MEKTÛBÂT-I RABBÂNİ

İMÂM-I RABBÂNİ (K.S.A.) 

( - İlk 13 Mektup - I. CİLT)

( - Sonraki 67 Mektup - II. CİLT)

 

İÇİNDEKİLER

301.MEKTUP

Peygamberliğin yakînliği ve velâyetin yakînliği ve Peygamberliğin yakînliğine ulaştıran yolları bildirmektedir:

302.MEKTUP

Velâyet-i evliyâ ve Velâyet-i enbiyâ ve Velâyet-i mele-i a’lâ arasındaki farklar ve Peygamberliğin, Evliyâlıktan üstün olduğu bildirilmektedir:

303.MEKTUP

Ezân kelimelerinin ma’nâlarını bildirmektedir:

304.MEKTUP

Kur’ân-ı kerîmin birçok yerinde, (A’mâl-i sâliha) işleyenlerin Cennete girecekleri bildirilmektedir. Bunu açıklamakta ve şükretmeyi ve namâzın esrârını bildirmektedir:

305.MEKTUP

Namâzın tamâm ve kâmil olmasını ve mübtedî ile müntehî namâzları arasındaki farkı bildirmektedir:

306.MEKTUP

Hakîkatleri bilen, ma’rifetlerin kaynağı olan büyük oğlu hâce Muhammed Sâdık “aleyhirrahme” hazretlerinin ve iki küçük oğlu merhûm Muhammed Ferrûh ve Muhammed Îsâ “rahmetullahi aleyhimâ” hazretlerinin kemâllerinden ve iyiliklerinden birkaçını bildirmekte ve Velâyet sahiplerinin Fenâsını ve nübüvvet yolunda Fenâ lâzım olmadığını bildirmektedir:

307.MEKTUP

(Sübhânallahi ve bi-hamdihi) güzel kelimesini açıklamaktadır:

308.MEKTUP

Bir hadîs-i şerîfi açıklamaktadır:

309.MEKTUP

Gündüz ve gece kendini hesâba çekmeyi ve (Hesâba çekilmeden evvel, kendinizi hesâba çekiniz) hadîs-i şerîfini bildirmektedir:

310.MEKTUP

İnsanın her şeyi kendinde topladığını ve ba’zı ince ma’rifetleri bildirmektedir:

311.MEKTUP

İnce bilgileri ve işitilmemiş hakîkatleri işâretle anlatmaktadır:

312.MEKTUP

Namâzda otururken parmak kaldırmanın doğru olmadığını bildirmektedir:

313.MEKTUP

Ashâb-ı Kirâmın üstünlüklerinin nasıl olduğunu ve tarîkat-i aliyye-i Nakşibendiyyede riyâzet çekilmesi olmadığını ve bu yolun niçin hazret-i Ebû Bekir'e bağlı olduğunu ve bir Peygamberin velâyetindeki sâliki, başka bir Peygamberin velâyetine geçirmeği ve gömleğin önü açık olmalı mı yoksa olmamalı mı ve kelime-i tevhîd ve zikri ve birkaç edebi bildirmektedir. Bu mektûp, Mektûbâtın birinci cildinin son mektûbu olmaktadır. Hepsi, Resûller adedince ve Bedir gazvesindeki mücâhidler adedince, üçyüzonüç olmaktadır. Bu mektûbun sonuna, büyük oğlunun birkaç mektûbunun da eklenmesini emir buyurdular. Böylece, duâ ve Fâtiha okunmasını dilediler:

314. MEKTUP

a) Vahdet-i Vücud meselesi üzerine Muhyiddin b. Arabî’nin tuttuğu yolun   beyanı..

b) Bu hususta Hazret-i Şeyhimizin tutumu.. Allah ona selâmet ihsan eylesin..

315. MEKTUP

Yüce Mukaddes Hakkın zat mertebesi ile sıfatlarının mertebesi, vücud ve vücub itibarının üstündedir.

316.MEKTUP

a) Afakin ve enfüsün muamelesi, zılâl dairesine dahil olduğunun beyanı.

b) Velâyet-i suğranın ve kübranın beyanı.

c) Nübüvvet kemalâtı.

d) Bazı sofiyeye zuhur eden efal tecellisinin hakikati.

Ki o: Yüce Hakkın fiil zillidir; onun aynı olan fiili değildir.

317. MEKTUP

a) İlmel-yakin, aynel-yakin ve hakkal-yakin beyanındadır.

b) Bu ilimlerin sahibi, Müceddid-i elf-i sani olduğunun beyanıdır.

318. MEKTUP

a) Kendi varlıklarında husul bulmaları.

b) Sübhan Hakkın Zatı ile kıyamları. Her iki itibar da hariçte temeyyüz    etmektedir.

319. MEKTUP

Bazı derin sırlar beyanındadır. Bundan, Resulullah (sav) Efendimizin, Millet-i İbrahime (İbrahim Peygamberin yoluna) ittiba etmeye memur olmasının manası anlaşılacaktır.

320. MEKTUP

Şu beş mertebe hakkındadır: Muhibbiyet, mahbubiyet, mahabbet, hübb, rıza. Ve., bunların üstünde bir başka mertebe.. Bunlardan her birinin hususiyeti, peygamberlerden bir peygambere verildiği..

Bu münasebetle bazı hususların beyanı.

321. MEKTUP

Ahass-ı havas, avam, mütevassıt zümrelerin imanları arasındaki fark.

322. MEKTUP

a) LA İLAHE İLLALLAH kelime-i tayyibesinin faziletlerini beyan.

b) Tenzih makamının tahkiki.

c) Gaye iman, muamele akrabiyet (pek yakınlık) derecesine varınca tahakkuk eder. Bu muamele dahi vehim ve hayal kavramı dışındadır.

323. MEKTUP

Arşın üstündeki zuhur hariç; hiçbir zuhur, zılliyet şaibesi olmadan olmaz.

Bir kalb dahi, nihayet derecesine vardığı zaman, arşın nurlarından bir lema alır.

324. MEKTUP

a) "Allah yerin ve semaların nurudur" ayetinin tevilli manası.

b) İnsan kemalâtının bazı hususiyetleri ile, onun arıza bağlı faziletleri. Ve buna münasip bazı hususlar.

325. MEKTUP

Asi için müşahid olan melek, insanın şühudu dahi enfüste olmasına rağmen, o devlet bunda bir cüz gibidir. Beka dahi onun üzerine terettüb etmiştir.

Bu münasebetle bazı hususların beyanı.

326. MEKTUP

a) Bir mektubuna cevap..

b) Zahir ulemanın nasibi, sofiye-i aliyyenin nasibi, enbiyanın varisleri olan rasihun ulemanın nasibi beyanındadır. Bu münasebetle bazı hususların beyanı.

327. MEKTUP

a) Makam sahibinin mutlaka ilim sahibi olması gerekli midir, değil midir?

b) Hallere muttali olmamanın sebebi.

328. MEKTUP

Kurban Bayramı hutbesinde, Hulefa-ı Raşidin'in isimlerini okumayı terk eden hatibin zemmi ile, onları dinleyenleri de ayıplamak.

Bu münasebetle bazı hususların beyanı.

329. MEKTUP

a) Bazı suallere cevap..

b) Küçük berzahın bazı acaip, garaip hallerini beyan.

c) Taun ile ölümün fazileti.

330. MEKTUP

a) Bu alemin musibetleri, her ne kadar zahirde yara ise de, hakikatte onlar merhemdir; terakkiye sebeb olurlar.

b) Taun hastalığından ölmenin fazileti.

Ve.. bu münasebetle bazı hususların beyanı.

331. MEKTUP

Zahir ulemasının nasibi, rasihun ulemanın nasibi ve sofiyyenin nasibi beyanındadır: Bu arada sorulan bir sorunun cevabı.

332. MEKTUP

Sünnet-i seniyyeye ittiba etmeye teşvik ve beğenilmeyen bid'atları irtikâb etmekten sakındırmak.

Ve bu münasebetle bazı hususların beyanı.

333. MEKTUP

Namazın faziletleri, tadil-i erkâna riayete teşvik, şartlarını edeplerini nasıl uygun olursa öyle ikmal etmek.

Bu münasebetle bazı hususların beyanı.

334. MEKTUP

— «Beni ne yerim, ne de semam aldı; bir mümin kulumun kalbi beni alır..»

Manasına gelen kudsî hadiste beyan edilen kalbden murad, o et parçasıdır. Bazı meşayihin vüs'atından haber verdiği hakikat-ı camia değildir.

335. MEKTUP

a) Allah selâmet versin: Hazret-i Şeyhin bereketi ile, Serhend beldesinin pek çok beldeler üzerine şerefli oluşu ve fazileti..

b) Onun sakin olduğu beldede, sıfat tozu düşmeyen bir nurun müşahedesi..

c) Bu yerin, Mahdum-u Azam merhum Hace Muhammed Sadık'ın medfun (gömülü) bulunduğu yer oluşu.. Sırrı mukaddes olsun.

336. MEKTUP

a) İşin umdesi, sünnet-i seniyyeye ittiba edip beğenilmeyen bid'attan kaçınmaktır.

b) Tarikaî-ı Nakşibendiye-i Aliyye'nin diğer silsilelere nisbetle üstün meziyetli, ancak Sahib-i Şeriat Resulullah'a ittiba sebebi iledir. Ona ve âline salât, selâm ve tahiyyet.

c) Azimetle amel etmek.

d) Bu Tarikat-ı Aliyyeyi övmek.

337. MEKTUP

Kabz ve bast, celâl ve cemal.

338. MEKTUP

Şeriat-ı garraya göre zuhur eden her amel, zikre dahildir.

339. MEKTUP

Çocuklara ELİF BA okutur gibi zikir telkini.

340. MEKTUP

Şeyh Abdülaziz Confori'nin şeklerine cevap.

341. MEKTUP

Hazret-i Adem'in çamuru ve onun yoğurulmasında meleklerin hizmet dahli ve bunun dışında bazı suallere cevap mahiyetindedir.

342. MEKTUP

Bu dünya hayâtında en faziletli metaın gam ve hüzün olduğu... Bu sofranın en güzel nimeti ise elem ve musibettir...

343. MEKTUP

Şu iki sualin cevabıdır:

a) Rabıta bağının devamı..

b) Meşguliyette fütur..

344. MEKTUP

Vaaz ve nasihattir.

345. MEKTUP

Gönül birliğinin olmayışından şikâyette bulunan Mirza Kılıcullah'ın yazdığı arzuhalin cevabıdır.

346. MEKTUP

a) Sevenin nazarında; sevilen, her halde sevilendir. Ondan ise elem sudur etsin; isterse nimet.. Hatta, elem, pek az kimselerin nazarında, nimetten daha çok sevginin artmasını icab ettirir.

b) Hamd etmenin, şükür etmek üzerine meziyetli oluşu.

Bu münasebetle bazı hususların beyanı.

347. MEKTUP

Hallerin tevarüdü beyanındadır.

348. MEKTUP

Tevhid ve Aynel-yakin sualine cevap mahiyetindedir.

349. MEKTUP

a) İmamet bahsi..

b) Ehl-i sünnet vel-cemaat mezhebinin hakikati ve onların muhalifleri. Eh!-i sünnet'in ifrat ve tefritten uzak olduğu ki, bunun birini rafıziler, diğerini de hariciler tercih etmiştir.

c) Resulullahın ehl-i beytinin medhi, Allahu Taala ona ve âline salât ve selâm eylesin.

Bu münasebetle bazı hususların beyanı.

350. MEKTUP

LA İLAHE İLLALLAH, kelime-i tayyibesinin faziletleri beyanındadır.

351. MEKTUP

Ehlullah her ne kadar dünyaya, zahirde tutunup esbabına teşebbüs etseler dahi, onların batınının dünya ile hardal tanesi kadar dahi alâkası yoktur.

352. MEKTUP

Ashab-ı Yemin, Ashab-ı Şimal ve Sabikun beyanındadır.

353. MEKTUP

Hicapların açılması, şühud itibarı ile olup vücud itibarı ile değildir.

354. MEKTUP

Nihayetin nihayeti mertebelerine çıkınca; bu makamın her mertebesinden bir zerre, imkân dairesinin tamamından kat kat daha zahir olur.

355. MEKTUP

a) Sofiyenin, seyri (manevi yolculuğu) enfüs ve afaka hasretmesi.

b) Bu seyirde, manen tahliye ve düzen isbatları.

c) Anlatılan manayı Kuddise Sırruhun men etmesi ve nihayetin nihayetini, enfüsün ve afakın (maddenin ve mananın) ötesinde Allah'ın inayet ile isbatı.

356. MEKTUP

a) Hazret-i Hak şanında salike müyesser olan, vicdanın kendisi değil; vicdan zevkidir.

b) Bu tarikat-ı Aliyyenin hususiyetleri esasında sayılan, nihayetin bidayete derc edilmesi manasının tahkiki.

c) Sair tarikatlara nazaran bu Tarikat-ı Aliyyenin daha faziletli olduğu. Ve bu münasebetle bazı hususların beyanı.

357. MEKTUP

a) Vahdet-i vücud ve onun şer'i ilimlere tatbiki sorusuna cevap.

b) "Allah bir kulu severse..."

Manasına gelen hadis-i şerif üzerine sorulan soruya cevap.

358. MEKTUP

Âlemin tamamı, vacibiyet isimlerinin ve sıfatlarının tecelligâhlarıdır; zatın değil. Zira mümkinin zattan yana bir nasibi yoktur. Şunun için ki: Mümkinin kendi kendine kıyamı yoktur; hepsi arz olup cevheriyetten yana hiçbir korku almamıştır.

Ve bu münasebetle bazı hususların beyanı. 

359. MEKTUP

a) Kelime-i tayyibenin (LA İLAHE İLLALLAH) faziletleri beyanında olup o mübarek kelime tarikatı, hakikati, şeriatı tazammun etmektedir.

b) Nübüvvet kemalâtı yanında, velayet kemalâtının bir değeri olmadığının beyanı.

c) Velayete mutlaka şeriatın lâzım olduğunun beyanı. Ve bu münasebetle bazı hususların beyanı.

360. MEKTUP

Nasihat ve tembihtir.

361. MEKTUP

Rıza makamına rağbet ettirmek.

362. MEKTUP

Masivayı unutmak, bu tarikatta ilk edimdir. Çalışmak lâzımdır ki bu hususta kusur vaki olmaya.

363. MEKTUP

a) Şeriatın bir sureti, bir de hakikati vardır; iptidada ve intihada (önünde sonunda) mutlaka şeriat lâzımdır.

b) Nübüvvet mertebesinde kalbin temkini, nefsin itminanı, kalıbın itidali.

Ve bu münasebetle bazı hususların beyanı.

364. MEKTUP

Sübhan Hakkın beşer ile kelâmı.

365. MEKTUP

Bu Taife-i Aliyyenin, tarikatına terğib.

366. MEKTUP

Şu manada sorulan bir sualin cevabıdır: -Allahu Teala’ya ibadet ettiğim zaman, nefse istiğna hâsıl oluyor; benden bir hata veya şeriat hilafı bir şey sudur etse, nedamet ve inkisar zahir oluyor.

367. MEKTUP

Resulullah (sav) Efendimize mutabaatın dereceleri ve mertebeleri vardır ve bunlar yedidir. Her derecenin dahi tafsilli beyanı yapılmaktadır.

Ve bu münasebetle bazı hususların da beyanı.

368. MEKTUP

a) Kur'an-ı Kerim'in tümden şer'i hükümleri cami olduğunun beyanı.

b) İmam-ı Azam Hazretlerinin menkıbeleri.

c) Bu işin aslı şeriat olduğunun beyanı.

d) Sofiye-yi aliyyenin medhi.

Ve bunlara münasip bazı hususlar.

369. MEKTUP

İrfan sahibinin muamelesi öyle bir mertebeye ulaşır ki; ona nisbetle diğerlerinin seyyiatı hasenat olur.

370. MEKTUP

Yüce Hakkın Zikri, Hayrü'l-beşer Resulullah (sav) Efendimize salâvat okumaktan evlâdır. Şu şartla ki: Zikir kabule şayan ve iktida edilen bir şeyhten alınmış ola.

371. MEKTUP

a) Âlem-i misal sorusuna cevap..

b) Tenâsuha kail olan bir cemaatın reddi..

c) Kûmun ve büruz..

Ve.. bu münasebetle bazı hususların beyanı..

372. MEKTUP

Makul, mevhum, mekşuf, meşhudun tümü siva sınıfına dâhildir.

Ve bu münasebetle bazı hususların beyanı..

373. MEKTUP

Dizgini, dinin fuzuli şeylerinden çekip dinen yapılması zaruri işleri ile meşgul olmanın lüzumu.

Ve bu münasebetle bazı hususların beyanı..

374. MEKTUP

a) Taziyet ve nasihat.

b) Mevlâna Hasan'ın dahi onlara halka reisi edilmesi. Ve bu münasebetle bazı hususların beyanı..

375. MEKTUP

İnsan tab'an medenidir; medeni olmak üzere yaratılmıştır. Kendi cinsi ile iyi geçinmeye muhtaçtır. İnsanın iyiliği dahi bu ihtiyaçtan belli olur.

Bu münasebetle bazı hususların beyanı..

376. MEKTUP

Kendi şeyhi hayatta iken, bir talip, yüce Hakkı talep babında bir başka şeyhin yanına gitmesi caiz olur mu?

377. MEKTUP

Hallerin televvününden, düşük dünya emelleri için yerine gelmeyişinden dolayı gönlü daraltmamak gerek.

378. MEKTUP

Yaran olmayan işlerle meşgul olmaktan sakındırmak.

379. MEKTUP

Tevbe, verâ, takva ve bunlara münasip şeyler beyanındadır.

380. MEKTUP

a) İslâm'ın beş erkânı ile beraber, ehl-i sünnet vel-cemaat akidesinin beyanı.

b) Hak kelimeyi duyurmaya teşvik. Yani zamanın sultanına duyurmaya.

381. MEKTUP

a) Amud-u Nurani.

b) Şark tarafından doğan kuyruklu yıldız.

c) Kıyamet alâmetleri ve kıyametin kopma şartlan. Ve bu münasebetle bazı hususların beyanı..

382. MEKTUP

a) Namazda tadil-i erkân ve safların düzeltilmesi.

b) Küffarla muharebeye giderken, niyetin düzeltilmesi...

c) Teheccüd namazını emretmek.

d) Yenenlere dikkat etmek.

383. MEKTUP

Kâbe-i muazzama ile alâkalı hakikatların ve sırların beyanı. İnsanda arşın numunesi olduğu gibi, Kabe'nin dahi onda numunesi vardır.

Ve bu münasebetle bazı hususların beyanı..

384. MEKTUP

Kelime-i tevhid üzerinedir.

385. MEKTUP

a) Allah'ın Mukaddes Beytinin muamelesi; tecillerin, zuhurların, hatta arşa bağlı zuhurların dahi üstündedir.

b) Kabe'nin hakikatına girmek ve ona vasıl olmak.

c) Kâbe-i Muazzama'nın dışını ziyarete suretin iştiyakı.

386. MEKTUP

İnsan-ı kâmilin zahir ve batının beyanı.

387. MEKTUP

a) Allah-ü Teâla'nın buyurduğu:

— «Onlardan bazısı, nefsine zulmedendir..» (35/32) Manasına gelen âyet-i kerimenin tevili.. (Yorumu.)

b) Allah-ü Teâla'nın buyurduğu:

— «Biz, emaneti yere ve semalara arz ettik..» (31/ 72)

Mealini taşıyan âyet-i kerimenin beyanı..

c) insanın hilâfeti.. Bunun muamelesi o dereceye ulaşır ki, bütün eşyanın kayyumu olur.

— «Nefsine zulmeden..» (35/32) Manası bunun için kullanılmıştır.

— <'M u k t e s i d mutedil..» (33/72) Lafzından dahi, halil ve nedim tabirleri anlaşılır..

«S a b ı k ..» (35/32)

Lafzından dahi muhib ve mahbub (seven ve sevilen) manaları çıkar ki; bunların halka başı Muhammed Resûlullah'tır. Allah-ü Teâla, ona salât ve selâm eylesin.

388. MEKTUP

Mihnetler, beliyyeler, dostların hatalarına kefarettir. Tazarru edip yalvararak, Allahu Teala'dan af ve afiyet dilemek gerek.

389. MEKTUP

Bir mektubun cevabıdır.

390. MEKTUP

Sofiyenin bazı cümlelerine birçok yönlü, itirazları havi olarak yazılan mektubun cevabı. Ayrıca, o mektuba yazılan sorulara cevap.

391. MEKTUP

Bu taife-i aliyyeye olan muhabbet, onlara karşı ihlâs; fenafillaha ve bekabillaha vesiledir. Ve bu münasebetle bazı hususların beyanı..

392. MEKTUP

Küfr-ü hakikiden iraz, hakiki İslâm'a ikbal manalarını ihtiva eden mektuba cevaptır.

393. MEKTUP

Aynü'l-kuzat'ın Temhidat aldı eserinde söylediği:

"O ki, siz İlâh olarak bilirsiniz, bize göre Muhammed (sav) olmaktadır. O ki, siz Muhammed (sav) olarak bilirsiniz, bize göre yüce Sultan İlâh'tır" cümlesinin açıklanması.

394. MEKTUP

Nasihatler ve düşük dünya müzahrafatına aldanmaktan sakındırmak.

395. MEKTUP

Düşük dünyadan sakındırmak ve şeriat-ı garraya uymaya teşvik.

396. MEKTUP

Bu taife-i aliyyeyi sevmek, bütün saadetlerin sermayesi olduğunun beyanı.

397. MEKTUP

Mektuplaşmak...

398. MEKTUP

Şeyh Meyan Abdülhayy hakkındadır.

399. MEKTUP

Bir mektubun cevabıdır.

400. MEKTUP

Nasihatler...

DİĞER MEKTUPLAR

 


 

301.MEKTUP

Bu mektûp, mevlânâ Emânullah'a yazılmıştır.

Peygamberliğin yakînliği ve velâyetin yakînliği ve Peygamberliğin yakînliğine ulaştıran yolları bildirmektedir:

Bismillâhirrahmânirrahîm. Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Onun sevgili Peygamberi Muhammed aleyhisselâma salât ve selâm olsun! Oğlum mevlânâ Emânullah! Nübüvvet, Allahu Teâlâ'ya yakînlik demektir. Bu yakînlikte, arada hiç zıl bulunmaz. Yükselirken, hep Hak Teâlâ'ya karşıdır. İnişinde, mahlûklara karşıdır. Böyle kurb, Peygamberler içindir “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât”. Bu makâm yalnız bu büyüklere mahsûstur “aleyhimüssalavâtü velberekât”. Bu makâmın sonuncusu, insanların en üstünü olan Muhammed aleyhisselâmdır “sallallahu aleyhi ve sellem”. Hazret-i Îsâ “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm”, gökten yer yüzüne indikten sonra, Peygamberlerin sonuncusunun dînine uyacaktır. Böyle olmakla berâber, uyanlar ve hizmetçiler, sâhiplerinin ni’metlerine, artıklarına kavuşurlar. Bunun için, Peygamberlere “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” uyanların üstünleri, Peygamberlerinin yakînliğinden de pay alır. Bu makâmın bilgilerinden, ma’rifetlerinden ve kemâllerinden bir mîrâsa kavuşurlar. Fârisî mısra’ tercemesi:

Bir kulunu, herkesin işine sebep kılar.

Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” sonuncusunun izinde gidenlere, Ona uydukları için, Peygamberlik kemâllerinin verilmesi, Onun son Peygamber olmasını lekelemez “sallallahu aleyhi ve sellem”. Bunu iyi anlamalıdır.

Oğlum iyi anla! Allahu Teâlâ seni mes’ûd eylesin! İnsanı Peygamberlik kemâllerine kavuşturan yollar iki ana caddedir: Birinci yol, velâyet makâmının kemâllerini birer birer geçiren caddedir. Bu yolda, zıllar tecellî eder. Sekir ma’rifetlerinden, velâyet makâmına uygun olanlar hâsıl olur. Bu kemâlleri geçtikten ve bu tecellîler hâsıl olduktan sonra, Peygamberlik kemâllerine sıra gelir. Bu makâmda asla kavuşulur. Zıllara bakmak günâh sayılır. İkinci yolda, böyle velâyet kemâlleri hâsıl olmaksızın, doğruca Peygamberlik kemâllerine kavuşulur. Bu ikinci yol, ana caddedir. Çabuk kavuşturur. Peygamberlik kemâllerine kavuşan bir ârif, bu yolda, Allahu Teâlâ'nın dilediği kadar ilerler. Peygamberler “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” ve bunların Ashâbı da, bu büyüklere uydukları için böyle ilerlerler.

Birinci yol çok uzaktır. Geç kavuşturur. Kavuşturması da güçtür. Evliyâdan birçoğu “kaddesallahu teâlâ esrârehümül’azîz”, (Velâyet makâmı)nda, inmek şerefine kavuştukları zamân, iniş makâmlarında olan kemâlleri, (Nübüvvet kemâlleri) sanmışlardır. Mahlûklara karşı bulunmağı, onları çağırmak makâmı olduğu için, Peygamberlik makâmının incelikleri anlamışlardır. Bu anlayışları, doğru değildir. Bu inişleri, çıkışları gibi, velâyet yolculuğudur. Velâyet makâmının üstünde, başka bir urûc ve nüzûl vardır ki, (Peygamberlik yolu)dur. Bunların, mahlûklara karşı olması, Peygamberlikte, mahlûklara karşı olmak gibi değildir. Bu çağırmaları, Peygamberlikte olan da’vetten başkadır. Ne yapsınlar? Velâyet kemâllerinden dışarı çıkamamışlar. Peygamberlik kemâllerinin ne olduğunu anlayamamışlar. Velâyetin yarısı olan yükselişi, velâyetin hepsi sanmışlar. İkinci yarısı olan nüzûlü, Nübüvvet makâmı anlamışlar. Fârisî beyt tercemesi:

Taş içindeki böcek sanır.
Yer ve gökler, hep orasıdır.

Bir sâlikin yalnız birinci yoldan kavuşması ve velâyetle nübüvvetin kemâllerini birlikte elde etmesi ve bu iki makâmın kemâllerini birbirinden ayırması ve her birinin urûcunu ve nüzûlünü ayrı ayrı yapması ve nübüvvetin velâyetten dahâ üstün olduğunu anlaması hâsıl olabilir. İkinci yoldan kavuşanlar için, velâyet makâmının kemâlleri, ayrı ayrı hâsıl olmaz ise de, velâyetin özü, toplu olarak, çok iyi olarak ele geçer. Hattâ, velâyet sâhipleri, velâyetin kabuğuna varmışlardır. O ise, velâyetin özüne varmıştır. Evet, velâyet sâhiplerine hâsıl olan sekir bilgileri ve zıl tecellîleri, onda çok az bulunur. Fakat bu ayrılık, velâyet sâhiplerinin dahâ üstün olduklarını göstermez. Hattâ, ikinci yoldan kavuşmuş olan ârif, bu bilgileri ve görünenleri aşağılık bilir. Bunlara bakmaktan utanır. Belki onları, günâh ve edepsizlik bilir. Çünki asla kavuşmuş olan, bu aslın zıllından, görüntülerinden kaçınır. Onlara bakmaktan sıkılır. Zıllara tutulmak, asla kavuşamamaktır. Asla kavuştuktan sonra, zıl görünmez olur. Zılla bakmak edepsizlik olur.

Yavrum! Peygamberlik kemâlleri, ancak Allahu Teâlâ'nın ihsânı ile hâsıl olur. Çalışmakla, uğraşmakla, bu büyük ni’met ele geçemez. Hangi çalışmak, bu büyük ni’meti ele geçirebilir? Hangi riyâzetler ve mücâhedeler bu yüksek ni’mete kavuşturabilir? Velâyet kemâlleri böyle değildir. Bunların başlangıcı elde edilebilir. Riyâzet ve mücâhede ile hâsıl olabilir. Pek az kimseyi, çalışmadan, uğraşmadan da, velâyet ni’metine kavuşturabilirler. Velâyet, Fenâ ve Bekâ demektir. Fenâ ve Bekâ da, Allahu Teâlâ'nın ihsânıdır. Çalışarak, başlangıçları elde edildikden sonra, Allahu Teâlâ, dilediğini, Fenâ ve Bekâ ni’metini ihsân ederek şereflendirir. O Server'in “sallallahu aleyhi ve sellem” Peygamber olduğu bildirilmeden önce ve ondan sonra mücâhedeler yapması, bu ni’mete kavuşmak için değildi. Başka fâydalar içindi. Hesâbın az olması, insanlıkla yapılan yanlışlıkların giderilmesi, derecelerin yükselmesi, yemesi, içmesi olmayan melekle konuşmakta edebi gözetmesi, Peygamberlik makâmında lâzım olan hârikaların, mu’cizelerin çok olması gibi incelikler içindi. Peygamberler “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” bu ni’mete, aracısız, geçitsiz olarak kavuştu. Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vettehıyyât” Ashâbı onlara uydukları için, vâris oldular. Peygamberlerinin “aleyhimüssalavâtü vel-berekât” aracılığı ile bu ni’metle şereflendiler. Peygamberlerden ve Ashâbından sonra “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” çok az kimse, bu ni’metle şereflenmiştir. Başkasına da uymakla, vâris olmakla bu ni’meti ihsân etmeleri câizdir. Fârisî beyt tercemesi:

Rûh-ul-kudsün feyizleri gelirse yine,
Îsâ'nın yaptığını, yapar herkes de.

Bu ni’metin, Tâbi’înin büyüklerine de ışık salmış olduğunu sanırım “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”. Tebe’ı tâbi’înin büyüklerine de gölgesi düşmüş olduğunu umarım. Onlardan sonra, örtünmeğe başladı. Resûlullah'ın bi’setinden bin sene geçtikten sonra “sallallahu aleyhi ve sellem”, Peygamberlerin sonuncusuna uymak ve Ona vâris olmakla, bu ni’met, yine meydâna çıktı. Sonra gelenleri, önce gelenlere benzetti. Fârisî beyt tercemesi:

Dilenci evine gelirse sultân,
Ey hoca, sen bu işe şaşma hemân!

Doğru yolda olanlara ve Muhammed Mustafâ'nın izinde gidenlere selâm olsun “sallallahu aleyhi ve sellem”!

 

Başa dön

 

302.MEKTUP 

Bu mektûp, zâhir bilgilerini toplamış ve bâtın sırlarına kavuşmuş olan oğlu şeyh Muhammed Ma’sûm hazretlerine yazılmıştır.

Velâyet-i evliyâ ve Velâyet-i enbiyâ ve Velâyet-i mele-i a’lâ arasındaki farklar ve Peygamberliğin, Evliyâlıktan üstün olduğu bildirilmektedir:

Allahu Teâlâ anlayışını artdırsın! (Velâyet), evliyâlık demektir. Allahu Teâlâ'ya yakın olmaktır. Bu yakınlık, araya zıl karışmadan olamaz. Arada perdeler bulunur. Evliyânın velâyetinde zıl olduğu meydândadır. Peygamberlerin velâyeti “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” her ne kadar zıllardan kurtulmuş ise de, isimlerin ve sıfatların perdeleri araya karışır. (Velâyet-i mele-i a’lâ) “alâ nebiyyinâ ve aleyhimüssalavâtü vetteslîmât”, her ne kadar, isimlerin ve sıfatların perdelerinin üstünde ise de, Zât-i ilâhînin i’tibârlarının ve şü’ûnun perdelerinden kurtulamaz. Kendisine zıl hiç karışmayan makâm, yalnız (Nübüvvet) ve (Risâlet)dir. Bu makâm, sıfatların ve i’tibârların perdesi üstündedir. Bundan dolayı, Peygamberlik, Evliyâlıktan üstündür. Nübüvvetin yakınlığı, zâtadır, asladır. Nübüvveti ve inceliğini anlayamayan, velâyeti, nübüvvetten dahâ üstün sanır. Görülüyor ki (Vusûl), ya’nî kavuşmak, nübüvvet mertebesindedir. (Husûl) ise, velâyet makâmındadır. Çünki, zıl karışmadan husûl olmaz. Vusûl ise, zılların dışındadır. Bundan başka, husûlün sonunda, ikilik kalkar. Vusûlün sonunda ise, ikilik vardır. İkiliğin kalkması, (Evliyâlık makâmı)na uygundur. İkiliğin kalması ise, (Nübüvvet makâmı)na yakışır. İkiliğin kalkması, velâyet makâmına uygun olduğu için, velâyet makâmında, her zamân sekir bulunur. Nübüvvet mertebesinde ikilik bulunduğu için, bu mertebede hep sahv, şü’ûr bulunur. Bundan başka, ister sûretlerle, şekillerle olsun, ister renklerin ve nûrların perdeleri altında olsun, bütün tecellîler velâyet makâmlarında ve bu makâmların başlangıcında olur. Nübüvvet mertebesinde ise, asla vusûl nasîb olmuştur. Tecellîlere ve zuhûrlara lüzûm kalmamıştır. Çünki bunlar, aslın zıllarıdır, görüntüleridir. Asıl mertebesine varmadan önce, baştan ilerlerken de bu tecellîlere ihtiyâç yoktur. Eğer, asla velâyet yolundan yükseliyorsa, tecellîler olur. Fakat, bu tecellîler Peygamberlik kemâlâtına kavuşturan yoldan değil, velâyet yolundan gelmektedir. Sözün kısası, tecellîler ve zuhûrlar, zıllardan olur. Zıllara bağlı olmaktan kurtulmuş olanlar, tecellîlere muhtâç olmaktan kurtulmuş olanlar, tecellîlere muhtâç olmazlar. Vennecmi sûresindeki, (Gözü hiç ayrılmadı) âyet-i kerîmesinin inceliğini buradan anlamalıdır.

Yavrum! Aşk feryâtları, muhabbet gürültüleri, aşırı istek gösteren bağırmalar, kavuşamamak üzüntüsünden doğan iniltiler, vecd, tevâcüd, çırpınmak, zıplamak gibi şeylerin hepsi, zılların makâmlarında olur. Tecellîlerde, zılların görünmesinde hâsıl olur. Asla kavuştuktan sonra, bunların hiçbiri olamaz. Bu makâmda muhabbet, ibâdetlere sarılmak ile kendini gösterir. Âlimlerin bildirdiklerini yapmak ister. Bundan başka olan zevkli ve şevkli şeyler burada yoktur. Tasavvufçulardan çoğu, böyle şeyleri muhabbet sanmışlardır.

Yavrum! İyi dinle ki, Velâyet makâmında ikiliğin giderilmesi istenildiği için, Evliyâ, irâdelerini yok etmeğe uğraşırlar. Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri, (İstemekten kurtulmamı istiyorum) dedi. Nübüvvet mertebesinde ikiliği yok etmek lâzım olmadığı için, irâdeden kurtulmak istenilmez. Çünki irâde, kâmil sıfatlardan biridir. Eğer irâdeye bir aşağılık bulaşmış ise, irâdenin bir aşağı şeye bağlanmasından olmuştur. Demek ki, irâde sıfatını pis şeye, beğenilmeyen şeye bağlamamalıdır. Hep Hak Teâlâ'nın beğendiği şeyleri istemelidir.

Bunun gibi, Velâyet makâmında, insanlık sıfatlarının hepsinden kurtulmağa çalışır. Nübüvvet mertebesinde ise, bu sıfatların kötü şeylere bağlanmaması aranılır. Bu sıfatların kendileri, kâmildirler. İlim sıfatının kendisi, kâmil sıfatlardan biridir. Eğer buna bir aşağılık gelmiş ise, kötü bir şeye bağlandığı içindir. Demek ki, bunu kötü şeylere bağlamamak lâzımdır. Yoksa, sıfatın kendisini yok etmek lâzım değildir. Bütün sıfatlar da, hep böyledir. Öyle ise, Nübüvvet makâmına Velâyet yolundan gelen kimsenin, yolda iken, sıfatların kendini yok etmesi lâzımdır. Velâyet yolundan gelmeyen bir kimsenin, sıfatların kendilerini yok etmesi lâzım olmayıp, bu sıfatların kötü şeylere bağlanmalarını yok etmesi lâzımdır.

Yukarıda bildirilen velâyet, zıllarda olan velâyettir. Buna (Velâyet-i suğrâ) veyâ (Velâyet-i evliyâ) denir. (Velâyet-i enbiyâ) başkadır. Zılden ileri geçmiştir. Bu velâyette, insanlık sıfatlarının kötü şeylere bağlanmasını yok etmek lâzımdır. Sıfatların kendilerini yok etmek lâzım değildir. Sıfatların kötü şeylere bağlanmaları yok edilince, (Velâyet-i enbiyâ) hâsıl olur “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât”.

Velâyet-i enbiyâdan sonra olan yükselmeler, (Kemâlât-i nübüvvet) makâmlarında olur. Bundan anlaşılıyor ki, Velâyetin aslı olmadan, Nübüvvet olamaz. Çünki Velâyet, Nübüvvetin başlangıcıdır. Fakat kemâlât-i nübüvvete kavuşmak için, zıllardaki velâyet hiç lâzım değildir. Birçok Evliyâda, bu da bulunur. Birçoğunda ise, bu velâyetten hiç geçilmez. Burasını iyi anlamalıdır.

Sıfatların kendilerini yok etmek, bunların kötü şeylere bağlanmalarını yok etmekten dahâ güçtür. Bundan dolayı Peygamberlik kemâlâtına kavuşmak, velâyet kemâlâtına kavuşmaktan dahâ kolay ve dahâ çabuk olur. Asla kavuşmakta olan her şeyde de, böyle kolaylık ve çabukluk vardır. Asıldan uzaklaştıkça, kolaylık ve çabukluk azalır. Herkes bilir ki, aslın kimyâsı, ya’nî kıymetli maddesi çok olan filizinden, bu maddeyi elde etmek, kolay bir iş ile ve çabuk hâsıl olur. Kıymetli maddesi az olan bir filizin işlenmesinde sıkıntılar ve güçlükler artar. Kıymetli maddeye kavuşmak için, bütün bir ömür elden gider, yine de kavuşamaz. Şöyle böyle ele geçenler de, kıymetli maddeye benzeyebilir. Çok olur ki, benzeyiş de, zamânla yok olarak, kendi aslına döner. Yalancılık ve adam aldatmak olur. Madde filizinin aslına kavuşan, böyle değildir. Maddeye kolay işle ve çabuk kavuştuğu gibi, yalancılık ve aldatmak tehlikesi de yoktur.

Bu yolun sâliklerinden birçoğu, güç riyâzetler ve ağır mücâhedeler çekerek, zıllardan bir zılla kavuştukları zamân, güç riyâzetler ve ağır mücâhedelerle aranılana kavuşulur diyorlar. Bundan dahâ kısa, başka bir yolun bulunduğu ve nihâyetin nihâyetine kavuşturduğunu bilmiyorlar. Allahu Teâlâ ihsân ve ikrâm ederek seçtiği kulunu bu yolla kavuşturur. Onun için bu yola (İctibâ) yolu denir. Onların seçdikleri ve mücâhede çektikleri yola (İnâbe) yolu denir. İnâbe yolundan kavuşanlar pek azdır. İctibâ yolundan kavuşanlar pek çoktur. Peygamberlerin hepsi “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât”, İctibâ yolundan gittiler. Peygamberlerin Ashâbı da, onlara uydukları için, vâris olarak, ictibâ yolu ile vâsıl oldular. İctibâ yolunda riyâzetler çekmek, kavuşmak ni’metine şükür etmek içindir. Resûlullah “sallallahu aleyhi ve sellem” efendimize birisi sordu: (Geçmişteki ve gelecekteki günâhlarınızın hepsi af ve mağfiret olunmuş iken, niçin bu kadar riyâzetler çekiyorsunuz?) Cevâbında: (Şükredici kul olmayayım mı?) buyurdu. İnâbet yolunda gidenlerin mücâhedeleri ise, kavuşabilmek içindir. Aralarındaki farkı düşününüz! (İctibâ yolu), çekip götürmek yoludur. (İnâbet yolu) ise, gitmek yoludur. Götürmek ile gitmek arasındaki fark, pek büyüktür. Çabuk çekerler ve çok uzaklara kavuştururlar. Yavaş giderler ve yolda kalırlar. Bahâüddîn-i Buhârî “kuddise sirruh” hazretleri, (Biz ihsân olunmuşlardanız!) buyurdu. Evet, ihsân edilmemiş olsa, başkalarının nihâyeti, bunların bidâyetinde nasıl yerleştirilmiş olur? Bu, Allahu Teâlâ'nın öyle bir ihsânıdır ki, dilediğine verir. Allahu Teâlâ, büyük ihsân sâhibidir.

Yine sözümüze dönelim. Bu fakîr, yüksek hocama “kuddise sirruhümâ” yazdığım mektûplardan birinde, bütün istediklerim ortadan kalkmıştır. Fakat, isteğin kendisi dahâ yerindedir, demiştim. Bir zamân sonra, bu isteğin de, istenilen şeyler gibi yok olduğunu bildirmiştim. Hak Teâlâ, Peygamberlerine vâris yapmakla şereflendirince “aleyhimüssalavâtü vetteslîmât” irâdenin kötü şeylere bağlanmasının yok olduğunu anladım. İrâdenin kendisi yok olmamıştı. İrâdenin kötü şeylere bağlanmasının yok olması için önce kendisinin yok olması lâzım gelmez. Çok olur ki, yalnız Allahu Teâlâ'nın lûtfu ve ihsânı ile öyle şeylere kavuşulur ki, uğraşmakla ve sıkıntılar çekmekle, bunun onda biri elde edilemez.

Oğlum! Velâyet makâmında, dünyâdan ve Âhiretten vazgeçmek lâzımdır. Âhirete bağlanmağı, dünyâya bağlanmak gibi bilmelidir. Âhiret için çalışmanın, dünyâ için çalışmak gibi iyi olmadığını bilmelidir. İmâm-ı Dâvud-i Tâî buyuruyor ki, (Selâmete kavuşmak istersen, dünyâdan selâmet bul, kurtul! Kıymetlenmek istersen, Âhiret için eğilme!). Tasavvuf büyüklerinden biri buyuruyor ki, Âl-i İmrân sûresi yüzelliikinci âyetinin, (Dünyâyı isteyenleriniz ve Âhireti isteyenleriniz) meâl-i şerîfi ikisini isteyenleri de şikâyet etmektedir. Kısacası, (Fenâ), Hak Teâlâ'dan başka her şeyi unutmak demektir. Dünyâyı da, Âhireti de unutmak lâzımdır. Fenâ ve Bekâ, velâyetin birer parçalarıdır. Bunun için, velâyetde, Âhireti unutmak lâzımdır. Kemâlât-i nübüvvet mertebesinde Âhirete gönül bağlamak iyidir. Âhiret için çalışmak beğenilir, makbûl olur. Hattâ, bu makâmda yalnız Âhiret için çalışılır. Yalnız Âhiret düşünülür. Secde sûresi onaltıncı âyetinde meâlen, (Rablerinin azâbından korkarak ve rahmetini umarak duâ ederler) ve İsrâ sûresi elliyedinci âyetinde meâlen, (Rablerinden çekinirler ve azâbından korkarlar) ve Enbiyâ sûresi kırkdokuzuncu âyetinde meâlen, (Onlar kıyâmet gününden merhamet umarlar) buyurulmuştur ki, bu makâm sâhiplerinin hâlini göstermektedir. Bunlar, Âhiret hâllerini düşünerek ağlarlar. Kıyâmet hâllerinin korkusundan sızlarlar. Kabir fitnesinden her zamân, Allahu Teâlâ'ya sığınırlar. Cehennem azâbından kurtulmak için, Ona yalvarırlar. Bunlara göre, Âhiretten korkmak, Allahu Teâlâ'dan korkmak demektir. Allahu Teâlâ'yı istemek ve sevmek, Âhireti istemek ve sevmektir. Çünki Allahu Teâlâ'ya kavuşmak, Âhirette va’d edilmiştir ve Allahu Teâlâ'nın kulundan rızâsı, Âhirette belli olacaktır. Hak Teâlâ, dünyâyı sevmez. Âhireti sever. Sevilmeyen, sevilen ile hiçbir şeyde bir tutulamaz. Çünki, sevilmeyenden yüz çevrilir, beğenilene dönülür. Beğenilenden yüz çevirmek, sekirdir. Allahu Teâlâ'nın da’vet etmesine ve beğenmesine karşı gelmektir. Yûnus Sûresi yirmibeşinci âyetinde meâlen, (Allahu Teâlâ, Dâr-üs-selâma çağırıyor) buyuruldu. Bu âyet-i kerîme sözümüze şâhittir. Allahu Teâlâ, aşırı olarak ve sıkı olarak Âhirete çağırmaktadır. Âhiretten yüz çevirmek, Hak Teâlâ'ya karşı gelmek olur. Onun beğendiği şeyi ortadan kaldırmağa uğraşmak olur. İmâm-ı Dâvud-i Tâî, çok büyük olduğu hâlde, velâyette ileri gitmiş olduğundan, (Âhireti istememek kerâmettir) dedi. Ashâb-ı Kirâmın “aleyhimürrıdvân” hepsinin Âhiret için çalıştıklarını, Âhiret azâbından titrediklerini bilmiyormuş gibi konuştu. Hazret-i Ömer-ül-Fârûk “radiyallahu anh” bir gün, deve üstünde, bir sokaktan geçiyordu. Birisi Vettûri sûresinin yedinci âyetini okuyordu. Meâl-i şerîfi, (Rabbinin azâbı elbette vardır. Onu önleyecek yoktur) olan âyet-i kerîmeyi işitince, aklı başından gitti. Deveden aşağı yıkıldı. Kaldırıp evine götürdüler. Günlerce hasta yattı. Herkes, ziyâretine gelirdi. Evet, sona varmadan önce, Fenâ makâmında iken, dünyâ ve Âhiret unutulur. Âhirete bağlılığın, dünyâya bağlılık gibi olduğu sanılır. Fakat, Bekâ şerefi ile şereflenerek, nihâyete kavuşunca ve nübüvvet kemâlâtı ışık salınca, her ân Âhiret düşüncesi ve Cehennem korkusu vardır. Bundan Allahu Teâlâ'ya sığınmaktadır. Rabbinden Cenneti istemektedir. Cennetin ağaçları, nehirleri ve hûrîleri, gılmânı, dünyâda olanlara hiç benzemez. Bunlarla hiçbir ilgileri yoktur. Hattâ, bunların zıddı, tersidirler. Kızmak ile beğenmek birbirinin tersi oldukları gibidirler. Cennetin ağaçları, nehirleri ve orada olan her şey, dünyâdaki ibâdetlerin, iyiliklerin sonuçları, meyveleridir. Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (Cennette ağaç yoktur. Oraya çok ağaç dikiniz!). Oraya ağacı nasıl dikelim dediklerinde, (Tesbîh, tahmîd, temcîd ve tehlîl okuyarak) buyurdu. Ya’nî, (Sübhânallahi velhamdü lillahi ve lâ ilâhe illallahu vallahu ekber) diyerek Cennete ağaç dikiniz buyurdu. Bir hadîs-i şerîfte, (Bir kimse, Sübhânallahil’azîm ve bi-hamdihi derse, onun için Cennette bir ağaç fidanı dikilir) buyurdu. Görülüyor ki, Cennet ağacı, dünyâda harfler ve sesler şeklinde, bu kelimeye yerleştirilmiş olduğu gibi, Cennette, bu kemâller ağaç şeklinde bulunmaktadır. Bunun gibi, Cennette bulunan her şey, dünyâdaki ibâdetlerin, iyi işlerin netîceleridir. Allahu Teâlâ'nın kemâllerinden herhangi biri, bu dünyâda, iyi sözlerde ve iyi işlerde yerleştirilmiş olduğu gibi, bu kemâlât, Cennette, lezzetler, ni’metler perdesi altında meydâna çıkar. Bunun içindir ki, oradaki lezzetleri, ni’metleri Allahu Teâlâ beğenir. Bunları tatmak, Cennette sonsuz kalmağa ve Allahu Teâlâ'ya kavuşmağa sebep olur. Zavallı Râbi’a “rahmetullahi aleyhâ” eğer bu inceliği anlamış olsaydı, Cenneti yakıp yok etmeği düşünmezdi. Ona bağlılığı, Allahu Teâlâ'ya bağlılıktan başka sanmazdı!

