MEKTUBÂT-I RABBÂNİ

İMÂM-I RABBÂNİ (K.S.A.)

(I. CİLT)

 

İÇİNDEKİLER

 

201.MEKTUP

Bir suâline cevap vermektedir:

 

202.MEKTUP

Büyüklerle tanıştıktan sonra ayrılanlara şaşmakta, Ashâb-ı Kirâmın büyüklüğü bildirilmektedir:
 

203.MEKTUP

Allah yolunda olanların yanında bulunmağı övmektedir:

 

204.MEKTUP

Câhillerin dedi-kodu yapmalarına üzülmemeği bildirmektedir:
 

205.MEKTUP

İşin başı, islâmiyyetin sâhibine uymak olduğu bildirilmektedir:
 

206.MEKTUP

Dünyânın kötülüğü ve ona düşkün olanların zavallılığı bildirilmektedir:
 

207.MEKTUP

İnsanların bir arada bulunması, kalplerini berâber edeceği ve islâmiyyete uymayan şeylerin kıymetsiz olduğu bildirilmektedir:
 

208.MEKTUP

Sâlik, kendini Peygamberlerin makâmında görür. Bunun sebebi bildirilmektedir:
 

209.MEKTUP

Kendinin (Mebde’ ve Me’âd) adındaki kitâbında yazılı bir bilgiyi açıklamaktadır:

 

210.MEKTUP

(Nefehât) kitâbındaki bir yazıyı açıklamakta ve nasîhat vermektedir:

 

211.MEKTUP

Mevlânâ'nın bir sözünü açıklamakta ve insanları kemâle getirmek ve irşâd etmek için lâzım olan şartları bildirmektedir:
 

212.MEKTUP

Suâllerine cevâptır:
 

213.MEKTUP

Va’z ve nasîhat vermekte, Ehl-i sünnet âlimlerine uymağı övmektedir:
 

214.MEKTUP

Dünyâ, Âhiretin tarlasıdır. Kâfirlere, niçin sonsuz azap yapılacağı bildirilmektedir:
 

215.MEKTUP

Kötü olan dünyânın ne olduğu bildirilmektedir:
 

216.MEKTUP

Evliyânın kerâmetini bildirmektedir:
 

217.MEKTUP

Bâtının [kalbin, rûhun] hâli ne kadar bilinmezse, o kadar iyidir ve Evliyânın keşiflerinde hatâ olmasının sebebini, (Kazâ-i mu’allak) ile (Kazâ-i mübrem)i ve dinde güvenilecek şeyin yalnız Kitâp ve Sünnet olduğu bildirilmektedir:

 

218.MEKTUP

Pîrin hakkını gözetmeği bildirmektedir:

 

219.MEKTUP

İnsan, câhil olduğu için, bedeninin hastalığını gidermeğe çalışmaktadır. Kalbin dünyâya düşkün olması hastalığından haberi bile olmadığı bildirilmektedir:

 

220.MEKTUP

Tasavvuf büyüklerinin yanıldıkları şeylerden birkaçını bildirmektedir:
 

221.MEKTUP

Tasavvuf yolunun üstünlüğünü bildirmektedir:

 

222.MEKTUP

Velâyette kendini kusûrlu görmek lâzım olduğu bildirilmektedir:

223.MEKTUP
Hâllerini ve rü’yâlarını bildirmesini istemektedir:
 

224.MEKTUP

Edepleri gözetmek, fakre ve isteklere kavuşamamağa sabretmek lâzım olduğu bildirilmektedir:
 

225.MEKTUP

Bu yolun başında olanlara, sondakilerin hâlleri ihsân olunur. Bunun olgunluk alâmeti olmadığı bildirilmektedir:  

 

226.MEKTUP

Dünyânın kısa sürdüğü, buna karşılık olan azâbın sonsuz olduğu bildirilmektedir:
 

227.MEKTUP

Yol göstermek makâmına lâzım olan va’z ve nasîhatları bildirmektedir:
 

228.MEKTUP

Öğretmek, insanları yetiştirmek için lâzım olan birkaç şeyi bildirmektedir:  
 

229.MEKTUP

Bu yolun, büyüğümüzün yolu olduğu bildirilmektedir:
 

230.MEKTUP

Hâsıl olan ile doymayıp, dahâ yüksek şeyleri istemek lâzım olduğu bildirilmektedir:
 

231.MEKTUP

Yüksek sesle zikrin bid’at olması sebebi açıklanmaktadır:
 

232.MEKTUP

Dünyânın nasıl olduğu bildirilmektedir:
 

233.MEKTUP

Birkaç faydalı bilgi verilmektedir:
 

234.MEKTUP

Allahu Teâlâ'nın kendisi varlıktır. Mahlûkların asılları ise yokluktur. Kendini anlayan, Allahu Teâlâ'yı bilir. Tecellî-i zâtîyi ve Nûr âyetindeki incelikleri bildirmektedir:
 

235.MEKTUP

Bu yolun büyüklerini sevmek, dünyâ ve Âhiret sa’âdetinin sermâyesi olduğu bildirilmektedir:
 

236.MEKTUP

Ba’zı sırları bildirmektedir:
 

237.MEKTUP

Sünnet-i seniyyeye yapışmağı istemekte, büyüklerin yolunu övmektedir:
 

238.MEKTUP

Din kardeşlerinin çoğalmasında iyi ümîtler vardır. Mürîdlerin ma’rifetlere, hâllere kavuşması, pîrlerin gevşekliğine ve (Ucb)a sebep olmaması bildirilmektedir:
 

239.MEKTUP

Dostların kusûrları affolunacağı ve istihâre yapmak bildirilmektedir:
 

240.MEKTUP

Bu yolun sonsuz olduğunu ve kelime-i tevhîdin fâydalarından birkaçını bildirmektedir:
 

241.MEKTUP

Dostlardan çoğunun ilerledikleri bildirilmektedir:
 

242.MEKTUP

Zikr-i zât ve zikir-i nefy-i isbât bildirilmektedir:

 

243.MEKTUP

Tarîkat-i aliyye-i Nakşibendiyyeyi terğîb etmektedir:
 

244.MEKTUP

Hâlinin harâb olduğunu bildiren mektûbuna cevâptır:
 

245.MEKTUP

Zikri, Fenâ ve Bekâyı ve Ebû Alî Sînâ'yı bildirmektedir:

 

246.MEKTUP

Aradığı makâma kavuştuğu ve kemâl ve tekmîl mertebeleri ve zamân zamân olan gevşekliğin sebebi bildirilmektedir:

 

247.MEKTUP

Allahu Teâlâ'nın varlığını gösteren, yine kendisi olduğu bildirilmektedir:
 

248.MEKTUP

Peygambere tâm tâbi’ olanların, onların bütün olgunluklarına kavuşacakları ve hiçbir Velînin hiçbir Nebî derecesine çıkamayacağı bildirilmektedir:
 

249.MEKTUP

Gelmiş ve gelecek bütün varlıkların en üstününe uymanın fazîletlerini bildirmektedir:
 

250.MEKTUP

Tasavvuf yolundaki hâlleri ve haccın şartlarından birinin, yolun tehlikesiz olması olduğu bildirilmektedir:
 

251.MEKTUP

Dört halîfenin üstünlüklerini ve Ashâb-ı Kirâmın büyüklüğünü bildirmektedir:
 

252.MEKTUP

Suâllerine cevâptır:
 

253.MEKTUP

Tasavvuf yolunu ve beş latîfeyi kısaca bildirmektedir:

 

254.MEKTUP

Birkaç suâline cevâptır:

 

255.MEKTUP

Sünnet-i seniyyeyi her yere yaymağı ve bid’atleri yok etmek lâzım olduğunu bildirmektedir:

 

256.MEKTUP

Kutub ve Kutb-ül-aktâb ve Gavsın ne demek olduğu bildirilmektedir:
 

257.MEKTUP

Tasavvufu kısaca bildirmektedir:
 

258.MEKTUP

Allahu Teâlâ'nın yakın olduğunu açıklamaktadır:

 

259.MEKTUP

Peygamberler “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” gönderilmesinin fâydaları ve aklın yalnız başına Allahu Teâlâ'yı tanıyamayacağı ve dağda büyümüş ve câhillik zamânında ya’nî Peygamber gönderilmemiş olan zamânlarda yaşamış kâfirlerin ve kâfir memleketlerinde ölen kâfir çocuklarının Âhiret'te ne olacakları ve dünyânın her yerine, meselâ eski hindlilere Peygamberler gelmiş olduğu bildirilmektedir:

 

260.MEKTUP

İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin yolunu ve Velâyet-i evliyâ, Velâyet-i enbiyâ ve Velâyet-i ulyâyı ve insandaki on latîfeyi bildirmektedir:

 

261.MEKTUP

Namâzın kıymetini ve namâza mahsûs kemâlâtı bildirmektedir:

 

262.MEKTUP

Bu yolun bağlıyan bağı, muhabbet olduğu bildirilmektedir:
 

263.MEKTUP

Kâ’be-i Rabbânî hakkındadır ve namâzın ba’zı üstünlükleri bildirilmektedir:
 

264.MEKTUP

En sonda hayret ve cehâlete varmak lâzım olduğu, keşf ve kerâmetlere güvenilmemesi lâzım olduğu bildirilmektedir:

 

265.MEKTUP

Uzlete çekilirken, Müslümanların haklarını gözetmeği elden bırakmamak lâzım olduğu bildirilmektedir:
 

266.MEKTUP

İlhâm ve ferâset yolu ile, mübârek kalbine doğan, (İlm-i kelâm) akîde ya’nî i’tikâdından ba’zısını bildirmektedir. Kitaplardan alarak ve akıl ve düşünce ile bularak yazmadığı hâlde hepsi, Ehl-i sünnet vel-cemâ’at âlimlerinin sözlerine uygundur. Allahu Teâlâ, ömür sarf ederek, istirâhatlarını fedâ ederek, durmadan çalışan o âlimleri, en üstün iyiliklerle mükâfatlandırsın!

İmâm-ı Rabbânî müceddid-i elf-i sânî şeyh Ahmed-i Fârûkî Serhendî “kuddise sirruh”, dahâ ilim deryâsına yeni daldığı sıralarda hazret-i Peygamberi “sallallahu aleyhi ve sellem” rü’yâda görüp, kendisine buyurmuştu ki: (Sen kelâm ilminde müçtehid olacaksın). Bu rü’yâsını hocasına anlatmıştı. O günden beri, ilim-i kelâmın her mes’elesinde ayrı ictihâdı ve görüşleri vardır. Fakat, mes’elelerin çoğunda (Mâtürîdiyye) imâmımız ile berâberdir. Eski Yunan feylesoflarının, islâmiyyete uymayan sözlerini reddedip, yanıldıklarını ispât etmekte ve tasavvuf büyüklerini tanıyamayarak ve sözlerini anlayamayarak, yoldan çıkan, sapıtan ve kendilerini din adamı sanıp, herkesi de yoldan çıkartan, câhil ve ahmakların yüz karalarını meydâna çıkarmaktadır. Bu mektûpta ayrıca namâza âit birkaç fıkıh mes’elesini de bildirmekte ve tasavvufun kıymetini ve yüksekliğini ve bu yoldan yükselmiş olan büyüklerin islâmiyyete sımsıkı sarılmış olup, bunları tanımayan zavallıların iftirâlarının çürüklüğünü [ve mûsikî dinlememeği ve dans ve oyun yerlerine gitmemeği] ve dahâ birkaç şeyi bildirmektedir:
 

267.MEKTUP

Esrâr ve dekâık bildirilmektedir:
 

268.MEKTUP

Peygamberlere vâris olan âlimlerin kimler olduğu ve gizli bilgilerin neler olduğu bildirilmektedir:
 

269.MEKTUP

Din düşmanlarını aşağılamak, uydurma putlarını yıkmak lâzım olduğu bildirilmektedir:
 

270.MEKTUP

Ba’zı sohbetlerde bulunmak, bir yana çekilip yalnız yaşamaktan dahâ iyi olduğu bildirilmektedir:
 

271.MEKTUP

Bir rü’yânın ta’bîri bildirilmektedir:
 

272.MEKTUP

Îmân-ı gaybın îmân-ı şühûdîden üstün olduğu ve tevhîd-i şühûdî ile tevhîd-i vücûdî bildirilmektedir:

 

273.MEKTUP

Sâlik kendine yol gösterene bağlı olup, başkalarına bakmaması lâzım olduğu ve rü’yâlara kıymet verilmemesi bildirilmektedir:

 

274.MEKTUP

Çok yükselmek için çalışmak, yolda görülen şeylere bağlanıp kalmamak lâzım olduğu bildirilmektedir:
 

275.MEKTUP

Kabûl edilip edilmediği suâline cevâp vermekte ve islâmiyyet bilgilerini yaymak lâzım olduğunu bildirmektedir:
 

276.MEKTUP

Kur’ân-ı kerîmdeki muhkem ve müteşâbih olan âyet-i kerîmeleri bildirmektedir:

 

277.MEKTUP

(İlm-el-yakîn) ve (Ayn-el-yakîn) ve (Hakk-el-yakîn) bildirilmektedir:

 

278.MEKTUP

Herkese, i’tikâdı düzelttikten ve işlerini islâmiyyete uydurduktan sonra, kalbin selamette olmasına çalışmak lâzım olduğu bildirilmektedir:
 

279.MEKTUP

Kendisinin tasavvuf yoluna girmek ve Muhammed Bâkîbillah hazretlerinin “kuddise sirruh” sohbet ve hizmetinde bulunmak ni’metine sebep olduğu için, ona şükür etmekte, bu arada Allahu Teâlâ'nın, kendilerine verdiği ni’metleri bildirmektedir:

 

280.MEKTUP

Bu büyükleri sevmenin bütün sa’âdetlerin sermâyesi olduğu bildirilmektedir:

 

281.MEKTUP

Silsile-i Aliyye-i Sıddîkiyyeye bağlanmaya şükür etmekte, bu yolu övmektedir:
 

282.MEKTUP

Hızır “aleyhisselâm” ve İlyâs “aleyhisselâm” ile buluşmağı bildirmektedir:

 

283.MEKTUP

Resûlullah'ın mi’râc gecesinde Allahu Teâlâ'yı görmesinin dünyâda olmayıp Âhirette olduğu bildirilmektedir:
 

284.MEKTUP

Hâller, vecdler, Âlem-i emre bağlı şeylerdir. Bunları bilmek Âlem-i halk ile olur. Bu mektûpta bildirilenler, eski ma’rifetlerdir. Bunların yenisi büyük oğluna yazdığı mektûpta bildirilmiştir:

 

285.MEKTUP

Semâ’, raks ve vecd üzerinde bilgi vermekte, rûhtan açıklama yapmaktadır:

 

286.MEKTUP

Kur’ân-ı Kerîmden ve hadîs-i şerîflerden çıkarılan doğru i’tikâdın, Ehl-i sünnet i’tikâdı olduğu bildirilmektedir:

 

287.MEKTUP

Cezbe ve sülûk ve bunların ma’rifetleri bildirilmektedir:

 

288.MEKTUP

Nâfile namâzları cemâ’at ile kılmak câiz olmadığı bildirilmektedir:
 

289.MEKTUP

Kazâ ve kaderin ince bilgilerini anlatmaktadır:

 

290.MEKTUP

Allahu Teâlâ'nın, İmâm-ı Rabbânî hazretlerine başlangıçta ihsân etmiş olduğu yolu bildirmektedir:
 

291.MEKTUP

Tevhîd-i vücûdî ve tevhîd-i şühûdî mertebeleri bildirilmektedir:
 

292.MEKTUP

Tasavvuf yolcusuna lâzım olan edepler ve onların birkaç şüphelerinin giderilmesi bildirilmektedir:

 

293.MEKTUP

(Allahu Teâlâ ile öyle bir vaktim vardır ki...) hadîs-i şerîftir. Ebû Zer-i Gıfârî de böyle söylemiştir. Niçin söylemiştir? Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, (Bütün Evliyânın ensesine basıyorum) demiştir. Bu sözün ne demek olduğu bildirilmektedir:
 

294.MEKTUP

Allahu Teâlâ'nın sekiz sıfatını ve Peygamberlerin ve bütün insanların mebde-i te’ayyünlerini ve tecellîleri bildirmektedir:
 

295.MEKTUP

(Nazar ber Kadem) ve (Sefer der Vatan) ve (Halvet der Encümen) bu yolun temel bilgilerinden olduğu bildirilmektedir:

 

296.MEKTUP

Hak Teâlâ'nın sıfatlarının basît olduğunu, eşyâya bağlanmakla değişmediklerini bildirmektedir:

 

297.MEKTUP

Hak Teâlâ'nın ihâtasını ve sereyânını açıklamaktadır:

 

298.MEKTUP

Nihâyete kavuşmayı kısaca bildirmektedir:

 

299.MEKTUP

Başa gelen sıkıntıya sabır dilemekte, tâ’ûndan ölmenin kıymetini ve tâ’ûn olan yerden kaçmanın günâh olduğunu bildirmektedir:
 

300.MEKTUP

Derin, ince bilgileri ve şaşılacak ma’rifetleri ve (Kabe-kavseyn ev-ednâ) makâmını bildirmektedir:

 

DİĞER MEKTUPLAR

 

 

 


 

201.MEKTUP

Bu mektûp, Küçük Beğ Hisârî'ye yazılmıştır.

 

Bir suâline cevâp vermektedir:

Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Onun seçtiği kullarına selâm olsun! Küçük Beğ Hisârî hazretleri soruyor ki, (Bir kimse, bütün bilgiler iki üç harfte yerleşmiştir) diyor. Bu söze inanılır mı?

Cevâp: Böyle söyleyen kimsenin bunu işiterek veyâ kitâplardan okuyarak söylediği anlaşılmaktadır. Çünki, önceki büyüklerden birkaçı böyle şeyler söylemiştir. Hazret-i Emîr “kerremallahu teâlâ vecheh” de (Bütün bilgiler, Besmelenin (B) harfinde, hattâ bu harfin noktasında yerleşmiştir) buyurdu. Bunu size söyleyen kimse, böyle olduğunu biliyorum demek istemiş ise, iki şey düşünülebilir:

1- Bütün bilgilerin iki-üç harfte yerleştirildiklerini bana bildirdiler derse, bu harfleri bildiğini veyâ bilmediğini söylese de sözü doğru olabilir.

2- Bütün ilimleri, iki-üç harf içinde bana bildirdiler. Bu iki-üç harf içinde bütün ilimleri anlıyorum derse yalancıdır. Bu söze inanılmaz. Doğru yolda olanlara ve Muhammed Mustafâ'nın izinde gidenlere selâm olsun “sallallahu aleyhi ve sellem”!

 

Başa dön

 

202.MEKTUP 

Bu mektûp, mirzâ Fethullah-i Hakîme yazılmıştır.

 

Büyüklerle tanıştıktan sonra ayrılanlara şaşmakta, Ashâb-ı Kirâmın büyüklüğü bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ, bizi ve sizi, sevgili Peygamberinin doğru yolunda bulundursun “sallallahu aleyhi ve sellem”!

Bir gün, Tasavvuf büyüklerinin üzülmeleri üzerinde konuşulmuştu. Bu büyüklere bağlanıp da, sonra ayrılanların, başkalarından bir şeyler bekleyenlerin sürünecekleri söylenmişti. Bu arada, sizin ve kâdî Senâmın adınız geçmişti. Bu konuşma, iyi bilemiyorum, bir dakîka sürmüş mü idi? Hem de, sırası gelerek söylenmişti. Allah göstermesin ki, bir Müslümânın incitilmesini düşünmüş olayım. Yâhut kalbimde bir kin bulundurayım. Bu bakımdan, mübârek kalbiniz hiç sıkılmasın. Bilmeniz lâzımdır ki, bizim yolumuz, Allahu Teâlâ'nın isimleri üzerinde çalışmak değildir. Bu yolun büyükleri, bu isimlerin sâhibinde yok olmağı aramaktadırlar. Onlar, dahâ ilk bakışta, sıfatların dışında olan varlığı istemektedirler. İsimlerden, sıfatlardan geçerek zâtı taleb ederler. Bunun içindir ki, başka yolların sonu, bunların başlangıcında yerleşmiştir. Fârisî mısra’ tercemesi:

Gül bahçemi gör de, bahârımı anla!

O konuşmamız, ağızdan ağza dolaştıkça, başka şekil alarak, sizi üzecek kadar değişmiş olduğu anlaşıldı. Bu üzüntünüzü gidermek için birkaç şey yazmak istedim: Sizinle tanışmamız, bir şeyimizi arttırmaz. Görüşmemek de bir şeyi azaltmaz. Düşüncemiz, isteğimiz, yalnız sizin iyiliğinizdir. Fakat (Kendi zararını isteyene, hiç acınmaz!) sözünü herkes bilir. İyi biliniz ki, bu fakîr “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz” sizin zararınızı istemedim ve inşâallah istemem de. Acıdığım için söylenilen bir şeydi. Din adamları, acıdıklarından, böyle söylerler. Hem de, bir sırası gelerek söylenmişti. Hiç üzülmeyiniz!

Bir kimsenin kendini, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk'tan “radiyallahu anh” dahâ üstün görmesi, iki şeyden ileri gelir: Yâ koyu bir zındıktır. Yâhut da, kara câhildir. Birkaç sene önce, size gönderdiğim bir mektûpta, Cehennemden kurtulacağı bildirilmiş olan, Ehl-i sünnet vel-cemâ’at fırkasını anlatırken bunu da yazmıştım. Onu okuduktan sonra, böyle sözlere inanmanıza şaşılır. Hazret-i Alîyi bile, hazret-i Ebû Bekir'den “radiyallahu anhümâ” dahâ yüksek bilen bir kimse, Ehl-i sünnetten ayrılmış olur. Kendini yüksek bilenin ne olacağını artık düşünün! Bu yolun büyükleri bildiriyorlar ki, (Kendini, uyuz köpeklerden üstün gören bir sâlik, bu büyüklerin kemâlâtına kavuşamaz). Bu ümmetin büyükleri, hazret-i Ebû Bekrin, Peygamberlerden başka, bütün insanlardan üstün olduğunu, sözbirliği ile bildirmişlerdir. Hazret-i Hamza'yı öldürmüş olan Vahşînin “radiyallahu anhümâ”, Resûlullah'ın yanında bir kere bulunduğu için, Tâbi’înin en üstünü olan Veysel Karânî'den dahâ üstün olduğunu, kitâplarımda ve mektûplarımda bildirmiştim. Böyle olunca, bunu yazan bir kimsenin böyle söyleyeceğini düşünmek bile, aklı olana yakıştırılamaz. Böyle düşünmeğe yol açan yazıyı görerek işin doğrusunu anlaması lâzımdır. Bir şey anlamadan, yalnız çekemeyenlere uymak, uygun olur mu? Bununla berâber, büyükler, aşk sarhoşluğu denilen hâllerinde, uygunsuz şeyler de söylemişlerdir. Bâyezîd-i Bistâmî hazretleri, (Bayrağım, Muhammed aleyhisselâmın bayrağından dahâ yüksektir) dedi. Bu sözünden, onun dahâ yüksek olacağı anlaşılamaz. Çünki, onu söylemek zındıklık olur. Bu fakîrin yazılarında ise, böyle şeyler, hiçbir zamân bildirilmemiştir. Vesselâm.

 

Başa dön

 

203.MEKTUP

Bu mektûp, molla Hüseyin'e yazılmıştır.

 

Allah yolunda olanların yanında bulunmağı övmektedir:

Allahu Teâlâ, hâllerinizi güzel eylesin. İşlerinizi faydalı eylesin! Maksatlarınızı ıslâh eylesin! Şerefli mektûbunuz geldi. Sevgilerinizi bildirdiği için bizleri çok sevindirdi. Allahu Teâlâ, bu yolun büyüklerine olan sevginizi arttırsın! Onlara bağlılık arzûsunu, ömrünüzün sermâyesi yapsın! Hadîs-i şerîfte, (El-mer’ü me’a men ehabbe) buyuruldu ki, (Kişi, sevdiği ile berâberdir) demektir. Bu büyükleri seven, onlarla berâber olur. Onlarla berâber olan, şakî olmaktan korunmuş olur. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki, (İnsanların yaptıklarını yazan meleklerden başka melekler de vardır. Yollarda, sokak başlarında dolaşırlar. Allahu Teâlâ'yı zikir edenleri ararlar. Zikredenleri bulunca, birbirlerine seslenirler. Buraya geliniz, buraya geliniz derler. Kanatları ile, onları sararlar. O kadar çokturlar ki, göğe varırlar. Kullarının her işini bilici olan Allahu Teâlâ, meleklere sorarak: Kullarımı nasıl buldunuz, buyurur? Yâ Rabbî! Sana hamd ve senâ ediyorlar ve senin büyüklüğünü söylüyorlar ve senin ayıplardan ve kusûrlardan temiz olduğunu söylüyorlar, derler. Onlar, beni gördüler mi, buyurur? Hayır görmediler, derler. Görselerdi, nasıl olurlardı, buyurur? Dahâ çok hamd ederlerdi ve dahâ çok tesbîh ederlerdi ve dahâ çok tekbîr söylerlerdi, derler. Onlar, benden ne istiyorlar, buyurur? Yâ Rabbî! Cennetini istiyorlar, derler. Onlar, Cenneti gördüler mi, buyurur? Görmediler, derler. Görselerdi, nasıl olurlardı, buyurur? Dahâ çok yalvarırlardı, dahâ çok isterlerdi. Yâ Rabbî! Bu kulların Cehennemden korkuyorlar. Sana sığınıyorlar, derler. Onlar Cehennemi gördüler mi, buyurur? Hayır görmediler, derler. Görselerdi, nasıl olurlardı, buyurur? Görselerdi, dahâ çok yalvarırlardı ve ondan kurtulmak yoluna dahâ çok sarılırlardı, derler. Allahu Teâlâ, meleklere, şâhid olunuz ki, onların hepsini affeyledim, buyurur. Yâ Rabbî! O zikir edenlerin yanında, filân kimse zikir etmek için gelmemişti. Dünyâ çıkarı için gelmişti, derler. Onlar benim misâfirlerimdir. Beni zikir edenlerle berâberim. Onların yanında bulunanlar da, zarar etmezler, buyurur). Bu hadîs-i şerîf ve yukarıda bildirdiğimiz (Kişi, sevdiği ile berâberdir) hadîs-i şerîfi gösteriyorlar ki, bu büyükleri sevenler, bunlarla berâberdirler. Bunlarla berâber olanlar, kazançlı olurlar. Allahu Teâlâ, bizi ve sizleri, bu büyükleri sevenlerden eylesin! Sevgili Peygamberi, ümmî ve hâşimî olan Muhammed “sallallahu aleyhi ve sellem” hürmetine duâmızı kabûl buyursun! Âmîn.

Şeyh İlahdâd'ın mektûbunda, kendinizden haber veriyorsunuz. Böyle ademler, ya’nî yokluklar, tâliplerde çok görülmektedir. Çok çalışınız. Ele geçenlerle doymayınız! Fârisî beyt tercemesi:

Çok cilve var, aranan sevgilide,
Kavuştum sanma, bir cilve görünce!

Bu büyüklerle birlikte bulunmak, en faydalı şeylerdendir. Allahu Teâlâ, bunların sohbetine kavuştursun! Fârisî beyt tercemesi:

Aşk sarhoşlarîyla bulun, mey yoksa da, koku geçer.
Koku da bulunmaz ammâ, onları görmek de yeter.

Gece gündüz karşısında bulunduğunuz büyük hazretten aldığınız yola sarılınız. (Allah) mübârek ismini, hiçbir şey düşünmeyerek, kalbinizden geçiriniz! Hâzır ve nâzır olduğunu da düşünmeyiniz! Sıfatlarından hiçbirini hâtırınıza getirmeyiniz. Yüreğinizin bulunduğu yerde, gönülde (Allah) ismini hep bulundurunuz! Çok lâzım olan bilgiler, yazmakla anlaşılamaz. Anlatmak lâzımdır. Buluşursak, bildirilir. Buluşuncaya kadar, elinize geçenleri yazınız. Onları okumak, uzaktan teveccühe sebep olur. Vesselâm.

Vefâsızdır, ey denî dünyâ senin her ni’metin!
Ecel fırtınaları, mahveyliyor her rif’atın.

 

Başa dön

 

204.MEKTUP 

Bu mektûp, mîr Muhammed Nu’mân-i Bedahşî hazretlerine yazılmıştır.

 

Câhillerin dedi-kodu yapmalarına üzülmemeyi bildirmektedir:

Mîr hazretleri, aşağı kimselerin bozuk sözlerine üzülmeyiniz! İsrâ Sûresi, seksendördüncü [84] âyetinde meâlen, (Herkes, kendine uygun işi yapar) buyuruldu. Ya’nî, kişinin işi ve sözü, kendinin aynasıdır. Alçakların sözlerine iyi veyâ kötü karşılıkta bulunmamak dahâ iyidir. Yalanın sonu gelmez. Onların birbirini tutmayan sözleri, kendilerini rezîl etmeğe yetişir. Allahu Teâlâ'nın aydınlatmadığı kimseye, kimse ışık veremez. Siz, verilen vazîfeyi yapmağa bakınız! Başka şeyleri görmemezlikten geliniz! En’âm Sûresinin doksanbirinci âyetinde meâlen, (Allah deyin, sonra onları bırakın. Bozuk işlerinde oynasınlar!) buyuruldu. Kardeşimiz Muhammed Sâdık, tâm vaktinde geldi. Ramazân-ı şerîfin son on günü i’tikâf yaptı. Ona çok şeyler açıldı. Yeni şeylere kavuştu. Allahu Teâlâ'ya hamd olsun ki, diğer sevdiklerimiz de ilerlemektedirler. Kalpleri uyanıktır. Bu, Allahu Teâlâ'nın büyük ihsânıdır. Dilediğine ihsân etmektedir. Onun ihsânları boldur. Mahlûkların en iyisi olan efendimiz Muhammed aleyhisselâma ve Onun Âline ve Ashâbının hepsine bizden duâlar ve selâmlar olsun!

 

Başa dön

 

205.MEKTUP 

Bu mektûp, hâce Muhammed Eşref-i Kâbilî'ye yazılmıştır.

 

İşin başı, islâmiyyetin sâhibine uymak olduğu bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ sizi, Muhammed Mustafâ ya tam uymakla şereflendirsin “sallallahu aleyhi ve sellem”! Çünki, bütün işlerin başı ve sıddîkların birinci istekleri budur. Bundan başkası, boş vehimler ve bozuk hayâllerdir. Allahu Teâlâ, bizi ve sizi bunlardan korusun! Doğru yolda olanlara ve Muhammed Mustafâ'nın izinde gidenlere selâm olsun “sallallahu aleyhi ve sellem”!

Kişi noksanını bilmek gibi irfân olmaz!

 

Başa dön

 

206.MEKTUP 

Bu mektûp, molla Abdülgafûr-i Semerkandî'ye yazılmıştır.

 

Dünyânın kötülüğü ve ona düşkün olanların zavallılığı bildirilmektedir:

Yâ Rabbî! Ölüm bizi uyandırmadan önce, sen bizi uyandır! Peygamberlerin efendisi “sallallahu aleyhi ve sellem” hürmetine, duâmızı kabûl eyle! Tatlı olan mektûbunuz ve kıymetli yazılarınız gelerek bizleri sevindirdi. Buna karşılık olarak, Allahu Teâlâ, size iyilikler versin!

Kardeşim! İnsanları dünyâya, yalnız yiyip içmek için ve giyinip süslenmek için göndermediler. İstediklerimizi toplamak, sevdiğimiz şeylerle keyiflenmek ve oynayıp zevklenmek için yaratılmadık. İnsanların yaratılması, Allahu Teâlâ'ya karşı aşağılığını, gücü yetmezliğini, muhtâç, zavallı olduğunu göstermeleri içindir. Kulluk da, bu demektir. Fakat, bu kulluk, Muhammed aleyhisselâmın islâmiyyetinin izin verdiği gibi olmalıdır. Yoksa, Müslümân olmayanların yaptıkları riyâzetler, mücâhedeler, bu parlak islâmiyyete uygun olmadığı için, zarar ve ziyândan başka sonu olmaz. Pişmân olmaktan, üzülmekten başka bir şey kazandırmaz. Ehl-i sünnet vel-cemâ’at denilen doğru yolun âlimlerinin bildirdiklerine uygun olarak i’tikâdı düzelttikten sonra, ibâdetleri yapmakla berâber, kalbi Allahu Teâlâ'nın zikri ile süslemelidir. Tasavvuf yolunun büyüklerinden alınan vazîfeyi sık sık tekrarlamalıdır. Bu büyüklerin yolunda, sonda ele geçecek olanlar başlangıçta yerleştirilmiştir. Bunların bağları, başkalarının bağlarından çok üstündür. Kısa görüşlü olanlar, inansa da, inanmasa da, bu böyledir. Maksadımız, dostları teşvîktir. İnanmayanlara bir diyeceğimiz yoktur. Fârisî beyt tercemesi:

Masal sanana, masal gibi olur,
Kıymet bilene, çok faydalı olur.

Sözün kısası şudur ki, Âhirette kurtulmak, çok zikir etmeğe bağlıdır. Enfâl Sûresinin kırkaltıncı âyetinde meâlen, (Allahu Teâlâ'yı çok zikir ediniz ki kurtulasınız!) buyuruldu. Bunun için, çok zikir etmek lâzımdır. Buna mâni’ olan her şeyi düşman bilmelidir. Âhirette kurtulmanın ilâcı, işte budur. Bizden, ancak söylemektir. Fârisî beyt tercemesi:

Zikir et zikir, bedende iken cânın,
Kalp temizliği, zikrîyledir Rahmânın.

Ra’d sûresi, otuzuncu âyetinde meâlen, (Biliniz ki kalpler zikir ile râhat bulur) buyuruldu. Allahu Teâlâ, size bundan başarı nasîb eylesin! Çünki, en lüzûmlu ve en kârlı iş budur. Mübârek zamânlarda çok giyilmiş olan entâri gönderildi. İşleriniz hayırlı olsun! Vesselâm.

 

Başa dön 

 

207.MEKTUP

Bu mektûp, mirzâ Hüsâmeddîn Ahmed'e “rahmetullahi aleyh” yazılmıştır.

 

İnsanların bir arada bulunması, kalplerini berâber edeceği ve islâmiyyete uymayan şeylerin kıymetsiz olduğu bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Onun seçtiği, sevdiği kimselere selâm olsun! Çok zamân geçti, sizin ve mahdûm zâde hazretlerinin ve Cemâleddîn Hüseynin ve orada bulunanların ve hele şeyh İlâhdâd ve meyân Şeyh-ul-hediyyenin selâmet haberlerinizi alamadım. Herhâlde, uzakta kalan bu kardeşlerinizi unuttuğunuz anlaşılıyor. Evet, yakında bulunmanın, kalplerin birleşmesinde büyük te’sîri vardır. Bunun içindir ki, hiçbir Velî, bir Sahâbînin derecesine yükselemez. Veysel Karânî “rahmetullahi aleyh” o kadar şânı yüksek olduğu hâlde, Resûlullah'ı “sallallahu aleyhi ve sellem” hiç görmediği için, Ashâb-ı Kirâmdan en aşağı olanın derecesine yetişemedi. Abdullah bin Mübârek hazretlerinden soruldu ki, hazret-i Mu’âviye ile Ömer bin Abdül’azîzden hangisi dahâ yüksektir? Cevâb olarak: (Mu’âviye “radiyallahu anh”, Resûlullah'ın “sallallahu aleyhi ve sellem” yanında giderken, atının burnuna giren toz, Ömer bin Abdül’azîz'den kat kat dahâ yüksektir) buyurdu.

Burada bulunanların hepsi iyiyiz. Allahu Teâlâ'ya bunun için, belki bütün ni’metleri için hamd ve şükürler olsun. Ni’metlerinin en büyüğü olan, Müslümân yaptığı için ve mahlûklarının en iyisinin yolunda bulundurduğu için, ne kadar çok hamd edilse, yine azdır. Çünki, onun yolunda bulunmak, iyiliklerin başı, kurtulmanın çâresi ve dünyâ ve Âhiret sa’âdetlerinin kapısıdır. Allahu Teâlâ, Peygamberlerin en üstünü hürmetine “sallallahu aleyhi ve sellem”, bizleri ve sizleri, her zamân bu yolda bulundursun! Âmîn. Fârîsî mısra’ tercemesi:

İş budur. Bundan başkası hiçtir!

Tasavvufçuların sözlerinden, ele bir şey geçmez. Onların hâllerinden insanın bir şeyi artmaz. Onların vecdleri ve hâlleri, islâmiyyete uygun olmazsa, on para etmez. Keşfleri, ilhâmları, kitâba ve sünnete benzemezse, yarım arpa kadar değerleri olmaz. Tasavvuf yolunda ilerlemenin sebebi, islâmiyette inanılması lâzım olan şeylere, yakînin, îmânın artması içindir. Hakîkî îmân da, bu demektir. İkinci sebebi de, fıkıhta bildirilen vazîfeleri yapmanın kolay ve tatlı olması içindir. Tasavvuf, bu ikisine kavuşmak içindir. Bunlardan başka bir şey için değildir. Çünki, Allahu Teâlâ, Cennette görülecektir. Dünyâda hiç görülemez. Tasavvufçuların aradıkları müşâhedeler, tecellîler, gölgelere kavuşmaktır ve benzetilen, O sanılan şeylerle avunmaktır. Allahu Teâlâ, ötelerin ötesidir. Şaşılacak şeydir ki, onların müşâhedeler ve tecellîler diye övündükleri şeylerin iç yüzleri, eğer anlatılırsa, bu yola yeni girenlerin gevşemelerinden korkulur ve arzûları, istekleri azalır. Eğer iç yüzleri anlatılmazsa, doğrusunu bildiğim hâlde, doğru ile yanlışın birbirlerine karışmalarına göz yummuş olmaktan korkarım. Ey, yollarını şaşırmışlara, doğru yolu gösteren Rabbim! Âlemlere rahmet olarak yarattığın Muhammed “sallallahu aleyhi ve sellem” hürmeti için, bana doğru yolu göster! Hâlinizi ara sıra bildiriniz ki, sevgiyi arttırır. Doğru yolda bulunanlara selâm olsun!

 

Başa dön

 

208.MEKTUP

Bu mektûp, kıymetli oğlu meyân Muhammed Sâdık'a yazılmıştır “kaddesallahu esrârehümel’azîz”.

 

Sâlik, kendini Peygamberlerin makâmında görür. Bunun sebebi bildirilmektedir:

Sevgili yavrum! Soruyorsun ki, sâlik tasavvuf yolunda yükselirken, ba’zan kendini Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” makâmlarında buluyor. Ve ba’zan, bu makâmların da üstüne çıktığını anlıyor. Hâlbuki, sözbirliği ile bildirilmiştir ki, Peygamberler “aleyhimüssalavâtü vettehıyyât” herkesten dahâ üstündür. Evliyânın bütün kazançları “rahmetullahi aleyhim ecma’în”, Peygamberlere uydukları içindir. Onların yolunda gitmekle, Evliyâlığa kavuşmuşlardır.

Cevâp: Sâlikin gördüğü makâmlar, Peygamberlerin urûc ettikleri, yükseldikleri makâmlar değildir. O büyükler, urûc ederlerken, o makâmlardan çok yukarı yükselmişlerdir. Çünki o makâmlar, o büyüklerin mebde-i ta’ayyünleri olan, Allahu Teâlâ'nın isimleridir. Allahu Teâlâ'dan gelen feyizler, ni’metler, hep mebde-i ta’ayyün denilen bu isimlerden gelir. Çünki, Allahu Teâlâ'nın, arada isimleri olmadan, bu âlem ile hiçbir ilgisi yoktur. Allahu Teâlâ'nın mahlûklara ihtiyâcı ve mahlûklarla doğrudan doğruya ilgisi yoktur. Ankebût sûresi, altıncı âyet-i kerîmesinde meâlen, (Elbette Allahu Teâlâ'nın bu âlemlere hiç ihtiyâcı yoktur) buyuruldu. O büyükler, yükseldikleri makâmdan geri inerken, yukarıdaki nûrları da birlikte indirirler ve kendilerine mahsûs olan bu isimlerde yerleşip kalırlar. Bunun için, bir kimse bunları ararsa, bu yerleştikleri makâmlarında bulur. Zât-i ilâhîyi isteyen, yüksek yaradılışlı bir kimse, yükselirken bu isimlere yetişir ve onlardan da yukarıya geçer. Allahu Teâlâ'nın dilediği makâma kadar yükselir. Fakat, bu sâlik yukarıdan aşağı inerken, kendi mebde-i ta’ayyünü olan ve Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” bulundukları isimlerden dahâ aşağıda olan isme gelip yerleşince, kendi makâmı ile onların makâmları arasındaki farkı anlar. İşte dahâ üstün olmak, bu makâmlar ile ölçülür. Makâmı yüksek olan kimse, dahâ yüksektir. Sâlik, kendi makâmı olan isme inmedikçe ve bu makâmın dahâ aşağıda olduğunu anlamadıkça, o büyüklerin dahâ üstün olduklarına zevkle ve hâl ile inanmaz. Dahâ üstün olduklarını, işiterek söylemektedir. Önce îmân etmiş olduğu için, yüksek olduklarını söyler. Fakat vicdânı, sözüne uygun değildir. Bu zamân, Allahu Teâlâ'ya sığınması, yalvarması, câhil ve zavallı olduğunu söylemesi, doğrusunun kendisine bildirilmesi için duâ etmesi lâzımdır. Bu hâl, sâliklerin ayak kayacak, tehlikeye düşecek yerleridir. Bu yazımızı bir misâl ile açıklayalım. Biliyoruz ki, duman, sıcak sıvı ve katı zerrelerdir. Sıcak oldukları için, genişlemiş, hafîflemiş olan sıvı ve katı dânecikler, havada yükselir. Bunu görünce, katı ve sıvı dâneciklerin havadan dahâ hafîf olduklarını söylemek doğru olmaz. Çünki dâneler, ısı enerjisi tarafından kaldırılmaktadır. Soğudukları zamân, yine geri, aşağı inerler. Yere düşerler. Kendi yerlerinin havadan dahâ aşağı olduğu anlaşılır. Sâlik de, o makâmlardan yukarı, fazla muhabbet enerjisi ile sürüklenmektedir. Kendi makâmı, o makâmlardan aşağıdadır.

Buraya kadar bildirdiklerimiz, müntehî için idi. Müntehî, tasavvuf yolunda, çıkabileceği derecelerin sonuna varan Velî demektir. Yolun başlangıcında, böyle sanılırsa, kendini büyüklerin makâmlarında bulursa, bunun sebebi başkadır. Şöyle ki, sonlarda bulunan her makâmın, yolun başında ve ortasında benzerleri, görünüşleri vardır. Başlangıçta ve yolda olanlar, bu görüntülere gelince, o makâmların kendilerine geldiklerini sanırlar. Bir şeyin görüntüsü ile, kendisini ayırt edemezler. O büyüklerin görüntülerini, benzerlerini de, makâmlarının görüntülerinde bulunca, o büyüklerle ortak olduklarını sanırlar. Zan ettikleri gibi değildir. Bir şeyin gölgesini, kendisine benzetmekten başka bir şey değildir. Yâ Rabbî! Her şeyin özünü, yapısını bize bildir! Sevgili Peygamberin hürmetine, bizleri boş, faydasız şeylerle vakit geçirmekten koru! Âmîn.

 

Başa dön 

 

209.MEKTUP 

Bu mektûp, mîr Muhammed Nu’mân-i Bedahşî “kaddesallahu sirrehul’azîz” hazretlerine yazılmıştır.

 

Kendinin (Mebde’ ve Me’âd) adındaki kitâbında yazılı bir bilgiyi açıklamaktadır:

Elhamdü lillahi Rabbil’âlemîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidilmürselîn ve âlihittâhirîn ecma’în. Seyyid hazretleri, kıymetli kardeşim mîr Muhammed Nu’mân, Allahu Teâlâ ile olunuz! Buradakiler, çok şükür iyiyiz. İnsana râhatlık veren o sarâyınızda, sizden ayrılırken, kardeşim Muhammed Eşref, (Mebde’ ve Me’âd) kitâbındaki bir yazının açıklanmasını istemişti. Vakit dar olduğundan, bir şey anlatılamamıştı. Şimdi, o yazıyı açıklamağı düşündüm. Böylece, dostlarımın sıkıntısını gidermek istedim. O yazı şöyle idi: (Resûlullah'ın “sallallahu aleyhi ve sellem” vefâtından bin ve birkaç sene geçtikten sonra, hakîkat-i Muhammedî, kendi yerinden yükselerek, Kâ’be'nin hakîkati ile birleşir. Bu zamân, hakîkat-i Muhammedî ismi, Hakîkat-i Ahmedî adına döner ve Zât-i ilâhînin mazharı olur. İki isim de, isim sâhibi gibi olurlar. Îsâ “aleyhisselâm” gökten inerek, Muhammed aleyhisselâmın dînine göre yaşayacağı zamâna kadar, Hakîkat-i Muhammediyye'nin yeri boş kalır. O zamân, Îsâ aleyhisselâmın hakîkati, kendi makâmından yükselerek, Hakîkat-i Muhammediyye'nin boş kalmış olan makâmına yerleşir).

Cevâp: Bir insanın hakîkati demek ta’ayyün-i vücûbî demektir. O kimsenin ta’ayyün-i imkânîsi, bu ta’ayyün-i vücûbînin zıllı, görüntüsüdür. Bu ta’ayyün-i vücûbî, Allahu Teâlâ'nın isimlerinden bir isimdir. Alîm, kadîr, mürîd, mütekellim gibi dahâ nice isimlerinden biridir. Allahu Teâlâ'nın bu ismi, o kimsenin rabbidir. Ya’nî, ona gelen her feyiz, bu isimden gelir. Bu isim ile Allahu Teâlâ'nın çeşitli bağlantıları vardır. Sıfat mertebesinde, Allahu Teâlâ'ya bu isim verilir. Sıfatlar, Allahu Teâlâ'dan ayrı olarak vardırlar. Şân mertebesinde de Allahu Teâlâ'ya bu isim verilir. Şân mertebesi, Allahu Teâlâ'dan ayrıca var değil ise de, bir bakımdan ayrıca vardırlar. Sıfat ile şân arasındaki fark (Sülûk ve cezbe)yi anlatan mektûpta bildirilmişti. Anlaşılmayan yerleri varsa, o mektûptan okuyunuz! [Bu mektûp, birinci cildin ikiyüzseksenyedinci mektûbudur].

Şânın varlığı, yalnız i’tibâr ile ya’nî bir bakımdan ise de, bu şânın üstünde de, başka bir bakımdan, başka bir mertebe de vardır. O mertebe bu şânın mebde-i vücûd-i i’tibârîsidir. Allahu Teâlâ'nın bu ismi, bu mertebede de vardır. Bu mertebenin üstünde de, dahâ başka bir bakımdan dahâ yüksek mertebe olur. Fakat, insan gücü bunu anlayamaz. Bu fakîr [ya’nî, İmâm-ı Rabbânî hazretleri], bu mertebeyi de geçirildim. Fakat, bu mertebenin üstünde, insan yok gibi olmaktadır. (Her ilim sâhibinden dahâ büyük âlim vardır). Arabî beyt tercemesi:

Ni’mete kavuşana âfiyet olsun!
Zavallı âşık, bir damla ile doysun!

Ehlullah ya’nî Evliyâ, kendi yaradılışlarına, güçlerine göre, bu mertebelere kavuşmakta birbirlerinden çok ayrıdırlar. Evliyâ arasında, Allahu Teâlâ'nın ismine yetişenler pek azdır. Çoğu, bu ismin zıllarından bir zılla, bir görüntüye kavuşmuştur. Önce, seyr ve sülûk ile, imkân mertebelerinden geçerek, sonra, bir zılla kavuşurlar. Yalnız cezbe yolu ile de bu isme kavuşulabilir ise de, bunun kıymeti yoktur. Bu isimden dahâ yukarı yükselenler pek azdır.

Bir insanın hakîkati, onun ta’ayyün-i vücûbîsine denildiği gibi, onun ta’ayyün-i imkânîsine de denir. Bunları anladıktan sonra, deriz ki:

Muhammed Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem”, her insan gibi, Âlem-i halk ile Âlem-i emirden yapılmıştır. Onun Âlem-i halkının rabbi olan isim-i ilâhî, alîm şânıdır. Âlem-i emrini terbiye eden de, alîm şânının bir bakımdan üstünde olan mertebedeki alîm ismidir. Hakîkat-i Muhammedî, alîm şânıdır. Hakîkat-i Ahmedî, alîm şânının üstünde olan ve bu şânın mebdei olan isimdir. Bu isim, Kâ’be'nin de hakîkatidir. Âdem “aleyhisselâm” yaratılmadan önce, Resûlullah'ta bulunan Peygamberlik, hakîkat-i Ahmedî bakımından idi. Hadîs-i şerîfte, (Âdem “aleyhisselâm” toprak ile su arasında iken Peygamberdim) bildirilen bu Peygamberlik idi ki, Âlem-i emirde idi. Îsâ “aleyhisselâm” Kelimetullah olduğu ve Âlem-i emir ile bağlılığı çok olduğu için, Resûlullah'ın geleceğini, Ahmed ismi ile müjdelemişti. Îsâ aleyhisselâmın, (Benden sonra Ahmed isminde bir resûl geleceğini size müjdeleyiciyim) dediğini Saf sûresi haber vermektedir. Dünyâya teşrîflerinden sonraki Peygamberliği, Hakîkat-i Muhammedî'ye bağlı idi. Belki de, iki hakîkate de bağlı idi. Rabbi ya’nî terbiye edicisi, yetiştiricisi olan da, hem bu şân ve hem de şânın üstündeki mertebe idi. Bunun için, bu mertebedeki da’vet, önceki mertebedeki da’vetden dahâ kuvvetli olmuştur. Çünki o mertebedeki da’veti, yalnız Âlem-i emirde idi ve terbiyesi, yalnız (Rûhâniyân)a ya’nî rûhlara ve meleklere idi. Bu mertebedeki da’veti ise, hem Âlem-i halkta, hem de Âlem-i emirdedir ve terbiyesi, hem maddeye, hem de rûhlaradır. Bu dünyâda, onun maddî tarafını melekî tarafından dahâ kuvvetli yaparak, insanlarla ilgisi çoğaltıldı. Böylece, insanların fâydalanmaları kolaylaştırıldı. Allahu Teâlâ, sevgili Peygamberine “sallallahu aleyhi ve sellem” insanlık tarafını fazla açıklamasını emir buyurdu. Meselâ, Kehf sûresi, yüzonbirinci âyetinde meâlen, (Onlara söyle! Ben de sizin gibi insanım. Bana vahyolundu) buyuruldu. (Sizin gibi) buyurulması, insanlığını kuvvetli bildirmek içindir. Bu madde hayâtından Kâ’be hayâtına geçince rûhânî tarafı çoğaldı. İnsanlara bağlılığı azaldı. Dîne çağırmak nûrâniyyeti değişti. Ashâb-ı Kirâmdan “aleyhimürrıdvân” birkaçı buyurdu ki, (Resûlullah'ı defin işini bitirmeden, kalplerimizde değişiklik duyduk). Evet, öyle oldu. Çünki, görerek olan îmânları, görmeden olan îmâna döndü. İşleri, görmekten, işitmeğe kaldı. O yüce Peygamberin “sallallahu aleyhi ve sellem” vefâtından bin sene geçtikten sonra, rûhânî tarafı öyle kuvvetlendi ki, insânî tarafını büsbütün örttü. Âlem-i halkı, Âlem-i emir hâlini aldı. Bunun için, Âlem-i halkından olanlar, kendi hakîkatlerine döndüler. Hakîkat-i Muhammedî de yükselerek, Hakîkat-i Ahmedî'ye ulaşdı. İkisi birleşti. Burada söylediğimiz iki hakîkat, onun Âlem-i halkının ve Âlem-i emrinin ta’ayyün-i imkânîleridir. Ta’ayyün-i vücûbîleri değildir. Ta’ayyün-i imkânî bu ta’ayyün-i vücûbînin zıllı, görüntüsüdür. Çünki ta’ayyün-i vücûbî, yükselmez. İki ta’ayyün-i vücûbî birleşmezler. Îsâ “aleyhisselâm” gökten inerek, âhir zamân Peygamberinin dînine uyunca, Onun hakîkati, kendi makâmından yükselerek, Ona uyduğu için, Hakîkat-i Muhammedî'nin makâmına gelir. Onun dînini kuvvetlendirir. Bunun içindir ki, eski dinlerde, ulûl’azim Peygamberin vefâtından sonra bin sene içinde, yeni bir Peygamber gönderilirdi. Bunlarla, o Peygamberin dîni kuvvetlendirilirdi. Onun dîninin zamânı bitince, başka bir ulûl’azim Peygamber ile yeni bir din gönderildi. Muhammed “aleyhisselâm”, Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” sonuncusu olduğu için ve Onun dîni hiç değiştirilemeyeceği için, Onun ümmetinin âlimleri, Peygamberler gibi oldu. İslâmiyyeti kuvvetlendirmek işi bunlara yaptırıldı. Bunlardan başka, ulûl’azim bir Peygamber de, Onun dînine sokuldu. Onun dînini kuvvetlendirmek işi buna da verildi. Hicr Sûresi dokuzuncu âyetinde meâlen, (Kur’ân-ı kerîmi sana biz indirdik. Biz onu elbette koruyucuyuz) buyuruldu.

Resûlullah'ın “sallallahu aleyhi ve sellem” vefâtından bin sene geçtikten sonra, ümmetinden gönderilen âlimlerin sayısı az ise de, bu islâmiyyeti tâm kuvvetlendirmeleri için, çok yüksek olacaklardır. Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem”, hazret-i Mehdînin teşrîf edeceğini haber vermiştir. Bin sene sonra gelecektir. Îsâ “aleyhisselâm” da, bin sene sonra, gökten inecektir. Bin sene sonra gelen Evliyânın yükseklikleri, Ashâb-ı Kirâmın yüksekliklerine benzemektedir. Her ne kadar, Peygamberlerden sonra, en üstün Ashâb-ı Kirâm ise de, sonra gelenler, bunlara çok benzedikleri için, hangilerinin dahâ üstün oldukları anlaşılamaz gibi olmuştur. Belki de bunun içindir ki, Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem”, (Öncekiler mi dahâ üstündür, yoksa sonrakiler mi? Bilinmez) buyurdu. Yoksa (Öncekiler mi dahâ üstündür, yoksa sonrakiler mi? Bilmem) buyurmadı. Çünki, hangilerinin dahâ üstün olduğunu biliyordu. Bunun için, (En üstün olanlar, benim zamânımda bulunan Müslümânlardır) buyurmuştu. Fakat, çok benzedikleri için, şüphe hâsıl olduğundan (Bilinmez) buyurdu.

Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem”, Ashâb-ı Kirâmın “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” zamânından sonra, Tâbi’înin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” zamânının yüksek olduğunu bildirdi. Bundan sonra da Tebe-i tâbi’înin zamânının üstün olduğunu bildirdi. Bunların da bin sene sonra gelenlerden dahâ üstün oldukları anlaşıldı. Sonra gelenlerin, Ashâb-ı Kirâma çok benzemesi nasıl olur? denilirse; Şöyle cevâp veririz ki, o iki asrın, bu son gelenlerden dahâ üstün olması, belki onlarda Evliyâ “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” sayısının çok ve bid’at sâhiblerinin az olduğu için olabilir. Bunun için, sonra gelenler arasında birkaç Evliyânın, o iki asırda bulunan Evliyâdan dahâ yüksek olduğunu söylemek yanlış olmaz. Meselâ, hazret-i Mehdî “rahmetullahi aleyh” böyledir. Fârisî beyt tercemesi:

Yine gelseydi eğer feyiz, Rûhülkudüs'ten,
Îsâ mu’cizesi, görünürdü herkesten.

Fakat, Ashâb-ı Kirâmın zamânı, her bakımdan, dahâ yüksektir. Bunun üzerinde konuşmak bile lüzûmsuzdur. Önce gelenler, onlardır. Na’îm Cennetinde yakîn olanlar onlardır. Başkalarının dağ kadar altın sadaka vermesi, onların bir avuç arpa vermesinin sevâbına kavuşturamaz. Allahu Teâlâ, dilediğini rahmetine kavuşturur.

(Mebde’ ve Me’âd) kitâbında, yukarıda sorulan yazıların dahâ üstünde yazılı bilgiler de, yukarıdaki cevâbımızla açıklanmış oldu. Ya’nî, Kâ’be'nin hakîkati, Hakîkat-i Muhammedî'nin Kâ’besidir, Hakîkat-i Muhammedî buna secde eder, sözünün anlaşılması kolaylaşmış oldu. Çünki, Kâ’be'nin hakîkati, Hakîkat-i Ahmedîdir. Bu ise, Hakîkat-i Muhammedî'nin aslıdır. Hakîkat-i Muhammedî, bunun zıllıdır. Bunun için, Hakîkat-i Muhammedî buna secde eder.

Suâl: Kâ’be, Onun ümmetinin Evliyâsını tavâf etmeğe gelir. Onların bereketlerine kavuşmak ister. Kâ’be'nin hakîkati, Hakîkat-i Muhammedî'den üstün olunca, bu tavâf işi nasıl câiz olur?

Cevâp: Hakîkat-i Muhammedî, Muhammed aleyhisselâmın mukaddes makâmlardan indiği makâmların en aşağısıdır. Kâ’be'nin hakîkati ise Kâ’be'nin çıkabildiği en yüksek makâmdır. Hakîkat-i Muhammedî yükselirken, ilk çıkacağı yer, Hakîkat-i Kâ’be'dir. Onun yükselmesinin sonunu, Allahu Teâlâ'dan başka kimse bilemez. Onun ümmetinin Evliyâsının “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” yüksek olanları, Onun “sallallahu aleyhi ve sellem” yükseldiği makâmların hepsinden pay aldıkları için, Kâ’be'nin bunlardan bir şeyler beklemesi, olmayacak şey değildir. Fârisî beyt tercemesi:

Topraktan çıkan, gökleri aştı.
Yer ile zamân, geride kaldı.

(Mebde’ ve Me’âd) kitâbının o yerinde yazılı olan bir incelik de, böylece anlaşılmış oldu. Ya’nî, Kâ’be'nin maddeden olan yapısı, her şeyin secde yeri olduğu gibi, Kâ’be'nin hakîkati de, her şeyin hakîkatinin secde ettikleri makâmdır sözü anlaşılmış oldu. Çünki, her şeyin hakîkati, Allahu Teâlâ'nın sonsuz isimlerinden bir isimdir. Bu isim, o şeyin varlığı ve varlıkta kalması için lâzım olan her feyzin kaynağıdır. Kâ’be'nin hakîkati, bu isimlerin üstündedir. Bunun için, bu hakîkat, her şeyin hakîkatlerinin secde yeri olur. Evliyânın büyükleri, Hakîkat-i Kâ’be'den yukarı yükselir ve yukarıdaki nûrları alarak, kendi hakîkatlerine inerlerse, Kâ’be, onların bereketlerine kavuşmak ister.

(Mebde’ ve Me’âd) kitâbında,ulûl’azim Peygamberlerin “salavâtullahi teâlâ ve teslîmâtühü” yükseklikleri de yazılmıştı. Ya’nî birbirlerinden üstünlükleri bildirilmişti. O yazılar keşif ve ilhâm ile idi. Keşif ve ilhâm ise, tâm bilgi değildir. Onları yazdığım ve üstünlüklerini ayırdığım için pişmân oldum. İstiğfâr ediyorum. Çünki, açık delîl bulunmadıkça, o yolda konuşmak câiz değildir. Estağfirullah ve etûbü ileyh min cemî’i mâ kerihallah kavlen ve fi’len!

Mektûbunuzda yazıyorsunuz ki, evde iken sormuştum, tâliplere tasavvuf yolunu öğretirsem, iyi olur mu? demiştim. Hayır olmaz buyurmuştunuz, diyorsunuz. Her bakımdan olmaz dediğimi hâtırlamıyorum. Şartlarına uymak lâzımdır. Şartlara uymadan öğretmek iyi olmaz demek istemiştim. Şimdi de böyle biliniz! Şartlara uymakta titiz davranınız! Gevşeklik olmasın. Bildirmek lâzım olduğu istihârelerle açıkça anlaşılmadıkça, öğretmemelidir. Kardeşimiz molla yâr Muhammed Kadîme “rahmetullahi teâlâ aleyh” de bunu söyleyiniz. Tarîkatı öğretmekte acele etmemesini sıkı tenbîh ediniz. Kazancı çoğaltmağı değil, Allahu Teâlâ'nın rızâsını kazanmağı düşünmelidir. Sık sık hâlinizi yazınız.

Talebenizden şikâyet ediyorsunuz. Kendinizden şikâyet etmeniz lâzımdır. Onlarla öyle görüşüyorsunuz ki, sonu üzüntülü olmaktadır. (Üstâd, talebesinin karşısında, iyi giyinmiş, kendine düzen vermiş olmalı) buyurmuşlardır. Onlarla senli benli olmamalıdır. Arkadaşlık etmemeli, hikâyelerle, latîfelerle vakit geçirmemelidir. Vesselâm

 

Başa dön 

210.MEKTUP

Bu mektûp, mevlânâ Şekîb-i İsfehânî'ye yazılmıştır.

 

(Nefehât) kitâbındaki bir yazıyı açıklamakta ve nasîhat vermektedir:

Bu fakîre “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz” lutf ederek gönderdiğiniz şerefli mektûbunuzu okumakla sevindik. Selâmette olunuz. Bu yolun büyüklerini seviniz. Bu sevgi, ömrünüzün sermâyesi olsun. Kıyâmet günü bu fakîrlerin sevgisi ile diriliniz. Fakîrlikle övünen ve fakîrliği, zenginlikten üstün tutan büyük Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem” hürmeti için, Allahu Teâlâ, duâmı kabûl buyursun. İhsân buyurarak, (Nefehât) kitâbındaki şeyh İbni Sekîne “kuddise sirruh” hazretlerinin mürîdinin hikâyesini yazıyorsunuz. Şöyle ki, bir gün, gusül abdesti almak için Dicle nehrine dalmıştı. Başını sudan çıkarınca, kendini Nil nehrinde buldu. Mısır'a geldi. Burada evlendi. Oğulları oldu. Yedi sene sonra, gusül abdesti almak için Nil nehrine daldı. Başını çıkarınca, kendini Dicle nehrinde buldu. Evvelce, Dicle'ye giderken, Dicle kenârına koymuş olduğu elbiselerini, koyduğu gibi buldu. Bunları giydi. Evine geldi. Zevcesi, karşılayıp, misâfirlerin için istediğin yemekleri hâzırladım dedi.

Yavrum! Bu hikâyenin güç gelen yeri, yıllarca yapılacak şeylerin, bir ânda yapılması değildir. Çünki, böyle şeyler çok görülmüştür. Peygamberlerin sonuncusu Muhammed “sallallahu aleyhi ve sellem”, mi’râc gecesi göklere gidip, binlerce senelik yolları geçtikten sonra, geriye gelince, yatmış olduğu yerin dahâ soğumamış olduğunu, abdestte ibrikten akan suyun dalgalarının durmadığını gördü. (Nefehât) kitâbında da, bu hikâyenin sonunda bildirildiği gibi, Allahu Teâlâ, zamânı genişletmektedir. Bu hikâyenin güç olan yeri, Bağdât'ta bir ân olan kısa zamân, Mısır'da yedi sene uzamaktadır. Meselâ Bağdât'ta o ân, hicretin üçyüzaltmışıncı yılı ise, Mısır'da, o ânda, üçyüzaltmışyedinci yıl olmaktadır. Bu ise akla ve nakle uygun olmayan bir şeydir. Böyle bir şey, bir iki kimse için olabilir. Başka başka şehirler ve başka başka yerler için olacak şey değildir. Bu fakîrin “kaddesallahu teâlâ sirrehul’azîz” hâtırına şöyle geliyor ki, bu iş uyanık iken olmamıştır. Bir rü’yâ olabilir. Bunu dinleyen kimse, rü’yâ sözünü rü’yet olarak anlamış olabilir. Uykuda olan, uyanık iken olmuş sanılmıştır. Böyle yanlışlıklar, çok görülmektedir. Belki rü’yâda görmüş ve rehberine rü’yâda söylemiş, sonra çocuklarına anlatmıştır.

Kitâpta, bu hikâyeden sonra, Muhyiddîn-i Arabî “kaddesallahu teâlâ sirrehul’azîz” hazretlerinden haber verdiği hikâye de, bunun gibidir. Her şeyin doğrusunu Allahu Teâlâ bilir.

(Cesedi terbiye eden rûhtur. Kalıbı terbiye eden kalptir) sözünün açıklanmasını istiyorsunuz. Yavrum! Bu sözlerin ikisi de, bir şeydir. İnsandaki Âlem-i halktan olan maddelerin, Âlem-i emirden olan latîfeler tarafından terbiye edildiği bildirilmektedir. Ceset kelimesinin, rûh ile birlikte kullanılması âdet olduğu için ve kalıp ile kalp kelimeleri de, birbirine benzediği için, edebiyat bilgisine uyarak böyle yazılmıştır.

Nasîhat istiyorsunuz. Yavrum! Bu bozukluğum ve dünyâya dalmış hâlim ve bilgisizliğim ve başarısızlığım ile, size nasîhat vermeğe kalkışmaktan hayâ ederim, utanırım. Fakat, emr-i ma’rûftan kaçınmaktan da korkarım ki, hasîslik ve alçaklık yapmış olmayayım. Bunun için, birkaç kelime yazmağa kendimi zorluyorum. Yavrum! Dünyâda kalmak zamânı pek azdır. Bu kısa zamânın çoğu da boş yere geçmiş bulunuyor. Pek azı kalmıştır. Âhiret zamânı ise sonsuzdur. Orada başa gelecek şeyler, bu birkaç günlük işlere bağlıdır. Bundan sonra, yâ sonsuz ni’metler, zevkler veyâ bitmez tükenmez azâplar, acılar vardır. Muhbir-i sâdık, ya’nî hep doğru söyleyici, bunları haber vermiştir. Elbette olacaklardır. Aklı olan kimsenin, durmadan çalışması lâzımdır. Yavrum! Ömrün en kıymetli zamânları, boş yere geçdi. Allahu Teâlâ'nın düşmanı olan nefsin isteklerini yapmakla tükendi. Şimdi, ömrün en kıymetsiz, başarısız zamânı kaldı. Artık, bununla da, Allahu Teâlâ'nın beğendiği işleri yapmaz, kuvvetli zamânda elden kaçırılanı, kuvvetsiz, kıymetsiz zamânda yakalayamaz isek ve az bir emekle ve kısa bir sıkıntı ile, sonsuz râhat ve ni’metlere kavuşmaz isek ve sayısız çirkin işlerimizi, az bir iyi işle örtmez isek, yarın kıyâmet gününde, Allahu Teâlâ'nın huzûruna ne yüzle çıkabiliriz? Oraya ne özür ve bahâne götürebiliriz? Bu gaflet uykusu ne vakte kadar sürecek. Gaflet pamuğu kulaklarda ne kadar kalacak? Bir gün, gözlerden perdeyi kaldıracaklar. Kulaklardan gaflet pamuğunu çıkaracaklar. Fakat, faydası olmayacak. O zamân pişmânlıktan, utanmaktan başka yapılacak şey olmayacak. Ölüm gelmeden önce, yapacak işi bilmeli. Yüzü ak olarak, Allahu Teâlâ'yı özleyerek cân vermelidir. Önce, i’tikâdı düzeltmek lâzımdır. Dinden olduğu tevâtür yolu ile, ya’nî çok kimselerin söylemesi ile zarûrî olarak bilinen şeylere inanmak elbette lâzımdır. Bundan sonra, fıkıh kitâplarında yazılı olan şeyleri öğrenmek ve yapmak zarûrîdir. Bundan sonra da, tasavvuf yolunda ilerlemek gelir. Fakat bu, kimsenin bilmediği şeyleri öğrenmek, kimsenin görmediği gizli şeyleri görmek için de değildir. Nûrları, renkleri görmek için değildir. Bunlar oyun, keyif verici şeylerdir. Herkesin gördüğü şeyler ve renkler yetişmiyor mu ki, bunları bırakıp da, riyâzetler, sıkıntılar çekerek, bilinmeyen şeyler ve renkler aranılsın? Bu şeyler ve renkler de, o şeyler ve renkler de, hep Allahu Teâlâ'nın yarattığı şeylerdir ve Onun varlığını ve yaratıcı olduğunu gösteren işâretlerdir. Bu madde âleminde bulunan güneş ve ay ışıkları, Âlem-i misâldeki nûrlardan, renklerden kat kat dahâ üstündür. Fakat, bunlar her zamân görüldükleri için ve âlim de, câhil de gördüğü için, kıymet verilmiyor, herkesin bilmediği, görmediği nûrlar aranıyor. Fârisî mısra’ tercemesi:

Kapı önünde akan su, bulanık görünür!

Tasavvuf yoluna girmek, islâmiyyetin inanılacak şeylerine îmânı kuvvetlendirmek içindir. Böylece îmân, düşünerek anlamak zorluğundan kurtularak, görmüş gibi sağlam ve vicdânî olur ve kısaca inanmak yerine, etraflı ve derin îmân hâsıl olur. Meselâ, Allahu Teâlâ'nın varlığına ve bir olduğuna önce düşünerek veyâ başkalarından görerek inanıyordu. Tasavvuf yolunda ilerlemek nasîb olunca, o düşünerek ve işiterek olan îmân, şimdi bularak, anlayarak hâsıl olur. Îmânı olgunlaşır. İnanılacak şeylerin hepsine de, böyle îmân hâsıl olur. Tasavvuf yoluna girmenin ikinci faydası, fıkıhta bildirilen vazîfeleri yapmakta kolaylık elde etmek ve nefs-i emmâreden ileri gelen güçlükleri yok etmektir. Bu fakîr, iyi anladım ki, tasavvuf, islâmiyyetin yardımcısıdır. İslâmiyetten başka bir şey değildir. Böyle olduğunu, mektûplarımda, kitâplarımda açıkladım. Bu iki fâydaya kavuşmak için, tasavvuf yolları içinden, Ebû Bekr-i Sıddîk'ın yolunu seçmek iyi ve dahâ uygundur. Çünki, bu yolun büyükleri sünnet-i seniyyeye yapışmışlar ve bid’atlerden sakınmışlardır. Bunun için, sünnete yapışmak nasîb olup da, ellerine bir şeyler geçmezse üzülmezler, sevinirler. Eğer ahvâl ve mevâcîde kavuşur, fakat sünnete yapışmakta gevşek davranırlarsa, o hâlleri, vecdleri hiç beğenmezler. Hâce Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri buyuruyor ki, (Ahvâl ve mevâcîdi bize verseler, fakat, Ehl-i sünnet vel-cemâ’at i’tikâdını içimize yerleştirmeseler, kendimi mahvolmuş bilirim. Eğer, Ehl-i sünnet vel-cemâ’at i’tikâdını verseler, ahvâl ve mevâcîd hiç vermeseler, hiç üzülmem). Bundan başka, bu yolda, nihâyette kavuşulacak şeyleri, başlangıçta tattırırlar. Bunun için, dahâ ilk adımda, başkalarının, en son kavuşacaklarını ele geçirirler. Arada yalnız icmâl ve tafsîl bakımından fark olur. Ya’nî topluca, kısa ve açık, geniş olmak farkı vardır. Bu yol, Ashâb-ı Kirâmın “aleyhimürrıdvân” yoludur. Çünki, Resûlullah'ın “sallallahu aleyhi ve sellem” dahâ ilk sohbetinde öyle şeyler kazanmışlardır ki, ümmet arasındaki Velîlerin, bunlara, en sonda kavuştukları bilinmemektedir. Bunun içindir ki, Tâbi’înin en üstünü olan, Veysel Karânî “rahmetullahi aleyh” Hazret-i Hamza'nın kâtili olan Vahşînin “radiyallahu anhümâ”, Resûlullah'ın bir kerecik sohbetinde bulunmakla yükseldiği mertebeye yetişememiştir. Çünki sohbetin fazîleti, bütün fazîletlerin ve kemâllerin üstündedir. Çünki, onların îmânları, görerek kuvvetlenmiştir. Bu ni’met, başkalarına nasîb olmamıştır. Fârisî mısra’ tercemesi:

İşitmek, görmek gibi olabilir mi?

