İMÂM-I RABBÂNİ (K.S.A.)
(I. CİLT)
İÇİNDEKİLER
Bir suâline cevap vermektedir:
Büyüklerle
tanıştıktan sonra ayrılanlara şaşmakta, Ashâb-ı Kirâmın büyüklüğü
bildirilmektedir:
Allah yolunda olanların yanında bulunmağı övmektedir:
Câhillerin dedi-kodu yapmalarına üzülmemeği bildirmektedir:
İşin başı,
islâmiyyetin sâhibine uymak olduğu bildirilmektedir:
Dünyânın kötülüğü
ve ona düşkün olanların zavallılığı bildirilmektedir:
İnsanların bir
arada bulunması, kalplerini berâber edeceği ve islâmiyyete uymayan şeylerin
kıymetsiz olduğu bildirilmektedir:
Sâlik, kendini
Peygamberlerin makâmında görür. Bunun sebebi bildirilmektedir:
Kendinin (Mebde’ ve Me’âd) adındaki kitâbında yazılı bir bilgiyi açıklamaktadır:
(Nefehât) kitâbındaki bir yazıyı açıklamakta ve nasîhat vermektedir:
Mevlânâ'nın bir
sözünü açıklamakta ve insanları kemâle getirmek ve irşâd etmek için lâzım olan
şartları bildirmektedir:
Suâllerine
cevâptır:
Va’z ve nasîhat
vermekte, Ehl-i sünnet âlimlerine uymağı övmektedir:
Dünyâ, Âhiretin
tarlasıdır. Kâfirlere, niçin sonsuz azap yapılacağı bildirilmektedir:
Kötü olan
dünyânın ne olduğu bildirilmektedir:
Evliyânın
kerâmetini bildirmektedir:
Bâtının [kalbin, rûhun] hâli ne kadar bilinmezse, o kadar iyidir ve Evliyânın keşiflerinde hatâ olmasının sebebini, (Kazâ-i mu’allak) ile (Kazâ-i mübrem)i ve dinde güvenilecek şeyin yalnız Kitâp ve Sünnet olduğu bildirilmektedir:
Pîrin hakkını gözetmeği bildirmektedir:
İnsan, câhil olduğu için, bedeninin hastalığını gidermeğe çalışmaktadır. Kalbin dünyâya düşkün olması hastalığından haberi bile olmadığı bildirilmektedir:
Tasavvuf
büyüklerinin yanıldıkları şeylerden birkaçını bildirmektedir:
Tasavvuf yolunun üstünlüğünü bildirmektedir:
Velâyette kendini
kusûrlu görmek lâzım olduğu bildirilmektedir:
223.MEKTUP
Hâllerini
ve rü’yâlarını bildirmesini istemektedir:
Edepleri
gözetmek, fakre ve isteklere kavuşamamağa sabretmek lâzım olduğu
bildirilmektedir:
Bu yolun başında olanlara, sondakilerin hâlleri ihsân olunur. Bunun olgunluk alâmeti olmadığı bildirilmektedir:
Dünyânın kısa
sürdüğü, buna karşılık olan azâbın sonsuz olduğu bildirilmektedir:
Yol göstermek
makâmına lâzım olan va’z ve nasîhatları bildirmektedir:
Öğretmek,
insanları yetiştirmek için lâzım olan birkaç şeyi bildirmektedir:
Bu yolun,
büyüğümüzün yolu olduğu bildirilmektedir:
Hâsıl olan ile
doymayıp, dahâ yüksek şeyleri istemek lâzım olduğu bildirilmektedir:
Yüksek sesle
zikrin bid’at olması sebebi açıklanmaktadır:
Dünyânın nasıl
olduğu bildirilmektedir:
Birkaç faydalı
bilgi verilmektedir:
Allahu Teâlâ'nın
kendisi varlıktır. Mahlûkların asılları ise yokluktur. Kendini anlayan, Allahu
Teâlâ'yı bilir. Tecellî-i zâtîyi ve Nûr âyetindeki incelikleri bildirmektedir:
Bu yolun
büyüklerini sevmek, dünyâ ve Âhiret sa’âdetinin sermâyesi olduğu
bildirilmektedir:
Ba’zı sırları
bildirmektedir:
Sünnet-i
seniyyeye yapışmağı istemekte, büyüklerin yolunu övmektedir:
Din kardeşlerinin
çoğalmasında iyi ümîtler vardır. Mürîdlerin ma’rifetlere, hâllere kavuşması,
pîrlerin gevşekliğine ve (Ucb)a sebep olmaması bildirilmektedir:
Dostların
kusûrları affolunacağı ve istihâre yapmak bildirilmektedir:
Bu yolun sonsuz
olduğunu ve kelime-i tevhîdin fâydalarından birkaçını bildirmektedir:
Dostlardan
çoğunun ilerledikleri bildirilmektedir:
Zikr-i zât ve zikir-i nefy-i isbât bildirilmektedir:
Tarîkat-i
aliyye-i Nakşibendiyyeyi terğîb etmektedir:
Hâlinin harâb
olduğunu bildiren mektûbuna cevâptır:
Zikri, Fenâ ve Bekâyı ve Ebû Alî Sînâ'yı bildirmektedir:
Aradığı makâma kavuştuğu ve kemâl ve tekmîl mertebeleri ve zamân zamân olan gevşekliğin sebebi bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ'nın
varlığını gösteren, yine kendisi olduğu bildirilmektedir:
Peygambere tâm
tâbi’ olanların, onların bütün olgunluklarına kavuşacakları ve hiçbir Velînin
hiçbir Nebî derecesine çıkamayacağı bildirilmektedir:
Gelmiş ve gelecek
bütün varlıkların en üstününe uymanın fazîletlerini bildirmektedir:
Tasavvuf
yolundaki hâlleri ve haccın şartlarından birinin, yolun tehlikesiz olması olduğu
bildirilmektedir:
Dört halîfenin
üstünlüklerini ve Ashâb-ı Kirâmın büyüklüğünü bildirmektedir:
Suâllerine
cevâptır:
Tasavvuf yolunu ve beş latîfeyi kısaca bildirmektedir:
Birkaç suâline cevâptır:
Sünnet-i seniyyeyi her yere yaymağı ve bid’atleri yok etmek lâzım olduğunu bildirmektedir:
Kutub ve
Kutb-ül-aktâb ve Gavsın ne demek olduğu bildirilmektedir:
Tasavvufu kısaca
bildirmektedir:
Allahu Teâlâ'nın yakın olduğunu açıklamaktadır:
Peygamberler “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” gönderilmesinin fâydaları ve aklın yalnız başına Allahu Teâlâ'yı tanıyamayacağı ve dağda büyümüş ve câhillik zamânında ya’nî Peygamber gönderilmemiş olan zamânlarda yaşamış kâfirlerin ve kâfir memleketlerinde ölen kâfir çocuklarının Âhiret'te ne olacakları ve dünyânın her yerine, meselâ eski hindlilere Peygamberler gelmiş olduğu bildirilmektedir:
İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin yolunu
ve Velâyet-i evliyâ, Velâyet-i enbiyâ ve Velâyet-i ulyâyı ve insandaki on
latîfeyi bildirmektedir:
Namâzın kıymetini ve namâza mahsûs kemâlâtı bildirmektedir:
Bu yolun bağlıyan
bağı, muhabbet olduğu bildirilmektedir:
Kâ’be-i Rabbânî
hakkındadır ve namâzın ba’zı üstünlükleri bildirilmektedir:
En sonda hayret ve cehâlete varmak lâzım olduğu, keşf ve kerâmetlere güvenilmemesi lâzım olduğu bildirilmektedir:
Uzlete
çekilirken, Müslümanların haklarını gözetmeği elden bırakmamak lâzım olduğu
bildirilmektedir:
İlhâm ve ferâset
yolu ile, mübârek kalbine doğan, (İlm-i kelâm) akîde ya’nî i’tikâdından
ba’zısını bildirmektedir. Kitaplardan alarak ve akıl ve düşünce ile bularak
yazmadığı hâlde hepsi, Ehl-i sünnet vel-cemâ’at âlimlerinin sözlerine uygundur.
Allahu Teâlâ, ömür sarf ederek, istirâhatlarını fedâ ederek, durmadan çalışan o
âlimleri, en üstün iyiliklerle mükâfatlandırsın!
İmâm-ı Rabbânî müceddid-i elf-i sânî şeyh Ahmed-i Fârûkî Serhendî “kuddise
sirruh”, dahâ ilim deryâsına yeni daldığı sıralarda hazret-i Peygamberi
“sallallahu aleyhi ve sellem” rü’yâda görüp, kendisine buyurmuştu ki: (Sen kelâm
ilminde müçtehid olacaksın). Bu rü’yâsını hocasına anlatmıştı. O günden beri,
ilim-i kelâmın her mes’elesinde ayrı ictihâdı ve görüşleri vardır. Fakat,
mes’elelerin çoğunda (Mâtürîdiyye) imâmımız ile berâberdir. Eski Yunan
feylesoflarının, islâmiyyete uymayan sözlerini reddedip, yanıldıklarını ispât
etmekte ve tasavvuf büyüklerini tanıyamayarak ve sözlerini anlayamayarak, yoldan
çıkan, sapıtan ve kendilerini din adamı sanıp, herkesi de yoldan çıkartan, câhil
ve ahmakların yüz karalarını meydâna çıkarmaktadır. Bu mektûpta ayrıca namâza
âit birkaç fıkıh mes’elesini de bildirmekte ve tasavvufun kıymetini ve
yüksekliğini ve bu yoldan yükselmiş olan büyüklerin islâmiyyete sımsıkı sarılmış
olup, bunları tanımayan zavallıların iftirâlarının çürüklüğünü [ve mûsikî
dinlememeği ve dans ve oyun yerlerine gitmemeği] ve dahâ birkaç şeyi
bildirmektedir:
Esrâr ve dekâık
bildirilmektedir:
Peygamberlere
vâris olan âlimlerin kimler olduğu ve gizli bilgilerin neler olduğu
bildirilmektedir:
Din düşmanlarını
aşağılamak, uydurma putlarını yıkmak lâzım olduğu bildirilmektedir:
Ba’zı sohbetlerde
bulunmak, bir yana çekilip yalnız yaşamaktan dahâ iyi olduğu bildirilmektedir:
Bir rü’yânın
ta’bîri bildirilmektedir:
Îmân-ı gaybın îmân-ı şühûdîden üstün olduğu ve tevhîd-i şühûdî ile tevhîd-i vücûdî bildirilmektedir:
Sâlik kendine yol gösterene bağlı olup, başkalarına bakmaması lâzım olduğu ve rü’yâlara kıymet verilmemesi bildirilmektedir:
Çok yükselmek
için çalışmak, yolda görülen şeylere bağlanıp kalmamak lâzım olduğu
bildirilmektedir:
Kabûl edilip
edilmediği suâline cevâp vermekte ve islâmiyyet bilgilerini yaymak lâzım
olduğunu bildirmektedir:
Kur’ân-ı kerîmdeki muhkem ve müteşâbih olan âyet-i kerîmeleri bildirmektedir:
(İlm-el-yakîn) ve (Ayn-el-yakîn) ve (Hakk-el-yakîn) bildirilmektedir:
Herkese, i’tikâdı
düzelttikten ve işlerini islâmiyyete uydurduktan sonra, kalbin selamette
olmasına çalışmak lâzım olduğu bildirilmektedir:
Kendisinin tasavvuf yoluna girmek ve Muhammed Bâkîbillah hazretlerinin “kuddise sirruh” sohbet ve hizmetinde bulunmak ni’metine sebep olduğu için, ona şükür etmekte, bu arada Allahu Teâlâ'nın, kendilerine verdiği ni’metleri bildirmektedir:
Bu büyükleri sevmenin bütün sa’âdetlerin sermâyesi olduğu bildirilmektedir:
Silsile-i
Aliyye-i Sıddîkiyyeye bağlanmaya şükür etmekte, bu yolu övmektedir:
Hızır “aleyhisselâm” ve İlyâs “aleyhisselâm” ile buluşmağı bildirmektedir:
Resûlullah'ın
mi’râc gecesinde Allahu Teâlâ'yı görmesinin dünyâda olmayıp Âhirette olduğu
bildirilmektedir:
Hâller, vecdler, Âlem-i emre bağlı şeylerdir. Bunları bilmek Âlem-i halk ile olur. Bu mektûpta bildirilenler, eski ma’rifetlerdir. Bunların yenisi büyük oğluna yazdığı mektûpta bildirilmiştir:
Semâ’, raks ve vecd üzerinde bilgi vermekte, rûhtan açıklama yapmaktadır:
Kur’ân-ı Kerîmden ve hadîs-i şerîflerden çıkarılan doğru i’tikâdın, Ehl-i sünnet i’tikâdı olduğu bildirilmektedir:
Cezbe ve sülûk ve bunların ma’rifetleri bildirilmektedir:
Nâfile namâzları
cemâ’at ile kılmak câiz olmadığı bildirilmektedir:
Kazâ ve kaderin ince bilgilerini anlatmaktadır:
Allahu Teâlâ'nın,
İmâm-ı Rabbânî hazretlerine başlangıçta ihsân etmiş olduğu yolu bildirmektedir:
Tevhîd-i vücûdî
ve tevhîd-i şühûdî mertebeleri bildirilmektedir:
Tasavvuf yolcusuna lâzım olan edepler ve onların birkaç şüphelerinin giderilmesi bildirilmektedir:
(Allahu Teâlâ ile
öyle bir vaktim vardır ki...) hadîs-i şerîftir. Ebû Zer-i Gıfârî de böyle
söylemiştir. Niçin söylemiştir? Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, (Bütün
Evliyânın ensesine basıyorum) demiştir. Bu sözün ne demek olduğu
bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ'nın
sekiz sıfatını ve Peygamberlerin ve bütün insanların mebde-i te’ayyünlerini ve
tecellîleri bildirmektedir:
(Nazar ber Kadem) ve (Sefer der Vatan) ve (Halvet der Encümen) bu yolun temel bilgilerinden olduğu bildirilmektedir:
Hak Teâlâ'nın sıfatlarının basît olduğunu, eşyâya bağlanmakla değişmediklerini bildirmektedir:
Hak Teâlâ'nın ihâtasını ve sereyânını açıklamaktadır:
Nihâyete kavuşmayı kısaca bildirmektedir:
Başa gelen
sıkıntıya sabır dilemekte, tâ’ûndan ölmenin kıymetini ve tâ’ûn olan yerden
kaçmanın günâh olduğunu bildirmektedir:
Derin, ince bilgileri ve şaşılacak ma’rifetleri ve (Kabe-kavseyn ev-ednâ) makâmını bildirmektedir:
Bu mektûp, Küçük Beğ Hisârî'ye yazılmıştır.
Bir suâline cevâp
vermektedir:
Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Onun seçtiği kullarına selâm olsun! Küçük Beğ Hisârî
hazretleri soruyor ki, (Bir kimse, bütün bilgiler iki üç harfte yerleşmiştir)
diyor. Bu söze inanılır mı?
Cevâp: Böyle söyleyen kimsenin bunu işiterek veyâ kitâplardan okuyarak söylediği
anlaşılmaktadır. Çünki, önceki büyüklerden birkaçı böyle şeyler söylemiştir.
Hazret-i Emîr “kerremallahu teâlâ vecheh” de (Bütün bilgiler, Besmelenin (B)
harfinde, hattâ bu harfin noktasında yerleşmiştir) buyurdu. Bunu size söyleyen
kimse, böyle olduğunu biliyorum demek istemiş ise, iki şey düşünülebilir:
1- Bütün bilgilerin iki-üç harfte yerleştirildiklerini bana bildirdiler derse,
bu harfleri bildiğini veyâ bilmediğini söylese de sözü doğru olabilir.
2- Bütün ilimleri, iki-üç harf içinde bana bildirdiler. Bu iki-üç harf içinde
bütün ilimleri anlıyorum derse yalancıdır. Bu söze inanılmaz. Doğru yolda
olanlara ve Muhammed Mustafâ'nın izinde gidenlere selâm olsun “sallallahu
aleyhi ve sellem”!
Bu mektûp, mirzâ Fethullah-i Hakîme yazılmıştır.
Büyüklerle
tanıştıktan sonra ayrılanlara şaşmakta, Ashâb-ı Kirâmın büyüklüğü
bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ, bizi ve sizi, sevgili Peygamberinin doğru yolunda bulundursun
“sallallahu aleyhi ve sellem”!
Bir gün, Tasavvuf büyüklerinin üzülmeleri üzerinde konuşulmuştu. Bu büyüklere
bağlanıp da, sonra ayrılanların, başkalarından bir şeyler bekleyenlerin
sürünecekleri söylenmişti. Bu arada, sizin ve kâdî Senâmın adınız geçmişti. Bu
konuşma, iyi bilemiyorum, bir dakîka sürmüş mü idi? Hem de, sırası gelerek
söylenmişti. Allah göstermesin ki, bir Müslümânın incitilmesini düşünmüş olayım.
Yâhut kalbimde bir kin bulundurayım. Bu bakımdan, mübârek kalbiniz hiç
sıkılmasın. Bilmeniz lâzımdır ki, bizim yolumuz, Allahu Teâlâ'nın isimleri
üzerinde çalışmak değildir. Bu yolun büyükleri, bu isimlerin sâhibinde yok olmağı
aramaktadırlar. Onlar, dahâ ilk bakışta, sıfatların dışında olan varlığı
istemektedirler. İsimlerden, sıfatlardan geçerek zâtı taleb ederler. Bunun
içindir ki, başka yolların sonu, bunların başlangıcında yerleşmiştir. Fârisî
mısra’ tercemesi:
Gül bahçemi gör de, bahârımı anla!
O konuşmamız, ağızdan ağza dolaştıkça, başka şekil alarak, sizi üzecek kadar
değişmiş olduğu anlaşıldı. Bu üzüntünüzü gidermek için birkaç şey yazmak
istedim: Sizinle tanışmamız, bir şeyimizi arttırmaz. Görüşmemek de bir şeyi
azaltmaz. Düşüncemiz, isteğimiz, yalnız sizin iyiliğinizdir. Fakat (Kendi
zararını isteyene, hiç acınmaz!) sözünü herkes bilir. İyi biliniz ki, bu fakîr
“kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz” sizin zararınızı istemedim ve inşâallah
istemem de. Acıdığım için söylenilen bir şeydi. Din adamları, acıdıklarından,
böyle söylerler. Hem de, bir sırası gelerek söylenmişti. Hiç üzülmeyiniz!
Bir kimsenin kendini, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk'tan “radiyallahu anh” dahâ üstün
görmesi, iki şeyden ileri gelir: Yâ koyu bir zındıktır. Yâhut da, kara câhildir.
Birkaç sene önce, size gönderdiğim bir mektûpta, Cehennemden kurtulacağı
bildirilmiş olan, Ehl-i sünnet vel-cemâ’at fırkasını anlatırken bunu da
yazmıştım. Onu okuduktan sonra, böyle sözlere inanmanıza şaşılır. Hazret-i Alîyi
bile, hazret-i Ebû Bekir'den “radiyallahu anhümâ” dahâ yüksek bilen bir kimse,
Ehl-i sünnetten ayrılmış olur. Kendini yüksek bilenin ne olacağını artık
düşünün! Bu yolun büyükleri bildiriyorlar ki, (Kendini, uyuz köpeklerden üstün
gören bir sâlik, bu büyüklerin kemâlâtına kavuşamaz). Bu ümmetin büyükleri,
hazret-i Ebû Bekrin, Peygamberlerden başka, bütün insanlardan üstün olduğunu,
sözbirliği ile bildirmişlerdir. Hazret-i Hamza'yı öldürmüş olan Vahşînin
“radiyallahu anhümâ”, Resûlullah'ın yanında bir kere bulunduğu için, Tâbi’înin
en üstünü olan Veysel Karânî'den dahâ üstün olduğunu, kitâplarımda ve
mektûplarımda bildirmiştim. Böyle olunca, bunu yazan bir kimsenin böyle
söyleyeceğini düşünmek bile, aklı olana yakıştırılamaz. Böyle düşünmeğe yol açan
yazıyı görerek işin doğrusunu anlaması lâzımdır. Bir şey anlamadan, yalnız
çekemeyenlere uymak, uygun olur mu? Bununla berâber, büyükler, aşk sarhoşluğu
denilen hâllerinde, uygunsuz şeyler de söylemişlerdir. Bâyezîd-i Bistâmî
hazretleri, (Bayrağım, Muhammed aleyhisselâmın bayrağından dahâ yüksektir) dedi.
Bu sözünden, onun dahâ yüksek olacağı anlaşılamaz. Çünki, onu söylemek zındıklık
olur. Bu fakîrin yazılarında ise, böyle şeyler, hiçbir zamân bildirilmemiştir.
Vesselâm.
Bu mektûp, molla Hüseyin'e yazılmıştır.
Allah yolunda
olanların yanında bulunmağı övmektedir:
Allahu Teâlâ, hâllerinizi güzel eylesin. İşlerinizi faydalı eylesin!
Maksatlarınızı ıslâh eylesin! Şerefli mektûbunuz geldi. Sevgilerinizi bildirdiği
için bizleri çok sevindirdi. Allahu Teâlâ, bu yolun büyüklerine olan sevginizi
arttırsın! Onlara bağlılık arzûsunu, ömrünüzün sermâyesi yapsın! Hadîs-i
şerîfte, (El-mer’ü me’a men ehabbe) buyuruldu ki, (Kişi, sevdiği ile berâberdir)
demektir. Bu büyükleri seven, onlarla berâber olur. Onlarla berâber olan, şakî
olmaktan korunmuş olur. Hadîs-i şerîfte buyuruldu
ki, (İnsanların yaptıklarını yazan meleklerden başka melekler de vardır.
Yollarda, sokak başlarında dolaşırlar. Allahu Teâlâ'yı zikir edenleri ararlar.
Zikredenleri bulunca, birbirlerine seslenirler. Buraya geliniz, buraya geliniz
derler. Kanatları ile, onları sararlar. O kadar çokturlar ki, göğe varırlar.
Kullarının her işini bilici olan Allahu Teâlâ, meleklere sorarak: Kullarımı
nasıl buldunuz, buyurur? Yâ Rabbî! Sana hamd ve senâ ediyorlar ve senin
büyüklüğünü söylüyorlar ve senin ayıplardan ve kusûrlardan temiz olduğunu
söylüyorlar, derler. Onlar, beni gördüler mi, buyurur? Hayır görmediler, derler.
Görselerdi, nasıl olurlardı, buyurur? Dahâ çok hamd ederlerdi ve dahâ çok tesbîh
ederlerdi ve dahâ çok tekbîr söylerlerdi, derler. Onlar, benden ne istiyorlar,
buyurur? Yâ Rabbî! Cennetini istiyorlar, derler. Onlar, Cenneti gördüler mi,
buyurur? Görmediler, derler. Görselerdi, nasıl olurlardı, buyurur? Dahâ çok
yalvarırlardı, dahâ çok isterlerdi. Yâ Rabbî! Bu kulların Cehennemden
korkuyorlar. Sana sığınıyorlar, derler. Onlar Cehennemi gördüler mi, buyurur?
Hayır görmediler, derler. Görselerdi, nasıl olurlardı, buyurur? Görselerdi, dahâ
çok yalvarırlardı ve ondan kurtulmak yoluna dahâ çok sarılırlardı, derler.
Allahu Teâlâ, meleklere, şâhid olunuz ki, onların hepsini affeyledim, buyurur.
Yâ Rabbî! O zikir edenlerin yanında, filân kimse zikir etmek için gelmemişti.
Dünyâ çıkarı için gelmişti, derler. Onlar benim misâfirlerimdir. Beni zikir
edenlerle berâberim. Onların yanında bulunanlar da, zarar etmezler, buyurur). Bu
hadîs-i şerîf ve yukarıda bildirdiğimiz (Kişi, sevdiği ile berâberdir) hadîs-i
şerîfi gösteriyorlar ki, bu büyükleri sevenler, bunlarla berâberdirler. Bunlarla
berâber olanlar, kazançlı olurlar. Allahu Teâlâ, bizi ve sizleri, bu büyükleri
sevenlerden eylesin! Sevgili Peygamberi, ümmî ve hâşimî olan Muhammed “sallallahu
aleyhi ve sellem” hürmetine duâmızı kabûl
buyursun! Âmîn.
Şeyh İlahdâd'ın mektûbunda, kendinizden haber veriyorsunuz. Böyle ademler, ya’nî
yokluklar, tâliplerde çok görülmektedir. Çok çalışınız. Ele geçenlerle
doymayınız! Fârisî beyt tercemesi:
Çok cilve var, aranan sevgilide,
Kavuştum sanma, bir cilve görünce!
Bu büyüklerle birlikte bulunmak, en faydalı şeylerdendir. Allahu Teâlâ, bunların
sohbetine kavuştursun! Fârisî beyt tercemesi:
Aşk sarhoşlarîyla bulun, mey yoksa da, koku geçer.
Koku da bulunmaz ammâ, onları görmek de yeter.
Gece gündüz karşısında bulunduğunuz büyük hazretten aldığınız yola sarılınız.
(Allah) mübârek ismini, hiçbir şey düşünmeyerek, kalbinizden geçiriniz! Hâzır ve
nâzır olduğunu da düşünmeyiniz! Sıfatlarından hiçbirini hâtırınıza getirmeyiniz.
Yüreğinizin bulunduğu yerde, gönülde (Allah) ismini hep bulundurunuz! Çok lâzım
olan bilgiler, yazmakla anlaşılamaz. Anlatmak lâzımdır. Buluşursak, bildirilir.
Buluşuncaya kadar, elinize geçenleri yazınız. Onları okumak, uzaktan teveccühe
sebep olur. Vesselâm.
Vefâsızdır, ey denî dünyâ senin her ni’metin!
Ecel fırtınaları, mahveyliyor her rif’atın.
Bu mektûp, mîr Muhammed Nu’mân-i Bedahşî hazretlerine yazılmıştır.
Câhillerin
dedi-kodu yapmalarına üzülmemeyi bildirmektedir:
Mîr hazretleri, aşağı kimselerin bozuk sözlerine üzülmeyiniz! İsrâ Sûresi,
seksendördüncü [84] âyetinde meâlen, (Herkes, kendine uygun işi yapar)
buyuruldu. Ya’nî, kişinin işi ve sözü, kendinin aynasıdır. Alçakların sözlerine
iyi veyâ kötü karşılıkta bulunmamak dahâ iyidir. Yalanın sonu gelmez. Onların
birbirini tutmayan sözleri, kendilerini rezîl etmeğe yetişir. Allahu Teâlâ'nın
aydınlatmadığı kimseye, kimse ışık veremez. Siz, verilen vazîfeyi yapmağa
bakınız! Başka şeyleri görmemezlikten geliniz! En’âm Sûresinin doksanbirinci
âyetinde meâlen, (Allah deyin, sonra onları bırakın. Bozuk işlerinde
oynasınlar!) buyuruldu. Kardeşimiz Muhammed Sâdık, tâm vaktinde geldi. Ramazân-ı
şerîfin son on günü i’tikâf yaptı. Ona çok şeyler açıldı. Yeni şeylere kavuştu.
Allahu Teâlâ'ya hamd olsun ki, diğer sevdiklerimiz de ilerlemektedirler.
Kalpleri uyanıktır. Bu, Allahu Teâlâ'nın büyük ihsânıdır. Dilediğine ihsân etmektedir.
Onun ihsânları boldur. Mahlûkların en iyisi olan efendimiz Muhammed
aleyhisselâma ve Onun Âline ve Ashâbının hepsine bizden duâlar ve selâmlar
olsun!
Bu mektûp, hâce Muhammed Eşref-i Kâbilî'ye yazılmıştır.
İşin başı,
islâmiyyetin sâhibine uymak olduğu bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ sizi, Muhammed Mustafâ ya tam uymakla şereflendirsin “sallallahu
aleyhi ve sellem”! Çünki, bütün işlerin başı ve sıddîkların
birinci istekleri budur. Bundan başkası, boş vehimler ve bozuk hayâllerdir.
Allahu Teâlâ, bizi ve sizi bunlardan korusun! Doğru yolda olanlara ve Muhammed
Mustafâ'nın izinde gidenlere selâm olsun “sallallahu
aleyhi ve sellem”!
Kişi noksanını bilmek gibi irfân olmaz!
Bu mektûp, molla Abdülgafûr-i Semerkandî'ye yazılmıştır.
Dünyânın kötülüğü
ve ona düşkün olanların zavallılığı bildirilmektedir:
Yâ Rabbî! Ölüm bizi uyandırmadan önce, sen bizi uyandır! Peygamberlerin efendisi
“sallallahu aleyhi ve
sellem”
hürmetine, duâmızı kabûl eyle! Tatlı olan mektûbunuz ve kıymetli yazılarınız
gelerek bizleri sevindirdi. Buna karşılık olarak, Allahu Teâlâ, size iyilikler
versin!
Kardeşim! İnsanları dünyâya, yalnız yiyip içmek için ve giyinip süslenmek için
göndermediler. İstediklerimizi toplamak, sevdiğimiz şeylerle keyiflenmek ve
oynayıp zevklenmek için yaratılmadık. İnsanların yaratılması, Allahu Teâlâ'ya
karşı aşağılığını, gücü yetmezliğini, muhtâç, zavallı olduğunu göstermeleri
içindir. Kulluk da, bu demektir. Fakat, bu kulluk, Muhammed aleyhisselâmın
islâmiyyetinin izin verdiği gibi olmalıdır. Yoksa, Müslümân olmayanların
yaptıkları riyâzetler, mücâhedeler, bu parlak islâmiyyete uygun olmadığı için,
zarar ve ziyândan başka sonu olmaz. Pişmân olmaktan, üzülmekten başka bir şey
kazandırmaz. Ehl-i sünnet vel-cemâ’at denilen doğru yolun âlimlerinin
bildirdiklerine uygun olarak i’tikâdı düzelttikten sonra, ibâdetleri yapmakla
berâber, kalbi Allahu Teâlâ'nın zikri ile süslemelidir. Tasavvuf yolunun
büyüklerinden alınan vazîfeyi sık sık tekrarlamalıdır. Bu büyüklerin yolunda,
sonda ele geçecek olanlar başlangıçta yerleştirilmiştir. Bunların bağları,
başkalarının bağlarından çok üstündür. Kısa görüşlü olanlar, inansa da, inanmasa
da, bu böyledir. Maksadımız, dostları teşvîktir. İnanmayanlara bir diyeceğimiz
yoktur. Fârisî beyt tercemesi:
Masal sanana, masal gibi olur,
Kıymet bilene, çok faydalı olur.
Sözün kısası şudur ki, Âhirette kurtulmak, çok zikir etmeğe bağlıdır. Enfâl Sûresinin kırkaltıncı âyetinde meâlen, (Allahu Teâlâ'yı çok zikir ediniz ki
kurtulasınız!) buyuruldu. Bunun için, çok zikir etmek lâzımdır. Buna mâni’ olan
her şeyi düşman bilmelidir. Âhirette kurtulmanın ilâcı, işte budur. Bizden, ancak
söylemektir. Fârisî beyt tercemesi:
Zikir et zikir, bedende iken cânın,
Kalp temizliği, zikrîyledir Rahmânın.
Ra’d sûresi, otuzuncu âyetinde meâlen, (Biliniz ki kalpler zikir ile râhat bulur)
buyuruldu. Allahu Teâlâ, size bundan başarı nasîb eylesin! Çünki, en lüzûmlu ve
en kârlı iş budur. Mübârek zamânlarda çok giyilmiş olan entâri gönderildi.
İşleriniz hayırlı olsun! Vesselâm.
Bu mektûp, mirzâ Hüsâmeddîn Ahmed'e “rahmetullahi aleyh” yazılmıştır.
İnsanların bir
arada bulunması, kalplerini berâber edeceği ve islâmiyyete uymayan şeylerin
kıymetsiz olduğu bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Onun seçtiği, sevdiği kimselere selâm olsun! Çok
zamân geçti, sizin ve mahdûm zâde hazretlerinin ve Cemâleddîn Hüseynin ve orada
bulunanların ve hele şeyh İlâhdâd ve meyân Şeyh-ul-hediyyenin selâmet
haberlerinizi alamadım. Herhâlde, uzakta kalan bu kardeşlerinizi unuttuğunuz
anlaşılıyor. Evet, yakında bulunmanın, kalplerin birleşmesinde büyük te’sîri
vardır. Bunun içindir ki, hiçbir Velî, bir Sahâbînin derecesine yükselemez.
Veysel Karânî “rahmetullahi aleyh” o kadar şânı yüksek olduğu hâlde, Resûlullah'ı
“sallallahu aleyhi ve sellem” hiç görmediği için, Ashâb-ı Kirâmdan en aşağı
olanın derecesine yetişemedi. Abdullah bin Mübârek hazretlerinden soruldu ki,
hazret-i Mu’âviye ile Ömer bin Abdül’azîzden hangisi dahâ yüksektir? Cevâb
olarak: (Mu’âviye “radiyallahu anh”, Resûlullah'ın “sallallahu aleyhi ve sellem”
yanında giderken, atının burnuna giren toz, Ömer bin Abdül’azîz'den kat kat dahâ
yüksektir) buyurdu.
Burada bulunanların hepsi iyiyiz. Allahu Teâlâ'ya bunun için, belki bütün
ni’metleri için hamd ve şükürler olsun. Ni’metlerinin en büyüğü olan, Müslümân
yaptığı için ve mahlûklarının en iyisinin yolunda bulundurduğu için, ne kadar
çok hamd edilse, yine azdır. Çünki, onun yolunda bulunmak, iyiliklerin başı,
kurtulmanın çâresi ve dünyâ ve Âhiret sa’âdetlerinin kapısıdır. Allahu Teâlâ,
Peygamberlerin en üstünü hürmetine “sallallahu
aleyhi ve sellem”, bizleri ve sizleri, her zamân bu yolda bulundursun! Âmîn. Fârîsî
mısra’ tercemesi:
İş budur. Bundan başkası hiçtir!
Tasavvufçuların sözlerinden, ele bir şey geçmez. Onların hâllerinden insanın
bir şeyi artmaz. Onların vecdleri ve hâlleri, islâmiyyete uygun olmazsa, on para
etmez. Keşfleri, ilhâmları, kitâba ve sünnete benzemezse, yarım arpa kadar
değerleri olmaz. Tasavvuf yolunda ilerlemenin sebebi, islâmiyette inanılması
lâzım olan şeylere, yakînin, îmânın artması içindir. Hakîkî îmân da, bu
demektir. İkinci sebebi de, fıkıhta bildirilen vazîfeleri yapmanın kolay ve tatlı
olması içindir. Tasavvuf, bu ikisine kavuşmak içindir. Bunlardan başka bir şey
için değildir. Çünki, Allahu Teâlâ, Cennette görülecektir. Dünyâda hiç
görülemez. Tasavvufçuların aradıkları müşâhedeler, tecellîler, gölgelere
kavuşmaktır ve benzetilen, O sanılan şeylerle avunmaktır. Allahu Teâlâ, ötelerin
ötesidir. Şaşılacak şeydir ki, onların müşâhedeler ve tecellîler diye
övündükleri şeylerin iç yüzleri, eğer anlatılırsa, bu yola yeni girenlerin
gevşemelerinden korkulur ve arzûları, istekleri azalır. Eğer iç yüzleri
anlatılmazsa, doğrusunu bildiğim hâlde, doğru ile yanlışın birbirlerine
karışmalarına göz yummuş olmaktan korkarım. Ey, yollarını şaşırmışlara, doğru
yolu gösteren Rabbim! Âlemlere rahmet olarak yarattığın Muhammed “sallallahu
aleyhi ve sellem”
hürmeti için, bana doğru yolu göster! Hâlinizi ara sıra bildiriniz ki, sevgiyi
arttırır. Doğru yolda bulunanlara selâm olsun!
Bu mektûp, kıymetli oğlu meyân Muhammed Sâdık'a yazılmıştır “kaddesallahu esrârehümel’azîz”.
Sâlik, kendini
Peygamberlerin makâmında görür. Bunun sebebi bildirilmektedir:
Sevgili yavrum! Soruyorsun ki, sâlik tasavvuf yolunda yükselirken, ba’zan
kendini Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” makâmlarında buluyor. Ve
ba’zan, bu makâmların da üstüne çıktığını anlıyor. Hâlbuki, sözbirliği ile
bildirilmiştir ki, Peygamberler “aleyhimüssalavâtü vettehıyyât” herkesten dahâ
üstündür. Evliyânın bütün kazançları “rahmetullahi aleyhim ecma’în”,
Peygamberlere uydukları içindir. Onların yolunda gitmekle, Evliyâlığa
kavuşmuşlardır.
Cevâp: Sâlikin gördüğü makâmlar, Peygamberlerin urûc ettikleri, yükseldikleri
makâmlar değildir. O büyükler, urûc ederlerken, o makâmlardan çok yukarı
yükselmişlerdir. Çünki o makâmlar, o büyüklerin mebde-i ta’ayyünleri olan,
Allahu Teâlâ'nın isimleridir. Allahu Teâlâ'dan gelen feyizler, ni’metler, hep
mebde-i ta’ayyün denilen bu isimlerden gelir. Çünki, Allahu Teâlâ'nın, arada
isimleri olmadan, bu âlem ile hiçbir ilgisi yoktur. Allahu Teâlâ'nın mahlûklara
ihtiyâcı ve mahlûklarla doğrudan doğruya ilgisi yoktur. Ankebût sûresi, altıncı
âyet-i kerîmesinde meâlen, (Elbette Allahu Teâlâ'nın bu âlemlere hiç ihtiyâcı
yoktur) buyuruldu. O büyükler, yükseldikleri makâmdan geri inerken, yukarıdaki
nûrları da birlikte indirirler ve kendilerine mahsûs olan bu isimlerde yerleşip
kalırlar. Bunun için, bir kimse bunları ararsa, bu yerleştikleri makâmlarında
bulur. Zât-i ilâhîyi isteyen, yüksek yaradılışlı bir kimse, yükselirken bu
isimlere yetişir ve onlardan da yukarıya geçer. Allahu Teâlâ'nın dilediği makâma
kadar yükselir. Fakat, bu sâlik yukarıdan aşağı inerken, kendi mebde-i ta’ayyünü
olan ve Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” bulundukları isimlerden dahâ aşağıda olan
isme gelip yerleşince, kendi makâmı ile onların makâmları arasındaki farkı
anlar. İşte dahâ üstün olmak, bu makâmlar ile ölçülür. Makâmı yüksek olan kimse,
dahâ yüksektir. Sâlik, kendi makâmı olan isme inmedikçe ve bu makâmın dahâ
aşağıda olduğunu anlamadıkça, o büyüklerin dahâ üstün olduklarına zevkle ve hâl
ile inanmaz. Dahâ üstün olduklarını, işiterek söylemektedir. Önce îmân etmiş
olduğu için, yüksek olduklarını söyler. Fakat vicdânı, sözüne uygun değildir. Bu
zamân, Allahu Teâlâ'ya sığınması, yalvarması, câhil ve zavallı olduğunu
söylemesi, doğrusunun kendisine bildirilmesi için duâ etmesi lâzımdır. Bu hâl,
sâliklerin ayak kayacak, tehlikeye düşecek yerleridir. Bu yazımızı bir misâl ile
açıklayalım. Biliyoruz ki, duman, sıcak sıvı ve katı zerrelerdir. Sıcak
oldukları için, genişlemiş, hafîflemiş olan sıvı ve katı dânecikler, havada
yükselir. Bunu görünce, katı ve sıvı dâneciklerin havadan dahâ hafîf olduklarını
söylemek doğru olmaz. Çünki dâneler, ısı enerjisi tarafından kaldırılmaktadır.
Soğudukları zamân, yine geri, aşağı inerler. Yere düşerler. Kendi yerlerinin
havadan dahâ aşağı olduğu anlaşılır. Sâlik de, o makâmlardan yukarı, fazla
muhabbet enerjisi ile sürüklenmektedir. Kendi makâmı, o makâmlardan aşağıdadır.
Buraya kadar bildirdiklerimiz, müntehî için idi. Müntehî, tasavvuf yolunda,
çıkabileceği derecelerin sonuna varan Velî demektir. Yolun başlangıcında, böyle
sanılırsa, kendini büyüklerin makâmlarında bulursa, bunun sebebi başkadır. Şöyle
ki, sonlarda bulunan her makâmın, yolun başında ve ortasında benzerleri,
görünüşleri vardır. Başlangıçta ve yolda olanlar, bu görüntülere gelince, o
makâmların kendilerine geldiklerini sanırlar. Bir şeyin görüntüsü ile, kendisini
ayırt edemezler. O büyüklerin görüntülerini, benzerlerini de, makâmlarının
görüntülerinde bulunca, o büyüklerle ortak olduklarını sanırlar. Zan ettikleri
gibi değildir. Bir şeyin gölgesini, kendisine benzetmekten başka bir şey
değildir. Yâ Rabbî! Her şeyin özünü, yapısını bize bildir! Sevgili Peygamberin
hürmetine, bizleri boş, faydasız şeylerle vakit geçirmekten koru! Âmîn.
Bu mektûp, mîr Muhammed Nu’mân-i Bedahşî “kaddesallahu sirrehul’azîz” hazretlerine yazılmıştır.
Kendinin (Mebde’
ve Me’âd) adındaki kitâbında yazılı bir bilgiyi açıklamaktadır:
Elhamdü lillahi Rabbil’âlemîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidilmürselîn ve
âlihittâhirîn ecma’în. Seyyid hazretleri, kıymetli kardeşim mîr Muhammed Nu’mân,
Allahu Teâlâ ile olunuz! Buradakiler, çok şükür iyiyiz. İnsana râhatlık veren o
sarâyınızda, sizden ayrılırken, kardeşim Muhammed Eşref, (Mebde’ ve Me’âd)
kitâbındaki bir yazının açıklanmasını istemişti. Vakit dar olduğundan, bir şey
anlatılamamıştı. Şimdi, o yazıyı açıklamağı düşündüm. Böylece, dostlarımın
sıkıntısını gidermek istedim. O yazı şöyle idi: (Resûlullah'ın “sallallahu aleyhi
ve sellem” vefâtından bin ve birkaç sene geçtikten sonra, hakîkat-i Muhammedî,
kendi yerinden yükselerek, Kâ’be'nin hakîkati ile birleşir. Bu zamân, hakîkat-i
Muhammedî ismi, Hakîkat-i Ahmedî adına döner ve Zât-i ilâhînin mazharı olur. İki
isim de, isim sâhibi gibi olurlar. Îsâ “aleyhisselâm” gökten inerek, Muhammed
aleyhisselâmın dînine göre yaşayacağı zamâna kadar, Hakîkat-i Muhammediyye'nin
yeri boş kalır. O zamân, Îsâ aleyhisselâmın hakîkati, kendi makâmından
yükselerek, Hakîkat-i Muhammediyye'nin boş kalmış olan makâmına yerleşir).
Cevâp: Bir insanın hakîkati demek ta’ayyün-i vücûbî demektir. O kimsenin
ta’ayyün-i imkânîsi, bu ta’ayyün-i vücûbînin zıllı, görüntüsüdür. Bu ta’ayyün-i
vücûbî, Allahu Teâlâ'nın isimlerinden bir isimdir. Alîm, kadîr, mürîd, mütekellim
gibi dahâ nice isimlerinden biridir. Allahu Teâlâ'nın bu ismi, o kimsenin
rabbidir. Ya’nî, ona gelen her feyiz, bu isimden gelir. Bu isim ile Allahu
Teâlâ'nın çeşitli bağlantıları vardır. Sıfat mertebesinde, Allahu Teâlâ'ya bu isim verilir.
Sıfatlar, Allahu Teâlâ'dan ayrı olarak vardırlar. Şân mertebesinde de Allahu
Teâlâ'ya bu isim verilir. Şân mertebesi, Allahu Teâlâ'dan ayrıca var değil ise de,
bir bakımdan ayrıca vardırlar. Sıfat ile şân arasındaki fark (Sülûk ve cezbe)yi
anlatan mektûpta bildirilmişti. Anlaşılmayan yerleri varsa, o mektûptan
okuyunuz! [Bu mektûp, birinci cildin ikiyüzseksenyedinci mektûbudur].
Şânın varlığı, yalnız i’tibâr ile ya’nî bir bakımdan ise de, bu şânın üstünde
de, başka bir bakımdan, başka bir mertebe de vardır. O mertebe bu şânın mebde-i
vücûd-i i’tibârîsidir. Allahu Teâlâ'nın bu ismi, bu mertebede de vardır. Bu
mertebenin üstünde de, dahâ başka bir bakımdan dahâ yüksek mertebe olur. Fakat,
insan gücü bunu anlayamaz. Bu fakîr [ya’nî, İmâm-ı Rabbânî hazretleri], bu
mertebeyi de geçirildim. Fakat, bu mertebenin üstünde, insan yok gibi
olmaktadır. (Her ilim sâhibinden dahâ büyük âlim vardır). Arabî beyt tercemesi:
Ni’mete kavuşana âfiyet olsun!
Zavallı âşık, bir damla ile doysun!
Ehlullah ya’nî Evliyâ, kendi yaradılışlarına, güçlerine göre, bu mertebelere
kavuşmakta birbirlerinden çok ayrıdırlar. Evliyâ arasında, Allahu Teâlâ'nın
ismine yetişenler pek azdır. Çoğu, bu ismin zıllarından bir zılla, bir görüntüye
kavuşmuştur. Önce, seyr ve sülûk ile, imkân mertebelerinden geçerek, sonra, bir
zılla kavuşurlar. Yalnız cezbe yolu ile de bu isme kavuşulabilir ise de, bunun
kıymeti yoktur. Bu isimden dahâ yukarı yükselenler pek azdır.
Bir insanın hakîkati, onun ta’ayyün-i vücûbîsine denildiği gibi, onun ta’ayyün-i
imkânîsine de denir. Bunları anladıktan sonra, deriz ki:
Muhammed Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem”, her insan gibi, Âlem-i halk
ile Âlem-i emirden yapılmıştır. Onun Âlem-i halkının rabbi olan isim-i ilâhî, alîm
şânıdır. Âlem-i emrini terbiye eden de, alîm şânının bir bakımdan üstünde olan
mertebedeki alîm ismidir. Hakîkat-i Muhammedî, alîm şânıdır. Hakîkat-i Ahmedî,
alîm şânının üstünde olan ve bu şânın mebdei olan isimdir. Bu isim, Kâ’be'nin de
hakîkatidir. Âdem “aleyhisselâm” yaratılmadan önce, Resûlullah'ta bulunan
Peygamberlik, hakîkat-i Ahmedî bakımından idi. Hadîs-i şerîfte, (Âdem
“aleyhisselâm” toprak ile su arasında iken Peygamberdim) bildirilen bu
Peygamberlik idi ki, Âlem-i emirde idi. Îsâ “aleyhisselâm” Kelimetullah olduğu
ve Âlem-i emir ile bağlılığı çok olduğu için, Resûlullah'ın geleceğini, Ahmed ismi
ile müjdelemişti. Îsâ aleyhisselâmın, (Benden sonra Ahmed isminde bir resûl
geleceğini size müjdeleyiciyim) dediğini Saf sûresi haber vermektedir. Dünyâya
teşrîflerinden sonraki Peygamberliği, Hakîkat-i Muhammedî'ye bağlı idi. Belki de,
iki hakîkate de bağlı idi. Rabbi ya’nî terbiye edicisi, yetiştiricisi olan da,
hem bu şân ve hem de şânın üstündeki mertebe idi. Bunun için, bu mertebedeki
da’vet, önceki mertebedeki da’vetden dahâ kuvvetli olmuştur. Çünki o mertebedeki
da’veti, yalnız Âlem-i emirde idi ve terbiyesi, yalnız (Rûhâniyân)a ya’nî rûhlara
ve meleklere idi. Bu mertebedeki da’veti ise, hem Âlem-i halkta, hem de Âlem-i
emirdedir ve terbiyesi, hem maddeye, hem de rûhlaradır. Bu dünyâda, onun maddî
tarafını melekî tarafından dahâ kuvvetli yaparak, insanlarla ilgisi çoğaltıldı.
Böylece, insanların fâydalanmaları kolaylaştırıldı. Allahu Teâlâ, sevgili
Peygamberine “sallallahu aleyhi ve sellem” insanlık tarafını fazla açıklamasını
emir buyurdu. Meselâ, Kehf sûresi, yüzonbirinci âyetinde meâlen, (Onlara söyle!
Ben de sizin gibi insanım. Bana vahyolundu) buyuruldu. (Sizin gibi)
buyurulması, insanlığını kuvvetli bildirmek içindir. Bu madde hayâtından Kâ’be
hayâtına geçince rûhânî tarafı çoğaldı. İnsanlara bağlılığı azaldı. Dîne
çağırmak nûrâniyyeti değişti. Ashâb-ı Kirâmdan “aleyhimürrıdvân” birkaçı buyurdu
ki, (Resûlullah'ı defin işini bitirmeden, kalplerimizde değişiklik duyduk). Evet,
öyle oldu. Çünki, görerek olan îmânları, görmeden olan îmâna döndü. İşleri,
görmekten, işitmeğe kaldı. O yüce Peygamberin “sallallahu aleyhi ve sellem”
vefâtından bin sene geçtikten sonra, rûhânî tarafı öyle kuvvetlendi ki, insânî
tarafını büsbütün örttü. Âlem-i halkı, Âlem-i emir hâlini aldı. Bunun için,
Âlem-i halkından olanlar, kendi hakîkatlerine döndüler. Hakîkat-i Muhammedî de
yükselerek, Hakîkat-i Ahmedî'ye ulaşdı. İkisi birleşti. Burada söylediğimiz iki
hakîkat, onun Âlem-i halkının ve Âlem-i emrinin ta’ayyün-i imkânîleridir.
Ta’ayyün-i vücûbîleri değildir. Ta’ayyün-i imkânî bu ta’ayyün-i vücûbînin zıllı,
görüntüsüdür. Çünki ta’ayyün-i vücûbî, yükselmez. İki ta’ayyün-i vücûbî
birleşmezler. Îsâ “aleyhisselâm” gökten inerek, âhir zamân Peygamberinin dînine
uyunca, Onun hakîkati, kendi makâmından yükselerek, Ona uyduğu için, Hakîkat-i Muhammedî'nin makâmına gelir. Onun dînini kuvvetlendirir. Bunun içindir ki, eski
dinlerde, ulûl’azim Peygamberin vefâtından sonra bin sene içinde, yeni bir
Peygamber gönderilirdi. Bunlarla, o Peygamberin dîni kuvvetlendirilirdi. Onun
dîninin zamânı bitince, başka bir ulûl’azim Peygamber ile yeni bir din
gönderildi. Muhammed “aleyhisselâm”, Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” sonuncusu olduğu için ve Onun dîni hiç
değiştirilemeyeceği için,
Onun ümmetinin âlimleri, Peygamberler gibi oldu. İslâmiyyeti kuvvetlendirmek işi
bunlara yaptırıldı. Bunlardan başka, ulûl’azim bir Peygamber de, Onun dînine
sokuldu. Onun dînini kuvvetlendirmek işi buna da verildi. Hicr Sûresi dokuzuncu
âyetinde meâlen, (Kur’ân-ı kerîmi sana biz indirdik. Biz onu elbette
koruyucuyuz) buyuruldu.
Resûlullah'ın “sallallahu aleyhi ve sellem” vefâtından bin sene geçtikten sonra,
ümmetinden gönderilen âlimlerin sayısı az ise de, bu islâmiyyeti tâm
kuvvetlendirmeleri için, çok yüksek olacaklardır. Resûlullah “sallallahu
aleyhi ve sellem”, hazret-i Mehdînin teşrîf edeceğini haber vermiştir. Bin sene sonra
gelecektir. Îsâ “aleyhisselâm” da, bin sene sonra, gökten inecektir. Bin sene
sonra gelen Evliyânın yükseklikleri, Ashâb-ı Kirâmın yüksekliklerine benzemektedir. Her ne kadar, Peygamberlerden sonra, en üstün
Ashâb-ı Kirâm ise
de, sonra gelenler, bunlara çok benzedikleri için, hangilerinin dahâ üstün
oldukları anlaşılamaz gibi olmuştur. Belki de bunun içindir ki, Resûlullah
“sallallahu aleyhi ve sellem”, (Öncekiler mi dahâ üstündür, yoksa sonrakiler mi?
Bilinmez) buyurdu. Yoksa (Öncekiler mi dahâ üstündür, yoksa sonrakiler mi?
Bilmem) buyurmadı. Çünki, hangilerinin dahâ üstün olduğunu biliyordu. Bunun
için, (En üstün olanlar, benim zamânımda bulunan Müslümânlardır) buyurmuştu.
Fakat, çok benzedikleri için, şüphe hâsıl olduğundan (Bilinmez) buyurdu.
Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem”, Ashâb-ı Kirâmın “rıdvânullahi teâlâ
aleyhim ecma’în” zamânından sonra, Tâbi’înin “rahmetullahi teâlâ aleyhim
ecma’în” zamânının yüksek olduğunu bildirdi. Bundan sonra da Tebe-i tâbi’înin
zamânının üstün olduğunu bildirdi. Bunların da bin sene sonra gelenlerden dahâ
üstün oldukları anlaşıldı. Sonra gelenlerin, Ashâb-ı Kirâma çok benzemesi nasıl
olur? denilirse; Şöyle cevâp veririz ki, o iki asrın, bu son gelenlerden dahâ
üstün olması, belki onlarda Evliyâ “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”
sayısının çok ve bid’at sâhiblerinin az olduğu için olabilir. Bunun için, sonra
gelenler arasında birkaç Evliyânın, o iki asırda bulunan Evliyâdan dahâ yüksek
olduğunu söylemek yanlış olmaz. Meselâ, hazret-i Mehdî “rahmetullahi aleyh”
böyledir. Fârisî beyt tercemesi:
Yine gelseydi eğer feyiz, Rûhülkudüs'ten,
Îsâ mu’cizesi, görünürdü herkesten.
Fakat, Ashâb-ı Kirâmın zamânı, her bakımdan, dahâ yüksektir. Bunun üzerinde
konuşmak bile lüzûmsuzdur. Önce gelenler, onlardır. Na’îm Cennetinde yakîn
olanlar onlardır. Başkalarının dağ kadar altın sadaka vermesi, onların bir avuç
arpa vermesinin sevâbına kavuşturamaz. Allahu Teâlâ, dilediğini rahmetine
kavuşturur.
(Mebde’ ve Me’âd) kitâbında, yukarıda sorulan yazıların dahâ üstünde yazılı
bilgiler de, yukarıdaki cevâbımızla açıklanmış oldu. Ya’nî, Kâ’be'nin hakîkati,
Hakîkat-i Muhammedî'nin Kâ’besidir, Hakîkat-i Muhammedî buna secde eder, sözünün
anlaşılması kolaylaşmış oldu. Çünki, Kâ’be'nin hakîkati, Hakîkat-i Ahmedîdir. Bu
ise, Hakîkat-i Muhammedî'nin aslıdır. Hakîkat-i Muhammedî, bunun zıllıdır. Bunun
için, Hakîkat-i Muhammedî buna secde eder.
Suâl: Kâ’be, Onun ümmetinin Evliyâsını tavâf etmeğe gelir. Onların bereketlerine
kavuşmak ister. Kâ’be'nin hakîkati, Hakîkat-i Muhammedî'den üstün olunca, bu tavâf
işi nasıl câiz olur?
Cevâp: Hakîkat-i Muhammedî, Muhammed aleyhisselâmın mukaddes makâmlardan indiği
makâmların en aşağısıdır. Kâ’be'nin hakîkati ise Kâ’be'nin çıkabildiği en yüksek
makâmdır. Hakîkat-i Muhammedî yükselirken, ilk çıkacağı yer, Hakîkat-i Kâ’be'dir.
Onun yükselmesinin sonunu, Allahu Teâlâ'dan başka kimse bilemez. Onun ümmetinin
Evliyâsının “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” yüksek olanları, Onun
“sallallahu aleyhi ve sellem” yükseldiği makâmların hepsinden pay aldıkları
için, Kâ’be'nin bunlardan bir şeyler beklemesi, olmayacak şey değildir. Fârisî
beyt tercemesi:
Topraktan çıkan, gökleri aştı.
Yer ile zamân, geride kaldı.
(Mebde’ ve Me’âd) kitâbının o yerinde yazılı olan bir incelik de, böylece
anlaşılmış oldu. Ya’nî, Kâ’be'nin maddeden olan yapısı, her şeyin secde yeri
olduğu gibi, Kâ’be'nin hakîkati de, her şeyin hakîkatinin secde ettikleri makâmdır
sözü anlaşılmış oldu. Çünki, her şeyin hakîkati, Allahu Teâlâ'nın sonsuz
isimlerinden bir isimdir. Bu isim, o şeyin varlığı ve varlıkta kalması için lâzım
olan her feyzin kaynağıdır. Kâ’be'nin hakîkati, bu isimlerin üstündedir. Bunun
için, bu hakîkat, her şeyin hakîkatlerinin secde yeri olur. Evliyânın büyükleri,
Hakîkat-i Kâ’be'den yukarı yükselir ve yukarıdaki nûrları alarak, kendi
hakîkatlerine inerlerse, Kâ’be, onların bereketlerine kavuşmak ister.
(Mebde’ ve Me’âd) kitâbında,ulûl’azim Peygamberlerin “salavâtullahi teâlâ ve
teslîmâtühü” yükseklikleri de yazılmıştı. Ya’nî birbirlerinden üstünlükleri
bildirilmişti. O yazılar keşif ve ilhâm ile idi. Keşif ve ilhâm ise, tâm bilgi
değildir. Onları yazdığım ve üstünlüklerini ayırdığım için pişmân oldum.
İstiğfâr ediyorum. Çünki, açık delîl bulunmadıkça, o yolda konuşmak câiz
değildir. Estağfirullah ve etûbü ileyh min cemî’i mâ kerihallah kavlen ve
fi’len!
Mektûbunuzda yazıyorsunuz ki, evde iken sormuştum, tâliplere tasavvuf yolunu
öğretirsem, iyi olur mu? demiştim. Hayır olmaz buyurmuştunuz, diyorsunuz. Her
bakımdan olmaz dediğimi hâtırlamıyorum. Şartlarına uymak lâzımdır. Şartlara
uymadan öğretmek iyi olmaz demek istemiştim. Şimdi de böyle biliniz! Şartlara
uymakta titiz davranınız! Gevşeklik olmasın. Bildirmek lâzım olduğu
istihârelerle açıkça anlaşılmadıkça, öğretmemelidir. Kardeşimiz molla yâr
Muhammed Kadîme “rahmetullahi teâlâ aleyh” de bunu söyleyiniz. Tarîkatı
öğretmekte acele etmemesini sıkı tenbîh ediniz. Kazancı çoğaltmağı değil, Allahu
Teâlâ'nın rızâsını kazanmağı düşünmelidir. Sık sık hâlinizi yazınız.
Talebenizden şikâyet ediyorsunuz. Kendinizden şikâyet etmeniz lâzımdır. Onlarla
öyle görüşüyorsunuz ki, sonu üzüntülü olmaktadır. (Üstâd, talebesinin
karşısında, iyi giyinmiş, kendine düzen vermiş olmalı) buyurmuşlardır. Onlarla
senli benli olmamalıdır. Arkadaşlık etmemeli, hikâyelerle, latîfelerle vakit
geçirmemelidir. Vesselâm
Bu mektûp, mevlânâ Şekîb-i İsfehânî'ye yazılmıştır.
(Nefehât)
kitâbındaki bir yazıyı açıklamakta ve nasîhat vermektedir:
Bu fakîre “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz” lutf ederek gönderdiğiniz şerefli
mektûbunuzu okumakla sevindik. Selâmette olunuz. Bu yolun büyüklerini seviniz.
Bu sevgi, ömrünüzün sermâyesi olsun. Kıyâmet günü bu fakîrlerin sevgisi ile
diriliniz. Fakîrlikle övünen ve fakîrliği, zenginlikten üstün tutan büyük
Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem” hürmeti için, Allahu Teâlâ, duâmı
kabûl buyursun. İhsân buyurarak, (Nefehât) kitâbındaki şeyh İbni Sekîne “kuddise
sirruh” hazretlerinin mürîdinin hikâyesini yazıyorsunuz. Şöyle ki, bir gün, gusül
abdesti almak için Dicle nehrine dalmıştı. Başını sudan çıkarınca, kendini Nil
nehrinde buldu. Mısır'a geldi. Burada evlendi. Oğulları oldu. Yedi sene sonra, gusül abdesti almak için Nil nehrine daldı. Başını çıkarınca, kendini Dicle
nehrinde buldu. Evvelce, Dicle'ye giderken, Dicle kenârına koymuş olduğu
elbiselerini, koyduğu gibi buldu. Bunları giydi. Evine geldi. Zevcesi,
karşılayıp, misâfirlerin için istediğin yemekleri hâzırladım dedi.
Yavrum! Bu hikâyenin güç gelen yeri, yıllarca yapılacak şeylerin, bir ânda
yapılması değildir. Çünki, böyle şeyler çok görülmüştür. Peygamberlerin
sonuncusu Muhammed “sallallahu
aleyhi ve sellem”, mi’râc gecesi göklere gidip, binlerce senelik
yolları geçtikten sonra, geriye gelince, yatmış olduğu yerin dahâ soğumamış
olduğunu, abdestte ibrikten akan suyun dalgalarının durmadığını gördü. (Nefehât)
kitâbında da, bu hikâyenin sonunda bildirildiği gibi, Allahu Teâlâ, zamânı
genişletmektedir. Bu hikâyenin güç olan yeri, Bağdât'ta bir ân olan kısa zamân,
Mısır'da yedi sene uzamaktadır. Meselâ Bağdât'ta o ân, hicretin üçyüzaltmışıncı
yılı ise, Mısır'da, o ânda, üçyüzaltmışyedinci yıl olmaktadır. Bu ise akla ve
nakle uygun olmayan bir şeydir. Böyle bir şey, bir iki kimse için olabilir. Başka
başka şehirler ve başka başka yerler için olacak şey değildir. Bu fakîrin
“kaddesallahu teâlâ sirrehul’azîz” hâtırına şöyle geliyor ki, bu iş uyanık iken
olmamıştır. Bir rü’yâ olabilir. Bunu dinleyen kimse, rü’yâ sözünü rü’yet olarak
anlamış olabilir. Uykuda olan, uyanık iken olmuş sanılmıştır. Böyle
yanlışlıklar, çok görülmektedir. Belki rü’yâda görmüş ve rehberine rü’yâda
söylemiş, sonra çocuklarına anlatmıştır.
Kitâpta, bu hikâyeden sonra, Muhyiddîn-i Arabî “kaddesallahu teâlâ sirrehul’azîz” hazretlerinden haber verdiği hikâye de, bunun gibidir. Her şeyin
doğrusunu Allahu Teâlâ bilir.
(Cesedi terbiye eden rûhtur. Kalıbı terbiye eden kalptir) sözünün açıklanmasını
istiyorsunuz. Yavrum! Bu sözlerin ikisi de, bir şeydir. İnsandaki Âlem-i halktan
olan maddelerin, Âlem-i emirden olan latîfeler tarafından terbiye edildiği
bildirilmektedir. Ceset kelimesinin, rûh ile birlikte kullanılması âdet olduğu
için ve kalıp ile kalp kelimeleri de, birbirine benzediği için, edebiyat
bilgisine uyarak böyle yazılmıştır.
Nasîhat istiyorsunuz. Yavrum! Bu bozukluğum ve dünyâya dalmış hâlim ve
bilgisizliğim ve başarısızlığım ile, size nasîhat vermeğe kalkışmaktan hayâ
ederim, utanırım. Fakat, emr-i ma’rûftan kaçınmaktan da korkarım ki, hasîslik ve
alçaklık yapmış olmayayım. Bunun için, birkaç kelime yazmağa kendimi zorluyorum.
Yavrum! Dünyâda kalmak zamânı pek azdır. Bu kısa zamânın çoğu da boş yere geçmiş
bulunuyor. Pek azı kalmıştır. Âhiret zamânı ise sonsuzdur. Orada başa gelecek
şeyler, bu birkaç günlük işlere bağlıdır. Bundan sonra, yâ sonsuz ni’metler,
zevkler veyâ bitmez tükenmez azâplar, acılar vardır. Muhbir-i sâdık, ya’nî hep
doğru söyleyici, bunları haber vermiştir. Elbette olacaklardır. Aklı olan
kimsenin, durmadan çalışması lâzımdır. Yavrum! Ömrün en kıymetli zamânları, boş
yere geçdi. Allahu Teâlâ'nın düşmanı olan nefsin isteklerini yapmakla tükendi.
Şimdi, ömrün en kıymetsiz, başarısız zamânı kaldı. Artık, bununla da, Allahu
Teâlâ'nın beğendiği işleri yapmaz, kuvvetli zamânda elden kaçırılanı, kuvvetsiz,
kıymetsiz zamânda yakalayamaz isek ve az bir emekle ve kısa bir sıkıntı ile,
sonsuz râhat ve ni’metlere kavuşmaz isek ve sayısız çirkin işlerimizi, az bir
iyi işle örtmez isek, yarın kıyâmet gününde, Allahu Teâlâ'nın huzûruna ne yüzle
çıkabiliriz? Oraya ne özür ve bahâne götürebiliriz? Bu gaflet uykusu ne vakte
kadar sürecek. Gaflet pamuğu kulaklarda ne kadar kalacak? Bir gün, gözlerden
perdeyi kaldıracaklar. Kulaklardan gaflet pamuğunu çıkaracaklar. Fakat, faydası
olmayacak. O zamân pişmânlıktan, utanmaktan başka yapılacak şey olmayacak. Ölüm
gelmeden önce, yapacak işi bilmeli. Yüzü ak olarak, Allahu Teâlâ'yı özleyerek cân
vermelidir. Önce, i’tikâdı düzeltmek lâzımdır. Dinden olduğu tevâtür yolu ile,
ya’nî çok kimselerin söylemesi ile zarûrî olarak bilinen şeylere inanmak elbette
lâzımdır. Bundan sonra, fıkıh kitâplarında yazılı olan şeyleri öğrenmek ve yapmak
zarûrîdir. Bundan sonra da, tasavvuf yolunda ilerlemek gelir. Fakat bu, kimsenin
bilmediği şeyleri öğrenmek, kimsenin görmediği gizli şeyleri görmek için de
değildir. Nûrları, renkleri görmek için değildir. Bunlar oyun, keyif verici
şeylerdir. Herkesin gördüğü şeyler ve renkler yetişmiyor mu ki, bunları bırakıp
da, riyâzetler, sıkıntılar çekerek, bilinmeyen şeyler ve renkler aranılsın? Bu
şeyler ve renkler de, o şeyler ve renkler de, hep Allahu Teâlâ'nın yarattığı
şeylerdir ve Onun varlığını ve yaratıcı olduğunu gösteren işâretlerdir. Bu madde
âleminde bulunan güneş ve ay ışıkları, Âlem-i misâldeki nûrlardan, renklerden
kat kat dahâ üstündür. Fakat, bunlar her zamân görüldükleri için ve âlim de,
câhil de gördüğü için, kıymet verilmiyor, herkesin bilmediği, görmediği nûrlar
aranıyor. Fârisî mısra’ tercemesi:
Kapı önünde akan su, bulanık görünür!
Tasavvuf yoluna girmek, islâmiyyetin inanılacak şeylerine îmânı kuvvetlendirmek
içindir. Böylece îmân, düşünerek anlamak zorluğundan kurtularak, görmüş gibi
sağlam ve vicdânî olur ve kısaca inanmak yerine, etraflı ve derin îmân hâsıl
olur. Meselâ, Allahu Teâlâ'nın varlığına ve bir olduğuna önce düşünerek veyâ
başkalarından görerek inanıyordu. Tasavvuf yolunda ilerlemek nasîb olunca, o
düşünerek ve işiterek olan îmân, şimdi bularak, anlayarak hâsıl olur. Îmânı
olgunlaşır. İnanılacak şeylerin hepsine de, böyle îmân hâsıl olur. Tasavvuf
yoluna girmenin ikinci faydası, fıkıhta bildirilen vazîfeleri yapmakta kolaylık
elde etmek ve nefs-i emmâreden ileri gelen güçlükleri yok etmektir. Bu fakîr,
iyi anladım ki, tasavvuf, islâmiyyetin yardımcısıdır. İslâmiyetten başka bir
şey
değildir. Böyle olduğunu, mektûplarımda, kitâplarımda açıkladım. Bu iki fâydaya
kavuşmak için, tasavvuf yolları içinden, Ebû Bekr-i Sıddîk'ın yolunu seçmek iyi
ve dahâ uygundur. Çünki, bu yolun büyükleri sünnet-i seniyyeye yapışmışlar ve
bid’atlerden sakınmışlardır. Bunun için, sünnete yapışmak nasîb olup da,
ellerine bir şeyler geçmezse üzülmezler, sevinirler. Eğer ahvâl ve mevâcîde
kavuşur, fakat sünnete yapışmakta gevşek davranırlarsa, o hâlleri, vecdleri hiç
beğenmezler. Hâce Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri buyuruyor ki, (Ahvâl ve mevâcîdi
bize verseler, fakat, Ehl-i sünnet vel-cemâ’at i’tikâdını içimize
yerleştirmeseler, kendimi mahvolmuş bilirim. Eğer, Ehl-i sünnet vel-cemâ’at
i’tikâdını verseler, ahvâl ve mevâcîd hiç vermeseler, hiç üzülmem). Bundan
başka, bu yolda, nihâyette kavuşulacak şeyleri, başlangıçta tattırırlar. Bunun
için, dahâ ilk adımda, başkalarının, en son kavuşacaklarını ele geçirirler.
Arada yalnız icmâl ve tafsîl bakımından fark olur. Ya’nî topluca, kısa ve açık,
geniş olmak farkı vardır. Bu yol, Ashâb-ı Kirâmın “aleyhimürrıdvân” yoludur. Çünki, Resûlullah'ın “sallallahu aleyhi ve sellem” dahâ ilk sohbetinde öyle
şeyler kazanmışlardır ki, ümmet arasındaki Velîlerin, bunlara, en sonda
kavuştukları bilinmemektedir. Bunun içindir ki, Tâbi’înin en üstünü olan, Veysel
Karânî “rahmetullahi aleyh” Hazret-i Hamza'nın kâtili olan Vahşînin “radiyallahu anhümâ”, Resûlullah'ın bir kerecik sohbetinde bulunmakla yükseldiği mertebeye
yetişememiştir. Çünki sohbetin fazîleti, bütün fazîletlerin ve kemâllerin
üstündedir. Çünki, onların îmânları, görerek kuvvetlenmiştir. Bu ni’met,
başkalarına nasîb olmamıştır. Fârisî mısra’ tercemesi:
İşitmek, görmek gibi olabilir mi?
Bunun içindir ki, bunların bir avuç arpa sadaka vermekle kazandıkları dereceler,
başkalarının dağ kadar altın vererek kazandıkları dereceden kat kat dahâ
yüksektir. Ashâb-ı Kirâmın hepsinin yüksekliği böyledir “rıdvânullahi teâlâ
aleyhim ecma’în”. Hepsini büyük bilmemiz lâzımdır. Hepsine iyi gözle bakmalı,
hepsini sevmeli, övmeliyiz. Çünki, Ashâb-ı Kirâmın hepsi âdildir. İslâmiyyeti
bildirmekte, hepsi ortaktır. Birinin bildirdiği, ötekinin bildirdiğinden dahâ
kıymetli değildir. Kur’ân-ı kerîmi onlar topladı. Âyet-i kerîmeler, her birinin
adâletine güvenerek, hepsinden, birer ikişer alınarak, bir araya getirildi. Bir
kimse, Ashâb-ı Kirâmdan birini kötülerse, bu sözü Kur’ân-ı kerîme dokunur.