Dünyâ lezzetleri, dünyâ ni’metleri böyle değildir. Bunların başlangıcı hep kötülük ve aşağılıktır. Bunların netîceleri, Âhiret ni’metlerinden mahrûmluktur. Allahu Teâlâ, bizi bundan korusun! Dünyâ lezzetleri, eğer islâmiyyetin mubâh ettiklerinden ise, Âhirette bunların hesâbı olacaktır. Allahu Teâlâ, eğer merhamet etmezse, hesâba çekilenlerin vay hâline! Eğer mubâh olmayan lezzetler ise, azâp yapılacaktır. Yâ Rabbî! Kendimize zulmettik. Eğer bizi af ve mağfiret etmezsen, bizlere acımazsan çok ziyân ederiz. Görülüyor ki, dünyâ lezzetleri başka, Âhiret lezzetleri başkadır. Dünyâ lezzetleri zehirdir. Âhiret lezzetleri, faydalı ilâçtır. Âhireti, yâ mü’minlerin câhilleri düşünür, yâhut da, en yüksek olanlar düşünür. En yüksek olmayanlar Âhiret için üzülmezler. Kerâmet, Âhiret için üzülmemektir derler. Fârisî mısra’ tercemesi:

Onlar onlardır; ben de böyleyim yâ Rab!

 

Başa dön

 

303.MEKTUP 

Bu mektûp, müezzin hâcı Yûsuf'a yazılmıştır.

Ezân kelimelerinin ma’nâlarını bildirmektedir:

Evvelâ Allahu Teâlâ'ya hamd ederim! Sevgili Peygamberine salavât eder, iyilikler dilerim! Biliniz ki, ezânın kelimeleri yedidir:

ALLAHU EKBER: Allahu Teâlâ, büyüktür. Ona bir şey lâzım değildir. Kullarının ibâdetlerine de muhtâç olmaktan büyüktür. İbâdetlerin, Ona hiç bir faydası yoktur. Bu mühim ma’nâyı, zihinlerde iyi yerleştirmek için, bu kelime, dört kere söylenir.

EŞHEDÜ EN LÂ İLÂHE İLLALLAH: Kibriyâsı, büyüklüğü ile ve kimsenin ibâdetine muhtâç olmadığı hâlde, ibâdet olunmağa Ondan başka kimsenin hakkı olmadığına şahâdet eder, elbette inanırım. Hiçbir şey Ona benzemez.

EŞHEDÜ ENNE MUHAMMEDEN RESÛLULLAH: Muhammed'in “sallallahu aleyhi ve sellem”, Onun gönderdiği Peygamberi olduğuna, Onun istediği ibâdetlerin yolunu bildirici olduğuna ve Allahu Teâlâ'ya, ancak Onun bildirdiği, gösterdiği ibâdetlerin, yaraşır olduğuna şahâdet eder, inanırım.

HAYYE ALESSALÂH, HAYYE ALELFELÂH: Mü’minleri, felâha, sa’âdete, kurtuluşa sebep olan, namâza çağıran iki kelimedir.

ALLAHU EKBER: Ona lâyık bir ibâdeti kimse yapamaz. Herhangi bir kimsenin ibâdetinin Ona lâyık, yakışır olmasından, çok büyüktür, çok uzaktır.

LÂ İLÂHE İLLALLAH: İbâdete, karşısında alçalmağa müstahak olan, hakkı olan ancak Odur. Ona lâyık bir ibâdeti kimse yapamamakla berâber, Ondan başka kimsenin ibâdet olunmağa hakkı yoktur.

Namâzın şerefinin büyüklüğünü, onu herkese haber vermek için seçilmiş olan, bu kelimelerin büyüklüğünden anlamalıdır. Fârisî mısra’ tercemesi:

Senenin bereketi, bahârından belli olur.

Yâ Rabbî! Peygamberlerin efendisi, en üstünü hürmetine ve şerefine “sallallahu aleyhi ve sellem” bizleri, istediğin gibi namâz kılanlardan ve azâbından kurtulanlardan eyle! Âmîn.

 

Başa dön

 

304.MEKTUP

Bu mektûp, mevlânâ Abdül-Hayy için yazılmıştır.

Kur’ân-ı kerîmin birçok yerinde, (A’mâl-i sâliha) işleyenlerin Cennete girecekleri bildirilmektedir. Bunu açıklamakta ve şükür etmeği ve namâzın esrârını bildirmektedir:

Allahu Teâlâ'ya hamd ettikten ve Peygamberimize “sallallahu aleyhi ve sellem” salavât getirdikten sonra, sa’âdet-i ebediyyeye erişmenize duâ ederim. Allahu Teâlâ, birçok âyet-i kerîmede, a’mâl-i sâliha işleyen mü’minlerin, Cennete gireceklerini bildiriyor. Bu (Amel-i sâlih)lerin neler olduğunu, çok zamândan beri araştırıyordum. İyi işlerin hepsi mi, yoksa birkaçı mı diyordum. Eğer, iyi şeylerin hepsi olsa, bunları kimse yapamaz. Birkaçı ise, acabâ hangi iyi işler isteniliyor? Nihâyet, Allahu Teâlâ, lutfederek şöyle bildirdi ki, (A’mâl-i sâliha), islâmın beş rüknü, direğidir. İslâmın bu beş temelini, bir kimse hakkı ile, kusûrsuz yaparsa, Cehennemden kurtulması kuvvetle umulur. Çünki bunlar, aslında sâlih işler olup, insanı günâhlardan ve çirkin şeyleri yapmaktan korur. Nitekim, Ankebût sûresi, kırkbeşinci âyetinde meâlen, (Kusûrsuz kılınan bir namâz, insanı pis, çirkin işleri işlemekten korur) buyuruldu. Bir insana, islâmın beş şartını yerine getirmek nasîb olursa, ni’metlerin şükrünü yapmış olur. Şükrü yapınca, Cehennem azâbından kurtulmuş olur. Çünki, Nisâ sûresi, yüzkırkaltıncı âyetinde meâlen, (Îmân eder ve şükür ederseniz, azâp yapmam) buyuruldu. O hâlde, islâmın beş şartını yerine getirmeğe cân ve gönülden çalışmalıdır.

Bu beş arasında bedenle yapılacakların en mühimi, namâzdır ki, dînin direğidir. Namâzın edeplerinden bir edebi kaçırmayarak kılmağa gayret etmelidir. Namâz tamâm kılınabildi ise, islâmın esâs ve büyük temeli kurulmuş olur. Cehennemden kurtaran sağlam ip yakalanmış olur. Allahu Teâlâ, hepimize “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” doğru dürüst namâz kılmak nasîb eylesin!

Namâza dururken, (Allahu Ekber) demek, (Allahu Teâlâ'nın, hiçbir mahlûkun ibâdetine muhtâç olmadığını, her bakımdan hiçbir şeye ihtiyâcı olmadığını, insanların namâzlarının, Ona faydası olmayacağını) bildirmektedir. Namâz içindeki tekbîrler ise, (Allahu Teâlâ'ya karşı yakışır bir ibâdet yapmağa liyâkat ve gücümüz olmadığını) gösterir. Rükû’daki tesbîhlerde de, bu ma’nâ bulunduğu için, rükû’dan sonra, tekbîr emrolunmadı. Hâlbuki, secde tesbîhlerinden sonra emrolundu. Çünki, secde tevâdu’ ve aşağılığın en ziyâdesi ve zillet ve küçüklüğün son derecesi olduğundan, bunu yapınca, hakkı ile, tâm ibâdet etmiş sanılır. Bu düşünceden korunmak için secdelerde yatıp kalkarken, tekbîr söylemek sünnet olduğu gibi, secde tesbîhlerinde a’lâ demek emrolundu. Namâz, mü’minin mi’râcı olduğu için, namâzın sonunda, Peygamber efendimizin “sallallahu aleyhi ve sellem” mi’râc gecesinde söylemekle şereflendiği kelimeleri [ya’nî, ettehiyyâtü...yü] okumak emrolundu. O hâlde, namâz kılan bir kimse, namâzı kendine mi’râc yapmalı. Allahu Teâlâ'ya yakınlığının nihâyetini namâzda aramalıdır.

Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem” buyurdu ki, (İnsanın, Rabbine en yakın olduğu zamân, namâz kıldığı zamândır). Namâz kılan bir kimse, Rabbi ile konuşmakta, Ona yalvarmakta ve Onun büyüklüğünü ve Ondan başka her şeyin hiç olduğunu görmektedir. Bunun için, namâzda korku, dehşet, ürkmek hâsıl olacağından, tesellî ve râhat bulması için, namâzın sonunda, iki def’a selâm vermesi emir buyuruldu. Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem” bir hadîs-i şerîfte, (Farz namâzdan sonra 33 tesbîh, 33 tahmîd, 33 tekbîr ve bir de tehlîl) emretmiştir. Bunun sebebi, bu fakîrin anladığına göre, namâzdaki kusûrlar (Tesbîh) ile örtülür. Lâyık olan, tâm ibâdet yapılamadığı bildirilir. (Tahmîd) ile, namâz kılmakla şereflenmenin Onun yardımı ve eriştirmesi ile olduğu bilinerek, bu büyük ni’mete şükür, hamd edilir. (Tekbîr) ederek de, Ondan başka ibâdete lâyık kimse olmadığı bildirilir.

Namâz,şartlarına ve edeplerine uygun olarak kılınır ve yapılan kusûrlar da böylece örtülüp, namâzı nasîb ettiğine de şükredip ve ibâdete, başka hiç kimsenin hakkı olmadığı, kalbinden temiz ve hâlis olarak, kelime-i tevhîd ile bildirilince, bu namâz, kabûl olunabilir. Bu kimse, namâz kılanlardan ve kurtuluculardan olur. Yâ Rabbî! Peygamberlerinin en üstünü hürmeti için “sallallahu aleyhi ve sellem” bizleri “kaddesallahu teâlâ esrârehümül’azîz” namâz kılan ve kurtulan, mes’ûd kullarından eyle! Âmîn.
 

Başa dön

 

305.MEKTUP 

Bu mektûp, mîr seyyid Muhibbullah'a yazılmıştır.

Namâzın tamâm ve kâmil olmasını ve mübtedî ile müntehî namâzları arasındaki farkı bildirmektedir:

Allahu Teâlâ'ya hamd olsun. Onun seçtiği, sevdiği iyi insanlara selâm ve râhatlıklar olsun! Allahu Teâlâ seni doğru yoldan ayırmasın! Namâzın kusûrsuz, kâmil olması, bu fakîre göre, fıkıh kitâplarında uzun uzadıya yazılmış olan farzlarını, vâciblerini, sünnetlerini ve müstehâblarını yerlerine getirmekle olur. Namâzı tamâmlamak için, bu dört şeyden başka yapılacak bir şey yoktur. Namâzın (Huşû’)u, bu dört şeyi yapmaktır. Kalbin (Hudû’)u, [ya’nî Allah korkusu] da yine bunları tamâm yapmakla olur. Ba’zıları, bu dördünü uzun uzadıya öğrenip ezberlemekle, namâzımız tamâm oldu deyip, bu öğrendiklerini iyi yapmakta gevşek davranmışlar. Bundan dolayı namâzın kemâlâtından az bir şey kazanabilmişlerdir. Bir kısmı da, namâzda dünyâyı unutup, kalplerinin Allahu Teâlâ ile olmasına ehemmiyet verip, a’zâların edepli bulunmasını gözetmemişler. Yalnız farzları ile sünnetlerini yerine getirmişlerdir. Bunlar da namâzın hakîkatini anlayamamıştır. Namâzın kemâl bulmasını, namâzdan başka şeyde aramışlardır. Çünki, namâzda kalbin hâzır olması, şart değildir. Hadîs-i şerîfte, (Kalp hâzır olmazsa, namâz da olmaz) buyuruldu ise de bu, kalbin, yukarıda bildirilen dört şeyin yapılmasında hâzır olması, uyanık olması demektir. Ya’nî bunların hepsinin yapılmasında gevşeklik olmamasına dikkat etmektir. Kalbin bundan başka, hâzır olmasını bu fakîr düşünemiyorum.

Suâl: Namâzın tamâm olması ve kemâl bulması, bu dört şeyi yapmakla olunca ve bundan başka bir şey ile kâmil olmayacağına göre, başlangıçta bulunan bizim gibilerin namâzı ile nihâyete kavuşmuş büyüklerin namâzları, hattâ, bu dört şeyi yapan câhillerin namâzları arasında ne fark kalır?

Cevâp: Namâzlar arasındaki fark, kılanlar arasındaki farktan gelir. Bir ibâdeti yapan iki farklı kimseye, eşit sevâp verilmez. Bir makbûl, sevgili kula, başkalarının o işine verilen sevâptan çok sevâp verilir. Bunun içindir ki, (Âriflerin gösteriş olan ibâdetlerine, câhillerin hâlis amellerinden dahâ çok sevâp verilir) demişlerdir. Âriflerin hâlis amellerine kim bilir ne kadar çok verilir? Bunun içindir ki, Ebû Bekir “radiyallahu anh”, Peygamberimizin “sallallahu aleyhi ve sellem” bir yanılmasını, kendi doğru ve hâlis amelinden dahâ kıymetli olduğunu bilerek, (Keşke Muhammed aleyhisselâmın bir sehvi olsaydım) demiş, bütün ibâdetlerini verip Onun “sallallahu aleyhi ve sellem” bir yanılmasını almak istemiştir. Ya’nî Onun bir sehvi olmağı istemiştir. Bütün amellerini, hâllerini, Onun bir yanlış işinden aşağı bilmiştir. Meselâ, Onun dört rek’atli namâzda yanılıp, ikinci rek’atta selâm vererek kıldığı bir namâzına, bütün ibâdetlerini değiştirmek istemiştir. İşte nihâyete yetişmiş büyüklerin namâzlarına dünyâ ve Âhirette çok şeyler verilir. Başlangıçta olanların ve câhillerin namâzı böyle değildir. Fârisî mısra’ tercemesi:

Toprağın temiz âlem ile ne ilgisi var?

Nihâyette olanların “kaddesallahu teâlâ esrârehümül’azîz” namâzlarından birkaç şey söyleyelim de, başka taraflarını bunlara benzetirsiniz! Öyle olur ki, nihâyete ermiş olan, namâzda okurken ve tesbîh ve tekbîr ederken, dilini, Mûsâ aleyhisselâma söyleyen ağaç gibi bulur. Bütün a’zâsını, vâsıta ve âlet olarak görür. Öyle zamânlar olur ki, namâzda bâtını, hakîkatı, zâhirinden, sûretinden ayrılıp gayb âlemine karışır ve bilmediğimiz bir bağ ile, o âleme bağlanır. Namâzı bitince, yine dünyâya döner.

Bu suâlin cevâbında şöyle de deriz ki; bu dört şeyi kusûrsuz yapmak, ancak nihâyettekilere nasîb olur. İşin başında olanlar ve câhiller, bunları tâm yapamaz. Ya’nî yapmaları mümkün ise de, yapabilmeleri çok güçtür. Allahu Teâlâ, doğru yolda olanlara “kaddesallahu teâlâ esrârehümül’azîz” selâmet, râhatlık versin!
 

Başa dön

 

306.MEKTUP

Bu mektûp, mevlânâ Sâlih'e gönderilmiştir.

Hakîkatleri bilen, ma’rifetlerin kaynağı olan büyük oğlu hâce Muhammed Sâdık “aleyhirrahme” hazretlerinin ve iki küçük oğlu merhûm Muhammed Ferrûh ve Muhammed Îsâ “rahmetullahi aleyhimâ” hazretlerinin kemâllerinden ve iyiliklerinden birkaçını bildirmekte ve Velâyet sâhiplerinin Fenâsını ve nübüvvet yolunda Fenâ lâzım olmadığını bildirmektedir:

Allahu Teâlâ'nın ni’metlerine hamd olsun ve Onun seçtiği kullarına selâm olsun! Kardeşim molla Sâlih! Serhend'de bulunanların başına gelenleri dinle! Büyük oğlum “radiyallahu anh” iki küçük kardeşi Muhammed Ferrûh ve Muhammed Îsâ ile birlikte Âhirete gittiler. İnnâ lillah ve innâ ileyhi râci’ûn. Allahu Teâlâ'ya sonsuz hamd olsun ki, önce geride kalanlara sabretmek gücünü ihsân eyledi. Bundan sonra, bu belâdan râzı olmağı nasîb eyledi. Fârisî beyt tercemesi:

Beni ne kadar incitsen, dönmem senden yine,
Dayanmak tatlı olur sevgili elemine.

Merhûm oğlum, Hak Teâlâ'nın âyetlerinden bir âyet idi. Rabbül’âlemîn'in rahmetlerinden bir rahmet idi. Yirmidört yaşında iken, öyle şeylere kavuştu ki, az kimseye nasîb olur. Mevleviyyet mertebesine ve naklî ve aklî ilimlerin müderrisliğine yükselmişti. Öyle olmuştu ki, yetiştirdiği gençler (Beydâvî) tefsîrini, (Şerh-ı mevâkıf) ve benzeri yüksek kitâpları okutuyorlardı. Ma’rifet ve irfânını anlatmak ve şühûdünü, küşûfünü yazmak başarılacak şey değildir. Bildiğiniz gibi, dahâ sekiz yaşında iken, kendisini öyle hâl kaplamıştı ki, hocamız “kuddise sirruh” hazretleri, hâlini yumuşatmak için, pazarların şüpheli olan yemeklerini ona yedirirlerdi. (Muhammed Sâdık'ı “rahmetullahi teâlâ aleyhi ve alâ ebîhi”, sevdiğim gibi, hiçbir kimseyi sevmiyorum. Kendisi de, bizi sevdiği kadar kimseyi sevmiyor) buyururlardı. Onun büyüklüğünü bu sözden anlamalıdır. (Velâyet-i Mûseviyye)yi son noktasına ulaştırmıştı. Bu velâyetin işitilmemiş, şaşılacak şeylerini anlatırdı. Allah korkusundan her ân yüreği titrer, edebi gözetirdi. Ona sığınır, Ona yalvarır, Ona boyun büker ve Onun huzûrunda eğilirdi. (Evliyâdan her biri, Hak Teâlâ'dan bir şey istemiştir. Ben, Ona sığınmağı ve Ona yalvarmağı istedim) buyururdu.

Muhammed Ferrûh'dan ne yazayım ki, onbir yaşında ilim talebesi idi “rahmetullahi teâlâ aleyhi ve alâ ebîhi”. Kâfiye okuyordu. Tam anlayarak ders görüyordu. Dâimâ Âhiret azâbından korkar ve titrerdi. Çocuk iken, bu dünyâdan ayrılmak için ve böylece, Âhiret azâbından kurtulmak için duâ ederdi. Ölüm yatağında iken, kendisine hizmet edenler, hiç işitilmemiş ve şaşılacak şeylerini gördüler.

Sekiz yaşında vefât eden ve bu yaşda çok kerâmet ve hârikaları görünen Muhammed Îsâ'dan ne yazayım “rahmetullahi teâlâ aleyh”.

Oğullarımın her üçü de, nefîs birer cevher idiler “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”. Bize emânet verilmiştiler. Allahu Teâlâ'ya hamd ve şükür olsun ki, bu emânetleri râzı olarak sâhibine teslîm eyledik. Yâ Rabbî! Peygamberlerin efendisi hürmetine “sallallahu aleyhi ve sellem” bizi onların sevâbından mahrûm bırakma! Onlardan sonra, bizleri fitneye düşürme! Fârisî mısra’ tercemesi:

Her ne olursa olsun, dosttan konuşmak dahâ tatlı!

(Fenâ), Hak Teâlâ'nın mâ-sivâsını, [ya’nî bütün mahlûkları] unutmak demektir. Fenâ, Hak Teâlâ'dan başka şeylerin sevgisinden kurtulmak içindir. Çünki, Allahu Teâlâ'dan başka her şeyin kendileri ve sıfatları ve işleri görünmez ve bilinmez olunca, onları sevmek, onlara bağlanmak da, kendiliğinden yok olur. Velâyet yolunda, Allahu Teâlâ'dan başka şeyleri sevmekten, onlara tutulmaktan kurtulmak için mâ-sivâyı unutmaktan başka çâre yoktur. Nübüvvet yolunda ilerlerken, mahlûklara gönül bağlamaktan kurtulmak için, bunları unutmak hiç lâzım değildir. Çünki, Nübüvvet yolunda, güzel ve tatlı olan asla bağlılık o kadar çoktur ki, her bakımdan çirkin ve kötü olan mahlûklara gönül bağlanamaz. Mahlûklar unutulsa da olur, unutulmasa da olur. Çünki, eşyâyı bilmek, eşyâya bağlanmağa yol açtığı için kötü olmuştur. Eşyâya bağlanmak da, Allahu Teâlâ'dan yüz çevirmeğe sebep olur. Nübüvvet yolunda, eşyâya bağlılık kalmadığı için, eşyâyı bilmek kötü olmaz. Eşyâyı bilmek, nasıl kötü olabilir? Hak Teâlâ, her şeyi bilmektedir. Bunları bilmek, kâmil sıfatlardan biridir.