Bunun içindir ki, bunların bir avuç arpa sadaka vermekle kazandıkları dereceler, başkalarının dağ kadar altın vererek kazandıkları dereceden kat kat dahâ yüksektir. Ashâb-ı Kirâmın hepsinin yüksekliği böyledir “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”. Hepsini büyük bilmemiz lâzımdır. Hepsine iyi gözle bakmalı, hepsini sevmeli, övmeliyiz. Çünki, Ashâb-ı Kirâmın hepsi âdildir. İslâmiyyeti bildirmekte, hepsi ortaktır. Birinin bildirdiği, ötekinin bildirdiğinden dahâ kıymetli değildir. Kur’ân-ı kerîmi onlar topladı. Âyet-i kerîmeler, her birinin adâletine güvenerek, hepsinden, birer ikişer alınarak, bir araya getirildi. Bir kimse, Ashâb-ı Kirâmdan birini kötülerse, bu sözü Kur’ân-ı kerîme dokunur. Çünki, birkaç âyet-i kerîme, ondan alınmış olabilir. Bu büyüklerin aralarında olan çekişmelerin, muhârebelerin iyi sebeplerle yapıldığını söylemeliyiz. Nefse uymakla, kin ve inâd ile olmadığına inanmalıyız. İmâm-ı Şâfi’î “rahmetullahi aleyh” hazretleri, Ashâb-ı Kirâmı çok iyi tanıyordu. Bu büyük âlim buyurdu ki: (Allahu Teâlâ, o kanlara ellerimizi bulaştırmadı. Biz de, onlara dilimizi karıştırmayalım!). İmâm-ı Ca’fer-i Sâdık hazretlerinin de böyle söylediği haber verilmiştir. Vesselâmü evvelen ve ahiren.

 

Başa dön

 

211.MEKTUP

Bu mektûp, mevlânâ Yâr Muhammed Kadîm-i Bedahşî'ye “rahmetullahi aleyh” yazılmıştır.

 

Mevlânâ'nın bir sözünü açıklamakta ve insanları kemâle getirmek ve irşâd etmek için lâzım olan şartları bildirmektedir:

Kıymetli kardeşim mevlânâ Yâr Muhammed Kadîmin güzel mektûbu geldi. Bizleri sevindirdi. Hak Teâlâ, sizi yüksek derecelerin en üstüne ve herkesi yükseltmeğe ve irşâd etmeye kavuştursun. Seçmiş olduğu Peygamberi ve Onun yüksek Âli hürmetine duâmızı kabûl buyursun “sallallahu aleyhi ve sellem”!

Suâl: Mevlânâ “aleyhirrahme” hazretleri, (kucağımda olan nâzlı Hak Teâlâ idi) demiştir. Böyle söylemek câiz midir?

Cevâp: Bu yolun yolcuları böyle şeyler çok söylemiştir. Bir sâlik, (Tecellî-i Sûrî)ye kavuşunca, tecellî eden sûreti, görünüşü, Hak Teâlâ sanıyor. Büyük âlim İmâm-ı Rabbânî hâce Yûsuf-i Hemedânî hazretleri, (Bu görünenler, hep hayâldir. Bu hayâllerle, tarîkatın çocuklarını yetiştirirler) buyurmuştur. Biz de böyle söyleriz.

Tasavvufu öğretmek için, size izin verilmişti. Bunun üzerine, faydalı birkaç şey yazıyorum. Cân kulağı ile dinleyin! Davranışlarınızı buna göre ayarlayın: Tasavvufu öğrenmek için bir tâlip yanınıza gelince, çok düşününüz! Bu yoldan size istidrâç yapılabileceğini, yıkılabileceğinizi göz önüne getiriniz! Hele talebe gelince, içinizde bir sevinç, bir râhatlık duyarsanız Allahu Teâlâ'ya yalvarınız! Ona sığınınız! Çok istihâre yaparak, ona tarîkatı öğretmek uygun olacağını ve istidrâç ve yıkılmak olmadığını iyice anladıktan sonra öğretiniz. Çünki, Allahu Teâlâ'nın kullarına iş vermek ve onlarla uğraşarak kendi vaktini elden çıkarmak, O'ndan izinsiz câiz değildir. İbrâhîm Sûresi'nin birinci âyetinde meâlen, (Rablerinin izni ile, insanları karanlıklardan çıkarıp nûra kavuşturmaklığın için) buyuruldu. Büyüklerden biri ölmüştü. Şöyle bir ses işitti: (Sen benim dînimde kullarıma karşı zırh giymiştin öyle mi?).  (Evet) cevâbını verdi. (Kullarımı niçin bana bırakmadın? Gönlünü niçin bana vermedin?) buyuruldu. Size ve başkalarına verilen izin, şartlara bağlıdır. Allahu Teâlâ'nın râzı olduğunu anlamadan, iş yapmamak birinci şarttır. Şartsız, bağlantısız izin verme zamânı dahâ gelmemiştir. O zamân gelinceye kadar, şartları yerine getirmeyi iyi gözetiniz! Haberleşmemiz lâzımdır. Mîr'e de böylece yazmıştım. Ondan da bilgi alınız! O zamânın gelmesi için ve şartların sıkıntısından kurtulmanız için çalışınız! Vesselâm.

 

Başa dön 

 

212.MEKTUP 

Bu mektûp, mevlânâ Muhammed Sıddîk-i Bedahşî'ye yazılmıştır.

 

Suâllerine cevâptır:

Arka arkaya iki kıymetli mektûbunuz geldi. Bizleri çok sevindirdi. Allahu Teâlâ, sonsuz ilerlemeler ihsân eylesin. Peygamberlerin efendisi “sallallahu aleyhi ve sellem” hürmetine bu duâmı kabûl buyursun!

Suâl: Tasarrufu kuvvetli olan bir rehber “rahmetullahi aleyh”, yaradılışı elverişli olan bir mürîdi, kendi tasarrufu ile, onun yaradılışında bulunan mertebenin dahâ üstüne çıkarabilir mi?

Cevâp: Evet çıkarabilir. Fakat, onun yaradılışına uygun mertebelere çıkarabilir. Ona uygun olmayan mertebelere çıkaramaz. Meselâ, yaradılışı, Mûsâ aleyhisselâmın velâyetinde olan bir mürîdin yaradılışında bu velâyet yolunun yarısına kadar yükselebilecek kuvvet varsa, tasarruf sâhibi olan bir rehber, kendi tasarrufu ile, bu mürîdi, bu yolun sonuna kadar ulaştırabilir. Fakat, onu Velâyet-i Mûsevîden, Velâyet-i Muhammedîye geçirerek bu yolda ilerletmesi işitilmemiştir.

Suâl: İnsandaki beş latîfenin en latîfi olan ahfâ latîfesi, hangi mertebede nefs-i emmâre gibi olur? Alçaklıkta, aşağılıkta ona benzer?

Cevâp: Kardeşim! Ahfâ, latîfelerin en latîfi ise de, bir mahlûktur. Sonradan yaratılmıştır. Sâlik, mahlûklar dâiresinden dışarı çıkınca, vücûb mertebelerinde ilerleyince, o mertebelerdeki zılların de asıllarına varınca, sıfatların ve şânların sınırlarını aşınca, mümkin ve mahlûk olan her şeyi, aşağı, kıymetsiz görür. Mahlûkların aşağısını da, latîfini de aşağılıkta berâber görür. Nefis ile ahfâyı birleşmiş sanır.

Suâl: Sizden işitmiştim veyâ sizden işiten birisinden duymuştum ki, ibâdet ederken, Allahu Teâlâ'nın hâzır olduğunu bilerek ibâdet etmek, Allahu Teâlâ'ya kusûr olur. Köle gibi ibâdet etmelidir. Ya’nî, Allahu Teâlâ'yı hâzır bilerek ibâdet etmek, edebe uygun değildir buyurmuştunuz. Bunun açıklanmasını istiyorsunuz.

Cevâp: Yavrum! Böyle bir şey söylediğimi bilemiyorum. Başka bir yerde görmüş olmalısınız.

Rü’yâda Âdem aleyhisselâmı gördüğünüzü yazıyorsunuz. Çok iyidir. Rü’yânız doğrudur. Su görmek, ilim demektir. Eli suya sokmak, ilim edinecek kuvvet elde etmektir. Âdem aleyhisselâmı görmek de, bu ma’nâyı kuvvetlendirmektedir. Çünki Âdem “aleyhisselâm”, Allahu Teâlâ'dan öğrendi. Bakara sûresi, otuzbirinci [31] âyetinde meâlen, (Âdeme, isimlerin hepsini öğretti) buyuruldu. Bu rü’yâdaki ilim, kalp ilmidir. Kalp bilgilerinden de, Ehl-i beyte bağlı olanıdır “aleyhimürrıdvân”. Buluştuğumuz zamân dahâ anlatırım. Vesselâm.

 

Başa dön

 

213.MEKTUP 

Bu mektûp, nakîb seyyid şeyh Ferîd hazretlerine yazılmıştır.

 

Va’z ve nasîhat vermekte, Ehl-i sünnet âlimlerine uymayı övmektedir:

Allahu Teâlâ, sizi, zâtınıza yakışmayan her şeyden korusun! Yüce ceddiniz “sallallahu aleyhi ve sellem” hürmetine duâmı kabûl buyursun! Errahman sûresinde, altmışıncı âyetinde meâlen, (İyiliğin karşılığı, ancak iyilik olur) buyuruldu. Sizin ihsânlarınıza, hangi ihsânla karşılık yapacağımı bilemiyorum. Ancak, mübârek zamânlarda, din ve dünyâ selâmetiniz için duâ etmeğe çabalıyorum. Elhamdülillah, elimde olmayarak, bu vazîfe nasîb olmaktadır. Mükâfât olabilecek başka bir ihsân da, va’z ve nasîhattir. Eğer kabûl buyurulursa, bizim için ne büyük ni’met olur.

Ey asîl ve şerefli efendim! Va’zların özü ve nasîhatların kıymetlisi, Allah adamları ile buluşmak, onlarla birlikte bulunmaktır. Allah adamı olmak ve islâmiyyete yapışmak da, Müslümânların çeşitli fırkaları arasında, kurtuluş fırkası olduğu müjdelenmiş olan, Ehl-i sünnet vel-cemâ’atin doğru yoluna sarılmağa bağlıdır. Bu büyüklerin yolunda gitmedikçe kurtuluş olamaz. Bunların anladıklarına tâbi’ olmadıkça, sa’âdete kavuşulamaz. Akıl sâhipleri, ilim adamları ve Evliyânın keşfleri, bu sözümüzün doğru olduğunu bildirmektedirler. Yanlışlık olamaz. Bu büyüklerin doğru yolundan hardal dânesi kadar, pek az ayrılmış olan bir kimse ile arkadaşlık etmeği, öldürücü zehir bilmelidir. Onunla konuşmağı, yılan sokması gibi korkunç görmelidir. Allah'tan korkmayan ilim adamları, hangi fırkadan olursa olsun, zındıktırlar. Bunlarla konuşmaktan, arkadaşlık etmekten, kitâplarını okumaktan, evlerine, köylerine gitmekten de sakınmalıdır. Dinde hâsıl olan bütün fitneler ve azılı din düşmanlığı, hep böyle zındıkların bıraktıkları kötülüktür. Dünyâlık ele geçirmek için, dînin yıkılmasına yardım ettiler. Bekara sûresinin onaltıncı âyet-i kerîmesinde meâlen, (Hidâyeti vererek, dalâleti satın aldılar. Bu alış verişlerinde bir şey kazanamadılar. Doğru yolu bulamadılar) buyuruldu. Bu âyet-i kerîme, bunları bildirmektedir. İblîsin râhat, sevinçli oturduğunu, kimseyi aldatmakla uğraşmadığını gören bir zât, (Niçin insanları aldatmıyorsun, boş oturuyorsun?) dedikte, (Bu zamânın kötü din adamları, benim işimi çok güzel yapıyorlar, insanları aldatmak için bana iş bırakmıyorlar) demişti. Oradaki talebeden, mevlânâ Ömer, iyi yaradılışlıdır. Yalnız, kendisine arka olmak, doğruyu söylemesi için kuvvetlendirmek lâzımdır. Hâfız imâm da, aklını fikrini dînin yayılmasına vermiştir. Zâten her Müslümânın böyle olması lâzımdır. Hadîs-i şerîfte, (Kendisine deli denilmeyen kimsenin îmânı tamâm olmaz) buyuruldu. Biliyorsunuz ki, bu fakîr, söyleyerek ve yazarak, iyi kimselerle konuşmanın ehemmiyetini anlatmağa uğraşıyorum. Kötü kimselerle arkadaşlıktan, bunların kitâplarını okumaktan kaçınmasını tekrâr tekrâr bildirmekten usanmıyorum. Çünki, işin temeli bu ikisidir. Söylemek bizden, kabûl etmek sizden. Dahâ doğrusu, hepsi Allahu Teâlâ'dandır. Allahu Teâlâ'nın hayırlı işlerde kullandığı kimselere müjdeler olsun!

İhsânlarınızın çokluğu, bu yazılara sebep oldu. Başınızı ağrıtmak ve usandırmak düşüncesini unutturdu. Vesselâm.

 

Başa dön

 

214.MEKTUP

Bu mektûp, Hân-ı Hânân'a yazılmıştır.

 

Dünyâ, Âhiretin tarlasıdır. Kâfirlere, niçin sonsuz azâp yapılacağı bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ, bir kimseyi hayırlı işlerde kullanırsa, ona müjdeler olsun! Allahu Teâlâ, dünyâyı Âhiretin tarlası yaptı. Tohumunun hepsini yiyen ve toprak gibi olan, yaratılışındaki elverişli hâline ekemeyen ve bir dâneden yediyüz dâne yapmağı elden kaçırana yazıklar olsun! Kardeşin kardeşten ve ananın yavrusundan kaçtığı o gün için, bir şey saklamayan, dünyâda da, Âhirette de ziyân etti. Eli boş kaldı. Dünyâda da, Âhirette de pişmân olacak, âh edecektir. Aklı olan, tâli’li bir kimse, dünyânın birkaç yıllık hayâtını fırsat bilir, ni’met bilir. Bu kısa zamânda, dünyânın çabuk tükenen ve hepsinin sonu sıkıntı ve azâb olan, geçici zevklerine, tadına aldanmaz. Bunlarla vakti kaçırmaz. Bu kısa zamânda tohumunu eker. Bir dâne iyi iş yaparak, sayısız meyveler elde eder. Bekara sûresi, ikiyüzaltmışbirinci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Allahu Teâlâ dilediğine kat kat verir) buyuruldu. Bunun içindir ki, birkaç günlük iyi işe karşılık, sonsuz ni’metler verecektir. Allahu Teâlâ, çok ihsân sâhibidir.

Suâl: Karşılığın kat kat olması, iyiliklerdedir. Kötülüklerin karşılığı bire birdir. Böyle olunca, kâfirlere kısa bir zamândaki kötülükler için, sonsuz azâp yapması nedendir?

Cevâp: Dünyâda yapılan işin karşılığının nasıl olacağını Allahu Teâlâ'dan başka kimse bilmez. İnsan bilgisi bunu anlayamaz. Meselâ, Muhsan [nâmuslu] olan bir kimseyi kazf [iftirâ] edene seksen sopa vurulmasını emreylemiştir. Hırsızlık haddi olarak, hırsızın sağ elinin kesilmesini karşılık eylemiştir. Zinâ haddi olarak evli olmayanlara yüz sopa ile bir sene şehirden sürmek, evli olanlara, taş atarak öldürmek cezâsını vermiştir. Bu cezâların sebeplerini insanlar anlayamaz. Bunun gibi, kâfirlere, kısa zamândaki küfür için, sonsuz azâbı karşılık yapmıştır. Geçici bir küfrün cezâsı, sonsuz azâptır. İslâmiyyetin bütün emirlerini aklına uygun getirmek isteyen, aklı ile isbâta kalkışan kimse, (Peygamberliğe) inanmamış olur. Onunla konuşmak akıl işi değildir. Fârisî beyt tercemesi:

Kur’ân ile hadîse, inanmazsa bir kişi,
Ona hiç cevâp verme, konuşma bitir işi!

Fakîrin “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz” mektûbunu getiren meyân şeyh Ahmed, merhûm şeyh sultân Tehâniserînin kıymetli oğludur. Babasına olan lütûf ve ihsânlarınızı düşünerek bu fakîri araya koyarak, yüksek hizmetinizde çalışmak için gelmiştir. Babasına olan ihsânlarınızdan biri, öşürlü bir yerin öşrünün ona verilmesini emir buyurmuştunuz. Emir sizdendir. Hakîkatte ise, her şey Allah'tandır. Selâm sizlere olsun ve doğru yolda gidenlere ve Muhammed Mustafâ'nın “sallallahu aleyhi ve sellem” izinde bulunanlara olsun!

 

Başa dön

 

215.MEKTUP

Bu mektûp, mirzâ Dârâb'a yazılmıştır.

 

Kötü olan dünyânın ne olduğu bildirilmektedir:

Yaradılışınızın iyi olduğunu gösteren, çok ince düşüncelerinizi açıklayan kıymetli mektûbunuz geldi. Bir işe yaramayan bu fakîrleri okşayan yazılarınıza, Allahu Teâlâ, Habîbi hürmetine “sallallahu aleyhi ve sellem” iyi karşılıklar ihsân buyursun!

Yavrum! Bu dünyâya düşkün olanlar, mal, para peşinde koşanlar, büyük bir belâya yakalanmışlardır. Büyük bir derde tutulmuşlardır. Çünki, bu dünyâda bulunan, Allahu Teâlâ'nın beğenmedikleri şeyler ve her pislikten dahâ kötü olan pislikler, bu kimselere güzel görünmektedir. Sevimli sanılmaktadır. Necâseti yaldızlamak, zehri şekerle kaplamak gibidir. Allahu Teâlâ insanlara akıl verdi. Akla bu alçak dünyânın kötülüğünü anlattı. Allahu Teâlâ'nın beğenmediği şeylerin çirkinliğini gösterdi. Bunun için, âlimler buyurdu ki, (Bir kimse, öldükten sonra, malının zamânın en akıllı olanına verilmesini vasiyet etse, zâhide vermek lâzımdır. Çünki zâhid, dünyâya düşkün değildir. Onun dünyâya kıymet vermemesi, aklının çok olduğunu gösterir). Allahu Teâlâ çok merhametli olduğu için, yalnız akl şâhidini vermekle kalmadı. İkinci ve naklî şâhit olarak da Peygamberleri “aleyhimüsselâm” verdi. Âlemlere rahmet olarak gönderdiği Peygamberleri ile “aleyhimüssalavâtü vettehıyyât”, bu bozuk malın iç yüzünü kullarına bildirdi. O yalancı kahpenin cilvelerine aldanmamalarını, ona tutulmamalarını açıkça emir buyurdu. Şaşmaz, doğru olan bu iki şâhit var iken, bir kimse, şeker sanarak zehir yerse ve altına kavuşacağım diyerek necâseti avuçlarsa, elbette çok alçaklık yapmış olur. Çok pis olduğunu göstermiş olur. Peygamberlere “aleyhimüssalavâtü vettehıyyât” inanmamıştır. Müslümân olduğunu söylese de, münâfık olur. Onun Müslümân görünmesi, Âhirette fayda vermez. Yalnız dünyâda cânını ve malını korumuş olur. Bugün, kulaklardan gaflet pamuğunu atmalıdır. Yoksa, Âhirette âh etmekten, pişmân olmaktan başka yapılacak şey olmaz. Hâlinizi sık sık bildiriniz!

Fârisî beyt tercemesi:

Canım yavrum! Sana sözüm, yalnız şudur:
Körpeciksin, yolun da çok korkuludur.

 

Başa dön 

 

216.MEKTUP

Bu mektûp, mirzâ Hüsâmeddîn Ahmed'e “rahmetullahi aleyh” yazılmıştır.

 

Evliyânın kerâmetini bildirmektedir:

Her şeyi yoktan var edip, her ân varlıkta durduran, cânlıları besleyen, büyüten Allahu Teâlâ'ya hamd ederim. Onun Peygamberlerine ve bunların en üstünü olan Muhammed aleyhisselâma ve ona yakîn olanlara, salât ve selâm eylerim!

Dağlar, tepeler, dostlarla aramızda perde olduğundan, görünüşteki uzaklık, buluşmağı, konuşmağı, Ankâ kuşu gibi, ele geçmez bir şekle sokmuştur. Ara sıra yeni bilgileri yazıp, sevdiklerime yollamağı, âcizâne düşündüm. Bunun için tektük gönderdiğim bilgilerden, usanmayacağınızı ümît ederim.

Kıymetli efendim! Bugünlerde, her ağızda, Evliyânın “rahmetullahi aleyhim ecma’în” kerâmeti dolaşmakta, câhil halk, hârika, kerâmet aramakta olduğundan, bu yolda, birkaç şey yazmağı uygun gördüm. Lütfen dikkatli okuyunuz! Velâyet ya’nî Evliyâlık, Fenâ ve Bekâ demektir. Bu dereceye yetişenlerde, hârikalar, keşfler görülür. Fakat, hârikaların çok olması, velâyetin tamâmlığını ve olgunluğunu bildirmez. Hârikaları dahâ az olduğu hâlde, velâyeti dahâ kâmil olanlar, çok görülmüştür. Hârikaların çok olmasının sebebi ikidir:

1- Urûc ederken, pek çok yükselmek.

2- Nüzûl ederken pek az inmek.

Hattâ, hârikaların çok görünmesinin başlıca sebebi, ikincisidir. Ya’nî yukarı makâmdan aşağıya inmenin az olmasıdır. Çünki, aşağı dereceye inen Velî, sebepler âlemine inmiş olur. Her hâdisenin bir sebeple hâsıl olduğunu bilir. Sebepleri yaratanın “celle celâlüh”, eşyâyı sebeplerle hareket ettirdiğini görür. Hâlbuki, aşağı dereceye geri dönmeyen veyâ az inip, sebepler derecesine düşmeyen Evliyâ, yalnız sebeplerin sâhibini, sebeplere kuvvet ve te’sîr vereni görüp, sebepleri göremez. Allahu Teâlâ, herkese lâyık olanı, umduğunu verdiğinden, bu iki Velîye başka türlü ihsânda bulunur. Sebepleri görenin işlerini, arzûlarını, sebep ile yaratır. Sebepleri görmeyene ise, sebepsiz verir. Nitekim hadîs-i kudsîde, (Kullarım beni zan ettikleri gibi bulur) buyurulmaktadır. Bu ümmette, çok Evliyâ gelip geçmiştir. Bunların içinde Muhyiddîn seyyid Abdülkâdir-i Geylânî'den “kuddise sirruh” hâsıl olan hârikalar kadar, hiçbirinden hâsıl olduğu işitilmemiştir. Bunun sebebi, uzun zamândan beri, zihnimi kurcalıyordu. Bir türlü anlayamıyordum. Sonra, Hak subhânehu ve teâlâ bu bilmeceyi açıkladı. Anlaşıldı ki, o büyük Velî “kuddise sirruh”, Evliyânın hepsinden dahâ yukarı çıkmış, inişte, Rûh makâmına kadar tenezzül etmiştir. Rûh derecesi ise, sebeplerin bulunduğu âlemin üstündedir. Hasen-i Basrî ile Habîb-i Acemînin “kuddise sirruhümâ” hâlini burada bildirmek uygun olur. Şöyle ki, bir gün, Hasan-i Basrî, Dicle kenârında gemi bekliyordu. Habîb-i Acemî çıkageldi ve (Ne bekliyorsun?) dedi. (Gemiye bineceğim, onu bekliyorum) deyince, Habîb, (Gemiye ne hâcet, sen, yakîn mertebesine varmamışsın!) dedi. Hasan-i Basrî ise, (Sen de ilm-el-yakîn derecesine ermemişsin) dedi. Habîb, gemiyi beklemeyip, su üzerinden yürüyüp karşıya geçti. Hasan ise, gemiyi beklemekte kaldı. Çünki, sebepler âlemine kadar inmiş olduğundan, onun işlerini, sebepler te’sîri ile yapıyorlardı. Habîb-i Acemî ise, işlerin yaratılmasında, sebepleri görmediğinden, onun isteklerini sebepsiz olarak ihsân ediyorlardı. Hasan'ın derecesi, Habîb'in derecesinden dahâ yüksektir. Çünki, (İlim makâmı)ndadır. Ya’nî, ayn-el-yakîni, ilm-el yakîn ile birleştirmiştir. Hâdiselerin husûle gelmesini, olduğu gibi, doğru görmektedir. Allahu Teâlâ, kudretini, hikmet altında gizlemekte, her şeyi sebepler te’sîri ile yapmaktadır. Habîbe gelince, O, aşk-ı ilâhînin sarhoşudur. Sebepleri göremeyip, asıl yapana bakmaktadır ki, bu görüşü yanlıştır. Çünki, arada sebepler vardır.

Tâlipleri irşâd etmek vazîfesi, hârikalar göstermenin aksinedir. Çünki Rehber, ne kadar çok inmiş olursa, irşâdı o kadar kuvvetli olur. İrşâd edebilmek için, tâlip ile rehberin birbirine yakîn olması lâzımdır. Bu da, Rehberin aşağı dereceye ya’nî tâliplerin derecesine inmiş olması ile olur. Bir Velî, ne kadar çok yükselirse, inişi o kadar çok aşağı olur. Bunun içindir ki, Peygamberlerin son geleni “sallallahu aleyhi ve sellem”, hepsinden yukarı gitti. İnişte de, hepsinden aşağı geldi. Bundan dolayı, Onun da’veti, irşâdı, hepsinden kuvvetli oldu ve bütün insanların Peygamberi oldu. Çünki inişi fazla olduğundan, mahlûklara yakınlığı, dahâ çok oldu. Böylece, kendisinden istifâde, dahâ kolay oldu. Tasavvuf yolunda, nihâyete varmayıp, ortalarda bulunan Velîler, tâliplere, nihâyete varmış da inememiş Velîlerden dahâ çok faydalı oluyor. Çünki ortalardakilerin hâli, başlangıçtakilere dahâ uygundur. Bunun içindir ki, şeyh-ul-islâm Hirevî Abdüllah-i Ensârî buyurdu ki, (Eğer Ebül-Hasan-i Harkânî ile Muhammed Kassâb bir şehirde bulunsaydı, sizi Muhammed Kassâb'a gönderirdim. Çünki o, tâliplere, Harkânî'den dahâ faydalı olur). Harkânî, nihâyete varmıştı. Tâlipler, ondan, pek istifâde edemezdi. Ya’nî aşağı dönmeyen Velî, nihâyete varmakla, tâlipleri iyi yetiştiremez. Fakat, nihâyete varan Velîler, geriye indikten sonra, kuvvetli ifâde ve terbiye edicidir. Çünki, Muhammed “sallallahu aleyhi ve sellem”, herkesten dahâ yükselmiş iken, ifâde, terbiye etmesi, herkesten çok idi. Görülüyor ki, ifâdenin, terbiye etmenin azlığı, çokluğu iniş miktârına bağlı olup, nihâyete varıp varmamağa bağlı değildir. Burada, dikkat edilecek bir incelik vardır ki, o da, Velînin “rahmetullahi aleyhim ecma’în”, kendi velâyetini bilmesi lâzım olmadığı gibi, kendisinden hârika, kerâmet hâsıl olduğunu bilmesi de şart değildir. Çok olur ki, herkes onun kerâmetini görür. Onun bu kerâmetlerden hiç haberi olmaz. İlim ve keşif sâhibi olan Evliyânın da, kendi kerâmetlerinden ba’zısını bilmemesi câizdir. Ba’zan, bunların Âlem-i misâldeki şekillerini, sûretlerini bir ânda, çeşitli memleketlerde, herkese gösterirler. Uzak yerlerde, şaşılacak işleri yaptıkları görülür. Hâlbuki kendisi, bunları hiç bilmez. Hazret-i Mahdûmî, mevlânâ Nûreddîn-i Câmî “kuddise sirruh” buyurdu ki, (Büyüklerden birine, çeşitli yerlerden gelen tanıdıkları, seni Mekke-i mükerremede gördük ve birlikte hac yaptık. Başkaları da, seni Bağdât'ta gördük ve birlikte şöyle şöyle şeyler yaptık derlerdi. Hâlbuki, o kimse, o günlerde evinden çıkmamıştı ve o kimseleri görmemişti. Acabâ niçin böyle söylüyorlar) derdi. [O kimse mevlânâ Câmî’in kendisi idi.] Her işin doğrusunu, yalnız Allahu Teâlâ bilir. Dahâ fazla yazmağa lüzûm yok. Merâk ettiğinizi, dahâ çok anlamak istediğinizi öğrenirsem, inşâallah, dahâ çabuk ve dahâ çok yazarım. Vesselâm.

 

Başa dön

 

217.MEKTUP

Bu mektûp, molla Tâhir-i Bedahşî'ye yazılmıştır.

 

Bâtının hâli ne kadar bilinmezse, o kadar iyidir ve Evliyânın keşflerinde hatâ olmasının sebebini, (Kazâ-i mu’allak) ile (Kazâ-i mübrem)i ve dinde güvenilecek şeyin yalnız Kitâp ve Sünnet olduğu bildirilmektedir:

Âlemlerin rabbi olan Allahu Teâlâ'ya hamd ederim ve Peygamberlerin seyyidine “sallallahu aleyhi ve sellem” salât ve tertemiz Akrabâsına ve Ashâbına selâm ederim! Uzun zamândan beri, hâlinizi bildirmediniz. Her ne şekilde olursanız olunuz, doğru yoldan sapmamalısınız. Îmân edilecek şeylerde ve ibâdetlerde ve her işte, islâmiyetten kıl kadar ayrılmamağa, çok dikkat etmelisiniz. Kalbin nisbetini [bağlılığını] korumak ve büyüklerimizin gösterdiği şekilde temizlenmesine çalışmak da, çok mühimdir. Kalbin hâli ne kadar gizli kalırsa, o kadar iyidir ve cehâlet, hayret arttıkça, güzel olur. Çünki, Allahu Teâlâ'ya âit bilgiler ve isimlerinden kalbe doğan ma’rifetler, tasavvuf yolunun ortalarında hâsıl olup, nihâyete doğru azalır. Vâsıl olduktan sonra, büsbütün yok olur. Allahu Teâlâ'yı tanıyamamak ve Ona kavuşamamaktan başka, hiçbir kazanç kalmaz. Hele dünyâya, mahlûklara âit keşiflere [bilgilere], ne diyelim ki, zâten bunlar, çok vakit yanlış olur. Böyle bilgilerin olması ve olmaması müsâvîdir.

Suâl: Evliyânın “rahmetullahi aleyhim ecma’în”, mahlûklara âit bilgileri, çok vakit yanlış oluyor ve kalbine doğan bilginin tersi, hâsıl oluyor. Meselâ, bir kimsenin bir ay sonra öleceğini veyâ yolcunun geleceğini haber veriyorlar. Bunlar olmuyor. Bunun sebebi nedir?

Cevâp: Velînin kalbine gelen bilgi, haber verilen iş, çok def’a şartlara bağlı olur. O Velî, o ânda, o şartları anlayamaz. O şeyin, şartsız olarak, her hâlde meydâna geleceğini sanır. Bundan başka (Levh-i mahfûz)da yazılı, ileride olacak bir işi, ârife gösterirler. Fakat o iş, değiştirilebilen, silinip yeniden yazılabilen şeylerdendir. (Kazâ-i mu’allak) gibidir. Ârif, o işin, bir şarta bağlı olduğunu, silinebilecek şeylerden olduğunu anlayamayıp, elbette hâsıl olacağını sanır ve gördüğünü haber verir. Böylece, o iş de, hâsıl olmayabilir. İşittiğimize göre, Cebrâîl “aleyhisselâm”, bir gün, Peygamberimize “sallallahu aleyhi ve sellem” gelip, bir gencin, yarın sabâh, erkenden öleceğini haber verir. Peygamber efendimiz “sallallahu aleyhi ve sellem”, bu gence acıyıp, huzûr-i sa’âdetlerine çağırır. Ne isteği olduğunu sorar. (Bir kız ile evlenmek ve bir de, tatlı isterim) der. Emir buyurup, ikisini de hemen hâzırlarlar. Genç, o gece, odasında âilesi ile oturmuş, tatlı yanlarında iken, kapıya bir fakîr gelip, (Açım, Allah rızâsı için bir şey verin!) der. Genç, tatlının hepsini, fakîre sadaka verir. Sabâh olunca, Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem”, gencin ölüm haberini bekler. Uzun zamân, haber gelmeyince, birini gönderip sorar. Gencin sağ ve keyif yapmakta olduğunu söylerler. Hayret eder. O sırada, Cebrâîl “aleyhisselâm” gelir. Ona sorar. Cebrâîl “aleyhisselâm”, (Gencin tatlıyı sadaka vermesi, gelmekte olan belâyı geri çevirdi) der ve gencin yastığı altında, büyük bir yılanı ölü olarak bulurlar. Bu haber, bu fakîre hoş gelmiyor. Cebrâîl aleyhisselâmın yanılmasını câiz görmüyorum. Yâhut, Cebrâîl aleyhisselâmın ma’sûm olması, emîn olması ve hiç yanılmaması, vahy şeklinde getirdiği şeylerdedir. Ya’nî, Allahu Teâlâ tarafından indirdiği şeylerde, yanlışlık ihtimâli yoktur. Bu genç için getirdiği haber ise vahy değildir. Levh-i mahfûzda görüp öğrendiği bir şeyi haber vermiştir. Levh-i mahfûzda yazılı şeyler, silinip değiştirilebildiğinden, buradan öğrenilen haberler yanlış olabilir. Allahu Teâlâ tarafından getirilen şeylerin ise, yanlış olmak ihtimâli yoktur. Şahâdet ile ihbâr arasında fark vardır. İslâmiyette, şâhid olmak kabûl olunur. Haber vermeğe ise güvenilmez.

Kazâ, ya’nî Allahu Teâlâ'nın yaratacağı şeyler, iki kısımdır: (Kazâ-i mu’allak), (Kazâ-i mübrem). Birincisi, şarta bağlı olarak, yaratılacak şeyler demektir ki, bunların yaratılma şekli değişebilir veyâ hiç yaratılmaz. İkincisi, şartsız, muhakkak yaratılacak demek olup, hiçbir sûretle değişmez, muhakkak yaratılır. Kaf sûresinin yirmidokuzuncu âyetinde meâlen, (Sözümüz değiştirilmez) buyuruldu. Bu âyet-i kerîme, kazâ-i mübremi bildirmektedir. Kazâ-i mu’allak için de, Ra’d sûresinde, (Allahu Teâlâ, dilediğini siler, dilediğini yazar) meâlindeki, yirmidokuzuncu âyet-i kerîme vardır. Hocam, Muhammed Bâkî-billah “kuddise sirruh” buyurdu ki, seyyid Abdülkâdir-i Geylânî “kuddise sirruh”, ba’zı kitâplarında buyurmuş ki, (Kazâ-i mübremi kimse değiştiremez. Fakat ben, istersem, onu da değiştirebilirim). Bu söze şaşar ve olacak şey değildir derdi. Hocamın bu sözü, uzun zamândan beri, zihnimi kurcalamıştı. Nihâyet, Allahu Teâlâ, bu fakîri de, bu ni’meti ihsân etmekle şereflendirdi. Bir gün, sevdiklerimden birine, bir belâ geleceği, ilhâm olundu. Bu belânın geri döndürülmesi için, Cenâb-ı Hakka çok yalvardım. Bütün varlığım ile, Ona sığındım. Korkarak, sızlayarak, çok uğraştım. Bu belânın, Levh-i mahfûzda kazâ-i mu’allak olmadığını, bir şarta bağlı olmadığını gösterdiler. Çok üzüldüm, ümîdim kırıldı. Abdülkâdir-i Geylânî'nin “kuddise sirruh” sözü hâtırıma geldi. İkinci def’a olarak, tekrâr sığındım, çok yalvardım. Aczimi, zavallılığımı göstererek niyâz ettim. Lütûf ve ihsân ederek kazâ-i mu’allakın iki türlü olduğunu bildirdiler: Birisinin şarta bağlı olduğu, levh-i mahfûzda gösterilmiş, meleklere bildirilmiştir. İkincisinin şarta bağlı olduğunu, yalnız Allahu Teâlâ bilir. Levh-i mahfûzda, kazâ-i mübrem gibi görülmektedir ki, bu kazâ-i mu’allak da, birincisi gibi değiştirilebilir. Bunu anlayınca, Abdülkâdir-i Geylânî'nin “kuddise sirruh” sözündeki, kazâ-i mübremin, bu ikinci kısım kazâ-i mu’allak olduğunu ve kazâ-i mübrem şeklinde görüldüğünü, yoksa, hakîkî kazâ-i mübremi değiştiririm demediğini anladım. Böyle kazâ-i mu’allakı, pek az kimseye tanıtmışlardır. Yâ, bunu değiştirebilecek kim bulunabilir? O sevdiğim kimseye, gelmekte olan belânın, bu son kısım kazâdan olduğunu anladım ve Hak “subhânehu ve teâlâ”nın bu belâyı geri çevirdiği ma’lûm oldu. Allahu Teâlâ'ya, bunun için çok şükrolsun! Ona sevdiği ve beğendiği gibi şükürler olsun ve bütün insanların en üstünü ve Peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed Mustafâ ya “sallallahu aleyhi ve sellem” ve Ona yakın olanların ve Ashâbının hepsine “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” salât ve selâm ve tahıyyetler olsun! Allahu Teâlâ, Onu âlemlere rahmet olarak gönderdi. Yâ Rabbî! Kalplerimizi Onun sevgisi ile doldur. Hepimizi Onun yolunda bulundur! Bu duâya âmîn diyenlere, Allahu Teâlâ merhamet etsin!

Evliyânın “kaddesallahu teâlâ esrârehümül’azîz” kalbine gelen ilhâmlardan ba’zısının yanlış olması, şundan da ileri gelir ki, ilhâm olunan bilgilere benzeyen, ba’zı yanlış başlangıçlar, hâtırına gelir. Bunları doğru sanır ve ilhâm olunan şeylere karıştırır. Böylece, ilhâm doğruluğunu kaybeder. Ba’zan da, keşiflerde, rü’yâlarda, gizli şeyler, kendisine gösterilir. Bunları gördüğü gibi olacak sanır. Hâlbuki, onlara ma’nâ vermek, ta’bîr etmek lâzım geldiğini bilemez. Bunun için, söylediği şeyler meydâna çıkmaz. İşte böyle sebeplerden dolayı, keşf ve ilhâmlar, hatâlı olmaktadır.

Hiç yanlış olmayan, güvenilecek, yalnız Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerdir. Çünki her ikisi de, elbette doğru olan, vahiy ile bildirilmiştir. Ya’nî melek ile indirilmiştir. Âlimlerin söz birliği ve müçtehidlerin ictihâdı da, bu iki doğru kaynaktan alınmıştır. İşte, islâmiyyetin bu dört temeli dışında kalan bilgiler, her ne olursa olsun, bu dört esâsa uygun ise, kabûl edilir. Uygun olmayanlar, Evliyânın “kaddesallahu teâlâ esrârehümül’azîz” ilimleri, ma’rifetleri, keşifleri olsa da, kabûl olunmaz.

Tasavvuf yolunda bulunanların vecd ve hâlleri, keşf ve ilhâmları islâmiyyet terâzîsi ile tartılmadıkça, on para etmez. Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîf mi’yârı ile yoklamadıkça, kabûl edilmez.

Tasavvuf yoluna girmek ve bu yolda ilerlemek islâmiyyetin bildirdiği şeylere, kalbin yakîn hâsıl etmesi, hakîkî îmâna kavuşması içindir ve islâmiyyetin emirlerini kolaylıkla, seve seve yapmak içindir. Bu ikisinden başka şeyler kazanmak için değildir. Çünki, Allahu Teâlâ'yı görmek, Âhirette va’d edildi. Dünyâda görülemez. Tasavvufçuların müşâhede, tecellî diyerek övdükleri görünüşler, zıl ile, gölge ile avunmaktır. Benzeterek, sanarak, boşuna sevinmektir. Allahu Teâlâ, (Verâ-ül-verâ)dır. Ya’nî ötelerin ötesidir. Müşâhede ve tecellî dedikleri görünüşlerin iç yüzünü bildirirsem, bu yola yeni girenlerin çalışmaktan vazgeçmelerinden, şevk ve heveslerinin gevşemesinden korkarım. Fakat, hiç ağzımı açmazsam, bildiğim hâlde, herkesin yanlış şeyleri hakîkat sanmalarına göz yummuş olmaklığımdan da korkuyorum. Onun için, tekrâr söyleyeyim ki, tasavvufçuların müşâhedelerini, tecellîlerini, kelîmullah hazret-i Mûsâ'nın “alâ nebiyyinâ ve aleyhisselâm” şâhid olduğu, Tûr dağına olan tecellî ile karşılaştırmalı. Ona benzemeyince, gölgenin, hayâlin, asıl ve hakîkat sanıldığı anlaşılmalıdır. O tecellîye benzemeyecekleri şüphesizdir. Çünki, O ve Onun tecellîsi, mahlûklara âit sıfatlardan, kayıtlardan münezzehtir. Bu dünyâda ise, bu kayıtlardan sıyrılmak mümkün değildir. İster kalbe tecellî olsun, ister dışarda tecellî olsun, bu kayıtlar karışacaktır. Hâtem-ül-Enbiyâ “sallallahu aleyhi ve sellem”, bundan ayrıdır. O, dünyâda gördü ve kıl kadar değişmedi. Evet, Onun yolunda gidenlerin büyüklerine dünyâda, bu ni’met nasîb olur ise de, sayısız zıllardan, perdelerden birinin gerisinde olmaktadır. Tecellîye kavuşan, bunu anlasa da, anlamasa da bunlara perdesiz tecellî olamaz. Kelîmullah “aleyhi ve alâ nebiyyinesselâm” kendine tecellî etmediği hâlde, Tûr dağına olan tecellîyi görünce bayıldı, düştü. Başkaları kim bilir ne olur?

Şunu da bildireyim ki, sevdiklerimizden birine, talebeyi yetiştirmek için, izin vermekten maksat, îmânın gevşediği, çok kimselerin yoldan çıktığı, din bilgilerinin unutulduğu, bu fırtınalı zamânda, Müslümân evlâtlarına Allah yolunu göstermesi, kendisinin de, talebesi ile uğraşırken, onlarla birlikte, ilerlemesi içindir. Bu inceliği iyi anlamalı ve ömürde geri kalan birkaç günlük fırsatta, çalışarak, talebe ile birlikte, ni’mete kavuşmalıdır. Yoksa, bu izni, büyüklük ve olgunluk alâmeti sanıp, maksattan mahrûm kalmamalıdır. Bizim vazîfemiz bildirmektir. Vesselâm.

 

Başa dön

 

218.MEKTUP

Bu mektûp, Molla Dâvud'a yazılmıştır.

 

Pîrin hakkını gözetmeyi bildirmektedir:

Kıymetli kardeşim Mevlânâ Dâvud'un mübârek mektûbu geldi. Bizleri sevindirdi. Hak Teâlâ, zâhirinizi ve bâtınınızı, râzı olduğu şeyleri yapmakla süslesin. Sevgili Peygamberi ve Onun yüksek Âli hürmetine duâmızı kabûl buyursun “sallallahu aleyhi ve sellem”! Kalbin çeşitli şeylere dağılması yüzünden, kalp için aldığınız dersi yapmakta ve büyüklerin yolunda ilerlemekte gevşeklik olmamalıdır. Bir karartı ve bulanıklık olursa, Allahu Teâlâ'ya yalvararak, boynunuzu bükerek, Ona sığınarak bundan kurtulmağa çalışınız. Bundan kurtulmanın ikinci ilâcı, bu ni’mete kavuşmanıza sebep olana, sizi bu yolda yetiştirene tâm bağlanmanızdır. Bu büyük ni’mete kavuşturan zâtın haklarını, edeplerini gözetmeye çok çalışınız. Onun rızâsını kazanmağı, Allahu Teâlâ'nın rızâsını kazanmağa vesîle biliniz. Kurtuluş yolu ancak budur. Vesselâm.

 

Başa dön

  

219.MEKTUP 

Bu mektûp, mirzâ Ebrec'e yazılmıştır.

 

İnsan, câhil olduğu için, bedeninin hastalığını gidermeğe çalışmaktadır. Kalbin dünyâya düşkün olması hastalığından haberi bile olmadığı bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ, sizi ayıplardan, kusûrlardan korusun. Sizi lekeleyecek şeylerden, geçmiş ve gelecek bütün insanların en üstünü hürmetine “sallallahu aleyhi ve sellem” muhâfaza buyursun! Ey mes’ûd ve temiz kardeşim! İnsanın bedenine bir hastalık gelince ve uzvunda bozukluk olunca, o hastalığı gidermek ve o bozukluğu düzeltmek için, o kadar uğraşır da, kalp hastalığı kendisini sonsuz ölüme ve bitmez tükenmez azâplara sürüklediği hâlde, bu korkunç hastalıktan kurtulmağı hiç düşünmemektedir ve onu gidermek için hiç kıpırdamamaktadır. Kalbin hasta olması demek, Allahu Teâlâ'dan başka şeylere tutulmuş olmasıdır. Eğer, kalbin bu tutulmasını hastalık bilmezse, çok alçak kimsedir. Eğer bilir de, aldırış etmezse, çok pistir. Bu hastalığı anlamak için, (Akl-i mu’âd) lâzımdır. (Akl-ı me’âş), kısa görüşlü olduğundan, ancak, görünüşe bakar. Akl-i me’âş, dünyânın geçici lezzetlerine bakarak, kalp âfetlerini hastalık bile saymadığı gibi, akl-i mu’âd da, Âhirette verilecek sevâplara bakarak, bedendeki bozuklukları, hastalık saymaz. Akl-i me’âş, kısa görüşlü, akl-i mu’âd keskin görüşlüdür. Akl-i mu’âd, Peygamberlerde “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” ve Evliyâda bulunur. Akl-i me’âşı, mala düşkün olanlar, dünyâya bağlı olanlar beğenir. Aradaki farkı düşünmelidir. Akl-i mu’âdı kuvvetlendiren şeyler, ölümü düşünmek, Âhirette olacak şeyleri öğrenmek ve Âhiret derdi ile şereflenmiş olanlarla birlikte bulunmaktır. Fârisî beyt tercemesi:

Aranılan hazînenin nişânını verdim sana,
Belki sen kavuşursun, biz varamadıksa da.

Bedenin hastalığı, ahkâm-ı şerîyyenin yerine getirilmesini güçleştirdiği gibi, kalp hastalığı da, islâmiyyete uymağı güçleştirmektedir. Şûrâ sûresi, onüçüncü âyetinde meâlen, (Müslümân olmalarını istemekliğin, kâfirlere çok güç gelmektedir) ve Bakara sûresinin kırkbeşinci âyetinde meâlen, (Namâz kılmak, ibâdet etmek, yalnız mü’minlere güç gelmez) buyuruldu. Görünen uzuvların kuvvetten düşmesi, ibâdeti güçleştirdiği gibi, kalpte îmânın za’îflemesi de güçleştirmektedir. Yoksa, islâmiyyetin her emrinde kolaylık vardır. Bekara sûresinin yüzseksenbeşinci âyetinde meâlen, (Allahu Teâlâ, size kolaylık yapmak istiyor, güçlük çıkarmak istemiyor) ve Nisâ sûresinin yirmiyedinci âyetinde meâlen, (Allahu Teâlâ, emrlerinin hafîf olmasını diledi. Çünki, insanlar za’îf yaratıldı) buyuruldu. Bu iki âyet-i kerîme de, sözümüzü isbât etmektedir. Fârisî mısra’ tercemesi:

Bir kimse kör ise, güneşin suçu ne?

Bunun için, bu hastalığı gidermek çok lâzımdır. Bunun mütehassısı olan hakîmlere sığınmak farz-ı ayındır. Resûl, ancak haber verir.

 

Başa dön 

 

220.MEKTUP

Bu mektûp, şeyh Hamîd-i Bingâlî'ye yazılmıştır.

 

Tasavvuf büyüklerinin yanıldıkları şeylerden birkaçını bildirmektedir:

Âlemlerin rabbi olan Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Peygamberlerin en üstününe ve Onun Âline ve Ashâbının hepsine selâm ve duâlar olsun “sallallahu aleyhi ve sellem”. Buradaki fakîrlerin hâli, her gün dahâ iyi olmaktadır. Her gün dahâ çok şükür etmek lâzım gelmektedir. Uzaktaki sevdiklerimizin de böyle olmalarını istiyoruz.

Azîzim! Bu hiç bilinmeyen yolda, yolcuların ayağı kayacak yerler çoktur. İ’tikâdda ve her işte, islâmiyyetin ipinin ucuna yapışmak lâzımdır. Yanımda olanlara ve uzakta olanlara yapacağım nasîhat, yalnız budur. Aman, gâfil olmayınız! Bu yolda, yolcuları şaşırtan birkaç yanlışlığı yazıyorum. Bu yanlışlıkların sebeplerini açıklıyorum. Dikkat ile, düşünerek okuyunuz! Başka yerlerde de, bunlarla ölçerek hareket ediniz!

Tasavvuf yolundaki yanılmaların birisi, sâlik, ya’nî yolcu, makâmlara yükselirken, âlimlerin sözbirliği ile yüksekliklerini bildirdikleri kimselerden kendini dahâ yüksek bulmasıdır. Bu sâlikin makâmı, bu büyüklerin makâmlarından elbette aşağıdır. Fakat sâlik, ba’zan kendini, insanların en üstünü oldukları meydânda olan Peygamberlerin de “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” üstünde görür. Böyle görmekten Allahu Teâlâ'ya sığınırız. Birçoklarının böyle yanlış görmeleri şundandır ki, Peygamberler ve Evliyânın hepsi, önce, kendi varlıklarının mebde-i ta’ayyünü olan isimlere kadar çıkarlar. Böyle çıkanlar (Velî) olur. Velâyet mertebesine kavuşur. Sonra, bu isimlerde ve isimlerden, Allahu Teâlâ'nın dilediği makâmlara yükselirler. Fakat, bu yükselmelerde, hepsinin konak yerleri, vücûdlarının mebde-i ta’ayyünü olan isimlerdir. Yükselirlerken, onları arayan, çok zamân, o isimlerde bulur. Çünki o büyüklerin, yükselirken, tabî’î yerleri, bu isimlerdir. Bu isimlerden, yukarı ve aşağı hareket etmek, sonradan te’sîr eden kuvvetlerle olur. Yaradılışı yüksek olan bir sâlik, o isimlerden yukarı ilerler. O isimlerin sâhipleri olan Peygamberlerden “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” kendini dahâ yukarı sanır. Önce inanmış, îmân etmiş olduğunu unutur. Peygamberlerin yüksekliğinde, Evliyânın üstünlüklerinde şüpheye düşer. Bu makâm, sâliklerin ayaklarının kaydığı yerdir. Bu zamân, sâlik, o büyüklerin, bu makâmlardan sonsuza doğru yükselmiş olduklarını bilemez. O isimlerin, yükselirlerken, tabî’î yerleri olduğunu da bilemez. Kendisinin, yükselirken, tabî’î yeri bulunduğunu, kendi yerinin, o büyüklerin yerleri olan o isimlerin altında ve çok aşağıda olduğunu düşünemez. Bir kimsenin üstünlüğü, tabî’î yerinin yüksekliği ile ölçülür. O yer, kendi mebde-i ta’ayyünü olan isim-i ilâhîdir. Yine bunun içindir ki, büyüklerden birkaçı demiştir ki, ârif yükselirken, büyük aracıyı arada bulmaz. O arada olmadan yükselir. Hocam Muhammed Bâkî-billah “kaddesallahu teâlâ sirrehümâ” hazretleri, Râbi’a-i Adviyyenin de, bunlardan biri olduğunu bildirmişti. Bunlar yükselirken, büyük aracının mebde-i ta’ayyünü olan isimden ileri çıkınca, Berzahiyyet-i kübrânın arada kalmadığını sanıyorlar. (Berzahiyyet-i kübrâ), Hakîkat-i Muhammediyye'ye diyorlar. İşin doğrusunu yukarıda bildirdik.

Bu yanılmaya, sâliklerin kimisinde de, sebep şu olmaktadır: Sâlik, kendi mebde-i ta’ayyünü olan isimde seyrederken, ilerlerken, büyüklerin mebde-i ta’ayyünleri olan isimleri de topluca geçmektedir. Çünki her isimde, bütün isimler kısaca bulunmaktadır. İnsanın, her şeyi kendinde bulundurması, mebde-i ta’ayyünü olan isimde, bütün isimlerin bulunduğu içindir. Sâlik kendi isminde ilerlerken, büyüklerin isimlerini de kısaca geçerek, ismin sonuna gelir. Kendinin dahâ üstün olduğunu sanır. Görmüş olduğu ve hepsinin geçmiş olduğu, büyüklerin makâmlarının, makâmların aslı olmayıp, nümûneleri olduğunu anlayamaz. Bu makâmda, kendini, hepsini toplamış ve onları kendinin parçaları sanarak, kendini dahâ yüksek görür. Bâyezîd-i Bistâmî “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz” bunun için, (Bayrağım, Muhammed aleyhisselâmın bayrağından dahâ yüksektir) dedi. Aklı başında olmadığı için, bayrağının, Muhammed aleyhisselâmın bayrağından değil, o bayrağın görüntüsünden dahâ yüksek olduğunu anlayamadı. Kendi isminin hakîkatinde, o ismin görüntüsünü görmüştü. Yine bunun için, kalbinin çok geniş olduğunu bildirdi. (Arş ve bütün içindekiler, ârifin kalbinin köşesine konsalar, hiç duymaz) dedi. Burada da, bir şeyin görüntüsünü, kendisi ile karıştırdı. Çünki Allahu Teâlâ, Arşa (Büyük) buyurdu. Ârifin kalbinin Arş yanında ne kıymeti olur, ne miktârı olur? Arşta olan zuhûrun yüzde biri kalpte görülmez. İsterse ârifin kalbi olsun. Cennette olan görmek, Arşta zuhûr edecektir. Bu söz, bugün tasavvufçulardan birçoğuna ağır gelirse de, fakat yarın doğru olduğunu anlayacaklardır. Bu sözümüzü bir misâl ile açıklayalım:

İnsanda elementler bulunduğu gibi, göklerden de benzerler vardır. İnsan, bütün bunların kendinde bulunduğunu düşünür. Bütün elementleri ve gökleri kendi parçaları olarak görürse ve bu görüşü kendini kaplarsa, ben yer küresinden dahâ büyüğüm ve göklerden dahâ genişim diyebilir. Aklı olan kimse, bu sözü işitince, onun kendinde bulunan parçalardan dahâ büyük olduğunu, yer küresinin ve göklerin ise, onun parçaları olmadıklarını anlar. Bunların benzerleri, onun parçalarıdır. O, bu parçaları olan nümûnelerden dahâ büyüktür. Yoksa, yer küresinin ve göklerin kendilerinden dahâ büyük değildir. Bir şeyin nümûnesi, ya’nî benzerini, onun kendisi zan ettiği içindir ki, (Fütûhât-i Mekkiyye) kitâbının sâhibi olan Muhyiddîn-i Arabî “kuddise sirruh”, (Cem-i Muhammedî, cem-i ilâhîden dahâ geniştir) dedi. Çünki, (Cem-i Muhammedî)de ilâhî hakîkatler ile mahlûkların hakîkatleri vardır. Bunun için, dahâ geniş olur dedi. Hâlbuki, orada ancak, ülûhiyyet mertebesinin zıllarından, görüntülerinden bir zıllın bulunduğunu, o mertebenin hakîkatinin bulunmadığını anlayamadı. O mukaddes mertebe, azametli ve kibriyâ sıfatlıdır. Cem-i Muhammedî bunun yanında hiç kalır. Bir avuç toprak nerede, her şeyin sâhibi nerede?

Şunu da söyleyelim ki, sâlik kendi rabbi olan isimde seyr eder, ilerlerken, üstünlükleri sözbirliği ile belli olan büyüklerden birkaçını, kendisi yüksek derecelere çıkardığını, onları ilerlettiğini zan eder. Burası da, sâliklerin ayaklarının kaydığı yerdir. Böyle sanarak, kendini dahâ yüksek bilmekten, böylece sonsuz felâkete düşmekten, Allahu Teâlâ'ya sığınırız. Büyük bir pâdişâh, şerefli bir sultân, emrindeki bir vâlîsine gider, vâlî yardımı ile, o velâyetin güzel yerlerini gezer ve kıymetli yerleri görürse, buna şaşılır mı ve vâlî, sultândan dahâ yüksek sanılır mı? Olsa olsa, burada ufak bir şeyde üstünlük düşünülebilir ki, hiç kıymeti yoktur. Çünki, her çöpçü ve işçi, kendi işinin inceliğinde, büyük bir âlimden ve başarılı bir fen adamından üstündür. Fakat, bu üstünlüğün kıymeti yoktur. Kıymetli olan üstünlük her bakımdan üstün olmaktır. Âlim ve fen adamı, bunun için yüksektir.

Bu fakîre de, böyle yanılmak çok oldu. Yanlış görüşlere çok yakalandım. Bu hâller çok zamân sürdü. Fakat, Allahu Teâlâ korudu. Önceki inancım hiç sarsılmadı. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri i’tikâdda hiç gevşeklik olmadı. Bunun için ve bütün ni’metleri için, Allahu Teâlâ'ya hamd ve şükürler olsun! Ehl-i sünnet i’tikâdına uymayan görüşlere hiç kıymet vermedim. Bu i’tikâda uygun ma’nâlar verdim. Kısaca, şöyle anladım ki, bu görüş doğru ise, ufak bir şeyde üstün olmağı gösterir. Üstünlük Allahu Teâlâ'ya yakîn olmakla ölçülür. Bu yükselmenin çok olması da, kurbu, yakînliği gösterir. O hâlde, niçin üstünlük ufak bir şeydedir diyerek küçültülsün? Bu suâl doğru ise de, önceki kuvvetli îmân yanında, böyle görüş, bu kuruntu yerleşemedi, yok oldu. Hattâ, bunun yerine, tevbe, istiğfâr ve Allahu Teâlâ'ya sığınarak, Ehl-i sünnet i’tikâdına uymayan böyle keşflerin, görüşlerin hâsıl olmaması için yalvardım, duâ eyledim. Bir gün, böyle yanlış keşfler için beni kıyâmette sorguya çekerlerse, azâb ederlerse diye çok korktum. Bu korku beni kapladı. Hiç râhatım kalmadı. Allahu Teâlâ'ya çok yalvardım. Bu sıkıntım çok zamân sürdü. Böyle bir zamânımda, bir Velînin kabri yanından geçiyordum. Bu üzüntümün çözülmesi için, o Velîden yardım diledim. O ânda, Allahu Teâlâ'nın lütfû, merhameti yetişti. İşin içyüzü, olduğu gibi açıklandı. Âlemlere rahmet olan, sonuncu yüce Peygamberin “sallallahu aleyhi ve sellem” rûhâniyeti hâzır oldu. Üzüntülü kalbi tesellî buyurdu. Anlaşıldı ki, Allahu Teâlâ'ya yakînlik, her bakımdan üstünlük ise de, sana hâsıl olan yakînlik, senin rabbin olan isim-i ilâhî mertebesinin zıllarından bir zılla olan yakınlıktır. Bu yakınlık ise, her bakımdan üstünlüğü bildirmez. Bu makâmın Âlem-i misâldeki görünüşünü açıkladılar ki, hiç şüphem kalmadı. Bütün kuruntular yok oldu. Böyle şüphelere yol açan ve iyi ma’nâlar verilmesi lâzım olan, bu gibi bilgilerden birkaçını kitâplarımda ve mektûplarımda yazmıştım. Böyle bilgilerin yanlış olmasına yol açan yerleri, Allahu Teâlâ lutfederek bildirince, bunları da yazarak, yaymak istedim. Çünki, (YAYILMIŞ OLAN GÜNÂHIN TEVBESİNİ DE YAYMAK LÂZIMDIR!). Böylece, herkes, bu bilgilerden, islâmiyyete uymayan fikirlere saplanmasın. Bunlara saplanarak, doğru yoldan sapmasınlar. Yâhut da, inât ile ve gösteriş olarak, bu fakîre sapık, câhil demeğe kalkışmasınlar. Çünki, bu hiç bilinmeyen yolda, böyle güller çok açılmıştır. Birçoklarını doğru yola çekmiş, kimisini de yoldan kaydırmıştır. Yüksek babamdan “kuddise sirruh” işitmiştim ki, (Dalâlet çukuruna düşen, doğru yoldan ayrılan, yetmişiki fırkanın çoğu, tasavvuf yoluna girip, yolun sonuna varmadan, yanlış görüşlere aldanarak sapıtmışlardır) buyurmuştu. Vesselâm.

 

Başa dön 

 

 

221.MEKTUP 

Bu mektûp, seyyid Hüseyn-i Mankpûrî'ye yazılmıştır.

 

Tasavvuf yolunun üstünlüğünü bildirmektedir:

Âlemlerin rabbi olan Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Peygamberlerin en üstününe ve temiz olan Âline ve Ashâbının hepsine salât ve selâm olsun! Kıymetli kardeşim seyyid mîr Hüseyin, bu garîpleri unutmamışsınız. Başka yollardan birçok bakımlardan ayrılmış olan bu yüksek yolun edeplerini gözetmeği elden bırakmamışsınız. Hâlbuki sizinle görüşmek, pek az nasîb olmuştu. Bunları düşünerek, bu yüksek yolun birkaç üstünlüğünü ve ince bilgilerini ve yüksek ma’rifetlerini yazıyorum. Evet, bu ince bilgilerin ve yüksek ma’rifetlerin işitmekle anlaşılmayacağını biliyorum. Fakat, bu ma’rifetleri, iki düşünce ile açıklıyorum: Biri, yazılan kimse, bu işlerden uzak ise de, yaratılışta isti’dâdı vardır. İkincisi, mektûp görünüşde belli bir kişiye yazılmış ise de, gerçekte, bu işe yakîn olan herkese yazılmış demektir. (Kılınç kullanan içindir) sözü meşhûrdur.

Kardeşim! Bu yüksek yol, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk'tan gelmektedir “radiyallahu anh”. Kendisi, Peygamberlerden sonra “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” bütün insanların en üstünüdür. Bunun içindir ki, bu yolun büyükleri, kitâplarında, (Bizim bağlantımız, bütün bağlantılardan üstündür) buyurmuşlardır. Çünki, bu nisbet ya’nî bağlantı, huzûr ve âgâhîdir. Ya’nî, Allahu Teâlâ'dan başka bir şey düşünmemek demektir. Bu nisbet ve huzûr da, hazret-i Ebû Bekrin nisbeti ve huzûrudur. Onun huzûru, bütün huzûrların üstünüdür.

Bu yolda, nihâyet başlangıçta yerleştirilmiştir. Hâce Bahâüddîn-i Buhârî “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz”, (Biz nihâyeti bidâyete yerleştirdik) buyurdu. Fârisî mısra’ tercemesi:

Gül bahçemi gör de, bahârımı anla!

Suâl: Başka yolların sonu, bunların başlangıcı olursa, bunların sonu ne olur? Her yolun sonu, Hak Teâlâ'ya kavuşmak olunca, bunlar Hak'tan nereye ilerlerler? (Abâdân'dan ötede şehir yoktur) sözü meşhûrdur.

Cevâp: Bu yolun sonu nasîb olursa, (Vasl-ı uryânî)dir. Buna kavuşan, ye’se düşer. Matlûba kavuşmaktan ümîtsiz olur. Bunu iyi anlamalı. Çünki sözümüz, ancak işârettir. Bunu, yükseklerden az kimse anlayabilir. Hattâ, en yükseklerin seçilmişleri anlayabilir. Bu büyük devlete kavuşmanın alâmetini, işâretini onun için bildirdim ki, bu yolun yolcularından (Vasl-ı uryânî)yi söyleyenler var. Matlûba kavuşmaktan me’yûs olanları da var. Fakat, bu iki sözün birlikte olduğu söylenirse, nerde ise, böyle şey olamaz diyecekler. Vasl-ı uryânî diyenlere göre, (Ye’s), kavuşamamaktır. Ye’se düşenler de, (Vasl) ayrılıktır demektedir. Böyle sözler, hep, o yüksek makâma varamamış olmak alâmetidir. Olsa olsa, kalplerine o yüksek makâmdan bir ışık gelmiştir. Birçoğu, bunu vasıl, kavuşmak sanmış, birçoğu da, ye’se kapılmıştır. Böyle ayrı anlamalarının sebebi, isti’dâtlarının, yaratılışlarının başka olmasıdır. Birçoğunun yaradılışına uygun olan, vasıldır. Başkalarının yaradılışlarına da, ye’s uygundur. Bu fakîre göre, yaratılışlarına ye’s uygun olanlar dahâ iyidir. Bununla berâber, o makâmda kavuşmak ve kavuşmaktan ümîtsiz olmak, birbirinden ayrı değildir. İkinci suâlin cevâbı da, buradan anlaşılmış oldu. Çünki, hiçbir şeye bağlı olmayan vasıl başkadır. Vasl-ı uryânî başkadır. Vasl-ı uryânî demek, bütün perdelerin kalkması ve bütün mâni’lerin yok olmasıdır. Perdelerin en büyüğü ve mâni’lerin en kuvvetlisi çeşitli tecellîler ve başka başka görünüşler olduğundan, bu tecellîlerin ve zuhûrların tamâm olması, bitmeleri lâzımdır. Bu tecellîler ve zuhûrlar, isterse mahlûklarda görünsünler, isterse vücûb aynalarında görünsünler, perde olmakta ayrılıkları yoktur. Aralarında şeref ve rütbe bakımından ayrılık varsa da, bu sâlik bu farkı görmez.

Suâl: Yukarıdaki yazıdan, tecellîlerin sonu olduğu anlaşılıyor. Hâlbuki tarîkat büyükleri, tecellîlerin sonsuz olduğunu bildirmişlerdir.

Cevâp: Tecellîlerin sonsuz olması, isimlerde ve sıfatlarda, ayrı ayrı, birer birer seyr olunduğu zamândır. Böyle olan seyrde, Zât-i Teâlâ'ya kavuşulamaz. Vasl-ı uryânî olamaz. Zât-i Teâlâ'ya kavuşabilmek için, isimleri ve sıfatları kısaca ve toptan geçmek lâzımdır. Böyle olan seyrde, tecellîlerin sonu vardır.

Suâl: Zât-i ilâhînin tecellîleri sonsuzdur demişlerdir. Molla Câmî hazretleri “kuddise sirruh” (Leme’ât) kitâbını açıklarken böyle buyurmuştur. Böyle olunca, tecellîlerin sonu vardır demek nasıl doğru olur?

Cevâp: Zât-i ilâhînin o tecellîleri, şü’ûn ve i’tibârlardan ayrılmış değildir. Bunlardan ayrı olan tecellîlerin olduğu düşünülemez. Bizim anlatmak istediğimiz şey, ister sıfatlı olsun, ister sıfatsız yalnız zâtî olsun, bütün tecellîlerin bulunmadığı bir şeydir. Çünki o makâmda, herhangi bir tecellî sözünü söylemek câiz değildir. Çünki (Tecellî) demek, bir şeyin, ikinci veyâ üçüncü veyâ... sonsuz olan mertebelerde görünmesi demektir. Burada ise, hiçbir mertebe yoktur. Uzaklık, uzunluk diye bir şey yoktur.

Suâl: Bu tecellîlere niçin zâtî denilmiştir?

Cevâp: Tecellîlerde başka ma’nâlar düşünülürse, tecellî-i sıfât denir. Başka olmayan ma’nâlar düşünülürse, tecellî-i zât denir. Bunun için, ta’ayyün-i evvel olan ve zâttan başka olmayan Vahdetin görünmesine, tecellî-i zât demişlerdir. Biz ise, Zât-i teâlâyı söylüyoruz. Bu makâmda, başka olsun, başka olmasın, hiçbir ma’nâyı düşünmek, hiç olamaz. Çünki bütün ma’nâlar, kısaca ve topdan geçilmiş, Zât-i teâlâ hazretlerine kavuşulmuştur. Bu mertebede, kavuşmak sözü de, kavuşulan gibi anlaşılamayan bir şeydir. Akıl ile, düşünce ile anlaşılan kavuşmanın burada yeri yoktur. O mukaddes hazrete bu ma’nâ yakışmaz. Çünki akla, düşünceye dayanan insan, aklın ermediği şeyleri anlayamaz. Sultânın eşyâsını, ancak onun vâsıtaları taşıyabilir. Fârisî beyt tercemesi:

Anlaşılamayan bir bağlılık hep,
Rab'la insan arasında var elbet!

Bu yolun büyüklerinden hiçbiri, kendi yolunun sonundan haber vermemiştir. Yolun başlangıcını bildirmişlerdir ki, yolun sonu burada, yerleştirilmiştir. Yollarının başında, sonu karışmış olunca, sonunun da, bu başlangıca uygun olması lâzım olur. Bu da, yalnız bu fakîrin bildirmekle şereflendiği bir sondur. Fârisî beyt tercemesi:

Pâdişâh, koca-karı kapısına,
Gelirse, ey yiğit, sen buna şaşma!

