercemesi:

Güneşin kölesiyim, yalnız onu anarım.
Geceyi, rü’yâları, hep arkaya atarım.

Hâllerden bir hâl gelir ve geçerse, sevinmeğe ve üzülmeğe değmez. Anlaşılamayan maksadın hâsıl olmasını beklemelidir. Vesselâm.

 

Başa dön

 

131.MEKTUP

Bu mektûp, Hâce Muhammed Eşref-i Kâbilîye yazılmıştır.

 

Hâcelerin yollarının şânını ve bu yolda reform yapanların zararlarını bildirmektedir:

Âlemlerin rabbi olan Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Geçmişlerin ve geleceklerin efendisi olan Muhammed aleyhisselâma ve Onun temiz Âline salât ve selâm olsun! Akıllı kardeşim hâce Muhammed Eşref! Allahu Teâlâ, Evliyâsına “rahmetullahi aleyhim ecma’în” ikrâm ettiği ni’metlerle, seni de şereflendirsin! Hâcelerimizin yolu “kaddesallahu teâlâ esrârehüm” kavuşturan yolların en kısasıdır. Başka yolların sonunda ele geçenler, bu yolun başında olanlara tattırılmaktadır. Bunların (Nisbet)i, ya’nî kavuştukları huzûr, başkalarının nisbetinin üstündedir. Bütün bu üstünlükler, bu yolda sünnete yapışmak ve bid’atden sakınmak bulunduğu içindir. (Ruhsat)ları, ya’nî islâmiyyetin izin verdiği şeyleri de, elden geldiği kadar yapmazlar. Bunlar bâtına yarar görünseler bile, izin vermezler. (Azîmet)le hareket ederler. Ya’nî (Takvâ) üzere hareket ederler. Kalp kazançlarına faydalı görülmese bile, azîmeti elden bırakmazlar. Hâllerin, vecdlerin islâmiyyete uygun olmasına dikkat ederler. Zevkleri, ma’rifetleri islâmiyyet terâzîsi ile ölçerler. Çocuklar gibi, ceviz, kozalak sayılan vecdlere, hâllere aldanıp da, islâmiyyetin güzel cevherlerini elden kaçırmazlar. Tasavvufçuların islâmiyyete uymayan sözlerine aldanıp bağlanmazlar. (Fuss)a kayarak, (Nass)dan ayrılmazlar. Fütûhât-i Medeniyye varken, (Fütûhât-i Mekkiyye)ye dönüp bakmazlar. Hâlleri devâmlıdır. Zamânlarında değişiklik olmaz. Başkalarına şimşek gibi çakıp geçen (Tecellî-i zâtî) bunlara devâmlıdır. Çabuk geçen, gayb olan huzûra kıymet vermezler. Nûr sûresinin, (O yüksek insanlara, ticâret, alış veriş, Allahu Teâlâ'yı unutturmaz) meâlindeki yirmidörduncü âyeti, bunların hâlini bildirmektedir. Fakat herkes, bu büyüklerin tatmış olduğu şeyleri anlayamaz. Bu yolda olan kısa görüşlüler bile, bunların birkaç üstünlüğüne inanmayabilir. Fârisî beyt tercemesi:

Bir câhil, bu büyüklere dil uzatırsa,
Cevâp vermeğe değmez desem iyi olur.

Evet bu yüksek yoldakilerin ba’zısı, son zamânlarda, bu yolda yenilikler yaptılar. Büyüklerin izinden ayrıldılar. Bunların mürîdlerinden çoğu, bu yeniliklerle, tarîkat olgunlaştırıldı sandılar. Hâşâ! Öyle değildir. Ağızlarından çıkan söz çok büyüktür. Bu yeniliklerle, reformlarla, hak yolu yıkmağa, elden kaçırmağa çalışıyorlar. Yazıklar olsun, binlerce yazıklar olsun! Başka yollarda bulunmayan birçok bid’atler, bu yolda meydâna çıkarıldı. Teheccüd namâzını cemâ’at ile kılıyorlar. Gece yarısı, bu namâz için uzaklardan akın akın geliyor, toplanıyorlar. Cemâ’at olup titizlikle kılıyorlar. Hâlbuki bu yaptıkları, mekrûhtur. Hem de, tahrîmen mekrûhtur. Fıkıh âlimlerinden birkaçı, bunun mekrûh olması için duyurulması, i’lân edilmesi şarttır demişler ise de, bunlar da, nâfile namâzı câmi’in bir köşesinde ve en çok üç kişi cemâ’at ile kılabilir, demişlerdir. Üçten çok kimsenin cemâ’at ile kılması, sözbirliği ile mekrûhtur. Bundan başka, teheccüd namâzını onüç rek’at kılıyorlar. Oniki rek’atini ayakta kılıyorlar. İki rek’atta oturarak kılıp, bunu bir rek’at yerine sayıyorlar. Böylece onüç oldu diyorlar. Böyle şey olmaz. Resûlullah'ın “sallallahu aleyhi ve sellem” onüç rek’at kıldığı geceler olmuştur. Onbir, dokuz ve yedi rek’at da kıldığı geceler olmuştur. Fakat, teheccüd namâzlarını vitr namâzı ile birlikte kıldığı için toplamı tek olmaktadır. Bunların dediği gibi, bir rek’at yerine, oturarak iki rek’at kılmak olmamıştır. Resûlullah'ın sünnet-i seniyyesini “alâ sâhibihessalâtü vesselâmü vettehıyye” bilmedikleri ve incelemedikleri için, böyle yanlış şeyler yapıyorlar. Müçtehidlerin de bulunduğu ve âlimlerin çok olduğu şehirlerde böyle bid’atlerin yayılmasına, doğrusu çok şaşılır. Hâlbuki biz fakîrler din bilgilerimize, oralardaki büyüklerin ihsânları ile kavuşmuş bulunuyoruz. İnsanlara her şeyin doğrusunu bildiren ancak Allahu Teâlâ'dır. Fârisî beyt tercemesi:

Az söyledim. Dikkat ettim, kalbini kırmamağa,
Bilirim incinirsin, yoksa sözüm çoktur sana!

Vesselâm.

 

Başa dön 

 

132.MEKTUP

Bu mektûp, molla Muhammed Sıddîk-ı Bedahşîye yazılmıştır.

 

Dünyâya düşkün olanlarla arkadaşlık etmemeli. Dünyânın ne olduğunu iyi bilenlerin sohbetine koşmak lâzım geldiği bildirilmektedir:

Kardeşim! Görünüşe bakılırsa, fakîrlerin sohbetinden sıkıldığınız, zenginlerle arkadaşlık kurduğunuz anlaşılıyor. Çok fenâ yapıyorsunuz. Bugün gözünüz kapalı ise de, yarın açılacaktır. Fakat o zamân, pişmânlıktan başka ele bir şey geçmeyecektir. Haberleşmeliyiz. Ey şaşkın! Senin şu hâlin iki şey olabilir: Zenginlerin arasında iken gönlünü Allahu Teâlâ ile yapabilirsin veyâ yapamazsın. Eğer yapabilirsen fenâdır. Eğer yapamazsan dahâ fenâdır. Eğer yaparsan fenâ olur dedik. Çünki istidrâçtır. İstidrâç iyi görünür. Fakat felâkete götürür. Böyle olmaktan Allahu Teâlâ'ya sığınırız. Onların arasında gönlünü Allahu Teâlâ'ya veremezsen, dahâ fenâ olur dedik. Çünki, Hac sûresinin, (Dünyâda ve Âhirette ziyân ettiler) meâlindeki onbirinci âyetinde bildirilenlerden olursun. Fakîr çöpçüler, koltukta oturan zenginlerden çok iyidir. Bu söze belki inanırsın. Belki de inanmaz, şaşarsın. Fakat, bir gün gelecek inanacaksın. Lâkin, o inanışın faydası olmayacak. Yağlı, tatlı yemeklere ve süslü, modaya uygun elbiseye düşkünlük, seni bu belâya da sürükledi. Fırsat elden dahâ gitmemiştir. İşin doğrusunu düşününüz! Allahu Teâlâ'nın rızâsına, sevgisine engel olanları düşman biliniz! Onlardan kaçınız! Çok sakınınız! Tegâbün Sûresinin, (Çok doğrudur ki, zevcelerinizden ve çocuklarınızdan size düşmân olanlar vardır. Onlardan sakınınız!) meâlindeki ondörduncü âyetini okuyarak gaflet uykusundan uyanmalıdır. Birlikte geçirdiğimiz günlerin haklarını göz önünde tutarak, size bir nasîhat yapıldı. İster dinleyiniz, ister dinlemeyiniz. Önceden de, sizin yersiz davranışlarınızı görerek bu yolda bulunamayacağınızı anlamıştım. Korktuğum başımıza geldi. (İnnâ lillah ve innâ ileyhi râci’ûn). Doğru yolda gidenlere ve Muhammed Mustafânın izinde bulunanlara selâm olsun “sallallahu aleyhi ve sellem”! Yaradılıştaki iyiliği ve uygunluğu görerek, sizden başka şeyler umuyordum. Kıymetli cevherinizi çöplüğe attınız. (İnnâ lillah ve innâ ileyhi râci’ûn).

 

Başa dön

 

133.MEKTUP

Bu mektûp, yine, molla Muhammed Sıddîka yazılmıştır.

 

Fırsatı ganîmet bilmek, vakti kıymetlendirmek lâzım olduğu bildirilmektedir:

Gönderdiğiniz mektûp geldi. Fırsatı ganîmet bilmelidir. Vakitleri çok kıymetli ni’met bilmelidir. Modaya, âdetlere uymakla ele bir şey geçmez. Yalan sözlerden, kaçamak davranışlardan ancak zarar ve ziyân ele geçer. Muhbir-i sâdık, ya’nî hep doğru söyleyici “sallallahu aleyhi ve sellem” (Helekel-müsevvifûn) buyurdu. Ya’nî sonra yaparım diyenler helâk oldular. Bugünkü ömrü vehim ve hayâl için harcetmek ve hayâl olan şeyleri ele geçirmek için, mevcût olanları elden kaçırmak çok çirkin bir iştir. Elde bulunan şeyi, en ehemmiyetli, en kıymetli şey için kullanmak gerekir. Karışık, pis, faydasız şeyler geriye bırakılmalıdır. Hak Teâlâ, mâsivâsı ile ya’nî Ondan başka şeyler ile olan râhatlıktan kurtarmak için, bir parça râhatsızlık versin! Dedikodu ile ele bir şey geçmez. Kalbin selâmetini istemelidir. Asıl lâzım olan işi düşünmeli, lüzûmsuz, faydasız şeylerden tâm kaçmalıdır. Fârisî beyt tercemesi:

Her ne ki güzeldir, Allah sevgisinden başka,
Hepsi câna zehirdir, şeker gibi de olsa.

Habercinin ancak haber vermesi lâzımdır

 

Başa dön

 

134.MEKTUP

Bu mektûp, yine molla Muhammed Sıddîka yazılmıştır.

 

Vazîfeyi geciktirmenin zararlı olduğu bildirilmektedir:

Hak Teâlâ, kendine yaklaştıran derecelerde ölçüsüz yükselmenizi ihsân eylesin! Bizi seven kardeşim! Vakit, keskin bir kılınç gibidir. Yarına çıkacağımız belli değildir. Mühim işleri bugün yapmalı, mühim olmayanları yarına bırakmalıdır. Aklı olan böyle yapar. Doğru düşünen akıl, (Akl-ı mu’âd)dır. (Akl-ı me’âş) değildir. Dahâ ne yazayım? Vesselâm.

 

Başa dön

 

135.MEKTUP 

Bu mektûp, yine, hep iyidüşünen, sâdık olan Muhammed Sıddîka yazılmıştır.

 

Evliyâlık mertebelerini bildirmektedir:

Velâyet,ya’nî evliyâlık, Fenâya ve Bekâya kavuşmak demektir. Bu da, herkes için olur veyâ belli kimseler için olur. Herkes için olan (Mutlak velâyet)tir. Belli kimselere mahsûs olan ise, (Velâyet-i Muhammediyye)dir “alâ sâhibihessalâtü vesselâmü vettehıyye”. Buradaki Fenâ tâmdır. Bekâsı da ekmeldir. Bu büyük ni’mete kavuşmakla şereflenen kimsenin derisi ibâdet için yumuşar. Göğsü islâmiyyet için genişler. Nefsi, itmînân hâsıl ederek Mevlâsından râzı olur. Mevlâsı da, ondan râzı olur. Kalbini sâhibine teslîm eder. Rûhu kurtularak, hakîkî sıfatları  keşf eder. Sırrı, o makâmda, şü’ûn ve i’tibârları müşâhede eder ve bu makâmda, şimşek gibi çakıp hemen gayb olan (Tecelliyât-i zâtiyye)lere kavuşmakla şereflenir.

Hafî denilen latîfesi, tenezzüh, tekaddüs ve kibriyânın kemâli karşısında şaşkına döner. Ahfâsı, anlaşılamayan ve anlatılamayan bir vuslata kavuşur. Arabî mısra’ tercemesi:

Ni’mete kavuşanlara âfiyet olsun!

Bundan anlaşılıyor ki, (Velâyet-i hâssa-i Muhammediyye) “alâ sâhibihessalâtü vesselâmü vettehıyye”, başka velâyetlerin mertebelerine benzemez. Yükselirken de ve inerken de onlardan başkadır. Yükselirken başkadır dedik. Çünki, ahfâ denilen latîfenin Fenâsı ve Bekâsı yalnız bu Velâyet-i hâssada olur. Başka velâyetlerdeki urûc, yalnız hafîye kadardır. Fakat çokları, rûh makâmına kadar veyâ sır makâmına kadar, birkaçı da hafîye kadar yükselir. Herkes için olabilen (Velâyet-i âmme) derecelerinin en sonu, hafî makâmıdır. İnişteki başkalığa gelince, (Velâyet-i hâssa-i Muhammediyye) ile şereflenen Evliyânın, maddeden olan cesetleri de, bu velâyetin derecelerinin kemâllerinden pay alır. Çünki, bunların Peygamberi “sallallahu aleyhi ve sellem” mi’râc gecesi Allahu Teâlâ'nın dilediği makâma kadar, mübârek cesedi ile götürüldü. Cennet ve Cehennem kendisine gösterildi. Kendisine gizli şeyler söylendi. O makâmda Allahu Teâlâ'yı baş gözü ile görmekle şereflendi. Mi’râcların böylesi, bu yüce Peygambere “sallallahu aleyhi ve sellem” mahsûstur. Ona tâm uyan, izinde giden Velîler de, bu husûsî mertebeden serpilen kırıntılara kavuşurlar. Arabî mısra’ tercemesi:

Kerîmlerin sofrasından toprağa da pay düşer.

Böyle olmakla berâber, Allahu Teâlâ'yı dünyâda görmek, yalnız Muhammed aleyhisselâma mahsûstur. Onun ayakları altında bulunan Evliyâya “kaddesallahu teâlâ esrârehümül’azîz” hâsıl olan hâl, görmek değildir. İkisi arasındaki başkalık, bir şeyin kendi ile resmi veyâ kendisi ile gölgesi gibidir. Bunların birbirinden başka olduğu meydândadır.

 

Başa dön 

 

136.MEKTUP 

Bu mektûp, yine, molla Muhammed Sıddîk'a yazılmıştır.

 

İşleri sonraya bırakmanın ve maksada kavuşmak için çalışmayı geciktirmenin zararlı olduğu bildirilmektedir:

Mektûbunuzu getiren yolcu, Ramezân-i şerîfin bereketli son günlerinde geldiği için, Ramazân-ı şerîften sonra cevâp yazabildik. Hân-i Hânân'ın ve hâce Abdullah'ın cevâpları da birlikte gönderildi. Dikkatle okuyunuz! Son olarak askere gidişiniz, bu fakîre uygun görülmedi. Buna sebep ne oldu? Her iş, Allahu Teâlâ'nın dilemesi ile olur. Hak Teâlâ size, her gün geçinecek kadar rızk ihsân ediyordu. Bunu düşünmeli idiniz. Bu ni’mete şükür ederek, kendi işinizi ele almalı idiniz. Bugünkü rızkı, ilerdeki günlerin rızkı için vesîle etmemeli idiniz. Bunun sonu gelmez. Çok ilerisini düşünmek, bu yolda küfür sayılır. Ödünç almaktan kurtulmanız için, Hâcegî'nin bir yol gösterip göstermeyeceği bilinmiyor. Bunda şüpheniz varsa, Hâcegî'ye açıkça yazınız! O da size açıkça cevâp yazar, sağlam söz verirse, bu niyetle gidersiniz. Fakat, bugünün işini yarına bırakmanın ve geciktirmenin ilâcı ne olabilir? Ne yapacaksanız yapınız! Fırsat ganîmettir.
 

Başa dön

 

137.MEKTUP

Bu mektûp, Efganistânlı hâcı Hıdıra yazılmıştır.

 

Namâz kılmak şerefinin yüksekliğini bildirmektedir ki, bunu nihâyete yetişen büyükler anlayabilir:

Kıymetli mektûbunuz geldi. İçindekiler anlaşıldı. İbâdetlerden zevk duymak ve bunların yapılması güç gelmemek, Allahu Teâlâ'nın en büyük ni’metlerindendir. Hele namâzın tadını duymak, nihâyete yetişmeyenlere nasîb olmaz. Hele farz namâzların tadını almak, ancak onlara mahsûsdur. Çünki, nihâyete yaklaşanlara, nâfile namâzların tadını tatdırırlar. Nihâyette ise, yalnız farz namâzların tadı duyulur. Nâfile namâzlar, zevksiz olup, farzların kılınması büyük kâr, kazanç bilinir. Fârisî mısra’ tercemesi:

Bu iş, büyük ni’mettir. Acabâ kime verirler?

Namâzların hepsinde hâsıl olan lezzetten, nefse bir pay yoktur. İnsan bu tadı duyarken, nefsi inlemekte, feryâd etmektedir. Yâ Rabbî! Bu, ne büyük bir rütbedir! Arabî mısra’ tercemesi:

Ni’mete kavuşanlara âfiyet olsun!

Bizim gibi, rûhları hasta olanların, bu sözleri duyması da, büyük bir ni’mettir ve hakîkî sa’âdettir. Fârisî mısra’ tercemesi:

Bâri kalbimize bir tesellî olsun.

İyi biliniz ki, dünyâda namâzın rütbesi, derecesi, Âhirette, Allahu Teâlâ'yı görmenin yüksekliği gibidir. Dünyâda insanın Allahu Teâlâ'ya en yakın bulunduğu zamân, namâz kıldığı zamândır. Âhirette en yakın olduğu da (Rü’yet), ya’nî Allahu Teâlâ'yı gördüğü zamândır. Dünyâdaki bütün ibâdetler, insanı namâz kılabilecek bir hâle getirmek içindir. Asıl maksat, namâz kılmaktır. Sa’âdet-i ebediyyeye ve sonsuz ni’metlere kavuşmanızı dilerim.
 

Başa dön

 

138.MEKTUP

Bu mektûp, şeyh Bahâeddîn-i Serhendî'ye yazılmıştır.

 

Alçak dünyâyı kötülemekte ve dünyâya düşkün olanlardan kaçınmayı bildirmektedir:

Akıllı oğlum! Allahu Teâlâ'nın sevmediği bu dünyânın arkasında koşmamalıdır! Gönlünü hep Allahu Teâlâ'ya bağlamak sermâyesini elden kaçırmamalıdır! Ne sattığını ve buna karşılık neyi aldığını düşünmelidir! Dünyâyı ele geçirmek için Âhireti vermek ve insanlara yaranmak için Allahu Teâlâ'yı bırakmak alçaklık ve ahmaklıktır. Dünyâ ile Âhiret birbirinin zıddıdır, tersidir. İkisinin sevgisi bir kalpte toplanamaz. İkisi bir araya getirilemez. Arabî mısra’ tercemesi:

Din ve dünyâ bir araya gelirse, güzel olmaz!

Bu iki zıttan dilediğini seç ve seçtiğine karşılık kendini sat, fedâ et! Âhiret azâbı sonsuzdur. Dünyâda olanlar çok azdır. Allahu Teâlâ, dünyâyı sevmez, Âhireti sever. Arabî beyt tercemesi:

İstediğin gibi yaşa, bir gün öleceksin!
İstediğini topla, bir gün ayrılacaksın!

Sonunda kadından ve çocuklardan ayrılacaksın. Bunların idâresini Allahu Teâlâ'ya bırak! Bugün, kendini ölmüş bilmelidir. Onların işlerini Allahu Teâlâ'ya bırakmalıdır. Tegâbün Sûresinin onbeşinci [15] ve Enfâl sûresinin yirmisekizinci âyetinde meâlen, (Mallarınız ve çocuklarınız sizlere kesin olarak düşmandır. Onlardan sakınınız) buyuruldu. Bunu iyi anlayınız! Tavşan gibi, gözleri açık uyku ne zamâna kadar sürecek! Bir gün gelip uyanılacak! Dünyâya düşkün olanlarla arkadaşlık etmek, onlarla görüşmek, öldürücü zehirdir. Bu zehirle öldürülen kimse, sonsuz olarak ölür. (Aklı olana bir işâret yetişir) demişlerdir. Biz ise, açıkça ve üzerine düşerek anlatıyoruz. Bunların yağlı, tatlı yemekleri, kalbin hastalığını arttırır. Kalbin iyiliği, hastalıktan kurtulması nasıl düşünülebilir? Sakın! Sakın! Çok sakın! Fârisî beyt tercemesi:

Bildirilmesi lâzım olanı söyledim sana,
Yâ fâydalanırsın, yâ da çarpar kulağına.

Onlarla görüşmekten, arslandan kaçar gibi, hattâ dahâ çok kaçmalıdır. Arslan insanın yalnız cânını alır. Bu da, Âhirette faydalı olur. Dünyâya düşkün olanlarla berâber olmak ise, insanı sonsuz felâkete ve zarara sürükler. Onlarla konuşmaktan, onların lokmalarını yemekten ve onları sevmekten ve onları görmekten sakınmalıdır. Sahîh olan hadîs-i şerîfte, (Zengine, zenginliği için alçaklık gösterenin dîninin üçte ikisi gider) buyuruldu. Onlara karşı yapılan bu alçalmalar ve yaltaklanmalar, onların malları ve makâmları için midir, yoksa değil midir? İyi düşünmek lâzımdır. Malları, mevkîleri için olduğunda hiç şüphe yoktur. Bunun sonu da, dînin üçte ikisinin gitmesidir. Artık Müslümânlık nerede, kurtuluş nerededir? Yağlı lokmaların ve uygunsuz kimselerle düşüp kalkmanın, bu yavrunun kalbinde va’zları dinlemeğe ve nasîhatleri düşünmeğe yer bırakmadığını bildiğim için, bu kadar ağır ve sıkı yazıyorum. Hafîf sözlerle, yumuşak kelimelerle uyanmayacağını biliyorum. Sakın! Onların sohbetinden sakın! Onları görmekten sakın! Allahu Teâlâ yardımcın olsun! Allahu Teâlâ, bizi ve sizi, râzı olmadığı, beğenmediği şeylerden kurtarsın! Mi’râc gecesi, (Gözleri Allahu Teâlâ'dan ayrılmadı) diyerek övülen insanların efendisi hürmetine “sallallahu aleyhi ve sellem” bu duâmızı kabûl buyursun! Âmîn.

 

Başa dön

 

139.MEKTUP

Bu mektûp, Ca’fer beğ Tehânî'ye yazılmıştır.

 

Ehlullaha dil uzatan saygısızları, söz ile, yazı ile kötülemek câiz olduğu bildirilmektedir:

Okşayıcı mektûbunuzu okumakla şereflendik. Allahu Teâlâ size selâmet versin! Fakîrlerin hâlini araştırıyorsunuz. Yakınlığı, uzaklığı hep bir tutuyorsunuz. Saygılı kardeşim! Kureyş kâfirleri uğursuzluklarının, aşağılıklarının, taşkınlıklarının artdığı zamânda, Müslümânları çekiştirici, kötüleyici şeyler uydururlardı. Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem” İslâm şâ’irlerinden birkaçına kâfirleri kötülemelerini emir buyurdu. O şâ’irlerden biri, Resûlullah'ın “sallallahu aleyhi ve sellem” önünde minbere çıktı. Herkese karşı kâfirleri kötüleyen şiirleri okudu. O Server “sallallahu aleyhi ve sellem”, (Bu, kâfirlerin kötülüğünü açığa vurdukça, Rûhul-Kuds bununla berâberdir) buyurdu. İnsanların kötülemesi, incitmesi, aşkın ni’metlerindendir. Yâ Rabbî! Peygamberlerin efendisi hürmetine “sallallahu aleyhi ve sellem” bizleri onlardan eyle! Âmîn.

 

Başa dön

 

140.MEKTUP

Bu mektûp, Muhammed Ma’sûm-i Kâbilî'ye yazılmıştır.

 

Sevenlerin sıkıntılara, üzüntülere dayanmaları lâzım geldiği bildirilmektedir:

Fakîrleri seven kardeşim! Kalbinde sevgi taşıyanların sıkıntı ve üzüntü çekmeleri lâzımdır. Dervîşliği seçenlerin dertlere, sıkıntılara alışması lâzımdır. Fârisî beyt tercemesi:

Seni sevmek, dert ve gam tatmak içindir,
Yoksa, râhat ettirecek şeyler çoktur.

Sevgili, sevenin çok üzülmesini ister. Böylece, kendinden başkasından büsbütün soğumasını, kesilmesini bekler. Sevenin râhatlığı, râhatsızlıktadır. Âşıka en tatlı gelen şey, sevgili için yanmaktır. Sükûnet bulması çırpınmaktadır. Râhatı, yaralı olmaktadır. Bu yolda istirâhat aramak, kendini sıkıntıya atmaktır. Bütün varlığını sevgiliye vermek, ondan gelen her şeyi seve seve kapmak acısını, ekşisini, kaşları çatmadan almak lâzımdır. Aşk içinde yaşamak böyle olur. Elinizden geldiği kadar böyle olunuz! Yoksa, gevşeklik hâsıl olur. Sizin çalışmanız iyi idi. Bunun dahâ artmasını beklerken, azalıverdi. Fakat üzülmeyiniz. Eğer, kendinizi bu duraklamadan kurtarırsanız, eskisinden dahâ iyi olur. Sizi bu dağınıklığa sürükleyen şeylerin, toparlanmanıza da sebep olacaklarını biliniz! Böylece, çalışmanız artar. Vesselâm.

 

Başa dön 

 

141.MEKTUP

Bu mektûp, molla Muhammed Kılıca yazılmıştır.

 

Bu işin temeli Muhabbet ve ihlâs olduğu bildirilmektedir:

Hak Teâlâ, Peygamberlerin efendisi hürmetine “
sallallahu aleyhi ve sellem” size ilerlemek ihsân eylesin! Kalbinizin hâllerinden ara sıra bir şey yazmıyorsunuz ki, nasıl olduğunu bilelim. Ondan da yazınız ki, uzaktan ilgilenmemize sebep olur. Bu işin temeli, sevmek ve sıkı bağlanmaktır. Bir ilerleme anlaşılmıyorsa, üzülmemelidir. Kalbiniz bağlı oldukça, senelerin kazancı bir sâatte ihsân edilebilir. Vesselâm.

Me’ârif ehlini bul, onu dinle!
Böylece Hakdan ere sana eltaf!

 

Başa dön

 

142.MEKTUP

Bu mektûp, molla Abdulgafûr-i Semerkandî'ye yazılmıştır.

 

Bu büyüklerin nisbetinden az bir şeye kavuşulursa, bunu az görmemek lâzım geldiği bildirilmektedir:

Okşayıcı, kıymetli mektûbunuz geldi. Fakîrleri sevmek ve onlarla ilgilenmek, Allahu Teâlâ'nın büyük ni’metlerindendir. Bunun artmasını Hak Teâlâ'dan diler ve umarız. Fakîrlere gönderdiğiniz hediye de geldi. Selâmetiniz için fâtiha okundu. Öğrendiğiniz yolu ve buradan elinize geçen nisbeti ve bunlar üzerinde hiçbir şey yazmamışsınız. Bunlarda gevşeklik olmaktan Allahu Teâlâ korusun! Fârisî beyt tercemesi:

Onun hayâlinin bir ân görünmesi,
Güzellerle bulunmaktan dahâ tatlı.

Bu büyüklerin nisbetinden az bir şey ele geçerse, onu az bilmemelidir. Çünki başkalarının, yolun sonunda kavuşdukları, bu yolun başında ihsân olunur. Fârisî mısra’ tercemesi:

Gülbahçemi gör de, bahârımı anla!

Fakat, bu nisbeti taşıyanlara olan muhabbet ipiniz kuvvetli bağlanmış olunca, bu gevşeklikten dolayı üzülmemelisiniz. Çok kullanılmış olan pardesu gönderildi. Bunu ara sıra giyiniz ve saygı göstererek saklayınız. Çok fâydalar umulur. Bunu abdestli olarak giyiniz ve öylece vazîfenize başlayınız! Kalbinizi tâm toparlayabilirsiniz. Her mektûbunuzda, önce bâtındaki hâllerinizden yazınız! Bâtının hâlleri olmadan, yalnız zâhirin hâllerine kıymet verilmez. Fârisî mısra’ tercemesi:

Her ne olursa olsun, sevgiliden konuşmak dahâ tatlı!

Allahu Teâlâ, bize ve size, mi’râc gecesi gözleri Ondan kaymayan, insanların efendisine “sallallahu aleyhi ve sellem” hem zâhirde, hem bâtında uymak nasîb eylesin! Fârisî mısra’ tercemesi:

İş budur, bundan başkası hiçtir!