Suâl: Hak Teâlâ'dan başka olan şeyleri bilmek ile, Hak Teâlâ'yı bilmek, bir arada nasıl olabilir? Hak Teâlâ'yı bilmek için başka şeyleri unutmak lâzım gelmez mi?

Cevâp: Hak Teâlâ'dan başka şeyleri bilmek, (İlm-i husûlî) gibi bir bilgi ile olur. Hak Teâlâ'yı bilmek ise, (İlm-i huzûrî)ye benzeyen bir bilgi ile olur. Bu iki ilim, bir ânda, bir arada bulunabilir. Sakınacak bir şey olmaz. Her ikisi de (İlm-i husûlî) olsaydı, o zamân, ikisi bir arada bulunamazdı. İlm-i husûlî ve ilm-i huzûrî gibi dedik. Çünki o makâmda, ne hâsıl olmak, ne de hâzır olmak yoktur. Hak Teâlâ'nın eşyâyı bilmesi, (İlm-i husûlî) ile değildir. Çünki Hak Teâlâ'da ve Onun sıfatlarında hiçbir şey hâsıl olmaz ve hulûl etmez. Bu ârifin bilmesi de, o ilm-i huzûrîden bir ışıktır. Hak Teâlâ'yı bilmeğe, ilm-i huzûrî de denemez. Çünki, Hak Teâlâ insanın (Müdrike)sine [ya’nî idrak merkezine], bu müdrikenin kendisinden dahâ yakındır. Allahu Teâlâ'nın ilmi yanında ilm-i huzûrî, ilm-i huzûrînin yanında, ilm-i husûlî gibidir. Bu ma’rifet, aklın ve düşüncenin varacağı, kavrayacağı şey değildir. Tatmayan anlayamaz. Görülüyor ki, ârifin Hak Teâlâ'dan başka olan şeyleri bilmesi, başka bir ilim iledir. Hak Teâlâ'yı bilmesi de, başka bir ilim iledir. Bu iki ilim bir arada bulunabilir. Bundan dolayı, Hak Teâlâ'yı bilmek için, mahlûkları unutmak lâzım gelmez. Velâyet yolunda ise, böyle değildir. Orada eşyâyı sevmekten, onlara bağlanmaktan kurtulmak için, onları unutmak lâzımdır. Çünki Velâyette gönül, zıllara bağlanmaktadır. Zıllara bağlanmak, o kadar kuvvetli değildir ki, eşyâ bilinirken bunlara bağlanmayı yok edebilsin. İşte bunun için, Velâyet yolunda, kalbin eşyâya bağlanmasından kurtulmak için, önce eşyâyı unutmak lâzımdır. Bu ma’rifeti Hak Teâlâ yalnız bu fakîre ihsân eyledi. Başka hiç kimse bunu söylemedi. Bu ma’rifeti bize ihsân eden Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! O bize bildirmeseydi, kendimiz hiç bulamazdık. Rabbimizin Peygamberleri “salavâtullahi teâlâ vetteslîmâtü aleyhim ecma’în” doğru olarak gönderilmişlerdir.

 

Başa dön

 

307.MEKTUP

Bu mektûp, mevlânâ Abdülvâhid-i Lâhorî'ye yazılmıştır.

(Sübhânallahi ve bi-hamdihi) güzel kelimesini açıklamaktadır:

Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Onun sevgili Peygamberine bizden duâlar ve selâmlar olsun. Bir kul, ibâdet ederken, bu ibâdette bulunan her güzelliği ve iyiliği Allahu Teâlâ'dan bilmelidir! Çünki, Onun güzel terbiye etmesinden ve ihsânındandır. İbâdette kusûr ve aşağılık bulunursa, bunların hepsi kuldan gelmektedir. Kulun özünde bulunan kötülükten hâsıl olmaktadır. Hiçbir kusûru, aşağılığı Hak Teâlâ'dan bilmemelidir. O makâmda, yalnız iyilik, güzellik ve kemâl vardır. Bunun gibi, bu âlemde bulunan her güzellik ve üstünlük Allahu Teâlâ'dandır. Her kötülük ve aşağılık da, mahlûklardandır. Çünki mahlûkların aslı, özü ademdir. (Adem) de, her kötülüğün ve aşağılığın başlangıcıdır. [(Adem), yokluk demektir.]

(Sübhânallahi ve bi-hamdihi) güzel kelimesi, bu iki şeyi açıkça bildirmektedir. Hak Teâlâ'nın tenzîhini ve takdîsini ya’nî Ona yakışmayan aşağılıklardan ve kötülüklerden uzak olduğunu çok güzel bildirmektedir.

Bu güzel kelime, şükür yapmağı, hamd etmekle bildirmektedir. Çünki hamd, her şükrün başıdır. Hak Teâlâ'nın güzel sıfatlarına ve işlerine ve bütün ni’metlerine ve büyük ihsânlarına hamd kelimesi ile şükür edilmektedir. Bunun içindir ki, hadîs-i şerîfte, (Bir kimse, bu güzel kelimeyi gündüz veyâ gece, yüz kere söylerse, o gün veyâ o gece, hiç kimse onun kadar sevâp kazanamaz. Ancak onun gibi söyleyen kazanır) buyuruldu. Başkalarının ibâdeti, onunla nasıl bir olabilir ki, o kimse, bu güzel kelimenin son parçası ile, bütün iyiliklerin ve ibâdetlerin şükrünü yapmış olmaktadır. Bu güzel kelimenin baş tarafı ise, ayrıca Hak Teâlâ'yı kötülüklerden ve aşağılıklardan tenzîh ve takdîs etmektedir. O hâlde, bu güzel kelimeyi her gün ve her gece yüz kere okumalıyız! İnsanları iyi işleri yapmağa, ancak Allahu Teâlâ kavuşturur.

Suâl: Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki, (Sübhânallahi ve bihamdihi adede halkıhi ve rıdâe nefsihi ve zinete Arşihi ve midâde kelimâtihi) ve ayrıca, (Sübhânallahi mil-el mîzân) buyuruldu ve ayrıca, (Elhamdülillâhi ed’âfe mâ hamidehu cemî’u halkıhi) buyuruldu. Bunların hiçbirinde sayı bildirilmedi. Bir kişiden başka sayı bildiren olmadı. Adede halkıhi hangi bakımdan söylenmiştir? Rıdâe nefsihi ne demektir? Ve zînete Arşihi nasıl olur? Kelimelerin mürekkebi nasıl doğru olur? Terâzîyi nasıl doldurur? Bütün insanların yaptığı hamddan kat kat fazla ne demektir?

Cevâp: İnsanda, hem (Âlem-i halk) vardır, hem de (Âlem-i emir) vardır. Âlem-i halkta ve Âlem-i emirde bulunan her şey, insanda vardır. Bundan başka, insanda (Hey’et-i vahdânî) denilen bir topluluk da vardır. Bu topluluk, Âlem-i halk ile Âlem-i emrin birleşmesinden meydâna gelmiştir. Bu hey’et-i vahdânî, insandan başka hiç bir mahlûkta yoktur. Bu topluluk şaşılacak bir şeydir. İşitilmemiş bir eserdir. Bunun içindir ki, insanın yaptığı hamd, bütün mahlûkların yaptıkları hamdlerden kat kat çok olur. Diğer suâller de, bundan anlaşılabilir. Bütün mahlûklar demek, insandan başka olan şeyler demektir. Buna insanı da katarsak, kâmil bir insan, her mahlûku kendinin bir zerresi bulduğu gibi, insanları da, kendinin bir zerresi görür. Kendini her mahlûkun bütünü bilir. Bunun için, kâmil insanın yaptığı hamd, bütün insanların yaptığı hamdlerden de kat kat çok olur. Doğru yolda olanlara ve Muhammed Mustafâ'nın izinde gidenlere selâm olsun “sallallahu aleyhi ve sellem”!

Muntazamdır cümle ef’âlin senin,
Aklı ermez, hikmetine kimsenin!

 

Başa dön

 

308.MEKTUP

Bu mektûp, Feydullah-i Pânî Pütî'ye arabî olarak yazılmıştır.

Bir hadîs-i şerîfi açıklamaktadır:

İyi dinle! Allahu Teâlâ anlayışını artdırsın! Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem”, (İki kelime vardır. Söylemesi çok kolaydır. Terâzîde çok ağır gelirler. Allahu Teâlâ, bu iki kelimeyi çok sever. Sübhânallahi ve bi-hamdihi sübhânallahil-azîm) buyurdu. Çok kısa olduğu için, bunu söylemenin çok kolay olduğu meydândadır. Fakat, terâzîde çok ağır olmaları ve Allahu Teâlâ'ya çok sevgili olmaları şöyledir ki, birinci kelimesi, Allahu Teâlâ'yı, Ona yakışmayan her şeyden ve mahlûkların alâmetlerinden ve yok olmaktan tenzîh ve takdîs etmektedir. Uzaklaştırmaktadır. Son kelimesi, bütün kemâl sıfatlarının ve güzel şü’ûnların Onda bulunduğunu bildirmektedir. Üstünlükler ve ihsânlar sâhibi olduğu gösterilmektedir. Birinci ve sonuncu kelimeler, istiğrâk ile, [ya’nî her şeyi içine alarak] birbirine izâfet edilmiş, bağlanmıştır. Bu iki kelimenin böyle sağlanması, bütün tenzîhlerin ve takdîslerin ve bütün kemâllerin ve cemâllerin Onda bulunduğunu göstermektedir. Baştaki iki kelime, bütün tenzîhleri ve takdîsleri Ona getirmekte, bütün kemâl ve cemâl sıfatlarının Onda olduğunu bildirmektedir. Sondaki iki kelime de, bütün tenzîhlerin ve takdîslerin ve azametin ve kibriyânın Onda olduğunu bildirmektedir. Bu kelimenin bütünü Onda hiçbir noksânlığın bulunmaması, ancak azametinden ve kibriyâsından ileri geldiğini göstermektedir. Bundan dolayı, bu iki kelime terâzîde çok ağır gelmekte ve Rahmâna çok sevgili olmaktadır. Bundan başka, tesbîh, ya’nî (Sübhânallah) demek, tevbenin anahtarıdır, hattâ özüdür. Böyle olduğunu, birkaç mektûbumda açıklamıştım. Bunun için, tesbîh etmek günâhların yok olmasına ve kötülüklerin afv olmasına sebep olur. Bundan dolayı da, terâzîde çok ağır gelir. Hasenât kefesini doldurur. Rahmâna da sevgili olur. Çünki Allahu Teâlâ, affetmeği sever. Bundan başka, tesbîh eden ve hamd eden bir Müslümân, Hak Teâlâ'yı, Ona yakışmayan şeylerden uzaklaştırınca ve kemâl ve cemâl sıfatlarının ancak Onda olduğunu bildirince, kerîm olan, ihsân sâhibi olan Allahu Teâlâ'nın da, o kulu uygunsuz şeylerden uzaklaştırması ve ona kemâl sıfatlarını ihsân etmesi umulur. Er-Rahmân sûresi altmışıncı âyetinde meâlen, (İhsân edene yapılacak karşılık, ancak ihsândır) buyuruldu. Bu âyet-i kerîme de, bu ümîdi kuvvetlendirmektedir. Bunun için, bu iki kelime çok okundukça, günâhları yok etmekte, mîzânda çok ağır gelmektedir. Güzel huyları getirdiği için de, Rahmâna çok sevgili olmaktadır. Vesselâm.

 

Başa dön

 

309.MEKTUP

Bu mektûp, mevlânâ hâce Muhammed Firketî'ye yazılmıştır.

Gündüz ve gece kendini hesâba çekmeği ve (Hesâba çekilmeden evvel, kendinizi hesâba çekiniz) hadîs-i şerîfini bildirmektedir:

Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Sevgili Peygamberi Muhammed aleyhisselâma salât ve selâm olsun! Din ve dünyâ sa’âdetinize duâ ederim. Meşâyih-ı Kirâmdan birçoğu “kaddesallahu teâlâ esrârehüm”, muhâsebe yolunu seçmişlerdir. Her gece, yatacağı zamân, o gün yapmış olduğu işlerini, sözlerini, hareketlerini, hareketsizliklerini, düşüncelerini, her birinin niçin olduğunu anlarlar. Kusûrlarını ve günâhlarını temizlemek için, tevbe ve istigfâr ederler. Allahu Teâlâ'ya boyun bükerler, yalvarırlar. İbâdetlerini ve iyiliklerini de, Allahu Teâlâ'nın hâtırlatması ile ve kuvvet vermesi ile olduğunu bilirler. Bunun için, Hak Teâlâ'ya hamd ve şükür ederler. (Fütûhât-i Mekkiyye) kitâbının sâhibi, [ya’nî Muhyiddîn-i Arabî] “kuddise sirruh”, bu muhâsebecilerden biri idi. Buyuruyor ki, (Ben kendimi hesâba çekmekte, Meşâyih-ı Kirâmın hepsinden ileri gitdim. Niyetlerimi, düşüncelerimi de hesâba katdım). Bu fakîre göre “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz”, Muhbir-i sâdıkdan gelen haberlere uygun olarak “sallallahu aleyhi ve sellem” her gece yatarken, (Sübhânallahi velhamdü lillahi ve lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber) yüz def’a okursa, tesbîh ve tahmîd ve tekbîr eylemiş olur. Böylece, muhâsebe yapmış olur. Kendini hesâba çekmiş sayılır. Tesbîh söylemek, tevbenin anahtarıdır. Bunu çok okumakla, kusûrlarının, günâhlarının afv edilmesini istemiş olur. Bu günâhlardan dolayı, Hak Teâlâ'ya bulaştırılmış olan lekeleri tenzîh ve takdîs etmiş olur. Günâh işleyen bir kimse, bu emirlerin ve yasakların sâhibinin azametini ve kibriyâsını düşünmüş olsaydı Onun emirlerine karşı gelemezdi. Günâhları yapması, Onun emirlerine ve yasaklarına kıymet vermediğini göstermektedir. Böyle şeyden, Allahu Teâlâ'ya sığınırız. (Tenzîh) kelimesini, [ya’nî yukarıda yazılı olan tesbîhi] çok okumakla, bu kusûr affolunur.

(İstiğfâr) etmek, günâhların örtülmesini istemektir. (Tenzîh) kelimesini okumak ise, günâhların yok olmasını istemektir. O nerede, bu nerede? (Sübhânallah) şaşılacak bir kelimedir. Söylemesi çok kısadır. Ma’nâları ve fâydaları ise pek çoktur.

(Tahmîd) kelimesini çok okumakla, Allahu Teâlâ'ya şükür edilmiş olur. Onun verdiği ni’metlerin şükrü yapılmış olur.

(Tekbîr) kelimesi, Allahu Teâlâ'nın, kulların yaptığı şükürlerden çok yüksek olduğunu, Ona yakışan şükür yapılamayacağını göstermektedir. Çünki, Ona yapılan istiğfârlar, af dilemekler için de, çok istiğfâr etmek lâzımdır. Ona yakışan hamd, ancak Onun tarafından yapılabilir. Bunun içindir ki kendisi, Sâffâti sûresinin son âyetinde, (Sübhâne Rabbike Rabbil’izzeti...) buyurmuştur. Kendini hesâba çekmek isteyenler, bu âyet-i kerîmeyi çok okumalıdır. Böylece istigfâr ve şükür etmiş olurlar. İstiğfâr ve şükür edemediklerini de ve kusûrlarını da bildirmiş olurlar. Yâ Rabbî! Bizim kusûrlu, bozuk olan duâlarımızı, tevbelerimizi kabûl buyur! Sen her şeyi işitir ve bilirsin. Efendimiz, yüce Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma ve onun Âline ve hepsi temiz, seçilmiş olan Ashâbının her birine salât ve selâm olsun “sallallahu teâlâ ve selleme aleyhi ve alâ alihi ve ashâbihi ecma’în”! Allahu Teâlâ hepsine bereket versin!
 

Başa dön
 

310.MEKTUP 

Bu mektûp, mevlânâ Muhammed Hâşim-i Keşmî'ye yazılmıştır “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz”.

İnsanın her şeyi kendinde topladığını ve ba’zı ince ma’rifetleri bildirmektedir:

Bismillâhirrahmânirrahîm. Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Onun sevgili Peygamberine salât ve selâm olsun! İnsanda bulunan bütün kemâller, iyilikler hep (Vücûb) “te’âla ve tekaddes” mertebesinden gelmiştir. Onun ilmi, o mertebeden, kudreti de, o mertebenin kudretindendir. Bütün yükseklikler de, hep böyledir. Fakat, her mertebenin kemâli, o mertebeye göredir. İnsanın ilmi, o mukaddes mertebenin ilmine göre, sonsuz var olanla yok olanın karşılaştırılması gibidir. Bunun gibi, insanın kudreti, gücü, Vâcib-i Teâlâ ve Tekaddes'in kudretine göre, bir üflemesi ile yerleri ve gökleri ve dağları ve denizleri yok eden güç sâhibinin, kendini dokumacı ustası sanan örümcekle karşılaştırılması gibidir. Bu ikisinden başka olgunlukları da, bunlardan anlamalıdır. Başka kelime bulamadığımız için, bu karşılaştırmayı yaptık. Yoksa, fârisî mısra’ tercemesi:

Toprak nerede, temiz âlemler nerede?

Bundan anlaşılıyor ki, insandaki kemâller, Vücûb “te’âla ve tekaddes” mertebesinin kemâllerinin sûretleri, görüntüleridir. İnsandaki kemâllerin, Vücûb mertebesindeki kemâllere yalnız ismleri benzemektedir. Bunun içindir ki, hadîs-i şerîfte, (Allahu Teâlâ, Âdemi kendi sûretinde yarattı) buyuruldu. (Kendini anlayan, Rabbini anlar) sözünün inceliği, buradan anlaşılmaktadır. Çünki insanın nefsinde bulunan her şey, birer sûrettir, görüntüdür. Bu sûretlerin hakîkati, aslı, Vücûb mertebesindedir “te’âlet ve tekaddeset”. İnsanın halîfe olmasının inceliği buradan anlaşılmaktadır. Çünki, bir şeyin sûreti, o şeyin halîfesidir. Vekîlidir. Zındıklar ve Allahu Teâlâ'ya madde diyen (Mücesseme) adındaki kâfirler, burada çok yanıldılar. Allahu Teâlâ'yı insan sûretinde, şeklinde sandılar. Ahmak oldukları için, Allahu Teâlâ'nın, insanlarda olduğu gibi organları, duygu âletleri var dediler. Böylece, doğru yoldan saptılar. Çok kimseleri de saptırdılar. Allahu Teâlâ'nın sûreti ve misli gibi şeyler söylemek, benzeterek anlatmak içindir. Yoksa, benzetilen şeyin kendisidir demek olmadığını anlayamadılar. Çünki sûretin, görüntünün hakîkati, aslı, parçalardan, zerrelerden meydâna gelen bir topluluktur. Vücûb mertebesinde ise, böyle şey olamaz. Kadîm olan, sonsuz olan, parçalanamaz, ayrılamaz. Kur’ân-ı kerîmdeki (Müteşâbihât) denilen âyet-i kerîmeler de, böyledir. Bildirdikleri şeylerin kendileri anlaşılmamalıdır. Uygun olan başka şeyler anlaşılmalıdır. Âl-i İmrân sûresi yedinci âyetinde meâlen, (Bu âyet-i kerîmelerin bildirdiklerini yalnız Allahu Teâlâ bilir) buyuruldu. Demek ki, müteşâbih olan âyet-i kerîmelerin ne demek olduğunu, ancak Allahu Teâlâ bilir. Bu âyet-i kerîme gösteriyor ki, müteşâbih olan âyet-i kerîmeler, gösterdiklerinden başka şeyleri bildirmektedir. Allahu Teâlâ da, bu başka şeyleri bilmektedir. (Ulemâ-i Râsihîn) denilen derin Ehl-i sünnet âlimlerine de, bu başka bilgiler ihsân olunmuştur. Bunun gibi, gayb olanları yalnız Allahu Teâlâ bilir. Peygamberlerin yükseklerine bu bilgisinden ihsân etmektedir.

Müteşâbih olan âyet-i kerîmelere, anlaşılandan başka ma’nâ vermeğe (Te’vîl) denir. Te’vîli yanlış anlamamalıdır. Âyet-i kerîmedeki (El) kelimesine kudret demek ve (Yüz) kelimesine, Allahu Teâlâ'nın kendisi demek, te’vîl olmaz. Böyle kelimelerin te’vîli ince, gizli bilgilerdir. Ancak, seçilmişlerin seçilmişlerine bildirilmiştir.

(Fütûhât-i Mekkiyye) kitâbının sâhibi [ya’nî Muhyiddîn-i Arabî] “rahmetullahi aleyh” hazretleri ve Ona uyanlar, Allahu Teâlâ'nın sıfatları, Allahu Teâlâ'nın kendinden başka olmadıkları gibi, birbirlerinden de başka değildirler diyor. Böylece, ilim sıfatı, Zât-i ilâhîden başka olmadığı gibi, kudretten, irâdeden, işitmekten ve görmekten de başka değildir diyorlar. Sıfatların hepsini de, böyle biliyorlar. Bu fakîre göre, bu sözleri doğru değildir. Çünki, bunlar sıfatların dışarda ayrıca var olduklarına inanmıyorlar. Ehl-i sünnetten ayrılmış oluyorlar. Çünki, Ehl-i sünnetin büyük âlimlerinin anladıklarına göre, Allahu Teâlâ'nın sekiz veyâ yedi sıfatı, kendisi gibi dışarda ayrıca vardır. Onları, sıfatların zâttan başka olmadığına sürükleyen şey, belki, o makâmdaki başkalığı bu dünyâdaki mahlûklardaki başkalık gibi sanmalarından olsa gerektir. Allahu Teâlâ'nın sıfatlarının kendinden başka olmasını, bizim sıfatlarımızın kendimizden başka olması gibi bulmadıklarından ve o başkalığı bu başkalığa benzetmediklerinden, sıfatların zâttan başka olmadığını sandılar. Sıfatlar, zâtın aynıdır dediler. O makâmdaki başkalığın da, Allahu Teâlâ'nın kendisi gibi ve sıfatları gibi anlaşılamayacağını, mahlûklara benzetilemeyeceğini anlayamadılar. Oradaki başkalık, buradaki başkalığa benzemez. Yalnız görünüşte ve isimde benzerlik vardır. Bundan anlaşılıyor ki, o makâmda başkalık, ayrılık vardır. Fakat, biz bunu anlayamayız! Anlayamadığımız şeylere yok diyemeyiz ve dememeliyiz! Doğru yolun âlimlerinden ayrılmamalıyız! Her şeyin doğrusunu Allahu Teâlâ bilir.

 

Başa dön

 

311.MEKTUP

Bu mektûp, hakîkatleri ve ma’rifetleri bilen, akıl ve nakil bilgilerinin kaynağı, kıymetli oğlu hâce Muhammed Sa’îd'e yazılmıştır.

İnce bilgileri ve işitilmemiş hakîkatleri işâretle anlatmaktadır:

(Allahumme), Fârisî beytler:

(He) harfi bizi yetiştirendir.

(Elif) ise Rabb-i Habîbullahtır.

(Lâm) Halîlullahı yetiştirmiştir.

(Mîm) Kelîmullahı bildirmektedir.