Bundan dolayı, Allahu Teâlâ'ya sonsuz hamd ve şükürler olsun!

Kardeşim! Yâ bu yoldan veyâ başka yollardan, bu son mertebeye erişen pek azdır. Eğer sayıları bildirilirse, bize yakîn olanlar belki dağılmağa başlarlar. Uzak olanların inanmamalarına hiç şaşılır mı? Bütün bu ilerlemeler ve en son kavuşmalar, Allahu Teâlâ'nın sevgilisinin “sallallahu aleyhi ve sellem” sadakası olarak ihsân olunmaktadır.

Bu yüksek yola mahsûs olan şeylerden biri:

1- (SEFER DER VATAN) dır. Vatanda ilerlemektir. (Seyr-i enfüsî) de denir. Seyr-i enfüsî bütün tarîkatlarda de var ise de, bu seyr, ya’nî ilerlemek, yolun sonunda olur. Seyr-i âfâkînin konaklarını geçtikten sonra, bu seyre başlarlar. Bu yolda ise, işe seyr-i enfüsî ile başlanır. Bu seyr ile, seyr-i âfâkî de, birlikte gidilir. İşte, bu seyrin başlangıçta yapılması, nihâyetin başlangıca yerleştirilmesidir. Bu yola mahsûs olanlardan başka biri de:

2- (HALVET DER ENCÜMEN) dir. Başkaları arasında, yalnız imiş gibi olmak demektir. Sefer der vatandan hâsıl olur. Sefer der vatan nasîb olunca, başkaları arasında düşüncenin dağılması da, vatan gibi olan yalnızlığa sefer eder, gider. Dışardaki zihin dağınıklığı, kalbe sızamaz. Bu yalnızlık, başka tarîkatlarda, sona varanlarda da hâsıl olur. Fakat, bu yolda başlangıçta hâsıl olduğundan, bu tarîka mahsûs sayılmıştır. Halvet der encümen demek, vatan gibi olan yalnızlığın kapılarını kapamak, pencerelerini örtmek demektir. Ya’nî, herkesin arasında, hiçbirini düşünmemek, kimse ile konuşmamaktır. Yoksa gözleri yummak, kıpırdamamak değildir. Bu yolda, bunlar yoktur. Kardeşim! Kendini bunları yapmağa zorlamak, yolun başında ve ortasındadır. Sona varanların, bunlar için kendini zorlaması gerekmez. Herkesin arasında iken kalbini toparlamış, gaflet arasında iken, huzûrdadır. Bunu yanlış anlamamalı. Sona varanlar için, herkesin arasında olmakla, yalnız olmak birdir sanmamalıdır. Doğrusu şöyledir ki, kalbinin huzûrda olmasında yalnızlık ve kalabalık birdir. Böyle olmakla berâber, zâhirini de, kalbi gibi yaparak, zâhirini de tefrikadan, kalabalıktan kurtarırsa, elbet, dahâ iyi olur. Allahu Teâlâ, Müzzemmil Sûresinin sekizinci âyetinde, sevgili Peygamberine “sallallahu aleyhi ve sellem” meâlen, (Rabbinin esmâ-i hüsnâsını söyle ve insanlardan ayrıl, Onunla ol! Ondan başka hiçbir şeyi kalbinde bulundurma!) buyurdu.

Çok zamân olur ki, insanların arasında bulunmak lâzım olur. Çünki, insanlara karşı olan haklar, vazîfeler vardır. Bunları yapmak lâzımdır. Bunları yapmak için, insan arasına karışmak iyi olur. Fakat, kalbin Allah'tan başka şeyleri düşünmesi hiçbir zamân câiz değildir. Çünki kalp, yalnız Allahu Teâlâ için yaratılmıştır. İnsanın kalbini ve zâhirini ikişer kısma ayırırsak, bu dört parçadan üçü, Allah içindir. Ya’nî kalbin iki kısmı da ve zâhirin bir kısmı, Allah içindir. Zâhirin ikinci yarısı, insanların haklarını ödemek içindir. Bu hakları öderken de, Allahu Teâlâ'nın emirlerine uymak lâzım olduğundan, bu yarım da, Allahu Teâlâ için olur. Her iş, Onun içindir. Öyle ise, Ona ibâdet etmelidir. Ona sığınmalıdır. İnsanların yaptıklarının hepsini Allahu Teâlâ bilir.

3- Bu yolda, cezbe sülûktan öncedir. Seyre ya’nî yolculuğa, Âlem-i emirden başlanır. Âlem-i halktan başlanmaz. Başka yolların çoğunda böyle değildir. Bu yolda, cezbe makâmlarında ilerlerken, sülûk konakları da, geçilmiş olur. Âlem-i emirde ilerlerken, Âlem-i halk da geçilmiş olur. Bu bakımdan da, bu yolun sonu, başlangıcında yerleştirilmiştir denilirse yeri vardır. Bu yolda, ilk ilerlemeler, son ilerlemelerle birlikte olur. Yoksa, ilk seyri yapmak için, sondan tekrâr başa gelinmez. Sondaki seyr bitince, baştaki seyr yapılır sanmamalıdır. Bundan anlaşılıyor ki, bu yolun sonu, başka yolların başıdır sanmak yanlıştır.

Suâl: Bu yolun büyükleri arasında, şöyle diyenler vardır: (İsimlerde ve sıfatlarda seyrimiz, nisbetimiz tamâm olduktan sonra başlıyor). Bundan anlaşılıyor ki, bu yolun sonu, başka yolların başı olmaktadır. Çünki, isimlerde ve sıfatlarda seyrleri, tecelliyât-i zâtiyyeden önce olmaktadır.

Cevâp: Bunların isimlerde ve sıfatlarda seyrleri, tecelliyât-i zâtiyyede seyrden sonra değildir. Bu seyr ile birlikte, o seyr de yapılmaktadır. Böyle olmakla berâber, isimlerde ve sıfatlarda seyr, ba’zı sebeplerden dolayı belli olmakta, Tecelliyât-i zâtîde seyr, gizli kalmaktadır. Bundan dolayı bu seyr biterek, isimlerde ve sıfatlarda seyr başladı sanılmaktadır. Böyle sanmak doğru değildir. Evet, velâyet mertebelerinde seyr tamâm olduktan sonra, insanları Hak Teâlâ'ya çağırmak için, âleme geri inmek başlar. Bu dönüşü, onların sonu bilerek, kendi başlangıçları olarak düşünebilirler. Fakat, onun üstâdları da, sonunda, böyle geri dönmektedirler. Bundan başka, başlangıç ve son demek, velâyetin başlangıcı ve sonu demektir. Bu geri dönüş ise, velâyet seyri değildir. Da’vet ve teblîğ mertebesindendir.

Bu yol, yolların en kısasıdır. Elbette kavuşturucudur. Hâce Bahâeddîn-i Buhârî “kuddise sirruh” hazretleri buyurdu ki, (Yolumuz, yolların en kısasıdır). Yine buyurdu ki, (Allahu Teâlâ'dan, elbette kavuşturan bir yol istedim). Bu duâsı, kabûl buyuruldu. Böyle olduğunu, hâce Ubeydullah-i Ahrâr “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz” hazretlerinin haber verdiği, (Reşehât) kitâbında yazılıdır. Nasıl kısa olmasın ve neden elbette kavuşturmasın? Çünki yolun sonu, başında yerleştirilmiştir. Bu yola girip de, doğru ilerlemeyip, bir şey kazanamayana yazıklar olsun! Fârisî mısra’ tercemesi:

Bir kimse kör ise, güneşin suçu ne?

Evet, bir kimse, noksân olan birinin eline düşerse, tarîkın günâhı nedir ve o zavallı kimsenin suçu var mıdır? Çünki sözün doğrusu, bu yolun yol göstereni “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz” kavuşturucudur. Yoksa kavuşturan, yol değildir.

4- Bu yolda, başlangıçta, zevk ve buluşlar vardır. Sonunda tatsızlık, kavuşamamak vardır. Ye’s, böyle olur. Başka yollarda, başlarken tatsız ve başarısızdır. Sonunda tatlı ve kazançlı olurlar. Bunun gibi, bu yolun başında, kurb, yakînlik ve şühûd vardır. Sonu ise, uzaklık ve mahrûmluktur. Başka tarîklerde ise tersinedir. Yolların başkalığını buradan ölçmelidir ve bu yüksek yolun büyüklüğünü anlamalıdır! Çünki kurb ve şühûd ve tatlılık ve kazanç, uzaklığı ve ayrılığı gösterir. Uzaklık, başarısızlık, tatsızlık ve kavuşamamak ise, yakînliğin çokluğunu bildirir. Anlayan anlar. Bu gizli bilgi, şu kadar açılabilir ki, hiç kimseye kendinden dahâ yakîn bir şey yoktur. Kendisine karşı, kurb, şühûd, lezzet, bir şey bulmak gibi kazançları yoktur. Bunları başkasına karşı kendinde bulur. Aklı olana, bu kadar işâret yetişir.

5- Bu yolun büyükleri, ahvâli ve mevâcîdi, ahkâm-ı şer’ıyyeye uydurmuşlardır. Zevkleri, ma’rifetleri, din bilgilerinin hizmetçileri yapmışlardır. İslâmiyyetin nefîs cevherlerini, çocuklar gibi, vecd ve hâl, ceviz ve cam parçaları ile bir tutmazlar. Tasavvufçuların, aslı olmayan sözlerine aldanmazlar. İslâmiyyete uymayan ve sünnet-i seniyyeye sarılmayan kimselerde hâsıl olan, âdet dışı hâlleri beğenmezler ve istemezler. Bunun için şarkı, çalgı ve raks, dans için izin vermezler. Yüksek sesle zikir etmeğe bile cevâz vermezler. Hâlleri, kazançları devâmlıdır. Vakitleri değişmez. Başkalarına şimşek gibi çakıp geçen, Zât-i ilâhînin tecellîleri, bunlara her ândır. Çabuk yok olan huzûra hiç kıymet vermezler. Onların makâmları, kazançları, huzûrların, tecellîlerin çok üstündedir. Buna yukarıda işâret etmiştik. Hâce Ubeydullah-i Ahrâr “kuddise sirruh” hazretleri buyurdu ki, (Bu silsile-i aliyyenin büyükleri “kaddesallahu teâlâ esrârehüm” gösteriş yapanlara, hoplayıp zıplayanlara benzemezler. Onların kazançları büyüktür).

6- Bu yolda, yol göstermek, bilmek ve öğretmekle olur. Külâh vermekle ve babadan oğula kalmakla olmaz. Başka tarîklerde böyle olmaktadır. Hattâ son zamânlarda pîrlik ve mürîdlik yalnız külâh giydirmekle ve babadan kalmakla olur diyorlar. Bunun içindir ki, birden ziyâde üstâd olmaz diyorlar ve yolu öğretene mürşid diyorlar. Onu pîr, ya’nî şeyh bilmiyorlar. Pîre lâzım olan edebi, saygıyı ona göstermiyorlar. Böyle yapmaları, çok câhil oldukları ve yetişmemiş oldukları içindir. Bilmiyorlar ki, onların büyükleri, yolu öğretene de, sohbetle yetiştirene de üstâd demişlerdir ve birden çok üstâd olabilir demişlerdir. Hattâ, kendi üstâdı hayâtta iken de, başka yerden dahâ çok istifâde edeceğini anlayan bir kimse, ikinci bir üstâda gidebilir. Fakat, birincisini kötülememek şarttır. Bahâüddîn-i Buhârî “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz”, bunun câiz olduğunu göstermek için, Buhâra âlimlerinden, doğru fetvâ almıştır. Evet, birinden irâdet hırkası almış ise, başkasından irâdet hırkası almaz. İkincisinden, bereketlenmek için hırka alabilir. Fakat buradan, ikincisine hiç gidemeyeceği anlaşılmaz. Birinci hırka-i irâdet alması ya’nî yoluna girmesi, başkasından öğrenmesi, üçüncüsünün de sohbetinde yetişmesi câiz olur. Bu ni’metin üçüne de bir yerde kavuşursa büyük kazanç olur. Öğrenmesi ve sohbette yetişmesi, birçok yerden olması da câizdir.

Pîr, ya’nî şeyh ne demektir? Pîr, isteyene, Allahu Teâlâ'nın yolunu gösterendir. Bu iş, öğretmekle başlar. Tarîkatı öğreten, hem de islâmiyyeti öğreten bir üstâddır. Hırka veren, böyle değildir. Bunun için, öğreticiye karşı çok edepli olmak lâzımdır. Üstâd ismi, bunun hakkıdır.

7- Bu yolda, riyâzet çekmek ve nefs-i emmâre ile cihâd etmek, ahkâm-ı şer’ıyyeye uymakla ve sünnet-i seniyyeye yapışmakla olur. Çünki, Peygamberlerin gönderilmesi ve kitâpların indirilmesi, hep nefs-i emmârenin isteklerini yok etmek içindir. Çünki, nefs-i emmâre, Allahu Teâlâ'ya düşmanlık etmektedir. Nefsin isteklerini yok etmek, ancak islâmiyyete uymakla olur. Bir kimse islâmiyyete ne kadar çok uyarsa, nefsin arzûları o kadar azalır. Bunun içindir ki, nefse en zor gelen şey, en ağır gelen yük, islâmiyyetin emirlerine ve yasaklarına uymaktır. Nefsi ezmek için, islâmiyyete uymaktan başka yol yoktur. Sünnet-i seniyyeye uymadan çekilen riyâzetlerin ve yapılan mücâhedelerin hiç kıymeti yoktur. Hindistân'daki Cûkiyye ve Berehmen denilen din adamları ve eski Yunan feylesofları böyle idiler. Çektikleri riyâzetler, sapıtmalarını arttırdı ve onları zarara soktu.

8- Bu yolda ilerlemek, üstâdın tasarrufu, kuvveti ile olur. O sevk ve idâre etmedikçe, hiç ilerleyemez. Çünki nihâyetin, başlangıçta yerleştirilmesi, onun şerefli teveccühü, merhameti ile olur. Anlaşılamayan, bilinmeyen hâllere, hep onun üstün, başarılı idâresi ile kavuşulur. Gizli yol dedikleri, kendinden geçme hâli, tâlibin elinde olmayan bir şeydir. Zamânsız, cihetsiz olan teveccüh tâlibin anlayabileceği şey değildir. Fârisî beyt tercemesi:

Öyle usta sürücüdür ki Nakşibendiyye;
Yolcuları götürür gizli yoldan evlerine.

9- Bu büyükler “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, birisini, bu yola sokmağa ve tâlibe az zamânda huzûr ve âgâhlık kazandırmağa güçlü oldukları gibi, bunları geri almağa da, çok güçlüdürler. Kalplerinin bir incinmesi, sâlikin bütün kazançlarını sıfıra indirir. Evet, vermesini bilen, geri almasını da bilir. Allahu Teâlâ'yı gücendirmekten ve Onun Evliyâsını gücendirmekten, Allahu Teâlâ'ya sığınırız.

10- Bu yüksek yolda, fayda vermenin ve istifâde etmenin çoğu, sessizce olur. (Bizim susmamızdan fâydalanmayan, sözümüzden de bir şey edinemez!) buyurmuşlardır. Kendilerini susmağa zorlamazlar. Belki bu sessizlik, bu yolda, kendiliğinden olmaktadır. Çünki dahâ başlangıçta, bu büyükler “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” Zât-i ilâhiyyeyi özlemektedirler. İsimleri, sıfatları bırakıp, Zâtı isterler. Böyle olanların, elbette sesi çıkmaz. (Allahu Teâlâ'yı tanıyanın, dili tutulur) sözü de, bunu göstermektedir.

Allahu Teâlâ'ya hamd ederek ve sevgili Peygamberine “sallallahu aleyhi ve sellem” salât ve selâm söyliyerek, bu yazımı tamâmlıyorum: Elhamdü lillahi rabbilâlemîn vessalâtü vesselâmü alâ seyyidilmürselîn ve âlihittâhirîn ve aleyhim ecma’în. Vesselâm.

 

Başa dön

 

222.MEKTUP 

Bu mektûp, hâce Muhammed Eşref-i Kâbilî'ye yazılmıştır.

 

Velâyette kendini kusûrlu görmek lâzım olduğu bildirilmektedir:

Yâ Rabbî! Bizleri, beğendiğin işleri yapmağa kavuştur. Önce gelenlerin ve sonra geleceklerin en üstünü hürmetine “sallallahu aleyhi ve sellem” bizleri sana hep itâ’at edenlerden eyle! Büyüklerden biri buyuruyor ki, (Sözünün eri olan mürîd şöyledir ki, sol omuzundaki melek, yirmi sene içinde, yazacak bir şey bulmaz). Bu kusûrları çok, pek muhtâç olan kendimi iyi anlıyorum ki, sağ omuzumdaki melek, yirmi seneden beri, yazacak bir iyilik bulamamıştır. Allahu Teâlâ biliyor ki, bu sözü gösteriş olarak söylemiyorum. İçimden geleni söylüyorum. Yine iyi anlıyorum ki, frenk kâfiri, kendimden kat kat dahâ iyidir. Eğer sorsalar, cevâbını verebilirim. Yine iyi anlıyorum ki, hatâlarla, kusûrlarla çevrilmişim ve günâhlarımın altında ezilmişim. Yaptığım ibâdetleri, iyilikleri, sol omuzumdaki melek yazsa, yeridir. Sol omuzumdaki melek, hep yazmaktadır. Sağ omuzumdaki ise işsiz, boş durmaktadır. Sağdaki amel defterim bomboştur. Soldaki ise, dolu ve simsiyâh olmuş. Ümîdim yalnız Allahın rahmetindedir. Ancak Onun mağfiretine sığınıyorum. (Allahumme magfiretüke evsa’u min zünûbî ve rahmetüke ercâ indî min amelî) duâsını kendime tâm uygun görüyorum ki, (Yâ Rabbî! Mağfiretin, benim günâhlarımdan dahâ geniştir. Rahmetin, bence, amelimden dahâ ümît vericidir) demektir. Şaşılacak şeydir ki, yüksek derecelerde, durmadan gelen feyizler, ni’metler, bu kusûrları görmeğe yardım ediyorlar. Ayıpları görmek kuvvetini arttırıyorlar. (Ucb), ya’nî kendini beğenmek yerine, aşağılık gösteriyorlar. Yüksek yerde, (Tevâzu’), aşağı gönüllülük yolunu açıyorlar. Bu ân içinde, hem velâyetin en yüksek derecesini ihsân ediyorlar, hem de, kendini kusûrlu görmeği sağlıyorlar. Ne kadar çok yükselirse, kendini o kadar çok aşağı görüyor. Çok yükselmek, kendini çok aşağı görmeğe sebep oluyor. Yabancılar, buna ister inansın, ister inanmasınlar. Eğer, bunun içyüzünü anlamış olsalar, inanırlar.

Suâl: Birbirine uymayan iki şeyin bir arada bulunması nasıl oluyor? Birbirinin tersi olan iki şeyden birinin bulunması, ötekinin bulunmasına nasıl sebep olmaktadır?

Cevâp: İki zıt şeyin bir arada bulunmaması, aynı zamânda, aynı yerde bulunamaması demektir. Yukarıda söylenilende ise, yerler başkadır. Âlem-i emrin latîfeleri yukarı yükselmekte, Âlem-i halk ise aşağı inmektedir. İnsan-ı kâmilin latîfeleri, ne kadar çok yükselirse, Âlem-i halktan o kadar çok uzaklaşırlar. Bu uzaklaşma da, Âlem-i halkın çok alçalmasına sebep olur. Âlem-i halk, çok alçalınca, sâlik o kadar çok tatsız olur. Ayıplarını, kusûrlarını görmesi artar. Bunun içindir ki, geri dönmüş olan büyükler, başlangıçta duydukları ve yolun sonunda elden kaçırmış oldukları lezzetlerin, yine gelmesini isterler. Yine bunun içindir ki, (Ârif), ya’nî yolun sonuna varmış olan, frenk kâfirini kendinden dahâ iyi bilir. Çünki, kâfirin Âlem-i emri ile âlem-i halkı karışık olduğundan, nûrlu görünür. Ârifte bu karışıklık kalmadığı için, kendini yalnız Âlem-i halk olarak görür.

Bu ise, baştan başa bulanık ve karanlıktır. Âlem-i emrin latîfeleri geri gelince, artık Âlem-i halka karışmazlar. Başlangıçta olduğu gibi birleşmezler.

Kardeşim hâce Muhammed Tâhir ile gönderdiğiniz mektûp geldi. Râbıtanın hâsıl olması büyük bir ni’metdir. Uzakta iken de bağlılığın tâm olduğunu göstermektedir. Buluşuncaya kadar, gönüllerin bir olmasını sağlayınız! Bununla berâber, buluşmağa çalışınız. Çünki ni’metin hepsi, ancak bir arada olunca ele geçer. Veysel Karânî “rahmetullahi aleyh” gönlü olduğu hâlde, yanında olmadığı için, yanında olanlardan en aşağıdakinin derecesine yükselemedi. Bunun için de, onun dağ kadar altın sadaka vermesi, bir avuç arpa sadakalarının sevâbı gibi olamadı. Hiçbir şeref, sohbet şerefi gibi olamaz! Vesselâm.

 

Başa dön

 

223.MEKTUP 

Bu mektûp, hâce Cemâleddîn Hüseyn-i Külâbî'ye yazılmıştır.

 

Hâllerini ve rü’yâlarını bildirmesini istemektedir:

Kardeşim hâce Cemâleddîn-i Hüseyin, çok zamândan beri, hâllerini bildirmedi. İşitmediniz mi, Kübreviyye tarîkatının büyükleri “rahmetullahi aleyhim ecma’în”, hâllerini ve rü’yâlarını üç gün içinde şeyhine bildirmeyen mürîdi cezâlandırırlar. Bir dahâ böyle yapmasını önlerler. Olan oldu; bir dahâ olmasa iyi olur. Hâsıl olan her şeyi yazınız! Kıymetli kardeşimin oraya gelmesini büyük ni’met sayınız! Hizmet etmek ve gönlünü kazanmak için çok çalışınız! Onun mübârek sohbetinin kıymetini biliniz! Fârisî mısra’ tercemesi:

Aranılan hazîneyi gösterdim sana!

Vesselâm.
 

Başa dön

 

224.MEKTUP

Bu mektûp, mîr Muhammed Nu’mân-ı Bedahşî'ye yazılmıştır.

 

Edepleri gözetmek, fakre ve isteklere kavuşamamaya sabretmek lâzım olduğu bildirilmektedir:

Kıymetli kardeşim seyyid mîr Muhammed Nu’mân'ın mübârek mektûbu geldi. Başında yazılı olanları ve kuruntu, sıkıntı bildiren yerleri anlaşıldı. Birçokları size, zamânın en akıllısıdır diyormuş. Kendisinden vazgeçemeyeceğiniz, görüşmeyi kesemeyeceğiniz kimselerle aranızda böyle sözler olmasını önleyemezsiniz! Böyle şeyler söylendiği için, gönlümüzün size karşı bulanacağını, incineceğimizi düşünmeyiniz! Nerde kaldı ki, kalbimiz kırılmış olsun. Bize hep iyi görünmektesiniz. Hatâlarınız gözümüze çarpmıyor. Hiç üzülmeyiniz! Bizim de üzüleceğimizi sanmayınız! Kalbimizde size karşı hiçbir kırıklık yoktur. Niçin kırılalım? Ortada kalp kıracak hiçbir şey yoktur. İnsanlık dolayısı ile, unutarak, şaşırarak yapılan şeyler, göze görünmez. İncinmeği hâtırdan çıkararak, tarîkatı öğretmeğe ve talebeye faydalı olmağa çalışınız! İstihâre yapılmasını istemek, bu işi kuvvetlendirmek içindir. Yoksa, gevşetmek için değildir. Mel’ûn şeytân ve kötü nefis gibi iki düşmân, pusuda beklemektedirler. Bunun için titiz ve önem vererek davranmalıyız! Aldatarak yoldan saptırmaması için uyanık olmalıyız! Kötülükleri süsleyerek güzel göstermelerine aldanmamalıyız! Büyükler buyuruyor ki, mel’ûn iblîs ibâdet yolundan ve nasîhat yaptırarak insanı aldatırsa bundan kurtulmak çok güç olur. Bunun için her ân Allahu Teâlâ'ya sığınmalıyız! Ona boyun bükmeliyiz! Düşmanın bizi bu yoldan yıkmaması için, kırık kalple ve göz yaşı ile Hak Teâlâ'ya yalvarmalıyız! İnsanları sonsuz sa’âdete kavuşturmak en iyi iştir. Bundan da vazgeçmemelidir. Bu yolda hem çalışmalı, hem de istidrâç olmaması için Hak Teâlâ'ya yalvarmalıdır.

Fakr, ihtiyâç ve isteklerine kavuşmamak, bu yolun zînetidir ve dünyâ ve Âhiretin efendisine benzemektir “sallallahu aleyhi ve sellem”. Hak Teâlâ, çok merhametli ve ihsânı bol olduğundan, kullarının rızkına kefîl olmuştur. Ya’nî kendi üzerine almıştır. Bizi ve sizi bu düşünceden kurtarmıştır. Evde bulunanların sayısı çok ise rızkı çok gönderir. Biz kullar, bütün düşüncemizi, bütün gücümüzü Hak Teâlâ'nın râzı olduğu şeyleri yapmak için kullanacağız. Evdekilerin yükünü Onun ihsânına bırakacağız. Buluştuğumuz zamân bunun üzerinde dahâ konuşuruz.

Sizin yanınızdan gelenlerden işittiğimize göre, size karşı üzüntülü olduğumuzu, dahâ hâlâ düşünüyormuşsunuz. Bu sebeple çok üzülüyormuşsunuz. Bunun için tekrâr ve kuvvetle bildiriyorum ki, böyle düşünmekten vazgeçiniz.

Molla Yâr Muhammed Kadîme nasîhat ve va’z olarak yazdıklarımızı uygun bulmamış olacak ki; cevâp yazmadı. Hattâ, bu yüzden duâ bile göndermedi. Belki bundan üzülecektir. Bu fakîre bağlı olanlardan biri yanlış, bozuk bir şey yapınca, bu kendisine bildirilmezse ve yanlışları doğrulardan ayrılmazsa, vazîfe yapılmış olmaz ve Âhirette sorulunca altından kalkılamaz. Ona söyleyiniz. Fârisî beyt tercemesi:

Bildirilmesi lâzım olanı söyledim sana,
Yâ fâydalanırsın, yâ da çarpar kulağına.

Yol göstermek, insanları Hak Teâlâ'ya çağırmak makâmıdır. Çok yüksek bir makâmdır. (İnsanların arasında şeyh, ümmeti arasında olan Peygamber gibidir) hadîs-i şerîftir. Câhil, âciz kimselerin bu yüksek makâmda ne işi vardır. Fârisî beyt tercemesi:

Her dilenci, olur mu bir kahramân,
Nerde sivrisinek, nerde Süleymân?

Yol göstermek için, talebenin hâllerini, makâmlarını ayrı ayrı, inceden inceye bilmek lâzımdır. Müşâhedelerin, tecellîlerin hakîkatini anlamak ve keşflere, ilhâmlara kavuşmuş olmak ve rü’yâların ta’bîrlerini anlamak lâzımdır. Böyle kâmil olmayanlar bu yüksek makâma yakışmaz. Böyle olmakla berâber, bu yolun büyükleri “kaddesallahu teâlâ esrârehüm” yol göstermek makâmına yetişmeyen birine ba’zı fâydaları düşünerek, izin verirler. Yolculuğu öğretmek için vazîfe verirler. Onların hâllerini ve rü’yâlarını teftîş eder. İzni verenin, izin verilene nasîhat etmesi, çok ihtiyâtlı hareket etmesini söylemesi ve tehlikeli olan yerleri göstermesi ve kendisinin dahâ bu makâma yaklaşmamış olduğunu bildirmesi lâzımdır. Kendisinin noksân olduğunu, çok sıkı olarak anlatmalıdır. Bu hakîkatleri ona bildirmezse, vazîfesini yapmamış olur. Eğer sözleri ona ağır gelirse, yıkılmasına sebep olur. Çünki Allahu Teâlâ'nın rızâsı, rehberin rızâsına bağlıdır. Allahu Teâlâ'nın beğenmemesi de, rehberin beğenmemesine bağlıdır. Ne büyük belâdır ki, ayrılmanın kötülüğü nerelere varıyor. Ayrılırsa, acabâ nereye sığınacak. Eğer Allah göstermesin böyle bir düşünceye yakalandı ise, kendisine söyleyiniz ki, hemen tevbe ve istiğfâr etsin! Böyle büyük belâlara ve tehlikelere düşmemesi için, Allahu Teâlâ'ya yalvarsın! Allahu Teâlâ'ya çok hamd ve şükür olsun ki, sevdiklerimizin saygısızlıkları ve sıkıntı vermeleri, gönlümüze hiç toz kondurmamakta ve bizi üzmemektedir. Bizim hâlimizi ve durumumuzu, kıymetli kardeşim mevlânâ Muhammed Sâlih “rahmetullahi aleyh” sizlere uzun uzadıya anlatacaktır. İyi anlaşılmayan yerleri kendisinden sorarsınız. Doğru yolda olanlara ve Muhammed Mustafâ'nın izinde gidenlere selâm olsun ” sallallahu aleyhi ve sellem”!

 

Başa dön 

 

225.MEKTUP

Bu mektûp, molla Tâhir-i Lâhorî'ye yazılmıştır.

 

Bu yolun başında olanlara, sondakilerin hâlleri ihsân olunur. Bunun olgunluk alâmeti olmadığı bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ'ya hamd ederiz. Onun Peygamberine ve Âline ve Ashâbına salât ve selâm eyleriz! Kıymetli mektûplarınız, ardarda geldi. Talebenin ilerlemekte oldukları, bizi çok sevindirdi. Bu yolun sonu başlangıçta yerleştirilmiş olduğundan, bu yüksek yola başlayanlarda, sona varmış olanların hâllerine benzeyen hâller hâsıl olur. Bunların hâllerini, o büyüklerin hâllerinden ayırmak güçtür. Ancak, keskin görüşlü ârif ayırabilir. Böyle olunca, hâllerin görülmesine güvenerek, hâl sâhibine yol gösterici olarak izin vermemelidir. İzin verilirse, onun zararı, talebelerinin zararından dahâ çok olur. Belki de, kendini olgun sanarak, ilerlemesi büsbütün durur. Belki de, büyüklere nasîb olan mevkî ve saygıya kavuşmak arzûsu, onu büsbütün belâya sokar. Çünki nefs-i emmâresi, dahâ îmâna gelmemiştir ve tezkiye bulmamış, temizlenmemiştir. Olan olmuştur. İcâzet, izin verdiğiniz kimselere, tatlılıkla anlatınız ki, böyle izin almak, olgunluğu göstermez. Dahâ yapılacak çok iş vardır. İşin başında ele geçenler, sondakilerin başlangıca yerleştirilmesindendir. Uygun gördüğünüz nasîhatları yaparsınız. Eksik olduklarını kendilerine bildiriniz. İcâzet vermiş olduklarınızın yol öğretmelerini önlemeyiniz. Belki, sizin nefesinizin bereketi ile, hakîkî rehber olmakla şereflenebilirler. Bu büyük işe başlamış bulunuyorsunuz. Mübârek olsun. Çok çalışınız! Sizin çalışmanız, tâliplerin de çalışmalarını arttırır. Vesselâm.

 

Başa dön

 

226.MEKTUP 

Bu mektûp, kardeşi meyân şeyh Mevdûda yazılmıştır.

 

Dünyânın kısa sürdüğü, buna karşılık olan azâbın sonsuz olduğu bildirilmektedir:

Kardeşimin kıymetli mektûbu geldi. Bizleri sevindirdi. Kardeşim! Allahu Teâlâ, bize ve size başarılar versin! Dünyâ hayâtı çok kısadır. Sonsuz azâplar, buna karşılıktır. Bu zamânı, lüzûmsuz, boş şeyleri ele geçirmekte kullanan ve böylece sonsuz acılara yakalanan kimseye yazıklar olsun!

Kardeşim, insanlar, dünyâ kazançlarını bırakıp, her yerden, karıncalar gibi, çekirge sürüleri gibi yanımıza üşüşüyor. Siz ise, bir evden olmak şerefinin kıymetini de düşünmeyerek, dünyânın alçak kazançlarına, seve seve dalmaktasınız. Onlara kavuşmak için çabalıyorsunuz. (Hayâ, îmândan bir parçadır) hadîs-i şerîftir.

Kardeşim! Allah adamlarının böyle toplanması ve bugün Serhend'de nasîb olan Allah için toplanmalar, bütün dünyâ dolaşılsa, bu ni’metin yüzdebiri bulunmaz. Buradaki kazançlar ele geçmez. Siz, bu ni’meti, boş yere elden kaçırdınız. Çocuklar gibi, kıymetli cevherleri, cam parçaları ile ve cevizlerle değiştirdiniz. Fârisî mısra’ tercemesi:

Utanmalı, binlerle utanmalı!

Kardeşim! Bu fırsat, bir dahâ ele geçmez. Fırsat bulunsa da, böyle toplantılar bulunamaz. O zamân, bu ni’meti, nasıl ele geçirirsin? Elden kaçırılanı nerden bulabilirsin? Zararları, ne ile yerine koyabilirsin? Yanılıyorsunuz! Yanlış anlıyorsunuz. Tatlı, yağlı lokmalara gönül kaptırmayınız! Süslü, renkli elbiselere aldanmayınız! Bunlara düşkün olmanın sonu, dünyâda da, Âhirette de pişmân olmaktır, inlemektir. Eşin, dostların gönüllerini yapmak için, kendini belâya sokmak ve Âhiretin sonsuz azâplarına atılmak, aklı olanın yapacağı iş değildir. Allahu Teâlâ, akıl versin ve gafletten uyandırsın!

Kardeşim! Dünyânın vefâsızlığı dillerde dolaşmaktadır. Dünyâya düşkün olanların alçaklıkları, cimrilikleri herkesçe bilinmektedir. Kıymetli ömrünü, böyle faydasız, yalancı için elden kaçırana yazıklar olsun! Haberciye ancak haber vermek düşer. Vesselâm.

 

Başa dön

 

227.MEKTUP

Bu mektûp, molla Tâhir-i Lâhorî'ye yazılmıştır.

 

Yol göstermek makâmına lâzım olan va’z ve nasîhatları bildirmektedir:

Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Onun seçtiği kullarına selâm olsun! Kıymetli mektûbunuz geldi. Bizleri sevindirdi. Oradaki kardeşlerimizin zevklerini ve lezzet aldıklarını yazıyorsunuz. Çok sevindik. Kardeşim! Hak Teâlâ'nın size ihsân ettiği bu makâm için çok şükür ediniz! Halkı kendinizden soğutacak bir şey yapmamak için çok dikkat ediniz! Yoksa, büyük günâha girersiniz. İnsanları kendinden kaçırmak, melâmîlik yoludur ki, emr-i ma’rûf ile ilişkileri yoktur. Hattâ, melâmîlik, bu makâmın tâm tersidir. Bu iki makâmı birbiri ile sakın karıştırmayınız! Bu makâmda iken melâmîlik yapmak istemeyiniz. Zulmetmiş olursunuz. Talebe yanında, temiz, iyi giyinmiş olunuz. Onlara çok sokulmayın, aralarına karışmayınız! Kendinizi küçültmüş olursunuz. Sizden istifâde edemezler. Her sözünüzün, her işinizin islâmiyyete uygun olmasına çok dikkat ediniz! Elden geldiği kadar ruhsatlardan sakınınız! Ruhsatları yapmak, hem bu yolumuza uygun değildir. Hem de, sünnet-i seniyyeye yapışalım demeğe yakışmaz. Büyüklerden biri, (Âriflerin gösteriş yapması, avâmın ihlâsından dahâ iyidir) buyurdu. Çünki, âriflerin iyi işlerini göstermeleri, talebeyi Allahu Teâlâ'ya çekmek ve onlara öğretmek içindir. Bunun için, avâmın hâlis, Allah için olan işlerinden dahâ faydalı ve dahâ sevâp olur. Talebe, âriflerin işlerini göre göre öğrenirler ve yaparlar. Ârifler “rahmetullahi aleyhim” amellerini, ibâdetlerini onlara göstermezlerse, öğrenemezler. Demek ki, ârifler talebeye göstermek ve öğretmek niyeti ile yaptıkları için, bu gösterişleri, Allah rızâsı için olmaktadır. Ya’nî ihlâs olmaktadır. Hattâ, ihlâstan dahâ iyi olmaktadır. Çünki ihlâsın faydası, kendinedir. Bu sözümüz yanlış anlaşılmasın. Âriflerin her işlerinin, her ibâdetlerinin talebeye gösteriş olmak için yapıldığı, ibâdet etmek, kendilerine lâzım değildir sanılmasın! Allahu Teâlâ korusun! Böyle düşünmek zındıklık olur. İlhâd, ya’nî doğru yoldan ayrılmak olur. Ârifler de talebe gibi, ibâdet yapacaktır. Hiçbir kimse ibâdet yapmaktan kurtulamaz. Böyle olmakla berâber, âriflerin ibâdetlerinden talebenin fâydalanması de düşünülür. Bunun için, siz de, sözlerinize ve işlerinize çok dikkat ediniz! Çünki, bu zamânda çok kimse, tasavvuf yoluna girmek istiyor. Bu makâma yakışmayan bir şey yapmaktan çok sakınınız! Câhillerin, büyüklere dil uzatmalarına sebep olmayınız! Her işinizin islâmiyyete uygun olması için, Allahu Teâlâ'ya yalvarınız!

Başka yolların büyüklerinin nisbetleri hâsıl olduğunu yazıyorsunuz. Bunun neden olduğunu, size uzun anlatmıştım. Bunlardan başka şeyler olduğunu sanmayınız! Sonra iyi olmaz. Dahâ yazmağa lüzûm yok. Vesselâm.

 

Başa dön 

 

228.MEKTUP

Bu mektûp, mîr Muhammed Nu’mân'a yazılmıştır.

 

Öğretmek, insanları yetiştirmek için lâzım olan birkaç şeyi bildirmektedir:

Kıymetli seyyid kardeşimin mübârek mektûbu geldi. Bizleri sevindirdi. Kardeşim! Size çok bildirdim ki, bu yol iki temel üzerine kurulmuştur: Birincisi, islâmiyyete uymaktır. Öyle ki, islâmiyyetin bir edebini elden kaçırmağa gönlü râzı olmamalıdır. İkincisi, yol göstereni sevmek ve ona öyle bağlanmaktır ki, onun her şeyini beğenecektir. Onun her sözünü, her işini güzel görecektir. Allahu Teâlâ korusun. Bu iki temel işte ufak bir sarsıntı olmasın! Allahu Teâlâ'nın ihsânı ile, bu iki temel sağlam olursa, dünyâ ve Âhiret sa’âdetleri ele girmiş demektir. Bunlardan sonra lâzım olan şeyleri de, siz çok işittiniz. Bunları da gözetmelisiniz! Şimdiye kadar olan kusûrların bağışlanması için de, Allahu Teâlâ'ya çok yalvarınız! Ramazân-ı şerîfin son on günü yapamamış olduğunuz i’tikâfın kazâsı olmak için niyet ederek, önümüzdeki Zilhicce ayının ilk on günü i’tikâf ediniz. Böyle niyyet ederek, sünnet sevâbına kavuşursunuz. Bu i’tikâfda, Allahu Teâlâ'ya, boyun bükerek, ağlayarak, sızlayarak, kusûrların affı için çok yalvarınız! Fakîr de “kuddise sirruh” bu on günde, size yardımcı olmağa çalışacağım. İnşâallahu Teâlâ. İzin verdiğimizi yazılı olarak da istiyorsunuz. Bunun üzerine çok düşüyorsunuz. Size izin verilmiştir. Eğer bu izin yetişmezse, yazılı iznin ne faydası olur. Her akla gelenin yapılması lâzım gelmez. Akla öyle şeyler gelir ki, onları yapmamak dahâ iyi olur. Nefis, inâtçıdır. İstediğinden vazgeçmez. Ona elbette kavuşmak için diretir. Onun iyi mi, kötü mü olduğunu hiç düşünmez. Gönlünüzü kırmamak için, izin olarak, birkaç kelime yazdım. Hak Teâlâ, faydalı eylesin! Kendinizi, son nefeste îmân selâmetine kavuşmanızı düşününüz! İcâzetnâme ve mürîdler, o ânda işe yaramaz. Kendi işinizi yaparken, eğer bir kimse, cândan istekle gelirse, ona tarîkatı öğretirsiniz. Öğretmeği birinci vazîfe sanıp, kendi işinizi, bunun gerisinde bırakırsanız, kendinizi baştan başa felâkete sürüklemiş olursunuz.

 

Başa dön

 

229.MEKTUP

Bu mektûp, mirzâ Hüsâmeddîn Ahmed'e “kuddise sirruh” yazılmıştır.

 

Bu yolun, büyüğümüzün yolu olduğu bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Onun seçtiği kullarına, selâm olsun! Sizi özleyenlere göndermiş olduğunuz kıymetli mektûplar, ardarda gelmekte, sevincimizi arttırmakta ve sevgimizi çoğaltmaktadır. Allahu Teâlâ, buna karşılık olarak size, bizim tarafımızdan bol bol iyilikler versin! Bildirmiş olduğunuz şüphelerden, örtülü kalmış şeylerden birkaçı için kısaca cevâp yazıyorum.

Bizim bulunduğumuz yol, tâm o büyüğümüzün yoludur “kaddesallahu sirrehül akdes”. Nisbetimiz, tam onun mübârek nisbetidir. O yoldan dahâ yüksek ve o nisbetten dahâ uygun ve üstün bir yol ve bir nisbet yoktur ki, insan onu seçmiş olsun. Böyle olmakla birlikte, san’atların olgunlaşması ve her nisbetin tamâmlanması, düşüncelerin, buluşların birbirlerine eklenmeleri ile olur. Meselâ, Sîbeveyh zamânında olan nahiv bilgisi, sonra gelenlerin düşüncelerinin eklenmesi ile, binlerce kat artmış, dahâ düzgün ve temiz olmuştur. Özü yine, Sîbeveyhin ortaya koyduğu nahiv bilgisidir. Sonra gelenler, bu özü genişletmiş, süslemişlerdir. Şeyh Alâüddevle “kuddise sirruh” buyurdu ki, (Vâsıtalar çoğaldıkça, yol dahâ kısalır ve düzgün olur). Böyle, yolu temizlemek, süslemek şeklinde olan yenilikler ve bilgiler, birkaç kimsenin böyle hayâller kurmasına yol açmış. İyi incelenirse, bütün bunların kendiliğinden olduğu, yorularak, uğraşarak yapılmadığı görülür. Bu fakîrin “kuddise sirruh” mektûplarına ve risâlelerine bakacak olursanız, bu yolun, Ashâb-ı Kirâmın “aleyhimürrıdvân” yolu olduğu anlatılmaktadır. Bu nisbetin, her nisbetten dahâ üstün olduğu gösterilmektedir. Bu yol ve bu yolun büyükleri, öyle övülmektedir ki, bu büyüklerin yetiştirdiklerinden hiç kimse, bunun yüzde birini bile söylememiştir. Bundan başka, bu fakîr, her gün ve geceleri, her hareketimde ve sözlerimde, bu yolun edeplerini ve emirlerini titizlikle gözetmekteyim. Kıl kadar ayrılığa ve yeniliğe göz yumulmamaktadır. Ne kadar şaşılır ki, bütün bu iyi taraflar görülmemektedir. Eğer, üzüntülü bir günde, dostlardan birine biraz sert söylenmiş ise, bu göze çarpmıştır. Şuna dahâ çok şaşılır ki, siz de böyle boş sözlere inanmaktasınız. İşitir işitmez râhatınız kaçıyor. İyi gözle bakmak lâzım ise bu iyi gözlülük, yalnız, böyle söyleyenler için midir? Bize hüsn-i zan olunmaz mı? Sözün kısası şudur ki, dedi-kodu sözlere inanılacak, dostluk bunlara göre olacaksa, söz taşıyanların ellerinden kurtuluş olamaz. Bunun için de sağlam dostluk kurulamaz. Dedi-kodulara kulak vermeyiniz ve geçmişleri unutunuz! Böylece dostluk yıkılmasın, eski sıkıntılar aradan kalksın!

Büyük hocamızın çocuklarının yetiştirilme, okuma çağları geldi ve geçmek üzeredir, diyorsunuz ve kıymetli vasiyetlerini hâtırlatıyorsunuz. Kıymetli efendim! Başımızın tâcı olan çocuklarına hizmetçilik etmekle şereflenmek, biz hizmetçileri için büyük sa’âdetdir. Ne yazık ki, bildiğiniz engellerden dolayı, görünen hizmetleri yapmakla şereflenemiyoruz. Yüksek vasiyetin vaktini bekliyoruz. Engellerin ortadan kalktığını ve dedi-kodu yollarının kapandığını anlarsanız, hemen işâret buyurunuz. Oraya gelip, birkaç gün orada bu hizmetimizi yapmağa çalışalım. İyi düşünülürse bu işte hemen vasiyet emrini yerine getirmek için gelmeğe çalışacağız. Yoksa, zâhirlerini ve bâtınlarını sizin terbiye etmeniz, onlar için bulunmaz bir kazançtır. Başkasının yardımı lâzım değildir. Mevlânâ Abdüllatîf'ten işittiğimize göre, çocukların okutulmasını, yetiştirilmesini meyân Muhammed Kılınc kendi üzerine almış, siz de bunu uygun görmüşsünüz. Bunu işitince şaşırdık. O, bilmeyerek, bir şeyler düşünebilir. Fakat siz bunu nasıl uygun buldunuz? Muhammed Kılınc'ın üzücü hâllerinin, başka yere de bulaşacağından korkuyorum. Vesselâm.

Kamış boşum dedi, şekerlendi,
Ağaç yükseldi, baltayı yedi.

 

Başa dön 

 

230.MEKTUP

Bu mektûp, şeyh Yûsuf-i Berkîye yazılmıştır.

 

Hâsıl olan ile doymayıp, dahâ yüksek şeyleri istemek lâzım olduğu bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. O'nun seçtiği kullarına selâm olsun! Mübârek hâllerinizden birkaçını meyân Bâbû bildirdi. Bunların neleri gösterdiğinin bildirilmesini istedi. Bunun için birkaç kelime yazıyorum. Yavrum! Böyle hâller, bu yolun başlangıcında bulunan acemîlerde çok hâsıl olur. Bunların hiç kıymeti yoktur. Bunları yok etmek lâzım olur. Sona kavuşmağı göstermezler. Son nerede, kavuşmak nerede? Arabî beyt tercemesi:.

Sevgiliye kavuşmak ele geçer mi acabâ?
Yüksek dağlar ve korkunç tehlikeler var arada.

Allahu Teâlâ, bilinemez, anlaşılamaz. Görülebilen, anlaşılabilen, şühûd ve mükâşefe yolu ile belli olan her şey, o değildir. Allahu Teâlâ, ötelerin ötesidir. Sakın, bu yolda ceviz gibi, cam parçaları gibi parlak görünen değersiz şeylere, çocuklar gibi aldanmayınız ve yolun sonuna kavuştum sanmayınız! Hâsıl olan hâlleri ve rü’yâları, câhil olan şeyhlere bildirmeyiniz! Onlar, anlamadıkları için, az bir şeyi çok sanırlar. Başlangıçta olanları, sona kavuşmuş sayarlar. Elverişli olan tâlip, böylece kendini sona ermiş sanır, çalışması gevşer. Olgun kimseyi aramalıdır. Gönül hastalıklarının ilâcını ondan sormalıdır. Kâmil olanı buluncaya kadar, hâsıl olan hâlleri (Lâ) derken yok etmelidir. (Lâ), yok demektir. Sonra, hiçbir şeye benzemeyen, düşünülemeyen Hak Teâlâ'nın varlığını düşünmelidir. Hâce Nakşibend-i Buhârî hazretleri buyurdu ki, (Görülen, bilinen, işitilen her şey, O değildir. (Lâ) derken, bunların hepsini yok etmelidir!). Hâsıl olan şeylerin hepsini yok ediniz! Hak Teâlâ, verâların verâsı, ötelerin ötesidir. (İllallah) derken, hiçbir şey düşünmemelidir. Bu yolun büyükleri böyle yaparlardı. Doğru yolda olanlara ve Muhammed Mustafâ'ya “sallallahu aleyhi ve sellem” uyanlara selâm olsun!

Evliyâya kim bakarsa, ten gözü ile serseri,
Bî basardır, cânı yoktur, ölüdür, değil diri.

Evliyâ candır, gerektir can gözîyle bakıla,
Zîrâ ki, canlı kişiler, câna olur, müşteri.

 

Başa dön 

 

231.MEKTUP 

Bu mektûp, mîr Muhammed Nu’mân'a “kuddise sirruh” yazılmıştır.

 

Yüksek sesle zikrin bid’at olması sebebi açıklanmaktadır:

Allahu Teâlâ'ya hamd ederiz. Onun sevgili Peygamberine “sallallahu aleyhi ve sellem” ve Âline ve Ashâbına salât ve selâm ederiz! Birinci mektûp, her ne kadar sıkıntılı idi ise de, ikincisi yumuşak ve uygun yazılmış idi ve çalıştığınızı bildiriyordu.

Sevgili Kardeşim! Mîr Sa’deddîn yola çıkarken mektûp istedi. O günlerde, gönlümde darlık vardı. Aklım başımda değildi. Bir şey yazamadım. Mevlânâ yâr Muhammed Cedîde, yazmasını söylemiştim. Aklım başımda olmadığı o zamânda, eğer uygunsuz bir kelime yazılmış ise, kusûra bakmayınız. Bununla berâber, az bir şey sizi incitmemelidir. İşinizi karıştırmamalıdır. Allahu Teâlâ göstermesin aramızda hiçbir kırıklık yoktur. Kırılmış, üzülmüş olarak bir şey yazılmış değildir. Nasîhat olarak bir şey yazılmış ise, sevinmek lâzım gelir. İkinci mektûbunuza çok sevindik. Her işte ateşli olmalıdır. Soğukluk ve gevşeklik düşmanlara olsun!

Suâl: Husûl ile vusûl arasındaki fark nedir?

Cevâp: Kardeşim! Husûlde uzaklık vardır. Vusûl ise çok güçtür. Ankâ kuşunu, kendimize göre bir şekil vererek düşünürsek, hâfızamızda Ankâ hâsıl oldu denebilir. Fakat, Ankâya vâsıl olunmamıştır. Çünki bir şeyin zıllı, ya’nî ikinci bir mertebede görünmesi, hâsıl olmasına mâni’ olmaz. Fakat, vâsıl olmak için, zıldan kurtulmak lâzımdır.

Suâl: Peygamberlerin “sallallahu aleyhi ve sellem” mebde-i ta’ayyünleri olan isimler, Evliyânın da, mebde-i ta’ayyünleri midirler? Böyle ise, aralarındaki fark nedir?

Cevâp: Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât”, mebde-i ta’ayyünleri, Allahu Teâlâ'nın isimlerinin bütünüdür. Evliyânın mebde-i ta’ayyünleri ise, bu isimlerin parçalarıdır. Bu parçalar, o bütünlerin altındadır. Parçalarıdır demek, yalnız bir bakımdan düşünülmektedir demektir. Meselâ, bütün irâde ile, yalnız bir şeyi irâde gibidir. Evliyâ “rahmetullahi aleyhim ecma’în” Peygamberlere “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” uymakla yükselebildikleri için, o bir bakımı, ortadan kaldırarak, bütüne kavuşabilirler. Bu ayrılığı, birkaç mektûbumda açıklamıştım. Düşününce hâtırlarsınız.

Suâl: Yüksek sesle zikir bid’at olduğu için yasak ediliyor. Hâlbuki, böyle zikir etmek tatlı oluyor. İnsan bırakmak istemiyor. Cübbe, kuşak, don ve pantolon ve birçok başka şeyler de, Resûlullah'ın “sallallahu aleyhi ve sellem” zamânında yoktu. Onları niçin yasak etmiyorlar?

Cevâp: Yavrum! Resûlullah'ın “sallallahu aleyhi ve sellem” kullandığı şeyler, yaptığı işler, iki türlü idi: Biri ibâdet olarak yaptığı işler idi. İkincisi, âdet olarak yaptıkları idi. İbâdet olarak yaptığı işlerin tersi, (Bid’at) olur. Böyle uygunsuz işleri yasak ederiz. Bunlar, dinde reform, değişiklik olur ki, buna hiç izin yoktur. Bir şehrin, bulunduğu memleketin âdetine uyarak yaptığı işlerin tersine, bu işlerin aksine olan şeyler bid’at olmaz. Bunları yasak etmeyiz. Böyle işlerin dinle ilgisi yoktur. Âdet olunca yapılır, âdet olmazsa yapılmazlar. Din ve ibâdet olarak yapılmazlar. Çünki, her memleketin âdetleri başkadır. Birbirlerine uymaz. Bir memleketin âdetleri bile, zamânla değişir. Böyle olmakla berâber, âdetlerde de sünnete uymak faydalı olur. Sa’âdetlere yol açar. Allahu Teâlâ bizi ve sizi, Peygamberlerin efendisinin yolunda bulundursun “sallallahu aleyhi ve sellem”. Vesselâm.

 

Başa dön

 

232.MEKTUP

Bu mektûp, Hân-ı Hânân'a “rahmetullahi teâlâ aleyh” yazılmıştır.

 

Dünyânın nasıl olduğu bildirilmektedir:

Hak subhânehü ve teâlâ, hiç sevmediği bu alçak dünyânın içyüzünü ve onun aşağı olan süslerinin ve yaldızlarının çirkinliğini, gönül gözünüze göstersin. Âhiretin güzelliğini, tatlılığını, Cennetlerinin ve nehirlerinin tâzeliğini ve hepsinden dahâ tatlı olan Allahu Teâlâ'nın cemâlini görmeği gönlünüze yerleştirsin! Peygamberlerin en üstünü “sallallahu aleyhi ve sellem” hürmetine bu duâmı kabûl buyursun! Böylece, bu çabuk biten çirkinden iğrenesiniz. Allahu Teâlâ'nın râzı olduğu sonsuz âlemi özleyesiniz. Bu alçağın çirkinliği anlaşılmadıkça, ona düşkünlükten kurtulunamaz. Ona bağlanmaktan kurtulunmadıkça, Âhirette felâketten kurtuluş ve saâdete kavuşmak olamaz. (Dünyâyı sevmek günâhların başıdır) hadîs-i şerîfi şaşmaz bir formüldür. Zararları gidermek, tersini yapmakla olduğundan, bu alçağın sevgisinden kurtulmak için, Âhirete yarayan işlere yapışmak, islâmiyyetin iyi olarak bildirdiği işleri yapmak lâzımdır. Hak subhânehu ve teâlâ, dünyânın beş şey, hattâ dört şey olduğunu bildirdi. Hadîd Sûresinin yirminci âyetinde meâlen, (Dünyâ hayâtı, elbette la’b, ya’nî oyun ve lehv ya’nî eğlence ve zînet ya’nî süslenmek ve tefâhur ya’nî öğünmek ve malı, parayı, evlâdı çoğaltmaktır) buyuruldu. İslâmiyyetin (A’mâl-i sâliha) diyerek övdüğü şeyler yapılınca, dünyânın büyük parçası olan lehv ve la’b için zamân kalmaz. Bu ikisi azalır. Erkekler ipek elbise giymez ve zînet eşyâsının yapıldığı madde olan altını ve gümüşü kullanmazsa, dünyânın üçüncü parçası olan zînet de azalır. Allahu Teâlâ, üstünlüğün ve kıymetin vera’ ve takvâ ile olduğunu, sa’y ile, mal ile olmadığını bildirmiştir diyen kimse, hiç öğünmez. Evlâdın ve malın, mülkün artması, Allahu Teâlâ'yı zikir etmeği azaltacağını ve Onu unutturacağını bilen, bunları çoğaltmak için uğraşmaz, bunların çoğalmasını ayıp sayar. Sözün kısası, zararlardan kurtulmak için, Haşr Sûresinin yedinci âyetinin, (Resûlullah'ın emirlerini yapınız ve yasaklarından kaçınınız!) meâl-i âlîsine uyarak yaşamalıdır. Fârisî beyt tercemesi:

Aranılan hazînenin nişânını verdim sana,
belki sen kavuşursun, biz varamadıksa da!

Meyân şeyh Abdülmü’min, temiz âiledendir. İlim öğrendi. Tasavvuf yoluna girdi. Şaşılacak hâllere kavuştu. Çoluk çocuğun çokluğundan, insanlık dolayısı ile sıkılmaktadır. Sıkıntısını gidermek için, size başvurmasını söyledim. İhsân sâhibinin kapısı çalınınca açılır. Vesselâm.

 

Başa dön

 

233.MEKTUP

Bu mektûp, yüksek, nakîb seyyid şeyh Ferîde “rahmetullahi teâlâ aleyh” yazılmıştır.

 

Birkaç faydalı bilgi verilmektedir:

Allahu Teâlâ, bizi ve sizi, yüksek ceddinizin yolunda bulundursun “sallallahu aleyhi ve sellem”! Hâce Ciyû'nun nikâh yemeği günlerinde, mübârek Dehli şehrine gelmiştim. Yüksek hizmetinizde bulunmağı da düşündüm. O gün, yola çıkılacağını işittik. Elde olmayarak, bu düşüncemize kavuşamadık. Derme çatma birkaç kelime ile başınızı ağrıtıyorum. Yanınızda olsak da, uzakta bulunsak da, bütün gücümüzle selâmetinize, yüksek varlığınıza yakışmayan her şeyden uzak kalmanıza duâcıyız. Size karşı olan iyi düşüncelerimiz kapladığı zamân, öyle oluyor ki, yüksek meclisinize geleyim, temiz kapınızda bekleyerek, size lâyık olmayan bir şeyi içeri bırakmayayım. Uygunsuz kimseleri, kıymetli sohbetinize yaklaştırmayayım diyorum. Bununla berâber, her istenilen şeye kavuşulamayacağını da bilmekteyim. Boynumu bükerek, arkadan âcizâne duâ etmekteyim. Cenâb-ı Hak, belki kabûl buyurur. Hâce Ubeydullah-i Ahrâr “kuddise sirruh” hazretleri, Hak Teâlâ'nın kendisine vermiş olduğu büyüklükle buyurdu ki, (Bir kimse, öyle büyük olsa ki, Onun yıkılması ile bütün âlem yıkılmış olsun. Böyle olmağı istemek her ne kadar küfür olur ise de, ne yapalım ki, hiçbirimizin elimizde olmayarak, beni böyle büyük yapmışlardır). Bugün böyle bir büyüklük ve genişlik, hemen hemen, sizin yüksek varlığınızda bulunmaktadır. Çünki sizin iyi, râhat olmanız, herkesin râhat olması demektir. Aksi de böyledir. Bunun için insanların sizin iyiliğinize duâ etmeleri, yağmur duâsı etmek gibi, herkese iyilik istemektir. Fakat çok yazık oldu ki, o büyüklük ve yükseklik, şimdi haşhaş dânesi ve parmak yeri kadar kaldı. Bu haşhaş dânesi, dostların ve duâcıların gönlünde büyük bir üzüntü olmaktadır. Lutf ediniz! Bunların üzüntülerini gideriniz! Bu duâcınız, çok zamândan beri, böyle şeyler yazmamıştım. Çok gelmesinden, usanç vermesinden çekinmiştim. Fârisî beyt tercemesi:

Nazlı yârim, esen havadan incinir,
Gül gibi, sabâh rüzgârından incinir.

Fakat, üzmemek için susmak, sevmeğe yakışmaz. Fârisî beyt tercemesi:

Hâfız, senin vazîfen, yalnız bir duâ,
duyar mı, hiç duymaz mı düşünme aslâ!

Çok zamân olur ki, Mekke-i mükerreme ve Medîne-i münevvere “harese-hümAllahu anil-âfât” şehirlerini ziyâret etmek istiyorum. Dehli yolculuğumuzun sebebi de, bu istek olmuştu. Bu isteğimizin yerine gelebilmesi, sizin uygun bulmanıza ve rızânızı almamıza bağlı olduğundan, Dehli'den yola çıkmanız, bu ziyâret arzûmuzu da geriye bıraktı. İyilik, fayda, Allahu Teâlâ'nın yarattığındadır. Vesselâm.
 

Başa dön

 

 

234.MEKTUP

Bu mektûp, hakîkatleri bilen, ma’rifetler kaynağı, Allahu Teâlâ'yı tanıtan bilgilerin sâhibi olan büyük oğlu şeyh Muhammed Sâdık'a “rahmetullahi teâlâ aleyh” yazılmıştır.

 

Allahu Teâlâ'nın kendisi varlıkdır. Mahlûkların aslları ise yoklukdur. Kendini anlıyan, Allahu Teâlâ'yı bilir. Tecellî-i zâtîyi ve Nûr âyetindeki incelikleri bildirmektedir:

[İmâm-ı Rabbânî hazretleri “rahmetullahi teâlâ aleyh”, bu mektûpta, Allahu Teâlâ'nın hakîkati vücûddur demiş ise de, birinci cildin ikiyüzaltmışıncı [260] mektûbunda, bu sözüne tevbe etmiş, (Böyle olmadığını sonradan anladım) buyurmuştur].
 

Bismillâhirrahmânirrahîm. Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Onun sevgili Peygamberine salât ve selâm olsun! Kıymetli oğlum! Hak Teâlâ'nın hakîkati, yalnız vücûddur.  Allahu Teâlâ'nın bu vücûdu, her hayrın, her kemâlin kaynağıdır ve her güzelliğin başlangıcıdır. Bu vücûd, bir hakîkî cüz’dür. Bir basîtdir ki, buna hiçbir şey karışmış, hiçbir şeyle birleşmiş değildir. Böyle olmadığı gibi, olması düşünülemez de. İnsan, Allahu Teâlâ'nın bu vücûdunu anlayamaz. Zât-i teâlânın aynıdır. Ondan başka değildir. Aynıdır demek bile, başkalığı düşündürebilir. Aynıdır da denilemez. Zât ile birlikte olan vücûd, bu anlaşılamayan vücûdun zıllı, görüntülerindendir. Bu ikinci vücûd, Zât-i Teâlâ'nın ve mahlûkların varlıklarından başka bir varlıktır. Bu ikinci vücûd, Allahu Teâlâ'nın hakîkati olan vücûdun, aşağı mertebelerde meydâna çıkmasıdır. Bu çeşitli görüntülerin en yükseği, en birincisi ve en üstünü, Zât-i teâlânın vücûdudur. Demek ki, Allahu Teâlâ'nın hakîkati vücûddur denilebilir. Fakat, Allahu Teâlâ, o mertebede mevcûddur denilemez. Zıl mertebesinde, Allahu Teâlâ mevcûddur denilebilir. Fakat, Allahu Teâlâ vücûddur denilemez. Tasavvufçulardan vücûd, zâttan başka değildir diyenler, ikisi arasındaki başkalığı göremediler, zıllı asıldan ayıramadılar. Bunlar ve felsefeciler, zâttan başka olan ve olmayan vücûdları birbirlerinden ayıramadılar. Vücûdun başka olduğunu çok güç söylediler. İşin doğrusu, Allahu Teâlâ'nın bize ilhâm eylediğidir. Vücûdun böyle asıl ve zıl olarak başka başka olması, öteki sıfatların da asıl ve zıl olmaları gibidir. Asılların mertebesi, icmâl, topluluk ve anlaşılamamak mertebesidir. Sıfatların bu asılları, Allahu Teâlâ'dan başka değildirler. Bu mertebede, Allahu Teâlâ ilimdir denilebilir. Fakat böyle söylemek de, bir zıl mertebesi olur. Çünki zât mertebesinde, Allahu Teâlâ'ya hiçbir şey söylenemez. Allahu Teâlâ âlimdir de denilemez. Çünki ilmin Ondan başkalığını gösterir. Bu makâmda başkalık hiç yoktur. Başkalık, zıl mertebelerinde olur. Burada zıl yoktur. Çünki, ta’ayyün-i evvelin pek çok üstündedir. Çünki topluca bir bağlantı, bu ta’ayyünde bulunur. Bu makâmda, hiçbir bakımdan, hiçbir şey düşünülemez. Bu topluluğun açıklanması demek olan zıl mertebesinde, başkalık söylenebilir. Uygunluk söylenemez. Fakat bu mertebede, sıfatların uygunluğu, vücûdun uygun olmasından ileri gelir. Bu vücûd, her iyiliğin ve kemâlin başlangıcıdır. Her güzelliğin ve düzenin kaynağıdır. Bu fakîr “kuddise sirruhül’azîz” mektûplarımda ve kitâplarımda, vücûd zâttan başkadır dediğim zamân, zıl olan vücûdun başka olduğunu bildirmiştim. Bu zıl olan vücûd da, dışardaki her varlığın başlangıcıdır. Bu vücûda mâlik olan mâhiyyetler, hâriçte var olan mertebelerin her mertebesinde bulunurlar. Bunu iyi anlamalı. Birçok yerde işe yarar.

Görülüyor ki, Allahu Teâlâ'nın sekiz sıfatı da dışarda vardır. Mahlûklar da dışarda vardır.

Ey oğlum! İnce bilgileri dinle! Allahu Teâlâ'nın kemâlleri, Zât-i ilâhî mertebesinde, zâttan başka değildirler. Meselâ ilim sıfatı, o mertebede, Zât-i teâlâdan başka değildir. Bunun gibi, zâtın hepsi kudrettir. Zâtın bir parçası ilim, başka bir parçası kudret değildir. Orada parçalanmak, ayrılmak yoktur. Zâtta böyle olan bütün kemâller, ilim mertebesinde genişlemişler, birbirinden ayrılmışlardır. Zât-i ilâhîde, o basîtlik, o toplu kemâller hiç değişmeksizin, ilim sıfatında hepsi dağılmışlardır. Zâtta bulunan bütün kemâller, üstünlükler, ilimde de yerleşmişlerdir. İlimdeki bu kemâllerin de, zılları vardır. Bu zıllara (Sıfatlar) denilmiştir. Bunların da asıl kaynağı Zât-i teâlâ olduğundan, Zât-i teâlânın varlığı ile vardırlar. (Füsûs) kitâbının sâhibi, birbirlerinden ayrı olarak ilimde bulunan, ya’nî (Vücûd-i ilmî) leri olan kemâllere, (A’yân-i sâbite) demiştir. Bu fakîre göre, mümkinlerin, ya’nî mahlûkların hakîkatleri, ademlerle bu ademlere yerleşmiş olan kemâllerin zıllarıdır. (Adem), yokluk demek olup, her kötülüğün, her bozukluğun kaynağıdır. Bunu biraz açıklayalım. Cân kulağı ile dinleyiniz! Adem, vücûdun karşılığıdır. Ya’nî yokluk, varlığın tâm tersidir. Ona bütün bütün aykırıdır. Bunun için, her kötülüğün, her bozukluğun başlangıcıdır. Hattâ kötülüklerin, bozuklukların tâ kendisidir. Vücûd, toplu iken, her iyiliğin, her üstünlüğün tâ kendisi olduğu gibidir. O asıl mertebede, vücûd, zâttan başka olmadığı gibi, o vücûdun tersi olan adem de, yokluk mâhiyetinden başka değildir. O mertebede, o mâhiyete yok denilemez. Tâm yokluktur. Bu yokluk mâhiyetinin ilm-i ilâhîde ayrıldığı mertebelerde, bu mâhiyetten hâsıl olan parçalara yok denilebilir. Bunlar o mâhiyetten başkadırlar denilebilir. O toplu olan yokluk mâhiyetinden meydâna gelmiş gibi olan ve bu mâhiyetin zıllı gibi olan adem, o zılların her parçasında başka başkadır. Bunu dahâ aşağıda açıklayacağız. Bu adem, o toplu mertebede, her kötülüğün, her bozukluğun tâm kendileri olduğundan ve ilim-i ilâhîde, her kötülük, başka kötülüklerden ayrı olduğundan, ilim-i ilâhîde birbirlerinden ayrılmış olan her bir kemâl ve her bir hayır karşılarında bulunan her bir kötülük üzerine aks etmiş, birbirleri ile birleşmişlerdir. Her biri kötülük ve bozukluk olan ademler, kendileri ile birleşmiş olan kemâller ile birlikte, mümkinlerin, ya’nî mahlûkların mâhiyetleri, ya’nî asılları olmuşturlar. Böyle olmakla berâber, bu ademler, bu mâhiyetlerin asılları, özleri gibidirler. Bu kemâller ise, bunların özellikleri gibidirler. İşte bu fakîre göre, (A’yân-ı sâbite), bu ademler ve bunlarla birleşmiş olan kemâllerin her ikisidir. Her dilediğine gücü yeten Allahu Teâlâ, bu yokluk mâhiyetlerini bütün lüzûmlu şeyleri ile birlikte ve ilim-i ilâhîde bu ademlere aks etmiş olan vücûd zıllarının kemâlleri ile birlikte, mümkinlerin, mâhiyetleri yapmıştır. Dilediği zamân, bu mâhiyetleri, ilimdeki vücûd zıllına yaklaştırarak, dışardaki varlıkları yaratmıştır. Bu mâhiyetleri, dışardaki varlıklara başlangıç eylemiştir.

Mümkinlerin a’yân-ı sâbitesi olan ve onların mâhiyetleri olan, ilim-i ilâhîdeki bu sûretleri, ilimdeki vücûd zıllarına yaklaştırmak demek, ilimdeki sûretlerin ilimden çıkarak dışarıda var olmaları demek değildir. Böyle şey olamaz. Allahu Teâlâ'nın ilminden dışarda olmak, Allahu Teâlâ'nın câhil olması demektir. Mümkinler dışarıda, ilimdeki sûretlere tâm uygun olarak, dışarda ayrıca var olurlar demektir. İlimdeki varlıktan başka, onlara tâm uygun olarak, dışarda da, ayrıca var olurlar. Sanki, marangoz ustası, masanın şeklini zihinde düşünür. Onun gibi bir masayı dışarda yapması gibidir. Masanın zihindeki şekli, masanın mâhiyeti demektir. Bu mâhiyet marangozun zihninden dışarı çıkmamıştır. Zihindeki o şekle tâm uygun olarak, dışarda da, ayrıca bir masa vücûda gelmiştir.

Her adem, vücûdun kemâllerinin, kendine tâm karşı bulunan ve kendisine aks etmiş olan zıllarından bir zılla yaklaşarak, dışarda var olmuş, zînet hâsıl etmiştir. Tâm adem, böyle değildir. Bu kemâllerin zıllarına karşı olmaz. Onlarla birleşerek, dışarda bir vücûd kazanamaz. Çünki, bu zılların karşısında değildir. Eğer, karşılığı bulunmasaydı, asıl vücûda karşı olurdu. Hâlbuki, zâttan başka olmayan bu asıl vücûdun karşısında bir şey bulunamaz.