Çünki, birkaç âyet-i kerîme, ondan alınmış olabilir. Bu büyüklerin aralarında
olan çekişmelerin, muhârebelerin iyi sebeplerle yapıldığını söylemeliyiz. Nefse
uymakla, kin ve inâd ile olmadığına inanmalıyız. İmâm-ı Şâfi’î “rahmetullahi
aleyh” hazretleri, Ashâb-ı Kirâmı çok iyi tanıyordu. Bu büyük âlim buyurdu ki:
(Allahu Teâlâ, o kanlara ellerimizi bulaştırmadı. Biz de, onlara dilimizi
karıştırmayalım!). İmâm-ı Ca’fer-i Sâdık hazretlerinin de böyle söylediği haber
verilmiştir. Vesselâmü evvelen ve ahiren.
Bu mektûp, mevlânâ Yâr Muhammed Kadîm-i Bedahşî'ye “rahmetullahi aleyh” yazılmıştır.
Mevlânâ'nın bir
sözünü açıklamakta ve insanları kemâle getirmek ve irşâd etmek için lâzım olan
şartları bildirmektedir:
Kıymetli kardeşim mevlânâ Yâr Muhammed Kadîmin güzel mektûbu geldi. Bizleri
sevindirdi. Hak Teâlâ, sizi yüksek derecelerin en üstüne ve herkesi yükseltmeğe
ve irşâd etmeye kavuştursun. Seçmiş olduğu Peygamberi ve Onun yüksek Âli
hürmetine duâmızı kabûl buyursun “sallallahu
aleyhi ve sellem”!
Suâl: Mevlânâ “aleyhirrahme” hazretleri, (kucağımda olan nâzlı Hak Teâlâ idi)
demiştir. Böyle söylemek câiz midir?
Cevâp: Bu yolun yolcuları böyle şeyler çok söylemiştir. Bir sâlik, (Tecellî-i Sûrî)ye kavuşunca, tecellî eden sûreti, görünüşü, Hak Teâlâ sanıyor. Büyük âlim
İmâm-ı Rabbânî hâce Yûsuf-i Hemedânî hazretleri, (Bu görünenler, hep hayâldir.
Bu hayâllerle, tarîkatın çocuklarını yetiştirirler) buyurmuştur. Biz de böyle
söyleriz.
Tasavvufu öğretmek için, size izin verilmişti. Bunun üzerine, faydalı birkaç şey
yazıyorum. Cân kulağı ile dinleyin! Davranışlarınızı buna göre ayarlayın:
Tasavvufu öğrenmek için bir tâlip yanınıza gelince, çok düşününüz! Bu yoldan
size istidrâç yapılabileceğini, yıkılabileceğinizi göz önüne getiriniz! Hele
talebe gelince, içinizde bir sevinç, bir râhatlık duyarsanız Allahu Teâlâ'ya
yalvarınız! Ona sığınınız! Çok istihâre yaparak, ona tarîkatı öğretmek uygun
olacağını ve istidrâç ve yıkılmak olmadığını iyice anladıktan sonra öğretiniz.
Çünki, Allahu Teâlâ'nın kullarına iş vermek ve onlarla uğraşarak kendi vaktini
elden çıkarmak, O'ndan izinsiz câiz değildir. İbrâhîm Sûresi'nin birinci âyetinde
meâlen, (Rablerinin izni ile, insanları karanlıklardan çıkarıp nûra kavuşturmaklığın için) buyuruldu. Büyüklerden biri
ölmüştü. Şöyle bir ses
işitti: (Sen benim dînimde kullarıma karşı zırh giymiştin öyle mi?). (Evet) cevâbını verdi. (Kullarımı niçin bana bırakmadın? Gönlünü niçin
bana vermedin?) buyuruldu. Size ve başkalarına verilen izin, şartlara bağlıdır.
Allahu Teâlâ'nın râzı olduğunu anlamadan, iş yapmamak birinci şarttır. Şartsız,
bağlantısız izin verme zamânı dahâ gelmemiştir. O zamân gelinceye kadar, şartları
yerine getirmeyi iyi gözetiniz! Haberleşmemiz lâzımdır. Mîr'e de böylece
yazmıştım. Ondan da bilgi alınız! O zamânın gelmesi için ve şartların
sıkıntısından kurtulmanız için çalışınız! Vesselâm.
Bu mektûp, mevlânâ Muhammed Sıddîk-i Bedahşî'ye yazılmıştır.
Suâllerine
cevâptır:
Arka arkaya iki kıymetli mektûbunuz geldi. Bizleri çok sevindirdi. Allahu Teâlâ,
sonsuz ilerlemeler ihsân eylesin. Peygamberlerin efendisi “sallallahu
aleyhi ve sellem” hürmetine bu duâmı kabûl
buyursun!
Suâl: Tasarrufu kuvvetli olan bir rehber “rahmetullahi aleyh”, yaradılışı
elverişli olan bir mürîdi, kendi tasarrufu ile, onun yaradılışında bulunan
mertebenin dahâ üstüne çıkarabilir mi?
Cevâp: Evet çıkarabilir. Fakat, onun yaradılışına uygun mertebelere çıkarabilir.
Ona uygun olmayan mertebelere çıkaramaz. Meselâ, yaradılışı, Mûsâ aleyhisselâmın
velâyetinde olan bir mürîdin yaradılışında bu velâyet yolunun yarısına kadar
yükselebilecek kuvvet varsa, tasarruf sâhibi olan bir rehber, kendi tasarrufu
ile, bu mürîdi, bu yolun sonuna kadar ulaştırabilir. Fakat, onu Velâyet-i Mûsevîden,
Velâyet-i Muhammedîye geçirerek bu yolda ilerletmesi işitilmemiştir.
Suâl: İnsandaki beş latîfenin en latîfi olan ahfâ latîfesi, hangi mertebede
nefs-i emmâre gibi olur? Alçaklıkta, aşağılıkta ona benzer?
Cevâp: Kardeşim! Ahfâ, latîfelerin en latîfi ise de, bir mahlûktur. Sonradan
yaratılmıştır. Sâlik, mahlûklar dâiresinden dışarı çıkınca, vücûb mertebelerinde
ilerleyince, o mertebelerdeki zılların de asıllarına varınca, sıfatların ve
şânların sınırlarını aşınca, mümkin ve mahlûk olan her şeyi, aşağı, kıymetsiz
görür. Mahlûkların aşağısını da, latîfini de aşağılıkta berâber görür. Nefis ile
ahfâyı birleşmiş sanır.
Suâl: Sizden işitmiştim veyâ sizden işiten birisinden duymuştum ki, ibâdet
ederken, Allahu Teâlâ'nın hâzır olduğunu bilerek ibâdet etmek, Allahu Teâlâ'ya
kusûr olur. Köle gibi ibâdet etmelidir. Ya’nî, Allahu Teâlâ'yı hâzır bilerek
ibâdet etmek, edebe uygun değildir buyurmuştunuz. Bunun açıklanmasını
istiyorsunuz.
Cevâp: Yavrum! Böyle bir şey söylediğimi bilemiyorum. Başka bir yerde görmüş
olmalısınız.
Rü’yâda Âdem aleyhisselâmı gördüğünüzü yazıyorsunuz. Çok iyidir. Rü’yânız
doğrudur. Su görmek, ilim demektir. Eli suya sokmak, ilim edinecek kuvvet elde
etmektir. Âdem aleyhisselâmı görmek de, bu ma’nâyı kuvvetlendirmektedir. Çünki
Âdem “aleyhisselâm”, Allahu Teâlâ'dan öğrendi. Bakara sûresi, otuzbirinci [31]
âyetinde meâlen, (Âdeme, isimlerin hepsini öğretti) buyuruldu. Bu rü’yâdaki ilim,
kalp ilmidir. Kalp bilgilerinden de, Ehl-i beyte bağlı olanıdır
“aleyhimürrıdvân”. Buluştuğumuz zamân dahâ anlatırım. Vesselâm.
Bu mektûp, nakîb seyyid şeyh Ferîd hazretlerine yazılmıştır.
Va’z ve nasîhat
vermekte, Ehl-i sünnet âlimlerine uymayı övmektedir:
Allahu Teâlâ, sizi, zâtınıza yakışmayan her şeyden korusun! Yüce ceddiniz “sallallahu
aleyhi ve sellem” hürmetine duâmı kabûl buyursun! Errahman
sûresinde, altmışıncı âyetinde meâlen, (İyiliğin karşılığı, ancak iyilik olur)
buyuruldu. Sizin ihsânlarınıza, hangi ihsânla karşılık yapacağımı bilemiyorum.
Ancak, mübârek zamânlarda, din ve dünyâ selâmetiniz için duâ etmeğe çabalıyorum.
Elhamdülillah, elimde olmayarak, bu vazîfe nasîb olmaktadır. Mükâfât olabilecek
başka bir ihsân da, va’z ve nasîhattir. Eğer kabûl buyurulursa, bizim için ne
büyük ni’met olur.
Ey asîl ve şerefli efendim! Va’zların özü ve nasîhatların kıymetlisi, Allah
adamları ile buluşmak, onlarla birlikte bulunmaktır. Allah adamı olmak ve
islâmiyyete yapışmak da, Müslümânların çeşitli fırkaları arasında, kurtuluş
fırkası olduğu müjdelenmiş olan, Ehl-i sünnet vel-cemâ’atin doğru yoluna
sarılmağa bağlıdır. Bu büyüklerin yolunda gitmedikçe kurtuluş olamaz. Bunların
anladıklarına tâbi’ olmadıkça, sa’âdete kavuşulamaz. Akıl sâhipleri, ilim adamları
ve Evliyânın keşfleri, bu sözümüzün doğru olduğunu bildirmektedirler. Yanlışlık
olamaz. Bu büyüklerin doğru yolundan hardal dânesi kadar, pek az ayrılmış olan
bir kimse ile arkadaşlık etmeği, öldürücü zehir bilmelidir. Onunla konuşmağı,
yılan sokması gibi korkunç görmelidir. Allah'tan korkmayan ilim adamları, hangi
fırkadan olursa olsun, zındıktırlar. Bunlarla
konuşmaktan, arkadaşlık etmekten, kitâplarını okumaktan, evlerine, köylerine
gitmekten de sakınmalıdır. Dinde hâsıl olan bütün fitneler ve azılı din
düşmanlığı, hep böyle zındıkların bıraktıkları kötülüktür. Dünyâlık ele geçirmek
için, dînin yıkılmasına yardım ettiler. Bekara sûresinin onaltıncı âyet-i
kerîmesinde meâlen, (Hidâyeti vererek, dalâleti satın aldılar. Bu alış
verişlerinde bir şey kazanamadılar. Doğru yolu bulamadılar) buyuruldu. Bu âyet-i
kerîme, bunları bildirmektedir. İblîsin râhat, sevinçli oturduğunu, kimseyi
aldatmakla uğraşmadığını gören bir zât, (Niçin insanları aldatmıyorsun, boş
oturuyorsun?) dedikte, (Bu zamânın kötü din adamları, benim işimi çok güzel
yapıyorlar, insanları aldatmak için bana iş bırakmıyorlar) demişti. Oradaki
talebeden, mevlânâ Ömer, iyi yaradılışlıdır. Yalnız, kendisine arka olmak,
doğruyu söylemesi için kuvvetlendirmek lâzımdır. Hâfız imâm da, aklını fikrini
dînin yayılmasına vermiştir. Zâten her Müslümânın böyle olması lâzımdır. Hadîs-i
şerîfte, (Kendisine deli denilmeyen kimsenin îmânı tamâm olmaz) buyuruldu.
Biliyorsunuz ki, bu fakîr, söyleyerek ve yazarak, iyi kimselerle konuşmanın
ehemmiyetini anlatmağa uğraşıyorum. Kötü kimselerle arkadaşlıktan, bunların
kitâplarını okumaktan kaçınmasını tekrâr tekrâr bildirmekten usanmıyorum. Çünki,
işin temeli bu ikisidir. Söylemek bizden, kabûl etmek sizden. Dahâ doğrusu,
hepsi Allahu Teâlâ'dandır. Allahu Teâlâ'nın hayırlı işlerde kullandığı kimselere
müjdeler olsun!
İhsânlarınızın çokluğu, bu yazılara sebep oldu. Başınızı ağrıtmak ve usandırmak
düşüncesini unutturdu. Vesselâm.
Bu mektûp, Hân-ı Hânân'a yazılmıştır.
Dünyâ, Âhiretin
tarlasıdır. Kâfirlere, niçin sonsuz azâp yapılacağı bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ, bir kimseyi hayırlı işlerde kullanırsa, ona müjdeler olsun! Allahu
Teâlâ, dünyâyı Âhiretin tarlası yaptı. Tohumunun hepsini yiyen ve toprak gibi
olan, yaratılışındaki elverişli hâline ekemeyen ve bir dâneden yediyüz dâne
yapmağı elden kaçırana yazıklar olsun! Kardeşin kardeşten ve ananın yavrusundan
kaçtığı o gün için, bir şey saklamayan, dünyâda da, Âhirette de ziyân etti. Eli
boş kaldı. Dünyâda da, Âhirette de pişmân olacak, âh edecektir. Aklı olan,
tâli’li bir kimse, dünyânın birkaç yıllık hayâtını fırsat bilir, ni’met bilir.
Bu kısa zamânda, dünyânın çabuk tükenen ve hepsinin sonu sıkıntı ve azâb olan,
geçici zevklerine, tadına aldanmaz. Bunlarla vakti kaçırmaz. Bu kısa zamânda
tohumunu eker. Bir dâne iyi iş yaparak, sayısız meyveler elde eder. Bekara
sûresi, ikiyüzaltmışbirinci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Allahu Teâlâ dilediğine
kat kat verir) buyuruldu. Bunun içindir ki, birkaç günlük iyi işe karşılık,
sonsuz ni’metler verecektir. Allahu Teâlâ, çok ihsân sâhibidir.
Suâl: Karşılığın kat kat olması, iyiliklerdedir. Kötülüklerin karşılığı bire
birdir. Böyle olunca, kâfirlere kısa bir zamândaki kötülükler için, sonsuz azâp
yapması nedendir?
Cevâp: Dünyâda yapılan işin karşılığının nasıl olacağını Allahu Teâlâ'dan başka
kimse bilmez. İnsan bilgisi bunu anlayamaz. Meselâ, Muhsan [nâmuslu] olan bir
kimseyi kazf [iftirâ] edene seksen sopa vurulmasını emreylemiştir. Hırsızlık
haddi olarak, hırsızın sağ elinin kesilmesini karşılık eylemiştir. Zinâ haddi
olarak evli olmayanlara yüz sopa ile bir sene şehirden sürmek, evli olanlara, taş
atarak öldürmek cezâsını vermiştir. Bu cezâların sebeplerini insanlar anlayamaz.
Bunun gibi, kâfirlere, kısa zamândaki küfür için, sonsuz azâbı karşılık
yapmıştır. Geçici bir küfrün cezâsı, sonsuz azâptır. İslâmiyyetin bütün
emirlerini aklına uygun getirmek isteyen, aklı ile isbâta kalkışan kimse,
(Peygamberliğe) inanmamış olur. Onunla konuşmak akıl işi değildir. Fârisî beyt
tercemesi:
Kur’ân ile hadîse, inanmazsa bir kişi,
Ona hiç cevâp verme, konuşma bitir işi!
Fakîrin “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz” mektûbunu getiren meyân şeyh Ahmed,
merhûm şeyh sultân Tehâniserînin kıymetli oğludur. Babasına olan lütûf ve
ihsânlarınızı düşünerek bu fakîri araya koyarak, yüksek hizmetinizde çalışmak
için gelmiştir. Babasına olan ihsânlarınızdan biri, öşürlü bir yerin öşrünün ona
verilmesini emir buyurmuştunuz. Emir sizdendir. Hakîkatte ise, her şey Allah'tandır.
Selâm sizlere olsun ve doğru yolda gidenlere ve Muhammed Mustafâ'nın “sallallahu
aleyhi ve sellem” izinde bulunanlara olsun!
Bu mektûp, mirzâ Dârâb'a yazılmıştır.
Kötü olan
dünyânın ne olduğu bildirilmektedir:
Yaradılışınızın iyi olduğunu gösteren, çok ince düşüncelerinizi açıklayan
kıymetli mektûbunuz geldi. Bir işe yaramayan bu fakîrleri okşayan yazılarınıza,
Allahu Teâlâ, Habîbi hürmetine “sallallahu
aleyhi ve sellem” iyi
karşılıklar ihsân buyursun!
Yavrum! Bu dünyâya düşkün olanlar, mal, para peşinde koşanlar, büyük bir belâya
yakalanmışlardır. Büyük bir derde tutulmuşlardır. Çünki, bu dünyâda bulunan,
Allahu Teâlâ'nın beğenmedikleri şeyler ve her pislikten dahâ kötü olan pislikler,
bu kimselere güzel görünmektedir. Sevimli sanılmaktadır. Necâseti yaldızlamak,
zehri şekerle kaplamak gibidir. Allahu Teâlâ insanlara akıl verdi. Akla bu alçak
dünyânın kötülüğünü anlattı. Allahu Teâlâ'nın beğenmediği şeylerin çirkinliğini
gösterdi. Bunun için, âlimler buyurdu ki, (Bir kimse, öldükten sonra, malının
zamânın en akıllı olanına verilmesini vasiyet etse, zâhide vermek lâzımdır.
Çünki zâhid, dünyâya düşkün değildir. Onun dünyâya kıymet vermemesi, aklının çok
olduğunu gösterir). Allahu Teâlâ çok merhametli olduğu için, yalnız akl şâhidini
vermekle kalmadı. İkinci ve naklî şâhit olarak da Peygamberleri “aleyhimüsselâm”
verdi. Âlemlere rahmet olarak gönderdiği Peygamberleri ile “aleyhimüssalavâtü vettehıyyât”, bu bozuk malın iç yüzünü kullarına bildirdi. O yalancı kahpenin
cilvelerine aldanmamalarını, ona tutulmamalarını açıkça emir buyurdu. Şaşmaz,
doğru olan bu iki şâhit var iken, bir kimse, şeker sanarak zehir yerse ve altına
kavuşacağım diyerek necâseti avuçlarsa, elbette çok alçaklık yapmış olur. Çok
pis olduğunu göstermiş olur. Peygamberlere “aleyhimüssalavâtü vettehıyyât”
inanmamıştır. Müslümân olduğunu söylese de, münâfık olur. Onun Müslümân
görünmesi, Âhirette fayda vermez. Yalnız dünyâda cânını ve malını korumuş olur.
Bugün, kulaklardan gaflet pamuğunu atmalıdır. Yoksa, Âhirette âh etmekten,
pişmân olmaktan başka yapılacak şey olmaz. Hâlinizi sık sık bildiriniz!
Fârisî beyt tercemesi:
Canım yavrum! Sana sözüm, yalnız şudur:
Körpeciksin, yolun da çok korkuludur.
Bu mektûp, mirzâ Hüsâmeddîn Ahmed'e “rahmetullahi aleyh” yazılmıştır.
Evliyânın
kerâmetini bildirmektedir:
Her şeyi yoktan var edip, her ân varlıkta durduran, cânlıları besleyen, büyüten
Allahu Teâlâ'ya hamd ederim. Onun Peygamberlerine ve bunların en üstünü olan
Muhammed aleyhisselâma ve ona yakîn olanlara, salât ve selâm eylerim!
Dağlar, tepeler, dostlarla aramızda perde olduğundan, görünüşteki uzaklık,
buluşmağı, konuşmağı, Ankâ kuşu gibi, ele geçmez bir şekle sokmuştur. Ara sıra
yeni bilgileri yazıp, sevdiklerime yollamağı, âcizâne düşündüm. Bunun için
tektük gönderdiğim bilgilerden, usanmayacağınızı ümît ederim.
Kıymetli efendim! Bugünlerde, her ağızda, Evliyânın “rahmetullahi aleyhim
ecma’în” kerâmeti dolaşmakta, câhil halk, hârika, kerâmet aramakta olduğundan,
bu yolda, birkaç şey yazmağı uygun gördüm. Lütfen dikkatli okuyunuz! Velâyet ya’nî Evliyâlık, Fenâ ve Bekâ
demektir. Bu dereceye yetişenlerde, hârikalar,
keşfler görülür. Fakat, hârikaların çok olması, velâyetin tamâmlığını ve
olgunluğunu bildirmez. Hârikaları dahâ az olduğu hâlde, velâyeti dahâ kâmil
olanlar, çok görülmüştür. Hârikaların çok olmasının sebebi ikidir:
1- Urûc ederken, pek çok yükselmek.
2- Nüzûl ederken pek az inmek.
Hattâ, hârikaların çok görünmesinin başlıca sebebi, ikincisidir. Ya’nî yukarı
makâmdan aşağıya inmenin az olmasıdır. Çünki, aşağı dereceye inen Velî, sebepler
âlemine inmiş olur. Her hâdisenin bir sebeple hâsıl olduğunu bilir. Sebepleri
yaratanın “celle celâlüh”, eşyâyı sebeplerle hareket ettirdiğini görür. Hâlbuki,
aşağı dereceye geri dönmeyen veyâ az inip, sebepler derecesine düşmeyen Evliyâ,
yalnız sebeplerin sâhibini, sebeplere kuvvet ve te’sîr vereni görüp, sebepleri
göremez. Allahu Teâlâ, herkese lâyık olanı, umduğunu verdiğinden, bu iki Velîye
başka türlü ihsânda bulunur. Sebepleri görenin işlerini, arzûlarını, sebep ile
yaratır. Sebepleri görmeyene ise, sebepsiz verir. Nitekim hadîs-i kudsîde,
(Kullarım beni zan ettikleri gibi bulur) buyurulmaktadır. Bu ümmette, çok Evliyâ
gelip geçmiştir. Bunların içinde Muhyiddîn seyyid Abdülkâdir-i Geylânî'den
“kuddise sirruh” hâsıl olan hârikalar kadar, hiçbirinden hâsıl olduğu
işitilmemiştir. Bunun sebebi, uzun zamândan beri, zihnimi kurcalıyordu. Bir
türlü anlayamıyordum. Sonra, Hak subhânehu ve teâlâ bu bilmeceyi açıkladı.
Anlaşıldı ki, o büyük Velî “kuddise sirruh”, Evliyânın hepsinden dahâ yukarı
çıkmış, inişte, Rûh makâmına kadar tenezzül etmiştir. Rûh derecesi ise,
sebeplerin bulunduğu âlemin üstündedir. Hasen-i Basrî ile Habîb-i Acemînin
“kuddise sirruhümâ” hâlini burada bildirmek uygun olur. Şöyle ki, bir gün,
Hasan-i Basrî, Dicle kenârında gemi bekliyordu. Habîb-i Acemî çıkageldi ve (Ne
bekliyorsun?) dedi. (Gemiye bineceğim, onu bekliyorum) deyince, Habîb, (Gemiye
ne hâcet, sen, yakîn mertebesine varmamışsın!) dedi. Hasan-i Basrî ise, (Sen de
ilm-el-yakîn derecesine ermemişsin) dedi. Habîb, gemiyi beklemeyip, su üzerinden
yürüyüp karşıya geçti. Hasan ise, gemiyi beklemekte kaldı. Çünki, sebepler
âlemine kadar inmiş olduğundan, onun işlerini, sebepler te’sîri ile
yapıyorlardı. Habîb-i Acemî ise, işlerin yaratılmasında, sebepleri
görmediğinden, onun isteklerini sebepsiz olarak ihsân ediyorlardı. Hasan'ın
derecesi, Habîb'in derecesinden dahâ yüksektir. Çünki, (İlim makâmı)ndadır. Ya’nî,
ayn-el-yakîni, ilm-el yakîn ile birleştirmiştir. Hâdiselerin husûle gelmesini,
olduğu gibi, doğru görmektedir. Allahu Teâlâ, kudretini, hikmet altında
gizlemekte, her şeyi sebepler te’sîri ile yapmaktadır. Habîbe gelince, O, aşk-ı
ilâhînin sarhoşudur. Sebepleri göremeyip, asıl yapana bakmaktadır ki, bu görüşü
yanlıştır. Çünki, arada sebepler vardır.
Tâlipleri irşâd etmek vazîfesi, hârikalar göstermenin aksinedir. Çünki Rehber,
ne kadar çok inmiş olursa, irşâdı o kadar kuvvetli olur. İrşâd edebilmek için,
tâlip ile rehberin birbirine yakîn olması lâzımdır. Bu da, Rehberin aşağı
dereceye ya’nî tâliplerin derecesine inmiş olması ile olur. Bir Velî, ne kadar
çok yükselirse, inişi o kadar çok aşağı olur. Bunun içindir ki, Peygamberlerin
son geleni “sallallahu
aleyhi ve sellem”, hepsinden yukarı
gitti.
İnişte de, hepsinden aşağı geldi. Bundan dolayı, Onun da’veti, irşâdı, hepsinden
kuvvetli oldu ve bütün insanların Peygamberi oldu. Çünki inişi fazla olduğundan,
mahlûklara yakınlığı, dahâ çok oldu. Böylece, kendisinden istifâde, dahâ kolay
oldu. Tasavvuf yolunda, nihâyete varmayıp, ortalarda bulunan Velîler, tâliplere,
nihâyete varmış da inememiş Velîlerden dahâ çok faydalı oluyor. Çünki
ortalardakilerin hâli, başlangıçtakilere dahâ uygundur. Bunun içindir ki,
şeyh-ul-islâm Hirevî Abdüllah-i Ensârî buyurdu ki, (Eğer Ebül-Hasan-i Harkânî
ile Muhammed Kassâb bir şehirde bulunsaydı, sizi Muhammed Kassâb'a gönderirdim.
Çünki o, tâliplere, Harkânî'den dahâ faydalı olur). Harkânî, nihâyete varmıştı.
Tâlipler, ondan, pek istifâde edemezdi. Ya’nî aşağı dönmeyen Velî, nihâyete
varmakla, tâlipleri iyi yetiştiremez. Fakat, nihâyete varan Velîler, geriye
indikten sonra, kuvvetli ifâde ve terbiye edicidir. Çünki, Muhammed “sallallahu
aleyhi ve sellem”, herkesten dahâ yükselmiş iken, ifâde, terbiye etmesi,
herkesten çok idi. Görülüyor ki, ifâdenin, terbiye etmenin azlığı, çokluğu iniş
miktârına bağlı olup, nihâyete varıp varmamağa bağlı değildir. Burada, dikkat
edilecek bir incelik vardır ki, o da, Velînin “rahmetullahi aleyhim ecma’în”,
kendi velâyetini bilmesi lâzım olmadığı gibi, kendisinden hârika, kerâmet hâsıl
olduğunu bilmesi de şart değildir. Çok olur ki, herkes onun kerâmetini görür.
Onun bu kerâmetlerden hiç haberi olmaz. İlim ve keşif sâhibi olan Evliyânın da,
kendi kerâmetlerinden ba’zısını bilmemesi câizdir. Ba’zan, bunların Âlem-i
misâldeki şekillerini, sûretlerini bir ânda, çeşitli memleketlerde, herkese
gösterirler. Uzak yerlerde, şaşılacak işleri yaptıkları görülür. Hâlbuki
kendisi, bunları hiç bilmez. Hazret-i Mahdûmî, mevlânâ Nûreddîn-i Câmî “kuddise
sirruh” buyurdu ki, (Büyüklerden birine, çeşitli yerlerden gelen tanıdıkları,
seni Mekke-i mükerremede gördük ve birlikte hac yaptık. Başkaları da, seni
Bağdât'ta gördük ve birlikte şöyle şöyle şeyler yaptık derlerdi. Hâlbuki, o
kimse, o günlerde evinden çıkmamıştı ve o kimseleri görmemişti. Acabâ niçin
böyle söylüyorlar) derdi. [O kimse mevlânâ Câmî’in kendisi idi.] Her işin
doğrusunu, yalnız Allahu Teâlâ bilir. Dahâ fazla yazmağa lüzûm yok. Merâk
ettiğinizi, dahâ çok anlamak istediğinizi öğrenirsem, inşâallah, dahâ çabuk ve
dahâ çok yazarım. Vesselâm.
Bu mektûp, molla Tâhir-i Bedahşî'ye yazılmıştır.
Bâtının hâli ne kadar bilinmezse, o kadar iyidir ve Evliyânın keşflerinde hatâ
olmasının sebebini, (Kazâ-i mu’allak) ile (Kazâ-i mübrem)i ve dinde güvenilecek
şeyin yalnız Kitâp ve Sünnet olduğu bildirilmektedir:
Âlemlerin rabbi olan Allahu Teâlâ'ya hamd ederim ve Peygamberlerin seyyidine
“sallallahu aleyhi ve
sellem” salât ve tertemiz Akrabâsına ve Ashâbına selâm ederim! Uzun
zamândan beri, hâlinizi bildirmediniz. Her ne şekilde olursanız olunuz, doğru
yoldan sapmamalısınız. Îmân edilecek şeylerde ve ibâdetlerde ve her işte, islâmiyetten kıl kadar ayrılmamağa, çok dikkat etmelisiniz. Kalbin nisbetini
[bağlılığını] korumak ve büyüklerimizin gösterdiği şekilde temizlenmesine
çalışmak da, çok mühimdir. Kalbin hâli ne kadar gizli kalırsa, o kadar iyidir ve
cehâlet, hayret arttıkça, güzel olur. Çünki, Allahu Teâlâ'ya âit bilgiler ve
isimlerinden kalbe doğan ma’rifetler, tasavvuf yolunun ortalarında hâsıl olup,
nihâyete doğru azalır. Vâsıl olduktan sonra, büsbütün yok olur. Allahu Teâlâ'yı
tanıyamamak ve Ona kavuşamamaktan başka, hiçbir kazanç kalmaz. Hele dünyâya,
mahlûklara âit keşiflere [bilgilere], ne diyelim ki, zâten bunlar, çok vakit
yanlış olur. Böyle bilgilerin olması ve olmaması müsâvîdir.
Suâl: Evliyânın “rahmetullahi aleyhim ecma’în”, mahlûklara âit bilgileri, çok
vakit yanlış oluyor ve kalbine doğan bilginin tersi, hâsıl oluyor. Meselâ, bir
kimsenin bir ay sonra öleceğini veyâ yolcunun geleceğini haber veriyorlar.
Bunlar olmuyor. Bunun sebebi nedir?
Cevâp: Velînin kalbine gelen bilgi, haber verilen iş, çok def’a şartlara bağlı
olur. O Velî, o ânda, o şartları anlayamaz. O şeyin, şartsız olarak, her hâlde
meydâna geleceğini sanır. Bundan başka (Levh-i mahfûz)da yazılı, ileride olacak
bir işi, ârife gösterirler. Fakat o iş, değiştirilebilen, silinip
yeniden yazılabilen şeylerdendir. (Kazâ-i mu’allak) gibidir. Ârif, o işin, bir
şarta bağlı olduğunu, silinebilecek şeylerden olduğunu anlayamayıp, elbette
hâsıl olacağını sanır ve gördüğünü haber verir. Böylece, o iş de, hâsıl
olmayabilir. İşittiğimize göre, Cebrâîl “aleyhisselâm”, bir gün, Peygamberimize
“sallallahu aleyhi ve
sellem” gelip, bir
gencin, yarın sabâh, erkenden öleceğini haber verir. Peygamber efendimiz “sallallahu
aleyhi ve sellem”, bu gence acıyıp, huzûr-i sa’âdetlerine çağırır. Ne isteği olduğunu
sorar. (Bir kız ile evlenmek ve bir de, tatlı isterim) der. Emir buyurup, ikisini
de hemen hâzırlarlar. Genç, o gece, odasında âilesi ile oturmuş, tatlı
yanlarında iken, kapıya bir fakîr gelip, (Açım, Allah rızâsı için bir şey
verin!) der. Genç, tatlının hepsini, fakîre sadaka verir. Sabâh olunca,
Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem”, gencin ölüm haberini bekler. Uzun
zamân, haber gelmeyince, birini gönderip sorar. Gencin sağ ve keyif yapmakta
olduğunu söylerler. Hayret eder. O sırada, Cebrâîl “aleyhisselâm” gelir. Ona
sorar. Cebrâîl “aleyhisselâm”, (Gencin tatlıyı sadaka vermesi, gelmekte olan
belâyı geri çevirdi) der ve gencin yastığı altında, büyük bir yılanı ölü olarak
bulurlar. Bu haber, bu fakîre hoş gelmiyor. Cebrâîl aleyhisselâmın yanılmasını
câiz görmüyorum. Yâhut, Cebrâîl aleyhisselâmın ma’sûm olması, emîn olması ve hiç
yanılmaması, vahy şeklinde getirdiği şeylerdedir. Ya’nî, Allahu Teâlâ tarafından
indirdiği şeylerde, yanlışlık ihtimâli yoktur. Bu genç için getirdiği haber ise
vahy değildir. Levh-i mahfûzda görüp öğrendiği bir şeyi haber vermiştir. Levh-i
mahfûzda yazılı şeyler, silinip değiştirilebildiğinden, buradan öğrenilen
haberler yanlış olabilir. Allahu Teâlâ tarafından getirilen şeylerin ise, yanlış
olmak ihtimâli yoktur. Şahâdet ile ihbâr arasında fark vardır. İslâmiyette,
şâhid olmak kabûl olunur. Haber vermeğe ise güvenilmez.
Kazâ, ya’nî Allahu Teâlâ'nın yaratacağı şeyler, iki kısımdır: (Kazâ-i mu’allak),
(Kazâ-i mübrem). Birincisi, şarta bağlı olarak, yaratılacak şeyler demektir ki,
bunların yaratılma şekli değişebilir veyâ hiç yaratılmaz. İkincisi, şartsız,
muhakkak yaratılacak demek olup, hiçbir sûretle değişmez, muhakkak yaratılır.
Kaf sûresinin yirmidokuzuncu âyetinde meâlen, (Sözümüz değiştirilmez) buyuruldu.
Bu âyet-i kerîme, kazâ-i mübremi bildirmektedir. Kazâ-i mu’allak için de, Ra’d
sûresinde, (Allahu Teâlâ, dilediğini siler, dilediğini yazar) meâlindeki,
yirmidokuzuncu âyet-i kerîme vardır. Hocam, Muhammed Bâkî-billah “kuddise
sirruh” buyurdu ki, seyyid Abdülkâdir-i Geylânî “kuddise sirruh”, ba’zı kitâplarında buyurmuş ki, (Kazâ-i mübremi kimse
değiştiremez. Fakat ben,
istersem, onu da değiştirebilirim). Bu söze şaşar ve olacak şey değildir derdi.
Hocamın bu sözü, uzun zamândan beri, zihnimi kurcalamıştı. Nihâyet, Allahu Teâlâ, bu fakîri de, bu ni’meti ihsân etmekle şereflendirdi. Bir gün,
sevdiklerimden birine, bir belâ geleceği, ilhâm olundu. Bu belânın geri
döndürülmesi için, Cenâb-ı Hakka çok yalvardım. Bütün varlığım ile, Ona
sığındım. Korkarak, sızlayarak, çok uğraştım. Bu belânın, Levh-i mahfûzda kazâ-i
mu’allak olmadığını, bir şarta bağlı olmadığını gösterdiler. Çok üzüldüm,
ümîdim kırıldı. Abdülkâdir-i Geylânî'nin “kuddise sirruh” sözü hâtırıma geldi.
İkinci def’a olarak, tekrâr sığındım, çok yalvardım. Aczimi, zavallılığımı
göstererek niyâz ettim. Lütûf ve ihsân ederek kazâ-i mu’allakın iki türlü
olduğunu bildirdiler: Birisinin şarta bağlı olduğu, levh-i mahfûzda gösterilmiş,
meleklere bildirilmiştir. İkincisinin şarta bağlı olduğunu, yalnız Allahu Teâlâ
bilir. Levh-i mahfûzda, kazâ-i mübrem gibi görülmektedir ki, bu kazâ-i mu’allak
da, birincisi gibi değiştirilebilir. Bunu anlayınca, Abdülkâdir-i Geylânî'nin
“kuddise sirruh” sözündeki, kazâ-i mübremin, bu ikinci kısım kazâ-i mu’allak
olduğunu ve kazâ-i mübrem şeklinde görüldüğünü, yoksa, hakîkî kazâ-i mübremi
değiştiririm demediğini anladım. Böyle kazâ-i mu’allakı, pek az kimseye
tanıtmışlardır. Yâ, bunu değiştirebilecek kim bulunabilir? O sevdiğim kimseye,
gelmekte olan belânın, bu son kısım kazâdan olduğunu anladım ve Hak “subhânehu ve teâlâ”nın bu belâyı geri çevirdiği ma’lûm oldu. Allahu Teâlâ'ya, bunun için çok
şükrolsun! Ona sevdiği ve beğendiği gibi şükürler olsun ve bütün insanların en
üstünü ve Peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed Mustafâ ya “sallallahu
aleyhi ve sellem” ve Ona yakın olanların ve Ashâbının hepsine
“rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” salât ve selâm ve tahıyyetler olsun! Allahu
Teâlâ, Onu âlemlere rahmet olarak gönderdi. Yâ Rabbî! Kalplerimizi Onun sevgisi
ile doldur. Hepimizi Onun yolunda bulundur! Bu duâya âmîn diyenlere, Allahu
Teâlâ merhamet etsin!
Evliyânın “kaddesallahu teâlâ esrârehümül’azîz” kalbine gelen ilhâmlardan
ba’zısının yanlış olması, şundan da ileri gelir ki, ilhâm olunan bilgilere
benzeyen, ba’zı yanlış başlangıçlar, hâtırına gelir. Bunları doğru sanır ve
ilhâm olunan şeylere karıştırır. Böylece, ilhâm doğruluğunu kaybeder. Ba’zan
da, keşiflerde, rü’yâlarda, gizli şeyler, kendisine gösterilir. Bunları gördüğü
gibi olacak sanır. Hâlbuki, onlara ma’nâ vermek, ta’bîr etmek lâzım geldiğini
bilemez. Bunun için, söylediği şeyler meydâna çıkmaz. İşte böyle sebeplerden
dolayı, keşf ve ilhâmlar, hatâlı olmaktadır.
Hiç yanlış olmayan, güvenilecek, yalnız Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerdir.
Çünki her ikisi de, elbette doğru olan, vahiy ile bildirilmiştir. Ya’nî melek ile
indirilmiştir. Âlimlerin söz birliği ve müçtehidlerin ictihâdı da, bu iki doğru
kaynaktan alınmıştır. İşte, islâmiyyetin bu dört temeli dışında kalan bilgiler,
her ne olursa olsun, bu dört esâsa uygun ise, kabûl edilir. Uygun olmayanlar,
Evliyânın “kaddesallahu teâlâ esrârehümül’azîz” ilimleri, ma’rifetleri, keşifleri
olsa da, kabûl olunmaz.
Tasavvuf yolunda bulunanların vecd ve hâlleri, keşf ve ilhâmları islâmiyyet terâzîsi ile
tartılmadıkça, on para etmez. Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîf mi’yârı
ile yoklamadıkça, kabûl edilmez.
Tasavvuf yoluna girmek ve bu yolda ilerlemek islâmiyyetin bildirdiği şeylere,
kalbin yakîn hâsıl etmesi, hakîkî îmâna kavuşması içindir ve islâmiyyetin
emirlerini kolaylıkla, seve seve yapmak içindir. Bu ikisinden başka şeyler
kazanmak için değildir. Çünki, Allahu Teâlâ'yı görmek, Âhirette va’d edildi.
Dünyâda görülemez. Tasavvufçuların müşâhede, tecellî diyerek övdükleri
görünüşler, zıl ile, gölge ile avunmaktır. Benzeterek, sanarak, boşuna
sevinmektir. Allahu Teâlâ, (Verâ-ül-verâ)dır. Ya’nî ötelerin ötesidir. Müşâhede
ve tecellî dedikleri görünüşlerin iç yüzünü bildirirsem, bu yola yeni girenlerin
çalışmaktan vazgeçmelerinden, şevk ve heveslerinin gevşemesinden korkarım.
Fakat, hiç ağzımı açmazsam, bildiğim hâlde, herkesin yanlış şeyleri hakîkat
sanmalarına göz yummuş olmaklığımdan da korkuyorum. Onun için, tekrâr söyleyeyim
ki, tasavvufçuların müşâhedelerini, tecellîlerini, kelîmullah hazret-i Mûsâ'nın
“alâ nebiyyinâ ve aleyhisselâm” şâhid olduğu, Tûr dağına olan tecellî ile
karşılaştırmalı. Ona benzemeyince, gölgenin, hayâlin, asıl ve hakîkat sanıldığı
anlaşılmalıdır. O tecellîye benzemeyecekleri şüphesizdir. Çünki, O ve Onun
tecellîsi, mahlûklara âit sıfatlardan, kayıtlardan münezzehtir. Bu dünyâda ise,
bu kayıtlardan sıyrılmak mümkün değildir. İster kalbe tecellî olsun, ister
dışarda tecellî olsun, bu kayıtlar karışacaktır. Hâtem-ül-Enbiyâ “sallallahu
aleyhi ve sellem”, bundan ayrıdır. O, dünyâda gördü ve
kıl kadar değişmedi. Evet, Onun yolunda gidenlerin büyüklerine dünyâda, bu
ni’met nasîb olur ise de, sayısız zıllardan, perdelerden birinin gerisinde
olmaktadır. Tecellîye kavuşan, bunu anlasa da, anlamasa da bunlara perdesiz
tecellî olamaz. Kelîmullah “aleyhi ve alâ nebiyyinesselâm” kendine tecellî
etmediği hâlde, Tûr dağına olan tecellîyi görünce bayıldı, düştü. Başkaları kim
bilir ne olur?
Şunu da bildireyim ki, sevdiklerimizden birine, talebeyi yetiştirmek için, izin
vermekten maksat, îmânın gevşediği, çok kimselerin yoldan çıktığı, din
bilgilerinin unutulduğu, bu fırtınalı zamânda, Müslümân evlâtlarına Allah yolunu
göstermesi, kendisinin de, talebesi ile uğraşırken, onlarla birlikte, ilerlemesi
içindir. Bu inceliği iyi anlamalı ve ömürde geri kalan birkaç günlük fırsatta,
çalışarak, talebe ile birlikte, ni’mete kavuşmalıdır. Yoksa, bu izni, büyüklük
ve olgunluk alâmeti sanıp, maksattan mahrûm kalmamalıdır. Bizim vazîfemiz
bildirmektir. Vesselâm.
Bu mektûp, Molla Dâvud'a yazılmıştır.
Pîrin hakkını
gözetmeyi bildirmektedir:
Kıymetli kardeşim Mevlânâ Dâvud'un mübârek mektûbu geldi. Bizleri sevindirdi. Hak
Teâlâ, zâhirinizi ve bâtınınızı, râzı olduğu şeyleri yapmakla süslesin. Sevgili
Peygamberi ve Onun yüksek Âli hürmetine duâmızı kabûl buyursun “sallallahu
aleyhi ve sellem”! Kalbin çeşitli şeylere dağılması yüzünden, kalp için
aldığınız dersi yapmakta ve büyüklerin yolunda ilerlemekte gevşeklik
olmamalıdır. Bir karartı ve bulanıklık olursa, Allahu Teâlâ'ya yalvararak,
boynunuzu bükerek, Ona sığınarak bundan kurtulmağa çalışınız. Bundan kurtulmanın
ikinci ilâcı, bu ni’mete kavuşmanıza sebep olana, sizi bu yolda yetiştirene tâm
bağlanmanızdır. Bu büyük ni’mete kavuşturan zâtın haklarını, edeplerini
gözetmeye çok çalışınız. Onun rızâsını kazanmağı, Allahu Teâlâ'nın rızâsını
kazanmağa vesîle biliniz. Kurtuluş yolu ancak budur. Vesselâm.
Bu mektûp, mirzâ Ebrec'e yazılmıştır.
İnsan, câhil
olduğu için, bedeninin hastalığını gidermeğe çalışmaktadır. Kalbin dünyâya
düşkün olması hastalığından haberi bile olmadığı bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ, sizi ayıplardan, kusûrlardan korusun. Sizi lekeleyecek şeylerden,
geçmiş ve gelecek bütün insanların en üstünü hürmetine “sallallahu
aleyhi ve sellem” muhâfaza
buyursun! Ey mes’ûd ve temiz kardeşim! İnsanın bedenine bir hastalık gelince ve
uzvunda bozukluk olunca, o hastalığı gidermek ve o bozukluğu düzeltmek için, o
kadar uğraşır da, kalp hastalığı kendisini sonsuz ölüme ve bitmez tükenmez
azâplara sürüklediği hâlde, bu korkunç hastalıktan kurtulmağı hiç
düşünmemektedir ve onu gidermek için hiç kıpırdamamaktadır. Kalbin hasta olması
demek, Allahu Teâlâ'dan başka şeylere tutulmuş olmasıdır. Eğer, kalbin bu
tutulmasını hastalık bilmezse, çok alçak kimsedir. Eğer bilir de, aldırış
etmezse, çok pistir. Bu hastalığı anlamak için, (Akl-i mu’âd) lâzımdır. (Akl-ı
me’âş), kısa görüşlü olduğundan, ancak, görünüşe bakar. Akl-i me’âş, dünyânın
geçici lezzetlerine bakarak, kalp âfetlerini hastalık bile saymadığı gibi, akl-i
mu’âd da, Âhirette verilecek sevâplara bakarak, bedendeki bozuklukları, hastalık
saymaz. Akl-i me’âş, kısa görüşlü, akl-i mu’âd keskin görüşlüdür. Akl-i mu’âd,
Peygamberlerde “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” ve Evliyâda bulunur. Akl-i
me’âşı, mala düşkün olanlar, dünyâya bağlı olanlar beğenir. Aradaki farkı
düşünmelidir. Akl-i mu’âdı kuvvetlendiren şeyler, ölümü düşünmek, Âhirette
olacak şeyleri öğrenmek ve Âhiret derdi ile şereflenmiş olanlarla birlikte
bulunmaktır. Fârisî beyt tercemesi:
Aranılan hazînenin nişânını verdim sana,
Belki sen kavuşursun, biz varamadıksa da.
Bedenin hastalığı, ahkâm-ı şerîyyenin yerine getirilmesini güçleştirdiği gibi,
kalp hastalığı da, islâmiyyete uymağı güçleştirmektedir. Şûrâ sûresi, onüçüncü
âyetinde meâlen, (Müslümân olmalarını istemekliğin, kâfirlere çok güç
gelmektedir) ve Bakara sûresinin kırkbeşinci âyetinde meâlen, (Namâz kılmak,
ibâdet etmek, yalnız mü’minlere güç gelmez) buyuruldu. Görünen uzuvların
kuvvetten düşmesi, ibâdeti güçleştirdiği gibi, kalpte îmânın za’îflemesi de
güçleştirmektedir. Yoksa, islâmiyyetin her emrinde kolaylık vardır. Bekara
sûresinin yüzseksenbeşinci âyetinde meâlen, (Allahu Teâlâ, size kolaylık yapmak
istiyor, güçlük çıkarmak istemiyor) ve Nisâ sûresinin yirmiyedinci âyetinde
meâlen, (Allahu Teâlâ, emrlerinin hafîf olmasını diledi. Çünki, insanlar za’îf
yaratıldı) buyuruldu. Bu iki âyet-i kerîme de, sözümüzü isbât etmektedir. Fârisî
mısra’ tercemesi:
Bir kimse kör ise, güneşin suçu ne?
Bunun için, bu hastalığı gidermek çok lâzımdır. Bunun mütehassısı olan hakîmlere
sığınmak farz-ı ayındır. Resûl, ancak haber verir.
Bu mektûp, şeyh Hamîd-i Bingâlî'ye yazılmıştır.
Tasavvuf
büyüklerinin yanıldıkları şeylerden birkaçını bildirmektedir:
Âlemlerin rabbi olan Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Peygamberlerin en üstününe ve
Onun Âline ve Ashâbının hepsine selâm ve duâlar olsun “sallallahu
aleyhi ve sellem”. Buradaki fakîrlerin hâli, her gün dahâ
iyi olmaktadır. Her gün dahâ çok şükür etmek lâzım gelmektedir. Uzaktaki
sevdiklerimizin de böyle olmalarını istiyoruz.
Azîzim! Bu hiç bilinmeyen yolda, yolcuların ayağı kayacak yerler çoktur.
İ’tikâdda ve her işte, islâmiyyetin ipinin ucuna yapışmak lâzımdır. Yanımda
olanlara ve uzakta olanlara yapacağım nasîhat, yalnız budur. Aman, gâfil
olmayınız! Bu yolda, yolcuları şaşırtan birkaç yanlışlığı yazıyorum. Bu
yanlışlıkların sebeplerini açıklıyorum. Dikkat ile, düşünerek okuyunuz! Başka
yerlerde de, bunlarla ölçerek hareket ediniz!
Tasavvuf yolundaki yanılmaların birisi, sâlik, ya’nî yolcu, makâmlara
yükselirken, âlimlerin sözbirliği ile yüksekliklerini bildirdikleri kimselerden
kendini dahâ yüksek bulmasıdır. Bu sâlikin makâmı, bu büyüklerin makâmlarından
elbette aşağıdır. Fakat sâlik, ba’zan kendini, insanların en üstünü oldukları
meydânda olan Peygamberlerin de “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” üstünde görür.
Böyle görmekten Allahu Teâlâ'ya sığınırız. Birçoklarının böyle yanlış görmeleri
şundandır ki, Peygamberler ve Evliyânın hepsi, önce, kendi varlıklarının mebde-i
ta’ayyünü olan isimlere kadar çıkarlar. Böyle çıkanlar (Velî) olur. Velâyet
mertebesine kavuşur. Sonra, bu isimlerde ve isimlerden, Allahu Teâlâ'nın dilediği
makâmlara yükselirler. Fakat, bu yükselmelerde, hepsinin konak yerleri,
vücûdlarının mebde-i ta’ayyünü olan isimlerdir. Yükselirlerken, onları arayan,
çok zamân, o isimlerde bulur. Çünki o büyüklerin, yükselirken, tabî’î yerleri, bu
isimlerdir. Bu isimlerden, yukarı ve aşağı hareket etmek, sonradan te’sîr eden
kuvvetlerle olur. Yaradılışı yüksek olan bir sâlik, o isimlerden yukarı ilerler.
O isimlerin sâhipleri olan Peygamberlerden “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât”
kendini dahâ yukarı sanır. Önce inanmış, îmân etmiş olduğunu unutur.
Peygamberlerin yüksekliğinde, Evliyânın üstünlüklerinde şüpheye düşer. Bu makâm,
sâliklerin ayaklarının kaydığı yerdir. Bu zamân, sâlik, o büyüklerin, bu
makâmlardan sonsuza doğru yükselmiş olduklarını bilemez. O isimlerin,
yükselirlerken, tabî’î yerleri olduğunu da bilemez. Kendisinin, yükselirken,
tabî’î yeri bulunduğunu, kendi yerinin, o büyüklerin yerleri olan o isimlerin
altında ve çok aşağıda olduğunu düşünemez. Bir kimsenin üstünlüğü, tabî’î
yerinin yüksekliği ile ölçülür. O yer, kendi mebde-i ta’ayyünü olan isim-i
ilâhîdir. Yine bunun içindir ki, büyüklerden birkaçı demiştir ki, ârif
yükselirken, büyük aracıyı arada bulmaz. O arada olmadan yükselir. Hocam
Muhammed Bâkî-billah “kaddesallahu teâlâ sirrehümâ” hazretleri, Râbi’a-i
Adviyyenin de, bunlardan biri olduğunu bildirmişti. Bunlar yükselirken, büyük
aracının mebde-i ta’ayyünü olan isimden ileri çıkınca, Berzahiyyet-i kübrânın
arada kalmadığını sanıyorlar. (Berzahiyyet-i kübrâ), Hakîkat-i Muhammediyye'ye
diyorlar. İşin doğrusunu yukarıda bildirdik.
Bu yanılmaya, sâliklerin kimisinde de, sebep şu olmaktadır: Sâlik, kendi mebde-i
ta’ayyünü olan isimde seyrederken, ilerlerken, büyüklerin mebde-i ta’ayyünleri
olan isimleri de topluca geçmektedir. Çünki her isimde, bütün isimler kısaca
bulunmaktadır. İnsanın, her şeyi kendinde bulundurması, mebde-i ta’ayyünü olan
isimde, bütün isimlerin bulunduğu içindir. Sâlik kendi isminde ilerlerken,
büyüklerin isimlerini de kısaca geçerek, ismin sonuna gelir. Kendinin dahâ üstün
olduğunu sanır. Görmüş olduğu ve hepsinin geçmiş olduğu, büyüklerin
makâmlarının, makâmların aslı olmayıp, nümûneleri olduğunu anlayamaz. Bu
makâmda, kendini, hepsini toplamış ve onları kendinin parçaları sanarak, kendini
dahâ yüksek görür. Bâyezîd-i Bistâmî “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz” bunun
için, (Bayrağım, Muhammed aleyhisselâmın bayrağından dahâ yüksektir) dedi. Aklı
başında olmadığı için, bayrağının, Muhammed aleyhisselâmın bayrağından değil, o
bayrağın görüntüsünden dahâ yüksek olduğunu anlayamadı. Kendi isminin
hakîkatinde, o ismin görüntüsünü görmüştü. Yine bunun için, kalbinin çok geniş
olduğunu bildirdi. (Arş ve bütün içindekiler, ârifin kalbinin köşesine konsalar,
hiç duymaz) dedi. Burada da, bir şeyin görüntüsünü, kendisi ile karıştırdı. Çünki
Allahu Teâlâ, Arşa (Büyük) buyurdu. Ârifin kalbinin Arş yanında ne kıymeti olur,
ne miktârı olur? Arşta olan zuhûrun yüzde biri kalpte görülmez. İsterse ârifin
kalbi olsun. Cennette olan görmek, Arşta zuhûr edecektir. Bu söz, bugün
tasavvufçulardan birçoğuna ağır gelirse de, fakat yarın doğru olduğunu
anlayacaklardır. Bu sözümüzü bir misâl ile açıklayalım:
İnsanda elementler bulunduğu gibi, göklerden de benzerler vardır. İnsan, bütün
bunların kendinde bulunduğunu düşünür. Bütün elementleri ve gökleri kendi
parçaları olarak görürse ve bu görüşü kendini kaplarsa, ben yer küresinden dahâ
büyüğüm ve göklerden dahâ genişim diyebilir. Aklı olan kimse, bu sözü işitince,
onun kendinde bulunan parçalardan dahâ büyük olduğunu, yer küresinin ve göklerin
ise, onun parçaları olmadıklarını anlar. Bunların benzerleri, onun parçalarıdır.
O, bu parçaları olan nümûnelerden dahâ büyüktür. Yoksa, yer küresinin ve
göklerin kendilerinden dahâ büyük değildir. Bir şeyin nümûnesi, ya’nî benzerini,
onun kendisi zan ettiği içindir ki, (Fütûhât-i Mekkiyye) kitâbının sâhibi olan
Muhyiddîn-i Arabî “kuddise sirruh”, (Cem-i Muhammedî, cem-i ilâhîden dahâ
geniştir) dedi. Çünki, (Cem-i Muhammedî)de ilâhî hakîkatler ile mahlûkların
hakîkatleri vardır. Bunun için, dahâ geniş olur dedi. Hâlbuki, orada ancak,
ülûhiyyet mertebesinin zıllarından, görüntülerinden bir zıllın bulunduğunu, o
mertebenin hakîkatinin bulunmadığını anlayamadı. O mukaddes mertebe, azametli ve
kibriyâ sıfatlıdır. Cem-i Muhammedî bunun yanında hiç kalır. Bir avuç toprak
nerede, her şeyin sâhibi nerede?
Şunu da söyleyelim ki, sâlik kendi rabbi olan isimde seyr eder, ilerlerken,
üstünlükleri sözbirliği ile belli olan büyüklerden birkaçını, kendisi yüksek
derecelere çıkardığını, onları ilerlettiğini zan eder. Burası da, sâliklerin
ayaklarının kaydığı yerdir. Böyle sanarak, kendini dahâ yüksek bilmekten,
böylece sonsuz felâkete düşmekten, Allahu Teâlâ'ya sığınırız. Büyük bir pâdişâh,
şerefli bir sultân, emrindeki bir vâlîsine gider, vâlî yardımı ile, o velâyetin
güzel yerlerini gezer ve kıymetli yerleri görürse, buna şaşılır mı ve vâlî,
sultândan dahâ yüksek sanılır mı? Olsa olsa, burada ufak bir şeyde üstünlük
düşünülebilir ki, hiç kıymeti yoktur. Çünki, her çöpçü ve işçi, kendi işinin
inceliğinde, büyük bir âlimden ve başarılı bir fen adamından üstündür. Fakat, bu
üstünlüğün kıymeti yoktur. Kıymetli olan üstünlük her bakımdan üstün olmaktır.
Âlim ve fen adamı, bunun için yüksektir.
Bu fakîre de, böyle yanılmak çok oldu. Yanlış görüşlere çok yakalandım. Bu
hâller çok zamân sürdü. Fakat, Allahu Teâlâ korudu. Önceki inancım hiç
sarsılmadı. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri i’tikâdda hiç gevşeklik
olmadı. Bunun için ve bütün ni’metleri için, Allahu Teâlâ'ya hamd ve şükürler
olsun! Ehl-i sünnet i’tikâdına uymayan görüşlere hiç kıymet vermedim. Bu
i’tikâda uygun ma’nâlar verdim. Kısaca, şöyle anladım ki, bu görüş doğru ise,
ufak bir şeyde üstün olmağı gösterir. Üstünlük Allahu Teâlâ'ya yakîn olmakla
ölçülür. Bu yükselmenin çok olması da, kurbu, yakînliği gösterir. O hâlde, niçin
üstünlük ufak bir şeydedir diyerek küçültülsün? Bu suâl doğru ise de, önceki
kuvvetli îmân yanında, böyle görüş, bu kuruntu yerleşemedi, yok oldu. Hattâ,
bunun yerine, tevbe, istiğfâr ve Allahu Teâlâ'ya sığınarak, Ehl-i sünnet
i’tikâdına uymayan böyle keşflerin, görüşlerin hâsıl olmaması için yalvardım,
duâ eyledim. Bir gün, böyle yanlış keşfler için beni kıyâmette sorguya
çekerlerse, azâb ederlerse diye çok korktum. Bu korku beni kapladı. Hiç râhatım
kalmadı. Allahu Teâlâ'ya çok yalvardım. Bu sıkıntım çok zamân sürdü. Böyle bir
zamânımda, bir Velînin kabri yanından geçiyordum. Bu üzüntümün çözülmesi için, o
Velîden yardım diledim. O ânda, Allahu Teâlâ'nın lütfû, merhameti yetişti. İşin
içyüzü, olduğu gibi açıklandı. Âlemlere rahmet olan, sonuncu yüce Peygamberin “sallallahu
aleyhi ve sellem” rûhâniyeti hâzır oldu. Üzüntülü
kalbi tesellî buyurdu. Anlaşıldı ki, Allahu Teâlâ'ya yakînlik, her bakımdan
üstünlük ise de, sana hâsıl olan yakînlik, senin rabbin olan isim-i ilâhî
mertebesinin zıllarından bir zılla olan yakınlıktır. Bu yakınlık ise, her
bakımdan üstünlüğü bildirmez. Bu makâmın Âlem-i misâldeki görünüşünü açıkladılar
ki, hiç şüphem kalmadı. Bütün kuruntular yok oldu. Böyle şüphelere yol açan ve
iyi ma’nâlar verilmesi lâzım olan, bu gibi bilgilerden birkaçını kitâplarımda ve
mektûplarımda yazmıştım. Böyle bilgilerin yanlış olmasına yol açan yerleri,
Allahu Teâlâ lutfederek bildirince, bunları da yazarak, yaymak istedim. Çünki,
(YAYILMIŞ OLAN GÜNÂHIN TEVBESİNİ DE YAYMAK LÂZIMDIR!). Böylece, herkes, bu
bilgilerden, islâmiyyete uymayan fikirlere saplanmasın. Bunlara saplanarak, doğru
yoldan sapmasınlar. Yâhut da, inât ile ve gösteriş olarak, bu fakîre sapık,
câhil demeğe kalkışmasınlar. Çünki, bu hiç bilinmeyen yolda, böyle güller çok
açılmıştır. Birçoklarını doğru yola çekmiş, kimisini de yoldan kaydırmıştır.
Yüksek babamdan “kuddise sirruh” işitmiştim ki, (Dalâlet çukuruna düşen, doğru
yoldan ayrılan, yetmişiki fırkanın çoğu, tasavvuf yoluna girip, yolun sonuna
varmadan, yanlış görüşlere aldanarak sapıtmışlardır) buyurmuştu. Vesselâm.
Bu mektûp, seyyid Hüseyn-i Mankpûrî'ye yazılmıştır.
Tasavvuf yolunun
üstünlüğünü bildirmektedir:
Âlemlerin rabbi olan Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Peygamberlerin en üstününe ve
temiz olan Âline ve Ashâbının hepsine salât ve selâm olsun! Kıymetli kardeşim
seyyid mîr Hüseyin, bu garîpleri unutmamışsınız. Başka yollardan birçok
bakımlardan ayrılmış olan bu yüksek yolun edeplerini gözetmeği elden
bırakmamışsınız. Hâlbuki sizinle görüşmek, pek az nasîb olmuştu. Bunları
düşünerek, bu yüksek yolun birkaç üstünlüğünü ve ince bilgilerini ve yüksek
ma’rifetlerini yazıyorum. Evet, bu ince bilgilerin ve yüksek ma’rifetlerin
işitmekle anlaşılmayacağını biliyorum. Fakat, bu ma’rifetleri, iki düşünce ile
açıklıyorum: Biri, yazılan kimse, bu işlerden uzak ise de, yaratılışta isti’dâdı
vardır. İkincisi, mektûp görünüşde belli bir kişiye yazılmış ise de, gerçekte,
bu işe yakîn olan herkese yazılmış demektir. (Kılınç kullanan içindir) sözü
meşhûrdur.
Kardeşim! Bu yüksek yol, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk'tan gelmektedir “radiyallahu anh”. Kendisi, Peygamberlerden sonra “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” bütün
insanların en üstünüdür. Bunun içindir ki, bu yolun büyükleri, kitâplarında,
(Bizim bağlantımız, bütün bağlantılardan üstündür) buyurmuşlardır. Çünki, bu
nisbet ya’nî bağlantı, huzûr ve âgâhîdir. Ya’nî, Allahu Teâlâ'dan başka bir şey
düşünmemek demektir. Bu nisbet ve huzûr da, hazret-i Ebû Bekrin nisbeti ve
huzûrudur. Onun huzûru, bütün huzûrların üstünüdür.
Bu yolda, nihâyet başlangıçta yerleştirilmiştir. Hâce Bahâüddîn-i Buhârî
“kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz”, (Biz nihâyeti bidâyete yerleştirdik)
buyurdu. Fârisî mısra’ tercemesi:
Gül bahçemi gör de, bahârımı anla!
Suâl: Başka yolların sonu, bunların başlangıcı olursa, bunların sonu ne olur?
Her yolun sonu, Hak Teâlâ'ya kavuşmak olunca, bunlar Hak'tan nereye ilerlerler?
(Abâdân'dan ötede şehir yoktur) sözü meşhûrdur.
Cevâp: Bu yolun sonu nasîb olursa, (Vasl-ı uryânî)dir. Buna kavuşan, ye’se
düşer. Matlûba kavuşmaktan ümîtsiz olur. Bunu iyi anlamalı. Çünki sözümüz,
ancak işârettir. Bunu, yükseklerden az kimse anlayabilir. Hattâ, en yükseklerin
seçilmişleri anlayabilir. Bu büyük devlete kavuşmanın alâmetini, işâretini onun
için bildirdim ki, bu yolun yolcularından (Vasl-ı uryânî)yi söyleyenler var.
Matlûba kavuşmaktan me’yûs olanları da var. Fakat, bu iki sözün birlikte olduğu
söylenirse, nerde ise, böyle şey olamaz diyecekler. Vasl-ı uryânî diyenlere
göre, (Ye’s), kavuşamamaktır. Ye’se düşenler de, (Vasl) ayrılıktır demektedir.
Böyle sözler, hep, o yüksek makâma varamamış olmak alâmetidir. Olsa olsa,
kalplerine o yüksek makâmdan bir ışık gelmiştir. Birçoğu, bunu vasıl, kavuşmak
sanmış, birçoğu da, ye’se kapılmıştır. Böyle ayrı anlamalarının sebebi,
isti’dâtlarının, yaratılışlarının başka olmasıdır. Birçoğunun yaradılışına uygun
olan, vasıldır. Başkalarının yaradılışlarına da, ye’s uygundur. Bu fakîre göre,
yaratılışlarına ye’s uygun olanlar dahâ iyidir. Bununla berâber, o makâmda
kavuşmak ve kavuşmaktan ümîtsiz olmak, birbirinden ayrı değildir. İkinci suâlin
cevâbı da, buradan anlaşılmış oldu. Çünki, hiçbir şeye bağlı olmayan vasıl
başkadır. Vasl-ı uryânî başkadır. Vasl-ı uryânî demek, bütün perdelerin kalkması
ve bütün mâni’lerin yok olmasıdır. Perdelerin en büyüğü ve mâni’lerin en
kuvvetlisi çeşitli tecellîler ve başka başka görünüşler olduğundan, bu
tecellîlerin ve zuhûrların tamâm olması, bitmeleri lâzımdır. Bu tecellîler ve
zuhûrlar, isterse mahlûklarda görünsünler, isterse vücûb aynalarında
görünsünler, perde olmakta ayrılıkları yoktur. Aralarında şeref ve rütbe
bakımından ayrılık varsa da, bu sâlik bu farkı görmez.
Suâl: Yukarıdaki yazıdan, tecellîlerin sonu olduğu anlaşılıyor. Hâlbuki tarîkat
büyükleri, tecellîlerin sonsuz olduğunu bildirmişlerdir.
Cevâp: Tecellîlerin sonsuz olması, isimlerde ve sıfatlarda, ayrı ayrı, birer
birer seyr olunduğu zamândır. Böyle olan seyrde, Zât-i Teâlâ'ya kavuşulamaz.
Vasl-ı uryânî olamaz. Zât-i Teâlâ'ya kavuşabilmek için, isimleri ve sıfatları
kısaca ve toptan geçmek lâzımdır. Böyle olan seyrde, tecellîlerin sonu vardır.
Suâl: Zât-i ilâhînin tecellîleri sonsuzdur demişlerdir. Molla Câmî hazretleri
“kuddise sirruh” (Leme’ât) kitâbını açıklarken böyle buyurmuştur. Böyle olunca,
tecellîlerin sonu vardır demek nasıl doğru olur?
Cevâp: Zât-i ilâhînin o tecellîleri, şü’ûn ve i’tibârlardan ayrılmış değildir.
Bunlardan ayrı olan tecellîlerin olduğu düşünülemez. Bizim anlatmak istediğimiz
şey, ister sıfatlı olsun, ister sıfatsız yalnız zâtî olsun, bütün tecellîlerin
bulunmadığı bir şeydir. Çünki o makâmda, herhangi bir tecellî sözünü söylemek
câiz değildir. Çünki (Tecellî) demek, bir şeyin, ikinci veyâ üçüncü veyâ...
sonsuz olan mertebelerde görünmesi demektir. Burada ise, hiçbir mertebe yoktur.
Uzaklık, uzunluk diye bir şey yoktur.
Suâl: Bu tecellîlere niçin zâtî denilmiştir?
Cevâp: Tecellîlerde başka ma’nâlar düşünülürse, tecellî-i sıfât denir. Başka
olmayan ma’nâlar düşünülürse, tecellî-i zât denir. Bunun için, ta’ayyün-i evvel
olan ve zâttan başka olmayan Vahdetin görünmesine, tecellî-i zât demişlerdir.
Biz ise, Zât-i teâlâyı söylüyoruz. Bu makâmda, başka olsun, başka olmasın,
hiçbir ma’nâyı düşünmek, hiç olamaz. Çünki bütün ma’nâlar, kısaca ve topdan
geçilmiş, Zât-i teâlâ hazretlerine kavuşulmuştur. Bu mertebede, kavuşmak sözü
de, kavuşulan gibi anlaşılamayan bir şeydir. Akıl ile, düşünce ile anlaşılan
kavuşmanın burada yeri yoktur. O mukaddes hazrete bu ma’nâ yakışmaz. Çünki akla,
düşünceye dayanan insan, aklın ermediği şeyleri anlayamaz. Sultânın eşyâsını,
ancak onun vâsıtaları taşıyabilir. Fârisî beyt tercemesi:
Anlaşılamayan bir bağlılık hep,
Rab'la insan arasında var elbet!
Bu yolun büyüklerinden hiçbiri, kendi yolunun sonundan haber vermemiştir. Yolun
başlangıcını bildirmişlerdir ki, yolun sonu burada, yerleştirilmiştir.
Yollarının başında, sonu karışmış olunca, sonunun da, bu başlangıca uygun olması
lâzım olur. Bu da, yalnız bu fakîrin bildirmekle şereflendiği bir sondur. Fârisî
beyt tercemesi:
Pâdişâh, koca-karı kapısına,
Gelirse, ey yiğit, sen buna şaşma!
Bundan dolayı, Allahu Teâlâ'ya sonsuz hamd ve şükürler olsun!
Kardeşim! Yâ bu yoldan veyâ başka yollardan, bu son mertebeye erişen pek azdır.
Eğer sayıları bildirilirse, bize yakîn olanlar belki dağılmağa başlarlar. Uzak
olanların inanmamalarına hiç şaşılır mı? Bütün bu ilerlemeler ve en son
kavuşmalar, Allahu Teâlâ'nın sevgilisinin “sallallahu
aleyhi ve sellem” sadakası olarak ihsân olunmaktadır.
Bu yüksek yola mahsûs olan şeylerden biri:
1- (SEFER DER VATAN) dır. Vatanda ilerlemektir. (Seyr-i enfüsî) de denir. Seyr-i
enfüsî bütün tarîkatlarda de var ise de, bu seyr, ya’nî ilerlemek, yolun sonunda
olur. Seyr-i âfâkînin konaklarını geçtikten sonra, bu seyre başlarlar. Bu yolda
ise, işe seyr-i enfüsî ile başlanır. Bu seyr ile, seyr-i âfâkî de, birlikte
gidilir. İşte, bu seyrin başlangıçta yapılması, nihâyetin başlangıca
yerleştirilmesidir. Bu yola mahsûs olanlardan başka biri de:
2- (HALVET DER ENCÜMEN) dir. Başkaları arasında, yalnız imiş gibi olmak demektir.
Sefer der vatandan hâsıl olur. Sefer der vatan nasîb olunca, başkaları arasında
düşüncenin dağılması da, vatan gibi olan yalnızlığa sefer eder, gider. Dışardaki
zihin dağınıklığı, kalbe sızamaz. Bu yalnızlık, başka tarîkatlarda, sona
varanlarda da hâsıl olur. Fakat, bu yolda başlangıçta hâsıl olduğundan, bu
tarîka mahsûs sayılmıştır. Halvet der encümen demek, vatan gibi olan yalnızlığın
kapılarını kapamak, pencerelerini örtmek demektir. Ya’nî, herkesin arasında,
hiçbirini düşünmemek, kimse ile konuşmamaktır. Yoksa gözleri yummak,
kıpırdamamak değildir. Bu yolda, bunlar yoktur. Kardeşim! Kendini bunları
yapmağa zorlamak, yolun başında ve ortasındadır. Sona varanların, bunlar için
kendini zorlaması gerekmez. Herkesin arasında iken kalbini toparlamış, gaflet
arasında iken, huzûrdadır. Bunu yanlış anlamamalı. Sona varanlar için, herkesin
arasında olmakla, yalnız olmak birdir sanmamalıdır. Doğrusu şöyledir ki,
kalbinin huzûrda olmasında yalnızlık ve kalabalık birdir. Böyle olmakla berâber,
zâhirini de, kalbi gibi yaparak, zâhirini de tefrikadan, kalabalıktan
kurtarırsa, elbet, dahâ iyi olur. Allahu Teâlâ, Müzzemmil Sûresinin sekizinci
âyetinde, sevgili Peygamberine “sallallahu
aleyhi ve sellem”
meâlen, (Rabbinin esmâ-i hüsnâsını söyle ve insanlardan ayrıl, Onunla ol! Ondan
başka hiçbir şeyi kalbinde bulundurma!) buyurdu.