Allaha tevekkül edenin yâveri Hak'tır.
Nâ-şâd gönül, bir gün olur, şâd olacaktır.

 

Başa dön

 

 

143.MEKTUP

Bu mektûp, molla Şemseddîne yazılmıştır.

 

Gençliğin kıymetini bilmek, bunu boş yere geçirmemek lâzım olduğu bildirilmektedir:

Fakîrleri seven mevlânâ Şemseddîn! Allahu Teâlâ sizi yükseltsin! Gençlik zamânının kıymetini biliniz! Bunu, oyun ile, faydasız şeylerle geçirmeyiniz! Ceviz ve kozalak gibi faydasız şeyler arkasında gençliğini tüketenler, sonunda pişmân olurlar, âh ederler. Fakat, böyle yapmakla ellerine bir şey geçmez. Hâllerinizi bildiriniz! Beş vakit namâzı cemâ’at ile kılınız! Helâl, harâm olan şeyleri iyi öğreniniz! Bunları birbirine karıştırmayınız! Kıyâmette azâplardan kurtulabilmek, ancak islâmiyyetin sâhibine uymakla olur “sallallahu aleyhi ve sellem”. Geçici lezzetlere, çabuk biten, tükenen dünyâlıklara aldanmamalıdır. Allahu Teâlâ iyi işler yapmağı kolaylaştırsın! Âmîn.

 

Başa dön

 

144.MEKTUP

Bu mektûp, hâfız Mahmûda yazılmıştır.

 

Seyr ve sülûku bildirmektedir:

Allahu Teâlâ, yüksek derecelerde sonsuz ilerlemek nasîb eylesin! İnsanların efendisi ve mi’râc gecesi, Rabbinden ayrılmayan gözlerin sâhibi “sallallahu aleyhi ve sellem” hâtırı için, duâmızı kabûl buyursun! Âmîn. Fârisî mısra’ tercemesi:

Her ne olursa olsun, sevgiliden anlatmak dahâ tatlı!

(Seyr), hareket demektir. (Sulûk), ilerlemek demektir. İkisi de ilmin, bilginin ilerlemesidir. Madde hareketi değildir. (Seyr-i ilallah) demek, aşağı bilgilerden, yüksek bilgilere ilerlemek, ilimde durmadan yükselmektir. Böylece, mahlûklara âit her şey bilindikten sonra, Allahu Teâlâ'nın ilmine kadar varılır. Bu bilgiler başlayınca, mahlûklara âid bilgilerin hepsi unutulur. Bu hâle (Fenâ) denir. (Seyr-i fillah) demek, Allahu Teâlâ'nın isimleri, sıfatları, şü’ûn ve i’tibârâtı ve takdîsâtı ve tenzîhâtı mertebelerinde ilmin ilerlemesi demektir. Böylece anlatılamayan, işâretle bildirilemeyen ve isim verilemeyen, bir şeye benzetilemeyen, kimsenin bilemediği, anlayamadığı mertebeye varılır. Bu seyre (Bekâ) denir. Üçüncü seyre, (Seyr-i anillah-i billah) denir. Bu da, ilmin hareketidir. Yüksek bilgilerden aşağı bilgilere inilir. Böylece, mahlûkları bilmeğe kadar inilir. Bütün vücûb mertebelerinin bilgisi unutulur. Bundan sonra, dördüncü seyr başlar. Buna (Seyr-i eşyâ) denir. Birinci seyrde unutulmuş olan, eşyânın bütün bilgileri, şimdi yavaş yavaş ele geçer. Bu dördüncü seyr, birinci seyrin tersidir. Üçüncü seyr de, ikinci seyrin karşılığıdır.

Seyr-i ilallah ile Seyr-i fillah, velâyeti elde etmek içindir. Çünki (Velâyet), Fenâ ve Bekâ demektir. Üçüncü ve dörduncü seyrler, da’vet makâmını elde etmek içindir. Da’vet makâmı, Peygamberlere mahsûstur “salavâtullahi teâlâ ve teslîmâtühü alâ cemî’ihim umûmen ve alâ efdalihim husûsan”. O Peygamberlerin hepsine ve ayrıca en üstünleri olana, Allahu Teâlâ'nın afv ve selâmları olsun! Peygamberlerin izinde bulunanların en üstünlerine de bu makâmdan bir pay ayırırlar. Yûsuf sûresinin, (Ey sevgili Peygamberim! Onlara de ki, benim yolum budur. Sizi gafletten uyandırarak, Allahu Teâlâ'ya çağırıyorum. Ben ve benim izimde bulunanlar çağırıcıyız) meâlindeki yüzsekizinci âyeti bunu göstermektedir.

İşte tasavvuf yolunun başı ve sonu bunlardır. Bunları, tâlipleri teşvîk ve sâliklerin kıymetlerini bildirmek için yazıyorum. Allahu Teâlâ, doğru yolda olanlara ve Muhammed Mustafâ'nın “sallallahu aleyhi ve sellem” izinde gidenlere selâmet, iyi yolculuk versin!

 

Başa dön 

 

145.MEKTUP

Bu mektûp, molla Abdurrahîm-i Müftî'ye yazılmıştır.

 

Bu yolun büyükleri, yolculuğa Âlem-i emirden başladıkları bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ, bizi ve sizi islâmiyyetin caddesinde bulundursun “alâ sâhibihessalâtü vesselâmü vettehıyye”! Bu duâya âmîn diyen kuluna merhamet eylesin! Bu yolun büyükleri “kaddesallahu teâlâ esrârehüm” bu yolculuğa Âlem-i emirden başlamağı seçmişlerdir. Böyle ilerlerken Âlem-i halk da birlikte geçilmektedir. Başka tarîkatların büyükleri böyle yapmamıştır. Onların yolculuğu, Âlem-i halktan başlamaktadır. Âlem-i halk yolculuğunu bitirdikten sonra, Âlem-i emir yolculuğuna başlarlar ve cezbe makâmına kavuşurlar. Bunun için, bunların yolu, yolların en kısası olmuştur. Başka yolların sonu, bu yolun başında yerleştirilmiştir. Fârisî mısra’ tercemesi:

Gül bahçemi gör de, bahârımı anla!

Bu yüksek yolun talebelerinden birkaçı, yolculuğa Âlem-i emirden başladıkları hâlde, çabuk te’sîri görünmüyor. Cezbenin başlamasında hâsıl olan lezzeti, tatlılığı çabuk duyamıyorlar. Çünki, bunlardaki Âlem-i emir, Âlem-i halktan za’îf olmuştur. Âlem-i emrin bu za’îfliği, cezbenin tadını duymalarını geciktiriyor. Bunların Âlem-i emirleri, Âlem-i halklarından dahâ kuvvetli oluncaya kadar, bu duygusuzluk sürer gider. Âlem-i emirlerini kuvvetlendirmek için, bu yola uygun olan ilâç, idâre ve tasarruf kuvveti tâm olan rehberin tâm tasarrufu ve ilgisidir. Başka yollara uygun olan ilâç ise, nefsin tezkiyesini ve ağır riyâzetleri ve güç mücâhedeleri, islâmiyyete uygun olarak yapmaktır.

Te’sîrin, lezzet duymanın gecikmesi, yaratılıştaki uygunluğun az olmasını göstermez. Yaratılışta tâm uygun oldukları hâlde, bu belâya tutulanlar çoktur. Vesselâm.

 

Başa dön

 

146.MEKTUP 

Bu mektûp, Şerefeddîn-i Bedahşî'ye yazılmıştır.

 

Çok zikir yapmağı nasîhat etmektedir:

Oğlum Şerefeddîn Hüseynin mektûbu geldi. Allahu Teâlâ'ya hamd olsun ki, fakîrleri hâtırlamakla şereflenmektesiniz. Aldığınız vazîfeyi çok yaparak zamânlarınızı kıymetlendiriniz! Fırsatı elden kaçırmayınız. Geçici olan şânlar, şerefler sizi aldatmasın. Dünyâ lezzetleri, hakîkî lezzetlerden mahrûm etmesin. Fârisî beyt tercemesi:

Sana söyleyeceğim hep şudur:
Çocuksun, yol ise korkuludur.

Allahu Teâlâ, bir kulunu gençlikte tevbe etmeğe kavuşturursa ve bu tevbesini bozmaktan korursa, ne büyük ni’met olur. Diyebilirim ki, bütün dünyâ ni’metleri ve lezzetleri, bu ni’metin yanında, büyük deniz yanındaki bir damla su gibidir. Çünki bu ni’met, insanı Allahu Teâlâ'nın rızâsına, sevgisine kavuşturur. Bu ise, dünyâ ve Âhiret ni’metlerinin hepsinin üstüntedir. Âl-i İmrân sûresinin onbeşinci ve Tevbe sûresinin yetmişüçüncü âyetinde meâlen, (Allahu Teâlâ'nın râzı olması ni’meti dahâ büyüktür) buyuruldu. Doğru yolda olanlara ve Muhammed Mustafâ'ya “sallallahu aleyhi ve sellem” uymakla şereflenenlere selâm olsun!

 

Başa dön

 

147.MEKTUP

Bu mektûp, hâce Muhammed Eşref-i Kâbilî'ye yazılmıştır.

Ayrılmak, kavuşmaktan önce midir, değil midir, bildirmektedir:

Hak Teâlâ, Peygamberlerin efendisi hürmetine “sallallahu aleyhi ve sellem” sizi yüksek derecelere kavuştursun! Tarîkat büyüklerinden birçoğu “kaddesallahü teâlâ esrârehüm”, (Ayrılmak, kavuşmaktan önce olur) dedi. Bu büyüklerden başkaları da, (Kavuşmak ayrılmaktan öncedir) dedi. Bir üçüncüsü ise, bir şey diyemedi. Ebû Sa’îd-i Harrâz “kaddesallahü sirreh”, (Ayrılmadıkça, kavuşamazsın ve kavuşmadıkça, ayrılamazsın. Hangisi dahâ öncedir, bilemiyorum) dedi. Bu satırları yazana göre, ayrılmak ve kavuşmak, birlikte olmaktadır. Birbirinden ayrılmaları câiz değildir. Ayrılmaksızın kavuşmak olmaz. Böyle olmakla berâber, bilinmeyen bir şey varsa, kendisi önce olan hangisidir ve hangisi hangisine sebep olmaktadır? Şeyh-ul-islâm-ı Hirevî “kuddise sirruh” ikincisini seçmektedir ve (Onun önce olması dahâ iyidir) demiştir. Evet öyledir. Fakat, ayrılmak öncedir diyenler de, kavuşmanın önce olmasına karşı değildirler. Bunların kavuşmak demeleri, tâm zuhûrdur. Bu mutlak zuhûrun önce olmasına aykırı değildir. Mutlak zuhûr, ayrılmaktan önce olur. Tâm zuhûr da ayrılmaktan sonra olur. Bu anlaşılınca, sözlerin başkalığı, yalnız kelimelerde kalır. Birincisini söyleyenlerin görüşü dahâ keskindir. Az olan şeye kıymet vermemişlerdir. Bu açıklama, zamân bakımından önce olmayı da göstermektedir. Bunu iyi anlamalıdır. Her şeyin doğrusunu bildiren Allahu Teâlâ'dır. Her ne olursa olsun, ayrılmağa ve kavuşmağa mazhar olmalıdır. Çünki, bu iki mertebeye varılmadıkça, Velâyet mertebesi hâsıl olmaz. Birinci mertebeye (Seyr-i ilallah) ile varılır. İkinci mertebeye (Seyr-i fillah) ile varılır. Bu iki seyr temâm olunca, velâyet mertebesine ve kemâle kavuşulur. Herkesin kavuştuğu dereceler başkadır. Tekmîl ve da’vet derecesine kavuşmak için, başka iki seyr dahâ vardır.

Fârisî mısra’ tercemesi:

Bağırdım iki kere, içerde kimse varsa!

Vesselâm.

 Başa dön

 

148.MEKTUP

Bu mektûp, molla Sâdık-ı Kâbilî'ye yazılmıştır.

 

Kendini kavuşmuş sanan, bir şey elde edemez. Büyüklerin rûhlarından fâydalanmaya aldanmamalıdır. Onlar, kendi üstâdının latîfeleridir:

İki mektûbunuz arka arkaya geldi. Birinci mektûp, kavuştuğunuzu, doyduğunuzu bildiriyordu. İkincisi, susuzluğunuzu, boşluğunuzu anlatıyordu. Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Çünki her işin sonuna bakılır. Kendini doymuş sanan, bir şeye kavuşmamıştır. Kendini boş, uzak sanan, kavuşmuş demektir. Size arka arkaya bildirmiştim ki, büyüklerin rûhlarının zâhir olmasına, onların yardım etmelerine, sakın aldanmamalıdır. O büyüklerin sûretleri, kendi üstâdınızın latîfeleridir. O şeklilerde görünmektedir. Tek bir yere bağlanmak şarttır. Çeşitli yerlere bağlanan, bir şey kazanmaz, zarar eder. Size çok söylemiştim ki, sona çabuk kavuşmak için, işe, vazîfeye sıkı sarılmalıdır. Lâzım olan şeyleri bırakarak, lüzûmsuz şeylerle uğraşmak, akla uygun değildir. Fakat siz, kendi görüşünüze uyuyorsunuz. Söz dinlemiyorsunuz. Siz bilirsiniz! Habercinin vazîfesi ancak bildirmektir.

 

Başa dön

 

149.MEKTUP 

Bu mektûp, yine molla Sâdık-ı Kâbilî'ye yazılmıştır.

 

Allahu Teâlâ her şeyi sebeple yaratmakta ise de, belli bir sebebe bağlanmak lâzım olmadığı bildirilmektedir:

Kardeşim molla Muhammed Sâdık! Bütün varlığınızla sebeplere bağlandığınıza şaşılır. Sebepleri yaratan “teâlâ ve tekaddes”, her şeyi sebeplerle yaratmakta ise de, her şey için belli bir sebebe yapışmak doğru değildir. Mısra’ tercemesi:

Bir kapı kapanırsa, üzülme ey gönül, başkası açılır!

Bu kısa görüşlülük, çok uygunsuz kimselerde bulunur. Sizin gibilerde bu hâli görmek pek çirkindir. Biraz kendinize geliniz! Bu kötülüğün derecesini anlayınız! Hem muttakî olmak, hem de Allahu Teâlâ'nın sevmediği şeylerin peşinde koşmak, çok çirkin bir iştir. Bu çirkinliğin, sizin gözünüze güzel görünmesine pek şaşılır. Çok lâzım olan şeyleri, ihtiyâcı giderecek kadar elde etmek için çalışmalıdır. Bütün vakitleri oraya vermek ve bütün ömrü onun arkasında geçirmek, tâm bir ahmaklıktır. Fırsatın kıymetini biliniz! Bu fırsatı, sonu gelmez, lüzûmsuz şeyleri elde etmek için kaçıranlara binlerle yazıklar olsun! Mektûplaşmamız lâzımdır. Habercinin vazîfesi, yalnız haber vermektir. İnsanların dedi-kodularına aldırmayın! Buna üzülmeyiniz! Size sürmek istedikleri lekeler, sizde bulunmadığı için, üzülmeniz doğru değildir. Herkesin kötülediği bir kimsenin iyi olması, çok büyük sa’âdetdir. Fakat, bunun aksi olursa, çok tehlikelidir. Vesselâm.

 

Başa dön

 

150.MEKTUP 

Bu mektûp, hâce Muhammed Kâsım'a gönderilmiştir.

 

Aranılmağa, gönlünü vermeğe lâyık olan ancak Vâcib-ül-Vücûd Teâlâ olduğu bildirilmektedir:

Hâce Muhammed Kâsım kardeşimizin okşayıcı mektûbu geldi. Bizleri sevindirdi. Dünyâ işlerinin bozuk gitmesinden ve hâlinizi toparlayamadığınızdan hiç sıkılmayınız! Çünki dünyâ işleri, üzülmeğe değmez. Bu dünyâda olan her şey geçecek, yok olacaktır. Allahu Teâlâ'nın râzı olduğu şeylerin arkasında koşmak lâzımdır. Güç olsa da, kolay olsa da, bunları yapmağa çalışmalıdır. Aranılacak, gönül verilecek (Vâcib-ül-vücûd)dan, ya’nî hep varlığı lâzım olandan başka hiçbir şey yoktur. Hele sizin gibi kıymetli ve akllı insanların, geçici, yok olucu şeylere gönül vermesi, pek yazık olur. Bununla berâber, bir hizmet ve bir iş için işâret buyurulursa, onu seve seve yaparız. Vesselâm.

 

Başa dön

 

151.MEKTUP 

Bu mektûp, mîr Mü’min-i Belhî'ye yazılmıştır.

 

Hocalarımızın “kaddesallahu teâlâ esrârehüm” yolunun büyüklüğü ve bu büyüklerin kullandıkları (Yâd-i dâşt) kelimesinin ne demek olduğu bildirilmektedir:

Fârisî mısra’ tercemesi:

Her ne olursa olsun, sevgiliden konuşmak dahâ tatlı!

Yüksek hocalarımızın “kaddesallahu teâlâ esrarehüm” yolunda çok söylenilen (Yâd-i dâşt) demek, Zât-i teâlânın devâmlı huzûru, berâberliği demektir. Şü’ûn ve i’tibârât da arada olmaksızın zuhûrudur. Eğer huzûr olup, sonra gayb olursa, ya’nî şü’ûn ve i’tibârât perdeleri aradan kalkar, sonra yine araya girerse, bu büyükler böyle şimşek gibi çakıp hemen gayb olan (Tecellî-i zâtî)ye kıymet vermezler. Yâd-i dâşt, gayb olmayan huzûrdur. Ya’nî, şü’ûn ve i’tibârât perdeleri araya girmeyen, hiç gayb olmayan, devâmlı olan Tecellî-i zâtîdir. Yâd-i dâşt, bu yolun sonunda ihsân edilir. Bu makâmda, tâm olgun Fenâ hâsıl olur. Perdeler hiç araya girmez. Perdeler araya girerse, huzûr kalmaz. Gaybet olur. Buna Yâd-i dâşt denmez. Görülüyor ki, bu büyüklerin şühûdu, tâmdır ve olgundur. Fenânın olgun olması ve bekânın tam olması da, şühûdun olgun ve tâm olmasına bağlıdır. Fârisî mısra’ tercemesi:

Gül bahçemi gör de, bahârımı anla!

 

Başa dön

 

152.MEKTUP

Bu mektûp, nakîb seyyid şeyh Ferîde yazılmıştır.

 

Resûlullah'a itâ’atın, Allahu Teâlâ'ya itâ’at demek olduğu bildirilmektedir:

Cenâb-ı Hak, Nisâ sûresi, yetmişikinci âyetinde, Muhammed aleyhisselâma itâ’at etmenin kendisine itâ’at etmek olduğunu bildiriyor. O hâlde, Onun Resûlüne “sallallahu aleyhi ve sellem” itâ’at edilmedikçe Ona itâ’at edilmiş olmaz. Bunun pek kat’î ve kuvvetli olduğunu bildirmek için, âyet-i kerîmede, (Elbette, muhakkak böyledir) buyurdu ve ba’zı doğru düşünemeyenlerin, bu iki itâ’ati birbirinden ayrı görmelerine meydân bırakmadı. Allahu Teâlâ, yine Nisâ sûresinin, (Kâfirler, Allahu Teâlâ'nın emirleri ile Peygamberlerin emirlerini birbirinden ayırmak istiyor. Yahûdîler diyor ki, biz Mûsâ aleyhisselâma inanırız. Îsâ ile Muhammed aleyhimesselâma inanmayız. Hıristiyanlar ise, yalnız Îsâ aleyhisselâma inanıp, ona hâşâ, Allahu Teâlâ'nın oğlu diyor. Bu inanışları ve dinleri kıymetsizdir. Hepsi kâfirdir. Bunların hepsine Cehennem azâbını, çok acı azâpları hâzırladık) meâlindeki yüzkırkdokuzuncu âyetinde, bu iki itâ’ati ayrı görenlerden şikâyet buyurmaktadır.

Meşâyih-i Kirâmdan birkaçı, aşk sarhoşluğu ve kendinden geçtikleri zamânda, bu iki itâ’atin birbirinden ayrı olduğunu gösteren sözler söylemişlerdir. Birini ötekinden dahâ çok sevdiğini bildirmişlerdir. İşittiğimize göre, sultân Mahmûd-i Gaznevî, bütün Asyâ'ya hâkim olduğu zamânda, Harkan şehrine yakın gelmişti. Adamlarından birkaçını, Harkan'a, Şeyh Ebül-Hasan-i Harkânî hazretlerinin huzûruna göndermişti. Şeyh hazretlerini yanına çağırmıştı. Şeyh hazretleri gelmek istemezse, (Allahu Teâlâ'ya ve Onun Resûlüne ve siz Müslümânlardan olan âmirlere itâ’at ediniz!) meâlindeki âyet-i kerîmeyi kendisine okuyunuz, demişti. Sultânın adamları, şeyh hazretlerinin gelmek istemediğini görerek, bu âyet-i kerîmeyi okudular. Şeyh hazretleri buna karşılık, (Allahu Teâlâ'nın itâ’atine o kadar çok dalmış bulunuyorum ki, Resûle itâ’at etmekten hayâ ediyorum. Âmire itâ’ate vakit nerede?) buyurdu. Şeyh hazretlerinin bu sözü, Allahu Teâlâ'nın itâ’atini, Resûlünün itâ’atinden ayrı bildiğini göstermektedir. Bu söz, doğru yoldan ayrılmış olmanın alâmetidir. Hâlleri doğru olan büyükler, böyle sözler söylemezler. İslâmiyyetin ve tarîkatın ve hakîkatin bütün basamaklarında, Resûlullah'a itâ’atin, Allahu Teâlâ'ya itâ’at olduğunu bilirler. Resûlullah'a itâ’at ile olmayan Allaha itâ’atin, dalâlet, sapıklık olduğuna inanırlar. Yine işitiyoruz ki, Mehene şehrinin şeyhi, şeyh Ebû Sa’îd-i Ebül Hayr ile oturuyordu. Horasandaki seyyidlerin büyüklerinden olan Seyyid Ecel de yanlarında idi. Şü’ûru yerinde olmayan bir meczûb içeri girdi. Şeyh hazretleri, bu meczûbu, şeyh Ecelin üst yanına oturttu. Bu hâl, seyyide ağır geldi. Şeyh hazretleri, seyyide dönerek, (Size olan saygımız, Resûlullah'ı sevdiğimiz içindir. Bu meczûbu ise, Allahu Teâlâ'yı sevdiğimiz için yüksek tutuyoruz) dedi. Allahu Teâlâ'nın sevgisi ile, Resûlullah'ın sevgisini ayırdeden, böyle sözleri de, doğru yolun büyükleri uygun görmezler. Allah sevgisinin, Resûlullah'a olan sevgiden çok olmasının, tarîkat sarhoşluğundan ileri geldiğini bilirler. Böyle sözlerin söylenmesine izin vermezler. Şu kadar var ki, velâyet derecelerinde yükselmiş olanlarda, Allahu Teâlâ'nın sevgisi dahâ çoktur. Peygamberlerin yüksekliğinden bir şeyler edinenlerde ise, Resûlullah'ın sevgisi dahâ çok olmaktadır. Allahu Teâlâ, hepimize, Resûlullaha itâ’at etmek nasîb eylesin! Çünki bu itâ’at, Allahu Teâlâ'ya itâ’at demektir.

 

Başa dön 

 

153.MEKTUP

Bu mektûp, meyân şeyh Müzzammil'e yazılmıştır.

 

Mâ-sivâya köle olmaktan büsbütün kurtulmak, mutlak fenâ ile olduğu bildirilmektedir:

Gönderdiğiniz mektûp geldi. Bütün ni’metleri gönderen Allahu Teâlâ'ya hamd ve şükür olsun ki, kendini arayanları sıkıntı ve üzüntü içinde tutmaktadır. Bu üzüntüyü vererek, kendinden başkası ile râhat etmekten kurtarmaktadır. Fakat, Ondan başka şeylere köle olmaktan büsbütün kurtulabilmek için, mutlak fenâya kavuşmak lâzımdır. Mâ-sivânın gönül aynasındaki görüntülerini büsbütün yok etmek lâzımdır. Hiçbir şey bilmemek ve hiçbir şeyi sevmemek ve Hak Teâlâ'dan başka dilek istek kalmamak lâzımdır. Böyle fenâ hâsıl olmazsa, bir şeye kavuşulmaz. Kendini Hak Teâlâ'dan başka bir şeye bağlı sanmaz ise de, böyle zan etmesi, doğru olmaz. Zan etmekle, işin doğrusu değişmez. Fârisî mısra’ tercemesi:

Bu ni’meti bakalım kime verirler?

Hâllere, makâmlara bağlanmak da, mâ-sivâya gönül vermek demektir. Artık, başka şeylere bağlanmanın ne olacağını düşünmelidir? Fârisî beyt tercemesi:

Küfür olsa da, îmân olsa da, her dilek,
Dosta kavuşmağa engel olurlar hep!

Ayrılığımız uzun surdu. Fırsat, büyük ni’mettir. Arkadaşlarınız, olgun kimseler ise, onlardan izin almakta niçin gecikiyorsunuz? Eğer olgun değillerse, izin almağa ne lüzûm var? Allahu Teâlâ'nın râzı olmasını düşünmek lâzımdır. O râzı olunca, başkaları ister râzı olsunlar, ister olmasınlar. Onlar râzı olmazlarsa, ne çıkar? Fârisî mısra’ tercemesi:

Sevgili râzı olunca, her şey râzı olmuş demektir.

Maksat, dilek, yalnız Hak Teâlâ olmalıdır. Onunla birlikte, her ne olursa olsun güzeldir. Onunla birlikte olmayan her şey, olmaz olsun. Fârisî mısra’ tercemesi:

Yanağım burda iken, sen güle bakıyorsun.

Vesselâm.

 

Başa dön

 

154.MEKTUP 

Bu mektûp, yine meyân şeyh Müzzammil'e yazılmıştır.

 

Kendinden geçmek ve kendinde ilerlemek lâzım geldiği bildirilmektedir:

Hak Teâlâ, kendisi ile bulundursun! Bir ân başkasına bırakmasın! Yâ Rabbî! Bizi kendimize bir ân bırakma! Bırakırsan, helâk oluruz. Dahâ az da bırakırsan, yok oluruz. İnsanın başına belâların gelmesine sebep, kendine düşkün olmasıdır. Kendi kendisinden kurtulursa, Allahu Teâlâ'dan başka şeylere düşkün olmaktan kurtulur. Puta tapanlar, kendilerine tapmaktadırlar. Câsiye Sûresinin yirmiikinci âyetinde meâlen, (Kendi nefsine tapanları gördün mü?) buyuruldu. Fârisî mısra’ tercemesi:

Kendini bırakmak, pek hoş olur ve râhat!

Kendini bırak, bana gel! Kendinden geçmek, farz olduğu gibi, kendinde ilerlemek de lâzımdır. Çünki O, bu yolculukla bulunabilir. Kendinden dışarıda yapacağın yolculukla bulamazsın! Fârisî beyt tercemesi:

Her ne varsa sentedir, yok sanma!
Kör gibi, her yana el uzatma.

(Seyr-i Âfâkî), ya’nî insanın dışındaki yolculuk, insanı uzaklaştırır. (Seyr-i Enfüsî), ya’nî, insanın kendinde yaptığı yolculuk, aranılana kavuşturur. Şühûd arıyor isen, kendindedir. Ma’rifet istiyorsan, kendindedir. (Hayret), ya’nî anlayamayıp şaşırıp kalmak ise, yine kendindedir. İnsanın dışında ayak basacak yer yoktur. Söz nereye uzandı? İyi düşünemeyenler, bu sözümü hulûl veyâ birleşmek sanacak. Böylece doğru yoldan kayacak, dalâlete düşecek. Fârisî mısra’ tercemesi:

Burda hulûl, birleşmek, küfür olur, iyi bil!

Bu makâmlara varmadan, anlamadan önce, bunları düşünmek câiz değildir. Allahu Teâlâ, bizi ve sizi râzı olduğu yolda bulundursun “alâ sâhibihessalâtü vesselâmü vettehıyye”! Hâllerinizi yazınız! Çok faydalı olur. Çeşitli bağlantılarınız var ise de, bunlardan kurtulunuz. Bunlar, yâ varmış, yâ yokmuş, eşit tutunuz! Vesselâm, vel-ikrâm.

 

Başa dön

 

155.MEKTUP

Bu mektûp, yine meyân şeyh Müzzammil'e yazılmıştır.

 

Kendi aslına dönmesini dilemektedir:

Hak Teâlâ, kendi ile bulundursun! Fârisî beyt tercemesi:

Allah'tan başka her neye tapılsa, hepsi hiçtir!
Yazıklar olsun ol kimseye ki, bir hiç iledir!

Cemâziyel-evvel ayının birinci Cum’a günü Dehli şehrini dolaşmakla şereflendik. Muhammed Sâdık da birliktedir. Allahu Teâlâ dilerse, birkaç gün burada kalıp, vatanımıza çabuk döneceğiz. (Vatan sevgisi îmândandır) hadîsi sahîhtir. Zavallı nereye gidecek? Alnı, Allahu Teâlâ'nın irâdesine bağlıdır. Hûd Sûresinin ellialtıncı âyetinde meâlen, (Yeryüzünde yürüyenlerin hepsinin alnından tutucudur) buyuruldu. Nereye kaçılabilir? Zâriyât Sûresinin ellinci âyetinde meâlen, (Allahu Teâlâ'ya koşunuz!) buyuruldu. Ondan, yine Ona kaçınız demektir. Her ne olursa olsun, aslı temel olarak bilmeli, ondan çıkan dalları, ona bağlı bilmeli, asla sarılmalıdır. Fârisî beyt tercemesi:

Her ne ki güzeldir, Allah sevgisinden başka,
Hepsi câna zehirdir, şeker gibi de olsa!