Tâm ma’rifet sâhibi olan bir ârif, asıl vücûda ilerlerse, tam ademe iner. Böylece, bu ademin de, o hazretle bağlantısı olur. Zînetlenmiş olur. Güzelleşmiş olur. O vakit, ârifin kendi mertebeleri demek olan, kendi ademlerinin bütün mertebeleri, topluca olsun, ayrı ayrı olsun, hepsi güzel ve iyi olurlar. Kemâl ve cemâl hâsıl ederler. Bütün mertebelerinin iyi, güzel olması, yalnız böyle ârif içindir. Ondan başkasında, iyilik olursa, yâ ayrı ayrı ayrılmış ademlerin birkaç mertebesinde olur veyâ ayrı ayrı bütün mertebelerinde görülür. Bu ikincisi de, çok az bulunur. Fakat, her çeşit kötülük ve bozukluktan başka bir şey olmayan tâm ve toplu ademin iyi ve güzel olması, yalnız bu ârif içindir. Bu ârifin şeytânı da, tâm iyi olarak, islâmın güzelliğine kavuşur. Nefs-i emmâresi mutmainne olur. Mevlâsından râzı olur. Bunun içindir ki, Peygamberlerin efendisi “sallallahu aleyhi ve sellem”, (Benim şeytânım Müslümân oldu) buyurdu. Bundan sonra, gazâda, hiçbir gâzî ondan dahâ ileri olamaz. İyilikleri şeytân kadar gösteremez. Subhânallah! Bu fakîrden elinde olmayarak öyle ma’rifetler hâsıl oldu ki, çokları toplanarak çalışsalar, bir benzerine kavuşamazlar. Geleceği haber verilmiş olan hazret-i Mehdînin de bu ma’rifetlerden çok pay alacağı umulur. Fârisî beyt tercemesi:

Pâdişâh, koca karı kapısına,
Gelirse ey yiğit, sen buna şaşma!

En güzel yaratıcı olan Allahu Teâlâ, çok mübârek, pek mukaddestir. Yaratıcı sanılanlara benzemez. Âlemlerin rabbi olan Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Görülüyor ki, mümkinlerin zâtları, asılları, ademlerdir. Vücûdun kemâllerinin zılları bu ademlere aks ederek, bunları süslemiştir. Böyle olduğu için, mümkinlerin zâtları, her kötülüğün, bozukluğun kaynağıdır. Her çirkinliğin, kusûrun yeri olmuşlardır. Mümkinlerde yerleştirilmiş olan her iyilik, her kemâl, asıl vücûddan ödünç olarak gelmiştir. Nisâ sûresinin yetmişsekizinci âyetinde meâlen, (Sana gelen her iyilik, Allahu Teâlâ'dandır. Sana gelen her çirkinlik de, kendindendir) buyuruldu. Allahu Teâlâ'nın ihsânı ile, bir kimse, kendindeki iyiliklerin ödünc olarak verilmiş olduklarını görürse, üstünlüklerinin başkasından olduğunu anlarsa, kendini yalnız kötülük bulur. Tâm kusûr bilir. Kendinde hiçbir kemâl göremez. Aks yolu ile geldiklerini bile göremez. Çıplak kimsenin ödünç çamaşır giymesi gibi olur. Çamaşırların ödünç olduğu, kendisini o kadar kaplamıştır ki, hepsini sâhibinde sanır. Kendini çıplak bulur. Üzerinde çamaşır var ise de, kendini çıplak sanır. Böyle görüş sâhibi olan zât (Abdiyyet) kulluk, makâmı ile şereflenir. Bu makâm, velâyet makâmlarının en üstünüdür.

TENBÎH: Kötülükle iyiliğin ve aşağılıkla üstünlüğün böyle bir araya gelmeleri, vücûd ile ademin bir araya gelmesidir. Bu ise, iki ters şeyin bir araya gelmesi değildir. Bunun için, olmayacak şey sanılmamalıdır. Çünki tâm vücûdun tersi, tâm ademdir. Zıl mertebelerinde ise, tâm vücûddan aşağı doğru, derece derece inilmiştir. Adem tarafında da, en aşağı olan tâm ademden yukarı doğru basamak basamak yükselmişlerdir. İyilik nûrları ile kötülük karanlıklarını bir araya getiren Allahu Teâlâ'yı tesbîh ederiz. Hiçbir ayb ve kusûru Ona kondurmayız.

Suâl: Biraz yukarıda, tâm ademin de, tâm vücûda yakın olduğu yazılı idi. Tâm iki zıt, iki ters birleşmiş olmuyor mu?

Cevâp: İki zıt şey, bir yerde birleşemez. Birinin, öteki yardımı ile durması ve birinin öteki tersi ile sıfatlanması olamaz değildir. Adem, mevcûd olabilir. Vücûd ile yakînlik hâsıl edebilir.

Suâl: Adem, nazarî, teorik bir şeydir. Bunun dışarda var olması, ne demektir?

Cevâp: Adem, ya’nî yokluk deyince, hâtıra gelen şey teoriktir, hayâldedir. Fakat, ademin çeşitlerinden birinin sonradan var olmasını söylemek niçin bozuk olsun? Eski Yunan felsefecilerinin vücûd için söyledikleri de böyledir ki, vücûd, Vâcib-ül-vücûdün zâtından başkadır. Çünki vücûd, teorik bir şeydir, dışarda bulunamaz. Vâcib-ül-vücûdün kendisi ise, dışarda vardır. Bunun için ikisi başka başkadır diyorlar. Bunlara cevâp olarak da deniliyor ki, vücûd deyince akla gelen şey nazarîdir, dışarda yoktur. Fakat, vücûdun çeşitlerinden biri böyle değildir. Bunun için, vücûdun parçalarından biri dışarda bulunabilir.

Suâl: Yukarıda bildirilenlerden anlaşılıyor ki, Allahu Teâlâ'nın sekiz hakîkî sıfatı, zıl mertebelerinde vardır. Asıl mertebesinde vücûdları yoktur. Bu ise, doğru yolun âlimlerinin bildirdiklerine uygun değildir. Allahu Teâlâ, o âlimlerin çalışmalarına karşılık bol bol iyilikler versin! Çünki, bu âlimler sıfatların Zâttan hiç ayrılmadıklarını ve hiç ayrılamayacaklarını bildirmişlerdir.

Cevâp: Söylediklerimizden, ayrılabilecekleri anlaşılmaz. Çünki bu zıl, o asla lâzımdır. Ondan ayrılamaz. Böyle olmakla berâber, yalnız Zât-i teâlâyı arayan, isimleri ve sıfatları hiç düşünmeyen bir ârif, o mertebede yalnız zâtı bulur. Hiçbir sıfatı düşünmez. Bu, o zamân sıfatlar bulunmaz demek değildir. Görülüyor ki, ârife göre, sıfatlar, Zât-i ilâhîden ayrılmış gibi sanılmaktadır. Dışarda ayrılmış değildirler. Bunun için, Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bildirdiklerine uygun olur. Bunu iyi anlamalıdır.

Bu açıklamalardan sonra, (Kendini tanıyan, Rabbini tanır) sözü iyi anlaşılır. Çünki bir kimse, kendisini kötü olarak ve aşağı olarak tanıyınca ve kendisinde bulunan her iyiliğin ve üstünlüğün Vâcib-ül-vücûd hazretleri tarafından ödünç verilmiş olduğunu anlayınca, Hak Teâlâ'yı iyi ve üstün ve güzel olarak tanır.

Buraya kadar yapılan açıklamalar anlaşılınca, Nûr sûresindeki, (Allahu Teâlâ, yerin ve göklerin nûrudur) meâlindeki âyet-i kerîmenin özü meydâna çıkar. Çünki, mümkinlerin hepsi ademlerdir. Ademler de hep kötülük ve aşağılıktır. Mümkinlerdeki iyilik ve üstünlük ve güzellik ve düzgünlük, Allahu Teâlâ'nın kendisi olan vücûddan gelmiştir. Bu vücûd, iyiliklerin ve üstünlüklerin kaynağıdır. Bu anlaşılınca, göklerin ve yerin nûru bu vücûddur. Bu vücûd, Vâcib-i teâlânın kendisidir. Bu nûr, göklerde ve yerde, zıllarının yardımı ile bulunduğundan, zılların yardımı olmaksızın, doğrudan doğruya bulunduğunu sanmamak için, bu nûru bir misâl ile anlatmaktadır. (Onun nûru bir fenere benzer. O fenerin içinde zeytinyağındaki fitilde yanan ışık vardır. Bu ışıklı fitil cam bir kandil içindedir...) meâlindeki âyet-i kerîmeyi inşâallah başka bir mektûpta uzun açıklayacağız. Çünki, uzun yazılacak şeyler vardır. Bu mektûbumuza sığdıramayacağız. Âyet-i kerîmeleri böyle açıklamaya (Te’vîl) denir.

Kur’ân-ı kerîmin tefsîri, ancak Resûlullah'tan “sallallahu aleyhi ve sellem” işitildiği gibi yapılabilir. (Kur’ân-ı kerîmi, kendi görüşüne, anlayışına göre tefsîr eden kâfir olur) hadîs-i şerîfi, bunu bildirmektedir. (Te’vîl) böyle değildir. Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere uygun olmak şartı ile, her âlim, anladığı gibi te’vîl yapabilir.

Mümkinlerin asılları, kendileri ademlerdir dedik. Mümkinlerin aşağı, bozuk sıfatları, bu ademlerden, Allahu Teâlâ'nın îcâd etmesiyle hâsıl olur. Mümkinlerdeki iyilikler ve üstünlükler, vücûdun kemâllerinin zıllarından ödünç olarak alınmıştır ve Allahu Teâlâ'nın îcâdı ile hâsıl olmaktadırlar.

Bir şeyin iyi veyâ kötü olduğunu anlamak kolaydır. Âhiret için olan şeyler, güzel görünmeseler bile, güzeldir. Dünyâ için olan şeyler, güzel görünseler, tatlı ve iyi anlaşılsalar bile çirkindir. Dünyânın yaldızlı güzellikleri, hep böyledir. Bunun içindir ki, islâmiyette oğlanların ve yabancı kadınların güzelliğine istek ve şehvetle bakmak yasak edilmiştir. Dünyânın yaldızlı, güzel görünen bütün pislikleri böyledir. Bunlar hep ademden hâsıl olur. Ademden ise, hep kötülük ve bozukluk meydâna gelir. Eğer bu güzellikler, bu iyilikler, vücûdun kemâllerinden olsa idi, yasak edilmezlerdi. Yalnız şurası var ki, asıl dururken zılla bakmak çirkin olacağı için, yasak edilebilir ise de, bu yasaklık, ademden olan kötülüklerin yasaklığı gibi harâm olmaz, yapmaktan ise, yapmamak dahâ iyi olur. Görülüyor ki, dünyâdaki güzellerin güzellikleri, vücûdun güzelliğinin zılları değildir. Ademler, kemâllerin yanında bulunmakla güzel görünmeğe başlamışlardır. Ademin her şeyi gibi, bu güzel görünüşü de çirkin ve kötüdür. Şeker kaplanmış zehre benzer. Yaldızlanmış necâset gibidir.

İslâmiyyetin, nikâh edilen güzel kadınlarla ve güzel câriyelerle eğlenmeğe izin vermesi, çocuk elde etmek ve insanları üretmek içindir. Âlemdeki düzenin bozulmaması için buna izin verilmiştir.

Tasavvufçulardan birçoğu, güzel yüzlere, tatlı seslere bağlanmışlar. Bu güzelliklerin, Vâcib-ül-vücûd teâlâ ve tekaddes hazretlerinin kemâllerinden ödünç verilen güzellikler olduğunu sanarak, bunlara bağlanmağı iyi ve güzel bilmişler. Hattâ, tasavvuf yolunda ilerlemek için yardımcı sanmışlardır. Bu fakîrin anladığı böyle değildir. Yukarda biraz bildirilmiştir. Şuna çok şaşılır ki, bunlardan birkaçı, bu yanlış hareketlerini haklı göstermek için vesîka da göstermeğe kalkışıyor. (Oğlanlardan sakınınız! Çünki onlardaki güzellik, Allahu Teâlâ'nın güzelliği gibidir) sözünü ileri sürüyorlar. Allahu Teâlâ'nın güzelliği gibidir sözü, bunları şüpheye düşürmektedir. Hâlbuki bu söz, onlara yardımcı olmuyor. Onların yanlış anladıklarını bildiriyor. Bu fakîrin anlayışının da doğru olduğunu gösteriyor. Çünki (Sakınınız!) buyurmakta, onlara bakmayı yasak etmektedir. Bunun yanlış anlaşılabileceğini de anlatmak için (Onların güzelliği, Hak Teâlâ'nın güzelliği gibidir. Onun güzelliği değildir) buyurmaktadır. Böylece, yanlış anlaşılmasını önlemektedir. Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem”, (Dünyâ ve Âhiret, birbirinin zıddı, tersidir. Bu ikisinden birisini râzı edersen, öteki gücenir) buyurdu. Bu hadîs-i şerîf de gösteriyor ki, dünyânın güzelliği ile Âhiretin güzelliği birbirinin zıddıdır. Birbirine uymaz. Herkes bilir ki, dünyâ güzelliğini, islâmiyyet beğenmez. Âhiret güzelliğini beğenir. O hâlde, dünyâ güzelliği kötüdür. Âhiret güzelliği iyidir. Birincisi ademden, ikincisi vücûddan hâsıl olmaktadır. Evet, ba’zı şeyler vardır ki, bir bakımdan dünyâdandır, başka bir bakımdan Âhirettendir. Bu şeyler, birinci bakımdan çirkindir. İkinci bakımdan güzeldir. Bu iki bakımı birbirinden ayırmak ve her birinin güzelliğini ve çirkinliğini anlamak, islâmiyyeti bilmekle olur. Haşr Sûresinin yedinci âyetinde meâlen, (Resûlullah'ın emrettiklerini yapınız! Yasak ettiklerinden sakınınız!) buyuruldu. Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Dünyâ yaratıldığı zamândan beri, Hak Teâlâ ona beğenerek bakmamıştır. Hak Teâlâ onu beğenmez). Bu hadîs-i şerîfte dünyâda ademden hâsıl olan kötülüklerin, çirkinliklerin ve bozuklukların beğenilmediği bildirilmektedir. Adem her kötülüğün ve her bozukluğun yeridir. Bunun için dünyânın güzelliği, tatlılığı ve tâzeliği kıymetsizdir. Allahu Teâlâ, bunlardan râzı değildir. Allahu Teâlâ, Âhiretin güzelliğinden râzıdır. Âhiret güzelliğine bakar. Enfâl Sûresinin altmışyedinci âyetinin meâl-i şerîfi, (Siz dünyâyı istiyorsunuz. Allahu Teâlâ ise, Âhireti istiyor) olup, Allahu Teâlâ'nın dünyâya düşkün olanları beğenmediğini bildirmektedir. Yâ Rabbî! Dünyâyı, gözümüzde küçült! Âhireti de kalplerimizde büyült! Fakr ile öğünen ve dünyâ güzelliğinden sakınan Muhammed “sallallahu aleyhi ve sellem” hürmetine, bu duâmızı kabûl eyle! Büyük âlim şeyh Muhyiddîn-i Arabî dünyâdaki kötülüklerin, aşağılıkların ve bozuklukların özüne bakmadığı için, (Mümkinlerin hakîkatleri, Hak Teâlâ'nın kemâllerinin ilimdeki zıllarıdır, sûretleridir) dedi. (Bu sûretler, dışarda biricik varlık olan Zât-i teâlâ aynasında aks ederek dışarda görünmüşlerdir) dedi. (İlimdeki sûretler, Hak Teâlâ'nın şü’ûn ve sıfatlarından başka bir şey değildirler) dedi. Bunun için de, (Vahdet-i vücûd) dedi. Mümkinlerin varlığını, Vâcibin varlığı sandı “teâlâ ve tekaddese”. Kötülük ve aşağılık, iyiliğe ve yüksekliğe göre meydâna çıkar. Tâm kötülük ve yalnız aşağılık diye bir şey yoktur dedi. Hiçbir şeyin kendisi kötü değildir. Küfür ve dalâlet, sapıklık bile, îmâna ve hidâyete bakınca kötü olur. Yoksa kendileri kötü değil, iyi ve yarar olduklarını sandı. Kâfirlerde ve fâsıklarda bunların bulunması, doğruluk olur, sapıklık olmaz, dedi. Hûd sûresinin ellialtıncı âyetinin, (Allahu Teâlâ, her hayvanı dilediği gibi kullanmağa kâdirdir. Benim Rabbim hak ve adâlet üzeredir) meâl-i şerîfini kendine şâhid göstermektedir. Evet, vahdet-i vücûda inanan herkes böyle sözlerden çekinmez. Bu fakîre bildirildiğine göre, mümkinlerin mâhiyetleri, hakîkatleri, asılları, ademlerle, vücûdun bu ademlere aks etmiş ve birleşmiş olan kemâlleridir. Bunu yukarıda uzun bildirdik. Doğruyu meydâna çıkaran, ancak Allahu Teâlâ'dır. Doğru yola kavuşturan ancak Odur.

Oğlum! Allah adamlarının hiçbirinin ne açık olarak ve ne de işâret ederek söylememiş oldukları bu bilgiler ve ma’rifetler, çok şerefli, çok kıymetli bilgilerdir. Bin sene sonra meydâna çıkan ve Vâcib-i Teâlâ'nın hakîkati ile mümkinlerin hakîkatlerini tâm uygun olarak anlatan yüksek bilgilerdir. Kitâba ve sünnete uymayan ve doğru yolun âlimlerinin sözlerine benzemeyen bir yerleri yoktur. Resûlullah'ın “sallallahu aleyhi ve sellem” sanki ümmetine öğretmek için yaptığı, (Yâ Rabbî! Her şeyin doğrusunu, bize olduğu gibi tâm göster!) duâsı, belki de, yukarıda bildirilen hakîkatlerin, mâhiyetlerin gösterilmesi içindir. Bunlar (Ubûdiyyet), kulluk makâmında anlaşılır. Aşağılığı ve alçaklığı ve kırıklığı görmeğe de işâret buyurmaktadır. Bunları görmek, kulluğa uygundur. Zavallı bir kulun, kendini sâhibi gibi bilmesi, hiç yakışır mı? Pek edepsizlik olur.

Oğlum! Şimdi o zamândayız ki, geçmiş ümmetlerde, böyle çok karanlık zamân gelince, büyük bir Peygamber gönderilerek, yeni bir din kurulurdu. Bu ümmet, ümmetlerin en iyisi olduğu için ve bu ümmetin Peygamberi, Peygamberlerin sonuncusu olduğu için “sallallahu aleyhi ve sellem”, bunların âlimlerine, İsrâîl oğullarının Peygamberlerinin mertebesi verilmiştir. Peygamberlerin “sallallahu aleyhi ve sellem” vazîfeleri, bu âlimlere yaptırılmaktadır. Bunun için, her yüz sene başında, bu ümmetin âlimleri arasından bir (Müceddid) yenileyici, kuvvetlendirici seçerler. Bununla islâmiyyeti tâzelerler. Hele bin sene geçince, geçmiş ümmetlerde bir (ulûl’azim) Peygamber gönderdikleri ve Onun işini bir Nebîye bırakmadıkları gibi, bu ümmette de, tâm ma’rifetli, bilgili bir âlim, ârif seçilir. Bu zât, geçmiş ümmetlerdeki ulûl’azim Peygamberlerin işini yapar. Fârisî beyt tercemesi:

Rûhül-kudsün yardımı, imdâda yetişirse,
Mesîhin yaptıkları, nasîb olur herkese.

Oğlum! Tâm varlık, tâm yokluğun karşılığıdır. Mektûbun başında tâm varlık, Vâcib-ül-vücûdün hakîkatidir. Her iyiliğin ve üstünlüğün de tam kendisidir demiştik. Böyle söylemek, topluca düşünerek olsa bile, o makâm için yakışık alamaz. Çünki, zıl olmak anlaşılır. Bu vücûdun karşılığı olan ademin de, hiçbir şeye bağlılığı, benzerliği yoktur. Bu ademin de, her kötülüğün, her aşağılığın tâm kendisi olduğunu söylemek de burada yakışmaz. Çünki, bir bağlılık anlaşılabilir.

Bir şey, tâm olarak ancak kendine tâm zıd, tâm karşı olan şey üzerinde meydâna çıkar. Her şey, zıddı arasında belli olur. Bunun için tâm vücûd, tâm olarak, tâm yokluk üzerinde belli olur. Tâm yokluk, tâm varlığa bir ayna olur.

Tasavvuf yolunda, geri dönüp inmek, ilerlerken yükselmek kadar olur. Bir kimse, Allahu Teâlâ'nın yardımı ile tâm vücûda yükselirse, bu kimse dönüşte, tâm ademe kadar iner. Yükselirken ârifin şu’ûru gider, bilgisi kalmaz. İnerken şu’ûruna ve bilgisine kavuşur. Bu şu’ûr ve ma’rifet makâmında, onu hiç zıl bulunmayan ve zâtın şü’ûn ve i’tibârlarından da uzak olan (Tecellî-i zâtî) ile şereflendirirler. Bundan önce olan bütün tecellîlerin, isimler, sıfatlar, şü’ûn ve i’tibârât zıllarından bir zıllın perdesi arkasında olduğunu ona bildirirler. Her ne kadar ârif, o tecellîleri, isimlerin ve şü’ûnun arada perde olmayarak hâsıl olduğunu, tâm vücûdun perdesiz olarak tecellî ettiğini sanır ise de, bir zıllın perdesi arkasında tecellî etmektedir. Subhânallah! Her kötülüğün, her aşağılığın yeri olan bu adem, vücûdun tam zûhuruna vâsıta olduğu için, güzellik kazanmakta, hiç kimsenin bulamadığına kavuşmaktadır. Kendisi kötü olan şey, araya güzelliğin karışması ile, güzel olmaktadır. İnsanın nefs-i emmâresi de, hep kötülüğe kayar. Ademe her şeyden dahâ çok yakîndir. Bunun için, tâm tecellîye her şeyden dahâ çok kavuşmaktadır. Her şeyden dahâ yukarı çıkmaktadır. Fârisî mısra’ tercemesi:

İhsâna en uygun olan, günâh işleyenlerdir!

Ma’rifeti tâm olan bir ârif, bütün makâmlardan ileri yükseldikten ve her mertebeden geçerek indikten sonra, tâm ademe inerek Vücûd-i Teâlâ'ya ayna olunca, sıfatların ve isimlerin bütün kemâlleri onda görünür. Tâm vücûdda bulunan bütün latîfeler onda görünür. Ondan başka kimse bu ni’mete kavuşamaz. Bu ayna olmak ni’meti, onun boyuna göre biçilip dikilerek, üzerine giydirilmiş kıymetli bir elbiseye benzer. Kemâllerin, üstünlüklerin zılları, sûretleri, her ne kadar ilim-i ilâhîde birbirlerinden ayrılmışlar ise de ve ârifin ayna olması da, ilim mertebesinde ise de, ârifin aynası dışarıda vardır ve bütün kemâlleri dışarda göstermektedir.

Suâl: Ademin ayna olması ne demektir? Adem, hiçbir şey değildir. Hangi bakımdan vücûdun aynası olmaktadır?

Cevâp: Adem dışardaki varlıklara göre hiçtir. Fakat ilimde bir ayrılık kazanmıştır. Hattâ, ilimde bir varlık da olmuştur. Tasavvuf yolunun sonuna varanlar “kaddesallahu teâlâ esrârehümül’azîz”, ademin zihindeki varlığına, vücûdun aynası, şundan dolayı demişlerdir ki, adem mertebesinde bulunan bütün kötülüklerin ve aşağılıkların hiçbiri, ademin karşılığı olan vücûdda bulunmaz. Ademde bulunmayan her üstünlük de, vücûdda vardır. Bu inceliğe dikkat edilirse, adem vücûddaki kemâllerin görünmesine sebep olmaktadır. Ayna olmak demek de, işte budur. Burasını iyi anla! İşine çok yarayacaktır. Her şeyin doğrusunu bildiren ancak Allahu Teâlâ'dır.

Oğlum! Bu yazılan ma’rifetlerin hepsinin Allahu Teâlâ tarafından ilhâm edilmiş olduklarını, şeytân vesveselerinin hiç karışmadığını umarım. Buna delîl, senet olarak şunu da söyleyeyim ki, bu bilgileri yazmak istediğim ve Allahu Teâlâ'ya sığındığım zamân, meleklerin “alâ nebiyyinâ ve aleyhimüssalâtü vesselâm” sanki şeytânları buralardan kovdukları görüldü. Onları buralara yaklaştırmadılar. Her şeyin doğrusunu Allahu Teâlâ bilir.

Kıymetli ni’metleri meydâna çıkarmak, hamd yollarının en büyüklerinden biridir. Bu büyük ni’metleri açıklamağa kalkıştım. (Ucb), kendini beğenmek sanılmasından uzak olacağını umarım. Ucb nasıl olabilir ki, Allahu Teâlâ'nın yardımı ile, kendi kötülüğüm ve alçaklığım hep gözümün önündedir. Bütün kemâller, iyilikler de Allahu Teâlâ'nındır. Geçmişte ve gelecekte olan her hamd âlemlerin Rabbi içindir. Onun Peygamberlerine ve Peygamberinin kerîm olan Âline ve yüksek Ashâbının hepsine iyi duâlar ve selâmlar olsun “salavâtullahi teâlâ aleyhi ve alâ âlihi ve ashâbihi ecma’în”! Doğru yolda bulunanlara ve Muhammed Mustafâ'nın izinde gidenlere de selâm olsun “sallallahu aleyhi ve sellem”!

İlâve: Vücûd ve adem ve Allahu Teâlâ'nın sıfatları, akıl ile anlaşılamaz. Allahu Teâlâ, akıl ile anlaşılamayan şeyleri görüp anlayabilen başka bir kuvvet, sevdiği kullarına verir. Bu kuvvete (Basîret=Kalp gözü) ve bu kullara (Evliyâ) denir. Evliyâ, kalp gözleri ile görüp anlar ve birbirlerine anlatırlar. Başkalarının, bu şeyleri akıl ile araştırmalarına izin verilmedi. Kalp gözüne kavuşmak için, Müslümân olmak ve tasavvuf yolunda çalışmak lâzımdır. Tasavvuf yolunda çalışmayan Müslümânın kalbi hastadır. Müslümân olmayan bir kimsenin kalbi ölüdür. Kalp gözü kördür. Otuzdördüncü mektûba bakınız!

 

Başa dön 

 

235.MEKTUP

Bu mektûp, molla Abdülgafûr-i Semerkandî, Hâci bey Firketi ve hâce Muhammed Eşref Kâbilî'ye yazılmıştır.

 

Bu yolun büyüklerini sevmek, dünyâ ve Âhiret sa’âdetinin sermâyesi olduğu bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Onun sevgili Peygamberine ve Âline ve Ashâbının hepsine salât ve selâm olsun! Bizi sevenler, iyi biliniz ki, arka arkaya gelen kıymetli mektûplarınız, sevginizin çokluğunu, bir ân önce kavuşmak istediğinizi bildirdiği için, bizleri çok sevindirdi. Allahu Teâlâ, bu yolun büyüklerine olan muhabbetinizi arttırsın. Bu sevgiyi, dünyâ ve Âhiret sa’âdetinin sermâyesi biliniz! Bu sevginizin artması için, Allahu Teâlâ'ya duâ ediniz! Bu sevgi, insanın islâmiyyete uymasını kolaylaştırır. Bâtının cem’ıyyeti ya’nî, kalbin her ân Allahu Teâlâ ile olması, bu sevgi ile elde edilir. Eğer dünyânın bütün sıkıntılarını ve zulmetlerini, lekelerini kalbe doldursalar, bu sevgi bulunursa, hiç üzülmemelidir. Ümîtli olmalıdır. Eğer kalbe dağlar gibi çok hâller ve nûrlar yağdırsalar, fakat bu sevgi kıl kadar azalsa, bunları harâplık, felâket bilmelidir ve istidrâç olduğunu anlamalıdır. Buna sıkı yapışıp sonra, işinize bakınız! Kıymetli ömrü lüzûmsuz şeylerle boş yere geçirmeyiniz! Fârisî beyt tercemesi:

Sana söyleyeceğim hep budur:
Çocuksun, yol ise korkuludur!

Size ve doğru yolda gidenlere ve Muhammed aleyhisselâmın yolunda bulunanlara selâm olsun!

 

Başa dön

 

236.MEKTUP

Bu mektûp, kıymetli oğlu Muhammed Sâdık'a “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz” yazılmıştır.

 

Ba’zı sırları bildirmektedir:

Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Onun sevgili Peygamberine salâtü selâm olsun! Çok kıymetli oğlum! Hâlinizi açıkladığınız mektûbunuzdan, Velâyet-i hâssa-i Muhammediyye'ye “sallallahu aleyhi ve sellem” bağlı olduğunuz anlaşılmaktadır. Bunun için Allahu Teâlâ'ya çok şükrediniz! Çok zamândan beri, bu ni’mete kavuşmak istiyordunuz. Şimdi, Cenâb-ı Hak'tan ümît ederek, gönlümü size verdim. Sizi bu devlete çekmeğe uğraştım. Önce, sizi Velâyet-i Mûsevî'de buldum. Oradan çekerek, Velâyet-i hâssa-i Muhammediyye içine almak nasîb oldu. Bundan dolayı Allahu Teâlâ'ya sonsuz hamd ve şükürler olsun! Siz, bu velâyete çekerek getirildiğiniz için, yirmi günden çok oluyor ki, koynumdasınız, yetişiyorsunuz. Bağlantınız kuvvetli olmadığından, belki sizin hiç haberiniz olmamıştır. Şimdi kuvvetlendiği için sizin de, anladığınızı sanırım. Allahu Teâlâ'nın bu günâhı çok kuluna, her ân durmadan yağan ni’metlerinden hangi birini yazayım? Fârisî iki beyt tercemesi:

Ben o toprağım ki, ilk bahâr bulutu,
Lutfeder, verir bereketli yağmuru.

Vücûdumun her kılı, dile gelse de,
Şükredemem ni’metlerinin hiçbirine.

Kıymetli oğlum Muhammed Sa’îdin mektûbunda bildirdiği hâlleri pek doğru, çok kıymetlidir. Böyle kıymetli hâller, tanıdıklardan pek az kimseye nasîb olmaktadır. Allahu Teâlâ'nın, onu da, Velâyet-i hâssa-i Muhammediyye ile şereflendirmesini ümît ederim. Oğlum Muhammed Ma’sûm, Allahu Teâlâ'nın lütfû ve ihsânı ile, yaradılışında bu devlete elverişlidir. Allahu Teâlâ, sevgili Peygamberinin sadakası olarak, onda bulunan bu kuvveti meydâna çıkarsın! Âmîn.

 

Başa dön 

 

237.MEKTUP

Bu mektûp, molla Muhammed Tâlib-i Beyânegî'ye yazılmıştır.

 

Sünnet-i seniyyeye yapışmayı istemekte, büyüklerin yolunu övmektedir:

Allahu Teâlâ, bizi ve sizi islâmiyyetin doğru yolunda bulundursun! Kıymetli kardeşim! Nakşibendiyye yolunun büyükleri, sünnet-i seniyyeye uymuş, azîmet yolunu tutmuşlardır. Sünnet-i seniyyeye uymakla ve azîmet yolunu seçmekle birlikte, eğer ahvâl ve mevâcid ile şereflenirlerse, büyük ni’met bilirler. Eğer, ahvâl ve mevâcide kavuşurlar, fakat sünnete yapışmakta ve azîmeti seçmekte gevşeklik olursa, bu ahvâli hiç beğenmezler ve böyle mevâcidi, ya’nî kendinden geçmeği istemezler. Bu gevşekliği, felâketin başlangıcı bilirler. Çünki, Hindistân'daki din adamları olan Cûkiyye ve Berehmenler ile eski Yunan feylesofları da böyle tecellî sanılan tecellîlere ve Âlem-i misâldeki keşflere ve vahdet-i vücûd bilgilerine mâlik oldular. Fakat, rezîl ve rüsvâ olmaktan ve felâkete sürüklenmekten kurtulamadılar. Sa’âdetden mahrûm kalmaktan başka, ellerine bir şey geçmedi. Kardeşim! Allahu Teâlâ'nın lütfû ve ihsânı ile, bu büyüklerin yoluna girdiğinize göre, onlar gibi olmanız lâzımdır. Onların yolundan kıl kadar ayrılmamalısınız! Ancak, böylece, onların yüksekliklerinden, bir şeylere kavuşabilirsiniz. Önce, Ehl-i sünnet vel-cemâ’at mezhebi âlimlerinin kitâplarında bildirilenlere uygun olarak, i’tikâdı düzeltmek lâzımdır. Bundan sonra, farzları, vâcibleri, sünnetleri, müstehabları, helâl ve harâmları, mekrûhları ve şüpheli olanları, Ehl-i sünnet âlimlerinin fıkıh kitâplarından öğrenmeli ve işler, bu bilgiye uygun olmalıdır. Bunlar yapıldıktan sonra, sıra üçüncüsüne gelir ki, bu da, tasavvuf bilgileridir. Ehl-i sünnet i’tikâdı ve fıkıh bilgilerine uygun işler, tayyârenin iki kanadı gibidir. Bu iki kanat sağlam olmadıkça, maddesiz, zamânsız âleme uçulamaz. Bu iki kanat elde edilmeden, ahvâl ve mevâcid hâsıl olursa, felâket uçurumuna doğru yuvarlanıldığı anlaşılmalıdır. Böyle hâllerden ve vecdlerden kurtulmak için Allahu Teâlâ'ya sığınmalıdır. Fârisî mısra’ tercemesi:

İş budur. Bundan başkası hiçtir!

Arabî mısra’ tercemesi:

Habercinin işi, yalnız haber vermektir.

Kıymetli kardeşim meyân şeyh Dâvud oraya gelmiştir. Onun sohbetini büyük ni’met biliniz. Nasîhatlarına kıymet veriniz. Gösterdiği yolda bulununuz! Kendisi, bu yolun büyüklerinin talebesi yanında çok bulunmuştur. O büyüklerin yolunu ve gidişlerini iyi öğrenmiştir. Orada bulunan kardeşlerimiz ve mîr Nu’mân hazretlerinin yardımı ile bu yüksek yola girmiş olanlar, şeyh hazretlerinin sohbetini ganîmet bilsinler. Onun halkasında, bir yere otursunlar. Birbirlerinde yok olsunlar. Böylece cem’ıyyete kavuşurlar. Ya’nî gönülleri Allahu Teâlâ'ya bağlanır. Bu yolda ilerler, yükselirler. (Mektûbât)ı okuyunuz! Çok faydalıdır. Fârisî mısra’ tercemesi:

Aranılan hazînenin nişânını verdim sana!

Size ve doğru yolda gidenlere ve Muhammed Mustafâ'nın izinde olanlara selâm olsun “sallallahu aleyhi ve sellem”!

 

Başa dön  

 

238.MEKTUP

Bu mektûp, mîr Muhammed Nu’mâna yazılmıştır “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz”.

 

Din kardeşlerinin çoğalmasında iyi ümîtler vardır. Mürîdlerin ma’rifetlere, hâllere kavuşması, pîrlerin gevşekliğine ve (Ucb)a sebep olmaması bildirilmektedir:

Âlemlerin rabbi olan Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Peygamberlerin efendisine ve Onun temiz olan Âline ve güzel Ashâbının hepsine salât ve selâm olsun! Hâce Rahmînin adamı ile gönderdiğiniz kıymetli mektûp geldi. Bizi çok sevindirdi. Talebenin hâlleri uzun yazılmış olmakla sevincimiz kat kat arttı. (Din kardeşlerinizi çoğaltınız!) hadîs-i şerîfinde buyurulduğu üzere, din kardeşlerinin çoğalması ümît vericidir. (Kasas) sûresinin otuzbeşinci âyetinin, (Seni kardeşinle kuvvetlendiririz) meâl-i şerîfi de, bu ümîdi kuvvetlendirmektedir. Fakat, önce kendi hâllerine ve işlerine bakmak lâzımdır. Kendi hareketini, duruşunu düşünmelidir. Talebenin ilerlemesi, rehberlerin işini gevşetmemelidir. Talebenin harâretli çalışması, rehberlerin çalışmalarını soğutmamalıdır. Bundan dolayı, çok korkmak ve titremek lâzımdır. Talebenin hâllerini ve makâmlarını, kendisi için aslan gibi ve kaplan gibi tehlikeli bilmelidir. Onlarla öğünmek ve sevinmek nerede kalır. Ucb kapısının bu yoldan açılmamasına çok dikkat etmelidir. (Hayâ, îmândan bir parçadır) hadîs-i şerîfi göz önünde tutularak, mürîdlerin ilerlemesinden utanmalı ve yüz kızarmalıdır. Tâliplerin çalışmalarının kızışmasından ibret almalı, çalışmayı artırmalıdır. İşleri, ibâdetleri bozuk görmeli, niyetleri düzeltmeğe çalışmalıdır. Söz ile ve hâl ile, dahâ var mı demelidir. Sizin güzel hâllerinizden bunların umulduğu açıkça belirlidir. Fakat, nefs-i emmâre ve iblîs-i la’în gibi din düşmanları düşünülerek ağır yazıldı. Tâliplere olan teveccühünüzün, yardımlarınızın bu yoldan gevşememesi için cevâbımız aşırı oldu. İki ni’metin de bir arada bulunması lâzımdır. Yalnız birini yapmak, aşağıda kalmak olur. Hâce Rahmî kardeşimizin ve seyyid Ahmed'in hep yanınızda bulunması lâzımdır. Siz de onlara çok yardım ediniz. Mîr Abdüllatîf de, tevbe edebildi ise, ona da yardımınızı esirgemeyiniz. Doğru yolda ilerlesin. Birkaç tâlibin Kâdirî yolunu istediklerini yazıyorsunuz. Ebû Bekr-i Sıddîk'ın yolundan başka hiçbir yolu, hiçbir kimseye bildirmeyiniz! İki yol birbirleri ile karıştırılmasın! Fakat, yalnız külâh ve şecere isterlerse ve istihâre uygun çıkarsa, kabûl edersiniz ve nasîhat verirsiniz. Allahu Teâlâ size ve arkadaşlarınıza ve sevdiklerimize ve talebenize ve doğru yolda gidenlere ve Muhammed Mustafâ'nın izinde bulunanlara selâmet versin “sallallahu aleyhi ve sellem”!

 

Başa dön

 

239.MEKTUP

Bu mektûp, molla Ahmed-i Berkî'ye yazılmıştır.

 

Dostların kusûrlarının affolunacağı ve istihâre yapmak bildirilmektedir:

Âlemlerin rabbi olan Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Peygamberlerin en üstününe ve Onun Âline ve temiz Ashâbının hepsine ve bütün Peygamberlere salât ve selâm olsun!

Merhamet ederek göndermiş olduğunuz kıymetli mektûbu okumakla sevindik. Hâl hâsıl olursa bildirilir... buyuruyorsunuz. Yavrum, hâl hâsıl olmasını istemek, hâlleri veren sevgili olduğu içindir. Onun sevgisi var ise, hâl olsa da, olmasa da birdir. Burada iken, size çok tohum ekildiğini söylediğimizi yazıyorsunuz. Yavrum! Evet, yazdığınız gibidir. Fakat, bunların meyvelerini toplamak için, çok zamân ister. Faydası, belki de öldükten sonra görünür. Sevin, fakat acele etme!

Mevlânâ Muhammed Sâlihin sözlerini yazıyorsunuz. Şimdi yanımızda olmadığından, onları niçin söylediğini kendisinden anlayamadık. Onun için, bir şey yazamayacağım. Herhâlde hayırdır. Kalbinize bir şey gelmesin. Edebe uymayan şey yapıldığını yazıyorsunuz. Kalbi temiz kimselerin hatâları affolunur. Gönlünüze hiçbir şey gelmesin! Hâllerinizin nasıl olduğunu soruyorsunuz. Allahu Teâlâ'ya hamd ve şükür olsun ki, kabûl olunmuşlardansınız. Kabûl edilmiş olanlar, sebepsiz kabûl olunurlar.

İki şeyhzâde gelerek, zikir öğretilmesini istiyorlar diyorsunuz. Yavrum! Yapılacak her iş için istihâre yapmak sünnettir ve mübarektir. Fakat, istihâre yaptıktan sonra, o işin yapılmasını veyâ yapılmamasını gösteren bir şeyin, uykuda veyâ rü’yâda yâhut uyanık iken görünmesi lâzım değildir. İstihâreden sonra, kalbine bakmak lâzımdır. O işi yapmak arzûsu, eskisinden dahâ çok olmuş ise, o işi yapmağı gösterir. Eğer arzû, çoğalmamış ve eskisinden dahâ da azalmamış ise, yine yasak olmaz. Böyle olunca, yapmak arzûsu artıncıya kadar, istihâreleri tekrâr tekrâr yapmalıdır. İstihâreler yediye kadar tekrâr olunur. İstihâreden sonra, o işi yapmak arzûsunun azaldığı anlaşılırsa o işin yapılmamasını gösterir. Böyle olunca da, istihâreler tekrârlanabilir. Hattâ, nasıl olursa olsun, istihâreleri her zamân tekrârlamak, dahâ uygun ve dahâ iyi olur. O işi yapmak veyâ yapmamakta ihtiyâtlı davranılmış olur.

(Mebde’ ve Me’âd) risâlesindeki, (Rûhun ceset şeklini alarak) yazısının açıklanmasını istiyorsunuz. Cânlı insanın yaptığı işleri, rûhun yapması, ceset hâlini alarak olur. Büyüklerin “kaddesallahu teâlâ esrârehüm” rûhlarının, cânlı insanlar gibi yaptıkları yardımlar, hep böyle olmaktadır. Düşmanları helâk etmeleri ve sevdiklerine çeşitli yardımlarda bulunmaları ve sıkıntıda olanları kurtarmaları hep böyledir.

Zâlimlerin fitnesinden, zararından kurtulmak için duâ istiyorsunuz. Allahu Teâlâ, sizi ve evinizdekileri, belki o mahalledekileri, o zâlimlerin şerrinden korumuştur. Gönlünüz hoş olarak, Allahu Teâlâ'ya teveccüh ediniz! Bu korumak kısa bir zamân için değildir sanırım. Allahu Teâlâ'nın rahmeti, mağfireti elbette çok geniştir. Yalnız, orada bulunan kardeşlerimize nasîhat ediniz ki, iyi hâllerini ve Müslümânlara yardımlarını bozmasınlar. Ra’d sûresi onikinci âyetinde meâlen, (İnsanlar kendilerini değiştirmeyince, Allahu Teâlâ da, onlarda olanı elbette değiştirmez) buyuruldu. Vesselâm.
 

Başa dön 

 

 

240.MEKTUP 

Bu mektûp, şeyh Yûsuf-i Berkî'ye yazılmıştır.

 

Bu yolun sonsuz olduğunu ve kelime-i tevhîdin fâydalarından birkaçını bildirmektedir:

Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Onun seçtiği iyi kullara selâm olsun! İyi hâllerinizi bildiren mektûbunuzu okumakla sevindik. Fârisî mısra’ tercemesi:

Aşkta böyle şaşılacak şeyler olur!

Hâllerden ileri geçerek, hâlleri verene ulaşmak lâzımdır. Orada cehâlet, anlayamamak, bilmemek vardır. Ondan sonra, eğer ma’rifet ihsân ederlerse, çok büyük ni’met olur. Görülebilen, anlaşılabilen her şey bırakılır, yok edilebilir. Bu çoklukta, birliği görmek olsa da, kıymet vermemeli, yok etmelidir. Çünki, o vahdet hiçbir çoklukta, hiç bulunamaz. O görünen, vahdetin kendi değil, benzeri, görüntüsüdür. Böyle olduğu zamân (Lâ ilâhe illallah) güzel kelimesini söylemeniz uygun olur. Bu güzel kelimeyi o kadar çok söyleyiniz ki, hiçbir şeyi görmez ve bilmez olunuz. Hayret, bilgisizlik mertebesine yükseliniz. Fenâ denilen hâle geliniz. Hayret, bilgisizlik mertebesine erişmedikçe, Fenâ hâsıl olmaz. Sizin Fenâ mertebesi dediğiniz şey, Fenâ değildir. Ona (Adem) denir. Bilgisizlik mertebesine erişip, Fenâ hâsıl olunca, bu yola ilk adım atılmış olur. Vâsıl olmak nerede? Kavuşmak kime? Arabî beyt tercemesi:

Sevgiliye kavuşmak ele geçer mi acabâ?
Yüksek dağlar ve korkunç tehlikeler var arada.

Hâlleriniz doğrudur. Fakat, bunları bırakıp ilerlemek lâzımdır. Allah yolunda olanlara selâmlar olsun!

İkinci nasîhatim, islâmiyetten hiç ayrılmayınız! Hâllerinizi islâmiyyet ile ölçünüz. Allah korusun, eğer islâmiyyete uymayan söz ve iş olursa, bunu felâketin başlangıcı biliniz! Vesselâm.

 

Başa dön

 

241.MEKTUP 

Bu mektûp, mevlânâ Muhammed Sâlih'e yazılmıştır.

 

Dostlardan çoğunun ilerledikleri bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Onun sevgili Peygamberine salât ve selâm olsun! Kıymetli kardeşim! Hamd olsun, hepimiz iyiyiz. Mevlânâ Muhammed Sıddîk “kuddise sirruh” bugünlerde, Velâyet-i hâssa-i Muhammediyye ile şereflendi. İsmin parçalarını geçerek bütününe kavuştu. Bununla berâber, gözü dahâ yukarılardadır. Oradan çok şeyler edindi. Geri dönmesi umulur. Allahu Teâlâ, dilediğini rahmetine kavuşturmaktadır. Kendi hâllerinizi ve tarîkata girmiş olan ve girmekte olan kardeşlerin hâllerini yazınız! Birkaç günü orada doğru yolda geçiriniz! Vesselâm.

Ey, insan adını taşıyan varlık,
Kendine gel, uyan gafletten artık!

Sa’âdet yolun, göremezsen nâdân,
Niye vermiş sana, bu aklı Yezdân?

 

Başa dön

 

242.MEKTUP 

Bu mektûp, molla Bedî’uddîn'e yazılmıştır.

 

Zikr-i zât ve zikir-i nefy-i isbât bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ'ya hamd ve Resûlüne salât ve selâm olsun. Size ve bütün din kardeşlerime hayırlı duâlar olsun!

Kıymetli kardeşim! Dervîş Muhammed, şerefli mektûbunuzu getirdi. Bizleri sevindirdi. Kendinizi kusûrlu gördüğünüzü ve niyetlerinizi ve ibâdetlerinizi beğenmediğinizi yazıyorsunuz. Allahu Teâlâ, bu görüşünüzü arttırsın ve beğenmemenizi çoğaltsın! Bu yolda, bu iki ni’met işlerin temelidir.

Suâl: İsm-i zât ile ne zamâna kadar çalışılacağını soruyorsunuz. Bu isme devâm etmekle, ne miktâr perdelerin ortadan kalkacağını ve nefy-i isbât ne vakte kadar yapılır ve bu mübârek kelime ile nelere kavuşulur ve ne kadar perde kalkar diyorsunuz?

Cevâp: (Zikir) demek, gafleti gidermek demektir. Başlangıçta da, yolun sonunda da, insanın zâhiri, ya’nî bedeni, gafletten kurtulamaz. Bunun için, zâhir her zamân zikre muhtâçtır. Ba’zı zamân, isim-i zât olan (ALLAH) kelimesi ile zikir, dahâ faydalı olur. Ba’zan da, nefy-i isbât zikri, ya’nî kelime-i tevhîd söylemek dahâ uygun olur. Bâtına, ya’nî kalbe gelince, burada da, gaflet büsbütün gidinceye kadar zikir etmek elbette lâzımdır. Şu kadar var ki, başlangıçta, herkesin bu iki zikre devâm etmesi lâzımdır. Yolun ortasında ve sonunda, bu iki zikir şart değildir. Kur’ân-ı kerîm okumakla ve namâz kılmakla da gaflet giderilebilirse, bunlarla da olur. Yolda olanlara, Kur’ân-ı kerîm okumak, sonda olanlara ise, nâfile namâzları kılmak dahâ uygundur.

Şunu da biliniz ki, ancak Zât-i Teâlâ'ya kavuşmak isteyenler için, Zât-i Teâlâ'nın isimlerle ve sıfatları düşünmekle birlikte hâzır olması da, gaflet sayılır. Bu gafleti yok etmeleri lâzımdır. Ötelerin ötesine ilerlemelidirler. Fârisî beyt tercemesi:

Dost ayrılığı, az olsa da, az değildir.
Gözde, kıl parçası da olsa, çok görünür.

Rü’yâları yazmışsınız. Bundan önce de bildirmiştim ki, bunlar müjdecidirler. Müjde edilen şeylerin meydâna çıkmaları zamânı, dahâ gelmemiştir. Bekleyiniz ve çalışınız! Arabî beyt tercemesi:

Sevgiliye kavuşmak ele geçer mi acabâ?
Yüksek dağlar ve korkunç tehlikeler var arada!

Vesselâm.

 

Başa dön 

 

243.MEKTUP

Bu mektûp, molla Eyyûb'a yazılmıştır.

 

Tarîkat-i aliyye-i Nakşibendiyyeyi tergîb etmektedir:

Allahu Teâlâ'ya hamd ve Peygamberine salâtuı selâm ederim. Sizlere ve bütün mü’minlere iyi duâlar ederim.

Kıymetli kardeşim! Çeşitli mektûplarınız ile, birkaç def’a nasîhat istediniz. Fakat, bu aşağılığımı düşünerek, kendi çöküntülerime bakarak, cevâp yazmağa kalkışamadım. Fakat, tekrâr istediğiniz için, bir kaç şey yazmağa kendimi zorluyorum.

İnsanlara önce lâzım olan, herkesin birinci vazîfesi, emirlere uymak ve yasaklardan kaçınmaktır. Haşr sûresinin yedinci âyetinde meâlen, (Resûlümün getirdiklerini alınız ve yasak ettiklerinden kaçınız!) buyuruldu. Bu âyet-i kerîme, islâmiyyete uymanın lâzım olduğunu göstermektedir.

Zümer Sûresinin üçüncü âyetinde meâlen, (Biliniz ki, Allahu Teâlâ, hâlis olan din ister) buyuruldu. Böylece, herkese, ihlâs kazanması emrolundu. Fenâ hâsıl olmadıkça, ihlâs elde edilemez. Zât-i ilâhî sevilmedikçe ihlâsın varlığı düşünülemez. Fenâyı hâsıl eden ve insanı, Zât-i ilâhînin sevgisine kavuşturan şey de, tasavvuf yolunda ilerlemektir. Görülüyor ki, bu yolda ilerlemek, herkese lâzım olmaktadır. Çünki, ihlâsa kavuşmak, herkese lâzımdır. Yüksek mertebeleri ve bu mertebelere ulaştırmaları bakımından, tasavvuf yolları çeşitlidir. Bunlar arasında, sünnet-i seniyyeye uymağı ve islâmiyyete yapışmağı emredenleri seçmek dahâ iyi ve uygundur. Bu yol da, Ebû Bekr-i Sıddîk'ın yoludur “kaddesallahu teâlâ esrârehümül aliyye”. Çünki bu yolun büyükleri, bu yolda, sünnet-i seniyyeye yapışmışlar, bid’atden sakınmışlardır. Elden geldiği kadar ruhsatla iş görmeğe izin vermezler. Ruhsat verilen işler, kalbe faydalı görünseler de, bunlara izin vermezler. Azîmet olan işler, kalbe zararlı görünseler de, azîmetle iş görmeği elden bırakmazlar. Ahvâl ve mevâcîdi, islâmiyyet terâzîsi ile ölçerler. Zevkleri ve ma’rifetleri, din bilgilerinin hizmetçileri bilirler. Çok kıymetli cevâhir gibi olan fıkıh bilgilerini, ceviz ve cam parçaları gibi değersiz olan vecd ve hâl ile, çocuklar gibi değişmezler. Tasavvufçuların, ma’nâsız sözlerine kıymet vermez, aldanmazlar. (Nass)ı bırakıp (Fuss)a bağlanmazlar. [Ya’nî fıkıh bilgilerini bırakıp, (Füsûs) kitâbına bağlı kalmazlar.] Medînede olan fütûhâtı bırakıp, (Fütûhât-i Mekkiyye)ye sarılmazlar. [Ya’nî çoğu Medîne-i münevverede gelmiş olan fıkıh bilgilerini bırakıp da, Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin (Fütûhât-i Mekkiyye) adındaki kitâbında yazılı, fıkıh bilgilerine uymayan, ma’rifetlere sarılmazlar.] Bunun için, bu büyüklere hâsıl olan hâller gelip geçici değildir. Gafletsiz geçen vakitleri çok uzun sürer.  Mâ-sivâ sevgisi, kalplerinden öyle silinmiştir ki, mâ-sivâyı düşünmek için bin sene uğraşsalar, kalplerine getiremezler. Başkalarına şimşek gibi çakıp geçen (Tecellî-i zâtî) bu büyüklerden hiç ayrılmaz. Çabuk biten huzûra hiç kıymet vermezler. Nûr sûresinin otuzyedinci âyetinde meâlen, (Ticâret, satış yapmak, o büyük insanları, Allah'ı hâtırlamaktan alıkoymaz) buyuruldu. Bu âyet-i kerîmede buyurulan kimseler bunlardır. Böyle olmakla berâber, bu büyüklerin yolu, yolların en kısasıdır. Elbette kavuşturucudur. Başka yolların sonunda ele geçenler, bu büyüklere başlangıçta verilir. Bunların kalpleri, hazret-i Ebû Bekr'in “radiyallahu anh” mübârek kalbine bağlıdır. Kalplerini bağlayan bu zincir, bütün başka meşâyihın bağlarından üstündür. Fakat herkesin aklı, bu büyüklerin aldığı zevki anlayamaz. Bu yolda bulunan kısa görüşlü kimseler bile, bunların yüksekliklerine inanamazlar. Fârisî beyt tercemesi:

Kötülerse, anlamayan bu büyükleri eğer,
Hâşâ! Bu iftirâdır; cevâp vermesem değer.

Hâce Ubeydullah-i Ahrâr “kuddise sirruh” hazretleri buyurdu ki, (Bu yüksek zincirin halkaları olan büyükler, her gösteriş yapanlara, oynayanlara benzetilemezler. Onların kazançları çok yüksektir). Fârisî beyt tercemesi:

Yazık olur açıklamak onu,
Gizli kalsın gönül aşkı gibi.

Fakat gösterdim ki, yol bulalar,
Bulmayıp üzülmeden yiğitler.

Bu büyüklere “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” verilen ni’metlerle ve üstünlükleri ile defterler doldurulsa, sonsuz denizler yanında bir damla gibi olur. Fârisî mısra’ tercemesi:

Aranılan hazîneden nişân verdim sana.

Doğru yolda gidenlere ve Muhammed Mustafâ'nın izinde olanlara selâm olsun “sallallahu aleyhi ve sellem”!

 

Başa dön 

 

244.MEKTUP 

Bu mektûp, molla Muhammed Sâlih-i Külâbî'ye yazılmıştır.

 

Hâlinin harâb olduğunu bildiren mektûbuna cevâptır:

Kıymetli kardeşim hâce Muhammed Sâlihin mübârek mektûbu geldi. Hâllerinin harâb olduğu yazılı idi. Ondan dahâ çok harâb olmasını umarız. Bu harâplıkların sonunun nereye varacağını, kıymetli oğlum Muhammed Sâdık'a “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bugünlerde yazmıştım. Oradan arayınız. Orada kalmanızın, arkadaşlar için faydalı olduğunu anladınızsa, eğer uygun görürseniz birkaç gün dahâ kalınız! Bu fakîr de bugünlerde mübârek Dehli şehrine yolculuk yapmak üzereyim. İstihâreler ve teveccühler, bu yolculuğu gösterdi. Bu makâmı olgun oğluma ihsân eylediler. Kendi velâyeti içine aldılar. Fakîr burada misâfirler gibi, onun velâyetinde oturmaktayım. Bu yüksek yola girmiş olan kardeşlere ve önce mîr Seyyid Mürtezâ'ya ve mevlânâ Şükrullah ile mîr Seyyid Nizâm'a duâlar ederim. Oğlum Hâce Muhammed Sâdık ve diğer kardeşlerimiz size ve arkadaşlarınızın hepsine duâ ederler.

 

Başa dön

 

245.MEKTUP 

Bu mektûp, Seyyid Enbiyâ'ya yazılmıştır.

 

Zikri, Fenâ ve Bekâyı ve Ebû Alî Sînâ'yı bildirmektedir:

Allahu Teâlâ'ya hamd ve yüce Peygamberine “sallallahu aleyhi ve sellem” salât ve selâm olsun! Size ve bütün Müslümânlara duâ ederim. Gönderdiğiniz kıymetli mektûp geldi. Bizleri sevindirdi. Nefy-i isbât zikrinin yirmibire ulaştığını, fakat devâm hâsıl olmadığını, ara sıra şu’ûrsuzluk olduğunu yazıyorsunuz.

Sevgili yavrum! Zikretmenin şartlarından bir şart eksik olmalıdır ki, o sayıya çıktığınız hâlde bir te’sîri görülememiştir. Görüştüğümüz zamân hâtırlatınız da uzun anlatırım, İnşâallahu Teâlâ.

Suâl: Ebû Bekr-i Sıddîk “radiyallahu anh” işini sona getirdikten sonra, (Zikir söylemek laklakadır. Ya’nî faydasızdır. Kalp ile zikir etmek vesvesedir. Ya’nî faydasız düşüncedir. Rûhun zikir yapması, şirk olur. Sır denilen latîfenin zikri de küfürdür) buyurdu. Bu söz ne demektir?

Cevâp: Zikirde, bir zikir eden, bir de zikir olunan vardır. Hangi zikir olursa olsun, zikir edenin ve zikrin zikir olunanda yok olmaları için yapılır. Ya’nî zikir eden ve zikir yok olacaklar, yalnız, zikir olunan kalacaktır. Bunun için, zikre laklaka, vesvese, şirk ve küfür buyurmuştur. Fârisî iki beyt tercemesi:

Dosttan seni geri bırakmasın,
O şey, küfür veyâ îmân olsa da,

Seni bu yolda oyalamasın,
Hiçbir şey, mâh-i cihân olsa da!

Zikre böyle çirkin isimler verilmesi, Fenâ ve Bekâ hâsıl olmadan öncedir. Çünki, Fenâ ve Bekâ hâsıl olduktan sonra, zâkirin varlığı ve zikir etmesi, hiç çirkin değildir. Bu sözümüzde, anlaşılamayan yer kaldı ise, buluştuğumuz zamân, yine sorunuz. Çünki, mektûpla bundan fazlası açıklanamaz. Şunu da bildirelim ki, bu sözü, Ebû Bekr-i Sıddîk “radiyallahu anh” hazretlerinin söylediğini ve hele işini sona erdirdikten sonra söylediğini sanmak doğru bir şey değildir.

Suâl: Şeyh Ebû Saîd-i Ebül-hayr, Allahu Teâlâ'ya kavuşturan bir vâsıta bildirmesini Ebû Alî Sînâ'dan istedi. İbni Sînâ da, (Görünüşte Müslümân olmağı bırak. Tâm kâfir ol) dedi. Şeyh hazretleri, Aynülkudât-ı Hemedânî'ye yazarak, (Bir sene ibâdet etseydim, ibni Sînâ'nın sözünden ettiğim istifâdeyi elde edemezdim) dedi. Aynül-kudât da buna, (Eğer anlamasaydın, o zavallı gibi kötülenir ve ayıplanırdın) diye cevâp yazdı. Bunun açıklamasını istiyorsunuz?

Cevâp: Tam veyâ hakîkî küfür, ikiliği kaldırmak demektir. Çokluğun, ya’nî mahlûkların görünmemeleridir. Bu da, Fenâ makâmıdır. Bu makâmın üstünde, hakîkî islâm makâmı vardır ki, Bekâ makâmıdır. Küfür-i hakîkî, islâm-ı hakîkîden çok aşağı derecedir. İbn-i Sînâ, kısa görüşlü olduğu için, islâm-ı hakîkîye yol göstermedi. Sözün doğrusu şudur ki, onun küfür-i hakîkîden de haberi yoktur. Bu sözü, ağızlardan alarak, başkalarına uyarak söylemiş ve yazmıştır. Onun, görünüşte Müslümân olmaktan başka bir şeyi yoktur. Sonunda, felsefe pisliklerinde kalmıştır. İmâm-ı Muhammed Gazâlî “rahmetullahi aleyh”, onun kâfir olduğunu bildiriyor. Doğrusu da, onun felsefeye dayanan bilgileri, islâmiyyetin temel bilgilerine uygun değildir. Şunu da bildirelim ki, şeyh Ebû Saîd “rahmetullahi aleyh”, Aynül-kudâtdan “kuddise sirruh” çok zamân önce idi. Ona mektûp yazması nasıl olabilir? Anlaşılamayan yer kaldı ise görüştüğümüz zamân sorunuz! Vesselâm.

 

Başa dön 

 

246.MEKTUP

Bu mektûp, mîr Muhammed Nu’mân'a “kuddise sirruh” yazılmıştır.

 

Aradığı makâma kavuştuğu ve kemâl ve tekmîl mertebeleri ve zamân zamân olan gevşekliğin sebebi bildirilmektedir:

Bismillâhirrahmânirrahîm. Âlemlerin rabbi olan Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Peygamberlerin efendisine ve Onun temiz Âlinin ve Ashâbının hepsine salât ve selâm olsun! Arka arkaya gelen kıymetli mektûplarınız bizleri çok sevindirdi. Oraya giden bulunmadığı için, her birine ayrı ayrı cevâp gönderilemedi. Affınızı dilerim. Mîr Dâvud ile gönderdiğiniz mektûp geldikten sonra, bir sabâh namâzından sonra kardeşlerimizin arasında oturmuştum. İsteyerek veyâ istemeyerek sizi düşündüm. Eskiden kalanlardan görülebilenlerin de yok olması için ve his olunan karanlıkların ve bulanıklıkların giderilmesi için çalıştım. Hilâl şeklindeki kemâliniz, tâm bedir hâline geldi. Hidâyet güneşinde bulunanların hepsi bu tâm ay üzerinde göründü. Öyle oldu ki, aranılan ve umulan kemâllerden, verilmedik hiçbiri kalmadı. Kabın alabildiği kadar dolduruldu. Bundan sonra, yavaş yavaş dahâ da alır. Bu hâlin Âlem-i misâldeki görüntüsü, uzun zamân karşımda kaldı. Böylece, doğruluğu iyice anlaşıldı. Bundan dolayı Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Bu ni’mete kavuşacağınızı, dahâ önce gördüğünüz bir rü’yâ haber vermişti. Bu kavuşmağı çok istiyordunuz. Allahu Teâlâ'ya hamd olsun ve şükür olsun ki, size karşı olan borcumu tamâm ödemiş oldum. Sözümü yerine getirmiş oldum. Bu kemâle uygun olarak, tâliplere çok faydalı olacağınızı ve oralarda, çöllerde bulunanların bile, mubârek varlığınızla nûrlanacaklarını ümît ederim.

Ara sıra çalışmanızda gevşeklik olduğunu yazıyorsunuz. Aşırı kabz hâlinin buna sebep olduğu görünüyor. Sizin kabz hâliniz, çok ve uzun sürdüğü için bundan hâsıl olan durgunluk da uzun sürmektedir. Bununla berâber, ibâdetleri yapmak ve vazîfeleri yerine getirmek için kendinizi zorlayınız!

Bu sene, yüksek bilgiler ve kıymetli ma’rifetler ihsân edildi. Bunları bildiren iki müsveddeyi kardeşimiz mevlânâ Muhammed Emîn götürdü. Orada, Hâcemiz hazretlerinin “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz” (Rubâ’ıyyât)larından birkaçının açıklaması vardır. O rubâ’îleri Fîrûzâbâddaki kardeşlerimiz okurken yazmıştım. Rubâ’îleri açıklarken vahdet-i vücûd bilgileri de yazıldı. Âlimlerin sözleri ile Sôfiyyenin vahdet-i vücûd sözleri birbirlerine uygun getirildi. İki tarafın ayrılığı yalnız sözde bırakıldı. Müsveddelerden ikincisi, kıymetli oğlum Muhammed Sâdık'a yazılan bir mektûptur. Çok uzun ve geniş yazılmıştır. Bu bilgilerin derecelerinin yüksekliği okunduğu zamân anlaşılır. Bir yerinde şüpheye düşerseniz sorunuz!

 

Başa dön

 

247.MEKTUP

Bu mektûp, mirzâ Hüsâmeddîn Ahmed hazretlerine yazılmıştır.

 

Allahu Teâlâ'nın varlığını gösteren, yine kendisi olduğu bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ'yı delîlsiz, vesîlesiz olarak tanıdım. Dahâ doğrusu, delîlleri, Allahu Teâlâ vâsıtası ile tanıdım. Çünki, her şeyin delîli, her şeyin varlığını gösteren Onun varlığıdır. Onu gösteren bir şey yoktur. Çünki delîl olanın, gösterenin, gösterilenden dahâ çok meydânda olması lâzımdır. Ondan dahâ açıkta ne vardır? Çünki her şey, Onunla meydândadır. Her şeyin varlığı Ondandır. O, kendini de, her şeyi de göstermektedir. Bunun içindir ki, Rabbimi, Rabbim vâsıtası ile tanıdım ve her şeyi Onunla tanıdım deriz. Böyle olduğu münâzara ilmindeki (Limmî) usûlü ile anlaşılmaktadır. Âlimlerin çoğuna göre (İnnî) delîli ile anlaşılır. [(Limmî), Limmeli ya’nî (Niçinli) demektir. Niçin sorularını cevâplandırmak lâzım olur. İnnî, inneli ya’nî (Elbetteli) demektir.] Belli olduğu için, niçin demeğe lüzûm yoktur. Delîlin Limmî veyâ innî olması görüş ayrılığındandır. Doğrusu ise, burada delîl aramanın yeri yoktur. Çünki, Allahu Teâlâ'nın varlığı meydândadır. Meydânda olmasında hiç şüphe yoktur. Her şeyden dahâ açıktır. Ancak, kalbi hasta, gözünde perde olan anormal kimse göremez. Her şey, açıktaki beş duygumuz ile anlaşılır. Hepsinin varlığı, Allahu Teâlâ'dandır. Böyle olduğunu anlamayanların çoğu, hasta kimselerdir. Onların hasta olması, böyle olmasına zarar vermez. Size ve doğru yolda olanların ve Muhammed aleyhisselâmın izinde gidenlerin hepsine selâm olsun “sallallahu aleyhi ve sellem”!

 

Başa dön 

 

248.MEKTUP

Bu mektûp, mirzâ Hüsâmeddîn-i Ahmed hazretlerine “kaddesallahu teâlâ sirrehul’azîz” yazılmıştır.

 

Peygambere tâm tâbi’ olanların, onların bütün olgunluklarına kavuşacakları ve hiçbir Velînin hiçbir Nebî derecesine çıkamayacağı bildirilmektedir:

Bizi bu hâle kavuşturan Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Allahu Teâlâ bize doğru yolu göstermeseydi, biz bulamazdık. Allahu Teâlâ'nın Peygamberleri doğru yolu göstermek için gelmiştir “salavâtullahi teâlâ ve teslîmâtü sübhânehü aleyhi ve alâ etba’ıhim ve ensârihim ve a’vânihim ve hazeneti esrârihim”.

Peygamberlere “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” uyanların en üstünleri, onlara, çok uydukları ve aşırı sevdikleri için, dahâ doğrusu, yalnız Allahu Teâlâ'nın lütfû ve ihsânı olarak, izinde bulundukları Peygamberlerin, bütün kemâlâtını, üstünlüklerini, kendilerine çekerler. Büsbütün onlar gibi olurlar. O kadar benzerler ki, yalnız uyan ve uyulan, önce olan sonra olan ayrılığından başka, aralarında hiç ayrılık kalmaz. Böyle olmakla berâber, uyanlardan hiçbiri, Peygamberlerin en üstününe uyanlardan olsa da, hiçbir Peygamberin, Peygamberlerin en aşağıda olanının bile, derecesine yükselemez. Bunun içindir ki, Peygamberlerden sonra, bütün insanların en üstünü olan, Ebû Bekr-i Sıddîk “radiyallahu anh” hazretleri, Peygamberlerin derecesi en aşağıda olanından da çok aşağıdadır. İşte bunun için, Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” mebde-i ta’ayyünleri ve rableri olan [ya’nî onları terbiye eden, yetiştiren] isimler, asıldan, kaynaktandır. Ümmetlerin en üstünleri olsun, en aşağıları olsun, hepsinin mebde-i ta’ayyünleri ve rableri olan isimler, o asılların çeşitli zılları, görüntüleridir. Asıl ile gölgesi nasıl müsâvî olabilir? Sâffâti sûresinin yüzyetmişbirinci âyetinde meâlen, (Elbette kelimemiz, çok önce yapıldı. Ya’nî Levh-i mahfûzda, Peygamberlerimiz için yazdık. Onlara elbette yardım olunacaktır. Onların yolunda gidenler, gâlib olacaklardır) buyuruldu. Allahu Teâlâ'nın zâtının tecellîsi, yalnız Peygamberlerin sonuncusuna olur “sallallahu aleyhi ve sellem”. Bu yüce Peygamberin yolunda gidenlerin yüksekleri de, bu tecellîden pay alır. Fakat, bu söz, başka Peygamberlere zâtın tecellîsi olmaz, bu ümmetin yükseklerine olur demek değildir. Böyle düşünmekten Allahu Teâlâ korusun! Bu söz, Evliyânın Peygamberlerden dahâ üstün olduğunu anlatmıyor. Çünki, bu tecellî, o yüce Peygambere olur demek, bütün Peygamberlere de onun vâsıtası ile, Ona uydukları için olur demektir “sallallahu aleyhi ve sellem”. Bu tecellî, bütün Peygamberlere “aleyhimüssalavâtü vettehıyyât” o yüce Peygamberin “sallallahu aleyhi ve sellem” aracılığı ile olur. Bu ümmetin Evliyâsının büyüklerine ise, Ona “sallallahu aleyhi ve sellem” uydukları için bu tecellînin zılları nasîb olur. Peygamberler, bu büyük ni’metin sofrasında Onunla birlikte oturmaktadırlar “sallallahu aleyhi ve sellem”. Evliyâ ise, o sofranın artıklarını yiyen hizmetçilerdir. Sofrasında oturanla, artık yiyen hizmetçi arasında çok fark vardır. Bu makâm tasavvuf yolcularının ayaklarının kaydığı yerlerden biridir. Bunu açıklamak ve şüpheleri gidermek için, bu fakîr kitâplarında, mektûplarında çeşitli bakımları bildirmiştir. Sözün doğrusu, bu mektûpta, Allahu Teâlâ'nın lütfû ve ihsânı ile yazılmış olandır. Ma’lûm-i şerîfiniz olsun ki, bu tecellî her ne kadar o yüce Peygamberin “sallallahu aleyhi ve sellem” aracılığı ile bütün Peygamberlere “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” hâsıl olmuş ise de, bu üstün velâyet onların ümmetlerinin Evliyâsına nasîb olmamıştır. Bu tecellîye kavuşmamışlardır. Bunların asıllarına nasîb olan tecellî, aracı ile ve görüntü olarak olunca, zıllara, artıklara ne kalabilir. Bunları açık keşfle anlıyoruz. Akıl yolu ile değil.