Bu kelimenin başında bulunan (Elif) harfinin hakîkati, Kelîmullah Mûsâ aleyhisselâmın mebdeidir. Bu fakîrin işinin başlangıcı da, onların yolunda bulunmakla ve hadîs-i şerîfte bildirilen vâris olmak şerefine kavuşmakla, bu harfin hakîkatidir. Fakat, Kelîmullah Mûsâ aleyhisselâm “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm”, bu kelimenin (Mîm) harfinin hakîkatine gelmiştir.

Bu aşağı kulun geldiği yer ise, (He) harfinin hakîkatidir. Bu fakîrin şimdi bulunduğu ve sığındığı yer, işte bu harfin hakîkatidir. Bu hakîkate (Gayb-i hüviyyet) denir. Bu hakîkat rahmet hazînesidir. Dünyâda olan bir rahmetin ve Âhiret için ayrılmış olan doksandokuz rahmetin hepsi burada, bu hakîkatde bulunmaktadır. Sanki, bu hazîneden bir musluk dünyâya akmaktadır. Öteki rahmet musluğu Âhiret içindir. Erhamürrâhimîn sıfatı, bu hakîkatten çıkmaktadır. Bu makâmda, yalnız (Cemâl) sıfatı zuhûr etmektedir. (Celâl) sıfatından hiçbir şey bulunmaz. Sevdiklerine dünyâda verdikleri bütün sıkıntılar ve üzüntüler, (Cemâl) sıfatı ile terbiye etmektir. Celâl olarak görünmektedir. Böyle yapması, Allahu Teâlâ'nın mekridir, aldatmasıdır. Bekara sûresi yirmialtıncı âyetinde meâlen, (Allahu Teâlâ, onunla çoklarını doğru yoldan çıkarır ve onunla çoklarını, doğru yola kavuşturur) buyuruldu.

Peygamberlerin sonuncusuna “sallallahu aleyhi ve sellem” yapılanların başlangıcı, (Elif) hakîkatinin üstünde olan bir hakîkattır. Halîlullah İbrâhîm aleyhisselâma “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” yapılanların başlangıcı da, bu yüksek makâmın hakîkatidir. Böyle olmakla berâber, Peygamberlerin sonuncusuna “sallallahu aleyhi ve sellem” yapılanların başlangıcının hakîkati, o yüksek hakîkatin icmâlidir, topluluğudur, bütünüdür. Halîlullah'ın “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” başlangıcının hakîkati ise, o icmâlin, o topluluğun tafsîli, açılmışı, yayılmışıdır. Peygamberlerin sonuncusunun “sallallahu aleyhi ve sellem” rücû’ ettiği, geldiği hakîkat, (Elif) harfinin hakîkatidir. Halîlullah'ın “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” gelip yerleştiği hakîkat ise, (Lâm) harfinin hakîkatidir. Evet icmâlin, topluluğun, vahdetle ilgisi dahâ çoktur. Bunun için (Elif)e gelmesi kolay olmuştur. Çünki, (Elif) harfi vahdete yakındır. Açılmak, dağılmak, çokluğa dahâ uygundur. Bunun için, çokluğa yakın olan (Lâm)a kavuşmuştur. Bundan dolayı hazret-i İbrâhîm “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” hem başlangıçta, hem de sonunda çok bereketli olmuştur.

İşte bunun içindir ki, insanların en üstünü olan Muhammed “aleyhisselâm”, Halîlullah İbrâhîm aleyhisselâm'ın salavâtı ve bereketi gibi olan salavât ve bereket istemiştir. Allahu Teâlâ'nın isimlerinin mertebesi, sıfatlarının mertebesinin üstündedir. Peygamberlerin sonuncusunun “sallallahu aleyhi ve sellem” rabbi, ya’nî yetiştiricisi olan isim-i ilâhî, mübârek (Allah) ismidir. Bu fakîrin [ya’nî İmâm-ı Rabbânî “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz” hazretlerinin] rabbi olan isim, mübârek (Rahmân) ismidir. Bu aşağı kulun, Kelîmullah ile bağlılığı olduğu için, o büyük Peygamberden “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” bu aşağı kula çok bereketler ve yardımlar gelmiştir. Bu fakîrin velâyeti, her ne kadar (Velâyet-i Mûsevî) değil ise de, bu velâyetin bereketleri içindeyim. Bu yolda çok ilerledim. Bu aşağı kulun bu velâyetden fâydalanması, bu velâyetin icmâlinden, topluluğundan olmuştur. Büyük oğlumun “aleyhirrahme” istifâdesi ise, bu velâyetin yayılmışından, açılmışından olmuştur. Bu fakîrin, (Velâyet-i Mûsevî)den gelen velâyeti, Fir’avn soyundan olan mü’min kulun velâyeti gibidir. Oğlumun “aleyhirrahme” velâyeti de, Fir’avn'ın îmâna gelen sihirbâzlarının velâyetleri gibidir. Vesselâm.
 

Başa dön

 

312.MEKTUP

Bu mektûp, mîr Muhammed Nu’mânın “kuddise sirruh” suâllerine cevâp olarak yazılmıştır.

Namâzda otururken parmak kaldırmak doğru olmadığını da bildirmektedir:

Âlemlerin, bütün mahlûkların rabbi, yaratıcısı ve varlıkta durdurucusu ve ihtiyâçlarını gönderen Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Peygamberlerin en üstünü olan Muhammed Mustafâ'ya “sallallahu aleyhi ve sellem” ve Onun Peygamber kardeşlerine ve meleklere ve Onun yolunda gitmekle şereflenenlere salât, selâm ve iyi duâlar olsun! Molla Mahmûd ile gönderdiğiniz kıymetli mektûp gelerek bizleri sevindirdi. Soruyorsunuz ki:

Suâl: Âlimler, Medîne'deki (Ravda-i Mubâreke) denilen yer, Mekke şehrinden dahâ kıymetlidir diyor. Hâlbuki, Muhammed aleyhisselâm'ın sûreti ve hakîkati, Kâ’be-i Mu’azzamanın sûretine ve hakîkatine secde etmektedir. Ravda-i Mubâreke nasıl olur da, dahâ üstün olur?

[Medîne câmi’i içinde, Resûlullah'ın “sallallahu aleyhi ve sellem” kabr-i şerîfi ile câmi’inin o zamânki minberi arasındaki, yirmialtı metre uzunluktaki yere (Ravda-i mutahhara) denir. (Ravda), bahçe demektir. O zamânki minber-i şerîf, üç basamak ve bir metre yüksek idi. 654 yangınında tamâmen yandı. Çeşitli yıllarda, çeşitli minberler yapılmış, bugün ki, oniki basamaklı mermer minberi, sultân üçüncü Murâd Hân [998] de İstanbul dan göndermiştir].

Cevâp: Yavrum! Bu fakîre göre, yeryüzünün en kıymetli yeri Kâ’be-i Mu’azzama'dır. Bundan sonra, Medînedeki Ravda-i mukaddesedir. Üçüncü olarak, Mekke-i Mükerrem'e şehridir. Görülüyor ki, Ravda-i Mutahhara, Mekke'den dahâ üstündür demek doğrudur.

Suâl: Hanefî mezhebinde olan bir Müslümân, namâzda otururken, parmağı ile işâret eder mi?

Cevâp: Yavrum! Şahâdet parmağı ile işâret etmenin câiz olduğunu bildiren hadîs-i şerîfler çoktur. Hanefî mezhebindeki âlimlerin bir kısmı da, böyle söylemiştir. Hanefî mezhebindeki kitâplar, çok dikkatle okunursa, parmak kaldırmanın câiz olduğunu bildiren haberler, (Usûl bilgileri) değildir. Mezhebin (Zâhir haberleri) değildir. İmâm-ı Muhammed Şeybânî, (Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem” mübârek parmağı ile, işâret ederdi. Biz de, Onun gibi, parmağımızı kaldırır ve indiririz. İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe de böyle söyledi) diyor ise de, İmâm-ı Muhammed'in böyle dediği, (Nevâdir) haberlerindendir. (Usûl) haberlerinden değildir.

(Fetâvâ-i garâib)de diyor ki, (Muhît) kitâbında, (Sağ elin şahâdet parmağı ile işâret edileceğini imâm-ı Muhammed “rahmetullahi aleyh” (Usûl) kitâplarında bildirmedi. Sonra gelen âlimler de, başka başka söyledi. İşâret edilmez diyenler oldu, işâret edilir diyenler de oldu. İmâm-ı Muhammed, Usûl kitâplarından başka kitâplarında, Peygamber “sallallahu aleyhi ve sellem” işâret ederdi diyor ve İmâm-ı a’zam da “rahmetullahi aleyh” bunu haber verdi buyuruyor. İşâret etmek sünnettir denildiği gibi, müstehabdır diyenler de vardır) diyor. Fetâvâ-i garâibde bundan sonra diyor ki, doğrusu, işâret etmek harâmdır.

(Fetâvâ-i Sirâciyye)de [Alî Ûşî “rahmetullahi aleyh”] diyor ki, (Namâzda eşhedü en lâ... derken, şahâdet parmağı ile işâret mekrûhtur. (Kübrâ) kitâbı da, böyle diyor. Âlimler bunu beğeniyor. Fetvâ da böyle verilmiştir. Çünki, namâzda hareketsiz, vekarlı olmak lâzımdır).

(Gıyâsiyye) fetvâ kitâbında, [Dâvud bin Yûsuf “rahmetullahi aleyh”] diyor ki, (Otururken şahâdet parmağı ile işâret edilmez. Fetvâ böyledir. Muhtâr olan, beğenilen de budur).

Muhammed Kuhistânî “rahmetullahi aleyh”, (Câmi’ürrümûz) kitâbında diyor ki, (İşâret edilmez ve parmak bükülmez. Mezhebin usûl bilgilerine göre böyledir. Zâhidînin kitâbında da böyledir. Fetvâ da böyle verilmiştir. (Mudmerât), (Velvâlciyye), (Hülâsa) ve dahâ başka kitâplarda da böyle yazılıdır. Büyüklerimiz, parmak ile işâret etmenin sünnet olduğunu da bildirmektedir).

Hazîne-tür-rivâyât kitâbında, (Tatârhâniyye) kitâbından alarak diyor ki, (Teşehhüdde otururken, lâ ilâhe illallah derken, sağ el şahâdet parmağı ile işaret eder mi? İmâm-ı Muhammed bunu, usûl haberlerinde bildirmedi. Sonra gelenler, başka başka söyledi. Bir kısım âlimler, işâret edilmez dedi. (Kübrâ)da böyle yazıyor. Fetvâ da böyledir. Bir kısmı ise, işâret edilir dedi).

Görülüyor ki, işâret etmenin harâm olduğunu söyleyen âlimler vardır. Mekrûh olduğunu bildiren fetvâlar mevcûttur. İşâret edilmez, usûl haberleri böyledir diyenler çoktur. O hâlde, bizim gibi mukallidlerin, hadîs-i şerîf vardır diyerek, işâret etmeğe kalkışmamız ve böylece, birçok müçtehidlerin fetvâları ile harâm veyâ mekrûh ve yasak olduğu bildirilen bir işi yapmamız doğru olmaz. Yasak olduğunu bildiren fetvâlar karşısında, hanefî mezhebindeki bir kimsenin, parmakla işâret etmesi, iki fikri gösterir: 1- İctihâd derecesinde, yüksek olan bu din âlimlerinin işâret edileceğini bildiren, meşhûr hadîslerden haberleri yok imiş demek olur. 2- Yâhut, hadîs-i şerîfleri işitmişler, fakat, bu hadîslere uymamışlar. Kendi kafaları, düşünceleri ile hareket etmişler demek olur. Bu fikirlerin ikisi de, çok bozuktur. Böyle sanmak için, pek bayağı veyâ çok inâtçı olmak gerektir: (Tergîb-üs-salât) kitâbındaki, (Eski âlimler, namâzda şahâdet parmağı ile işâret ederdi. Sonraları, şî’îler, bu işte taşkınlık yaptığından, sonra gelen hanefî âlimleri, işâret etmeği, Ehl-i sünnete yasak etti. Böylece, sünnîler, şî’îlerden ayırdedilmiş oldu) sözü de, kıymetli kitâplardaki haberlere uygun değildir. Çünki, âlimlerimizin (Zâhir usûlü), işâret etmemeği ve parmağı bükmemeği bildiriyor. Ya’nî, eski âlimler işâret edilmez buyurmuştur. O hâlde, bu işin şî’îlikle bir ilgisi yoktur. İşâret edilmeyeceğini bildiren din büyüklerine karşı, edep ve saygımızı takınarak, bize düşen söz şöyle olmalıdır: (Bu büyükler, işâret etmenin harâm ve mekrûh olacağına bir delîl, vesîka elde etmeselerdi, harâm veyâ mekrûh demezlerdi. İşâret etmenin sünnet ve müstehab olduğunu bildiren haberleri söyledikten sonra, (Böyle demişler ise de, doğrusu işâretin harâm olduğudur) buyurmazlardı. Demek ki, bu din büyükleri, işâretin sünnet ve müstehab olduğunu gösteren haberlerin değil, belki yasak olduğunu gösteren vesîkaların doğru olduğunu anlamışlardır). Sözün kısası, bizim gibi câhillerin, birkaç hadîs-i şerîf işitmemiz, delîl ve senet olamaz. Din büyüklerinin sözlerini reddetmemize sebep olamaz. Eğer, (Biz şimdi, onların anladıklarının yanlış olduğunu gösteren bilgileri ele geçirmiş bulunuyoruz) denirse, bizim gibi mukallidlerin bilgisi, bir şeyin helâl veyâ harâm olmasına vesîka olamaz. Bir şeyin helâl veyâ harâm olması için, müçtehidin zan etmesi lâzımdır. Müçtehidlerin sözlerini, senetlerini örümcek yuvasından dahâ çürük sanmak, büyük atılganlık olur. Kendi bilgisini, din büyüklerinin bilgilerinden üstün tutmak ve Hanefî mezhebinin (Usûl haberleri)ne bozuk, çürük demek ve âlimlerin, fetvâ vermek için dayandıkları kıymetli haberi hiçe saymak ve bu haberlere yanlış demek, dîn-i islâmda büyük bir yara, gedik açmak olur. İslâmın büyük âlimleri, Resûlullah'ın “sallallahu aleyhi ve sellem” parlak zamânına yakın oldukları için ve ilimleri, sonra gelenlerin bilgilerinden kat kat çok olduğu ve harâmdan, günâhlardan sakınmaları, Allahu Teâlâ'dan korkmaları, son derece fazla olduğu için, hadîs-i şerîfleri, bizim gibi, din bilgilerinden haberi olmayan, işittiği birkaç sözü ilim sanan, boş câhillerden, elbette dahâ iyi tanır ve anlarlardı. Doğrusunu, eğrisini, değişmiş olanını, değiştirilmemiş olanlarını, bizden dahâ iyi ayırt ederlerdi. Bu hadîs-i şerîflere uymamak lâzım olduğunu bildirmelerinin, elbette bir sebebi, dayandıkları kuvvetli vesîkaları mevcûttur. Bilgisi ve görüşü onlardan az olan bizler, şu kadar anlıyoruz ki, işâretin ve parmağı bükmenin nasıl olacağını bildiren çeşitli hadîs-i şerîfler vardır ve birbirlerine uymamaktadırlar. Bu çeşitli haberlerin birbirlerine uymaması, işâretin yapılması için, kesin bir şey söylemeği güçleştirmiştir. Ba’zı haberler, parmakları yumruk hâline bükmeden işâret edileceğini, ba’zıları bükerek edileceğini bildirmektedir. İşâretin, parmakları bükerek yapılacağını bildirenlerden bir kısmı, parmaklar [(Halebî-i Sağîr) kitâbında, parmak işâretleri ile sayıları göstermek için kullanılan şekilleri açıkça anlattığı üzere] elliüç rakamı şeklinde, bazıları da yirmiüç rakamı şeklinde büker diye bildirmektedirler. Ba’zı haberler, sağ iki küçük parmağı kapayıp ve baş parmağı orta parmakla halka yapıp, şahâdet parmağı ile işâret edilir diyor. Bir habere göre, yalnız baş parmak, orta parmağın üzerine koyup işâret edilir. Başka bir haberde, sağ eli, sol el ve bileği, bilek üzerine ve kolu, kol üzerine koyup, işâret edileceği bildiriliyor. Ba’zı haberlerde, bütün parmakları kapatarak işâret olunması, ba’zılarında ise, şahâdet parmağı kımıldatılmadan işâret edilmesi buyurulmaktadır. Bunlardan başka, tehiyyâtta işâret olur diyip yeri kesin bildirilmemekte, ba’zı haberlerde, şahâdet kelimesi okunurken işâret olunur denilmektedir. Ba’zı rivâyetlerde ise, otururken duâ zamânında, (Ey Kalpleri istediği gibi çeviren Allah'ım! Benim kalbimi, kendi dînin üzerinde bulundur!) denir ve bunu söylerken, parmakla işâret olunur buyurulmuştur.

Hanefî mezhebinin âlimleri, işâret için bildirilen hadîs-i şerîflerin çok ve başka başka olduğunu görünce, namâz hakkındaki kesin ve açık emirlere uygun olmayan, fazla bir hareketin yapılmamasını söylediler. Çünki namâzda esâs, fazla hareketten sakınmak ve olgun bir şekilde bulunmaktır. Bundan başka, bütün âlimler, sözbirliği ile haber vermiştir ki, parmakları, gücü yettiği kadar, kıbleye karşı bulundurmak sünnettir. (Namâzda, her uzvunu, gücün yettiği kadar, kıbleye karşı bulundur!) hadîs-i şerîfi, bunu açıkça emretmektedir.

Eğer sorulursa: (Hadîs-i şerîflerin, başka başka bildirilmesi, ancak araları birleştirilemediği zamân, işi güçleştirir. Hâlbuki, işâreti bildiren hadîs-i şerîflerden müşterek bir emir çıkarılabilir. Çünki, çeşitli hadîs-i şerîfler, başka başka zamânlarda duyulup, haber verilmiş olabilir). Cevâp olarak deriz ki, haberlerin çoğunda (kâne=idi) kelimesi vardır ki, bu kelime mantıktan başka ilimlerde (kül=hep) ma’nâsınadır. Bunun için, bu çeşitli haberler birleştirilemez.

İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe, (Sözüme uymayan hadîs-i şerîf öğrenirseniz, benim sözümü bırakıp, hadîs-i şerîfe uyunuz!) buyurdu ise de, bu sözü, kendi işitmemiş olduğu hadîs-i şerîfler içindir. İşitmemiş olduğum bir hadîs-i şerîfe uymayan sözümü bırakın demiştir. Hâlbuki, işâret hakkındaki hadîs-i şerîfler, böyle olmayıp, meşhûr olmuş, yayılmıştır. İmâm-ı A’zam bunları, belki duymamıştır denilemez.

(Hanefî âlimleri arasında, işâret edilir diyenler, böyle fetvâ verenler de vardır. Birbirine uymayan fetvâlardan, herhangi birine uyulursa câiz olmaz mı?) denirse:

Cevâp olarak deriz ki, fetvâların uymaması, (Câizdir, câiz değildir veyâ helâldir, harâmdır) şeklinde olduğu zamân, câiz değildir veyâ harâmdır diyen fetvâlara uymak esâstır.

İbni Hümâm “rahmetullahi aleyh” diyor ki, (Parmağı kaldırmak ve kaldırmamakta, birbirine uymayan hadîs-i şerîflerin çokluğu karşısında, namâzda hareketsiz olmak lâzım geldiği için, biz parmak oynatmamağı bildiren hadîs-i şerîflere uymalıyız!) İbni Hümâm'a ne kadar şaşılsa azdır. Kitâbında, (Âlimlerden birçoğu, işâret edilmez dedi ki, bu sözleri, hadîs-i şerîflere ve akla uygun değildir!) diyerek, ictihâd derecesindeki büyük islâm âlimlerini câhil ve ahmak yapmaktadır. Mezhebin zâhirine ve usûl haberlerine göre, ictihâd ve kıyâs, edille-i şer’iyyenin dördüncüsüdür. İctihâda nasıl dil uzatılabilir? Bu zât, birbirine uymayan rivâyetlerin çokluğu karşısında, temiz sular kısmındaki, (Kulleteyn) hadîs-i şerîfinin de, hadîs-i da’îf olduğunu söylemektedir.

Akıllı, olgun oğlum Muhammed Sa’îd “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz”, parmakla işâret üzerinde bir risâle yazmaktadır. Tamâm olunca, bir sûretini inşâallah gönderirim. [Seyyid Abdulhakîm efendinin talebeleri, parmakla işâret etmemektedir.]

Suâl: Sizin yolunuzda çalışanlar her yerde çoktur. İçlerinden birinin, arkadaşlarına başkanlık etmesini kimseye söyleyemedim. Bunun için, kendime güvenemedim. Sizin işâret buyurmanızı bekliyoruz. Uygun gördüğünüzü bildiriniz de, arkadaşlarının başına geçirelim diyorsunuz?

Cevâp: Bu iş, sizin uygun görmenize bırakılmıştır. İstihâreden ve teveccühden sonra, siz emrediniz! Size ve yanınızda olanlara selâm ederim.

 

Başa dön 

 

313.MEKTUP

Bu mektûp, hâce Muhammed Hâşime “rahmetullahi teâlâ aleyh” yazılmıştır.

Ashâb-ı Kirâmın üstünlüklerinin nasıl olduğunu ve Tarîkat-i Aliyye-i Nakşibendiyye'de riyâzet çekilmesi olmadığını ve bu yolun niçin hazret-i Ebû Bekir'e bağlı olduğunu ve bir Peygamberin velâyetindeki sâliki, başka bir Peygamberin velâyetine geçirmeği ve gömleğin önü açık olmalı mı yoksa olmamalı mı ve kelime-i tevhîd ve zikri ve birkaç edebi bildirmektedir. Bu mektûp, Mektûbâtın birinci cildinin son mektûbu olmaktadır. Hepsi, Resûller adedince ve Bedir gazvesindeki mücâhidler adedince, üçyüzonüç olmaktadır. Bu mektûbun sonuna, büyük oğlunun birkaç mektûbunun da eklenmesini emir buyurdular. Böylece, duâ ve Fâtiha okunmasını dilediler:

Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Onun çok sevdiği Peygamberine salât ve selâm olsun! Din ve dünyâ sa’âdetinize duâ ederim!

Kardeşim, Muhammed Hâşim “rahmetullahi teâlâ aleyh”! Mîr seyyid Muhibbullah'ın mektûbunda da bildirdiğiniz sorulara, bildiğim kadar cevâp yazarak gönderiyorum:

Suâl 1: Allahu Teâlâ'ya yaklaşmak için, Fenâ-fillah ve Bekâ-billah ve Cezbe ile Sülûk makâmlarının hepsini geçmek lâzımdır.

Ashâb-ı Kirâm “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, mahlûkların en iyisinin “sallallahu aleyhi ve sellem” sohbetinde bir kere bulunmakla, bütün ümmetin Evliyâsından dahâ üstün oldular. Acabâ bütün bu Seyr ve Sülûk ve Fenâ ve Bekâ, bunlarda bir sohbette mi hâsıl oldu? Yoksa, bu bir sohbet, seyr ve sülûkun ve fenâ ve bekânın hepsinden dahâ mı üstün idi?