Çok zamân olur ki, insanların arasında bulunmak lâzım olur. Çünki, insanlara
karşı olan haklar, vazîfeler vardır. Bunları yapmak lâzımdır. Bunları yapmak
için, insan arasına karışmak iyi olur. Fakat, kalbin Allah'tan başka şeyleri
düşünmesi hiçbir zamân câiz değildir. Çünki kalp, yalnız Allahu Teâlâ için
yaratılmıştır. İnsanın kalbini ve zâhirini ikişer kısma ayırırsak, bu dört
parçadan üçü, Allah içindir. Ya’nî kalbin iki kısmı da ve zâhirin bir kısmı,
Allah içindir. Zâhirin ikinci yarısı, insanların haklarını ödemek içindir. Bu
hakları öderken de, Allahu Teâlâ'nın emirlerine uymak lâzım olduğundan, bu yarım
da, Allahu Teâlâ için olur. Her iş, Onun içindir. Öyle ise, Ona ibâdet
etmelidir. Ona sığınmalıdır. İnsanların yaptıklarının hepsini Allahu Teâlâ
bilir.
3- Bu yolda, cezbe sülûktan öncedir. Seyre ya’nî yolculuğa, Âlem-i emirden
başlanır. Âlem-i halktan başlanmaz. Başka yolların çoğunda böyle değildir. Bu
yolda, cezbe makâmlarında ilerlerken, sülûk konakları da, geçilmiş olur. Âlem-i
emirde ilerlerken, Âlem-i halk da geçilmiş olur. Bu bakımdan da, bu yolun sonu,
başlangıcında yerleştirilmiştir denilirse yeri vardır. Bu yolda, ilk
ilerlemeler, son ilerlemelerle birlikte olur. Yoksa, ilk seyri yapmak için,
sondan tekrâr başa gelinmez. Sondaki seyr bitince, baştaki seyr yapılır
sanmamalıdır. Bundan anlaşılıyor ki, bu yolun sonu, başka yolların başıdır
sanmak yanlıştır.
Suâl: Bu yolun büyükleri arasında, şöyle diyenler vardır: (İsimlerde ve
sıfatlarda seyrimiz, nisbetimiz tamâm olduktan sonra başlıyor). Bundan
anlaşılıyor ki, bu yolun sonu, başka yolların başı olmaktadır. Çünki, isimlerde
ve sıfatlarda seyrleri, tecelliyât-i zâtiyyeden önce olmaktadır.
Cevâp: Bunların isimlerde ve sıfatlarda seyrleri, tecelliyât-i zâtiyyede seyrden
sonra değildir. Bu seyr ile birlikte, o seyr de yapılmaktadır. Böyle olmakla
berâber, isimlerde ve sıfatlarda seyr, ba’zı sebeplerden dolayı belli olmakta,
Tecelliyât-i zâtîde seyr, gizli kalmaktadır. Bundan dolayı bu seyr biterek,
isimlerde ve sıfatlarda seyr başladı sanılmaktadır. Böyle sanmak doğru değildir.
Evet, velâyet mertebelerinde seyr tamâm olduktan sonra, insanları Hak Teâlâ'ya
çağırmak için, âleme geri inmek başlar. Bu dönüşü, onların sonu bilerek, kendi
başlangıçları olarak düşünebilirler. Fakat, onun üstâdları da, sonunda, böyle
geri dönmektedirler. Bundan başka, başlangıç ve son demek, velâyetin başlangıcı
ve sonu demektir. Bu geri dönüş ise, velâyet seyri değildir. Da’vet ve teblîğ
mertebesindendir.
Bu yol, yolların en kısasıdır. Elbette kavuşturucudur. Hâce Bahâeddîn-i Buhârî
“kuddise sirruh” hazretleri buyurdu ki, (Yolumuz, yolların en kısasıdır). Yine
buyurdu ki, (Allahu Teâlâ'dan, elbette kavuşturan bir yol istedim). Bu duâsı,
kabûl buyuruldu. Böyle olduğunu, hâce Ubeydullah-i Ahrâr “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz” hazretlerinin haber verdiği, (Reşehât) kitâbında yazılıdır. Nasıl
kısa olmasın ve neden elbette kavuşturmasın? Çünki yolun sonu, başında
yerleştirilmiştir. Bu yola girip de, doğru ilerlemeyip, bir şey kazanamayana
yazıklar olsun! Fârisî mısra’ tercemesi:
Bir kimse kör ise, güneşin suçu ne?
Evet, bir kimse, noksân olan birinin eline düşerse, tarîkın günâhı nedir ve o
zavallı kimsenin suçu var mıdır? Çünki sözün doğrusu, bu yolun yol göstereni
“kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz” kavuşturucudur. Yoksa kavuşturan, yol
değildir.
4- Bu yolda, başlangıçta, zevk ve buluşlar vardır. Sonunda tatsızlık,
kavuşamamak vardır. Ye’s, böyle olur. Başka yollarda, başlarken tatsız ve
başarısızdır. Sonunda tatlı ve kazançlı olurlar. Bunun gibi, bu yolun başında,
kurb, yakînlik ve şühûd vardır. Sonu ise, uzaklık ve mahrûmluktur. Başka
tarîklerde ise tersinedir. Yolların başkalığını buradan ölçmelidir ve bu yüksek
yolun büyüklüğünü anlamalıdır! Çünki kurb ve şühûd ve tatlılık ve kazanç,
uzaklığı ve ayrılığı gösterir. Uzaklık, başarısızlık, tatsızlık ve kavuşamamak
ise, yakînliğin çokluğunu bildirir. Anlayan anlar. Bu gizli bilgi, şu kadar
açılabilir ki, hiç kimseye kendinden dahâ yakîn bir şey yoktur. Kendisine karşı,
kurb, şühûd, lezzet, bir şey bulmak gibi kazançları yoktur. Bunları başkasına
karşı kendinde bulur. Aklı olana, bu kadar işâret yetişir.
5- Bu yolun büyükleri, ahvâli ve mevâcîdi, ahkâm-ı şer’ıyyeye uydurmuşlardır.
Zevkleri, ma’rifetleri, din bilgilerinin hizmetçileri yapmışlardır. İslâmiyyetin
nefîs cevherlerini, çocuklar gibi, vecd ve hâl, ceviz ve cam parçaları ile bir
tutmazlar. Tasavvufçuların, aslı olmayan sözlerine aldanmazlar. İslâmiyyete
uymayan ve sünnet-i seniyyeye sarılmayan kimselerde hâsıl olan, âdet dışı
hâlleri beğenmezler ve istemezler. Bunun için şarkı, çalgı ve raks, dans için
izin vermezler. Yüksek sesle zikir etmeğe bile cevâz vermezler. Hâlleri,
kazançları devâmlıdır. Vakitleri değişmez. Başkalarına şimşek gibi çakıp geçen,
Zât-i ilâhînin tecellîleri, bunlara her ândır. Çabuk yok olan huzûra hiç kıymet
vermezler. Onların makâmları, kazançları, huzûrların, tecellîlerin çok
üstündedir. Buna yukarıda işâret etmiştik. Hâce Ubeydullah-i Ahrâr “kuddise
sirruh” hazretleri buyurdu ki, (Bu silsile-i aliyyenin büyükleri “kaddesallahu
teâlâ esrârehüm” gösteriş yapanlara, hoplayıp zıplayanlara benzemezler. Onların
kazançları büyüktür).
6- Bu yolda, yol göstermek, bilmek ve öğretmekle olur. Külâh vermekle ve babadan
oğula kalmakla olmaz. Başka tarîklerde böyle olmaktadır. Hattâ son zamânlarda
pîrlik ve mürîdlik yalnız külâh giydirmekle ve babadan kalmakla olur diyorlar.
Bunun içindir ki, birden ziyâde üstâd olmaz diyorlar ve yolu öğretene mürşid
diyorlar. Onu pîr, ya’nî şeyh bilmiyorlar. Pîre lâzım olan edebi, saygıyı ona
göstermiyorlar. Böyle yapmaları, çok câhil oldukları ve yetişmemiş oldukları
içindir. Bilmiyorlar ki, onların büyükleri, yolu öğretene de, sohbetle
yetiştirene de üstâd demişlerdir ve birden çok üstâd olabilir demişlerdir.
Hattâ, kendi üstâdı hayâtta iken de, başka yerden dahâ çok istifâde edeceğini
anlayan bir kimse, ikinci bir üstâda gidebilir. Fakat, birincisini kötülememek
şarttır. Bahâüddîn-i Buhârî “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz”, bunun câiz
olduğunu göstermek için, Buhâra âlimlerinden, doğru fetvâ almıştır. Evet,
birinden irâdet hırkası almış ise, başkasından irâdet hırkası almaz.
İkincisinden, bereketlenmek için hırka alabilir. Fakat buradan, ikincisine hiç
gidemeyeceği anlaşılmaz. Birinci hırka-i irâdet alması ya’nî yoluna girmesi,
başkasından öğrenmesi, üçüncüsünün de sohbetinde yetişmesi câiz olur. Bu
ni’metin üçüne de bir yerde kavuşursa büyük kazanç olur. Öğrenmesi ve sohbette
yetişmesi, birçok yerden olması da câizdir.
Pîr, ya’nî şeyh ne demektir? Pîr, isteyene, Allahu Teâlâ'nın yolunu gösterendir.
Bu iş, öğretmekle başlar. Tarîkatı öğreten, hem de islâmiyyeti öğreten bir
üstâddır. Hırka veren, böyle değildir. Bunun için, öğreticiye karşı çok edepli
olmak lâzımdır. Üstâd ismi, bunun hakkıdır.
7- Bu yolda, riyâzet çekmek ve nefs-i emmâre ile cihâd etmek, ahkâm-ı şer’ıyyeye
uymakla ve sünnet-i seniyyeye yapışmakla olur. Çünki, Peygamberlerin
gönderilmesi ve kitâpların indirilmesi, hep nefs-i emmârenin isteklerini yok
etmek içindir. Çünki, nefs-i emmâre, Allahu Teâlâ'ya düşmanlık etmektedir. Nefsin
isteklerini yok etmek, ancak islâmiyyete uymakla olur. Bir kimse islâmiyyete ne
kadar çok uyarsa, nefsin arzûları o kadar azalır. Bunun içindir ki, nefse en zor
gelen şey, en ağır gelen yük, islâmiyyetin emirlerine ve yasaklarına uymaktır.
Nefsi ezmek için, islâmiyyete uymaktan başka yol yoktur. Sünnet-i seniyyeye
uymadan çekilen riyâzetlerin ve yapılan mücâhedelerin hiç kıymeti yoktur.
Hindistân'daki Cûkiyye ve Berehmen denilen din adamları ve eski Yunan
feylesofları
böyle idiler. Çektikleri riyâzetler, sapıtmalarını arttırdı ve onları zarara
soktu.
8- Bu yolda ilerlemek, üstâdın tasarrufu, kuvveti ile olur. O sevk ve idâre
etmedikçe, hiç ilerleyemez. Çünki nihâyetin, başlangıçta yerleştirilmesi, onun
şerefli teveccühü, merhameti ile olur. Anlaşılamayan, bilinmeyen hâllere, hep
onun üstün, başarılı idâresi ile kavuşulur. Gizli yol dedikleri, kendinden geçme
hâli, tâlibin elinde olmayan bir şeydir. Zamânsız, cihetsiz olan teveccüh tâlibin
anlayabileceği şey değildir. Fârisî beyt tercemesi:
Öyle usta sürücüdür ki Nakşibendiyye;
Yolcuları götürür gizli yoldan evlerine.
9- Bu büyükler “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, birisini, bu yola sokmağa
ve tâlibe az zamânda huzûr ve âgâhlık kazandırmağa güçlü oldukları gibi, bunları
geri almağa da, çok güçlüdürler. Kalplerinin bir incinmesi, sâlikin bütün
kazançlarını sıfıra indirir. Evet, vermesini bilen, geri almasını da bilir.
Allahu Teâlâ'yı gücendirmekten ve Onun Evliyâsını gücendirmekten, Allahu
Teâlâ'ya
sığınırız.
10- Bu yüksek yolda, fayda vermenin ve istifâde etmenin çoğu, sessizce olur.
(Bizim susmamızdan fâydalanmayan, sözümüzden de bir şey edinemez!)
buyurmuşlardır. Kendilerini susmağa zorlamazlar. Belki bu sessizlik, bu yolda,
kendiliğinden olmaktadır. Çünki dahâ başlangıçta, bu büyükler “rahmetullahi
teâlâ aleyhim ecma’în” Zât-i ilâhiyyeyi özlemektedirler. İsimleri, sıfatları
bırakıp, Zâtı isterler. Böyle olanların, elbette sesi çıkmaz. (Allahu Teâlâ'yı
tanıyanın, dili tutulur) sözü de, bunu göstermektedir.
Allahu Teâlâ'ya hamd ederek ve sevgili Peygamberine “sallallahu aleyhi ve
sellem” salât ve selâm söyliyerek, bu yazımı tamâmlıyorum: Elhamdü lillahi
rabbilâlemîn vessalâtü vesselâmü alâ seyyidilmürselîn ve âlihittâhirîn ve
aleyhim ecma’în. Vesselâm.
Bu mektûp, hâce Muhammed Eşref-i Kâbilî'ye yazılmıştır.
Velâyette kendini
kusûrlu görmek lâzım olduğu bildirilmektedir:
Yâ Rabbî! Bizleri, beğendiğin işleri yapmağa kavuştur. Önce gelenlerin ve sonra
geleceklerin en üstünü hürmetine “sallallahu
aleyhi ve sellem”
bizleri sana hep itâ’at edenlerden eyle! Büyüklerden biri buyuruyor ki, (Sözünün
eri olan mürîd şöyledir ki, sol omuzundaki melek, yirmi sene içinde, yazacak
bir şey bulmaz). Bu kusûrları çok, pek muhtâç olan kendimi iyi anlıyorum ki, sağ omuzumdaki melek, yirmi seneden beri, yazacak bir
iyilik bulamamıştır. Allahu Teâlâ biliyor ki, bu sözü gösteriş olarak
söylemiyorum. İçimden geleni söylüyorum. Yine iyi anlıyorum ki, frenk kâfiri,
kendimden kat kat dahâ iyidir. Eğer sorsalar, cevâbını verebilirim. Yine iyi
anlıyorum ki, hatâlarla, kusûrlarla çevrilmişim ve günâhlarımın altında
ezilmişim. Yaptığım ibâdetleri, iyilikleri, sol omuzumdaki melek yazsa, yeridir.
Sol omuzumdaki melek, hep yazmaktadır. Sağ omuzumdaki ise işsiz, boş
durmaktadır. Sağdaki amel defterim bomboştur. Soldaki ise, dolu ve simsiyâh
olmuş. Ümîdim yalnız Allahın rahmetindedir. Ancak Onun mağfiretine sığınıyorum.
(Allahumme magfiretüke evsa’u min zünûbî ve rahmetüke ercâ indî min amelî)
duâsını kendime tâm uygun görüyorum ki, (Yâ Rabbî! Mağfiretin, benim
günâhlarımdan dahâ geniştir. Rahmetin, bence, amelimden dahâ ümît vericidir)
demektir. Şaşılacak şeydir ki, yüksek derecelerde, durmadan gelen feyizler,
ni’metler, bu kusûrları görmeğe yardım ediyorlar. Ayıpları görmek kuvvetini
arttırıyorlar. (Ucb), ya’nî kendini beğenmek yerine, aşağılık gösteriyorlar.
Yüksek yerde, (Tevâzu’), aşağı gönüllülük yolunu açıyorlar. Bu ân içinde, hem
velâyetin en yüksek derecesini ihsân ediyorlar, hem de, kendini kusûrlu görmeği
sağlıyorlar. Ne kadar çok yükselirse, kendini o kadar çok aşağı görüyor. Çok
yükselmek, kendini çok aşağı görmeğe sebep oluyor. Yabancılar, buna ister
inansın, ister inanmasınlar. Eğer, bunun içyüzünü anlamış olsalar, inanırlar.
Suâl: Birbirine uymayan iki şeyin bir arada bulunması nasıl oluyor? Birbirinin
tersi olan iki şeyden birinin bulunması, ötekinin bulunmasına nasıl sebep
olmaktadır?
Cevâp: İki zıt şeyin bir arada bulunmaması, aynı zamânda, aynı yerde
bulunamaması demektir. Yukarıda söylenilende ise, yerler başkadır. Âlem-i emrin
latîfeleri yukarı yükselmekte, Âlem-i halk ise aşağı inmektedir. İnsan-ı kâmilin
latîfeleri, ne kadar çok yükselirse, Âlem-i halktan o kadar çok uzaklaşırlar. Bu
uzaklaşma da, Âlem-i halkın çok alçalmasına sebep olur. Âlem-i halk, çok
alçalınca, sâlik o kadar çok tatsız olur. Ayıplarını, kusûrlarını görmesi artar.
Bunun içindir ki, geri dönmüş olan büyükler, başlangıçta duydukları ve yolun
sonunda elden kaçırmış oldukları lezzetlerin, yine gelmesini isterler. Yine
bunun içindir ki, (Ârif), ya’nî yolun sonuna varmış olan, frenk kâfirini
kendinden dahâ iyi bilir. Çünki, kâfirin Âlem-i emri ile âlem-i halkı karışık
olduğundan, nûrlu görünür. Ârifte bu karışıklık kalmadığı için, kendini yalnız
Âlem-i halk olarak görür.
Bu ise, baştan başa bulanık ve karanlıktır. Âlem-i emrin latîfeleri geri
gelince, artık Âlem-i halka karışmazlar. Başlangıçta olduğu gibi birleşmezler.
Kardeşim hâce Muhammed Tâhir ile gönderdiğiniz mektûp geldi. Râbıtanın hâsıl
olması büyük bir ni’metdir. Uzakta iken de bağlılığın tâm olduğunu
göstermektedir. Buluşuncaya kadar, gönüllerin bir olmasını sağlayınız! Bununla
berâber, buluşmağa çalışınız. Çünki ni’metin hepsi, ancak bir arada olunca ele
geçer. Veysel Karânî “rahmetullahi aleyh” gönlü olduğu hâlde, yanında olmadığı
için, yanında olanlardan en aşağıdakinin derecesine yükselemedi. Bunun için de,
onun dağ kadar altın sadaka vermesi, bir avuç arpa sadakalarının sevâbı gibi
olamadı. Hiçbir şeref, sohbet şerefi gibi olamaz! Vesselâm.
Bu mektûp, hâce Cemâleddîn Hüseyn-i Külâbî'ye yazılmıştır.
Hâllerini ve
rü’yâlarını bildirmesini istemektedir:
Kardeşim hâce Cemâleddîn-i Hüseyin, çok zamândan beri, hâllerini bildirmedi.
İşitmediniz mi, Kübreviyye tarîkatının büyükleri “rahmetullahi aleyhim ecma’în”,
hâllerini ve rü’yâlarını üç gün içinde şeyhine bildirmeyen mürîdi
cezâlandırırlar. Bir dahâ böyle yapmasını önlerler. Olan oldu; bir dahâ olmasa
iyi olur. Hâsıl olan her şeyi yazınız! Kıymetli kardeşimin oraya gelmesini büyük
ni’met sayınız! Hizmet etmek ve gönlünü kazanmak için çok çalışınız! Onun
mübârek sohbetinin kıymetini biliniz! Fârisî mısra’ tercemesi:
Aranılan hazîneyi gösterdim sana!
Vesselâm.
Bu mektûp, mîr Muhammed Nu’mân-ı Bedahşî'ye yazılmıştır.
Edepleri
gözetmek, fakre ve isteklere kavuşamamaya sabretmek lâzım olduğu
bildirilmektedir:
Kıymetli kardeşim seyyid mîr Muhammed Nu’mân'ın mübârek mektûbu geldi. Başında
yazılı olanları ve kuruntu, sıkıntı bildiren yerleri anlaşıldı. Birçokları size,
zamânın en akıllısıdır diyormuş. Kendisinden vazgeçemeyeceğiniz, görüşmeyi
kesemeyeceğiniz kimselerle aranızda böyle sözler olmasını önleyemezsiniz! Böyle
şeyler söylendiği için, gönlümüzün size karşı bulanacağını, incineceğimizi
düşünmeyiniz! Nerde kaldı ki, kalbimiz kırılmış olsun. Bize hep iyi
görünmektesiniz. Hatâlarınız gözümüze çarpmıyor. Hiç üzülmeyiniz! Bizim de
üzüleceğimizi sanmayınız! Kalbimizde size karşı hiçbir kırıklık yoktur. Niçin
kırılalım? Ortada kalp kıracak hiçbir şey yoktur. İnsanlık dolayısı ile,
unutarak, şaşırarak yapılan şeyler, göze görünmez. İncinmeği hâtırdan çıkararak,
tarîkatı öğretmeğe ve talebeye faydalı olmağa çalışınız! İstihâre yapılmasını
istemek, bu işi kuvvetlendirmek içindir. Yoksa, gevşetmek için değildir. Mel’ûn
şeytân ve kötü nefis gibi iki düşmân, pusuda beklemektedirler. Bunun için titiz
ve önem vererek davranmalıyız! Aldatarak yoldan saptırmaması için uyanık
olmalıyız! Kötülükleri süsleyerek güzel göstermelerine aldanmamalıyız! Büyükler
buyuruyor ki, mel’ûn iblîs ibâdet yolundan ve nasîhat yaptırarak insanı
aldatırsa bundan kurtulmak çok güç olur. Bunun için her ân Allahu Teâlâ'ya
sığınmalıyız! Ona boyun bükmeliyiz! Düşmanın bizi bu yoldan yıkmaması için,
kırık kalple ve göz yaşı ile Hak Teâlâ'ya yalvarmalıyız! İnsanları sonsuz
sa’âdete kavuşturmak en iyi iştir. Bundan da vazgeçmemelidir. Bu yolda hem
çalışmalı, hem de istidrâç olmaması için Hak Teâlâ'ya yalvarmalıdır.
Fakr, ihtiyâç ve isteklerine kavuşmamak, bu yolun zînetidir ve dünyâ ve Âhiretin
efendisine benzemektir “sallallahu
aleyhi ve sellem”. Hak Teâlâ, çok
merhametli ve ihsânı bol olduğundan, kullarının rızkına kefîl olmuştur. Ya’nî
kendi üzerine almıştır. Bizi ve sizi bu düşünceden kurtarmıştır. Evde
bulunanların sayısı çok ise rızkı çok gönderir. Biz kullar, bütün düşüncemizi,
bütün gücümüzü Hak Teâlâ'nın râzı olduğu şeyleri yapmak için kullanacağız.
Evdekilerin yükünü Onun ihsânına bırakacağız. Buluştuğumuz zamân bunun üzerinde
dahâ konuşuruz.
Sizin yanınızdan gelenlerden işittiğimize göre, size karşı üzüntülü olduğumuzu,
dahâ hâlâ düşünüyormuşsunuz. Bu sebeple çok üzülüyormuşsunuz. Bunun için tekrâr
ve kuvvetle bildiriyorum ki, böyle düşünmekten vazgeçiniz.
Molla Yâr Muhammed Kadîme nasîhat ve va’z olarak yazdıklarımızı uygun bulmamış
olacak ki; cevâp yazmadı. Hattâ, bu yüzden duâ bile göndermedi. Belki bundan
üzülecektir. Bu fakîre bağlı olanlardan biri yanlış, bozuk bir şey yapınca, bu
kendisine bildirilmezse ve yanlışları doğrulardan ayrılmazsa, vazîfe yapılmış
olmaz ve Âhirette sorulunca altından kalkılamaz. Ona söyleyiniz. Fârisî beyt
tercemesi:
Bildirilmesi lâzım olanı söyledim sana,
Yâ fâydalanırsın, yâ da çarpar kulağına.
Yol göstermek, insanları Hak Teâlâ'ya çağırmak makâmıdır. Çok yüksek bir
makâmdır. (İnsanların arasında şeyh, ümmeti arasında olan Peygamber gibidir)
hadîs-i şerîftir. Câhil, âciz kimselerin bu yüksek makâmda ne işi vardır. Fârisî
beyt tercemesi:
Her dilenci, olur mu bir kahramân,
Nerde sivrisinek, nerde Süleymân?
Yol göstermek için, talebenin hâllerini, makâmlarını ayrı ayrı, inceden inceye
bilmek lâzımdır. Müşâhedelerin, tecellîlerin hakîkatini anlamak ve keşflere,
ilhâmlara kavuşmuş olmak ve rü’yâların ta’bîrlerini anlamak lâzımdır. Böyle
kâmil olmayanlar bu yüksek makâma yakışmaz. Böyle olmakla berâber, bu yolun
büyükleri “kaddesallahu teâlâ esrârehüm” yol göstermek makâmına yetişmeyen
birine ba’zı fâydaları düşünerek, izin verirler. Yolculuğu öğretmek için vazîfe
verirler. Onların hâllerini ve rü’yâlarını teftîş eder. İzni verenin, izin
verilene nasîhat etmesi, çok ihtiyâtlı hareket etmesini söylemesi ve tehlikeli
olan yerleri göstermesi ve kendisinin dahâ bu makâma yaklaşmamış olduğunu
bildirmesi lâzımdır. Kendisinin noksân olduğunu, çok sıkı olarak anlatmalıdır.
Bu hakîkatleri ona bildirmezse, vazîfesini yapmamış olur. Eğer sözleri ona ağır
gelirse, yıkılmasına sebep olur. Çünki Allahu Teâlâ'nın rızâsı, rehberin rızâsına
bağlıdır. Allahu Teâlâ'nın beğenmemesi de, rehberin beğenmemesine bağlıdır. Ne
büyük belâdır ki, ayrılmanın kötülüğü nerelere varıyor. Ayrılırsa, acabâ nereye
sığınacak. Eğer Allah göstermesin böyle bir düşünceye yakalandı ise, kendisine
söyleyiniz ki, hemen tevbe ve istiğfâr etsin! Böyle büyük belâlara ve
tehlikelere düşmemesi için, Allahu Teâlâ'ya yalvarsın! Allahu Teâlâ'ya çok hamd ve
şükür olsun ki, sevdiklerimizin saygısızlıkları ve sıkıntı vermeleri, gönlümüze
hiç toz kondurmamakta ve bizi üzmemektedir. Bizim hâlimizi ve durumumuzu,
kıymetli kardeşim mevlânâ Muhammed Sâlih “rahmetullahi aleyh” sizlere uzun
uzadıya anlatacaktır. İyi anlaşılmayan yerleri kendisinden sorarsınız. Doğru
yolda olanlara ve Muhammed Mustafâ'nın izinde gidenlere selâm olsun ”
sallallahu aleyhi ve sellem”!
Bu mektûp, molla Tâhir-i Lâhorî'ye yazılmıştır.
Bu yolun başında
olanlara, sondakilerin hâlleri ihsân olunur. Bunun olgunluk alâmeti olmadığı
bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ'ya hamd ederiz. Onun Peygamberine ve Âline ve Ashâbına salât ve
selâm eyleriz! Kıymetli mektûplarınız, ardarda geldi. Talebenin ilerlemekte
oldukları, bizi çok sevindirdi. Bu yolun sonu başlangıçta yerleştirilmiş
olduğundan, bu yüksek yola başlayanlarda, sona varmış olanların hâllerine
benzeyen hâller hâsıl olur. Bunların hâllerini, o büyüklerin hâllerinden ayırmak
güçtür. Ancak, keskin görüşlü ârif ayırabilir. Böyle olunca, hâllerin
görülmesine güvenerek, hâl sâhibine yol gösterici olarak izin vermemelidir. İzin
verilirse, onun zararı, talebelerinin zararından dahâ çok olur. Belki de,
kendini olgun sanarak, ilerlemesi büsbütün durur. Belki de, büyüklere nasîb olan
mevkî ve saygıya kavuşmak arzûsu, onu büsbütün belâya sokar. Çünki nefs-i
emmâresi, dahâ îmâna gelmemiştir ve tezkiye bulmamış, temizlenmemiştir. Olan
olmuştur. İcâzet, izin verdiğiniz kimselere, tatlılıkla anlatınız ki, böyle izin
almak, olgunluğu göstermez. Dahâ yapılacak çok iş vardır. İşin başında ele
geçenler, sondakilerin başlangıca yerleştirilmesindendir. Uygun gördüğünüz
nasîhatları yaparsınız. Eksik olduklarını kendilerine bildiriniz. İcâzet vermiş
olduklarınızın yol öğretmelerini önlemeyiniz. Belki, sizin nefesinizin bereketi
ile, hakîkî rehber olmakla şereflenebilirler. Bu büyük işe başlamış
bulunuyorsunuz. Mübârek olsun. Çok çalışınız! Sizin çalışmanız, tâliplerin de
çalışmalarını arttırır. Vesselâm.
Bu mektûp, kardeşi meyân şeyh Mevdûda yazılmıştır.
Dünyânın kısa
sürdüğü, buna karşılık olan azâbın sonsuz olduğu bildirilmektedir:
Kardeşimin kıymetli mektûbu geldi. Bizleri sevindirdi. Kardeşim! Allahu Teâlâ,
bize ve size başarılar versin! Dünyâ hayâtı çok kısadır. Sonsuz azâplar, buna
karşılıktır. Bu zamânı, lüzûmsuz, boş şeyleri ele geçirmekte kullanan ve böylece
sonsuz acılara yakalanan kimseye yazıklar olsun!
Kardeşim, insanlar, dünyâ kazançlarını bırakıp, her yerden, karıncalar gibi,
çekirge sürüleri gibi yanımıza üşüşüyor. Siz ise, bir evden olmak şerefinin
kıymetini de düşünmeyerek, dünyânın alçak kazançlarına, seve seve dalmaktasınız.
Onlara kavuşmak için çabalıyorsunuz. (Hayâ, îmândan bir parçadır) hadîs-i
şerîftir.
Kardeşim! Allah adamlarının böyle toplanması ve bugün Serhend'de nasîb olan Allah
için toplanmalar, bütün dünyâ dolaşılsa, bu ni’metin yüzdebiri bulunmaz.
Buradaki kazançlar ele geçmez. Siz, bu ni’meti, boş yere elden kaçırdınız.
Çocuklar gibi, kıymetli cevherleri, cam parçaları ile ve cevizlerle
değiştirdiniz. Fârisî mısra’ tercemesi:
Utanmalı, binlerle utanmalı!
Kardeşim! Bu fırsat, bir dahâ ele geçmez. Fırsat bulunsa da, böyle toplantılar
bulunamaz. O zamân, bu ni’meti, nasıl ele geçirirsin? Elden kaçırılanı nerden
bulabilirsin? Zararları, ne ile yerine koyabilirsin? Yanılıyorsunuz! Yanlış
anlıyorsunuz. Tatlı, yağlı lokmalara gönül kaptırmayınız! Süslü, renkli
elbiselere aldanmayınız! Bunlara düşkün olmanın sonu, dünyâda da, Âhirette de
pişmân olmaktır, inlemektir. Eşin, dostların gönüllerini yapmak için, kendini
belâya sokmak ve Âhiretin sonsuz azâplarına atılmak, aklı olanın yapacağı iş
değildir. Allahu Teâlâ, akıl versin ve gafletten uyandırsın!
Kardeşim! Dünyânın vefâsızlığı dillerde dolaşmaktadır. Dünyâya düşkün olanların
alçaklıkları, cimrilikleri herkesçe bilinmektedir. Kıymetli ömrünü, böyle
faydasız, yalancı için elden kaçırana yazıklar olsun! Haberciye ancak haber
vermek düşer. Vesselâm.
Bu mektûp, molla Tâhir-i Lâhorî'ye yazılmıştır.
Yol göstermek
makâmına lâzım olan va’z ve nasîhatları bildirmektedir:
Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Onun seçtiği kullarına selâm olsun! Kıymetli
mektûbunuz geldi. Bizleri sevindirdi. Oradaki kardeşlerimizin zevklerini ve
lezzet aldıklarını yazıyorsunuz. Çok sevindik. Kardeşim! Hak Teâlâ'nın size ihsân
ettiği bu makâm için çok şükür ediniz! Halkı kendinizden soğutacak bir şey
yapmamak için çok dikkat ediniz! Yoksa, büyük günâha girersiniz. İnsanları
kendinden kaçırmak, melâmîlik yoludur ki, emr-i ma’rûf ile ilişkileri yoktur.
Hattâ, melâmîlik, bu makâmın tâm tersidir. Bu iki makâmı birbiri ile sakın
karıştırmayınız! Bu makâmda iken melâmîlik yapmak istemeyiniz. Zulmetmiş
olursunuz. Talebe yanında, temiz, iyi giyinmiş olunuz. Onlara çok sokulmayın,
aralarına karışmayınız! Kendinizi küçültmüş olursunuz. Sizden istifâde
edemezler. Her sözünüzün, her işinizin islâmiyyete uygun olmasına çok dikkat
ediniz! Elden geldiği kadar ruhsatlardan sakınınız! Ruhsatları yapmak, hem bu
yolumuza uygun değildir. Hem de, sünnet-i seniyyeye yapışalım demeğe yakışmaz.
Büyüklerden biri, (Âriflerin gösteriş yapması, avâmın ihlâsından dahâ iyidir)
buyurdu. Çünki, âriflerin iyi işlerini göstermeleri, talebeyi Allahu Teâlâ'ya
çekmek ve onlara öğretmek içindir. Bunun için, avâmın hâlis, Allah için olan
işlerinden dahâ faydalı ve dahâ sevâp olur. Talebe, âriflerin işlerini göre göre
öğrenirler ve yaparlar. Ârifler “rahmetullahi aleyhim” amellerini, ibâdetlerini
onlara göstermezlerse, öğrenemezler. Demek ki, ârifler talebeye göstermek ve
öğretmek niyeti ile yaptıkları için, bu gösterişleri, Allah rızâsı için
olmaktadır. Ya’nî ihlâs olmaktadır. Hattâ, ihlâstan dahâ iyi olmaktadır. Çünki
ihlâsın faydası, kendinedir. Bu sözümüz yanlış anlaşılmasın. Âriflerin her
işlerinin, her ibâdetlerinin talebeye gösteriş olmak için yapıldığı, ibâdet
etmek, kendilerine lâzım değildir sanılmasın! Allahu Teâlâ korusun! Böyle
düşünmek zındıklık olur. İlhâd, ya’nî doğru yoldan ayrılmak olur. Ârifler de
talebe gibi, ibâdet yapacaktır. Hiçbir kimse ibâdet yapmaktan kurtulamaz. Böyle
olmakla berâber, âriflerin ibâdetlerinden talebenin fâydalanması de düşünülür.
Bunun için, siz de, sözlerinize ve işlerinize çok dikkat ediniz! Çünki, bu
zamânda çok kimse, tasavvuf yoluna girmek istiyor. Bu makâma yakışmayan bir şey
yapmaktan çok sakınınız! Câhillerin, büyüklere dil uzatmalarına sebep olmayınız!
Her işinizin islâmiyyete uygun olması için, Allahu Teâlâ'ya yalvarınız!
Başka yolların büyüklerinin nisbetleri hâsıl olduğunu yazıyorsunuz. Bunun neden
olduğunu, size uzun anlatmıştım. Bunlardan başka şeyler olduğunu sanmayınız!
Sonra iyi olmaz. Dahâ yazmağa lüzûm yok. Vesselâm.
Bu mektûp, mîr Muhammed Nu’mân'a yazılmıştır.
Öğretmek,
insanları yetiştirmek için lâzım olan birkaç şeyi bildirmektedir:
Kıymetli seyyid kardeşimin mübârek mektûbu geldi. Bizleri sevindirdi. Kardeşim!
Size çok bildirdim ki, bu yol iki temel üzerine kurulmuştur: Birincisi,
islâmiyyete uymaktır. Öyle ki, islâmiyyetin bir edebini elden kaçırmağa gönlü
râzı olmamalıdır. İkincisi, yol göstereni sevmek ve ona öyle bağlanmaktır ki,
onun her şeyini beğenecektir. Onun her sözünü, her işini güzel görecektir.
Allahu Teâlâ korusun. Bu iki temel işte ufak bir sarsıntı olmasın! Allahu
Teâlâ'nın ihsânı ile, bu iki temel sağlam olursa, dünyâ ve Âhiret sa’âdetleri ele
girmiş demektir. Bunlardan sonra lâzım olan şeyleri de, siz çok işittiniz.
Bunları da gözetmelisiniz! Şimdiye kadar olan kusûrların bağışlanması için de,
Allahu Teâlâ'ya çok yalvarınız! Ramazân-ı şerîfin son on günü yapamamış olduğunuz
i’tikâfın kazâsı olmak için niyet ederek, önümüzdeki Zilhicce ayının ilk on
günü i’tikâf ediniz. Böyle niyyet ederek, sünnet sevâbına kavuşursunuz. Bu
i’tikâfda, Allahu Teâlâ'ya, boyun bükerek, ağlayarak, sızlayarak, kusûrların affı
için çok yalvarınız! Fakîr de “kuddise sirruh” bu on günde, size yardımcı olmağa
çalışacağım. İnşâallahu Teâlâ. İzin verdiğimizi yazılı olarak da istiyorsunuz.
Bunun üzerine çok düşüyorsunuz. Size izin verilmiştir. Eğer bu izin yetişmezse,
yazılı iznin ne faydası olur. Her akla gelenin yapılması lâzım gelmez. Akla öyle
şeyler gelir ki, onları yapmamak dahâ iyi olur. Nefis, inâtçıdır. İstediğinden
vazgeçmez. Ona elbette kavuşmak için diretir. Onun iyi mi, kötü mü olduğunu hiç
düşünmez. Gönlünüzü kırmamak için, izin olarak, birkaç kelime yazdım. Hak Teâlâ,
faydalı eylesin! Kendinizi, son nefeste îmân selâmetine kavuşmanızı düşününüz!
İcâzetnâme ve mürîdler, o ânda işe yaramaz. Kendi işinizi yaparken, eğer bir
kimse, cândan istekle gelirse, ona tarîkatı öğretirsiniz. Öğretmeği birinci
vazîfe sanıp, kendi işinizi, bunun gerisinde bırakırsanız, kendinizi baştan başa
felâkete sürüklemiş olursunuz.
Bu mektûp, mirzâ Hüsâmeddîn Ahmed'e “kuddise sirruh” yazılmıştır.
Bu yolun,
büyüğümüzün yolu olduğu bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Onun seçtiği kullarına, selâm olsun! Sizi
özleyenlere
göndermiş olduğunuz kıymetli mektûplar, ardarda gelmekte, sevincimizi
arttırmakta ve sevgimizi çoğaltmaktadır. Allahu Teâlâ, buna karşılık olarak
size, bizim tarafımızdan bol bol iyilikler versin! Bildirmiş olduğunuz
şüphelerden, örtülü kalmış şeylerden birkaçı için kısaca cevâp yazıyorum.
Bizim bulunduğumuz yol, tâm o büyüğümüzün yoludur “kaddesallahu sirrehül akdes”.
Nisbetimiz, tam onun mübârek nisbetidir. O yoldan dahâ yüksek ve o nisbetten
dahâ uygun ve üstün bir yol ve bir nisbet yoktur ki, insan onu seçmiş olsun.
Böyle olmakla birlikte, san’atların olgunlaşması ve her nisbetin tamâmlanması,
düşüncelerin, buluşların birbirlerine eklenmeleri ile olur. Meselâ, Sîbeveyh
zamânında olan nahiv bilgisi, sonra gelenlerin düşüncelerinin eklenmesi ile,
binlerce kat artmış, dahâ düzgün ve temiz olmuştur. Özü yine, Sîbeveyhin ortaya
koyduğu nahiv bilgisidir. Sonra gelenler, bu özü genişletmiş, süslemişlerdir.
Şeyh Alâüddevle “kuddise sirruh” buyurdu ki, (Vâsıtalar çoğaldıkça, yol dahâ
kısalır ve düzgün olur). Böyle, yolu temizlemek, süslemek şeklinde olan
yenilikler ve bilgiler, birkaç kimsenin böyle hayâller kurmasına yol açmış. İyi
incelenirse, bütün bunların kendiliğinden olduğu, yorularak, uğraşarak
yapılmadığı görülür. Bu fakîrin “kuddise sirruh” mektûplarına ve risâlelerine
bakacak olursanız, bu yolun, Ashâb-ı Kirâmın “aleyhimürrıdvân” yolu olduğu anlatılmaktadır. Bu nisbetin, her nisbetten dahâ üstün olduğu gösterilmektedir.
Bu yol ve bu yolun büyükleri, öyle övülmektedir ki, bu büyüklerin
yetiştirdiklerinden hiç kimse, bunun yüzde birini bile söylememiştir. Bundan
başka, bu fakîr, her gün ve geceleri, her hareketimde ve sözlerimde, bu yolun
edeplerini ve emirlerini titizlikle gözetmekteyim. Kıl kadar ayrılığa ve yeniliğe
göz yumulmamaktadır. Ne kadar şaşılır ki, bütün bu iyi taraflar görülmemektedir.
Eğer, üzüntülü bir günde, dostlardan birine biraz sert söylenmiş ise, bu göze
çarpmıştır. Şuna dahâ çok şaşılır ki, siz de böyle boş sözlere inanmaktasınız.
İşitir işitmez râhatınız kaçıyor. İyi gözle bakmak lâzım ise bu iyi gözlülük,
yalnız, böyle söyleyenler için midir? Bize hüsn-i zan olunmaz mı? Sözün kısası
şudur ki, dedi-kodu sözlere inanılacak, dostluk bunlara göre olacaksa, söz
taşıyanların ellerinden kurtuluş olamaz. Bunun için de sağlam dostluk kurulamaz.
Dedi-kodulara kulak vermeyiniz ve geçmişleri unutunuz! Böylece dostluk
yıkılmasın, eski sıkıntılar aradan kalksın!
Büyük hocamızın çocuklarının yetiştirilme, okuma çağları geldi ve geçmek
üzeredir, diyorsunuz ve kıymetli vasiyetlerini hâtırlatıyorsunuz. Kıymetli
efendim! Başımızın tâcı olan çocuklarına hizmetçilik etmekle şereflenmek, biz
hizmetçileri için büyük sa’âdetdir. Ne yazık ki, bildiğiniz engellerden dolayı,
görünen hizmetleri yapmakla şereflenemiyoruz. Yüksek vasiyetin vaktini
bekliyoruz. Engellerin ortadan kalktığını ve dedi-kodu yollarının kapandığını
anlarsanız, hemen işâret buyurunuz. Oraya gelip, birkaç gün orada bu hizmetimizi
yapmağa çalışalım. İyi düşünülürse bu işte hemen vasiyet emrini yerine getirmek
için gelmeğe çalışacağız. Yoksa, zâhirlerini ve bâtınlarını sizin terbiye
etmeniz, onlar için bulunmaz bir kazançtır. Başkasının yardımı lâzım değildir.
Mevlânâ Abdüllatîf'ten işittiğimize göre, çocukların okutulmasını,
yetiştirilmesini meyân Muhammed Kılınc kendi üzerine almış, siz de bunu uygun
görmüşsünüz. Bunu işitince şaşırdık. O, bilmeyerek, bir şeyler düşünebilir. Fakat
siz bunu nasıl uygun buldunuz? Muhammed Kılınc'ın üzücü hâllerinin, başka yere de
bulaşacağından korkuyorum. Vesselâm.
Kamış boşum dedi, şekerlendi,
Ağaç yükseldi, baltayı yedi.
Bu mektûp, şeyh Yûsuf-i Berkîye yazılmıştır.
Hâsıl olan ile
doymayıp, dahâ yüksek şeyleri istemek lâzım olduğu bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. O'nun seçtiği kullarına selâm olsun! Mübârek
hâllerinizden birkaçını meyân Bâbû bildirdi. Bunların neleri gösterdiğinin
bildirilmesini istedi. Bunun için birkaç kelime yazıyorum. Yavrum! Böyle hâller,
bu yolun başlangıcında bulunan acemîlerde çok hâsıl olur. Bunların hiç kıymeti
yoktur. Bunları yok etmek lâzım olur. Sona kavuşmağı göstermezler. Son nerede,
kavuşmak nerede? Arabî beyt tercemesi:.
Sevgiliye kavuşmak ele geçer mi acabâ?
Yüksek dağlar ve korkunç tehlikeler var arada.
Allahu Teâlâ, bilinemez, anlaşılamaz. Görülebilen, anlaşılabilen, şühûd ve
mükâşefe yolu ile belli olan her şey, o değildir. Allahu Teâlâ, ötelerin
ötesidir. Sakın, bu yolda ceviz gibi, cam parçaları gibi parlak görünen değersiz
şeylere, çocuklar gibi aldanmayınız ve yolun sonuna kavuştum sanmayınız! Hâsıl
olan hâlleri ve rü’yâları, câhil olan şeyhlere bildirmeyiniz! Onlar,
anlamadıkları için, az bir şeyi çok sanırlar. Başlangıçta olanları, sona kavuşmuş
sayarlar. Elverişli olan tâlip, böylece kendini sona ermiş sanır, çalışması
gevşer. Olgun kimseyi aramalıdır. Gönül hastalıklarının ilâcını ondan
sormalıdır. Kâmil olanı buluncaya kadar, hâsıl olan hâlleri (Lâ) derken yok
etmelidir. (Lâ), yok demektir. Sonra, hiçbir şeye benzemeyen, düşünülemeyen Hak
Teâlâ'nın varlığını düşünmelidir. Hâce Nakşibend-i Buhârî hazretleri buyurdu ki,
(Görülen, bilinen, işitilen her şey, O değildir. (Lâ) derken, bunların hepsini
yok etmelidir!). Hâsıl olan şeylerin hepsini yok ediniz! Hak Teâlâ, verâların
verâsı, ötelerin ötesidir. (İllallah) derken, hiçbir şey düşünmemelidir. Bu yolun
büyükleri böyle yaparlardı. Doğru yolda olanlara ve Muhammed Mustafâ'ya “sallallahu
aleyhi ve sellem” uyanlara selâm olsun!
Evliyâya kim bakarsa, ten gözü ile serseri,
Bî basardır, cânı yoktur, ölüdür, değil diri.
Evliyâ candır, gerektir can gözîyle bakıla,
Zîrâ ki, canlı kişiler, câna olur, müşteri.
Bu mektûp, mîr Muhammed Nu’mân'a “kuddise sirruh” yazılmıştır.
Yüksek sesle
zikrin bid’at olması sebebi açıklanmaktadır:
Allahu Teâlâ'ya hamd ederiz. Onun sevgili Peygamberine “sallallahu
aleyhi ve sellem” ve Âline ve Ashâbına salât ve selâm ederiz! Birinci mektûp, her ne
kadar sıkıntılı idi ise de, ikincisi yumuşak ve uygun yazılmış idi ve
çalıştığınızı bildiriyordu.
Sevgili Kardeşim! Mîr Sa’deddîn yola çıkarken mektûp istedi. O günlerde,
gönlümde darlık vardı. Aklım başımda değildi. Bir şey yazamadım. Mevlânâ yâr
Muhammed Cedîde, yazmasını söylemiştim. Aklım başımda olmadığı o zamânda, eğer
uygunsuz bir kelime yazılmış ise, kusûra bakmayınız. Bununla berâber, az bir şey
sizi incitmemelidir. İşinizi karıştırmamalıdır. Allahu Teâlâ göstermesin
aramızda hiçbir kırıklık yoktur. Kırılmış, üzülmüş olarak bir şey yazılmış
değildir. Nasîhat olarak bir şey yazılmış ise, sevinmek lâzım gelir. İkinci
mektûbunuza çok sevindik. Her işte ateşli olmalıdır. Soğukluk ve gevşeklik
düşmanlara olsun!
Suâl: Husûl ile vusûl arasındaki fark nedir?
Cevâp: Kardeşim! Husûlde uzaklık vardır. Vusûl ise çok güçtür. Ankâ kuşunu,
kendimize göre bir şekil vererek düşünürsek, hâfızamızda Ankâ hâsıl oldu
denebilir. Fakat, Ankâya vâsıl olunmamıştır. Çünki bir şeyin zıllı, ya’nî ikinci
bir mertebede görünmesi, hâsıl olmasına mâni’ olmaz. Fakat, vâsıl olmak için,
zıldan kurtulmak lâzımdır.
Suâl: Peygamberlerin “sallallahu
aleyhi ve sellem” mebde-i ta’ayyünleri olan
isimler, Evliyânın da, mebde-i ta’ayyünleri midirler? Böyle ise, aralarındaki
fark nedir?
Cevâp: Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât”, mebde-i ta’ayyünleri,
Allahu Teâlâ'nın isimlerinin bütünüdür. Evliyânın mebde-i ta’ayyünleri ise, bu
isimlerin parçalarıdır. Bu parçalar, o bütünlerin altındadır. Parçalarıdır demek,
yalnız bir bakımdan düşünülmektedir demektir. Meselâ, bütün irâde ile, yalnız
bir şeyi irâde gibidir. Evliyâ “rahmetullahi aleyhim ecma’în” Peygamberlere
“aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” uymakla yükselebildikleri için, o bir bakımı,
ortadan kaldırarak, bütüne kavuşabilirler. Bu ayrılığı, birkaç mektûbumda
açıklamıştım. Düşününce hâtırlarsınız.
Suâl: Yüksek sesle zikir bid’at olduğu için yasak ediliyor. Hâlbuki, böyle zikir
etmek tatlı oluyor. İnsan bırakmak istemiyor. Cübbe, kuşak, don ve pantolon ve
birçok başka şeyler de, Resûlullah'ın “sallallahu aleyhi ve sellem” zamânında
yoktu. Onları niçin yasak etmiyorlar?
Cevâp: Yavrum! Resûlullah'ın “sallallahu aleyhi ve sellem” kullandığı şeyler,
yaptığı işler, iki türlü idi: Biri ibâdet olarak yaptığı işler idi. İkincisi,
âdet olarak yaptıkları idi. İbâdet olarak yaptığı işlerin tersi, (Bid’at) olur.
Böyle uygunsuz işleri yasak ederiz. Bunlar, dinde reform, değişiklik olur ki,
buna hiç izin yoktur. Bir şehrin, bulunduğu memleketin âdetine uyarak yaptığı
işlerin tersine, bu işlerin aksine olan şeyler bid’at olmaz. Bunları yasak
etmeyiz. Böyle işlerin dinle ilgisi yoktur. Âdet olunca yapılır, âdet olmazsa
yapılmazlar. Din ve ibâdet olarak yapılmazlar. Çünki, her memleketin âdetleri
başkadır. Birbirlerine uymaz. Bir memleketin âdetleri bile, zamânla değişir.
Böyle olmakla berâber, âdetlerde de sünnete uymak faydalı olur. Sa’âdetlere yol
açar. Allahu Teâlâ bizi ve sizi, Peygamberlerin efendisinin yolunda bulundursun
“sallallahu aleyhi ve
sellem”. Vesselâm.
Bu mektûp, Hân-ı Hânân'a “rahmetullahi teâlâ aleyh” yazılmıştır.
Dünyânın nasıl
olduğu bildirilmektedir:
Hak subhânehü ve teâlâ, hiç sevmediği bu alçak dünyânın içyüzünü ve onun aşağı
olan süslerinin ve yaldızlarının çirkinliğini, gönül gözünüze göstersin.
Âhiretin güzelliğini, tatlılığını, Cennetlerinin ve nehirlerinin tâzeliğini ve
hepsinden dahâ tatlı olan Allahu Teâlâ'nın cemâlini görmeği gönlünüze
yerleştirsin! Peygamberlerin en üstünü “sallallahu
aleyhi ve sellem” hürmetine bu duâmı kabûl
buyursun! Böylece, bu çabuk biten çirkinden iğrenesiniz. Allahu Teâlâ'nın râzı
olduğu sonsuz âlemi özleyesiniz. Bu alçağın çirkinliği anlaşılmadıkça, ona
düşkünlükten kurtulunamaz. Ona bağlanmaktan kurtulunmadıkça, Âhirette felâketten
kurtuluş ve saâdete kavuşmak olamaz. (Dünyâyı sevmek günâhların başıdır)
hadîs-i şerîfi şaşmaz bir formüldür. Zararları gidermek, tersini yapmakla
olduğundan, bu alçağın sevgisinden kurtulmak için, Âhirete yarayan işlere
yapışmak, islâmiyyetin iyi olarak bildirdiği işleri yapmak lâzımdır. Hak
subhânehu ve teâlâ, dünyânın beş şey, hattâ dört şey olduğunu bildirdi. Hadîd Sûresinin yirminci âyetinde meâlen, (Dünyâ hayâtı, elbette la’b, ya’nî oyun ve
lehv ya’nî eğlence ve zînet ya’nî süslenmek ve tefâhur ya’nî öğünmek ve malı,
parayı, evlâdı çoğaltmaktır) buyuruldu. İslâmiyyetin (A’mâl-i sâliha) diyerek
övdüğü şeyler yapılınca, dünyânın büyük parçası olan lehv ve la’b için zamân
kalmaz. Bu ikisi azalır. Erkekler ipek elbise giymez ve zînet eşyâsının
yapıldığı madde olan altını ve gümüşü kullanmazsa, dünyânın üçüncü parçası olan
zînet de azalır. Allahu Teâlâ, üstünlüğün ve kıymetin vera’ ve takvâ ile
olduğunu, sa’y ile, mal ile olmadığını bildirmiştir diyen kimse, hiç öğünmez.
Evlâdın ve malın, mülkün artması, Allahu Teâlâ'yı zikir etmeği azaltacağını ve Onu
unutturacağını bilen, bunları çoğaltmak için uğraşmaz, bunların çoğalmasını ayıp
sayar. Sözün kısası, zararlardan kurtulmak için, Haşr Sûresinin yedinci
âyetinin, (Resûlullah'ın emirlerini yapınız ve yasaklarından kaçınınız!) meâl-i
âlîsine uyarak yaşamalıdır. Fârisî beyt tercemesi:
Aranılan hazînenin nişânını verdim sana,
belki sen kavuşursun, biz varamadıksa da!
Meyân şeyh Abdülmü’min, temiz âiledendir. İlim öğrendi. Tasavvuf yoluna girdi.
Şaşılacak hâllere kavuştu. Çoluk çocuğun çokluğundan, insanlık dolayısı ile
sıkılmaktadır. Sıkıntısını gidermek için, size başvurmasını söyledim. İhsân
sâhibinin kapısı çalınınca açılır. Vesselâm.
Bu mektûp, yüksek, nakîb seyyid şeyh Ferîde “rahmetullahi teâlâ aleyh” yazılmıştır.
Birkaç faydalı
bilgi verilmektedir:
Allahu Teâlâ, bizi ve sizi, yüksek ceddinizin yolunda bulundursun “sallallahu
aleyhi ve sellem”! Hâce Ciyû'nun nikâh
yemeği günlerinde, mübârek Dehli şehrine gelmiştim. Yüksek hizmetinizde
bulunmağı da düşündüm. O gün, yola çıkılacağını işittik. Elde olmayarak, bu
düşüncemize kavuşamadık. Derme çatma birkaç kelime ile başınızı ağrıtıyorum.
Yanınızda olsak da, uzakta bulunsak da, bütün gücümüzle selâmetinize, yüksek
varlığınıza yakışmayan her şeyden uzak kalmanıza duâcıyız. Size karşı olan iyi
düşüncelerimiz kapladığı zamân, öyle oluyor ki, yüksek meclisinize geleyim,
temiz kapınızda bekleyerek, size lâyık olmayan bir şeyi içeri bırakmayayım.
Uygunsuz kimseleri, kıymetli sohbetinize yaklaştırmayayım diyorum. Bununla
berâber, her istenilen şeye kavuşulamayacağını da bilmekteyim. Boynumu bükerek,
arkadan âcizâne duâ etmekteyim. Cenâb-ı Hak, belki kabûl buyurur. Hâce
Ubeydullah-i Ahrâr “kuddise sirruh” hazretleri, Hak Teâlâ'nın kendisine vermiş
olduğu büyüklükle buyurdu ki, (Bir kimse, öyle büyük olsa ki, Onun yıkılması ile
bütün âlem yıkılmış olsun. Böyle olmağı istemek her ne kadar küfür olur ise de,
ne yapalım ki, hiçbirimizin elimizde olmayarak, beni böyle büyük yapmışlardır).
Bugün böyle bir büyüklük ve genişlik, hemen hemen, sizin yüksek varlığınızda
bulunmaktadır. Çünki sizin iyi, râhat olmanız, herkesin râhat olması demektir.
Aksi de böyledir. Bunun için insanların sizin iyiliğinize duâ etmeleri, yağmur
duâsı etmek gibi, herkese iyilik istemektir. Fakat çok yazık oldu ki, o büyüklük
ve yükseklik, şimdi haşhaş dânesi ve parmak yeri kadar kaldı. Bu haşhaş dânesi,
dostların ve duâcıların gönlünde büyük bir üzüntü olmaktadır. Lutf ediniz!
Bunların üzüntülerini gideriniz! Bu duâcınız, çok zamândan beri, böyle şeyler
yazmamıştım. Çok gelmesinden, usanç vermesinden çekinmiştim. Fârisî beyt
tercemesi:
Nazlı yârim, esen havadan incinir,
Gül gibi, sabâh rüzgârından incinir.
Fakat, üzmemek için susmak, sevmeğe yakışmaz. Fârisî beyt tercemesi:
Hâfız, senin vazîfen, yalnız bir duâ,
duyar mı, hiç duymaz mı düşünme aslâ!
Çok zamân olur ki, Mekke-i mükerreme ve Medîne-i münevvere “harese-hümAllahu anil-âfât”
şehirlerini ziyâret etmek istiyorum. Dehli yolculuğumuzun sebebi de,
bu istek olmuştu. Bu isteğimizin yerine gelebilmesi, sizin uygun bulmanıza ve
rızânızı almamıza bağlı olduğundan, Dehli'den yola çıkmanız, bu ziyâret arzûmuzu
da geriye bıraktı. İyilik, fayda, Allahu Teâlâ'nın yarattığındadır. Vesselâm.
Bu mektûp, hakîkatleri bilen, ma’rifetler kaynağı, Allahu Teâlâ'yı tanıtan bilgilerin sâhibi olan büyük oğlu şeyh Muhammed Sâdık'a “rahmetullahi teâlâ aleyh” yazılmıştır.
Allahu Teâlâ'nın
kendisi varlıkdır. Mahlûkların aslları ise yoklukdur. Kendini anlıyan, Allahu
Teâlâ'yı bilir. Tecellî-i zâtîyi ve Nûr âyetindeki incelikleri bildirmektedir:
[İmâm-ı Rabbânî hazretleri “rahmetullahi teâlâ aleyh”, bu mektûpta, Allahu
Teâlâ'nın hakîkati vücûddur demiş ise de, birinci cildin ikiyüzaltmışıncı [260]
mektûbunda, bu sözüne tevbe etmiş, (Böyle olmadığını sonradan anladım)
buyurmuştur].
Bismillâhirrahmânirrahîm. Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Onun sevgili Peygamberine
salât ve selâm olsun! Kıymetli oğlum! Hak Teâlâ'nın hakîkati, yalnız vücûddur. Allahu Teâlâ'nın bu
vücûdu, her hayrın, her kemâlin
kaynağıdır ve her güzelliğin başlangıcıdır. Bu vücûd, bir hakîkî cüz’dür. Bir
basîtdir ki, buna hiçbir şey karışmış, hiçbir şeyle birleşmiş değildir. Böyle
olmadığı gibi, olması düşünülemez de. İnsan, Allahu Teâlâ'nın bu vücûdunu
anlayamaz. Zât-i teâlânın aynıdır. Ondan başka değildir. Aynıdır demek bile,
başkalığı düşündürebilir. Aynıdır da denilemez. Zât ile birlikte olan vücûd, bu
anlaşılamayan vücûdun zıllı, görüntülerindendir. Bu ikinci vücûd, Zât-i
Teâlâ'nın
ve mahlûkların varlıklarından başka bir varlıktır. Bu ikinci vücûd, Allahu
Teâlâ'nın hakîkati olan vücûdun, aşağı mertebelerde meydâna çıkmasıdır. Bu
çeşitli görüntülerin en yükseği, en birincisi ve en üstünü, Zât-i teâlânın
vücûdudur. Demek ki, Allahu Teâlâ'nın hakîkati vücûddur denilebilir. Fakat,
Allahu Teâlâ, o mertebede mevcûddur denilemez. Zıl mertebesinde, Allahu Teâlâ
mevcûddur denilebilir. Fakat, Allahu Teâlâ vücûddur denilemez. Tasavvufçulardan
vücûd, zâttan başka değildir diyenler, ikisi arasındaki başkalığı göremediler,
zıllı asıldan ayıramadılar. Bunlar ve felsefeciler, zâttan başka olan ve olmayan
vücûdları birbirlerinden ayıramadılar. Vücûdun başka olduğunu çok güç
söylediler. İşin doğrusu, Allahu Teâlâ'nın bize ilhâm eylediğidir. Vücûdun böyle
asıl ve zıl olarak başka başka olması, öteki sıfatların da asıl ve zıl olmaları
gibidir. Asılların mertebesi, icmâl, topluluk ve anlaşılamamak mertebesidir.
Sıfatların bu asılları, Allahu Teâlâ'dan başka değildirler. Bu mertebede, Allahu
Teâlâ ilimdir denilebilir. Fakat böyle söylemek de, bir zıl mertebesi olur. Çünki
zât mertebesinde, Allahu Teâlâ'ya hiçbir şey söylenemez. Allahu Teâlâ âlimdir de
denilemez. Çünki ilmin Ondan başkalığını gösterir. Bu makâmda başkalık hiç
yoktur. Başkalık, zıl mertebelerinde olur. Burada zıl yoktur. Çünki, ta’ayyün-i
evvelin pek çok üstündedir. Çünki topluca bir bağlantı, bu ta’ayyünde bulunur. Bu
makâmda, hiçbir bakımdan, hiçbir şey düşünülemez. Bu topluluğun açıklanması demek
olan zıl mertebesinde, başkalık söylenebilir. Uygunluk söylenemez. Fakat bu
mertebede, sıfatların uygunluğu, vücûdun uygun olmasından ileri gelir. Bu vücûd,
her iyiliğin ve kemâlin başlangıcıdır. Her güzelliğin ve düzenin kaynağıdır. Bu
fakîr “kuddise sirruhül’azîz” mektûplarımda ve kitâplarımda, vücûd zâttan
başkadır dediğim zamân, zıl olan vücûdun başka olduğunu bildirmiştim. Bu zıl
olan vücûd da, dışardaki her varlığın başlangıcıdır. Bu vücûda
mâlik olan mâhiyyetler, hâriçte var olan mertebelerin her mertebesinde
bulunurlar. Bunu iyi anlamalı. Birçok yerde işe yarar.
Görülüyor ki, Allahu Teâlâ'nın sekiz sıfatı da dışarda vardır. Mahlûklar da
dışarda vardır.
Ey oğlum! İnce bilgileri dinle! Allahu Teâlâ'nın kemâlleri, Zât-i ilâhî
mertebesinde, zâttan başka değildirler. Meselâ ilim sıfatı, o mertebede, Zât-i
teâlâdan başka değildir. Bunun gibi, zâtın hepsi kudrettir. Zâtın bir parçası
ilim, başka bir parçası kudret değildir. Orada parçalanmak, ayrılmak yoktur.
Zâtta böyle olan bütün kemâller, ilim mertebesinde genişlemişler, birbirinden
ayrılmışlardır. Zât-i ilâhîde, o basîtlik, o toplu kemâller hiç değişmeksizin,
ilim sıfatında hepsi dağılmışlardır. Zâtta bulunan bütün kemâller, üstünlükler,
ilimde de yerleşmişlerdir. İlimdeki bu kemâllerin de, zılları vardır. Bu zıllara
(Sıfatlar) denilmiştir. Bunların da asıl kaynağı Zât-i teâlâ olduğundan, Zât-i
teâlânın varlığı ile vardırlar. (Füsûs) kitâbının sâhibi, birbirlerinden ayrı
olarak ilimde bulunan, ya’nî (Vücûd-i ilmî) leri olan kemâllere, (A’yân-i sâbite)
demiştir. Bu fakîre göre, mümkinlerin, ya’nî mahlûkların hakîkatleri, ademlerle
bu ademlere yerleşmiş olan kemâllerin zıllarıdır. (Adem), yokluk demek olup, her
kötülüğün, her bozukluğun kaynağıdır. Bunu biraz açıklayalım. Cân kulağı ile
dinleyiniz! Adem, vücûdun karşılığıdır. Ya’nî yokluk, varlığın tâm tersidir. Ona
bütün bütün aykırıdır. Bunun için, her kötülüğün, her bozukluğun başlangıcıdır.
Hattâ kötülüklerin, bozuklukların tâ kendisidir. Vücûd, toplu iken, her
iyiliğin, her üstünlüğün tâ kendisi olduğu gibidir. O asıl mertebede, vücûd,
zâttan başka olmadığı gibi, o vücûdun tersi olan adem de, yokluk mâhiyetinden
başka değildir. O mertebede, o mâhiyete yok denilemez. Tâm yokluktur. Bu yokluk
mâhiyetinin ilm-i ilâhîde ayrıldığı mertebelerde, bu mâhiyetten hâsıl olan
parçalara yok denilebilir. Bunlar o mâhiyetten başkadırlar denilebilir. O toplu
olan yokluk mâhiyetinden meydâna gelmiş gibi olan ve bu mâhiyetin zıllı gibi
olan adem, o zılların her parçasında başka başkadır. Bunu dahâ aşağıda
açıklayacağız. Bu adem, o toplu mertebede, her kötülüğün, her bozukluğun tâm
kendileri olduğundan ve ilim-i ilâhîde, her kötülük, başka kötülüklerden ayrı
olduğundan, ilim-i ilâhîde birbirlerinden ayrılmış olan her bir kemâl ve her bir
hayır karşılarında bulunan her bir kötülük üzerine aks etmiş, birbirleri ile
birleşmişlerdir. Her biri kötülük ve bozukluk olan ademler, kendileri ile
birleşmiş olan kemâller ile birlikte, mümkinlerin, ya’nî mahlûkların
mâhiyetleri, ya’nî asılları olmuşturlar. Böyle olmakla berâber, bu ademler, bu
mâhiyetlerin asılları, özleri gibidirler. Bu kemâller ise, bunların özellikleri
gibidirler. İşte bu fakîre göre, (A’yân-ı sâbite), bu ademler ve bunlarla
birleşmiş olan kemâllerin her ikisidir. Her dilediğine gücü yeten Allahu Teâlâ,
bu yokluk mâhiyetlerini bütün lüzûmlu şeyleri ile birlikte ve ilim-i ilâhîde bu
ademlere aks etmiş olan vücûd zıllarının kemâlleri ile birlikte, mümkinlerin,
mâhiyetleri yapmıştır. Dilediği zamân, bu mâhiyetleri, ilimdeki vücûd zıllına
yaklaştırarak, dışardaki varlıkları yaratmıştır. Bu mâhiyetleri, dışardaki
varlıklara başlangıç eylemiştir.
Mümkinlerin a’yân-ı sâbitesi olan ve onların mâhiyetleri olan, ilim-i ilâhîdeki
bu sûretleri, ilimdeki vücûd zıllarına yaklaştırmak demek, ilimdeki sûretlerin
ilimden çıkarak dışarıda var olmaları demek değildir. Böyle şey olamaz. Allahu
Teâlâ'nın ilminden dışarda olmak, Allahu Teâlâ'nın câhil olması demektir.
Mümkinler dışarıda, ilimdeki sûretlere tâm uygun olarak, dışarda ayrıca var
olurlar demektir. İlimdeki varlıktan başka, onlara tâm uygun olarak, dışarda da,
ayrıca var olurlar. Sanki, marangoz ustası, masanın şeklini zihinde düşünür. Onun
gibi bir masayı dışarda yapması gibidir. Masanın zihindeki şekli, masanın
mâhiyeti demektir. Bu mâhiyet marangozun zihninden dışarı çıkmamıştır.
Zihindeki o şekle tâm uygun olarak, dışarda da, ayrıca bir masa vücûda gelmiştir.
Her adem, vücûdun kemâllerinin, kendine tâm karşı bulunan ve kendisine aks etmiş
olan zıllarından bir zılla yaklaşarak, dışarda var olmuş, zînet hâsıl etmiştir.
Tâm adem, böyle değildir. Bu kemâllerin zıllarına karşı olmaz. Onlarla
birleşerek, dışarda bir vücûd kazanamaz. Çünki, bu zılların karşısında değildir.
Eğer, karşılığı bulunmasaydı, asıl vücûda karşı olurdu. Hâlbuki, zâttan başka
olmayan bu asıl vücûdun karşısında bir şey bulunamaz.
Tâm ma’rifet sâhibi olan bir ârif, asıl vücûda ilerlerse, tam ademe iner.
Böylece, bu ademin de, o hazretle bağlantısı olur. Zînetlenmiş olur. Güzelleşmiş
olur. O vakit, ârifin kendi mertebeleri demek olan, kendi ademlerinin bütün
mertebeleri, topluca olsun, ayrı ayrı olsun, hepsi güzel ve iyi olurlar. Kemâl
ve cemâl hâsıl ederler. Bütün mertebelerinin iyi, güzel olması, yalnız böyle
ârif içindir. Ondan başkasında, iyilik olursa, yâ ayrı ayrı ayrılmış ademlerin
birkaç mertebesinde olur veyâ ayrı ayrı bütün mertebelerinde görülür. Bu
ikincisi de, çok az bulunur. Fakat, her çeşit kötülük ve bozukluktan başka
bir şey olmayan tâm ve toplu ademin iyi ve güzel olması, yalnız bu ârif içindir.
Bu ârifin şeytânı da, tâm iyi olarak, islâmın güzelliğine kavuşur. Nefs-i
emmâresi mutmainne olur. Mevlâsından râzı olur. Bunun içindir ki, Peygamberlerin
efendisi “sallallahu
aleyhi ve sellem”, (Benim şeytânım Müslümân
oldu) buyurdu. Bundan sonra, gazâda, hiçbir gâzî ondan dahâ ileri olamaz.
İyilikleri şeytân kadar gösteremez. Subhânallah! Bu fakîrden elinde olmayarak
öyle ma’rifetler hâsıl oldu ki, çokları toplanarak çalışsalar, bir benzerine
kavuşamazlar. Geleceği haber verilmiş olan hazret-i Mehdînin de bu
ma’rifetlerden çok pay alacağı umulur. Fârisî beyt tercemesi:
Pâdişâh, koca karı kapısına,
Gelirse ey yiğit, sen buna şaşma!