Yukarıda bildirdik ki, Peygamberlere uyanların büyükleri, onların üstünlüklerinin hepsini kendilerine çekerler. Bu üstünlükler, uydukları Peygamberin üstünlükleridir. Her Peygamberin üstünlüğü demek değildir. Kendi Peygamberlerinin velâyetinden pay alırlar. Zât-i ilâhînin tecellîsi, ümmetler arasında, yalnız bu ümmete olmaktadır. Bunun için, ümmetlerin en hayırlısı olmuşlardır. Bu ümmetin âlimleri, Benî İsrâîlin Peygamberleri gibi olmuştur. Bu, Allahu Teâlâ'nın öyle ihsânıdır ki, dilediğine verir. Onun ihsânları pek çoktur.

Bu velâyetin üstünlüklerinden biraz yazmak istedim. Vakit dar olduğundan ve kâğıt yetişmediğinden yazılamadı. Allahu Teâlâ'nın lütfû ve ihsânı olarak, ilimler, ma’rifetler yağmur gibi yağmaktadır. Şaşılacak gizli bilgilerin incelikleri açıklanmaktadır. Bu gizli ve ince bilgileri yalnız, kıymetli oğullarıma, anlayabildikleri kadar açıklamaktayım. Sevdiklerimiz birkaç gün huzûrdadır. Birkaç gün de, gaybet hâlindedirler. Bunun için, Velî hiçbir Sahâbînin mertebesine ulaşamaz demişlerdir. Size kavuşmak arzûmuz çoktur. Bu aşağı kimseye yazdığınız mübârek mektûbunuz gelerek şereflendik. Amellerini, ibâdetlerini kusûrlu görmek, Allahu Teâlâ'nın ni’metlerinin en büyüklerindendir. Fakat, hâllerin orta derecede olması, her işte güzeldir. Sınırı aşmak, pek az yapmak gibi, adâletten uzaktır. Size ve doğru yolda olanlara ve Muhammed Mustafâ'nın izinde bulunanlara selâm olsun “sallallahu aleyhi ve sellem”!

 

Başa dön 

 

249.MEKTUP 

Bu mektûp, mirzâ Dârâb'a yazılmıştır.

 

Gelmiş ve gelecek bütün varlıkların en üstününe uymanın fazîletlerini bildirmektedir:

Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! O'nun seçtiği, sevdiği kullarına selâm olsun! Âhirette azâplardan kurtulmak ve sonsuz saâdete kavuşmak, ancak geçmiş ve gelecek bütün varlıkların en üstününe uymakla olur “sallallahu aleyhi ve sellem”. Bunun için, Ona uymakla, (Mahbûbiyyet makâmı)na erişirler. Onun yolunda bulunmakla, Allahu Teâlâ'nın zâtının tecellîsine kavuşurlar. Onun izinde ilerlemekle, bütün mertebelerin en üstünü olan ve Mahbûbiyyet makâmından sonra hâsıl olan, (Abdiyyet) mertebesine ulaşırlar. Onun izinde ilerleyenlerin büyükleri, İsrâîl oğullarının Peygamberlerine benzetildi. Peygamberlerin en üstünleri olan ulûl’azim Peygamberler “salavâtullahi aleyhim ecma’în” Onun yolunda olmağı istemişlerdir. Mûsâ “aleyhisselâm” Onun zamânında bulunsaydı, Onun yoluna girmekten başka bir şey yapmazdı. Îsâ aleyhisselâmın gökten ineceği ve Allahu Teâlâ'nın sevgilisine ümmet olacağı herkesin bildiği bir şeydir. Onun ümmeti, Onun yolunda bulundukları için, ümmetlerin en iyileri oldular ve Cennettekilerin çoğu bunlar oldu. Ona uydukları için, Âhirette, bütün ümmetlerden önce Cennete girecekler, Cennet ni’metlerine kavuşacaklardır. Böyle dahâ nice üstünlükleri vardır. Bunun için, O yüce Peygamberin sünnetine uyunuz ve ahkâm-ı islâmiyyeye yapışınız! Ona ve Onun Peygamber kardeşlerinin hepsine en üstün duâlar ve en yüksek selâmlar olsun!

Ayrıca şeyh İsmâ’îl, size havâle olunur. Kendisi, ma’rifetler sâhibi hâcı Abdulhakk'ın ahbâplarındandır. Vesselâm.
 

Başa dön

 

 

250.MEKTUP

Bu mektûp, molla Ahmed-i Berkî'ye “rahmetullahi aleyh” yazılmıştır.

 

Tasavvuf yolundaki hâlleri ve haccın şartlarından birinin, yolun tehlikesiz olması olduğu bildirilmektedir:

Bismillâhirrahmânirrahîm. Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Onun yüce Peygamberine ve Âline ve Ashâbına salât ve selâm olsun! Din ve dünyânızın iyi olması için duâ ederim. Biz fakîrler çok iyiyiz. Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Sizin de âfiyette olmanızı Allahu Teâlâ'dan dilerim. Kıymetli mektûbunuz geldi. (Önce olan zevkleri ve ferâhlıkları şimdi kendimde bulamıyorum. Bunun için, eski derecelerimden düştüğümü anlıyorum) diyorsunuz.

Kardeşim! Önceki hâller, vecd ve semâ’ sâhiplerinin hâlleri gibi idi. Bu hâller, cesette hâsıl oluyordu. Şimdi hâsıl olan hâller ile cesedin ilgisi pek azdır. Dahâ çok kalbe ve rûha bağlıdırlar. Bunu anlatabilmek için, uzun açıklamak ister. Kısacası, şimdiki hâller, önceki hâllerden kat kat üstündür. Bunlardan zevk duyamamak, tat alamamak, zevk ve tat almaktan dahâ üstündür. Çünki, büyüklere “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” olan bağlılık, insanı ne kadar cehâlete çeker, ne kadar hayrete düşürürse, o makâmdaki câhilliğe (Ma’rifet) denilir. Anlayamamaya da idrâk etmek, anlamak denir.

Nisbetin [bağlılığın], önce olan tadı, te’sîri şimdi kalmadı diyorsunuz. Evet, şimdi, rûha olan te’sîri artmıştır. Fakat, herkes bunu anlayamaz. Ne yapalım ki siz, bu fakîrin yanında az bulundunuz. Nasîb olan ilimleri, ma’rifetleri az işittiniz. Allahu Teâlâ ihsân eder de, ikinci olarak buluşulursa, birkaç gün bir arada kalırız.

Suâl: (Yol ve yiyecek parası olan kimsenin bu zamânda, hac yapmak için, Mekke-i mükerremeye gitmesi farz olur mu, olmaz mı?) diyorsunuz.

Cevâp: Yavrum! Fıkıh kitâplarında, buna cevâp olarak gelen haberler çok çeşitlidir. Bunlar arasında, fıkıh âlimi Ebülleys-i Semerkandî'nin “rahmetullahi aleyh” fetvâsı seçilmiştir. Bunun bildirdiğine göre, yolda ölüm, hastalık tehlikesi ve düşman korkusu olmadığı düşüncesi çok ise, gitmek farz olur. Böyle zan etmesi çok değilse, farz olmaz. Fakat, bu şart, haccın edâsının, gitmenin şartıdır. Haccın vücûbunun ya’nî farz olmasının şartı değildir. En doğru haber de budur. Bu sebeple gidemeyenin, hac parasını bırakarak, başkasının gönderilmesi için vasiyet etmesi vâciptir. Vakit dar olduğundan, geri kalan suâllerinizi cevâplandıramadım. Başka zamân yazarım. Vesselâm.

 

Başa dön 

 

251.MEKTUP

Bu mektûp, mevlânâ Muhammed Eşref'e yazılmıştır.

 

Dört halîfenin üstünlüklerini ve Ashâb-ı Kirâmın büyüklüğünü bildirmektedir:

Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Onun sevgili Peygamberine ve temiz Ehl-i beytine ve Ashâbının hepsine salât ve selâm olsun “salavâtullahi aleyhi ve alâ âlihi ve ashâbih”! Din ve dünyâ sa’âdetinize duâ ederim.

Kıymetli kardeşim! Birkaç şaşılacak bilgi ve işitilmemiş gizli şeyler ve Cenâb-ı Hakkın ihsân ettiği hoş şeyleri bildireceğim. Bunların çoğu, Şeyhayn'ın [ya’nî, hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömerin] ve hazret-i Osmân-ı Zinnûreyn'in ve Allahın arslanı hazret-i Alînin üstünlüklerini ve yüksekliklerini göstermektedir. Kısa anlayışıma göre yazıyorum. Dikkatle dinleyiniz! Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk ve hazret-i Ömer-ül Fârûk “radiyallahu anhümâ”, Muhammed aleyhisselâmın yüksekliklerine ve Velâyet-i Mustafâvî'nin derecelerine kavuştukları gibi, velâyet bakımından, hazret-i İbrâhîm aleyhisselâma ve insanları dîne çağırmak bakımından da, Mûsâ aleyhisselâma bağlıdırlar. Hazret-i Alî ise, her iki bakımdan da, hazret-i Îsâ aleyhisselâma bağlıdır. Hazret-i Îsâ, rûhullahtır ve kelimetullahtır. Bunun için kendisinde velâyet yüzü, Peygamberlik yüzünden dahâ kuvvetlidir. Hazret-i Alî de, Ona bağlı olduğu için, Onda da, velâyet yüzü dahâ kuvvetlidir. Dört Halîfenin “radiyallahu teâlâ anhüm ecma’în” mebde-i ta’ayyünleri , ilim sıfatıdır. Topluca veyâ açıkça çeşitli yönlerden ayrılırlar. Bu sıfat, topluluk bakımından, Muhammed aleyhisselâmın terbiyecisidir. Genişlik bakımından ise, İbrâhîm aleyhisselâmın rabbidir. Her iki bakımdan ise, Nûh aleyhisselâmın rabbidir. Mûsâ aleyhisselâmın rabbi, kelâm sıfatıdır. Îsâ aleyhisselâmın rabbi, kudret sıfatıdır. Âdem aleyhisselâmın rabbi, tekvîn sıfatıdır.

Hazret-i Ebû Bekir'le hazret-i Ömer, Resûlullah'ın Peygamberlik yükünü taşımaktadırlar. Fakat burada da, her ikisinin mertebesi ayrıdır. Hazret-i Alî, Îsâ aleyhisselâma bağlı olduğundan ve velâyet yüzü dahâ kuvvetli olduğundan, Muhammed aleyhisselâmın velâyet yükünü taşımaktadır. Hazret-i Osmân-ı Zinnûreyn, ortada olduğu için, her iki yükü de taşımaktadır. Hazret-i Mûsâ aleyhisselâma bağlılığı dahâ çoktur. Çünki, herkesi dîne çağırmak, Peygamberlik makâmına uygun bir iştir. Bu iş, bizim Peygamberimizden sonra, Peygamberler arasında, Onda dahâ çok ve dahâ geniştir. Onun kitâbı, Kur’ân-ı kerîmden sonra, gökten inen kitâpların en iyisidir. Bunun içindir ki, Onun ümmeti, geçmiş ümmetler içinde, Cennete en önce girecektir. İbrâhîm aleyhisselâmın dîni ve milleti, bütün dinlerin ve milletlerin en üstünü ve yükseği idi. Bunun için, Peygamberlerin en üstününe, Onun milletine uymak emrolunmuştur. Nahl sûresi, yüzyirmiüçüncü âyetinin, (Sonra, sana bildirdik ki, İbrâhîm aleyhisselâmın milletine tâbi’ olasın!) meâl-i şerîfi, böyle olduğunu göstermektedir. Geleceği haber verilmiş olan hazret-i Mehdînin rabbi de, ilim sıfatıdır. Bu da, hazret-i Alî gibi Îsâ aleyhisselâma bağlıdır. Sanki, Îsâ aleyhisselâmın iki ayağından biri, hazret-i Alînin başı üzerinde, ikinci ayağı hazret-i Mehdînin başı üzerindedir.

Mûsâ aleyhisselâmın velâyeti, Muhammed aleyhisselâmın velâyetinin sağındadır. Îsâ aleyhisselâmın velâyeti ise, solundadır. Hazret-i Alî, Muhammed aleyhisselâmın velâyeti yükünü taşıdığı için, Evliyâ yollarının çoğu Ona bağlıdır. Velâyetin yüksek derecelerine kavuşmuş olan ve insanlar arasına karışmayan Evliyânın çoğuna, hazret-i Alînin yüksekliği, hazret-i Ebû Bekir'le hazret-i Ömer'in yüksekliklerinden dahâ çok bildirildi “radiyallahu teâlâ anhüm ecma’în”. Eğer, Ehl-i sünnet âlimleri, bu ikisinin hazret-i Alîden dahâ üstün olduğunu sözbirliği ile bildirmemiş olsalardı, bu Evliyânın çoğu, hazret-i Alînin dahâ üstün olduğunu bildirirlerdi. Çünki, hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömer'in üstünlükleri, Peygamberlerin üstünlükleri gibidir “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât”. Velâyet yolunda olanların elleri, o üstünlüklerin eteklerine yetişemez. Bunların, nübüvvetin yüksekliklerinde dereceleri o kadar yüksektir ki, keşif sâhiplerinin keşifleri, o derecelerin yoluna bile varamaz. Velâyetin yüksek dereceleri, Peygamberliğin yüksek derecelerine çıkabilmek için merdiven gibidir. Vâsıtanın, aracının, aranılandan ne haberi olabilir? Başta olanlar, sonda bulunanlardan ne anlayabilir? Peygamberlik zamânı çok uzaklaştığı için, bugün, bu sözümüz, çok kimseye ağır gelir. İnanmak istemezler. Fakat, ne yapılabilir? Fârisî beyt tercemesi:

Ayna arkasındaki papağan gibiyim,
Ezelî üstâd ne derse, onu söylerim.

Allahu Teâlâ'ya çok hamd ve şükürler olsun ki, bu sözlerimin hepsi, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uygundur. Onların sözbirliği ile berâberdir. Onların akıl ile, ilim ile buldukları, bana keşf yolu ile bildirilmektedir. Onların kısaca anladıkları, bu fakîre geniş olarak açıklanmaktadır. Resûlullah'a uyarak, Peygamberlik makâmının yüksek derecelerine kavuşturulmadan ve o yüksekliklerden doyurucu bir pay verilmeden önce, iki halîfenin üstünlüklerini, bu fakîre, keşf yolu ile bildirmemişlerdi. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uymaktan başka kurtuluş yolu yok idi. Bize doğru yolu gösteren Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! O, bize doğru yolu göstermeseydi, biz bulamazdık. Rabbimizin Peygamberleri hep doğru söylemişlerdir.

Hazret-i Emîrin “radiyallahu anh” ismi Cennet kapısının üzerinde yazılı olduğunu öğrenince, Şeyhayn hazretlerinin [ya’nî Ebû Bekir ile Ömer'in] “radiyallahu anhüma” Cennet kapısındaki husûsiyet ve i’tibârlarının nasıl olduğunu merâk ettim. Anlamak için çok uğraştım. Nihâyet anladım ki, bu ümmetin  Cennete girmeleri bu iki büyük zâtın emri ve izni ile olacaktır. Sanki Ebû Bekir “radiyallahu anh” Cennet kapısında durup, içeri girmeğe, izin verecek ve Ömer “radiyallahu anh” ellerinden tutarak içeri götürecektir. Bütün Cennetin, sanki Ebû Bekrin “radiyallahu anh” nûru ile dolu olduğunu his ediyorum. Bu fakîre göre, Şeyhayn hazretlerinin bütün Sahâbe-i Kirâm “aleyhimürrıdvân” arasında ayrı bir şân ve üstünlükleri vardır. Başka hiçbirisi, bunlara ortak değildir. Sıddîk “radiyallahu anh”, Peygamber efendimiz “sallallahu aleyhi ve sellem” ile sanki aynı bir evin sâhibidir. Farkları, bir evin iki katı arasındaki fark gibidir. Fârûk “radiyallahu anh” da, Ebû Bekir'e “radiyallahu anh” tufeyl olarak, bu devlethânede bulunmaktadır. Diğer Sahâbe-i Kirâmın, Server-i âleme “sallallahu aleyhi ve sellem” yakınlıkları, sünnet-i seniyyesine  uydukları kadar, mahalle komşusu veyâ hemşehri gibidirler. Bunlar, böyle olunca, sonra gelenlerin Evliyâsı, nerede kalır, artık düşünmeli! Fârisî mısra’ tercemesi:

Seslerini uzaktan işitmek de büyük ni’mettir.

O hâlde onlar Şeyhaynin büyüklüğünden ne anlayabilirler? Her ikisinin büyüklüğü, o kadar çoktur ki, Peygamberler “aleyhimüsselâm” sırasındadırlar. Peygamberlik makâmından başka, bütün üstünlüklerine mâliktirler. Nitekim Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Benden sonra Peygamber gelseydi, Ömer Peygamber olurdu). İmâm-ı Gazâlî “rahmetullahi aleyh” buyuruyor ki, halîfe Ömer “radiyallahu anh” şehîd olunca, Abdullah ibni Ömer, Sahâbe-i Kirâma dedi ki: (İlmin onda dokuzu, Ömer “radiyallahu anh” ile berâber öldü). Ba’zılarının bu sözü anlamayarak durakladıklarını görünce, (İlimden maksadım Allahu Teâlâ'yı bilmektir. Abdest ve guslün bilgileri değildir) dedi. Ömer böyle olunca Ebû Bekrin büyüklüğü nasıl anlaşılır ki, Ömer'in bütün iyilikleri onun bir iyiliğidir. Böyle olduğu, hadîs-i şerîfte bildirilmektedir. Ömer ile Sıddîk “radiyallahu anhümâ” arasındaki fark, Sıddîk ile Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem” arasındaki farktan ziyâdedir. Başkalarının Sıddîk'tan “radiyallahu anh” ne kadar aşağıda olduğunu bundan anlamalıdır. Şeyhayn “radiyallahu anhümâ” öldükten sonra da, Peygamberimizden “sallallahu aleyhi ve sellem” ayrı kalmadılar. Mahşere de onlarla berâber kalkıp gideceğini haber vermiştir. O hâlde efdâliyet, üstünlük, Ona dahâ yakınlık demek olup, bu da, ikisine mahsûstur. Bu fakîrliğim ve aşağılığım ile, onların yüksekliğinden ne anlayabilir ve söyleyebilirim ve üstünlüklerinden ne anlatabilirim? Tozun, dumanın, güneşi anlatmağa gücü yeter mi? Bir damla su, büyük denizleri söyleyebilir mi?

İnsanlara nasîhat etmek, herkese yol göstermek için geri dönmüş olan Evliyâ, hem velâyet, hem de da’vet bilgilerini ve kıymetlerini taşıdıklarından, keşflerinin nûru ile ve Tâbi’în ve Tebe’i tâbi’înden ictihâd derecesine yükselen âlimler, hadîs-i şerîflerin derinliklerindeki ma’nâları bulup anlamak ile, Şeyhayn'ın “radiyallahu anhümâ” kemâlâtından biraz anlayarak, hakîkatlerinden az bir şey ele geçirerek üstünlüklerini bildirmişler ve bunda söz birliği hâsıl olmuştur. Bu sözlerine uymayan keşflerin, buluşların yanlış olduğunu söyliyerek bunlara kıymet vermemişlerdir. Bu ikisinin üstünlüğü Sahâbe-i Kirâm arasında zâten şöhret bulmuştu. Meselâ, (Buhâri-i şerîf)de Abdullah ibni Ömer “radiyallahu anhümâ” diyor ki, (Biz, Peygamber “sallallahu aleyhi ve sellem” zamânında Ebû Bekir gibi kimseyi bilmezdik. Ondan sonra, Ömer'i, ondan sonra da Osmân'ı “radiyallahu anhüm” bilirdik, onlardan sonra kimseyi kimseden üstün tutmazdık). Ebû Dâvud'un bildirdiğine göre, yine Abdullah ibni Ömer “radiyallahu anhümâ” diyor ki: (Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem” zamânında bizler, en üstün Ebû Bekir'dir, sonra Ömer, sonra Osmân “radiyallahu anhüm” derdik).

Evliyâlık, Peygamberlikten dahâ yüksektir sözü, (Erbâb-ı sekir)in, sözüdür. Ya’nî geri dönmeyen, Peygamberlik makâmının kemâlâtından haberi olmayan Evliyânın sözüdür. Bu fakîr birçok mektûplarımda, uzun uzadıya bildirdim ki, Peygamberlik, velâyetin üstündedir. Hattâ Peygamberin kendi velâyetinin üstündedir. Sözün doğrusu da budur. Bunun aksini söyleyen, Peygamberlik makâmının yüksekliğini bilmeyendir. Evliyâlık yolları arasında Silsile-tüz-zeheb yolu, Sıddîk-i Ekber'in “radiyallahu anh” yolu olduğundan, bu yolun yolcuları uyanık olur. Onun için de, yolların en üstünüdür. Başka yoldaki Evliyâ, bunların kemâlâtına nasıl yetişebilir? Onların içyüzünü nasıl anlayabilir? Bu yolun yolcularının, bu işte kârları müsâvîdir demek istemiyorum. Belki milyonda biri böyle olabilirse ni’metdir, sa’âdetdir. Peygamberimizin “sallallahu aleyhi ve sellem” haber verdiği hazret-i Mehdî, velâyetin en yüksek derecesinde olacağına göre, o da bu yoldan yetişmiş ve bu yolu tamâmlamış ve düzeltmiş olacaktır. Çünki bütün velâyet yolları, bu yoldan aşağıdır ve ulaştıkları velâyetlerde, Peygamberlik makâmının kemâllerinden az bir şey vardır. Bu yoldan kazanılan Evliyâlıkta ise, Sıddîk-ı Ekber'in “radiyallahu anh” yolu olduğu için, o kemâlâttan pek çok bulunur. Fârisî mısra’ tercemesi:

Gör ki, yollar arasındaki fark ne kadar çoktur.

Hazret-i Emîr “radiyallahu anh” Peygamberimizin “sallallahu aleyhi ve sellem” velâyetini aldığı, taşıdığı için, geri dönmeyen ya’nî halk arasına karışmayan, ya’nî velâyetin kemâlâtı kendilerinde fazla bulunan Evliyânın, meselâ Kutbların, Ebdâlin ve Evtâdın terbiyeleri onun imdâdı ve yardımı iledir. (Kutb-ül-aktâb) ya’nî (Kutb-i medâr) onun emrinde ve terbiyesindedir. Fâtıma-tüz-zehrâ ile Hasen ve Hüseyn de bu makâmda hazret-i Emîr “radiyallahu anhüm” ile ortakdırlar.

Peygamberimizin “sallallahu aleyhi ve sellem”, Ashâbının hepsi “radiyallahu anhüm” büyüktür. Her birini büyük bilmek ve söylemek lâzımdır. Enes bin Mâlik “radiyallahu anh” buyuruyor ki, Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Allahu Teâlâ, bütün insanlar arasından beni seçdi, ayırdı. İnsanların en iyisini bana Ashâb olarak seçti. Bunların arasından da bana akrabâ ve yardımcı olarak en üstünlerini ayırdı. Bir kimse, Beni sevdiği için, bunlara hürmet ederse, Allahu Teâlâ, onu her tehlikeden korur. Onlara hakâret ederek, Beni incitenleri de incitir). Abdullah ibni Abbâs buyuruyor ki, Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ashâbıma dil uzatanlara, onları sövenlere, Allah la’net eylesin. Bütün meleklerin ve insanların la’netleri onların üzerine olsun!) Âişe-i Sıddîka “radiyallahu anhâ” buyuruyor ki, Resûl “sallallahu aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ümmetimin en kötüsü, Ashâbıma dil uzatmağa cesâret edenlerdir).

Ashâb-ı Kirâm “aleyhimürrıdvân” arasında olan muhârebeleri iyi sebeplerden, güzel düşüncelerden ileri geldi bilmek, dünyâlık için, menfa’at için bilmemek lâzımdır. Çünki, onların ayrılığı ictihâd ve te’vîl ayrılığı idi. Hevâ ve hevesten doğan ayrılık değildi. Ehl-i sünnet âlimleri hep böyle söylüyor. Şu kadar var ki, hazret-i Emîr ile muhârebe edenler, hatâ etti. Hak, hazret-i Emîr “radiyallahu anh” tarafında idi. Fakat hatâları, ictihâd hatâsı olduğundan, bir şey denemez ve dil uzatılamaz. (Şerh-ı mevâkıf) kitâbına göre, Âmidî diyor ki, (Cemel ve Sıffîn vak’aları ictihâd yüzünden idi). Ebû Şekûr-i Sülemî, (Temhîd) kitâbında diyor ki, (Ehl-i sünnet vel-cemâ’ate göre hazret-i Mu’âviye ve Onunla berâber olanlar “radiyallahu anhüm” hatâ etmişlerdi. Fakat hatâları, ictihâd hatâsı idi). İbni Hacer-i Mekkî (Savâ’ık) kitâbında diyor ki: (Hazret-i Mu’âviye'nin hazret-i Emîr ile “radiyallahu anhümâ” muhârebesi, ictihâd sebebi ile idi. Ehl-i sünnet âlimleri böyle biliyor). (Mevâkıf)ı şerh edenin, (Ashâbımızın çoğuna göre, o muhârebeler, ictihâd sebebiyle değildi) sözünde Ashâbımız diyerek, kimleri anlatmak istemiştir? Ehl-i sünnet âlimleri böyle söylemiyor, aksini söylüyor. Büyüklerin kitâpları hep içtihâdda hatâ olduğunu bildirmektedirler. İmâm-ı Gazâlî ve kâdî Ebû Bekir ve diğer imâmlar “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bunlar arasındadır. O hâlde Hazret-i Emîr “radiyallahu anh” ile muhârebe edenlere fâsık, yoldan çıkmış gibi şeyler söylemek câiz değildir.

Kâdî Iyâdın (Şifâ) kitâbında, imâm-ı Mâlik “radiyallahu anh” diyor ki: (Peygamberimizin “sallallahu aleyhi ve sellem” Ashâbından birine, meselâ Ebû Bekir'e veyâ Ömer'e veyâ Osmân'a veyâ Mu’âviye'ye veyâ Amr ibni Âs'a “radiyallahu anhüm” söven ve onları kötüleyen bir kimse, eğer yoldan çıktılar, kâfir oldular dedi ise, bu kimseyi öldürmelidir. Yok eğer başka bir ayıp ve kusûr ile kötüledi ise, şiddetli dövmelidir). Hazret-i Alî “radiyallahu anh” ile muhârebe edenler, şî’îlerin taşkın olanlarının dedikleri gibi, kâfir değildir. Fâsık da değildir. Çünki, Âişe-i Sıddîka “radiyallahu anhâ” ve Talha ve Zübeyr ve Sahâbe-i Kirâmdan birçoğu onlardandır “rıdvânullahi aleyhim ecma’în”. Talha ile Zübeyr “radiyallahu anhümâ” Cemel muhârebesinde, onüçbin kişi ile berâber öldürülmüştü. Hazret-i Mu’âviye “radiyallahu anh” bu zamân işe karışmamıştı. Bir Müslümân, bunlara yoldan çıkdı ve günâha girdi gibi sözler söyleyemez. Kalbi bozuk, rûhu pis olan, söyler. Fıkıh âlimlerinden ba’zısı hazret-i Mu’âviye “radiyallahu anh” için (Cevr), ya’nî zulmetti, demiş ise de, bundan maksatları, hazret-i Emîr'in hilâfeti zamânında kendini halîfe i’lân etmesi haksız idi, demektir. Yoksa, yoldan çıkmak ve günâh alâmeti olan zulüm demek değildir. Bu sûretle sözleri, Ehl-i sünnet büyüklerinin sözlerine uymuş olur. Bununla berâber, hakîkî din âlimleri, böyle yanlış ma’nâlar anlaşılabilecek sözleri söylemezler. Hazret-i Mu’âviye için “radiyallahu anh” zâlim, nasıl denilebilir? Bunun, Allahu Teâlâ'nın emirlerini ve Müslümânların haklarını gözetmekte âdil bir halîfe olduğunu (Savâ’ık-ul-muhrika) kitâbında, allâme İbni Hacer-i Mekkî yazıyor. Çirkin hatâ da dememelidir. Hatâ sözüne eklenen her şey hatâ olur. Hele la’net sözünü kullanmak, zan ve şüphe ile olsa bile hiç doğru değildir. Böyle sözleri Yezîd için söyleseler yeridir. Fakat, Mu’âviye “radiyallahu anh” için söylemek çok şenî’, çok çirkin olur. Peygamberimizin “sallallahu aleyhi ve sellem”, hazret-i Mu’âviye'ye “radiyallahu anh” hayırlı duâlar ettiğini, hadîs âlimlerinin hepsi söylüyor. Meselâ, (Yâ Rabbî! Ona kitâp , hesâb öğret ve Onu azâptan koru!) ve bir kere de, (Yâ Rabbî! Onu doğru yola götür ve doğru yola götürücü yap!) buyurdu. Resûlullah'ın “sallallahu aleyhi ve sellem” duâsının kabûl olunacağı ise şüphesizdir. Ashâb-ı Kirâmın herhangi biri için, böyle uygunsuz sözler söylemek hiç iyi değildir. Yâ Rabbî! Unutarak, yâhut yanılarak yaptıklarımızı bizlere sorma! İmâm-ı Şa’bî hazretlerinin hazret-i Mu’âviyeyi “radiyallahu anh” kötülediği yolundaki sözleri de doğru değildir. Böyle bir şey olsaydı, Şa’bînin talebesi olan imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe'nin bu sözleri söylemesi lâzım gelirdi. İmâm-ı Mâlik “radiyallahu anh”, Tebe’i tâbi’îndendir ve hazret-i Mu’âviye'nin “radiyallahu anh” asrında yaşamıştır. Medîne-i münevvere âlimlerinin en yükseği olduğu muhakkaktır. İşte o büyük âlim, Mu’âviye'yi ve Amr bin Âsı “radiyallahu teâlâ anhümâ” sövenleri öldürünüz der mi idi? Demek ki, ona sövmeği büyük günâhlardan sayarak sövenleri öldürmeği emretmiştir. Ona sövmeyi, Ebû Bekir ve Ömer'e ve Osmân'a “radiyallahu anhüm” sövmek gibi bilmiştir.

O hâlde hazret-i Mu’âviye'ye “radiyallahu anh” sövmek aslâ câiz değildir. İyi düşünmek lâzımdır ki; hazret-i Mu’âviye “radiyallahu anh” bu işlerde yalnız başına değildi. Ashâb-ı Kirâmın hemen hemen yarısı onunla berâberdi. Eğer hazret-i Emîr “radiyallahu anh” ile muhârebe edenlere kâfir veyâ fâsık denirse, dîn-i islâmın yarısı yıkılır. Zîrâ dîn-i islâmı dünyâya yayan, bizlere bildiren onlardır. O hâlde, onları ancak zındık, ya’nî dîn-i islâmı yıkmak için uğraşan kimse kötüler. O muhârebelerin, karışıklıkların ortaya çıkması hazret-i Osmân'ın “radiyallahu anh” şehâdeti ile başladı. Kâtillerden kısâs istenmesi ile başladı. Talha ile Zübeyr “radiyallahu anhümâ” kısâs geciktiği için Medîne-i münevvereden çıktılar. Âişe “radiyallahu anhâ” de bu işte bunlarla berâberdi. Cemel muhârebesi, hazret-i Osmânın “radiyallahu anh” kâtillerine kısâs yapılmasının geciktiği için oldu. Bu muhârebelerde onüçbin kişi ve Talha ile Zübeyr “radiyallahu anhümâ” da öldürüldü. Mu’âviye “radiyallahu anh” sonradan Şâmdan işe karıştı, bunlarla birleşti. Sıffîn muhârebesi yapıldı. İmâm-ı Gazâlî diyor ki, bu muhârebeler halîfe olmak için değildi. Hazret-i Emîr'in “radiyallahu anh” hilâfeti başlangıcında, kâtillere kısâs yapılması içindi. Allâme İbni Hacer-i Mekkî hazretleri de, (Ehl-i sünnet böyle buyuruyor) diyor. Hanefî âlimlerinin büyüklerinden olan Ebû Şekûr-i Sülemî “rahmetullahi teâlâ aleyh” diyor ki, (Hazret-i Mu’âviye'nin hazret-i Emîr ile muhârebesi hilâfet için idi “radiyallahu anhümâ”. Çünki, Peygamber “sallallahu aleyhi ve sellem” ona, (İnsanların başına geçtiğin zamân, onlara yumuşak davran!) buyurmuştu. Bunu işittiği günden beri içinde hilâfet arzûsu uyanmıştı. Fakat, ictihâdında hatâ etmişti. Hazret-i Emîr'in “radiyallahu anh” ictihâdı doğru idi. Çünki, onun hilâfeti zamânı, hazret-i Emîr'in “radiyallahu anhümâ” hilâfetinden sonra idi. Bundan anlaşılıyor ki, karışıklığın başlaması kısâsın gecikmesi idi. Sonradan halîfe olmak fikri de, ortaya çıktı. Her ne olursa olsun, ictihâd yerinde idi. Hatâ eden bir derece, doğru olan iki derece sevâp kazandı. Bu işte, bize düşen en iyi yol, Peygamber efendimizin “sallallahu aleyhi ve sellem” Ashâbının “radiyallahu anhüm” kavgalarına karışmamalıyız. Bunları konuşmamalıyız. Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem” buyuruyor ki, (Ashâbım “rıdvânullahi aleyhim ecma’în” arasında olan işlere karışmayınız!) Yine buyurdu ki, (Ashâbım “aleyhimürrıdvân” konuşulurken dilinizi tutunuz!) ve bir hadîs-i şerîfte, (Ashâbım için Allahu Teâlâ'dan korkunuz, Ashâbım için dil uzatmayınız!))

İmâm-ı Muhammed Şâfi’î “radiyallahu anh” diyor ki: (Allahu Teâlâ, ellerimizi o kanlara bulaştırmadığı gibi, biz de, dilimizi karıştırmayalım). Bundan anlaşılıyor ki, onlara hatâ etti demek bile câiz değildir. Hepsi için hep iyi ve hayırlı söylememiz lâzımdır.

Evet, alçak Yezîd inâtçı ve fâsık idi. Ona da la’net edilmemesi, Ehl-i sünnetin, kâfir bile olsa bir kişiye la’nete izin vermediği içindir. Ancak kâfir olarak öldüğü bilinen kimseye la’net câizdir demişlerdir. Ebû Leheb ve eşi gibi. Yoksa Yezîde la’net edilmemeli, demek değildir. Allahu Teâlâ'yı ve Onun Resûlünü “sallallahu aleyhi ve sellem” incitenlere dünyâda ve Âhirette, Allah la’net eylesin!

Zamânımızda birçok kimse, hilâfet mes’elesini dillerine dolamışlar. Sözü evirip çevirip Ashâb-ı Kirâm arasındaki muhârebelere getiriyorlar. Câhillerin yazdığı târîhleri okuyarak ve bid’at sâhiplerinin yalanlarına inanarak, Ashâb-ı Kirâmın “aleyhimürrıdvân” çoğunu kötülüyorlar. Onlara lâyık olmayan şeylerle lekeliyorlar. Onun için, bu bakımdan bildiğim hakîkatleri yazarak dostlarıma göndermeği lüzûmlu gördüm. Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ortalık karışıp, yalanlar yayılıp, dinden olmayan şeyler ortaya çıkınca, âdetler, ibâdetlere karıştırılır ve Ashâbıma “aleyhimürrıdvân” dil uzatılınca, doğruyu bilenler, herkese bildirsin! Allahu Teâlâ'nın ve meleklerin ve bütün insanların la’neti, doğruyu bilip de, gücü yettiği hâlde, bildirmeyenlere olsun! Allahu Teâlâ, böyle âlimlerin ne farzlarını, ne de başka ibâdetlerini kabûl etmez.)

Allahu Teâlâ'ya ne kadar hamd etsek azdır ki, zamânımızın âlimleri “rahmetullahi aleyhim” hanefî mezhebindendir ve Ehl-i sünnettir. Yoksa iş, Müslümânlara çok güç olurdu. Bu büyük ni’mete şükür etmek her Müslümâna lâzımdır.
 

Başa dön 

 

252.MEKTUP 

Bu mektûp, şeyh Bedî’uddîn “rahmetullahi aleyh” hazretlerine yazılmıştır.

 

Suâllerine cevâptır:

Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Onun seçtiği iyi kullarına selâm olsun! Kıymetli kardeşimin güzel mektûbu geldi. Bizi çok sevindirdi. Sorularınız anlaşıldı. Hazret-i Nûh ile hazret-i İbrâhîm'in (Mebde-i te’ayyün)leri, ilim sıfatıdır “salavâtüllahi teâlâ ve teslîmâtühü sübhânehü alâ nebiyyinâ ve aleyhimâ”. Muhammed aleyhisselâmın mebde-i ta’ayyünü de, yine bu sıfattır. Birçok bakımlardan, birbirlerinden ayrılmaktadırlar. Çünki bu sıfatın bir yüzü âlime karşı, öteki yüzü ise, bilinen şeye karşıdır. Birinci bakımdan vahdete uygundur. İkinci bakımdan kesrete uygundur. Bu sıfat da, toplu ve dağınık olur. Herbiri, başka bakımlardan, bir büyüğün mebde-i ta’ayyünü olmuştur.

Nübüvvet ve velâyet yüklerini taşımak için olan, başka suâllerinizin cevâbı, hâce Muhammed Eşrefe gönderilen mektûpta uzun yazılmıştır. Bir dahâ yazmıyorum. Oradan arayınız! Kutub, gavs ve halîfe arasındaki farkları soruyorsunuz. Cevâbını yazmak istedim. Fakat izin olmadı. Başka zamâna bırakıldı. Vesselâm.

 

Başa dön

 

 

253.MEKTUP

Bu mektûp, şeyh İdrîs-i Sâmânî'ye yazılmıştır.

 

Tasavvuf yolunu ve beş latîfeyi kısaca bildirmektedir:

Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Onun sevgili Peygamberine ve temiz Âline ve Ashâbının hepsine salât ve selâm olsun! Din ve dünyâ sa’âdetiniz için duâ ederim. Buradaki fakîrlerin hâli çok iyidir. Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Allahu Teâlâ size de selâmet ve âfiyet versin. Muhammed aleyhisselâmın yolunda bulundursun! Hâllerinizi ve mevâcidi, mevlânâ Abdülmü’min anlattı ve cevâbını beklediğinizi de söyledi. Buyurmuşsunuz ki, yer yüzüne baksam, yeri göremiyorum. Göğe baksam, göğü bulmuyorum. Bunun gibi, Arşın, Kürsînin, Cennetin, Cehennemin var olduklarını bulamıyorum. Bir kimsenin önüne gitsem, onun varlığını bilmiyorum. Kendi varlığımı da bilmiyorum. Allahu Teâlâ'nın varlığı sonsuzdur. Onun sonunu kimse bulamamıştır. Tasavvuf büyükleri de, buraya kadar haber verdiler. Buraya kadar ilerleyip, dahâ ileri gidemediler. Bundan ilerisini bildirmediler. Siz de, yükselmeği buraya kadar biliyorsanız ve bu makâmda iseniz, sizin yanınıza gelmeyelim. Sizi râhatsız etmeyelim. Yok eğer, bundan dahâ yüksek bir makâm varsa, bize bildiriniz de, bu fakîr ve bu yolu çok özleyen bir arkadaşım ile yanınıza gelelim. Birkaç seneden beri yanınıza gelmediğimiz, hep bunun içindir.

Yavrum! Bu hâller ve böyle birçok hâller, hep kalbin hâlleridir. Böyle hâlleri bulan kimsenin, kalbin makâmlarından dahâ dörtte birini geçmemiş olduğu görülüyor. Kalbin makâmlarından, geri kalan üç kısmını da geçmek lâzımdır. Böylece kalbin işi biter. Kalpten sonra rûh vardır. Rûhtan sonra, sır vardır. Sırdan sonra hafî vardır. Bundan sonra ahfâ vardır. Bu dört latîfeden her birinin de ayrı ayrı hâlleri ve mevâcidi vardır. Her birini ayrı ayrı geçmek lâzımdır. Her birinin yüksek derecelerine ulaşmak lâzımdır.

Âlem-i emrin, bu beş latîfesinden sonra, bunların asılları olan dereceler birer birer geçilir. Sonra, Allahu Teâlâ'nın isimlerinin ve sıfatlarının zılları, görüntüleri derece derece geçilir. Bu zıllar, beş aslın da asıllarıdırlar. Bunlardan sonra, isimler ve sıfatlar tecellî eder. Sonra şüûn ve i’tibârât görünürler. Bu tecellîlerden sonra, Zât-i ilâhî tecellî eder. Bu zamân itmînân-i nefis hâsıl olur. Allahu Teâlâ'nın rızâsına kavuşmak müyesser olur. Burada hâsıl olan kemâlât ya’nî yüksek dereceler yanında, önceki kemâlât hiç kalır. Sonsuz bir deniz yanında bir damla su gibidir. Bu makâmda (Şerh-ı sadr) olur ve (İslâm-ı hakîkî) ile şereflenir. Fârisî mısra’ tercemesi:

İş budur. Bundan başkası hiçtir.

Âlem-i emrin bu beş latîfesinin derecelerini ve bunların asıllarını ve asılların da asıllarını geçmeden önce isimlerin ve sıfatların tecellîleri sanılanlar, Âlem-i emrin hâssalarından birkaçının görünüşleridir. Âlem-i emir, Allahu Teâlâ gibi anlaşılamaz, nasıl olduğu bilinemez olduğundan ve maddesiz, mekânsız olduğundan, sâlik bu zuhûrları, isimlerin ve sıfatların tecellîleri sanarak aldanır. Bir sâlik, bunun için demiştir ki, (Otuz seneden beri, rûhumu, Allah sanarak, ona tapındım). Nereye kavuşulduğu, kime gidildiği artık anlaşılsın! Arabî beyt tercemesi:

Sevgiliye kavuşmak, ele geçer mi acabâ?
Yüksek dağlar ve korkunç tehlikeler var arada!

Lutfederek, bu yolun açıklanmasını istediğiniz için, kısaca az bir şey yazıldı. Her şey, Allahu Teâlâ'nın emrindedir. Size ve yanınızda olanlara selâm ederim.
 

Başa dön 

 

254.MEKTUP 

Bu mektûp, molla Ahmed-i Berkî'ye “rahmetullahi aleyh” yazılmıştır.

 

Birkaç suâline cevâptır:

Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Onun seçtiği, sevdiği iyi insanlara selâm olsun!

Suâl: İnsan her ne yaparsa, zamânın sâhibinin emri ile yapmalıdır ki, hayırlı sonuç alabilsin. Tâ’atleri, ibâdetleri yapmak da böyledir demişlerdir. Eğer bu söz doğru ise, bize, her hayırlı işi yapmak için emir ve izin buyurmanızı dileriz diyorsunuz?

Cevâp: Büyüklerin bu sözü doğrudur. Size izin verilmiştir. Fakat hayırlı sonuç demek, o işin sonucu olan şey demektir. Her istenilen şeyi elde edebilmek demek değildir.

Suâl: Kitâpta diyor ki, hâce Ubeydullah-i Ahrâr “kuddise sirruh” hazretleri buyurdu ki, (Kur’ân-ı kerîmin hakîkati, cem’ mertebesindedir. Ya’nî Zât-i teâlânın ehadiyyet mertebesindedir). Böyle olunca, (Mebde’ ve Me’âd) kitâbındaki, (Kâ’be'nin hakîkati, Kur’ân-ı kerîmin hakîkatinin üstündedir) yazısının ma’nâsı nedir?

Cevâp: Burada, ehadiyyet mertebesi demek, hiçbir şeyin bulunamayacağı Zât-i ehadiyyet değildir. Onun için, bu ehadiyyet mertebesinde, sıfat ve şân bulunur. Çünki Kur’ân-ı kerîmin hakîkati, kelâm sıfatındandır. Kelâm sıfatı da, Allahu Teâlâ'nın sekiz sıfatından biridir. Kâ’be'nin hakîkati ise, sıfatların ve şânların bulunamayacağı, dahâ üstün bir mertebedendir. Bunun için, Kâ’be'nin hakîkati dahâ yüksek olmaktadır.

Suâl:Birkaç tefsîrde diyor ki, (Ben Kâ’be'ye secde ediyorum diyen kimse kâfir olur. Çünki secde, Kâ’be'ye doğru yapılır. Kâ’be'ye yapılmaz). Başka yerlerinde de diyor ki, (Müslümânlığın başlangıcında, secdede, senin için secde olsun derlerdi). Senin için demek Zât-i Teâlâ için demektir. Böyle olunca, (Mebde’ ve Me’âd) kitâbındaki, (Eşyânın maddeleri, cisimleri, Kâ’be'nin binâsına secde ettikleri gibi, eşyânın hakîkatleri de, Kâ’be'nin hakîkatine secde eder) sözü ne demektir?

Cevâp: Sözün gelişi böyle olmuştur. Melekler, Âdem aleyhisselâma secde ettiler demek de böyledir. Secde, Allahu Teâlâ'ya yapılır “celle şânüh”. Hiçbir mahlûka secde edilmez. Size ve yanınızda olanlara ve sevdiklerinize ve öncelikle molla Pâbend'e ve şeyh Hasan'a selâm ederim.

 

Başa dön

 

255.MEKTUP 

Bu mektûp, molla Muhammed Tâhir-i Lâhorî'ye yazılmıştır.

 

Sünnet-i seniyyeyi her yere yaymağı ve bid’atleri yok etmek lâzım olduğunu bildirmektedir:

Allahu Teâlâ'ya hamd olsun ve Onun seçtiği sevdiği iyi insanlara selâm olsun! Hâfız Bahâeddîn ile göndermiş olduğunuz kıymetli mektûp geldi. Bizleri çok sevindirdi. Ne büyük ni’metdir ki, yanınızda olanlar ve sevdikleriniz, bütün güçleri ile, Resûlullah'ın sünnetlerinden bir sünneti diriltmeğe çalışmaktadırlar ve bütün varlıkları ile, kötü ve beğenilmeyen bid’atlerden bir bid’ati yok etmeğe uğraşmaktadırlar. Sünnet ile bid’at, birbirlerinin zıddıdır, tersidir. Birinin bulunduğu yerde, ikincisi bulunamaz, gider. Birini diriltmek, ötekini yok etmektir. Sünneti diriltmek, bid’ati yok eder. Bid’ati diriltmek de, sünneti yok eder. İster hasene, ya’nî güzel desinler, ister seyyie, çirkin desinler, her bid’at, sünneti yok eder. Belki, bir bakımdan güzel denilmiş olabilir. Hiçbir bid’atin kendisi güzel olamaz. Çünki Allahu Teâlâ, sünnetlerin hepsini beğenir. Sünnetlerin zıddı ise, şeytânın beğendiği şeylerdir. Bugün, bid’atler, her yere yayılmış olduğundan, bu sözümüz çok kimseye ağır gelir. Fakat, Âhirette, hangimizin doğru olduğunu anlayacaklardır. İşittiğimize göre, hazret-i Mehdî, hükûmet sürdüğü zamân, dîni yayarken ve sünneti diriltirken, bid’at işlemeğe alışmış olan Medînedeki âlim, bid’ati güzel sandığı ve ibâdet olarak yaptığı için, hazret-i Mehdînin emirlerine şaşarak, (Bu adam, bizim dînimizi yok etti ve milletimizi öldürdü) diyecektir. Hazret-i Mehdî “rahmetullahi aleyh” bu âlimi öldürecektir. Onun güzel sandığı bid’atin, kötü olduğunu bildirecektir. Bu, Allahu Teâlâ'nın ni’metidir. Dilediğine verir. Onun ihsânı çoktur. Size ve yanınızda olanlara selâm ederim. Çok unutkan oldum. Mektûbunuzu kime verdiğimi hatırlayamıyorum. Suâllerinize cevâp veremediğim için affınızı dilerim. Meyân şeyh Ahmed-i Garmelî, sevdiklerimizdendir. Size yakındır. Kendisine teveccüh buyurunuz!

 

Başa dön 

 

256.MEKTUP 

Bu mektûp, meyân şeyh Bedî’uddîn'e yazılmıştır.

 

Kutub ve Kutb-ül-aktâb ve Gavsın ne demek olduğu bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Onun seçtiği, sevdiği insanlara selâm olsun. Bir dervîşle gönderdiğiniz kıymetli mektûp geldi. Bizleri çok sevindirdi.

Suâl: Kutub, kutb-ül-aktâb, Gavs ve Halîfe ne demektir? Her birinin vazîfesi nedir? Vazîfelerinin neler olduğunu bilirler mi, bilmezler mi? Bir kimsenin Kutb-ül-aktâb olduğu gaybdan müjdelenirmiş. Bu doğru mudur, yoksa hayâl midir?

Cevâp: Resûlullah'ın “sallallahu aleyhi ve sellem” izinde ilerleyenlerin büyükleri, Ona uyarak Nübüvvet makâmının derecelerini geçtikten sonra, içlerinden bir kaçına (İmâmet) makâmını verirler. Başkalarını, o dereceleri geçirmekle bırakıp, bu makâmı vermezler. Bu büyükler de, onlar gibi bu dereceleri geçmişlerdir. İmâmet makâmını almadıkları için, onlardan ayrılırlar. Bu makâma bağlı olan şeylerden mahrûmdurlar. Resûlullah'a “sallallahu aleyhi ve sellem” tâbi’ olanların büyükleri, peygamberliğin velâyet derecelerini tamâmlayınca, bunlardan birkaçına (Hilâfet) makâmını verirler. Geri kalanlara bu makâmı vermeyip, yalnız o dereceleri geçirirler. İmâmet ve hilâfet makâmları, o derecelerin kendilerini geçerek elde edilir. Bu derecelerin zıllarında, görüntülerinde, imâmet makâmının karşılığı (Kutb-i irşâd) makâmıdır. Hilâfet makâmının karşılığı ise (Kutb-i medâr) makâmıdır. Aşağıda bulunan bu iki makâm, yukardaki o iki makâmın sanki zıllı, gölgesi gibidir. Muhyiddîn-i Arabî hazretlerine göre, (Gavs), Kutb-i medâr demektir. Kutb-i medârdan başka bir Gavslık makâmı olmadığını söylemektedir. Bu fakîre göre, Gavs başkadır. Kutb-i medâr başkadır. Gavs [dahâ üstün olup] Kutb-i medârın yardımcısıdır. Kutb-i medâr, birçok işlerinde, ondan yardım bekler. (Ebdâl) denilen makâmlara getirilecek Evliyâyı seçmekte bunun rolü vardır. Kutbun yardımcıları, hizmet edenleri çok olduğundan kutba, (Kutb-ül-aktâb) da denir. Çünki, Kutb-ül-aktâbın yardımcıları, hizmet edenleri, Onun vekîlleri demektir. Bunun içindir ki, Muhyiddîn-i Arabî “rahmetullahi aleyh” buyuruyor ki, (Müslümânların olsun, kâfirlerin olsun, her şehirde bir kutub bulunur).

Makâm sâhibi olan, bilgi sâhibi olur. Makâm derecesi verilen, fakat makâm verilmeyen Velînin ilim sâhibi olması lâzım değildir. Yaptığı hizmetleri bilse de olur, bilmese de olur. Gaybdan gelen müjde, o makâmın derecesine yükseldiğini bildirir. O makâmın verildiğini göstermez.

Suâl: (Ebû Bekrin “radiyallahu anh” îmânı ile, bütün ümmetimin îmânı tartılsa, Ebû Bekr'in îmânı dahâ ağır gelir) hadîs-i şerîfindeki îmân nedir? Onun îmânı niçin dahâ yüksektir?

Cevâp: Îmânın üstün olması, îmân edilecek şeyler üstün olduğu içindir. Ebû Bekr'in îmân ettiği şeyler, ümmetin îmân ettiği şeylerin üstünde olduğu için, hepsinden ağır olmaktadır.

Yavrum! Tasavvuf yolunda yükselirken, öyle bir yere çıkılır ki, bir nokta dahâ çıkılsa, o noktaya çıkmakla geçilen dereceler, oraya kadar olan bütün derecelerden dahâ yüksektir. Çünki o nokta, aşağısında olanların hepsinden dahâ çoktur. Bu noktanın üstündeki nokta da, bu noktadan öylece dahâ yüksektir. Çünki alttaki nokta, kendi altındakilerin hepsi ile birlikte, üstündeki noktadan çok küçüktürler. Dahâ yukarıdaki bütün noktalar da, hep böyledirler. İşte, bir kimsenin îmân ettiği şeylerin derecesi yukarda ise, altındaki derecelerde olanların hepsinden ağır gelir. Bunun içindir ki, Ârif ilerlerken bir yere gelir ki, bir ânda, o âna kadar kazandıklarının hepsini kazanır. Bu fakîrin “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz” ölçüsüne göre, bir ânda, önceki derecelerin hepsinden dahâ çok dereceleri geçmektedir. Bu, Allahu Teâlâ'nın ihsânıdır. Allahu Teâlâ bunu, dilediğine ihsân eder. Allahu Teâlâ, çok büyük ihsân sâhibidir.

Suâl: Şeyh Muhyiddîn-i Arabî “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz” hazretleri ve Ona tâbi’ olanlar diyorlar ki, (Hazret-i Mûsâ “aleyhisselâm” için öldürülen çocukların isti’dâdlarının hepsi, hazret-i Mûsâ aleyhisselâma verildi). Bu söz ne demektir?

Cevâp: Bu söz doğrudur. Çünki iyi belli olmuştur ki, çok kimselerin yükselmelerine bir kimseyi sebep eyledikleri gibi, bir kimsenin yüksek derecelere varması için, çok kimseleri sebep kılarlar. Rehber, mürîdlerin yükselmesi için sebep olduğu gibi, mürîdler de, rehberin yükselmesi için sebeptirler. Bu fakîr, bu sözün doğru olduğunu, yenilen, içilen, bedenden birer parça olan şeylerde de hissediyorum. Yenilen, içilen, her şey, isti’dâdı da arttırmaktadır. Başka kâbiliyyetler de kazandırmaktadır. Tatlı şeyler yemek istemediğim zamânlar, isdi’dâdın artması için yemek emrolunmaktadır. Yememeye izin verilmemektedir. Bir kimsenin isti’dâdının başkasına geçtiği çok görülmüştür. Biri boş kalmış, ötekinin cem’iyyeti artmıştır.

Suâl: Şeyh Necmeddîn-i Kübrâ “rahmetullahi aleyh”, bir mürîdini, bir Velînin yanına gönderdi ki, kendisinin hangi Peygamberin “salavâtullahi teâlâ aleyhim ecma’în” terbiyesi altında bulunduğunu anlamış olsun. O zât, mürîde (Cühûdün ne yapıyor?) dedi. Şeyh Necmeddîn-i Kübrâ, bu sözden, kendisinin Mûsâ aleyhisselâmın terbiyesi altında olduğunu anladı. O sözden bunu nasıl anladı?

Cevâp: (Cühûd), yahûdî demektir. Mûsâ aleyhisselâmın ümmetine verilen isimdir. Buradan anladı.

Suâl: (Nefehât) kitâbında diyor ki, bütün Velîler ölünce, velâyetleri ellerinden alınır. Yalnız dört kişinin alınmaz. Bu ne demektir?

Cevâp: Burada velâyet demek, Velînin “kuddise sirruh” tasarrufları, kerâmetleri demektir. Velâyetin kendisi alınır demek değildir. Velâyet, Allahu Teâlâ'ya yakınlık demektir. Kerâmetleri alınır demek de, çok kerâmet göstermez demektir. Kerâmet gösteremez demek değildir. Şunu da bildirelim ki, bu söz keşif yolu ile anlaşılan bir şeyi anlatmaktadır. Keşifte hatâ, çok olur. Ne görmüş, nasıl anlamıştır? Birkaç kerâmetin zuhûrunu istiyorsunuz. Bekleyiniz1 Allahu Teâlâ, her güçlüğün sonunu kolaylaştırır.

Suâl: (Nişâpûrî tefsîri)nde diyor ki, (İnne şâniyeke hüvel-ebter), yâ harfi ile yazıyor. Bunun doğrusu nasıldır. Yâ ile midir, Hemze ile midir?

Cevâp: Doğrusu hemze iledir. Yâ ile yazılı olanlar, Kur’ân-ı kerîmin meşhûr olmayan okunmasıdır.

Suâl: Birkaç kadın vazîfe istiyor. Nasıl yapalım?

Cevâp: Mahrem iseler, zararı yoktur. Yabancı iseler, perde arkasında oturarak tarîkatı alırlar.

Suâl: Hadîs âlimleri, her ayda, yasak günler bildirmişlerdir. Bunun için, hadîs-i şerîf te söylüyorlar. Ne yapalım?

Cevâp: Bu fakîrin babası, Abdül-ehad “rahmetullahi aleyh” buyurdu ki, şeyh Abdullah ve şeyh Rahmetullah hadîs âlimi idiler. Haremeyn'de, [ya’nî Mekke ve Medînede] bu ikisine şeyhayn denirdi. Bir iş için, Hindistân'a gelmişlerdi. Bu hadîsi, (Buhâri) şârihlerinden Kermânî “rahmetullahi aleyh” yazıyor. Fakat, za’îfdir. Bu işte doğru hadîs, (Günler, Allahın günleridir. Kullar da Allahın kullarıdır) dediler. Yine buyurdular ki, (Günlerin uğursuzluğu, âlemlere rahmet olan Muhammed aleyhisselâmın gelmesi ile bitmiştir. Uğursuz günler, eski ümmetlerde vardı). Bu fakîrin anladığı da böyledir. Hiçbir günü başka günlerden üstün tutmam. Cum’a ve Ramazân ve benzerleri günleri, islâmiyyet üstün tutmuş olduğu için üstün biliriz.

Peygamberlik yükünü taşımak üzerinde yazılan bilgileri, hâce Muhammed Eşref'teki mektûplarda bulamadığınızı yazıyorsunuz. Nasıl bulabilirsiniz? O mektûp, bugünlerde yazıldı. Henüz size varmamıştır. Çok uzun bir mektûptur. Bir cüz’den çoktur. Bir kopyasını size göndermelerini söylemiştim.

 

Başa dön

 

257.MEKTUP

Bu mektûp, mîr Muhammed Nu’mân “rahmetullahi aleyh” hazretlerine yazılmıştır.

 

Tasavvufu kısaca bildirmektedir:

Allahu Teâlâ'ya hamd olsun ve Onun sevgili Peygamberi, insanların her bakımdan en üstünü olan Muhammed aleyhisselâma duâ ve selâm olsun! Kıymetli mektûbunuz geldi. Okuyunca, çok sevindirdi. Tasavvuf yolunun bildirilmesini istiyorsunuz. Bu konuda bir şeyler yazmıştım. Nasîb olursa temize çeker, gönderirim. Şimdilik, bu yolu kısaca yazıyorum. Dikkatli okuyunuz! Kıymetli seyyid kardeşim! Bizim seçtiğimiz yolda ilerlemeğe kalpten başlanır. (Kalp) madde değildir. Maddesiz, ölçüsüz olan Âlem-i emirdendir. Bu yolda kalbi geçtikten sonra, kalbin üstünde olan (Rûh) mertebelerinde ilerlenir. Rûh mertebeleri bitince (Sır) denilen mertebelerde ilerlenir. Sır denilen yerler, Rûh mertebelerinin üstüdür. Bundan sonra (Hafî) denilen makâmlarda, ondan sonra (Ahfâ) mertebelerinde ilerlenir. Bu beş latîfe geçildikten sonra ve her birine mahsûs olan ilimlere ve ma’rifetlere kavuşulduktan sonra ve her birinde başka başka hâller, vecdler hâsıl olduktan sonra, bu beş cevherin asıllarında, kaynaklarında ilerlemeğe başlanır. Bu beş asıl, Âlem-i kebîrdedir. Âlem-i sağîrde bulunan her şeyin aslı, Âlem-i kebîrdedir. Âlem-i sağîr demek, insanda bulunan şeyler demektir. Âlem-i kebîr demek, insanın dışında bulunan her şey demektir. Bu beş aslda ilerlemeğe (Arş)dan başlanır. Arş, insan kalbinin aslıdır. Arş'tan sonra, rûhun aslı olan mertebelerde ilerlenir. Bu mertebeler Arş'tan üstündür. Bu ikinci aslın üstü, Sırrın aslı olan makâmlardır. İnsan Sırrının aslı olan mertebelerin üstü, Hafî denilen latîfenin aslıdır. Bunun üstü de, Ahfâ denilen cevherin aslı olan makâmlardır. Âlem-i kebîrdeki bu beş aslı her bakımdan geçtikten, son noktasına erdikten sonra, imkân dâiresi tamâm olmuş, bütün mahlûklar geçilmiş olur. Böylece (Fenâ) denilen konaklardan birincisine ayak basılmış olur. Bundan sonra, ilerlemek nasîb olursa, Allahu Teâlâ'nın isimlerinin, sıfatlarının zılları, gölgeleri, görüntülerinde ilerlenir. Bu görüntüler, vücûb ile imkân arasında ya’nî Allahu Teâlâ'nın sıfatları ile mahlûklar arasında köprü, ortak gibidirler ve Âlem-i kebîrde bulunan beş aslın da aslı, temeli, kökü gibidirler. Bu temellerde ilerlemek de, bunlardan hâsıl olan beş asılda ve bunların görüntüsü gibi olan beş cevherde ilerlemek sırası ile olur. Allahu Teâlâ, lutfederek, ihsân ederek, bu beş zıllın her mertebesi tamâmen geçilip, sonuna varılırsa, Allahu Teâlâ'nın isimlerinde ve sıfatlarında ilerlemek nasîb olur. İsimler, sıfatlar tecellî etmeğe başlar. Allahu Teâlâ'nın şü’ûnâtı ve i’tibârâtı zuhûr eder. Burada, Âlem-i emrin de hepsi geçilmiş, hepsinin hakkı verilmiş olur. Eğer Allahu Teâlâ ihsân ederek, bu makâmdan da ilerlemek nasîb olursa, nefis itmînâna kavuşur ve ilerleyerek kavuşulan makâmların sonu olan (Rızâ) makâmı hâsıl olur. Bundan sonra (Şerh-i sadr) hâsıl olur ve (İslâm-ı hakîkî) ile şereflenir. Bu kemâlâtın, üstünlüklerinin yanında, Âlem-i emirde olan beş latîfenin üstünlükleri, çok aşağı kalmaktadır. Okyânus yanında bir damla su gibi bile değildir. Bütün bu kemâller, üstünlükler, (İsm-i zâhir) kemâlleridir. (İsm-i bâtın) kemâlleri başkadır. Bunlar, yazılamaz, anlatılamaz. Bu iki ismin bütün kemâlleri, üstünlükleri hâsıl olursa, sâlik, iki kanada kavuşmuş olur. Bu iki kanatla, (Âlem-i kuds)de, ilâhî âlemde, sonsuz uçabilir. Bunları, birkaç mektûpta dahâ yazmıştım. Kıymetli oğlum, hepsini bir araya toplamaktadır. Kolayını bulursanız, buraya geliniz. Fakat, orayı boş bırakmayınız. Oranın düzeni bozulmasın. Seçtiğiniz birisini yerinize bırakıp, yalnız geliniz! Bir dahâ buluşabilir miyiz, ancak Allahu Teâlâ bilir. Vesselâm.

 

Başa dön

 

258.MEKTUP

Bu mektûp, Şerîf hâna yazılmıştır.

 

Allahu Teâlâ'nın yakın olduğunu açıklamaktadır:

Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Onun seçtiği temiz insanlara selâmlar olsun! Lutfederek göndermiş olduğunuz kıymetli mektûbunuz gelerek, biz fakîrleri çok sevindirdi. Allahu Teâlâ da sizi sevindirsin!

Yavrum! Allahu Teâlâ'nın bizlere, kendimizden dahâ yakın olduğu, Kur’ân-ı kerîmde bildirilmiştir. Ammâ ne yapalım ki, Allahu Teâlâ, akıllarımızın, düşüncelerimizin ve bilgimizin ve anlayışımızın ötesindedir. Ötelerin ötesidir. Şunu da biliyoruz ki, bu ötelik, uzaklık, yakınlık bakımından olup, uzaklık bakımından değildir. Allahu Teâlâ, her yakından dahâ yakındır. Hattâ, Onun bir olan zâtı ya’nî kendisi, bize sıfatlarından dahâ yakındır. Hâlbuki bizler, o sıfatlarla var olduk ve varız. Bunu akıl anlayamaz. Çünki bir şeye başkasının, kendinden dahâ yakın olmasını düşünemez. Bunu açıklayabilmek için, bir misâl aradım ise de, bulamadım. Bu bilgi, kesin olarak (Nass)a, ya’nî Kur’ân-ı kerîme dayanmaktadır. Doğru olan keşfler de, böyle olduğunu gösteriyor. Tarîkat sâhipleri, tevhîdden ve birleşmekten söz etmişlerdir. Yakınlıktan, berâber olmaktan uzun uzun konuşmuşlardır. Fakat, Allahu Teâlâ'nın çok yakın olduğunu hiç söylemediler. İnsanları şaşkınlıktan kurtaracak bir açıklama yapmamışlardır. Şaşılacak şeydir ki, Allahu Teâlâ'nın bize çok yakın olması, bizim Ona çok uzak olmamıza sebep olmuştur. Bunu iyi anlayınız. Sözümüzde işâretler ve beşâretler vardır. Size ve doğru yolda olanlara ve Muhammed Mustafâ'nın “sallallahu aleyhi ve sellem” izinde gidenlere selâm olsun!

 

Başa dön 

 

259.MEKTUP

Bu mektûbu oğlu, aklî ve naklî ilimlerde yükselmiş, hâce Muhammed Sa’îd “rahmetullahi aleyh” hazretlerine yazmıştır.

 

Peygamberler “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” gönderilmesinin fâydaları ve aklın yalnız başına Allahu Teâlâ'yı tanıyamayacağı ve dağda büyümüş ve câhillik zamânında ya’nî Peygamber gönderilmemiş olan zamânlarda yaşamış kâfirlerin ve kâfir memleketlerinde ölen kâfir çocuklarının Âhirette ne olacakları ve dünyânın her yerine, meselâ eski hindlilere Peygamberler gelmiş olduğu bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ'ya sonsuz hamd olsun ki, bizleri Müslümân olmakla şereflendirdi. O, doğru yolu göstermeseydi, kim bulabilirdi? Onun Peygamberlerine “aleyhimüssalavâtü vesselâm” inanırız. Hepsi doğru söylemiştir.

Allahu Teâlâ'nın, insanlara Peygamberleri “aleyhimüssalavâtü vesselâm” göndermesi en büyük ni’metdir. Bu iyiliğin şükrü, hangi ağız ile yapılabilir? Hangi kalp, onları göndermenin iyiliğini kavrayabilir? Hangi vücûd ve a’zâ, o iyiliklere şükür olabilecek bir şey yapabilir? O büyük insanların mübârek varlıkları olmasaydı, bu âlemi yaratanın varlığını, biz kısa akıllı insanlara kim gösterirdi? Eski yunânlıların ilk feylesofları, o kadar zekî ve kurnaz oldukları hâlde, yaratanın varlığını anlayamadılar. Bu kâinât, böyle gelmiş, böyle gider, cânlılar da birbirlerinden meydâna gelip ürer. Bu böylece devâm eder, dediler. Câhillik devri geçip, yeni Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” da’vetlerinin nûrları ile, âlem aydınlanınca, sonra gelen yunân feylesofları, o nûrların ışıkları ile uyanarak, üstâdlarının sözlerini reddetti. Bir yaratanın bulunduğunu kitâplarına yazdılar ve bir olduğunu isbât ettiler. O hâlde, insan aklı, o büyüklerin nûrları ile aydınlanmadıkça, bunu bulamıyor. Peygamberler “aleyhimüssalavâtü vettehıyyât” olmadıkça, bizim düşüncelerimiz, doğru yola yaklaşamıyor. Ebû Mensûr-i Mâtürîdî “rahmetullahi aleyh” ve yetiştirdiği büyükler, acabâ neden Allahu Teâlâ'nın varlığını ve birliğini, aklın yalnız başına bulabileceğini söylediler? Dağda, çölde yetişip de putlara tapanların, Peygamberlerden haberi olmasa bile Cehenneme gideceklerini söylediler. Akılları ile bulmaları lâzım idi, dediler. Biz böyle anlamıyoruz. Bunların kendilerine, hakîkat duyurulmadıkça, kâfir olmayacaklarını söylüyoruz. Bu haber de, Peygamberler “aleyhimüssalavâtü vettehıyyât” ile gönderilmektedir. Evet, Allahu Teâlâ, aklı, doğru yolu bulmak için yaratmış ise de, yalnız başına bulamaz. Akla, o yol haber verilmedikçe, şiddetli azâp yapılmaz.

Suâl: Dağda yetişip, hiçbir din duymayıp puta tapan müşrikler, Cehennemde sonsuz kalmazsa, Cennete girmesi lâzım gelir. Bu da olamaz. Çünki müşriklere, Cennet harâmdır, ya’nî yasaktır. Bunların yeri Cehennemdir. Nitekim, Allahu Teâlâ, Mâide Sûresi yetmişbeşinci âyetinde, Îsâ aleyhisselâmın meâlen, (Allahu Teâlâ'dan başkasına tapanlar, başkalarının sözlerini Onun emirlerinden üstün tutanlar, Cennete giremez. Onların konacağı yer Cehennemdir) dediğini beyân buyurdu. Âhirette Cennet ile Cehennemden başka yer de yoktur. (A’râf)da kalanlar, bir müddet sonra Cennete gideceklerdir. Sonsuz kalınacak yer, yâ Cennettir, yâ Cehennem! Bunlar hangisinde kalacaktır?