Ashâb-ı Kirâmın “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” Fenâ ve Bekâları, O hazretin “sallallahu aleyhi ve sellem” teveccühü ve tasarrufu ile mi idi? Yoksa, yalnız Müslümân olmakla mı idi? Bunlar sülûk ve cezbe hâllerini ve makâmlarını biliyorlar mı idi? Yoksa, bilmiyorlar mı idi? Eğer biliyorlar idi ise, bu hâllere ve makâmlara ne isim vermişlerdir? Eğer onlarda sülûk ve cezbe yolları yoktu denirse, bu tarîkatların bid’at-i hasene olmaları lâzım gelmez mi?

Cevâp 1: Bu güç sorularınızı cevâplandırmak, yazmakla olmaz. Bir arada bulunmak, uzun zamân hizmet etmek lâzımdır. Bu kadar zamân içinde kimsenin söylemediği şeyleri bir def’ada söylemek ve bir kalemde yazmak kolay olur mu sanıyorsunuz? Fakat, sorduğunuz için, cevâpsız bırakmak da olamaz. Elimden geldiği kadar bunu çözmeğe çalışacağım, iyi dinleyiniz!

Fenâ ve Bekâ ve Sülûk ve Cezbe ile olan yaklaşmağa (Kurb-i velâyet) denir. Bu ümmetin evliyâsı, bu yaklaşmak ile şereflenmişlerdir. Ashâb-ı Kirâmın, Hayr-ül-enâmın sohbetinde “sallallahu aleyhi ve sellem” kavuştukları yakînlik ise, (Kurb-i nübüvvet) tir. Resûlullah'a uyarak ve Ona vâris olarak kavuşmuşlardır.

Böyle yaklaşmakta, ne Fenâ vardır, ne Bekâ ve ne Cezbe vardır, ne de Sülûk. Bu kurb, velâyet kurbundan kat kat dahâ yüksek ve üstündür. Çünki bu kurb, asla yaklaştırır. Velâyet kurbu ise, zılla, gölgeye yaklaştırır. Ne kadar başka olduklarını buradan anlamalıdır. Fakat, herkesin anlayışı bu ma’rifetin tadını alamaz. Nerde ise, bu ümmetin yüksekleri de, bu ma’rifeti anlamakta, câhiller gibi kalırlar. Fârisî beyt tercemesi:

Ebû Alî Sînâ kalenderlik yapsaydı,
Kalenderlerin hepsi sofî olurlardı.


Evet, eğer Peygamberlik kurbunun kemâllerine, velâyet kurbu yolundan çıkılırsa, o zamân Fenâ, Bekâ, Cezbe ve Sülûk lâzım olur. Çünki, velâyet kurbunda yükselmek için, bunlar lâzımdır. Fakat, Velâyet yolundan gidilmeyip, Peygamberlik kurbunun caddesi seçilirse, Fenâ, Bekâ, Cezbe ve Sülûk hiç lâzım değildir. Ashâb-ı Kirâm, nübüvvet kurbunun caddesinden ilerlediler. Bunun için, Cezbe, Sülûk, Fenâ ve Bekâ, bunlara hiç lâzım olmadı. Bu ma’rifeti, mevlânâ Emânullah'a yazılan mektûpta da arayınız! Bu fakîr, mektûplarımda ve kitâplarımda, hâlimin sülûk ve cezbenin ötesinde ve tecellîlerin, zuhûrların ötesinde olduğunu yazmıştım. O yazılarımda, işte bu (Nübüvvet kurbu)nu bildirmiştim. Hâcem hazretlerinin hizmetlerinde iken, bu devlet hâsıl olmuştu. Bunu hâce hazretlerine şöyle bildirmiştim: Bende öyle bir hâl hâsıl oldu ki, o hâlin karşısında, (Seyr-i enfüsî), (Seyr-i âfâkî)gibi oldu. Bu hâlimi bildirmek için bu kelimelerden başka söyleyecek bir şey bulamadım. Bu şaşılacak hâlim, seneler geçtikten sonra, yerleşmeğe, anlaşılmağa başlayınca, kısaca yazmağa kalkışmıştım. Bu ni’meti ihsân eden Allahu Teâlâ'ya hamd olsun! Allahu Teâlâ ihsân etmeseydi, biz bunu bulamazdık. Rabbimizin Peygamberleri doğru olarak gönderilmişlerdir.

Yukarıda bildirdiklerimizden anlaşılıyor ki, Fenâ ve Bekâ ve Cezbe ve Sülûk isimleri sonradan konulmuştur. Meşâyihın meydâna çıkardıkları kelimelerdir. Mevlânâ Câmî “aleyhirrahme” (Nefehât) kitâbında yazıyor ki, (Fenâ ve Bekâ kelimelerini ilk olarak kullanan Ebû Sa’îd-i Harrâzdır “kuddise sirruh”).

Suâl 2: Tarîkat-ı Aliyye-i Nakşibendiyyede sünnete uyulur. Hâlbuki O Server “sallallahu aleyhi ve sellem” şaşılacak riyâzetler ve sıkıntılı açlıklar çekti. Bu yolda ise, riyâzetleri yasak etmişlerdir. Hattâ riyâzetler, sûretlerin, görüntülerin keşflerine sebep olduğu için, zararlı olduklarını bildirmişlerdir. Sünnete uymakta zarar bulunabileceğini düşünmek, şaşılacak bir şey değil midir?

Cevâp 2: Sevgili kardeşim! Riyâzetler çekmenin bu yolda yasak olduğunu yazıyorsunuz. Riyâzetlerin bu yolda zararlı bilindiğini nerede işittiniz? Bu yolda, nisbeti hep korumak ve sünnet-i seniyyeye uymak “alâ sâhibihessalâtü vesselâmü vettehıyye” ve hâllerini örtmeğe çalışmak ve orta hâlli yaşamak ve yiyecekte, giyecekte ve her şeyde orta hâli gözetmek vardır. Bunların hepsi, riyâzât-i şâkka ve mücâhedât-i şedîdedir. Câhiller bunları riyâzet saymazlar. Mücâhede bilmezler. Bunlara göre, riyâzet ve mücâhede, yalnız açlık çekmektir. Çok aç kalmağı pek kıymetli sanırlar. Çünki, hayvanlar gibi yaşayan bu kimseler, yemeye, içmeye çok önem verirler. Hep bunları düşünürler. Bunun için, yememek, içmemek bunlara ağır riyâzet görünür ve sıkı mücâhede olur. Bu câhiller, nisbetin hep korunmasına ve sünnete uymağa “alâ sâhibihessalâtü vesselâmü vettehıyye” ve benzerlerine hiç kıymet vermezler. Bunun için, bunları yapmamağı çirkin görmezler. Yapmağa çalışmağı da riyâzetten saymazlar. Görülüyor ki, bu yolun büyüklerine, hâllerini örtmeğe çalışmak ve câhillerin kıymet verdikleri riyâzetleri yapmamak lâzımdır. Böyle riyâzetleri câhiller beğenirler. Aralarında yayılarak şöhrete ve âfete sebep olur ve sonu kötü olur. Resûlullah, (Dinde ve dünyâda parmakla gösterilmesi, insana kötülük olarak yetişir. Bundan ancak Allahu Teâlâ'nın koruduğu kimse kurtulur) buyurdu.

Bu fakîre göre, uzun açlıklar çekmek, yemekte ve içmekte orta dereceyi gözetmekten çok dahâ kolaydır. Pek hafîf olur.

Orta hâli gözetmek riyâzetinin, çok aç kalmak riyâzetinden dahâ üstün olduğu meydândadır. Yüksek babam “kuddise sirruh” buyurdu ki, (Sülûku anlatan bir kitâpta görmüştüm. Maksada kavuşmak için, yemekte, içmekte orta dereceyi gözetmek yetişir. Bunu gözetince ayrıca zikir ve fikir lâzım olmaz). Sözün doğrusu da budur. Yiyecekte, giyecekte ve her işte orta dereceyi gözetmek çok iyidir. Fârisî beyt tercemesi:

Ağzından taşacak kadar çok yeme,
Açlıktan ölecek kadar az yeme!


Hak Teâlâ, Peygamberimize “sallallahu aleyhi ve sellem” kırk erkek kuvveti ihsân eylemiştir. Bu kuvveti ile ağır açlıklara dayanırdı. Ashâb-ı Kirâm da, insanların en iyisinin sohbeti yardımı ile “sallallahu aleyhi ve sellem” bu yüke katlanırlardı. Bu yüzden işlerinde ve çalışmalarında hiçbir bozukluk ve gevşeklik olmazdı. Aç iken muhârebede düşmana öyle güçlü saldırdılar ki, tok olanlar bunun onda birini yapamazlardı. Bunun içindir ki, sabreden yirmi kişi, ikiyüz kâfire gâlip gelirdi. Yüz kişi de, bin kişiye galebe çalardı. Ashâb-ı Kirâmdan başkaları, öyle aç kalsalar, edepleri ve sünnetleri yapamaz olurlar. Belki çok olur ki, farzları yapamaz hâle gelirler. Gücü yok iken, bu işte Ashâb-ı Kirâma benzemeğe kalkışmak, kendini sünnetleri ve farzları yapamayacak hâle sokmak olur. İşittiğimize göre, Ebû Bekr-i Sıddîk “radiyallahu anh” O Server gibi “sallallahu aleyhi ve sellem”, her gün oruç tutmak istedi. Za’îfledi, tâkati kalmadı. Bir gün yere yıkıldı. O Server “sallallahu aleyhi ve sellem” buna üzülerek, (İçinizde benim gibi kim vardır? Rabbimin huzûrunda kalırım. Oradan yerim ve içerim) buyurdu. Görülüyor ki, gücü yetmediği şeyi yapmağa kalkışmak iyi değildir.

Ashâb-ı Kirâm, insanların en iyisi kadar “sallallahu aleyhi ve sellem” açlığa dayanamadılar ise de, onun sohbetinin yardımı ile uzun açlıkların zararlarından korunmuş idiler. Başkaları, onlar gibi korunmuş değildirler. Bunu şöyle açıklarız: Açlığın safâ verdiği, temizlediği meydânda bir şeydir. Çok kimselerin safâ verir. Çoğunun da nefsine safâ verir. Kalbin safâ bulması, insanı doğru yola götürür ve nûrlandırır. Nefsin safâsı, dalâlete sürükler ve zulmeti arttırır.  Ahmak Eflâtun, nefsinin safâsına güvendi. Hayâline gelen görüntülere uydu. Bunları değerli bir şey sanarak, kendini beğendi. Hazret-i Îsâ “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” Eflâtun zamânında Peygamber olmuştu. Rûhullah olan O yüce Peygambere inanmadı. (Biz gericilikten kurtulmuş kimseleriz. Bizi doğru yola götürecek öndere ihtiyâcımız yoktur) dedi. Eğer kalbini karartan safâsı olmasaydı, hayâlindeki sûretlere aldanmaz, sa’âdete kavuşmaktan geri kalmazdı. Maksada ulaşmasına engel olmazlardı. Bu karanlık safâyı görerek, kendini nûrlu sandı. Bu safânın, nefs-i emmârenin ince kabuğundan içeri giremediğini, nefsinin eskisi gibi kirli, pis olduğunu anlayamadı. Nefsinin ancak, şeker kaplanmış necâsete döndüğünü göremedi. Kalp böyle değildir. O, yaratılışta temizdir. Nûr ile doludur. Yalnız, karanlık nefse yakın olduğu için, üzeri kararmış, kirlenmiştir. Az bir tasfiye, temizlemek ile, üzerindeki pas giderek, eski hâline döner. Nûr ile dolar. Nefis ise, yaradılışta karanlıktır, pistir. Kalbin emri, idâresi altına girmedikçe, dahâ doğrusu sünnete uymadıkça, islâmiyyete sarılmadıkça “alâ sâhibihessalâtü vesselâmü vettehıyye”, hattâ ve hattâ, ancak Allahu Teâlâ'nın ihsânına kavuşmadıkça, tezkiye bulamaz, içerden temizlenemez. Yaradılışındaki pislikten kurtulamaz. Sa’âdete, iyiliğe eremez. Eflâtun, hiç aklı ermediği için, nefsinin safâsını, Îsâ aleyhisselâma inanan kalbin safâsı gibi sandı. O îmânlı kalbin sâhibi gibi, kendini de, nûrlu ve temiz gördü. Bunun için de, O yüce Peygambere “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” uymak ni’meti ile şereflenemedi. Sonsuz felâkete sürüklendi. Böyle belâya düşmekten Allahu Teâlâ'ya sığınırız!

Açlığın böyle zararı da bulunduğu için, bu yolun büyükleri “kaddesallahu teâlâ esrârehüm” açlıkla riyâzet çekmek yolunu tutmamışlar, yemekte, içmekte, orta dereceyi gözetmek riyâzetine, tâm ortada kalmağa çalışmak mücâhedesine sarılmışlardır. Açlığın bu büyük tehlikesine düşmemek için, fâydalarından de, vazgeçmişlerdir. Başkaları, açlığın faydalarını düşünerek, zararlarını göremediler. Açlık çekmeği emretmişlerdir. Aklı olanlar, bir zarardan kurtulabilmek için, birçok fâydaların bırakılacağını söylemişlerdir. İslâm âlimlerinin, (Bir işin sünnet veyâ bid’at olduğu anlaşılamasa, bid’ati yapmamak, sünneti yapmaktan dahâ iyidir) sözleri de, akıl sâhiplerinin bu sözlerine benzemektedir. Çünki bu iş, bid’at ise zararlıdır. Sünnet ise, fâydaları vardır. Zararlı olabileceğini, önde tutmuşlar, bid’at olabileceği için bu işi yapmamalıdır buyurmuşlardır.

Açlıkla riyâzet çekmek sünnetinin başka yoldan da zarar getirebileceği, şaşılacak bir şey olmaz. Bu sözle demek istiyoruz ki, bu sünnet, yalnız Ashâb-ı Kirâm için olabilir. O zamân için olması, çok ince ve örtülü bildirilmiş olduğu için, tasavvufçuların çoğu bunu anlayamamış, kendileri de, böyle riyâzet yapmışlardır. Birçoğu ise, bunun o zamân için olduğunu anlayarak, kendileri yapmamışlardır. Her şeyin doğrusunu ancak Allahu Teâlâ bilir.

Suâl 3: Bu yolun büyüklerinin kitâplarında yazıyor ki: (Bizim nisbetimiz, Hazret-i Ebû Bekr'e bağlanmaktadır. Başka yollar böyle değildir). Yolların çoğu, imâm-ı Ca’fer-i Sâdık'a bağlanmaktadır. Bu İmâm da, Hazret-i Sıddîk'a bağlıdır. Başka yollar da, Hazret-i Sıddîk'a bağlanmış olmuyorlar mı?

Cevâp 3: İmâm-ı Ca’fer-i Sâdık “kuddise sirruh” hazretleri, hem Hazret-i Sıddîk'a, hem de hazret-i Emîre bağlıdır “radiyallahu teâlâ anhümâ”. Kendisinde bu iki nisbet birleşmiş olduğu hâlde, her iki nisbetin kemâlleri ayrı ayrı idi. Birbirleri ile karışmamış idi. Birçokları, İmâm hazretlerinden, hazret-i Ebû Bekrin “radiyallahu teâlâ anh” nisbetini aldı. Bunların yaradılışları Sıddîk'a uygundu. Yaradılışları hazret-i Emîre uygun olanlar da, hazret-i Emîrin nisbetini aldılar. Hazret-i Emîre bağlandılar. Bir aralık, Benâris gölünün yanına gitmiştim. Kenk ve Çemen nehirleri bu göle akmakta idi. Her iki nehrin sularının gölde hemen karışmadıkları görülüyordu. Sanki araları bir perde ile ayrılmıştı. Kenk nehrinin aktığı tarafta bulunanlar, bu nehirden gelen suyu içiyorlardı. Çemen nehrinin aktığı tarafta bulunanlar da, Çemen suyundan içiyorlardı.

Hâce Muhammed Pârisâ hazretleri “kuddise sirruh”, (Risâle-i kudsiyye) kitâbında buyuruyor ki, hazret-i Alî, Peygamberlerin sonuncusundan “sallallahu aleyhi ve sellem” terbiye gördüğü gibi Hazret-i Sıddîk'tan da yetişmiştir. Bunun için, hazret-i Alînin nisbeti, Hazret-i Sıddîk'ın nisbetinden başka değildir denilirse, evet nisbetleri başka olmasa da, birçok incelikleri bulunduğu yerlere göre, birbirlerinden ayrılırlar. Tek bir su, bulunduğu yerlere göre, başka başka özellikler aldığı gibi, ikisinden her birine, ayrı incelikleri bakımından, ayrı bir tarîkat bağlanmış olabilir.

Suâl 4: Molla Muhammed Sıddîka yazılan mektûpta, yaradılışı, Velâyet-i Mûsevîye uygun olan bir tâlibin, rehberi tarafından Velâyet-i Muhammediyyeye getirildiği hiç işitilmemiştir deniliyor. Büyük oğlunuza yazılan mektûpta ise, sizi Velâyet-i Mûsevîden Velâyet-i Muhammedîye getirdiler deniliyor. Bu nasıl olur?

Cevâp 4: Molla Muhammed Sıddîk'ın “rahmetullahi teâlâ aleyh” mektûbunda, Velâyet-i Mûsevîden Velâyet-i Muhammediyye'ye geçirilmiş olduğu işitilmemiştir denilmektedir. Bunu yazarken, geçirildiği bilinmiyordu. Bunu bildirdiklerinden sonra ve geçirmeğe kudret verdiklerinden sonra, sizi o velâyetten bu velâyete geçirdiler diye yazıldı. Bu iki mektûp, başka zamânlarda yazılmış oldukları için, birbirlerinin zıddı olmazlar.

Suâl 5: Buradaki sôfîler, önü açık entârî giyiyorlar. Entârînin önü açık olması sünnettir diyorlar. Hazret-i Mîrin adamları ise, yakası halkalı, kapalı yapıyorlar. Bunun doğrusu hangisidir?

Cevâb 5: Biz de bunu iyi bilemiyoruz. Arabistân ahâlîsi önü açık entârî giyerler. Sünnet böyledir derler. Hanefî mezhebinin kıymetli kitâplarından birkaçında, erkeklerin kadın elbisesi giymemeleri lâzım olduğu yazılıdır. İmâm-ı Ahmed ve Ebû Dâvud, Ebû Hüreyre'den haber veriyorlar ki, Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem”, (Kadın elbisesi giyen erkeğe ve erkek elbisesi giyen kadına la’net olsun) buyurdu. (Metâlib-ül-mü’minûn) kitâbında, kadın, erkeklere ve erkek de kadınlara benzemesin! Benzeyenler mel’ûndur denilmektedir. Önü açık entârînin din adamları ile ilim sâhiblerinin elbisesi olmadığı anlaşılmaktadır. Bundan dolayı, zimmîlerin ya’nî gayr-i müslimlerin böyle giymeleri câiz görülmüştür. (Câmi’urrumûz) kitâbında, (Muhît) kitâbından alarak, (Zimmî, din adamlarına ve ilim sâhiplerine mahsûs olan cübbe ve sarık gibi elbise giymemeli, kaba bezden, kadınlar gibi, yakası göğsü üzerinde entârî giymelidir) diyor. Âlimlerden çoğuna göre, önü açık ise entârî olmaz, manto olur. Bunlara göre, (Antâri, ya’nî kamîs), yakası omuzlarda açık olandır. (Câmi’urrumûz)da, kadın kefenini anlatırken böyle demiştir. (Hidâye) kitâbında, kamîs yerine Dir’ demektedir. (Dir’) göğse kadar açıktır. Kamîsin önü omuza kadar açıktır. Çoğuna göre ikisi birdir.

Bu fakîre göre, doğrusu şöyle görünüyor ki, erkeklerin kadın elbisesi giymeleri yasak olduğu için, kadınların önü açık entâri giydikleri yerde, erkekler, kadınlara benzememek için, yakası kapalı giymelidirler. Mâverâ-ün-nehirde ve Hindistân'da kadınlar, önü açık entâri giymektedir. Erkeklerin, yakası kapalı giymeleri lâzım olmaktadır. Meyân şeyh Abdülhak-ı Dehlevî “rahmetullahi teâlâ aleyh” dedi ki, (Ben Mekke'de iken şeyh Nizâm-ı Narnûlînin talebesinden biri, yakası kapalı antâri ile tavâf ediyordu. Araplardan çoğu, onun kadın entârisi giymiş olduğunu görünce şaşırdılar). Görülüyor ki, âdete göre hem araplar doğrudur, hem de Hindistân ve Mâverâ-ün-nehir erkeklerinin giydikleri doğrudur. Bekara sûresi yüzkırksekizinci âyetinde meâlen, (Allahu Teâlâ, herkesin yüzünü bir tarafa çevirir) buyuruldu. Önü açık entâri giymek sünnet olduğu iyi bilinseydi, Hanefî âlimleri, zimmîlerin böyle giymelerine izin vermezler, yalnız din adamlarının ve ilim sâhiplerinin giymelerini bildirirlerdi. Bu elbisede kadınlar başta geldikleri için, erkeklerin elbiselerini kadınların elbiselerine benzetmemeleri uygun görülmüştür.

Suâl 6: Bu yolun tâlibleri, başlangıçda, tâm ehadiyyeti arıyorlar. Kelime-i tevhîdi söylemek bunlara nasıl uygun olur? Çünki, tapınacak bir şey yoktur derken, Ondan başkaları düşünülmektedir.

Cevâp 6: Ondan başkalarının düşünülmesi, ehadiyyete bağlanmayı düzeltmek ve terbiye etmek içindir. Başkalarına tapılamayacağını söylemek, Ona bağlı kalabilmek içindir. Yok etmek için başkalarını düşünmek, bir varlığa bağlanmağa uygunsuz olmaz. Bir varlığa bağlanmağa uygun olmayan, başkalarına bağlanmaktır. Yok etmek için, onları düşünmek değildir. Bu ikisini birbirine karıştırmamalıdır.

Suâl 7: Bu yolda yeni başlayanların ağızları ile söyledikleri zikri, kalpleri de söylemektedir. Kelime-i tevhîd ile zikir ederken, kalp de bunun hepsini söyliyor mu, söylemiyor mu? Kalp de hepsini söylüyorsa, (Lâ) derken yukarıya doğru, (İlâhe) derken, sağa doğru söylemek nedendir?

Cevâp 7: Eğer kalp, (LÂ İLÂHE İLLALLAH) kelimesinin hepsini söylerse, niçin bu kusûr olsun? (LÂ) derken, hayâli ile, göbekten yukarı doğru söyler. (İLÂHE) derken, yukardan [göğsün] sağına doğru, (İLLALLAH) derken sağdan kendine [ya’nî kalbe] doğru söyler. Yâhut, bu kelimeleri, bu üç tarafa doğru hayâli ile götürür. Ağzı ile bir şey söylemez. Böylece, kalbin ağız ile birlikte olması şartı ortadan kalkar. Sizin bu son iki suâliniz, Fahreddîn-i Râzî'nin şüphelerine benzemektedir. İyi düşünseydiniz, sormanıza hâcet kalmazdı.