En güzel yaratıcı olan Allahu Teâlâ, çok mübârek, pek mukaddestir. Yaratıcı
sanılanlara benzemez. Âlemlerin rabbi olan Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Görülüyor
ki, mümkinlerin zâtları, asılları, ademlerdir. Vücûdun kemâllerinin zılları bu
ademlere aks ederek, bunları süslemiştir. Böyle olduğu için, mümkinlerin
zâtları, her kötülüğün, bozukluğun kaynağıdır. Her çirkinliğin, kusûrun yeri
olmuşlardır. Mümkinlerde yerleştirilmiş olan her iyilik, her kemâl, asıl
vücûddan
ödünç olarak gelmiştir. Nisâ sûresinin yetmişsekizinci âyetinde meâlen, (Sana
gelen her iyilik, Allahu Teâlâ'dandır. Sana gelen her çirkinlik de, kendindendir)
buyuruldu. Allahu Teâlâ'nın ihsânı ile, bir kimse, kendindeki iyiliklerin ödünc
olarak verilmiş olduklarını görürse, üstünlüklerinin başkasından olduğunu
anlarsa, kendini yalnız kötülük bulur. Tâm kusûr bilir. Kendinde hiçbir kemâl
göremez. Aks yolu ile geldiklerini bile göremez. Çıplak kimsenin ödünç çamaşır
giymesi gibi olur. Çamaşırların ödünç olduğu, kendisini o kadar kaplamıştır ki,
hepsini sâhibinde sanır. Kendini çıplak bulur. Üzerinde çamaşır var ise de,
kendini çıplak sanır. Böyle görüş sâhibi olan zât (Abdiyyet) kulluk, makâmı ile
şereflenir. Bu makâm, velâyet makâmlarının en üstünüdür.
TENBÎH: Kötülükle iyiliğin ve aşağılıkla üstünlüğün böyle bir araya gelmeleri,
vücûd ile ademin bir araya gelmesidir. Bu ise, iki ters şeyin bir araya gelmesi
değildir. Bunun için, olmayacak şey sanılmamalıdır. Çünki tâm vücûdun tersi, tâm
ademdir. Zıl mertebelerinde ise, tâm vücûddan aşağı doğru, derece derece
inilmiştir. Adem tarafında da, en aşağı olan tâm ademden yukarı doğru basamak
basamak yükselmişlerdir. İyilik nûrları ile kötülük karanlıklarını bir araya getiren
Allahu Teâlâ'yı tesbîh ederiz. Hiçbir ayb ve kusûru Ona kondurmayız.
Suâl: Biraz yukarıda, tâm ademin de, tâm vücûda yakın olduğu yazılı idi. Tâm iki
zıt, iki ters birleşmiş olmuyor mu?
Cevâp: İki zıt şey, bir yerde birleşemez. Birinin, öteki yardımı ile durması ve
birinin öteki tersi ile sıfatlanması olamaz değildir. Adem, mevcûd olabilir.
Vücûd ile yakînlik hâsıl edebilir.
Suâl: Adem, nazarî, teorik bir şeydir. Bunun dışarda var olması, ne demektir?
Cevâp: Adem, ya’nî yokluk deyince, hâtıra gelen şey teoriktir, hayâldedir.
Fakat, ademin çeşitlerinden birinin sonradan var olmasını söylemek niçin bozuk
olsun? Eski Yunan felsefecilerinin vücûd için söyledikleri de böyledir ki,
vücûd, Vâcib-ül-vücûdün zâtından başkadır. Çünki vücûd, teorik bir şeydir,
dışarda bulunamaz. Vâcib-ül-vücûdün kendisi ise, dışarda vardır. Bunun için
ikisi başka başkadır diyorlar. Bunlara cevâp olarak da deniliyor ki, vücûd
deyince akla gelen şey nazarîdir, dışarda yoktur. Fakat, vücûdun çeşitlerinden
biri böyle değildir. Bunun için, vücûdun parçalarından biri dışarda bulunabilir.
Suâl: Yukarıda bildirilenlerden anlaşılıyor ki, Allahu Teâlâ'nın sekiz hakîkî
sıfatı, zıl mertebelerinde vardır. Asıl mertebesinde vücûdları yoktur. Bu ise,
doğru yolun âlimlerinin bildirdiklerine uygun değildir. Allahu Teâlâ, o
âlimlerin çalışmalarına karşılık bol bol iyilikler versin! Çünki, bu âlimler
sıfatların Zâttan hiç ayrılmadıklarını ve hiç ayrılamayacaklarını
bildirmişlerdir.
Cevâp: Söylediklerimizden, ayrılabilecekleri anlaşılmaz. Çünki bu zıl, o asla
lâzımdır. Ondan ayrılamaz. Böyle olmakla berâber, yalnız Zât-i teâlâyı arayan,
isimleri ve sıfatları hiç düşünmeyen bir ârif, o mertebede yalnız zâtı bulur.
Hiçbir sıfatı düşünmez. Bu, o zamân sıfatlar bulunmaz demek değildir. Görülüyor
ki, ârife göre, sıfatlar, Zât-i ilâhîden ayrılmış gibi sanılmaktadır. Dışarda
ayrılmış değildirler. Bunun için, Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ
aleyhim ecma’în” bildirdiklerine uygun olur. Bunu iyi anlamalıdır.
Bu açıklamalardan sonra, (Kendini tanıyan, Rabbini tanır) sözü iyi anlaşılır. Çünki bir kimse, kendisini kötü olarak ve
aşağı olarak tanıyınca ve kendisinde bulunan her iyiliğin ve üstünlüğün Vâcib-ül-vücûd hazretleri tarafından ödünç verilmiş olduğunu anlayınca, Hak
Teâlâ'yı iyi ve üstün ve güzel olarak tanır.
Buraya kadar yapılan açıklamalar anlaşılınca, Nûr sûresindeki, (Allahu Teâlâ,
yerin ve göklerin nûrudur) meâlindeki âyet-i kerîmenin özü meydâna çıkar. Çünki,
mümkinlerin hepsi ademlerdir. Ademler de hep kötülük ve aşağılıktır.
Mümkinlerdeki iyilik ve üstünlük ve güzellik ve düzgünlük, Allahu Teâlâ'nın
kendisi olan vücûddan gelmiştir. Bu vücûd, iyiliklerin ve üstünlüklerin
kaynağıdır. Bu anlaşılınca, göklerin ve yerin nûru bu vücûddur. Bu vücûd,
Vâcib-i teâlânın kendisidir. Bu nûr, göklerde ve yerde, zıllarının yardımı ile
bulunduğundan, zılların yardımı olmaksızın, doğrudan doğruya bulunduğunu
sanmamak için, bu nûru bir misâl ile anlatmaktadır. (Onun nûru bir fenere
benzer. O fenerin içinde zeytinyağındaki fitilde yanan ışık vardır. Bu ışıklı
fitil cam bir kandil içindedir...) meâlindeki âyet-i kerîmeyi inşâallah başka
bir mektûpta uzun açıklayacağız. Çünki, uzun yazılacak şeyler vardır. Bu
mektûbumuza sığdıramayacağız. Âyet-i kerîmeleri böyle açıklamaya (Te’vîl) denir.
Kur’ân-ı kerîmin tefsîri, ancak Resûlullah'tan “sallallahu aleyhi ve sellem”
işitildiği gibi yapılabilir. (Kur’ân-ı kerîmi, kendi görüşüne, anlayışına göre
tefsîr eden kâfir olur) hadîs-i şerîfi, bunu bildirmektedir. (Te’vîl) böyle
değildir. Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere uygun olmak şartı ile, her âlim,
anladığı gibi te’vîl yapabilir.
Mümkinlerin asılları, kendileri ademlerdir dedik. Mümkinlerin aşağı, bozuk
sıfatları, bu ademlerden, Allahu Teâlâ'nın îcâd etmesiyle hâsıl olur.
Mümkinlerdeki iyilikler ve üstünlükler, vücûdun kemâllerinin zıllarından ödünç
olarak alınmıştır ve Allahu Teâlâ'nın îcâdı ile hâsıl olmaktadırlar.
Bir şeyin iyi veyâ kötü olduğunu anlamak kolaydır. Âhiret için olan şeyler, güzel
görünmeseler bile, güzeldir. Dünyâ için olan şeyler, güzel görünseler, tatlı ve
iyi anlaşılsalar bile çirkindir. Dünyânın yaldızlı güzellikleri, hep böyledir.
Bunun içindir ki, islâmiyette oğlanların ve yabancı kadınların güzelliğine
istek ve şehvetle bakmak yasak edilmiştir. Dünyânın yaldızlı, güzel görünen
bütün pislikleri böyledir. Bunlar hep ademden hâsıl olur. Ademden ise, hep
kötülük ve bozukluk meydâna gelir. Eğer bu güzellikler, bu iyilikler, vücûdun
kemâllerinden olsa idi, yasak edilmezlerdi. Yalnız şurası var ki, asıl dururken
zılla bakmak çirkin olacağı için, yasak edilebilir ise de, bu yasaklık, ademden
olan kötülüklerin yasaklığı gibi harâm olmaz, yapmaktan ise, yapmamak dahâ iyi
olur. Görülüyor ki, dünyâdaki güzellerin güzellikleri, vücûdun güzelliğinin
zılları değildir. Ademler, kemâllerin yanında bulunmakla güzel görünmeğe
başlamışlardır. Ademin her şeyi gibi, bu güzel görünüşü de çirkin ve kötüdür.
Şeker kaplanmış zehre benzer. Yaldızlanmış necâset gibidir.
İslâmiyyetin, nikâh edilen güzel kadınlarla ve güzel câriyelerle eğlenmeğe izin
vermesi, çocuk elde etmek ve insanları üretmek içindir. Âlemdeki düzenin
bozulmaması için buna izin verilmiştir.
Tasavvufçulardan birçoğu, güzel yüzlere, tatlı seslere bağlanmışlar. Bu
güzelliklerin, Vâcib-ül-vücûd teâlâ ve tekaddes hazretlerinin kemâllerinden
ödünç verilen güzellikler olduğunu sanarak, bunlara bağlanmağı iyi ve güzel
bilmişler. Hattâ, tasavvuf yolunda ilerlemek için yardımcı sanmışlardır. Bu
fakîrin anladığı böyle değildir. Yukarda biraz bildirilmiştir. Şuna çok şaşılır
ki, bunlardan birkaçı, bu yanlış hareketlerini haklı göstermek için vesîka da
göstermeğe kalkışıyor. (Oğlanlardan sakınınız! Çünki onlardaki güzellik, Allahu
Teâlâ'nın güzelliği gibidir) sözünü ileri sürüyorlar. Allahu Teâlâ'nın güzelliği
gibidir sözü, bunları şüpheye düşürmektedir. Hâlbuki bu söz, onlara yardımcı
olmuyor. Onların yanlış anladıklarını bildiriyor. Bu fakîrin anlayışının da
doğru olduğunu gösteriyor. Çünki (Sakınınız!) buyurmakta, onlara bakmayı yasak
etmektedir. Bunun yanlış anlaşılabileceğini de anlatmak için (Onların güzelliği,
Hak Teâlâ'nın güzelliği gibidir. Onun güzelliği değildir) buyurmaktadır. Böylece,
yanlış anlaşılmasını önlemektedir. Resûlullah “sallallahu aleyhi ve
sellem”, (Dünyâ ve Âhiret, birbirinin zıddı, tersidir. Bu ikisinden birisini
râzı edersen, öteki gücenir) buyurdu. Bu hadîs-i şerîf de gösteriyor ki,
dünyânın güzelliği ile Âhiretin güzelliği birbirinin zıddıdır. Birbirine uymaz.
Herkes bilir ki, dünyâ güzelliğini, islâmiyyet beğenmez. Âhiret güzelliğini
beğenir. O hâlde, dünyâ güzelliği kötüdür. Âhiret güzelliği iyidir. Birincisi
ademden, ikincisi vücûddan hâsıl olmaktadır. Evet, ba’zı şeyler vardır ki, bir
bakımdan dünyâdandır, başka bir bakımdan Âhirettendir. Bu şeyler, birinci
bakımdan çirkindir. İkinci bakımdan güzeldir. Bu iki bakımı birbirinden ayırmak
ve her birinin güzelliğini ve çirkinliğini anlamak, islâmiyyeti bilmekle olur.
Haşr Sûresinin yedinci âyetinde meâlen, (Resûlullah'ın emrettiklerini yapınız!
Yasak ettiklerinden sakınınız!) buyuruldu. Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem”
buyurdu ki, (Dünyâ yaratıldığı zamândan beri, Hak Teâlâ ona beğenerek
bakmamıştır. Hak Teâlâ onu beğenmez). Bu hadîs-i şerîfte dünyâda ademden hâsıl
olan kötülüklerin, çirkinliklerin ve bozuklukların beğenilmediği
bildirilmektedir. Adem her kötülüğün ve her bozukluğun yeridir. Bunun için
dünyânın güzelliği, tatlılığı ve tâzeliği kıymetsizdir. Allahu Teâlâ, bunlardan
râzı değildir. Allahu Teâlâ, Âhiretin güzelliğinden râzıdır. Âhiret güzelliğine
bakar. Enfâl Sûresinin altmışyedinci âyetinin meâl-i şerîfi, (Siz dünyâyı
istiyorsunuz. Allahu Teâlâ ise, Âhireti istiyor) olup, Allahu Teâlâ'nın dünyâya
düşkün olanları beğenmediğini bildirmektedir. Yâ Rabbî! Dünyâyı, gözümüzde
küçült! Âhireti de kalplerimizde büyült! Fakr ile öğünen ve dünyâ güzelliğinden
sakınan Muhammed “sallallahu
aleyhi ve sellem” hürmetine, bu duâmızı kabûl eyle! Büyük âlim şeyh Muhyiddîn-i Arabî
dünyâdaki kötülüklerin, aşağılıkların ve bozuklukların özüne bakmadığı için,
(Mümkinlerin hakîkatleri, Hak Teâlâ'nın kemâllerinin ilimdeki zıllarıdır,
sûretleridir) dedi. (Bu sûretler, dışarda biricik varlık olan Zât-i teâlâ
aynasında aks ederek dışarda görünmüşlerdir) dedi. (İlimdeki sûretler, Hak
Teâlâ'nın şü’ûn ve sıfatlarından başka bir şey değildirler) dedi. Bunun için de,
(Vahdet-i vücûd) dedi. Mümkinlerin varlığını, Vâcibin varlığı sandı “teâlâ ve tekaddese”. Kötülük ve aşağılık, iyiliğe ve yüksekliğe göre meydâna çıkar. Tâm
kötülük ve yalnız aşağılık diye bir şey yoktur dedi. Hiçbir şeyin kendisi kötü
değildir. Küfür ve dalâlet, sapıklık bile, îmâna ve hidâyete bakınca kötü olur.
Yoksa kendileri kötü değil, iyi ve yarar olduklarını sandı. Kâfirlerde ve
fâsıklarda bunların bulunması, doğruluk olur, sapıklık olmaz, dedi. Hûd
sûresinin ellialtıncı âyetinin, (Allahu Teâlâ, her hayvanı dilediği gibi
kullanmağa kâdirdir. Benim Rabbim hak ve adâlet üzeredir) meâl-i şerîfini
kendine şâhid göstermektedir. Evet, vahdet-i vücûda inanan herkes böyle
sözlerden çekinmez. Bu fakîre bildirildiğine göre, mümkinlerin mâhiyetleri,
hakîkatleri, asılları, ademlerle, vücûdun bu ademlere aks etmiş ve birleşmiş olan
kemâlleridir. Bunu yukarıda uzun bildirdik. Doğruyu meydâna çıkaran, ancak
Allahu Teâlâ'dır. Doğru yola kavuşturan ancak Odur.
Oğlum! Allah adamlarının hiçbirinin ne açık olarak ve ne de işâret ederek
söylememiş oldukları bu bilgiler ve ma’rifetler, çok şerefli, çok kıymetli
bilgilerdir. Bin sene sonra meydâna çıkan ve Vâcib-i Teâlâ'nın hakîkati ile
mümkinlerin hakîkatlerini tâm uygun olarak anlatan yüksek bilgilerdir. Kitâba ve
sünnete uymayan ve doğru yolun âlimlerinin sözlerine benzemeyen bir yerleri
yoktur. Resûlullah'ın “sallallahu
aleyhi ve sellem” sanki ümmetine
öğretmek için yaptığı, (Yâ Rabbî! Her şeyin doğrusunu, bize olduğu gibi tâm
göster!) duâsı, belki de, yukarıda bildirilen hakîkatlerin, mâhiyetlerin
gösterilmesi içindir. Bunlar (Ubûdiyyet), kulluk makâmında anlaşılır. Aşağılığı
ve alçaklığı ve kırıklığı görmeğe de işâret buyurmaktadır. Bunları görmek,
kulluğa uygundur. Zavallı bir kulun, kendini sâhibi gibi bilmesi, hiç yakışır
mı? Pek edepsizlik olur.
Oğlum! Şimdi o zamândayız ki, geçmiş ümmetlerde, böyle çok karanlık zamân
gelince, büyük bir Peygamber gönderilerek, yeni bir din kurulurdu. Bu ümmet,
ümmetlerin en iyisi olduğu için ve bu ümmetin Peygamberi, Peygamberlerin
sonuncusu olduğu için “sallallahu
aleyhi ve sellem”,
bunların âlimlerine, İsrâîl oğullarının Peygamberlerinin mertebesi verilmiştir.
Peygamberlerin “sallallahu
aleyhi ve sellem” vazîfeleri, bu âlimlere
yaptırılmaktadır. Bunun için, her yüz sene başında, bu ümmetin âlimleri
arasından bir (Müceddid) yenileyici, kuvvetlendirici seçerler. Bununla
islâmiyyeti tâzelerler. Hele bin sene geçince, geçmiş ümmetlerde bir (ulûl’azim)
Peygamber gönderdikleri ve Onun işini bir Nebîye bırakmadıkları gibi, bu ümmette
de, tâm ma’rifetli, bilgili bir âlim, ârif seçilir. Bu zât, geçmiş ümmetlerdeki
ulûl’azim Peygamberlerin işini yapar. Fârisî beyt tercemesi:
Rûhül-kudsün yardımı, imdâda yetişirse,
Mesîhin yaptıkları, nasîb olur herkese.
Oğlum! Tâm varlık, tâm yokluğun karşılığıdır. Mektûbun başında tâm varlık,
Vâcib-ül-vücûdün hakîkatidir. Her iyiliğin ve üstünlüğün de tam kendisidir
demiştik. Böyle söylemek, topluca düşünerek olsa bile, o makâm için yakışık
alamaz. Çünki, zıl olmak anlaşılır. Bu vücûdun karşılığı olan ademin de,
hiçbir şeye bağlılığı, benzerliği yoktur. Bu ademin de, her kötülüğün, her
aşağılığın tâm kendisi olduğunu söylemek de burada yakışmaz. Çünki, bir bağlılık
anlaşılabilir.
Bir şey, tâm olarak ancak kendine tâm zıd, tâm karşı olan şey üzerinde meydâna
çıkar. Her şey, zıddı arasında belli olur.
Bunun için tâm vücûd, tâm olarak, tâm yokluk üzerinde belli olur. Tâm yokluk,
tâm varlığa bir ayna olur.
Tasavvuf yolunda, geri dönüp inmek, ilerlerken yükselmek kadar olur. Bir kimse, Allahu Teâlâ'nın yardımı ile tâm
vücûda
yükselirse, bu kimse dönüşte, tâm ademe kadar iner. Yükselirken ârifin şu’ûru
gider, bilgisi kalmaz. İnerken şu’ûruna ve bilgisine kavuşur. Bu şu’ûr ve
ma’rifet makâmında, onu hiç zıl bulunmayan ve zâtın şü’ûn ve i’tibârlarından da
uzak olan (Tecellî-i zâtî) ile şereflendirirler. Bundan önce olan bütün
tecellîlerin, isimler, sıfatlar, şü’ûn ve i’tibârât zıllarından bir zıllın
perdesi arkasında olduğunu ona bildirirler. Her ne kadar ârif, o tecellîleri,
isimlerin ve şü’ûnun arada perde olmayarak hâsıl olduğunu, tâm vücûdun perdesiz
olarak tecellî ettiğini sanır ise de, bir zıllın perdesi arkasında tecellî
etmektedir. Subhânallah! Her kötülüğün, her aşağılığın yeri olan bu adem,
vücûdun tam zûhuruna vâsıta olduğu için, güzellik kazanmakta, hiç kimsenin
bulamadığına kavuşmaktadır. Kendisi kötü olan şey, araya güzelliğin karışması
ile, güzel olmaktadır. İnsanın nefs-i emmâresi de, hep kötülüğe kayar. Ademe her
şeyden dahâ çok yakîndir. Bunun için, tâm tecellîye her şeyden dahâ çok
kavuşmaktadır. Her şeyden dahâ yukarı çıkmaktadır. Fârisî mısra’ tercemesi:
İhsâna en uygun olan, günâh işleyenlerdir!
Ma’rifeti tâm olan bir ârif, bütün makâmlardan ileri yükseldikten ve her
mertebeden geçerek indikten sonra, tâm ademe inerek Vücûd-i Teâlâ'ya ayna olunca,
sıfatların ve isimlerin bütün kemâlleri onda görünür. Tâm vücûdda bulunan bütün
latîfeler onda görünür. Ondan başka kimse bu ni’mete kavuşamaz. Bu ayna olmak
ni’meti, onun boyuna göre biçilip dikilerek, üzerine giydirilmiş kıymetli bir
elbiseye benzer. Kemâllerin, üstünlüklerin zılları, sûretleri, her ne kadar
ilim-i ilâhîde birbirlerinden ayrılmışlar ise de ve ârifin ayna olması da, ilim
mertebesinde ise de, ârifin aynası dışarıda vardır ve bütün kemâlleri dışarda
göstermektedir.
Suâl: Ademin ayna olması ne demektir? Adem, hiçbir şey değildir. Hangi bakımdan
vücûdun aynası olmaktadır?
Cevâp: Adem dışardaki varlıklara göre hiçtir. Fakat ilimde bir ayrılık
kazanmıştır. Hattâ, ilimde bir varlık da olmuştur. Tasavvuf yolunun sonuna
varanlar “kaddesallahu teâlâ esrârehümül’azîz”, ademin zihindeki varlığına,
vücûdun aynası, şundan dolayı demişlerdir ki, adem mertebesinde bulunan bütün
kötülüklerin ve aşağılıkların hiçbiri, ademin karşılığı olan vücûdda bulunmaz.
Ademde bulunmayan her üstünlük de, vücûdda vardır. Bu inceliğe dikkat edilirse,
adem vücûddaki kemâllerin görünmesine sebep olmaktadır. Ayna olmak demek de,
işte budur. Burasını iyi anla! İşine çok yarayacaktır. Her şeyin doğrusunu
bildiren ancak Allahu Teâlâ'dır.
Oğlum! Bu yazılan ma’rifetlerin hepsinin Allahu Teâlâ tarafından ilhâm edilmiş
olduklarını, şeytân vesveselerinin hiç karışmadığını umarım. Buna delîl, senet
olarak şunu da söyleyeyim ki, bu bilgileri yazmak istediğim ve Allahu Teâlâ'ya
sığındığım zamân, meleklerin “alâ nebiyyinâ ve aleyhimüssalâtü vesselâm” sanki
şeytânları buralardan kovdukları görüldü. Onları buralara yaklaştırmadılar.
Her şeyin doğrusunu Allahu Teâlâ bilir.
Kıymetli ni’metleri meydâna çıkarmak, hamd yollarının en büyüklerinden biridir.
Bu büyük ni’metleri açıklamağa kalkıştım. (Ucb), kendini beğenmek sanılmasından
uzak olacağını umarım. Ucb nasıl olabilir ki, Allahu Teâlâ'nın yardımı ile, kendi
kötülüğüm ve alçaklığım hep gözümün önündedir. Bütün kemâller, iyilikler de
Allahu Teâlâ'nındır. Geçmişte ve gelecekte olan her hamd âlemlerin Rabbi içindir.
Onun Peygamberlerine ve Peygamberinin kerîm olan Âline ve yüksek Ashâbının
hepsine iyi duâlar ve selâmlar olsun “salavâtullahi teâlâ aleyhi ve alâ âlihi ve
ashâbihi ecma’în”! Doğru yolda bulunanlara ve Muhammed Mustafâ'nın izinde
gidenlere de selâm olsun “sallallahu
aleyhi ve sellem”!
İlâve: Vücûd ve adem ve Allahu Teâlâ'nın sıfatları, akıl ile anlaşılamaz. Allahu
Teâlâ, akıl ile anlaşılamayan şeyleri görüp anlayabilen başka bir kuvvet, sevdiği
kullarına verir. Bu kuvvete (Basîret=Kalp gözü) ve bu kullara (Evliyâ) denir.
Evliyâ, kalp gözleri ile görüp anlar ve birbirlerine anlatırlar. Başkalarının,
bu şeyleri akıl ile araştırmalarına izin verilmedi. Kalp gözüne kavuşmak için,
Müslümân olmak ve tasavvuf yolunda çalışmak lâzımdır. Tasavvuf yolunda
çalışmayan Müslümânın kalbi hastadır. Müslümân olmayan bir kimsenin kalbi
ölüdür. Kalp gözü kördür. Otuzdördüncü mektûba bakınız!
Bu mektûp, molla Abdülgafûr-i Semerkandî, Hâci bey Firketi ve hâce Muhammed Eşref Kâbilî'ye yazılmıştır.
Bu yolun
büyüklerini sevmek, dünyâ ve Âhiret sa’âdetinin sermâyesi olduğu
bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Onun sevgili Peygamberine ve Âline ve Ashâbının
hepsine salât ve selâm olsun! Bizi sevenler, iyi biliniz ki, arka arkaya gelen
kıymetli mektûplarınız, sevginizin çokluğunu, bir ân önce kavuşmak istediğinizi
bildirdiği için, bizleri çok sevindirdi. Allahu Teâlâ, bu yolun büyüklerine olan
muhabbetinizi arttırsın. Bu sevgiyi, dünyâ ve Âhiret sa’âdetinin sermâyesi
biliniz! Bu sevginizin artması için, Allahu Teâlâ'ya duâ ediniz! Bu sevgi,
insanın islâmiyyete uymasını kolaylaştırır. Bâtının cem’ıyyeti ya’nî, kalbin her
ân Allahu Teâlâ ile olması, bu sevgi ile elde edilir. Eğer dünyânın bütün
sıkıntılarını ve zulmetlerini, lekelerini kalbe doldursalar, bu sevgi bulunursa,
hiç üzülmemelidir. Ümîtli olmalıdır. Eğer kalbe dağlar gibi çok hâller ve
nûrlar yağdırsalar, fakat bu sevgi kıl kadar azalsa, bunları harâplık, felâket
bilmelidir ve istidrâç olduğunu anlamalıdır. Buna sıkı yapışıp sonra, işinize
bakınız! Kıymetli ömrü lüzûmsuz şeylerle boş yere geçirmeyiniz! Fârisî beyt
tercemesi:
Sana söyleyeceğim hep budur:
Çocuksun, yol ise korkuludur!
Size ve doğru yolda gidenlere ve Muhammed aleyhisselâmın yolunda bulunanlara
selâm olsun!
Bu mektûp, kıymetli oğlu Muhammed Sâdık'a “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz” yazılmıştır.
Ba’zı sırları
bildirmektedir:
Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Onun sevgili Peygamberine salâtü selâm olsun! Çok
kıymetli oğlum! Hâlinizi açıkladığınız mektûbunuzdan, Velâyet-i hâssa-i Muhammediyye'ye
“sallallahu aleyhi ve sellem” bağlı olduğunuz
anlaşılmaktadır. Bunun için Allahu Teâlâ'ya çok şükrediniz! Çok zamândan beri,
bu ni’mete kavuşmak istiyordunuz. Şimdi, Cenâb-ı Hak'tan ümît ederek, gönlümü
size verdim. Sizi bu devlete çekmeğe uğraştım. Önce, sizi Velâyet-i Mûsevî'de
buldum. Oradan çekerek, Velâyet-i hâssa-i Muhammediyye içine almak nasîb oldu.
Bundan dolayı Allahu Teâlâ'ya sonsuz hamd ve şükürler olsun! Siz, bu velâyete
çekerek getirildiğiniz için, yirmi günden çok oluyor ki, koynumdasınız,
yetişiyorsunuz. Bağlantınız kuvvetli olmadığından, belki sizin hiç haberiniz
olmamıştır. Şimdi kuvvetlendiği için sizin de, anladığınızı sanırım. Allahu
Teâlâ'nın bu günâhı çok kuluna, her ân durmadan yağan ni’metlerinden hangi birini
yazayım? Fârisî iki beyt tercemesi:
Ben o toprağım ki, ilk bahâr bulutu,
Lutfeder, verir bereketli yağmuru.
Vücûdumun her kılı, dile gelse de,
Şükredemem ni’metlerinin hiçbirine.
Kıymetli oğlum Muhammed Sa’îdin mektûbunda bildirdiği hâlleri pek doğru, çok
kıymetlidir. Böyle kıymetli hâller, tanıdıklardan pek az kimseye nasîb olmaktadır. Allahu
Teâlâ'nın, onu da, Velâyet-i hâssa-i Muhammediyye ile
şereflendirmesini ümît ederim. Oğlum Muhammed Ma’sûm, Allahu Teâlâ'nın lütfû ve
ihsânı ile, yaradılışında bu devlete elverişlidir. Allahu Teâlâ, sevgili
Peygamberinin sadakası olarak, onda bulunan bu kuvveti meydâna çıkarsın! Âmîn.
Bu mektûp, molla Muhammed Tâlib-i Beyânegî'ye yazılmıştır.
Sünnet-i
seniyyeye yapışmayı istemekte, büyüklerin yolunu övmektedir:
Allahu Teâlâ, bizi ve sizi islâmiyyetin doğru yolunda bulundursun! Kıymetli
kardeşim! Nakşibendiyye yolunun büyükleri, sünnet-i seniyyeye uymuş, azîmet
yolunu tutmuşlardır. Sünnet-i seniyyeye uymakla ve azîmet yolunu seçmekle
birlikte, eğer ahvâl ve mevâcid ile şereflenirlerse, büyük ni’met bilirler.
Eğer, ahvâl ve mevâcide kavuşurlar, fakat sünnete yapışmakta ve azîmeti seçmekte
gevşeklik olursa, bu ahvâli hiç beğenmezler ve böyle mevâcidi, ya’nî kendinden
geçmeği istemezler. Bu gevşekliği, felâketin başlangıcı bilirler. Çünki,
Hindistân'daki din adamları olan Cûkiyye ve Berehmenler ile eski Yunan
feylesofları da böyle tecellî sanılan tecellîlere ve Âlem-i misâldeki keşflere ve
vahdet-i vücûd bilgilerine mâlik oldular. Fakat, rezîl ve rüsvâ olmaktan ve
felâkete sürüklenmekten kurtulamadılar. Sa’âdetden mahrûm kalmaktan başka,
ellerine bir şey geçmedi. Kardeşim! Allahu Teâlâ'nın lütfû ve ihsânı ile, bu
büyüklerin yoluna girdiğinize göre, onlar gibi olmanız lâzımdır. Onların
yolundan kıl kadar ayrılmamalısınız! Ancak, böylece, onların yüksekliklerinden,
bir şeylere kavuşabilirsiniz. Önce, Ehl-i sünnet vel-cemâ’at mezhebi âlimlerinin
kitâplarında bildirilenlere uygun olarak, i’tikâdı düzeltmek lâzımdır. Bundan
sonra, farzları, vâcibleri, sünnetleri, müstehabları, helâl ve harâmları,
mekrûhları ve şüpheli olanları, Ehl-i sünnet âlimlerinin fıkıh kitâplarından
öğrenmeli ve işler, bu bilgiye uygun olmalıdır. Bunlar yapıldıktan sonra, sıra
üçüncüsüne gelir ki, bu da, tasavvuf bilgileridir. Ehl-i sünnet i’tikâdı ve
fıkıh
bilgilerine uygun işler, tayyârenin iki kanadı gibidir. Bu iki kanat sağlam
olmadıkça, maddesiz, zamânsız âleme uçulamaz. Bu iki kanat elde edilmeden, ahvâl
ve mevâcid hâsıl olursa, felâket uçurumuna doğru yuvarlanıldığı anlaşılmalıdır.
Böyle hâllerden ve vecdlerden kurtulmak için Allahu Teâlâ'ya sığınmalıdır. Fârisî
mısra’ tercemesi:
İş budur. Bundan başkası hiçtir!
Arabî mısra’ tercemesi:
Habercinin işi, yalnız haber vermektir.
Kıymetli kardeşim meyân şeyh Dâvud oraya gelmiştir. Onun sohbetini büyük ni’met
biliniz. Nasîhatlarına kıymet veriniz. Gösterdiği yolda bulununuz! Kendisi, bu
yolun büyüklerinin talebesi yanında çok bulunmuştur. O büyüklerin yolunu ve
gidişlerini iyi öğrenmiştir. Orada bulunan kardeşlerimiz ve mîr Nu’mân
hazretlerinin yardımı ile bu yüksek yola girmiş olanlar, şeyh hazretlerinin
sohbetini ganîmet bilsinler. Onun halkasında, bir yere otursunlar. Birbirlerinde
yok olsunlar. Böylece cem’ıyyete kavuşurlar. Ya’nî gönülleri Allahu Teâlâ'ya
bağlanır. Bu yolda ilerler, yükselirler. (Mektûbât)ı okuyunuz! Çok faydalıdır.
Fârisî mısra’ tercemesi:
Aranılan hazînenin nişânını verdim sana!
Size ve doğru yolda gidenlere ve Muhammed Mustafâ'nın izinde olanlara selâm olsun
“sallallahu aleyhi ve
sellem”!
Bu mektûp, mîr Muhammed Nu’mâna yazılmıştır “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz”.
Din kardeşlerinin
çoğalmasında iyi ümîtler vardır. Mürîdlerin ma’rifetlere, hâllere kavuşması,
pîrlerin gevşekliğine ve (Ucb)a sebep olmaması bildirilmektedir:
Âlemlerin rabbi olan Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Peygamberlerin efendisine ve
Onun temiz olan Âline ve güzel Ashâbının hepsine salât ve selâm olsun! Hâce
Rahmînin adamı ile gönderdiğiniz kıymetli mektûp geldi. Bizi çok sevindirdi.
Talebenin hâlleri uzun yazılmış olmakla sevincimiz kat kat arttı. (Din
kardeşlerinizi çoğaltınız!) hadîs-i şerîfinde buyurulduğu üzere, din
kardeşlerinin çoğalması ümît vericidir. (Kasas) sûresinin otuzbeşinci âyetinin,
(Seni kardeşinle kuvvetlendiririz) meâl-i şerîfi de, bu ümîdi
kuvvetlendirmektedir. Fakat, önce kendi hâllerine ve işlerine bakmak lâzımdır.
Kendi hareketini, duruşunu düşünmelidir. Talebenin ilerlemesi, rehberlerin işini
gevşetmemelidir. Talebenin harâretli çalışması, rehberlerin çalışmalarını
soğutmamalıdır. Bundan dolayı, çok korkmak ve titremek lâzımdır. Talebenin
hâllerini ve makâmlarını, kendisi için aslan gibi ve kaplan gibi tehlikeli
bilmelidir. Onlarla öğünmek ve sevinmek nerede kalır. Ucb kapısının bu yoldan
açılmamasına çok dikkat etmelidir. (Hayâ, îmândan bir parçadır) hadîs-i şerîfi
göz önünde tutularak, mürîdlerin ilerlemesinden utanmalı ve yüz kızarmalıdır.
Tâliplerin çalışmalarının kızışmasından ibret almalı, çalışmayı artırmalıdır.
İşleri, ibâdetleri bozuk görmeli, niyetleri düzeltmeğe çalışmalıdır. Söz ile ve
hâl ile, dahâ var mı demelidir. Sizin güzel hâllerinizden bunların umulduğu
açıkça belirlidir. Fakat, nefs-i emmâre ve iblîs-i la’în gibi din düşmanları
düşünülerek ağır yazıldı. Tâliplere olan teveccühünüzün, yardımlarınızın bu
yoldan gevşememesi için cevâbımız aşırı oldu. İki ni’metin de bir arada
bulunması lâzımdır. Yalnız birini yapmak, aşağıda kalmak olur. Hâce Rahmî
kardeşimizin ve seyyid Ahmed'in hep yanınızda bulunması lâzımdır. Siz de onlara
çok yardım ediniz. Mîr Abdüllatîf de, tevbe edebildi ise, ona da yardımınızı
esirgemeyiniz. Doğru yolda ilerlesin. Birkaç tâlibin Kâdirî yolunu istediklerini
yazıyorsunuz. Ebû Bekr-i Sıddîk'ın yolundan başka hiçbir yolu, hiçbir kimseye
bildirmeyiniz! İki yol birbirleri ile karıştırılmasın! Fakat, yalnız külâh ve
şecere isterlerse ve istihâre uygun çıkarsa, kabûl edersiniz ve nasîhat
verirsiniz. Allahu Teâlâ size ve arkadaşlarınıza ve sevdiklerimize ve talebenize
ve doğru yolda gidenlere ve Muhammed Mustafâ'nın izinde bulunanlara selâmet
versin “sallallahu
aleyhi ve sellem”!
Bu mektûp, molla Ahmed-i Berkî'ye yazılmıştır.
Dostların
kusûrlarının affolunacağı ve istihâre yapmak bildirilmektedir:
Âlemlerin rabbi olan Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Peygamberlerin en üstününe ve
Onun Âline ve temiz Ashâbının hepsine ve bütün Peygamberlere salât ve selâm
olsun!
Merhamet ederek göndermiş olduğunuz kıymetli mektûbu okumakla sevindik. Hâl
hâsıl olursa bildirilir... buyuruyorsunuz. Yavrum, hâl hâsıl olmasını istemek,
hâlleri veren sevgili olduğu içindir. Onun sevgisi var ise, hâl olsa da, olmasa
da birdir. Burada iken, size çok tohum ekildiğini söylediğimizi yazıyorsunuz.
Yavrum! Evet, yazdığınız gibidir. Fakat, bunların meyvelerini toplamak için, çok
zamân ister. Faydası, belki de öldükten sonra görünür. Sevin, fakat acele etme!
Mevlânâ Muhammed Sâlihin sözlerini yazıyorsunuz. Şimdi yanımızda olmadığından,
onları niçin söylediğini kendisinden anlayamadık. Onun için, bir şey
yazamayacağım. Herhâlde hayırdır. Kalbinize bir şey gelmesin. Edebe uymayan şey
yapıldığını yazıyorsunuz. Kalbi temiz kimselerin hatâları affolunur. Gönlünüze
hiçbir şey gelmesin! Hâllerinizin nasıl olduğunu soruyorsunuz. Allahu Teâlâ'ya
hamd ve şükür olsun ki, kabûl olunmuşlardansınız. Kabûl edilmiş olanlar,
sebepsiz
kabûl olunurlar.
İki şeyhzâde gelerek, zikir öğretilmesini istiyorlar diyorsunuz. Yavrum!
Yapılacak her iş için istihâre yapmak sünnettir ve mübarektir. Fakat, istihâre
yaptıktan sonra, o işin yapılmasını veyâ yapılmamasını gösteren bir şeyin,
uykuda veyâ rü’yâda yâhut uyanık iken görünmesi lâzım değildir. İstihâreden
sonra, kalbine bakmak lâzımdır. O işi yapmak arzûsu, eskisinden dahâ çok olmuş
ise, o işi yapmağı gösterir. Eğer arzû, çoğalmamış ve eskisinden dahâ da
azalmamış ise, yine yasak olmaz. Böyle olunca, yapmak arzûsu artıncıya kadar,
istihâreleri tekrâr tekrâr yapmalıdır. İstihâreler yediye kadar tekrâr olunur.
İstihâreden sonra, o işi yapmak arzûsunun azaldığı anlaşılırsa o işin
yapılmamasını gösterir. Böyle olunca da, istihâreler tekrârlanabilir. Hattâ,
nasıl olursa olsun, istihâreleri her zamân tekrârlamak, dahâ uygun ve dahâ iyi
olur. O işi yapmak veyâ yapmamakta ihtiyâtlı davranılmış olur.
(Mebde’ ve Me’âd) risâlesindeki, (Rûhun ceset şeklini alarak) yazısının
açıklanmasını istiyorsunuz. Cânlı insanın yaptığı işleri, rûhun yapması, ceset
hâlini alarak olur. Büyüklerin “kaddesallahu teâlâ esrârehüm” rûhlarının, cânlı
insanlar gibi yaptıkları yardımlar, hep böyle olmaktadır. Düşmanları helâk
etmeleri ve sevdiklerine çeşitli yardımlarda bulunmaları ve sıkıntıda olanları
kurtarmaları hep böyledir.
Zâlimlerin fitnesinden, zararından kurtulmak için duâ istiyorsunuz. Allahu Teâlâ, sizi ve evinizdekileri, belki o mahalledekileri, o zâlimlerin şerrinden
korumuştur. Gönlünüz hoş olarak, Allahu Teâlâ'ya teveccüh ediniz! Bu korumak kısa
bir zamân için değildir sanırım. Allahu Teâlâ'nın rahmeti, mağfireti elbette çok
geniştir. Yalnız, orada bulunan kardeşlerimize nasîhat ediniz ki, iyi hâllerini
ve Müslümânlara yardımlarını bozmasınlar. Ra’d sûresi onikinci âyetinde meâlen,
(İnsanlar kendilerini değiştirmeyince, Allahu Teâlâ da, onlarda olanı elbette
değiştirmez) buyuruldu. Vesselâm.
Bu mektûp, şeyh Yûsuf-i Berkî'ye yazılmıştır.
Bu yolun sonsuz
olduğunu ve kelime-i tevhîdin fâydalarından birkaçını bildirmektedir:
Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Onun seçtiği iyi kullara selâm olsun! İyi hâllerinizi
bildiren mektûbunuzu okumakla sevindik. Fârisî mısra’ tercemesi:
Aşkta böyle şaşılacak şeyler olur!
Hâllerden ileri geçerek, hâlleri verene ulaşmak lâzımdır. Orada cehâlet,
anlayamamak, bilmemek vardır. Ondan sonra, eğer ma’rifet ihsân ederlerse, çok
büyük ni’met olur. Görülebilen, anlaşılabilen her şey bırakılır, yok edilebilir.
Bu çoklukta, birliği görmek olsa da, kıymet vermemeli, yok etmelidir. Çünki, o
vahdet hiçbir çoklukta, hiç bulunamaz. O görünen, vahdetin kendi değil, benzeri,
görüntüsüdür. Böyle olduğu zamân (Lâ ilâhe illallah) güzel kelimesini söylemeniz
uygun olur. Bu güzel kelimeyi o kadar çok söyleyiniz ki, hiçbir şeyi görmez ve
bilmez olunuz. Hayret, bilgisizlik mertebesine yükseliniz. Fenâ denilen hâle
geliniz. Hayret, bilgisizlik mertebesine erişmedikçe, Fenâ hâsıl olmaz. Sizin
Fenâ mertebesi dediğiniz şey, Fenâ değildir. Ona (Adem) denir. Bilgisizlik
mertebesine erişip, Fenâ hâsıl olunca, bu yola ilk adım atılmış olur. Vâsıl
olmak nerede? Kavuşmak kime? Arabî beyt tercemesi:
Sevgiliye kavuşmak ele geçer mi acabâ?
Yüksek dağlar ve korkunç tehlikeler var arada.
Hâlleriniz doğrudur. Fakat, bunları bırakıp ilerlemek lâzımdır. Allah yolunda
olanlara selâmlar olsun!
İkinci nasîhatim, islâmiyetten hiç ayrılmayınız! Hâllerinizi islâmiyyet ile
ölçünüz. Allah korusun, eğer islâmiyyete uymayan söz ve iş olursa, bunu
felâketin başlangıcı biliniz! Vesselâm.
Bu mektûp, mevlânâ Muhammed Sâlih'e yazılmıştır.
Dostlardan
çoğunun ilerledikleri bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Onun sevgili Peygamberine salât ve selâm olsun!
Kıymetli kardeşim! Hamd olsun, hepimiz iyiyiz. Mevlânâ Muhammed Sıddîk “kuddise
sirruh” bugünlerde, Velâyet-i hâssa-i Muhammediyye ile şereflendi. İsmin
parçalarını geçerek bütününe kavuştu. Bununla berâber, gözü dahâ yukarılardadır.
Oradan çok şeyler edindi. Geri dönmesi umulur. Allahu Teâlâ, dilediğini
rahmetine kavuşturmaktadır. Kendi hâllerinizi ve tarîkata girmiş olan ve
girmekte olan kardeşlerin hâllerini yazınız! Birkaç günü orada doğru yolda
geçiriniz! Vesselâm.
Ey, insan adını taşıyan varlık,
Kendine gel, uyan gafletten artık!
Sa’âdet yolun, göremezsen nâdân,
Niye vermiş sana, bu aklı Yezdân?
Bu mektûp, molla Bedî’uddîn'e yazılmıştır.
Zikr-i zât ve
zikir-i nefy-i isbât bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ'ya hamd ve Resûlüne salât ve selâm olsun. Size ve bütün din
kardeşlerime hayırlı duâlar olsun!
Kıymetli kardeşim! Dervîş Muhammed, şerefli mektûbunuzu getirdi. Bizleri
sevindirdi. Kendinizi kusûrlu gördüğünüzü ve niyetlerinizi ve ibâdetlerinizi
beğenmediğinizi yazıyorsunuz. Allahu Teâlâ, bu görüşünüzü arttırsın ve
beğenmemenizi çoğaltsın! Bu yolda, bu iki ni’met işlerin temelidir.
Suâl: İsm-i zât ile ne zamâna kadar çalışılacağını soruyorsunuz. Bu isme devâm
etmekle, ne miktâr perdelerin ortadan kalkacağını ve nefy-i isbât ne vakte kadar
yapılır ve bu mübârek kelime ile nelere kavuşulur ve ne kadar perde kalkar
diyorsunuz?
Cevâp: (Zikir) demek, gafleti gidermek demektir. Başlangıçta da, yolun sonunda
da, insanın zâhiri, ya’nî bedeni, gafletten kurtulamaz. Bunun için, zâhir her
zamân zikre muhtâçtır. Ba’zı zamân, isim-i zât olan (ALLAH) kelimesi ile zikir,
dahâ faydalı olur. Ba’zan da, nefy-i isbât zikri, ya’nî kelime-i tevhîd söylemek
dahâ uygun olur. Bâtına, ya’nî kalbe gelince, burada da, gaflet büsbütün
gidinceye kadar zikir etmek elbette lâzımdır. Şu kadar var ki, başlangıçta,
herkesin bu iki zikre devâm etmesi lâzımdır. Yolun ortasında ve sonunda, bu iki
zikir şart değildir. Kur’ân-ı kerîm okumakla ve namâz kılmakla da gaflet
giderilebilirse, bunlarla da olur. Yolda olanlara, Kur’ân-ı kerîm okumak, sonda
olanlara ise, nâfile namâzları kılmak dahâ uygundur.
Şunu da biliniz ki, ancak Zât-i Teâlâ'ya kavuşmak isteyenler için, Zât-i
Teâlâ'nın isimlerle ve sıfatları düşünmekle birlikte hâzır olması da, gaflet sayılır. Bu
gafleti yok etmeleri lâzımdır. Ötelerin ötesine ilerlemelidirler. Fârisî beyt
tercemesi:
Dost ayrılığı, az olsa da, az değildir.
Gözde, kıl parçası da olsa, çok görünür.
Rü’yâları yazmışsınız. Bundan önce de bildirmiştim ki, bunlar müjdecidirler.
Müjde edilen şeylerin meydâna çıkmaları zamânı, dahâ gelmemiştir. Bekleyiniz ve
çalışınız! Arabî beyt tercemesi:
Sevgiliye kavuşmak ele geçer mi acabâ?
Yüksek dağlar ve korkunç tehlikeler var arada!
Vesselâm.
Bu mektûp, molla Eyyûb'a yazılmıştır.
Tarîkat-i
aliyye-i Nakşibendiyyeyi tergîb etmektedir:
Allahu Teâlâ'ya hamd ve Peygamberine salâtuı selâm ederim. Sizlere ve bütün
mü’minlere iyi duâlar ederim.
Kıymetli kardeşim! Çeşitli mektûplarınız ile, birkaç def’a nasîhat istediniz.
Fakat, bu aşağılığımı düşünerek, kendi çöküntülerime bakarak, cevâp yazmağa
kalkışamadım. Fakat, tekrâr istediğiniz için, bir kaç şey yazmağa kendimi
zorluyorum.
İnsanlara önce lâzım olan, herkesin birinci vazîfesi, emirlere uymak ve
yasaklardan kaçınmaktır. Haşr sûresinin yedinci âyetinde meâlen, (Resûlümün
getirdiklerini alınız ve yasak ettiklerinden kaçınız!) buyuruldu. Bu âyet-i
kerîme, islâmiyyete uymanın lâzım olduğunu göstermektedir.
Zümer Sûresinin üçüncü âyetinde meâlen, (Biliniz ki, Allahu Teâlâ, hâlis olan
din ister) buyuruldu. Böylece, herkese, ihlâs kazanması emrolundu. Fenâ hâsıl
olmadıkça, ihlâs elde edilemez. Zât-i ilâhî sevilmedikçe ihlâsın varlığı
düşünülemez. Fenâyı hâsıl eden ve insanı, Zât-i ilâhînin sevgisine kavuşturan
şey de, tasavvuf yolunda ilerlemektir. Görülüyor ki, bu yolda ilerlemek, herkese
lâzım olmaktadır. Çünki, ihlâsa kavuşmak, herkese lâzımdır. Yüksek mertebeleri
ve bu mertebelere ulaştırmaları bakımından, tasavvuf yolları çeşitlidir. Bunlar
arasında, sünnet-i seniyyeye uymağı ve islâmiyyete yapışmağı emredenleri seçmek
dahâ iyi ve uygundur. Bu yol da, Ebû Bekr-i Sıddîk'ın yoludur “kaddesallahu teâlâ esrârehümül aliyye”. Çünki bu yolun büyükleri, bu yolda, sünnet-i seniyyeye
yapışmışlar, bid’atden sakınmışlardır. Elden geldiği kadar ruhsatla iş görmeğe
izin vermezler. Ruhsat verilen işler, kalbe faydalı görünseler de, bunlara izin
vermezler. Azîmet olan işler, kalbe zararlı görünseler de, azîmetle iş görmeği
elden bırakmazlar. Ahvâl ve mevâcîdi, islâmiyyet terâzîsi ile ölçerler. Zevkleri
ve ma’rifetleri, din bilgilerinin hizmetçileri bilirler. Çok kıymetli cevâhir
gibi olan fıkıh bilgilerini, ceviz ve cam parçaları gibi değersiz olan vecd ve
hâl ile, çocuklar gibi değişmezler. Tasavvufçuların, ma’nâsız sözlerine kıymet
vermez, aldanmazlar. (Nass)ı bırakıp (Fuss)a bağlanmazlar. [Ya’nî fıkıh
bilgilerini bırakıp, (Füsûs) kitâbına bağlı kalmazlar.] Medînede olan fütûhâtı
bırakıp, (Fütûhât-i Mekkiyye)ye sarılmazlar. [Ya’nî çoğu Medîne-i münevverede
gelmiş olan fıkıh bilgilerini bırakıp da, Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin
(Fütûhât-i Mekkiyye) adındaki kitâbında yazılı, fıkıh bilgilerine uymayan,
ma’rifetlere sarılmazlar.] Bunun için, bu büyüklere hâsıl olan hâller gelip
geçici değildir. Gafletsiz geçen vakitleri çok uzun sürer. Mâ-sivâ sevgisi,
kalplerinden öyle silinmiştir ki,
mâ-sivâyı düşünmek için bin sene uğraşsalar, kalplerine getiremezler.
Başkalarına şimşek gibi çakıp geçen (Tecellî-i zâtî) bu büyüklerden hiç
ayrılmaz. Çabuk biten huzûra hiç kıymet vermezler. Nûr sûresinin otuzyedinci
âyetinde meâlen, (Ticâret, satış yapmak, o büyük insanları, Allah'ı hâtırlamaktan
alıkoymaz) buyuruldu. Bu âyet-i kerîmede buyurulan kimseler bunlardır. Böyle
olmakla berâber, bu büyüklerin yolu, yolların en kısasıdır. Elbette
kavuşturucudur. Başka yolların sonunda ele geçenler, bu büyüklere başlangıçta
verilir. Bunların kalpleri, hazret-i Ebû Bekr'in “radiyallahu anh” mübârek
kalbine bağlıdır. Kalplerini bağlayan bu zincir, bütün başka meşâyihın
bağlarından üstündür. Fakat herkesin aklı, bu büyüklerin aldığı zevki anlayamaz.
Bu yolda bulunan kısa görüşlü kimseler bile, bunların yüksekliklerine
inanamazlar. Fârisî beyt tercemesi:
Kötülerse, anlamayan bu büyükleri eğer,
Hâşâ! Bu iftirâdır; cevâp vermesem değer.
Hâce Ubeydullah-i Ahrâr “kuddise sirruh” hazretleri buyurdu ki, (Bu yüksek
zincirin halkaları olan büyükler, her gösteriş yapanlara, oynayanlara
benzetilemezler. Onların kazançları çok yüksektir). Fârisî beyt tercemesi:
Yazık olur açıklamak onu,
Gizli kalsın gönül aşkı gibi.
Fakat gösterdim ki, yol bulalar,
Bulmayıp üzülmeden yiğitler.
Bu büyüklere “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” verilen ni’metlerle ve
üstünlükleri ile defterler doldurulsa, sonsuz denizler yanında bir damla gibi
olur. Fârisî mısra’ tercemesi:
Aranılan hazîneden nişân verdim sana.
Doğru yolda gidenlere ve Muhammed Mustafâ'nın izinde olanlara selâm olsun “sallallahu
aleyhi ve sellem”!
Bu mektûp, molla Muhammed Sâlih-i Külâbî'ye yazılmıştır.
Hâlinin harâb
olduğunu bildiren mektûbuna cevâptır:
Kıymetli kardeşim hâce Muhammed Sâlihin mübârek mektûbu geldi. Hâllerinin harâb
olduğu yazılı idi. Ondan dahâ çok harâb olmasını umarız. Bu harâplıkların
sonunun nereye varacağını, kıymetli oğlum Muhammed Sâdık'a “rahmetullahi teâlâ
aleyhim ecma’în” bugünlerde yazmıştım. Oradan arayınız. Orada kalmanızın,
arkadaşlar için faydalı olduğunu anladınızsa, eğer uygun görürseniz birkaç gün
dahâ kalınız! Bu fakîr de bugünlerde mübârek Dehli şehrine yolculuk yapmak
üzereyim. İstihâreler ve teveccühler, bu yolculuğu gösterdi. Bu makâmı olgun
oğluma ihsân eylediler. Kendi velâyeti içine aldılar. Fakîr burada misâfirler
gibi, onun velâyetinde oturmaktayım. Bu yüksek yola girmiş olan kardeşlere ve
önce mîr Seyyid Mürtezâ'ya ve mevlânâ Şükrullah ile mîr Seyyid Nizâm'a duâlar
ederim. Oğlum Hâce Muhammed Sâdık ve diğer kardeşlerimiz size ve
arkadaşlarınızın hepsine duâ ederler.
Bu mektûp, Seyyid Enbiyâ'ya yazılmıştır.
Zikri, Fenâ ve
Bekâyı ve Ebû Alî Sînâ'yı bildirmektedir:
Allahu Teâlâ'ya hamd ve yüce Peygamberine “sallallahu
aleyhi ve sellem”
salât ve selâm olsun! Size ve bütün Müslümânlara duâ ederim. Gönderdiğiniz
kıymetli mektûp geldi. Bizleri sevindirdi. Nefy-i isbât zikrinin yirmibire
ulaştığını, fakat devâm hâsıl olmadığını, ara sıra şu’ûrsuzluk olduğunu
yazıyorsunuz.
Sevgili yavrum! Zikretmenin şartlarından bir şart eksik olmalıdır ki, o sayıya
çıktığınız hâlde bir te’sîri görülememiştir. Görüştüğümüz zamân hâtırlatınız da
uzun anlatırım, İnşâallahu Teâlâ.
Suâl: Ebû Bekr-i Sıddîk “radiyallahu anh” işini sona getirdikten sonra, (Zikir
söylemek laklakadır. Ya’nî faydasızdır. Kalp ile zikir etmek vesvesedir. Ya’nî
faydasız düşüncedir. Rûhun zikir yapması, şirk olur. Sır denilen latîfenin zikri
de küfürdür) buyurdu. Bu söz ne demektir?
Cevâp: Zikirde, bir zikir eden, bir de zikir olunan vardır. Hangi zikir olursa
olsun, zikir edenin ve zikrin zikir olunanda yok olmaları için yapılır. Ya’nî
zikir
eden ve zikir yok olacaklar, yalnız, zikir olunan kalacaktır. Bunun için, zikre
laklaka, vesvese, şirk ve küfür buyurmuştur. Fârisî iki beyt tercemesi:
Dosttan seni geri bırakmasın,
O şey, küfür veyâ îmân olsa da,
Seni bu yolda oyalamasın,
Hiçbir şey, mâh-i cihân olsa da!
Zikre böyle çirkin isimler verilmesi, Fenâ ve Bekâ hâsıl olmadan öncedir. Çünki,
Fenâ ve Bekâ hâsıl olduktan sonra, zâkirin varlığı ve zikir etmesi, hiç çirkin
değildir. Bu sözümüzde, anlaşılamayan yer kaldı ise, buluştuğumuz zamân, yine
sorunuz. Çünki, mektûpla bundan fazlası açıklanamaz. Şunu da bildirelim ki, bu
sözü, Ebû Bekr-i Sıddîk “radiyallahu anh” hazretlerinin söylediğini ve hele
işini sona erdirdikten sonra söylediğini sanmak doğru bir şey değildir.
Suâl: Şeyh Ebû Saîd-i Ebül-hayr, Allahu Teâlâ'ya kavuşturan bir vâsıta
bildirmesini Ebû Alî Sînâ'dan istedi. İbni Sînâ da, (Görünüşte Müslümân olmağı
bırak. Tâm kâfir ol) dedi. Şeyh hazretleri, Aynülkudât-ı Hemedânî'ye yazarak,
(Bir sene ibâdet etseydim, ibni Sînâ'nın sözünden ettiğim istifâdeyi elde
edemezdim) dedi. Aynül-kudât da buna, (Eğer anlamasaydın, o zavallı gibi
kötülenir ve ayıplanırdın) diye cevâp yazdı. Bunun açıklamasını istiyorsunuz?
Cevâp: Tam veyâ hakîkî küfür, ikiliği kaldırmak demektir. Çokluğun, ya’nî
mahlûkların görünmemeleridir. Bu da, Fenâ makâmıdır. Bu makâmın üstünde, hakîkî islâm makâmı vardır ki, Bekâ makâmıdır. Küfür-i hakîkî, islâm-ı hakîkîden çok
aşağı derecedir. İbn-i Sînâ, kısa görüşlü olduğu için, islâm-ı hakîkîye yol
göstermedi. Sözün doğrusu şudur ki, onun küfür-i hakîkîden de haberi yoktur. Bu
sözü, ağızlardan alarak, başkalarına uyarak söylemiş ve yazmıştır. Onun,
görünüşte Müslümân olmaktan başka bir şeyi yoktur. Sonunda, felsefe pisliklerinde
kalmıştır. İmâm-ı Muhammed Gazâlî “rahmetullahi aleyh”, onun kâfir olduğunu
bildiriyor. Doğrusu da, onun felsefeye dayanan bilgileri, islâmiyyetin temel
bilgilerine uygun değildir. Şunu da bildirelim ki, şeyh Ebû Saîd “rahmetullahi
aleyh”, Aynül-kudâtdan “kuddise sirruh” çok zamân önce idi. Ona mektûp yazması
nasıl olabilir? Anlaşılamayan yer kaldı ise görüştüğümüz zamân sorunuz!
Vesselâm.
Bu mektûp, mîr Muhammed Nu’mân'a “kuddise sirruh” yazılmıştır.
Aradığı makâma
kavuştuğu ve kemâl ve tekmîl mertebeleri ve zamân zamân olan gevşekliğin sebebi
bildirilmektedir:
Bismillâhirrahmânirrahîm. Âlemlerin rabbi olan Allahu Teâlâ'ya hamd olsun.
Peygamberlerin efendisine ve Onun temiz Âlinin ve Ashâbının hepsine salât ve
selâm olsun! Arka arkaya gelen kıymetli mektûplarınız bizleri çok sevindirdi.
Oraya giden bulunmadığı için, her birine ayrı ayrı cevâp gönderilemedi. Affınızı
dilerim. Mîr Dâvud ile gönderdiğiniz mektûp geldikten sonra, bir sabâh namâzından sonra kardeşlerimizin arasında oturmuştum. İsteyerek veyâ istemeyerek
sizi düşündüm. Eskiden kalanlardan görülebilenlerin de yok olması için ve his
olunan karanlıkların ve bulanıklıkların giderilmesi için çalıştım. Hilâl
şeklindeki kemâliniz, tâm bedir hâline geldi. Hidâyet güneşinde bulunanların
hepsi bu tâm ay üzerinde göründü. Öyle oldu ki, aranılan ve umulan kemâllerden,
verilmedik hiçbiri kalmadı. Kabın alabildiği kadar dolduruldu. Bundan sonra,
yavaş yavaş dahâ da alır. Bu hâlin Âlem-i misâldeki görüntüsü, uzun zamân
karşımda kaldı. Böylece, doğruluğu iyice anlaşıldı. Bundan dolayı Allahu
Teâlâ'ya
hamd olsun! Bu ni’mete kavuşacağınızı, dahâ önce gördüğünüz bir rü’yâ haber
vermişti. Bu kavuşmağı çok istiyordunuz. Allahu Teâlâ'ya hamd olsun ve şükür olsun
ki, size karşı olan borcumu tamâm ödemiş oldum. Sözümü yerine getirmiş oldum. Bu
kemâle uygun olarak, tâliplere çok faydalı olacağınızı ve oralarda, çöllerde
bulunanların bile, mubârek varlığınızla nûrlanacaklarını ümît ederim.
Ara sıra çalışmanızda gevşeklik olduğunu yazıyorsunuz. Aşırı kabz hâlinin buna
sebep olduğu görünüyor. Sizin kabz hâliniz, çok ve uzun sürdüğü için bundan
hâsıl olan durgunluk da uzun sürmektedir. Bununla berâber, ibâdetleri yapmak ve
vazîfeleri yerine getirmek için kendinizi zorlayınız!
Bu sene, yüksek bilgiler ve kıymetli ma’rifetler ihsân edildi. Bunları bildiren
iki müsveddeyi kardeşimiz mevlânâ Muhammed Emîn götürdü. Orada, Hâcemiz
hazretlerinin “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz” (Rubâ’ıyyât)larından birkaçının
açıklaması vardır. O rubâ’îleri Fîrûzâbâddaki kardeşlerimiz okurken yazmıştım.
Rubâ’îleri açıklarken vahdet-i vücûd bilgileri de yazıldı. Âlimlerin sözleri ile
Sôfiyyenin vahdet-i vücûd sözleri birbirlerine uygun getirildi. İki tarafın
ayrılığı yalnız sözde bırakıldı. Müsveddelerden ikincisi, kıymetli oğlum
Muhammed Sâdık'a yazılan bir mektûptur. Çok uzun ve geniş yazılmıştır. Bu
bilgilerin derecelerinin yüksekliği okunduğu zamân anlaşılır. Bir yerinde
şüpheye düşerseniz sorunuz!
Bu mektûp, mirzâ Hüsâmeddîn Ahmed hazretlerine yazılmıştır.
Allahu Teâlâ'nın
varlığını gösteren, yine kendisi olduğu bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ'yı delîlsiz, vesîlesiz olarak tanıdım. Dahâ doğrusu, delîlleri,
Allahu Teâlâ vâsıtası ile tanıdım. Çünki, her şeyin delîli, her şeyin varlığını
gösteren Onun varlığıdır. Onu gösteren bir şey yoktur. Çünki delîl olanın,
gösterenin, gösterilenden dahâ çok meydânda olması lâzımdır. Ondan dahâ açıkta
ne vardır? Çünki her şey, Onunla meydândadır. Her şeyin varlığı Ondandır. O,
kendini de, her şeyi de göstermektedir. Bunun içindir ki, Rabbimi, Rabbim
vâsıtası ile tanıdım ve her şeyi Onunla tanıdım deriz. Böyle olduğu münâzara
ilmindeki (Limmî) usûlü ile anlaşılmaktadır. Âlimlerin çoğuna göre (İnnî) delîli
ile anlaşılır. [(Limmî), Limmeli ya’nî (Niçinli) demektir. Niçin sorularını
cevâplandırmak lâzım olur. İnnî, inneli ya’nî (Elbetteli) demektir.] Belli
olduğu için, niçin demeğe lüzûm yoktur. Delîlin Limmî veyâ innî olması görüş
ayrılığındandır. Doğrusu ise, burada delîl aramanın yeri yoktur. Çünki, Allahu
Teâlâ'nın varlığı meydândadır. Meydânda olmasında hiç şüphe yoktur. Her şeyden
dahâ açıktır. Ancak, kalbi hasta, gözünde perde olan anormal kimse göremez.
Her şey, açıktaki beş duygumuz ile anlaşılır. Hepsinin varlığı, Allahu Teâlâ'dandır.
Böyle olduğunu anlamayanların çoğu, hasta kimselerdir. Onların hasta olması,
böyle olmasına zarar vermez. Size ve doğru yolda olanların ve Muhammed
aleyhisselâmın izinde gidenlerin hepsine selâm olsun “sallallahu
aleyhi ve sellem”!
Bu mektûp, mirzâ Hüsâmeddîn-i Ahmed hazretlerine “kaddesallahu teâlâ sirrehul’azîz” yazılmıştır.
Peygambere tâm
tâbi’ olanların, onların bütün olgunluklarına kavuşacakları ve hiçbir Velînin
hiçbir Nebî derecesine çıkamayacağı bildirilmektedir:
Bizi bu hâle kavuşturan Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Allahu Teâlâ bize doğru yolu
göstermeseydi, biz bulamazdık. Allahu Teâlâ'nın Peygamberleri doğru yolu
göstermek için gelmiştir “salavâtullahi teâlâ ve teslîmâtü sübhânehü aleyhi ve
alâ etba’ıhim ve ensârihim ve a’vânihim ve hazeneti esrârihim”.
Peygamberlere “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” uyanların en üstünleri, onlara,
çok uydukları ve aşırı sevdikleri için, dahâ doğrusu, yalnız Allahu Teâlâ'nın
lütfû ve ihsânı olarak, izinde bulundukları Peygamberlerin, bütün kemâlâtını,
üstünlüklerini, kendilerine çekerler. Büsbütün onlar gibi olurlar. O kadar
benzerler ki, yalnız uyan ve uyulan, önce olan sonra olan ayrılığından başka,
aralarında hiç ayrılık kalmaz. Böyle olmakla berâber, uyanlardan hiçbiri,
Peygamberlerin en üstününe uyanlardan olsa da, hiçbir Peygamberin,
Peygamberlerin en aşağıda olanının bile, derecesine yükselemez. Bunun içindir
ki, Peygamberlerden sonra, bütün insanların en üstünü olan, Ebû Bekr-i Sıddîk
“radiyallahu anh” hazretleri, Peygamberlerin derecesi en aşağıda olanından da
çok aşağıdadır. İşte bunun için, Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” mebde-i
ta’ayyünleri ve rableri olan [ya’nî onları terbiye eden, yetiştiren] isimler,
asıldan, kaynaktandır. Ümmetlerin en üstünleri olsun, en aşağıları olsun,
hepsinin mebde-i ta’ayyünleri ve rableri olan isimler, o asılların çeşitli
zılları, görüntüleridir. Asıl ile gölgesi nasıl müsâvî olabilir? Sâffâti
sûresinin yüzyetmişbirinci âyetinde meâlen, (Elbette kelimemiz, çok önce
yapıldı. Ya’nî Levh-i mahfûzda, Peygamberlerimiz için yazdık. Onlara elbette
yardım olunacaktır. Onların yolunda gidenler, gâlib olacaklardır) buyuruldu.
Allahu Teâlâ'nın zâtının tecellîsi, yalnız Peygamberlerin sonuncusuna olur “sallallahu
aleyhi ve sellem”. Bu
yüce Peygamberin yolunda gidenlerin yüksekleri de, bu tecellîden pay alır.
Fakat, bu söz, başka Peygamberlere zâtın tecellîsi olmaz, bu ümmetin
yükseklerine olur demek değildir. Böyle düşünmekten Allahu Teâlâ korusun! Bu
söz, Evliyânın Peygamberlerden dahâ üstün olduğunu anlatmıyor. Çünki, bu
tecellî, o yüce Peygambere olur demek, bütün Peygamberlere de onun vâsıtası ile,
Ona uydukları için olur demektir “sallallahu
aleyhi ve sellem”. Bu tecellî, bütün
Peygamberlere “aleyhimüssalavâtü vettehıyyât” o yüce Peygamberin “sallallahu
aleyhi ve sellem” aracılığı ile olur. Bu ümmetin Evliyâsının büyüklerine
ise, Ona “sallallahu
aleyhi ve sellem” uydukları için bu tecellînin
zılları nasîb
olur. Peygamberler, bu büyük ni’metin sofrasında Onunla birlikte oturmaktadırlar
“sallallahu aleyhi ve
sellem”. Evliyâ ise, o sofranın artıklarını
yiyen hizmetçilerdir. Sofrasında oturanla, artık yiyen hizmetçi arasında çok
fark vardır. Bu makâm tasavvuf yolcularının ayaklarının kaydığı yerlerden
biridir. Bunu açıklamak ve şüpheleri gidermek için, bu fakîr kitâplarında, mektûplarında çeşitli bakımları bildirmiştir.
Sözün doğrusu, bu mektûpta, Allahu Teâlâ'nın lütfû ve ihsânı ile yazılmış
olandır. Ma’lûm-i şerîfiniz olsun ki, bu tecellî her ne kadar o yüce Peygamberin
“sallallahu aleyhi ve
sellem” aracılığı ile bütün Peygamberlere
“aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” hâsıl olmuş ise de, bu üstün velâyet onların
ümmetlerinin Evliyâsına nasîb olmamıştır. Bu tecellîye kavuşmamışlardır.
Bunların asıllarına nasîb olan tecellî, aracı ile ve görüntü olarak olunca,
zıllara, artıklara ne kalabilir. Bunları açık keşfle anlıyoruz. Akıl yolu ile
değil.
Yukarıda bildirdik ki, Peygamberlere uyanların büyükleri, onların
üstünlüklerinin hepsini kendilerine çekerler. Bu üstünlükler, uydukları
Peygamberin üstünlükleridir. Her Peygamberin üstünlüğü demek değildir. Kendi
Peygamberlerinin velâyetinden pay alırlar. Zât-i ilâhînin tecellîsi, ümmetler
arasında, yalnız bu ümmete olmaktadır. Bunun için, ümmetlerin en hayırlısı
olmuşlardır. Bu ümmetin âlimleri, Benî İsrâîlin Peygamberleri gibi olmuştur. Bu,
Allahu Teâlâ'nın öyle ihsânıdır ki, dilediğine verir. Onun ihsânları pek çoktur.
Bu velâyetin üstünlüklerinden biraz yazmak istedim. Vakit dar olduğundan ve
kâğıt
yetişmediğinden yazılamadı. Allahu Teâlâ'nın lütfû ve ihsânı olarak, ilimler,
ma’rifetler yağmur gibi yağmaktadır. Şaşılacak gizli bilgilerin incelikleri
açıklanmaktadır. Bu gizli ve ince bilgileri yalnız, kıymetli oğullarıma,
anlayabildikleri kadar açıklamaktayım. Sevdiklerimiz birkaç gün huzûrdadır.