Cevâp: Buna cevâp vermek çok güç! Kıymetli yavrum! Biliyorsun ki, çok zamân bunu, bana sormuştun. Kalbe râhat verecek bir cevâp bulunmamıştı. Bu suâli, hal etmek için, (Fütûhât-i mekkiyye) sâhibinin [Muhyiddîn-i Arabî]: (Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem”, kıyâmet günü, bunları dîne da’vet eder. Kabûl eden Cennete, etmeyen Cehenneme sokulur) sözü, bu fakîre iyi gelmiyor. Çünki Âhiret, mükâfat yeridir, hesâp yeridir. Emir yeri, iş yeri değildir ki, oraya Peygamber gönderilsin! Çok zamân sonra, Allahu Teâlâ, merhamet ederek, bu mes’elenin hâllini ihsân eyledi. Şöyle bildirdi ki, bu müşrikler, ne Cennette, ne Cehennemde kalmayacak, Âhirette dirildikten sonra, hesâba çekilip, kabâhatleri kadar mahşer yerinde azap çekecektir. Herkesin hakkı verildikten sonra, bütün hayvanlar gibi, bunlar da, yok edileceklerdir. Bir yerde sonsuz kalmayacaklardır. Bu cevâbımız Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” huzûrunda söylenseydi, hepsi beğenir, kabûl buyururdu. Her şeyin doğrusunu Allahu Teâlâ bilir. Herkesin aklı, birçok dünyâ işlerinde bile, şaşırıp yanılırken, iyiliklerine, merhametine son bulunmayan sâhibimizin, Peygamberleri ile haber vermeden, yalnız akılları ile bulamadıkları için, kullarını sonsuz olarak ateşte yakacağını söylemek, bu fakîre ağır geliyor. Böyle kimselerin sonsuz olarak Cennette kalacaklarını söylemek, nasıl çok yersiz ise, sonsuz azâp çekeceklerini söylemek de, öyle yersiz oluyor. Nitekim, i’tikâdda ikinci imâmımız Ebül-Hasan-i Alî Eş’arî, bunların Cehenneme girmeyeceklerini söylüyorsa da, bu sözünden, Cennette kalacakları anlaşılıyor. Çünki, ikisinden başka yer yoktur. O hâlde, cevâbın doğrusu bize bildirilendir. Ya’nî mahşer günü, hesâpları görüldükten sonra, yok edileceklerdir. Bu fakîre göre, kâfirlerin çocukları da böyle olacaktır. Çünki Cennete girmek, îmân iledir. Yâ kendisi îmân etmiş olacak veyâ îmânlının çocuğu olduğu için, yâhut ana-babası birlikte mürted olunca, kendisi Dâr-ül-islâmda kaldığı için îmânlı sayılmış olacaktır. Dâr-ül-islâmda bulunan müşriklerin çocukları ve zimmîlerin çocukları da Dâr-ül-harbdeki kâfirlerin çocukları gibidir. Çünki bu çocuklarda îmân yoktur. Bunlar Cennete giremez. Cehennemde sonsuz kalmak da, teklîften sonra, inanmamanın cezâsıdır. Çocuk ise, mükellef değildir. Bunlar hayvanlar gibi, diriltilip, hesâpları görüldükten sonra, yok edileceklerdir. Eskiden, bir Peygamberin vefâtından sonra, çok vakit geçip, zâlimler tarafından din bozulup, unutulduğu zamânlarda yaşayıp, Peygamberlerden haberi olmayan insanlar da kıyâmette böyle sonradan, tekrâr yok edileceklerdir.

Ey yavrum! Bu fakîr, çok geniş ve çok derin düşünüyorum da, Peygamberimizin “sallallahu aleyhi ve sellem” haberi yetişmeyen, yer yüzünde, hiçbir yer kalmadığını anlıyorum. Bütün dünyânın, Onun da’vet nûru ile, güneş gibi aydınlandığı görülüyor. Hattâ, duvâr arkasında bulunan, Ye’cûc ve Me’cûca bile ulaşmış bulunuyor.

Eski zamânlarda da, bütün dünyâda Peygamber gönderilmedik bir yer kalmamış gibidir. Hattâ, bundan en mahrûm zan edilen, Hindistân'da bile hindlilerden bir Peygamber yapılmış; Allahu Teâlâ'nın emirleri bildirilmiştir. Hindistân'ın ba’zı kısımlarında, anlaşılıyor ki, Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” nûrları, küfür karanlıkları içinde, yıldızlar gibi parlamıştır. Eğer merâk ediyor isen, bu şehirleri söyleyebilirim. Ba’zı Peygamberlere bir kişi bile inanmamış, kimse kabûl etmemiştir. Yalnız bir kişinin inandığı Peygamberler de olmuştur. Ba’zılarına da, iki veyâ üç kimse îmân etmiştir. Hindistân'da bir Peygambere, üç kişiden çok inanan olduğu görülemiyor. Ya’nî, dört tâne ümmeti bulunan Peygamber olmamıştır. Hindlilerin tapındıkları kimselerden ba’zılarının kitâplarında, Allahu Teâlâ'nın varlığı ve sıfatları hakkında görülen yazıları, hep o Peygamberin ışıklarının akisleridir. Çünki her asırda, her ümmete Peygamber “aleyhimüssalâtü vesselâm” gelerek Allahu Teâlâ'nın varlığını ve sıfatlarını bildirmiştir. Onların mübârek varlıkları olmasaydı, küfür ve günâh pislikleri ile kirlenmiş olan akıllar, îmân devletine kavuşamazdı. Bu ahmaklar, çürük akılları ile, herkesi kandırıp, kendilerine tapmağa zorlamış, kendilerinden başka bir kuvvetin bulunmadığını sanmışlardı. Nitekim, Mısır fir’avunları: (Eğer benden başkasına taparsan, seni hapsederim) demişti. Ba’zıları da, bu kâinâtın bir yaratanı olduğunu işittiklerinden, kendilerine yaratıcı, dediremeyeceklerini anlayarak, bir yaratanın varlığını söylemiş, fakat bunun kendilerine sirâyet ettiğini bildirerek, bu hîle ile insanları kendilerine taptırmaya uğraşmışlardır.

Suâl: Hindistân'da, Peygamber “aleyhimüssalavâtü vesselâm” gönderilmiş olsaydı, biz de işitirdik. Dilden dile, her tarafa yayılırdı?

Cevâp: Bunlar, bütün Hindistân'a gönderilmiş değildi. Ba’zıları, bir şehre, hattâ bir köye idi. Allahu Teâlâ, bir millet veyâ bir şehir ahâlîsinden en iyisini bu devletle şereflendiriyor, o da, Allahu Teâlâ'nın varlığını, birliğini ve emirlerini, Ondan başka kimsenin bir şey yaratamayacağını insanlara bildiriyordu. Onlar da, ona inanmıyor, inkâr ediyordu. Câhil, yalancı, deli diye alay ediyorlardı. Azgınlıkları, ona eziyetleri artınca, Allahu Teâlâ da, onları helâk ediyordu. Uzun zamân sonra, başka bir Peygamberi, böylece gönderiyor ve yine böyle oluyordu. Hindistân'da böylece yıkılmış, şehir harâbeleri çok görülmektedir. Şehirlerin bu sebepten harâb oldukları ve Peygamberlerin da’vetleri, etrâftaki insanlar arasında yayılıp, uzun zamân dillerde dolaşıyordu. Peygamberlere “aleyhimüssalavâtü vesselâm” çok kimse inansaydı ve mü’minler hâkim olarak kalsalardı, o zamân, bizim de haberimiz olurdu. Fakat bir kişi, birkaç gün nasîhat edip gider, buna kimse inanmaz ve bir başkasına, ancak bir kişi, iki kişi inanırsa, bize nasıl haber gelebilir. Çünki kâfirler, dîni söndürmeğe çalışıyor, babalarının yoluna uymayan dîni beğenmiyorlardı. Kim haber verecek ve kime söyleyecek. Sonra Resûl, Nebî ve Peygamber kelimeleri, fârisî ve arabîdir. Hind lügatinde bu kelimeler yok idi ki, o Peygamberlere de, bu isimler verilmiş olsun. Nihâyet şunu da söyleyelim ki, Hindistân'ın Peygamber gelmeyen ve doğru yol gösterilmeyen yerleri de var dersek, buralardaki insanlar, dağda, çölde yetişen müşrikler gibi olup, inât ettikleri ve herkesi kendilerine taptırdıkları hâlde bile, Cehenneme girmez ve ebedî azâp görmezler. Böylelerin Cehenneme girmesi, akl-ı selîme, ya’nî şaşmayan akıllara uygun olmadığı gibi, yanılmayan keşifler de, buna müsâ’ade etmez. Fakat, bunlardan inât edenlerin bir kısmının Cehenneme gittiklerini görmekteyiz. Her şeyin doğrusunu, ancak Allahu Teâlâ bilir.
 

Başa dön

 

260.MEKTUP

Bu mektûp, hakîkatleri bilen, ma’rifetler sâhibi, ilâhî feyizlere, sonsuz rahmetlere kavuşmuş oğlu şeyh Muhammed Sâdıka yazılmıştır.

İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin yolunu ve Velâyet-i evliyâ, Velâyet-i enbiyâ ve Velâyet-i ulyâyı ve insandaki on latîfeyi bildirmektedir:

Bismillâhirrahmânirrahîm. Âlemlerin rabbi olan Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Peygamberlerin en üstününe salât ve selâm olsun! Ey oğlum, Allahu Teâlâ, seni mes’ûd eylesin! İnsana (Âlem-i sagîr) ya’nî küçük âlem denir. Bu Âlem-i sağîr, on parçadan meydâna gelmiştir. Bu on parçanın beşi (Âlem-i emr)dendir. Bu beş latîfe, (Kalp), (Rûh), (Sır), (Hafî) ve (Ahfâ)dır. Bu beş latîfenin asılları, kökleri (Âlem-i kebîr)dedir. [(Âlem-i kebîr), büyük âlem demektir. İnsandan başka her şey demektir.] İnsanı meydâna getirmiş olan on parçadan dördü katı, sıvı, gaz maddeleri ve enerjidir. Bunların asılları da Âlem-i kebîrdedir. Beş latîfenin asılları, Arşın dışında görülür. Arşın dışı, Âlem-i emirdir. Ya’nî maddesiz, hacimsizdir. Bunun için, Âlem-i emre (Lâ-mekânî) denir. İmkân dâiresi, ya’nî mahlûklar, bu beş aslın sonunda biter.  Mahlûklar, ademle vücûdun birleşmesinden meydâna gelmiştir. Ademle vücûdun birleşmesi, beş aslın sonuna kadardır.

Akıllı, uyanık bir sâlik, yaradılışında Muhammedî ise, Âlem-i emrin beş latîfesini, sıraları ile geçtikten sonra, bunların Âlem-i kebîrdeki asıllarında seyr eder. Ya’nî ilerler. Allahu Teâlâ'nın lütfû ile, bu beş aslın her birini inceden inceye geçerek sonuna gelir. Böylece, imkân dâiresini (Seyr-i ilallah) ile bitirmiş olur. (Fenâ) hâsıl oldu denir. Şimdi (Velâyet-i suğrâ)ya başlamış olur. Bu velâyete (Velâyet-i evliyâ) da denir. Bundan sonra, bu beş aslın da aslı olan, Allahu Teâlâ'nın isimlerinin zıllarında seyre başlar. Bu zıllarda adem bulunmaz. Allahu Teâlâ'nın ihsânı ile bu zılları birer birer (Seyr-i fillah) ile geçerek sonuna varır. Böylece, isimlerin zılları biterek, Allahu Teâlâ'nın isimleri ve sıfatları mertebesine erişir. Velâyet-i suğrâda yükselmek, buraya kadardır. Burada tâm Fenâ hâsıl olmağa başlar. (Velâyet-i kübrâ)ya ayak basılmış olur. Bu velâyete, (Velâyet-i enbiyâ) da denir.

Peygamberlerden ve meleklerden başka, bütün mahlûkların (Mebde-i ta’ayyün)leri, bu zıl dâiresinde bulunur. Her ismin zıllı, bir insanın mebde-i ta’ayyünüdür. Peygamberlerden sonra, insanların en üstünü olan hazret-i Ebû Bekrin mebde-i ta’ayyünü, bu dâirenin en üstündeki noktadır. Sâlik, kendinin mebde-i ta’ayyünü olan isme varınca (Seyr-i ilallah)ı bitirir demişlerdir. Buradaki isim, Allahu Teâlâ'nın isminin kendi değildir. Bu ismin zıllına varınca demektir ki, o ismin, zıllarından bir zıldır. Bu zıllar, isimlerin ve sıfatların tafsîlidirler. Meselâ ilim sıfatının parçaları vardır. Bu parçalar, birer birer bu sıfatın zıllıdırlar. Bu sıfat, o zılların icmâli, topluluğudur. Bu parçalardan her biri, Peygamberlerden başka, bir insanın mebde-i ta’ayyünüdür. Peygamberlerin ve meleklerin mebde-i ta’ayyünleri, bu parçaların asılları, bütünleri olan isimlerdir. Meselâ, ilim, kudret ve irâde gibi sıfatlardır. Birçok kimsenin mebde-i ta’ayyünleri, tek bir sıfattır. Fakat çeşitli bakımlardan ayrılırlar. Meselâ, Muhammed aleyhisselâmın mebde-i ta’ayyünü ilim şânıdır. Yine bu ilim sıfatı, başka bir bakımdan, İbrahîm aleyhisselâmın da mebde-i ta’ayyünüdür “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vetteslîmât”. Yine bu sıfat, başka bir bakımdan da, Nûh aleyhisselâmın mebde-i ta’ayyünüdür. Bu çeşitli bakımlar, hâcı Muhammed Eşrefe yazılan mektûpta açıklanmıştır. Büyüklerden kimisi, hakîkat-i Muhammedî, (Ta’ayyün-i evvel)dir. Her kemâlin bir arada bulunduğu hazrettir. Buna (Vahdet) denir demişlerdir. Bu fakîrin anladığına göre, bu vahdet mertebesi, bu zıl dâiresinin merkezi, topluluğudur. Bu sözümü, şu da kuvvetlendiriyor ki, insanların mebde-i ta’ayyünleri, isimlerin ve sıfatların ilimdeki sûretleri, görüntüleridir demişlerdir. İlimdeki varlık, kendisi değil, kendinin zıllıdır, görüntüsüdür. Bunun için, ilimdeki bu sûretler, isimlerin ve sıfatların zıllarıdır. Bizim bu dâiremiz, zıllar dâiresinin çevresi ve merkezidir. Asıl dâire değildir. Bu zıl dâiresini, ta’ayyün-i evvel sanmışlar. Bunun merkezini topluluk bilerek (Vahdet) demişlerdir. Bu merkezin açılmasını, ya’nî çevresini Vâhidiyyet sanmışlardır. Zıl dâiresinin üstü olan isimlerin ve sıfatların dâiresini, ta’ayyünlerle bağlılığı olmayan Zât-i Teâlâ sanmışlardır. Hâşâ! Öyle değildir. Çünki o büyüklere göre, isimler ve sıfatlar, zâtın kendisidirler. Zâttan ayrı, başka değildirler. Bunun için, zıl dâiresinin üstü, ya’nî isimlerin ve sıfatların mertebesi, zâtın kendisi olur. Ondan ayrı olmaz. Hâlbuki, sıfatlar zâttan ayrı olarak var olduklarından, isimlerin ve sıfatların dâiresi, Zât-i Teâlâ'dan ayrı olur. Sıfatları zâtın kendisi demişler, böyle olmadığını bilememişler.

Zıl dâiresinin merkezi, bu dâirenin aslı olan üst dâirenin merkezinin zıllıdır. Üst dâire, isimlerin, sıfatların, şânların ve i’tibârâtın dâiresidir. Hakîkat-i Muhammedî, bu asıl dâiresinin merkezidir. İsimlerin ve şânların topluluğudur. Bu dâirede isimlerin ve sıfatların yayılması, vâhidiyyet mertebesidir. İsimlerin zıllarının mertebesinde vahdet ve vâhidiyyet kelimelerini kullanmak, zıllı asıl ile karıştırmaktan ileri gelmektedir. Buradaki seyre, (Seyr-i fillah) demek de böyledir. Çünki bu seyr, (Seyr-i ilallah)dır. Bu seyrden sonra, eğer yükselmek nasîb olursa, zıl dâiresinin aslı olan, ismlerin ve sıfatların dâiresinde Seyr-i fillah ile seyr olur. Velâyet-i kübrâ derecelerine başlar. Bu velâyet-i kübrâ, Peygamberlere “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” mahsûsdur. Onların izlerinde gitdikleri için, Eshâb-ı Kirâmı da, bu ni’mete kavuşurlar. Bu düşey durumdaki dâirenin yatay çapının altında bulunan yarım dâirede isimler ve (Sıfât-i zâide) bulunur. Üstteki yarım dâirede şü’ûn ve i’tibârât-i zâtiyye bulunur. Âlem-i emrin beş latîfesi, bu isimler ve şânlar dâiresinin sonuna kadardır. Allahu Teâlâ'nın lütfû ve ihsânı ile, eğer sıfatlar ve şânlar makâmından yukarı çıkılırsa, bunların aslı olan dâirede seyr olur. Bu aslların dâiresinden sonra, bunların da asılları dâiresinde seyr olur. Bu dâireyi de geçtikten sonra, bunun üstündeki dâireden bir kavs, bir yay görünür. Bunu da geçmek lâzımdır. Bu üst dâireden, bir yaydan başka bir şey görünmediğinden, yalnız kavs diyerek sözü kesiyoruz. Burada ince bir sır vardır. Bu sırrı bildirmediler. İsimlerin ve sıfatların ve şü’ûnların mebde’leridirler. Bu üç asıllardaki dereceler, nefs-i mutmainneye mahsûstur. Nefis, bu mertebelerde itmînâna kavuşur. Yine bu makâmda, (Şerh-i sadr) olur. Sâlik, (İslâm-ı hakîkî) ile şereflenir. Bu makâmda, nefs-i mutmainne, göğse yerleşir ve (Rızâ makâmı)na kavuşur. Bu makâm, Velâyet-i kübrânın sonudur. Bu velâyete, (Velâyet-i enbiyâ) da denildiğini yukarıda bildirmiştik.

Seyir, buraya kadar varınca, iş bitti sanıldı. (Bunların hepsi, isim-i zâhirin açıklanmasıdır. Bu isim, uçmak için lâzım olan bir kanattır. Mukaddes âleme uçmak için lâzım olan ikinci kanat olan isim-i bâtın da, böyle birer birer geçilirse, iki kanat elde edilmiş olur) sesini duyurdular. Allahu Teâlâ'nın lütfû ve ihsânı ile, isim-i bâtında da seyr bitince, iki kanat elde edilmiş oldu. Bize doğru yolu gösteren Allahü Teâlâ'ya hamd olsun! O bize doğru yolu göstermeseydi, biz bulamazdık. Rabbimizin Peygamberleri doğru sözlü olarak gelmişlerdir.

Ey oğlum! İsm-i bâtındaki seyrden ne yazayım ki, o seyri örtmek, gizlemek lâzımdır. O makâmdan şu kadar açıklanabilir ki, isim-i zâhirde seyr, sıfatlarda seyr olup, Zât-i Teâlâ ile hiç ilgisi yoktur. İsm-i bâtında seyr de, her ne kadar isimlerde seyrdir. Fakat bu seyr, Zât-i Teâlâ ile ilgilidir. Bu isimler, Zât-i Teâlâ'yı örten perdeler gibidir. Meselâ, ilim sıfatında Zât-i Teâlâ hiç akla gelmez. Alîm ismi ise, sıfat perdesi gerisinde, Zât-i Teâlâ'yı bildirmektedir. Çünki âlim, ilim sâhibi olan zâttır. O hâlde ilimde seyr, isim-i zâhirde seyrdir. Alîmde seyr, isim-i bâtında seyrdir. Öteki sıfatlar ve ismler de böyledir. İsm-i bâtınla ilgili olan isimler, meleklerin mebde-i ta’ayyünleridir. Bu isimlerde seyre başlamak (Velâyet-i ulyâ)ya ayak basmak olur. Bu velâyete, (Velâyet-i mele-i a’lâ) da denir. [(Mele’) cemâ’at, kalabalık demektir.] İsm-i zâhir ile isim-i bâtını anlatırken bildirdiğimiz, ilim ile alîm arasındaki farkı az sanmayınız! İlimden alîme az yol vardır dememelidir. Yer küresi ile Arş arasındaki uzaklık, o iki isim arasındaki uzaklık yanında, okyânus yanında bir damla su gibidir. Söylemeleri yakın, kendileri çok uzaktır. Kısaca söylediğimiz her makâm da böyledir. Meselâ, Âlem-i emrin beş latîfelerini geçip, bunların asıllarında seyr olunur. Böylece, imkân dâiresi biter sözü ile, Seyr-i ilallah, başından sonuna kadar anlatılmıştır. (Bu seyrin yapılması için, ellibin senelik yol geçilir) demişlerdir. Me’âric Sûresinin dördüncü [4] âyetinde meâlen, (Melekler ve Rûh oraya ellibin senelik bir günde çıkarlar) buyurulmaktadır ki, bu sözümüze işâret etmektedir. Böyle olmakla berâber, Allahu Teâlâ'nın ihsânının çekmesi ile, bu uzun zamânlık iş, göz açıp kapayıncaya kadar yapılabilir. Fârisî mısra’ tercemesi:

Kerîmlerle yapılan işlerde güçlük yoktur!

Yine bunun gibi, işlerin ve sıfatların ve şü’ûnların ve i’tibârâtın dâiresini geçerek, bunların asıllarında seyr olunur denildi. İsimlerin, sıfatların, şü’ûn ve i’tibârâtın hepsini geçmek, söylemekle kolaydır. Fakat, bunları geçmek çok zordur. O kadar çok zordur ki, tasavvuf büyükleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, (İnsanı kavuşturan konaklar sonsuzdurlar. Bitmez tükenmezler) demişler. (Mertebelerin hepsi seyr edilemez) buyurmuşlardır. Fârisî beyt tercemesi:

Onun güzelliği bitmez, Sa’dînin sözü tükenmez,
İstiskali susuz ölür, denizin suyu eksilmez.

Kavuşmak için geçilecek konakların sonsuz olmasını, sıfatların tecellîleri bakımından değil de, Zât-i ilâhînin tecellîleri sonsuz olduğu için söylenmiştir sanmayınız! Bunun gibi, bitmeyen güzelliğin, sıfatların güzelliği olmayıp, zâtın güzelliğidir demeyiniz! Çünki zâtın bu tecellîleri, şü’ûn ve i’tibârât olmaksızın değildir. Zâtın o güzelliği, cemâl sıfatlarının arkasında olmaksızın değildir. Çünki bu mertebede, sıfatların perdeleri olmaksızın söz edilemez. Allahu Teâlâ'yı tanıyan kimsenin dili tutulur, söyleyemez olur. Her tecellîde, biraz zıl, görüntü bulunur. O makâmda, şü’ûnu araya katmadan olamaz. Bunun içindir ki, o vusûl konakları ve güzellik mertebeleri, isimlerin ve şü’ûnların dâiresindedir ve onlara göre sonsuzdur.

Bu fakîre “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz” gösterdikleri ise, tecellîlerin ve zuhûrların ötesindedir. İster zâtın tecellîsi desinler, ister sıfatların tecellîsi desinler, hepsinin ötesidir. İster zâtın, ister sıfatların güzelliği desinler, bütün güzelliklerin ötesidir. Bunun için, yüksek istekleri, çok kıymetli maksatları bu dar kelime kadrosu ile, kısaca anlatmış bulunuyorum. Sonsuz denizleri, birkaç şişeye doldurmuş gibi oluyorum. Öyle ise, anlamamazlık etme!

Yine sözümüze dönelim! İsm-i zâhir ve isim-i bâtın iki kanadı ele geçtikten sonra, uçmak nasîb olursa, yukarı çıkılırsa, buraya çıkan, insanın enerji, hava ve su parçaları olduğu anlaşılır. Melekler de, bu üç parçadan yapılmıştır. Hadîs-i şerîfte bildirildi ki, (Meleklerin bir kısmı ateşden ve kardan yaratılmıştır. Bunlar, ateşle karı birarada bulunduran Rabbimizde hiçbir noksânlık yoktur derler). Bu seyrde iken rü’yâda gösterdiler ki, sanki bir yolda gidiyorum. Çok gitmekten yorulmuşum. Yürüyebilmek için bir sopa, baston arıyorum. Bulamıyorum. İlerleyebilmek için, çalı çırpıya yapışıyorum. Bu da olmuyor. Öylece yürümek zorunda kalıyorum. Bir zamân, böyle ilerledim. Bir şehir göründü. Yaklaştım. Şehre girdim. Bu şehrin, (Te’ayyün-i evvel) olduğu bildirildi. Bu ta’ayyün, bütün isimlerin, sıfatların, şü’ûn ve i’tibârâtın mertebelerini ve bu mertebelerin asıllarını ve bu asılların da asıllarını kendinde toplamıştır ve Zât-i ilâhînin i’tibârâtının sonudur. Bu i’tibârât, ilm-i husûlîde, birbirlerinden ayrıldılar. Bundan sonra seyr olursa, ilm-i huzûrî ile ilgili olur.

Ey oğlum! O makâmda, ilm-i husûlî ve ilm-i huzûrî demek, misâl ve benzetmek yolu ile söylenir. Çünki, Zât-i ilâhîden ayrı olan sıfatlar, ilm-i husûlî ile bilinir. İ’tibârât-i zâtiyye, Zât-i Teâlâ'dan hiç ayrı değildirler ve ilm-i huzûrî ile bilinirler. Çünki bu makâmda, ilim, bilinen şeye yalnız bağlanır, bilinen şeyden hiçbir şey ilimde bulunmaz. Ta’ayyün-i evvel demek olan, o büyük şehirde, Peygamberlerin ve meleklerin bütün velâyetleri vardır. Mele-i a’lâ denilen meleklerin yükseklerinin (Velâyet-i ulyâ)sının sonu bu makâmdadır. Bu makâmda, bu ta’ayyün-i evvelin, hakîkat-i Muhammedî olup olmadığı düşünüldü. Hakîkat-i Muhammedî'nin, yukarıda söylenilen gibi olduğu anlaşıldı. Ona ta’ayyün-i evvel denilmesi, bu ta’ayyün-i evvelin zıllının merkezi olduğu içindir. İsimleri, sıfatları, şü’ûn ve i’tibârâtı kendinde toplamıştır. Bu şehrin üstünde seyr edilince, (Kemâlât-ı nübüvvet)e, ya’nî Peygamberlik derecelerine başlanır. Bu derecelerde, yalnız Peygamberler “aleyhimüssalavâtü vettehıyyât” seyr eder. Peygamberlik makâmının dereceleridir. Peygamberlerin izinde gidenlerin büyüklerine de, tattırılır. İnsanı meydâna getiren on parça içinde, bu derecelere yükselen toprak maddeleridir. İster Âlem-i emirden olsun, ister Âlem-i halktan olsun, dokuz parçadan her biri, bu makâmda, toprak maddesinin yolunda ilerler. Onun yanı sıra, bu ni’metle şereflenirler. Toprak maddeleri yalnız insanda bulunduğundan, insanların üstünleri, meleklerin üstünlerinden dahâ üstün oldu. Toprak maddelerinin kavuştuklarına, hiç kimse kavuşmamıştır. Âyet-i kerîmede bildirilen (dünüv) hâsıl olduktan sonra, tedellâ sırrı bu makâmda hâsıl olur. (Kabe-kavseyn ev ednâ) nın içyüzü meydâna çıkar. Bu seyrde iyice anlaşıldı ki, Velâyet-i suğrâ, Velâyet-i kübrâ ve Velâyet-i ulyânın hepsi, Peygamberlik makâmının kemâlâtının zılları, gölgeleridir. Bütün o kemâlât, o dereceler, bu derecelerin misâlleri, görüntüleridir. İyi anlaşıldı ki, bu seyrde, bir nokta ilerlemek, Velâyet makâmının bütün derecelerinden dahâ çoktur. Bu kemâlâtın hepsinin ne kadar olacağını bundan anlamalıdır. Geçilmiş derecelerin hepsi, bunun yanında, okyânus yanında bir damla gibi kalır. Burada, bu orantı bile yoktur. Diyebiliriz ki, (Peygamberlik makâmı) yanında, (Velâyet makâmı), sonsuz yanında, ufak bir şey gibidir. Subhânallah! Câhilin biri, bu sırdan haber vererek, evliyâlık, Peygamberlikten dahâ yüksektir der. Bunları anlamayan, bir başkası da, bu sözü düzeltmek için, Peygamberlerin velâyeti, kendi Peygamberliğinden dahâ yüksektir der. Ağızlarından çıkan, çok büyük oldu. Allahu Teâlâ'nın ihsânı ile ve Peygamberinin “sallallahu aleyhi ve sellem” sadakası olarak, bu seyr bitince, bir adım dahâ ileri atılacak olsa yok olunur. Bunun ötesinin yalnız adem olduğu anlaşıldı.

Ey oğlum! Bu sözlerden, sanmayasın ki, Ankâ kuşu avlanıla. Hayır, hayır. Öyle değil! Fârisî beyt tercemesi:

Ankâ avlanılmaz tuzağı topla!
Tuzağa giren, olur yalnız hava!

Allahu Teâlâ, her düşüncenin ötesindedir. O, ötelerin ötesi, ötelerin ötesidir. Fârisî beyt tercemesi:

Hiç noksanı olmayan çok uzaktır,
Ona yetişiriz sanmak tuhaftır!

Uzak demekle, arada perdeler var sanılmasın! Çünki bütün perdeler aşılmış, hiç perde kalmamıştır. Uzaklık, büyüklüktendir. Anlaşılamaz. Kavranılamaz. Bulunamaz. Allahu Teâlâ'nın varlığı, her mahlûka çok yakındır. Anlamaktan, bulmaktan çok uzaktır. Evet, seçilmişlerden çok az kimseyi, Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” yanı sıra, büyüklük perdelerinin içine alırlar. Onlara yapılan ihsânlar bilinemez.

Ey oğlum! Bu işler, yalnız insanın (Hey’et-i vahdânî)sine olur. Bu hey’et, on parçadan yapılmıştır. Âlem-i halk ile, Âlem-i emrin hepsinden meydâna gelmiştir. Bununla berâber, bu makâmda, hepsinin başı, toprak maddeleridir. Ondan ötesi, ancak yokluktur denildi. Çünki, dışarda ve ilimde olan varlıkların mertebeleri geçildikten sonra, bunların tersi olan adem hâsıl olur. Allahu Teâlâ'nın kendisi, bu varlıkların ve ademin ötesidir. O makâmda adem bulunmadığı gibi, varlıklar da yoktur. Çünki, tersi adem olan bir vücûd, Zât-i ilâhîye lâyık değildir. Başka kelime bulunamadığı için, o mertebede vücûd, ya’nî varlık dersek, tersi, karşılığı adem, ya’nî yokluk olmayan vücûd demektir. Bu fakîr, bir mektûbumda [ikiyüzotuzdördüncü (234) mektûpta], (Allahu Teâlâ'nın kendisi vücûddur) demiştim. Bunu, anlamayarak yazmıştım. İşin iç yüzüne varamamıştım. Vahdet-i vücûd gibi birkaç bilgi de, böyle yazılmıştı. İşin içyüzünü bildirdikleri zamân, başlangıçta ve yolda iken yazdıklarıma ve söylediklerime pişmân oldum. Tevbe ve istiğfâr eyledim. Estağfirullah ve etûbü ilâllah min cemî’i mâ kerihallah “sübhânehu ve teâlâ”.

Buraya kadar olan açıklamadan anlaşıldı ki, Peygamberlik dereceleri, çıkarken geçilmektedir. Peygamberlik yükselmelerinde, insan Hakka doğrudur. Çokları, velâyette yükselirken, insan Hakka doğrudur. Nübüvvette, mahlûklara karşıdır. Yükselirken, velâyet dereceleri, inerken Peygamberlik dereceleri vardır demişlerdir. Bunun için, evliyâlığı, Peygamberlikten dahâ yüksek sanmışlardır. Evet, Velâyette de, Nübüvvette de, hem çıkış, hem de iniş vardır. Her iki çıkışta da, insan Hakka doğrudur. İnişlerinde ise, mahlûklara doğrudur. Böyle olmakla birlikte, Peygamberlikteki inişte, insan bütün bütün mahlûklara karşıdır. Evliyâlıktaki inişte, bütün bütün mahlûklara doğru değildir. Bâtını Hak ile, zâhiri halk ile olur. Çünki velâyet sâhibi, ya’nî Velî “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz” çıkış makâmlarını bitirmeden, inişe başlamıştır. Bunun için, gözü hep yukarıdadır. Bütün varlığı ile halka bakamamaktadır. Nübüvvet sâhibi ise,yükselme makâmlarının hepsini bitirip de indiği için, bütün varlığı ile insanları Hak Teâlâ'ya çağırmağa bakmaktadır. Bunu iyi anla! Bu şerefli bilgileri, şimdiye kadar, hiçbir kimse söylememiştir.

Yukarı çıkışta, toprak maddeleri, insanın bütün parçaları içinde, en yukarı yükseleni olduğu gibi, inişte de, en aşağı inerler. Çünki bunların yaratıldığı yer, hepsinden dahâ aşağıdır. Hepsinden dahâ aşağı indiği için, onun sâhibinin da’veti, dahâ kuvvetli olur. O, herkesten dahâ çok fayda verici olur.

Ey oğlum! Bizim yolumuzda seyr kalpten başlar. Kalp de, Âlem-i emirdendir. Bunun için, söze Âlem-i emirden başlandı. Başka tarîkatlarda, önce nefsin tezkiyesinden, temizlenmesinden başlanır. Cesedi temizlerler. Bundan sonra, Âlem-i emre sıra gelir. Allahu Teâlâ'nın dilediği kadar yükselirler. Bunun içindir ki, başkalarının sonu, bu büyüklerin başında yerleştirilmiştir. Bu tarîk, yolların en çok yaklaştırıcısı olmuştur. Çünki bu seyrde, nefsin tezkiyesi ve cesedin temizlenmesi de birlikte olmaktadır. Böylece, yol kısa olur. Bunun içindir ki, bu büyükler, Âlem-i halkın seyrini boşuna vakit geçirmek bilirler. Hattâ, zararlı, işi bozucu olduğunu anlamışlardır. Çünki başka tarîkatların sâlikleri, sıkıntılı riyâzetler ve ağır mücâhedelerle tezkiye yaparak, Âlem-i halkın sûretinin çöllerini geçtikten sonra, Âlem-i emrin seyrine başlayınca ve kalbin çekilmesi ve rûhun lezzet alması hâsıl olunca çok olur ki, bu çekilmeğe ve lezzete bağlanıp kalırlar. Âlem-i emrin mekânsız, maddesiz olması bunları aldatır. Bu âlemin nasıl olduğu anlaşılmaması karşısında, nasıl olduğu hiç anlaşılamayan maksada, hedefe gitmeği unuturlar. Bunun içindir ki, bir sâlik, (Otuz senedir rûhumu Hak sanarak tapındım) demiştir. Bir başkası, âyet-i kerîmedeki (İstivâ)nın iç yüzü ve Arşın üstündeki münezzeh mertebenin görünmesi, anlaşılması güç olan ma’rifetlerdir demiştir. Hâlbuki, yukarıda bildirilenlerden anlaşıldı ki, münezzeh dedikleri o mertebe, mahlûklar dâiresindedir. Hiçbir şeye benzemez görünür ise de, benzetilir. Tenzîh gibi görünen teşbîhtir. Bu yüksek yolun büyükleri “kaddesallahü teâlâ esrârehümül’azîz” böyle değildirler. Seyre, Cezbe makâmından başlarlar. Lezzetlerin yardımı ile, ilerlerler. Bu çekiliş ve lezzet bunlar için başkalarının riyâzetleri ve mücâhedeleri gibi olur. Başkalarının kavuşmalarını bozan şeyler, bu büyüklerin kavuşmalarına yardımcı olurlar. Âlem-i emrin mekânsızlığını, maddesizliğini, mekânlı, maddeli bulur; tâm mekânsız olanı ararlar. O âlemin anlaşılamazlığını anlaşılabilir bularak, hiç anlaşılamayana yükselirler. Bunun için de, başkaları gibi, vecde, hâle aldanmazlar. Bu yolun cevizine, cam parçalarına, çocuklar gibi bakmazlar. Tasavvufçuların, yaldızlı boş sözleri ile öğünmezler. Onların anladık sanarak söyledikleri ile iftihâr etmezler. Yalnız bir olanı isterler. İsim ve sıfatları değil, yalnız zâtı ararlar.

Yukarıda bildirilen yükselme, yaratılışta, tâm uygun, Muhammedî olanlar içindir. Bunlar, Âlem-i emrin, hem Âlem-i sağîrde olan, hem de Âlem-i kebîrde olan, beş cevherinin bütün derecelerine yükselebilirler. Bunların asılları olan, Allahu Teâlâ'nın isimlerinin zılları dâiresinden de pay alırlar. Bu zılların asılları olan isimlerin ve sıfatların makâmında da seyr ederler. Yaratılışta tâm uygun dedim. Çünki Muhammedî olduğu hâlde, Âlem-i emir latîfelerinin sonuncusu olan hafînin derecelerine yükselen, fakat bu derecelerin hepsini geçemeyen, sonuna varamayanlar, başında veyâ ortasında kalanlar çoktur. Ahfâyı bitiremeyince, bunun asıllarını da, böylece bitiremez. İşi sonuna götüremez. Âlem-i emrin başka dört latîfelerinde de böyle olur. Yaratılışta, her bir mertebeye uygun olan kimse, o mertebenin sonuna kadar ilerler. Bir mertebenin başında veyâ ortasında kalmak, noksân olmağı gösterir. Sona kıl kadar bile varamamak, noksânlıktır. Fârisî beyt tercemesi:

Dostun ayrılığı az olsa da, az değildir.
Göz içinde yarım kıl olsa da çok görünür.

Bu noksânlık, asılların asıllarında da kendini gösterir. Aranılana kavuşmağı engeller. Yukarıda yazılanlar, Muhammedî yaradılışlı olanlar içindir demiştik. Çünki, yaratılışta Muhammedî olmayanlardan birinin çıkacağı en yüksek derece, velâyet derecelerinin birincisi olur. Birinci derece demek, kalp mertebesi demektir. Bir başkası, ikinci dereceye kadar yükselebilir. İkinci derece, rûh makâmıdır. Üçüncü bir kimse, üçüncü dereceye kadar çıkabilir. Üçüncü derece, sır makâmıdır. Bir dördüncü kimse dördüncü dereceye kadar yükselebilir. Dördüncü derece, hafî makâmıdır. Birinci derecede, Allahu Teâlâ'nın (Sıfât-ı ef’âliyye)si tecellî eder. İkinci derecede (Sıfât-ı sübûtiyye)si tecellî eder. Üçüncü derecede, (Şü’ûn ve i’tibârât-i zâtiyye) tecellî eder. Dördüncü derece, selbî olan sıfatlara uygundur. Tenzîh ve takdîs makâmına uygundur. Velâyetin her derecesi, ulûl’azim bir Peygamberin altındadır. Velâyetin birinci derecesi, Âdem aleyhisselâmın “alâ nebiyyinâ ve aleyhisselâm” altındadır. Onun terbiye edicisi, tekvîn sıfatıdır. İnsanların her işini, her hareketini bu sıfat yapar. İkinci derece, İbrâhîm aleyhisselâmın altındadır. Nûh “aleyhisselâm” da, bu makâmda ortaktır “alâ nebiyyinâ ve aleyhimessalavâtü vetteslîmât”. Bunların rabbi, ilim sıfatıdır. Bu sıfat, (Sıfât-i zâtiyye)nin en genişidir. Üçüncü derece, Mûsâ aleyhisselâmın ayağı altındadır. Onun rabbi, şü’ûnların makâmından, kelâm şânıdır. Dördüncü derece, Îsâ aleyhisselâmın ayağı altındadır “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm”. Onun rabbi, selb sıfatlarındandır, sübût sıfatlarından değildir. Bu derece, takdîs ve tenzîh makâmıdır. Meleklerin çoğu, bu makâmda, Îsâ aleyhisselâmla ortaktırlar. Bu makâmda büyük şân vardır. Beşinci derece, Peygamberlerin sonuncusunun ayağı altındadır “sallallahu aleyhi ve sellem”. Onun rabbi, rablerin rabbidir ve sıfatları, şü’ûnları, takdîsleri ve tenzîhleri kendinde toplamaktadır. Bütün yüksek derecelerin merkezidir. Hepsinin üstünde olan bu rabbe, sıfatların ve şü’ûnların mertebesinde (Şân-ül-ilim) adını vermek uygun olur. Çünki bu şân, bütün derecelerin üstündedir. Bu bağlılık içindir ki, onun milleti, İbrâhîm aleyhisselâmın milleti oldu. Onun kıblesi, bu ümmete de kıble oldu.

Velâyet mertebelerinin üstünlüğü, derecelerin önde ve arkada olmalarına bağlı değildir. Ahfâ sâhibinin dahâ üstün olması lâzım gelmez. Üstünlük, asla olan yakınlığa, uzaklığa ve zıl derecelerinin az veyâ çok konaklarını geçmeğe bağlıdır. Kalp latîfesinin sâhibi olan bir Velî, asla dahâ yakın olduğu için, o kadar yakın olmayan ahfâ sâhibinden dahâ üstün olur. Birinci derecede olan bir Peygamberin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” velâyeti, sonuncu derecede olan bir Velînin derecesinden elbette dahâ yüksektir.

Latîfelerin, kalpten rûha ve rûhtan sırra ve sırdan hafîye ve hafîden ahfâya doğru sülûku, yaradılışında Muhammedî olanlar içindir. Bu beş latîfeyi sıra ile bitirerek, bunların asıllarında da, bu sıra ile seyr eder. Dahâ sonra, bu asılların da asıllarında, bu sıra ile, seyrini bitirir. Bu sıra ile olan yol, yolların en kıymetlisidir. Çabuk kavuşturur. Ehadiyete seyr edenler için, Sırât-ı müstakîmdir. Başka velâyetlerde böyle değildir. Onlarda, maksada kavuşmak için, her dereceden birer dar yol açılır. Meselâ, kalp makâmından bir yol açarak, kalbin aslının aslı olan Sıfât-i ef’âle gidilir. Bunun gibi, rûh makâmından sanki bir yol açılıp, Sıfât-i zâtiyyeye gidilir. Allahu Teâlâ'nın fi’lleri ve sıfatları, zâtından ayrı değildirler. Ayrılıkları varsa, zıllarda ayrılıktır. Bunun için, fi’llere ve sıfatlara vâsıl olanlara, Zât-i Teâlâ'nın tecellîlerinden de biraz hâsıl olur. Hâlbuki, ahfâ sâhiplerine, seyrleri bitince, bu tecellîler hâsıl olmaktadır. Bu tecellîlerin aşağı ve yukarı derecelerde olmaları birbirlerine benzemez. Kalp sâhibinin tecellîsi ile, ahfâ sâhibinin tecellîsi müsâvî olmaz. Fakat, burasını yanlış anlamamalıdır. Bu ayrılık, Velîler arasında, birbiri ile olur. Kalp sâhibi ile ahfâ sâhipleri, kemâle vâsıl olduklarından sonra, kalp velâyetinin sâhibi, ahfâ velâyetinin sâhibinin velâyetinden dahâ aşağıdır. Fakat, Velîler ile Peygamberler arasında bu ayrılık yoktur. Çünki, bir Peygamberin (Kalp makâmı) ndan olan velâyeti, bir Velînin (Ahfâ makâmı) ndan olan velâyetinden dahâ üstündür. O Velî, ahfâ derecelerinin sonuna varmış olsa da, O Nebînin derecesine varamaz. Bu Velînin başı, her zamân, yine bu velâyetin sâhibi olan bir Peygamberin ayağı altındadır. Sâffât Sûresinin yüzyetmişbirinci âyetinde meâlen, (Peygamberlere yardım edileceğini, onların üstün olacağını ezelde yazdık) buyuruldu. Bu ayrılık, Peygamberlerin birbiri arasında da vardır. Yüksek derece sâhibi, aşağı derece sâhibinden dahâ yüksektir. Fakat, Peygamberler arasında olan bu ayrılık da, Âlem-i emir kemâlâtının dâiresinin sonuna kadardır. Bundan sonra, üstünlük, yüksekliğe ve alçaklığa bağlı olmaz. Bu makâmda, aşağı derece sâhibi, yukarı derece sâhibinden dahâ üstün olabilir. Meselâ, bu makâmda, Mûsâ aleyhisselâmla Îsâ “aleyhisselâm” arasında üstünlük farkı olduğunu görüyoruz. Burada, Mûsâ “aleyhisselâm” dahâ büyüktür ve dahâ şânlıdır. Îsâ aleyhisselâmda bu büyüklük ve böyle şân yoktur. Bu mertebede üstünlük başka bir şeye bağlıdır. Bu derecelerin yukarı, aşağı olmasına bağlı değildir. Bunu, dahâ ileride inşâallah geniş olarak bildireceğim. Bunun gibi, İbrâhîm “aleyhisselâm” ile, başka peygamberler arasında da, Kâ’be'nin hakîkatine bağlı kemâlâtta ayrılık bulduk. Kâ’be'nin hakîkati, insan ve melek hakîkatlerinin hepsinden dahâ üstündür. İbrâhîm aleyhisselâmın o makâmda büyük şânı ve yüksek mertebesi vardır ki, Muhammed aleyhisselâmdan başka hiçbir Peygamber, bu şâna ve rütbeye yetişememiştir. Bu çok yüksek makâm Allahu Teâlâ'nın azamet ve kibriyâlık perdelerinin göründüğü makâmdır. Bu makâmın merkezinde bütün kemâlât toplanmıştır. Bu merkezin kemâlâtı, Peygamberlerin sonuncusu içindir. Bu makâmın başka yerleri, İbrâhîm aleyhisselâmındır. Peygamberlerden ve Evliyânın yükseklerinden bu makâmda görünenler, bu ikisinin yanı sıra gelebilmiş olanlardır. Belki bunun için olmalıdır ki, Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem”, o merkezdeki topluluğun, açıklanmasını isteyerek, İbrâhîm aleyhisselâma yapılan salavât ve berekât gibi, kendisine de salavât ve berekât okunmasını emir buyurmuştur. Bu fakîre gösterdiler ki, bin sene geçtikten sonra, o topluluğun tafsîli kendisine de verildi. Arzûsu kabûl olundu. Bundan dolayı ve bütün ni’metleri için, Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! O yüksek makâmın kemâlâtı, Velâyetlerin kemâlâtının ve Nübüvvet ve Risâletin kemâlâtının üstündedir. Nasıl yüksek olmasın ki, o makâm, Peygamberlerin “salavâtullahi teâlâ aleyhim ecma’în” ve meleklerin, kendisine karşı secde ettikleri şeyin hakîkatidir. Bu fakîrin (Mebde’ ve Me’âd) kitâbında yazdığım; hakîkat-i Muhammedî, kendi makâmından yükselerek, üstündeki, Kâ’be'nin hakîkati makâmına çıkar ve onunla birleşir. Hakîkat-i Muhammedî'nin ismi, hakîkat-i Ahmedî olur demiştim. Burada yazılı olan, Kâ’be'nin hakîkati, bu hakîkatin zıllarından bir zıldır. Kâ’be'nin hakîkati, görünmemiş olduğu için, bu zıllı hakîkat sanmıştım. Böyle karışıklık, çok olmaktadır. Bir şeyin hakîkati görünmediği zamân, zıl asıl sanılmakta, hakîkat diyerek adlandırılmaktadır. Bunun içindir ki, bir makâm, birkaç kere görünmektedir. Çünki bu makâmın çok görünmesi, zıllarının görünmesidir. O makâmın hakîkati, en son görünenidir. Bir görünüşün, son görünüş olduğu nasıl anlaşılır denirse, ondan önceki görünüşlerin zıl olduklarını anlamak, buna en güzel şâhittir. Çünki bu bilgi, önceki görünüşler zamânında yoktu. Her görünüş hakîkat sanılıyordu. Hiçbiri zıl bilinmiyordu. Bu hakîkatlerin birbirlerine niçin benzemedikleri bilinmediği hâlde, hiçbiri zıl olarak bilinmiyordu.

Ey oğlum “rahmetullahi aleyh”! Yukarıda yazılı ma’rifetlerden anlaşıldı ki, Âlem-i emrin kemâlâtı, başlangıçtır. Âlem-i halkın kemâlâtına ulaştıran merdiven gibidir. Âlem-i emrin kemâlâtında hep zıl bulunur. Velâyet makâmlarında ele geçer. Âlem-i halkın kemâlâtında zıl bulunmaz. Nübüvvet makâmlarında ele geçer. Zıl, dünyâda görünenlerde bulunur. Görülüyor ki, tarîkat ve hakîkat, velâyette olur ve islâmiyyetin yardımcılarıdır. İslâmiyyet, Nübüvvet mertebesinde olur. Velâyet, Nübüvvete kavuşturan köprü gibidir.

Yukarıda bildirilenlerden anlaşılıyor ki, Nakşibendiyye büyüklerinin seçtikleri yolda, seyre Âlem-i emirden başlanarak, aşağı olan Âlem-i emirden, yukarı olan Âlem-i halka çıkılmaktadır. Bunun için, en uygun, en iyi yoldur. Yukarıdan aşağı olan başka seyrlerde, ne kazanılır? Bu inceliği herkese bildirmediler. Başkaları görünüşe bakarak, Âlem-i halkı aşağı sandı. Bu aşağıdan yukarı çıkmağı, yükselmek bildiler. İşin doğrusunun böyle olmadığını anlamadılar. Aşağı sandıkları, hakîkatte yüksekliktir. Yüksek gördükleri de aşağıdır. Evet, Âlem-i halk, dâirenin sonu olduğundan, asılların aslı olan birinci noktanın yanında bulunmaktadır. Başka hiçbir nokta, böyle yakın değildir. Fârisî mısra’ tercemesi:

Affa kavuşan, günâhkârlardır

Bu bilgiler, ancak Nübüvvet aynasından görülür. Velâyet sâhiplerinden, bu ma’rifete kavuşanlar pek azdır.

Peygamberler “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” seyre Âlem-i emirden başlamışlardır. Hakîkattan islâmiyyete gelmişlerdir. Seyrleri, Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” seyrlerine benzeyen Evliyânın büyüklerinin “kaddesallahü teâlâ esrârehümül’azîz” seyrleri, islâmiyyetin sûretinden, görünüşünden başlar. Yolun ortasında, tarîkat ve hakîkat vardır. Bu ikisi, velâyette olur ve Âlem-i emre bağlıdır. Yolun sonunda, islâmiyyetin hakîkatine, özüne varırlar ki, Peygamberliğin meyvesidir. Görülüyor ki, tarîkatın ve hakîkatin hâsıl olması, islâmiyyetin hakîkatinin hâsıl olması için başlangıçtır. Bunun için, Evliyânın büyüklerinin başlangıcı hakîkattir. Her ikisinin sonu, islâmiyettir. (Evliyânın başlangıcı, Peygamberlerin sonudur) sözü yanlıştır. Bu söz ile, Evliyânın başlangıcı ve Peygamberlerin sonu, islâmiyyet demek istemişler ise de, işin özünü anlamadıkları için, bu yaldızlı sözü söylemişlerdir. Bu sözümüzü başka kimse söylememiş, hattâ çokları, bunun tersini söylemiştir. Çünki, anlaşılması pek güçtür. Fakat, insâflı bir kimse, Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” büyüklüğünü düşünürse ve islâmiyyetin kıymetini anlarsa, bu derin inceliği belki kabûl eder. Bunu kabûl etmesi, îmânının artmasına sebep olur.

Ey oğlum, iyi dinle! Peygamberler yalnız Âlem-i halkın ibâdet etmesini istemişlerdir. (İslâmiyyet, beş şey üzerine kurulmuştur...) hadîs-i şerîfi bunu göstermektedir. Kalp Âlem-i halka çok yakın olduğu için, kalbin tasdîkini de istemişlerdir. Âlem-i emrin öteki dört latîfesinin sözünü etmemişlerdir. Bunları hesâba katmamışlardır. Doğrusu da budur. Çünki, Cennet ni’metleri, Cehennemdeki azâplar ve Allahu Teâlâ'yı görmek ni’meti ve buna kavuşamamak felâketi hep Âlem-i halka olacaktır. Âlem-i emrin bunlarla ilgisi yoktur. Bundan başka, farz, vâcib ve sünnet ile ibâdetler, Âlem-i halktan olan ceset ile yapılmaktadır. İbâdetlerden, Âlem-i emir ile ilgili olanı, nâfilelerdir. İbâdetlerin sevâplarının miktârı, ibâdetin miktârı ile ölçülür. Bunun için, farzlardan hâsıl olan yakınlık, Âlem-i halkın yaklaşmasıdır. Nâfileler de, Âlem-i emrin yaklaşmasına sebep olur. Elbette nâfilenin kıymeti, farzın kıymeti yanında hiç gibidir. Okyânûs yanında, bir damla kadar bile değildir. Nâfilenin kıymeti, sünnetin yanında bile böyledir. Sünnet de, farzın yanında, okyânûs yanındaki bir damla su gibidir. Bu ikisinin yaklaştırması arasındaki büyük farkı, buradan anlamalıdır. Âlem-i halkın, Âlem-i emirden üstünlüğünü, bu farktan ölçmelidir. Çok kimseler, bu inceliği bilmedikleri için, farzları bırakıp, nâfilelerin yayılmasına çalışıyorlar. Câhil sôfiler, zikre, fikre sarılıp, farzları ve sünnetleri yapmakta gevşek davranıyorlar. Kırk gün çile çekmeği ve riyâzetler yapmağı beğeniyor, Cum’a namâzına ve cemâ’ate gitmiyorlar. Hâlbuki, bir farz namâzı cemâ’at ile kılmak, onların binlerle, kırk günlük çilelerinden dahâ faydalı olduğunu bilmiyorlar. Evet, islâmiyyetin edeplerini gözetmek şartı ile, zikir ve fikir çok faydalı ve pek kıymetlidir. Câhil hocalar da, nâfilelerin yayılmasına çalışıyor, farzların yapılmasına aldırış etmiyor, terk edilmesine sebep oluyorlar. Meselâ, Aşûre namâzının, Resûlullah'tan “sallallahu aleyhi ve sellem” haber verildiği iyi bilinmiyor. Bunu cemâ’at ile ve ehemmiyet vererek kılıyorlar. Hâlbuki, nâfile namâzı cemâ’at ile kılmanın mekrûh olduğunu fıkıh kitâplarında okuyorlar. Farzları kılmakta gevşek davranıyorlar. Farzları müstehâb olan zamânlarında kılanları pek azdır. Vaktinde bile kılmıyorlar. Farzları cemâ’at ile kılmağa ehemmiyet vermiyorlar. Bir iki kişiden fazla cemâ’at toplandığı az görülüyor. Çok zamân da yalnız kılıyorlar. Din adamları böyle olursa, başkalarının nasıl yaptıklarını artık düşünmelidir. Bu kötü hâllerden dolayı, Müslümânlık za’îflemeğe başladı. Böyle işlerin zulmeti ile, günâhlar, bid’atler çoğaldı. Fârisî beyt tercemesi:

Az söyledim, dikkat ettim, kalbini kırmamağa,
Bilirim üzülürsün, yoksa sözüm çoktur sana!

Nâfile ibâdetleri yapmak, insanı zıllara kavuşturur. Farzları yapmak ise, asla ulaştırır. Ancak, farzları tamâmlayan nâfileler, asla kavuşturmaya yardım ederler. Farzlardan sayılırlar. İşte, farzları yapmak, Âlem-i halka uygun oldu ki, asla götürür. Bütün farzlar asla yaklaştırırlar ise de, farzların en üstünü, en yükseği namâzdır. (Namâz, mü’minin mi’râcıdır) ve (Kulun, Rabbine en yakın olduğu zamânı, namâzda olduğu zamândır!) hadîs-i şerîfleri bunu haber vermektedir. (Allahu Teâlâ ile öyle vakitlerim vardır ki...) hadîs-i şerîfinde bildirilen, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimizin en kıymetli zamânları, bu fakîre göre, namâzdaki zamânıdır. Günâhları örten namâzdır. İnsanı kötü, çirkin şeyleri yapmaktan koruyan, namâzdır. Resûlullah'ın “sallallahü aleyhi ve sellem” (Yâ Bilâl, beni ferâhlandır!) buyurarak, râhatlandırılmak istediği şey namâzdır. Dînin direği, namâzdır. Müslümânlık ile, kâfirliği birbirinden ayıran namâzdır.

Yine sözümüze gelelim. Âlem-i halkın, Âlem-i emirden dahâ üstün olduğunu açıklayalım: Âlem-i emir, bu dünyâda nasîbine kavuşmaktadır. Müşâhede, rü’yet hâsıl etmektedir. Yarın, Cennet ni’metleri, Âlem-i halka olacaktır. Nasıl olduğu anlaşılamayan tâm rü’yet ona nasîb olacaktır. (Müşâhede), zıllı görmektir. Kıyâmette, Allahu Teâlâ'nın kendi görülecektir. Müşâhede ile rü’yet arasında ve zıl ile asıl arasında ne kadar ayrılık varsa, Âlem-i emir ile Âlem-i halk arasında da o kadar fark vardır. (Müşâhede), Velâyette olur. (Rü’yet) ise Nübüvvettedir ve Peygamberlere “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” uymakla şereflenenlere, onlara uydukları için nasîb olur. Velâyet ile Nübüvvet arasındaki farkı, buradan da anlamalıdır.

TENBÎH: Âlem-i emir ile bağlılığı dahâ çok olan bir ârif, Velâyetin derecelerine dahâ çok kavuşur. Âlem-i halk ile ilgisi dahâ çok olan da, Nübüvvetin derecelerine dahâ çok kavuşur. Bunun içindir ki, Îsâ “aleyhisselâm”, Velâyette dahâ ileri gitmiştir. Mûsâ “aleyhisselâm” da, Nübüvvette dahâ ileri gitmiştir. Çünki Îsâ aleyhisselâmda, Âlem-i emir kuvvetlidir. Bunun için, melekler gibi oldu. Mûsâ aleyhisselâmda, Âlem-i halk kuvvetli olduğu için müşâhede ile doymayıp, rü’yeti istedi. Bu mektûbun başında, Peygamberlerin, Peygamberlik derecelerindeki ayrılıklarının sebebini, ileride bildireceğiz demiştik. İşte, şimdi anlaşılmış oldu. Latîfelerinin aşağı veyâ yüksek olması, burada sebep olmamıştır. Latîfelerin aşağı veyâ yukarı olması, velâyette te’sîrli olur. Her şeyin doğrusunu ancak Allahu Teâlâ bildirir.

Ey oğlum “rahmetullahi aleyh”! Peygamberlik bilgileri, dinlerdir ve dinlerle bildirilen hükümlerdir. Bunlar, dahâ çok insanın bedeni ile ilgili bilgilerdir. Peygamberlerin de “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” Âlem-i halk ile ilgileri dahâ çok olduğu için, Peygamberliği, insanları çağırmak için, aşağı inmektir sanmışlardır. Velâyette olan derecelere yükseldikten sonra inmektir demişlerdir. Yükselmenin sonu ve yakınlığın çokluğu, bu inmekte olduğunu anlamamışlardır. Velâyetin yüksek derecelerindeki yakınlık, bu yakınlığın zıllarından bir zılla olan yakınlıktır. Bu yakınlık, görünüşte uzaklık sanılmaktadır. Velâyette olan yükselme, buradaki yükselmenin görüntülerinden biridir. Buradaki yükselme, görünüşte, iniş sanılmaktadır. Meselâ, dâirenin merkezi, çevresinden en uzak olan noktadır. Hâlbuki, dâirenin hiçbir noktası, çevreye, merkezinden dahâ yakın değildir. Çünki çevre, merkezin genişlenmiş, açıklanmış hâlidir. Bu bağlılık, merkezden başka, hiçbir noktada yoktur. Görünüşe bakan câhiller, bu yakınlığı anlayamazlar. Merkez, çevreye en uzak noktadır derler. Merkezin en yakın olduğunu söyleyene câhil ve ahmak derler.

Velâyet-i kübrâ derecesinde, Şerh-i sadr olunca, nefs-i mutmainne, makâmından yükselerek, göğüs makâmına çıkar. Buraya yerleşir. Böylece, yakınlığın sonuna ulaşmış olur. Velâyet-i kübrâ mertebesinin yükselmesindeki makâmların en üstünü, işte bu (Göğüs makâmı)dır. Bu makâma yükselenin görüşü keskin olur ve gizli şeyleri görür. Evet, en yükseğe çıkan, en uzağı görür. Nefs-i mutmainne, makâmına oturduktan sonra, akıl da, yerinden çıkarak, nefsin yanına gider ve (Akl-i mu’âd) ismini alır. Her ikisi birleşerek, çalışmağa başlarlar.

Ey oğlum “rahmetullahi aleyh”! Bu mutmainne, islâmiyyete karşı gelemez. Baş kaldıramaz. Bütün varlığı ile, Rabbine dönmüştür. Ona tutulmuştur. Onun rızâsını kazanmaktan başka, hiçbir düşüncesi yoktur. Ona itâ’at ve ibâdet etmekten başka bir düşüncesi yoktur. Önce, mahlûkların en kötüsü olan nefs-i emmâre, şimdi itmînân kazanmış ve Allahu Teâlâ'yı râzı ederek, Âlem-i emrin latîfelerinden üstün olmuştur. Arkadaşlarının şefi olmuştur. Evet, muhbir-i sâdık “sallallahu aleyhi ve sellem”, (Cahillikte en ileride olanınız, islâm âlimi olunca, en ileriniz olur!) buyurmuştur. Bundan sonra, insanda islâmiyyete uymamak, başkaldırmak gibi şeyler görülürse, bunlar cesedi meydâna getiren maddelerden hâsıl olur. Gadab, şehvet, hırs gibi aşağı düşünceler bu maddelerden ileri gelmektedir. Bir şeye düşkün olmak, cimrilik, bayağı işler hep onlardan doğmaktadır. Hayvanlarda nefs-i emmâre yoktur. Hâlbuki bu kötülükler, hayvanlarda dahâ çok vardır. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Küçük cihâddan döndük, cihâd-ı ekbere geldik!) buyurduğunda, cihâd-ı ekber olarak, çok kimselerin dediği gibi nefisle cihâdı değil, belki cesed ile cihâdı bildirmiştir. Çünki nefisleri itmînâna kavuşmuş, Rablerinden râzı olmuş, Rableri de o mübârek nefislerden râzı olmuştur. Bu nefisler islâmiyyetten ayrılamaz. Rablerine karşı baş kaldıramazlar. Cesedi meydâna getiren maddelerin islâmiyyete uymuyor görünen arzûları ve baş kaldırmaları, dahâ iyisini yapmağı istememeleridir. İzin verilen şeyleri yapmalarıdır. Azîmeti ya’nî en iyisini terk etmeleridir. Yoksa, harâm işlemeği ve farzları, vâcipleri terk etmeği istemezler.

Ey oğlum “rahmetullahi aleyh”! Toprak maddeleri, nefs-i mutmainneden dahâ yukarı derecelere yükselirse de, nefs-i mutmainne, Velâyet makâmı ile ilgili olduğu için, Âlem-i emirden olmuştur. Sekir sâhibidir. Her şeyi unutacak makâmdadır. Bunun için, nefiste islâmiyyetten ayrılacak tâkat kalmamıştır. Toprak maddeleri ise, Peygamberlik makâmı ile ilgili olduklarından, şu’ûr, uyanıklıkları dahâ çoktur. Bunun için islâmiyetten ayrılık gibi şeyler, bunlarda bulunur. Böyle olmalarının fâydaları vardır.

Peygamberlik makâmı, Peygamberlerin sonuncusu ile sona ermiştir “sallallahu aleyhi ve sellem”. Fakat, bu makâmın derecelerine, ümmetinden Ona çok uyanları kavuşurlar. Bu olgunluklar, yüksek dereceler, Ashâb-ı Kirâmda çoktur. Tâbi’în ve Tebe-i tâbi’înden çok az kimseye de nasîb olmuştur. Onlardan sonra örtülü kalmıştır. Bunun yerine, zıl ile olan velâyet dereceleri çok görülmüştür. Bununla berâber, Resûlullah'ın “sallallahü aleyhi ve sellem” vefâtından bin sene geçtikten sonra, nübüvvet makâmının derecelerinin yeniden meydâna çıkması umulur. Asla bağlı makâm ve dereceler, yine yayılır. Zıl ile olanlar gizlenirler. Hazret-i Mehdî “aleyhirrıdvân”, asla bağlı olan bu yüksek yolu, zâhir ve bâtın ile yayar.

Ey oğlum! Resûlullah'a “sallallahu aleyhi ve sellem” tâm uyan bir kimse, Ona uymakla, nübüvvet derecelerini bitirince, mansab, makâm ehlinden ise, (İmâmet makâmı) verilir. Velâyet-i kübrâ derecelerini bitirene, (Hilâfet makâmı)nı verirler. Zıl derecelerinde, İmâmet makâmına uygun olan, (Kutb-i irşâd makâmı)dır. Hilâfet makâmına uygun olan da, (Kutb-i medâr makâmı)dır. Aşağıda bulunan bu iki makâm, sanki, yukarıda olan o iki makâmın zıllı gibidirler. Muhyiddîn-i Arabî hazretlerine göre, Gavs, Kutb-i medâr demektir. Ayrıca bir (Gavslık makâmı) yoktur demiştir. Bu fakîrin inandığına göre (Gavs), Kutb-i medârdan başkadır. Kutub, işlerinin birçoğunda, Gavsdan yardım ister. Ebdâlin makâmlarına getirilmesinde, Gavsin de te’sîri vardır. Bu, Allahu Teâlâ'nın öyle bir ihsânıdır ki, dilediğine verir. Allahu Teâlâ'nın ihsânları pek çoktur.

EK: Peygamberlik makâmına uygun olan ve Peygamberliğin velâyetine uygun olan ilimler ve ma’rifetler, Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” bildirdikleri dinlerdir. Peygamberlerin dereceleri ayrı ayrı olduğu için, dinler de, birbirlerinden ayrı olmuştur. Evliyânın, Velâyet makâmına uygun olan ma’rifetler ve tevhîdi, ittihâdı bildiren ilimler ve ihâta, sereyân haberleri ve yakînlik, berâberlik ve aynalık ve görüntülük ve şühûd ve müşâhede sözleri ise tasavvufçuların Şathıyâtı, hikâyeleridir. Kısacası, Peygamberlerin ilimleri, ma’rifetleri, Kitâb ile sünnettir. Evliyânın ma’rifetleri ise, (Füsûs) ile (Fütûhat-i Mekkiyye)dir. Fârisî mısra’ tercemesi:

Gül bahçemi gör de, bahârımı anla!

Evliyânın velâyeti, Allahu Teâlâ'ya yaklaştırır. Peygamberlerin velâyeti, Allahu Teâlâ'nın çok yakîn olduğunu gösterir. Evliyânın velâyeti, şühûd hâsıl eder. Peygamberlerin velâyeti, anlaşılamayan şeylere kavuşturur. Evliyânın velâyeti, Allahu Teâlâ'nın pek yakın olduğunu anlayamaz. Buradaki câhilliğin ne demek olduğunu bilemez. Peygamberlerin velâyeti, çok yakın olduğu hâlde, yakınlığı uzaklık bilir. Şühûdu, görememek sayar. Fârisî mısra’ tercemesi:

Eğer söylersem, sonu gelmez!

Ey oğlum “rahmetullahi teâlâ aleyh”! Nübüvvetin kemâlâtı, ya’nî yüksek dereceleri ve bunun velâyetten üstün olduğu ve üç velâyet, ya’nî, Velâyet-i suğrâ ve Velâyet-i kübrâ ve Velâyet-i ulyâ arasındaki farklar ve her bir velâyetin ayrı ayrı ma’rifetleri ve her birine uygun olan yerler anlatılırken, söz çok uzadı. Çok şeyler ve tekrâr tekrâr yazıldı. Böylece, bu pek şaşırtıcı, yadırgayıcı bilgilerin anlaşılması kolaylaştırılmış oldu. Okuyucular, inanmamak tehlikesinden kurtarıldı. Bu bilgiler, keşif yolu ile ve zarûrî anlaşılan şeylerdir. Fikir yorarak ve teori kurarak elde edilmiş değildirler. Yapılan açıklamalar, câhillerin kolay anlayabilmeleri içindir. Belki de ilim adamlarının, zekî kimselerin kavrayabilmelerini kolaylaştırmak içindir.

Allahu Teâlâ'nın bu fakîre “rahmetullahi teâlâ aleyh” bildirmiş olduğu tasavvuf yolu, işte anlaşılmış oldu. Başından sonuna kadar bildirildi. Bu yolun ana caddesi Sıddîkıyye yoludur. Bu yolda, nihâyet, bidâyette yerleştirilmiştir. Bu caddede konak yerleri yapılmıştır. Bu cadde olmasaydı, o kadar ileri gidilemezdi. Elimize geçen bu lezîz meyvenin tohumu, Buhârâ ve Semerkand'dan getirildi. Hindistân toprağına ekildi. Bu toprak, Medîne ve Mekke bahçelerinden alınmıştır. Senelerce, fadıl suyu ile sulandı. İhsân ile terbiye olundu. Böylece yetişerek, bu ilim ve ma’rifet meyveleri hâsıl oldu. Bize bu doğru yolu ihsân eden, Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Allahu Teâlâ, bizi doğru yola kavuşturmasaydı, kendimiz bulamazdık. Rabbimizin Peygamberleri doğru sözlü olarak gelmişlerdir.

Bu yüksek yola sülûk etmek, girip ilerlemek, yol gösteren Rehberi “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz” sevmeğe bağlıdır. O, (Seyr-i murâdî) ile, ya’nî çekilerek, bu yoldan geçirilmiştir. Kuvvetle çekilerek, bu kemâlâta kavuşturulmuştur. Onun bakışları, kalp hastalıklarına şifâdır. Onun teveccühü, ya’nî sevgisine kavuşmak, ma’nevî hastalıkları giderir. Böyle kemâl sâhibi bir zât, zamânının imâmıdır. Asrının halîfesidir. Kutublar ve budelâ onun bulunduğu makâmın zıllarına kavuşmak için cân verirler. Evtâd ve nucebâ, onun kemâlâtı denizinden bir damlası ile doyarlar. Onun hidâyetinin ve irşâdının nûru, güneş ışıkları gibi, o istese de, istemese de, herkese gelmektedir. Fakat, istediklerine dahâ çok gönderir. Fakat, onun istemesi de, kendi elinde değildir. Çok olur ki, bir şeyi yapmak isteğinde bulunur. Fakat, içinden o istek gelmez. Onun nûru ile aydınlanarak, doğru yolu bulanların ve onun istemesi ile yükselenlerin, bu kazançlarını bilmeleri lâzım gelmez. Çok olur ki, uydukları şeyhin kemâlâtına kavuştukları ve herkese yol gösterdikleri zamân bile, kendi hidâyet ve rüşdlerini de, olduğu gibi anlayamazlar. Çünki, herkese ilim vermezler ve makâmları birer birer geçmenin ma’rifetini herkese ihsân etmezler. Evet, kavuşturan yollardan birinin önderliği kendisine verilmiş olan bir zâtın ilim sâhibi olması, elbette lâzımdır. Bunun, yolun inceliklerini bilmesi şarttır. Bu bildiği için, yolcuların da bilmesine lüzûm görülmemiştir. Onlar, bunun önderliği ile kemâle kavuşurlar ve başkalarının kavuşmalarına da yardım ederler. Fenâ ve Bekâ ile şereflendirirler. Fârisî mısra’ tercemesi:

Herkesin işini bitirmek için, birini seçer.