 

Başa dön

 

156.MEKTUP

Bu mektûp, yine meyân şeyh Müzzammil'e yazılmıştır.

 

Ehlullahın sohbetinde bulunmasını dilemektedir:

Kâdîzâde Câlendehr ile gönderdiğiniz mektûp Dehli'de geldi. Elhamdulillah ki, fakîrlere karşı olan sevginiz çoktur. (Buhârî)de ve (Müslim)de bildirilen, (Kişi, sevdiği ile berâberdir) hadîs-i şerîfine göre, onlarla birliktesiniz. Zamân bakımından, Receb ayı yaklaştı ise de, fakat çok uzak görünüyor. Fârisî beyt tercemesi:

Dost ayrılığı, az olsa da, az değildir!
Gözde kıl parçası da olsa, çok görünür.

Hak sâhiplerinin haklarını yerine getirmek için yapmak istediğiniz şeyleri, hemen yapınız. Receb ayına kadar biz de burada kalacağız. Her şeyin doğrusunu ancak Allahu Teâlâ bilir. Her şey Onun huzûruna çıkacaktır. Ömrünüzün birkaç gününü dervîşlerle birlikte geçirmek için uğraşınız! Kehf sûresinin yirmisekizinci âyetinde meâlen, (Rablerine sabâh akşam duâ eden ve Ona kavuşmak isteyenlerle birlikte bulun ve sabreyle! Onlardan başka bir yere bakma!) buyuruldu. Bu âyet-i kerîmede, Hak Teâlâ sevgili Peygamberine Allah adamları ile birlikte bulunmasını emir buyuruyor “sallallahu aleyhi ve sellem”. Büyüklerden biri buyurdu ki, (İlâhî! Dostlarını öyle yaptın ki, onları tanıyan seni buldu. Seni bulmadıkça, onları tanımadı). Allahu Teâlâ, bizi ve sizi, bu yüksek ve şerefli insanları sevmekle rızıklandırsın!
 

Başa dön

 

157.MEKTUP

Bu mektûp, hakîm Abdulvehhâb'a yazılmıştır.

 

Allah adamlarının yanına giden kimsenin, kendini boş bulundurması lâzımdır. Böylece, dolu olarak döner. Her şeyden önce, i’tikâdı düzeltmek lâzım olduğu bildirilmektedir:

İki kere buraya kadar yoruldunuz. İkisinde de çabuk kalktınız. Sohbetin haklarından birkaçını yerine getirmeğe vakit olmadı. Müslümânların bir araya gelmesi, yâ istifâde etmek veyâ fayda vermek içindir. Bu ikisinden biri bulunmayan topluluğun hiç kıymeti yoktur. Din büyüklerinin yanına boş olarak gelmelidir ki, dolmuş olarak dönülebilsin. Onların acıması, ihsânda bulunması için, boş olduğunu bildirmek lâzımdır. Böylece feyiz, ihsân yolu açılır. Dolu gelmek, dahâ doldurarak dönmek iyi olmaz. Çok dolmak, doyduktan sonra, dahâ almak hastalıktan başka bir şey yapmaz. İhtiyâçsızlık, azgınlığa sebep olur. Hâce Nakşibend “kaddesallahu sirreh” hazretleri buyurdu ki, (Önce hastanın yalvarması lâzımdır. Sonra, gönlü kırık olan, ona teveccüh eder). Görülüyor ki, teveccühe, ihsâna kavuşmak için, yalvarmak lâzımdır. Böyle olmakla berâber, ilim öğrenmekte olan bir tâlip gelip, size göndermek için mektûp isteyince, onun böyle gelmesini bir hak sayarak, bu hakkı ödemek lâzım olduğunu düşündüm. Geçmişteki haklarınızı ve şimdiki hakkı karşılamak için, vakit ve hâle göre, birkaç kelime yazarak gönderiyorum. Her şeyin doğrusunu Allahu Teâlâ bildirir. Herkesi doğru yola kavuşturan ancak Odur.

Ey mes’ûd kardeşim! Bize ve size her şeyden önce lâzım olan, i’tikâdı Kitâba ve sünnete uygun olarak düzeltmektir. Doğru yolun âlimlerinin, “Allahu Teâlâ onların çalışmalarına iyi karşılıklar versin!” Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden anladıklarına ve bildirdiklerine uygun olarak i’tikâd etmek lâzımdır. Çünki, Kitâptan ve sünnetten bizim ve sizin anladıklarımızın hiç kıymeti yoktur. Ehl-i sünnet âlimlerinin anladıklarına uymak lâzımdır. Bizim anladıklarımız, Ehl-i sünnet âlimlerinin anladıklarına uymuyor ise, hiç kıymeti olmaz. Çünki her bid’at sâhibi, ve doğru yoldan kayarak dalâlete düşenler, sapık bilgilerini ve bozuk işlerini, Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden anladıklarını ve bu iki kaynaktan çıkardıklarını söylemektedirler. Bu sözleri çok yanlış ve haksızdır.

İkinci olarak hepimize lâzım olan şey, ahkâm-ı şer’iyyeyi öğrenmektir. Ya’nî helâli, harâmı, farzı, vâcibi öğrenmektir.

Üçüncü olarak hepimize lâzım olan şey, bütün işlerimizi, öğrendiklerimize uygun yapmaktır.

Dördüncüsü, kalbin tasfiyesi ve nefsin tezkiyesidir ki, bu ikisi tasavvuf büyüklerine mahsûstur “kaddesallahu teâlâ esrârehüm”.

İ’tikâdı düzeltmeden önce ahkâm-ı şer’iyyeyi öğrenmenin hiç faydası olmaz. Bu ikisi birlikte düzelmedikçe de, ibâdetlerin faydası olmaz. Bu üçü birlikte yapılmadıkça, tezkiye ve tasfiye hiç yapılamaz. Bu dört temel vazîfe, yardımcıları ve tamâmlayıcıları ile birlikte yapılmalıdır. Meselâ, farzlar, sünnetleri ile birlikte yapılmalıdır. Farzların yardımcısı ve tamâmlayıcısı, sünnetlerdir. Bunlardan biri yapılmadıkça, geriye kalan her şey lüzûmsuzdur ve faydasızdır. Böyle lüzûmsuz şeylere, (Mâlâya’nî) denir. Hadîs-i şerîfte, (Bir kimsenin Müslümânlığının güzelliği, mâlâya’nîden kaçması ve lüzûmlu şeyleri yapması ile anlaşılır) buyuruldu. Doğru yolda olanlara ve Muhammed Mustafâ'nın izinde yürüyenlere selâm olsun “sallallahu aleyhi ve sellem”!

 

 Başa dön

 

158.MEKTUP 

Bu mektûp, şeyh Hamîd-i Bingâlî'ye yazılmıştır.

 

Sâliklerin yaratılışlarına göre, yükseldikleri mertebeleri bildirmektedir:

Sâliklerin yaradılışlarına göre, kemâl mertebeleri başka başka olur. Kemâl mertebelerinin dereceleri kemiyet ya’nî sayı bakımından veyâ keyfiyet ya’nî güzellik bakımından veyâ her iki bakımdan da, birbirinden ayrılırlar. Çok kimsenin kemâli, ya’nî yüksekliği, (Tecellî-i sıfâtî) iledir. Başkalarının kemâli (Tecellî-i zâtî) iledir. Her iki tecellînin de çok çeşitleri vardır. Çeşitler birbirlerine benzemezler. Bu tecellîlere kavuşan kimseler arasında da çok başkalık vardır. Çok kimselerin kemâli kalbin selâmeti ve rûhun halâsı iledir. Başkalarının kemâli, bu ikisi ile birlikte, sırrın da şühûdu iledir. Bu üçüncü kemâl ise, bu üçü ile birlikte, hafînin hayreti iledir. Bir dördüncü kemâl dahâ vardır ki, bu dördü ile birlikte, ahfânın kavuşması iledir. Bunlar, Allahu Teâlâ'nın öyle bir ihsânıdır ki, dilediğine verir. Allahu Teâlâ, büyük ihsân sâhibidir. Bu mertebelerin herhangi birisinde kemâl hâsıl olduktan sonra, yâ geriye inilir, yâhut, o makâmda kalınır. Geriye inenler, tekmîl ve irşâd makâmına kavuşur. Allahu Teâlâ'nın kullarını da’vet için, onlara faydalı olmak için, Hak'tan halka dönerler. İkinciler kendilerini gayb ederler. İnsanlardan uzak yaşarlar. Geçmişte ve gelecekte selâmette olunuz!

 

Başa dön 

 

159.MEKTUP 

Bu mektûp, Şerefeddîn Hüseyn-i Bedahşî'ye yazılmıştır.

 

Merhûm babası için sabır dilemektedir:

Başa gelen belâlar, sıkıntılar, her ne kadar acı ve üzücü görünür ise de, bâtına ya’nî kalbe, rûha tatlı gelmektedir. Çünki, beden ile rûh birbirinin zıddı, tersi gibidir. Birine acı gelen, ötekine tatlı olmaktadır. Yaratılışta duygusuz olan, bu ikisinin ters olduğunu ve hâllerini, özelliklerini ayıramaz. Böyle kimseleri hesâba katmıyoruz. Bu sözlerimizi onlar için bildirmiyoruz. A’râf sûresinin yüzyetmişsekizinci âyetinde meâlen, (Onlar, hayvanlar gibidir. Dahâ da aşağıdırlar) buyuruldu.

Fârisî beyt tercemesi:

Kendinden haberi olmayan kimse,
Nerede kaldı başka şeyleri bile?

Bir kimsenin rûhu alçalarak beden mertebesine yerleşse ve Âlem-i emri, âlem-i halkına bağlansa, bu ince bilgileri nasıl anlayabilir? Rûhu kendi makâmına çıkmadıkça ve Âlem-i emri, Âlem-i halkından ayrılmadıkça, bu ma’rifetlerin güzelliğini nasıl görebilir? Bu ni’mete kavuşmak için, ecel-i müsemmâ gelmeden önce olan ölüme kavuşmak lâzımdır. Tarîkat büyükleri “kaddesallahu teâlâ esrârehüm” bu ölüme (Fenâ) adını vermişlerdir. Fârisî beyt tercemesi:

Toprak ol toprak ki, gül bitsin sende,
Topraktan başka yok, kavuşan güle.

Ölüm gelmeden önce ölmeyen kimseyi dertli bilmelidir! Ona geçmiş olsun demelidir!

İyilikle tanınmış olan ve emr-i ma’rûf ve nehy-i münker ibâdetini elden bırakmayan kıymetli babanızın ölüm haberi Müslümânları çok üzdü. Hepimiz, Allah için yaratıldık ve hepimiz Onun huzûruna çıkacağız. Siz oğlumuz sabrederek, bizden önce gidenlere, sadaka ile ve duâ ile ve istiğfâr ederek yardım etmeli, imdâtlarına yetişmelisiniz! Çünki, dirilerin yardımına ölülerin çok ihtiyâcı vardır. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki, (Ölü, suda boğulmak üzere olan biri gibidir. Babasından, anasından, kardeşinden ve arkadaşından gelecek olan bir duâyı hep beklemektedir. Ona bir duâ gelince, dünyâya ve dünyâda olanların hepsine kavuşmaktan dahâ çok sevinir. Allahu Teâlâ, yeryüzünde olanların duâları yardımı ile, kabirde olanlara dağlar gibi rahmet gönderir. Dirilerin ölülere olan hediyesi, onlar için istiğfâr etmektir). Nasîhatların sonuncusu, hep zikir yapmak ve hep Allahu Teâlâ'yı düşünmektir. Çünki, elimizde bulunan zamân çok azdır. Bunu en lüzûmlu yerde kullanmak lâzımdır. Vesselâm.

 

Başa dön

 

160.MEKTUP 

Bu mektûp, kölelerinin en aşağısı olan bu fakîre, ya’nî [(Mektûbât)ın birinci cüz’ünü toplamakla şereflenen] Yâr Muhammed Cedîd-i Bedahşî Talkânî'ye yazılmıştır.

 

Tasavvuf büyüklerinin üç türlü olduğu ve her birinin hâlleri bildirilmektedir:

Tasavvuf büyükleri “kaddesallahu teâlâ esrârehüm” üç türlüdür:

Birincilere göre, âlem, ya’nî bütün varlıklar, Allahu Teâlâ'nın yaratması ile dışarda vardır. Âlemde bulunan her şeyin özelliklerini de Allahu Teâlâ yaratmıştır. İnsanları cisim olarak bilirler, madde olarak bilirler. Bu cismi de, Allahu Teâlâ yaratmıştır derler. Yokluk denizine öyle dalmışlardır ki, ne âlemden haberleri vardır, ne de kendilerinden haberleri vardır. Başkasının elbisesini giymiş kimseye benzerler. Bu elbisenin kendilerinin olmayıp başkasının olduğunu bilirler. Böyle bilmeleri o kadar artar ki, elbiseyi, sâhibinde bilirler, kendilerini çıplak sanırlar. Böyle bir kimseyi (Sekir), şu’ûrsuzluk hâlinden kurtarıp, (Sahv) şu’ûrlu hâle getirirlerse, ya’nî Fenâdan sonra Bekâ ile şereflendirirlerse, elbiseyi kendi üzerinde görür. Fakat, başkasının olduğunu iyi bilir. Çünki önceki Fenâ, şimdi bilgi ile birliktedir. Elbiseye tutulması, bağlılığı hiç kalmamıştır. Bunun gibi, kendi üstünlüklerini, iyiliklerini, elbise gibi başkasının bilirler. Fakat, bu elbiseyi vehimde, hayâlde bilirler. Dışarda elbise yoktur. Kendilerini çıplak sanırlar. Böyle görüşleri, öyle çoğalır ki, vehimdeki elbiseyi de atarlar. Kendilerini çıplak bulurlar. Sekirden kurtulup sahva gelince, vehimdeki elbiseyi de yanlarında bulurlar. Fakat, birinci şahsın Fenâsı tâmdır. Bundan hâsıl olan Bekâsı da dahâ olgundur. Bunu, inşâallahu Teâlâ dahâ sonra açıklayacağız. Bu büyükler, Ehl-i sünnet vel-cemâ’at âlimlerinin “rahmetullahi aleyhim ecma’în” Kitâptan ve sünnetten çıkardıkları ve sözbirliği ile bildirdikleri îmân bilgilerinin hepsine, öylece inanırlar. Kelâm âlimleri ile bunların arasında hiçbir ayrılık yoktur. Kelâm âlimleri, bu bilgileri öğrenerek ve düşünerek bulmuşlar. Bunlar ise, keşf ile, zevk ile anlamışlardır. Bu büyükler, âlemin Allahu Teâlâ'ya hiçbir bakımdan benzerliği, bağlılığı yoktur derler. Nerede kaldı ki, Onun kendisidir veyâ parçasıdır demiş olsunlar. Allahu Teâlâ, Mâliktir, yaratıcıdır, insanlar ise, Onun kullarıdır ve mahlûklarıdır derler. Kendilerini hâl kaplayınca, bu bağlılığı bile unuturlar. Tâm fenâ ile şereflenirler. Tecelliyât-i Zâtiyye'ye kavuşurlar. Sonsuz tecellîlere mazhar olurlar.

Tasavvuf büyüklerinin ikincisi, âleme Hak Teâlâ'nın zıllı, görüntüsü derler. Fakat bunlar da, âlemin dışarda mevcût, var olduğuna inanırlar. Bu varlık, kendi varlıkları değildir. Bir görüntü gibi varlıktır derler. Bu varlıklar, Allahu Teâlâ'nın varlığı ile dışarda mevcûttur derler. İnsan ile gölgesi gibidir. Bir insanın gücü yetse, kendi sıfatlarını, özelliklerini, meselâ bilgisini, gücünü, irâdesini, hattâ acı ve tatlı duymasını, kendi gölgesine de verebilse, meselâ o gölge ateşe rastlarsa acı duysa, aklı olan ve âdetlere uyan bir kimse, o gölgenin sâhibi acı duydu demez. Üçüncü kısım âlimlerinin böyle dediklerini aşağıda göreceğiz. Bunun gibi, insanların kötü işlerinin hiçbirine, Hak Teâlâ'nın işidir denilemez. Meselâ gölge, kendi isteği ile hareket etmiş olsa, gölgenin sâhibi olan kimse, hareket ediyor denilemez. O kimsenin gücü ile ve irâdesi ile hareket ediyor denilebilir. Böylece, mahlûkların işlerini Allahu Teâlâ yaratmaktadır. Kötü şeyleri yaratmak, kötü değildir. Belki kötü şeyleri yapmak ve kesbetmek kötüdür.

Tasavvuf büyüklerinin üçüncüsü, vahdet-i vücûda inanırlar. Hâriçte yalnız bir şey vardır derler. Bu bir varlık, Hak Teâlâ'nın zâtıdır, kendisidir derler. Âlem hâriçte yoktur. İlimde vardır derler. Varlıktan hiçbir koku tatmamıştır derler. Bunlar da, âlemi Hak Teâlâ'nın zıllı bilirler. Fakat, bu zıl olan, görüntü olan varlık his mertebesindedir. Doğrusu dışarda hiçbir şey yoktur derler. Hak Teâlâ'nın zâtında kendi sıfatları ve mahlûkların sıfatları vardır bilirler. Bu sıfatların yukardan aşağı azalma derecelerini, mertebelerini sayarlar. Her mertebede, o bir zâtı, o mertebeye uygun özelliklerde birlikte bilirler. Acıyı, tatlıyı duyan hep odur. Fakat vehimde, histe var olan bu zıl, gölge gibi perdeler arkasında durmaktadır derler. Bunların sözlerinin akla ve islâmiyyete uymayan yerleri çoktur. Böyle yerlere cevâp vermek için çok sıkıntı çekerler. Bunlar da, kavuşmuş ve kavuştukları derecelere göre yükselmiştir. Fakat bunların sözleri, Müslümânların yoldan çıkmalarına sebep olmakta, ilhâd ve zındıklığa sürüklemektedir.

Birinciler en kâmil, çok tâm ve sakatsız ve Kitâba, sünnete uygundurlar. Sakatsızlıkları ve uygunlukları meydânda ise de, olgun ve tamâm olmaları şöyledir ki, insanın varlığının birkaç mertebesi, çok latîf ve maddelikten çok uzak olup, başlangıca benzemekte, oraya tâm bağlılığı bulunmaktadır. İnsandaki, (Hafî) ve (Ahfâ) böyledir. Bunun için, birçokları, sırrın Fenâsına kavuştukları hâlde, bu mertebeleri başlangıçtan ayıramamışlar. Böylece (Lâ ilâhe) derken, bunları yok bilememişler, bunları başlangıç ile karıştırmışlar, birleştirmişler. Kendilerini Hak Teâlâ sanmışlar, dışarda yalnız Hak Teâlâ vardır. Bizim hiç varlığımız yoktur demişler ise de, dışarda çeşitli eserler bulunduğundan, ilimde var olduklarını söylemişlerdir. Yine bundandır ki, (A’yân) ya’nî eşyâ, varlıkla yokluk arasında bir geçittir demişlerdir. Mahlûkların varlıklarının mertebelerinden birkaçının başlangıçtan başka olmadığını görerek, varlıkları lâzımdır diyemedikleri için, varlıkla yokluk arasında geçit olduklarını söylemişlerdir. Böylece, mahlûklara vâciblikden bir şey bulaştırmışlardır. Bu şeylerin, mahlûkların olduğunu, fakat isimde ve görünüşte olsa bile, Vâcibe benzediklerini anlamamışlardır. Bu şeyleri başka bilselerdi ve mahlûkları Vâcibden tâm ayırsalardı, kendilerini Hak Teâlâ olarak hiç görmezlerdi. Âlemi, Hak Teâlâ'dan ayırırlardı. Varlığın bir olduğunu sanmazlardı. Bir kimseden eser bâkî kalmadıkça, kendinden eser kalmadığını bilse bile, kendini Hak bilmez. Bu da, onun kısa görüşlü olmasındandır.

İkinci âlimler, her ne kadar bu mertebeleri de başlangıçtan ayrı gördüler ve (Lâ ilâhe) derken yok bildiler. Fakat, aslın zıl ile olan bağlılığından dolayı, bunların varlıklarının artıklarından bir şey, mevcûd kaldı. Çünki, zıllın asla bağlılığı vardır. Zıl ile aslın başkalığı görüşlerinden gayb oldu.

Birinci âlimler, Peygamberlerin sonuncusuna “sallallahu aleyhi ve sellem” çok bağlı oldukları için, mahlûkların bütün mertebelerini, Vâcibden ayırdılar. Bunların hepsini (Lâ ilâhe) derken yok ettiler. Mahlûkların Vâcib ile hiçbir bağlılığını görmediler. Ona hiçbir benzerlikleri yoktur dediler. Kendilerini, güçsüz, kuvvetsiz bir kul olmaktan başka bilmediler. Onu, kendi sâhipleri ve yaratıcıları olarak bildiler. Kendilerini sâhip sanmak veyâ Onun gölgesi sanmak, bunlara çok ağır gelmektedir. Arabî mısra’ tercemesi:

Her şeyin sâhibine gelen ne, toprağa düşen ne?

Bu büyükler, her şeyi Hak Teâlâ'nın mahlûkları bildikleri için severler. Her şey, gözlerine sevgili görünür. Mahlûkların kendileri gibi, işleri de, Allahu Teâlâ'nın mahlûku oldukları için, hepsine boyun eğer, beğenirler. Hiçbir işi beğenmemezlik etmezler. İslâmiyyetin beğenmediği şeyleri, islâmiyyete uydukları için beğenmezler. Tevhîd-i vücûdî sâhipleri, her şeyi, Hak Teâlâ'ya mazhar oldukları için, hattâ Ondan başka olmadıkları için, sevdikleri ve boyun büktükleri gibi, bu büyükler, Hak Teâlâ'nın mahlûkları oldukları için sever ve teslîm olurlar. Fârisî mısra’ tercemesi:

Yolların nerden ayrıldıklarını iyi gör!

Sevgili az sevilse de, ondan başka olmayan şeyin de, o kadar sevileceğini herkes bilir. Fakat, sevgilinin kullarını, yaptıklarını ve kölelerini sevebilmek için, sevgilinin çok sevilmiş olması lâzımdır. Bu büyüklerin velâyet makâmlarının en sonu olan (Abdiyyet), ya’nî kulluk makâmından tâm payları vardır. Bu seçilmişlerin hâllerinin doğru olduğunu gösteren en kuvvetli delîl, işâret, keşflerinin hepsinin Kitâba ve sünnete ve islâmiyyetin açıkça bildirdiği şeylere tâm uygun olmalarıdır. İslâmiyyetten kıl ucu kadar ayrılmamışlardır. Ey Allah'ımız! Muhammed aleyhisselâm hürmetine “sallallahu aleyhi ve sellem”, bizleri, bu büyükleri sevenlerden ve onlara uyanlardan eyle!

Bu satırları yazan dervîş, önce tevhîd-i vücûdîye inanıyordum. Çocukluğumdan beri tevhîd bilgileri içindeydim. Buna inancım tâmdı. O zamân tevhîd hâllerim de yoktu. Tasavvuf yoluna girince, önce tevhîd yolu açıldı. Çok zamân, bu yolun makâmlarında dolaştım. Bu makâmlara uygun çok bilgiler edindim. Tevhîd-i vücûdî sâhiplerine gelen hâller ve çözülemeyen bilgilerin hepsi, keşflerle ve akıp gelen bilgilerle çözüldüler. Çok zamân sonra, bu dervîşi başka bir nisbet, bağlılık kapladı. Bu nisbet kuvvetlenince, tevhîd bilgileri durdu. Fakat, o bilgileri yine beğeniyordum, inkâr etmiyordum. Böyle uzunca bir zamân geçti. Sonunda, onları beğenmez, inanmaz oldum. Bu mertebenin çok aşağı olduğunu ve zıl makâmlarına yükselmek lâzım geldiğini gösterdiler. Fakat, bu inkârım elimde değildi. Bu makâmdan ayrılmak istemiyordum. Çünki tasavvuf büyüklerinin çoğu, bu makâmda bulunmaktadır. Zıl makâmına yükselince, kendimi, bütün âlemi, zıl, gölge gibi buldum. Yukarıda bildirilen, ikinci âlimler gibi oldum. Önceki makâmdan, buraya çıkardıklarını istemedim. Çünki, vahdet-i vücûdu dahâ yüksek biliyordum. O makâm, buna tâm uygundu. Büyük bir ni’met ve merhamet olarak, (Zıl makâmı)ndan da yukarı götürdüler. Abdiyyet, kulluk makâmına ulaştırdılar. Bu makâmın dahâ olgun olduğu göründü. Yüksekliği anlaşıldı. Önceki makâmlardan pişmân oldum. Tevbe ettim. Bu dervîşi, bu yollardan geçirmeselerdi ve birbirlerinden üstünlüklerini göstermeselerdi, bu makâma getirilmekle alçaldığımı zan edecektim. Çünki önceleri, Tevhîd-i vücûdîden dahâ yüksek makâm yok sanıyordum. Doğruyu açığa çıkaran, Allahu Teâlâ'dır. Doğru yolu gösteren yalnız Odur.

Bu fakîrin mektûplarında ve kitâplarında ve belki her sâlikin sözlerinde bulunan bilgilerin ve ma’rifetlerin, başka başka olması, kavuşulan makâmların başka başka olmalarındandır. Her makâmın bilgileri, ma’rifetleri başkadır. Her hâli bildiren söz başka olur. Görülüyor ki, bilgilerde başkalık, ayrılık yoktur. Ahkâm-ı şer’iyyenin zamânla değiştirilmiş olması gibidir. Bu sözleri, ta’assubla, inât ile karşılamayınız! Sallallahu Teâlâ alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ Âlihi ve Sellem!

 

Başa dön

 

161.MEKTUP

Bu mektûp, molla Sâlih Bedahşî Külâbî'ye yazılmıştır.

 

Tasavvuf yolunda ilerlemek, hakîkî îmâna kavuşmak için olduğu bildirilmektedir:

Sulûk konaklarını geçmek, hakîkî îmâna kavuşmak içindir. Hakîkî îmâna kavuşmak için, önce nefsin itmînân hâsıl etmesi lâzımdır. Nefis mutmainne olmadıkça, kurtuluş olamaz. Nefsin mutmainne olması da, kalbin onu kontrol ve idâre etmesi ile olur. Kalbin nefsi idâre edebilmesi için, başka şeylerle meşgûl olmaması ve Allahu Teâlâ'dan başka hiçbir şeye bağlılığı kalmaması lâzımdır. Kalbin, hiçbir şeye bağlılığı kalmadığının alâmeti, işâreti vardır. Bu da, mâ-sivâyı unutmasıdır. Öyle unutmalıdır ki, Allahu Teâlâ'dan başka herhangi bir şeyi kıl ucu kadar düşünürse, mâ-sivâdan kurtulmamış olur. [(Mâsivâ), bütün mahlûklar demektir.] Kalbi mâ-sivâdan selâmet bulmuş, kurtulmuş olana müjdeler olsun! Kalbin selâmet bulması ve böylece nefsin itmînâna kavuşması için çok çalışmalıdır. Bu, Allahu Teâlâ'nın öyle bir ni’metidir ki, bunu dilediğine verir. Allahu Teâlâ, büyük ihsân sâhibidir. Vesselâm.

Hâşâ zulüm etmez hiç, kullarına Hüdâsı!
Herkesin çektiği, kendi işinin cezâsı!

 

Başa dön 

 

162.MEKTUP

Bu mektûp, hâce Muhammed Sıddîk-ı Bedahşî'ye yazılmıştır.

 

Mübârek Ramazân ayının üstünlüğünü ve Kur’ân-ı kerîmin bu ayda indirildiğini ve hurma ile iftâr etmenin müstehab olduğunu bildirmektedir:

Allahu Teâlâ'nın zâtının şü’ûnâtından biri, kelâm şânıdır. Bu kelâm şânında, zâtın bütün üstünlükleri ve sıfatların bütün şü’ûnları bulunur. Böyle olduğu, önceki mektûplarda bildirilmişti. Mübârek Ramazân ayında da, bütün iyilikler, bütün bereketler bulunur. Her iyilik, her bereket, Allahu Teâlâ'nın zâtından gelmektedir “teâlâ ve tekaddes” ve Onun şü’ûnlarından hâsıl olmaktadır. Her kusûr, her kötülük de, mahlûkların zâtlarından ve sıfatlarından hâsıl olmaktadır. Nisâ sûresinin yetmişsekizinci âyetinde meâlen, (Sana gelen her güzel şey, Allahu Teâlâ'dan gelmektedir. Sana gelen her kötülük de, kendindendir) buyuruldu. Bunun için, bu aydaki iyiliklerin, bereketlerin hepsi, Allahu Teâlâ'nın zâtındaki üstünlüklerden gelmektedir. Bu üstünlüklerin hepsi de, kelâm şânında bulunmaktadır. Kur’ân-ı kerîm, bu kelâm şânının hakîkatinin hepsinden hâsıl olmuştur. Bundan dolayı, bu mübârek ayın, Kur’ân-ı kerîm ile tâm bağlılığı vardır. Çünki, Kur’ân-ı kerîmde bütün üstünlükler bulunmaktadır. Bu ayda da, o üstünlüklerden hâsıl olan bütün iyilikler bulunmaktadır. Bu bağlılıktan dolayı, Kur’ân-ı kerîm bu ayda nâzil oldu. Bekara sûresinin yüzseksenbeşinci âyetinde meâlen, (Kur’ân-ı kerîm, Ramazân ayında indirildi) buyuruldu. Kadir gecesi bu aydadır. Bu ayın özüdür. Kadir gecesi, çekirdeğin içi gibidir. Ramazân ayı da, kabuğu gibidir. Bunun için, bir kimse, bu ayı saygılı, iyi geçirerek bu ayın iyiliklerine, bereketlerine kavuşursa, bu senesi iyi geçerek, hayırlı ve bereketli olur. Allahu Teâlâ, hepimizi bu mübârek ayın iyiliklerine, bereketlerine kavuştursun. Her birimize bundan büyük pay versin!

Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Oruçlu olan kimse, hurma ile iftâr etsin! Çünki hurma bereketlidir). O Server “sallallahu aleyhi ve sellem”, hurma ile iftâr ederdi. Hurmanın bereketli olması şöyledir ki, onun ağacına (Nahle) denir. Bu ağacın yaradılışında, topluluk ve adâlet vardır. İnsanın yaradılışı da böyledir. Bunun içindir ki, Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem” Nahle ağacına, Âdem oğullarının halasıdır dedi. (Halanız olan nahleye saygı gösteriniz! Çünki bu ağaç, Âdem aleyhisselâmın çamurundan kalan artıktan yaratılmıştır) buyurdu. Görülüyor ki, Nahle, Âdem aleyhisselâmın çamurundan yaratılmıştır. Nahleye bereket buyurması, bunda her şeyin bulunduğu için olsa gerektir. Bunun için, nahlenin meyvesi olan hurma yenince, insanın parçası, dokusu olur. Böylece hurmada bulunan her şey, insana da aktarılmış olur. Hurmada bulunan sonsuz üstünlükler, bunu yiyende de bulunur. Hurmayı yiyen herkes böyle olur ise de, oruçlu kimse, iftâr zamânında, şehvetlerden ve dünyânın geçici zevklerinden temiz olduğu için, hurmadan pek çok istifâde eder. Anlattığımız fâydaları dahâ tâm ve dahâ olgun olur. O Server “sallallahu aleyhi ve sellem”, (Mü’minin sahûrunun hurma ile olması ne güzeldir) buyurdu. Bu da belki, hurma insanın dokularına karışınca, insanın hakîkatini tamâmladığı içindir. Oruçlu iken, böyle şey olmadığı için, bunun karşılığı olarak sahûrda hurma yemenin güzel olduğunu bildirmiştir. Hurma yemek, çeşitli yemekleri yemek gibi faydalı olmaktadır. Hurmanın bu bereketi, kendisinde her şey bulunduğu için, iftâr zamânına kadar insanda kalır. Hurmanın bu faydası, ancak islâmiyyete uygun olarak yenildiği, islâmiyyetten kıl ucu kadar ayrılık bulunmadığı zamândır. Tâm fâydasına kavuşmak için, bir ağacın bir meyvesi olarak değil, bildirdiğimiz topluluğunu, bereketini düşünerek yemek lâzımdır. Yalnız bir meyve olarak yenirse, yalnız madde, kalori faydası elde edilir. İşin iç yüzü bilinerek yenirse, bereketine kavuşulup, bâtını da besler. Bereketine kavuşmadan yemek kusûr olur. Fârisî beyt tercemesi:

Çalış, lokmayı kıymetlendir önce!
Ondan sonra, hiç korkma yi, doyunca!

İftârı erken, sahûru geç yapmakta da, bu incelik vardır. Vesselâm.

 

Başa dön 

 

163.MEKTUP

Bu mektûp, esseyyid ve nakîb şeyh Ferîde “rahmetullahi teâlâ aleyh” yazılmıştır.

 

İslâm ile küfrün birbirinin zıddı, tersi olduğunu, İslâm düşmânlarını sevmemeyi bildirmektedir:

Bize çeşitli ni’metleri veren ve Müslümân yapmakla şereflendiren ve Muhammed aleyhisselâmın ümmetinden eylemekle kıymetlendiren Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Dünyâ ve Âhiret sa’âdetlerine, râhatlıklarına kavuşmak ancak ve yalnız, dünyâ ve Âhiretin efendisi, mahlûkların en üstünü, en kıymetlisi olan Muhammed aleyhisselâma uymakla, onun izinden gitmekle ele geçebilir. O yüce Peygambere ve Onun temiz Ehl-i beytine ve Ashâbının hepsine en iyi duâlar ve en üstün selâmlar olsun! Muhammed aleyhisselâma uymak demek, ahkâm-ı islâmiyyeye ya’nî islâmiyyete uymak ve küfrü ve kâfirliği yok etmeğe çalışmaktır. Çünki islâm ile küfür birbirinin zıddıdır, tersidir. Birinin bulunduğu yerde, öteki bulunamaz, gider. Bu iki zıd şey bir arada bulunamaz. Birisine kıymet vermek, ötekini aşağılamak olur. Kur’ân-ı kerîmde, Tevbe sûresinin yetmişüçüncü âyetinde meâlen, (Ey yüce Peygamber! Kâfirlere ve münâfıklara karşı cihâd et! Onlara sert davran!) buyuruldu. Hulk-i azîm sâhibi olan, çok merhametli olan Peygamberine, âfirlerle cihâd etmeyi, onlara karşı sert davranmağı emrediyor. Bundan anlaşılıyor ki, islâma saldıranlara sert davranmak da, hulk-ı azîmdir. İslâma izzet vermek, kıymetini arttırmak için, küfrü ve kâfirleri ya’nî İslâm dînine ve Müslümânlara saldıranları kötülemek, onları aşağı tutmak lâzımdır. Böyle kâfirlere kıymet vermek, onları yüksek tutmak, İslâmiyyeti ve Müslümânları kötülemek, aşağılamak olur. Kâfirlere kıymet vermek demek, onları üstün tutmak, karşılarında eğilmek olmakla berâber, onlarla birlikte bulunmak, konuşmak, görüşmek de, onlara kıymet vermek olur. İslâm düşmanlarından, İslâmiyyete saldıranlardan, köpekten kaçar gibi kaçmak, onların pis ve alçak olduklarını bilmek lâzımdır. İslâm dînine saldıran, bir mevkî, makâm sâhibi ise ve bir Müslümânın bu kimseye bir işi düşerse ve bu işi muhakkak onun yapması îcâb ederse, abdesthâneye gider gibi, işi bitirinceye kadar yanına gidilir. Fakat, yine o alçağa kıymet verecek bir şey söylenmez ve böyle bir hareket yapılmaz. Olgun bir Müslümân, onun yüzünü görmemek için, o işinden bile vazgeçer. Onun zehirli, zararlı sözlerini işitmekten, Cehennemlik yüzünü görmekten kurtulur. Allahu Teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde böyle kâfirlerin kendisine ve sevgili Peygamberine düşmân olduklarını bildiriyor. Allahu Teâlâ'nın ve Onun Resûlünün düşmânları ile düşüp kalkmak, o alçaklarla arkadaşlık etmek büyük cinâyet, çok çirkin bir suç olur. Bu kimselerle görüşmek, arkadaşlık etmek, çeşitli zararlara sebep olur. Bu zararların en küçüğü, insan onların arasında Allahın emirlerini yapamaz. Küfre sebep olan şeylerden kaçınamaz. Bu vazîfeleri yapmağa sıkılır. Arkadaşlarından utanır, çok küçük görünen bu zarar, dikkat edilirse, pek büyüktür. Allahu Teâlâ'nın dînine saldıranlar ile arkadaşlık etmek, onlarla görüşmek, insanı Allahu Teâlâ'ya ve Onun Peygamberine “sallallahu aleyhi ve sellem” düşman olmağa kadar sürükler. Bir kimse, kendini Müslümân sanır. Kelime-i tevhîd okur. İnanıyorum der. Müslümân olduğunu söyler. Hâlbuki kâfirlerle, münâfıklarla görüşerek, konuşarak onun Müslümânlığı, îmânı saf ve temiz kalmaz. Hattâ, büsbütün gider de, farkında bile olmaz. Allahu Teâlâ, hepimizi, nefislerimizin kötülüğünden ve amellerimizin bozuk olmasından korusun!

Fârisî beyt tercemesi:

Zavallı câhil, sanır ki, din adamıdır;
din ile ilgisi, yalnız böyle sanmasıdır.

Hindistân'daki islâm düşmânlarının azgınlarını görüyoruz. Müslümânlarla alay ediyorlar. Müslümânları kötülüyorlar. Ellerine fırsat geçerse, güçleri yeterse, Müslümânlara her işkenceyi yaparlar. Hattâ hepsini öldürürler. Yâhut onları dinden, îmândan ayırırlar. İslâm terbiyesini, ahlâkını, hayâsını, şerefini yok ederler. O hâlde, Müslümânların bu azgın kâfirlere uymamaları, bunlardan sakınmaları, bunlara aldanmamaları, bunun için Allahu Teâlâ'dan hayâ etmeleri lâzımdır. (Hayâ îmândandır) buyuruldu. Müslümân olanın böyle çirkin işlerden sıkılması lâzımdır. İslâm düşmânlarını, Allahın emirleri ile alay edenleri, helâle, harâma aldırış etmeyenleri zararlı bilmelidir. Bunları aşağı tutmalıdır. Bunlara yardımı dokunan her hareketten sakınmalıdır. İslâmiyyet, gayr-i müslim vatandaşlardan cizye denilen verginin alınmasını emretmektedir. Şimdi Hindistân'da kâfirlerden cizye alınmıyor. İslâmiyyetin bu emri unutulmuş oldu. Bunun da sebebi, Hindistân'daki Müslümânların islâm dînini ve Müslümânları yok etmeğe çalışan kâfirlerle sevişmeleri olmuştur. Kâfirlerden cizye alınmasını emretmekten maksat, onları sıkıştırmak, aşağı tutmaktır. O kadar aşağı düşerler ki, cizye vermemek için, kıymetli elbise giyemezler. Süslü eşyâ kullanamazlar. Çok para vermemek için, korkarlar ve titrerler. Müslümânlara ne oldu ki, cizye almağı unuttular. Allahu Teâlâ, kâfirlerin zelîl ve hakîr olmaları için, cizye vermelerini emretti. Böylece, onların aşağı, Müslümânların da üstün, izzetli ve şerefli olmalarını sağladı. Fârisî mısra’ tercemesi:

Kâfirlerin azalması, İslâma kuvvet verir.

Bir kimsenin Müslümân olmasına alâmet, İslâm düşmânlarını tanıması, onlara aldanmaması, sözlerini dinlememesidir. Allahu Teâlâ Kur’ân-ı kerîmde, Tevbe sûresi yirmisekizinci [28] âyetinde kâfirlere (Neces) ya’nî pis dedi. Doksanbeşinci [95] âyetinde de (Rics) buyurdu. Rics de pis demektir. Bunun için, Müslümânların kendileri ile alay eden kâfirleri pis ve zararlı bilmeleri lâzımdır. Böyle bilince, onlarla arkadaşlık yapmazlar, sevişmezler, onlardan sakınırlar. Onlarla birlikte bulunmaktan nefret ederler. Böyle kâfirlerle meşveret etmek, işleri onlara danışıp onların sözü ile hareket etmek, bu din düşmânlarına kıymet vermek olur. Hem de, onları çok yükseltmek olur. Onlardan yardım, şifâ beklemek ve hele onlar vâsıtası ile duâ ve ibâdet etmek boşuna uğraşmaktır. Mü’min sûresinin ellinci âyetinde ve Ra’d sûresinin ondörduncü âyetinde meâlen, (Kâfirlerin duâları ancak dalâlettir) buyuruldu. Ya’nî, İslâm düşmânlarının duâları kabûl olmaz, hiç fayda vermez. Kâfirler, papazlar vâsıtası ile yapılan duâları Allahu Teâlâ hiçbir zamân kabûl etmez. Böyle duâların Müslümânlara faydası olmaz. Yalnız bu sûretle o dinsizlere bir kıymet verilmiş olur. Onlar, duâ ederken, putlarını, Allahın düşmânlarını araya korlar. Onlardan duâ beklemenin kötülüğünün çirkinliğinin nereye kadar uzandığını, Müslümânlığın temelinden yıkılıp, kokusunun bile kalmayacağını buradan anlamalıdır. Büyüklerden biri buyuruyor ki: (Sizden biriniz divâne olmadıkça, tâm Müslümân olamazsınız). Burada (Divâne olmak), islâmiyyeti yaymak için çalışmak, çabalamak ve bu arada kendi faydasını ve zararını hâtırına bile getirmemek demektir. Müslümânlığa dokunmasın da, her ne olursa olsun, olmayan da olmasın! Yeter ki, Müslümânlığa bir zarar olmasın! Müslümânlık demek, Allahu Teâlâ'nın ve Onun Peygamberinin râzı olduğu, beğendiği şeyler demektir. Allahu Teâlâ'nın râzı olduğu şeyden dahâ kıymetli ne olabilir? Allahu Teâlâ'nın Rabbimiz olmasına ve İslâmiyyetin dînimiz olmasına ve Muhammed aleyhisselâmın Peygamberimiz olmasına râzı olduk, sevindik. Fârisî mısra’ tercemesi:

Beni bu yoldan ayırma yâ Rabbî!

Peygamberlerin efendisi olan Muhammed “sallallahu aleyhi ve sellem” hürmetine beni Müslümân olarak yaşat ve Müslümân olarak öldür yâ Rabbî!

Vakit dar olduğu için, bilmesi çok lâzım ve zarûrî olan şeyleri ancak kısaca yazdım, gönderiyorum. Bundan sonra, eğer Cenâb-ı Hak nasîb ederse, bundan dahâ geniş ve uzun yazar, gönderirim.

İslâm ile küfür birbirinin zıddı oldukları, bir arada bulunamayacakları gibi, Âhiret de, dünyânın zıddıdır. Dünyâ ile Âhiret, bir arada bulunamaz. Âhireti kazanmak için, dünyâyı terk etmek lâzımdır. Ya’nî, dünyâya düşkün olmamak lâzımdır. Dünyâyı terk etmek iki türlüdür: Birincisi, mubâh olan şeylerin hepsini de terk edip, yalnız yaşamak için ve dînini korumak için zarûrî lâzım olan mubâhları kullanmaktır. Dünyâyı böyle terk etmek çok kıymetli ve çok faydalı ise de, çok güçtür.

Dünyâyı terk etmenin ikincisi, harâm olan ve şüpheli olan şeylerden sakınmak ve yalnız mubâhları kullanmaktır. Dünyâyı böyle terk etmek de, hele bu zamânda, çok kıymetlidir. Fârisî beyt tercemesi:

Gök, Arşa nazaran pek aşağıdır,
Toprağa göre ise, çok yüksektir.

Hiç olmazsa, bu ikinci şekle göre dünyâyı terk etmelidir. Allahu Teâlâ'nın harâm dediği, yasak ettiği şeylerden sakınmalıdır. Meselâ, erkekler altın ve gümüş eşyâ kullanmamalı ve hâlis ipek kumaştan elbise ve çamaşır giymemelidir. Altın ve gümüş eşyâ sus için muhâfaza olunursa câizdir. Bunları kullanmak harâmdır. Meselâ, bunlarla bir şey içmek, bunlar içinden bir şey yemek, koku ve surme kutuları yaparak kullanmak harâmdır.

Allahu Teâlâ'nın mubâh ettiği, izin verdiği şeylerin çeşidi ve sayısı pek çoktur. Harâm ettiği, yasak ettiği şeyler ise, pek azdır. Mubâhlardaki fayda ve lezzet harâmlardakinden kat kat ziyâdedir. Mubâh işleyenleri Allahu Teâlâ sever. Harâm işleyenleri sevmez. Aklı olan, doğru düşünebilen bir kimse, çabuk geçen bir lezzet için, Allahu Teâlâ'yı gücendirmeği elbette istemez. Hem de, zararlı olan bir lezzeti harâm edince, bu lezzette olan zararsız birçok başka şeyleri mubâh eylemiştir. Allahu Teâlâ, bizi ve sizleri, bu yüce islâm dîninin sâhibinin gösterdiği doğru yoldan ayırmasın!

Helâli, harâmı, ibâdetlerin nasıl yapılacağını, nelere inanılacağını, her türedi, yalancı kimseye sormamalıdır. Kendi aklı ile, görüşü ile,düşüncesi ile konuşan kimse, din adamı değil, din, îmân hırsızıdır. Müslümânların îmânlarını çalar. Bunlar, islâmiyyete açıkça saldıran kâfirlerden dahâ zararlı ve dahâ kötüdür. Bunların sözlerine, kitâplarına, mecmû’alarına aldanmamalıdır. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâplarını okuyan, bilen ve bildiren doğru Müslümânları, Allah adamlarını aramalı, bulmalı; dîni, îmânı, helâli ve harâmı bunlara sormalı, bunların sözlerinden ve yazılarından öğrenmelidir. Kurtuluş yolu budur. İslâmiyyetin dışında olan her şey kıymetsizdir, zararlıdır. İslâmiyyetten ayrılan, dalâlete, felâkete düşer. Allahu Teâlâ hâlimizi, şânımızı ve sonumuzu hayırlı ve selâmetli eylesin! Âmîn.

 

Başa dön

 

164.MEKTUP

Bu mektûp, hâfız Bahâeddîn-i Serhendî'ye yazılmıştır.

 

Allahu Teâlâ'nın feyiz ve ni’metleri, her ân, herkese gelmektedir. Bunları almak ve alamamak arasındaki ayrılık insanlarda olduğu bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ hepimizi, islâmiyyet yolunda bulundursun! Allahu Teâlâ'nın feyizleri, ni’metleri, ihsânları, ya’nî iyilikleri, her ân, insanların iyisine, kötüsüne herkese gelmektedir. Herkese mal, evlât, rızk, hidâyet, irşâd ve selâmet ve dahâ her iyiliği fark gözetmeksizin göndermektedir.

Fark, bunları kabûlde, alabilmekte ve ba’zılarını da alamamak sûretiyle, insanlardadır.

Nitekim güneş, hem çamaşır yıkayan adama, hem de çamaşırlara, aynı şekilde, parlamakta iken, adamın yüzünü yakıp karartır, çamaşırlarını ise beyâzlatır.

İnsanların, Allahu Teâlâ'dan gelen ni’metlere nâil olmamaları, Ondan yüz çevirdikleri içindir. Yüz çeviren, elbette bir şey alamaz. Ağzı kapalı bir kap, Nisân yağmuruna elbette kavuşamaz. Evet, yüz çeviren birçok kimsenin, ni’metler içinde yaşadığı görülüp, mahrûm kalmadıkları zan olunuyor ise de, bunlarda ni’met olarak görülenler, hakîkatte azâp ve felâket tohumlarıdır. Mekr-i ilâhî ile, istidrâç olarak, ya’nî Allahu Teâlâ'nın aldatarak, ni’met şeklinde gösterdiği musîbetlerdir. O kimseleri harâb etmek için ve dahâ ziyâde azıp, sapıtmaları içindir. Nitekim, Mü’minûn sûresinin ellialtıncı âyetinde meâlen, (Kâfirler, mal ve çok evlât gibi dünyâlıkları verdiğimiz için, kendilerine iyilik mi ediyoruz, yardım mı ediyoruz sanıyor. Peygamberime “sallallahu aleyhi ve sellem” inanmadıkları ve dîn-i islâmı beğenmedikleri için, onlara mükâfat mı ediyoruz, diyorlar? Hayır, öyle değildir. Aldanıyorlar. Bunların ni’met olmayıp, musîbet olduğunu anlamıyorlar) buyurulmuştur. O hâlde, Hak Teâlâ'dan yüz çevirenlere verilen dünyâlıklar, hep harâplıktır, felâkettir. Allahu Teâlâ, bizleri, böyle olmaktan korusun! Vesselâm.

 

Başa dön

 

165.MEKTUP

Bu mektûp, nakîb seyyid, şeyh Ferîde “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz” yazılmıştır.

 

İslâmiyyetin sâhibi Muhammed aleyhisselâma uyanları övmekte ve Onun islâmiyyetine uymak istemeyenleri sevmemek, onları düşmân bilmek lâzım olduğu bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ sizi, Kureyş kabîlesinden ve Hâşimî soyundan olan, ümmî ve şerefli Peygamber Muhammed aleyhisselâmın soyundan yapmakla şereflendirdiği gibi, ma’nevî mîrâsına kavuşmakla da şereflendirsin! Bu duâya âmîn diyen kullarını da, kıyâmette acıyarak karşılasın! Âmîn!

Resûlullah'ın soyundan olan, o büyük Peygamberin “sallallahu aleyhi ve sellem” Âlem-i halktaki mallarına vâris olur. Ma’nevî mîrâs ise, Âlem-i emirdeki şeylere kavuşmaktır. Onlar da, îmân, ma’rifet, rüşd gibi ni’metlerdir. Âlem-i halktan olup görünen ni’metlere şükretmek, ma’nevî mîrâsa kavuşmakla olur. Ma’nevî mîrâsa kavuşmak ise, o yüce Peygambere “sallallahu aleyhi ve sellem” tâm uymakla olabilir. Bunun için, Ona tâbi’ olmağa çalışınız! Onun emirlerine sarılınız ve yasaklarından kaçınınız!

Muhammed aleyhissalâtü vesselâma tâm ve kusûrsuz tâbi’ olabilmek için, Onu tâm ve kusûrsuz sevmek lâzımdır. Tâm ve olgun sevginin alâmeti de, Onun düşmânlarını düşmân bilmektir. İslâmiyyeti beğenmeyenleri sevmemektir. Muhabbete (Müdâhene), ya’nî gevşeklik sığmaz. Âşıklar, sevgililerinin dîvânesi olup, onlara aykırı bir şey yapamaz. Aykırı gidenlerle uyuşamaz. İki zıd şeyin muhabbeti bir kalpte, bir arada yerleşemez. Cem’-i zıddeyn muhâldir. İki zıddan birini sevmek, diğerine düşmânlığı îcâb eder. İşi elden kaçırmadan, iyi düşünmelidir. Elden gitmiş olanları da kurtarılabilir. Yarın iş elden çıkınca, pişmânlıktan başka ele bir şey geçmez. Fârisî beyt tercemesi:

Ortalık aydınlanınca olur belli,
Herkesin geceyi, kimle geçirdiği!

Bu dünyâ malları, mülkleri geçicidir ve aldatıcıdır. Bugün senin ise, yarın başkasınındır. Âhirette ele girecekler ise sonsuzdur ve dünyâda iken kazanılır. Bu birkaç günlük hayât, eğer dünyâ ve Âhiretin en kıymetli insanı olan, Muhammed aleyhisselâma tâbi’ olarak geçirilirse, sa’âdet-i ebediyye, sonsuz necât, kurtuluş umulur. Yoksa, Ona tâbi’ olmadıkça, her şey hiçtir. Ona uymadıkça, her yapılan hayır, iyilik burada kalır, Âhirette ele bir şey geçmez. Fârisî beyt tercemesi:

Muhammed “aleyhisselâm”, yüzü suyudur cihânın,
Kapısının toprağı olmayan toprak altında kalsın!

Resûlullah'a “sallallahu aleyhi ve sellem” uymak şerefine kavuşmak için, dünyâda olan her şeyden yüz çevirmek lâzım olmaz. Böyle yapmak çok zor olur. Eğer, farz olan zekât verilir ise, dünyâ mallarının hepsi terk edilmiş demek olur. Böylece insan dünyânın zararından kurtulmuş olur. Çünki, bir malın zekâtı verilince, o mal zarardan kurtulur. Demek ki, dünyâ malını zarardan korumak için ilâç, o malın zekâtını vermektir. Malın hepsini Allah yolunda vermek, elbette dahâ iyi ve faydalı ise de, zekâtını ayırıp, yerine vermek de, bu işi görmektedir. Fârisî beyt tercemesi:

Gökler, Arşa göre elbet alçaktır,
Fakat yer yüzünden pek çok yüksektir.

Demek ki, aklı olan, her işini islâmiyyete uygun yapmak için çok çalışmalıdır. Âlimler, sâlihler gibi, islâmiyyet adamlarının kıymetlerini bilmeli, onlara saygı göstermeli, edepli davranmalıdır. İslâmiyyetin yayılması için, elinden geleni yapmalıdır. Nefislerinin istekleri ardı sıra koşanları, bid’at sâhiplerini adam yerine koymamalı, onları kıymetsiz, aşağı tutmalıdır. Bid’at sâhibine kıymet veren, islâmiyyeti yıkmağa yardım etmiş olur. Allahu Teâlâ'nın düşmanı ve Onun Resûlünün düşmanı olan kâfirleri, kendine düşman bilmelidir. İslâm düşmanlarını aşağı tutmalı, kıymetsiz, rezîl olmaları için uğraşmalıdır. O alçaklara hiçbir zamân ve hiçbir yerde saygı göstermemelidir. Onlarla görüşmemeli, hiç buluşmamalıdır. O düşmanlara hep sert davranmalı, elden geldiği kadar, yüzlerini görmemeli, işe karıştırmamalıdır. Onlara bir iş düşerse, onlarsız olamayacak ise, abdesthâneye gider gibi, istemeyerek ve üzülerek iş bitinceye kadar, yardımları istenebilir. O yüce ceddinizin “sallallahu aleyhi ve sellem” sevgisine kavuşturan, kurtuluş yolu işte budur. Eğer bu yoldan ilerlenmezse, o yüksek huzûra kavuşmak pek güç olur. Bize yazıklar olsun! Arabî beyt tercemesi:

Sevgiliye kavuşmak ele geçer mi acabâ?
Yüksek dağlar ve korkunç tehlikeler var arada!

Dahâ çok yazarak sizi usandırmak istemiyorum. Fârisî beyt tercemesi:

Az söyledim sana, incitmekten sakındım,
sözüm çok ise de, anlatmaktan sıkıldım.

 

Başa dön

 

166.MEKTUP

Bu mektûp, molla Muhammed Emîne yazılmıştır.

 

Dünyânın birkaç günlük hayâtına aldanmamağı ve bu kısa zamânda, çok zikir ederek, kalp hastalığını gidermeğe çalışmak lâzım olduğu bildirilmektedir:

Yavrum! Annenin yavrusuna karşı yaptığı gibi, dahâ ne zamâna kadar kendine böyle titreyeceksin? Dahâ ne güne kadar, nefsin için üzülecek, sıkıntılara düşeceksin? Yakında, elbet öleceksin! O hâlde! Kendini ve herkesi ölmüş bil! Duymaz, kımıldamaz bir taş gibi düşün! Zümer Sûresi, otuzuncu âyetinde meâlen, (Sen elbette öleceksin! Onlar da elbette ölecekler!) buyuruldu. Bu kısa zamânda, yapılması gerekli en mühim şey, çok zikir yaparak, kalbi hastalıktan kurtarmayı düşünmektir. Çabuk biten bu zamânda, Allahu Teâlâ'yı hâtırlayarak, ma’nevî hastalığa ilâç yapmak en büyük vazîfe olmalıdır. Allah'tan başkasına düşkün olan bir gönülden hiç hayır umulur mu? Dünyâya eğilmiş olan rûhtan, nefs-i emmâre dahâ iyidir. Orada, hep kalbin selâmetini isterler. Rûhun, kurtulmuş olmasını ararlar. Biz, kısa görüşlüler ise, hiç durmadan rûhumuzu ve kalbimizi bu dünyâya bağlayacak sebepleri elde etmeyi düşünmekteyiz. Yazıklar olsun! Yazıklar olsun! Ne yapalım? Âl-i İmrân Sûresi, yüzonyedinci âyetinde meâlen, (Allahu Teâlâ onlara zulm etmedi. Onlar, kendilerine zulmediyorlar) buyuruldu. Za’îf olduğunuz için üzülmeyiniz! İnşâallahu Teâlâ sıhhat ve âfiyet bulursunuz. Bu fakîr, sizden ümîtsiz değilim. Fakîrin çamaşırından istemişsiniz. Gömlek gönderildi. Bunu giyiniz ve faydasını bekleyiniz ki, çok bereketlidir. Fârisî beyt tercemesi:

Masal sanana, masal gibi olur,
Kıymet bilene, çok faydalı olur.

Doğru yolda olanlara ve Muhammed aleyhisselâma uyanlara, selâm olsun!

 

Başa dön

 

167.MEKTUP

Bu mektûp, Herdîram-ı Hinde yazılmıştır.

 

Allahu Teâlâ'ya ibâdet etmeyi ve kendi yaptığı tanrılara tapınmaktan sakınmayı dilemektedir:

İki mektûbunuz geldi. İkisinde de, bu fakîrleri sevdiğiniz, bunlara sığındığınız yazılı idi. Bir kimseye bu devleti ihsân ederlerse ne büyük ni’met olur. Fârisî beyt tercemesi:

Bildirmesi lâzım olanı söyledim sana!
İster kıymetini bil, istersen darıl bana.