Birkaç gün de, gaybet hâlindedirler. Bunun için, Velî hiçbir Sahâbînin
mertebesine ulaşamaz demişlerdir. Size kavuşmak arzûmuz çoktur. Bu aşağı kimseye
yazdığınız mübârek mektûbunuz gelerek şereflendik. Amellerini, ibâdetlerini
kusûrlu görmek, Allahu Teâlâ'nın ni’metlerinin en büyüklerindendir. Fakat,
hâllerin orta derecede olması, her işte güzeldir. Sınırı aşmak, pek az yapmak
gibi, adâletten uzaktır. Size ve doğru yolda olanlara ve Muhammed Mustafâ'nın
izinde bulunanlara selâm olsun “sallallahu
aleyhi ve sellem”!
Bu mektûp, mirzâ Dârâb'a yazılmıştır.
Gelmiş ve gelecek
bütün varlıkların en üstününe uymanın fazîletlerini bildirmektedir:
Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! O'nun seçtiği, sevdiği kullarına selâm olsun! Âhirette
azâplardan kurtulmak ve sonsuz saâdete kavuşmak, ancak geçmiş ve gelecek bütün
varlıkların en üstününe uymakla olur “sallallahu
aleyhi ve sellem”. Bunun için, Ona uymakla, (Mahbûbiyyet makâmı)na
erişirler. Onun yolunda bulunmakla, Allahu Teâlâ'nın zâtının tecellîsine
kavuşurlar. Onun izinde ilerlemekle, bütün mertebelerin en üstünü olan ve
Mahbûbiyyet makâmından sonra hâsıl olan, (Abdiyyet) mertebesine ulaşırlar. Onun
izinde ilerleyenlerin büyükleri, İsrâîl oğullarının Peygamberlerine benzetildi.
Peygamberlerin en üstünleri olan ulûl’azim Peygamberler “salavâtullahi aleyhim
ecma’în” Onun yolunda olmağı istemişlerdir. Mûsâ “aleyhisselâm” Onun zamânında
bulunsaydı, Onun yoluna girmekten başka bir şey yapmazdı. Îsâ aleyhisselâmın gökten ineceği ve Allahu Teâlâ'nın sevgilisine ümmet olacağı herkesin bildiği bir
şeydir. Onun ümmeti, Onun yolunda bulundukları için, ümmetlerin en iyileri
oldular ve Cennettekilerin çoğu bunlar oldu. Ona uydukları için, Âhirette, bütün
ümmetlerden önce Cennete girecekler, Cennet ni’metlerine kavuşacaklardır. Böyle
dahâ nice üstünlükleri vardır. Bunun için, O yüce Peygamberin sünnetine uyunuz
ve ahkâm-ı islâmiyyeye yapışınız! Ona ve Onun Peygamber kardeşlerinin hepsine en
üstün duâlar ve en yüksek selâmlar olsun!
Ayrıca şeyh İsmâ’îl, size havâle olunur. Kendisi, ma’rifetler sâhibi hâcı
Abdulhakk'ın ahbâplarındandır. Vesselâm.
Bu mektûp, molla Ahmed-i Berkî'ye “rahmetullahi aleyh” yazılmıştır.
Tasavvuf
yolundaki hâlleri ve haccın şartlarından birinin, yolun tehlikesiz olması olduğu
bildirilmektedir:
Bismillâhirrahmânirrahîm. Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Onun yüce Peygamberine ve
Âline ve Ashâbına salât ve selâm olsun! Din ve dünyânızın iyi olması için duâ
ederim. Biz fakîrler çok iyiyiz. Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Sizin de âfiyette
olmanızı Allahu Teâlâ'dan dilerim. Kıymetli mektûbunuz geldi. (Önce olan zevkleri
ve ferâhlıkları şimdi kendimde bulamıyorum. Bunun için, eski derecelerimden
düştüğümü anlıyorum) diyorsunuz.
Kardeşim! Önceki hâller, vecd ve semâ’ sâhiplerinin hâlleri gibi idi. Bu hâller,
cesette hâsıl oluyordu. Şimdi hâsıl olan hâller ile cesedin ilgisi pek azdır.
Dahâ çok kalbe ve rûha bağlıdırlar. Bunu anlatabilmek için, uzun açıklamak
ister. Kısacası, şimdiki hâller, önceki hâllerden kat kat üstündür. Bunlardan
zevk duyamamak, tat alamamak, zevk ve tat almaktan dahâ üstündür. Çünki,
büyüklere “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” olan bağlılık, insanı ne kadar
cehâlete çeker, ne kadar hayrete düşürürse, o makâmdaki câhilliğe (Ma’rifet)
denilir. Anlayamamaya da idrâk etmek, anlamak denir.
Nisbetin [bağlılığın], önce olan tadı, te’sîri şimdi kalmadı diyorsunuz. Evet,
şimdi, rûha olan te’sîri artmıştır. Fakat, herkes bunu anlayamaz. Ne yapalım ki
siz, bu fakîrin yanında az bulundunuz. Nasîb olan ilimleri, ma’rifetleri az
işittiniz. Allahu Teâlâ ihsân eder de, ikinci olarak buluşulursa, birkaç gün
bir arada kalırız.
Suâl: (Yol ve yiyecek parası olan kimsenin bu zamânda, hac yapmak için, Mekke-i
mükerremeye gitmesi farz olur mu, olmaz mı?) diyorsunuz.
Cevâp: Yavrum! Fıkıh kitâplarında, buna cevâp olarak gelen haberler çok
çeşitlidir. Bunlar arasında, fıkıh âlimi Ebülleys-i Semerkandî'nin “rahmetullahi
aleyh” fetvâsı seçilmiştir. Bunun bildirdiğine göre, yolda ölüm, hastalık
tehlikesi ve düşman korkusu olmadığı düşüncesi çok ise, gitmek farz olur. Böyle
zan etmesi çok değilse, farz olmaz. Fakat, bu şart, haccın edâsının, gitmenin
şartıdır. Haccın vücûbunun ya’nî farz olmasının şartı değildir. En doğru haber
de budur. Bu sebeple gidemeyenin, hac parasını bırakarak, başkasının
gönderilmesi için vasiyet etmesi vâciptir. Vakit dar olduğundan, geri kalan
suâllerinizi cevâplandıramadım. Başka zamân yazarım. Vesselâm.
Bu mektûp, mevlânâ Muhammed Eşref'e yazılmıştır.
Dört halîfenin
üstünlüklerini ve Ashâb-ı Kirâmın büyüklüğünü bildirmektedir:
Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Onun sevgili Peygamberine ve temiz Ehl-i beytine ve
Ashâbının hepsine salât ve selâm olsun “salavâtullahi aleyhi ve alâ âlihi ve
ashâbih”! Din ve dünyâ sa’âdetinize
duâ ederim.
Kıymetli kardeşim! Birkaç şaşılacak bilgi ve işitilmemiş gizli şeyler ve Cenâb-ı
Hakkın ihsân ettiği hoş şeyleri bildireceğim. Bunların çoğu, Şeyhayn'ın [ya’nî,
hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömerin] ve hazret-i Osmân-ı Zinnûreyn'in ve
Allahın arslanı hazret-i Alînin üstünlüklerini ve yüksekliklerini
göstermektedir. Kısa anlayışıma göre yazıyorum. Dikkatle dinleyiniz! Hazret-i
Ebû Bekr-i Sıddîk ve hazret-i Ömer-ül Fârûk “radiyallahu anhümâ”, Muhammed
aleyhisselâmın yüksekliklerine ve Velâyet-i Mustafâvî'nin derecelerine
kavuştukları gibi, velâyet bakımından, hazret-i İbrâhîm aleyhisselâma ve
insanları dîne çağırmak bakımından da, Mûsâ aleyhisselâma bağlıdırlar. Hazret-i
Alî ise, her iki bakımdan da, hazret-i Îsâ aleyhisselâma bağlıdır. Hazret-i Îsâ,
rûhullahtır ve kelimetullahtır. Bunun için kendisinde velâyet yüzü, Peygamberlik
yüzünden dahâ kuvvetlidir. Hazret-i Alî de, Ona bağlı olduğu için, Onda da,
velâyet yüzü dahâ kuvvetlidir. Dört Halîfenin “radiyallahu teâlâ anhüm ecma’în”
mebde-i ta’ayyünleri , ilim sıfatıdır.
Topluca veyâ açıkça çeşitli yönlerden ayrılırlar. Bu sıfat, topluluk bakımından,
Muhammed aleyhisselâmın terbiyecisidir. Genişlik bakımından ise, İbrâhîm
aleyhisselâmın rabbidir. Her iki bakımdan ise, Nûh aleyhisselâmın rabbidir. Mûsâ
aleyhisselâmın rabbi, kelâm sıfatıdır. Îsâ aleyhisselâmın rabbi, kudret
sıfatıdır. Âdem aleyhisselâmın rabbi, tekvîn sıfatıdır.
Hazret-i Ebû Bekir'le hazret-i Ömer, Resûlullah'ın Peygamberlik yükünü
taşımaktadırlar. Fakat burada da, her ikisinin mertebesi ayrıdır. Hazret-i Alî,
Îsâ aleyhisselâma bağlı olduğundan ve velâyet yüzü dahâ kuvvetli olduğundan,
Muhammed aleyhisselâmın velâyet yükünü taşımaktadır. Hazret-i Osmân-ı Zinnûreyn,
ortada olduğu için, her iki yükü de taşımaktadır. Hazret-i Mûsâ aleyhisselâma
bağlılığı dahâ çoktur. Çünki, herkesi dîne çağırmak, Peygamberlik makâmına uygun
bir iştir. Bu iş, bizim Peygamberimizden sonra, Peygamberler arasında, Onda dahâ
çok ve dahâ geniştir. Onun kitâbı, Kur’ân-ı kerîmden sonra, gökten inen
kitâpların en iyisidir. Bunun içindir ki, Onun ümmeti, geçmiş ümmetler içinde,
Cennete en önce girecektir. İbrâhîm aleyhisselâmın dîni ve milleti, bütün
dinlerin ve milletlerin en üstünü ve yükseği idi. Bunun için, Peygamberlerin en
üstününe, Onun milletine uymak emrolunmuştur. Nahl sûresi, yüzyirmiüçüncü
âyetinin, (Sonra, sana bildirdik ki, İbrâhîm aleyhisselâmın milletine tâbi’
olasın!) meâl-i şerîfi, böyle olduğunu göstermektedir. Geleceği haber verilmiş
olan hazret-i Mehdînin rabbi de, ilim sıfatıdır. Bu da, hazret-i Alî gibi Îsâ
aleyhisselâma bağlıdır. Sanki, Îsâ aleyhisselâmın iki ayağından biri, hazret-i
Alînin başı üzerinde, ikinci ayağı hazret-i Mehdînin başı üzerindedir.
Mûsâ aleyhisselâmın velâyeti, Muhammed aleyhisselâmın velâyetinin sağındadır.
Îsâ aleyhisselâmın velâyeti ise, solundadır. Hazret-i Alî, Muhammed
aleyhisselâmın velâyeti yükünü taşıdığı için, Evliyâ yollarının çoğu Ona
bağlıdır. Velâyetin yüksek derecelerine kavuşmuş olan ve insanlar arasına
karışmayan Evliyânın çoğuna, hazret-i Alînin yüksekliği, hazret-i Ebû Bekir'le
hazret-i Ömer'in yüksekliklerinden dahâ çok bildirildi “radiyallahu teâlâ anhüm
ecma’în”. Eğer, Ehl-i sünnet âlimleri, bu ikisinin hazret-i Alîden dahâ üstün
olduğunu sözbirliği ile bildirmemiş olsalardı, bu Evliyânın çoğu, hazret-i
Alînin dahâ üstün olduğunu bildirirlerdi. Çünki, hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i
Ömer'in üstünlükleri, Peygamberlerin üstünlükleri gibidir “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât”. Velâyet yolunda olanların elleri, o üstünlüklerin eteklerine
yetişemez. Bunların, nübüvvetin yüksekliklerinde dereceleri o kadar yüksektir
ki, keşif sâhiplerinin keşifleri, o derecelerin yoluna bile varamaz. Velâyetin
yüksek dereceleri, Peygamberliğin yüksek derecelerine çıkabilmek için merdiven
gibidir. Vâsıtanın, aracının, aranılandan ne haberi olabilir? Başta olanlar,
sonda bulunanlardan ne anlayabilir? Peygamberlik zamânı çok uzaklaştığı için,
bugün, bu sözümüz, çok kimseye ağır gelir. İnanmak istemezler. Fakat, ne
yapılabilir? Fârisî beyt tercemesi:
Ayna arkasındaki papağan gibiyim,
Ezelî üstâd ne derse, onu söylerim.
Allahu Teâlâ'ya çok hamd ve şükürler olsun ki, bu sözlerimin hepsi, Ehl-i sünnet
âlimlerinin bildirdiklerine uygundur. Onların sözbirliği ile berâberdir. Onların
akıl ile, ilim ile buldukları, bana keşf yolu ile bildirilmektedir. Onların kısaca
anladıkları, bu fakîre geniş olarak açıklanmaktadır. Resûlullah'a uyarak,
Peygamberlik makâmının yüksek derecelerine kavuşturulmadan ve o yüksekliklerden
doyurucu bir pay verilmeden önce, iki halîfenin üstünlüklerini, bu fakîre, keşf
yolu ile bildirmemişlerdi. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uymaktan
başka kurtuluş yolu yok idi. Bize doğru yolu gösteren Allahu Teâlâ'ya hamd olsun!
O, bize doğru yolu göstermeseydi, biz bulamazdık. Rabbimizin Peygamberleri hep
doğru söylemişlerdir.
Hazret-i Emîrin “radiyallahu anh” ismi Cennet kapısının üzerinde yazılı olduğunu
öğrenince, Şeyhayn hazretlerinin [ya’nî Ebû Bekir ile Ömer'in] “radiyallahu anhüma” Cennet kapısındaki husûsiyet ve i’tibârlarının nasıl olduğunu merâk
ettim. Anlamak için çok uğraştım. Nihâyet anladım ki, bu ümmetin Cennete girmeleri bu iki büyük zâtın emri ve izni ile
olacaktır.
Sanki Ebû Bekir “radiyallahu anh” Cennet kapısında durup, içeri girmeğe, izin
verecek ve Ömer “radiyallahu anh” ellerinden tutarak içeri götürecektir. Bütün
Cennetin, sanki Ebû Bekrin “radiyallahu anh” nûru ile dolu olduğunu his
ediyorum. Bu fakîre göre, Şeyhayn hazretlerinin bütün Sahâbe-i Kirâm
“aleyhimürrıdvân” arasında ayrı bir şân ve üstünlükleri vardır. Başka hiçbirisi,
bunlara ortak değildir. Sıddîk “radiyallahu anh”, Peygamber efendimiz
“sallallahu aleyhi ve sellem” ile sanki aynı bir evin sâhibidir. Farkları, bir
evin iki katı arasındaki fark gibidir. Fârûk “radiyallahu anh” da, Ebû Bekir'e
“radiyallahu anh” tufeyl olarak, bu devlethânede bulunmaktadır. Diğer Sahâbe-i
Kirâmın, Server-i âleme “sallallahu aleyhi ve sellem” yakınlıkları, sünnet-i
seniyyesine uydukları kadar, mahalle komşusu veyâ hemşehri
gibidirler. Bunlar, böyle olunca, sonra gelenlerin Evliyâsı, nerede kalır, artık
düşünmeli! Fârisî mısra’ tercemesi:
Seslerini uzaktan işitmek de büyük ni’mettir.
O hâlde onlar Şeyhaynin büyüklüğünden ne anlayabilirler? Her ikisinin büyüklüğü,
o kadar çoktur ki, Peygamberler “aleyhimüsselâm” sırasındadırlar. Peygamberlik
makâmından başka, bütün üstünlüklerine mâliktirler. Nitekim Peygamberimiz
“sallallahu aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Benden sonra Peygamber gelseydi, Ömer
Peygamber olurdu). İmâm-ı Gazâlî “rahmetullahi aleyh” buyuruyor ki, halîfe Ömer
“radiyallahu anh” şehîd olunca, Abdullah ibni Ömer, Sahâbe-i Kirâma dedi ki:
(İlmin onda dokuzu, Ömer “radiyallahu anh” ile berâber öldü). Ba’zılarının bu
sözü anlamayarak durakladıklarını görünce, (İlimden maksadım Allahu Teâlâ'yı
bilmektir. Abdest ve guslün bilgileri değildir) dedi. Ömer böyle olunca Ebû
Bekrin büyüklüğü nasıl anlaşılır ki, Ömer'in bütün iyilikleri onun bir
iyiliğidir. Böyle olduğu, hadîs-i şerîfte bildirilmektedir. Ömer ile Sıddîk
“radiyallahu anhümâ” arasındaki fark, Sıddîk ile Resûlullah “sallallahu aleyhi
ve sellem” arasındaki farktan ziyâdedir. Başkalarının Sıddîk'tan “radiyallahu anh” ne kadar aşağıda olduğunu bundan anlamalıdır. Şeyhayn
“radiyallahu anhümâ”
öldükten sonra da, Peygamberimizden “sallallahu aleyhi ve sellem” ayrı
kalmadılar. Mahşere de onlarla berâber kalkıp gideceğini haber vermiştir. O
hâlde efdâliyet, üstünlük, Ona dahâ yakınlık demek olup, bu da, ikisine
mahsûstur. Bu fakîrliğim ve aşağılığım ile, onların yüksekliğinden ne
anlayabilir ve söyleyebilirim ve üstünlüklerinden ne anlatabilirim? Tozun,
dumanın, güneşi anlatmağa gücü yeter mi? Bir damla su, büyük denizleri
söyleyebilir mi?
İnsanlara nasîhat etmek, herkese yol göstermek için geri dönmüş olan Evliyâ, hem
velâyet, hem de da’vet bilgilerini ve kıymetlerini taşıdıklarından, keşflerinin
nûru ile ve Tâbi’în ve Tebe’i tâbi’înden ictihâd derecesine yükselen âlimler,
hadîs-i şerîflerin derinliklerindeki ma’nâları bulup anlamak ile, Şeyhayn'ın
“radiyallahu anhümâ” kemâlâtından biraz anlayarak, hakîkatlerinden az bir şey ele
geçirerek üstünlüklerini bildirmişler ve bunda söz birliği hâsıl olmuştur. Bu
sözlerine uymayan keşflerin, buluşların yanlış olduğunu söyliyerek bunlara
kıymet vermemişlerdir. Bu ikisinin üstünlüğü Sahâbe-i Kirâm arasında zâten
şöhret bulmuştu. Meselâ, (Buhâri-i şerîf)de Abdullah ibni Ömer “radiyallahu anhümâ” diyor ki, (Biz, Peygamber “sallallahu aleyhi ve sellem”
zamânında Ebû
Bekir gibi kimseyi bilmezdik. Ondan sonra, Ömer'i, ondan sonra da Osmân'ı
“radiyallahu anhüm” bilirdik, onlardan sonra kimseyi kimseden üstün tutmazdık).
Ebû Dâvud'un bildirdiğine göre, yine Abdullah ibni Ömer “radiyallahu anhümâ”
diyor ki: (Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem” zamânında bizler, en üstün
Ebû Bekir'dir, sonra Ömer, sonra Osmân “radiyallahu anhüm” derdik).
Evliyâlık, Peygamberlikten dahâ yüksektir sözü, (Erbâb-ı sekir)in, sözüdür. Ya’nî geri dönmeyen, Peygamberlik makâmının kemâlâtından haberi olmayan Evliyânın sözüdür. Bu fakîr birçok mektûplarımda,
uzun uzadıya bildirdim ki, Peygamberlik, velâyetin üstündedir. Hattâ Peygamberin
kendi velâyetinin üstündedir. Sözün doğrusu da budur. Bunun aksini söyleyen,
Peygamberlik makâmının yüksekliğini bilmeyendir. Evliyâlık yolları arasında
Silsile-tüz-zeheb yolu, Sıddîk-i Ekber'in “radiyallahu anh” yolu olduğundan, bu
yolun yolcuları uyanık olur. Onun için de, yolların en üstünüdür. Başka yoldaki
Evliyâ, bunların kemâlâtına nasıl yetişebilir? Onların içyüzünü nasıl
anlayabilir? Bu yolun yolcularının, bu işte kârları müsâvîdir demek istemiyorum.
Belki milyonda biri böyle olabilirse ni’metdir, sa’âdetdir. Peygamberimizin
“sallallahu aleyhi ve sellem” haber verdiği hazret-i Mehdî, velâyetin en yüksek
derecesinde olacağına göre, o da bu yoldan yetişmiş ve bu yolu tamâmlamış ve
düzeltmiş olacaktır. Çünki bütün velâyet yolları, bu yoldan aşağıdır ve
ulaştıkları
velâyetlerde, Peygamberlik makâmının kemâllerinden az
bir şey vardır.
Bu yoldan kazanılan Evliyâlıkta ise, Sıddîk-ı Ekber'in “radiyallahu anh” yolu
olduğu için, o kemâlâttan pek çok bulunur. Fârisî mısra’ tercemesi:
Gör ki, yollar arasındaki fark ne kadar çoktur.
Hazret-i Emîr “radiyallahu anh” Peygamberimizin “sallallahu aleyhi ve sellem”
velâyetini aldığı, taşıdığı için, geri dönmeyen ya’nî halk arasına karışmayan,
ya’nî velâyetin kemâlâtı kendilerinde fazla bulunan Evliyânın, meselâ Kutbların,
Ebdâlin ve Evtâdın terbiyeleri onun imdâdı ve yardımı iledir. (Kutb-ül-aktâb)
ya’nî (Kutb-i medâr) onun emrinde ve terbiyesindedir. Fâtıma-tüz-zehrâ ile Hasen ve Hüseyn de bu makâmda
hazret-i Emîr “radiyallahu anhüm” ile ortakdırlar.
Peygamberimizin “sallallahu aleyhi ve sellem”, Ashâbının hepsi “radiyallahu anhüm”
büyüktür.
Her birini büyük bilmek ve söylemek lâzımdır. Enes bin Mâlik “radiyallahu anh” buyuruyor ki, Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem”
buyurdu ki, (Allahu Teâlâ, bütün insanlar arasından beni seçdi, ayırdı.
İnsanların en iyisini bana Ashâb olarak seçti. Bunların arasından da bana akrabâ
ve yardımcı olarak en üstünlerini ayırdı. Bir kimse, Beni sevdiği için, bunlara
hürmet ederse, Allahu Teâlâ, onu her tehlikeden korur. Onlara hakâret ederek,
Beni incitenleri de incitir). Abdullah ibni Abbâs buyuruyor ki, Resûlullah
“sallallahu aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ashâbıma dil uzatanlara, onları
sövenlere, Allah la’net eylesin. Bütün meleklerin ve insanların la’netleri
onların üzerine olsun!) Âişe-i Sıddîka “radiyallahu anhâ” buyuruyor ki, Resûl
“sallallahu aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ümmetimin en kötüsü, Ashâbıma dil
uzatmağa cesâret edenlerdir).
Ashâb-ı Kirâm “aleyhimürrıdvân” arasında olan muhârebeleri iyi sebeplerden,
güzel düşüncelerden ileri geldi bilmek, dünyâlık için, menfa’at için bilmemek
lâzımdır. Çünki, onların ayrılığı ictihâd ve te’vîl ayrılığı idi. Hevâ ve
hevesten doğan ayrılık değildi. Ehl-i sünnet âlimleri hep böyle söylüyor. Şu
kadar var ki, hazret-i Emîr ile muhârebe edenler, hatâ etti. Hak, hazret-i Emîr
“radiyallahu anh” tarafında idi. Fakat hatâları, ictihâd hatâsı olduğundan,
bir şey denemez ve dil uzatılamaz. (Şerh-ı mevâkıf) kitâbına göre, Âmidî diyor
ki, (Cemel ve Sıffîn vak’aları ictihâd yüzünden idi). Ebû Şekûr-i Sülemî,
(Temhîd) kitâbında diyor ki, (Ehl-i sünnet vel-cemâ’ate göre hazret-i Mu’âviye
ve Onunla berâber olanlar “radiyallahu anhüm” hatâ etmişlerdi. Fakat hatâları,
ictihâd hatâsı idi). İbni Hacer-i Mekkî (Savâ’ık) kitâbında diyor ki: (Hazret-i
Mu’âviye'nin hazret-i Emîr ile “radiyallahu anhümâ” muhârebesi, ictihâd sebebi
ile idi. Ehl-i sünnet âlimleri böyle biliyor). (Mevâkıf)ı şerh edenin,
(Ashâbımızın çoğuna göre, o muhârebeler, ictihâd sebebiyle değildi) sözünde Ashâbımız diyerek, kimleri anlatmak
istemiştir? Ehl-i sünnet âlimleri böyle
söylemiyor, aksini söylüyor. Büyüklerin kitâpları hep içtihâdda hatâ olduğunu
bildirmektedirler. İmâm-ı Gazâlî ve kâdî Ebû Bekir ve diğer imâmlar “rahmetullahi
teâlâ aleyhim ecma’în” bunlar arasındadır. O hâlde Hazret-i Emîr “radiyallahu anh” ile muhârebe edenlere fâsık, yoldan çıkmış gibi şeyler söylemek câiz
değildir.
Kâdî Iyâdın (Şifâ) kitâbında, imâm-ı Mâlik “radiyallahu anh” diyor ki:
(Peygamberimizin “sallallahu aleyhi ve sellem” Ashâbından birine, meselâ Ebû
Bekir'e veyâ Ömer'e veyâ Osmân'a veyâ Mu’âviye'ye veyâ Amr ibni Âs'a “radiyallahu anhüm”
söven ve onları kötüleyen bir kimse, eğer yoldan çıktılar, kâfir oldular
dedi ise, bu kimseyi öldürmelidir. Yok eğer başka bir ayıp ve kusûr ile kötüledi
ise, şiddetli dövmelidir). Hazret-i Alî “radiyallahu anh” ile muhârebe edenler,
şî’îlerin taşkın olanlarının dedikleri gibi, kâfir değildir. Fâsık da değildir.
Çünki, Âişe-i Sıddîka “radiyallahu anhâ” ve Talha ve Zübeyr ve Sahâbe-i Kirâmdan
birçoğu onlardandır “rıdvânullahi aleyhim ecma’în”. Talha ile Zübeyr
“radiyallahu anhümâ” Cemel muhârebesinde, onüçbin kişi ile berâber öldürülmüştü.
Hazret-i Mu’âviye “radiyallahu anh” bu zamân işe karışmamıştı. Bir Müslümân,
bunlara yoldan çıkdı ve günâha girdi gibi sözler söyleyemez. Kalbi bozuk, rûhu
pis olan, söyler. Fıkıh âlimlerinden ba’zısı hazret-i Mu’âviye “radiyallahu anh”
için (Cevr), ya’nî zulmetti, demiş ise de, bundan maksatları, hazret-i Emîr'in
hilâfeti zamânında kendini halîfe i’lân etmesi haksız idi, demektir. Yoksa,
yoldan çıkmak ve günâh alâmeti olan zulüm demek değildir. Bu sûretle sözleri,
Ehl-i sünnet büyüklerinin sözlerine uymuş olur. Bununla berâber, hakîkî din
âlimleri, böyle yanlış ma’nâlar anlaşılabilecek sözleri söylemezler. Hazret-i
Mu’âviye için “radiyallahu anh” zâlim, nasıl denilebilir? Bunun, Allahu
Teâlâ'nın
emirlerini ve Müslümânların haklarını gözetmekte âdil bir halîfe olduğunu
(Savâ’ık-ul-muhrika) kitâbında, allâme İbni Hacer-i Mekkî yazıyor. Çirkin hatâ
da dememelidir. Hatâ sözüne eklenen her şey hatâ olur. Hele la’net sözünü
kullanmak, zan ve şüphe ile olsa bile hiç doğru değildir. Böyle sözleri Yezîd
için söyleseler yeridir. Fakat, Mu’âviye “radiyallahu anh” için söylemek çok
şenî’, çok çirkin olur. Peygamberimizin “sallallahu aleyhi ve sellem”, hazret-i
Mu’âviye'ye “radiyallahu anh” hayırlı duâlar ettiğini, hadîs âlimlerinin hepsi
söylüyor. Meselâ, (Yâ Rabbî! Ona kitâp , hesâb öğret ve
Onu azâptan koru!) ve bir kere de, (Yâ Rabbî! Onu doğru yola götür ve doğru
yola götürücü yap!) buyurdu. Resûlullah'ın “sallallahu aleyhi ve sellem” duâsının
kabûl olunacağı ise şüphesizdir. Ashâb-ı Kirâmın
herhangi biri için, böyle uygunsuz sözler söylemek hiç iyi değildir. Yâ Rabbî!
Unutarak, yâhut yanılarak yaptıklarımızı bizlere sorma! İmâm-ı Şa’bî
hazretlerinin hazret-i Mu’âviyeyi “radiyallahu anh” kötülediği yolundaki sözleri
de doğru değildir. Böyle bir şey olsaydı, Şa’bînin talebesi olan imâm-ı a’zam Ebû
Hanîfe'nin bu sözleri söylemesi lâzım gelirdi. İmâm-ı Mâlik “radiyallahu anh”,
Tebe’i tâbi’îndendir ve hazret-i Mu’âviye'nin “radiyallahu anh” asrında
yaşamıştır. Medîne-i münevvere âlimlerinin en yükseği olduğu muhakkaktır. İşte o
büyük âlim, Mu’âviye'yi ve Amr bin Âsı “radiyallahu teâlâ anhümâ” sövenleri
öldürünüz der mi idi? Demek ki, ona sövmeği büyük günâhlardan sayarak sövenleri
öldürmeği emretmiştir. Ona sövmeyi, Ebû Bekir ve Ömer'e ve Osmân'a “radiyallahu anhüm” sövmek gibi bilmiştir.
O hâlde hazret-i Mu’âviye'ye “radiyallahu anh” sövmek aslâ câiz değildir. İyi
düşünmek lâzımdır ki; hazret-i Mu’âviye “radiyallahu anh” bu işlerde yalnız
başına değildi. Ashâb-ı Kirâmın hemen hemen yarısı onunla berâberdi. Eğer
hazret-i Emîr “radiyallahu anh” ile muhârebe edenlere kâfir veyâ fâsık denirse,
dîn-i islâmın yarısı yıkılır. Zîrâ dîn-i islâmı dünyâya yayan, bizlere bildiren
onlardır. O hâlde, onları ancak zındık, ya’nî dîn-i islâmı yıkmak için uğraşan
kimse kötüler. O muhârebelerin, karışıklıkların ortaya çıkması hazret-i Osmân'ın
“radiyallahu anh” şehâdeti ile başladı. Kâtillerden kısâs istenmesi ile başladı.
Talha ile Zübeyr “radiyallahu anhümâ” kısâs geciktiği için Medîne-i münevvereden
çıktılar. Âişe “radiyallahu anhâ” de bu işte bunlarla berâberdi. Cemel
muhârebesi, hazret-i Osmânın “radiyallahu anh” kâtillerine kısâs yapılmasının
geciktiği için oldu. Bu muhârebelerde onüçbin kişi ve Talha ile Zübeyr
“radiyallahu anhümâ” da öldürüldü. Mu’âviye “radiyallahu anh” sonradan Şâmdan
işe karıştı, bunlarla birleşti. Sıffîn muhârebesi yapıldı. İmâm-ı Gazâlî diyor
ki, bu muhârebeler halîfe olmak için değildi. Hazret-i Emîr'in “radiyallahu anh”
hilâfeti başlangıcında, kâtillere kısâs yapılması içindi. Allâme İbni Hacer-i
Mekkî hazretleri de, (Ehl-i sünnet böyle buyuruyor) diyor. Hanefî âlimlerinin
büyüklerinden olan Ebû Şekûr-i Sülemî “rahmetullahi teâlâ aleyh” diyor ki,
(Hazret-i Mu’âviye'nin hazret-i Emîr ile muhârebesi hilâfet için idi “radiyallahu anhümâ”. Çünki, Peygamber “sallallahu
aleyhi ve sellem” ona, (İnsanların başına
geçtiğin zamân, onlara yumuşak davran!) buyurmuştu. Bunu işittiği günden beri
içinde hilâfet arzûsu uyanmıştı. Fakat, ictihâdında hatâ etmişti. Hazret-i
Emîr'in “radiyallahu anh” ictihâdı doğru idi. Çünki, onun hilâfeti zamânı,
hazret-i Emîr'in “radiyallahu anhümâ” hilâfetinden sonra idi. Bundan anlaşılıyor
ki, karışıklığın başlaması kısâsın gecikmesi idi. Sonradan halîfe olmak fikri
de, ortaya çıktı. Her ne olursa olsun, ictihâd yerinde idi. Hatâ eden bir
derece, doğru olan iki derece sevâp kazandı. Bu işte, bize düşen en iyi yol,
Peygamber efendimizin “sallallahu aleyhi ve sellem” Ashâbının “radiyallahu anhüm” kavgalarına karışmamalıyız. Bunları konuşmamalıyız. Peygamberimiz
“sallallahu aleyhi ve sellem” buyuruyor ki, (Ashâbım “rıdvânullahi aleyhim
ecma’în” arasında olan işlere karışmayınız!) Yine buyurdu ki, (Ashâbım
“aleyhimürrıdvân” konuşulurken dilinizi tutunuz!) ve bir hadîs-i şerîfte,
(Ashâbım için Allahu Teâlâ'dan korkunuz, Ashâbım için dil uzatmayınız!))
İmâm-ı Muhammed Şâfi’î “radiyallahu anh” diyor ki: (Allahu Teâlâ, ellerimizi o
kanlara bulaştırmadığı gibi, biz de, dilimizi karıştırmayalım). Bundan
anlaşılıyor ki, onlara hatâ etti demek bile câiz değildir. Hepsi için hep iyi ve
hayırlı söylememiz lâzımdır.
Evet, alçak Yezîd inâtçı ve fâsık idi. Ona da la’net edilmemesi, Ehl-i sünnetin,
kâfir bile olsa bir kişiye la’nete izin vermediği içindir. Ancak kâfir olarak
öldüğü bilinen kimseye la’net câizdir demişlerdir. Ebû Leheb ve eşi gibi. Yoksa
Yezîde la’net edilmemeli, demek değildir. Allahu Teâlâ'yı ve Onun Resûlünü
“sallallahu aleyhi ve sellem” incitenlere dünyâda ve Âhirette, Allah la’net
eylesin!
Zamânımızda birçok kimse, hilâfet mes’elesini dillerine dolamışlar. Sözü evirip
çevirip Ashâb-ı Kirâm arasındaki muhârebelere getiriyorlar. Câhillerin yazdığı
târîhleri okuyarak ve bid’at sâhiplerinin yalanlarına inanarak, Ashâb-ı Kirâmın
“aleyhimürrıdvân” çoğunu kötülüyorlar. Onlara lâyık olmayan şeylerle
lekeliyorlar. Onun için, bu bakımdan bildiğim hakîkatleri yazarak dostlarıma
göndermeği lüzûmlu gördüm. Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem” buyurdu
ki: (Ortalık karışıp, yalanlar yayılıp, dinden olmayan şeyler ortaya çıkınca,
âdetler, ibâdetlere karıştırılır ve Ashâbıma “aleyhimürrıdvân” dil uzatılınca,
doğruyu bilenler, herkese bildirsin! Allahu Teâlâ'nın ve meleklerin ve bütün
insanların la’neti, doğruyu bilip de, gücü yettiği hâlde, bildirmeyenlere olsun!
Allahu Teâlâ, böyle âlimlerin ne farzlarını, ne de başka ibâdetlerini kabûl
etmez.)
Allahu Teâlâ'ya ne kadar hamd etsek azdır ki, zamânımızın âlimleri “rahmetullahi
aleyhim” hanefî mezhebindendir ve Ehl-i sünnettir. Yoksa iş, Müslümânlara çok
güç olurdu. Bu büyük ni’mete şükür etmek her Müslümâna lâzımdır.
Bu mektûp, şeyh Bedî’uddîn “rahmetullahi aleyh” hazretlerine yazılmıştır.
Suâllerine
cevâptır:
Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Onun seçtiği iyi kullarına selâm olsun! Kıymetli
kardeşimin güzel mektûbu geldi. Bizi çok sevindirdi. Sorularınız anlaşıldı.
Hazret-i Nûh ile hazret-i İbrâhîm'in (Mebde-i te’ayyün)leri, ilim sıfatıdır
“salavâtüllahi teâlâ ve teslîmâtühü sübhânehü alâ nebiyyinâ ve aleyhimâ”.
Muhammed aleyhisselâmın mebde-i ta’ayyünü de, yine bu sıfattır. Birçok
bakımlardan, birbirlerinden ayrılmaktadırlar. Çünki bu sıfatın bir yüzü âlime
karşı, öteki yüzü ise, bilinen şeye karşıdır. Birinci bakımdan vahdete uygundur.
İkinci bakımdan kesrete uygundur. Bu sıfat da, toplu ve dağınık olur. Herbiri,
başka bakımlardan, bir büyüğün mebde-i ta’ayyünü olmuştur.
Nübüvvet ve velâyet yüklerini taşımak için olan, başka suâllerinizin cevâbı, hâce Muhammed Eşrefe gönderilen
mektûpta uzun yazılmıştır. Bir dahâ yazmıyorum.
Oradan arayınız! Kutub, gavs ve halîfe arasındaki farkları soruyorsunuz. Cevâbını
yazmak istedim. Fakat izin olmadı. Başka zamâna bırakıldı. Vesselâm.
Bu mektûp, şeyh İdrîs-i Sâmânî'ye yazılmıştır.
Tasavvuf yolunu
ve beş latîfeyi kısaca bildirmektedir:
Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Onun sevgili Peygamberine ve temiz Âline ve Ashâbının
hepsine salât ve selâm olsun! Din ve dünyâ sa’âdetiniz için duâ ederim. Buradaki
fakîrlerin hâli çok iyidir. Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Allahu Teâlâ size de
selâmet ve âfiyet versin. Muhammed aleyhisselâmın yolunda bulundursun!
Hâllerinizi ve mevâcidi, mevlânâ Abdülmü’min anlattı ve cevâbını beklediğinizi
de söyledi. Buyurmuşsunuz ki, yer yüzüne baksam, yeri göremiyorum. Göğe baksam,
göğü bulmuyorum. Bunun gibi, Arşın, Kürsînin, Cennetin, Cehennemin var
olduklarını bulamıyorum. Bir kimsenin önüne gitsem, onun varlığını bilmiyorum.
Kendi varlığımı da bilmiyorum. Allahu Teâlâ'nın varlığı sonsuzdur. Onun sonunu
kimse bulamamıştır. Tasavvuf büyükleri de, buraya kadar haber verdiler. Buraya
kadar ilerleyip, dahâ ileri gidemediler. Bundan ilerisini bildirmediler. Siz de,
yükselmeği buraya kadar biliyorsanız ve bu makâmda iseniz, sizin yanınıza
gelmeyelim. Sizi râhatsız etmeyelim. Yok eğer, bundan dahâ yüksek bir makâm
varsa, bize bildiriniz de, bu fakîr ve bu yolu çok özleyen bir arkadaşım ile
yanınıza gelelim. Birkaç seneden beri yanınıza gelmediğimiz, hep bunun içindir.
Yavrum! Bu hâller ve böyle birçok hâller, hep kalbin hâlleridir. Böyle hâlleri
bulan kimsenin, kalbin makâmlarından dahâ dörtte birini geçmemiş olduğu
görülüyor. Kalbin makâmlarından, geri kalan üç kısmını da geçmek lâzımdır.
Böylece kalbin işi biter. Kalpten sonra rûh vardır. Rûhtan sonra, sır vardır.
Sırdan sonra hafî vardır. Bundan sonra ahfâ vardır. Bu dört latîfeden her
birinin
de ayrı ayrı hâlleri ve mevâcidi vardır. Her birini ayrı ayrı geçmek lâzımdır.
Her birinin yüksek derecelerine ulaşmak lâzımdır.
Âlem-i emrin, bu beş latîfesinden sonra, bunların asılları olan dereceler birer
birer geçilir. Sonra, Allahu Teâlâ'nın isimlerinin ve sıfatlarının zılları,
görüntüleri derece derece geçilir. Bu zıllar, beş aslın da asıllarıdırlar.
Bunlardan sonra, isimler ve sıfatlar tecellî eder. Sonra şüûn ve i’tibârât
görünürler. Bu tecellîlerden sonra, Zât-i ilâhî tecellî eder. Bu zamân itmînân-i
nefis hâsıl olur. Allahu Teâlâ'nın rızâsına kavuşmak müyesser olur. Burada hâsıl
olan kemâlât ya’nî yüksek dereceler yanında, önceki kemâlât hiç kalır. Sonsuz
bir deniz yanında bir damla su gibidir. Bu makâmda (Şerh-ı sadr) olur ve
(İslâm-ı hakîkî) ile şereflenir. Fârisî mısra’ tercemesi:
İş budur. Bundan başkası hiçtir.
Âlem-i emrin bu beş latîfesinin derecelerini ve bunların asıllarını ve asılların
da asıllarını geçmeden önce isimlerin ve sıfatların tecellîleri sanılanlar, Âlem-i
emrin hâssalarından birkaçının görünüşleridir. Âlem-i emir, Allahu Teâlâ gibi
anlaşılamaz, nasıl olduğu bilinemez olduğundan ve maddesiz, mekânsız olduğundan,
sâlik bu zuhûrları, isimlerin ve sıfatların tecellîleri sanarak aldanır. Bir
sâlik, bunun için demiştir ki, (Otuz seneden beri, rûhumu, Allah sanarak, ona
tapındım). Nereye kavuşulduğu, kime gidildiği artık anlaşılsın! Arabî beyt
tercemesi:
Sevgiliye kavuşmak, ele geçer mi acabâ?
Yüksek dağlar ve korkunç tehlikeler var arada!
Lutfederek, bu yolun açıklanmasını istediğiniz için, kısaca az bir şey yazıldı.
Her şey, Allahu Teâlâ'nın emrindedir. Size ve yanınızda olanlara selâm ederim.
Bu mektûp, molla Ahmed-i Berkî'ye “rahmetullahi aleyh” yazılmıştır.
Birkaç suâline
cevâptır:
Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Onun seçtiği, sevdiği iyi insanlara selâm olsun!
Suâl: İnsan her ne yaparsa, zamânın sâhibinin emri ile yapmalıdır ki, hayırlı
sonuç alabilsin. Tâ’atleri, ibâdetleri yapmak da böyledir demişlerdir. Eğer bu
söz doğru ise, bize, her hayırlı işi yapmak için emir ve izin buyurmanızı dileriz
diyorsunuz?
Cevâp: Büyüklerin bu sözü doğrudur. Size izin verilmiştir. Fakat hayırlı sonuç
demek, o işin sonucu olan şey demektir. Her istenilen şeyi elde edebilmek demek
değildir.
Suâl: Kitâpta diyor ki, hâce Ubeydullah-i Ahrâr “kuddise sirruh” hazretleri
buyurdu ki, (Kur’ân-ı kerîmin hakîkati, cem’ mertebesindedir. Ya’nî Zât-i
teâlânın ehadiyyet mertebesindedir). Böyle olunca, (Mebde’ ve Me’âd)
kitâbındaki, (Kâ’be'nin hakîkati, Kur’ân-ı kerîmin hakîkatinin üstündedir)
yazısının ma’nâsı nedir?
Cevâp: Burada, ehadiyyet mertebesi demek, hiçbir şeyin bulunamayacağı Zât-i
ehadiyyet değildir. Onun için, bu ehadiyyet mertebesinde, sıfat ve şân bulunur.
Çünki Kur’ân-ı kerîmin hakîkati, kelâm sıfatındandır. Kelâm sıfatı da, Allahu
Teâlâ'nın sekiz sıfatından biridir. Kâ’be'nin hakîkati ise, sıfatların ve şânların
bulunamayacağı, dahâ üstün bir mertebedendir. Bunun için, Kâ’be'nin hakîkati dahâ
yüksek olmaktadır.
Suâl:Birkaç tefsîrde diyor ki, (Ben Kâ’be'ye secde ediyorum diyen kimse kâfir
olur. Çünki secde, Kâ’be'ye doğru yapılır. Kâ’be'ye yapılmaz). Başka yerlerinde de
diyor ki, (Müslümânlığın başlangıcında, secdede, senin için secde olsun
derlerdi). Senin için demek Zât-i Teâlâ için demektir. Böyle olunca, (Mebde’ ve
Me’âd) kitâbındaki, (Eşyânın maddeleri, cisimleri, Kâ’be'nin binâsına secde
ettikleri gibi, eşyânın hakîkatleri de, Kâ’be'nin hakîkatine secde eder) sözü ne
demektir?
Cevâp: Sözün gelişi böyle olmuştur. Melekler, Âdem aleyhisselâma secde ettiler
demek de böyledir. Secde, Allahu Teâlâ'ya yapılır “celle şânüh”. Hiçbir mahlûka
secde edilmez. Size ve yanınızda olanlara ve sevdiklerinize ve öncelikle molla
Pâbend'e ve şeyh Hasan'a selâm ederim.
Bu mektûp, molla Muhammed Tâhir-i Lâhorî'ye yazılmıştır.
Sünnet-i
seniyyeyi her yere yaymağı ve bid’atleri yok etmek lâzım olduğunu
bildirmektedir:
Allahu Teâlâ'ya hamd olsun ve Onun seçtiği sevdiği iyi insanlara selâm olsun!
Hâfız Bahâeddîn ile göndermiş olduğunuz kıymetli mektûp geldi. Bizleri çok
sevindirdi. Ne büyük ni’metdir ki, yanınızda olanlar ve sevdikleriniz, bütün
güçleri ile, Resûlullah'ın sünnetlerinden bir sünneti diriltmeğe çalışmaktadırlar
ve bütün varlıkları ile, kötü ve beğenilmeyen bid’atlerden bir bid’ati yok
etmeğe uğraşmaktadırlar. Sünnet ile bid’at, birbirlerinin zıddıdır, tersidir.
Birinin bulunduğu yerde, ikincisi bulunamaz, gider. Birini diriltmek, ötekini
yok etmektir. Sünneti diriltmek, bid’ati yok eder. Bid’ati diriltmek de, sünneti
yok eder. İster hasene, ya’nî güzel desinler, ister seyyie, çirkin desinler, her
bid’at, sünneti yok eder. Belki, bir bakımdan güzel denilmiş olabilir. Hiçbir
bid’atin kendisi güzel olamaz. Çünki Allahu Teâlâ, sünnetlerin hepsini beğenir.
Sünnetlerin zıddı ise, şeytânın beğendiği şeylerdir. Bugün, bid’atler, her yere
yayılmış olduğundan, bu sözümüz çok kimseye ağır gelir. Fakat, Âhirette,
hangimizin doğru olduğunu anlayacaklardır. İşittiğimize göre, hazret-i Mehdî,
hükûmet sürdüğü zamân, dîni yayarken ve sünneti diriltirken, bid’at işlemeğe
alışmış olan Medînedeki âlim, bid’ati güzel sandığı ve ibâdet olarak yaptığı
için, hazret-i Mehdînin emirlerine şaşarak, (Bu adam, bizim dînimizi yok etti ve
milletimizi öldürdü) diyecektir. Hazret-i Mehdî “rahmetullahi aleyh” bu âlimi
öldürecektir. Onun güzel sandığı bid’atin, kötü olduğunu bildirecektir. Bu,
Allahu Teâlâ'nın ni’metidir. Dilediğine verir. Onun ihsânı çoktur. Size ve
yanınızda olanlara selâm ederim. Çok unutkan oldum. Mektûbunuzu kime verdiğimi
hatırlayamıyorum. Suâllerinize cevâp veremediğim için affınızı dilerim. Meyân
şeyh Ahmed-i Garmelî, sevdiklerimizdendir. Size yakındır. Kendisine teveccüh
buyurunuz!
Bu mektûp, meyân şeyh Bedî’uddîn'e yazılmıştır.
Kutub ve
Kutb-ül-aktâb ve Gavsın ne demek olduğu bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Onun seçtiği, sevdiği insanlara selâm olsun. Bir
dervîşle gönderdiğiniz kıymetli mektûp geldi. Bizleri çok sevindirdi.
Suâl: Kutub, kutb-ül-aktâb, Gavs ve Halîfe ne demektir? Her birinin vazîfesi
nedir? Vazîfelerinin neler olduğunu bilirler mi, bilmezler mi? Bir kimsenin
Kutb-ül-aktâb olduğu gaybdan müjdelenirmiş. Bu doğru mudur, yoksa hayâl midir?
Cevâp: Resûlullah'ın “sallallahu
aleyhi ve sellem” izinde
ilerleyenlerin büyükleri,
Ona uyarak Nübüvvet makâmının derecelerini geçtikten sonra, içlerinden bir
kaçına (İmâmet) makâmını verirler. Başkalarını, o dereceleri geçirmekle bırakıp,
bu makâmı vermezler. Bu büyükler de, onlar gibi bu dereceleri geçmişlerdir.
İmâmet makâmını almadıkları için, onlardan ayrılırlar. Bu makâma bağlı olan
şeylerden mahrûmdurlar. Resûlullah'a “sallallahu aleyhi ve sellem” tâbi’
olanların büyükleri, peygamberliğin velâyet derecelerini tamâmlayınca, bunlardan
birkaçına (Hilâfet) makâmını verirler. Geri kalanlara bu makâmı vermeyip, yalnız
o dereceleri geçirirler. İmâmet ve hilâfet makâmları, o derecelerin kendilerini
geçerek elde edilir. Bu derecelerin zıllarında, görüntülerinde, imâmet makâmının
karşılığı (Kutb-i irşâd) makâmıdır. Hilâfet makâmının karşılığı ise (Kutb-i
medâr) makâmıdır. Aşağıda bulunan bu iki makâm, yukardaki o iki makâmın sanki
zıllı, gölgesi gibidir. Muhyiddîn-i Arabî hazretlerine göre, (Gavs), Kutb-i
medâr demektir. Kutb-i medârdan başka bir Gavslık makâmı olmadığını
söylemektedir. Bu fakîre göre, Gavs başkadır. Kutb-i medâr başkadır. Gavs [dahâ
üstün olup] Kutb-i medârın yardımcısıdır. Kutb-i medâr, birçok işlerinde, ondan
yardım bekler. (Ebdâl) denilen makâmlara getirilecek Evliyâyı seçmekte bunun
rolü vardır. Kutbun yardımcıları, hizmet edenleri çok olduğundan kutba,
(Kutb-ül-aktâb) da denir. Çünki, Kutb-ül-aktâbın yardımcıları, hizmet edenleri,
Onun vekîlleri demektir. Bunun içindir ki, Muhyiddîn-i Arabî “rahmetullahi
aleyh” buyuruyor ki, (Müslümânların olsun, kâfirlerin olsun, her şehirde bir kutub
bulunur).
Makâm sâhibi olan, bilgi sâhibi olur. Makâm derecesi verilen, fakat makâm
verilmeyen Velînin ilim sâhibi olması lâzım değildir. Yaptığı hizmetleri bilse de
olur, bilmese de olur. Gaybdan gelen müjde, o makâmın derecesine yükseldiğini
bildirir. O makâmın verildiğini göstermez.
Suâl: (Ebû Bekrin “radiyallahu anh” îmânı ile, bütün ümmetimin îmânı tartılsa,
Ebû Bekr'in îmânı dahâ ağır gelir) hadîs-i şerîfindeki îmân nedir? Onun îmânı
niçin dahâ yüksektir?
Cevâp: Îmânın üstün olması, îmân edilecek şeyler üstün olduğu içindir. Ebû
Bekr'in îmân ettiği şeyler, ümmetin îmân ettiği şeylerin üstünde olduğu için,
hepsinden ağır olmaktadır.
Yavrum! Tasavvuf yolunda yükselirken, öyle bir yere çıkılır ki, bir nokta dahâ
çıkılsa, o noktaya çıkmakla geçilen dereceler, oraya kadar olan bütün
derecelerden dahâ yüksektir. Çünki o nokta, aşağısında olanların hepsinden dahâ
çoktur. Bu noktanın üstündeki nokta da, bu noktadan öylece dahâ yüksektir. Çünki
alttaki nokta, kendi altındakilerin hepsi ile birlikte, üstündeki noktadan çok
küçüktürler. Dahâ yukarıdaki bütün noktalar da, hep böyledirler. İşte, bir
kimsenin îmân ettiği şeylerin derecesi yukarda ise, altındaki derecelerde
olanların hepsinden ağır gelir. Bunun içindir ki, Ârif ilerlerken bir yere gelir
ki, bir ânda, o âna kadar kazandıklarının hepsini kazanır. Bu fakîrin
“kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz” ölçüsüne göre, bir ânda, önceki derecelerin
hepsinden dahâ çok dereceleri geçmektedir. Bu, Allahu Teâlâ'nın ihsânıdır. Allahu
Teâlâ bunu, dilediğine ihsân eder. Allahu Teâlâ, çok büyük ihsân sâhibidir.
Suâl: Şeyh Muhyiddîn-i Arabî “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz” hazretleri ve
Ona tâbi’ olanlar diyorlar ki, (Hazret-i Mûsâ “aleyhisselâm” için öldürülen
çocukların isti’dâdlarının hepsi, hazret-i Mûsâ aleyhisselâma verildi). Bu söz
ne demektir?
Cevâp: Bu söz doğrudur. Çünki iyi belli olmuştur ki, çok kimselerin
yükselmelerine bir kimseyi sebep eyledikleri gibi, bir kimsenin yüksek
derecelere varması için, çok kimseleri sebep kılarlar. Rehber, mürîdlerin
yükselmesi için sebep olduğu gibi, mürîdler de, rehberin yükselmesi için
sebeptirler. Bu fakîr, bu sözün doğru olduğunu, yenilen, içilen, bedenden birer
parça olan şeylerde de hissediyorum. Yenilen, içilen, her şey, isti’dâdı da
arttırmaktadır. Başka kâbiliyyetler de kazandırmaktadır. Tatlı şeyler yemek
istemediğim zamânlar, isdi’dâdın artması için yemek emrolunmaktadır. Yememeye
izin verilmemektedir. Bir kimsenin isti’dâdının başkasına geçtiği çok
görülmüştür. Biri boş kalmış, ötekinin cem’iyyeti artmıştır.
Suâl: Şeyh Necmeddîn-i Kübrâ “rahmetullahi aleyh”, bir mürîdini, bir Velînin
yanına gönderdi ki, kendisinin hangi Peygamberin “salavâtullahi teâlâ aleyhim
ecma’în” terbiyesi altında bulunduğunu anlamış olsun. O zât, mürîde (Cühûdün ne
yapıyor?) dedi. Şeyh Necmeddîn-i Kübrâ, bu sözden, kendisinin Mûsâ
aleyhisselâmın terbiyesi altında olduğunu anladı. O sözden bunu nasıl anladı?
Cevâp: (Cühûd), yahûdî demektir. Mûsâ aleyhisselâmın ümmetine verilen isimdir.
Buradan anladı.
Suâl: (Nefehât) kitâbında diyor ki, bütün Velîler ölünce, velâyetleri ellerinden
alınır. Yalnız dört kişinin alınmaz. Bu ne demektir?
Cevâp: Burada velâyet demek, Velînin “kuddise sirruh” tasarrufları, kerâmetleri
demektir. Velâyetin kendisi alınır demek değildir. Velâyet, Allahu Teâlâ'ya
yakınlık demektir. Kerâmetleri alınır demek de, çok kerâmet göstermez demektir.
Kerâmet gösteremez demek değildir. Şunu da bildirelim ki, bu söz keşif yolu ile
anlaşılan bir şeyi anlatmaktadır. Keşifte hatâ, çok olur. Ne görmüş, nasıl
anlamıştır? Birkaç kerâmetin zuhûrunu istiyorsunuz. Bekleyiniz1 Allahu Teâlâ,
her güçlüğün sonunu kolaylaştırır.
Suâl: (Nişâpûrî tefsîri)nde diyor ki, (İnne şâniyeke hüvel-ebter), yâ harfi ile
yazıyor. Bunun doğrusu nasıldır. Yâ ile midir, Hemze ile midir?
Cevâp: Doğrusu hemze iledir. Yâ ile yazılı olanlar, Kur’ân-ı kerîmin meşhûr
olmayan okunmasıdır.
Suâl: Birkaç kadın vazîfe istiyor. Nasıl yapalım?
Cevâp: Mahrem iseler, zararı yoktur. Yabancı iseler, perde arkasında oturarak
tarîkatı alırlar.
Suâl: Hadîs âlimleri, her ayda, yasak günler bildirmişlerdir. Bunun için,
hadîs-i şerîf te söylüyorlar. Ne yapalım?
Cevâp: Bu fakîrin babası, Abdül-ehad “rahmetullahi aleyh” buyurdu ki, şeyh
Abdullah ve şeyh Rahmetullah hadîs âlimi idiler. Haremeyn'de, [ya’nî Mekke ve
Medînede] bu ikisine şeyhayn denirdi. Bir iş için, Hindistân'a gelmişlerdi. Bu
hadîsi, (Buhâri) şârihlerinden Kermânî “rahmetullahi aleyh” yazıyor. Fakat,
za’îfdir. Bu işte doğru hadîs, (Günler, Allahın günleridir. Kullar da Allahın
kullarıdır) dediler. Yine buyurdular ki, (Günlerin uğursuzluğu, âlemlere rahmet
olan Muhammed aleyhisselâmın gelmesi ile bitmiştir. Uğursuz günler, eski
ümmetlerde vardı). Bu fakîrin anladığı da böyledir. Hiçbir günü başka günlerden
üstün tutmam. Cum’a ve Ramazân ve benzerleri günleri, islâmiyyet üstün tutmuş
olduğu için üstün biliriz.
Peygamberlik yükünü taşımak üzerinde yazılan bilgileri, hâce Muhammed Eşref'teki
mektûplarda bulamadığınızı yazıyorsunuz. Nasıl bulabilirsiniz? O mektûp,
bugünlerde yazıldı. Henüz size varmamıştır. Çok uzun bir mektûptur. Bir cüz’den
çoktur. Bir kopyasını size göndermelerini söylemiştim.
Bu mektûp, mîr Muhammed Nu’mân “rahmetullahi aleyh” hazretlerine yazılmıştır.
Tasavvufu kısaca
bildirmektedir:
Allahu Teâlâ'ya hamd olsun ve Onun sevgili Peygamberi, insanların her bakımdan en
üstünü olan Muhammed aleyhisselâma duâ ve selâm olsun! Kıymetli mektûbunuz
geldi. Okuyunca, çok sevindirdi. Tasavvuf yolunun bildirilmesini istiyorsunuz.
Bu konuda bir şeyler yazmıştım. Nasîb olursa temize çeker, gönderirim. Şimdilik,
bu yolu kısaca yazıyorum. Dikkatli okuyunuz! Kıymetli seyyid kardeşim! Bizim
seçtiğimiz yolda ilerlemeğe kalpten başlanır. (Kalp) madde değildir. Maddesiz,
ölçüsüz olan Âlem-i emirdendir. Bu yolda kalbi geçtikten sonra, kalbin üstünde
olan (Rûh) mertebelerinde ilerlenir. Rûh mertebeleri bitince (Sır) denilen
mertebelerde ilerlenir. Sır denilen yerler, Rûh mertebelerinin üstüdür. Bundan
sonra (Hafî) denilen makâmlarda, ondan sonra (Ahfâ) mertebelerinde ilerlenir. Bu
beş latîfe geçildikten sonra ve her birine mahsûs olan ilimlere ve ma’rifetlere
kavuşulduktan sonra ve her birinde başka başka hâller, vecdler hâsıl olduktan
sonra, bu beş cevherin asıllarında, kaynaklarında ilerlemeğe başlanır. Bu beş
asıl, Âlem-i kebîrdedir. Âlem-i sağîrde bulunan her şeyin aslı, Âlem-i kebîrdedir.
Âlem-i sağîr demek, insanda bulunan şeyler demektir. Âlem-i kebîr demek, insanın
dışında bulunan her şey demektir. Bu beş aslda ilerlemeğe (Arş)dan başlanır. Arş,
insan kalbinin aslıdır. Arş'tan sonra, rûhun aslı olan mertebelerde ilerlenir. Bu
mertebeler Arş'tan üstündür. Bu ikinci aslın üstü, Sırrın aslı olan makâmlardır.
İnsan Sırrının aslı olan mertebelerin üstü, Hafî denilen latîfenin aslıdır.
Bunun üstü de, Ahfâ denilen cevherin aslı olan makâmlardır. Âlem-i kebîrdeki bu
beş aslı her bakımdan geçtikten, son noktasına erdikten sonra, imkân dâiresi
tamâm olmuş, bütün mahlûklar geçilmiş olur. Böylece (Fenâ) denilen konaklardan
birincisine ayak basılmış olur. Bundan sonra, ilerlemek nasîb olursa, Allahu
Teâlâ'nın isimlerinin, sıfatlarının zılları, gölgeleri, görüntülerinde ilerlenir.
Bu görüntüler, vücûb ile imkân arasında ya’nî Allahu Teâlâ'nın sıfatları ile
mahlûklar arasında köprü, ortak gibidirler ve Âlem-i kebîrde bulunan beş aslın
da aslı, temeli, kökü gibidirler. Bu temellerde ilerlemek de, bunlardan hâsıl
olan beş asılda ve bunların görüntüsü gibi olan beş cevherde ilerlemek sırası ile
olur. Allahu Teâlâ, lutfederek, ihsân ederek, bu beş zıllın her mertebesi
tamâmen geçilip, sonuna varılırsa, Allahu Teâlâ'nın isimlerinde ve sıfatlarında
ilerlemek nasîb olur. İsimler, sıfatlar tecellî etmeğe başlar. Allahu Teâlâ'nın
şü’ûnâtı ve i’tibârâtı zuhûr eder. Burada, Âlem-i emrin de hepsi geçilmiş,
hepsinin hakkı verilmiş olur. Eğer Allahu Teâlâ ihsân ederek, bu makâmdan da
ilerlemek nasîb olursa, nefis itmînâna kavuşur ve ilerleyerek kavuşulan
makâmların sonu olan (Rızâ) makâmı hâsıl olur. Bundan sonra (Şerh-i sadr) hâsıl
olur ve (İslâm-ı hakîkî) ile şereflenir. Bu kemâlâtın, üstünlüklerinin yanında,
Âlem-i emirde olan beş latîfenin üstünlükleri, çok aşağı kalmaktadır. Okyânus
yanında bir damla su gibi bile değildir. Bütün bu kemâller, üstünlükler, (İsm-i
zâhir) kemâlleridir. (İsm-i bâtın) kemâlleri başkadır. Bunlar, yazılamaz,
anlatılamaz. Bu iki ismin bütün kemâlleri, üstünlükleri hâsıl olursa, sâlik, iki
kanada kavuşmuş olur. Bu iki kanatla, (Âlem-i kuds)de, ilâhî âlemde, sonsuz
uçabilir. Bunları, birkaç mektûpta dahâ yazmıştım. Kıymetli oğlum, hepsini
bir araya toplamaktadır. Kolayını bulursanız, buraya geliniz. Fakat, orayı boş
bırakmayınız. Oranın düzeni bozulmasın. Seçtiğiniz birisini yerinize bırakıp,
yalnız geliniz! Bir dahâ buluşabilir miyiz, ancak Allahu Teâlâ bilir. Vesselâm.
Bu mektûp, Şerîf hâna yazılmıştır.
Allahu Teâlâ'nın
yakın olduğunu açıklamaktadır:
Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Onun seçtiği temiz insanlara selâmlar olsun! Lutfederek göndermiş olduğunuz kıymetli mektûbunuz gelerek, biz fakîrleri çok
sevindirdi. Allahu Teâlâ da sizi sevindirsin!
Yavrum! Allahu Teâlâ'nın bizlere, kendimizden dahâ yakın olduğu, Kur’ân-ı kerîmde
bildirilmiştir. Ammâ ne yapalım ki, Allahu Teâlâ, akıllarımızın, düşüncelerimizin
ve bilgimizin ve anlayışımızın ötesindedir. Ötelerin ötesidir. Şunu da biliyoruz
ki, bu ötelik, uzaklık, yakınlık bakımından olup, uzaklık bakımından değildir.
Allahu Teâlâ, her yakından dahâ yakındır. Hattâ, Onun bir olan zâtı ya’nî
kendisi, bize sıfatlarından dahâ yakındır. Hâlbuki bizler, o sıfatlarla var
olduk ve varız. Bunu akıl anlayamaz. Çünki bir şeye başkasının, kendinden dahâ
yakın olmasını düşünemez. Bunu açıklayabilmek için, bir misâl aradım ise de,
bulamadım. Bu bilgi, kesin olarak (Nass)a, ya’nî Kur’ân-ı kerîme dayanmaktadır.
Doğru olan keşfler de, böyle olduğunu gösteriyor. Tarîkat sâhipleri, tevhîdden
ve birleşmekten söz etmişlerdir. Yakınlıktan, berâber olmaktan uzun uzun
konuşmuşlardır. Fakat, Allahu Teâlâ'nın çok yakın olduğunu hiç söylemediler.
İnsanları şaşkınlıktan kurtaracak bir açıklama yapmamışlardır. Şaşılacak şeydir
ki, Allahu Teâlâ'nın bize çok yakın olması, bizim Ona çok uzak olmamıza sebep
olmuştur. Bunu iyi anlayınız. Sözümüzde işâretler ve beşâretler vardır. Size ve
doğru yolda olanlara ve Muhammed Mustafâ'nın “sallallahu
aleyhi ve sellem” izinde gidenlere selâm olsun!
Bu mektûbu oğlu, aklî ve naklî ilimlerde yükselmiş, hâce Muhammed Sa’îd “rahmetullahi aleyh” hazretlerine yazmıştır.
Peygamberler
“aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” gönderilmesinin fâydaları ve aklın yalnız başına
Allahu Teâlâ'yı tanıyamayacağı ve dağda büyümüş ve câhillik zamânında ya’nî
Peygamber gönderilmemiş olan zamânlarda yaşamış kâfirlerin ve kâfir
memleketlerinde ölen kâfir çocuklarının Âhirette ne olacakları ve dünyânın her
yerine, meselâ eski hindlilere Peygamberler gelmiş olduğu bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ'ya sonsuz hamd olsun ki, bizleri Müslümân olmakla şereflendirdi. O,
doğru yolu göstermeseydi, kim bulabilirdi? Onun Peygamberlerine
“aleyhimüssalavâtü vesselâm” inanırız. Hepsi doğru söylemiştir.
Allahu Teâlâ'nın, insanlara Peygamberleri “aleyhimüssalavâtü vesselâm” göndermesi
en büyük ni’metdir. Bu iyiliğin şükrü, hangi ağız ile yapılabilir? Hangi kalp,
onları göndermenin iyiliğini kavrayabilir? Hangi vücûd ve a’zâ, o iyiliklere
şükür olabilecek bir şey yapabilir? O büyük insanların mübârek varlıkları
olmasaydı, bu âlemi yaratanın varlığını, biz kısa akıllı insanlara kim
gösterirdi? Eski yunânlıların ilk feylesofları, o kadar zekî ve kurnaz oldukları hâlde, yaratanın varlığını
anlayamadılar. Bu kâinât, böyle gelmiş, böyle gider, cânlılar da birbirlerinden
meydâna gelip ürer. Bu böylece devâm eder, dediler. Câhillik devri geçip, yeni
Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” da’vetlerinin nûrları ile, âlem
aydınlanınca, sonra gelen yunân feylesofları, o nûrların ışıkları ile uyanarak,
üstâdlarının sözlerini reddetti. Bir yaratanın bulunduğunu kitâplarına yazdılar
ve bir olduğunu isbât ettiler. O hâlde, insan aklı, o büyüklerin nûrları ile
aydınlanmadıkça, bunu bulamıyor. Peygamberler “aleyhimüssalavâtü vettehıyyât”
olmadıkça, bizim düşüncelerimiz, doğru yola yaklaşamıyor. Ebû Mensûr-i Mâtürîdî
“rahmetullahi aleyh” ve yetiştirdiği büyükler, acabâ neden Allahu Teâlâ'nın
varlığını ve birliğini, aklın yalnız başına bulabileceğini söylediler? Dağda,
çölde yetişip de putlara tapanların, Peygamberlerden haberi olmasa bile
Cehenneme gideceklerini söylediler. Akılları ile bulmaları lâzım idi, dediler.
Biz böyle anlamıyoruz. Bunların kendilerine, hakîkat duyurulmadıkça, kâfir
olmayacaklarını söylüyoruz. Bu haber de, Peygamberler “aleyhimüssalavâtü vettehıyyât” ile gönderilmektedir. Evet, Allahu Teâlâ, aklı, doğru yolu bulmak
için yaratmış ise de, yalnız başına bulamaz. Akla, o yol haber verilmedikçe,
şiddetli azâp yapılmaz.
Suâl: Dağda yetişip, hiçbir din duymayıp puta tapan müşrikler, Cehennemde sonsuz
kalmazsa, Cennete girmesi lâzım gelir. Bu da olamaz. Çünki müşriklere, Cennet
harâmdır, ya’nî yasaktır. Bunların yeri Cehennemdir. Nitekim, Allahu Teâlâ,
Mâide Sûresi yetmişbeşinci âyetinde, Îsâ aleyhisselâmın meâlen, (Allahu
Teâlâ'dan
başkasına tapanlar, başkalarının sözlerini Onun emirlerinden üstün tutanlar,
Cennete giremez. Onların konacağı yer Cehennemdir) dediğini beyân buyurdu.
Âhirette Cennet ile Cehennemden başka yer de yoktur. (A’râf)da kalanlar, bir
müddet sonra Cennete gideceklerdir. Sonsuz kalınacak yer, yâ Cennettir, yâ
Cehennem! Bunlar hangisinde kalacaktır?
Cevâp: Buna cevâp vermek çok güç! Kıymetli yavrum! Biliyorsun ki, çok zamân
bunu, bana sormuştun. Kalbe râhat verecek bir cevâp bulunmamıştı. Bu suâli, hal
etmek için, (Fütûhât-i mekkiyye) sâhibinin [Muhyiddîn-i Arabî]: (Peygamberimiz
“sallallahu aleyhi ve sellem”, kıyâmet günü, bunları dîne da’vet eder. Kabûl
eden Cennete, etmeyen Cehenneme sokulur) sözü, bu fakîre iyi gelmiyor. Çünki
Âhiret, mükâfat yeridir, hesâp yeridir. Emir yeri, iş yeri değildir ki, oraya
Peygamber gönderilsin! Çok zamân sonra, Allahu Teâlâ, merhamet ederek, bu
mes’elenin hâllini ihsân eyledi. Şöyle bildirdi ki, bu müşrikler, ne Cennette,
ne Cehennemde kalmayacak, Âhirette dirildikten sonra, hesâba çekilip,
kabâhatleri kadar mahşer yerinde azap çekecektir. Herkesin hakkı verildikten
sonra, bütün hayvanlar gibi, bunlar da, yok edileceklerdir. Bir yerde sonsuz
kalmayacaklardır. Bu cevâbımız Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât”
huzûrunda söylenseydi, hepsi beğenir, kabûl buyururdu. Her şeyin doğrusunu Allahu
Teâlâ bilir. Herkesin aklı, birçok dünyâ işlerinde bile, şaşırıp yanılırken,
iyiliklerine, merhametine son bulunmayan sâhibimizin, Peygamberleri ile haber
vermeden, yalnız akılları ile bulamadıkları için, kullarını sonsuz olarak ateşte
yakacağını söylemek, bu fakîre ağır geliyor. Böyle kimselerin sonsuz olarak
Cennette kalacaklarını söylemek, nasıl çok yersiz ise, sonsuz azâp çekeceklerini
söylemek de, öyle yersiz oluyor. Nitekim, i’tikâdda ikinci imâmımız Ebül-Hasan-i
Alî Eş’arî, bunların Cehenneme girmeyeceklerini söylüyorsa da, bu sözünden,
Cennette kalacakları anlaşılıyor. Çünki, ikisinden başka yer yoktur. O hâlde,
cevâbın doğrusu bize bildirilendir. Ya’nî mahşer günü, hesâpları görüldükten
sonra, yok edileceklerdir. Bu fakîre göre, kâfirlerin çocukları da böyle
olacaktır. Çünki Cennete girmek, îmân iledir. Yâ kendisi îmân etmiş olacak veyâ
îmânlının çocuğu olduğu için, yâhut ana-babası birlikte mürted olunca, kendisi
Dâr-ül-islâmda kaldığı için îmânlı sayılmış olacaktır. Dâr-ül-islâmda bulunan
müşriklerin çocukları ve zimmîlerin çocukları da Dâr-ül-harbdeki kâfirlerin
çocukları gibidir. Çünki bu çocuklarda îmân yoktur. Bunlar Cennete giremez.