Bu yolda yetişmek ve başkalarını yetiştirmek aks ile, uzaktan te’sîr ederek olur. Tâlip, yol gösteren Rehberine “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz” karşı kalbindeki muhabbet bağı ile, her ân onun gibi olmaktadır. Ondan aks eden, yayılan nûrlar ile temizlenir. Bunları anlamasına lüzûm yoktur. Nûrları saçan da, alan da bilmez. Güneş ışınları karşısında, her ân olgunlaşan, tatlılaşan karpuzun, bu değişikliğini bilmesine ne lüzûm vardır? Güneş de, karpuzu olgunlaştırdığını bilmez. Evet, başka yollarda çabalayarak ilerleyenlerin, bunu bilmesi lâzımdır. Ashâb-ı Kirâmın yolu olan bizim yolumuzda, ilerlemeği ve çekip götürmeği bilmek hiç lâzım değildir. Bununla berâber, bu yolun sürücüsü gibi olan önderi, derin ilim ve çok ma’rifet sâhibidir. Bunun içindir ki, bu yüksek yolda, diriler ve ölüler, büyükler ve çocuklar, gençler ve ihtiyârlar, kavuşmakta müsâvîdirler. Hepsi, sevgi bağları ile veyâ o ni’met sâhibinin kalbi ile çekmesi ile, isteklerinin sonuna varırlar. Bu, Allahu Teâlâ'nın öyle bir ihsânıdır ki, dilediğine verir. Allahu Teâlâ, çok büyük ihsân sâhibidir.

Sona varmış olanın bilgisi olmaz ise de, hârikalar, kerâmetler gösterir. Çok olur ki bunların hâsıl olması, kendi isteği ile değildir. Çoğundan haberi bile olmaz. Herkes, Onun “rahmetullahi teâlâ aleyh” kerâmetlerini görür. Onun ise haberi yoktur. Sona ermiş olanda ilim yoktur demek, hiçbir hâlini bilmez demek değildir. Her birini ayrı ayrı inceden inceye bilmez demektir. Bunu yukarıda kısaca bildirmiştik. Onun hidâyet nûru, mürîdlerine vâsıtasız olarak veyâ bir, yâhut birkaç vâsıta ile, onun yoluna bağlı kaldıkları müddetçe akar. Onun yolunu değiştirerek, bozarak kirletirlerse, feyiz kesilir. Ra’d sûresinin onikinci âyet-i kerîmesinde meâlen, (Bir millet, kendi işlerini bozmazsa, Allahu Teâlâ da, onlara olan ni’metlerini değiştirmez!) buyuruldu. Ne kadar çok şaşılır ki, tarîkatçılar yaptıkları değişiklikleri, reformları, bu yolu düzeltmek, olgunlaştırmak sanıyorlar. Noksânlarını tamâmlıyoruz diyorlar. Bilmiyorlar ki, tamâmlamak ve olgunlaştırmak, her câhilin yapacağı iş değildir. Bir şey eklemek, her ahmağa yakışacak şey değildir. Fârisî beyt tercemesi:

Kıldan ince ma’nâlar var, kulağını eyle yakın!
Her kürsîde nutk çekeni, bir şey bilir sanma sakın!

Sünnetlerin nûrunu, bid’atlerin zulmetleri ile örttüler. Resûlullah'ın milletinin parlaklığını “alâ masdarihessalâtü vesselâmü vettehıyye” yeni yeni işlerin kirleri ile söndürdüler. Dahâ da çok şaşılır ki, birçokları, bu yenilikleri, bu reformları, güzel görüyorlar. Bid’atlere (Hasene) adını takıyorlar. Bu bid’atlerle, dîni yükseltiyoruz, islâmiyetin noksânlarını tamâmlıyoruz diyorlar. Herkesin bu bid’atleri yapmasını körüklüyorlar. Allahu Teâlâ bunları doğru yola getirsin! Bilmiyorlar ki, din bu bid’atlerden önce kâmil olmuştu. Allahu Teâlâ'nın ni’meti tamâm olmuştu. Allahu Teâlâ, bu dinden râzı olmuştu. Mâide Sûresinin üçüncü [3] âyetinde meâlen, (Bugün dîninizi sizin için ikmâl eyledim. Üzerinize olan ni’metimi tamâmladım ve size din olarak islâmiyeti vermekle râzı oldum) buyuruldu. Dînin olgunlaşmasını, bu bid’atlerden, bu reformlardan beklemek, bu âyet-i kerîmeye inanmamak olur. Fârisî beyt tercemesi:

Az söyledim, dikkat ettim kalbini kırmamağa,
Bilirim üzülürsün, yoksa sözüm çoktur sana!

İçtihâd derecesinde olan yüksek âlimler, dînin hükümlerini açığa çıkarmışlardır. Dinden olmayan şeyleri meydâna çıkarmış değillerdir. Görülüyor ki, içtihâd yolu ile bildirilen hükümler, sonradan meydâna çıkarılmamışlardır. Dinden olan, dînin temeli olan şeylerdir. Çünki, din bilgilerinin temelleri dörttür. Dördüncüsü, kıyâs ya’nî içtihâddır.

Ey oğlum! Kutb-i irşâdın feyiz vermesi ve ondan feyiz almakla ilgili ma’rifetler, (Mebde’ ve Me’âd) risâlesinde, (İfâde ve istifâde) bâbında yazılmıştı. Sırası gelmiş iken, faydalı olan bu ma’rifeti de, buraya yazıyorum. Orada yazılı olan ile karşılaştırınız! Kutb-i irşâd, kemâlât-ı ferdiyyeye de mâliktir. Çok az bulunur. Asırlardan, çok uzun zamân sonra, böyle bir cevher dünyâya gelir. Kararmış olan âlem, onun gelmesi ile aydınlanır. Onun irşâdının ve hidâyetinin nûrları, bütün dünyâya yayılır. Yer küresinin ortasından tâ Arşa kadar, herkese rüşd, hidâyet, îmân ve ma’rifet Onun yolu ile gelir. Herkes, ondan feyiz alır. Arada o olmadan, kimse bu ni’mete kavuşamaz. Onun hidâyetinin nûrları, bir okyânûs gibi, bütün dünyâyı sarmıştır. O deryâ, sanki buz tutmuştur. Hiç dalgalanmaz. O büyük zâtı tanıyan ve seven bir kimse, onu düşünürse, yâhut o, bir kimseyi sever, onun yükselmesini isterse, o kimsenin kalbinde, sanki bir pencere açılır. Bu yoldan, sevgisi ve ihlâsına göre, o deryâdan kalbi feyiz alır. Bunun gibi bir kimse, Allahu Teâlâ'yı zikir ederse ve bu zâtı hiç düşünmezse, meselâ onu tanımazsa, yine ondan feyiz alır. Fakat, birinci feyiz dahâ fazla olur. Bir kimse, o büyük zâtı inkâr eder, beğenmezse, yâhut o büyük zât, bu kimseye incinmiş ise, bu kimse, Allahu Teâlâ'yı zikir etse bile, rüşd ve hidâyete kavuşamaz. Ona inanmaması veyâ onu incitmiş olması, feyiz yolunu kapatır. O zât “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz” bu kimsenin zararını istemese bile, hidâyete kavuşamaz. Rüşd ve hidâyet, var görünür ise de yoktur. Faydası çok azdır. O zâta inanan ve sevenler, onu düşünmeseler de ve Allahu Teâlâ'yı zikir etmeseler de, yalnız sevdikleri için, rüşd ve hidâyet nûruna kavuşurlar. Mektûp burada tamâm oldu. Fârisî beyt tercemesi:

Sustum artık, zekîlere bu yeter,
Çok bağırdım, dinleyen varsa eğer.

Âlemlerin rabbi olan Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! O, rahmândır ve rahîmdir. Onun resûlü Muhammed aleyhisselâma ve âline ve ashâbına sonsuz salât ve selâm olsun!

 

Başa dön 

 

261.MEKTUP 

Bu mektûp, seyyid mîr Muhammed Nu’mân “kuddise sirruh” hazretlerine yazılmıştır.

 

Namâzın kıymetini ve namâza mahsûs kemâlâtı bildirmektedir:

Allahu Teâlâ'ya hamd ederim. Onun sevgili Peygamberi Muhammed aleyhisselâma, salât-ü selâm eder ve sizlere duâ eylerim. Sevgili kardeşim! Allahu Teâlâ seni hakîkî rütbelere yükseltsin! Bilmelisin ki, namâz, islâmın beş şartından, dînin beş esâsından ikincisidir. Bütün ibâdetleri kendisinde toplamıştır. İslâmın beşde bir parçası ise de, bu toplayıcılığından dolayı, yalnız başına, Müslümânlık demek olmuştur. İnsanı Allahu Teâlâ'nın sevgisine kavuşturacak işlerin birincisi olmuştur. Âlemlerin efendisi ve Peygamberlerin “aleyhi ve aleyhimüssalâtü vesselâm” en üstünü olana mi’râc gecesi, Cennette nasîb olan rü’yet şerefi, dünyâya indikten sonra, dünyânın hâline uygun olarak kendisine yalnız namâzda müyesser olmuştur. Bunun içindir ki, (Namâz mü’minlerin mi’râcıdır) buyurmuştur. Bir hadîs-i şerîfte, (İnsanın Allahu Teâlâ'ya en yakın olması namâzdadır) buyurmuştur. Onun yolunda, tâm izinde giden büyüklere, o rü’yet devletinden, bu dünyâda büyük pay, namâzda olmaktadır. Evet, bu dünyâda Allahu Teâlâ'yı görmek mümkün değildir. Dünyâ buna elverişli değildir. Fakat, Ona tâbi’ olan büyüklere, namâz kılarken rü’yetten bir şeyler nasîb olmaktadır. Namâz kılmağı emr buyurmasaydı, maksadın, gâyenin güzel yüzünden perdeyi kim kaldırırdı? Âşıklar, ma’şûku nasıl bulurdu? Namâz, üzüntülü rûhlara lezzet vericidir. Namâz, hastaların, râhat vericisidir. Rûhun gıdâsı namâzdır. Kalbin şifâsı namâzdır. (Ey Bilâl, beni ferâhlandır!) hadîs-i şerîf, bunu göstermekte, (Namâz, kalbimin neş’esi, gözümün bebeğidir) hadîs-i şerîfi, bu arzûya işâret etmektedir. Zevkler, vecdler, bilgiler, ma’rifetler ve makâmlar, nûrlar ve renkler, kalpteki telvînler ve temkînler, anlaşılan ve anlaşılamayan tecellîler, sıfatlı ve sıfatsız zuhûrlardan hangisi, namâz dışında hâsıl olursa ve namâzın hakîkatinden bir şey anlaşılamazsa, bu hâsıl olanlar, hep zılden, aksten ve sûretten meydâna gelmiştir. Belki de, vehim ve hayâlden başka bir şey değildir. Namâzın hakîkatini anlamış olan bir kâmil, namâza durunca, sanki, bu dünyâdan çıkıp Âhiret hayâtına girer ve Âhirete mahsûs olan ni’metlerden bir şeylere kavuşur. Araya aks, hayâl karışmaksızın, asıldan haz ve pay alır. Çünki, dünyâdaki bütün kemâlât, ni’metler zıldan, sûret ve görünüşten hâsıl olmaktadır. Zıl, görünüş arada olmadan, doğruca asıldan hâsıl olmak, Âhirete mahsûstur. Dünyâda asıldan alabilmek için, mi’râc lâzımdır. Bu mi’râc, mü’minin namâzıdır. Bu ni’met, yalnız bu ümmete mahsûstur. Peygamberlerine tâbi’ olmak sâyesinde, buna kavuşurlar. Çünki, bunların Peygamberi “sallallahu aleyhi ve sellem” mi’râc gecesi [Receb-i şerîfin yirmiyedinci gecesi] dünyâdan çıkıp Âhirete gitti. Cennete girdi ve rü’yet devleti ile şereflendi. Yâ Rabbî! Sen o büyük Peygambere “sallallahu aleyhi ve sellem” bizim tarafımızdan, Onun büyüklüğüne yakışan iyilikleri ihsân eyle! Bütün Peygamberlere de “alâ nebiyyinâ ve aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” hayrlar, iyilikler ver ki, onlar insanları, seni tanımağa ve rızâna kavuşmağa çağırmış ve beğendiğin yolu göstermişlerdir. Tasavvuf yolunda bulunanların birçoğu kendilerine namâzın hakîkati bildirilmediği ve ona mahsûs kemâlât tanıtılmadığı için, dertlerinin ilâcını başka şeylerde aradı. Maksatlarına kavuşmak için, başka şeylere sarıldı. Hattâ bunlardan ba’zısı, namâzı bu yolun dışında, maksatla ilgisiz sandı. Orucu namâzdan üstün bildi. (Fütûhât) kitâbının sâhibi [Muhyiddîn-i Arabî “kuddise sirruh”] dedi ki: (Oruç, yiyip içmeği bırakmak olduğu için, Allahu Teâlâ'nın sıfatları ile sıfatlanmak, Ona yaklaşmaktır. Namâz ise, başkalaşmak, uzaklaşmak, ibâdet edici ve ibâdet edilen ayrılığını kurmaktır). Bu söz de, görüldüğü gibi, Tevhîd-i vücûdî mes’elesinden doğmaktadır. Bu mes’ele ise, aşk-ı ilâhî sarhoşluğunun bir tezâhürüdür. Namâzın hakîkatini anlayamayanlardan birçoğu da, ızdırâplarını teskîn ve rûhlarını ferâhlandırmağı, semâ’ ve nağmede, ya’nî mûsikîde, vecde gelmekte, kendinden geçmekte aradı. Maksadı, ma’şûku, mûsikî perdelerinin arkasında sandı. Bunun için raksa, dansa sarıldılar. Hâlbuki, (Allahu Teâlâ harâmda şifâ te’sîri yaratmamıştır) hadîs-i şerîfini işitmişlerdi. Evet, boğulmak üzere olan bir acemî yüzücü, her ota da sarılır. Bir şeyin aşkı, âşıkı sağır eder ve kör eder. Bunlara eğer namâzın kemâlâtından bir şey tattırılmış olsaydı, semâ’ ve nağmeyi ağızlarına almaz, vecde gelmeği hâtırlarına bile getirmezlerdi. Fârisî mısra’ tercemesi:

Doğru yolu göremeyince, çöle saptılar.

Ey kardeşim! Namâz ile mûsikî arasında ne kadar uzaklık varsa, namâzdan hâsıl olan kemâlât ile mûsikîden hâsıl olan teessür de, birbirinden o kadar uzaktır. Aklı olan, bu kadar işâretten çok şey anlar! Bu, öyle bir üstünlüktür ki, Peygamberimizden “sallallahu aleyhi ve sellem” bin sene sonra meydâna çıkıyor. Öyle bir sondur ki, baş tarafa benzemektedir. Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem” belki de bunun için, (Başlangıcı mı dahâ iyidir, yoksa sonu mu?) buyurdu da, (Başlangıcı mı dahâ iyidir, yoksa ortası mı?) buyurmadı. Demek ki, sonra gelenlerin öndekilere dahâ çok benzediğini görerek, şüphelendi de, böyle buyurdu. Diğer bir hadîs-i şerîfte: (Bu ümmetin en fâydalıları, önce ve sonunda gelenlerdir. İkisinin arası bulanıktır) buyurdu. Evet, bu ümmetin sonuncuları arasında, baştakilere çok benzeyenler olacaktır. Fakat, adetleri azdır. Hattâ pek azdır. Ortadakilerde o kadar benzeyiş yok ise de, miktârları çoktur. Hem de pek çoktur. Fakat, sondakilerin az oluşu kıymetlerini dahâ da arttırmış, öndekilere dahâ yaklaştırmıştır. Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (İslâm dîni garîp başladı. Sonu da böyle garîp olacaktır. Bu garîplere müjdeler olsun!). Bu ümmetin sonu, Peygamberimizin “sallallahu aleyhi ve sellem” vefâtından bin sene sonra, ya’nî ikinci bin ile  başlamıştır. Çünki bin sene geçmesi ile, insanlarda büyük değişiklik ve eşyâda kuvvetli tebeddül olur. Allahu Teâlâ, bu dîni kıyâmete kadar değiştirmeyeceği, için, ilk zamânda gelenlerin tâzelikleri, kuvvetleri sondakilerde de görülmekte ve böylece ikinci bin başında islâmiyetini kuvvetlendirmektedir. Bu sözümüzü isbât etmek için, kuvvetli şâhid olarak, Îsâ “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” ile hazret-i Mehdîyi “rahmetullahi teâlâ aleyh” gösteririz. Fârisî beyt tercemesi:

Rûhul kudsün feyzine eğer kavuşursan,
Mesîhin yaptıkları senden de meydâna gelir.

Ey kardeşim! Bugün bu sözler, çok kimselere ağır gelir. Akıllarına uygun gelmez. Fakat bilgileri, ma’rifetleri insâf ile ölçerlerse ve islâmiyetle karşılaştırırlarsa, islâmiyete hangisinin dahâ çok ta’zîm ve hürmet ettiğini görüp kabûl ederler.

Bu fakîr “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz”, bütün kitâplarımda ve mektûplarımda tarîkatın ve hakîkatin, islâmiyete hizmet ettiklerini ve Peygamberliğin evliyâlıktan yüksek olduğunu, bir Peygamberin velâyetinin bile, kendi nübüvvetinden aşağı olduğunu yazdım. Velâyet derecelerinin, Peygamberlik kemâlâtı yanında hiç olduğunu, büyük bir denize nazaran, bir damla kadar bile edemeyeceğini ve bunun gibi dahâ birçok şeyler bildirdim. Hele oğluma gönderdiğim mektûpta, [Muhammed Sâdık'a yazdıkları bundan önceki ikiyüzaltmışıncı (260) mektûptur] tasavvufu nasıl anlattığımı görürlerse, insâfa gelirler. Bunları söylemekten maksadım, Cenâb-ı Hakkın ni’metini göstermek ve gençleri teşvîk içindir. Yoksa hâşâ ki, kendimi başkalarından üstün göstermek için değildir. Kendini frenk kâfirlerinden dahâ üstün bilen bir kimsenin Allahu Teâlâ'yı tanıması harâmdır. Yâ, din büyüklerinden üstün görenin hâli ne olur? Fârisî beytler tercemesi:

Beni sultân tutup kaldırsa topraktan,
Yakışır başımı yüksek görsem göklerden.

Ben o toprağım ki, nisân bulutu,
Acıyıp üzerime serper bereketli yağmuru.

Yüzlerle dile mâlik olsa, eğer vücûdum,
Lutfûnun şükrünü, nasıl yapabilirim?

Bu mektûbu okuyunca, içinizde namâzın hakîkatini öğrenmek ve ona mahsûs kemâlâttan birkaçına kavuşmak arzûsu uyanır ve bu arzû, sizi râhatsız edecek kadar çoğalırsa, istihâreler yaptıktan sonra, bu tarafa gelip ömrünüzün bir parçasını da namâzı öğrenmek için harc ediniz! İnsanlara doğru yolu, sa’âdet-i ebediyye caddesini gösteren ancak Allahu Teâlâ'dır. Doğru yolda yürüyenlere ve Muhammed Mustafâ'ya “sallallahu aleyhi ve sellem” tâbi’ olmakla şereflenen bahtiyârlara, Allahu Teâlâ selâmet versin!

 

Başa dön

 

262.MEKTUP

Bu mektûp, mevlânâ Muhib Alî'ye yazılmıştır.

 

Bu yolun bağlıyan bağı, muhabbet olduğu bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Onun seçtiği insanlara selâm olsun! Lutfedip yazmış olduğunuz mektûp gelerek, bizleri sevindirdi. Çok sevdiğinizi ve ihlâsınızı bildirdiği için râhatlık verdi. Eski günleri anlatıyorsunuz. Yavrum! İslâmiyete uygun hâllerden hangisi üzerinde olursanız olunuz, hiç sıkılmayınız. Ancak, bu sevgi bağının da kopmaması lâzımdır. Hattâ muhabbet, her gün artmalıdır. Bu ateş sönmemeli, soğumamalıdır. Her ân alevlenmelidir. Çünki bizleri bağlıyan bağ, (Muhabbet)tir. Bu yolun feyzi, (İn’ikâs) ile, kalpten kalbe akarak ulaşır. Bu akışta, yakınlık uzaklık farkı yoktur. Ancak, feyzin hızlı veyâ yavaş olmasına ve bu yolun inceliklerini öğrenmeğe te’sîr eder. Bu noktayı, kıymetli oğluma, tarîkatı anlatan uzun mektûbun [260. cı mektûbun] sonunda açıklamıştım. Oradan isteyiniz. O mektûbun bir sûretini, kardeşim seyyid mîr Muhammed Nu’mân'ın arkadaşları da götürdü. Onlardan da isteyiniz! Dahâ uzatmıyorum. Vesselâm.

 

Başa dön 

 

263.MEKTUP

Bu mektûp, meyân şeyh Tâc için yazılmıştır.

 

Kâ’be-i rabbânî hakkındadır ve namâzın ba’zı üstünlükleri bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ'ya hamd ve senâlar olsun. Onun seçtiği, beğendiği iyi insanlara selâm olsun! Herkesi sevindiren teşrîfiniz haberi, bu âşıklarınızı, sevenlerinizi çok sevindirdi. Bunun için de, Allahu Teâlâ'ya hamdler ve şükürler olsun! Fârisî iki beyt tercemesi:

Ey mâvi semâ! İnsâf et de öyle söyle!
Bu ikisinden hangisi, dahâ hoştur şöyle:

Işık saçan güneşinin, çıkışımı şarktan,
Cihân dolaşan ayımın, doğuşu mu Şâmdan?

Buraya kadar zahmet etmeği arzû buyurduğunuza göre, bâri çabuk teşrîf ediniz ki, sevenlerinizin gözleri yoldadır. Beytullah'tan yeni haberler dinlemek istiyoruz. Bu fakîre göre, insanların ve meleklerin şekilleri, vücûdları, Kâ’be'nin şekline, sûretine secde ettikleri gibi, bu sûretlerin hakîkatleri, asılları da, onun hakîkatine secde etmektedir. Onun hakîkati bütün hakîkatlerin üstü ve ona bağlı olan kemâlât, diğer bütün hakîkatlere bağlı kemâlâtın üstüdür. Bu hakîkat, sanki mahlûkların hakîkatleri ile, ilâhî hakîkatler arasında bir geçittir. İlâhî hakîkatler demek, onun azametinin, büyüklüğünün dereceleri olup, orada sıfat ve keyfiyet yoktur. Ya’nî, nasıl diye sorulamaz ve hiç zıl ve sûret yoktur. Dünyâda olan terakkîler, yükselmeler ve zuhûrlar, görünüşler, mahlûkların hakîkatlerinin sonuna kadardır. İlâhî hakîkatlerden “celle sultânühü” nasîb almak, ancak Âhirette olacaktır. Dünyâda bunlardan nasîb, ancak namâzdadır ki, namâz, mü’minin mi’râcıdır. Ya’nî dünyâdan Âhirete yükselten bir merdiven gibidir. Namâzda sanki dünyâdan çıkıp, Âhirete gidilir ve Âhirette kavuşulacak olan şeylerden haz, zevk alınır. Öyle zan ediyorum ki, namâzda bu devletin hâsıl olması, Kâ’be'ye dönüldüğü içindir. Çünki orası, ilâhî hakîkatlerin “teâlâ ve tekaddeset” zuhûr ettiği yerdir. Görülüyor ki, Kâ’be, dünyâda şaşılacak bir şeydir. Görünüşte dünyâdaki evlerden biridir. Hakîkatte ise, Âhirettendir. Kâ’be dolayısı ile namâzda da, bu hâl hâsıl olmuş, sûreti de, hakîkati de, dünyâ ve Âhireti kendinde toplamıştır. Muhakkak olarak anladım ki, namâz kılarken hâsıl olan hâller, namâz dışında hâsıl olan bütün hâllerin üstündedir. Çünki bu hâllerin hepsi, zıl ve sûretten kurtulamamış, ne kadar yüksek ve kıymetli olsalar da, asıldan nasîb alamamışlardır. Namâzdaki hâller ise, asıldan nasîplidir. Zıl ile asıl ve bir şey ile gölgesi arasında ne kadar fark varsa, bu iki hâl arasında da, o kadar fark vardır. Allahu Teâlâ'nın lütûf ve ihsânı ile mü’minlere ölüm zamânında hâsıl olan hâl, namâzdaki hâllerin üstüdür. Çünki ölüm, Âhiret hâllerinin başlangıcıdır. Âhirete yakın olan her şey, dahâ tamâm ve dahâ üstündür. Çünki dünyâda sûret görünüyor. Âhiret ise, hakîkatin zuhûr ettiği yerdir. Aradaki farkı bundan anlamalıdır. Bunun gibi, Allahu Teâlâ'nın ihsânı ile, mezârda hâsıl olan hâller, ölüm zamânında hâsıl olan hâllerden üstündür. Kıyâmet gününün hâli de, kabir hâline göre böyledir. Çünki orada görülen, dahâ tamâm ve dahâ kâmildir. Cennette görülenler, kıyâmet günündekinden dahâ tamâm ve dahâ kâmildir. Hâllerin en üstünü ise Peygamberimizin “sallallahu aleyhi ve sellem” haber verdiği ya’nî, (Allahu Teâlâ, ayrıca bir Cennet yaratmıştır ki, burada Hûrîler ve köşkler yoktur. Burada Allahu Teâlâ, güler gibi tecellî eder, görünür) buyurduğu yerdir. Âhiretteki hâller, dünyâdaki hâllerin, görünenlerin üstündedir. Bunların da en üstünü, hadîs-i şerîfte bildirilen Cennettir. Hattâ dünyâ aslın, hakîkatin zuhûr edeceği, görüneceği yer değildir. Dünyâya mahsûs olan, zılların, benzerlerin görünmeleri, bu fakîre göre, dünyâ işlerindendir ve hakîkatte, mahlûklara, mümkinlere âit şeylerdir. Bunlardan bir kısmına Sıfât-i ilâhiyyenin tecellîsi, ba’zısına da, Zât-i ilâhînin tecellîsi gibi isimler vermişlerse de, hepsi dünyâ şeyleri, zıl ve sûretler tecellîsi, görünüşüdür. Bu fakîre göre bu dünyâda olan her şey, sûret ve hayâldir. Burada matlûbun, maksûdun kokusunu bile duymuyorum. Dünyâ Âhiretin tarlasıdır ve tohum ekecek zamândır. Matlûbu burada aramak, boşuna uğraşmaktır. Ele bir şey geçmez. Yâhut başka şeyleri matlûb sanarak, insan rü’yâ ile, hayâl ile oyalanıp kalır. Nitekim birçok kimse, bu hâle düşmüştür. Dünyâda asıldan haber veren yalnız namâzdır. Matlûbun kokusu, yalnız namâzda duyulur. Namâzdan başka şeylerde, bu koku yoktur.

 

Başa dön 

 

264.MEKTUP 

Bu mektûp, mîr seyyid Bâkır-i Sârenpûrî'ye yazılmıştır.

 

En sonda hayret ve cehâlete varmak lâzım olduğu, keşif ve kerâmetlere güvenilmemesi lâzım olduğu bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Onun seçdiği kullarına selâmlar olsun! Aşırı sevginizi ve kavuşmak istediğinizi bildiren kıymetli mektûbunuz gelerek bizleri çok sevindirdi. İşinize bakınız! İsimleri ve sıfatları düşünmeksizin, Zât-i Teâlâ'nın ismini çok zikir ediniz! O makâmdan câhil ve anlamaktan şaşkın oluncaya kadar, bu mübârek ismi zikrediniz! Çünki zikrederken, Allahu Teâlâ'nın isimleri ve sıfatları düşünülürse, çok olur ki, hâller hâsıl olur. Mevâcidin zuhûr etmesine sebep olur. Hâllerde ve mevâcidde yanlışlıklar olduğu çok görülmüştür. Burada, bâtılın hak ile karıştığı çok vâkî olmuştur. Bu günlerde, başka yerde bulunan şeyhlerden biri, bu fakîre mektûp yazarak hâlini bildirdi. Dedi ki, Fenâ hâli beni öyle kapladı ki, her neye baksam, hiçbir şey göremem. Yere, göğe baksam, hiç göremem. Arşı, Kürsîyi de bulamam. Kendimi düşünsem hiç bulamam. Birinin yanına gitsem, onu da bulamam. Allahu Teâlâ sonsuzdur. Onun sonunu kimse bulamamıştır. Tasavvuf büyükleri “rahmetullahi aleyhim”, bu hâlimi kemâl olarak bildirmişlerdi. Sen de, bunu kemâl biliyorsan, Allahu Teâlâ'ya kavuşmak için senin yanına gelmekliğime lüzûm yok. Eğer sen, başka bir şeyi kemâl biliyorsan bana yaz!

Fakîr, ona şöyle cevâp yazdım: Bu hâller, kalbin değişiklikleridir. Kalp, bu yolun dahâ birinci basamağıdır. Bu hâller bulunan kimse, kalbin dahâ dörtte birini geçmiştir. Kalbin geri kalan üç parçasını geçmesi lâzımdır. Bundan sonra, ikinci basamak olan rûha sıra gelir. Bu mektûptan bir zamân sonra, bu fakîrden tarîkat dersi alarak memleketine gitmiş olan, sevdiklerimizden birisi, bir gün yanımıza gelip, hâsıl olan hâllerini anlattı. Hâli, o mektûbu yazan şeyhin hâline benziyordu. Hattâ bu, o makâmda, ondan birkaç adım dahâ ilerde idi. Bunun hâline teveccüh olundukta, onun bu Fenâsı, hava maddesinde idi. Hava, her boşlukta bulunduğu için, onun gördüğü hep hava idi. Bunu, sonsuz olan Allahu Teâlâ sanmıştı. Allahu Teâlâ, böyle şeylerden münezzehtir. Onu ikinci olarak çağırarak hâlini araştırdığımda, havadan başka hiçbir şeye tutulmuş olmadığını iyi anladım. Böyle olduğunu kendine de bildirdim. O da, vicdânına danıştığında, havadan başka hiçbir kazancı olmadığını kendisi de anladı. O hâllerinden tevbe ve istiğfâr eyledi. İlerlemeye çalıştı.

Kalp, Âlem-i halk ile Âlem-i ervâh arasında bir vâsıtadır. Bu her iki âleme de benzeyen tarafları vardır. Sanki kalbin yarısı Âlem-i halktan, yarısı da Âlem-i ervâhtan gibidir. Âlem-i halktan olan yarısının da yarısı hava olur. Buna göre kalbin dörtte biri hava olur. Bu son bildirdiğimiz de, birinci cevâba uygun olmaktadır. Bundan fazla yazacak zamân olmadı. Size ve doğru yolda olanlara ve Muhammed Mustafâ'nın izinde gidenlere selâm olsun! [(Âlem-i halk) madde âlemi demektir. Çünki halk, ölçmek ma’nâsına da kullanılır.]

 

Başa dön

 

265.MEKTUP 

Bu mektûp, şeyh Abdülhâdî Bedavânî'ye yazılmıştır.

 

Uzlete çekilirken, Müslümânların haklarını gözetmeği elden bırakmamak lâzım olduğu bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Sevgili Peygamberine ve Âline ve Ashâbına salâtu selâm olsun ve doğru yolda olanlara duâlar olsun!

Kıymetli kardeşimin güzel mektûbu geldi. Bizleri çok sevindirdi. Allahu Teâlâ'ya hamd ve şükür olsun ki, ayrılık günlerinin uzaması, muhabbeti ve ihlâsı sarsmamış. Bununla berâber, buraya gelseydiniz, dahâ iyi olurdu. (El hayru fî mâ sana’ Allahu Teâlâ!). Ya’nî Allahu Teâlâ'nın yaptığında hayr vardır. İnsanlar arasından ayrılmak, uzlet etmek istiyorsunuz. Evet uzlet, Sıddîkların aradığı şeydir. Mübârek olsun! Uzleti isteyiniz! Bir köşeye çekiliniz! Fakat, Müslümânların haklarını gözetmeği elden kaçırmayınız! Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem”, (Müslümânın, Müslümân üzerinde beş hakkı vardır: Selâmına cevâp vermek, hastalığında dolaşmak, cenâzesinde bulunmak, da’vetine gitmek ve aksırdığı zamân elhamdülillah deyince, yerhamükallah demek) buyurdu. [Bu hadîs-i şerîfi Ebû Hüreyre “radiyallahu anh” haber vermiştir. (Buhârî)de ve (Müslim)de yazılıdır.] Fakat, da’vet ettiği zamân gitmek için şartlar vardır. (İhyâ’ül-ulûm) kitâbında buyuruyor ki, (Çağıranın yemeği şüpheli ise veyâ islâmiyetin yasak ettiği şey, meselâ ipek sofra örtüsü, gümüş kap ve tavanda, duvârda cânlı resmi varsa veyâ çalgı çalınıyorsa, oyun, kumar gibi şeyler varsa, o çağrılan yere gidilmez). [Bu yasaklar, (Kimyâ-i sa’âdet) kitâbında da yazılıdır]. Böyle yasaklar bulunan yemeğe gitmek harâm veyâ mekrûh olur. Çağıran kimse zâlim ise veyâ Ehl-i sünnet değil ise, fâsık ise, kötülük yapan ise veyâ övünmek için, gösteriş için çağırıyorsa gitmek câiz olmaz. (Şir’a-tül-islâm) kitâbında diyor ki, (Riyâ olarak çağırılan yemeğe gitmemelidir!). (Muhît) kitâbında diyor ki, (Oyun, şarkı, gîybet etmek bulunan ve içki içilen yemeğe oturulmaz). (Metâlib-ül-mü’minîn) kitâbında da böyle yazılıdır. Bu yasaklardan hiçbiri bulunmayan da’vete gitmek lâzımdır. Bu zamânda, bu yasakların bulunmaması güç oldu. Bundan başka, Fârisî mısra’ tercemesi:

Yabancıdan uzlet et, dosttan değil!

Talebe kardeşleri ile sohbet etmek, bu yolun sünnet-i müekkedesidir. Hâce Bahâeddîn Buhârî “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz” hazretleri buyurdu ki, (Bizim yolumuzun temeli sohbettir!). Uzlette şöhret vardır. Şöhret te âfettir. Sohbet buyurulması, talebe kardeşleri ile birlikte olmaktır. Başkaları ile sohbet edilmez. Çünki, birbirinden fânî olmak, ya’nî başkalarını unutmak, sohbetin şartıdır. Bu da, uygun arkadaşla olabilir.

Hasta yoklamak sünnettir. Hastanın bakıcısı varsa, ona bakıyorsa, başkalarının dolaşması sünnet olur. Bakacak kimsesi yoksa, dolaşmak vâcib olur. (Mişkât) kitâbının hâşiyesinde böyle yazılıdır.

Cenâzede hâzır olmalıdır. Hiç olmazsa birkaç adım birlikte gitmelidir. Böylece, meyyitin hakkı ödenmiş olur.

Cum’a namâzına ve her gün beş vakit namâz için cemâ’ate ve bayram namâzlarına gitmek islâmın zarûrî emrleridir. Herhâlde gitmek lâzımdır. Bunlardan sonra kalan vakitleri, yalnız geçirebilirsiniz. Fakat önce doğru bir niyet lâzımdır. Dünyâ çıkarlarından bir şeyi düşünerek uzleti kirletmemelidir. Allahu Teâlâ'yı zikir için, kalbi toparlamaktan ve dünyânın bitmez tükenmez işlerinden uzaklaşmaktan başka bir şey düşünmemelidir. Niyetin doğru olmasına çok dikkat etmelidir. Niyetin içinde, nefsin bir arzûsu gizlenmiş olmamasına dikkat etmelidir. Niyetin doğru olması için, Allahu Teâlâ'ya yalvarmalıdır. Böylece tâm niyet yapılabilir. Yedi kere istihâre yapmalı, doğru niyet ile uzlet eylemelidir. Böyle olunca, çok faydası umulur. Buluştuğumuz zamân, dahâ çok anlatırım. Vesselâm.

 

Başa dön

 

266.MEKTUP

İkiyüzaltmışaltıncı mektûbu, üstâdı Muhammed Bâkî-billah “kuddise sirruh” hazretlerinin iki oğlu, hâce Ubeydullah ve hâce Abdullah'a yazmıştır.

 

İlhâm ve ferâset yolu ile, mübârek kalbine doğan, (İlm-i kelâm) akîde ya’nî i’tikâdından ba’zısını bildirmektedir. Kitâplardan alarak ve akıl ve düşünce ile bularak yazmadığı hâlde hepsi, Ehl-i sünnet vel-cemâ’at âlimlerinin sözlerine uygundur. Allahu Teâlâ, ömür sarf ederek, istirâhatlarını fedâ ederek, durmadan çalışan o âlimleri, en üstün iyiliklerle mükâfatlandırsın!

İmâm-ı Rabbânî müceddid-i elf-i sânî şeyh Ahmed-i Fârûkî Serhendî “kuddise sirruh”, dahâ ilim deryâsına yeni daldığı sıralarda hazret-i Peygamberi “sallallahu aleyhi ve sellem” rü’yâda görüp, kendisine buyurmuştu ki: (Sen kelâm ilminde müçtehid olacaksın). Bu rü’yâsını hocasına anlatmıştı. O günden beri, ilm-i kelâmın her mes’elesinde ayrı içtihâdı ve görüşleri vardır. Fakat, mes’elelerin çoğunda (Mâtürîdiyye) imâmımız ile berâberdir. Eski Yunan feylesoflarının, islâmiyete uymayan sözlerini reddedip, yanıldıklarını isbât etmekte ve tasavvuf büyüklerini tanıyamayarak ve sözlerini anlayamayarak, yoldan çıkan, sapıtan ve kendilerini din adamı sanıp, herkesi de yoldan çıkartan, câhil ve ahmakların yüz karalarını meydâna çıkarmaktadır. Bu mektûpta ayrıca namâza âit birkaç fıkıh mes’elesini de bildirmekte ve tasavvufun kıymetini ve yüksekliğini ve bu yoldan yükselmiş olan büyüklerin islâmiyete sımsıkı sarılmış olup, bunları tanımayan zavallıların iftirâlarının çürüklüğünü [ve mûsikî dinlememeği ve dans ve oyun yerlerine gitmemeği] ve dahâ birkaç şeyi bildirmektedir:

Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Bütün duâlar ve iyilikler, Onun Peygamberi ve sevgilisi ve bütün insanların her bakımdan en güzeli ve en üstünü olan Muhammed Mustafâ'ya “sallallahu aleyhi ve sellem” ve Onu sevenlerin ve izinde gidenlerin hepsine olsun! Allahu Teâlâ, siz yüksek hocamın kıymetli yavrularını da, sa’âdet-i ebediyyeye kavuştursun!

Yüksek üstâdımın, beni dünyâ ve Âhiret ni’metlerine kavuşturan kıymetli hocamın sevgili yavruları! Biliniz ki, her şeye muhtâç olan bu zavallı kardeşiniz, tepeden tırnağa kadar, o yüksek babanızın sadakaları ve ihsânları içinde yüzüyorum. İnsanlığın elifbâsını ondan öğrendim. Yükseklikleri haber veren kelimeleri ondan okudum. Herkesin, senelerce çalışarak kazanabildiği dereceler, onun huzûrunda, terbiyesi altında, az zamânda elime geçti. İnsanlara meziyyet, üstünlük veren bütün kıymetler, ona hizmetimin ikrâmiyesi olarak üzerime serpildi. Hiçbir işe yaramayan ve insanlıktan haberi olmayan bu zavallı, onun nûrlu bakışları altında, ikibuçuk ay içinde olgunlaşarak, büyüklerin yoluna katıldı. Onların Allahu Teâlâ'ya olan yakînliklerine kavuştu. Böyle az bir zamânda, tasavvufu tatmış olanların, tecellîler, zuhûrlar, nûrlar, hâller ve keyfiyetler diye anlatmak istedikleri gizli kazançlar, babanızın parlak kalbindeki deryânın damlaları olarak, önüme saçıldı. Bunlardan hangi birini anlatayım. Onun, lutfederek, acıyarak mübârek gönlünü bu fakîre çevirmesi ile, tasavvufçuların tevhîd, kurb [yakınlık], ma’iyyet [berâberlik], ihâta [her tarafı kaplamak,kuşatmak], sereyân [her zerrede bulunmak] gibi sözlerle, anlatmak istedikleri ma’rifetlerden, ince bilgilerden ele geçmeyen, hemen hemen birisi kalmadı. Bunların içlerinden, özlerinden bildirilmedik bırakılmadı. Vahdet-i vücûd dedikleri, her şeyde Allahu Teâlâ'nın kemâlâtını görmek ve vahdette kesreti bulmak, bu ince bilgilerin başlangıcıdır. İslâm büyüklerinin eriştiği, tanıdığı bilgileri, kelime kadrosu ile anlatmağa kalkışmak, câhillik ve ahmaklık olur. Bunların kavuştukları, yetiştikleri dereceler çok yüksektir. Anladıkları, edindikleri bilgiler ve zevkler çok incedir. Her bilgi satanın, büyük ve önder sanılanların yetişeceği, yanaşacağı yer değildir.

O çok yüksek babanızın, bu zavallıya olan ni’metlerine, ihsânlarına karşı, ölünceye kadar, başımı kapınız hizmetçilerinin ayaklarına sürsem, size karşı bir şey yapmış olamam. Hangi kusûrumu bildireyim? Mahcûbiyyetimden, yüzümün karasından hangisini meydâna çıkarayım? Allahu Teâlâ, Hüsâmeddîn Ahmed'den râzı olsun ki, sizlere karşı olan vazîfemizi, borcumuzu üzerine alarak, kapınıza kul olmakla, hizmetinizde çalışmakla şereflenmekte, böylece râhat nefes almamıza sebep olmaktadır. Fârisî beyt tercemesi:

Vücûdumun her zerresi dile gelse de;
Şükrünün binde birini yapamam yine!

O kıymetler hazînesinin, kapısının eşiğini öpmekle üç def’a şereflenmiştim. Üçüncüsünde buyurdu ki: (Za’îf düştüm. Yaşamak ümîdim azaldı. Benden sonra, çocuklarımı gözet!). Sizleri getirdiler. O zamân dahâ küçük idiniz. Kucakta taşınıyordunuz. Size teveccüh etmemi, emr buyurdular. Emrlerine uyarak, yüksek huzûrlarında, üzerinize o kadar teveccüh olundu ki, te’sîri görünüverdi. Sonra, (Bunların annelerine de, uzaktan teveccüh et!) buyurdular. Yanımızda olmadığı hâlde, onlara da teveccüh olunmuştu. Emrleri ile ve huzûrlarında olduğu için, o teveccühlerin çok fâydalar sağlayacağını ümît ediyorum.

Babanızın, herhâlde yapılması lâzım gelen emrlerini ve her ne bahâsına olursa olsun yerine getirilmesi gereken vasiyetlerini unutacağımı veyâ dalgınlığıma geleceğini sanmayınız! Buna imkân olur mu? Ufak bir işâretinizi bekliyorum. Şimdilik, birkaç satır nasîhat yazıyorum. Cân kulağı ile dinleyiniz! Cenâb-ı Hak, ikinizi de, sa’âdet-i ebediyyeye kavuştursun!

Her Müslümânın, önce i’tikâdını düzeltmesi, ya’nî Ehl-i sünnet vel-cemâ’at âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bildirdikleri gibi, inanması lâzımdır. Durmadan, yılmadan çalışan o âlimlere, Allahu Teâlâ, bol bol mükâfat versin! Cehennemin ebedî azâbından kurtulan, yalnız bunlar ve bunların izinde gidenlerdir. Bunların bildirdiği i’tikâdlardan unutulmakta olanları anlatacağım:

Allahu Teâlâ, kendi Zâtı ile vardır. Ondan başka her şey, Onun var etmesi ile, var olmuştur. Kendisi ve sıfatları ve işleri yegânedir, birdir. Varlıkta, şerîki, ortağı olmadığı gibi, hiçbir bakımdan benzeri yoktur. Benzerlik yalnız isimde ve kelimelerdedir. Onun sıfatları da, işleri de, kendi gibi, akıl ile anlaşılmaz ve anlatılamaz ve insanların sıfatlarına, işlerine, hiç benzemez ve uymaz. Bunlardan biri, ilim sıfatıdır, ya’nî Allahu Teâlâ bilicidir. Bu sıfatı da, kendi gibi kadîmdir. Ya’nî sonradan olma değildir. Hep vardı ve basît, [ya’nî bir hâldedir. Hiç değişmez, bölünmez ve çoğalmaz]. Bildiği şeyler değişmekte, her değişmeyi bilmektedir. Fakat, ilminde ve ilminin bu şeylere bağlanmasında, bir değişiklik olmaz.  Birbirine benzeyen ve benzemeyen hâlleri ile, hem büyüklerini, hem de ufak zerrelerini, her birini kendi zamânında olarak bir anda bilmektedir. Meselâ, bir kimsenin hem varlığını, hem yokluğunu, hem doğmadan evvelki hâllerini, çocukluğunu, gençliğini, ihtiyârlığını, diri olmasını ve ölü olmasını, ayakta, oturmakta, dayanmakta, yatmakta, gülmekte, ağlamakta, neş’e ve lezzette, dert ve kederde, izzet ve kıymette, zillet ve aşağılıkta, mezârda, kıyâmette ve mahşer yerinde ve meselâ Cennette ni’metler içinde olduğunu, hep bir ânda ve bir hâlde bilmektedir. Ne ilminde, ne de ilminin bu şeylere bağlanmasında bir değişiklik olmaz. Değişiklik olsa, zamânın da, değişmesi olur. Hâlbuki orada, ezelden ebede kadar, parçalanamayan bir ân vardır. Dahâ doğrusu, Allahu Teâlâ, zamânlı değildir. Öncelik ve sonralık yoktur. İlmi her şeye yetişir dersek, her şeyi bir bilmekle ve ilmin bunlara bir bağlanması ile biliyor. Bu bir bilgi ve bir bağlantı da, aklın eremeyeceği bir bağlanmaktır. Bunu akla anlatabilmek için, şu misâli uygun buluyorum: İnsan, bir kelimenin çeşitli hâllerini, birbirine benzemeyen şekillerini bir ânda düşünebilir. Bir kelimeyi, bir ân içinde, hem isim, hem fi’l, hem harflerin kümesi, hem mâdî, hem müstakbel, hem emr, hem men’, hem edatlı, hem edatsız, hem müsbet, hem menfî bilebilir. Çeşitli şekilleri bir ânda, kelimede ayrı ayrı görüyorum diyebilir. Bir insanın, ilminde ve hattâ görmesinde, ters ve çeşitli hâlleri bir araya toplaması, mümkün olunca, Allahu Teâlâ'nın ilminde neden mümkün olmasın? Hem de Onun ilminde iki zıddın, bir arada bulunması görünüştedir. Yoksa, orada zıtlık yoktur. Meselâ, bir kimseyi, bir ânda, hem var, hem yok bilir. Fakat, yine o ânda onun varlığını, meselâ hicretten bin sene sonra ve birinci yokluğunu, bu varlıktan evvel, ikinci yokluğunu da meselâ, varlığından yüz sene sonra olarak bilmiştir. O hâlde, arada zıtlık yoktur. Zîrâ, varlığın ve yokluğun zamânları başkadır. İşte Allahu Teâlâ, ayrı ayrı, başka başka, zerreleri bir ânda biliyorsa da, ilminde değişmek olmuyor. Felsefecilerin zan ettiği gibi, ilim sıfatında sonradan bir şey hâsıl olmuyor. Çünki bir şeyin bilgisi, evvelki şeyin bilgisinden sonra hâsıl olmuyor ki, ilimde değişiklik olsun. Her şeyi bir ânda bildiğinden, ilminde değişiklik ve yenilik hâsıl olmaz. O hâlde, ilimde değişiklik olmadığını anlatmak için, ilim, eşyâya, çeşitli bağlantılarla bağlanmıştır demek ve bunların değiştiğini söylemek lüzûmsuzdur. Nitekim felsefecileri susturmak için, ba’zı büyüklerimiz böyle söylemiştir. Bu bağlantıların, eşyâya bağlanmasında değişiklik olur denirse yerinde olur.

Allahu Teâlâ'nın sıfât-ı sübûtiyyesinden biri, Kelâm sıfatıdır. (Kelâm sıfatı), ya’nî söylemesi de, bir basît kelimedir ki, ezelden ebede kadar, hep o bir kelâm ile söyleyicidir. Bütün emrler, bütün yasaklar, bütün bildirilen şeyler, bütün suâller, bütün dilekler, hep o bir kelâmdır. Gönderdiği bütün kitâplar ve sahîfeler, hep o bir basît kelâmdandır. Tevrât ondan meydâna gelmiş, Kur’ân-ı kerîm, ondan nâzil olmuş, inmiştir.

Allahu Teâlâ'nın bütün yarattıkları, yaptıkları da, bir fi’l, bir yapıştır ki, ilk yarattığından, sonsuza kadar yaratmaları, hep o bir fi’l ile var olmaktadır. (Bir göz kırpacak zamânda her şeyi yaptık) meâlindeki âyet-i kerîme, bunu gösteriyor. Hayât vermesi ve öldürmesi, hep o bir fi’l iledir. Yaratması ve yok etmesi de o fi’ldendir. Fi’linde de çeşitli bağlantılar yoktur. Bir ta’alluk ile ilk ve sonradaki her şeyi kendi zamânlarında yaratıyor. Akıl, onun fi’lini anlayamayacağı gibi, fi’lin bağlanmalarına da erememektedir. Aklın oraya yolu yoktur. Ehl-i sünnet âlimlerinden, Ebül-Hasan-i Eş’arî bile, Allahu Teâlâ'nın fi’lini anlayamayarak, tekvîn sıfatına, ya’nî yaratmasına sonradan olma hâdistir, dedi. Ya’nî her şeyi yapması, yaptığı zamân meydâna geliyor dedi. Hâlbuki, her zamân yapılan işler, ezeldeki fi’lin eserleri, meydâna çıkmalarıdır. Yoksa, fi’linin kendisi değildir. Tasavvuf büyüklerinden, fi’llerini görüyoruz, ya’nî Tecellî-i ef’âle kavuştuk diyenler de, böyle yanılıyor. Her şeyde, Allahu Teâlâ'nın fi’lini görüyoruz sanıyorlar. Hâlbuki, o tecellîler, görünenler, fi’lin kendisi değil, eserleridir. Zîrâ, Allahu Teâlâ, görülemediği gibi, fi’li de görünmez, his olunamaz, düşünülemez ve akıl ile anlaşılamaz. Onun fi’li de, bütün sıfatları da kadîmdir. Sonradan olma değildirler. Kendisi ile hep vardırlar. Onun fi’line (Tekvîn) denir, mahlûkât aynasına yerleşmez ve görülmez. Fârisî beyt tercemesi:

Dar olan, şekil ve sûret kabına ma’nâ nasıl sığar?
Dilenci kulübesinde sultânın ne işi var?

Bu fakîre göre “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz”, Allahu Teâlâ'nın kendi tecellîsi olmaksızın, fi’llerinin ve sıfatlarının tecellîsi olamaz. Sıfatları ve fi’lleri kendinden ayrılmaz ki, kendi tecellîsi olmaksızın, tecellî edebilsinler. Onun zâtından ayrılan, fi’llerinin ve sıfatlarının zılları, akisleri, görünüşleridir. Herkes bunları anlayamaz. Cenâb-ı Hak, dilediği kullarına bildirir. Onun ihsânı çoktur.

Yine sözümüze gelelim: Allahu Teâlâ, hiçbir şeye hulûl etmez. Hiçbir cisim içine işlemez. Hiçbir şey Ona hulûl etmez. Fakat, Allahu Teâlâ, her şeyi ihâta etmiş, kaplamıştır ve her şeye yakındır ve her şeyle berâberdir. Fakat, bizim alıştığımız ve anladığımız ihâta, kurb ve ma’ıyyet gibi değildir. Bunlar, Ona lâyık değildir. Evliyânın keşif ile, müşâhede ile anladığı, ihâta, kurb ve ma’ıyyet de, Ona lâyık değildir. Zîrâ, zavallı mahlûkların hiçbiri, Onu ve sıfatlarını ve fi’llerini anlayamaz, bilemez. Anlamadan inanmak lâzımdır. Fârisî beyt tercemesi:

Anka kuşu avlanamaz, tuzağını topla!
Bu avlanmada, giren yalnız havadır tuzağa.

Yüksek rehberimin “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz” (Mesnevî)sinden şu beyti buraya yazmak uygundur. Fârisî beyt:

Gidilecek yol uzundur pek,
Uygun olmaz kavuştum demek.

Allahu Teâlâ'nın, her şeyi ihâta ettiğine ve her şeye yakın olduğuna ve her şey ile berâber olduğuna inanırız. Fakat, bu ihâta, kurb ve ma’ıyyetin, ne demek olduğunu bilemeyiz. (İlmi ihâta etmiştir, ilmi yakîndir) demek, Kur’ân-ı kerîmin açık olan ma’nâsını çevirmek demektir. Biz, böyle ma’nâlar vermeği doğru bulmuyoruz.

Allahu Teâlâ, hiçbir şey ile ittihâd etmez, birleşmez. Hiçbir şey de, Onunla birleşmez. Tasavvuf büyüklerinden, ittihâd ma’nâsı anlaşılan sözler çıkmış ise de, onlar, başka şey demek istemiştir. Meselâ, (Fakîrlik tamâm olunca, Allahu Teâlâ'dır) sözleri ile, (Her şey yoktur, ancak Allahu Teâlâ vardır) demek istiyorlar. Yoksa, o fakîr, Allahu Teâlâ ile birleşir, demek istemiyorlar. Bunu demek, kâfirlik, zındıklık olur. Allahu Teâlâ, zâlimlerin, kâfirlerin sandığı gibi değildir. Üstâdım buyurmuştu ki: Hallâc-i Mensûrun, (Ben Hakkım) sözünün ma’nâsı, (Ben yokum, yalnız Allahu Teâlâ vardır) demektir.

Allahu Teâlâ'nın zâtında, sıfatlarında ve fi’llerinde değişiklik olmaz. Hareketlerin, işlerin olması ile, her şeyi yaratması ile, Onun zâtında, sıfatlarında ve fi’llerinde değişiklik olmuyor. Vahdet-i vücûd var diyenler, (Tenezzülât-i hams) ya’nî Allahu Teâlâ'nın, bu mevcûdâtı var etmesi, beş derecede olmuştur demeleri, Onda değişiklik yapacak ma’nâda değildir. Bu ma’nâ ile söyleyen kâfir olur, yoldan çıkar. Bu büyükler, Allahu Teâlâ'nın sıfatlarının zuhûrunda, meydâna çıkmalarında, beş derecenin aşağıya indiğini söylüyor ki, zâtında ve sıfatlarında ve fi’llerinde bir değişiklik olmuyor.

Allahu Teâlâ, (Ganiyy-i mutlak)dır. Ya’nî, hiçbir şey için, hiçbir şeye muhtâç değildir. Ne kendine, ne sıfatlarına, ne de fi’llerine, hiçbir sûretle hiçbir şey lâzım değildir. Varlıkta muhtâç olmadıkları gibi, zuhûrda, belli olmakta da, ihtiyâçları yoktur. Sôfiyyenin büyüklerinin, (Allahu Teâlâ, isimlerini ve sıfatlarını izhâr için, bize muhtâçdır) anlaşılan sözleri, bu fakîre çok ağır geliyor. Yaratılmakla, biz kıymetlendik, şereflendik. Allahu Teâlâ'da bir şey artmadı. Böyle şeyler söylemek, çok yersiz ve çirkindir. Ez-zâriyât sûresinin, (Cinnîleri ve insanları, ancak bana ibâdet etmeleri için yarattım) meâlindeki ellialtıncı âyeti gösteriyor ki, cinnîlerin ve insanların yaratılması, Allahu Teâlâ'yı tanımaları içindir ki, bunlar için şeref ve sa’âdetdir. Yoksa, Onun bir şey kazanması için değildir. Hadîs-i kudsîde, Allahu Teâlâ'nın, (Ma’rûf olmak, tanınmak için her şeyi yarattım) buyurması, (Onların beni tanımakla şereflenmesi için) demektir. Yoksa, (Tanınayım ve onların tanıması ile kemâl bulayım) demek değildir. Bu ma’nâ, Allahu Teâlâ'ya lâyık değildir.

Allahu Teâlâ'da, noksanlık sıfatları ve mahlûkların hâssa ve alâmetleri yoktur. Madde değildir. Cisim değildir. Mekânlı değildir. Zamânlı değildir. Kemâl sıfatları, kusûrsuzluklar yalnız Ondadır. Sekiz kemâl sıfatı olduğunu bildirmiştir ki şunlardır: (Hayât), diri olmasıdır. (İlm), bilmesidir. (Kudret), gücü yetmesidir. (İrâde), dilemesidir. (Sem’), işitmesidir. (Basar), görmesidir. (Kelâm), söyleyici olmasıdır. (Tekvîn), yaratmasıdır. Bu sıfatları, kendinden ayrı olarak vardır. Varlıkları ilimde değildir. Hâriçte ve hakîkatte vardırlar. Kendi var olduğu gibi, bu sıfatları da ayrıca vardır. Vahdet-i vücûda inanan Sôfiyyûnun sandığı ve fârisî beyt tercemesi:

Akıl ve düşünce ile, sıfatlar başkadır.
Hakîkatte ise, hepsi tâm kendisidir.

Sözleri, sıfatları inkârdır, inanmamaktır. Müslümânlardan, sıfatları inkâr eden Mu’tezile fırkası ile kâfirlerden eski felsefeciler de, sıfatları nazarî olarak kendinden ayrı ise de, hâriçte yalnız kendi vardır diyorlar. [Ya’nî, sıfatların nazarî olarak], kendinden ayrı olduğunu inkâr etmiyorlar. Meselâ, ilim sıfatının ma’nâsı, zâtın ma’nâsının aynıdır demiyorlar. Yâhut, kudret ve irâdet sıfatlarının ma’nâları, birbirinin aynıdır demiyorlar. Fakat, hâriçteki varlıkları, aynıdır diyorlar. O hâlde, sıfatları inkârdan kurtulmak için, hâriçte ayrı ayrı var olduklarına inanmak lâzımdır. Nazarî olarak ayrı bilmek fayda vermez.

Allahu Teâlâ, (Kadîm) dir. (Ezelî) dir. Ondan başka, hiçbir varlık kadîm, ezelî değildir. Din sâhipleri, kitâp sâhipleri, hep böyle îmân etmiştir ve Allahu Teâlâ'dan başkasını kadîm, ezelî bilenlere, kâfir demişlerdir. Bunun içindir ki, hüccet-ül-islâm imâm-ı Muhammed Gazâlî “rahmetullahi aleyh”, İbn-i Sînâ'nın ve Fârâbî'nin ve dahâ başkalarının, kâfir olduklarını söylemiştir. Çünki bunlar aklın, rûhun ve [maddenin ilk hâli dedikleri] heyûlânın kadîm olduğuna inanmış ve göklerin içindekilerle berâber, kadîm olduklarını söylemişlerdir.

Üstâdım “rahmetullahi teâlâ aleyhimâ” buyurdu ki, şeyh-i ekber Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin, (Büyük insanların rûhları kadîmdir) sözünün görünüş ma’nâsına uymayıp, din sâhiplerinin müşterek îmânlarına ve sözlerine çevirmelidir.

Allahu Teâlâ, (Kâdir-i muhtâr)dır.  Mecbûr değildir. Eski Yunan felsefecileri, akılları ermediğinden, kemâl, büyüklük, mecbûr olmakta, herhâlde yapabilmektedir deyip, Allahu Teâlâ'nın ihtiyârını, ya’nî seçmesini inkâr ettiler. Yapmağa mecbûrdur dediler. Bu ahmaklar, Allahu Teâlâ, bir şeyi yaratmağa mecbûr olmuş ve sonra başka bir şey yaratmamıştır dedi. Bu uydurma şeye de, akl-ı fe’âl deyip, her şeyi bu yapıyor dediler.

(Akl-ı fe’âl) dedikleri şey de, yalnız onların vehimlerinde, hayâllerinde olan bir şeydir. Bunların bozuk inanışlarına göre, Allahu Teâlâ hiçbir şey yapmıyor. İnsan sıkışınca, bunalınca, Akl-ı fe’âle yalvarır. Allahu Teâlâ'dan bir şey istemez. Çünki Allahu Teâlâ'nın dünyâda olup bitenlerle hiç ilgisi yoktur. Her şeyi yapan, yaratan Akl-ı fe’âldir derler. Hattâ Akl-ı fe’âle de yalvarmazlar. Çünki onu, kendilerinden belâları gidermekte irâde ve ihtiyâr sâhibi bilmezler. Bu nasîpsizler, ahmaklıkta, sersemlikte, sapık fırkaların hepsinden dahâ aşağıdırlar. Kâfirler, her işlerinde Allahu Teâlâ'ya sığınıyor. Belâların giderilmesini ondan istiyorlar. Bu alçaklar ise, böyle değildir. Bu nasîpsizlerde iki şey, sapık ve ahmak fırkaların hepsinden dahâ çoktur. Bunlardan biri, Allahu Teâlâ'nın gönderdiği haberlere inanmıyorlar. Peygamberlerin bildirdiklerine inât ve düşmanlık ediyorlar. İkincisi, bozuk ön fikirler ileri sürüyor. Asılsız, çürük delîller, şâhitler göstererek, boş, sapık düşüncelerini isbâta kalkışıyorlar. Bozuk düşüncelerini isbât için öyle yanılıyorlar ki, hiçbir alçak böyle yanlış, çürük şey yapmamıştır. Dünyâda olan her işi, durmadan giden, dönen göklerin ve yıldızların değişmeleri ve vaziyetleri yapıyor diyorlar. Gökleri yaratanı ve yıldızları îcât edeni ve hepsini hareket ettireni ve aralarında nizâm kuranı görmüyorlar. Bunu bir şeye karışmaz sanıyorlar. Ne kadar ahmaktırlar! Ne kadar alçaktırlar! Bunları akıllı bilen, sözlerine inanan ise, bunlardan dahâ alçaktır. Onların akla dayanan, düzgün ilimlerinden biri geometri [Hendese]dir ki, ne dünyâ sa’âdetine, ne de ebedî kurtuluşa faydası yoktur. Bir üçgenin, üç iç açısının toplamı, iki dik açıya müsâvîdir demek ve bunu ispâtlamak, insanlığa ne kazandırır.

Bu dinsizlerin üç kısmı da ahmaklıkta ve zavallılıkta, herkesten ileri gitmiş, kâfirlerin her sınıfını arkada bırakmışlardır. Bunların hepsi, hem dinlere inanmıyor ve Peygamberlere “aleyhimüssalavâtü vesselâm” inât ve düşmanlık ediyor, hem de âile, cem’ıyyet ve din hakkında uydurdukları sözleri ile, birbirlerini ve herkesi kandırmak için, çürük delîller ve şâhitler buluyorlar. O kadar yanlış, o kadar gülünç şeyler söylüyorlar ki, hiçbir câhilin, hiçbir ahmağın bu kadar aşağılığı görülmemiştir. Bunlar, ne kadar akılsız, ne kadar zavallıdır. Bunları akıllı, fikirli sananlar da, bunlardan dahâ zavallı ve dahâ bedbahttır. Birçok kıymetli bilgileri, Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vesselâm” kitâplarından çalmışlar ve aralarına, başka şeyler de katmışlardır.

Bunları imâm-ı Gazâlî “rahmetullahi aleyh”, (El munkızû min ed dalâl) kitâbında, uzun uzadıya anlatmaktadır. Din sâhipleri, Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vesselâm” izinde gidenler, bir şeyin doğruluğunu isbât ederken yanılırsa, zararı ve tehlikesi olmaz. Zîrâ bunlar, bütün ilimlerinde ve işlerinde, onlara uyup, sözlerini isbât ediyor. Bunların Peygamberlere “aleyhimüssalavâtü vesselâm” uyması, doğruluklarını bildirmeğe yetişir. O zavallılar ise, Peygamberlere “aleyhimüssalavâtü vesselâm” uymağa, gericilik deyip, sözlerini akla uygun getirmeğe çalışıyor. Aklın eremediği şeylerde, şüphesiz yanılıyorlar. Allahu Teâlâ'nın Peygamberi olan Îsâ aleyhisselâmın sözlerini, bunların en büyüğü tanınan Eflâtun işitince, (Biz temiz, olgun, ilerici insanlarız, bize, doğru yol gösterecek kimseye ihtiyâcımız yoktur) dedi. Ölüleri diriltiyor, körlerin gözlerini açarak, abraş denilen hastaları iyi ederek kurtarıyor. Ya’nî, kendi fenlerinin, tecrübelerinin yapamadığı şeyleri yapıyor, diye işittiği bir kimseyi, gidip görmesi, hâlini incelemesi lâzım iken, görmeden, anlamadan, böyle cevâp verdi. Bu sözleri çok ahmak olduğunu göstermektedir.

Oğlum Muhammed Ma’sûm “kuddise sirruh” bugünlerde (Şerh-i mevâkıf) kitâbını tamâmladı. Derslerinde bu akıllı denilenlerin, hatâlarını ve kabâhatlerini iyice anladı ve çok şey öğrendi. Cenâb-ı Hakka şükürler olsun ki, bizleri aklın dar çerçevesi içinde bırakmayıp, doğru yola çıkardı. Eğer Peygamberleri ile “aleyhimüssalavâtü vesselâm” doğru yolu göstermeseydi, biz de o zavallılar gibi aklın ermediği şeylerde, zan ettiklerimize inanacak ve helâk olacaktık.

Muhyiddîn-i Arabînin “kuddise sirruh” kitâplarından da Allahu Teâlâ'nın, tabî’at kuvvetleri gibi, her şeyi irâdesiz yaptığı ma’nâsı anlaşılıyor. Allahu Teâlâ'nın kudretini anlatırken, eski Yunan felsefecilerine uyduğu seziliyor. (İsterse yapmaz) demiyor da, (Yapması lâzımdır) diyor. Büyüklerimizin beğendiği, büyük bildiği Muhyiddîn-i Arabî'nin birçok sözlerinin, Ehl-i sünnetin doğru sözlerine uymaması, yanlış olması, ne kadar şaşılacak şeydir. Hatâları, keşfinde, kalbe doğan bilgilerde olduğu için, belki kabâhat sayılmaz. İçtihâddaki hatâlar gibi bir şey söylenemez. Onun büyük olduğunu ve hatâlarının kusûr sayılamayacağını, yalnız bu fakîr söylüyorum. Onu büyük bilir ve severim. Ehl-i sünnet âlimlerinin sözlerine uymayan yazılarını yanlış ve zararlı bilirim. Sôfiyyûndan bir kısmı, onu beğenmiyor ve çirkin şeyler söylüyor. Bütün ilimlerini yanlış ve bozuk biliyorlar. Bir kısmı da ona uyarak, bütün ilimlerini, yazılarını olduğu gibi alıyor. Hepsini doğru biliyor ve doğruluklarını isbât etmeğe kalkışıyor. Bu iki kısım da yanılıyor, adâletten ayrılıyor. Bir kısmı haddi aşıyor. Birisi de, büsbütün mahrûm kalıyor. Evliyânın büyüklerinden olan Muhyiddîn-i Arabî “kuddise sirruh” keşiflerindeki hatâsından dolayı, büsbütün reddolunabilir mi? Fakat, Ehl-i sünnetin doğru sözlerine uymayan, hatâlı bilgilerine uyulur mu ve her şeyi de kabûl olunur mu? Burada doğru yol, Cenâb-ı Hakkın bize ihsân ettiği, iki tarafa sapmayan orta yoldur. [İmâm-ı Süyûtî hazretleri (Tenbîh-ul-gabî) kitâbında Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin büyüklüğünü vesîkalarla isbât etmektedir. Ebüssü’ûd efendi fetvâlarında da ona dil uzatılamayacağı yazılıdır “rahmetullahi teâlâ aleyhim.”] Vahdet-i vücûd bilgisinde, sôfiyyenin çoğunun, Muhyiddîn-i Arabî ile berâber olduğu meydândadır. Kendisi burada da, husûsî bir yol tutmuş ise de, sözün esâsında ortaktırlar. Bu bilgileri de görünüşte, Ehl-i sünnet i’tikâdına uymuyor ise de, uydurulması kolaydır ve ikisini birleştirmek mümkündür. Bu fakîr, Cenâb-ı Hakkın yardımı ile, üstâdımın (Rübâiyyât)ını açıklarken, bu bilgileri, Ehl-i sünnetin i’tikâdı ile birleştirdim. Aradaki farkın, yalnız sözde ve kelimelerde olduğunu göstererek, her iki tarafın şüphe ettikleri yerleri öyle bir aydınlattım ki, okuyanların hiç şüphesi kalmaz. Görünce anlaşılır.