İyi dinle ve iyi anla ki, bizim ve sizin ve hattâ her şeyin, yerlerin, göklerin, yüksekliklerin, alçaklıkların yaratanı, varlıkta durduranı birdir. Nasıl olduğu anlaşılamaz. Benzeri ve ortağı yoktur. Şekli ve görünüşü olmaz. Baba, çocuk değildir. Onun gibi, Ona benzer bir şey düşünülemez. Onun bir şey ile birleşmesi, bir şeyde bulunmasını düşünmek çok çirkin olur. Bir yerde bulunması, bir yerde görünmesi olamaz. Onda zamân yoktur. Zamânı O yaratmıştır. Bir yerde değildir. Her yeri O yaratmıştır. Hep var idi. Varlığının başlangıcı yoktur. Hep vardır. Varlığının sonu olmaz. Her iyilik ve yükseklik Onda vardır. Hiçbir kusûr ve aşağılık Onda olamaz. İşte bunun için, ma’bûd olmağa, tapınmağa hakkı olan yalnız Odur. Tapınmağa lâyık olan ancak Odur. Hindûların Râm ve Kerşen denilen putları, Onun yarattığı şeylerden zavallı iki dânesidir. Her ikisinin de anası ve babası var idi. Râm, Ceretin oğlu ve Lekne'nin kardeşi idi. Sîtanın kocası idi. Râm, kendi çoluk çocuğunu koruyamamıştı. Başkalarını nasıl koruyabilir? İyi düşünmek lâzımdır. Câhillere uymamalıdır. Yerleri gökleri yaratana, Râm ve Kerşen gibi isimler takanlara milyonlarca yazıklar olsun! Bunların hâli, büyük bir pâdişâha, aşağı bir çöpçünün ismini takanlara benzemektedir. Râm ile Rahmanı aynı şey sanmak, ne akılsızlıktır? Yaratan, yarattığı ile bir olur mu? Anlaşılamayan bir şey, bilinen şeylere benzetilemez. Onlarla birleşemez. Râm ve Kerşen yaratılmadan önce, âlemlerin yaratanına Râm ve Kerşen denilmiyordu. Bunlar yaratıldıktan sonra, ne oldu ki, o eşsiz olan ulu Allaha, Râm ve Kerşen denildi? Râm ve Kerşenin isimleri, yerlerin, göklerin sâhibinin adı sanıldı! Olamaz, olamaz, hiç olamaz! Gelip geçmiş olan, yüzyirmidörtbine yakın Peygamberlerin hepsi “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” insanları, yalnız bir yaratana ibâdet etmeğe çağırdılar. Ondan başkasına tapınmağı yasak ettiler. Bütün Peygamberler, kendilerinin âciz birer mahlûk olduklarını söylediler. Allahu Teâlâ'nın büyüklüğünden, kuvvetinden korkarlar ve titrerlerdi. Hindûların tapındıkları kimseler ise, herkesin, kendilerine tapınmasını istediler. Kendilerini ma’bûd olarak tanıttılar. Bir yaratanın varlığına inanıyorlardı. Fakat, Onu kendilerine hulûl etmiş, kendileri ile birleşmiş sanıyorlardı. Bunun için, herkesin kendilerine tapınmasını istiyorlardı. Kendilerine tanrı diyorlardı. Her kötülüğü yapıyorlardı. Tanrı, her istediğini yapar ve yarattığı şeyleri istediği gibi kullanır diyorlardı. Bunlar gibi, dahâ nice bozuk ve saçma sözleri vardı. Kendileri sapıtmış, başkalarını da saptırmışlardı. Peygamberler “sallallahu aleyhi ve sellem” böyle değildiler. Başkalarına yasak ettikleri kötülüklerden kendileri de en çok sakınırlardı. Kendilerinin de, herkes gibi insan olduklarını söylerlerdi. Fârisî mısra’ tercemesi:

Yollardaki ayrılığı gör! Nerden nereye?

 

Başa dön

 

168.MEKTUP 

Bu mektûp, hâce Emkenegî hazretlerinin oğlu hâce Muhammed Kâsıma “kaddesallahu sirrehümel’azîz” yazılmıştır.

 

Ebû Bekr-i Sıddîk'ın yolunun yüksekliği bildirilmekte, bu yolu bozanlardan acı acı şikâyet edilmektedir:

Bütün varlıkların yaratanı olan Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Peygamberlerin en üstününe “sallallahu aleyhi ve sellem” bizden salât ve selâm olsun! O yüce Peygamberin temiz Âline ve Ashâbının hepsine iyi duâlar olsun! Meşâyih-ı Kirâmın yüksek soyundan olan ve Evliyânın bizlere kıymetli yâdigârı bulunan, siz mübârek evlâda bu yandan çok duâlar eder ve sonsuz saygılarımızı sunarız. Sizlere kavuşmak arzûmuzu arz ederiz. Arabî beyt tercemesi:

Sevgiliye kavuşmak, ele geçer mi acabâ?
Yüksek dağlar ve korkunç tehlikeler var arada.

Yüksek bilginize sunarız ki, bu kıymetli yolun üstünlüğü ve bu yolun büyüklerinin yüksekliği, sünnete yapıştıkları ve bid’atlerden kaçındıkları içindir. Bunun içindir ki, bu yüksek yolun büyükleri, yüksek sesle zikir etmekten bile sakınmışlardır. Kalp ile sessiz zikir etmeği emir buyurmuşlardır. Şarkı, kasîde, ilâhî gibi şeyler okumağı, raks, dans etmek gibi oyunları ve Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem” efendimiz ve dört halîfesi “rıdvânullahi aleyhim” zamânlarında olmayan vecd ve tevâcüd, ya’nî kendinden geçmek, şu’ûrsuz hareket ve sözleri yasak etmişlerdir. O büyükler zamânlarında bulunmayan halvet ya’nî yalnız başına kalmak ve erba’în ya’nî kırk gün bir yere kapanıp çile çıkarmak yerine, insanlar arasında, kalbini Allah ile bulundurmak sa’âdetine kavuşmuşlardır. Sünnete yapışarak, çok kıymetli şeyler elde etmişlerdir. Bid’atden sakınarak, yüksek derecelere kavuşmuşlardır. Bunun için, başka yoldan ilerleyenlerin, en son ele geçirdikleri şeyler, bu büyüklere, dahâ başlangıçta verilmiş, bunların yolu, bütün yollardan üstün olmuştur. O büyüklerin sözleri, kalp hastalıklarına ilâçtır. Onların, acıyarak bakışları ma’nevî hastalıklara şifâdır. Talebelerini bir bakışla, dünyâ ve Âhirete düşkün olmaktan kurtarırlar. Çok kıymetli, yüksek himmetleri, yardımları; sevenleri, kötülüklerden, ma’nevî çukurlardan çıkararak, ilâhî ni’metlere kavuşturur. Fârisî iki beyt tercemesi:

Nakşibend büyükleri öyle, kılavuzdur,
Ki, yolcularını gizlice kavuşturur.

Kuvvetli mıknâtıs gibi, sevdiklerinden,
Halvet ve çile fikrini çeker, attırır.

Fakat şimdi, bu yol ele geçmez olmuştur. Örtülmüş, görünmez olmuştur. Bu yolda olduklarını söyleyenler, o büyüklerin izlerinden ayrılmış, o büyük ni’metleri elden kaçırmışlardır. Her yere baş vurmakta, kıymetli cevherlere arka çevirip, birkaç saksı parçası ile oyalanmaktadırlar. Çocuklar gibi, taş toprakla oyalanmaktadırlar. Sıkıntılarından, şaşkınlıklarından, o büyüklerin yollarını unutmuşlardır. Kimisi, bağırarak zikir etmekte, kimisi şarkılarla, kasîde okumakla ve oynamak, zıplamakla vakit geçirmektedir. Halk arasında, Allahu Teâlâ'yı hâtırlayamadıklarından, kırk gün bir yere kapanıp halvet yapıyorlar. Dahâ çok şuna şaşılır ki, bu bid’atleri yaparken, o mübârek yolu kuvvetlendirdiklerini, olgunlaştırdıklarını sanıyorlar. Bu yıkıcılıklarına, ta’mîr ve onarım diyorlar. Allahu Teâlâ, bunlara akıl ve insâf versin! Bu yolun büyüklerinin, yüksekliklerinin kokusunu bunlara duyursun! Nûn Sûresindeki ve Sâd Sûresindeki âyet-i kerîmeler hürmeti için, sevgili Peygamberi ve onun temiz Âli hâtırı için “sallallahu aleyhi ve sellem” bunları gaflet uykusundan uyandırsın! Böyle asılsız ve uydurma şeyler, buralarda yayılmıştır. Öyle olmuş ki, büyüklerin yolu büsbütün örtülmüştür. Önüne gelen, reform yapmış, yenilikler ortaya çıkarmış, eski, ana yol unutulmuştur. Bu acıklı hâli görerek, içim sızlıyor. Bu çöküntüyü, yüksek kapınızdaki hizmetçilerinize duyurmak istedim. Böylece, yüreğimdeki sıkıntıyı gidermeyi düşündüm. Bilemiyorum ki, o yüksek evlâdın hizmetinde, nasıl kimseler bulunmaktadır? Mübârek meclisinizde ne çeşit adamlar yer almaktadır? Fârisî beyt tercemesi:

Ciğeri yakan düşünceden gözüme uyku girmedi:
Acabâ o sevgilim, geceyi kimin ile geçirdi?

Allahu Teâlâ, mübârek zâtınızı “rahmetullahi aleyh” bu belâların hepsinden korusun! Bu bozuk ve yıkıcı akıntının, o şerefli kapınızdan içeri sızmasını önlesin!

Muhterem efendim! Bu yüksek yola reformlar, sapıklıklar, öyle sokuldu ki, bize karşı olanlar, eğer, bu yol bid’at yoludur, baştan başa sapıklıktır deseler yeri vardır. Gece, teheccüd namâzını büyük cemâ’at ile kılıyorlar. Bu bid’atin, sünnet olan terâvîh gibi, câmi’lerde yapılmasına çalışıyorlar. Bunu büyük bir ibâdet sanıyorlar. Herkesi böyle yapmağa çağırıyorlar. Bilmiyorlar ki, nâfile namâzları cemâ’at ile kılmanın mekrûh olduğunu fıkıh âlimleri bildirmiştir “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”. Allahu Teâlâ, o âlimlerin çalışmalarına bol bol iyilikler versin! Âlimlerden birkaçına göre, nâfile namâzların cemâ’at ile kılınması mekrûh olmak için, herkese duyurmak, herkesi çağırmak şartdır. Câmi’in bir köşesinde cemâ’at ile kılmak mekrûh olmaz demişlerdir. Cemâ’at üç kişiden çok olursa mekrûh olacağını söz birliği ile bildirmişlerdir. Bundan başka, teheccüd namâzını onüç rek’at kılıyorlar. Oniki rek’atini ayakta kılıyorlar. İki rek’at da oturarak kılıyorlar. Bu iki rek’at, bir rek’at yerine geçer diyorlar. Oturarak kılınan namâzın sevâbı, ayakta kılınan namâz sevâbının yarısı olur sanıyorlar. Böyle bilmeleri ve böyle yapmaları da, sünnete uygun değildir. Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem” onüç rek’at kıldı ise de, bunun üç rek’atı vitir namâzı idi. Vitir namâzı üç rek’at olduğu için teheccüd namâzı tek rek’at oldu. Yoksa bunların zan ettikleri gibi değildir. Fârisî beyt tercemesi:

Sakındım lâfı uzatmaktan, iki gözüm!
Kalbini kırmayayım, yoksa, çoktur sözüm.

Ne kadar şaşılır ki, Ehl-i sünnet âlimlerinin en çok bulunduğu Mâverâünnehir'de, böyle bid’atler değer kazandı ve bu cins bid’atler meydâna çıktı. Hâlbuki, biz fakîrler islâmiyyet bilgilerini, o büyüklerin hareketlerinden almaktayız. Allahu Teâlâ doğruyu bildiricidir. Allahu Teâlâ bizi ve sizi Peygamber efendimizin “sallallahu aleyhi ve sellem” islâmiyyeti caddesinden ayırmasın ve bu duâya âmîn diyene Allahu Teâlâ merhamet eylesin!

 

Başa dön 

 

169.MEKTUP 

Bu mektûp, şeyh Abdussamed-i Sultânpûrî'ye gönderilmiştir.

 

Mürşid-i kâmil ne zamân ve niçin lâzım olduğu bildirilmektedir:

Âlemlerin rabbi olan Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Peygamberlerin en üstününe “sallallahu aleyhi ve sellem” ve Onun temiz Âl ve Ashâbına bizden selâmlar ve duâlar olsun!

Lütûf ve ihsân ederek gönderdiğiniz kıymetli mektûp geldi. Bizi çok sevindirdi. Bir şey soruyorsunuz. Yavrum! Her şeyden önce istenilecek şey ve en çok aranılacak şey, Allahu Teâlâ'ya kavuşturan yolu bulmaktır. Fakat insan, önce dünyâ işlerine dalmış, birçok ihtiyâçlarına sarılmış olduğundan pek kirli, çok aşağıdır. Allahu Teâlâ ise, her bakımdan yüksek ve kusûrsuzdur. Ondan feyiz gelmesi ve gelen feyizlerin, ma’rifetlerin alınması için verici ile alıcı arasında bir bağlantı, bir yakınlık yoktur. Bunun için, bu yolu bilen ve gören bir kılavuz elbette lâzımdır. Bu kılavuzun, hem alıcı ile, hem verici ile bağlantısı olması şarttır. Ancak böyle olursa, aracılık yapabilir. Alıcı, vericiye yaklaştıkça, kılavuz kendini aradan çekmeğe başlar. Tâlip ya’nî alıcı, matlûba tâm bağlanınca, rehber aradan büsbütün kalkar. Tâlibi, matlûba, aracı olmadan kavuşturur. Bunun içindir ki, başlangıçta ve yolda iken, aranılan şey, rehberin aynasından başka hiçbir yerde görülemez. Sona erenlere, rehberin aynası olmadan, matlûb kendini gösterir. Vasl-ı uryânî hâsıl olur. Bu zamân, pîr araya girerse, başını keserim denilmesi, sersemce, aptalca bir sözdür. Doğru yolda olanlar, böyle konuşmazlar. Edepsizlik etmezler. Her istediklerini pîrin bereketinde ararlar ve bulurlar. Vesselâm.

Başa dön

 

170.MEKTUP

Bu mektûp, şeyh Nûra yazılmıştır.

 

Allahu Teâlâ'nın emirlerini yapmak ve yasaklarından sakınmak lâzım olduğu gibi, insanların haklarını gözetmek ve onlarla iyi geçinmek de lâzım olduğu bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Onun seçtiği, sevdiği kullarına selâmlar olsun! Ey akıllı kardeşim! Allahu Teâlâ'nın emirlerini yapmak ve yasaklarından kaçmak lâzım olduğu gibi, insanların haklarını ödemek ve onlarla iyi geçinmek de lâzımdır. (Allahu Teâlâ'nın emirlerini büyük bilmek ve Onun yarattıklarına acımak lâzımdır) hadîs-i şerîfi, bu iki hakkı yerine getirmek lâzım olduğunu göstermektedir. Bu iki haktan yalnız birini gözetmek kusûr olur. Bir bütünün, bir parçası, onun hepsi demek değildir. Bundan anlaşılıyor ki, insanlardan gelen sıkıntılara dayanmak lâzımdır. Onlarla iyi geçinmek vâciptir. Kızmak iyi olmaz. Sert davranmak yakışmaz. Fârisî beyt tercemesi:

Seviyorum diyenin, güzel olsa da pek,
nâzlılığı bırakıp, nâz çekmesi gerek!

Sohbette çok bulunmuştunuz. Va’z ve nasîhatları çok dinlemiştiniz. Onun için, sözü uzatmıyorum. Birkaç kelime ile kısa kesiyorum. Allahu Teâlâ, bizi ve sizi “kaddesallahu teâlâ esrârehümel’azîz”, islâmiyyetin doğru yolunda bulundursun! Âmîn.

 

Başa dön 

 

171.MEKTUP

Bu mektûp, molla Tâhir-i Bedahşî'ye yazılmıştır.

 

Tasavvuf yolunda olanın, Allah için, aşağılık göstermesi, kulluk vazîfelerini yapması ve islâmiyyete uyması ve sünnet-i seniyyeye yapışması ve günâhlarını görüp korkması lâzım olduğu bildirilmektedir:

Âlemlerin rabbi olan Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Peygamberlerin efendisine salât ve selâm olsun. Onun temiz Âline ve Ashâbının hepsine iyi duâlar olsun! “sallallahu aleyhi ve sellem”.

Biz fakîrlerin, Allahu Teâlâ'ya karşı aşağı, küçüklük düşüncesi içinde olmamız, her şeyi Ondan beklememiz, kalbi kırık, hep yalvarıcı ve Ona sığınıcı olmamız, kulluk vazîfelerini yapmamız, islâmiyyetin dışına taşmamamız ve sünnet-i seniyyeye sıkı sarılmamız lâzımdır. Hayırlı işler yaparken niyetlerimizi düzeltmeliyiz. Kalplerimizi, dünyâya düşkün olmaktan kurtarmalıyız. Her uzvumuz islâmiyyete teslîm olmalıdır. Ayıplarımızı görüp, günâhlarımızın çokluğunu düşünüp, Allahu Teâlâ'nın intikâm almasından korkmalıyız. İyiliklerimizi az görmeli, günâhlarımız az olsa da, çok bilmeliyiz. Şöhret sâhibi olmaktan, insanlar arasında iyi tanınmaktan çok korkmalı, titremeliyiz. Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem”, (Din veyâ dünyâ işlerinde iyi tanınarak parmakla gösterilmek, bir kimseye zarar olarak yetişir. Bu zarardan ancak Allahu Teâlâ'nın koruduğu kurtulabilir) buyurdu. İnsân, niyeti ve işleri, ne kadar hâlis ve iyi olsa da, kendini kusûrlu ve kabâhatli bilmelidir. Tasavvuf yolunda, ele geçen ni’metlere, hâllere, zevklere güvenmemeli, ne kadar doğru ve islâmiyyete uygun olsalar da, bunlara özenmemelidir. Dîne yaptığı hizmetlere, islâmiyyeti kuvvetlendirmesine ve insanların doğru yola gelmelerine sebep olmasına güvenmemeli ve bunlarla övünmemelidir. Bu güzel işleri, kâfirler ve fâcirler de yapabilir. Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem”, (Çok olur ki, Allahu Teâlâ bu dînini fâcir kimse ile kuvvetlendirir) buyurdu. Dînini öğrenmek, Allahu Teâlâ'nın rızâsına kavuşmak için gelenleri, arslan ve kaplan gibi zararlı bilmeli, bunun kendi harâplığına sebep olmaması için çok korkmalıdır. Talebe gelince, kendinde sevinç duyarsa, bunu küfür ve şirk bilmelidir. Hemen tevbe, istiğfâr ederek bu sevinci gidermelidir. Onun yerine korku ve üzüntü yerleşinceye kadar uğraşmalıdır. Hele, talebenin malında gözü olmaktan, ondan fayda beklemekten çok sakınmalıdır. Böyle olursa, talebe istifâde edemez ve pîrin harâb olmasına sebep olur. Çünki bu yolda, yalnız hâlis din isterler. Zümer Sûresinin üçüncü âyetinde meâlen, (Biliniz ki, Allahu Teâlâ için olan din, yalnız Onun için olan hâlis dindir) buyuruldu. Allahu Teâlâ'nın katında şirke hiçbir sûretle yol yoktur. Kalbe gelen her sıkıntı ve karartı, tevbe, istiğfâr ve pişmânlık ile ve Allahu Teâlâ'ya sığınarak, kolayca giderilebilir. Fakat, bu alçak dünyâ için gelen karartı, leke, kalbi büsbütün karartır, harâb eder. Bunu temizlemek çok güç olur. Resûlullah'ın “sallallahu aleyhi ve sellem”, (Dünyâya düşkün olmak, günâhların başıdır) hadîs-i şerîfi çok doğrudur. Allahu Teâlâ, bizi ve sizi, dünyâya düşkün olmaktan kurtarsın! Dünyâya düşkün olanları sevmekten ve onlarla arkadaşlık etmekten, düşüp kalkmaktan korusun! Çünki o, öldürücü zehirdir ve iyi olmaz bir hastalıktır ve büyük belâdır ve bulaşıcı hastalıktır. Akıllı kardeşim şeyh Hamîd yanınıza gelmektedir. Ondan işiteceğiniz yeni, tâze haberlerin kıymetini biliniz. Gerisini, buluşunca bildiririm.

 

Başa dön 

 

 172.MEKTUP

 

Bu mektûp, şeyh Bedî’uddîn hazretlerine yazılmıştır.

 

Büyüklerden çok azına bildirilmiş olan birkaç gizli bilgi açıklanmaktadır. Bu derecede, ârif kendini islâmiyyetden dışarı sanır. Bunun sebebi ve islâmiyyete uygunluğu bildirilmektedir:

Önce, Allahu Teâlâ'ya hamd ederim ve Onun Resûlüne “sallallahu aleyhi ve sellem” salât ve selâm ederim.

Kıymetli kardeşim! İyi biliniz ki, islâmiyyetin bir dış görünüşü vardır, bir de içi, özü vardır. Dışını, âlimler bildirmişlerdir. İçini, özünü, tasavvuf büyükleri anlamışlardır. İslâmiyyetin görünüşünde ilerlemek, mahlûkların sonuna kadardır. Bundan sonra, eğer vücûb derecelerinde yükselmek nasîb olursa, dış ile iç birbiri ile birleşir. Bunlarla, Şân-ül-ilme kadar yükselir ki, burası Resûlullah'ın “sallallahu aleyhi ve sellem” mebde-i ta’ayyünüdur. Bundan sonra, ilerlenirse, islâmiyyetin içi de, dışı da, yolda kalır. Ârif, Şân-ı hayâtta yükselir. Bu Şânın, mahlûklar ile hiç benzerliği, ilgisi yoktur. Hakîkî Şânlardandır. İzâfet sıfatları bile, oraya yaklaşamaz. Bu Şân, maksadın kapısı gibidir. Matlûbun başlangıcıdır. Bu derecede, ârif, kendini islâmiyyetten dışarda bulur. Allahu Teâlâ koruduğu için islâmiyyetin inceliklerinden bir inceliği bile elden kaçırmaz. Bu büyük ni’mete kavuşmakla şereflenenler çok az, hem de pek çok azdır. Tasavvuf yolcularının çoğu, bu makâmın gölgelerine varabilmişlerdir. Çünki her yüksek makâmın, altında gölgesi vardır. Gölgeye varanlar, islâmiyyetten dışarıya çıktık sanmışlardır. Kabuğu soyduklarını, öze kavuştuklarını zan etmişlerdir. Burası, tasavvuf yolculuğunun tehlikeli yeridir. Za’îf olanlardan çoğu, burada yoldan çıkmış, mülhid ve zındık olmuşlardır. İslâmiyyetten ayrılmışlar, hem kaymışlar, hem de başkalarını yuvarlamışlardır. Büyükler arasında, velâyet derecelerinden birine kavuşanlar ve o yüksek makâmın gölgelerinden birisinde, bu ma’rifeti edinenler, o makâmın kendine varamamış iseler de, Allahu Teâlâ bunları korumaktadır. İslâmiyyetin edeplerinden bir edebi elden bırakmazlar. Bu ma’rifetin iç yüzünü anlamasalar ve işin özünü kavramasalar da, islâmiyyetten kıl kadar ayrılmazlar. Allahu Teâlâ'nın lütfû ve ihsânı ile, sevgili Peygamberinin “sallallahu aleyhi ve sellem” sadakası olarak, bu bilmece bu fakîre çözülünce, işin özü anlaşılınca, az bir şey açıklamak uygun oldu. Belki, nâkısları doğru yola getirir ve olgunlara işin iç yüzü aydınlanır.

İslâmiyyetin emirleri, yasakları, hem bedenedir, organlaradır, hem de kalbedir. Çünki nefsin temizlenmesi, bu ikisinin islâmiyyete uymasına bağlıdır. İşte, o makâma erişen büyüklerde, islâmiyyetten dışarı aşan, bu ikisinden başka olan latîfelerdir. İslâmiyyete uyması lâzım gelen bu iki parça, her zamân uymaktadır. Başka latîfelere, islâmiyyete uymak için emrolunmamıştır.

Tasavvuf yolunda ilerlemeden önce, beş latîfe birbirleri ile birleşmiş idi. Rûh, sır, hafî ve ahfâ latîfeleri, kalpten ayrı değillerdi. Seyr ve sulûk denilen o yolculukta, beş latîfe birbirinden ayrıldı. Her biri, kendi yerine varıp yerleşti. Böylece, hangisinin islâmiyyete uymakla vazîfeli olduğu, hangilerinin vazîfeli olmadıkları anlaşıldı.

Suâl: O makâmda, ârif, bedenini ve kalbini de, islâmiyyetin dışında buluyor. Bunun sebebi nedir?

Cevâp: Böyle bulmak, doğru bir buluş değildir. Böyle sanmaktadır. Kalbini ve bedenini, çok latîf olan, başka latîfeleri gibi görmektedir. Bunları da, onlar gibi, islâmiyyetin dışında sanmaktadır.

Suâl: Beden ve kalp, islâmiyyetin görünüşüne uymakla vazîfeli oldukları gibi, islâmiyyetin özü, kalbin dışına da yayılmaktadır. Böyle olunca, islâmiyyetten dışarı çıkmak, ne demek oluyor?

Cevâp: İslâmiyyetin özü, rûh ve sır latîfelerini aşamaz. Hafî ve ahfâya eremez. İslâmiyyetten dışarda kalanlar da bu ikisidir. Her şeyin doğrusunu ancak Allahu Teâlâ bilir.

Allahu Teâlâ bizi ve bütün Müslümânları Peygamberlerin en üstününe uymakla şereflendirsin “sallallahu aleyhi ve sellem”!

Başa dön

 

173.MEKTUP 

Bu mektûp, seyyid mîr Muhammed Nu’mân “kaddesallahu sirrehül’azîz” hazretlerine yazılmıştır.

 

Bir sorusuna cevâptır:

Önce, Allahu Teâlâ'ya hamd ve Resûlüne “sallallahu aleyhi ve sellem” selâm ederim.

Yüksek seyyid hazretleri! Soruyorsunuz ki:

Kelime-i tevhîd söylerken, (Lâ) deyince, görülen ve bilinen her şeyi yok bilmek lâzımdır. Çünki, Allahu Teâlâ istenilmektedir. O da, görülen ve bilinen şeylerden başkadır. Hiçbirine benzemez. Böyle olunca Muhammed aleyhisselâmın gördüğünü de yok bilmek lâzım gelecektir. Allahu Teâlâ, Onun gördüğünden de başka olacaktır.

Cevâp: Ey kardeşim! Muhammed “sallallahu aleyhi ve sellem” o kadar çok yüksek olmakla birlikte, yine insan idi. Yok iken yaratılmış bir mahlûk idi. İnsan, insanların yaratanını nasıl kavrayabilir? Mahlûk olan, hep var olandan ne anlayabilir? Yokluktan gelen, yok olmayandan ne elde edebilir? Tâhâ sûresinin yüzonuncu âyetinde meâlen, (Onu anlayamazlar, kavrayamazlar) buyuruldu. Şeyh Ferîdeddîn-i Attâr “rahmetullahi aleyh” buyuruyor ki:

Görmez misin ki, Peygamber gibi bir sultân,
O fakr ile eremedi, uğraşma, hemân!

Ey kıymetli kardeşim! Burayı biraz açıklamak gerekiyor. Dikkatle okuyunuz! (Lâ ilâhe illallah) kelimesinin iki makâmı vardır. Biri yok etmekte, ikincisi var etmektedir. Bu varlığın ve yokluğun da ikişer yüzleri vardır. Birinci bakımdan, bâtıl tanrıların ibâdete hakları yok edilmekte ve hak olan ma’bûdun ibâdete hakkı var olduğu bildirilmektedir. İkinci bakımdan ise, maksûd olmayan ve matlûb olmayan maksatlara olan bağlantılar yok edilmekte ve hakîkî matlûba olan bağlılığın varlığı bildirilmektedir. Başlangıçta, birinci bakımdan yükseklik, bilinen ve görülen her şeyi (Lâ) derken yok eylemektir ve varlık makâmında, (İllâ) demekten başka bir şey düşünmemektir. Birkaç zamân böyle yaparak kalp gözü kuvvetlendikten sonra, (İllâ) derken, varlığı söylenen hakîkî var olan da, yok edilenler gibi görünmeğe başlar. Fakat sâlik, o görülenden başkasını aramakta, ondan başkasını istemektedir. Çünki bu kemâlin başlangıcında, (Lâ) derken, yok bilinen her şey, ibâdete hakları olmayan mahlûklar idi. Bu kelime-i tevhîdi çok söylemenin bereketi ile, ibâdete hakkı olan ma’bûddan ayrılmışlardır. Fakat, kalp gözü kuvvetli olmadığı için, ibâdete hakkı olan ve (İllâ) derken var bilinen vücûb ya’nî dâimî varlık mertebesini görmüyordu. O makâmda, (İllâ) demekten başka bir şey bilmiyordu. Kalp gözü kuvvetlenince, var düşünülen de, yok bilinenler gibi görüldü. Vücûb mertebesinde isimler ve sıfatlar da bulunduğu için ve sâlik, her şeyden ayrı bir varı istediği için, istediğini isimlerin ve sıfatların ötesinde aramaktadır. Çünki, her şeyden ayrı olan var mertebesinde, ibâdete hakkı olmak da, ibâdete hakkı olmamak gibi yoktur. Fârisî beytler tercemesi:

Âşıkın gönlü bir güzele takılınca,
Râhat eder mi, başkasına kavuşunca?

Yüz demet fesleğen verseler bir bülbüle,
Koklamaz hiç onu, yine gider bir güle.