Cehennemde sonsuz kalmak da, teklîften sonra, inanmamanın cezâsıdır. Çocuk ise,
mükellef değildir. Bunlar hayvanlar gibi, diriltilip, hesâpları görüldükten
sonra, yok edileceklerdir. Eskiden, bir Peygamberin vefâtından sonra, çok vakit
geçip, zâlimler tarafından din bozulup, unutulduğu zamânlarda yaşayıp,
Peygamberlerden haberi olmayan insanlar da kıyâmette böyle sonradan, tekrâr yok
edileceklerdir.
Ey yavrum! Bu fakîr, çok geniş ve çok derin düşünüyorum da, Peygamberimizin “sallallahu
aleyhi ve sellem” haberi yetişmeyen, yer yüzünde, hiçbir yer
kalmadığını anlıyorum. Bütün dünyânın, Onun da’vet nûru ile, güneş gibi
aydınlandığı görülüyor. Hattâ, duvâr arkasında bulunan, Ye’cûc ve Me’cûca bile
ulaşmış bulunuyor.
Eski zamânlarda da, bütün dünyâda Peygamber gönderilmedik bir yer kalmamış
gibidir. Hattâ, bundan en mahrûm zan edilen, Hindistân'da bile hindlilerden bir
Peygamber yapılmış; Allahu Teâlâ'nın emirleri bildirilmiştir. Hindistân'ın ba’zı
kısımlarında, anlaşılıyor ki, Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât”
nûrları, küfür karanlıkları içinde, yıldızlar gibi parlamıştır. Eğer merâk ediyor
isen, bu şehirleri söyleyebilirim. Ba’zı Peygamberlere bir kişi bile inanmamış,
kimse kabûl etmemiştir. Yalnız bir kişinin inandığı Peygamberler de olmuştur.
Ba’zılarına da, iki veyâ üç kimse îmân etmiştir. Hindistân'da bir Peygambere, üç
kişiden çok inanan olduğu görülemiyor. Ya’nî, dört tâne ümmeti bulunan Peygamber
olmamıştır. Hindlilerin tapındıkları kimselerden ba’zılarının kitâplarında,
Allahu Teâlâ'nın varlığı ve sıfatları hakkında görülen yazıları, hep o
Peygamberin ışıklarının akisleridir. Çünki her asırda, her ümmete Peygamber
“aleyhimüssalâtü vesselâm” gelerek Allahu Teâlâ'nın varlığını ve sıfatlarını
bildirmiştir. Onların mübârek varlıkları olmasaydı, küfür ve günâh pislikleri ile
kirlenmiş olan akıllar, îmân devletine kavuşamazdı. Bu ahmaklar, çürük akılları
ile, herkesi kandırıp, kendilerine tapmağa zorlamış, kendilerinden başka bir kuvvetin bulunmadığını
sanmışlardı. Nitekim, Mısır fir’avunları: (Eğer benden başkasına taparsan, seni
hapsederim) demişti. Ba’zıları da, bu kâinâtın bir yaratanı olduğunu
işittiklerinden, kendilerine yaratıcı, dediremeyeceklerini anlayarak, bir yaratanın varlığını söylemiş, fakat bunun kendilerine sirâyet
ettiğini bildirerek, bu hîle ile insanları kendilerine taptırmaya
uğraşmışlardır.
Suâl: Hindistân'da, Peygamber “aleyhimüssalavâtü vesselâm” gönderilmiş olsaydı,
biz de işitirdik. Dilden dile, her tarafa yayılırdı?
Cevâp: Bunlar, bütün Hindistân'a gönderilmiş değildi. Ba’zıları, bir şehre, hattâ
bir köye idi. Allahu Teâlâ, bir millet veyâ bir şehir ahâlîsinden en iyisini bu
devletle şereflendiriyor, o da, Allahu Teâlâ'nın varlığını, birliğini ve
emirlerini, Ondan başka kimsenin bir şey yaratamayacağını insanlara bildiriyordu.
Onlar da, ona inanmıyor, inkâr ediyordu. Câhil, yalancı, deli diye alay
ediyorlardı. Azgınlıkları, ona eziyetleri artınca, Allahu Teâlâ da, onları
helâk ediyordu. Uzun zamân sonra, başka bir Peygamberi, böylece gönderiyor ve
yine böyle oluyordu. Hindistân'da böylece yıkılmış, şehir harâbeleri çok
görülmektedir. Şehirlerin bu sebepten harâb oldukları ve Peygamberlerin
da’vetleri, etrâftaki insanlar arasında yayılıp, uzun zamân dillerde
dolaşıyordu. Peygamberlere “aleyhimüssalavâtü vesselâm” çok kimse inansaydı ve mü’minler hâkim olarak kalsalardı, o zamân, bizim de haberimiz olurdu. Fakat bir
kişi, birkaç gün nasîhat edip gider, buna kimse inanmaz ve bir başkasına, ancak
bir kişi, iki kişi inanırsa, bize nasıl haber gelebilir. Çünki kâfirler, dîni
söndürmeğe çalışıyor, babalarının yoluna uymayan dîni beğenmiyorlardı. Kim haber
verecek ve kime söyleyecek. Sonra Resûl, Nebî ve Peygamber kelimeleri, fârisî ve
arabîdir. Hind lügatinde bu kelimeler yok idi ki, o Peygamberlere de, bu isimler
verilmiş olsun. Nihâyet şunu da söyleyelim ki, Hindistân'ın Peygamber gelmeyen ve
doğru yol gösterilmeyen yerleri de var dersek, buralardaki insanlar, dağda,
çölde yetişen müşrikler gibi olup, inât ettikleri ve herkesi kendilerine
taptırdıkları hâlde bile, Cehenneme girmez ve ebedî azâp görmezler. Böylelerin
Cehenneme girmesi, akl-ı selîme, ya’nî şaşmayan akıllara uygun olmadığı gibi,
yanılmayan keşifler de, buna müsâ’ade etmez. Fakat, bunlardan inât edenlerin bir
kısmının Cehenneme gittiklerini görmekteyiz. Her şeyin doğrusunu, ancak Allahu
Teâlâ bilir.
Bu mektûp, hakîkatleri bilen, ma’rifetler sâhibi, ilâhî feyizlere, sonsuz rahmetlere kavuşmuş oğlu şeyh Muhammed Sâdıka yazılmıştır.
İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin yolunu
ve Velâyet-i evliyâ, Velâyet-i enbiyâ ve Velâyet-i ulyâyı ve insandaki on
latîfeyi bildirmektedir:
Bismillâhirrahmânirrahîm. Âlemlerin rabbi olan Allahu
Teâlâ'ya hamd olsun! Peygamberlerin en üstününe salât ve selâm olsun! Ey oğlum,
Allahu Teâlâ, seni mes’ûd eylesin! İnsana (Âlem-i sagîr) ya’nî küçük âlem
denir. Bu Âlem-i sağîr, on parçadan meydâna gelmiştir. Bu on parçanın beşi
(Âlem-i emr)dendir. Bu beş latîfe,
(Kalp), (Rûh), (Sır), (Hafî) ve (Ahfâ)dır. Bu beş latîfenin asılları,
kökleri (Âlem-i kebîr)dedir. [(Âlem-i kebîr), büyük âlem demektir.
İnsandan başka her şey demektir.] İnsanı meydâna getirmiş olan on parçadan dördü
katı, sıvı, gaz maddeleri ve enerjidir. Bunların asılları da Âlem-i kebîrdedir.
Beş latîfenin asılları, Arşın dışında görülür. Arşın dışı, Âlem-i emirdir. Ya’nî
maddesiz, hacimsizdir. Bunun için, Âlem-i emre (Lâ-mekânî) denir. İmkân
dâiresi, ya’nî mahlûklar, bu beş aslın sonunda biter. Mahlûklar, ademle vücûdun
birleşmesinden meydâna gelmiştir. Ademle vücûdun birleşmesi, beş aslın sonuna
kadardır.
Akıllı, uyanık bir sâlik, yaradılışında Muhammedî ise, Âlem-i emrin beş latîfesini, sıraları ile geçtikten sonra, bunların Âlem-i kebîrdeki asıllarında seyr eder. Ya’nî ilerler. Allahu Teâlâ'nın lütfû ile, bu beş aslın her birini inceden inceye geçerek sonuna gelir. Böylece, imkân dâiresini (Seyr-i ilallah) ile bitirmiş olur. (Fenâ) hâsıl oldu denir. Şimdi (Velâyet-i suğrâ)ya başlamış olur. Bu velâyete (Velâyet-i evliyâ) da denir. Bundan sonra, bu beş aslın da aslı olan, Allahu Teâlâ'nın isimlerinin zıllarında seyre başlar. Bu zıllarda adem bulunmaz. Allahu Teâlâ'nın ihsânı ile bu zılları birer birer (Seyr-i fillah) ile geçerek sonuna varır. Böylece, isimlerin zılları biterek, Allahu Teâlâ'nın isimleri ve sıfatları mertebesine erişir. Velâyet-i suğrâda yükselmek, buraya kadardır. Burada tâm Fenâ hâsıl olmağa başlar. (Velâyet-i kübrâ)ya ayak basılmış olur. Bu velâyete, (Velâyet-i enbiyâ) da denir.
Peygamberlerden ve meleklerden başka, bütün
mahlûkların (Mebde-i ta’ayyün)leri, bu zıl dâiresinde bulunur. Her ismin
zıllı, bir insanın mebde-i ta’ayyünüdür. Peygamberlerden sonra, insanların en
üstünü olan hazret-i Ebû Bekrin mebde-i ta’ayyünü, bu dâirenin en üstündeki
noktadır. Sâlik, kendinin mebde-i ta’ayyünü olan isme varınca (Seyr-i ilallah)ı
bitirir demişlerdir. Buradaki isim, Allahu Teâlâ'nın isminin kendi değildir. Bu
ismin zıllına varınca demektir ki, o ismin, zıllarından bir zıldır. Bu zıllar,
isimlerin ve sıfatların tafsîlidirler. Meselâ ilim sıfatının parçaları vardır. Bu
parçalar, birer birer bu sıfatın zıllıdırlar. Bu sıfat, o zılların icmâli,
topluluğudur. Bu parçalardan her biri, Peygamberlerden başka, bir insanın mebde-i
ta’ayyünüdür. Peygamberlerin ve meleklerin mebde-i ta’ayyünleri, bu parçaların
asılları, bütünleri olan isimlerdir. Meselâ, ilim, kudret ve irâde gibi
sıfatlardır. Birçok kimsenin mebde-i ta’ayyünleri, tek bir sıfattır. Fakat
çeşitli bakımlardan ayrılırlar. Meselâ, Muhammed aleyhisselâmın mebde-i
ta’ayyünü ilim şânıdır. Yine bu ilim sıfatı, başka bir bakımdan, İbrahîm
aleyhisselâmın da mebde-i ta’ayyünüdür “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü
vetteslîmât”. Yine bu sıfat, başka bir bakımdan da, Nûh aleyhisselâmın mebde-i
ta’ayyünüdür. Bu çeşitli bakımlar, hâcı Muhammed Eşrefe yazılan mektûpta
açıklanmıştır. Büyüklerden kimisi, hakîkat-i Muhammedî, (Ta’ayyün-i evvel)dir.
Her kemâlin bir arada bulunduğu hazrettir. Buna (Vahdet) denir
demişlerdir. Bu fakîrin anladığına göre, bu vahdet mertebesi, bu zıl dâiresinin
merkezi, topluluğudur. Bu sözümü, şu da kuvvetlendiriyor ki, insanların mebde-i
ta’ayyünleri, isimlerin ve sıfatların ilimdeki sûretleri, görüntüleridir
demişlerdir. İlimdeki varlık, kendisi değil, kendinin zıllıdır, görüntüsüdür.
Bunun için, ilimdeki bu sûretler, isimlerin ve sıfatların zıllarıdır. Bizim bu
dâiremiz, zıllar dâiresinin çevresi ve merkezidir. Asıl dâire değildir. Bu zıl
dâiresini, ta’ayyün-i evvel sanmışlar. Bunun merkezini topluluk bilerek
(Vahdet) demişlerdir. Bu merkezin açılmasını, ya’nî çevresini Vâhidiyyet
sanmışlardır. Zıl dâiresinin üstü olan isimlerin ve sıfatların dâiresini,
ta’ayyünlerle bağlılığı olmayan Zât-i Teâlâ sanmışlardır. Hâşâ! Öyle değildir.
Çünki o büyüklere göre, isimler ve sıfatlar, zâtın kendisidirler. Zâttan ayrı,
başka değildirler. Bunun için, zıl dâiresinin üstü, ya’nî isimlerin ve sıfatların
mertebesi, zâtın kendisi olur. Ondan ayrı olmaz. Hâlbuki, sıfatlar zâttan ayrı
olarak var olduklarından, isimlerin ve sıfatların dâiresi, Zât-i Teâlâ'dan ayrı
olur. Sıfatları zâtın kendisi demişler, böyle olmadığını bilememişler.
Zıl dâiresinin merkezi, bu dâirenin aslı olan üst dâirenin merkezinin zıllıdır. Üst dâire, isimlerin, sıfatların, şânların ve i’tibârâtın dâiresidir. Hakîkat-i Muhammedî, bu asıl dâiresinin merkezidir. İsimlerin ve şânların topluluğudur. Bu dâirede isimlerin ve sıfatların yayılması, vâhidiyyet mertebesidir. İsimlerin zıllarının mertebesinde vahdet ve vâhidiyyet kelimelerini kullanmak, zıllı asıl ile karıştırmaktan ileri gelmektedir. Buradaki seyre, (Seyr-i fillah) demek de böyledir. Çünki bu seyr, (Seyr-i ilallah)dır. Bu seyrden sonra, eğer yükselmek nasîb olursa, zıl dâiresinin aslı olan, ismlerin ve sıfatların dâiresinde Seyr-i fillah ile seyr olur. Velâyet-i kübrâ derecelerine başlar. Bu velâyet-i kübrâ, Peygamberlere “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” mahsûsdur. Onların izlerinde gitdikleri için, Eshâb-ı Kirâmı da, bu ni’mete kavuşurlar. Bu düşey durumdaki dâirenin yatay çapının altında bulunan yarım dâirede isimler ve (Sıfât-i zâide) bulunur. Üstteki yarım dâirede şü’ûn ve i’tibârât-i zâtiyye bulunur. Âlem-i emrin beş latîfesi, bu isimler ve şânlar dâiresinin sonuna kadardır. Allahu Teâlâ'nın lütfû ve ihsânı ile, eğer sıfatlar ve şânlar makâmından yukarı çıkılırsa, bunların aslı olan dâirede seyr olur. Bu aslların dâiresinden sonra, bunların da asılları dâiresinde seyr olur. Bu dâireyi de geçtikten sonra, bunun üstündeki dâireden bir kavs, bir yay görünür. Bunu da geçmek lâzımdır. Bu üst dâireden, bir yaydan başka bir şey görünmediğinden, yalnız kavs diyerek sözü kesiyoruz. Burada ince bir sır vardır. Bu sırrı bildirmediler. İsimlerin ve sıfatların ve şü’ûnların mebde’leridirler. Bu üç asıllardaki dereceler, nefs-i mutmainneye mahsûstur. Nefis, bu mertebelerde itmînâna kavuşur. Yine bu makâmda, (Şerh-i sadr) olur. Sâlik, (İslâm-ı hakîkî) ile şereflenir. Bu makâmda, nefs-i mutmainne, göğse yerleşir ve (Rızâ makâmı)na kavuşur. Bu makâm, Velâyet-i kübrânın sonudur. Bu velâyete, (Velâyet-i enbiyâ) da denildiğini yukarıda bildirmiştik.
Seyir, buraya kadar varınca, iş bitti sanıldı.
(Bunların hepsi, isim-i zâhirin açıklanmasıdır. Bu isim, uçmak için lâzım olan bir
kanattır. Mukaddes âleme uçmak için lâzım olan ikinci kanat olan isim-i bâtın da,
böyle birer birer geçilirse, iki kanat elde edilmiş olur) sesini duyurdular.
Allahu Teâlâ'nın lütfû ve ihsânı ile, isim-i bâtında da seyr bitince, iki kanat
elde edilmiş oldu. Bize doğru yolu gösteren Allahü Teâlâ'ya hamd olsun! O bize
doğru yolu göstermeseydi, biz bulamazdık. Rabbimizin Peygamberleri doğru sözlü
olarak gelmişlerdir.
Ey oğlum! İsm-i bâtındaki seyrden ne yazayım ki, o
seyri örtmek, gizlemek lâzımdır. O makâmdan şu kadar açıklanabilir ki, isim-i
zâhirde seyr, sıfatlarda seyr olup, Zât-i Teâlâ ile hiç ilgisi yoktur. İsm-i
bâtında seyr de, her ne kadar isimlerde seyrdir. Fakat bu seyr, Zât-i Teâlâ ile
ilgilidir. Bu isimler, Zât-i Teâlâ'yı örten perdeler gibidir. Meselâ, ilim
sıfatında Zât-i Teâlâ hiç akla gelmez. Alîm ismi ise, sıfat perdesi gerisinde,
Zât-i Teâlâ'yı bildirmektedir. Çünki âlim, ilim sâhibi olan zâttır. O hâlde
ilimde
seyr, isim-i zâhirde seyrdir. Alîmde seyr, isim-i bâtında seyrdir. Öteki sıfatlar
ve ismler de böyledir. İsm-i bâtınla ilgili olan isimler, meleklerin mebde-i
ta’ayyünleridir. Bu isimlerde seyre başlamak (Velâyet-i ulyâ)ya ayak
basmak olur. Bu velâyete, (Velâyet-i mele-i a’lâ) da denir. [(Mele’)
cemâ’at, kalabalık demektir.] İsm-i zâhir ile isim-i bâtını anlatırken
bildirdiğimiz, ilim ile alîm arasındaki farkı az sanmayınız! İlimden alîme az yol
vardır dememelidir. Yer küresi ile Arş arasındaki uzaklık, o iki isim arasındaki
uzaklık yanında, okyânus yanında bir damla su gibidir. Söylemeleri yakın,
kendileri çok uzaktır. Kısaca söylediğimiz her makâm da böyledir. Meselâ, Âlem-i
emrin beş latîfelerini geçip, bunların asıllarında seyr olunur. Böylece, imkân dâiresi biter sözü ile, Seyr-i ilallah, başından sonuna kadar
anlatılmıştır. (Bu seyrin yapılması için, ellibin senelik yol geçilir)
demişlerdir. Me’âric Sûresinin dördüncü [4] âyetinde meâlen, (Melekler ve Rûh
oraya ellibin senelik bir günde çıkarlar) buyurulmaktadır ki, bu sözümüze
işâret etmektedir. Böyle olmakla berâber, Allahu Teâlâ'nın ihsânının çekmesi ile,
bu uzun zamânlık iş, göz açıp kapayıncaya kadar yapılabilir. Fârisî mısra’
tercemesi:
Kerîmlerle yapılan işlerde güçlük yoktur!
Yine bunun gibi, işlerin ve sıfatların ve şü’ûnların
ve i’tibârâtın dâiresini geçerek, bunların asıllarında seyr olunur denildi.
İsimlerin, sıfatların, şü’ûn ve i’tibârâtın hepsini geçmek, söylemekle kolaydır.
Fakat, bunları geçmek çok zordur. O kadar çok zordur ki, tasavvuf büyükleri
“rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, (İnsanı kavuşturan konaklar sonsuzdurlar.
Bitmez tükenmezler) demişler. (Mertebelerin hepsi seyr edilemez) buyurmuşlardır.
Fârisî beyt tercemesi:
Onun
güzelliği bitmez, Sa’dînin sözü tükenmez,
İstiskali susuz ölür, denizin suyu eksilmez.
Kavuşmak için geçilecek konakların sonsuz olmasını,
sıfatların tecellîleri bakımından değil de, Zât-i ilâhînin tecellîleri sonsuz
olduğu için söylenmiştir sanmayınız! Bunun gibi, bitmeyen güzelliğin, sıfatların
güzelliği olmayıp, zâtın güzelliğidir demeyiniz! Çünki zâtın bu tecellîleri,
şü’ûn ve i’tibârât olmaksızın değildir. Zâtın o güzelliği, cemâl sıfatlarının
arkasında olmaksızın değildir. Çünki bu mertebede, sıfatların perdeleri
olmaksızın söz edilemez. Allahu Teâlâ'yı tanıyan kimsenin dili tutulur,
söyleyemez olur. Her tecellîde, biraz zıl, görüntü bulunur. O makâmda, şü’ûnu
araya katmadan olamaz. Bunun içindir ki, o vusûl konakları ve güzellik
mertebeleri, isimlerin ve şü’ûnların dâiresindedir ve onlara göre sonsuzdur.
Bu fakîre “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz”
gösterdikleri ise, tecellîlerin ve zuhûrların ötesindedir. İster zâtın tecellîsi
desinler, ister sıfatların tecellîsi desinler, hepsinin ötesidir. İster zâtın,
ister sıfatların güzelliği desinler, bütün güzelliklerin ötesidir. Bunun için,
yüksek istekleri, çok kıymetli maksatları bu dar kelime kadrosu ile, kısaca
anlatmış bulunuyorum. Sonsuz denizleri, birkaç şişeye doldurmuş gibi oluyorum.
Öyle ise, anlamamazlık etme!
Yine sözümüze dönelim! İsm-i zâhir ve isim-i bâtın iki
kanadı ele geçtikten sonra, uçmak nasîb olursa, yukarı çıkılırsa, buraya çıkan,
insanın enerji, hava ve su parçaları olduğu anlaşılır. Melekler de, bu üç
parçadan yapılmıştır. Hadîs-i şerîfte bildirildi ki, (Meleklerin bir kısmı
ateşden ve kardan yaratılmıştır. Bunlar, ateşle karı birarada bulunduran
Rabbimizde hiçbir noksânlık yoktur derler). Bu seyrde iken rü’yâda
gösterdiler ki, sanki bir yolda gidiyorum. Çok gitmekten yorulmuşum.
Yürüyebilmek için bir sopa, baston arıyorum. Bulamıyorum. İlerleyebilmek için,
çalı çırpıya yapışıyorum. Bu da olmuyor. Öylece yürümek zorunda kalıyorum. Bir
zamân, böyle ilerledim. Bir şehir göründü. Yaklaştım. Şehre girdim. Bu şehrin,
(Te’ayyün-i evvel) olduğu bildirildi. Bu ta’ayyün, bütün isimlerin,
sıfatların, şü’ûn ve i’tibârâtın mertebelerini ve bu mertebelerin asıllarını ve
bu asılların da asıllarını kendinde toplamıştır ve Zât-i ilâhînin i’tibârâtının
sonudur. Bu i’tibârât, ilm-i husûlîde, birbirlerinden ayrıldılar. Bundan sonra
seyr olursa, ilm-i huzûrî ile ilgili olur.
Ey oğlum! O makâmda, ilm-i husûlî ve ilm-i huzûrî
demek, misâl ve benzetmek yolu ile söylenir. Çünki, Zât-i ilâhîden ayrı olan
sıfatlar, ilm-i husûlî ile bilinir. İ’tibârât-i zâtiyye, Zât-i Teâlâ'dan hiç ayrı
değildirler ve ilm-i huzûrî ile bilinirler. Çünki bu makâmda, ilim, bilinen şeye
yalnız bağlanır, bilinen şeyden hiçbir şey ilimde bulunmaz. Ta’ayyün-i evvel demek
olan, o büyük şehirde, Peygamberlerin ve meleklerin bütün velâyetleri vardır.
Mele-i a’lâ denilen meleklerin yükseklerinin (Velâyet-i ulyâ)sının sonu
bu makâmdadır. Bu makâmda, bu ta’ayyün-i evvelin, hakîkat-i Muhammedî olup
olmadığı düşünüldü. Hakîkat-i Muhammedî'nin, yukarıda söylenilen gibi olduğu
anlaşıldı. Ona ta’ayyün-i evvel denilmesi, bu ta’ayyün-i evvelin zıllının
merkezi olduğu içindir. İsimleri, sıfatları, şü’ûn ve i’tibârâtı kendinde
toplamıştır. Bu şehrin üstünde seyr edilince, (Kemâlât-ı nübüvvet)e,
ya’nî Peygamberlik derecelerine başlanır. Bu derecelerde, yalnız Peygamberler
“aleyhimüssalavâtü vettehıyyât” seyr eder. Peygamberlik makâmının dereceleridir.
Peygamberlerin izinde gidenlerin büyüklerine de, tattırılır. İnsanı meydâna
getiren on parça içinde, bu derecelere yükselen toprak maddeleridir. İster
Âlem-i emirden olsun, ister Âlem-i halktan olsun, dokuz parçadan her biri, bu
makâmda, toprak maddesinin yolunda ilerler. Onun yanı sıra, bu ni’metle
şereflenirler. Toprak maddeleri yalnız insanda bulunduğundan, insanların
üstünleri, meleklerin üstünlerinden dahâ üstün oldu. Toprak maddelerinin
kavuştuklarına, hiç kimse kavuşmamıştır. Âyet-i kerîmede bildirilen (dünüv)
hâsıl olduktan sonra, tedellâ sırrı bu makâmda hâsıl olur. (Kabe-kavseyn
ev ednâ) nın içyüzü meydâna çıkar. Bu seyrde iyice anlaşıldı ki, Velâyet-i suğrâ,
Velâyet-i kübrâ ve Velâyet-i ulyânın hepsi, Peygamberlik makâmının
kemâlâtının zılları, gölgeleridir. Bütün o kemâlât, o dereceler, bu derecelerin
misâlleri, görüntüleridir. İyi anlaşıldı ki, bu seyrde, bir nokta ilerlemek,
Velâyet makâmının bütün derecelerinden dahâ çoktur. Bu kemâlâtın hepsinin ne
kadar olacağını bundan anlamalıdır. Geçilmiş derecelerin hepsi, bunun yanında,
okyânus yanında bir damla gibi kalır. Burada, bu orantı bile yoktur. Diyebiliriz
ki, (Peygamberlik makâmı) yanında, (Velâyet makâmı), sonsuz
yanında, ufak bir şey gibidir. Subhânallah! Câhilin biri, bu sırdan haber
vererek, evliyâlık, Peygamberlikten dahâ yüksektir der. Bunları anlamayan, bir
başkası da, bu sözü düzeltmek için, Peygamberlerin velâyeti, kendi
Peygamberliğinden dahâ yüksektir der. Ağızlarından çıkan, çok büyük oldu. Allahu
Teâlâ'nın ihsânı ile ve Peygamberinin “sallallahu
aleyhi ve sellem”
sadakası olarak, bu seyr bitince, bir adım dahâ ileri atılacak olsa yok olunur.
Bunun ötesinin yalnız adem olduğu anlaşıldı.
Ey oğlum! Bu sözlerden, sanmayasın ki, Ankâ kuşu
avlanıla. Hayır, hayır. Öyle değil! Fârisî beyt tercemesi:
Ankâ
avlanılmaz tuzağı topla!
Tuzağa giren, olur yalnız hava!
Allahu Teâlâ, her düşüncenin ötesindedir. O, ötelerin
ötesi, ötelerin ötesidir. Fârisî beyt tercemesi:
Hiç
noksanı olmayan çok uzaktır,
Ona yetişiriz sanmak tuhaftır!
Uzak demekle, arada perdeler var sanılmasın! Çünki
bütün perdeler aşılmış, hiç perde kalmamıştır. Uzaklık, büyüklüktendir.
Anlaşılamaz. Kavranılamaz. Bulunamaz. Allahu Teâlâ'nın varlığı, her mahlûka çok
yakındır. Anlamaktan, bulmaktan çok uzaktır. Evet, seçilmişlerden çok az
kimseyi, Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” yanı sıra, büyüklük
perdelerinin içine alırlar. Onlara yapılan ihsânlar bilinemez.
Ey oğlum! Bu işler, yalnız insanın (Hey’et-i
vahdânî)sine olur. Bu hey’et, on parçadan yapılmıştır. Âlem-i halk ile,
Âlem-i emrin hepsinden meydâna gelmiştir. Bununla berâber, bu makâmda, hepsinin
başı, toprak maddeleridir. Ondan ötesi, ancak yokluktur denildi. Çünki, dışarda
ve ilimde olan varlıkların mertebeleri geçildikten sonra, bunların tersi olan
adem hâsıl olur. Allahu Teâlâ'nın kendisi, bu varlıkların ve ademin ötesidir. O
makâmda adem bulunmadığı gibi, varlıklar da yoktur. Çünki, tersi adem olan bir
vücûd, Zât-i ilâhîye lâyık değildir. Başka kelime bulunamadığı için, o mertebede
vücûd, ya’nî varlık dersek, tersi, karşılığı adem, ya’nî yokluk olmayan vücûd
demektir. Bu fakîr, bir mektûbumda [ikiyüzotuzdördüncü (234) mektûpta], (Allahu
Teâlâ'nın kendisi vücûddur) demiştim. Bunu, anlamayarak yazmıştım. İşin iç yüzüne
varamamıştım. Vahdet-i vücûd gibi birkaç bilgi de, böyle yazılmıştı. İşin
içyüzünü bildirdikleri zamân, başlangıçta ve yolda iken yazdıklarıma ve
söylediklerime pişmân oldum. Tevbe ve istiğfâr eyledim. Estağfirullah ve etûbü
ilâllah min cemî’i mâ kerihallah “sübhânehu ve teâlâ”.
Buraya kadar olan açıklamadan anlaşıldı ki,
Peygamberlik dereceleri, çıkarken geçilmektedir. Peygamberlik yükselmelerinde,
insan Hakka doğrudur. Çokları, velâyette yükselirken, insan Hakka doğrudur.
Nübüvvette, mahlûklara karşıdır. Yükselirken, velâyet dereceleri, inerken
Peygamberlik dereceleri vardır demişlerdir. Bunun için, evliyâlığı, Peygamberlikten dahâ yüksek sanmışlardır. Evet,
Velâyette de, Nübüvvette de, hem
çıkış, hem de iniş vardır. Her iki çıkışta da, insan Hakka doğrudur. İnişlerinde
ise, mahlûklara doğrudur. Böyle olmakla birlikte, Peygamberlikteki inişte, insan
bütün bütün mahlûklara karşıdır. Evliyâlıktaki inişte, bütün bütün mahlûklara
doğru değildir. Bâtını Hak ile, zâhiri halk ile olur. Çünki velâyet sâhibi, ya’nî Velî “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz” çıkış makâmlarını bitirmeden,
inişe başlamıştır. Bunun için, gözü hep yukarıdadır. Bütün varlığı ile halka
bakamamaktadır. Nübüvvet sâhibi ise,yükselme makâmlarının hepsini bitirip de
indiği için, bütün varlığı ile insanları Hak Teâlâ'ya çağırmağa bakmaktadır. Bunu
iyi anla! Bu şerefli bilgileri, şimdiye kadar, hiçbir kimse söylememiştir.
Yukarı çıkışta, toprak maddeleri, insanın bütün parçaları içinde, en yukarı yükseleni olduğu gibi, inişte de, en aşağı inerler. Çünki bunların yaratıldığı yer, hepsinden dahâ aşağıdır. Hepsinden dahâ aşağı indiği için, onun sâhibinin da’veti, dahâ kuvvetli olur. O, herkesten dahâ çok fayda verici olur.
Ey oğlum! Bizim yolumuzda seyr kalpten başlar. Kalp
de, Âlem-i emirdendir. Bunun için, söze Âlem-i emirden başlandı. Başka
tarîkatlarda, önce nefsin tezkiyesinden, temizlenmesinden başlanır. Cesedi
temizlerler. Bundan sonra, Âlem-i emre sıra gelir. Allahu Teâlâ'nın dilediği
kadar yükselirler. Bunun içindir ki, başkalarının sonu, bu büyüklerin başında
yerleştirilmiştir. Bu tarîk, yolların en çok yaklaştırıcısı olmuştur. Çünki bu
seyrde, nefsin tezkiyesi ve cesedin temizlenmesi de birlikte olmaktadır.
Böylece, yol kısa olur. Bunun içindir ki, bu büyükler, Âlem-i halkın seyrini
boşuna vakit geçirmek bilirler. Hattâ, zararlı, işi bozucu olduğunu
anlamışlardır. Çünki başka tarîkatların sâlikleri, sıkıntılı riyâzetler ve ağır
mücâhedelerle tezkiye yaparak, Âlem-i halkın sûretinin çöllerini geçtikten
sonra, Âlem-i emrin seyrine başlayınca ve kalbin çekilmesi ve rûhun lezzet
alması hâsıl olunca çok olur ki, bu çekilmeğe ve lezzete bağlanıp kalırlar.
Âlem-i emrin mekânsız, maddesiz olması bunları aldatır. Bu âlemin nasıl olduğu
anlaşılmaması karşısında, nasıl olduğu hiç anlaşılamayan maksada, hedefe gitmeği
unuturlar. Bunun içindir ki, bir sâlik, (Otuz senedir rûhumu Hak sanarak
tapındım) demiştir. Bir başkası, âyet-i kerîmedeki (İstivâ)nın iç yüzü ve
Arşın üstündeki münezzeh mertebenin görünmesi, anlaşılması güç olan
ma’rifetlerdir demiştir. Hâlbuki, yukarıda bildirilenlerden anlaşıldı ki,
münezzeh dedikleri o mertebe, mahlûklar dâiresindedir. Hiçbir şeye benzemez
görünür ise de, benzetilir. Tenzîh gibi görünen teşbîhtir. Bu yüksek yolun
büyükleri “kaddesallahü teâlâ esrârehümül’azîz” böyle değildirler. Seyre, Cezbe
makâmından başlarlar. Lezzetlerin yardımı ile, ilerlerler. Bu çekiliş ve lezzet
bunlar için başkalarının riyâzetleri ve mücâhedeleri gibi olur. Başkalarının
kavuşmalarını bozan şeyler, bu büyüklerin kavuşmalarına yardımcı olurlar. Âlem-i
emrin mekânsızlığını, maddesizliğini, mekânlı, maddeli bulur; tâm mekânsız olanı
ararlar. O âlemin anlaşılamazlığını anlaşılabilir bularak, hiç anlaşılamayana
yükselirler. Bunun için de, başkaları gibi, vecde, hâle aldanmazlar. Bu yolun
cevizine, cam parçalarına, çocuklar gibi bakmazlar. Tasavvufçuların, yaldızlı
boş sözleri ile öğünmezler. Onların anladık sanarak söyledikleri ile iftihâr
etmezler. Yalnız bir olanı isterler. İsim ve sıfatları değil, yalnız zâtı
ararlar.
Yukarıda bildirilen yükselme, yaratılışta, tâm uygun, Muhammedî olanlar içindir. Bunlar, Âlem-i emrin, hem Âlem-i sağîrde olan, hem de Âlem-i kebîrde olan, beş cevherinin bütün derecelerine yükselebilirler. Bunların asılları olan, Allahu Teâlâ'nın isimlerinin zılları dâiresinden de pay alırlar. Bu zılların asılları olan isimlerin ve sıfatların makâmında da seyr ederler. Yaratılışta tâm uygun dedim. Çünki Muhammedî olduğu hâlde, Âlem-i emir latîfelerinin sonuncusu olan hafînin derecelerine yükselen, fakat bu derecelerin hepsini geçemeyen, sonuna varamayanlar, başında veyâ ortasında kalanlar çoktur. Ahfâyı bitiremeyince, bunun asıllarını da, böylece bitiremez. İşi sonuna götüremez. Âlem-i emrin başka dört latîfelerinde de böyle olur. Yaratılışta, her bir mertebeye uygun olan kimse, o mertebenin sonuna kadar ilerler. Bir mertebenin başında veyâ ortasında kalmak, noksân olmağı gösterir. Sona kıl kadar bile varamamak, noksânlıktır. Fârisî beyt tercemesi:
Dostun
ayrılığı az olsa da, az değildir.
Göz içinde yarım kıl olsa da çok görünür.
Bu noksânlık, asılların asıllarında da kendini gösterir. Aranılana kavuşmağı engeller. Yukarıda yazılanlar, Muhammedî yaradılışlı olanlar içindir demiştik. Çünki, yaratılışta Muhammedî olmayanlardan birinin çıkacağı en yüksek derece, velâyet derecelerinin birincisi olur. Birinci derece demek, kalp mertebesi demektir. Bir başkası, ikinci dereceye kadar yükselebilir. İkinci derece, rûh makâmıdır. Üçüncü bir kimse, üçüncü dereceye kadar çıkabilir. Üçüncü derece, sır makâmıdır. Bir dördüncü kimse dördüncü dereceye kadar yükselebilir. Dördüncü derece, hafî makâmıdır. Birinci derecede, Allahu Teâlâ'nın (Sıfât-ı ef’âliyye)si tecellî eder. İkinci derecede (Sıfât-ı sübûtiyye)si tecellî eder. Üçüncü derecede, (Şü’ûn ve i’tibârât-i zâtiyye) tecellî eder. Dördüncü derece, selbî olan sıfatlara uygundur. Tenzîh ve takdîs makâmına uygundur. Velâyetin her derecesi, ulûl’azim bir Peygamberin altındadır. Velâyetin birinci derecesi, Âdem aleyhisselâmın “alâ nebiyyinâ ve aleyhisselâm” altındadır. Onun terbiye edicisi, tekvîn sıfatıdır. İnsanların her işini, her hareketini bu sıfat yapar. İkinci derece, İbrâhîm aleyhisselâmın altındadır. Nûh “aleyhisselâm” da, bu makâmda ortaktır “alâ nebiyyinâ ve aleyhimessalavâtü vetteslîmât”. Bunların rabbi, ilim sıfatıdır. Bu sıfat, (Sıfât-i zâtiyye)nin en genişidir. Üçüncü derece, Mûsâ aleyhisselâmın ayağı altındadır. Onun rabbi, şü’ûnların makâmından, kelâm şânıdır. Dördüncü derece, Îsâ aleyhisselâmın ayağı altındadır “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm”. Onun rabbi, selb sıfatlarındandır, sübût sıfatlarından değildir. Bu derece, takdîs ve tenzîh makâmıdır. Meleklerin çoğu, bu makâmda, Îsâ aleyhisselâmla ortaktırlar. Bu makâmda büyük şân vardır. Beşinci derece, Peygamberlerin sonuncusunun ayağı altındadır “sallallahu aleyhi ve sellem”. Onun rabbi, rablerin rabbidir ve sıfatları, şü’ûnları, takdîsleri ve tenzîhleri kendinde toplamaktadır. Bütün yüksek derecelerin merkezidir. Hepsinin üstünde olan bu rabbe, sıfatların ve şü’ûnların mertebesinde (Şân-ül-ilim) adını vermek uygun olur. Çünki bu şân, bütün derecelerin üstündedir. Bu bağlılık içindir ki, onun milleti, İbrâhîm aleyhisselâmın milleti oldu. Onun kıblesi, bu ümmete de kıble oldu.
Velâyet mertebelerinin üstünlüğü, derecelerin önde ve arkada olmalarına bağlı değildir. Ahfâ sâhibinin dahâ üstün olması lâzım gelmez. Üstünlük, asla olan yakınlığa, uzaklığa ve zıl derecelerinin az veyâ çok konaklarını geçmeğe bağlıdır. Kalp latîfesinin sâhibi olan bir Velî, asla dahâ yakın olduğu için, o kadar yakın olmayan ahfâ sâhibinden dahâ üstün olur. Birinci derecede olan bir Peygamberin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” velâyeti, sonuncu derecede olan bir Velînin derecesinden elbette dahâ yüksektir.
Latîfelerin, kalpten rûha ve rûhtan sırra ve sırdan
hafîye ve hafîden ahfâya doğru sülûku, yaradılışında Muhammedî olanlar içindir.
Bu beş latîfeyi sıra ile bitirerek, bunların asıllarında da, bu sıra ile seyr
eder. Dahâ sonra, bu asılların da asıllarında, bu sıra ile, seyrini bitirir. Bu
sıra ile olan yol, yolların en kıymetlisidir. Çabuk kavuşturur. Ehadiyete seyr
edenler için, Sırât-ı müstakîmdir. Başka velâyetlerde böyle değildir. Onlarda,
maksada kavuşmak için, her dereceden birer dar yol açılır. Meselâ, kalp
makâmından bir yol açarak, kalbin aslının aslı olan Sıfât-i ef’âle gidilir.
Bunun gibi, rûh makâmından sanki bir yol açılıp, Sıfât-i zâtiyyeye gidilir.
Allahu Teâlâ'nın fi’lleri ve sıfatları, zâtından ayrı değildirler. Ayrılıkları
varsa, zıllarda ayrılıktır. Bunun için, fi’llere ve sıfatlara vâsıl olanlara,
Zât-i Teâlâ'nın tecellîlerinden de biraz hâsıl olur. Hâlbuki, ahfâ sâhiplerine,
seyrleri bitince, bu tecellîler hâsıl olmaktadır. Bu tecellîlerin aşağı ve
yukarı derecelerde olmaları birbirlerine benzemez. Kalp sâhibinin tecellîsi ile,
ahfâ sâhibinin tecellîsi müsâvî olmaz. Fakat, burasını yanlış anlamamalıdır. Bu
ayrılık, Velîler arasında, birbiri ile olur. Kalp sâhibi ile ahfâ sâhipleri,
kemâle vâsıl olduklarından sonra, kalp velâyetinin sâhibi, ahfâ velâyetinin
sâhibinin velâyetinden dahâ aşağıdır. Fakat, Velîler ile Peygamberler arasında
bu ayrılık yoktur. Çünki, bir Peygamberin (Kalp makâmı) ndan olan
velâyeti, bir Velînin (Ahfâ makâmı) ndan olan velâyetinden dahâ üstündür.
O Velî, ahfâ derecelerinin sonuna varmış olsa da, O Nebînin derecesine varamaz.
Bu Velînin başı, her zamân, yine bu velâyetin sâhibi olan bir Peygamberin ayağı
altındadır. Sâffât Sûresinin yüzyetmişbirinci âyetinde meâlen,
(Peygamberlere yardım edileceğini, onların üstün olacağını ezelde yazdık)
buyuruldu. Bu ayrılık, Peygamberlerin birbiri arasında da vardır. Yüksek derece
sâhibi, aşağı derece sâhibinden dahâ yüksektir. Fakat, Peygamberler arasında
olan bu ayrılık da, Âlem-i emir kemâlâtının dâiresinin sonuna kadardır. Bundan
sonra, üstünlük, yüksekliğe ve alçaklığa bağlı olmaz. Bu makâmda, aşağı derece
sâhibi, yukarı derece sâhibinden dahâ üstün olabilir. Meselâ, bu makâmda, Mûsâ
aleyhisselâmla Îsâ “aleyhisselâm” arasında üstünlük farkı olduğunu görüyoruz.
Burada, Mûsâ “aleyhisselâm” dahâ büyüktür ve dahâ şânlıdır. Îsâ aleyhisselâmda
bu büyüklük ve böyle şân yoktur. Bu mertebede üstünlük başka bir şeye bağlıdır.
Bu derecelerin yukarı, aşağı olmasına bağlı değildir. Bunu, dahâ ileride
inşâallah geniş olarak bildireceğim. Bunun gibi, İbrâhîm “aleyhisselâm” ile,
başka peygamberler arasında da, Kâ’be'nin hakîkatine bağlı kemâlâtta ayrılık
bulduk. Kâ’be'nin hakîkati, insan ve melek hakîkatlerinin hepsinden dahâ
üstündür. İbrâhîm aleyhisselâmın o makâmda büyük şânı ve yüksek mertebesi vardır
ki, Muhammed aleyhisselâmdan başka hiçbir Peygamber, bu şâna ve rütbeye
yetişememiştir. Bu çok yüksek makâm Allahu Teâlâ'nın azamet ve kibriyâlık
perdelerinin göründüğü makâmdır. Bu makâmın merkezinde bütün kemâlât
toplanmıştır. Bu merkezin kemâlâtı, Peygamberlerin sonuncusu içindir. Bu makâmın
başka yerleri, İbrâhîm aleyhisselâmındır. Peygamberlerden ve Evliyânın
yükseklerinden bu makâmda görünenler, bu ikisinin yanı sıra gelebilmiş
olanlardır. Belki bunun için olmalıdır ki, Peygamberimiz “sallallahu
aleyhi ve sellem”, o merkezdeki topluluğun, açıklanmasını
isteyerek,
İbrâhîm aleyhisselâma yapılan salavât ve berekât gibi, kendisine de salavât ve
berekât okunmasını emir buyurmuştur. Bu fakîre gösterdiler ki, bin sene geçtikten
sonra, o topluluğun tafsîli kendisine de verildi. Arzûsu kabûl olundu. Bundan
dolayı ve bütün ni’metleri için, Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! O yüksek makâmın
kemâlâtı, Velâyetlerin kemâlâtının ve Nübüvvet ve Risâletin kemâlâtının
üstündedir. Nasıl yüksek olmasın ki, o makâm, Peygamberlerin “salavâtullahi teâlâ aleyhim ecma’în” ve meleklerin, kendisine karşı secde ettikleri şeyin
hakîkatidir. Bu fakîrin (Mebde’ ve Me’âd) kitâbında yazdığım; hakîkat-i
Muhammedî, kendi makâmından yükselerek, üstündeki, Kâ’be'nin hakîkati makâmına
çıkar ve onunla birleşir. Hakîkat-i Muhammedî'nin ismi, hakîkat-i Ahmedî olur
demiştim. Burada yazılı olan, Kâ’be'nin hakîkati, bu hakîkatin zıllarından bir
zıldır. Kâ’be'nin hakîkati, görünmemiş olduğu için, bu zıllı hakîkat sanmıştım.
Böyle karışıklık, çok olmaktadır. Bir şeyin hakîkati görünmediği zamân, zıl asıl
sanılmakta, hakîkat diyerek adlandırılmaktadır. Bunun içindir ki, bir makâm,
birkaç kere görünmektedir. Çünki bu makâmın çok görünmesi, zıllarının
görünmesidir. O makâmın hakîkati, en son görünenidir. Bir görünüşün, son görünüş
olduğu nasıl anlaşılır denirse, ondan önceki görünüşlerin zıl olduklarını
anlamak, buna en güzel şâhittir. Çünki bu bilgi, önceki görünüşler zamânında
yoktu. Her görünüş hakîkat sanılıyordu. Hiçbiri zıl bilinmiyordu. Bu
hakîkatlerin birbirlerine niçin benzemedikleri bilinmediği hâlde, hiçbiri zıl
olarak bilinmiyordu.
Ey oğlum “rahmetullahi aleyh”! Yukarıda yazılı
ma’rifetlerden anlaşıldı ki, Âlem-i emrin kemâlâtı, başlangıçtır. Âlem-i halkın
kemâlâtına ulaştıran merdiven gibidir. Âlem-i emrin kemâlâtında hep zıl bulunur.
Velâyet makâmlarında ele geçer. Âlem-i halkın kemâlâtında zıl bulunmaz. Nübüvvet
makâmlarında ele geçer. Zıl, dünyâda görünenlerde bulunur. Görülüyor ki, tarîkat
ve hakîkat, velâyette olur ve islâmiyyetin yardımcılarıdır. İslâmiyyet, Nübüvvet
mertebesinde olur. Velâyet, Nübüvvete kavuşturan köprü gibidir.
Yukarıda bildirilenlerden anlaşılıyor ki,
Nakşibendiyye büyüklerinin seçtikleri yolda, seyre Âlem-i emirden başlanarak,
aşağı olan Âlem-i emirden, yukarı olan Âlem-i halka çıkılmaktadır. Bunun için, en
uygun, en iyi yoldur. Yukarıdan aşağı olan başka seyrlerde, ne kazanılır? Bu
inceliği herkese bildirmediler. Başkaları görünüşe bakarak, Âlem-i halkı aşağı
sandı. Bu aşağıdan yukarı çıkmağı, yükselmek bildiler. İşin doğrusunun böyle
olmadığını anlamadılar. Aşağı sandıkları, hakîkatte yüksekliktir. Yüksek
gördükleri de aşağıdır. Evet, Âlem-i halk, dâirenin sonu olduğundan, asılların
aslı olan birinci noktanın yanında bulunmaktadır. Başka hiçbir nokta, böyle
yakın değildir. Fârisî mısra’ tercemesi:
Affa
kavuşan, günâhkârlardır
Bu bilgiler, ancak Nübüvvet aynasından görülür.
Velâyet sâhiplerinden, bu ma’rifete kavuşanlar pek azdır.
Peygamberler “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” seyre
Âlem-i emirden başlamışlardır. Hakîkattan islâmiyyete gelmişlerdir. Seyrleri,
Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” seyrlerine benzeyen Evliyânın
büyüklerinin “kaddesallahü teâlâ esrârehümül’azîz” seyrleri, islâmiyyetin
sûretinden, görünüşünden başlar. Yolun ortasında, tarîkat ve hakîkat vardır. Bu
ikisi, velâyette olur ve Âlem-i emre bağlıdır. Yolun sonunda, islâmiyyetin
hakîkatine, özüne varırlar ki, Peygamberliğin meyvesidir. Görülüyor ki,
tarîkatın ve hakîkatin hâsıl olması, islâmiyyetin hakîkatinin hâsıl olması için
başlangıçtır. Bunun için, Evliyânın büyüklerinin başlangıcı hakîkattir. Her
ikisinin sonu, islâmiyettir. (Evliyânın başlangıcı, Peygamberlerin sonudur)
sözü yanlıştır. Bu söz ile, Evliyânın başlangıcı ve Peygamberlerin sonu,
islâmiyyet demek istemişler ise de, işin özünü anlamadıkları için, bu yaldızlı
sözü söylemişlerdir. Bu sözümüzü başka kimse söylememiş, hattâ çokları, bunun
tersini söylemiştir. Çünki, anlaşılması pek güçtür. Fakat, insâflı bir kimse,
Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” büyüklüğünü düşünürse ve
islâmiyyetin kıymetini anlarsa, bu derin inceliği belki kabûl eder. Bunu kabûl
etmesi, îmânının artmasına sebep olur.
Ey oğlum, iyi dinle! Peygamberler yalnız Âlem-i halkın ibâdet etmesini istemişlerdir. (İslâmiyyet, beş şey üzerine kurulmuştur...) hadîs-i şerîfi bunu göstermektedir. Kalp Âlem-i halka çok yakın olduğu için, kalbin tasdîkini de istemişlerdir. Âlem-i emrin öteki dört latîfesinin sözünü etmemişlerdir. Bunları hesâba katmamışlardır. Doğrusu da budur. Çünki, Cennet ni’metleri, Cehennemdeki azâplar ve Allahu Teâlâ'yı görmek ni’meti ve buna kavuşamamak felâketi hep Âlem-i halka olacaktır. Âlem-i emrin bunlarla ilgisi yoktur. Bundan başka, farz, vâcib ve sünnet ile ibâdetler, Âlem-i halktan olan ceset ile yapılmaktadır. İbâdetlerden, Âlem-i emir ile ilgili olanı, nâfilelerdir. İbâdetlerin sevâplarının miktârı, ibâdetin miktârı ile ölçülür. Bunun için, farzlardan hâsıl olan yakınlık, Âlem-i halkın yaklaşmasıdır. Nâfileler de, Âlem-i emrin yaklaşmasına sebep olur. Elbette nâfilenin kıymeti, farzın kıymeti yanında hiç gibidir. Okyânûs yanında, bir damla kadar bile değildir. Nâfilenin kıymeti, sünnetin yanında bile böyledir. Sünnet de, farzın yanında, okyânûs yanındaki bir damla su gibidir. Bu ikisinin yaklaştırması arasındaki büyük farkı, buradan anlamalıdır. Âlem-i halkın, Âlem-i emirden üstünlüğünü, bu farktan ölçmelidir. Çok kimseler, bu inceliği bilmedikleri için, farzları bırakıp, nâfilelerin yayılmasına çalışıyorlar. Câhil sôfiler, zikre, fikre sarılıp, farzları ve sünnetleri yapmakta gevşek davranıyorlar. Kırk gün çile çekmeği ve riyâzetler yapmağı beğeniyor, Cum’a namâzına ve cemâ’ate gitmiyorlar. Hâlbuki, bir farz namâzı cemâ’at ile kılmak, onların binlerle, kırk günlük çilelerinden dahâ faydalı olduğunu bilmiyorlar. Evet, islâmiyyetin edeplerini gözetmek şartı ile, zikir ve fikir çok faydalı ve pek kıymetlidir. Câhil hocalar da, nâfilelerin yayılmasına çalışıyor, farzların yapılmasına aldırış etmiyor, terk edilmesine sebep oluyorlar. Meselâ, Aşûre namâzının, Resûlullah'tan “sallallahu aleyhi ve sellem” haber verildiği iyi bilinmiyor. Bunu cemâ’at ile ve ehemmiyet vererek kılıyorlar. Hâlbuki, nâfile namâzı cemâ’at ile kılmanın mekrûh olduğunu fıkıh kitâplarında okuyorlar. Farzları kılmakta gevşek davranıyorlar. Farzları müstehâb olan zamânlarında kılanları pek azdır. Vaktinde bile kılmıyorlar. Farzları cemâ’at ile kılmağa ehemmiyet vermiyorlar. Bir iki kişiden fazla cemâ’at toplandığı az görülüyor. Çok zamân da yalnız kılıyorlar. Din adamları böyle olursa, başkalarının nasıl yaptıklarını artık düşünmelidir. Bu kötü hâllerden dolayı, Müslümânlık za’îflemeğe başladı. Böyle işlerin zulmeti ile, günâhlar, bid’atler çoğaldı. Fârisî beyt tercemesi:
Az
söyledim, dikkat ettim, kalbini kırmamağa,
Bilirim üzülürsün, yoksa sözüm çoktur sana!
Nâfile ibâdetleri yapmak, insanı zıllara kavuşturur.
Farzları yapmak ise, asla ulaştırır. Ancak, farzları tamâmlayan nâfileler, asla kavuşturmaya
yardım ederler. Farzlardan sayılırlar. İşte, farzları yapmak, Âlem-i halka uygun
oldu ki, asla götürür. Bütün farzlar asla yaklaştırırlar ise de, farzların en
üstünü, en yükseği namâzdır. (Namâz, mü’minin mi’râcıdır) ve (Kulun,
Rabbine en yakın olduğu zamânı, namâzda olduğu zamândır!) hadîs-i şerîfleri
bunu haber vermektedir. (Allahu Teâlâ ile öyle vakitlerim vardır ki...)
hadîs-i şerîfinde bildirilen, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”
efendimizin en kıymetli zamânları, bu fakîre göre, namâzdaki zamânıdır.
Günâhları örten namâzdır. İnsanı kötü, çirkin şeyleri yapmaktan koruyan,
namâzdır. Resûlullah'ın “sallallahü aleyhi ve sellem” (Yâ Bilâl, beni
ferâhlandır!) buyurarak, râhatlandırılmak istediği şey namâzdır. Dînin
direği, namâzdır. Müslümânlık ile, kâfirliği birbirinden ayıran namâzdır.
Yine sözümüze gelelim. Âlem-i halkın, Âlem-i emirden
dahâ üstün olduğunu açıklayalım: Âlem-i emir, bu dünyâda nasîbine kavuşmaktadır.
Müşâhede, rü’yet hâsıl etmektedir. Yarın, Cennet ni’metleri, Âlem-i halka
olacaktır. Nasıl olduğu anlaşılamayan tâm rü’yet ona nasîb olacaktır.
(Müşâhede), zıllı görmektir. Kıyâmette, Allahu Teâlâ'nın kendi görülecektir.
Müşâhede ile rü’yet arasında ve zıl ile asıl arasında ne kadar ayrılık varsa,
Âlem-i emir ile Âlem-i halk arasında da o kadar fark vardır. (Müşâhede),
Velâyette olur. (Rü’yet) ise Nübüvvettedir ve Peygamberlere
“aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” uymakla şereflenenlere, onlara uydukları için
nasîb olur. Velâyet ile Nübüvvet arasındaki farkı, buradan da anlamalıdır.
TENBÎH: Âlem-i emir ile bağlılığı dahâ çok olan
bir ârif, Velâyetin derecelerine dahâ çok kavuşur. Âlem-i halk ile ilgisi dahâ
çok olan da, Nübüvvetin derecelerine dahâ çok kavuşur. Bunun içindir ki, Îsâ “aleyhisselâm”,
Velâyette dahâ ileri gitmiştir. Mûsâ “aleyhisselâm” da, Nübüvvette dahâ ileri
gitmiştir. Çünki Îsâ aleyhisselâmda, Âlem-i emir kuvvetlidir. Bunun için,
melekler gibi oldu. Mûsâ aleyhisselâmda, Âlem-i halk kuvvetli olduğu için
müşâhede ile doymayıp, rü’yeti istedi. Bu mektûbun başında, Peygamberlerin,
Peygamberlik derecelerindeki ayrılıklarının sebebini, ileride bildireceğiz
demiştik. İşte, şimdi anlaşılmış oldu. Latîfelerinin aşağı veyâ yüksek olması,
burada sebep olmamıştır. Latîfelerin aşağı veyâ yukarı olması, velâyette
te’sîrli olur. Her şeyin doğrusunu ancak Allahu Teâlâ bildirir.
Ey oğlum “rahmetullahi aleyh”! Peygamberlik
bilgileri, dinlerdir ve dinlerle bildirilen hükümlerdir. Bunlar, dahâ çok insanın
bedeni ile ilgili bilgilerdir. Peygamberlerin de “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât”
Âlem-i halk ile ilgileri dahâ çok olduğu için, Peygamberliği, insanları çağırmak
için, aşağı inmektir sanmışlardır. Velâyette olan derecelere yükseldikten sonra
inmektir demişlerdir. Yükselmenin sonu ve yakınlığın çokluğu, bu inmekte
olduğunu anlamamışlardır. Velâyetin yüksek derecelerindeki yakınlık, bu
yakınlığın zıllarından bir zılla olan yakınlıktır. Bu yakınlık, görünüşte
uzaklık sanılmaktadır. Velâyette olan yükselme, buradaki yükselmenin
görüntülerinden biridir. Buradaki yükselme, görünüşte, iniş sanılmaktadır.
Meselâ, dâirenin merkezi, çevresinden en uzak olan noktadır. Hâlbuki, dâirenin
hiçbir noktası, çevreye, merkezinden dahâ yakın değildir. Çünki çevre, merkezin
genişlenmiş, açıklanmış hâlidir. Bu bağlılık, merkezden başka,
hiçbir noktada yoktur. Görünüşe bakan câhiller, bu yakınlığı anlayamazlar.
Merkez, çevreye en uzak noktadır derler. Merkezin en yakın olduğunu söyleyene
câhil ve ahmak derler.
Velâyet-i kübrâ derecesinde, Şerh-i sadr olunca, nefs-i
mutmainne, makâmından yükselerek, göğüs makâmına çıkar. Buraya yerleşir.
Böylece, yakınlığın sonuna ulaşmış olur. Velâyet-i kübrâ mertebesinin
yükselmesindeki makâmların en üstünü, işte bu (Göğüs makâmı)dır. Bu
makâma yükselenin görüşü keskin olur ve gizli şeyleri görür. Evet, en yükseğe
çıkan, en uzağı görür. Nefs-i mutmainne, makâmına oturduktan sonra, akıl da,
yerinden çıkarak, nefsin yanına gider ve (Akl-i mu’âd) ismini alır. Her
ikisi birleşerek, çalışmağa başlarlar.
Ey oğlum “rahmetullahi aleyh”! Bu mutmainne,
islâmiyyete karşı gelemez. Baş kaldıramaz. Bütün varlığı ile, Rabbine dönmüştür.
Ona tutulmuştur. Onun rızâsını kazanmaktan başka, hiçbir düşüncesi yoktur. Ona
itâ’at ve ibâdet etmekten başka bir düşüncesi yoktur. Önce, mahlûkların en
kötüsü olan nefs-i emmâre, şimdi itmînân kazanmış ve Allahu Teâlâ'yı râzı ederek,
Âlem-i emrin latîfelerinden üstün olmuştur. Arkadaşlarının şefi olmuştur. Evet,
muhbir-i sâdık “sallallahu
aleyhi ve sellem”, (Cahillikte en ileride olanınız, islâm âlimi olunca, en ileriniz
olur!) buyurmuştur. Bundan sonra, insanda islâmiyyete uymamak, başkaldırmak
gibi şeyler görülürse, bunlar cesedi meydâna getiren maddelerden hâsıl olur.
Gadab, şehvet, hırs gibi aşağı düşünceler bu maddelerden ileri gelmektedir.
Bir şeye düşkün olmak, cimrilik, bayağı işler hep onlardan doğmaktadır.
Hayvanlarda nefs-i emmâre yoktur. Hâlbuki bu kötülükler, hayvanlarda dahâ çok
vardır. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Küçük cihâddan döndük,
cihâd-ı ekbere geldik!) buyurduğunda, cihâd-ı ekber olarak, çok kimselerin
dediği gibi nefisle cihâdı değil, belki cesed ile cihâdı bildirmiştir. Çünki
nefisleri itmînâna kavuşmuş, Rablerinden râzı olmuş, Rableri de o mübârek
nefislerden râzı olmuştur. Bu nefisler islâmiyyetten ayrılamaz. Rablerine karşı
baş kaldıramazlar. Cesedi meydâna getiren maddelerin islâmiyyete uymuyor görünen
arzûları ve baş kaldırmaları, dahâ iyisini yapmağı istememeleridir. İzin verilen
şeyleri yapmalarıdır. Azîmeti ya’nî en iyisini terk etmeleridir. Yoksa, harâm
işlemeği ve farzları, vâcipleri terk etmeği istemezler.
Ey oğlum “rahmetullahi aleyh”! Toprak maddeleri, nefs-i
mutmainneden dahâ yukarı derecelere yükselirse de, nefs-i mutmainne, Velâyet
makâmı ile ilgili olduğu için, Âlem-i emirden olmuştur. Sekir sâhibidir. Her şeyi unutacak makâmdadır. Bunun için, nefiste islâmiyyetten ayrılacak
tâkat kalmamıştır. Toprak maddeleri ise, Peygamberlik makâmı ile ilgili
olduklarından, şu’ûr, uyanıklıkları dahâ çoktur. Bunun için islâmiyetten
ayrılık gibi şeyler, bunlarda bulunur. Böyle olmalarının fâydaları vardır.
Peygamberlik makâmı, Peygamberlerin sonuncusu ile
sona ermiştir “sallallahu
aleyhi ve sellem”. Fakat, bu makâmın
derecelerine, ümmetinden Ona çok uyanları kavuşurlar. Bu olgunluklar, yüksek
dereceler, Ashâb-ı Kirâmda çoktur. Tâbi’în ve Tebe-i tâbi’înden çok az kimseye de
nasîb olmuştur. Onlardan sonra örtülü kalmıştır. Bunun yerine, zıl ile olan
velâyet dereceleri çok görülmüştür. Bununla berâber, Resûlullah'ın “sallallahü
aleyhi ve sellem” vefâtından bin sene geçtikten sonra, nübüvvet makâmının
derecelerinin yeniden meydâna çıkması umulur. Asla bağlı makâm ve dereceler,
yine yayılır. Zıl ile olanlar gizlenirler. Hazret-i Mehdî “aleyhirrıdvân”, asla
bağlı olan bu yüksek yolu, zâhir ve bâtın ile yayar.
Ey oğlum! Resûlullah'a “sallallahu
aleyhi ve sellem” tâm uyan bir kimse, Ona uymakla, nübüvvet derecelerini bitirince, mansab, makâm ehlinden ise, (İmâmet makâmı) verilir. Velâyet-i kübrâ
derecelerini bitirene, (Hilâfet makâmı)nı verirler. Zıl derecelerinde,
İmâmet makâmına uygun olan, (Kutb-i irşâd makâmı)dır. Hilâfet makâmına
uygun olan da, (Kutb-i medâr makâmı)dır. Aşağıda bulunan bu iki makâm,
sanki, yukarıda olan o iki makâmın zıllı gibidirler. Muhyiddîn-i Arabî
hazretlerine göre, Gavs, Kutb-i medâr demektir. Ayrıca bir (Gavslık makâmı)
yoktur demiştir. Bu fakîrin inandığına göre (Gavs), Kutb-i medârdan
başkadır. Kutub, işlerinin birçoğunda, Gavsdan yardım ister. Ebdâlin makâmlarına
getirilmesinde, Gavsin de te’sîri vardır. Bu, Allahu Teâlâ'nın öyle bir ihsânıdır
ki, dilediğine verir. Allahu Teâlâ'nın ihsânları pek çoktur.
EK: Peygamberlik makâmına uygun olan ve
Peygamberliğin velâyetine uygun olan ilimler ve ma’rifetler, Peygamberlerin
“aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” bildirdikleri dinlerdir. Peygamberlerin
dereceleri ayrı ayrı olduğu için, dinler de, birbirlerinden ayrı olmuştur.
Evliyânın, Velâyet makâmına uygun olan ma’rifetler ve tevhîdi, ittihâdı bildiren
ilimler ve ihâta, sereyân haberleri ve yakînlik, berâberlik ve aynalık ve
görüntülük ve şühûd ve müşâhede sözleri ise tasavvufçuların Şathıyâtı,
hikâyeleridir. Kısacası, Peygamberlerin ilimleri, ma’rifetleri, Kitâb ile
sünnettir. Evliyânın ma’rifetleri ise, (Füsûs) ile (Fütûhat-i Mekkiyye)dir.
Fârisî mısra’ tercemesi:
Gül bahçemi
gör de, bahârımı anla!
Evliyânın velâyeti, Allahu Teâlâ'ya yaklaştırır. Peygamberlerin velâyeti, Allahu Teâlâ'nın çok yakîn olduğunu gösterir. Evliyânın velâyeti, şühûd hâsıl eder. Peygamberlerin velâyeti, anlaşılamayan şeylere kavuşturur. Evliyânın velâyeti, Allahu Teâlâ'nın pek yakın olduğunu anlayamaz. Buradaki câhilliğin ne demek olduğunu bilemez. Peygamberlerin velâyeti, çok yakın olduğu hâlde, yakınlığı uzaklık bilir. Şühûdu, görememek sayar. Fârisî mısra’ tercemesi:
Eğer
söylersem, sonu gelmez!
Ey oğlum “rahmetullahi teâlâ aleyh”! Nübüvvetin
kemâlâtı, ya’nî yüksek dereceleri ve bunun velâyetten üstün olduğu ve üç
velâyet, ya’nî, Velâyet-i suğrâ ve Velâyet-i kübrâ ve Velâyet-i ulyâ arasındaki
farklar ve her bir velâyetin ayrı ayrı ma’rifetleri ve her birine uygun olan
yerler anlatılırken, söz çok uzadı. Çok şeyler ve tekrâr tekrâr yazıldı.
Böylece, bu pek şaşırtıcı, yadırgayıcı bilgilerin anlaşılması kolaylaştırılmış
oldu. Okuyucular, inanmamak tehlikesinden kurtarıldı. Bu bilgiler, keşif yolu ile
ve zarûrî anlaşılan şeylerdir. Fikir yorarak ve teori kurarak elde edilmiş
değildirler. Yapılan açıklamalar, câhillerin kolay anlayabilmeleri içindir.
Belki de ilim adamlarının, zekî kimselerin kavrayabilmelerini kolaylaştırmak
içindir.
Allahu Teâlâ'nın bu fakîre “rahmetullahi teâlâ aleyh”
bildirmiş olduğu tasavvuf yolu, işte anlaşılmış oldu. Başından sonuna kadar
bildirildi. Bu yolun ana caddesi Sıddîkıyye yoludur. Bu yolda, nihâyet,
bidâyette yerleştirilmiştir. Bu caddede konak yerleri yapılmıştır. Bu cadde
olmasaydı, o kadar ileri gidilemezdi. Elimize geçen bu lezîz meyvenin tohumu,
Buhârâ ve Semerkand'dan getirildi. Hindistân toprağına ekildi. Bu toprak, Medîne
ve Mekke bahçelerinden alınmıştır. Senelerce, fadıl suyu ile sulandı. İhsân ile
terbiye olundu. Böylece yetişerek, bu ilim ve ma’rifet meyveleri hâsıl oldu. Bize
bu doğru yolu ihsân eden, Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Allahu Teâlâ, bizi doğru
yola kavuşturmasaydı, kendimiz bulamazdık. Rabbimizin Peygamberleri doğru sözlü
olarak gelmişlerdir.
Bu yüksek yola sülûk etmek, girip ilerlemek, yol
gösteren Rehberi “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz” sevmeğe bağlıdır. O,
(Seyr-i murâdî) ile, ya’nî çekilerek, bu yoldan geçirilmiştir. Kuvvetle
çekilerek, bu kemâlâta kavuşturulmuştur. Onun bakışları, kalp hastalıklarına
şifâdır. Onun teveccühü, ya’nî sevgisine kavuşmak, ma’nevî hastalıkları giderir.
Böyle kemâl sâhibi bir zât, zamânının imâmıdır. Asrının halîfesidir. Kutublar ve
budelâ onun bulunduğu makâmın zıllarına kavuşmak için cân verirler. Evtâd ve
nucebâ, onun kemâlâtı denizinden bir damlası ile doyarlar. Onun hidâyetinin ve
irşâdının nûru, güneş ışıkları gibi, o istese de, istemese de, herkese
gelmektedir. Fakat, istediklerine dahâ çok gönderir. Fakat, onun istemesi de,
kendi elinde değildir. Çok olur ki, bir şeyi yapmak isteğinde bulunur. Fakat,
içinden o istek gelmez. Onun nûru ile aydınlanarak, doğru yolu bulanların ve
onun istemesi ile yükselenlerin, bu kazançlarını bilmeleri lâzım gelmez. Çok
olur ki, uydukları şeyhin kemâlâtına kavuştukları ve herkese yol gösterdikleri
zamân bile, kendi hidâyet ve rüşdlerini de, olduğu gibi anlayamazlar. Çünki,
herkese ilim vermezler ve makâmları birer birer geçmenin ma’rifetini herkese
ihsân etmezler. Evet, kavuşturan yollardan birinin önderliği kendisine verilmiş
olan bir zâtın ilim sâhibi olması, elbette lâzımdır. Bunun, yolun inceliklerini
bilmesi şarttır. Bu bildiği için, yolcuların da bilmesine lüzûm görülmemiştir.
Onlar, bunun önderliği ile kemâle kavuşurlar ve başkalarının kavuşmalarına da
yardım ederler. Fenâ ve Bekâ ile şereflendirirler. Fârisî mısra’ tercemesi:
Herkesin işini bitirmek için, birini seçer.