Ey Müslümân! İyi bil ki, gördüğün, işittiğin her şey, meydâna gelen her şey, madde ve cisim, bunların hâssaları, akllar, fikirler, düşünceler, gökler, yıldızlar, elementler ve bileşik cisimler yok idi. Hepsi, Allahu Teâlâ'nın istemesi ve yaratması ile var oldu. Onun yaratması ile yoktan var oldukları gibi, varlıkta kalabilmeleri, yok olmamaları için de, her ân, Onun istemesine ve kuvvetine muhtâçtırlar. Sebeplerin ve şartların değişmesi ile Allahu Teâlâ'nın fi’lini, yapmasını perdeliyor, bizden örtüyor. Kuvvetinin, kudretinin meydâna çıkması için, yapması ve yaratması için, sebepleri, vâsıtaları araya koymuştur.Aklı olan, uyanık olan, kalp gözlerini, Peygamberlere “aleyhimüssalavâtü vesselâm” uyarak, sürmelemiş, cilâlamış olan kimse, bu sebeplerin de, vâsıtaların da, Allahu Teâlâ tarafından yaratıldığını ve her ân Onun kuvvetine muhtâç olduklarını, Onun ile var olup, Onun ile varlıkta kalabildiklerini, yoksa hepsinin cânsız, te’sîrsiz, hareketsiz ve kuvvetsiz olduklarını ve kendileri gibi olan, başkalarına te’sîr edemeyeceklerini ve kendileri gibi olan, başka şeyleri yapamayacaklarını düşünür. Bu sebepleri ve vâsıtaları yaratan ve bunlara te’sîr ve kuvvet, enerji veren bir kudret sâhibinin bulunduğunu anlar. Aklı olan kimse, cânsız bir cismin hareket ettiğini görünce, bunu hareket ettiren bir kuvvetin varlığını anlar. Durmakta olan bir cismin, kendiliğinden hareket edemeyeceğini ve ancak dışardan bir kuvvetin bunu harekete getireceğini bilir. Demek ki, cânsız bir cismin, hareket etmesi, bunu harekete getiren bir fâ’ilin, bir kuvvetin varlığını akıl sâhiplerinden gizlemiyor. Hareket eden cismin cânsız olması, bir fâ’ilin, bir kuvvet sâhibinin mevcûd olduğunu, akıl sâhiplerine haber veriyor. Bütün sebepler, vâsıtalar da böylece, Allahu Teâlâ'nın varlığını, kudretini akıl sâhiplerine i’lân ediyor, bildiriyor. Fakat eblehler, ahmaklar, cismin hareketini görünce, kendiliğinden hareket ediyor sanarak, kuvvet sâhibini, fâ’ili göremeyip anlayamıyor. Akılları olmadığından, hareket eden cânsız cismi, kuvvet sâhibi zan ediyor. Bunu hareket ettiren kuvveti, fâ’ili inkâr ediyor, kâfir oluyorlar. Allahu Teâlâ'nın her şeyi sebeplerle, vâsıta ile yapması, yaratması, ahmakların, akılsızların inkârına, küfrüne sebep oluyor. Akıl ve vicdân sâhiplerine de hidâyet, kurtuluş yolunu gösteriyor. Sebepleri, vâsıtaları görerek, Allahu Teâlâ'nın varlığını, birliğini, kudretini anlamak, ancak Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vesselâm” irşâdı ile, uyandırması ile olmaktadır. İnsan aklı bunu, kendiliğinden anlayamıyor. Ba’zı kimseler, arada sebepler bulunmaması, her şeyin sebepsiz yaratılması, büyüklüğe dahâ uygun olur sanıyor. Sebeplerde te’sîr yoktur, sebepler karışmadan her şey doğrudan doğruya, Allahu Teâlâ'nın yaratması ile var oluyor diyorlar. Bunlar anlamıyor ki, sebepleri aradan kaldırmak, hikmeti, âdetini bozmak demektir. Bu hikmette ise, nice fâydalar vardır. Yâ Rabbî! Bu varlıkta, hiçbir şeyi hikmetsiz, yersiz, uygunsuz yapmadın! Peygamberlerin hepsi “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” her işlerinde, sebeplere yapışırdı ve bununla berâber, işlerin yaratılmasını Allahu Teâlâ'dan dilerdi. Meselâ, Ya’kûb “aleyhisselâm” çocuklarını Sûriye'den, Mısra gönderdiği zamân, nazar değmesin diye, (Hepsi bir kapıdan girmeyip, ayrı kapılardan girmelerini) nasîhat etti. Bununla berâber, nazar değmemesini Allahu Teâlâ'dan dileyip, (Bu nasîhati yapmakla, Allahu Teâlâ'nın sizin için dilediğini değiştiremem. Çünki tedbîr, kaderi değiştiremez. Her zamân Onun dediği olur. Sizi Ona emânet ediyorum. Ona güveniyorum. Herkes de, her işinde yalnız Ona güvenmelidir. Herkesin, zavallı bir vâsıtadan başka bir şey olmadığını düşünerek, yalnız Ona güvenenlerin imdâdına elbette yetişir) dedi. Allahu Teâlâ, bu hâli Yûsuf sûresinde, (O âlim idi. Kazâ ve kaderimi biliyordu. Ona bildirmiştim. Fakat insanların çoğu, kazâ ve kaderimi anlamıyor) meâlindeki altmışsekizinci âyetinde bildiriyor ve beğeniyor. [Beyt:

İnsan tedbîr alır, sebeplere yapışır, takdîri bilmez,
Allahın takdîri, kulun tedbîri ile değişmez!]

Allahu Teâlâ, Peygamberimiz Muhammed aleyhissalâtü vesselâma da sebeplere yapışmasını emr ediyor. Enfâl Sûresi, altmışdördüncü âyetinde meâlen, (Ey sevgili Peygamberim “sallallahu aleyhi ve sellem”! Sana, Allahu Teâlâ ve mü’minlerden, sana tâbi’ olanlar yetişir!) buyuruldu.

Sebeplerin te’sîrine gelince, Allahu Teâlâ, sebeplerde ba’zan te’sîr, ya’nî iş yapabilecek kuvvet de yaratıyor. O işi hâsıl ediyorlar. Ba’zan da, aynı sebeplerde, bu te’sîri yaratmıyor. O işi yapamıyorlar. Bu hâli herkes her zamân görmektedir. Aynı sebeplerin, aynı işi, ba’zan meydâna getirdiğini, ba’zan da, işi yapamadığını hepimiz görmekteyiz. Sebeplerde, te’sîr yoktur demek, tecrübeleri, hâdiseleri körü körüne inkâr etmektir. Te’sîrine inanmalı. Fakat, sebeplerdeki bu te’sîrlerin de, kendileri gibi, Allahu Teâlâ'nın yaratması ile, vücûda geldiğini bilmelidir. Bu fakîrin “rahmetullahi teâlâ aleyh”, bu mes’eledeki sözü, işte böyledir. Demek ki, sebeplere yapışmak, tevekküle, mâni’ değildir. Aksini tasavvuf yolunda yürüyen ve henüz ilerlememiş olan sôfiler söyler. Hâlbuki sebeplere yapışmak, sebepleri araya koymak, tevekkülün en yüksek derecesidir. Ya’kûb “aleyhisselâm”, hem sebeplere yapıştı, hem de Allahu Teâlâ'ya tevekkül etti.

Allahu Teâlâ, hayrı ve şerri, iyiyi kötüyü irâde eder, ister ve yaratır. İyilerin de, kötülerin de hâlıkı, yaratanı Odur. Fakat, iyiliklerden râzıdır. Şerlerden râzı değildir. Ya’nî beğenmez. İrâde başkadır, rızâ başkadır. Aralarındaki farkı, yalnız Ehl-i sünnet âlimleri görebilmiştir. Diğer yetmişiki fırka, bu farkı anlayamayarak, hepsi dalâlette kaldı, yollarını şaşırdı. Meselâ, Mu’tezile fırkası, herkesi, kendi işinin hâlıkı zan etti ve filânca kimse, filân işi yarattı dedi ve insanlar, îmânlarını ve küfürlerini kendileri yaratıyor dedi.

Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabînin “kuddise sirruh” ve izinde gidenlerin kitâplarından anlaşılıyor ki, (Allahu Teâlâ'nın Hâdî ismi, îmânı ve ibâdetleri beğendiği gibi, Mudıl ismi de, küfrü ve günâhları beğenmektedir). Bu sözleri de, Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bildirdikleri doğru i’tikâda uymuyor ve îcâba, irâdeyi inkâra yaklaşıyor. Güneş, aydınlatmaktan râzıdır demeğe benziyor.

Allahu Teâlâ, kullarına kuvvet, kudret, irâde vermiştir. İstediklerini işlerler. İnsanlar, işlerini kendileri yapıyor. Allahu Teâlâ da yaratıyor. Allahu Teâlâ'nın hikmeti, âdeti şöyledir ki, insan bir işi yapmak isteyince, O da, isterse o işi yaratır. Bu iş, insanın kasdı ile, ihtiyârı ile meydâna geldiği için, işin mes’ûliyyeti, sevâbı ve cezâsı, o insana oluyor. İnsanın ihtiyârı za’îfdir, azdır diyenler, Allahu Teâlâ'nın irâdesinden az olduğunu demek istiyorlarsa, doğrudur. Yok eğer, emrleri yapacak kadar değildir diyorlarsa, yanlıştır. Allahu Teâlâ, insanlara, yapamayacakları bir şeyi emr etmemiştir. Hep kolay emr etmiş, güç şey istememiştir. Az zamândaki bir küfre, sonsuz azâb etmeği ve az zamândaki îmâna, sonsuz ni’metler vermeği takdîr etmiştir. Bunun sebebini anlayamayız. Allahu Teâlâ'nın yardımı ile, şu kadar biliyoruz ki, insanlara, görünür görünmez, bütün ni’metleri, iyilikleri veren, yerlerin, göklerin, zerrelerin yaratanı ve noksânsızlık, kusûrsuzluklar yalnız Ona mahsûs olan bir Allaha inanmamak elbette çok şiddetli, çok acı azâb ister ki, bu da, Cehennemde sonsuz yanmaktır. Böyle bir ni’met sâhibine, görmeden inanmak ve nefsin ve şeytânın ve din düşmanlarının aldatmalarına kanmayarak, Onun sözlerine güvenmek, büyük mükâfât ister ki bu da, Cennet ni’metlerinde ve lezzetlerinde sonsuz kalmaktır. Meşâyih-i Kirâmdan çoğu dedi ki: (Cennete girmek, yalnız Allahın fazlı ve ihsânı iledir. Îmânı, Cennete girmeğe sebep göstermek, kazanılan ni’metin lezzeti, dahâ çok olduğu içindir). Bu fakîre göre “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz” Cennete girmek, îmâna bağlıdır. Fakat îmân, Allahu Teâlâ'nın fazlıdır, ihsânıdır. Cehenneme girmek de, küfürden dolayıdır. Küfür ise, nefs-i emmârenin arzûlarından doğmaktadır. Nitekim Nisâ sûresi yetmişdokuzuncu âyet-i kerîmesinde meâlen, (Her güzel, her iyi şey, sana Allahu Teâlâ'dan geliyor. Her çirkin, her fenâ şeye de, nefsin sebep oluyor) buyuruldu. Cennete girmeği îmâna bağlamak, îmânın kıymetini bildirmek içindir. Bu da, îmân olunacak şeylerin kıymeti ve ehemmiyeti demektir. Bunun gibi, Cehenneme girmeği de küfre bağlamak, küfrü tahkîr içindir ki, inanılmayan şeylerin kıymetini bildiriyor ve onlara inanılmadığı için, böyle sonsuz azâp veriliyor. Ba’zı meşâyihın, başka türlü söylemelerinde bu incelik yoktur.

Dünyâdan Âhirete îmânlı giden, Cennette Allahu Teâlâ'yı cihetsiz ve keyfiyetsiz ve hiçbir şeye benzetmeyerek ve misâli olmayarak görecektir. Buna, müslümanların yetmişüç fırkasından, yalnız Ehl-i sünnet inanmıştır. Diğerleri inkâr etmiş ve cihetsiz ve keyfiyetsiz olarak görmek olamaz demişlerdir. Hattâ, Muhyiddîn-i Arabî “kuddise sirruh”, Âhirette Allahu Teâlâ'yı görmek, (Tecellî-i sûrî)dir. Başka türlü görmek olmaz diyor. Bir gün üstâdım, Muhyiddîn-i Arabî'nin şöyle buyurduğunu söyledi: (Mu’tezile fırkası, Allahu Teâlâ, aklın ermediği bir görmekle, cihetsiz, keyfiyetsiz olarak görülecek demeselerdi, başka şeylerin görülmesi gibi, görülecek deselerdi ve Onu görmeği, sûrî bir tecellî olarak bilselerdi, Onu görmeği inkâr etmez, görülemez demezlerdi. Ya’nî cihetsiz, keyfiyetsiz olarak görüleceğine inanmıyorlar. Sûretin tecellîsinde ise, cihet ve keyfiyet vardır). Hâlbuki Cennette Allahu Teâlâ'yı görmeği, sûretin tecellîsi demek, Onu görmeği inkâr etmektir. Her ne kadar oradaki sûretin tecellîsi, dünyâda eşyâ sûretlerinin görünmesi gibi değil ise de, yine Onun kendini görmek değildir. Arabî şi’r tercemesi:

Îmân sâhipleri, Cennetde Allahu Teâlâ'yı keyfiyetsiz görecektir.
Bu görmeği anlatmak, mümkün değildir.

Allahu Teâlâ, kullarına acıdığı için, Peygamberler “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” gönderdi. Eğer bu büyük insanlar gönderilmeseydi, yolu şaşırmış olan insanlara, Onu ve sıfatlarını kim bildirirdi? Beğendiklerini, beğenmediklerinden kim ayırabilirdi? İnsan aklı, noksân olduğu için, o büyüklerin da’vet nûru ile aydınlanmadıkça bunları bilemez ve ayıramaz. Anlayışımız tâm olmadığı için, bu büyüklerin izinde gitmedikçe, bunları anlamakta şaşırır ve aldanırız. Evet akıl, doğruyu eğriden ayırmaya yarayan bir âlettir. Fakat, tâm olmayan bir âlettir. O büyüklerin da’veti ile, haber vermeleri ile tamâm olmaktadır. Âhiretin azâbı, sevâbı, bu da’vet ve haberden sonra olur.

Suâl: Âhiretteki sonsuz azâp, Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” da’vetine bağlı olunca, onların gönderilmesi, âlemlere rahmet nasıl olur?

Cevâp: Onların gönderilmesi, Allahu Teâlâ'nın kendini ve sıfatlarını bildirmek içindir. Bu bilgi de, sa’âdet-i ebediyyeye, ya’nî dünyâ ve Âhiretin sonsuz iyiliklerine sebeptir. Allahu Teâlâ'ya karşı, lâyık olan şeyler, uygun olmayanlardan, bunların haber vermesi ile ayrılmıştır. Zîrâ, bizim kör ve topal olan akıllarımız, yok iken var olmuş ve varlıkta kalamayıp yine yok olmaktadır. O hâlde, yokluk bulunmayan ve isimleri ve sıfatları ve fi’lleri sonsuz var olan, ebedî, hakîkî varlığa uygun olanı anlayabilir mi ve Ona lâyık olanı bulabilir mi? Münâsip olmayanları ayırt edebilip söylemekten sakınabilir mi? Hattâ, kendi noksân olduğu için, çok def’a kemâli, noksânsızlığı, noksân sanır ve noksânı, kemâl sanır. Peygamberlerin “aleyhimüssalevatü vetteslîmât”, bunları ayırd etmeleri ve bildirmeleri, bu fakîre göre, bütün ni’metlerin, bütün iyiliklerin üstündedir. Allahu Teâlâ'ya uygun olmayan şeyleri, Ona münâsib görenlerden dahâ alçak kim olabilir? Bâtılı haktan, eğriyi doğrudan ayıran, ibâdete, itâ’ate hakkı olmayanları, ibâdet edilmesi lâyık ve lâzım olan hakîkî vardan ayıran, o büyüklerin sözleridir. Allahu Teâlâ, insanları doğru yola, onların sözleri ile çağırıyor. Kullarını, kendisine yaklaşmak sa’âdetine, onların aracılığı ile ulaştırıyor. Allahu Teâlâ'nın beğendiği şeyleri öğrenmek, onlar vâsıtası ile kolaylaşıyor. Bu görünen, bilinen varlıkların yaratanı, mâliki, sâhibi olan Allahu Teâlâ'nın, mahlûklarından hangilerini, ne kadar ve nasıl kullanmağa izin verdiği ve hangilerine izin vermediği, onların bildirmesi ile anlaşılıyor. Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” bu saydığımız ve dahâ bunlar gibi nice fâydaları vardır. O hâlde, o büyüklerin gönderilmesi, elbette rahmettir, iyiliktir. Fakat, bir kimse, nefs-i emmâresine uyarak ve mel’ûn şeytâna kapılarak, Peygamberlere “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” inanmaz ve onların sözlerini bildiren, hakîkî din âlimlerinin, din mütehassıslarının kitâplarını okumaz ve emrlerini yapmaz ise, Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” ne günâhı olur ve bundan dolayı, niçin rahmet olmazlar?

Suâl: Akıl, yaratıldığı şekilde iken, Allahu Teâlâ'ya âit şeyleri anlayacak kadar tamâm değil, kusûrlu ise de, belki zamânla ilerleyerek ve temizlenerek Onun ile bizim anlayamayacağımız bir münâsebet yapamaz mı? Melek vâsıtası ile Peygamberlere “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” haber gelmeden, bu münâsebetle ve kavuşmakla insanlar akılları ile, sonsuz ve hakîkî varlığa mahsûs şeyleri, doğruca Ondan alamaz mı?

Cevâp: Akıl, böyle bir münâsebet elde edebilir. Fakat, akl, dünyâda kaldıkça, bu bedene de bağlı kalır. Bu bağlılıktan kurtulamaz. Bu iğreti varlıktan alâkası kesilmez. Vehim, her zamân, aklın etrâfında, hayâl dâimâ yanında bulunur. (Gadab), ya’nî kızgınlık ve (Şehvet), ya’nî nefsin arzûları, hep onunla berâber kalır. Hırs ve menfa’at, onu yalnız bırakmaz. İnsanlığın, lüzûmlu alâmeti olan, şaşırmak ve unutkanlık, ondan hiç ayrılmaz. Bu dünyânın hâssası olan, yanılmak ve iyiyi kötü ile karıştırmak, ondan sıyrılmaz. O hâlde, akla her şeyde, nasıl inanılır? Aklın vereceği karârlar ve emrler, vehmin karışmasından ve hayâlin te’sîrinden kurtulamaz ve unutkanlık tehlikesi ve şaşırmak ihtimâlinden korunamaz. Hâlbuki, bu kusûrların hiçbiri, meleklerde yoktur. Bu pislikler ve kötülükler onlarda bulunmaz. Bunun için, melekler elbette yanılmaz. Meleklere i’timâd olunur. Meleğin getireceği haberlere vehmin karışması, unutkanlık tehlikesi ve şaşırmak ihtimâli yol bulamaz. Ba’zı vakitler, rûh yolu ile gelen ba’zı bilgileri, his uzuvları ile bildirmek istediğim zamân, vehim ve hayâl yolundan, doğru olmayan, ba’zı başlangıçların meydâna çıktığını ve elimde olmayarak, rûhtan gelen bilgilere karıştığını ve bunları bildirirken, aralarını ayıramadığımı duyuyorum. Ba’zı vakit de, bunları ayırt etmeği bildiriyorlar. İşte bundan dolayı, rûhânî bilgilere yanlışlık karışarak, hepsinden i’timâd kalkıyor. Şöyle de cevâp verilir ki, aklın ilerlemesi ve temizlenmesi, ancak Allahu Teâlâ'nın beğendiği şeyleri yapmakla, ya’nî ahkâm-ı şer’ıyyeyi öğrenip yapmakla olabilir. Bunun için de, Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vesselâm” sözlerini, haberlerini öğrenmek lâzımdır. Onlar haber vermedikçe, akıl ilerleyemez ve temizlenemez. Ba’zı kâfirlerde ve fâsıklarda görülen, safâ ve parlaklık alâmetleri, kalbin temizliği değil, nefsin parlaklığıdır. Nefsin parlaması da, yolu şaşırtmaktan, zarar ve ziyândan başka bir şey ele geçirmez. Ba’zı kâfirlerin ve fâsıkların, nefslerinin parlaklığı zamânında, bilinmeyen ba’zı şeyleri, haber vermelerine, (İstidrâç) denir. Ya’nî, bunları derece derece, yavaş yavaş felâkete, azâba sürüklemek içindir. Allahu Teâlâ, hepimizi böyle belâlardan korusun. Peygamberlerin en büyüğü “aleyhi ve aleyhimüssalavâtü vetteslîmât ve alâ âlihi ve âli küllin” hürmetine, bizi böyle şeylerden korusun!

Demek ki, Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” bildirdikleri ahkâm-ı şer’ıyye, hep rahmettir, iyiliktir. Yoksa, bu emrler ve teklîfler, mülhidlerin, zındıkların, sandıkları ve söyledikleri gibi, külfet, eziyet ve işkence değildir ve akla aykırı değildir. Bunların sık sık söyledikleri (kullarına zor ve yorucu şeyler emr edip de bunları yaparsanız Cennete girersiniz demek insâf mıdır, merhamet midir? Bir şey emr etmemeli idi. Herkesi, kendi başına bırakıp, istedikleri gibi yiyip içmeli, gezip eğlenmeli, yatıp kalkmalı idi. Merhamet ve iyilik böyle olur) gibi lâfları, ne kadar alçakça ve ne kadar ahmakçadır. Bunlar, hiç de düşünmüyor mu ki, iyilik edenlere, şükür etmek ya’nî, sevindiğini bildirmek, aklın istediği bir şeydir. Ahkâm-ı şer’ıyye, bütün ni’metleri, iyilikleri yaratan, gönderen Allahu Teâlâ'ya karşı, şükrün nasıl yapılacağını göstermektedir. O hâlde, ahkâm-ı şer’ıyye, teklîfât-ı ilâhiyye, aklın istediği bir şeydir. Bundan başka, dünyânın, hayâtın düzeni, bu teklîfleri yapmakla olur. Allahu Teâlâ, herkesi kendi başına bıraksaydı, kötülükten, karışıklıktan başka bir şey olmazdı. Allahu Teâlâ'nın harâm etmesi olmasaydı, nefsleri, keyifleri peşinde koşanlar, başkalarının mallarına, cânlarına, ırzlarına saldırır, fenâlıklar, karışıklıklar hâsıl olur, saldıran da, karşısındakiler de, zarar görür, helâk olurlardı. Bakara sûresinin, (Ey akıl sâhipleri, düşününüz! Kâtili öldürünüz diye verdiğim emrde ölüm değil, hayât olduğunu anlarsınız!) meâlindeki, yüzyetmişdokuzuncu âyeti, bu sözümüzün vesîkasıdır. Beyt:

Eğer hâkimin sopası olmasaydı,
Sarhoş kâfir, Kâ’be içine kusardı.

Şunu da söyleyelim ki, Allahu Teâlâ, her şeyin sebepsiz, şartsız mâliki, hepimizin sâhibidir. Bütün insanlar, Onun mahlûku, kullarıdır. Kullarına verdiği her emri ve her şeyi istediği gibi kullanması, hep yerindedir ve faydalıdır. Bunda, zulüm, fesâd olamaz. Me’mûrlar, âmirlere, kullar sâhiplere emrlerin, işlerin sebebini soramaz.

Bütün insanları Cehenneme koyup, sonsuz azâp yapsaydı, kimin bir şey söylemeğe hakkı olabilirdi? Çünki kendi yarattığı, yetiştirdiği mülkünü kullanıyor. Başkası yok ki, onun mülküne tecâvüz olsun ve zulüm denilebilsin. Hâlbuki, insanların kullandığı, öğündükleri mallar, mülkler, hakîkatte onların değil, hepsi Onundur. Bizim bunlara el uzatmamız, karışmamız, hakîkatte zulümdür. Allahu Teâlâ, bu dünyânın düzeni için ve ba’zı fâydalara yol açması için, bunları bize mülk kılmış ise de, hakîkatte hepsi Onundur. O hâlde, bizim bunları, asıl sâhibinin mubâh ettiği, izin verdiği kadar kullanmamız yerinde olur.

Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” Allahu Teâlâ tarafından bizlere haber verdikleri her şey ve her emr doğrudur.

Kâfirlere ve îmân ile gidenlerden âsîlere, mezârda kabir azâbı olduğunu, Muhbir-i sâdık “sallallahu aleyhi ve sellem” haber vermiştir. Kâfirler ve mü’minler kabre konulunca, Münker ve Nekîr ismindeki iki melek gelip suâl soracaklardır. Kabir, dünyâ ile Âhiret arasında bir köprü, bir geçit olduğundan, kabir azâbı bir bakımdan dünyâ azâplarına benziyor ki, sonsuz değildir. Bir bakımdan da, Âhiret azâplarına benzer ki, Âhiret azâbı cinsindendir. Mü’min sûresinin, (Sabâh, akşam, ateş ile azâp olunurlar) meâlindeki kırkaltıncı âyet-i kerîmesi, kabir azâbını bildiriyor. Kabirdeki ni’metler de, hem dünyâ, hem de Âhiret râhatlıklarına benzer.

İyi bir kimse, tâli’li bir insan, kusûrları, günâhları, lütûf ve ihsân ile affolunan ve yüzüne vurulmayan kimsedir. Eğer günâhı yüzüne vurulursa ve bunun için de, merhamet olunarak, yalnız dünyâ sıkıntıları çektirilip günâhları, böylece temizlenen kimse de, çok tâli’lidir. Bununla da temizlenmeyip, geri kalan günâhları için, kabir sıkması ve kabir azâbı çekerek günâhları biten, kıyâmet gününe, mahşer meydânına günâhsız olarak götürülen de, ne kadar çok tâli’lidir. Eğer böyle yapmayıp, Âhirette de cezâlandırılırsa, yine insâftır ve adâlettir. Fakat o gün, günâhlı olan ve mahcûp ve yüzleri kara olan, ne kadar güç durumdadır. Fakat bunlardan, Müslümân olanlara yine acınacak, bunlar, sonunda yine merhamete kavuşacak, Cehennem azâbında, sonsuz kalmaktan kurtulacaklardır ki, bu da, ne kadar büyük ni’mettir. Yâ Rabbî! Bize ihsân ettiğin îmân ışığını söndürme, kusûrlarımızı ört! Sen her şeyi yapabilirsin!

Kıyâmet günü, elbette vardır. O gün gökler, yıldızlar ve Erd, dağlar, denizler ve hayvanlar, nebâtlar ve ma’denler, hâsılı her şey, yok olacaktır. Gökler parçalanacak, yıldızlar dağılacak, yeryüzü, dağlar, toz olup savrulacak. Bu yok oluş, Sûrun ilk işâreti ile olacaktır. İkinci nefhasında, her şey tekrâr yaratılıp, insanlar, mezârdan kalkacak, mahşer yerinde toplanacaktır. Eski Yunan feylesofları, ya’nî her şeyi akılları ile çözmeğe kalkışanlar, gökler ve yıldızlar yok olmaz dedi. Ba’zısının aklı, hiç de işlemediği için, kendilerine Müslümân diyor. Ahkâm-ı islâmiyyeden çoğunu da yapıyor. Şuna dahâ çok şaşılır ki, ba’zı Müslümânlar, bunların sözüne, kitâplarına inanıp, bunları Müslümân, hattâ islâm âlimi, din büyüğü sanıyor. Bunların küfürlerini, kâfir olduklarını söyleyenlere kızıyor. Bu kâfirleri medh ve müdâfa’a ediyorlar. Hâlbuki bunlar, Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere inanmıyor. Bütün Peygamberlerin sözbirliği ile, bildirdiklerini inkâr ediyor. Tevkîr sûresinin, (Güneşin zıyâsı kalmadığı, karardığı ve yıldızlar solduğu zamân) meâlindeki ve İnşikak sûresinin, (Gökler yarıldığı ve Rablerinin emrlerini işittikleri zamân) ve (Gökler, Allahu Teâlâ'nın emrlerini elbette yapar) meâlindeki ve En-Nebe’ Sûresinin, (O gün, gökler, elbette yarılır) meâlindeki âyetleri ve bunlar gibi âyet-i kerîmeler çok vardır. Bu kimseler, bilmiyor ki, Müslümân olmak için, yalnız kelime-i şehâdeti söylemek yetişmez. İnanmak lâzım olan şeylerin hepsine inanmak, tasdîk etmek ve küfürden, ya’nî küfre sebep olan sözlerden ve işlerden uzaklaşmak ve kâfirleri sevmemek, Müslümân olmak için şarttır. İnsan, ancak bu sûretle Müslümân olur. Bu şart bulunmadıkça Müslümânlık olmaz.

Âhirette, dünyâdaki işlerden suâl ve hesâp vardır. Âhirete mahsûs olan bir terâzî ve Sırât köprüsü denilen bir geçit vardır. Bunları Muhbir-i sâdık “sallallahu aleyhi ve sellem” haber vermiştir. Peygamberlik ne demek olduğunu bilmeyen ba’zı câhillerin, bunlara inanmaması, bunların yok olmasını göstermez. Var olan şeylere yok demek kıymetsiz, boş söz olur.Peygamberlik makâmı, aklın üstündedir. Peygamberlerin doğru sözlerini, akla uydurmağa çalışmak, Peygamberliğe inanmamak, güvenmemek olur. Âhiret işlerinde, Peygamberlere “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât”, akla danışmadan tâbi’ olmak, uymak lâzımdır. Peygamberlik makâmı, aklın hudûdunun, çerçevesinin dışında, üstündedir. Akıl, eremediği şeyleri, kendine uymuyor sanır. Akıl, Peygamberlere “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” uymadıkça, yüksek derecelere çıkamaz, eremez. Uygun olmamak, ya’nî muhâlif olmak başkadır, erememek, anlayamamak başkadır. Çünki uymamak, ancak anladıktan sonra olabilir.

Cennet ve Cehennem vardır. Kıyâmet günü, hesâptan sonra, birçokları Cennete gönderilecek, birçoğu da, Cehenneme sokulacaktır. Cennetin sevâbı, ni’metleri ve Cehennemin azâbı ebedîdir, sonsuzdur. Bunlar, Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmektedir. Muhyiddîn-i Arabî “kuddise sirruh” (Füsûs) kitâbında, (Sonunda herkes rahmete kavuşacaktır) diyor ve (Rahmetim her şeyi kapladı) âyet-i kerîmesini bildirip, (Kâfirler, Cehennemde üçbin sene kalarak, sonra Cehennem, bunlara serin ve râhat olacaktır, nasıl ki ateş, dünyâda İbrâhîm aleyhisselâma selâmet olmuştu. Allahu Teâlâ azâp va’d ettiği sözünden dönebilir) diyor. (Ehl-i dilden, hiç kimse, kâfirlerin Cehennemde ebedî kalacağını söylemedi) diyerek, burada da, doğru yoldan ayrılmaktadır. A’râf sûresinin, (Rahmetim her şeyi içine aldı) meâlindeki yüzellibeşinci âyet-i kerîmesinin, dünyâda rahmetin, mü’minlere ve kâfirlere berâber olduğunu gösterdiğini anlayamadı. Âhirette, kâfirlere rahmetin zerresi bile yoktur. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı kerîmde bunu bildiriyor ve (Rahmetim her şeyi kaplamıştır) buyurduktan sonra meâlen, (Rahmetim, benden korkup, harâmlardan kaçanlar ve zekâtlarını verenler ve Kur’ân-ı kerîmime inananlar içindir) buyuruyor. Muhyiddîn-i Arabî “kuddise sirruh”, âyet-i kerîmenin başını okuyup, sonunu bırakıyor. Yine A’râf sûresinin ellibeşinci âyetinde meâlen, (Rahmetim, îmânı ve ihsânı olanlaradır) buyuruldu. İbrâhîm sûresinin, (Allahu Teâlâ, Peygamberlerine verdiği sözden döner sanmayınız) meâlindeki kırkyedinci âyet-i kerîmesi, diğerlerine verdiği sözden döner demek değildir. Burada, yalnız Peygamberlerine verdiği sözden dönmez buyurması belki, Peygamberlerinin kâfirlerden dahâ kuvvetli ve onlara gâlib olması için verdiği sözden demektir ki, böylece hem Peygamberlerine, hem de bunların düşmanı olan kâfirlere söz verilmektedir. O hâlde, bu âyet-i kerîme, hem Peygamberlerine, hem de düşmanlarına verdiği sözden dönmeyeceğini bildiriyor ki, sözünü isbât için yazdığı bu âyet-i kerîme, onun yanıldığını meydâna çıkarıyor. Şunu da söyleyelim ki, düşmanlarına verdiği sözden dönmesi, dostlarına verdiği sözden dönmek gibi, yalancılık olur ki, Allahu Teâlâ'ya bunu söylemek çok yersizdir. Çünki, kâfirlere azâp etmeyeceğini biliyorken, bir fayda için, bilgisinin aksine olarak, sonsuz azâp edeceğim diyor demek, çok çirkin bir sözdür. Ehl-i dilin, kâfirlerin Cehennemde kalmayacaklarını söylemeleri de, Muhyiddîn-i Arabînin “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz” keşif ile, ya’nî kalbi ile anlayarak, söylediği sözlerdendir. Kalbe doğan şeylerde, çok hatâ olur. Din büyüklerinin, Peygamberimizden “sallallahu aleyhi ve sellem” ve Ashâb-ı Kirâmdan “rıdvânullahi aleyhim ecma’în” alarak yazdıklarına muhâlif olan, böyle keşiflerin, kıymeti ve ehemmiyeti yoktur.

Melekler, Allahu Teâlâ'nın kullarıdır. Günâh işlemez ve yanılmaz ve unutmazlar. Tahrîm Sûresi altıncı âyet-i kerîmesinde meâlen, (Melekler, emr olundukları şeyde Allahu Teâlâ'ya karşı gelmezler ve emir olundukları şeyi yaparlar) buyuruldu. Yemezler ve içmezler. Erkek ve dişi değildirler. Kur’ân-ı kerîmde, meleklerin, erkeklere mahsûs kelime ve harfler ile bildirilmesi, erkeklerin kadınlardan dahâ şerefli ve dahâ üstün oldukları içindir. Nitekim, Allahu Teâlâ, kendini de, bunun için, böyle kelime ve harflerle bildirmektedir.

Allahu Teâlâ, insanlardan ba’zısını Peygamber olarak seçdiği gibi, meleklerden de ba’zılarını, Peygamber olarak ayırmıştır. Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğu buyurdu ki, (İnsanların büyükleri, meleklerin büyüklerinden dahâ üstündür). İmâm-ı Gazâlî, imâm-ı Mâlik ve şeyh Muhyiddîn-i Arabî, (Meleklerin büyükleri, dahâ üstündür) dedi. Bu fakîrin anladığına göre, meleklerin evliyâlık tarafı Peygamberlerin evliyâlığından üstündür. Fakat, Nebîlerin ve Resûllerin yetiştiği bir derece vardır ki, melek oraya yetişemez. Bu şerefli derece, Peygamberlere “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” toprak maddelerinden gelmiştir. Bu da, insana mahsûstur. Yine bu fakîre gösterildi ki, Peygamberliğin yüksekliği yanında, evliyâlığın yüksekliği, hiç kalmakta, büyük deniz yanında, bir damla kadar da görünmemektedir. O hâlde, Peygamberlik yolundan gelen üstünlük, evliyâlık yolundan kavuşulan yükseklikten, kat kat dahâ üstündür. O hâlde, her bakımdan, toplu üstünlük Peygamberlerde, bir bakımdan üstünlük meleklerdedir. Sözün doğrusu, Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğunun dediğidir. Allahu Teâlâ, onların çalışmalarının mükâfatını bol bol ihsân eylesin! Demek oluyor ki, Evliyâdan hiçbiri, hiçbir Peygamberin derecesine çıkamaz. Velînin başı, dâimâ bir Peygamberin ayağı altındadır.

Şunu iyi bilmeli ki, herhangi bir sözde, âlimler ile sôfiyye arasında uygunsuzluk bulunursa, iyi ve ince düşünülünce, âlimlerin haklı ve doğru olduğu görülüyor. Bunun sebebi, âlimler Peygamberlere “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” tâbi’ oldukları için, onların Peygamberlik derecelerine ve o derecelerin ilimlerine bakıyor. Bilgilerini oradan alıyorlar. Sôfiler ise, Peygamberlerin evliyâlık derecelerine ve buradaki ma’rifetlere bakıyorlar. Peygamberlik derecesinden alınan ilimler evliyâlık derecelerinden alınan ilimlerden, elbette dahâ doğrudur. Bu sözlerimi dahâ geniş, dahâ derin olarak aklı, ilmi yüksek, hakîkatleri anlamış, Allahu Teâlâ'nın rahmetlerine ve feyizlerine kavuşmuş, kıymetli oğlum, Muhammed Sâdık'a yazdığım mektûpta [ikiyüzaltmışıncı mektûp] bildirdim. Arzû eden, oradan okusun!

ÎMÂN: Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” kitâplarında, dinden olduğu, ya’nî inanılması lâzım olduğu bildirilen şeyleri, kalbin tasdîk etmesi, kabûl etmesi, inanması demektir. Kalbin inandığını, dil ile söylemek de lâzımdır demişlerdir.

Kalpte îmân bulunduğuna alâmet, küfürden teberrî etmek, kaçınmaktır ve kâfirlikten, kâfirlere mahsûs olan şeylerden meselâ beline zünnâr bağlamak ve bunun gibi, kâfirlik alâmeti olan şeyleri kullanmaktan sakınmaktır. Küfürden teberrî demek, Allahu Teâlâ'nın düşmanlarını sevmemektir. Kâfirler, kuvvetli, hâkim olup da, zararlarından korkulduğu zamân, kalbi ile sevmemek, korku olmadığı zamân, hem kalp, hem de her vâsıta ile karşı koymak lâzımdır. Allahu Teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde sevgili Peygamberine “sallallahu aleyhi ve sellem” kâfirleri ve münâfıkları sevmemeği, çalışıp, onlardan üstün olmağı emr ediyor. Çünki, Allahu Teâlâ'nın ve Peygamberinin “sallallahu aleyhi ve sellem” düşmanlarından uzak olmadıkça O ve Resûlü sevilmiş olmaz ve seviyorum demek doğru olmaz. Bir kimse, îmânım var dese, fakat küfürden teberrî etmese, hem Müslümânlığa, hem de dinsizliğe inanmış, iki dinli olmuş olur ki, bunlara (Mürted) denir. Bunlara münâfık gözü ile bakmak lâzımdır. Kalpte îmân bulunması için, küfrden teberrî, elbette lâzımdır. Bu teberrînin en aşağı derecesi kalp ile teberrîdir. En yüksek, en iyi derecesi de, hem kalp ile, hem kalıp ile olmaktır. Ya’nî, kalpteki ayrılığı söz ile, hareket ile belli etmektir. Fârisî mısra’ tercemesi:

Düşmânlık etmedikçe, dostluk olamaz!

Ba’zıları, sevginin bu şartını, Ehl-i beyti “radiyallahu teâlâ anhüm”, sevmekte yanlış kullanıyor. Bunları sevmek için, Peygamberimizin üç halîfesine “radiyallahu teâlâ anhüm” ve Müslümânlardan bir çoğuna düşmanlık etmek lâzımdır diyor. Bu sözleri, çok yanlıştır. Çünki sevginin alâmeti, sevgilinin düşmanlarını sevmemektir. Yoksa sevgiliden başka, herkese düşmanlık demek değildir. Aklı olan herkes bilir ki, Peygamberimizin “sallallahu aleyhi ve sellem” Ashâbı, Ehl-i beyte düşman değil idi. Hele Ashâb-ı Kirâmın en büyükleri olan bu üç halîfe, Peygamberimizin “sallallahu aleyhi ve sellem” uğruna mallarını, cânlarını fedâ etti. Mevkîlerini, şöhret ve i’tibârlarını, Onun için terk etti. Müslümânların Ehl-i beyti sevmesi, Kur’ân-ı kerîmde açıkça emr olunuyor. Resûlullah'ın “sallallahu aleyhi ve sellem” sa’âdet-i ebediyyeye çağırması ve kavuşturması ni’metinin şükrü, karşılığı olarak, Ehl-i beytin “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” sevgisi isteniyor. O hâlde, nasıl olur da, bu büyüklerin, Ehl-i beyte düşmân olması düşünülebilir ve söylenebilir.

İbrâhîm aleyhisselâmın bu kadar büyük olması ve bütün insanlar arasında, ikinciliği kazanması ve Peygamberler babası olmakla şereflenmesi, hep Allahu Teâlâ'nın düşmanlarından teberrî etmesi sebebi ile idi. Allahu Teâlâ, (Mümtehine) sûresinde meâlen, (Ey mü’minler! İbrâhîm aleyhisselâmın gösterdiği güzel yolda yürüyünüz! Ya’nî siz de, onun gibi ve onunla berâber bulunan mü’minler gibi olunuz! Onlar, kâfirlere dedi ki: Bizden sevgi beklemeyiniz! Çünki siz, Allahu Teâlâ'yı dinlemeyip başkalarına tapıyorsunuz. O taptıklarınızı da sevmiyoruz. Sizin uydurma dîninize inanmıyoruz. Bu ayrılık, aramızda düşmanlığa sebep oldu. Siz, Allahu Teâlâ'nın, bir olduğuna inanmadıkça ve emrlerini kabûl etmedikçe bu ayrılık, kalbimizden silinmeyecek, her şekilde kendini gösterecektir) buyuruyor.

Bu fakîre göre “rahmetullahi teâlâ aleyh”, Allahu Teâlâ'nın rızâsını ve sevgisini kazanmak için küfrden teberrî gibi, hiçbir amel ve ibâdet yoktur. Kâfirlere ve küfre, Allahu Teâlâ'nın zâtı, kendisi düşmandır. İnsanların tapındıkları bütün ma’bûdlar ve bunlara tapanlar, Allahu Teâlâ'nın zâtının düşmanlarıdır. Cehennemde sonsuz yanmak, bu alçak işin cezâsıdır. Nefslerin arzûsu ve her türlü günâhlar ise böyle değildir. Bunlara, Allahu Teâlâ'nın düşmanlığı, kendinden değil, sıfatlarındandır. Allahu Teâlâ'nın günâhkârlara gazab etmesi, kızması, kendi gazabı ile değil, gadab sıfatı iledir. Bunlara azâb etmesi, horlaması hep sıfatları ve fi’lleri iledir. Günâhkârlar, bunun için Cehennemde sonsuz kalmayacak, belki bunlardan çoğunu isterse affedecektir. Allahu Teâlâ'nın küfre ve kâfirlere düşmanlığı, zâtından olduğu için rahmet ve re’fet sıfatları, Âhirette kâfirlere yetişemeyecek ve rahmet sıfatı, zâtın düşmanlığını, ortadan kaldıramayacaktır. Zâtın düşmanlığı, sıfatın acımasından dahâ kuvvetlidir. Sıfat ile yapılan şey, zâtın yaptığını değiştiremez. Hadîs-i kudsîde buyuruyor ki: (Rahmetim gadabımı aşmıştır). Bunun ma’nâsı, rahmet sıfatım, gadab sıfatımı aşmıştır. Ya’nî, mü’minlerin günâhkârlarına karşı olan, gadab sıfatımı aşmıştır demektir. Yoksa, rahmet sıfatı, kâfirlere, müşriklere karşı olan zâtın gadabını aşar demek değildir.

Suâl: Allahu Teâlâ, dünyâda kâfirlere merhamet ediyor. Nitekim yukarıda söylendi. O hâlde, dünyâda rahmet sıfatı, zâtın gadabını aşmıyor mu?

Cevâp: Kâfirlere dünyâda merhamet edilmesi görünüştedir. Ya’nî, merhamet şeklinde görünen, istidrâçtır, hîledir. Nitekim, (Mü’minûn) sûresinde meâlen, (Kâfirlere çok mal ve evlât vererek onlara yardım mı, iyilik mi ediyoruz? Küfürlerine karşılık olarak onlara, bol bol iyilikleri, çabuk çabuk gönderiyor muyuz zan ediyorlar? Hayır, öyle değildir. Bu yardım, onlara iyilik değil, belki istidrâçtır. Azmaları, kudurmaları ve Cehenneme gitmeleri içindir) buyuruyor. A’râf ve Nûn sûresinde, (Onları yavaş yavaş azâba yaklaştırıyorum. Haberleri olmuyor. Onlar azdıkça, dünyâ ni’metlerini arttırarak, fırsat veriyorum. Aldanıyorlar. Onlara hâzırladığım azâp çok şiddetlidir) meâlindeki âyet-i kerîmesi de böyle olduğunu açıkça göstermektedir.

FÂİDE: Cehennemde sonsuz olarak yanmak, küfrün karşılığıdır. Burada denilir ki, bir kimse, îmânı varken, kâfirlerin rüsûm ve âdetlerini yapar, onların ibâdetlerine, âdetlerine, bayramlarına kıymet verirse, âlimlerimiz, bu kimsenin îmânının gideceğini, mürted olacağını bildiriyor. Zamânımız Müslümânlarının çoğu, bu belâya yakalanmıştır. Âlimlerimizin bu sözüne göre, zamânımızda, Hindistân'daki Müslümân denilen insanların çoğu, Cehennemde ebedî azâp çekeceklerdir. Hâlbuki, Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Kalbinde zerre kadar îmânı olan Cehennemde sonsuz olarak kalmayacak, çıkarılacaktır). Sen buna ne dersin?

Cevâp: Şöyle deriz ki, bir kimse, dinde inanılması lâzım olan şeylerden, bir dânesine bile inanmamış veyâ şüphe etmiş ise veyâ beğenmemiş ise îmânı gider. Kâfir olur. Cehennemde ebedî yanacaktır. Bir kimse, Kelime-i tevhîd söyleyip, bunun ma’nâsını kabûl eder, Muhammed “sallallahu aleyhi ve sellem”, Allahu Teâlâ'nın Peygamberidir, her sözü doğrudur, güzeldir deyip, ona uygun olmayanlar yanlıştır, fenâdır diye inanırsa ve son nefesinde de öyle ölüp, Âhirete, bu îmân ile giderse, bu kimse, kâfirlere mahsûs olan âdetlere ve bayramlara katılır, kâfirlerin mukaddes bildikleri günlerinde ve gecelerinde, onların yaptıklarını yaparsa Cehenneme girer. Amma, kalbinde zerre kadar îmânı olduğu için, Cehennemde sonsuz kalmaz. Bu fakîr, bir gün, bir hasta ziyâretine gitmiştim. Ölüm hâlinde idi. Kalbine teveccüh ettim. Kalbi kararmış idi. O zulmetin temizlenmesi için çok uğraştım. Fayda vermedi. Uzun zamân yokladıktan sonra, o siyâhlıkların, kâfirlik bulaşıklıkları ve sıfatları olduğu ve kâfirler ile ve küfür ile olan bağlılığından, berâberliğinden olduğu anlaşıldı. O kadar uğraştığım hâlde, o zulmetler temizlenemedi. Bunların ancak, küfrün cezâsı olan, Cehennem ateşi ile temizleneceği anlaşıldı. Fakat, kalbinde zerre kadar îmân nûru da görüldüğünden, bunun sâyesinde Cehennemden çıkarılacaktır. Hastayı bu hâlde görünce, cenâze namâzını kılayım mı, diye düşünceye daldım. Kalbimi uzun zamân yokladıktan sonra, kılmak lâzım olduğunu anladım. Demek ki, kalbinde îmân varken, kâfirlerle düşüp kalkan, onların bayramlarına, paskalyalarına uyanların cenâze namâzlarını kılmalıdır. Bunları kâfir bilmemelidir. Nitekim bu gibilere, bugün [Hindistân'da] böyle yapılmaktadır. Bunların, îmânları sâyesinde Cehennemden çıkacaklarına inanmalıdır. Fakat, hiç îmânı olmayanlara  af ve mağfiret yoktur ve küfürlerinin karşılığı olarak Cehennem azâbında sonsuz kalacaklardır.

Hulâsa, kâfirlerin âdet ve merâsimlerine katılanda, zerre kadar îmân varsa, Cehennem azâbına girecek ise de, Cehennemde ebedî kalmayacaktır. Îmânı olanlardan büyük günâh işleyenlere gelince, Allahu Teâlâ, bu günâhları isterse af eder, isterse günâhı temizleninceye kadar, Cehennemde azâb eder. Bu fakîrin “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz” anladığına göre, Cehennem azâbı ister sonsuz olsun, ister bir zamân olsun, küfür için ve küfür sıfatları ve bulaşıklıkları içindir. Küfürden teberrî eden, kaçınan, îmân sâhiplerinin yaptıkları büyük günâhlar, yâ îmânları hürmetine, Cenâb-ı Hakkın merhameti ile veyâ kalp ile tevbe ve dil ile istiğfâr ederek ve beden ile hayırlı bir iş yaparak veyâ şefâ’ate kavuşmaları ile affolunur. Günâhta kul hakkı varsa, hak sâhibi ile helâllaşmak lâzımdır. Böyle affolmayanlar, dünyâ sıkıntıları ve dertleri ile veyâ son nefeste cân verirken, çekecekleri zahmetler ile temizlenir. Bunlarla da temizlenmezse, ba’zıları kabir azâbı çekmekle affa kavuşur. Ba’zıları ise, kabir azâbı ve sıkıntıları ve kıyâmet gününün şiddetleri ile affolunup, günâhları biter ve Cehennem azâbı ile temizlenmeğe lüzûm kalmaz. Nitekim, En’âm Sûresi, seksenikinci âyetinde meâlen, (Îmân edip de îmânlarını şirk ile bulaştırmayanlar, Cehennemde ebedî kalmaktan emîndirler. Onlar için, bu korku yoktur) buyuruldu. Bu âyet-i kerîme, sözümüzün doğru olduğunu göstermektedir. Çünki burada (Zulüm), şirk demektir. Her şeyin doğrusunu ancak Allahu Teâlâ bilir.

Suâl: Allahu Teâlâ, küfürden başka, ba’zı günâhları işleyenlerin de Cehenneme gireceklerini bildiriyor. Meselâ, bir mü’mini, bile bile öldürenin cezâsı Cehennemde sonsuz kalmaktır buyuruyor. Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem”: (Bir namâzı bile bile, vaktinde kılmayıp, kazâ etmeyene, Cehennemde bir Hukbe azâb edeceklerdir) buyuruyor. [Bir Hukbe, seksen Âhiret senesi demektir.] O hâlde, Cehennem azâbı, yalnız kâfirlere değildir denilirse, cevâp veririz ki, Cehennem azâbı, Müslümân öldürmenin harâm olmasına aldırış etmeyen, helâl diyerek öldüren içindir. Nitekim Ehl-i sünnet âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, tefsîrlerinde böyle ma’nâ vermişlerdir. Küfürden başka günâhlara Cehennemde azâb olunacağını bildiren haberler, hep bu günâhlarda küfür bulaşıklığı olduğu içindir. Meselâ, günâhı hafîf görerek, ehemmiyet vermeyerek işlemek, islâm dîninin emrlerini aşağı görerek, namâz kılmamak ve günâh yapmak gibi şekillerdedir. Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem”, (Ümmetimden büyük günâhları işleyenlere şefâ’at edeceğim) buyuruyor. Bir kere de, (Allahu Teâlâ'nın rahmeti, benim ümmetim içindir. Bunlara Âhirette azâp yoktur) buyurdu. Yukarıda, ma’nâsı yazılan âyet-i kerîme de, bu sözümüzü kuvvetlendirmektedir.

Kâfirlerin, âkıl ve bâliğ olmadan ölen çocuklarının ve dağda, çölde doğup büyüyerek, bir din işitmeden ölen ve eski zamânlarda bir dînin, zâlimler tarafından bozulduğu, değiştirildiği ve yeni bir Peygamber gelmeden önce ölen dinsizlerin Âhirette ne olacaklarını, oğlum Muhammed Sa’îd'e “rahmetullahi aleyh” yazdığım mektûpta, uzun olarak bildirmiştim, oradan okuyup anlayınız! [Bu mektûp, ikiyüzellidokuzuncu mektûptur.]

Îmânın artmasında ve eksilmesinde, âlimlerimiz başka başka söyledi. İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe “radiyallahu anh”, îmân, artmaz ve azalmaz buyurdu. İmâm-ı Şâfi’î “rahmetullahi aleyh”, artar ve azalır, dedi. Îmân, kalbin tasdîk ve yakîni olduğundan azalması, çoğalması olmaz. Azalıp çoğalan bir inanış, îmân olmaz. Buna, (Zan) denir. İbâdetleri, Allahu Teâlâ'nın sevdiği şeyleri yapmakla, îmân cilâlanır, nûrlanır, parlar. Harâm işleyince, bulanır. O hâlde, çoğalmak ve azalmak, amelden, işlerden dolayı, îmânın cilâsındadır. Kendisinde değildir. Ba’zıları cilâlı, parlak îmâna, çok dedi ve parlak olmayan îmândan, dahâ çoktur, dedi. Bunlar, sanki, cilâlı olmayan îmândan ba’zısını, îmân bilmedi. Cilâlılardan ba’zısını da, îmân bilip, fakat az dedi. Îmân, parlaklıkları başka başka olan, karşılıklı iki ayna gibi oluyor. Cilâsı fazla olup, karşısındaki cismi parlak gösteren ayna, az parlak gösteren aynadan, dahâ çoktur demeğe benzer. Başka birisi de, iki ayna müsâvîdir. Yalnız, cilâları ve karşılarındakileri göstermeleri, ya’nî hâssaları, sıfatları başka başkadır demesi gibidir. Bu iki adamdan ikincisinin görüşü, dahâ keskin ve doğrudur. Birincisi görünüşe bakmış, öze, içe girmemiştir. Anlatması bu fakîre “rahmetullahi teâlâ aleyh” nasîb olan bu misâl, îmânın azalıp çoğalmadığına inanmayanların, sözlerini ortadan kaldırmış oldu ve her mü’minin îmânı, her bakımdan, Peygamberlerin “sallallahu aleyhi ve sellem”, îmânlarına benzemedi. Çünki, onların îmânı, çok nûrlu ve çok parlak olduğundan, ümmetlerinin karanlık ve bulanık îmânlarından kat kat dahâ çok meyveler ve kazançlar hâsıl edecektir. Bir hadîs-i şerîfte, (Ebû Bekr-i Sıddîk'ın “radiyallahu anh” îmânı, bu ümmetin hepsinin îmânlarının toplamından dahâ ağırdır) buyuruldu. Bu da, îmânın nûru, parlaklığı bakımındandır. Fazlalık, asılda, özde değil, sıfatlardadır. Nitekim, Peygamberler de, herkes gibi insandır. İnsanlık bakımından, arada fark yoktur. Fark, kâmil, üstün sıfatlardan ileri gelmektedir. Üstün sıfatları olmayan, sanki olanlardan ayrıdır. Bununla berâber, insan olmakta hepsi birdir. Aralarında azlık, çokluk yoktur. İnsanlık, azalır, çoğalır denilemez. Ba’zıları îmânı anlatırken, (Dil ile tasdîk, dil ile söylemektir) demişlerdir ki, bu vakit, inanmak da, zan etmek de, îmân oluyor ve îmân, azalıp çoğalabiliyor. Fakat, îmânın doğrusu, kalbin tasdîk, iz’ân etmesi, ya’nî inanmasıdır. Zan ve şüpheye, îmân denmez.

İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe “rahmetullahi aleyh”, (Ben hak olarak, ya’nî elbette mü’minim demelidir) diyor. İmâm-ı Şâfi’î “rahmetullahi aleyh” ise, (İnşâallah mü’minim demelidir) diyor. Bu ikisi arasındaki fark, yalnız sözdedir. Çünki şimdiki îmân söylenirken, elbette mü’minim, demelidir. Son nefesindeki îmân söylenirken, inşâallah, o zamân da mü’minim demelidir. Fakat, inşâallah diyerek şarta bağlamaktansa, her zamân, elbette demek, dahâ ihtiyâtlı ve dahâ uygundur.

Evliyânın “kaddesallahu teâlâ esrârehüm” kerâmetine inanmak lâzımdır. Allahu Teâlâ, bu dünyâda, her işi, âdet-i ilâhiyyesi, kanûn-i ilâhîsi ile yaratmaktadır. Evliyâsının elinden, âdet-i ilâhiyyesi dışında, ba’zı şeyler yaratır, yapar ki, buna (Kerâmet) denir. Kerâmete inanmayan, dünyânın her tarafında, her zamân, sık sık görülmüş ve ağızdan ağıza yayılmış olan vak’alara inanmamış olur. Allahu Teâlâ'nın, Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” elinde ve onların sözleri ile, âdet-i ilâhiyyesini bozarak, kimsenin yapamayacağı şeyler yaratmasına, (Mu’cize) denir ki, mu’cize gösteren bir kimse, Peygamber olduğunu i’lân eder. Kerâmet gösteren kimse ise, Peygamber olmadığını ve bir Peygamberin “sallallahu aleyhi ve sellem” yolunda bulunduğunu söyler.

Hulefâ-i râşidînin, “rıdvânullahi aleyhim ecma’în” birbirinden üstünlükleri, hilâfetleri sırası iledir. Ebû Bekir ile Ömer'in “radiyallahu anhümâ”, mü’minlerin hepsinden üstün olduğunu, Sahâbîlerin hepsi ve Tâbi’înin hepsi söylemiştir. Bu sözleri, din imâmlarımızdan çoğu, kitâplarında yazmıştır. Bunlardan biri, imâm-ı Şâfi’î “rahmetullahi aleyh”dir. Ehl-i sünnet i’tikâdını toplamış ve yazmış olan büyük âlim, Ebül-Hasan-i Eş’arî diyor ki, önce Ebû Bekr'in, sonra Ömer'in, bütün mü’minlerden üstün olduğu meydândadır, muhakkaktır. Büyük âlimlerden imâm-ı Zehebî diyor ki: (Alî “radiyallahu anh” halîfe iken, büyük bir kalabalık içerisinde (Ebû Bekir ve Ömer “radiyallahu anhümâ”, bu ümmetin en üstünüdür) buyurduğunu işitenlerden seksenden ziyâde kimse, bize söyledi. Bunlardan çoğunun ismini bildiriyor ve buna inanmayanlar çok çirkin, çok kötü kimselerdir. Allahu Teâlâ, onları kıyâmette, fenâ hâlde karşılayacaktır diyor. Dîn-i islâmda, Kur’ân-ı kerîmden sonra en kıymetli ve en inanılır kitâp olan (Buhârî-yi şerîf) kitâbının sâhibi, imâm-ı Buhârî diyor ki: Alî “radiyallahu anh” buyurdu ki, (Peygamberimizden “sallallahu aleyhi ve sellem” sonra, bu ümmetin en iyisi, en yükseği Ebû Bekir, sonra Ömer'dir “radiyallahu anhümâ”. Sonra bir başkasıdır). Bu sırada oğlu, Muhammed ibni Hanefiyye, o da sensin! deyince: (Ben de, her Müslümân gibi, bu ümmetden biriyim) buyurmuştur. İmâm-ı Zehebî ve başka âlimler dedi ki: İmâm-ı Alî “radiyallahu anh” buyurdu ki, (Dikkat ediniz, iyi dinleyiniz! Ba’zı kimselerin beni, Ebû Bekir ile Ömer'den “radiyallahu anhümâ” üstün tutduklarını işittim. Bunlardan biri elime geçerse, iftirâ edenlerin cezâsını ona yaparım. Çünki o, iftirâcıdır). Dâre-Kutnî diyor ki: İmâm-ı Alî “radiyallahu anh” buyurdu ki, (Beni Ebû Bekir'den ve Ömer'den “radiyallahu anhümâ” üstün tutan bir kimse, elime geçerse, iftirâ edenlere yaptığım gibi ona dayak cezâsı veririm). Bunlar gibi, dahâ nice haberler, Sahâbe-i Kirâmın “radiyallahu anhüm” çoğundan, o kadar gelmiştir ki, kimsenin inkâr etmesine yol ve imkân kalmamıştır. Hattâ, şî’îlerin büyük âlimlerinden olan, Abdurrezzak diyor ki, Alî, Ebû Bekir'i ve Ömer'i “radiyallahu anhüm”, kendinden üstün tuttuğu için, ben de onları üstün tutuyorum. Çünki onları üstün tutmaz isem, imâm-ı Alîyi “radiyallahu anh” çok sevdiğim hâlde, ona uymamış olurum. Bu da, benim için büyük bir günâh olur.

İmâm-ı Osmânın imâm-ı Alîden “radiyallahu anhümâ” yüksek olduğuna gelince, Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğu dedi ki: (Şeyhayn'dan sonra, [ya’nî Ebû Bekir ve Ömerden sonra], Müslümânların yükseği Osmân'dır. Ondan sonra, Alî'dir “radiyallahu anhüm”. Dört mezheb imâmlarımız da, böyle buyurdu. İmâm-ı Mâlik, Osmân'ın “radiyallahu anh” üstünlüğünden şüphe etti, deniliyorsa da, (Şifâ) kitâbının sâhibi Kâdî Iyâd, (Sonradan Osmân'ın “radiyallahu anh” üstün olduğunu söyledi) diyor. İmâm-ı Kurtubî de, (Doğrusu inşâallah budur) diyor. İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe'nin, (Ehl-i sünnetin alâmeti, Şeyhayn'ın üstünlüğüne inanmak ve iki dâmâdı sevmektir) sözünden, iki dâmâttan birini, diğerinden üstün görmediği anlaşılıyor diyenler varsa da, bu fakîrin anladığına göre, İmâmın böyle söylemesinin, başka sebebi vardır. Ya’nî, iki dâmâdın “radiyallahu anhümâ” hilâfetleri zamânında, Müslümânlar arasında karışıklık çıkmış, fitneler başlamış olduğundan, kalplerde soğukluk ve kırıklık olduğunu gören İmâm, iki dâmâdı sevmek kelimesini uygun bulmuş ve bunların sevgisine, Ehl-i sünnetin alâmetidir demiştir. İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe için Osmân'ın “radiyallahu anh” dahâ yüksek olduğunda şüpheliydi, denilebilir mi? Çünki, Hanefî mezhebindeki âlimlerin kitâpları hep (Üstünlük, hilâfetleri sırası iledir), yazısı ile doludur. Hulâsa, Şeyhayn'ın üstün olduğu kat’îdir. Osmân'ın, Alî'den “radiyallahu anhüm” dahâ üstün olması, bu kadar kat’î değildir. Fakat, Osmân'ın, hatta Şeyhayn'ın üstünlüğünü inkâr edenlere kâfir demekten kaçınmalıdır. Bunları bid’at sâhibi ve doğru yoldan ayrılmış Müslümân bilmelidir. Çünki, âlimlerimizin bir kısmı bunlara kâfir dememiştir. Bunların hâli, alçak Yezîdin hâline benziyor ki, âlimlerimiz, ne olur ne olmaz diye ona la’nete izin vermemiştir.

Hulefâ-i râşidîni sevmemek yolu ile, Peygamber “sallallahu aleyhi ve sellem” i incitmek, imâm-ı Hasanı ve Hüseyini “radiyallahu anhümâ” sevmemek yolu ile incitmek gibidir. Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Ashâbımı incitmekte, Allahu Teâlâ'dan korkunuz! Benden sonra, onları kötü bilmeyiniz. Onları seven, beni sevdiği için sever. Onlara düşmanlık eden, bana düşmanlık etmiş olur. Onları inciten, beni incitir. Beni inciten de, Allahu Teâlâ'ya eziyet etmiş olur ki, buna azâb eder). Ahzâb Sûresi, elliyedinci âyetinde meâlen, (Allahu Teâlâ'ya ve Onun Peygamberine “sallallahu aleyhi ve sellem” eziyet edenlere dünyâda ve Âhirette la’net olsun!) buyuruldu. Büyük islâm âlimi, Sa’deddîn-i Teftâzânî (Akâid-i Nesefiyye) şerhinde, (Bu üstünlük sırasında insâf etmelidir) diyorsa da, onun bu sözü, insâfsızdır ve şüphe etmesi yersizdir. Çünki büyüklerimiz diyor ki, burada üstünlük demek, sevâpları dahâ çok demektir. İyilikleri, doğrulukları ile, herkese faydalı olmasının çokluğu demek değildir. Aklı olan, bunlara kıymet vermez. Sahâbe-i Kirâm ve Tâbi’în-i ızâm, bize imâm-ı Alînin “radiyallahu anh” iyiliklerini gösteren, o kadar hâller ve hâdiseler bildiriyor ki, başka hiçbir Sahâbîden bu kadar bildirmediler. Bununla berâber, yine onlar, üç halîfenin dahâ yüksek olduğunu bildirmiştir. Görülüyor ki, üstün olmağa sebep, fazîletlerin, menkıbelerin çok olması değildir. Üstünlük başka sebepten ileri gelmektedir. Bu sebebi anlayanlar ancak, vahyi, meleğin gelmesini görmekle şereflenen, seçilmiş bahtiyârlardır. Bunlar, üstünlük sebeplerini açıkça veyâ işâretle görüp anlamıştır. Onlar da, Peygamberimizin Ashâb-ı Kirâmıdır “aleyhi ve aleyhimüssalavâtü vetteslîmât”. O hâlde, (Akâid-i Nesefî) şârihinin, (Üstünlükten maksat, sevâpların çokluğu ise, bu üstünlük sırasında şüphenin yeridir) demesi yersizdir. Çünki bu üstünlük sırası, islâmiyyetin sâhibi tarafından açıkça bildirilmeseydi, o zamân şüphenin yeri olurdu. Bildirildikten sonra, niçin şüphe ediyor? Ashâb-ı Kirâm, bu üstünlüğü açıkça veyâ işâretle anlamasalardı, hiç bildirirler miydi? Dördünü de berâber bilen ve aralarında üstünlük aramak lüzûmsuzdur diyenlerin, bu sözü lüzûmsuzdur. Din büyüklerinin söz birliğine, lüzûmsuz lâf demekten dahâ lüzûmsuz, dahâ boş lâf olur mu? Yoksa, üstün kelimesi mi, onların böyle boşu boşuna söylemesine yol açıyor. Muhyiddîn-i Arabî'nin, (Hilâfetlerin sırası, ömürlerinin sırasına göre idi) demesi de, müsâvî olmalarını göstermez. Çünki halîfelik başkadır, üstünlük başkadır. Bu sözü, üstünlük bakımından söyledi dersek, yine güvenilecek, şâhit tutulacak bir söz olmayıp, onun hatâlı sözlerinden biri olmuş olur. Onun, Ehl-i sünnet âlimlerinin sözlerine uymayan birkaç keşfi, buluşları, doğru değildir. Böyle sözlere ancak, rûhları hasta, kalpleri bozuk olan veyâ her şeyi körü körüne taklîd eden uyar.

Ashâb-ı Kirâm “aleyhimürrıdvân” arasındaki muhârebelerin, ayrılıkların, iyi sebeplerden ileri geldiğine, dünyâ ni’metleri için, nefsin arzûları için olmadığına inanmak lâzımdır. Sa’deddîn-i Teftâzânî, hazret-i Alî'yi “radiyallahu anh” aşırı sevenlerden olduğu hâlde, diyor ki: (Onların ayrılıkları ve muhârebeleri hilâfet için değildi. İçtihâdda yanılmaktan ileri gelmişti). [Fâtih sultân Muhammed hân devri âlimlerinden Ahmed-i Hayâlî hazretleri, Ömer Nesefînin (Akâid-i Nesefî) kitâbına, Sa’deddîn-i Teftâzânînin yaptığı büyük şerhe, ayrıca çok kıymetli bir hâşiye yazmıştır.] Hayâlî, bu hâşiyesinde diyor ki: (Hazret-i Mu’âviye “radiyallahu anh” ve onunla berâber olanlar, hazret-i Alîye “radiyallahu anh” uymadı. Bununla berâber onun, o zamânda bulunanların en üstünü olduğunu ve halîfelik onun hakkı olduğunu biliyor ve söylüyorlardı. Hazret-i Osmân'ı “radiyallahu anh” şehîd edenleri yakalayarak cezâlarını vermediği için, isyân etmişlerdi). Karamânî hâşiyesinde, [ya’nî (Şerh-ı akâid) kitâbı kenârlarına yaptığı açıklamalarda] diyor ki, imâm-ı Alî “keremallahu vecheh” buyurdu ki: (Kardeşlerimiz bizi dinlemedi. Onlar kâfir değildir. Günâha da girmediler. Çünki dinden, islâmiyetten anladıklarını yapıyorlar.) İçtihâdda yanılmak kabâhat olmadığı ve bir şey söylenmeyeceği şüphesizdir. Sahâbe-i Kirâmın, Peygamberimizin “sallallahu aleyhi ve sellem” sohbetinde, dersinde yetiştiklerini düşünerek, hepsini iyi bilmemiz ve hepsine hürmet göstermemiz lâzımdır. Peygamberimizi “sallallahu aleyhi ve sellem” sevdiğimiz için, hepsini sevmeliyiz! Zîrâ, (Onları seven, beni sevdiği için sever ve onlara düşmanlık eden, bana düşman olduğu için eder) buyurulmuştur. Ya’nî Ashâbıma “radiyallahu anhüm” olan sevgi, bana olan sevgidir ve onlara olan düşmanlık, bana düşmanlıktır. Alî “radiyallahu anh” ile muhârebe eden Ashâb-ı Kirâmın bize hiçbir yakınlığı ve hiçbir tanışıklığımız yok. Hattâ bu muhârebeleri bizi üzüyor, incitiyor. Fakat, Peygamberimizin “sallallahu aleyhi ve sellem” Ashâbı oldukları için, onları sevmekle emrolunduk. Her birini incitmekten, onlara düşmanlık etmekten men’ olunduk. O hâlde, hepsini sevmeğe mecbûruz. Onları, Peygamberimizi “sallallahu aleyhi ve sellem” sevdiğimiz için severiz. Onlara düşmanlıktan ve eziyet etmekten kaçınırız. Çünki onların incitilmesi ve düşmanlığı, Peygamber “sallallahu aleyhi ve sellem” efendimize gider. Yalnız haklı olanı ve yanılanı söyleriz. Ya’nî, hazret-i Emîr “radiyallahu anh”, haklı idi. Ona karşı gelenler, hatâ etmiş idi. Bundan fazla bir şey söylemek, doğru değildir. Muhammed Eşrefe yazdığım mektûpta, bunları uzun bildirmiştim. Anlamadığınız bir şey kaldı ise, o mektûbu okuyunuz! [Adı geçen mektûp, ikiyüzellibirinci [251] mektûp olup, (Ashâb-ı Kirâm) kitâbına tercümesini eklemiştik. Bu kitâpta çok lüzûmlu ve kıymetli bilgiler ve imâm-ı Rabbânînin “kuddise sirruh” hâl tercemesi de vardır.]

İBÂDETLER: Îmânı, i’tikâdı düzelttikten sonra, fıkıh ahkâmını, öğrenmek, elbette lâzımdır. Farzları, vâcipleri, helâl ve harâmları, sünnet ve mekrûhları ve şüphelileri lüzûmu kadar öğrenmeli ve bu bilgi ile hareket etmelidir. Fıkıh kitâplarını öğrenmek, her Müslümâna lâzımdır. Allahu Teâlâ'nın emirlerini yapmağa, Onun beğendiği gibi yaşamağa çalışmalıdır. Onun en çok beğendiği ve emrettiği şey, her gün beş vakit namâz kılmaktır. Namâz, dînin direğidir. Namâzın, ehemmiyetinden ve nasıl kılınacağından birkaç şey bildireceğim. Cân kulağı ile dinleyiniz! Önce, sünnete tâm uygun olarak, abdest almalıdır. Abdest alırken yıkanması