Nilüfer otu, güneşe olunca âşık,
Ondördüncü ayı görmek ister mi artık?

Ciğeri yanan, arar hep suyun tadını,
Çok şeker verseler de, hiç beğenmez anı.

İkinci bakımdan, maksûd olmayan, aranılmayan maksatları yok etmek idi. Bunun en yüksek mertebesi, vücûb mertebesini görmeyi de, mahlûkların mertebelerini görmek gibi, (Lâ) derken, yok etmektir. (İllallah) derken de, bu kelimeden başka hiçbir şeyi düşünmemektir. Fârisî, iki beyt tercemesi:

Kuşumdan nasıl haber vereyim sana?
Ankâ ile yaşar hep, gitmez bir yana.

Ankâ diye ismini duymuş insanlar,
Kuşumun isminiyse, hiç bilmez onlar!

Yüksek yaradılışlı, ileri görüşlü olanlar, öyle bir maksadı ararlar ki, ele geçemez. Hattâ, ne olduğu anlaşılamaz. Cennette, Allahu Teâlâ elbet görülecektir. Fakat nasıl görüleceğini düşünürsek hiç ansıyamayız. Herkes, Âhirette göreceğiz diye sevinmektedir. Hâlbuki ben, hiç görülemeyecek bir maksada tutulmuşum. Aradığımdan hiçbir şeyin bilinmesini istemiyorum. İşitilsin, fakat hiç kavuşulmasın. Bilinsin, fakat hiç görülmesin diyorum. Ne yapayım. Beni böyle yaratmışlar. Fârisî mısra’ tercemesi:

Herkes, bir iş için yaratılmıştır!

Bu mertebede, çok şaşkın isem de, edebi gözeterek, çılgınca konuşmuyorum. Fârisî mısra’ tercemesi:

Benim deliliğim, usta bir sevgilidir.

Fârisî beyt tercemesi:

Ömür geçti anlatmadan, derdimi, elemimi,
Artık sabâh oluyor, keseyim hikâyemi.

Doğru yolda gidenlere ve Muhammed aleyhisselâmın izinde ilerleyenlere

 

Başa dön 

 

174.MEKTUP

Bu mektûp, hâce Muhammed Eşref-i Kâbilî'ye yazılmıştır.

 

Bu yolun şaşkınları, uzaklık görünen yakınlık ve ayrılık sanılan vuslat ararlar. Yazılan rü’yânın cin te’sîri ile olduğu bildirilmektedir:

Kıymetli kardeşimin güzel mektûbu geldi. Fakîrleri sevdiğinizi ve bu yüksek insanlara sığındığınızı bildirdiği için, bizleri çok sevindirdi. (Kişi sevdiği ile berâberdir) hadîs-i şerîfi, büyük müjdedir. Fakat, bu yolun âşıkları, bu kadarla doymazlar. Yakınlık görünen uzaklıkla sevinmezler. Uzak görünen bir yakınlık ve ayrılık görünen bir kavuşmak ararlar. İşin geciktirilmesine, sonraya bırakılmasına râzı olmazlar. Tembelliği, gericiliği çirkin bilirler. Kıymetli dakîkaları, yaldızlı pislikler için elden kaçırmazlar. Ömür sermâyesini, sonu gelmez hayâller arkasında geçirmezler. Yüksekleri bırakıp, alçaklara bakmazlar. Beğenileni verip, gadab olunanı, kızılanı almazlar. Tatlı yağlı yemeklere aldanmazlar. İnce, süslü elbise için, Allahu Teâlâ'ya kulluk zevkini vermezler. Hükümdârlık koltuğu gibi olan kulluğu, pislik gibi olan dünyâ bağlılığı ile kirletmekten utanırlar. Allahu Teâlâ'nın mülkünde, memleketinde, Lât ve Uzzâ putlarını Ona ortak yapmaktan hayâ ederler. Kardeşim! Bu makâmda, hâlis din isterler! Zümer Sûresinin üçüncü âyetinde meâlen, (Biliniz ki, Allahu Teâlâ, ancak hâlis dîni beğenir) buyuruldu. Ortaklık tozunu bile kondurmak istemezler. Zümer Sûresinin altmışbeşinci [65] âyetinde meâlen, (Bir şeyi ortak edersen, ibâdetlerini, iyiliklerini elbette yok eder!) buyuruldu. Bir ân, kendinizi düşününüz! Eğer, ortak katılmamış bir dîniniz varsa, size müjdeler olsun! Eğer böyle değilse, başınıza belâ gelmeden önce çâresine başvurunuz!

Yazdığınız rü’yâ, cin görünmesidir. Onun boş işleridir. Cinnin böyle, bozuk işleri, tâliplerde çok görülmektedir. Buna hiç üzülmeyiniz! Nisâ sûresinin yetmişbeşinci [75] âyetinde meâlen, (Şeytânın aldatması, elbette za’îfdir) buyuruldu. Eğer yine gelirse, (Kelime-i temcîd) okuyunuz! Ya’nî, (Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahil’aliyyil’azîm) deyiniz! Bunu okumak, cinleri dağıtır, kovar. Doğru yolda bulunanlara ve Muhammed Mustafâ'nın izinde gidenlere selâm olsun “sallallahu aleyhi ve sellem”!

 

Başa dön

 

175.MEKTUP

Bu mektûp, hâfız Mahmûd'a yazılmıştır.

 

Kalbin telvînlerini ve temkînini bildirmektedir:

Kıymetli kardeşimin şerefli mektûbu geldi. Hâllerinin telvînlerinden, ya’nî değişikliklerinden bir şeyler yazmışsınız. Bu yolun başında da, sonunda da, sâlikler, hâllerin telvîninden kurtulamaz. Telvînler kalpte ise, sâlik (Erbâb-i kulûb)dan olur. Bunlara (İbn-ül-vakt) de denir. Kalp, telvînden kurtulmuş, hâllere kul olmaktan âzâd olmuş ve temkîn makâmına yetişmiş ise, hâller artık nefse gelir. Çünki nefis, kalbin yerine oturmuş, onun işlerini görmektedir. Nefsin bu telvîni, kalbin temkîninden, ya’nî değişik hâllerin gelmesinden kurtulduktan sonra olur. Bu telvînin sâhibine, (Ebül-vakt) denilse, yeri vardır. Allahu Teâlâ'nın yardımı ve yalnız Onun ihsânı ile nefis de, bu telvînden kurtularak, temkîne ve itmînâna kavuşursa, telvînler çeşitli maddelerden yapılmış olan bedene gelir. Bu telvîn, artık hiç gitmez. Çünki beden, temkîne kavuşamaz. Beden, latîfelerin en üstünü olan ahfâya benzese de, temkîne kavuşamaz. Ahfâya gelen temkînden bedene de bulaşırsa da, kendi telvînleri yine yok olmaz. Her şeyde asla bakılır. Dallara, kollara bakılmaz. Bu makâma eren kimse, üstünlerin üstünü olur. Tâm ebül-vakt işte budur. (Allahu Teâlâ ile, öyle vaktim vardır ki, aramıza melek de giremez) hadîs-i şerîfinde bildirilen vakit için, bir ân diyenler olduğu gibi, uzun sürmektedir diyenler de oldu. İkisi de doğrudur. Yukarıda bildirildiği gibi, insanın ba’zı latîfeleri için, az olur ve kısadır. Başka latîfeleri için ise, uzun sürer.

Sözün kısası, zâhiri, ya’nî görünen organları, parlak islâmiyyete uygun olarak kullanmalı, bâtın için, ya’nî kalp ve öteki latîfeler için, alınan dersi çok yapmalıdır. Fârisî beyt tercemesi:

Bu sonsuz okyânûsta kurbağa gibi,
El ayak oynat, zîrâ derindir dibi!

Kıymetli kardeşimiz Muhammed Sıddîk, Egre şehrindedir. Sizinle buluşması, onun için büyük ni’met olacaktır

 

Başa dön

 

176.MEKTUP 

Bu mektûp, molla Muhammed Sıddîk'a yazılmıştır.

 

Dakîkaları kıymetlendirmek lâzım olduğu bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Onun seçtiği kullarına selâm olsun! Hadîs-i şerîfte, (Bir kimsenin iyi Müslümân olduğu, lüzûmlu şeylerle uğraşıp, faydasız şeylerden uzaklaşması ile belli olur) buyuruldu. Bunun için, zamânları kıymetlendirmek lâzımdır. Böylece, faydasız, boş yere vakit öldürmekten kurtulmuş olursunuz. Şi’r, kasîde ya’nî mevlid-i nebî okumayı başkalarına bırakıp, sessizce, bâtındaki nisbeti muhâfaza etmeğe çalışmalıdır. Arkadaşların toplanmaları, bâtının dağılmaması içindir. Öteden beriden konuşmak için değildir. Bunun için, bir köşeye çekilmeyip, birlikte bulunmağı beğenmişlerdir. Bâtının toparlanmasını, toplulukta aramışlardır. Gönül topluluğunu bozan toplantılardan kaçınmak lâzımdır. Bâtının topluluğunu bozmayan her şey mübârektir. Bozanlar ise, uğursuz ve bereketsizdirler. Öyle yaşamalıdır ki, yanında bulunanların bâtınları toparlansın. Onları gönül dağınıklığına düşürmemelidir. Kendini toparlamalı, konuşmamalıdır. Nutuk çekecek, dedikodu yapacak zamân değildir. Fârisî mısra’ tercemesi:

Ders verecek, keşşâf tefsîri okuyacak zamân değil!

Vesselâm.
 

Başa dön

  

177.MEKTUP

Bu mektûp, Cemâleddîn Hüseyn-i Bedahşî'ye yazılmıştır.

 

İ’tikâdı, Ehl-i sünnet i’tikâdına göre düzeltmek lâzım olduğu bildirilmektedir:

Hâce Cemâleddîn-i Hüseyin, gençlik zamânını büyük ni’met biliniz! Elden geldiği kadar, bu zamânı, Allahu Teâlâ'nın râzı olduğu işleri yapmakla geçiriniz! Bunun için de, her şeyden önce, i’tikâdı, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine göre düzeltmek lâzımdır. İkinci olarak fıkıh bilgisini öğrenmeli ve işleri, bu bilgiye uygun yapmalıdır. Ancak bunlardan sonra, tasavvuf yolunda ilerlemeğe sıra gelir. Bunları yapabilen, felâketlerden kurtulur. Yapmayanlar kurtulamaz. Hâce Muhammed Sâlihin çocuklarına yardım ediniz! Onlara yardım, babalarına yardım demektir. Fârisî mısra’ tercemesi:

Aranılan hazîneyi gösterdim sana!

Vesselâm.

 

Başa dön 

 

178.MEKTUP

Bu mektûp, mirzâ Muzaffer'e yazılmıştır.

 

Âlemlerin efendisine uymak lâzım geldiği bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ, ecrinizi arttırsın ve kıymetinizi yükseltsin, işlerinizi kolaylaştırsın ve kalbinizi genişletsin! Resûlullah'ın ahlâkı ile ahlâklanmış bir zâta ihsân yapmağı ve herkesle iyi geçinmeği hâtırlatmağa ne lüzûm vardır? Ona karşı, bunları söylemek, saygısızlık olabilir. İnsan muhtâç olduğu zamân kurttan, kuştan medet umar. Za’îf ve âciz kimselerden de ihsân bekler. Bunun için, başınızı ağrıtıyorum. Muhtâçların imdâtçısı olmak istiyorum. Kıymetli efendim! İhsân, kime yapılırsa yapılsın, çok iyidir. Fakat yakın olanlara ihsân etmek dahâ iyidir. Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem” komşuların haklarını gözetmeğe o kadar önem verirdi ki, Ashâb-ı Kirâm “aleyhimürrıdvân” komşulara da, ölüden mîrâs düşecek sanmışlardı. Fârisî iki beyt tercemesi:

Öyle yakın olduk ki, birbirimize,
Sen bir güneş, biz de sanki birer gölge.
Ne olur ey, kimsesizlerin kimsesi,
Lütfûne kavuşsa, komşuların hepsi!

Vesselâm.

 

Başa dön 

 

179.MEKTUP

Bu mektûp, mîr Muhammed Nu’mân'ın oğlu mîr Abdullah'a yazılmıştır.

 

Nasîhat vermektedir:

Kıymetli yavrum! Cenâb-ı Hak, hayırlı işlerinizde yardımcınız olsun! Gençlik çağının kıymetini biliniz! Bu kıymetli günlerinizde, islâmiyyet bilgilerini öğreniniz ve bu bilgilere uygun olarak yaşayınız! Kıymetli ömrünüzü faydasız, boş şeyler arkasında geçirmemek için ve oyunla, eğlence ile geçirmemek için çok uyanık olunuz!

Yüce babanız, birkaç gün sonra, inşâallahu Teâlâ, sizlere kavuşacaktır. O gelinceye kadar, yanınızda bulunanlara göz kulak olunuz! Fârisî mısra’ tercemesi:

Mert isen, kendine baba ol!

 

Başa dön 

 

180.MEKTUP

Bu mektûp, Emkenegî hazretlerinin oğlu hâce Ebül-Kâsım'a yazılmıştır “kaddesallahu esrârehümel’azîz”.

 

Bu yolun büyüklerinden, isimleri şaşırılan birkaçı üzerinde bilgi istemektedir:

Saygı değer efendim! Yüksek hocamız Muhammed Bâkî “aleyhirrahme” hazretlerinden öğrendiğimize göre, hâce-i Ahrâr hazretleri ile, mevlânâ hâce Emkenegî “kaddesallahu esrârehümel’azîz” hazretleri arasında bulunan pîrlerimiz iki idi. Bu iki büyükten biri, Mevlânâ hazretlerinin yüksek babası Mevlânâ Dervîş Muhammed'dir. İkincisi, Mevlânâ Dervîş Muhammed'in dayısı Mevlânâ Muhammed Zâhid'dir “kaddesallahu esrârehümel’azîz”. Geçenlerde, meşîhatden hâce Muhammed Mahmûd buraya geldi. İlk görüşmemizde, Mevlânâ hazretlerinden söz açtı. Mevlânâ kimseden izin almamıştır. Bunun için, önceleri talebe kabûl etmezdi. Ölümüne yakın, şeyhlik yapmağa başladı, dedi. Kendisi çok yüksek idi. Cevâp olarak: Mâverâ-ün-nehir âlimlerinin hepsi, onun üstünlüğünü söylemektedir. Böyle bir kimsenin, izin almadan talebe yetiştirmeye kalkışması nasıl düşünülebilir? Böyle yapmak, hıyânet olur. Hiçbir Müslümânın böyle yapacağı düşünülemez. Nerde kaldı ki, din büyükleri için düşünülsün, denildi. Buna karşılık, hâce Hâvend Mahmûd dedi ki: Bir gün, Mevlânâ hâce Kelân Dehbîdî yanıma gelmişti. Hâce karpuz yiyordu. Mevlânâ da istedi. Hâce, (Sizin karpuzunuz tamâmdır) dedi. Mevlânâ da, (Karpuzumuzun tamâm olduğuna siz şâhit olur musunuz?) dedi. (Evet, karpuzunuzun tamâm olduğuna şâhit olurum) dedi. Mevlânâ, o zamândan beri, talebe yetiştirmeye başladı, dedi. Hâce Hâvendin bu sözü de yerinde görülmüyor. Yalnız bu kadarcık sözle, Mevlânânın talebe yetiştirmeye başlaması ve şeyhlik yapması, onun büyüklüğüne yakışık olmuyor. Hâce Hâvend Mahmûd, dahâ sonra, Hâce-i Ahrâr hazretleri ile, Mevlânâ hazretleri arasında bulunduğu söylenen iki büyük kimsenin isimleri de yanlıştır dedi ve başka iki isim söyledi. Sonra, Mevlânâ Dervîş Muhammed'in kendi dayısına bir bağlılığı yoktur. Bir başkasına bağlı idi dedi. Bu sözlere çok şaştık. Bunun için, başınızı ağrıtıyoruz ki, bu iki büyüğün isimlerini, senetleri ile yazınız ki, kimsenin şöyle böyle demeğe yüzü kalmasın. İzinli olduğunu yazmanıza lüzûm görmüyoruz. Onun büyüklüğü, en açık şâhittir. Bununla berâber eğer yazarsanız, söz atanların dilleri kökünden kesilmiş olur. Hâce Hâvend Mahmûd'un, bu uygunsuz sözleri neden söylediği anlaşılamadı. Belki, bu fakîrleri küçük düşürmek istemiştir. Çünki üstâdı beğenmemek, onun talebesini hiçe saymak olur. Bu zavâllıları aşağılamak için çok şeyler bulabilirdi. Bunu yapabilmek için, din büyüklerine leke sürmesine ne lüzûm vardı? Yok, başka şeyler düşünerek, büyüklerin kendilerini gözden düşürmek istedi ise, bu dahâ çirkindir. Az bir anlayışı olan, bu çirkinliği hemen sezer. Yâ Rabbî! Doğru yolu gösterdikten sonra, sen bizi sapıtmaktan koru! Rahmet hazînelerinden bizlere ihsân eyle! Sen, büyük ihsânlar sâhibisin. Peygamberlerin efendisi hürmetine “sallallahu aleyhi ve sellem”, bu duâmızı kabûl eyle! Doğru yolda bulunanlara selâm olsun!

 

Başa dön

 

181.MEKTUP

Bu mektûp, mübârek oğlu meyân Muhammed Sâdık hazretlerine yazılmıştır “kaddesallahu teâlâ esrârehümel’azîz”.

 

Suâline cevâptır:

Akıllı oğlum Muhammed Sâdık “rahmetullahi aleyh” soruyor:

Suâl: Evliyâdan bir kısmını, Allahu Teâlâ'ya yakınlık derecelerinin aşağısında görüyorum. Hâlbuki bunlar zühd, tevekkül, sabır ve rızâ makâmlarının yüksek derecelerindedirler. Bir kısmını da, yakınlık mertebelerinin yüksek derecelerinde görüyorum. Hâlbuki bunlar “rahmetullahi aleyhim ecma’în”, zühd ve tevekkül gibi makâmların aşağı derecelerindedirler. Bu makâmların yüksek olması, yakînin fazla olmasına bağlıdır. Yakînin fazla olması da yakınlık ile artar. Acabâ biz mi yanlış görüyoruz? Yoksa, bu makâmların yüksekliği, yakınlıktan başka bir şeye mi bağlıdır?

Cevâp: Bu makâmların yüksekliği yakın olmağa bağlıdır. Çok yakın olanın yakîni fazla olur. Keşfiniz de doğrudur. Yakın olan, latîfelerin en latîfidir. Yakîni çok olan da bu latîfelerdir. Bu makâmların yüksekliği, yakînin çokluğuna bağlı olduğundan, o da, bu latîfelere nasîb olur. Bir büyük Velî, çok yakîn olmadığı hâlde, latîfelerin en latîfinin makâmlarından birinde bulunabilir ve latîfelerin en koyusuna inmemiş olabilir. Bu makâmda iken, yakınlığı çok olan ve en koyu latîfeye ya’nî maddeden yapılmış beden latîfesine inmiş olan bir Velîden üstün olur. Çünki, beden latîfesinde o yakınlık olmadığı için, yakîn hâsıl olmamıştır. Bunun için, o makâmlar, niçin üstün olur? Bu latîfeye dönüp inen bir Velî, bu latîfeye bağlı kalır. Önce, başka latîfelerde hâsıl olmuş olan yakînler örtülür. Beden latîfesine inmeyen Velî böyle değildir. Bu en latîf olan latîfeye bağlıdır. Çok yakındır ve yakîni de çoktur ve örtülmemiştir. Bu makâmlarda bulunan “rahmetullahi aleyhim ecma’în” en yüksek, en üstün olur.

Geri dönmüş olan, çok yakındır ve yakîni de çok olduğu gibi, makâmları da yüksektir. Fakat, bunun yüksekliği örtülüdür. İnsanlara faydalı olmak için ve kendisinden istifâde olunmak için, onlar gibi olmuştur. Onlar gibi görünmektedir. Bu makâm, Peygamberlere “aleyhimüsselâm” mahsûstur. Bunun için, İbrâhîm “aleyhisselâm”, kalbinin itmînân bulmasını istedi ve yakîn hâsıl etmesi için herkes gibi, gözle görmeğe muhtâç oldu. Üzeyir “aleyhisselâm” da buna benzer söyledi.

Geriye dönmeyen ise, kendi yakînini bildirerek, perdeler kalksa, yakînim artmaz dedi. Hazret-i Alînin “radiyallahu anh” söylediği denilen bu söz, eğer doğru ise, geri dönmeden önce söylemiştir. Çünki geri döndükten sonra, yakîn elde etmek için, herkes gibi o da, delîle muhtâç olur.

Bu fakîr “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz” geri dönmeden önce, inanılması lâzım gelen şeyler meydânda idi. O bilgilere yakînim, duygu organlarım ile anladıklarımdan dahâ çok idi. Fakat, geri döndükten sonra, o yakîn örtüldü. Herkes gibi delîllere, isbât etmeğe muhtâç oldum. Fârisî mısra’ tercemesi:

Yetiştirdikleri gibi yürüyoruz!

Vesselâm.

 

Başa dön 

 

182.MEKTUP

Bu mektûp, molla Sâlih-i Külâbî'ye yazılmıştır.

 

Vesveselerden şikâyet eden Sahâbî'ye karşı buyurulan hadîs-i şerîf açıklanmaktadır:

Birkaç kişi oturmuştuk. Vesvese ve kuruntu üzerinde konuşuluyordu. Bu arada, bir hadîs-i şerîf okundu. Ashâb-ı Kirâmdan birkaçı, kötü düşüncelerden, vesveselerden şikâyet etmişti. Resûl “sallallahu aleyhi ve sellem” bunlara, (Bu vesveseler, îmânın olgun olmasındandır) buyurmuştu. Bu hadîs-i şerîfin ma’nâsını düşünürken, hâtırıma şöyle geldi: Îmânın olgun olması, yakînin çok olmasındandır. Yakînin çok olması da, çok yakın olanlardadır. Kalp ve üstündeki latîfeler, Allahu Teâlâ'ya ne kadar çok yakın olurlarsa, îmân ve yakîn de çok olur. Bedene bağlılık da, o kadar az olur. Bu zamân, bedene vesveseler çok gelir. Uygun olmayan vesveseler hâsıl olur. Görülüyor ki, kötü vesveselerin gelmesine sebep îmânın kâmil olmasıdır. Nihâyette olanlarda, uygunsuz vesveseler ne kadar çok olursa, îmânlarının o kadar çok olgun olduğunu gösterir. Çünki îmân kâmil olunca, latîfelerin en latîfleri, bedenden o kadar çok sıyrılır. Sıyrıldıkça, bağları gevşedikçe, beden boşalır. Bulanmağa, kararmağa başlar. Böylece kötü düşünceler, vesveseler artar. Başlangıçta ve yolda olanlar, böyle değildir. Bunların vesveseleri zararlıdır, zehirdir. Kalp, rûh hastalıklarını arttırır. Bunu iyi anlamak lâzımdır. Bu bilgiler, bu fakîrin ince bilgilerindendir. Allahu Teâlâ, doğru yolda olanlara ve Muhammed aleyhisselâmın izinde gidenlere selâmet versin

 

Başa dön

 

183.MEKTUP

Bu mektûp, molla Ma’sûm-i Kâbilî'ye yazılmıştır.

 

Nasîhat vermektedir:

Allahu Teâlâ, Muhammed Mustafâ'nın “sallallahu aleyhi ve sellem” nûrlu yolunda ilerlemek nasîb etsin! Büsbütün kendine bağlasın! Çeşitli bağlılıkların ve dağınık düşüncelerin kaplaması, kalbinizin büyüklere olan bağlılığını gevşetmez sanıyorum. Siz yine,düşüncelerinizin dağılmasını önlemeğe çalışınız! Böylece kalbe sirâyet etmelerini önlemiş olursunuz. Matlûba kavuşmağı durduramasınlar. Dünyânın ve dünyâda olanların, ne kıymetleri vardır ki, insan bunları ele geçirmek için, kıymetli ömrünü tüketmiş olsun! Hâlinizi bildiriniz. Gaflet uykusu, ne zamâna kadar sürecek? Fârisî beyt tercemesi:

Ey İnsan! Evin, tarlan, bak sana zindân olmuş!
Ardında koştukların hep, sana düşman olmuş!

Ölmeden önce, Âhirete yarayan bir şey yaparsan, ne güzel! Yoksa işin harâptır! Kalbini temizleyecek şeylerin kıymetini bilmeli. Bunları yapmağı engelleyenlerin düşmân olduğunu anlamalıdır. Fârisî beyt tercemesi:

Allah sevgisinden başka, her ne güzelse,
Zehirdir cânına billâh, şeker de olsa!

Resûlün vazîfesi, ancak haber vermektir. Vesselâm!

 

Başa dön 

 

184.MEKTUP

Bu mektûp, Kılıncullah'a yazılmıştır.

 

Peygamberlerin efendisine “sallallahu aleyhi ve sellem” uymayı övmektedir:

Sevgili ve akıllı oğlumun kıymetli mektûbu geldi. Sevgi ve saygı ile yazılmış olduğu anlaşılarak bizi sevindirdi. Allahu Teâlâ, size, râzı olduğu işleri yapmak nasîb eylesin!

Yavrum! Kıyâmette işe yarayacak olan şey, islâmiyyetin sâhibinin gösterdiği yolda yürümektir “sallallahu aleyhi ve sellem”. Hâller, kendinden geçmeler, ilimler, ma’rifetler, işâretler ve kerâmetler, bu yolda iken hâsıl olurlarsa, çok iyidir ve büyük ni’metdirler. Bu yoldan sapık iken hâsıl olurlarsa, harâplıktır, istidrâçtır, felâkete sebep olurlar. Tasavvuf büyüklerinden Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerini “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz” öldükten sonra, rü’yâda gördüler. (Nasılsın?) diye sordular. Cüneyd hazretleri, cevâp olarak buyurdu ki, (İlim, ma’rifet dolu sözlerimin hiç faydası olmadı. İşâretleri, kıymetli bilgileri bana yaramadı. Bir gece yarısı kıldığım iki rek’at namâz, imdâdıma yetişti).

Her şeyden önce, Muhammed aleyhisselâma ve Onun dört halîfesine uymak lâzımdır. Sözlerde, işlerde ve inanmakta islâmiyyetten ayrılmamağa çok dikkat etmelidir. Bunlara uymak, yümün ve berekettir. Ya’nî, hep iyiliklere kavuşturur. İslâmiyyetten ayrılmak ise, insanı utandırır ve felâkete götürür. Gönderdiğiniz kitâbın birkaç yerini okudum. İyi göründü. Fakat, kitâp yazmaktan önce yapılacak dahâ mühim işler var. Önce, onları yapmak, dahâ uygun ve dahâ iyi olur. Vesselâm.

 

Başa dön 

 

185.MEKTUP

Bu mektûp, Mensûr-i Arab'a yazılmıştır.

 

Kalbin selâmeti bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ sizi, Muhammed aleyhisselâmın islâmiyyeti yolunda bulundursun! Bütün kuvvetinizle, Allahu Teâlâ'nın rızâsına kavuşmak için, çalışmanızı nasîb eylesin! Bize ve size “kaddesallahu teâlâ esrârehümel’azîz” lâzım olan şey, kalbi, Allah'tan başka şeylere düşkün olmaktan kurtarmaktır. Kalbin bu kurtuluşu da, Allahu Teâlâ'dan başka, hiçbir şeyi düşünmemekle olur. Bir insan, eğer bin sene yaşamış olsa, kalbinden hiçbir şey geçmez. Çünki kalp, Allahu Teâlâ'dan başka her şeyi unutmuştur. Fârisî mısra’ tercemesi:

İş budur. Bundan başka, her şey hiçtir!

Mevlânâ Fâzıl Serhendî, hizmetinizde bulunmaktadır. Babası Serhend'dedir. İhtiyâr hâlinde, oğlunu görmekle sevinmek istiyor. Buna kavuşabilmesi için, bu fakîri aracı yapmaktadır. Emir, sizindir. Dahâ doğrusu, her şey Allahu Teâlâ'nın emrindedir. Vesselâm.

 

Başa dön 

 

186.MEKTUP

Bu mektûp, Kâbil müftîsi hâce Abdurrahmân'a yazılmıştır.

 

Sünnet-i seniyyeye uymağı, bid’atlerden kaçınmağı istemektedir:

Allahu Teâlâ'ya ağlayarak, sızlayarak ve Ona sığınarak ve güvenerek yalvarıyorum ki, bu fakîri ve ona bağlı olanları, bid’at olan işleri yapmaktan korusun ve bid’atlerin güzel ve faydalı görünmelerine aldanmaktan muhâfaza buyursun! Seçilmiş olanların, sevilenlerin efendisi, en üstünü hâtırı için bu duâyı kabûl eylesin! (Bid’at) demek, Resûlullah'ın “sallallahu aleyhi ve sellem” zamânında ve Onun dört halîfesi zamânlarında bulunmayıp da, dinde sonradan meydâna çıkan şeylere denir. Bid’atleri ikiye ayırmışlar: (Hasene) [güzel] ve (Seyyie) [kötü]. Resûlullah'ın ve dört halîfesinin zamânlarında bulunmayıp da, dinde sonradan meydâna çıkan ve bir sünnetin unutulmasına sebep olmayan güzel şeylere, (Hasene) demişlerdir. Sünneti ortadan kaldıran bid’ate de, (Seyyie) demişlerdir. Bu fakîr, bu bid’atlerin hiçbirinde güzellik ve parlaklık görmüyorum. Yalnız karanlık ve bulanıklık duyuyorum. Eğer bugün, kalpler kararmış olduğundan, bid’at sâhibinin işleri iyi ve güzel görülürse de, yarın kıyâmet günü, kalpler uyandığı zamân, bunların zarar ve pişmânlıktan başka bir netîce vermedikleri görülecektir. Fârisî beyt tercemesi:

Ciğeri yakan düşünceden, gözüme uyku girmedi,
Acabâ o sevgilim, geceyi kiminle geçirdi?

Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Bizim dînimizde yapılan her yenilik, her reform fenâdır, atılmalıdır). Atılması lâzım olan şeyin neresi güzel olur? Bir hadîs-i şerîfte buyurdu ki: (Sözlerin en iyisi, Allahu Teâlâ'nın kitâbıdır. Yolların en iyisi, Muhammed aleyhisselâmın gösterdiği yoldur. İşlerin en kötüsü, bu yolda yapılan değişikliklerdir. Bid’atlerin hepsi dalâlettir, sapıklıktır). Başka bir hadîs-i şerîfte, (Allahu Teâlâ'dan korkunuz! Sözümü iyi dinleyiniz ve itâ’at ediniz! Ben öldükten sonra gelecekler, çok ayrılıklar göreceklerdir. O zamân, benim ve halîfelerimin yolumuza sarılınız! Dinde yeni ortaya çıkan şeylerden kaçınınız! Çünki, bu yeni şeylerin hepsi bid’attir. Bid’atlerin hepsi dalâlettir, doğru yoldan ayrılmaktır) buyuruldu. Dinde yapılan her değişiklik bid’at olunca ve her bid’at, dalâlet olunca, bid’atlerin hangisine güzel denilebilir? Bu hadîs-i şerîflerden anlaşılıyor ki, her bid’at sünneti ortadan kaldırmaktadır. Bid’atlerin, bir kısmı kaldırır, bir kısmı kaldırmaz demek, pek yanlıştır. Görülüyor ki, bid’atlerin hepsi seyyiedir, kötüdür. Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (İnsanlar, ortaya bir bid’at çıkarırlarsa, Allahu Teâlâ, buna karşılık bir sünneti yok eder. Sünnete yapışmak, ortaya bid’at çıkarmaktan iyidir). Hassân bin Sâbitin bildirdiği hadîs-i şerîfte, (Bir millet, dinlerinde bir bid’at yaparsa, Allahu Teâlâ, buna benzeyen bir sünneti yok eder. Kıyâmete kadar bir dahâ geri getirmez) buyuruldu.

Âlimlerimizin hasene dedikleri bid’atlerden bir kısmına dikkat edilirse, sünneti yok etmekte oldukları görülmektedir. Meselâ, meyyiti kefenlerken, ölünün başına sarık sarmağa (Bid’at-i hasene) demişler. İyi düşünülürse, bu bid’at, sünneti bozmaktadır. Çünki kefende sünnet, üç parça olmasıdır. Sarık dördüncü oluyor. Sünneti değiştiriyor. Değiştirmek, yok etmek demektir. Âlimler, sarığın ucunu sol omuz üzerine sarkıtmak güzel olur demiş. Hâlbuki, iki kürek arasına sarkıtmak sünnettir. Bu bid’at de, sünneti, açıkça yok ediyor. Bunun gibi âlimler, namâzda, kalp ile niyyet etmekle berâber, ağız ile de söylemek müstehab olur demiştir. Hâlbuki, Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem” efendimizin, Ashâb-ı Kirâmın ve Tâbi’în-i izâmın “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” söz ile niyet ettikleri, ne kuvvetli bir haber ile, ne de za’îf bir haber ile bizlere hiç ulaşmamıştır. İkâmet okununca hemen (Allahu Ekber) diyerek namâza dururlardı. Bunun için, ağız ile niyet etmek bid’at oluyor. Bu bid’ate hasene demişlerdir. Hâlbuki anlıyorum ki, bu bid’at, yalnız sünneti yok etmekle kalmıyor, farzı da yok ediyor. Çünki ağız ile niyet etmek câiz olunca, çok kimse, yalnız ağızla niyet ederek kalp ile niyet etmediklerinden hiç korkmuyorlar. Böylece, namâzın farzlarından biri olan kalp ile niyet yapılmıyor. Bu farz yok oluyor. Namâz kabûl olmuyor. Bunlar gibi dahâ nice bid’atler, reformlar, herhangi bir bakımdan olsa bile, sünnetten fazla oluyorlar. Bu ziyâdelik, sünneti değiştirmek demektir. Değişiklik ise, yok etmek demektir.

O hâlde, Resûlullah'ın “sallallahu aleyhi ve sellem” sünnetine bir şey katmamalı ve Onun Ashâb-ı Kirâmına “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” uymalıdır. Çünki, Ashâb-ı Kirâmdan her biri, gökteki yıldızlar gibidir. Herhangi birine uyan sa’âdete kavuşur.

Kıyâs ve ictihâd, bid’at değildirler. Çünki bunlar, (Nusûs)un, ya’nî âyetlerin ma’nâlarını meydâna çıkarmaktadırlar. Bu ma’nâlara başka bir şey eklemezler. (Ey akil sâhipleri! İyi anlayınız!) meâlindeki âyet-i kerîme, kıyâs ve ictihâdı emretmektedir.

 

Başa dön 

  

187.MEKTUP

Bu mektûp, hâce Muhammed Eşref-i Kâbilî'ye yazılmıştır.

 

Kavuşturan yolların en kısası, râbıta yapmak olduğu bildirilmektedir:

Sevdiklerinize yazdığınız mektûbu okuduk. İçinde bildirilen hâlleriniz anlaşıldı. Kendini zorlamadan, uğraşmadan, üstâdın râbıtasının kendiliğinden hâsıl olması, üstâd ile talebesi arasında tâm bir yakınlık olduğunu açıkça gösterir. Bu yakınlık, fayda vermeğe ve istifâde etmeğe yarar. Kavuşturucu yollar içinde râbıtadan dahâ çabuk kavuşturanı yoktur. Hangi tâli’li kimseye bu ni’meti ihsân ederler? Hâce-i Ahrâr “kaddesallahu teâlâ sirreh” hazretleri (Fıkarât) risâlesinde buyuruyor ki: Fârisî mısra’ tercemesi:

Önderin görüntüsü, Hakkın zikrinden dahâ faydalıdır!

Ya’nî rehberin hayâli, talebesine zikir etmesinden dahâ çok fayda verir. Çünki başlangıçta, tâlibin Hak Teâlâ ile tâm yakınlığı yoktur. Bunun için zikir etmekle, çok fâydalanamaz. Önceniz, sonranız selâmette olsun!

Buna fânî dünyâ derler, durmayıp dâim döner,
Âdemoğlu, bir fenerdir, nihâyet bir gün söner.

 

Başa dön

 

188.MEKTUP

Bu mektûp, hâce Muhammed Sıddîk-ı Bedahşî'ye yazılmıştır.

 

Sorularına cevâp vermektedir:

Kıymetli kardeşimin güzel mektûbu geldi. Üç şey soruyorsunuz: Bizi seven kardeşim! Latîfelerden birkaçının kalp mertebesinde bulunması, yalnız kalpte bulunan latîfeler içindir. Kalbin dışında bulunan latîfeler, kalp mertebesinde bulunmazlar.

Yaradılışı, kalp veyâ rûh mertebesine kadar olan kimseyi tasarrufu kuvvetli olan pîri, dahâ yüksek mertebelere ulaştırabilir. Fakat, burada bir incelik vardır ki, ancak uzun anlatmakla bildirilebilir. Yazmakla bildirilecek gibi değildir.

İnsanın zâhiri, ya’nî görünen organları, bâtının hâllerini, özelliklerini edinirse ve bâtın da, ya’nî kalp, rûh ve başka latîfeleri, zâhirin sıfatlarına bürünürse, zâhirde olan şeylerin, bâtında da olması ve bâtındaki hâllerin zâhirde de hâsıl olması niçin güç olsun? Vesselâm!

 

Başa dön 

  

189.MEKTUP 

Bu mektûp, Şerefeddîn Hüseyn-i Bedahşî'ye yazılmıştır.

 

Dünyânın güzelliğine aldanmamalı, islâmiyyetten ayrılmamalıdır:

Âlemlerin rabbi olan Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Peygamberlerin en üstünü olan Muhammed aleyhisselâma ve temiz Âline ve Ashâbının hepsine bizden selâmlar olsun! Akıllı ve kıymetli oğlum Şerefeddîn Hüseyin'in şerefli mektûbu geldi. Bizi sevindirdi. Sayısız bağlılıklar arasında, bu fakîrleri “rahmetullahi aleyhim ecma’în” hâtırlamanız ne büyük ni’mettir. Bu hâliniz, kalpteki sevginin alâmetidir. Bu sevgi de, ifâde ve istifâdeye sebeptir. Bildirdiğiniz rü’yâlar doğrudur ve güzeldirler. Kalplerin bağlılığını göstermektedir.

Yavrum! Dünyânın tadına ve güzelliğine sakın aldanma! Onun yalancı gösterişlerine kapılma! Çünki, hepsi geçici ve kıymetsizdir.

Bugün, böyle olduğuna belki inanmazsınız. Fakat yarın ölünce, doğru olduğu anlaşılacaktır. O zamân inanmanın faydası olmayacaktır. Fârisî beyt tercemesi:

İncilerin ağırlığı, sağır etmiş kulağını,
Ne yapayım, duymaz olmuş, ağlamamı, sızlamamı.

Kalbin temizlenmesi için olan vazîfenizin kıymetini biliniz! Bunları yapmağa, cânla, başla çalışınız! Beş vakit namâzı, seve seve ve cemâ’at ile kılınız! Malınızın kırkta bir zekâtını, Müslümân fakîrlere, yalvara yalvara veriniz! Harâmlardan ve şüphelilerden kaçınınız! Herkesle iyi geçinip, hep acıyınız! Kurtuluş yolu budur. Vesselâm

 

Başa dön 

 

190.MEKTUP

Bu mektûp, mîr Muhammed Nu’mân Bedahşî'nin çocuklarından birine yazılmıştır.

 

Zikir anlatılmakta ve lüzûmlu nasîhatler verilmektedir:

Elhamdu lillahi Rabbil’âlemîn, vessalâtü vesselâmü alâ seyyidilmürselîn ve âlihi ve ashâbihittâhirîn ecma’în.

İyi bil ki, senin sa’âdetin ve belki bütün insanların sa’âdeti ve herkesin dünyâ ve Âhiret sıkıntılarından kurtulması, sâhibimizin zikri ile olur. Elden geldikçe her zamân zikir yapmalıdır. Ondan bir ân gâfil kalmamalıdır. Cenâb-ı Hakka çok hamd ve şükür olsun ki, her ân zikir etmek, bu büyüklerin yolunda, dahâ başlangıçta nasîb olmaktadır. Sonda kavuşulabilecek ni’metler, başlangıçta tattırılmaktadır. Bunun içindir ki, tasavvuf yolunda ilerlemek isteyenlerin bu yolu seçmeleri en uygundur ve en doğrudur. Hattâ, lâzımdır. Bunun için, sana önce lâzım olan, her şeyden yüz çevirip, bu yüksek yolun büyüklerine bağlanmandır! O büyüklerin kalplerinden, rûhlarından fâydalanmak için yalvarmalısın! Önce zikir lâzımdır. Zikir, hâtırlamak, anmak demektir. Göğsün sol tarafındaki kalp, yürek denilen et parçasını düşünürsün. Bu et parçası, gönül denilen hakîkî kalbin yuvası gibidir. ALLAH mübârek ismini, hayâlin ile bu kalp üzerinden geçirirsin. Bu ânda, hiçbir uzvunu oynatmazsın. Yalnız kalbini düşünerek oturursun. Kalbin şeklini, anatomik yapısını düşünmezsin. Çünki, kalbin yerini düşünmek lâzımdır. Kalbin kendisini tasavvur etmek, hâtırlamak lâzım değildir. Allah ismini, kalbin bulunduğu yerde hâtırlarken, hiçbir şeye benzemez diye düşünürsün! Allahu Teâlâ'nın sıfatlarını da düşünmezsin. Hâzır ve nâzır olduğunu dahî düşünmezsin. Böylece, Zât-i Teâlâ yüksekliğinden; sıfatlara düşmemiş olursun ve kesrette vahdeti görmek derecesine inmezsin. Mahlûkları görüp, bunlara bağlı kalıp avunarak, hiçbir şeye benzemeyen varlığa bağlanmaktan mahrûm kalmayasın. Çünki mahlûklarda görülen, anlaşılan her şey, o olamaz. Çoklukta görülenler, bir olanı görmek olamaz. Hiçbir şeye benzemeyeni, bilinen, anlaşılan şeylerin dışında aramak lâzımdır. Ayrılmayan, bölünmeyen, hiç değişmeyen bir şey, çok olan, başka başka olan şeylerde bulunamaz. Zikrederken, bir Velînin görünüşü, kendiliğinden hâsıl olursa, o görünüşü de kalpte durdurmalıdır. Böylece zikre devâm etmelidir. Velî dediğimiz zât, Allahu Teâlâ'ya kavuşturan yolu gösterendir. Yolda, ondan yardım, imdâd gelen zâttır. Yoksa cübbe, külâh, diploma edinip, şeyh efendi olarak köşede oturan câhil değildir. Âdetlere, gösterişlere, yaldızlı sözlere aldanmamalıdır. Evet, kâmil ve mükemmil bir zâttan, bereketlenmek, fâydalanmak için elbise, çamaşır gibi şey almak, onu inanarak ve saygı ile kullanmak çok fayda ve feyiz verir. Fakat, veren olgun, alan uygun olmak lâzımdır.

Bu yolda rü’yâlara güvenmemeli, kıymet vermemelidir. Bir kimse, rü’yâda, kendini devlet başkanı görse, yâhut kutub, Velî olduğunu görse, uyanık iken de böyle olmuş değildir. Uyku içinde değil, uyanık iken böyle olmak lâzımdır. Uyanık iken kavuşulan şeyler kıymetlidir.

Şunu iyi bilmeli ki, zikrin faydalı olması ve bunun te’sîr etmesi için, islâmiyyete yapışmak lâzımdır. Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bildirdikleri gibi inanmak, farzları, sünnetleri yapmak ve harâmlardan, şüphelilerden kaçınmak elbette lâzımdır. Bunları Ehl-i sünnet âlimlerinden ve bunların kitâplarından öğrenmelidir. Vesselâm.

Başa dön

  

191.MEKTUP

Bu mektûp, Hân-ı Hânân'a yazılmıştır.

 

Peygamberlere uymak lâzımdır. İslâmiyyetin emirlerinde çok kolaylık olduğu bildirilmektedir:

Bizlere doğru yolu gösteren Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! O bize doğru yolu göstermeseydi, biz kurtuluş yolunu bulamazdık. Allahu Teâlâ'nın Peygamberlerine inandık. Sonsuz saâdete ve hakîkî kurtuluşa kavuşmak için, Peygamberlere uymak lâzımdır “salavâtullahi teâlâ ve teslîmâtühü”. Bir kimse, bin sene ibâdet etse ve sıkıntılı riyâzetler çekse ve sıkı mücâhede yapsa, eğer bir Peygamber-i zî-şâna “sallallahu aleyhi ve sellem” uymamış ise, bütün bu çalışmalarının bir arpa kadar kıymeti olmaz. Çölde görülen (serâp) gibi, hiçbir şeye yaramaz. Hiçbir düşünce ve bir iş olmayan ya’nî bir şeye yaramayan uyku bile, meselâ, gün ortasında bir parça uyumak, o büyüklerin emrine uyarak yapılınca, onlara uymadan yapılan, bin sene ibâdetten, mücâhededen kat kat dahâ kıymetli olur.

Allahu Teâlâ'nın ni’metlerinin en kıymetlisi, bütün emirlerinde kolaylık göstermesidir. İslâmiyyetin bütün isteklerinde tam kolaylık gözetilmiştir. Meselâ yirmidört sâat içinde, yalnız onyedi rek’at namâz kılmağı emir buyurmuştur. Bunun hepsi, bir sâat sürmez. Bunu kılarken de, en kolay olanı okumağı kabûl etmektedir. Ayakta kılamayanın, oturarak kılmasına izin vermiştir. Oturarak kılamayan, yatarak kılabilir. Rükü’ ve secdeleri yapamayan, îmâ ile, işâret ile kılabilir demiştir. Abdest almak için su kullanamayana, toprak ile teyemmüm etmesine izin vermiştir. Zekât için de, malın yalnız kırkta birini fakîrlere ayırmıştır. Bunu da, yalnız ticâret eşyâsından ve çayırda parasız otlayan, dört ayaklı hayvanlardan emretmiştir. Ömründe bir kere hac etmeği farz etmiştir. Bu da yalnız, yol parası olanlara ve yol tehlikesiz olduğu zamân farz olmaktadır. Sayılamayacak kadar çok şeyleri helâl etmiş, izin vermiştir. Dörde kadar kadını nikâhla almağı ve sayısız câriye kullanmağı mubâh eylemiştir. Talâk, ya’nî boşamak ile, kadın değiştirmeye yol göstermiştir. Yiyecek, içecek ve kumaşlardan çoğunu mubâh etmiş, pek azını harâm kılmıştır. Harâm etmesi de, kullarının iyiliği için olmuştur. Acı, zararlı, kötü olan şarâbı yasak etti ise de, buna karşılık çeşit çeşit tatlı, güzel kokulu, faydalı şerbetleri mubâh etmiştir. Meyve suları, târçın, karanfil ve çiçek suları hep helâldir. Bunların hepsi faydalıdır. Acı, yakıcı, keskin ve aklı giderici ve çok tehlikeli olan bir şey, o güzel kokulu şerbetlere benzeyebilir mi? Onun harâm olması ve Allahu Teâlâ'nın beğenmemesi, bunların ise helâl olup, Allahu Teâlâ'nın râzı olması da ayrıca bir farktır. İpekli kumaşlardan bir kısmını erkeklere harâm etmiş ise de, buna karşılık süslü, renkli sayısız kumaşları helâl eylemiştir. Yünlü kumaşların hepsi helâldir. Bunlar, ipekten kat kat dahâ faydalıdır. Bununla berâber, ipekli kumaşları, kadınlara mubâh eylemiştir. Bunun faydası de, yine erkekleredir. Altın ve gümüş gibi zînet eşyâsını kadınlara mubâh etmesi de böyle olup, fâydaları, erkekleredir. İnsâfsız, taş yürekli bir kimse, bu kadar çok kolaylığı, güç ve ağır yük görürse, kalbinin bozuk olduğunu göstermiş olur. Rûhunun hasta olduğu, kafadan sakat olduğu anlaşılır. Birçok işler vardır ki, sağlam, normal insanlar bunları kolay yaptığı hâlde, hasta kimselere güç gelir. Kalbin hasta, bozuk olması demek, Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” getirdikleri bilgilere, tâm inanmaması demektir. İnanmaları, görünüştedir. İçten inanmış değildir. Gönülden inanmanın alâmeti vardır. Bu alâmet, islâmiyyetin emirlerine sarılmaktır. İslâmiyyeti beğenmeyenlerin, ona uymak istemeyenlerin Müslümân olduklarını söylemelerine inanılmaz. Bunlara (Münâfık) denir. Şûrâ sûresi, onüçüncü âyetinde meâlen, (Müşrikleri  îmâna, Allaha kulluğa çağırmaklığın, onlara ağır gelir. Bunun için sana düşman olurlar) buyuruldu. Allahu Teâlâ, dilediğini kendine seçer. Onu isteyenlere, kendine kavuşturan yolu gösterir. Doğru yolda olanlara ve Muhammed aleyhisselâmın izinde gidenlere selâm olsun!

 

Başa dön 

 

192.MEKTUP

Bu mektûp, şeyh Bedi’uddîn-i Sehârenpûrî'ye yazılmıştır.

 

Bir suâline cevâp vermektedir:

Akıllı ve kıymetli kardeşim! Hocama yazmış olduğum onbirinci mektûpta, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk'ın makâmından dahâ yüksek bir makâm hâsıl olduğu yazılıdır. Bunun ne demek olduğunu soruyorsunuz. Allahu Teâlâ, senin bilgini arttırsın! Bu yazı, hazret-i Ebû Bekir'den dahâ yüksek olmağı göstermez. Bu söz ve o mektûptaki buna benziyen yazılar, bir talebenin kendi rehberine arz ettiği, kendi hâlleridir. Büyüklerimiz buyuruyor ki, bir tâlip, doğru olsun, yanlış olsun, kendine hâsıl olan her şeyi, üstâdına bildirmelidir. Çünki doğru olmayan bilgilerden, doğru ma’nâlar da çıkarılabilir. Bunun için, bunları da bildirmek lâzımdır denildi. Yukarıdaki söz de, bu sebepten yazılmış olabilir. Şunu da söyleyebiliriz ki, Peygamber olmayan birinin, ufak bir şeyde, Peygamberden üstün olması câiz görülmüştür. Bunun misâlleri de vardır. Şehîtlerin üstünlükleri sayılırken, Peygamberler için bildirilmeyenler de, haber verilmiştir. Bununla berâber üstünlük, her bakımdan Peygamberlere mahsûstur “aleyhimüssalavât vetteslîmât”. Peygamber olmayan bir Velî, Peygamberde bulunmayan bir üstünlükten geçirilirse, buradan geçerken kendini dahâ yüksek görebilir. Bu câizdir. Onun bu makâma yükselebilmesi, Peygambere uyması sebebi ile olmaktadır. Bunun için, Peygambere de o makâmdan nasîp vardır. Çünki hadîs-i şerîfte, (Güzel bir çığır açan kimse, bunun sevâbını kazanır ve bu güzel şeyi yapanlara verilen sevâplardan da pay alır) buyuruldu. Peygamber olmayanın, ufak bir şeyde, Peygamberden üstün olması câiz olunca, Peygamber olmayanlardan üstün olması da câiz olacağı meydândadır. Bunu anlamak güç değildir. Vesselâm.

 

Başa dön

 

193.MEKTUP

Bu mektûp, seyyid Ferîd “rahmetullahi teâlâ aleyh” hazretlerine yazılmıştır.

 

Ehl-i sünnet i’tikâdına göre inanmak lâzım olduğu, fıkıh bilgilerini öğrenmenin ehemmiyeti bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ yardımcınız olsun! İşlerinizi kolaylaştırsın! ayıp ve çirkin olan şeylerden korusun!

Âkıl ve bâliğ olan erkeğin ve kadının birinci vazîfesi, Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdıkları akâid bilgilerini öğrenmek ve bunlara uygun olarak inanmaktır. Allahu Teâlâ, o büyük âlimlerin çalışmalarına bol bol sevâp versin! Âmîn. Kıyâmette Cehennem azâbından kurtulmak, onların bildirdiklerine inanmağa bağlıdır. Cehennemden kurtulacak olanlar, yalnız bunların yolunda gidenlerdir. Resûlullah'ın “sallallahu aleyhi ve sellem” ve Ashâbının “rıdvânullahi aleyhim ecma’în” yolunda gidenler, yalnız bunlardır. Kitâptan, ya’nî Kur’ân-ı kerîmden ve Sünnetten, ya’nî hadîs-i şerîflerden çıkarılan bilgiler içinde kıymetli, doğru olan yalnız bu büyük âlimlerin, Kitâptan ve sünnetten anlayıp bildirdikleri bilgilerdir. Çünki her bid’at sâhibi, ya’nî her reformcu ve her sapık kimse, bozuk düşüncelerini, kısa aklı ile, Kitâptan ve sünnetten çıkardığını söylüyor. Ehl-i sünnet âlimlerini “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” gölgelemeğe, küçültmeğe kalkışıyor. Demek ki, Kitâptan ve sünnetten çıkarıldığı bildirilen her sözü, her yazıyı doğru sanmamalı, yaldızlı propagandalarına aldanmamalıdır.

Ehl-i sünnet vel-cemâ’at âlimlerinin bildirdiği doğru i’tikâdı açıklamak için, büyük âlim Tür Püştî “rahmetullahi aleyh” hazretleri bir kitâp yazmıştır. (El-mu’temed) adındaki bu kitâbı çok kıymetlidir ve açık yazılmıştır. Kolayca anlaşılabilir. Toplandığınız zamânlarda bu kitâbı okuyunuz. Fakat, bu kitâpta, her bilgi, mantık yolu ile isbât edilmiş olduğundan uzamış ve genişlemiştir. Öğrenilmesi ve inanılması herkese çok lâzım olan bilgileri kısaca anlatan bir kitâb olsaydı dahâ uygun ve dahâ faydalı olurdu. Bu arada fakîrin de, Ehl-i sünnet vel-cemâ’at i’tikâdını kısa ve açık olarak yazmak hâtırıma geldi. Eğer yazmak nasîb olursa, size de gönderirim.

İ’tikâdı düzelttikten sonra helâl, harâm, farz, vâcib, sünnet, mendûb, mekrûh olan şeyleri de fıkıh kitâplarından öğrenmek ve her işi bunlara göre yapmak da lâzımdır. Talebeden birkaçına emir buyurunuz da, fârisî dilinde yazılmış fıkıh kitâplarından birisini, toplandığınız zamân okusunlar. (Mecmû’a-i Hânî) ve (Umdet-ül-islâm) adındaki kitâpları okumak çok uygun olur.[1]

Allah korusun, i’tikâd edilecek şeylerde, bir sarsıntı olursa, kıyâmette, Cehennemden hiç kurtulmak olmaz. İ’tikâd doğru olup da, işlerde gevşeklik olursa, tevbe ile ve belki tevbesiz de affolunabilir. Eğer afv olunmazsa, Cehenneme girse bile, sonunda yine kurtulur. Görülüyor ki, işin aslı, temeli, i’tikâdı düzeltmektir. Hâce Ubeydullah-i Ahrâr “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz” buyurdu ki, (Bütün iyi hâlleri ve buluşları bize verseler, fakat Ehl-i sünnet vel cemâ’at i’tikâdını kalbimize yerleştirmeseler, hâlimi harâp, istikbâlimi karanlık bilirim. Eğer bütün harâplıkları, çirkinlikleri verseler ve kalbimizi Ehl-i sünnet i’tikâdı ile süsleseler hiç üzülmem). Allahu Teâlâ, bizi ve sizi, Ehl-i sünnet i’tikâdından ayırmasın! İnsanların efendisi hürmetine “sallallahu aleyhi ve sellem” duâmızı kabûl buyursun! Âmîn!

Lâhordan gelen bir talebe, şeyh Ciyû'nun eski Nahhâs câmi’inde Cum’a namâzı kıldığını söyledi. Meyân Refi’uddîn, şeyhin iltifâtına kavuştuktan sonra, kâdî şeyh Ciyûnun, kendi bahçesinde bir câmi’ yaptırdığını söyledi. Böyle haberleri işittiğimiz için, Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Allahu Teâlâ böyle iyi işleri arttırsın! Saygı taşıyanlarınız, böyle haberleri işitince çok, hem de pek çok sevinmekteyiz.

Muhterem Seyyid hazretleri “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz”! Bugün, Müslümânlar kimsesiz kaldı. İslâmiyyete yardım için, bugün bir çiteyl [ya’nî ufak bir gümüş] vermek, binlerce altın vermiş gibi kıymetli olur. Hangi tâli’li kimseye bu büyük ni’meti ihsân ederlerse, ona müjdeler olsun! Dînin yayılmasına, islâmiyyetin kuvvetlenmesine çalışmak, her zamân iyidir ve kim olursa olsun, böyle çalışan, cihâd sevâbına kavuşur. Fakat, islâm düşmanlarının her yandan saldırdığı bu zamânda, Ehl-i beyt-i nebevîden olan siz kahramânların “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” yardım etmesi, elbette dahâ iyi, dahâ güzel olur. Çünki Allahu Teâlâ, islâmiyyet gibi en büyük ni’metini, kullarına, sizin yüksek ceddiniz ile gönderdi. Sizin yardımınız, kendi yaptığı şeye yardım etmek olur. Başkalarının yardımı ise böyle olmaz. Resûlullah'a “sallallahu aleyhi ve sellem” tâm vâris olabilmek, bu büyük işi yapmakla olur. Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem” Ashâbına karşı buyurdu ki, (Siz, öyle bir zamânda geldiniz ki, Allahu Teâlâ'nın emirlerinin ve yasaklarının onda birini yapmaz iseniz, helâk olur, Cehenneme gidersiniz. Sizden sonra öyle Müslümânlar gelecek ki, Allahu Teâlâ'nın emirlerinin ve yasaklarının onda birini yapabilseler, Cehennemden kurtulurlar). İşte bizim zamânımız, o zamândır ve müjdelenenler de şimdiki Müslümânlardır. Fârisî beyt tercemesi:

Sa’âdet topu ortaya kondu.
Topu kapan yok, erlere n’oldu?

Bu yakınlarda, mel’ûn Guvendval kâfirinin öldürülmesi çok güzel oldu. Onun ölümü, Hindûların burunlarının kırılmasına sebep oldu. Ne niyetle olursa olsun, niçin öldürüldü ise öldürülsün, islâma saldıranların alçalması, Müslümânlar için bir kazançtır. O kâfir öldürülmeden önce rü’yâda devlet reîsimizin, kâfirlerin liderlerinin başını kestiğini görmüştüm. Doğrusu o kâfir, düşmanların önderi ve kâfirlerin şefleri idi. Allahu Teâlâ, o alçakları yardımsız bıraksın!