Bu yolda yetişmek ve başkalarını yetiştirmek aks ile, uzaktan te’sîr ederek olur. Tâlip, yol gösteren Rehberine “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz” karşı kalbindeki muhabbet bağı ile, her ân onun gibi olmaktadır. Ondan aks eden, yayılan nûrlar ile temizlenir. Bunları anlamasına lüzûm yoktur. Nûrları saçan da, alan da bilmez. Güneş ışınları karşısında, her ân olgunlaşan, tatlılaşan karpuzun, bu değişikliğini bilmesine ne lüzûm vardır? Güneş de, karpuzu olgunlaştırdığını bilmez. Evet, başka yollarda çabalayarak ilerleyenlerin, bunu bilmesi lâzımdır. Ashâb-ı Kirâmın yolu olan bizim yolumuzda, ilerlemeği ve çekip götürmeği bilmek hiç lâzım değildir. Bununla berâber, bu yolun sürücüsü gibi olan önderi, derin ilim ve çok ma’rifet sâhibidir. Bunun içindir ki, bu yüksek yolda, diriler ve ölüler, büyükler ve çocuklar, gençler ve ihtiyârlar, kavuşmakta müsâvîdirler. Hepsi, sevgi bağları ile veyâ o ni’met sâhibinin kalbi ile çekmesi ile, isteklerinin sonuna varırlar. Bu, Allahu Teâlâ'nın öyle bir ihsânıdır ki, dilediğine verir. Allahu Teâlâ, çok büyük ihsân sâhibidir.
Sona varmış olanın bilgisi olmaz ise de, hârikalar, kerâmetler gösterir. Çok olur ki bunların hâsıl olması, kendi isteği ile değildir. Çoğundan haberi bile olmaz. Herkes, Onun “rahmetullahi teâlâ aleyh” kerâmetlerini görür. Onun ise haberi yoktur. Sona ermiş olanda ilim yoktur demek, hiçbir hâlini bilmez demek değildir. Her birini ayrı ayrı inceden inceye bilmez demektir. Bunu yukarıda kısaca bildirmiştik. Onun hidâyet nûru, mürîdlerine vâsıtasız olarak veyâ bir, yâhut birkaç vâsıta ile, onun yoluna bağlı kaldıkları müddetçe akar. Onun yolunu değiştirerek, bozarak kirletirlerse, feyiz kesilir. Ra’d sûresinin onikinci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Bir millet, kendi işlerini bozmazsa, Allahu Teâlâ da, onlara olan ni’metlerini değiştirmez!) buyuruldu. Ne kadar çok şaşılır ki, tarîkatçılar yaptıkları değişiklikleri, reformları, bu yolu düzeltmek, olgunlaştırmak sanıyorlar. Noksânlarını tamâmlıyoruz diyorlar. Bilmiyorlar ki, tamâmlamak ve olgunlaştırmak, her câhilin yapacağı iş değildir. Bir şey eklemek, her ahmağa yakışacak şey değildir. Fârisî beyt tercemesi:
Kıldan
ince ma’nâlar var, kulağını eyle yakın!
Her kürsîde nutk çekeni, bir şey bilir sanma sakın!
Sünnetlerin nûrunu, bid’atlerin zulmetleri ile
örttüler. Resûlullah'ın milletinin parlaklığını “alâ masdarihessalâtü vesselâmü
vettehıyye” yeni yeni işlerin kirleri ile söndürdüler. Dahâ da çok şaşılır ki,
birçokları, bu yenilikleri, bu reformları, güzel görüyorlar. Bid’atlere (Hasene)
adını takıyorlar. Bu bid’atlerle, dîni yükseltiyoruz, islâmiyetin
noksânlarını tamâmlıyoruz diyorlar. Herkesin bu bid’atleri yapmasını
körüklüyorlar. Allahu Teâlâ bunları doğru yola getirsin! Bilmiyorlar ki, din bu
bid’atlerden önce kâmil olmuştu. Allahu Teâlâ'nın ni’meti tamâm olmuştu. Allahu
Teâlâ, bu dinden râzı olmuştu. Mâide Sûresinin üçüncü [3] âyetinde meâlen,
(Bugün dîninizi sizin için ikmâl eyledim. Üzerinize olan ni’metimi tamâmladım ve
size din olarak islâmiyeti vermekle râzı oldum) buyuruldu. Dînin
olgunlaşmasını, bu bid’atlerden, bu reformlardan beklemek, bu âyet-i kerîmeye
inanmamak olur. Fârisî beyt tercemesi:
Az
söyledim, dikkat ettim kalbini kırmamağa,
Bilirim üzülürsün, yoksa sözüm çoktur sana!
İçtihâd derecesinde olan yüksek âlimler, dînin
hükümlerini açığa çıkarmışlardır. Dinden olmayan şeyleri meydâna çıkarmış
değillerdir. Görülüyor ki, içtihâd yolu ile bildirilen hükümler, sonradan meydâna
çıkarılmamışlardır. Dinden olan, dînin temeli olan şeylerdir. Çünki, din
bilgilerinin temelleri dörttür. Dördüncüsü, kıyâs ya’nî içtihâddır.
Ey oğlum! Kutb-i irşâdın feyiz vermesi ve ondan feyiz
almakla ilgili ma’rifetler, (Mebde’ ve Me’âd) risâlesinde, (İfâde ve
istifâde) bâbında yazılmıştı. Sırası gelmiş iken, faydalı olan bu ma’rifeti
de, buraya yazıyorum. Orada yazılı olan ile karşılaştırınız! Kutb-i irşâd,
kemâlât-ı ferdiyyeye de mâliktir. Çok az bulunur. Asırlardan, çok uzun zamân
sonra, böyle bir cevher dünyâya gelir. Kararmış olan âlem, onun gelmesi ile
aydınlanır. Onun irşâdının ve hidâyetinin nûrları, bütün dünyâya yayılır. Yer
küresinin ortasından tâ Arşa kadar, herkese rüşd, hidâyet, îmân ve ma’rifet Onun
yolu ile gelir. Herkes, ondan feyiz alır. Arada o olmadan, kimse bu ni’mete
kavuşamaz. Onun hidâyetinin nûrları, bir okyânûs gibi, bütün dünyâyı sarmıştır. O deryâ, sanki buz tutmuştur. Hiç
dalgalanmaz. O büyük zâtı tanıyan ve seven bir kimse, onu düşünürse, yâhut o,
bir kimseyi sever, onun yükselmesini isterse, o kimsenin kalbinde, sanki bir
pencere açılır. Bu yoldan, sevgisi ve ihlâsına göre, o deryâdan kalbi feyiz alır.
Bunun gibi bir kimse, Allahu Teâlâ'yı zikir ederse ve bu zâtı hiç düşünmezse,
meselâ onu tanımazsa, yine ondan feyiz alır. Fakat, birinci feyiz dahâ fazla olur.
Bir kimse, o büyük zâtı inkâr eder, beğenmezse, yâhut o büyük zât, bu kimseye
incinmiş ise, bu kimse, Allahu Teâlâ'yı zikir etse bile, rüşd ve hidâyete
kavuşamaz. Ona inanmaması veyâ onu incitmiş olması, feyiz yolunu kapatır. O zât
“kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz” bu kimsenin zararını istemese bile, hidâyete
kavuşamaz. Rüşd ve hidâyet, var görünür ise de yoktur. Faydası çok azdır. O zâta
inanan ve sevenler, onu düşünmeseler de ve Allahu Teâlâ'yı zikir etmeseler de,
yalnız sevdikleri için, rüşd ve hidâyet nûruna kavuşurlar. Mektûp burada tamâm
oldu. Fârisî beyt tercemesi:
Sustum
artık, zekîlere bu yeter,
Çok bağırdım, dinleyen varsa eğer.
Âlemlerin rabbi olan Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! O,
rahmândır ve rahîmdir. Onun resûlü Muhammed aleyhisselâma ve âline ve ashâbına
sonsuz salât ve selâm olsun!
Bu mektûp, seyyid mîr Muhammed Nu’mân “kuddise sirruh” hazretlerine yazılmıştır.
Namâzın kıymetini
ve namâza mahsûs kemâlâtı bildirmektedir:
Allahu Teâlâ'ya hamd ederim. Onun sevgili Peygamberi Muhammed aleyhisselâma,
salât-ü selâm eder ve sizlere duâ eylerim. Sevgili kardeşim! Allahu Teâlâ seni
hakîkî rütbelere yükseltsin! Bilmelisin ki, namâz, islâmın beş şartından, dînin
beş esâsından ikincisidir. Bütün ibâdetleri kendisinde toplamıştır. İslâmın
beşde bir parçası ise de, bu toplayıcılığından dolayı, yalnız başına,
Müslümânlık demek olmuştur. İnsanı Allahu Teâlâ'nın sevgisine kavuşturacak
işlerin birincisi olmuştur. Âlemlerin efendisi ve Peygamberlerin “aleyhi ve
aleyhimüssalâtü vesselâm” en üstünü olana mi’râc gecesi, Cennette nasîb olan
rü’yet şerefi, dünyâya indikten sonra, dünyânın hâline uygun olarak kendisine
yalnız namâzda müyesser olmuştur. Bunun içindir ki, (Namâz mü’minlerin
mi’râcıdır) buyurmuştur. Bir hadîs-i şerîfte, (İnsanın Allahu Teâlâ'ya en yakın
olması namâzdadır) buyurmuştur. Onun yolunda, tâm izinde giden büyüklere, o
rü’yet devletinden, bu dünyâda büyük pay, namâzda olmaktadır. Evet, bu dünyâda
Allahu Teâlâ'yı görmek mümkün değildir. Dünyâ buna elverişli değildir. Fakat, Ona
tâbi’ olan büyüklere, namâz kılarken rü’yetten bir şeyler nasîb olmaktadır. Namâz
kılmağı emr buyurmasaydı, maksadın, gâyenin güzel yüzünden perdeyi kim
kaldırırdı? Âşıklar, ma’şûku nasıl bulurdu? Namâz, üzüntülü rûhlara lezzet
vericidir. Namâz, hastaların, râhat vericisidir. Rûhun gıdâsı namâzdır. Kalbin
şifâsı namâzdır. (Ey Bilâl, beni ferâhlandır!) hadîs-i şerîf, bunu göstermekte, (Namâz, kalbimin neş’esi, gözümün bebeğidir)
hadîs-i şerîfi, bu arzûya işâret etmektedir. Zevkler, vecdler, bilgiler,
ma’rifetler ve makâmlar, nûrlar ve renkler, kalpteki telvînler ve temkînler,
anlaşılan ve anlaşılamayan tecellîler, sıfatlı ve sıfatsız zuhûrlardan hangisi,
namâz dışında hâsıl olursa ve namâzın hakîkatinden bir şey anlaşılamazsa, bu
hâsıl olanlar, hep zılden, aksten ve sûretten meydâna gelmiştir. Belki de, vehim
ve hayâlden başka bir şey değildir. Namâzın hakîkatini anlamış olan bir kâmil,
namâza durunca, sanki, bu dünyâdan çıkıp Âhiret hayâtına girer ve Âhirete mahsûs
olan ni’metlerden bir şeylere kavuşur. Araya aks, hayâl karışmaksızın, asıldan haz
ve pay alır. Çünki, dünyâdaki bütün kemâlât, ni’metler zıldan, sûret ve
görünüşten hâsıl olmaktadır. Zıl, görünüş arada olmadan, doğruca asıldan hâsıl
olmak, Âhirete mahsûstur. Dünyâda asıldan alabilmek için, mi’râc lâzımdır. Bu
mi’râc, mü’minin namâzıdır. Bu ni’met, yalnız bu ümmete mahsûstur.
Peygamberlerine tâbi’ olmak sâyesinde, buna kavuşurlar. Çünki, bunların
Peygamberi “sallallahu aleyhi ve sellem” mi’râc gecesi [Receb-i şerîfin
yirmiyedinci gecesi] dünyâdan çıkıp Âhirete gitti. Cennete girdi ve
rü’yet devleti ile şereflendi. Yâ Rabbî! Sen o büyük Peygambere “sallallahu
aleyhi ve sellem” bizim tarafımızdan, Onun büyüklüğüne yakışan iyilikleri ihsân
eyle! Bütün Peygamberlere de “alâ nebiyyinâ ve aleyhimüssalavâtü vetteslîmât”
hayrlar, iyilikler ver ki, onlar insanları, seni tanımağa ve rızâna kavuşmağa
çağırmış ve beğendiğin yolu göstermişlerdir. Tasavvuf yolunda bulunanların
birçoğu kendilerine namâzın hakîkati bildirilmediği ve ona mahsûs kemâlât
tanıtılmadığı için, dertlerinin ilâcını başka şeylerde aradı. Maksatlarına
kavuşmak için, başka şeylere sarıldı. Hattâ bunlardan ba’zısı, namâzı bu yolun
dışında, maksatla ilgisiz sandı. Orucu namâzdan üstün bildi. (Fütûhât) kitâbının
sâhibi [Muhyiddîn-i Arabî “kuddise sirruh”] dedi ki: (Oruç, yiyip içmeği
bırakmak olduğu için, Allahu Teâlâ'nın sıfatları ile sıfatlanmak, Ona
yaklaşmaktır. Namâz ise, başkalaşmak, uzaklaşmak, ibâdet edici ve ibâdet edilen
ayrılığını kurmaktır). Bu söz de, görüldüğü gibi, Tevhîd-i vücûdî mes’elesinden
doğmaktadır. Bu mes’ele ise, aşk-ı ilâhî sarhoşluğunun bir tezâhürüdür. Namâzın
hakîkatini anlayamayanlardan birçoğu da, ızdırâplarını teskîn ve rûhlarını
ferâhlandırmağı, semâ’ ve nağmede, ya’nî mûsikîde, vecde gelmekte, kendinden
geçmekte aradı. Maksadı, ma’şûku, mûsikî perdelerinin arkasında sandı. Bunun
için raksa, dansa sarıldılar. Hâlbuki, (Allahu Teâlâ harâmda şifâ te’sîri
yaratmamıştır) hadîs-i şerîfini işitmişlerdi. Evet, boğulmak üzere olan bir
acemî yüzücü, her ota da sarılır. Bir şeyin aşkı, âşıkı sağır eder ve kör eder.
Bunlara eğer namâzın kemâlâtından bir şey tattırılmış olsaydı, semâ’ ve nağmeyi
ağızlarına almaz, vecde gelmeği hâtırlarına bile getirmezlerdi. Fârisî mısra’
tercemesi:
Doğru yolu göremeyince, çöle saptılar.
Ey kardeşim! Namâz ile mûsikî arasında ne kadar uzaklık varsa, namâzdan hâsıl
olan kemâlât ile mûsikîden hâsıl olan teessür de, birbirinden o kadar uzaktır.
Aklı olan, bu kadar işâretten çok şey anlar! Bu, öyle bir üstünlüktür ki,
Peygamberimizden “sallallahu aleyhi ve sellem” bin sene sonra meydâna çıkıyor.
Öyle bir sondur ki, baş tarafa benzemektedir. Peygamberimiz “sallallahu
aleyhi ve sellem” belki de bunun için, (Başlangıcı mı dahâ iyidir,
yoksa sonu mu?) buyurdu da, (Başlangıcı mı dahâ iyidir, yoksa ortası mı?)
buyurmadı. Demek ki, sonra gelenlerin öndekilere dahâ çok benzediğini görerek,
şüphelendi de, böyle buyurdu. Diğer bir hadîs-i şerîfte: (Bu ümmetin en
fâydalıları, önce ve sonunda gelenlerdir. İkisinin arası bulanıktır) buyurdu.
Evet, bu ümmetin sonuncuları arasında, baştakilere çok benzeyenler olacaktır.
Fakat, adetleri azdır. Hattâ pek azdır. Ortadakilerde o kadar benzeyiş yok ise
de, miktârları çoktur. Hem de pek çoktur. Fakat, sondakilerin az oluşu
kıymetlerini dahâ da arttırmış, öndekilere dahâ yaklaştırmıştır. Peygamberimiz “sallallahu
aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (İslâm dîni
garîp
başladı. Sonu da böyle garîp olacaktır. Bu garîplere müjdeler olsun!). Bu
ümmetin sonu, Peygamberimizin “sallallahu aleyhi ve sellem” vefâtından bin sene
sonra, ya’nî ikinci bin ile başlamıştır.
Çünki bin sene geçmesi ile, insanlarda büyük değişiklik ve eşyâda kuvvetli
tebeddül olur. Allahu Teâlâ, bu dîni kıyâmete kadar değiştirmeyeceği, için, ilk zamânda
gelenlerin tâzelikleri, kuvvetleri sondakilerde de görülmekte ve böylece ikinci
bin başında islâmiyetini kuvvetlendirmektedir. Bu sözümüzü isbât etmek için,
kuvvetli şâhid olarak, Îsâ “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” ile
hazret-i Mehdîyi “rahmetullahi teâlâ aleyh” gösteririz. Fârisî beyt tercemesi:
Rûhul kudsün feyzine eğer kavuşursan,
Mesîhin yaptıkları senden de meydâna gelir.
Ey kardeşim! Bugün bu sözler, çok kimselere ağır gelir. Akıllarına uygun gelmez.
Fakat bilgileri, ma’rifetleri insâf ile ölçerlerse ve islâmiyetle
karşılaştırırlarsa, islâmiyete hangisinin dahâ çok ta’zîm ve hürmet ettiğini
görüp kabûl ederler.
Bu fakîr “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz”, bütün kitâplarımda ve mektûplarımda
tarîkatın ve hakîkatin, islâmiyete hizmet ettiklerini ve Peygamberliğin
evliyâlıktan yüksek olduğunu, bir Peygamberin velâyetinin bile, kendi
nübüvvetinden aşağı olduğunu yazdım. Velâyet derecelerinin, Peygamberlik kemâlâtı yanında hiç olduğunu, büyük bir denize nazaran, bir damla kadar bile
edemeyeceğini ve bunun gibi dahâ birçok şeyler bildirdim. Hele oğluma
gönderdiğim mektûpta, [Muhammed Sâdık'a yazdıkları bundan önceki ikiyüzaltmışıncı
(260) mektûptur] tasavvufu nasıl anlattığımı görürlerse, insâfa gelirler.
Bunları söylemekten maksadım, Cenâb-ı Hakkın ni’metini göstermek ve gençleri
teşvîk içindir. Yoksa hâşâ ki, kendimi başkalarından üstün göstermek için
değildir. Kendini frenk kâfirlerinden dahâ üstün bilen bir kimsenin Allahu
Teâlâ'yı tanıması harâmdır. Yâ, din büyüklerinden üstün görenin hâli ne olur?
Fârisî beytler tercemesi:
Beni sultân tutup kaldırsa topraktan,
Yakışır başımı yüksek görsem göklerden.
Ben o toprağım ki, nisân bulutu,
Acıyıp üzerime serper bereketli yağmuru.
Yüzlerle dile mâlik olsa, eğer vücûdum,
Lutfûnun şükrünü, nasıl yapabilirim?
Bu mektûbu okuyunca, içinizde namâzın hakîkatini öğrenmek ve ona mahsûs
kemâlâttan birkaçına kavuşmak arzûsu uyanır ve bu arzû, sizi râhatsız edecek
kadar çoğalırsa, istihâreler yaptıktan sonra, bu tarafa gelip ömrünüzün bir
parçasını da namâzı öğrenmek için harc ediniz! İnsanlara doğru yolu, sa’âdet-i
ebediyye caddesini gösteren ancak Allahu Teâlâ'dır. Doğru yolda yürüyenlere ve
Muhammed Mustafâ'ya “sallallahu
aleyhi ve sellem” tâbi’ olmakla
şereflenen bahtiyârlara, Allahu Teâlâ selâmet versin!
Bu mektûp, mevlânâ Muhib Alî'ye yazılmıştır.
Bu yolun bağlıyan
bağı, muhabbet olduğu bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Onun seçtiği insanlara selâm olsun! Lutfedip yazmış
olduğunuz mektûp gelerek, bizleri sevindirdi. Çok sevdiğinizi ve ihlâsınızı
bildirdiği için râhatlık verdi. Eski günleri anlatıyorsunuz. Yavrum! İslâmiyete
uygun hâllerden hangisi üzerinde olursanız olunuz, hiç sıkılmayınız. Ancak, bu
sevgi bağının da kopmaması lâzımdır. Hattâ muhabbet, her gün artmalıdır. Bu ateş
sönmemeli, soğumamalıdır. Her ân alevlenmelidir. Çünki bizleri bağlıyan bağ,
(Muhabbet)tir. Bu yolun feyzi, (İn’ikâs) ile, kalpten kalbe akarak ulaşır. Bu
akışta, yakınlık uzaklık farkı yoktur. Ancak, feyzin hızlı veyâ yavaş olmasına
ve bu yolun inceliklerini öğrenmeğe te’sîr eder. Bu noktayı, kıymetli oğluma,
tarîkatı anlatan uzun mektûbun [260. cı mektûbun] sonunda açıklamıştım. Oradan
isteyiniz. O mektûbun bir sûretini, kardeşim seyyid mîr Muhammed Nu’mân'ın
arkadaşları da götürdü. Onlardan da isteyiniz! Dahâ uzatmıyorum. Vesselâm.
Bu mektûp, meyân şeyh Tâc için yazılmıştır.
Kâ’be-i rabbânî
hakkındadır ve namâzın ba’zı üstünlükleri bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ'ya hamd ve senâlar olsun. Onun seçtiği, beğendiği iyi insanlara
selâm olsun! Herkesi sevindiren teşrîfiniz haberi, bu âşıklarınızı,
sevenlerinizi çok sevindirdi. Bunun için de, Allahu Teâlâ'ya hamdler ve şükürler
olsun! Fârisî iki beyt tercemesi:
Ey mâvi semâ! İnsâf et de öyle söyle!
Bu ikisinden hangisi, dahâ hoştur şöyle:
Işık saçan güneşinin, çıkışımı şarktan,
Cihân dolaşan ayımın, doğuşu mu Şâmdan?
Buraya kadar zahmet etmeği arzû buyurduğunuza göre, bâri çabuk teşrîf ediniz ki,
sevenlerinizin gözleri yoldadır. Beytullah'tan yeni haberler dinlemek istiyoruz.
Bu fakîre göre, insanların ve meleklerin şekilleri, vücûdları, Kâ’be'nin şekline,
sûretine secde ettikleri gibi, bu sûretlerin hakîkatleri, asılları da, onun
hakîkatine secde etmektedir. Onun hakîkati bütün hakîkatlerin üstü ve ona bağlı
olan kemâlât, diğer bütün hakîkatlere bağlı kemâlâtın üstüdür. Bu hakîkat, sanki
mahlûkların hakîkatleri ile, ilâhî hakîkatler arasında bir geçittir. İlâhî
hakîkatler demek, onun azametinin, büyüklüğünün dereceleri olup, orada sıfat ve
keyfiyet yoktur. Ya’nî, nasıl diye sorulamaz ve hiç zıl ve sûret yoktur.
Dünyâda olan terakkîler, yükselmeler ve zuhûrlar, görünüşler, mahlûkların
hakîkatlerinin sonuna kadardır. İlâhî hakîkatlerden “celle sultânühü” nasîb
almak, ancak Âhirette olacaktır. Dünyâda bunlardan nasîb, ancak namâzdadır ki,
namâz, mü’minin mi’râcıdır. Ya’nî dünyâdan Âhirete yükselten bir merdiven
gibidir. Namâzda sanki dünyâdan çıkıp, Âhirete gidilir ve Âhirette kavuşulacak
olan şeylerden haz, zevk alınır. Öyle zan ediyorum ki, namâzda bu devletin hâsıl
olması, Kâ’be'ye dönüldüğü içindir. Çünki orası, ilâhî hakîkatlerin “teâlâ ve
tekaddeset” zuhûr ettiği yerdir. Görülüyor ki, Kâ’be, dünyâda şaşılacak
bir şeydir. Görünüşte dünyâdaki evlerden biridir. Hakîkatte ise, Âhirettendir.
Kâ’be dolayısı ile namâzda da, bu hâl hâsıl olmuş, sûreti de, hakîkati de, dünyâ
ve Âhireti kendinde toplamıştır. Muhakkak olarak anladım ki, namâz kılarken
hâsıl olan hâller, namâz dışında hâsıl olan bütün hâllerin üstündedir. Çünki bu
hâllerin hepsi, zıl ve sûretten kurtulamamış, ne kadar yüksek ve kıymetli
olsalar da, asıldan nasîb alamamışlardır. Namâzdaki hâller ise, asıldan
nasîplidir. Zıl ile asıl ve bir şey ile gölgesi arasında ne kadar fark varsa, bu
iki hâl arasında da, o kadar fark vardır. Allahu Teâlâ'nın lütûf ve ihsânı ile
mü’minlere ölüm zamânında hâsıl olan hâl, namâzdaki hâllerin üstüdür. Çünki
ölüm, Âhiret hâllerinin başlangıcıdır. Âhirete yakın olan her şey, dahâ tamâm ve
dahâ üstündür. Çünki dünyâda sûret görünüyor. Âhiret ise, hakîkatin zuhûr ettiği
yerdir. Aradaki farkı bundan anlamalıdır. Bunun gibi, Allahu Teâlâ'nın ihsânı
ile, mezârda hâsıl olan hâller, ölüm zamânında hâsıl olan hâllerden üstündür.
Kıyâmet gününün hâli de, kabir hâline göre böyledir. Çünki orada görülen, dahâ
tamâm ve dahâ kâmildir. Cennette görülenler, kıyâmet günündekinden dahâ tamâm ve
dahâ kâmildir. Hâllerin en üstünü ise Peygamberimizin “sallallahu
aleyhi ve sellem” haber verdiği ya’nî, (Allahu
Teâlâ, ayrıca bir
Cennet yaratmıştır ki, burada Hûrîler ve köşkler yoktur. Burada Allahu Teâlâ,
güler gibi tecellî eder, görünür) buyurduğu yerdir. Âhiretteki hâller, dünyâdaki
hâllerin, görünenlerin üstündedir. Bunların da en üstünü, hadîs-i şerîfte
bildirilen Cennettir. Hattâ dünyâ aslın, hakîkatin zuhûr edeceği, görüneceği yer
değildir. Dünyâya mahsûs olan, zılların, benzerlerin görünmeleri, bu fakîre
göre, dünyâ işlerindendir ve hakîkatte, mahlûklara, mümkinlere âit şeylerdir.
Bunlardan bir kısmına Sıfât-i ilâhiyyenin tecellîsi, ba’zısına da, Zât-i
ilâhînin tecellîsi gibi isimler vermişlerse de, hepsi dünyâ şeyleri, zıl ve
sûretler tecellîsi, görünüşüdür. Bu fakîre göre bu dünyâda olan her şey, sûret ve
hayâldir. Burada matlûbun, maksûdun kokusunu bile duymuyorum. Dünyâ Âhiretin
tarlasıdır ve tohum ekecek zamândır. Matlûbu burada aramak, boşuna uğraşmaktır.
Ele bir şey geçmez. Yâhut başka şeyleri matlûb sanarak, insan rü’yâ ile, hayâl
ile oyalanıp kalır. Nitekim birçok kimse, bu hâle düşmüştür. Dünyâda asıldan
haber veren yalnız namâzdır. Matlûbun kokusu, yalnız namâzda duyulur. Namâzdan
başka şeylerde, bu koku yoktur.
Bu mektûp, mîr seyyid Bâkır-i Sârenpûrî'ye yazılmıştır.
En sonda hayret
ve cehâlete varmak lâzım olduğu, keşif ve kerâmetlere güvenilmemesi lâzım olduğu
bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Onun seçdiği kullarına selâmlar olsun! Aşırı
sevginizi ve kavuşmak istediğinizi bildiren kıymetli mektûbunuz gelerek bizleri
çok sevindirdi. İşinize bakınız! İsimleri ve sıfatları düşünmeksizin, Zât-i
Teâlâ'nın ismini çok
zikir ediniz! O makâmdan câhil ve anlamaktan şaşkın oluncaya
kadar, bu mübârek ismi zikrediniz! Çünki zikrederken, Allahu Teâlâ'nın isimleri
ve sıfatları düşünülürse, çok olur ki, hâller hâsıl olur. Mevâcidin zuhûr
etmesine sebep olur. Hâllerde ve mevâcidde yanlışlıklar olduğu çok görülmüştür.
Burada, bâtılın hak ile karıştığı çok vâkî olmuştur. Bu günlerde, başka yerde
bulunan şeyhlerden biri, bu fakîre mektûp yazarak hâlini bildirdi. Dedi ki, Fenâ
hâli beni öyle kapladı ki, her neye baksam, hiçbir şey göremem. Yere, göğe
baksam, hiç göremem. Arşı, Kürsîyi de bulamam. Kendimi düşünsem hiç bulamam.
Birinin yanına gitsem, onu da bulamam. Allahu Teâlâ sonsuzdur. Onun sonunu kimse
bulamamıştır. Tasavvuf büyükleri “rahmetullahi aleyhim”, bu hâlimi kemâl olarak
bildirmişlerdi. Sen de, bunu kemâl biliyorsan, Allahu Teâlâ'ya kavuşmak için
senin yanına gelmekliğime lüzûm yok. Eğer sen, başka bir şeyi kemâl biliyorsan
bana yaz!
Fakîr, ona şöyle cevâp yazdım: Bu hâller, kalbin değişiklikleridir. Kalp, bu
yolun dahâ birinci basamağıdır. Bu hâller bulunan kimse, kalbin dahâ dörtte
birini geçmiştir. Kalbin geri kalan üç parçasını geçmesi lâzımdır. Bundan sonra,
ikinci basamak olan rûha sıra gelir. Bu mektûptan bir zamân sonra, bu fakîrden
tarîkat dersi alarak memleketine gitmiş olan, sevdiklerimizden birisi, bir gün
yanımıza gelip, hâsıl olan hâllerini anlattı. Hâli, o mektûbu yazan şeyhin
hâline benziyordu. Hattâ bu, o makâmda, ondan birkaç adım dahâ ilerde idi. Bunun
hâline teveccüh olundukta, onun bu Fenâsı, hava maddesinde idi. Hava, her
boşlukta bulunduğu için, onun gördüğü hep hava idi. Bunu, sonsuz olan Allahu
Teâlâ sanmıştı. Allahu Teâlâ, böyle şeylerden münezzehtir. Onu ikinci olarak
çağırarak hâlini araştırdığımda, havadan başka hiçbir şeye tutulmuş olmadığını
iyi anladım. Böyle olduğunu kendine de bildirdim. O da, vicdânına danıştığında,
havadan başka hiçbir kazancı olmadığını kendisi de anladı. O hâllerinden tevbe
ve istiğfâr eyledi. İlerlemeye çalıştı.
Kalp, Âlem-i halk ile Âlem-i ervâh arasında bir vâsıtadır. Bu her iki âleme de
benzeyen tarafları vardır. Sanki kalbin yarısı Âlem-i halktan, yarısı da Âlem-i
ervâhtan gibidir. Âlem-i halktan olan yarısının da yarısı hava olur. Buna göre
kalbin dörtte biri hava olur. Bu son bildirdiğimiz de, birinci cevâba uygun
olmaktadır. Bundan fazla yazacak zamân olmadı. Size ve doğru yolda olanlara ve
Muhammed Mustafâ'nın izinde gidenlere selâm olsun! [(Âlem-i halk) madde âlemi
demektir. Çünki halk, ölçmek ma’nâsına da kullanılır.]
Bu mektûp, şeyh Abdülhâdî Bedavânî'ye yazılmıştır.
Uzlete
çekilirken, Müslümânların haklarını gözetmeği elden bırakmamak lâzım olduğu
bildirilmektedir:
Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Sevgili Peygamberine ve Âline ve Ashâbına salâtu
selâm olsun ve doğru yolda olanlara duâlar olsun!
Kıymetli kardeşimin güzel mektûbu geldi. Bizleri çok sevindirdi. Allahu Teâlâ'ya
hamd ve şükür olsun ki, ayrılık günlerinin uzaması, muhabbeti ve ihlâsı
sarsmamış. Bununla berâber, buraya gelseydiniz, dahâ iyi olurdu. (El hayru fî mâ
sana’ Allahu Teâlâ!). Ya’nî Allahu Teâlâ'nın yaptığında hayr vardır. İnsanlar
arasından ayrılmak, uzlet etmek istiyorsunuz. Evet uzlet, Sıddîkların aradığı
şeydir. Mübârek olsun! Uzleti isteyiniz! Bir köşeye çekiliniz! Fakat,
Müslümânların haklarını gözetmeği elden kaçırmayınız! Resûlullah “sallallahu
aleyhi ve sellem”, (Müslümânın, Müslümân üzerinde beş hakkı vardır: Selâmına
cevâp vermek, hastalığında dolaşmak, cenâzesinde bulunmak, da’vetine gitmek ve
aksırdığı zamân elhamdülillah deyince, yerhamükallah demek) buyurdu. [Bu hadîs-i
şerîfi Ebû Hüreyre “radiyallahu anh” haber vermiştir. (Buhârî)de ve (Müslim)de
yazılıdır.] Fakat, da’vet ettiği zamân gitmek için şartlar vardır.
(İhyâ’ül-ulûm) kitâbında buyuruyor ki, (Çağıranın yemeği şüpheli ise veyâ
islâmiyetin yasak ettiği şey, meselâ ipek sofra örtüsü, gümüş kap ve tavanda,
duvârda cânlı resmi varsa veyâ çalgı çalınıyorsa, oyun, kumar gibi şeyler varsa,
o çağrılan yere gidilmez). [Bu yasaklar, (Kimyâ-i sa’âdet) kitâbında da
yazılıdır]. Böyle yasaklar bulunan yemeğe gitmek harâm veyâ mekrûh olur. Çağıran
kimse zâlim ise veyâ Ehl-i sünnet değil ise, fâsık ise, kötülük yapan ise veyâ
övünmek için, gösteriş için çağırıyorsa gitmek câiz olmaz. (Şir’a-tül-islâm)
kitâbında diyor ki, (Riyâ olarak çağırılan yemeğe gitmemelidir!). (Muhît)
kitâbında diyor ki, (Oyun, şarkı, gîybet etmek bulunan ve içki içilen yemeğe
oturulmaz). (Metâlib-ül-mü’minîn) kitâbında da böyle yazılıdır. Bu yasaklardan
hiçbiri bulunmayan da’vete gitmek lâzımdır. Bu zamânda, bu yasakların
bulunmaması güç oldu. Bundan başka, Fârisî mısra’ tercemesi:
Yabancıdan uzlet et, dosttan değil!
Talebe kardeşleri ile sohbet etmek, bu yolun sünnet-i müekkedesidir. Hâce
Bahâeddîn Buhârî “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz” hazretleri buyurdu ki,
(Bizim yolumuzun temeli sohbettir!). Uzlette şöhret vardır. Şöhret te âfettir.
Sohbet buyurulması, talebe kardeşleri ile birlikte olmaktır. Başkaları ile
sohbet edilmez. Çünki, birbirinden fânî olmak, ya’nî başkalarını unutmak,
sohbetin şartıdır. Bu da, uygun arkadaşla olabilir.
Hasta yoklamak sünnettir. Hastanın bakıcısı varsa, ona bakıyorsa, başkalarının
dolaşması sünnet olur. Bakacak kimsesi yoksa, dolaşmak vâcib olur. (Mişkât)
kitâbının hâşiyesinde böyle yazılıdır.
Cenâzede hâzır olmalıdır. Hiç olmazsa birkaç adım birlikte gitmelidir. Böylece,
meyyitin hakkı ödenmiş olur.
Cum’a namâzına ve her gün beş vakit namâz için cemâ’ate ve bayram namâzlarına
gitmek islâmın zarûrî emrleridir. Herhâlde gitmek lâzımdır. Bunlardan sonra
kalan vakitleri, yalnız geçirebilirsiniz. Fakat önce doğru bir niyet lâzımdır.
Dünyâ çıkarlarından bir şeyi düşünerek uzleti kirletmemelidir. Allahu Teâlâ'yı
zikir için, kalbi toparlamaktan ve dünyânın bitmez tükenmez işlerinden
uzaklaşmaktan başka bir şey düşünmemelidir. Niyetin doğru olmasına çok dikkat
etmelidir. Niyetin içinde, nefsin bir arzûsu gizlenmiş olmamasına dikkat
etmelidir. Niyetin doğru olması için, Allahu Teâlâ'ya yalvarmalıdır. Böylece tâm
niyet yapılabilir. Yedi kere istihâre yapmalı, doğru niyet ile uzlet
eylemelidir. Böyle olunca, çok faydası umulur. Buluştuğumuz zamân, dahâ çok
anlatırım. Vesselâm.
İkiyüzaltmışaltıncı mektûbu, üstâdı Muhammed Bâkî-billah “kuddise sirruh” hazretlerinin iki oğlu, hâce Ubeydullah ve hâce Abdullah'a yazmıştır.
İlhâm ve ferâset
yolu ile, mübârek kalbine doğan, (İlm-i kelâm) akîde ya’nî i’tikâdından
ba’zısını bildirmektedir. Kitâplardan alarak ve akıl ve düşünce ile bularak
yazmadığı hâlde hepsi, Ehl-i sünnet vel-cemâ’at âlimlerinin sözlerine uygundur.
Allahu Teâlâ, ömür sarf ederek, istirâhatlarını fedâ ederek, durmadan çalışan o
âlimleri, en üstün iyiliklerle mükâfatlandırsın!
İmâm-ı Rabbânî müceddid-i elf-i sânî şeyh Ahmed-i Fârûkî Serhendî “kuddise
sirruh”, dahâ ilim deryâsına yeni daldığı sıralarda hazret-i Peygamberi
“sallallahu aleyhi ve sellem” rü’yâda görüp, kendisine buyurmuştu ki: (Sen kelâm
ilminde müçtehid olacaksın). Bu rü’yâsını hocasına anlatmıştı. O günden beri,
ilm-i kelâmın her mes’elesinde ayrı içtihâdı ve görüşleri vardır. Fakat,
mes’elelerin çoğunda (Mâtürîdiyye) imâmımız ile berâberdir. Eski Yunan
feylesoflarının, islâmiyete uymayan sözlerini reddedip, yanıldıklarını isbât
etmekte ve tasavvuf büyüklerini tanıyamayarak ve sözlerini anlayamayarak, yoldan
çıkan, sapıtan ve kendilerini din adamı sanıp, herkesi de yoldan çıkartan, câhil
ve ahmakların yüz karalarını meydâna çıkarmaktadır. Bu mektûpta ayrıca namâza
âit birkaç fıkıh mes’elesini de bildirmekte ve tasavvufun kıymetini ve
yüksekliğini ve bu yoldan yükselmiş olan büyüklerin islâmiyete sımsıkı sarılmış
olup, bunları tanımayan zavallıların iftirâlarının çürüklüğünü [ve mûsikî
dinlememeği ve dans ve oyun yerlerine gitmemeği] ve dahâ birkaç şeyi
bildirmektedir:
Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Bütün duâlar ve iyilikler, Onun Peygamberi ve
sevgilisi ve bütün insanların her bakımdan en güzeli ve en üstünü olan Muhammed
Mustafâ'ya “sallallahu aleyhi ve sellem” ve Onu sevenlerin ve izinde gidenlerin
hepsine olsun! Allahu Teâlâ, siz yüksek hocamın kıymetli yavrularını da,
sa’âdet-i ebediyyeye kavuştursun!
Yüksek üstâdımın, beni dünyâ ve Âhiret ni’metlerine kavuşturan kıymetli hocamın
sevgili yavruları! Biliniz ki, her şeye muhtâç olan bu zavallı kardeşiniz,
tepeden tırnağa kadar, o yüksek babanızın sadakaları ve ihsânları içinde
yüzüyorum. İnsanlığın elifbâsını ondan öğrendim. Yükseklikleri haber veren
kelimeleri ondan okudum. Herkesin, senelerce çalışarak kazanabildiği dereceler,
onun huzûrunda, terbiyesi altında, az zamânda elime geçti. İnsanlara meziyyet,
üstünlük veren bütün kıymetler, ona hizmetimin ikrâmiyesi olarak üzerime
serpildi. Hiçbir işe yaramayan ve insanlıktan haberi olmayan bu zavallı, onun
nûrlu bakışları altında, ikibuçuk ay içinde olgunlaşarak, büyüklerin yoluna
katıldı. Onların Allahu Teâlâ'ya olan yakînliklerine kavuştu. Böyle az bir
zamânda, tasavvufu tatmış olanların, tecellîler, zuhûrlar, nûrlar, hâller ve
keyfiyetler diye anlatmak istedikleri gizli kazançlar, babanızın parlak
kalbindeki deryânın damlaları olarak, önüme saçıldı. Bunlardan hangi birini
anlatayım. Onun, lutfederek, acıyarak mübârek gönlünü bu fakîre çevirmesi ile,
tasavvufçuların tevhîd, kurb [yakınlık], ma’iyyet [berâberlik],
ihâta [her tarafı kaplamak,kuşatmak], sereyân [her zerrede bulunmak] gibi sözlerle,
anlatmak istedikleri ma’rifetlerden, ince bilgilerden ele geçmeyen, hemen hemen
birisi kalmadı. Bunların içlerinden, özlerinden bildirilmedik bırakılmadı.
Vahdet-i vücûd dedikleri, her şeyde Allahu Teâlâ'nın kemâlâtını görmek ve vahdette
kesreti bulmak, bu ince bilgilerin başlangıcıdır. İslâm büyüklerinin eriştiği,
tanıdığı bilgileri, kelime kadrosu ile anlatmağa kalkışmak, câhillik ve ahmaklık
olur. Bunların kavuştukları, yetiştikleri dereceler çok yüksektir. Anladıkları,
edindikleri bilgiler ve zevkler çok incedir. Her bilgi satanın, büyük ve önder
sanılanların yetişeceği, yanaşacağı yer değildir.
O çok yüksek babanızın, bu zavallıya olan ni’metlerine, ihsânlarına karşı,
ölünceye kadar, başımı kapınız hizmetçilerinin ayaklarına sürsem, size karşı
bir şey yapmış olamam. Hangi kusûrumu bildireyim? Mahcûbiyyetimden, yüzümün
karasından hangisini meydâna çıkarayım? Allahu Teâlâ, Hüsâmeddîn Ahmed'den râzı
olsun ki, sizlere karşı olan vazîfemizi, borcumuzu üzerine alarak, kapınıza kul
olmakla, hizmetinizde çalışmakla şereflenmekte, böylece râhat nefes almamıza
sebep olmaktadır. Fârisî beyt tercemesi:
Vücûdumun her zerresi dile gelse de;
Şükrünün binde birini yapamam yine!
O kıymetler
hazînesinin, kapısının eşiğini öpmekle üç def’a şereflenmiştim. Üçüncüsünde
buyurdu ki: (Za’îf düştüm. Yaşamak ümîdim azaldı. Benden sonra, çocuklarımı
gözet!). Sizleri getirdiler. O zamân dahâ küçük idiniz. Kucakta taşınıyordunuz.
Size teveccüh etmemi, emr buyurdular. Emrlerine uyarak, yüksek huzûrlarında,
üzerinize o kadar teveccüh olundu ki, te’sîri görünüverdi. Sonra, (Bunların
annelerine de, uzaktan teveccüh et!) buyurdular. Yanımızda olmadığı hâlde,
onlara da teveccüh olunmuştu. Emrleri ile ve huzûrlarında olduğu için, o
teveccühlerin çok fâydalar sağlayacağını ümît ediyorum.
Babanızın, herhâlde yapılması lâzım gelen emrlerini ve her ne bahâsına olursa
olsun yerine getirilmesi gereken vasiyetlerini unutacağımı veyâ dalgınlığıma
geleceğini sanmayınız! Buna imkân olur mu? Ufak bir işâretinizi bekliyorum.
Şimdilik, birkaç satır nasîhat yazıyorum. Cân kulağı ile dinleyiniz! Cenâb-ı
Hak, ikinizi de, sa’âdet-i ebediyyeye kavuştursun!
Her Müslümânın, önce i’tikâdını düzeltmesi, ya’nî Ehl-i sünnet vel-cemâ’at
âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bildirdikleri gibi, inanması
lâzımdır. Durmadan, yılmadan çalışan o âlimlere, Allahu Teâlâ, bol bol mükâfat
versin! Cehennemin ebedî azâbından kurtulan, yalnız bunlar ve bunların izinde
gidenlerdir. Bunların bildirdiği i’tikâdlardan unutulmakta olanları anlatacağım:
Allahu Teâlâ, kendi Zâtı ile vardır. Ondan başka her şey, Onun var etmesi ile,
var olmuştur. Kendisi ve sıfatları ve işleri yegânedir, birdir. Varlıkta, şerîki, ortağı olmadığı gibi,
hiçbir bakımdan benzeri yoktur. Benzerlik yalnız isimde ve kelimelerdedir. Onun
sıfatları da, işleri de, kendi gibi, akıl ile anlaşılmaz ve anlatılamaz ve
insanların sıfatlarına, işlerine, hiç benzemez ve uymaz. Bunlardan biri, ilim
sıfatıdır, ya’nî Allahu Teâlâ bilicidir. Bu sıfatı da, kendi gibi kadîmdir.
Ya’nî sonradan olma değildir. Hep vardı ve basît, [ya’nî bir hâldedir. Hiç
değişmez, bölünmez ve çoğalmaz]. Bildiği şeyler değişmekte, her değişmeyi
bilmektedir. Fakat, ilminde ve ilminin bu şeylere bağlanmasında, bir değişiklik
olmaz. Birbirine benzeyen ve benzemeyen hâlleri ile, hem büyüklerini, hem de
ufak zerrelerini, her birini kendi zamânında olarak bir anda bilmektedir. Meselâ,
bir kimsenin hem varlığını, hem yokluğunu, hem doğmadan evvelki hâllerini,
çocukluğunu, gençliğini, ihtiyârlığını, diri olmasını ve ölü olmasını, ayakta,
oturmakta, dayanmakta, yatmakta, gülmekte, ağlamakta, neş’e ve lezzette, dert ve
kederde, izzet ve kıymette, zillet ve aşağılıkta, mezârda, kıyâmette ve mahşer
yerinde ve meselâ Cennette ni’metler içinde olduğunu, hep bir ânda ve bir hâlde
bilmektedir. Ne ilminde, ne de ilminin bu şeylere bağlanmasında bir değişiklik
olmaz. Değişiklik olsa, zamânın da, değişmesi olur. Hâlbuki orada, ezelden ebede
kadar, parçalanamayan bir ân vardır. Dahâ doğrusu, Allahu Teâlâ, zamânlı
değildir. Öncelik ve sonralık yoktur. İlmi her şeye yetişir dersek, her şeyi bir
bilmekle ve ilmin bunlara bir bağlanması ile biliyor. Bu bir bilgi ve bir
bağlantı da, aklın eremeyeceği bir bağlanmaktır. Bunu akla anlatabilmek için, şu
misâli uygun buluyorum: İnsan, bir kelimenin çeşitli hâllerini, birbirine
benzemeyen şekillerini bir ânda düşünebilir. Bir kelimeyi, bir ân içinde, hem
isim, hem fi’l, hem harflerin kümesi, hem mâdî, hem müstakbel, hem emr, hem men’,
hem edatlı, hem edatsız, hem müsbet, hem menfî bilebilir. Çeşitli şekilleri bir
ânda, kelimede ayrı ayrı görüyorum diyebilir. Bir insanın, ilminde ve hattâ
görmesinde, ters ve çeşitli hâlleri bir araya toplaması, mümkün olunca, Allahu
Teâlâ'nın ilminde neden mümkün olmasın? Hem de Onun ilminde iki zıddın, bir arada
bulunması görünüştedir. Yoksa, orada zıtlık yoktur. Meselâ, bir kimseyi, bir
ânda, hem var, hem yok bilir. Fakat, yine o ânda onun varlığını, meselâ
hicretten bin sene sonra ve birinci yokluğunu, bu varlıktan evvel, ikinci
yokluğunu da meselâ, varlığından yüz sene sonra olarak bilmiştir. O hâlde, arada
zıtlık yoktur. Zîrâ, varlığın ve yokluğun zamânları başkadır. İşte Allahu Teâlâ,
ayrı ayrı, başka başka, zerreleri bir ânda biliyorsa da, ilminde değişmek
olmuyor. Felsefecilerin zan ettiği gibi, ilim sıfatında sonradan bir şey hâsıl
olmuyor. Çünki bir şeyin bilgisi, evvelki şeyin bilgisinden sonra hâsıl olmuyor
ki, ilimde değişiklik olsun. Her şeyi bir ânda bildiğinden, ilminde değişiklik ve
yenilik hâsıl olmaz. O hâlde, ilimde değişiklik olmadığını anlatmak için, ilim,
eşyâya, çeşitli bağlantılarla bağlanmıştır demek ve bunların değiştiğini
söylemek lüzûmsuzdur. Nitekim felsefecileri susturmak için, ba’zı büyüklerimiz
böyle söylemiştir. Bu bağlantıların, eşyâya bağlanmasında değişiklik olur
denirse yerinde olur.
Allahu Teâlâ'nın sıfât-ı sübûtiyyesinden biri, Kelâm sıfatıdır. (Kelâm sıfatı),
ya’nî söylemesi de, bir basît kelimedir ki, ezelden ebede kadar, hep o bir kelâm
ile söyleyicidir. Bütün emrler, bütün yasaklar, bütün bildirilen şeyler, bütün
suâller, bütün dilekler, hep o bir kelâmdır. Gönderdiği bütün kitâplar ve
sahîfeler, hep o bir basît kelâmdandır. Tevrât ondan meydâna gelmiş, Kur’ân-ı
kerîm, ondan nâzil olmuş, inmiştir.
Allahu Teâlâ'nın bütün yarattıkları, yaptıkları da, bir fi’l, bir yapıştır ki, ilk
yarattığından, sonsuza kadar yaratmaları, hep o bir fi’l ile var olmaktadır.
(Bir göz kırpacak zamânda her şeyi yaptık) meâlindeki âyet-i kerîme, bunu
gösteriyor. Hayât vermesi ve öldürmesi, hep o bir fi’l iledir. Yaratması ve yok
etmesi de o fi’ldendir. Fi’linde de çeşitli bağlantılar yoktur. Bir ta’alluk ile
ilk ve sonradaki her şeyi kendi zamânlarında yaratıyor. Akıl, onun fi’lini
anlayamayacağı gibi, fi’lin bağlanmalarına da erememektedir. Aklın oraya yolu
yoktur. Ehl-i sünnet âlimlerinden, Ebül-Hasan-i Eş’arî bile, Allahu Teâlâ'nın
fi’lini anlayamayarak, tekvîn sıfatına, ya’nî yaratmasına sonradan olma
hâdistir, dedi. Ya’nî her şeyi yapması, yaptığı zamân meydâna geliyor dedi.
Hâlbuki, her zamân yapılan işler, ezeldeki fi’lin eserleri, meydâna
çıkmalarıdır. Yoksa, fi’linin kendisi değildir. Tasavvuf büyüklerinden,
fi’llerini görüyoruz, ya’nî Tecellî-i ef’âle kavuştuk diyenler de, böyle
yanılıyor. Her şeyde, Allahu Teâlâ'nın fi’lini görüyoruz sanıyorlar. Hâlbuki, o
tecellîler, görünenler, fi’lin kendisi değil, eserleridir. Zîrâ, Allahu Teâlâ,
görülemediği gibi, fi’li de görünmez, his olunamaz, düşünülemez ve akıl ile
anlaşılamaz. Onun fi’li de, bütün sıfatları da kadîmdir. Sonradan olma
değildirler. Kendisi ile hep vardırlar. Onun fi’line (Tekvîn) denir, mahlûkât
aynasına yerleşmez ve görülmez. Fârisî beyt tercemesi:
Dar olan, şekil ve sûret kabına ma’nâ nasıl sığar?
Dilenci kulübesinde sultânın ne işi var?
Bu fakîre göre “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz”, Allahu Teâlâ'nın kendi
tecellîsi olmaksızın, fi’llerinin ve sıfatlarının tecellîsi olamaz. Sıfatları ve
fi’lleri kendinden ayrılmaz ki, kendi tecellîsi olmaksızın, tecellî
edebilsinler. Onun zâtından ayrılan, fi’llerinin ve sıfatlarının zılları,
akisleri, görünüşleridir. Herkes bunları anlayamaz. Cenâb-ı Hak, dilediği
kullarına bildirir. Onun ihsânı çoktur.
Yine sözümüze gelelim: Allahu Teâlâ, hiçbir şeye hulûl etmez. Hiçbir cisim içine
işlemez. Hiçbir şey Ona hulûl etmez. Fakat, Allahu Teâlâ, her şeyi ihâta etmiş,
kaplamıştır ve her şeye yakındır ve her şeyle berâberdir. Fakat, bizim
alıştığımız
ve anladığımız ihâta, kurb ve ma’ıyyet gibi değildir. Bunlar, Ona lâyık
değildir. Evliyânın keşif ile, müşâhede ile anladığı, ihâta, kurb ve ma’ıyyet de,
Ona lâyık değildir. Zîrâ, zavallı mahlûkların hiçbiri, Onu ve sıfatlarını ve
fi’llerini anlayamaz, bilemez. Anlamadan inanmak lâzımdır. Fârisî beyt
tercemesi:
Anka kuşu avlanamaz, tuzağını topla!
Bu avlanmada, giren yalnız havadır tuzağa.
Yüksek rehberimin “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz” (Mesnevî)sinden şu beyti
buraya yazmak uygundur. Fârisî beyt:
Gidilecek yol uzundur pek,
Uygun olmaz kavuştum demek.
Allahu Teâlâ'nın, her şeyi ihâta ettiğine ve her şeye yakın olduğuna ve her şey ile
berâber olduğuna inanırız. Fakat, bu ihâta, kurb ve ma’ıyyetin, ne demek
olduğunu bilemeyiz. (İlmi ihâta etmiştir, ilmi yakîndir) demek, Kur’ân-ı kerîmin
açık olan ma’nâsını çevirmek demektir. Biz, böyle ma’nâlar vermeği doğru
bulmuyoruz.
Allahu Teâlâ, hiçbir şey ile ittihâd etmez, birleşmez. Hiçbir şey de, Onunla
birleşmez. Tasavvuf büyüklerinden, ittihâd ma’nâsı anlaşılan sözler çıkmış ise
de, onlar, başka şey demek istemiştir. Meselâ, (Fakîrlik tamâm olunca, Allahu
Teâlâ'dır) sözleri ile, (Her şey yoktur, ancak Allahu Teâlâ vardır) demek
istiyorlar. Yoksa, o fakîr, Allahu Teâlâ ile birleşir, demek istemiyorlar. Bunu
demek, kâfirlik, zındıklık olur. Allahu Teâlâ, zâlimlerin, kâfirlerin sandığı
gibi değildir. Üstâdım buyurmuştu ki: Hallâc-i Mensûrun, (Ben Hakkım) sözünün
ma’nâsı, (Ben yokum, yalnız Allahu Teâlâ vardır) demektir.
Allahu Teâlâ'nın zâtında, sıfatlarında ve fi’llerinde değişiklik olmaz.
Hareketlerin, işlerin olması ile, her şeyi yaratması ile, Onun zâtında,
sıfatlarında ve fi’llerinde değişiklik olmuyor. Vahdet-i vücûd var diyenler,
(Tenezzülât-i hams) ya’nî Allahu Teâlâ'nın, bu mevcûdâtı var etmesi, beş derecede
olmuştur demeleri, Onda değişiklik yapacak ma’nâda değildir. Bu ma’nâ ile
söyleyen kâfir olur, yoldan çıkar. Bu büyükler, Allahu Teâlâ'nın sıfatlarının
zuhûrunda, meydâna çıkmalarında, beş derecenin aşağıya indiğini söylüyor ki,
zâtında ve sıfatlarında ve fi’llerinde bir değişiklik olmuyor.
Allahu Teâlâ, (Ganiyy-i mutlak)dır. Ya’nî, hiçbir şey için, hiçbir şeye muhtâç
değildir. Ne kendine, ne sıfatlarına, ne de fi’llerine, hiçbir sûretle hiçbir
şey
lâzım değildir. Varlıkta muhtâç olmadıkları gibi, zuhûrda, belli olmakta da,
ihtiyâçları yoktur. Sôfiyyenin büyüklerinin, (Allahu Teâlâ, isimlerini ve
sıfatlarını izhâr için, bize muhtâçdır) anlaşılan sözleri, bu fakîre çok ağır
geliyor. Yaratılmakla, biz kıymetlendik, şereflendik. Allahu Teâlâ'da bir şey
artmadı. Böyle şeyler söylemek, çok yersiz ve çirkindir. Ez-zâriyât sûresinin,
(Cinnîleri ve insanları, ancak bana ibâdet etmeleri için yarattım) meâlindeki
ellialtıncı âyeti gösteriyor ki, cinnîlerin ve insanların yaratılması, Allahu
Teâlâ'yı tanımaları içindir ki, bunlar için şeref ve sa’âdetdir. Yoksa, Onun
bir şey kazanması için değildir. Hadîs-i kudsîde, Allahu Teâlâ'nın, (Ma’rûf olmak, tanınmak
için her şeyi yarattım) buyurması, (Onların beni tanımakla şereflenmesi için)
demektir. Yoksa, (Tanınayım ve onların tanıması ile kemâl bulayım) demek
değildir. Bu ma’nâ, Allahu Teâlâ'ya lâyık değildir.
Allahu Teâlâ'da, noksanlık sıfatları ve mahlûkların hâssa ve alâmetleri yoktur.
Madde değildir. Cisim değildir. Mekânlı değildir. Zamânlı değildir.
Kemâl sıfatları, kusûrsuzluklar yalnız Ondadır. Sekiz kemâl sıfatı olduğunu
bildirmiştir ki şunlardır: (Hayât), diri olmasıdır. (İlm), bilmesidir. (Kudret),
gücü yetmesidir. (İrâde), dilemesidir. (Sem’), işitmesidir. (Basar), görmesidir.
(Kelâm), söyleyici olmasıdır. (Tekvîn), yaratmasıdır. Bu sıfatları, kendinden
ayrı olarak vardır. Varlıkları ilimde değildir. Hâriçte ve hakîkatte vardırlar. Kendi var olduğu gibi, bu
sıfatları da ayrıca vardır. Vahdet-i vücûda inanan Sôfiyyûnun sandığı ve fârisî
beyt tercemesi:
Akıl ve düşünce ile, sıfatlar başkadır.
Hakîkatte ise, hepsi tâm kendisidir.
Sözleri, sıfatları inkârdır, inanmamaktır. Müslümânlardan, sıfatları inkâr eden Mu’tezile fırkası ile kâfirlerden eski felsefeciler de, sıfatları nazarî olarak
kendinden ayrı ise de, hâriçte yalnız kendi vardır diyorlar. [Ya’nî, sıfatların
nazarî olarak], kendinden ayrı olduğunu inkâr etmiyorlar. Meselâ, ilim sıfatının
ma’nâsı, zâtın ma’nâsının aynıdır demiyorlar. Yâhut, kudret ve irâdet
sıfatlarının ma’nâları, birbirinin aynıdır demiyorlar. Fakat, hâriçteki
varlıkları, aynıdır diyorlar. O hâlde, sıfatları inkârdan kurtulmak için,
hâriçte ayrı ayrı var olduklarına inanmak lâzımdır. Nazarî olarak ayrı bilmek
fayda vermez.
Allahu Teâlâ, (Kadîm) dir. (Ezelî) dir. Ondan başka, hiçbir varlık kadîm, ezelî değildir. Din sâhipleri,
kitâp
sâhipleri, hep böyle îmân etmiştir ve Allahu Teâlâ'dan başkasını kadîm, ezelî
bilenlere, kâfir demişlerdir. Bunun içindir ki, hüccet-ül-islâm imâm-ı Muhammed
Gazâlî “rahmetullahi aleyh”, İbn-i Sînâ'nın ve Fârâbî'nin ve dahâ başkalarının,
kâfir olduklarını söylemiştir. Çünki bunlar aklın, rûhun ve [maddenin ilk hâli
dedikleri] heyûlânın kadîm olduğuna inanmış ve göklerin içindekilerle berâber,
kadîm olduklarını söylemişlerdir.
Üstâdım “rahmetullahi teâlâ aleyhimâ” buyurdu ki, şeyh-i ekber Muhyiddîn-i Arabî
hazretlerinin, (Büyük insanların rûhları kadîmdir) sözünün görünüş ma’nâsına
uymayıp, din sâhiplerinin müşterek îmânlarına ve sözlerine çevirmelidir.
Allahu Teâlâ, (Kâdir-i muhtâr)dır. Mecbûr değildir. Eski Yunan felsefecileri,
akılları ermediğinden, kemâl, büyüklük, mecbûr olmakta, herhâlde yapabilmektedir
deyip, Allahu Teâlâ'nın ihtiyârını, ya’nî seçmesini inkâr ettiler. Yapmağa
mecbûrdur dediler. Bu ahmaklar, Allahu Teâlâ, bir şeyi yaratmağa mecbûr olmuş ve
sonra başka bir şey yaratmamıştır dedi. Bu uydurma şeye de, akl-ı fe’âl deyip,
her şeyi bu yapıyor dediler.
(Akl-ı fe’âl) dedikleri şey de, yalnız onların vehimlerinde, hayâllerinde olan
bir şeydir. Bunların bozuk inanışlarına göre, Allahu Teâlâ hiçbir şey yapmıyor.
İnsan sıkışınca, bunalınca, Akl-ı fe’âle yalvarır. Allahu Teâlâ'dan bir şey
istemez. Çünki Allahu Teâlâ'nın dünyâda olup bitenlerle hiç ilgisi yoktur.
Her şeyi yapan, yaratan Akl-ı fe’âldir derler. Hattâ Akl-ı fe’âle de
yalvarmazlar. Çünki onu, kendilerinden belâları gidermekte irâde ve ihtiyâr
sâhibi bilmezler. Bu nasîpsizler, ahmaklıkta, sersemlikte, sapık fırkaların
hepsinden dahâ aşağıdırlar. Kâfirler, her işlerinde Allahu Teâlâ'ya sığınıyor.
Belâların giderilmesini ondan istiyorlar. Bu alçaklar ise, böyle değildir. Bu
nasîpsizlerde iki şey, sapık ve ahmak fırkaların hepsinden dahâ çoktur.
Bunlardan biri, Allahu Teâlâ'nın gönderdiği haberlere inanmıyorlar.
Peygamberlerin bildirdiklerine inât ve düşmanlık ediyorlar. İkincisi, bozuk ön
fikirler ileri sürüyor. Asılsız, çürük delîller, şâhitler göstererek, boş, sapık
düşüncelerini isbâta kalkışıyorlar. Bozuk düşüncelerini isbât için öyle
yanılıyorlar ki, hiçbir alçak böyle yanlış, çürük şey yapmamıştır. Dünyâda olan
her işi, durmadan giden, dönen göklerin ve yıldızların değişmeleri ve
vaziyetleri yapıyor diyorlar. Gökleri yaratanı ve yıldızları îcât edeni ve
hepsini hareket ettireni ve aralarında nizâm kuranı görmüyorlar. Bunu bir şeye
karışmaz sanıyorlar. Ne kadar ahmaktırlar! Ne kadar alçaktırlar! Bunları akıllı
bilen, sözlerine inanan ise, bunlardan dahâ alçaktır. Onların akla dayanan,
düzgün ilimlerinden biri geometri [Hendese]dir ki, ne dünyâ sa’âdetine, ne de
ebedî kurtuluşa faydası yoktur. Bir üçgenin, üç iç açısının toplamı, iki dik
açıya müsâvîdir demek ve bunu ispâtlamak, insanlığa ne kazandırır.
Bu dinsizlerin üç kısmı da ahmaklıkta ve zavallılıkta, herkesten ileri gitmiş, kâfirlerin her
sınıfını arkada bırakmışlardır. Bunların hepsi, hem dinlere inanmıyor ve
Peygamberlere “aleyhimüssalavâtü vesselâm” inât ve düşmanlık ediyor, hem de
âile, cem’ıyyet ve din hakkında uydurdukları sözleri ile, birbirlerini ve
herkesi kandırmak için, çürük delîller ve şâhitler buluyorlar. O kadar yanlış, o
kadar gülünç şeyler söylüyorlar ki, hiçbir câhilin, hiçbir ahmağın bu kadar
aşağılığı görülmemiştir. Bunlar, ne kadar akılsız, ne kadar zavallıdır. Bunları
akıllı, fikirli sananlar da, bunlardan dahâ zavallı ve dahâ bedbahttır. Birçok
kıymetli bilgileri, Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vesselâm” kitâplarından
çalmışlar ve aralarına, başka şeyler de katmışlardır.
Bunları imâm-ı Gazâlî “rahmetullahi aleyh”, (El munkızû min ed dalâl) kitâbında,
uzun uzadıya anlatmaktadır. Din sâhipleri, Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü
vesselâm” izinde gidenler, bir şeyin doğruluğunu isbât ederken yanılırsa, zararı
ve tehlikesi olmaz. Zîrâ bunlar, bütün ilimlerinde ve işlerinde, onlara uyup,
sözlerini isbât ediyor. Bunların Peygamberlere “aleyhimüssalavâtü vesselâm”
uyması, doğruluklarını bildirmeğe yetişir. O zavallılar ise, Peygamberlere
“aleyhimüssalavâtü vesselâm” uymağa, gericilik deyip, sözlerini akla uygun
getirmeğe çalışıyor. Aklın eremediği şeylerde, şüphesiz yanılıyorlar. Allahu
Teâlâ'nın Peygamberi olan Îsâ aleyhisselâmın sözlerini, bunların en büyüğü
tanınan Eflâtun işitince, (Biz temiz, olgun, ilerici insanlarız, bize, doğru yol
gösterecek kimseye ihtiyâcımız yoktur) dedi. Ölüleri diriltiyor, körlerin
gözlerini açarak, abraş denilen hastaları iyi ederek kurtarıyor. Ya’nî, kendi
fenlerinin, tecrübelerinin yapamadığı şeyleri yapıyor, diye işittiği bir
kimseyi, gidip görmesi, hâlini incelemesi lâzım iken, görmeden, anlamadan, böyle
cevâp verdi. Bu sözleri çok ahmak olduğunu göstermektedir.
Oğlum Muhammed Ma’sûm “kuddise sirruh” bugünlerde (Şerh-i mevâkıf) kitâbını
tamâmladı. Derslerinde bu akıllı denilenlerin, hatâlarını ve kabâhatlerini iyice
anladı ve çok şey öğrendi. Cenâb-ı Hakka şükürler olsun ki, bizleri aklın dar
çerçevesi içinde bırakmayıp, doğru yola çıkardı. Eğer Peygamberleri ile
“aleyhimüssalavâtü vesselâm” doğru yolu göstermeseydi, biz de o zavallılar gibi
aklın ermediği şeylerde, zan ettiklerimize inanacak ve helâk olacaktık.
Muhyiddîn-i Arabînin “kuddise sirruh” kitâplarından da Allahu Teâlâ'nın, tabî’at
kuvvetleri gibi, her şeyi irâdesiz yaptığı ma’nâsı anlaşılıyor. Allahu Teâlâ'nın
kudretini anlatırken, eski Yunan felsefecilerine uyduğu seziliyor. (İsterse
yapmaz) demiyor da, (Yapması lâzımdır) diyor. Büyüklerimizin beğendiği, büyük
bildiği Muhyiddîn-i Arabî'nin birçok sözlerinin, Ehl-i sünnetin doğru sözlerine
uymaması, yanlış olması, ne kadar şaşılacak şeydir. Hatâları, keşfinde, kalbe
doğan bilgilerde olduğu için, belki kabâhat sayılmaz. İçtihâddaki hatâlar gibi
bir şey söylenemez. Onun büyük olduğunu ve hatâlarının kusûr sayılamayacağını,
yalnız bu fakîr söylüyorum. Onu büyük bilir ve severim. Ehl-i sünnet âlimlerinin
sözlerine uymayan yazılarını yanlış ve zararlı bilirim. Sôfiyyûndan bir kısmı,
onu beğenmiyor ve çirkin şeyler söylüyor. Bütün ilimlerini yanlış ve bozuk
biliyorlar. Bir kısmı da ona uyarak, bütün ilimlerini, yazılarını olduğu gibi
alıyor. Hepsini doğru biliyor ve doğruluklarını isbât etmeğe kalkışıyor. Bu iki
kısım da yanılıyor, adâletten ayrılıyor. Bir kısmı haddi aşıyor. Birisi de,
büsbütün mahrûm kalıyor. Evliyânın büyüklerinden olan Muhyiddîn-i Arabî “kuddise
sirruh” keşiflerindeki hatâsından dolayı, büsbütün reddolunabilir mi? Fakat,
Ehl-i sünnetin doğru sözlerine uymayan, hatâlı bilgilerine uyulur mu ve her şeyi
de kabûl olunur mu? Burada doğru yol, Cenâb-ı Hakkın bize ihsân ettiği, iki
tarafa sapmayan orta yoldur. [İmâm-ı Süyûtî hazretleri (Tenbîh-ul-gabî)
kitâbında Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin büyüklüğünü vesîkalarla isbât
etmektedir. Ebüssü’ûd efendi fetvâlarında da ona dil uzatılamayacağı yazılıdır
“rahmetullahi teâlâ aleyhim.”] Vahdet-i vücûd bilgisinde, sôfiyyenin çoğunun,
Muhyiddîn-i Arabî ile berâber olduğu meydândadır. Kendisi burada da, husûsî bir
yol tutmuş ise de, sözün esâsında ortaktırlar. Bu bilgileri de görünüşte, Ehl-i
sünnet i’tikâdına uymuyor ise de, uydurulması kolaydır ve ikisini birleştirmek
mümkündür. Bu fakîr, Cenâb-ı Hakkın yardımı ile, üstâdımın (Rübâiyyât)ını
açıklarken, bu bilgileri, Ehl-i sünnetin i’tikâdı ile birleştirdim. Aradaki
farkın, yalnız sözde ve kelimelerde olduğunu göstererek, her iki tarafın şüphe
ettikleri yerleri öyle bir aydınlattım ki, okuyanların hiç şüphesi kalmaz.
Görünce anlaşılır.
Ey Müslümân! İyi bil ki, gördüğün, işittiğin her şey, meydâna gelen her şey,
madde ve cisim, bunların hâssaları, akllar, fikirler, düşünceler, gökler,
yıldızlar, elementler ve bileşik cisimler yok idi. Hepsi, Allahu Teâlâ'nın
istemesi ve yaratması ile var oldu. Onun yaratması ile yoktan var oldukları
gibi, varlıkta kalabilmeleri, yok olmamaları için de, her ân, Onun istemesine ve
kuvvetine muhtâçtırlar. Sebeplerin ve şartların değişmesi ile Allahu Teâlâ'nın fi’lini, yapmasını perdeliyor, bizden örtüyor. Kuvvetinin, kudretinin meydâna
çıkması için, yapması ve yaratması için, sebepleri, vâsıtaları araya
koymuştur.Aklı olan, uyanık olan, kalp gözlerini, Peygamberlere
“aleyhimüssalavâtü vesselâm” uyarak, sürmelemiş, cilâlamış olan kimse, bu sebeplerin de, vâsıtaların da, Allahu Teâlâ tarafından yaratıldığını ve her ân
Onun kuvvetine muhtâç olduklarını, Onun ile var olup, Onun ile varlıkta
kalabildiklerini, yoksa hepsinin cânsız, te’sîrsiz, hareketsiz ve kuvvetsiz
olduklarını ve kendileri gibi olan, başkalarına te’sîr edemeyeceklerini ve
kendileri gibi olan, başka şeyleri yapamayacaklarını düşünür. Bu sebepleri ve
vâsıtaları yaratan ve bunlara te’sîr ve kuvvet, enerji veren bir kudret
sâhibinin bulunduğunu anlar. Aklı olan kimse, cânsız bir cismin hareket ettiğini
görünce, bunu hareket ettiren bir kuvvetin varlığını anlar. Durmakta olan bir
cismin, kendiliğinden hareket edemeyeceğini ve ancak dışardan bir kuvvetin bunu
harekete getireceğini bilir. Demek ki, cânsız bir cismin, hareket etmesi, bunu
harekete getiren bir fâ’ilin, bir kuvvetin varlığını akıl sâhiplerinden
gizlemiyor. Hareket eden cismin cânsız olması, bir fâ’ilin, bir kuvvet sâhibinin
mevcûd olduğunu, akıl sâhiplerine haber veriyor. Bütün sebepler, vâsıtalar da
böylece, Allahu Teâlâ'nın varlığını, kudretini akıl sâhiplerine i’lân ediyor,
bildiriyor. Fakat eblehler, ahmaklar, cismin hareketini görünce, kendiliğinden
hareket ediyor sanarak, kuvvet sâhibini, fâ’ili göremeyip anlayamıyor. Akılları
olmadığından, hareket eden cânsız cismi, kuvvet sâhibi zan ediyor. Bunu hareket
ettiren kuvveti, fâ’ili inkâr ediyor, kâfir oluyorlar. Allahu Teâlâ'nın her şeyi
sebeplerle, vâsıta ile yapması, yaratması, ahmakların, akılsızların inkârına,
küfrüne sebep oluyor. Akıl ve vicdân sâhiplerine de hidâyet, kurtuluş yolunu
gösteriyor. Sebepleri, vâsıtaları görerek, Allahu Teâlâ'nın varlığını, birliğini,
kudretini anlamak, ancak Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vesselâm” irşâdı ile,
uyandırması ile olmaktadır. İnsan aklı bunu, kendiliğinden anlayamıyor. Ba’zı
kimseler, arada sebepler bulunmaması, her şeyin sebepsiz yaratılması, büyüklüğe
dahâ uygun olur sanıyor. Sebeplerde te’sîr yoktur, sebepler karışmadan her şey
doğrudan doğruya, Allahu Teâlâ'nın yaratması ile var oluyor diyorlar. Bunlar
anlamıyor ki, sebepleri aradan kaldırmak, hikmeti, âdetini bozmak demektir. Bu hikmette ise, nice fâydalar vardır. Yâ
Rabbî! Bu varlıkta, hiçbir şeyi hikmetsiz, yersiz, uygunsuz yapmadın!