EK: Son olarak, şunu da bildirelim ki, oradaki kardeşlerimiz arka arkaya yazarak, Mîr [Muhammed Nu’mân “rahmetullahi teâlâ aleyh”] hazretlerinin bu günlerde talebeyle az çalıştığını, ev yaptırmakla uğraştığını, eline geçenleri ev yapmağa harcettiğini, talebenin, kendisinden fâydalanamadığını bildiriyorlar. Bunları öyle yazmışlar ki, beğenmedikleri, istemedikleri anlaşılmaktadır.

İyi biliniz ki, bu yola bağlı olanları beğenmemek, öldürücü zehirdir. Bu büyüklerin sözlerine, işlerine karşı gelmek, insanı sonsuz felâkete götürür. Uçuruma sürükler, hele kendi rehberini beğenmez, ona karşı gelirse, üstâdını incitirse, neye varacağını düşünmelidir! Bu büyüklere inanmayanlar, bunların bereketlerine kavuşamaz. Bunlara karşı gelenler, her zamân ziyân eder, aldanır. Rehberin “rahmetullahi teâlâ aleyh” her işi, her sözü iyi ve güzel görünmedikçe, onun yüksekliklerinden hiçbirine kavuşamaz. Eline bir şeyler geçerse, istidrâç olup, sonu yıkım ve çöküntü olur. Üstâdına aşırı sevgisi ve bağlılığı olmakla berâber, içinde ona karşı kıl kadar bir beğenmemek bulunursa, bunu kendi için felâket, yıkım bilmelidir. Onun üstünlüklerinden hiçbirine kavuşamayacağını anlamalıdır.

Rehberin işlerinden birini beğenmezse ve bundan kendini kurtaramazsa, karşı gelmiş olmayacak bir yol ile, kendisinden bunu sormalı, inanmamış görünmemelidir. Bu zamânda, doğru ile yanlış, iyi ile kötü birbirleri ile karışıktır. Rehberin ara sıra, islâmiyyete uymayan bir şey yaptığını görürse, kendisi bunu yapmamalı, iyi gözle bakarak, islâmiyyete uygun görmeğe çalışmalı, iyi tarafını aramalıdır. İyi ve uygun yerini bulamazsa, bu belâdan kurtulmak için, Allahu Teâlâ'ya yalvarmalıdır. Üstâdının bundan kurtulması için, ağlayarak, duâ etmelidir. Üstâdının mubâh olan bir şeyi yapmasından şüpheye düşerse, bu şüpheye kıymet vermemelidir. Her şeyin sâhibi olan Allahu Teâlâ, mubâh şeyleri yasak etmemiş, beğenmemezlik etmemiş iken, başkası, kendiliğinden nasıl karşı gelebilir. Çok yer vardır ki, bir şeyin dahâ iyisini yapmamak, yapmaktan dahâ iyi olur. Hadîs-i şerîfte “alâ sâhibihessalâtü vesselâm”, (Allahu Teâlâ, azîmetle iş yapmayı sevdiği gibi, ruhsatla yapmayı da sever) buyuruldu. Mîr hazretlerinin kabz hâli, sıkıntılı hâli çok olduğu için, böyle zamânlarında, talebesi ile uğraşamayıp da, birkaç mubâh işle kendini avutmak isterse, buna karşı durmak doğru olur mu? Abdüllah-i Istahrî hazretleri, böyle zamânlarında, av köpekleri ile birlikte, ormana ava giderdi. Büyüklerden birçoğu da, böyle zamânlarda, semâ’ ve nağme dinlemekle kendilerini avuturlardı. Doğru yolda olanlara ve Muhammed Mustafâ'nın izinde gidenlere selâm olsun “sallallahu aleyhi ve sellem”!

BİRİNCİ ARÎZA

Merhûm büyük oğlu Muhammed Sâdık “aleyhirrahme” tarafından yazılan birinci mektûp:

Kölelerinizin en aşağısı Muhammed Sâdık, şerefli kapınıza bildirir ki, buradakilerin hâlleri, durumları, yüksek teveccühlerinizin yardımı ile, çok iyidir. Bedenlerimiz bir arada olduğu gibi, kalplerimiz de toparlanmış olarak yaşamaktayız. Çok zamândan beri, hizmetçilerinizi düşünüyor ve ayrılık sebebi ile üzülüyorduk. Bu satırların yazıldığı gün, meyân Bedreddîn gelerek âfiyette olduğunuzu bildirdi. Bizleri sonsuz sevindirdi. Râhatlığa kavuştuk. Bunun için, Allahu Teâlâ'ya çok hamd olsun! Gönüllerimizin kıblesi efendim! Hâfız Burhâneddîn, Ramazân-ı şerîfin onüçüncü gecesi Kur’ân-ı mecîdi hatmeyledi. Ondördüncü geceden beri, hâfız Muhammed Mûsâ başladı. Her gece beş cüz’ okuyor. Yarın gece, ondokuzuncu gecesi olup, hatmedecektir. Ramazân-ı mubâreğin son onunda, hâfız Bahâeddîn hatm edeceğini söyledi. Hak Teâlâ selâmet versin! Bir gece, terâvîh namâzında, hâfız Kur’ân-ı kerîm okuyordu. Çok nûrlu bir makâm göründü. Sanki, Kur’ân-ı kerîmin hakîkatinin makâmı idi. Her ne kadar, bunu söyleyemezsem de, Hakîkat-i Muhammedî'nin “sallallahu aleyhi ve sellem” bu makâmın icmâli, ortası olduğu anlaşıldı. Sanki, büyük bir denizi, bir testiye doldurdular. Bu makâm, Muhammed aleyhisselâmın hakîkatinin tafsîli, yayılmışı, açılmışı idi. Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” ve Velîlerin “kuddise sirruhüm” büyüklerinin çoğu, yaradılışlarındaki güçleri kadar, bu makâmdan birer parça pay almışlardı. Bizim Peygamberimizden “sallallahu aleyhi ve sellem” başkasının, bu makâmın bütününe kavuştuğu anlaşılmadı. Bu aşağı köleye de bir pay verildi. Allahu Teâlâ, yüksek teveccühlerinizin yardımı ile, tâm bir pay almak nasîb eylesin! Şu âna kadar, bu makâm, tâm açık görülmedi. Bundan başka zamânlarımızda, kendimizi toparlamaktayız. Bu yüce ayda, çok bereket hâsıl oldu. Kardeşim Muhammed Sa’îdin hâlleri bir düzende gitmektedir. Zamânları zikir ile geçmektedir. Şehirlerdekiler de, seve seve geliyorlar. Bu fakîr, şimdiye kadar dört cüz’den çok ezberledim. Bayrama kadar beş cüz’ ezberlemiş olacağımı umuyorum. Köleniz.

İKİNCİ ARÎZA

Kölelerinizin en aşağısı Muhammed Sâdık, yüksek kapınıza bildirir ki, burada bulunanların hâline şükürler olsun! Dileklerimizin kâ’besi olan yüksek zâtınızın, hizmetçilerinizin ve sevdiklerinizin hepsi ile iyi olmanıza duâ etmekteyiz. Bütün dileğimiz, ancak budur. Başımızın tâcı olan mektûbunuz, değeri ölçülemez olan yazılarınız, İsmâ’îl eli ile bizleri şereflendirdi. Okumakla çok sevindik. Hak Subhânehu ve Teâlâ, âlemlerin kıblesinin ihsân gölgesini, bütün Müslümânların üzerinden eksik eylemesin! Ümmî olan Peygamberleri ve Onun temiz olan Âli hürmetine bu duâmızı kabûl buyursun “sallallahu aleyhi ve sellem”! Ey, gönüllerin kıblesi! Hâllerimin yıkılmakta olduğunu nasıl bildireyim? Çirkin işlerimden ve geçmişteki ve şimdiki iyi hâllerin elden çıkmasından dolayı âh etmekten başka bir işim yoktur. Hiçbir zamânın ve ânın, Onun beğenmediği bir hâlde geçmemesini istiyorum. Fakat, bu ni’met ele geçmiyor. Tek ümîdim, yüksek kapınızın hizmetçilerinin teveccühlerinin yardımına kavuşmaktır. Fârisî mısra’ tercemesi:

Büyük ihsân, kerîmlere güç gelmez!

Allahu Teâlâ'ya hamd olsun, şükür olsun ki, kıymetli teveccühlerinizin yardımı ile, bu âna kadar, emir buyurulan yolda çalışırken, az bir gevşeklik hiç olmadı. Her gün ilerleyiş ve artış umuyoruz. Sabâh, öğle ve ikindi namâzlarından sonra toplanıyoruz. Hâfız Bahâeddîn, zamân bulunca, Kur’ân-ı kerîm de okuyor. Bu fakîr, ara sıra (Kabz) oluyorum. Sonra (Bast) hâsıl oluyor, açılıyorum. Kabz, bast, teveccüh, zevk ve sükûn ve benzerleri, yalnız bedende hâsıl olmaktadır. Bedenden başka yere bulaşmıyorlar. Altı latîfe, ne teveccüh ediyorlar, ne de gâfildirler. Teveccüh ederlerse, teveccühleri, ilm-i huzûrî gibidir. Hattâ, tâm öyledir. Teveccüh, zevk ve benzerlerinin hepsini zılların içinde bilmektedir. Zılden dışarda bulmamaktadır. Latîfeler, önce beden ile karışık idi. Kalp gözü, bedenden başka bir şey görmüyordu. Böyle olduğu, çok sevinçli olan huzûrunuzda da bildirilmişti. Şimdi, bedenden ayrı bulunmaktadır. Bu makâmı, (Bekâ makâmı) olarak bilmektedir. Bekâdan sonra, latîfelerde yine bir Fenâ hâsıl oldu. Bekâdan sonra olan bu Fenâ hâsıl olmadıkça, işin tamâm olamayacağı anlaşıldı. Birkaç günden beri yine (Kabz hâli) vardır. Sevindirici hâller pek az olmaktadır. Bakalım ne olacak. Şu âna kadar bu âleme hiç teveccüh olunmadı. Hâlleri bildirmek lâzım olduğu için, birkaç kelime ile arz etmeğe kalkışıldı. Ey gönüllerin kıblesi! Bu fakîr, hemen hemen her gece, hazretinizi rü’yâda görmekle şereflenmekteyim. Bundan dahâ çok ne yazayım. Dahâ çok yazmak, resmî şeyler eklemek olur. Köleniz.

ÜÇÜNCÜ ARÎZA

Kölelerinizin en aşağısı olan Muhammed Sâdık, yüksek kapınıza sunar ki, bu aşağı kul, çok zamândan beri (Kabz) hâlinde olup, çok sıkılıyordum. Sonunda, Allahu Teâlâ'ya çok şükürler olsun, ancak yüksek teveccühünüzün yardımı ile, büyük bir (Bast), gönül açıklığı ihsân olundu. Bu sıkıntısız hâlde iken, önceleri bu kimsenin yaptığı zikir ve teveccüh ve her şey, şimdi Onun “teâlâ ve tekaddese” tarafından yapılmaktadır. Kendinde, bunları alabilmekten başka, bir şey bulamamaktadır. Üzerine güneş ışınları gelen ayna gibidir. Bu ışıkların doğması ile, bedendeki ve latîfelerdeki bütün karanlıklar ve bulanıklıklar yanıp temizlendi. Bunların hepsinde nûr ve bereket hâsıl oldu. (Şerh-ı sadr) oldu. Kalp genişledi. Bedenin hepsi nûr olup, rûhun ve sırrın eski parlaklıklarından dahâ çok ışık saçtı. Latîfeler arasında, en kâmil tecellî kalp üzerine oldu. Kalbe bakıp, içinde başka bir kalp görüldü. Buna da tecellî vardı. Bu kalbin kalbine bakınca bunun içinde de, başka bir kalp göründü. Buna da tecellî vardı. Böylece, sonsuz olarak, her kalbin içinde, başka bir kalp vardı. Şimdi bunların bir kalpte sona erdikleri sanılıyor. Fakat böyle olduğu iyi anlaşılamamaktadır. Şimdiki hâlin yanında, eski hâllerin ancak bir özenilecek şey olmadığı anlaşıldı. Bu makâmın ismi biliniyordu. Edebe uygun olmaz korkusu ile yazılmadı. Ey gönlümün kıblesi “kaddesallahu teâlâ sirrehül’azîz”! Bütün bunlar, temiz teveccühünüzün sebep olduğu ihsânlardan birer zerredir. Fârisî beyt tercemesi:

Vücûdumun her zerresi dile gelse de;
Şükrünün binde birini yapamam yine!


Hazretinizin selâmeti ve yüksek kapınızda hizmetçilik edenlere katılabilmek için olan isteklerimizi nasıl açıklayayım, nasıl yazabileyim? Gece gündüz ve belki her ân, bu yüksek arzûmuza ve çok kıymetli isteğimize kavuşturacak olan, güzel vaktin ve tatlı sâatin ne zamân geleceğini düşünüyoruz. Fikrimizde, gönlümüzde, bu istekten, bu dilekten başka, hiçbir düşünce yoktur. Hak Subhânehu ve Teâlâ, en güzel şekilde ve en uygun yol ile, bu büyük ni’mete kavuştursun! Sevgili Peygamberi ve Onun temiz Âli hürmetine duâmızı kabûl buyursun “sallallahu aleyhi ve sellem”! Âmîn. Köleniz.

Muhammed Sâdık
 

Başa dön

 

314. MEKTUP

MEVZUU:

a) Vahdet-i Vücud meselesi üzerine Muhyiddin b. Arabî’nin tuttuğu yolun beyanı..

b) Bu hususta Hazret-i Şeyhimizin tutumu.. Allah ona selâmet ihsan eylesin..

NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Şeyh Abdülaziz Confori'ye yazmıştır.

***

Rahman Rahim Allah'ın adı ile..

Allah'a hamd olsun. O, öyle Yüce Zat'tır ki: imkânı vücubun aynası kıldı; âdemi dahi vücudun mazharı eyledi..

Vücub ve vücud, her ne kadar Sübhan Haklan kemalinden iki sıfat ise de:

O Yüce Zat, bütün isimlerin, sıfatların, ötesindedir.

Şuunların ve itibarların dahi ötesindedir.

Butunun ve zuhuratın dahi ötesindedir.

Büruzun ve kûmunun dahi ötesindedir.

Tecelliyatın ve zuhuratın dahi ötesindedir.

Müşahedelerin ve mükâşefelerin dahi ötesindedir.

Her mahsusun ve makulün dahi ötesindedir.

Vehme gelenin ve hayâl edilenin dahi ötesindedir.

Ve., O Sübhan zat: ötelerin ötesinde., ötelerin ötesinde., sonra yine ötelerin de ötesindedir..

Bir şiir:

Kuşumu nasıl anlatayım alâmetle sana;

Mevhum anka kuşuna benzer yaygındır her yana..

Ankanın bir ismi var ki, halk arasında belli;

Kuşumun ismi yok ki, onu bildireyim sana..

***

Hamd edenin hamdi, onun zatına ulaşamaz; o .kadar ki: Bütün hamdler, onun izzet perdelerinden altta kalır. Zira:

Zatına sena eden odur; zatına zatı ile hamd eden de odur.

O Sübhan Zat olmaktadır Hamid ve Mahmud.. Asıl maksud olan hamdi yapmaktan yana, onun zatından başkası acizdir.

Ona hamd etmekten yana, Liva-i Hamd sahibi olan dahi aciz kalmıştır. Ki: Onun sancağı altındadır. Âdem ve diğerleri.. Halbuki o zat mahlukatın:

Zuhur itibarı ile en faziletlisi ve ekmelidir.

Derece itibarı ile en yakını bulanıdır.

Kemal itibarı ile en çok derli toplu manaya sahib olanıdır.

Cemal itibarı ile en şümullü olanıdır.

Mehtap gibi doğuşu itibarı ile en tamam olanıdır.

Kadir kıymet bakımından en yüksekleridir.

Değer ve şeref itibarı ile en büyükleridir.

Din itibarı ile en kıvamlı olanıdır.

Şeriat olarak en adaletlileridir.

Haseb olarak en keremli, neseb olaraktan da en şereflileridir.

Peygamber olaraktan da en azizleridir.

Eğer o olmasaydı; Sübhan Allah halkı yaratmazdı.

Âdem, su ile toprak arasında iken, o peygamberdi.

Kıyamet günü oldukta, peygamberlerin imamı ve hatibi olacaktır. Onların şefaatçileri olacaktır.

O, öyle bir zattır ki, şöyle buyurmuştur:

— «Biz, sondan geldik; ama kıyamet günü, önde gidenler olacağız.

Ben, bir söz ediyorum ki, bunda böbürlenmek yoktur..

Ben, peygamberlerin hatemiyim; ama böbürlenme yok..

Ben, insanlar baas olundukları zaman, en evvel çıkanlarıyım. Yürüyüşe geçtikleri zaman, onların önderiyim. Sustukları zaman, onların namına hatipleri olacağım. Kapandıkları zaman, onların şefaatçisi olacağım. Meyus oldukları zaman, onları müjdeleyip sevindiricileri olacağım. O gün anahtarlar elimde olacaktır.»

Bir şiir:

Nerde katılmak o kafileye, o önderleri;

Ne güzeldir, uzaktan duyulsa da çan sesleri..

Sübhan Allah'ın salâvatı ve selâmları, o Şanı Yüce Zat'ın tahiyyatı, namı Yüce Zat'ın bereketleri ve ona ve .nebilerden, resullerden, mukarreb meleklerden, tüm taat ehlinden kardeşlerine olsun. Öyle bir salât, selâm, tahiyyet ve bereket olsun ki: Onlara lâyık olduğu gibi, anlatılan kardeşlerine dahi lâyık olsun.. Hem de, onu ananlar andıkça, onun zikrinden gafil olanlar gafil kaldıkça..

***

Sonra..

Allah'a hamd olsun. Salât ve selâm onun Resulüne: Sizlere dahi dualar edip saygılarımı yollarım..

***

Bilinmiş ola ki,

Bu Fakir'e gönderilen mübarek mektup, pek değerli kardeşim Muhammed Tahir tarafından ulaştırıldı.

Vakti güzelleştirdi; sürür hâsıl eyledi.

Keşif ve şühud erbabının hakikatlerini ve maarifini dahi tazammun ettiğinden, ferah üstüne ferah artırdı.

Allah-ü Teâlâ sizleri mükâfatlandırsın..

Fakir dahi, bu arada; bu Taife-i Aliyye'nin zevklerinden bazı cümleler irad ederek, baş ağrıtmaya sebeb olacaktır. Bunlar dahi, mektubunuzda yazılanlara uygun düşecektir.

***

Ey Mahdum,

Şu, malum bir şeydir ki: Vücud, her hayrın ve kemalin mebdeidir. Adem ise., (yokluk manasına) her noksanın, şerrin ve zevalin mebdeidir.

Vücud, Vacib Teâlâ için sabittir.. Adem ise., mümkinin nasibidir. Şunun için ki: Cümle hayır ve kemal Yüce Zat'a ait ola; her noksan ve şer dahi mümkün vasıflı olana döne..

Mümkin olana vücud isbat eylemek, hayrı ve kemali ona çevirmek: Hakikatta Sübhan Hakka onu ortak eylemektir. Hem de kendi mülkünde..

Bundan başka, Vacib Teâlâ için mümkinin aynı olduğuna kail olmak, onun sıfatının ve fiillerinin dahi Sübhan Zat'ın sıfat ve fiillerinin aynı olduğuna kail olmak edep dışı harekettir; onun isimlerinde ve sıfatlarında dahi ilhada düşmektir. O zatî habaset ve noksanla damgalı, bulunan hasis süpürgeci kendisini; her hayrın ve kemalâtın menşei, Şan Sahibi Sultan'ın aynı olarak nasıl tasavvur edebilir?. Kendi kötü sıfatını ve ef'alini dahi onun pek güzel sıfatı ve fiilleri gibi nasıl görür?.

Zahir uleması, mümkin için vücud isbat eyleyip Vacib Teâlâ’nın varlığı ile mümkin olanın varlığını mutlak vücud efradından saydılar.

Bu babda söylenecek netice söz şu ki:

— Onlar, bu şekli kaziye üzerine, Vacib'ül-vücud'un akdamiyetine ve evleviyetine de kail oldular.

Halbuki üstte, anlatılan onların kail olduğu bu mana, mümkini Vacib Teâlâ’ya ortak etmektir. Hem de Yüce Allah'ın varlığından neşet edip gelen kemalâtta ve faziletlerde.. Halbuki o Yüce Allah, bu türlü manalardan yafta çok .üstünlüğe sahiptir. Bu manada gelen bir kudsî hadis şöyledir:

— «Kibriya ridamdır, azamet dahi izarım..»

Eğer zahir uleması, bu manayı anlamış olsalardı; mümkin için vücud isbatı cihetine asla gitmezlerdi.

Her ikisi de Sübhan Hakka mahsus olan hayır ve kemal mümkine verilmiş ise.. Bu: Sübhan Hakkın ona mahsus bir varlık vermesi itibarına göredir.

Bir âyet-i kerime meali:

— «Rabbimiz, unuttuk veya yanıldıysak bizi muaheze eyleme..» (2/286)

Sofiyenin pek çoğu, bilhassa son gelenler îtikad ederler ki: Mümkin Vacib Teâlâ’nın aynıdır. Mümkinin sıfatını ve fiillerini dahi Yüce Zat'ın fiillerinin ve sıfatının aynı sanırlar. Onların bu görüşü, bir şiirle şöyle dile gelir:

Komşu, arkadaş, yolcular hepten o; Fakir kisvesinde sultan tamam o..

Celvet farkında, halvet ceminde o; Vallah hepsi o, billah hepsi de o..

***

Bu büyükler, vücudda her ne kadar şirkten çekinip halâs yolunu bulmuşlar; ikilikten dahi kaçmışlar ise de, lâkin vücud olmayanı vücud olarak bulmuşlardır. Noksanları dahi, kemalât olarak itikat etmişlerdir. Bunun için de şöyle demişlerdir:

— Zatî olarak, ne noksan vardır ne de şer olan bir şey.. Eğer var ise, o da nisbî ve izafidir. Meselâ: öldürücü zehir insana nisbetle serdir ve kötüdür; zira onu hayattan eder. Ama bu, içinde zehir bulunan hayvana göre hayat suyu ve faydalı tiryaktır.

Bu işte, onların uyduğu şey, dayandıkları yol keşif ve müşahededir. Kaldı ki bunlar, gayb âleminden kendilerine ne zahir olduysa.. Onu buldular..

Allah'ım, eşyanın hakikatlerini bize olduğu gibi göster.

* **

Biz, burada önce Şeyh Muhyiddin b. Arabi'nin tuttuğu yolu öncelikle beyan edeceğiz. Allah sırrının kudsiyetini artırsın.

O, sofiyenin müteahhirin sınıfına dâhil olanların (son gelenlerin) imamı olup bu meselede onların iktida ettikleridir.

Bundan sonra, bize zahir olup inkişaf eden bu babdaki hususları yazacağız. Ta ki, iki mezhep arasındaki fark, tam bir şekilde hâsıl olsun, inceliğinden ötürü, biri diğerine karışmasın..