İslâmiyyetin ve Müslümânların yükselmesi, kâfirlerin ve kâfirliğin kıymetten düşmesine, aşağı olmasına bağlıdır. Allahu Teâlâ, zimmîlerden cizye almayı emreyledi. Onlardan bu vergiyi almak, onları aşağı kılmak içindir. Kâfirler ne kadar yükselirse, Müslümânlar da o kadar alçalır. Bu inceliği iyi anlamalıdır. Çok kimse, bu bağlılığı anlayamıyor. Bu yüzden dinlerini yıkıyorlar. Tevbe sûresinin yetmişüçüncü âyetinde meâlen, (Ey sevgili Peygamberim “sallallahu aleyhi ve sellem”! Kâfirlerle ve münâfıklarla cihâd et, dövüş! Onlara sert davran!) buyuruldu. Kâfirlerle dövüşmek, onlara sert davranmak, dinde zarûrî lâzımdır. Ya’nî îmânın şartıdır. Geçen senelerde, yayılmış olan kâfirlik alâmetlerinden şimdi, ötede beride kalmış bulunması, Müslümânlara çok ağır gelmektedir. Bugün, her Müslümânın birinci vazîfesi, o alçakların kötülüklerini ahbâplarına anlatmaktır ve küfür alâmetlerinin millet arasından kalkmasına çalışmaktır. Bu kötü alâmetlerden ötede beride görülmesi, belki de bunların kötülüğünü anlamamaktan ileri gelmektedir. Elinizden gelirse güvendiğiniz din adamlarına haber yollayınız. Bu kâfirlik alâmetlerini, millete duyursunlar. İslâmiyyetin emirlerini bildirmek için, hârika işler yapmak, kerâmet sâhibi olmak şart değildir. Bilenlerin, bilmeyenlere öğretmeleri lâzımdır. Elimde gücüm, kuvvetim yoktu da, islâmiyyetin yasak ettiği şeylerin kötülüklerini söyleyemedim diyerek, özür ve bahâne ileri sürmek, kıyâmette insanı azâptan kurtaramayacaktır. İnsanların en iyileri olan Peygamberler “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” islâmiyyetin emirlerini, yasaklarını bildirirlerdi. Ümmetleri mu’cize isteyince, (Mu’cizeleri, Allahu Teâlâ yaratır. Bizim vazîfemiz Onun emirlerini bildirmektir) buyururlardı. Allahu Teâlâ dilerse, ümmetlere merhamet ederek, inanmaları, sa’âdete kavuşmaları için, o ânda mu’cize yaratırdı. Her ne olursa olsun, islâmiyyeti bildirmek, gençlere öğretmek, faydalarını açıklamak, düşmanların yalanlarını, iftirâlarını cevâplandırmak elbette lâzımdır. Bilenler, bildirmezlerse, cezâdan, azâptan kurtulamayacaklardır. Bu vazîfeyi yaparken, fitne çıkarmamağa, dikkat etmelidir. Dikkat ile çalışırken, kendine bir sıkıntı gelirse, bunu ni’met bilmelidir. Peygamberler “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” Allahu Teâlâ'nın emirlerini bildirirlerken, görmedikleri sıkıntılar, çekmedikleri işkenceler kalmadı. Onların en üstünü “sallallahu aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Hiçbir Peygambere, benim çektiğim eziyet çektirilmedi). Fârisî beyt tercemesi:

Ömür geçti, derdimi anlatmak bitmedi,
Bitireyim artık, gece devâm etmedi.

Vesselâm.

 

Başa dön

 

194.MEKTUP

Bu mektûp, mîr Sadr-ı Cihân'a yazılmıştır.

 

Dîn-i islâmı yaymaya çalışmak lâzım olduğu bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ, size selâmet versin! Mübârek bedeninize sıhhat ve âfiyet versin! İslâmiyyetin emir ve yasaklarının yayılması ve islâm düşmanlarının yüzkaralarının ortaya çıkarılması haberleri, biz kalbi yaralı, ciğerleri yanık Müslümânları çok sevindirdi ve cânımıza cân kattı. Bundan dolayı, Allahu Teâlâ'ya sonsuz şükürler olsun! Her şeye gücü yeten Allahu Teâlâ'dan, bu sevindirici işlerin artmasını duâ ederiz. Sevgili Peygamberi “sallallahu aleyhi ve sellem” hürmetine duâmızı kabûl buyurmasını umarız. Müslümânların önlerinde bulunanların ve değerli âlimlerimizin bu sağlam dînin ve bu doğru yolun artması ve kuvvetlenmesi için gizli ve açık olarak durmadan çalışacaklarına inanıyorum. Biz za’îflere bu konuda söz düşmeyeceğini de anlıyoruz. Yeni hükûmet adamlarının, iyi yaradılışlı oldukları için, din adamlarına ve din bilgilerine kıymet verdiklerini görüyoruz. Bunun için Allahu Teâlâ'ya nasıl hamd edeceğimizi bilemiyorum. Biliyorsunuz ki, geçen senelerde, din düşmanlığını körükleyenler, kötü din adamları idi. Ya’nî islâm düşmanları, din adamı şekline girerek yazıları ile, sözleri ile ve hükûmete yol göstererek, islâmiyyeti yıkmağa ön ayak olmuşlardı. Şimdi, bu işte çok uyanık davranınız! Allah'ına inanan, dînini bilen ve seven, doğru dürüst din adamı bulunuz. İşbaşına, diyânet işlerine böyle sağlam kimselerin getirilmesine çalışınız! Satılmış din adamları, din hırsızlarıdır. Bunların düşüncesi, mevkî ve paradır. Sandalye kapmak, şöhret salmak sevdâsındadırlar. Allahu Teâlâ, Müslümânları, bunların fitnesinden korusun! Din adamlarının iyisi “rahmetullahi aleyhim ecma’în”, insanların en iyileridir. Kıyâmet günü, bunların mürekkepleri, şehîtlerin kanları ile ölçülecek, bunların mürekkepleri ağır gelecektir. İnsanların en kötüsü, kötü din adamlarıdır. İnsanların en iyileri de, iyi din adamlarıdır. Şunu da arz edeyim ki, ba’zı niyetlerim, askerlerle görüşmeği îcâb ettiriyor. Ramazân-ı mübârek ayında Delhi'de kalacağım. Ramazân-ı mübârekten sonra büyüklerin hûzuruna kavuşacağım. Vesselâm.

 

Başa dön 

  

195.MEKTUP 

Bu mektûp da, mîr Sadr-ı Cihân'a yazılmıştır.

 

İslâmiyyeti yaymaya çalışmak lâzım olduğu bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ, size selâmet versin! Âmîn. Âlimlerin iyiliği, milletin hepsine yayılır. Bunun için de, herkes onları sever. Çünki insanlar, kendilerine iyilik edenleri sever. Bu sevgi sebebi ile, onların ahlâkı ve âdetleri, herkese, iyilikten aldıkları paya göre bulaşır. Böylece, iyilikler, kötülükler, düzelme veyâ bozulma, baştan aşağı doğru yayılır. Belki de bunun için, (İnsanların dîni, başlarında bulunanların dinleri gibidir) buyurulmuştur. Geçen senelerde, başımıza gelen kötülükler, bu sözün doğru olduğunu göstermektedir. Şimdi iyi insanlar işbaşına geçti. Alçakların dîne saldırmaları gevşedi. Şimdi söz sâhibi olan, iş başında bulunan eli kalem tutan bütün Müslümânların, elbirliği ile islâmiyyeti yaymağa çalışmaları lâzımdır. Önce yasak edilen farzları, unutturulan ibâdetleri, tekrâr meydâna çıkarmalı, yayılan harâmları, ahlâksızlıkları yok etmelidir. Duracak zamân değildir. İşi geciktirmekte fayda yoktur. Bu gevşeklik karşısında, Müslümânların yaralı kalpleri sızlamaktadır. Geçen senelerde Müslümânlara yapılan baskılar, işkenceler, dahâ unutulmadı. Bunların yine hortlaması, canavarların kuzulara saldırmak ihtimâlleri, Müslümânların uykusunu kaçırmaktadır. Söz sâhipleri, sünnet-i seniyyenin yayılmasında gevşek davranırsa, işbaşında olanların hepsi de, name lâzım derler. Birkaç günlük hayâtın kıymetini biliniz! Eğer ipin ucunu elden kaptırırsanız, Müslümânların başına kâfirlerin çullanmasına yol açarsınız. Sonra âh etmek işe yaramaz. Fârisî beyt tercemesi:

Elimden gideni, Süleymân kaptırsaydı,
Hem Süleymân, hem peri, hem Ehrimen ağlarlardı.

Müslümânlığın alâmetlerinden biri, imâm yetiştirmek ve bunlara câmi’lerde vazîfe vermektir. Bu iş gevşemişti. İslâm memleketlerinin büyüklerinden olan Serhend şehrinde kaç seneden beri bir müftî yoktu. Bu duâcınızın mektûbunu getiren kâdî Yûsuf'un dedeleri, tâ Serhend şehri yapılalıdan beri, burada kâdîlık yapmışlardır. Bunun için olan hükûmet senedleri yanındadır. Kendisi sâlih ve takvâ sâhibidir. Eğer uygun görürseniz, bu ehemmiyetli vazîfeyi ona veriniz! Allahu Teâlâ, bizi ve sizi islâmiyyetin doğru yolunda bulundursun! Âmîn.
 

Başa dön 

 

 

196.MEKTUP 

Bu mektûp, Mensûr Arab’a yazılmıştır.

 

Tasavvuf yolunun yedi konağı olduğu, sâlik her konakta kendinden uzaklaşıp Hak Teâlâ'ya yaklaştığı bildirilmektedir:

Merhamet ederek gönderdiğiniz ve ihsân ederek yazdığınız kıymetli mektûbunuz, en kıymetli bir zamânda geldi. Allahu Teâlâ'ya hamd olsun ki, büyükler, küçükleri hâtırlamakta, yüksekler alçakları okşamaktadır. Allahu Teâlâ, bu tevâzu’unuza bizim tarafımızdan hayırlı karşılıklar versin! Fârisî mısra’ tercemesi:

Her ne olursa olsun, dosttan konuşmak, dahâ tatlı!

Yürümekte olduğumuz tasavvuf yolu yedi adımdır. İki adımla âlem-i halk, beş adımla Âlem-i emr aşılır. Âlem-i emirdeki birinci adımda, Tecellî-i ef’âl hâsıl olur. İkinci adımda, Tecellî-i sıfât hâsıl olur. Üçüncü adımda tecellî-i zâtiyye başlar. Bundan sonra kavuşanların bildiği tecellîler hâsıl olur. Bütün bunlara kavuşabilmek için, insanların efendisi, öncekilerin ve sonrakilerin en üstünü efendimizin, “Ona ve Âline ve Ashâbına duâlar ve selâmlar olsun” izinde bulunmak lâzımdır. Tasavvuf yolu iki adımdır diyenler de oldu. Kısaca anlatabilmek için ve talebeye kolay göstermek için böyle söylemişlerdir. Bu sözle, âlem-i emre ve âlem-i halka bir adım demişlerdir. Yedi adımdan her biri ile, sâlik kendinden uzaklaşır. Hak Teâlâ'ya yaklaşır. Bu yedi adımın hepsi geçilince (Fenâ-i etemm) ve (Bekâ-i ekmel) hâsıl olur. Bu ikisi hâsıl olunca (Velâyet-i hâssa-i Muhammediyye) ile şereflenmiş olur. Fârisî mısra’ tercemesi:

Bu, ele az geçen büyük ni’mettir. Acabâ kime verilir?

Bizim gibi zavallıların, böyle sözleri ağza alması bile uygun değildir. Bizlere ancak, büyüklerin ni’metlerinden sızan damlalarla dudaklarını ıslatarak zevklenebilmek yakışır. Fârisî beyt tercemesi:

Şekerin yalnız adını duymak bile,
Dahâ iyidir zehir koymaktan dile!

Fârisî beyt tercemesi:

Gök Arşa göre aşağıdır,
Fakat, yerden çok yukarıdır!

Vesselâm evvelen ve âhiren.
 

Başa dön

 

197.MEKTUP

Bu mektûp, pehlivân Mahmûd'a yazılmıştır.

 

Tâlih’li kimsenin, dünyâya düşkün olmayan ve kalbi Allah sevgisi ile çarpan kimse olduğu bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ sizi, islâmiyyetin doğru yolunda bulundursun! En iyi kimse, kalbi dünyâya bağlı olmayan ve Allah sevgisi ile çarpandır. Dünyâ muhabbeti, günâhların başıdır. Dünyâyı sevmekten kurtulmak da, ibâdetlerin başıdır. Çünki Allahu Teâlâ, dünyâya düşkün olmayı sevmez. Onu yarattığı zamândan beri, hiç sevmemiştir. Dünyâ ve dünyâya düşkün olanlar, mel’ûndur ve Allahu Teâlâ'nın merhametinden uzaktırlar. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki, (Dünyâ mel’ûndur ve dünyâda, Allah için yapılmayan her şey de mel’ûndur). Çünki Allahu Teâlâ'yı hâtırlayanlar, hattâ onların her zerresi, Allahu Teâlâ'yı zikir etmektedir. Bunun için, Allahu Teâlâ'yı zikredenler, mel’ûn değildir. Bunlara, dünyâ adamı denilmez. Çünki dünyâ demek, kalbi Allahu Teâlâ'dan gâfil eden, Onu unutturan, kalbe Allah'tan başkalarını getiren şeyler demektir. Allahu Teâlâ'yı unutturan mallar, sebepler, mevkîler, şerefler hep dünyâ olur. Vennecm sûresinin, (Bizi düşünmeyenlerden, bizden yüz çevirenlerden, sen de yüzünü çevir. Onları sevme!) meâlindeki yirmidokuzuncu âyeti, böyle olduğunu açıkça göstermektedir. İşte bu dünyâ, insanın cân düşmanıdır. Bu dünyânın düşkünleri, hiç toparlanamaz, kendilerine gelemezler. Âhirette de, pişmân olacaklar, çok acılarla karşılaşacaklar.

Dünyâyı terk etmek demek, kalbin onu sevmemesi, ona düşkün olmaması, kıymet vermemesi demektir. Ona düşkün olmamak da, varlığı ile yokluğu müsâvî olmaktır. İnsanın böyle olabilmesi için, Allah adamlarının yanında yetişmesi lâzımdır. Bu büyüklerden biri ele geçerse kıymetini bilmeli, onların emirlerini yapmağa, cânla başla sarılmalıdır. Şeyh Müzzammil hazretlerinin sizin aranızda bulunması, çok büyük bir ni’metdir. Çok az kimselerin eline geçen, bulunmaz bir ni’metdir. Kıymeti, hiç ölçülemeyecek kadar büyüktür. Fakat, kerem ve ihsân sâhiplerinin âdeti, îsâr etmektir. Ya’nî, başkalarının ihtiyâçlarını, kendi ihtiyâçlarından önce düşünürler. Şeyh hazretlerine birkaç gün izin verirseniz, çok yerinde bir iş olur. İş bitince, inşâallah yine geriye döner. Uzaktan olan ihlâs ve sevginiz de, hizmetinde imiş gibi, size fayda verir. Dahâ çok râhatsız etmeyeyim. Allahu Teâlâ, bizi ve sizleri, insanların en iyisinin “sallallahu aleyhi ve sellem” yolunda bulundursun! Allahu Teâlâ'nın selâmı ve ihsânları size olsun! Âmîn.

 

Başa dön 

 

 

198.MEKTUP

Bu mektûp, Hân-ı Hânân'a yazılmıştır.

 

Bu zamânda, din adamlarının, dünyâ büyükleri ile görüşmelerinin güç olduğu bildirilmektedir:

(Fütûhât-i Mekkiyye), fütûhât-i medeniyyenin anahtarı olsun! Allahu Teâlâ, sevgili Peygamberi ve Onun yüksek Âli hürmetine bu duâmı kabûl buyursun “sallallahu aleyhi ve sellem”! İhsân ettiğiniz kıymetli mektûp, fakîri şereflendirdi. Sevgimizi arttırdı. Size müjdeler olsun, müjdeler olsun! Kıymetli efendim! Bu zamânda, Allah adamlarının, dünyâ büyükleri ile görüşmesi çok güçleşti. Din adamları, konuşurken ve yazarken, dînin emrettiği gibi tevâzu’, aşağı gönüllülük yaparsa, kötü düşünceli olanlar, bunu anlayamayarak, bir şey koparmak için, muhtâç olduğu için, böyle yapıyor sanırlar. Bu bozuk düşünceleri, dünyâ ve Âhiret sa’âdetini elden kaçırmalarına sebep olur. Bu büyüklerden istifâde edemezler. Eğer din büyükleri, dünyâya ve dünyâ adamlarına kıymet vermediklerini duyururlarsa, görüşleri kısa olanlar, kötü düşünerek, bunları egoist, kendini beğenmiş sanırlar. Hâlbuki, Allah'tan başka hiçbir şeye kıymet vermemek de, din büyüklerine lâzımdır. Hem aşağı gönüllü, hem de yüksek gönüllü olurlar. İki zıd, ters şey, bunlarda bir araya gelmiştir. Ebû Sa’îd-i Harrâz “kuddise sirruh” buyuruyor ki, (Rabbimi, birbirine zıd, ters olan şeyleri, bir araya toplayıcı olarak tanıdım). Fen ve hesâp adamları, bu söze inanmazlar ise de, bizce kıymeti yoktur. Evliyânın bildikleri, aklın eremediği şeylerdir. Mîr ve Mevlânâ, size bizlerden çeşitli haberler vereceklerdir. Doğru yolda bulunanlara selâm olsun!

 

Başa dön

 

199.MEKTUP

Bu mektûp, molla Muhammed Emîn-i Kâbilî'ye yazılmıştır.

 

Vazîfe isteğinin kabûl olduğu bildirilmektedir:

Aşırı sevgi ile dolu olan ve çok bağlı olduğunuzu bildiren kıymetli mektûbunuz geldi. Bizleri sevindirdi. Allahu Teâlâ, size âfiyet versin! Vazîfe olarak okunacak şeylerden bir şey istiyorsunuz. Bunun için, kıymetli kardeşim mevlânâ Muhammed Sıddîk'ı gönderdim. Büyüklerimizin devâmlı okudukları bir zikri size öğretecektir. Emrettiğini yapmak için çok çalışınız! Meyvelerini toplamanızı ümîd ederim. Yalnız yazmakla olmayacağı, görüşmek lâzım olduğu için, kardeşimiz Mevlânâyı yormuş olduk. Vesselâm.

 

Başa dön 

  

200.MEKTUP 

Bu mektûp, molla Şekîb-i İsfehânî'ye yazılmıştır.

 

(Nefehât) kitâbındaki bir yazıyı açıklamaktadır:

Her hamd Allahu Teâlâ içindir. Salât ve selâm, Peygamberlerin efendisine ve Onun temiz Âlinin hepsine olsun! (Nefehât) kitâbındaki karışık bir sözün açıklanmasını istiyorsunuz. Bunun için, birkaç kelime yazmaya kalkıştım. Kıymetli efendim! Ayn-ül-kudât-i Hemedânî, hiç gidilmemiş bir yolda, delîlsiz, rehbersiz gidenler için diyor ki, (Bunlardan birkaçını, bir mağlûb, kendi sığınağına aldı. Sekir hâli, bunlara gölge yapmak için geldi. Aklı başında olanlar, başlarını kaldırdılar). Gidilmiş yol demek, Allahu Teâlâ bilir, sulûk yolu demektir. Bilinen on makâma, birer birer ve her inceliklerine varmak demektir. Bu yolda, önce nefis tezkiye edilir, temizlenir. Kalbin tasfiyesi bundan sonra olur. Bu yolda hidâyete kavuşmak için, bir rehbere inâbet, ya’nî bağlanmak lâzımdır. Gidilmemiş yol ise, cezbe ve muhabbet yoludur. Bu yolda, kalbin tasfiyesi, parlatılması önce olur. Nefsin tezkiyesi sonra olur. Seçilenlerin yoludur. Bir rehbere bağlanmak lâzım değildir. Sevilmişlerin ve istenilenlerin yoludur. Birinci yol, sevenlerin ve isteyenlerin yolu idi. Bunlardan çoğu, kuvvetle çekildikleri ve kendilerini muhabbet kapladığı için, âfâkî ve enfüsî şeytânlardan korundular. Şeytânların aldatmasından, yoldan çıkarmalarından kurtuldular. (Bir mağlûb) ve (Sekir) dediği, bu cezbe ve muhabbettir. Bunların rehberleri yok ise de, Allahu Teâlâ'nın ihsânına kavuşmuşlardır. Bu ihsân, onlara yol göstererek, hedefe ulaştırmıştır. Şu’ûrlu olanları, ya’nî çekilmeyenleri ve kendilerini muhabbet kaplamayanları, rehberleri de olmadığı için, din düşmanları, bunların yolunu kesti. Helâke sürükledi. Sonsuz olan ölüme yakalandılar. Mağlûblar arasında, o iki Türkmen vardı. Hüseyin Kassâb “rahmetullahi aleyh”, bu ikisini, işâret ile bildiriyor ve diyor ki, (Büyük bir kervân ile gidiyorduk. Kervân arasından ânsızın iki Türkmen çıktı. Hiç gidilmemiş olan yolda ilerlemeğe başladılar) diye,  uzun anlatılıyor. Büyük kervânın gittiği yol, sulûk yolu demektir. Bu yolda bilinen on makâm, sıra ile bütün incelikleri ile geçilir. Çünki, büyüklerden çoğu, hele eskilerin hemen hepsi, bu yoldan vâsıl olmuşlardır. Bu iki Türkmenin gittiği ve Hüseyin Kassâb'ın da katıldığı, o hiç gidilmemiş olan yol da, cezbe ve muhabbet yoludur. Bilinen birinci yoldan dahâ kısadır. Bu yolun başlangıcı, lezzet almak ve râhatlık duymaktır. Bu lezzet, duyguları giderir. Şu’ûrsuzluğa sebep olur. Bu hâli, gece olarak göstermektedir. Bu hissizlik ve insanlardan haberi olmamak, Allahu Teâlâ ile huzûra ve Ona şu’ûra sebep olduğundan, bu huzûra ve şu’ûra ay demiştir. Burasını biraz dahâ açıklamak lâzımdır. İyi dinleyiniz:

Cesedi, bedeni idâre eden rûhtur. Bedeni yetiştiren, kalptir. Cesetteki kuvvetler rûhtan gelmektedir. His, duygu da, kalbin nûrundan hâsıl olmaktadır. Cezbe yolunda, kalp ve rûh, Allahu Teâlâ'ya dönünce, başlangıçta bedenin idâresi ve terbiyesi azalır. His kalmaz olur. Şu’ûr işlemez olur. Organların hareketinde gevşeklik olur. İnsan yere yıkılır. Büyük âlim şeyh Muhyiddîn-i Arabî “kuddise sirruh” bu hâle (Fütûhât-i Mekkiyye) kitâbında, rûhun semâ’ı demiştir. Raks ile ve dönerek olan semâ’a da, tabî’î semâ’ demiştir ve bunu sıkı yasak etmiştir. Buradan anlaşılıyor ki, bedendeki duygu ve hareketin azalması, ma’nevî huzûru göstermektedir. Cesetteki duygusuzluk rûhun şu’ûruna alâmettir. Bunu aya benzetmek uygundur.

Sözümüze dönelim: Ayın kara bulutla örtülmesi demekle, başlangıçta olanların huzûrunu örten insanlık sıfatlarının meydâna çıkmasını anlatmaktadır. İnsanlık sıfatlarının huzûru örtmesi, yolun ortasına kadar devâm eder. Yolun ortasında olanlar, örtüden tâm kurtulamazlar ise de, bu kadar örtülüş yoktur. Belki bunu anlatmak için, (Gece yarısı olunca, ay buluttan çıktı. O iki gencin ayak izlerini gene buldum) demektedir. Çünki, huzûr zamânı olan bast hâlinde yol aydınlanır. Çok ilerlemek olur. Sabâh olunca, ya’nî o hissizlik ve hareketsizlik gidince ve huzûr kuvvetlenince ve halk ile de karışınca demek istemektedir. Bu huzûru güneşin doğması diye anlatmaktadır. İnsanın varlığına dağ demektedir. Bu zamân kendi varlığından haberi olmaktadır. Çünki bu yolda, nefsin tezkiyesi, kalbin tasfiyesinden sonradır. O iki türkmenin cezbeleri kuvvetlenince ve kendilerini muhabbet kaplayınca, bir kahramân gibi ayaklarını insanlık dağının tepesine koydular ve bir sâatte tepeye çıktılar. Biraz Fenâya kavuştular. Hüseyin Kassâb'da bu cezbe kuvveti olmadığı için, dağın tepesine çok güç çıkabildi. Bu da, o iki türkmenin arkasında gittiği için oldu. Yoksa kafasını uçururlardı. Askerlerin bulunduğu yer, (a’yân-ı sâbite)yi anlatmaktadır. A’yân-ı sâbitede bütün mahlûkların (Ta’ayyün-i hakîkî)leri ve (Te’ayyün-i İlmî-i Vücûbî)leri birlikte bulunur. Sayısız çadırlar, bu ta’ayyünleri anlatmak içindir. Büyük çadır, (Ta’ayyün-i İlmî-i Vücûbî)yi göstermektedir. Buna, sultânın çadırı demişlerdir. Hüseyn Kassâb, sultânın çadırını işitince, aranılanı buldum sanarak sekir, şu’ûrsuzluk bineğinden inmek istedi. Bu merkep olmadan bu yolda gidilemez. Sağ ayağını dışarı koyarken kulağına bir ses gelerek sultân çadırda yoktur dedi. Doğrusu da böyledir. Hüseyn Kassâb'ı çeken kuvvet yoktur. Ufak bir müjde ile sekir hâlinden çıktı. İki türkmen ise, kuvvetle çekildikleri için ve kendilerini muhabbet kaplamış olduğu için, bu gibi müjdelerle aldanmadılar ve kahramânca yukarı çıktılar. Hüseyn Kassâb, bin sene dahâ beklese, sultânı çadırda hiç bulamaz. Çünki Hak Teâlâ, ötelerin ötesidir. Sağ ayak demesi, rûhu anlatmaktadır. Çünki, hiç gidilmemiş olan bu yolda, kalp ve rûh ayakları ile gidilir. İlim ve ibâdet ile gidilmez. İlim ve ibâdet sulûk yolunda işe yarar. Sekir hâlinden önce çıkan rûhtur. Sonra kalp çıkar. Sol ayak kalbi göstermektedir. Sultân oturmuştur ve ava gitmiştir demek, güzel aynalarda, güzel yerlerde yerleşmiştir ve âşıkların gönüllerini avlamağa gitmiştir demektir. Bu ses ve böyle söylemek, Hüseyn Kassâb'a anlatabilmek için idi. Onun anlayabileceği gibi söylenmişti. Yoksa, Allahu Teâlâ için oturmak ve ava gitmek gibi şeyler söylenemez. Fârisî beyt tercemesi:

(Yoktur) ve (odur) gibi sözler,
O makâmdan geri dönerler.

(Nefehât)da (Ayn-ül-Kudât-i Hemedânî)den alarak yazılmış olan bu sözlerden başka şeyler de anlaşılıyor ve Hak Teâlâ'nın birliğine ve büyüklüğüne dahâ uygun oluyor. Her ne kadar, o makâma tâm uygun değil ise de, başkalarından dahâ uygundur. Şöyle ki, vâhidiyyet mertebesinin üstündeki ta’ayyün-i evvel olan vahdet mertebesine oturmuştur. Vahdet mertebesinde ilmî ve aynî ta’ayyünlerin hepsi yok olduğu için, hayvanların ve kuşların yok edildiği ava benzetilerek, ava gitti buyurulmuştur. Şeyh Muhammed Ma’şûk-i Tûsî ve Emîr Alî Abûr, Sultânın avlandığı yere giderek, ona av oldular. Ma’şûk-i Tûsî dahâ önde gitti ve dahâ yaklaştı. Hüseyin Kassâb, sultânın geri döneceğini sanarak, (Vâhidiyyet) çadırlarında kaldı.

Yukarıdaki sözlerden ne anlaşılacağını doğru olarak ancak Allahu Teâlâ bilir. Tasavvuf yolunun büyükleri “kaddesallahu teâlâ esrârehüm” hiç gidilmemiş olan yolu seçmişlerdir. Bu bilinmeyen yol, bu büyüklerin meşhûr kolay yolu olmuştur. Kıymetli teveccühleri ve idâreleri ile, herkesi bu yoldan kavuşturmuşlardır. Rehber olan pîrin edepleri ve emirleri gözetilirse, bu yol hep kavuşturur. Bu yolda, ihtiyârların, gençlerin, kadınların ve çocukların kavuşmasında hiç başkalık yoktur. Hattâ ölüler bile bu ni’mete kavuşmayı umarlar. Bahâüddîn-i Buhârî “kuddise sirruh” buyurdu ki, (Hak Teâlâ'dan elbette kavuşturan bir yol istedim). Hâce hazretlerinin birinci talebesi olan hâce Alâ’üddîn-i Attâr “kuddise sirruh” hazretleri, bunun için buyurdu ki, Fârisî beyt tercemesi:

Kapıcının incinmesi olmasaydı,
Açardım bütün cihân kapılarını.

Allahu Teâlâ, hepimizi bu büyüklerin yolunda bulundursun! Vesselâm!

 

Başa dön

 

Diğer Mektuplar:

 

001-100. mektuplar

201-300. mektuplar

301-400. mektuplar

401-534. mektuplar