Peygamberlerin hepsi “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” her işlerinde, sebeplere
yapışırdı ve bununla berâber, işlerin yaratılmasını Allahu Teâlâ'dan dilerdi.
Meselâ, Ya’kûb “aleyhisselâm” çocuklarını Sûriye'den, Mısra gönderdiği zamân,
nazar değmesin diye, (Hepsi bir kapıdan girmeyip, ayrı kapılardan girmelerini)
nasîhat etti. Bununla berâber, nazar değmemesini Allahu Teâlâ'dan dileyip, (Bu
nasîhati yapmakla, Allahu Teâlâ'nın sizin için dilediğini değiştiremem. Çünki
tedbîr, kaderi değiştiremez. Her zamân Onun dediği olur. Sizi Ona emânet
ediyorum. Ona güveniyorum. Herkes de, her işinde yalnız Ona güvenmelidir.
Herkesin, zavallı bir vâsıtadan başka bir şey olmadığını düşünerek, yalnız Ona
güvenenlerin imdâdına elbette yetişir) dedi. Allahu Teâlâ, bu hâli Yûsuf
sûresinde, (O âlim idi. Kazâ ve kaderimi biliyordu. Ona bildirmiştim. Fakat
insanların çoğu, kazâ ve kaderimi anlamıyor) meâlindeki altmışsekizinci âyetinde
bildiriyor ve beğeniyor. [Beyt:
İnsan tedbîr alır, sebeplere yapışır, takdîri bilmez,
Allahın takdîri, kulun tedbîri ile değişmez!]
Allahu Teâlâ, Peygamberimiz Muhammed aleyhissalâtü vesselâma da sebeplere
yapışmasını emr ediyor. Enfâl Sûresi, altmışdördüncü âyetinde meâlen, (Ey
sevgili Peygamberim “sallallahu aleyhi ve sellem”! Sana, Allahu Teâlâ ve
mü’minlerden, sana tâbi’ olanlar yetişir!) buyuruldu.
Sebeplerin te’sîrine gelince, Allahu Teâlâ, sebeplerde ba’zan te’sîr, ya’nî iş
yapabilecek kuvvet de yaratıyor. O işi hâsıl ediyorlar. Ba’zan da, aynı
sebeplerde, bu te’sîri yaratmıyor. O işi yapamıyorlar. Bu hâli herkes her zamân
görmektedir. Aynı sebeplerin, aynı işi, ba’zan meydâna getirdiğini, ba’zan da,
işi yapamadığını hepimiz görmekteyiz. Sebeplerde, te’sîr yoktur demek,
tecrübeleri, hâdiseleri körü körüne inkâr etmektir. Te’sîrine inanmalı. Fakat,
sebeplerdeki bu te’sîrlerin de, kendileri gibi, Allahu Teâlâ'nın yaratması ile,
vücûda geldiğini bilmelidir. Bu fakîrin “rahmetullahi teâlâ aleyh”, bu
mes’eledeki sözü, işte böyledir. Demek ki, sebeplere yapışmak, tevekküle,
mâni’ değildir. Aksini tasavvuf yolunda yürüyen ve
henüz ilerlememiş olan sôfiler söyler. Hâlbuki sebeplere yapışmak, sebepleri
araya koymak, tevekkülün en yüksek derecesidir. Ya’kûb “aleyhisselâm”, hem
sebeplere yapıştı, hem de Allahu Teâlâ'ya tevekkül etti.
Allahu Teâlâ, hayrı ve şerri, iyiyi kötüyü irâde eder, ister ve
yaratır. İyilerin de, kötülerin de hâlıkı, yaratanı Odur. Fakat, iyiliklerden
râzıdır. Şerlerden râzı değildir. Ya’nî beğenmez. İrâde başkadır, rızâ başkadır.
Aralarındaki farkı, yalnız Ehl-i sünnet âlimleri görebilmiştir. Diğer yetmişiki
fırka, bu farkı anlayamayarak, hepsi dalâlette kaldı, yollarını şaşırdı. Meselâ,
Mu’tezile fırkası, herkesi, kendi işinin hâlıkı zan etti ve filânca kimse, filân
işi yarattı dedi ve insanlar, îmânlarını ve küfürlerini kendileri yaratıyor dedi.
Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabînin “kuddise sirruh” ve izinde gidenlerin
kitâplarından anlaşılıyor ki, (Allahu Teâlâ'nın Hâdî ismi, îmânı ve ibâdetleri
beğendiği gibi, Mudıl ismi de, küfrü ve günâhları beğenmektedir). Bu sözleri de,
Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bildirdikleri
doğru i’tikâda uymuyor ve îcâba, irâdeyi inkâra yaklaşıyor. Güneş,
aydınlatmaktan râzıdır demeğe benziyor.
Allahu Teâlâ, kullarına kuvvet, kudret, irâde vermiştir. İstediklerini işlerler.
İnsanlar, işlerini kendileri yapıyor. Allahu Teâlâ da yaratıyor. Allahu
Teâlâ'nın
hikmeti, âdeti şöyledir ki, insan bir işi yapmak isteyince, O da, isterse o işi
yaratır. Bu iş, insanın kasdı ile, ihtiyârı ile meydâna geldiği için, işin
mes’ûliyyeti, sevâbı ve cezâsı, o insana oluyor. İnsanın ihtiyârı za’îfdir,
azdır diyenler, Allahu Teâlâ'nın irâdesinden az olduğunu demek istiyorlarsa,
doğrudur. Yok eğer, emrleri yapacak kadar değildir diyorlarsa, yanlıştır. Allahu
Teâlâ, insanlara, yapamayacakları bir şeyi emr etmemiştir. Hep kolay emr etmiş,
güç şey istememiştir. Az zamândaki bir küfre, sonsuz azâb etmeği ve az zamândaki
îmâna, sonsuz ni’metler vermeği takdîr etmiştir. Bunun sebebini anlayamayız.
Allahu Teâlâ'nın yardımı ile, şu kadar biliyoruz ki, insanlara, görünür görünmez,
bütün ni’metleri, iyilikleri veren, yerlerin, göklerin, zerrelerin yaratanı ve
noksânsızlık, kusûrsuzluklar yalnız Ona mahsûs olan bir Allaha inanmamak elbette
çok şiddetli, çok acı azâb ister ki, bu da, Cehennemde sonsuz yanmaktır. Böyle
bir ni’met sâhibine, görmeden inanmak ve nefsin ve şeytânın ve din düşmanlarının
aldatmalarına kanmayarak, Onun sözlerine güvenmek, büyük mükâfât ister ki bu da,
Cennet ni’metlerinde ve lezzetlerinde sonsuz kalmaktır. Meşâyih-i Kirâmdan çoğu
dedi ki: (Cennete girmek, yalnız Allahın fazlı ve ihsânı iledir. Îmânı, Cennete
girmeğe sebep göstermek, kazanılan ni’metin lezzeti, dahâ çok olduğu içindir).
Bu fakîre göre “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz” Cennete girmek, îmâna
bağlıdır. Fakat îmân, Allahu Teâlâ'nın fazlıdır, ihsânıdır. Cehenneme girmek de,
küfürden dolayıdır. Küfür ise, nefs-i emmârenin arzûlarından doğmaktadır. Nitekim
Nisâ sûresi yetmişdokuzuncu âyet-i kerîmesinde meâlen, (Her güzel, her iyi şey,
sana Allahu Teâlâ'dan geliyor. Her çirkin, her fenâ şeye de, nefsin sebep oluyor)
buyuruldu. Cennete girmeği îmâna bağlamak, îmânın kıymetini bildirmek içindir.
Bu da, îmân olunacak şeylerin kıymeti ve ehemmiyeti demektir. Bunun gibi,
Cehenneme girmeği de küfre bağlamak, küfrü tahkîr içindir ki, inanılmayan
şeylerin kıymetini bildiriyor ve onlara inanılmadığı için, böyle sonsuz azâp
veriliyor. Ba’zı meşâyihın, başka türlü söylemelerinde bu incelik yoktur.
Dünyâdan Âhirete îmânlı giden, Cennette Allahu Teâlâ'yı cihetsiz ve keyfiyetsiz
ve hiçbir şeye benzetmeyerek ve misâli olmayarak görecektir. Buna, müslümanların
yetmişüç fırkasından, yalnız Ehl-i sünnet inanmıştır. Diğerleri inkâr etmiş ve
cihetsiz ve keyfiyetsiz olarak görmek olamaz demişlerdir. Hattâ, Muhyiddîn-i
Arabî “kuddise sirruh”, Âhirette Allahu Teâlâ'yı görmek, (Tecellî-i sûrî)dir.
Başka türlü görmek olmaz
diyor. Bir gün üstâdım, Muhyiddîn-i Arabî'nin şöyle buyurduğunu söyledi:
(Mu’tezile fırkası, Allahu Teâlâ, aklın ermediği bir görmekle, cihetsiz,
keyfiyetsiz olarak görülecek demeselerdi, başka şeylerin görülmesi gibi,
görülecek deselerdi ve Onu görmeği, sûrî bir tecellî olarak bilselerdi, Onu
görmeği inkâr etmez, görülemez demezlerdi. Ya’nî cihetsiz, keyfiyetsiz olarak
görüleceğine inanmıyorlar. Sûretin tecellîsinde ise, cihet ve keyfiyet vardır).
Hâlbuki Cennette Allahu Teâlâ'yı görmeği, sûretin tecellîsi demek,
Onu görmeği inkâr etmektir. Her ne kadar oradaki sûretin tecellîsi, dünyâda eşyâ
sûretlerinin görünmesi gibi değil ise de, yine Onun kendini görmek değildir.
Arabî şi’r tercemesi:
Îmân sâhipleri, Cennetde Allahu Teâlâ'yı keyfiyetsiz görecektir.
Bu görmeği anlatmak, mümkün değildir.
Allahu Teâlâ, kullarına
acıdığı için, Peygamberler “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” gönderdi. Eğer bu
büyük insanlar gönderilmeseydi, yolu şaşırmış olan insanlara, Onu ve sıfatlarını
kim bildirirdi? Beğendiklerini, beğenmediklerinden kim ayırabilirdi? İnsan aklı,
noksân olduğu için, o büyüklerin da’vet nûru ile aydınlanmadıkça bunları bilemez
ve ayıramaz. Anlayışımız tâm olmadığı için, bu büyüklerin izinde gitmedikçe,
bunları anlamakta şaşırır ve aldanırız. Evet akıl, doğruyu eğriden ayırmaya yarayan bir âlettir. Fakat, tâm olmayan bir âlettir. O büyüklerin da’veti ile,
haber vermeleri ile tamâm olmaktadır. Âhiretin azâbı, sevâbı, bu da’vet ve
haberden sonra olur.
Suâl: Âhiretteki sonsuz azâp, Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât”
da’vetine bağlı olunca, onların gönderilmesi, âlemlere rahmet nasıl olur?
Cevâp: Onların gönderilmesi, Allahu Teâlâ'nın kendini ve sıfatlarını bildirmek
içindir. Bu bilgi de, sa’âdet-i ebediyyeye, ya’nî dünyâ ve Âhiretin sonsuz
iyiliklerine sebeptir. Allahu Teâlâ'ya karşı, lâyık olan şeyler, uygun
olmayanlardan, bunların haber vermesi ile ayrılmıştır. Zîrâ, bizim kör ve topal
olan akıllarımız, yok iken var olmuş ve varlıkta kalamayıp yine yok olmaktadır. O
hâlde, yokluk bulunmayan ve isimleri ve sıfatları ve fi’lleri sonsuz var olan,
ebedî, hakîkî varlığa uygun olanı anlayabilir mi ve Ona lâyık olanı bulabilir
mi? Münâsip olmayanları ayırt edebilip söylemekten sakınabilir mi? Hattâ, kendi
noksân olduğu için, çok def’a kemâli, noksânsızlığı, noksân sanır ve noksânı,
kemâl sanır. Peygamberlerin “aleyhimüssalevatü vetteslîmât”, bunları ayırd
etmeleri ve bildirmeleri, bu fakîre göre, bütün ni’metlerin, bütün iyiliklerin
üstündedir. Allahu Teâlâ'ya uygun olmayan şeyleri, Ona münâsib görenlerden dahâ alçak kim olabilir? Bâtılı haktan,
eğriyi doğrudan
ayıran, ibâdete, itâ’ate hakkı olmayanları, ibâdet edilmesi lâyık ve lâzım olan
hakîkî vardan ayıran, o büyüklerin sözleridir. Allahu Teâlâ, insanları doğru
yola, onların sözleri ile çağırıyor. Kullarını, kendisine yaklaşmak sa’âdetine,
onların aracılığı ile ulaştırıyor. Allahu Teâlâ'nın beğendiği şeyleri öğrenmek,
onlar vâsıtası ile kolaylaşıyor. Bu görünen, bilinen varlıkların yaratanı,
mâliki, sâhibi olan Allahu Teâlâ'nın, mahlûklarından hangilerini, ne kadar ve
nasıl kullanmağa izin verdiği ve hangilerine izin vermediği, onların bildirmesi
ile anlaşılıyor. Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” bu saydığımız ve
dahâ bunlar gibi nice fâydaları vardır. O hâlde, o büyüklerin gönderilmesi,
elbette rahmettir, iyiliktir. Fakat, bir kimse, nefs-i emmâresine uyarak ve
mel’ûn şeytâna kapılarak,
Peygamberlere “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” inanmaz ve onların sözlerini
bildiren, hakîkî din âlimlerinin, din mütehassıslarının kitâplarını okumaz ve
emrlerini yapmaz ise, Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” ne günâhı
olur ve bundan dolayı, niçin rahmet olmazlar?
Suâl: Akıl, yaratıldığı şekilde iken, Allahu Teâlâ'ya âit şeyleri anlayacak kadar
tamâm değil, kusûrlu ise de, belki zamânla ilerleyerek ve temizlenerek Onun ile
bizim anlayamayacağımız bir münâsebet yapamaz mı? Melek vâsıtası ile
Peygamberlere “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” haber gelmeden, bu münâsebetle ve
kavuşmakla insanlar akılları ile, sonsuz ve hakîkî varlığa mahsûs şeyleri,
doğruca Ondan alamaz mı?
Cevâp: Akıl, böyle bir münâsebet elde edebilir. Fakat, akl, dünyâda kaldıkça, bu
bedene de bağlı kalır. Bu bağlılıktan kurtulamaz. Bu iğreti varlıktan alâkası
kesilmez. Vehim, her zamân, aklın etrâfında, hayâl dâimâ yanında bulunur.
(Gadab), ya’nî kızgınlık ve (Şehvet), ya’nî nefsin arzûları, hep onunla berâber
kalır. Hırs ve menfa’at, onu yalnız bırakmaz. İnsanlığın, lüzûmlu alâmeti olan,
şaşırmak ve unutkanlık, ondan hiç ayrılmaz. Bu dünyânın hâssası olan, yanılmak
ve iyiyi kötü ile karıştırmak, ondan sıyrılmaz. O hâlde, akla her şeyde, nasıl
inanılır? Aklın vereceği karârlar ve emrler, vehmin karışmasından ve hayâlin
te’sîrinden kurtulamaz ve unutkanlık tehlikesi ve şaşırmak ihtimâlinden
korunamaz. Hâlbuki, bu kusûrların hiçbiri, meleklerde yoktur. Bu pislikler ve
kötülükler onlarda bulunmaz. Bunun için, melekler elbette yanılmaz. Meleklere
i’timâd olunur. Meleğin getireceği haberlere vehmin karışması, unutkanlık
tehlikesi ve şaşırmak ihtimâli yol bulamaz. Ba’zı vakitler, rûh yolu ile gelen
ba’zı bilgileri, his uzuvları ile bildirmek istediğim zamân, vehim ve hayâl
yolundan, doğru olmayan, ba’zı başlangıçların meydâna çıktığını ve elimde
olmayarak, rûhtan gelen bilgilere karıştığını ve bunları bildirirken, aralarını
ayıramadığımı duyuyorum. Ba’zı vakit de, bunları ayırt etmeği bildiriyorlar. İşte
bundan dolayı, rûhânî bilgilere yanlışlık karışarak, hepsinden i’timâd kalkıyor.
Şöyle de cevâp verilir ki, aklın ilerlemesi ve temizlenmesi, ancak Allahu
Teâlâ'nın beğendiği şeyleri yapmakla, ya’nî ahkâm-ı şer’ıyyeyi öğrenip yapmakla
olabilir. Bunun için de, Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vesselâm” sözlerini,
haberlerini öğrenmek lâzımdır. Onlar haber vermedikçe, akıl ilerleyemez ve
temizlenemez. Ba’zı kâfirlerde ve fâsıklarda görülen, safâ ve parlaklık
alâmetleri, kalbin temizliği değil, nefsin parlaklığıdır. Nefsin parlaması da,
yolu şaşırtmaktan, zarar ve ziyândan başka bir şey ele geçirmez. Ba’zı kâfirlerin
ve fâsıkların, nefslerinin parlaklığı zamânında, bilinmeyen ba’zı şeyleri, haber
vermelerine, (İstidrâç) denir. Ya’nî, bunları derece derece, yavaş yavaş
felâkete, azâba sürüklemek içindir. Allahu Teâlâ, hepimizi böyle belâlardan
korusun. Peygamberlerin en büyüğü “aleyhi ve aleyhimüssalavâtü vetteslîmât ve
alâ âlihi ve âli küllin” hürmetine, bizi böyle şeylerden korusun!
Demek ki, Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” bildirdikleri ahkâm-ı
şer’ıyye, hep rahmettir, iyiliktir. Yoksa, bu emrler ve teklîfler, mülhidlerin,
zındıkların, sandıkları ve söyledikleri gibi,
külfet, eziyet ve işkence değildir ve akla aykırı değildir. Bunların sık sık
söyledikleri (kullarına zor ve yorucu şeyler emr edip de bunları yaparsanız
Cennete girersiniz demek insâf mıdır, merhamet midir? Bir şey emr etmemeli idi.
Herkesi, kendi başına bırakıp, istedikleri gibi yiyip içmeli, gezip eğlenmeli,
yatıp kalkmalı idi. Merhamet ve iyilik böyle olur) gibi lâfları, ne kadar
alçakça ve ne kadar ahmakçadır. Bunlar, hiç de düşünmüyor mu ki, iyilik
edenlere, şükür etmek ya’nî, sevindiğini bildirmek, aklın istediği bir şeydir.
Ahkâm-ı şer’ıyye, bütün ni’metleri, iyilikleri yaratan, gönderen Allahu Teâlâ'ya
karşı, şükrün nasıl yapılacağını göstermektedir. O hâlde, ahkâm-ı şer’ıyye,
teklîfât-ı ilâhiyye, aklın istediği bir şeydir. Bundan başka, dünyânın, hayâtın
düzeni, bu teklîfleri yapmakla olur. Allahu Teâlâ, herkesi kendi başına
bıraksaydı, kötülükten, karışıklıktan başka bir şey olmazdı. Allahu Teâlâ'nın
harâm etmesi olmasaydı, nefsleri, keyifleri peşinde koşanlar, başkalarının
mallarına, cânlarına, ırzlarına saldırır, fenâlıklar, karışıklıklar hâsıl olur,
saldıran da, karşısındakiler de, zarar görür, helâk olurlardı. Bakara
sûresinin, (Ey akıl sâhipleri, düşününüz! Kâtili öldürünüz diye verdiğim emrde
ölüm değil, hayât olduğunu anlarsınız!) meâlindeki, yüzyetmişdokuzuncu âyeti, bu
sözümüzün vesîkasıdır. Beyt:
Eğer hâkimin sopası olmasaydı,
Sarhoş kâfir, Kâ’be içine kusardı.
Şunu da söyleyelim ki, Allahu Teâlâ, her şeyin sebepsiz, şartsız mâliki,
hepimizin sâhibidir. Bütün insanlar, Onun mahlûku, kullarıdır. Kullarına verdiği
her emri ve her şeyi istediği gibi kullanması, hep yerindedir ve faydalıdır.
Bunda, zulüm, fesâd olamaz. Me’mûrlar, âmirlere, kullar sâhiplere emrlerin,
işlerin sebebini soramaz.
Bütün insanları Cehenneme koyup, sonsuz azâp yapsaydı, kimin bir şey söylemeğe
hakkı olabilirdi? Çünki kendi yarattığı, yetiştirdiği mülkünü kullanıyor.
Başkası yok ki, onun mülküne tecâvüz olsun ve zulüm denilebilsin. Hâlbuki,
insanların kullandığı, öğündükleri mallar, mülkler, hakîkatte onların değil,
hepsi Onundur. Bizim bunlara el uzatmamız, karışmamız, hakîkatte zulümdür. Allahu
Teâlâ, bu dünyânın düzeni için ve ba’zı fâydalara yol açması için, bunları bize
mülk kılmış ise de, hakîkatte hepsi Onundur. O hâlde, bizim bunları, asıl
sâhibinin mubâh ettiği, izin verdiği kadar kullanmamız yerinde olur.
Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” Allahu Teâlâ tarafından bizlere
haber verdikleri her şey ve her emr doğrudur.
Kâfirlere ve îmân ile gidenlerden âsîlere, mezârda kabir azâbı olduğunu, Muhbir-i
sâdık “sallallahu
aleyhi ve sellem” haber vermiştir. Kâfirler ve mü’minler kabre konulunca, Münker ve Nekîr ismindeki
iki melek gelip suâl soracaklardır. Kabir, dünyâ ile Âhiret arasında bir köprü,
bir geçit olduğundan, kabir azâbı bir bakımdan dünyâ azâplarına benziyor ki,
sonsuz değildir. Bir bakımdan da, Âhiret azâplarına benzer ki, Âhiret azâbı
cinsindendir. Mü’min sûresinin, (Sabâh, akşam, ateş ile azâp olunurlar)
meâlindeki kırkaltıncı âyet-i kerîmesi, kabir azâbını bildiriyor. Kabirdeki
ni’metler de, hem dünyâ, hem de Âhiret râhatlıklarına benzer.
İyi bir kimse, tâli’li bir insan, kusûrları, günâhları, lütûf ve ihsân ile affolunan ve yüzüne vurulmayan kimsedir. Eğer günâhı yüzüne vurulursa ve bunun için
de, merhamet olunarak, yalnız dünyâ sıkıntıları çektirilip günâhları, böylece
temizlenen kimse de, çok tâli’lidir. Bununla da temizlenmeyip, geri kalan
günâhları için, kabir sıkması ve kabir azâbı çekerek günâhları biten, kıyâmet
gününe, mahşer meydânına günâhsız olarak götürülen de, ne kadar çok tâli’lidir.
Eğer böyle yapmayıp, Âhirette de cezâlandırılırsa, yine insâftır ve adâlettir.
Fakat o gün, günâhlı olan ve mahcûp ve yüzleri kara olan, ne kadar güç
durumdadır. Fakat bunlardan, Müslümân olanlara yine acınacak, bunlar, sonunda
yine merhamete kavuşacak, Cehennem azâbında, sonsuz kalmaktan kurtulacaklardır
ki, bu da, ne kadar büyük ni’mettir. Yâ Rabbî! Bize ihsân ettiğin îmân ışığını
söndürme, kusûrlarımızı ört! Sen her şeyi yapabilirsin!
Kıyâmet günü, elbette vardır. O gün gökler, yıldızlar ve Erd, dağlar, denizler ve
hayvanlar, nebâtlar ve ma’denler, hâsılı her şey, yok olacaktır. Gökler parçalanacak, yıldızlar dağılacak, yeryüzü, dağlar, toz olup
savrulacak. Bu yok oluş, Sûrun ilk işâreti ile olacaktır. İkinci nefhasında,
her şey tekrâr yaratılıp, insanlar, mezârdan kalkacak, mahşer yerinde
toplanacaktır. Eski Yunan feylesofları, ya’nî her şeyi akılları ile çözmeğe
kalkışanlar, gökler ve yıldızlar yok olmaz dedi. Ba’zısının aklı, hiç de işlemediği için, kendilerine Müslümân diyor.
Ahkâm-ı islâmiyyeden çoğunu da yapıyor. Şuna dahâ çok şaşılır ki, ba’zı Müslümânlar, bunların sözüne,
kitâplarına inanıp, bunları
Müslümân, hattâ islâm
âlimi, din büyüğü sanıyor. Bunların küfürlerini, kâfir olduklarını söyleyenlere
kızıyor. Bu kâfirleri medh ve müdâfa’a ediyorlar. Hâlbuki bunlar, Kur’ân-ı
kerîme ve hadîs-i şerîflere inanmıyor. Bütün Peygamberlerin sözbirliği ile,
bildirdiklerini inkâr ediyor. Tevkîr sûresinin, (Güneşin zıyâsı kalmadığı,
karardığı ve yıldızlar solduğu zamân) meâlindeki ve İnşikak sûresinin, (Gökler
yarıldığı ve Rablerinin emrlerini işittikleri zamân) ve (Gökler, Allahu
Teâlâ'nın
emrlerini elbette yapar) meâlindeki ve En-Nebe’ Sûresinin, (O gün, gökler,
elbette yarılır) meâlindeki âyetleri ve bunlar gibi âyet-i kerîmeler çok vardır.
Bu kimseler, bilmiyor ki, Müslümân olmak için, yalnız kelime-i şehâdeti söylemek
yetişmez. İnanmak lâzım olan şeylerin hepsine inanmak, tasdîk etmek ve küfürden,
ya’nî küfre sebep olan sözlerden ve işlerden uzaklaşmak ve kâfirleri sevmemek,
Müslümân olmak için şarttır. İnsan, ancak bu sûretle Müslümân olur. Bu şart
bulunmadıkça Müslümânlık olmaz.
Âhirette, dünyâdaki işlerden suâl ve hesâp vardır. Âhirete mahsûs olan bir
terâzî ve Sırât köprüsü denilen bir geçit vardır. Bunları Muhbir-i sâdık “sallallahu
aleyhi ve sellem” haber vermiştir. Peygamberlik ne demek olduğunu
bilmeyen ba’zı câhillerin, bunlara inanmaması, bunların yok olmasını göstermez.
Var olan şeylere yok demek kıymetsiz, boş söz olur.Peygamberlik makâmı, aklın
üstündedir. Peygamberlerin doğru sözlerini, akla uydurmağa çalışmak,
Peygamberliğe inanmamak, güvenmemek olur. Âhiret işlerinde, Peygamberlere
“aleyhimüssalavâtü vetteslîmât”, akla danışmadan tâbi’ olmak, uymak lâzımdır.
Peygamberlik makâmı, aklın hudûdunun, çerçevesinin dışında, üstündedir. Akıl,
eremediği şeyleri, kendine uymuyor sanır. Akıl, Peygamberlere “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” uymadıkça, yüksek derecelere çıkamaz, eremez. Uygun olmamak, ya’nî
muhâlif olmak başkadır, erememek, anlayamamak başkadır. Çünki uymamak, ancak
anladıktan sonra olabilir.
Cennet ve Cehennem vardır. Kıyâmet günü, hesâptan sonra, birçokları Cennete
gönderilecek, birçoğu da, Cehenneme sokulacaktır. Cennetin sevâbı, ni’metleri ve
Cehennemin azâbı ebedîdir, sonsuzdur. Bunlar, Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i
şerîflerde açıkça bildirilmektedir. Muhyiddîn-i Arabî “kuddise sirruh” (Füsûs)
kitâbında, (Sonunda herkes rahmete kavuşacaktır) diyor ve (Rahmetim her şeyi
kapladı) âyet-i kerîmesini bildirip, (Kâfirler, Cehennemde üçbin sene kalarak,
sonra Cehennem, bunlara serin ve râhat olacaktır, nasıl ki ateş, dünyâda İbrâhîm
aleyhisselâma selâmet olmuştu. Allahu Teâlâ azâp va’d ettiği sözünden dönebilir)
diyor. (Ehl-i dilden, hiç kimse, kâfirlerin Cehennemde ebedî kalacağını
söylemedi) diyerek, burada da, doğru yoldan ayrılmaktadır. A’râf sûresinin,
(Rahmetim her şeyi içine aldı) meâlindeki yüzellibeşinci âyet-i kerîmesinin,
dünyâda rahmetin, mü’minlere ve kâfirlere berâber olduğunu gösterdiğini
anlayamadı. Âhirette, kâfirlere rahmetin zerresi bile yoktur. Cenâb-ı Hak,
Kur’ân-ı kerîmde bunu bildiriyor ve (Rahmetim her şeyi kaplamıştır) buyurduktan
sonra meâlen, (Rahmetim, benden korkup, harâmlardan kaçanlar ve zekâtlarını
verenler ve Kur’ân-ı kerîmime inananlar içindir) buyuruyor. Muhyiddîn-i Arabî
“kuddise sirruh”, âyet-i kerîmenin başını okuyup, sonunu bırakıyor. Yine A’râf
sûresinin ellibeşinci âyetinde meâlen, (Rahmetim, îmânı ve ihsânı olanlaradır)
buyuruldu. İbrâhîm sûresinin, (Allahu Teâlâ, Peygamberlerine verdiği sözden
döner sanmayınız) meâlindeki kırkyedinci âyet-i kerîmesi, diğerlerine verdiği
sözden döner demek değildir. Burada, yalnız Peygamberlerine verdiği sözden
dönmez buyurması belki, Peygamberlerinin kâfirlerden dahâ kuvvetli ve onlara
gâlib olması için verdiği sözden demektir ki, böylece hem Peygamberlerine, hem
de bunların düşmanı olan kâfirlere söz verilmektedir. O hâlde, bu âyet-i kerîme,
hem Peygamberlerine, hem de düşmanlarına verdiği sözden dönmeyeceğini bildiriyor
ki, sözünü isbât için yazdığı bu âyet-i kerîme, onun yanıldığını meydâna
çıkarıyor. Şunu da söyleyelim ki, düşmanlarına verdiği sözden dönmesi,
dostlarına verdiği sözden dönmek gibi, yalancılık olur ki, Allahu Teâlâ'ya bunu
söylemek çok yersizdir. Çünki, kâfirlere azâp etmeyeceğini biliyorken, bir fayda
için, bilgisinin aksine olarak, sonsuz azâp edeceğim diyor demek, çok çirkin bir
sözdür. Ehl-i dilin, kâfirlerin Cehennemde kalmayacaklarını söylemeleri de,
Muhyiddîn-i Arabînin “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz” keşif ile, ya’nî kalbi
ile anlayarak, söylediği sözlerdendir. Kalbe doğan şeylerde, çok hatâ olur. Din
büyüklerinin, Peygamberimizden “sallallahu aleyhi ve sellem” ve Ashâb-ı Kirâmdan
“rıdvânullahi aleyhim ecma’în” alarak yazdıklarına muhâlif olan, böyle
keşiflerin, kıymeti ve ehemmiyeti yoktur.
Melekler, Allahu Teâlâ'nın
kullarıdır. Günâh işlemez ve yanılmaz ve unutmazlar. Tahrîm Sûresi altıncı
âyet-i kerîmesinde meâlen, (Melekler, emr olundukları şeyde Allahu Teâlâ'ya karşı
gelmezler ve emir olundukları şeyi yaparlar) buyuruldu. Yemezler ve içmezler. Erkek ve dişi değildirler.
Kur’ân-ı kerîmde, meleklerin, erkeklere mahsûs kelime ve harfler ile
bildirilmesi, erkeklerin kadınlardan dahâ şerefli ve dahâ üstün oldukları
içindir. Nitekim, Allahu Teâlâ, kendini de, bunun için, böyle kelime ve
harflerle bildirmektedir.
Allahu Teâlâ, insanlardan ba’zısını Peygamber olarak seçdiği gibi, meleklerden
de ba’zılarını, Peygamber olarak ayırmıştır. Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğu
buyurdu ki, (İnsanların büyükleri, meleklerin büyüklerinden dahâ üstündür).
İmâm-ı Gazâlî, imâm-ı Mâlik ve şeyh Muhyiddîn-i Arabî, (Meleklerin büyükleri,
dahâ üstündür) dedi. Bu fakîrin anladığına göre, meleklerin evliyâlık tarafı
Peygamberlerin evliyâlığından üstündür. Fakat, Nebîlerin ve Resûllerin yetiştiği
bir derece vardır ki, melek oraya yetişemez. Bu şerefli derece, Peygamberlere
“aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” toprak maddelerinden gelmiştir. Bu da, insana
mahsûstur. Yine bu fakîre gösterildi ki, Peygamberliğin yüksekliği yanında,
evliyâlığın yüksekliği, hiç kalmakta, büyük deniz yanında, bir damla kadar da
görünmemektedir. O hâlde, Peygamberlik yolundan gelen üstünlük, evliyâlık
yolundan kavuşulan yükseklikten, kat kat dahâ üstündür. O hâlde, her bakımdan,
toplu üstünlük Peygamberlerde, bir bakımdan üstünlük meleklerdedir. Sözün
doğrusu, Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğunun dediğidir. Allahu Teâlâ, onların
çalışmalarının mükâfatını bol bol ihsân eylesin! Demek oluyor ki, Evliyâdan
hiçbiri, hiçbir Peygamberin derecesine çıkamaz. Velînin başı, dâimâ bir
Peygamberin ayağı altındadır.
Şunu iyi bilmeli ki, herhangi bir sözde, âlimler ile sôfiyye arasında
uygunsuzluk bulunursa, iyi ve ince düşünülünce, âlimlerin haklı ve doğru olduğu
görülüyor. Bunun sebebi, âlimler Peygamberlere “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât”
tâbi’ oldukları için, onların Peygamberlik derecelerine ve o derecelerin
ilimlerine bakıyor. Bilgilerini oradan alıyorlar. Sôfiler ise, Peygamberlerin
evliyâlık derecelerine ve buradaki ma’rifetlere bakıyorlar. Peygamberlik
derecesinden alınan ilimler evliyâlık derecelerinden alınan ilimlerden, elbette
dahâ doğrudur. Bu sözlerimi dahâ geniş, dahâ derin olarak aklı, ilmi yüksek,
hakîkatleri anlamış, Allahu Teâlâ'nın rahmetlerine ve feyizlerine kavuşmuş,
kıymetli oğlum, Muhammed Sâdık'a yazdığım mektûpta [ikiyüzaltmışıncı mektûp]
bildirdim. Arzû eden, oradan okusun!
ÎMÂN: Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”
kitâplarında, dinden olduğu, ya’nî inanılması lâzım olduğu bildirilen şeyleri,
kalbin tasdîk etmesi, kabûl etmesi, inanması demektir. Kalbin inandığını, dil
ile söylemek de lâzımdır demişlerdir.
Kalpte îmân bulunduğuna alâmet, küfürden teberrî etmek, kaçınmaktır ve
kâfirlikten, kâfirlere mahsûs olan şeylerden meselâ beline zünnâr bağlamak ve
bunun gibi, kâfirlik alâmeti olan şeyleri kullanmaktan sakınmaktır. Küfürden
teberrî demek, Allahu Teâlâ'nın düşmanlarını sevmemektir. Kâfirler, kuvvetli,
hâkim olup da, zararlarından korkulduğu zamân, kalbi ile sevmemek, korku
olmadığı zamân, hem kalp, hem de her vâsıta ile karşı koymak lâzımdır. Allahu
Teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde sevgili Peygamberine “sallallahu aleyhi ve sellem”
kâfirleri ve münâfıkları sevmemeği, çalışıp, onlardan üstün olmağı emr ediyor.
Çünki, Allahu Teâlâ'nın ve Peygamberinin “sallallahu aleyhi ve sellem”
düşmanlarından uzak olmadıkça O ve Resûlü sevilmiş olmaz ve seviyorum demek
doğru olmaz. Bir kimse, îmânım var dese, fakat küfürden teberrî etmese, hem
Müslümânlığa, hem de dinsizliğe inanmış, iki dinli olmuş olur ki, bunlara
(Mürted) denir. Bunlara münâfık gözü ile bakmak lâzımdır. Kalpte îmân bulunması
için, küfrden teberrî, elbette lâzımdır. Bu teberrînin en aşağı derecesi kalp
ile teberrîdir. En yüksek, en iyi derecesi de, hem kalp ile, hem kalıp ile
olmaktır. Ya’nî, kalpteki ayrılığı söz ile, hareket ile belli etmektir. Fârisî
mısra’ tercemesi:
Düşmânlık etmedikçe, dostluk olamaz!
Ba’zıları, sevginin bu şartını, Ehl-i beyti “radiyallahu teâlâ anhüm”, sevmekte yanlış kullanıyor. Bunları sevmek için, Peygamberimizin üç halîfesine
“radiyallahu teâlâ anhüm” ve Müslümânlardan bir çoğuna düşmanlık etmek lâzımdır
diyor. Bu sözleri, çok yanlıştır. Çünki sevginin alâmeti, sevgilinin
düşmanlarını sevmemektir. Yoksa sevgiliden başka, herkese düşmanlık demek
değildir. Aklı olan herkes bilir ki, Peygamberimizin “sallallahu aleyhi ve sellem” Ashâbı, Ehl-i beyte düşman değil idi. Hele Ashâb-ı Kirâmın en büyükleri
olan bu üç halîfe, Peygamberimizin “sallallahu aleyhi ve sellem” uğruna
mallarını, cânlarını fedâ etti. Mevkîlerini, şöhret ve i’tibârlarını, Onun için
terk etti. Müslümânların Ehl-i beyti sevmesi, Kur’ân-ı kerîmde açıkça emr
olunuyor. Resûlullah'ın “sallallahu aleyhi ve sellem” sa’âdet-i ebediyyeye
çağırması ve kavuşturması ni’metinin şükrü, karşılığı olarak, Ehl-i beytin
“rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” sevgisi isteniyor. O hâlde, nasıl olur da,
bu büyüklerin, Ehl-i beyte düşmân olması düşünülebilir ve söylenebilir.
İbrâhîm aleyhisselâmın bu kadar büyük olması ve bütün insanlar arasında,
ikinciliği kazanması ve Peygamberler babası olmakla şereflenmesi, hep Allahu
Teâlâ'nın düşmanlarından teberrî etmesi sebebi ile idi. Allahu Teâlâ, (Mümtehine)
sûresinde meâlen, (Ey mü’minler! İbrâhîm aleyhisselâmın gösterdiği güzel yolda
yürüyünüz! Ya’nî siz de, onun gibi ve onunla berâber bulunan mü’minler gibi
olunuz! Onlar, kâfirlere dedi ki: Bizden sevgi beklemeyiniz! Çünki siz, Allahu
Teâlâ'yı dinlemeyip başkalarına tapıyorsunuz. O taptıklarınızı da sevmiyoruz.
Sizin uydurma dîninize inanmıyoruz. Bu ayrılık, aramızda düşmanlığa sebep oldu.
Siz, Allahu Teâlâ'nın, bir olduğuna inanmadıkça ve emrlerini kabûl etmedikçe bu
ayrılık, kalbimizden silinmeyecek, her şekilde kendini gösterecektir) buyuruyor.
Bu fakîre göre “rahmetullahi teâlâ aleyh”, Allahu Teâlâ'nın rızâsını ve sevgisini
kazanmak için küfrden teberrî gibi, hiçbir amel ve ibâdet yoktur. Kâfirlere ve
küfre, Allahu Teâlâ'nın zâtı, kendisi düşmandır. İnsanların tapındıkları bütün
ma’bûdlar ve bunlara tapanlar, Allahu Teâlâ'nın zâtının düşmanlarıdır. Cehennemde
sonsuz yanmak, bu alçak işin cezâsıdır. Nefslerin arzûsu ve her türlü günâhlar
ise böyle değildir. Bunlara, Allahu Teâlâ'nın düşmanlığı, kendinden değil,
sıfatlarındandır. Allahu Teâlâ'nın günâhkârlara gazab etmesi, kızması, kendi
gazabı ile değil, gadab sıfatı iledir. Bunlara azâb etmesi, horlaması hep
sıfatları ve fi’lleri iledir. Günâhkârlar, bunun için Cehennemde sonsuz
kalmayacak, belki bunlardan çoğunu isterse affedecektir.
Allahu Teâlâ'nın küfre ve kâfirlere düşmanlığı, zâtından olduğu için rahmet ve
re’fet sıfatları, Âhirette kâfirlere yetişemeyecek ve rahmet sıfatı, zâtın
düşmanlığını, ortadan kaldıramayacaktır. Zâtın düşmanlığı, sıfatın acımasından
dahâ kuvvetlidir. Sıfat ile yapılan şey, zâtın yaptığını değiştiremez. Hadîs-i
kudsîde buyuruyor ki: (Rahmetim gadabımı aşmıştır). Bunun ma’nâsı, rahmet
sıfatım, gadab sıfatımı aşmıştır. Ya’nî, mü’minlerin günâhkârlarına karşı olan,
gadab sıfatımı aşmıştır demektir. Yoksa, rahmet sıfatı, kâfirlere, müşriklere
karşı olan zâtın gadabını aşar demek değildir.
Suâl: Allahu Teâlâ, dünyâda kâfirlere merhamet ediyor. Nitekim yukarıda
söylendi. O hâlde, dünyâda rahmet sıfatı, zâtın gadabını aşmıyor mu?
Cevâp: Kâfirlere dünyâda merhamet edilmesi görünüştedir. Ya’nî, merhamet
şeklinde görünen, istidrâçtır, hîledir. Nitekim, (Mü’minûn) sûresinde meâlen,
(Kâfirlere çok mal ve evlât vererek onlara yardım mı, iyilik mi ediyoruz?
Küfürlerine karşılık olarak onlara, bol bol iyilikleri, çabuk çabuk gönderiyor
muyuz zan ediyorlar? Hayır, öyle değildir. Bu yardım, onlara iyilik değil, belki
istidrâçtır. Azmaları, kudurmaları ve Cehenneme gitmeleri içindir) buyuruyor.
A’râf ve Nûn sûresinde, (Onları yavaş yavaş azâba yaklaştırıyorum. Haberleri
olmuyor. Onlar azdıkça, dünyâ ni’metlerini arttırarak, fırsat veriyorum.
Aldanıyorlar. Onlara hâzırladığım azâp çok şiddetlidir) meâlindeki âyet-i
kerîmesi de böyle olduğunu açıkça göstermektedir.
FÂİDE: Cehennemde sonsuz olarak yanmak, küfrün karşılığıdır. Burada denilir ki,
bir kimse, îmânı varken, kâfirlerin rüsûm ve âdetlerini yapar, onların
ibâdetlerine, âdetlerine, bayramlarına kıymet verirse, âlimlerimiz, bu kimsenin
îmânının gideceğini, mürted olacağını bildiriyor. Zamânımız Müslümânlarının çoğu, bu belâya yakalanmıştır.
Âlimlerimizin bu sözüne göre, zamânımızda, Hindistân'daki Müslümân denilen
insanların çoğu, Cehennemde ebedî azâp çekeceklerdir. Hâlbuki, Peygamberimiz
“sallallahu aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Kalbinde zerre kadar îmânı olan
Cehennemde sonsuz olarak kalmayacak, çıkarılacaktır). Sen buna ne dersin?
Cevâp: Şöyle deriz ki, bir kimse, dinde inanılması lâzım olan şeylerden, bir
dânesine bile inanmamış veyâ şüphe etmiş ise veyâ beğenmemiş ise îmânı gider.
Kâfir olur. Cehennemde ebedî yanacaktır. Bir kimse, Kelime-i tevhîd söyleyip,
bunun ma’nâsını kabûl eder, Muhammed “sallallahu
aleyhi ve sellem”, Allahu Teâlâ'nın
Peygamberidir, her sözü doğrudur, güzeldir deyip, ona uygun olmayanlar yanlıştır, fenâdır diye inanırsa ve son nefesinde de öyle ölüp, Âhirete, bu îmân
ile giderse, bu kimse, kâfirlere mahsûs olan âdetlere ve bayramlara katılır,
kâfirlerin mukaddes bildikleri günlerinde ve gecelerinde, onların yaptıklarını
yaparsa Cehenneme girer. Amma, kalbinde zerre kadar îmânı olduğu için, Cehennemde sonsuz kalmaz. Bu fakîr, bir gün, bir hasta ziyâretine gitmiştim.
Ölüm hâlinde idi. Kalbine teveccüh ettim. Kalbi kararmış idi. O zulmetin
temizlenmesi için çok uğraştım. Fayda vermedi. Uzun zamân yokladıktan sonra, o
siyâhlıkların, kâfirlik bulaşıklıkları ve sıfatları olduğu ve kâfirler ile ve
küfür ile olan bağlılığından, berâberliğinden olduğu anlaşıldı. O kadar
uğraştığım hâlde, o zulmetler temizlenemedi. Bunların ancak, küfrün cezâsı olan,
Cehennem ateşi ile temizleneceği anlaşıldı. Fakat, kalbinde zerre kadar îmân
nûru da görüldüğünden, bunun sâyesinde Cehennemden çıkarılacaktır. Hastayı bu
hâlde görünce, cenâze namâzını kılayım mı, diye düşünceye daldım. Kalbimi uzun
zamân yokladıktan sonra, kılmak lâzım olduğunu anladım. Demek ki, kalbinde îmân
varken, kâfirlerle düşüp kalkan, onların
bayramlarına, paskalyalarına uyanların cenâze namâzlarını kılmalıdır. Bunları
kâfir bilmemelidir. Nitekim bu gibilere, bugün [Hindistân'da] böyle
yapılmaktadır. Bunların, îmânları sâyesinde Cehennemden çıkacaklarına
inanmalıdır. Fakat, hiç îmânı olmayanlara af ve mağfiret yoktur ve
küfürlerinin karşılığı olarak Cehennem azâbında sonsuz kalacaklardır.
Hulâsa, kâfirlerin âdet ve merâsimlerine katılanda, zerre kadar îmân varsa, Cehennem azâbına girecek ise de,
Cehennemde ebedî kalmayacaktır. Îmânı olanlardan büyük günâh işleyenlere gelince, Allahu Teâlâ, bu günâhları isterse
af eder, isterse
günâhı temizleninceye kadar, Cehennemde azâb eder. Bu fakîrin “kaddesallahu
teâlâ sirrehül’azîz” anladığına göre, Cehennem azâbı ister sonsuz olsun, ister
bir zamân olsun, küfür için ve küfür sıfatları ve bulaşıklıkları içindir.
Küfürden
teberrî eden, kaçınan, îmân sâhiplerinin yaptıkları büyük günâhlar, yâ îmânları
hürmetine, Cenâb-ı Hakkın merhameti ile veyâ kalp ile tevbe ve dil ile istiğfâr
ederek ve beden ile hayırlı bir iş yaparak veyâ şefâ’ate kavuşmaları ile affolunur. Günâhta kul hakkı varsa, hak sâhibi ile helâllaşmak lâzımdır. Böyle
affolmayanlar, dünyâ sıkıntıları ve dertleri ile veyâ son nefeste cân verirken,
çekecekleri zahmetler ile temizlenir. Bunlarla da temizlenmezse, ba’zıları kabir
azâbı çekmekle affa kavuşur. Ba’zıları ise, kabir azâbı ve sıkıntıları ve kıyâmet
gününün şiddetleri ile affolunup, günâhları biter ve Cehennem azâbı ile
temizlenmeğe lüzûm kalmaz. Nitekim, En’âm Sûresi, seksenikinci âyetinde meâlen,
(Îmân edip de îmânlarını şirk ile bulaştırmayanlar, Cehennemde ebedî kalmaktan
emîndirler. Onlar için, bu korku yoktur) buyuruldu. Bu âyet-i kerîme, sözümüzün
doğru olduğunu göstermektedir. Çünki burada (Zulüm), şirk demektir. Her şeyin
doğrusunu ancak Allahu Teâlâ bilir.
Suâl: Allahu Teâlâ, küfürden başka, ba’zı günâhları işleyenlerin de Cehenneme
gireceklerini bildiriyor. Meselâ, bir mü’mini, bile bile öldürenin cezâsı
Cehennemde sonsuz kalmaktır buyuruyor. Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem”: (Bir namâzı bile bile, vaktinde kılmayıp, kazâ etmeyene, Cehennemde bir
Hukbe azâb edeceklerdir) buyuruyor. [Bir Hukbe, seksen Âhiret senesi demektir.]
O hâlde, Cehennem azâbı, yalnız kâfirlere değildir denilirse, cevâp veririz ki,
Cehennem azâbı, Müslümân öldürmenin harâm olmasına aldırış etmeyen, helâl
diyerek öldüren içindir. Nitekim Ehl-i sünnet âlimleri “rahmetullahi teâlâ
aleyhim ecma’în”, tefsîrlerinde böyle ma’nâ vermişlerdir. Küfürden başka
günâhlara Cehennemde azâb olunacağını bildiren haberler, hep bu günâhlarda küfür
bulaşıklığı olduğu içindir. Meselâ, günâhı hafîf görerek, ehemmiyet vermeyerek
işlemek, islâm dîninin emrlerini aşağı görerek, namâz kılmamak ve günâh yapmak
gibi şekillerdedir. Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem”, (Ümmetimden
büyük günâhları işleyenlere şefâ’at edeceğim) buyuruyor. Bir kere de, (Allahu
Teâlâ'nın rahmeti, benim ümmetim içindir. Bunlara Âhirette azâp yoktur) buyurdu.
Yukarıda, ma’nâsı yazılan âyet-i kerîme de, bu sözümüzü kuvvetlendirmektedir.
Kâfirlerin, âkıl ve bâliğ olmadan ölen çocuklarının ve dağda, çölde doğup
büyüyerek, bir din işitmeden ölen ve eski zamânlarda bir dînin, zâlimler
tarafından bozulduğu, değiştirildiği ve yeni bir Peygamber gelmeden önce ölen
dinsizlerin Âhirette ne olacaklarını, oğlum Muhammed Sa’îd'e “rahmetullahi aleyh”
yazdığım mektûpta, uzun olarak bildirmiştim, oradan okuyup anlayınız! [Bu
mektûp, ikiyüzellidokuzuncu mektûptur.]
Îmânın artmasında ve eksilmesinde, âlimlerimiz başka başka söyledi. İmâm-ı A’zam
Ebû Hanîfe “radiyallahu anh”, îmân, artmaz ve azalmaz buyurdu. İmâm-ı Şâfi’î
“rahmetullahi aleyh”, artar ve azalır, dedi. Îmân, kalbin tasdîk ve yakîni
olduğundan azalması, çoğalması olmaz. Azalıp çoğalan bir inanış, îmân olmaz.
Buna, (Zan) denir. İbâdetleri, Allahu Teâlâ'nın sevdiği şeyleri yapmakla, îmân
cilâlanır, nûrlanır, parlar. Harâm işleyince, bulanır. O hâlde, çoğalmak ve
azalmak, amelden, işlerden dolayı, îmânın cilâsındadır. Kendisinde değildir.
Ba’zıları cilâlı, parlak îmâna, çok dedi ve parlak olmayan îmândan, dahâ çoktur,
dedi. Bunlar, sanki, cilâlı olmayan îmândan ba’zısını, îmân bilmedi.
Cilâlılardan ba’zısını da, îmân bilip, fakat az dedi. Îmân, parlaklıkları başka
başka olan, karşılıklı iki ayna gibi oluyor. Cilâsı fazla olup, karşısındaki
cismi parlak gösteren ayna, az parlak gösteren aynadan, dahâ çoktur demeğe
benzer. Başka birisi de, iki ayna müsâvîdir. Yalnız, cilâları ve
karşılarındakileri göstermeleri, ya’nî hâssaları, sıfatları başka başkadır
demesi gibidir. Bu iki adamdan ikincisinin görüşü, dahâ keskin ve doğrudur.
Birincisi görünüşe bakmış, öze, içe girmemiştir. Anlatması bu fakîre
“rahmetullahi teâlâ aleyh” nasîb olan bu misâl, îmânın azalıp çoğalmadığına
inanmayanların, sözlerini ortadan kaldırmış oldu ve her mü’minin îmânı, her
bakımdan, Peygamberlerin “sallallahu
aleyhi ve sellem”, îmânlarına benzemedi.
Çünki, onların îmânı, çok nûrlu ve çok parlak olduğundan, ümmetlerinin karanlık
ve bulanık îmânlarından kat kat dahâ çok meyveler ve kazançlar hâsıl edecektir.
Bir hadîs-i şerîfte, (Ebû Bekr-i Sıddîk'ın “radiyallahu anh” îmânı, bu ümmetin
hepsinin îmânlarının toplamından dahâ ağırdır) buyuruldu. Bu da, îmânın nûru,
parlaklığı bakımındandır. Fazlalık, asılda, özde değil, sıfatlardadır. Nitekim,
Peygamberler de, herkes gibi insandır. İnsanlık bakımından, arada fark yoktur.
Fark, kâmil, üstün sıfatlardan ileri gelmektedir. Üstün sıfatları olmayan, sanki
olanlardan ayrıdır. Bununla berâber, insan olmakta hepsi birdir. Aralarında
azlık, çokluk yoktur. İnsanlık, azalır, çoğalır denilemez. Ba’zıları îmânı
anlatırken, (Dil ile tasdîk, dil ile söylemektir) demişlerdir ki, bu vakit,
inanmak da, zan etmek de, îmân oluyor ve îmân, azalıp çoğalabiliyor. Fakat,
îmânın doğrusu, kalbin tasdîk, iz’ân etmesi, ya’nî inanmasıdır. Zan ve şüpheye,
îmân denmez.
İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe “rahmetullahi aleyh”, (Ben hak olarak, ya’nî elbette
mü’minim demelidir) diyor. İmâm-ı Şâfi’î “rahmetullahi aleyh” ise, (İnşâallah
mü’minim demelidir) diyor. Bu ikisi arasındaki fark, yalnız sözdedir. Çünki
şimdiki îmân söylenirken, elbette mü’minim, demelidir. Son nefesindeki îmân
söylenirken, inşâallah, o zamân da mü’minim demelidir. Fakat, inşâallah diyerek
şarta bağlamaktansa, her zamân, elbette demek, dahâ ihtiyâtlı ve dahâ uygundur.
Evliyânın “kaddesallahu teâlâ esrârehüm” kerâmetine inanmak lâzımdır. Allahu
Teâlâ, bu dünyâda, her işi, âdet-i ilâhiyyesi, kanûn-i ilâhîsi ile yaratmaktadır. Evliyâsının elinden, âdet-i ilâhiyyesi dışında, ba’zı şeyler yaratır, yapar ki, buna (Kerâmet) denir.
Kerâmete inanmayan, dünyânın her tarafında, her zamân, sık sık görülmüş ve
ağızdan ağıza yayılmış olan vak’alara inanmamış olur. Allahu Teâlâ'nın,
Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” elinde ve onların sözleri ile,
âdet-i ilâhiyyesini bozarak, kimsenin yapamayacağı şeyler yaratmasına, (Mu’cize)
denir ki, mu’cize gösteren bir kimse, Peygamber olduğunu i’lân eder. Kerâmet
gösteren kimse ise, Peygamber olmadığını ve bir Peygamberin “sallallahu
aleyhi ve sellem”
yolunda bulunduğunu söyler.
Hulefâ-i râşidînin, “rıdvânullahi aleyhim ecma’în” birbirinden üstünlükleri,
hilâfetleri sırası iledir. Ebû Bekir ile Ömer'in “radiyallahu anhümâ”, mü’minlerin
hepsinden üstün olduğunu, Sahâbîlerin hepsi ve Tâbi’înin hepsi söylemiştir. Bu
sözleri, din imâmlarımızdan çoğu, kitâplarında yazmıştır. Bunlardan biri, imâm-ı
Şâfi’î “rahmetullahi aleyh”dir. Ehl-i sünnet i’tikâdını toplamış ve yazmış olan
büyük âlim, Ebül-Hasan-i Eş’arî diyor ki, önce Ebû Bekr'in, sonra Ömer'in, bütün
mü’minlerden üstün olduğu meydândadır, muhakkaktır. Büyük âlimlerden imâm-ı
Zehebî diyor ki: (Alî “radiyallahu anh” halîfe iken, büyük bir kalabalık
içerisinde (Ebû Bekir ve Ömer “radiyallahu anhümâ”, bu ümmetin en üstünüdür)
buyurduğunu işitenlerden seksenden ziyâde kimse, bize söyledi. Bunlardan çoğunun
ismini bildiriyor ve buna inanmayanlar çok çirkin, çok kötü kimselerdir. Allahu
Teâlâ, onları kıyâmette, fenâ hâlde karşılayacaktır diyor. Dîn-i islâmda,
Kur’ân-ı kerîmden sonra en kıymetli ve en inanılır kitâp olan (Buhârî-yi şerîf)
kitâbının sâhibi, imâm-ı Buhârî diyor ki: Alî “radiyallahu anh” buyurdu ki,
(Peygamberimizden “sallallahu aleyhi ve sellem” sonra, bu ümmetin en iyisi, en
yükseği Ebû Bekir, sonra Ömer'dir “radiyallahu anhümâ”. Sonra bir başkasıdır). Bu
sırada oğlu, Muhammed ibni Hanefiyye, o da sensin! deyince: (Ben de, her
Müslümân gibi, bu ümmetden biriyim) buyurmuştur. İmâm-ı Zehebî ve başka âlimler
dedi ki: İmâm-ı Alî “radiyallahu anh” buyurdu ki, (Dikkat ediniz, iyi
dinleyiniz! Ba’zı kimselerin beni, Ebû Bekir ile Ömer'den “radiyallahu anhümâ”
üstün tutduklarını işittim. Bunlardan biri elime geçerse, iftirâ edenlerin
cezâsını ona yaparım. Çünki o, iftirâcıdır). Dâre-Kutnî diyor ki: İmâm-ı Alî
“radiyallahu anh” buyurdu ki, (Beni Ebû Bekir'den ve Ömer'den “radiyallahu anhümâ”
üstün tutan bir kimse, elime geçerse, iftirâ edenlere yaptığım gibi ona dayak
cezâsı veririm). Bunlar gibi, dahâ nice haberler, Sahâbe-i Kirâmın “radiyallahu
anhüm” çoğundan, o kadar gelmiştir ki, kimsenin inkâr etmesine yol ve imkân
kalmamıştır. Hattâ, şî’îlerin büyük âlimlerinden olan, Abdurrezzak diyor ki,
Alî, Ebû Bekir'i ve Ömer'i “radiyallahu anhüm”, kendinden üstün tuttuğu için, ben
de onları üstün tutuyorum. Çünki onları üstün tutmaz isem, imâm-ı Alîyi
“radiyallahu anh” çok sevdiğim hâlde, ona uymamış olurum. Bu da, benim için
büyük bir günâh olur.
İmâm-ı Osmânın imâm-ı Alîden “radiyallahu anhümâ” yüksek olduğuna gelince, Ehl-i
sünnet âlimlerinin çoğu dedi ki: (Şeyhayn'dan sonra, [ya’nî Ebû Bekir ve
Ömerden sonra], Müslümânların yükseği Osmân'dır. Ondan sonra, Alî'dir “radiyallahu
anhüm”. Dört mezheb imâmlarımız da, böyle buyurdu. İmâm-ı Mâlik, Osmân'ın
“radiyallahu anh” üstünlüğünden şüphe etti, deniliyorsa da, (Şifâ) kitâbının
sâhibi Kâdî Iyâd, (Sonradan Osmân'ın “radiyallahu anh” üstün olduğunu söyledi)
diyor. İmâm-ı Kurtubî de, (Doğrusu inşâallah budur) diyor. İmâm-ı A’zam Ebû
Hanîfe'nin, (Ehl-i sünnetin alâmeti, Şeyhayn'ın üstünlüğüne inanmak ve iki dâmâdı
sevmektir) sözünden, iki dâmâttan birini, diğerinden üstün görmediği anlaşılıyor
diyenler varsa da, bu fakîrin anladığına göre, İmâmın böyle söylemesinin, başka
sebebi vardır. Ya’nî, iki dâmâdın “radiyallahu anhümâ” hilâfetleri zamânında,
Müslümânlar arasında karışıklık çıkmış, fitneler başlamış olduğundan, kalplerde
soğukluk ve kırıklık olduğunu gören İmâm, iki dâmâdı sevmek kelimesini uygun
bulmuş ve bunların sevgisine, Ehl-i sünnetin alâmetidir demiştir. İmâm-ı A’zam
Ebû Hanîfe için Osmân'ın “radiyallahu anh” dahâ yüksek olduğunda şüpheliydi,
denilebilir mi? Çünki, Hanefî mezhebindeki âlimlerin kitâpları hep (Üstünlük,
hilâfetleri sırası iledir), yazısı ile doludur. Hulâsa, Şeyhayn'ın üstün olduğu
kat’îdir. Osmân'ın, Alî'den “radiyallahu anhüm” dahâ üstün olması, bu kadar kat’î
değildir. Fakat, Osmân'ın, hatta Şeyhayn'ın üstünlüğünü inkâr edenlere kâfir
demekten kaçınmalıdır. Bunları bid’at sâhibi ve doğru yoldan ayrılmış Müslümân
bilmelidir. Çünki, âlimlerimizin bir kısmı bunlara kâfir dememiştir. Bunların
hâli, alçak Yezîdin hâline benziyor ki, âlimlerimiz, ne olur ne olmaz diye ona
la’nete izin vermemiştir.
Hulefâ-i râşidîni sevmemek yolu ile, Peygamber “sallallahu aleyhi ve sellem” i
incitmek, imâm-ı Hasanı ve Hüseyini “radiyallahu anhümâ” sevmemek yolu ile
incitmek gibidir. Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem” buyurdu ki,
(Ashâbımı incitmekte, Allahu Teâlâ'dan korkunuz! Benden sonra, onları kötü
bilmeyiniz. Onları seven, beni sevdiği için sever. Onlara düşmanlık eden, bana
düşmanlık etmiş olur. Onları inciten, beni incitir. Beni inciten de, Allahu
Teâlâ'ya eziyet etmiş olur ki, buna azâb eder). Ahzâb Sûresi, elliyedinci
âyetinde meâlen, (Allahu Teâlâ'ya ve Onun Peygamberine “sallallahu aleyhi ve sellem” eziyet edenlere dünyâda ve
Âhirette la’net olsun!) buyuruldu. Büyük
islâm âlimi, Sa’deddîn-i Teftâzânî (Akâid-i Nesefiyye) şerhinde, (Bu üstünlük
sırasında insâf etmelidir) diyorsa da, onun bu sözü, insâfsızdır ve şüphe etmesi
yersizdir. Çünki büyüklerimiz diyor ki, burada üstünlük demek, sevâpları dahâ
çok demektir. İyilikleri, doğrulukları ile, herkese faydalı olmasının çokluğu
demek değildir. Aklı olan, bunlara kıymet vermez. Sahâbe-i Kirâm ve Tâbi’în-i ızâm,
bize imâm-ı Alînin “radiyallahu anh” iyiliklerini gösteren, o kadar hâller
ve hâdiseler bildiriyor ki, başka hiçbir Sahâbîden bu kadar bildirmediler.
Bununla berâber, yine onlar, üç halîfenin dahâ yüksek olduğunu bildirmiştir.
Görülüyor ki, üstün olmağa sebep, fazîletlerin, menkıbelerin çok olması
değildir. Üstünlük başka sebepten ileri gelmektedir. Bu sebebi anlayanlar ancak,
vahyi, meleğin gelmesini görmekle şereflenen, seçilmiş bahtiyârlardır. Bunlar,
üstünlük sebeplerini açıkça veyâ işâretle görüp anlamıştır. Onlar da,
Peygamberimizin Ashâb-ı Kirâmıdır “aleyhi ve aleyhimüssalavâtü vetteslîmât”. O
hâlde, (Akâid-i Nesefî) şârihinin, (Üstünlükten maksat, sevâpların çokluğu ise,
bu üstünlük sırasında şüphenin yeridir) demesi yersizdir. Çünki bu üstünlük
sırası, islâmiyyetin sâhibi tarafından açıkça bildirilmeseydi, o zamân şüphenin
yeri olurdu. Bildirildikten sonra, niçin şüphe ediyor? Ashâb-ı Kirâm, bu
üstünlüğü açıkça veyâ işâretle anlamasalardı, hiç bildirirler miydi? Dördünü de
berâber bilen ve aralarında üstünlük aramak lüzûmsuzdur diyenlerin, bu sözü
lüzûmsuzdur. Din büyüklerinin söz birliğine, lüzûmsuz lâf demekten dahâ
lüzûmsuz, dahâ boş lâf olur mu? Yoksa, üstün kelimesi mi, onların böyle boşu
boşuna söylemesine yol açıyor. Muhyiddîn-i Arabî'nin, (Hilâfetlerin sırası,
ömürlerinin sırasına göre idi) demesi de, müsâvî olmalarını göstermez. Çünki
halîfelik başkadır, üstünlük başkadır. Bu sözü, üstünlük bakımından söyledi
dersek, yine güvenilecek, şâhit tutulacak bir söz olmayıp, onun hatâlı
sözlerinden biri olmuş olur. Onun, Ehl-i sünnet âlimlerinin sözlerine uymayan
birkaç keşfi, buluşları, doğru değildir. Böyle sözlere ancak, rûhları hasta,
kalpleri bozuk olan veyâ her şeyi körü körüne taklîd eden uyar.
Ashâb-ı Kirâm “aleyhimürrıdvân” arasındaki muhârebelerin, ayrılıkların, iyi
sebeplerden ileri geldiğine, dünyâ ni’metleri için, nefsin arzûları için
olmadığına inanmak lâzımdır. Sa’deddîn-i Teftâzânî, hazret-i Alî'yi “radiyallahu
anh” aşırı sevenlerden olduğu hâlde, diyor ki: (Onların ayrılıkları ve
muhârebeleri hilâfet için değildi. İçtihâdda yanılmaktan ileri gelmişti). [Fâtih
sultân Muhammed hân devri âlimlerinden Ahmed-i Hayâlî hazretleri, Ömer Nesefînin
(Akâid-i Nesefî) kitâbına, Sa’deddîn-i Teftâzânînin yaptığı büyük şerhe, ayrıca
çok kıymetli bir hâşiye yazmıştır.] Hayâlî, bu hâşiyesinde diyor ki: (Hazret-i
Mu’âviye “radiyallahu anh” ve onunla berâber olanlar, hazret-i Alîye
“radiyallahu anh” uymadı. Bununla berâber onun, o zamânda bulunanların en üstünü
olduğunu ve halîfelik onun hakkı olduğunu biliyor ve söylüyorlardı. Hazret-i
Osmân'ı “radiyallahu anh” şehîd edenleri yakalayarak cezâlarını vermediği için,
isyân etmişlerdi). Karamânî hâşiyesinde, [ya’nî (Şerh-ı akâid) kitâbı
kenârlarına yaptığı açıklamalarda] diyor ki, imâm-ı Alî “keremallahu vecheh”
buyurdu ki: (Kardeşlerimiz bizi dinlemedi. Onlar kâfir değildir. Günâha da
girmediler. Çünki dinden, islâmiyetten anladıklarını yapıyorlar.) İçtihâdda
yanılmak kabâhat olmadığı ve bir şey söylenmeyeceği şüphesizdir. Sahâbe-i
Kirâmın, Peygamberimizin “sallallahu aleyhi ve sellem” sohbetinde, dersinde
yetiştiklerini düşünerek, hepsini iyi bilmemiz ve hepsine hürmet göstermemiz
lâzımdır. Peygamberimizi “sallallahu aleyhi ve sellem” sevdiğimiz için, hepsini
sevmeliyiz! Zîrâ, (Onları seven, beni sevdiği için sever ve onlara düşmanlık
eden, bana düşman olduğu için eder) buyurulmuştur. Ya’nî Ashâbıma “radiyallahu
anhüm” olan sevgi, bana olan sevgidir ve onlara olan düşmanlık, bana
düşmanlıktır. Alî “radiyallahu anh” ile muhârebe eden Ashâb-ı Kirâmın bize
hiçbir yakınlığı ve hiçbir tanışıklığımız yok. Hattâ bu muhârebeleri bizi
üzüyor, incitiyor. Fakat, Peygamberimizin “sallallahu aleyhi ve sellem” Ashâbı
oldukları için, onları sevmekle emrolunduk. Her birini incitmekten, onlara
düşmanlık etmekten men’ olunduk. O hâlde, hepsini sevmeğe mecbûruz. Onları,
Peygamberimizi “sallallahu aleyhi ve sellem” sevdiğimiz için severiz. Onlara
düşmanlıktan ve eziyet etmekten kaçınırız. Çünki onların incitilmesi ve
düşmanlığı, Peygamber “sallallahu aleyhi ve sellem” efendimize gider. Yalnız
haklı olanı ve yanılanı söyleriz. Ya’nî, hazret-i Emîr “radiyallahu anh”, haklı
idi. Ona karşı gelenler, hatâ etmiş idi. Bundan fazla bir şey söylemek, doğru
değildir. Muhammed Eşrefe yazdığım mektûpta, bunları uzun bildirmiştim.
Anlamadığınız bir şey kaldı ise, o mektûbu okuyunuz! [Adı geçen mektûp,
ikiyüzellibirinci [251] mektûp olup, (Ashâb-ı Kirâm) kitâbına tercümesini
eklemiştik. Bu kitâpta çok lüzûmlu ve kıymetli bilgiler ve imâm-ı Rabbânînin
“kuddise sirruh” hâl tercemesi de vardır.]
İBÂDETLER: Îmânı, i’tikâdı düzelttikten sonra, fıkıh ahkâmını, öğrenmek, elbette lâzımdır. Farzları, vâcipleri, helâl ve harâmları, sünnet ve mekrûhları ve şüphelileri lüzûmu kadar
öğrenmeli ve bu bilgi ile hareket etmelidir. Fıkıh kitâplarını öğrenmek, her
Müslümâna lâzımdır. Allahu Teâlâ'nın emirlerini yapmağa, Onun beğendiği gibi yaşamağa çalışmalıdır. Onun en çok
beğendiği ve emrettiği şey, her gün beş vakit namâz kılmaktır. Namâz, dînin
direğidir. Namâzın, ehemmiyetinden ve nasıl kılınacağından birkaç şey
bildireceğim. Cân kulağı ile dinleyiniz! Önce, sünnete tâm uygun olarak, abdest almalıdır. Abdest alırken yıkanması