Şeyh Muhyiddin b. Arabî ve ona tabi olanlar şöyle dediler:

— Vacib Teâlâ’nın isimleri ve sıfatı, o Vacib Sübhan'ın aynen zatıdır. Bu isimlerin ve sıfatların dahi bazısı bazısının aynıdır. Meselâ: İlim ve kudreti ele alalım. Bunların her ikisi de, Yüce Hakkın aynen zatı olduğu gibi, her biri dahi diğerinin aynıdır. Bu makamda taaddüd ve tekessürün ismi ve resmi asla olmayacağı gibi, aralarında bir ayırd etme ve açıklık dâhi (temayüz ve tebayün) kesin olarak olmaz.

Bu babda söylenecek netice söz şudur:

— Bu isimler, sıfatlar, şuun ve itibarlar için hazret-i ilimde temayüz ve tebayün icmalen ve tafsilen hâsıl olmuştur. Eğer temayüz icmali ise., bundan:

— Taayyün-ü evvel..

Olarak tabir edilir. Eğer tafsili ise bunun için de şu isim verilir:

— Taayyün-ü sani.. Bunlar, taayyün-ü evvele:

— V a h d e t..

İsmini verip onu, Hakikat-ı Muhammediye olarak görürler. Taayyün-ü sani için dahi:

— Vahidiyet..

Deyip bunu da, sair mümkinatın hakikati zannederler. Mümkinatın hakikatına dahi:

— A y a n - ı sabite..

İsmini verirler. Bu ilmî olan iki taayyünü vücub mertebesinde isbat edip derler ki:

— Bu ayan, haricî vücud" kokusunu almadığı gibi, mücerred ehadiyetten başkası dahi hariçte mevcud değildir.

Bu hariçte görülen kesret, o ayan-ı sabitenin aksi olup zahir olan vücud aynasına aksetmiştir. Hariçte dahi o vücuddan başka bir şey yoktur. Bu akseden şeye dahi hayalî bir vücud arız olmuştur. Tıpkı bir şahsın sureti gibi ki: Aynaya aksettiği zaman, onun için aynada hayali bir vücud arız olur. Bu durumda, o akseden suretin, ancak hayalde bir varlığı vardır. Ne aynaya hulul etmiştir; ne de aynanın yüzüne bir şey nakş'olmuştur. Eğer bir nakşolma durumu varsa, bu dahi hayaldedir; aynanın yüzünde tevehhüm edilmiştir.

Bu tevehhüm ve tahayyül edilen Yüce Sultan Hakkın yaratması ile olmuştur ve buna da tam iman vardır; vehmin ve hayalin kalkması ile kalkmaz ve ebedî sevap ve azap terettüp eder.

Hariçte tahayyül edilen bu mevhum olan kesret, üç kısma ayrılır:

a) Taayyün-ü ruhî..

b) Taayyün-ü misali..

c) Taayyün-ü cesedi.'. Ki bu, şehadete de taalluk eder.. Bu üç taayyünat için derler ki:

— Haricî taayyünattır.

Bunu da imkân mertebesinde isbata çalışırlar. Tenezzülat-ı hamse dahi, bu taayyünattan ibarettir. Bu tenazzülat-ı hamse için dahi:

— Hazarat-ı hamse.. Derler.

Bu durumda onlar:

a) Kendilerine göre, ne ilimde ne hariçte; Vacib Teâlâ'nın esma ve sıfatından başka bir şey sabit olmamıştır. Bu dahi onun Yüce Mukaddes zatının aynıdır.

b) Yine tevehhüm etmişlerdir ki; suret-i ilmiye, o suretin aynı olup benzeri ve misali değildir.

Îşte.. anlatılan durumlar dolayısı ile zarurî olarak ittihat hükmü verip:

— Hemen hepsi o.. Dediler..

c) Yine tasavvur etmişlerdir ki, ayan-ı sabite suretleri dahi, o ayanın aynı olarak vücudun zahir aynasında aksetmektedir ki; bu dahi onun benzeri gibi değildir.

İşte.. anlatılan durumlar dolayısı ile zarurî olarak ittihad hükmü verip:

— Hemen hepsi o.. Dediler..

İşte.. vahdet-i vücud mertebesinde; icmal yollu Muhyiddin b. Arabî'nin yolu budur.

Bu ilim .ve benzerlerini Muhyiddin b. Arabi sanır ki: Hatem-i velayete mahsustur. Bunun için der ki:

— Hatem'ün-nübüvvet, bu ilimleri hatem'ül-velâyetten alır.

Füsus'un sarihleri dahi, bu cümlenin tevilini (yorumunu) yaparken, birçok zorlamalara girmişlerdir.

Hülâsa.. Şeyh Muhyiddin b. Arabi'den evvel, bu gibi ilim ve sırları, bu taifeden hiç kimse dile getirmemiştir. Bu sözü, bu şekilde hiç biri beyan etmemiştir.

Her ne kadar onlardan, sekrin galebesi halinde, tevhidi ve ittihadı anlatan kelimeler zuhur edip:

— Enelhak.. (Hak ben..)

__Sübhanî ma a'zame şanî.. (Sübhanım şanım ne kadar yüce..)

Demişler ise de, lâkin ittihad yüzünü açıp tevhid menşeini bulamamışlardır. Böylece Şeyh Muhyiddin b. Arabi bu taifenin mütakaddimlerinin burhanı, müteahhirlerinin ise hücceti oldu.

Bu anlatılanlara rağmen, bu meselede gizli kalan çok incelikler vardır.

Bu arada, anlatılan manada derin sırlar zuhur meydanına yükselmiş ise., bu Fakir dahi onların izharına muvaffak olmuş ve onları yazmakla sevinmiştir.

Hakkı yerine getiren Allah'tır; bu yola hidayet eden odur.

***

Ey Mahdum,

Allah çalışmalarını şükrana lâyık eylesin; ehl-i hak katında Vacib Teâlâ hazretlerinin sekiz sıfatı hariçte mevcuttur. Aynı şekilde, zarurî olarak, hariçte Yüce Mukaddes Hakkın zatından temeyyüz etmiştir. Ama bu: Ne misali bir temeyyüzdür; ne de keyfî.. Yani: Şekli ve benzeri yoktur. Aynı manadan olarak; bu sıfatların bazıları dahi, keyfiyeti belli olmayan bir şekilde bazısından ayrılmıştır. Hatta keyfiyeti meçhul olan bu temeyyüz, Yüce.Mukaddes Zat mertebesinde dahi sabittir. Zira o: Vüsati meçhul bir keyfiyetle vasidir.

Bizim anlayış havsalamızda ve idrâkimizde hâsıl olan temeyyüz, Onun Yüce Mukaddes Zatında yoktur. Zira onda tecezzi ve tebauz tasavvur edilemeyeceği gibi, o Yüce Sultan Hazrete hulul ve terekkübün dahi yolu yoktur. Orada faaliyetin ve mahalliyetin mecali de yoktur.

Hülâsa: Her ne ki mümkin olanın sıfatlarından ve onun levazimi arasındadır; o Mukaddes Zat'tan ayrılmıştır. Onun misli gibi bir şey yoktur. Ne zatta, ne sıfatta, ne de fiillerde..

Bu lâmislî temeyyüz ve lâkeyfî vüs'atın varlığına rağmen; esma ve sıfata ilim makamında tafsil ve temeyyüz arız olmuş ve böylece de in'ikâs ederek meydana gelmiştir.

Her ismin ve sıfatın ilim mertebesinde nakzedeni, mütemeyyizi, mukabili vardır. Misal olarak, ilim sıfatının mukabili, nakzedeni adem mertebesinde olduğunu belirtebiliriz. Ki bu, ilmin olmayışıdır ve ondan:

— Cehl..

Olarak tabir edilmiştir.

Kudret sıfatının da mukabili vardır. Bu dahi acz olup kudretin olmayışıdır.

Üstte anlatılan kıyas, kalan sıfatlarda devam ettirilir.

Bu mukabil ademlere dahi, Şanı Yüce Vacib Zatın ilminde tafsil ve temeyyüz arız olmuştur. Böylece onlar, kendi mukabilleri olan esma ve sıfatların aynaları olup onların akislerine zuhur tecelligâhı haline gelmişlerdir.

Fakir'e göre bu ademler, (yoklar manasına) o esma ve sıfatların akisleri ile mümkinatın hakikatleri olmuşlardır.

Bu babda netice şudur:

Bu ademler, o mahiyetlerin asılları ve maddeleri gibi olup o akisler dahi halet suretleri mesabesindedir. Yani: O maddelerde..

Şeyh Muhyiddin b. Arabi'ye göre: Mümkinatın hakikatleri ilim mertebesinde temeyyüz eden, o esma ve sıfattır.

Fakir'e göre: Mümkinatın hakikatleri, esma ve sıfatın nakzedenleri olan ademlerdir. Bu esma ve sıfatın akisleri ile ilim makamında ademlerin aynalarında zuhura gelip onunla imtizaç etmiştir.

Yüce Sultan Muhtar, o birbiri ile imtizaç eden mahiyetlerden bir mahiyeti zıllî vücud ile muttasıf eylemeyi dilediği zaman ki o zil dahi Hazret-i Vücud zılâlindendir; bir de onu bu hali ile haricen mevcud eyleye.. Îşte o zaman: Ona, Hazret-i Vücud zılâlinden bir zil ilka eyleyip haricî eserlerin mebdei eyler.

Mümkinin vücudu, ilimde ve hariçte diğer sıfatları gibi Hazret-i Vücud zılâlinden bir zildir; ona tabi olan kemalâtındandır.

Meselâ: Mümkinin ilmi, Yüce Mukaddes Vacib Teâlâ’nın ilminden bir zil (gölge) olmaktadır; kendi mukabilinde in'ikâs eyler. Mümkinin kudreti dahi, aczde in'ikâs eyleyen kudretin zillidir; bu acz dahi onun mukabilidir. Mümkinin vücudu dahi böyledir; adem aynasında in'ikâs eden Hazret-i Vücud zılâlinden bir zil olmaktadır. Bu adem dahi onun mukabilidir.

Bir şiir:

Mülküm diye getirdiğimi benim sanma;

Hibendir bende, bak zatıma sıfatıma..

Her ne ise.. Fakir'e göre: Bir şeyin zilli o şeyin aynı değildir; ancak onun bir benzeri ve misali olabilir?. Birinin diğerine hamledilmesi mümtenidir.

Fakir'e göre: Mümkin vacibin aynı olamaz. Zira mümkinin hakikati ademdir. Onda in'ikâs eden esma ve sıfat ise., o esma ve sıfatın bir kalıbı ve misalidir; aynı değildir.

Her şeyin o olması doğru olmaz; elbette her şey ondandır.

Mümkinin zatî vasfı adem olup şerrin, noksanın, habasetin menşeidir. Vücud ve onun tevabii, mümkinde bulunan kemalât cinsinden her şey, o Yüce Sultan Hazret'ten istifade yollu gelmiştir; o Yüce Sübhan'ın zatî kemalâtından bir zildir.

Mana, üstteki gibi olunca:

«Allah, semaların ve arzın nurudur.» (24/35)

Manası zarurî olarak meydana gelir. Yüce Hakkın ötesinde ise.. her şey zulmet olmaktadır. Nasıl olmasın ki, adem bütün zulmetlerin üstündedir.

Bu bahsin daha geniş tafsili, merhum büyük oğluma yazılan mektubata geçmiştir. Ki o: Hakikat-ı vücud ve mümkinatın mahiyetlerinin tahkiki beyanında yazılmıştır. Oradan takib edilebilir.

Şeyh Muhyiddin b. Arabi'ye göre: Bu âlem baştan sonra esma ve sıfattan ibarettir. Ki ona: îlim mertebesinde temeyyüz, zâhir vücud aynasında ise.. bir zuhur arız olmuştur.

Fakir'e göre: Âlem, ademlerden ibarettir, İlim mertebesinde Vacib Zat'ın isimleri ve sıfatları in'ikâs eylemiştir. Bu ademler ise., anlatılan akislerle hariçte, Sübhan Hakkın icadı ile zıllî vücud olmuştur. Böylece, âlemde zatî habaset ve cibillî şer zuhur eylemiştir.

Hayrın ve kemalin hemen hepsi, Yüce Mukaddes Zat'a aittir. Allah-ü Teâlâ’nın buyurduğu:

«Sana bir basene (iyilik) isabet ederse, Allah'tandır; sana bir seyyie (kötülük) isabet ederse o da nefsindendir..» (4/79)

Âyet-i kerimedeki mana, bu marifeti teyid etmektedir. İlham eyleyen Sübhan Allah'tır.

***

Üstte yapılan tahkikten de anlaşıldığı üzere, bu âlem, hariçte zilli bir vücudla mevcuddur. Nitekim Sübhan Hak dahi hariçte aslî vücud ile mevcud olmaktadır; hatta zatı ile mevcuttur.

Bu babda asıl söz şu ki: Hariç olan bu durum dahi o haricin zillidir; vücud ve sıfat misali.. Bu manaya göre:

— Âlem, Yüce Hakkın aynıdır..

Demek mümkün olmaz. Birini, diğerine hamletmek dahi caiz değildir. Şunun için ki:

— Bir şahsın gölgesi, o şahsın aynıdır.

Demek mümkün değildir. Zira hariçte, aralarında ayrılık vardır; biri diğerine mugayir olan iki şeydir. Şayet bir şahıs, bir başka şahsın gölgesi için:

— Bu, o şahsın aynıdır..

Demiş olursa., ancak bunu, tesamüh ve tecevvüz yollu söyleyebilir. Bu dahi, bahsin haricindedir.

***

Burada şöyle bir soru çıkabilir:

— Şeyh Muhyiddin b. Arabî ve ona uyanlar, diyorlar ki:

— Bu âlem, Yüce Hakkın allıdır. Bu durumda ne fark var arada?. Bunun için şu cevabı veririz:

— Onlar, bu zillin varlığını, vehimden başka bir şey görmezler. Onun için, haricî vücud rayihasını ona ulaştırmazlar.

Hulâsa: Onlar; mevhum kesretten:

— Mevcud vahdet zilli..

Diye tabir ederler. Mevcudu dahi hariçte vahid olarak görürler, iki görüş arasında çok fark vardır.

Üstte anlatılan manaya göre: Zıllı asıl üzerine hamletmenin ve bu hamlin de olmayışının menşei, zılla göre haricî vücud isbatı ve bu isbatın olmayışıdır.

Bunlar, zılla harici vücud isbat etmedikleri için, zaruri olarak, onu aslına hamlettiler.

Bu Fakir, zilli hariçte (gölgeyi dışta) mevcud olarak bildiğinden hamletme işine girişmez. Bu Fakir:

a) Aslî vücudun zıldan nefyi, işinde onlarla birliktir.

b) Zıllî vücudun isbatında dahi onlarla müttefiktir.

Lâkin bu Fakir, zıllî vücudu hariçte sabit görmektedir; onlar dahi zıllî vücudu, vehimde ve hayalde zannederler. Hariçte mevcud olanın vücudu için, mücerred ehadiyetten başka olduğuna kail olmazlar. Hariçte vücudu sabit olan sekiz sıfatı da ilim makamı dışında sabit görmezler. Ki bunlar ehl-i sünnet ulemasının görüşüne göre sabittir. Allah onlardan razı olsun.. Bu durumda ulema-i zahir ve bu büyükler, orta halli olmanın birer yanını tutmuş, ortayı bırakmışlardır. Orta olan gerçek mana ise., bu Fakir'in nasibi olmuştur. Bunda da başarılıdır.

Eğer bu büyükler, bu hariçte olanı, o haricin zilli olarak bilselerdi, hariçteki âlemin vücudunu inkâr etmezlerdi. Onu vehim ve hayalle kısıtlı yapmazlardı. Vacib'ül-vücudun hariçte sıfatlarının varlığını da inkâr etmezlerdi..

Eğer ulema dahi, manayı anlamış olsalardı; mümkin İçin aslî vücud isbatına gitmezlerdi. Elbette zıllî vücud ile iktifa ederlerdi.

Bu Fakir'in bazı mektuplarında yazdığı:

— Mümkine ıtlak edilen vücud hakikat yollu olup mecaz yollu değildir.

Cümle, bu tahkike aykırı değildir. Çünkü: Mümkin hariçte zıllî vücud ile hakikat yollu mevcuttur. Onların sandıkları gibi, tahayyül ve tevehhüm yollu değildir.

***

Burada tekrar söyle bir soru sorulabilir:

— Fütuhat-ı Mekkiye sahibi dedi ki:

— Ayan-ı sabite, vücud ile adem arasında bir berzah olup adem dahi mümkinat hakikatlerine dâhil olmuştur; kendi yolu ve kendi tavrı üzere..

Bu duruma göre, yapılan bu tahkik ile üstteki söz arasında ne fark vardır?.

Bunun için cevabımız şudur:

— Onların berzaha kail olması şu itibara göredir: İlmî, suretlerin iki yüzü vardır:

a) Bir yüzü ilmin sübutu yolundan vücudadır.

b) Bir yüzü de, hariç yolundan ademedir.

Ayan ise., onun katında haricî vücud kokusunu almamıştır. Adem ile., bu tahkike derc edilmiştir; onun bir başka hakikati vardır.

Bu cümleden murad, bir başka da olabilir. Bu da bazı büyüklerin ibarelerinde geçmiştir. O manada, mümkin için:

— A d e m..

Itlakını yapmak, haricî ademdir; daha önce tahkiki yapılan adem değildir. Halbuki Yüce Sübhan Allah, bu .isimlerin ve sıfatların ötesindedir. Bu isim ve sıfatlar ilim mertebesinde mufassal ve mütemeyyizdir. Keza, onların, ademlerin aynalarına in'ikâs edip mümkinatın hakikatleri olmaktadırlar.

Üstte yapılan tahkike göre, şekillerin hiç biri ile Sübhan Allah'la âlem arasında bir münasebet asla olamaz.. (Yani: Şekil ve benzeme cihetinden.)

Bir âyet-i kerime meali:

«.. Ve.. Allah, elbette âlemlerden ganidir.» (29/6)

Noksan sıfatlardan münezzeh olan Yüce Hakkı âlemin aynı kılıp onunla bir görmek hatta âleme nisbet etmek, cidden bu Fakir'e ağır gelmektedir.

Bir mısra:

Aşkına düştükleri kadardır insanların yolları..

Bir âyet-i kerime meali:

«Galebe sahibi Rabbin, onların isnad etmekte oldukları vasıflardan yana yücedir, münezzehtir. (37/180)

Gönderilen peygamberlere selâm.. (37/181)

Ve.. âlemlerin Rabbi Allah'a hamd olsun..» (37/182)

***

 

 

 

315. MEKTUP

MEVZUU: Yüce Mukaddes Hakkın zat mertebesi ile sıfatlarının mertebesi, vücud ve vücub itibarının üstündedir.

NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Mir Şemseddin Halhali'ye yazmıştır.

***

Allah'a hamd olsun. Selâm seçmiş olduğu kullarına.

İhlas ve muhabbet üzere yazılan mektubunuzun ulaşması, ferahlık ve şadlık hasıl eyledi.

Din kardeşlerinin çoğalması, ahirette ümit sebebidir.

Allahım, din kardeşlerimizi çoğalt... Bizi ve onları Seyyid'ül mürselin'e tabi olmakta devam ettir.

Ona ve diğerlerine salâtların en faziletlisi, selâmların dahi ekmeli.

Bir mısra:

Yazılanın en güzeli dostların sözleri...

***

Ey Muhib,

Sübhan Hakkın yedi sıfatı veya değişik görüşlere göre sekiz sıfatı, hakiki sıfatlar olup hariçte mevcuttur.

Allah çalışmalarını şükrana lâyık eylesin; ehl-i hak uleması hariç; muhalif fırkaların hiçbiri, Yüce Mukaddes Vacibü'l-vücud'un sıfatlarının varlığına kail olmamışlardır. Hatta bunlar arasında müteahhirin sofiye, sıfatların varlığını inkâr etmişlerdir. O kadar ki, sıfatların ziyadeliğini yalnız ilme raci kılmışlardır.

Bir şiir:

Taakkulde gayrıdır Sıfat-ı Hak zatın;

Lâkin tahakkukta aynıdır zat sıfatın...

Gerçek olan şu ki: Ehl-i hakkın kelâmı doğru olup nübüvvet kandilinden iktibas edilmiştir. Keşif ve feraset nuru ile de teyid edilmiştir.

Bu arada netice söz şu ki:

Muhalif grubun ortaya attığı şüpheli manalar kuvvetlidir. Yani: Sıfatların varlığı hakkında... Şöyle ki: Eğer sıfatlar mevcud olsaydı, şu iki durumdan hali olmazdı:

a) Mümkin sınıfına dahil olurdu.

b) Vacib olarak sayılırdı.

İmkân ise... hadis (sonradan yaratılmış) olmayı gerektirir. Zira, onlara göre her mümkin, hadistir. Vacib'in taahhüdüne kail olmak ise... tevhide münafidir.

Bundan başka, sıfatların imkân sınıfından takdir edildiklerine göre: Onların, Yüce Mukaddes Zat'tan ayrılma cevazı doğar. Böyle bir şey ise... Sübhan Vacib için aczi ve cehli gerektirir.

Üstte anlatılan karışık şekilli durumun halli, Fakir'e göre aşağıdaki gibi olmaktadır:

Sübhan Hak, zatı ile mevcuttur; zatının aynı olan bir vücutla değil. Ona fazladan gelen bir vücudla da değil. Yüce Hakkın sıfatları dahi, onun zatı ile mevcuttur; başka bir vücutla değil. Zira o makamda başka bir vücudun yeri yoktur.

Şeyh Rükneddin Ebülmekârim Alâüddevle Simnani(ks) bu manaya işaret ederek şöyle dedi:

-Vücud aleminin fevkinde Melik Vedud Zat'ın alemi vardır.

O makamda, imkân ve vücub nisbeti dahi tasavvur edilemez. Zira, imkân ve vücubun her biri, mahiyetle vücud arasında bir nisbettir. Bir yerde vücud olmayınca, orada ne imkân olur; ne de vücub...

Bu anlatıl în marifet, nazarın ve fikrin ötesinde olmaktadır. Akıl bağlarına takılıp kalanlar, bu marifetten yana ne bulabilirler ki? Bu marifetten yana, onların nasibi, inkârdan başka bir şey olmamaktadır. Meğerki Yüce Allah'ın koruduğu bir kimse de...

***

Netice-i meram şu ki: Seyyid Muhibbullah, bir müddet burada ikamet ettikten sonra, o tarafa geldi. Onun sohbeti, ganimet bilinmelidir. Selâm size ve yanınızda bulunanlara.

***

 

 

 

316. MEKTUP

MEVZUU:

a) Afakin ve enfüsün muamelesi, zılâl dairesine dahil olduğunun beyanı.

b) Velâyet-i suğranın ve kübranın beyanı.

c) Nübüvvet kemalâtı.

d) Bazı sofiyeye zuhur eden efal tecellisinin hakikati.

Ki o: Yüce Hakkın fiil zillidir; onun aynı olan fiili değildir.

NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Maden-i Hakaik Menba-ı Maarif-i Lâmütenahiye Mazhar-ı Füyuzat-ı İlâhiye Mahdumzade Muhammed Said'e yazmıştır. Allahu Teala ona selâmet ihsan eylesin.

***

Allah'a hamd olsun. Selâm seçmiş olduğu kullarına.

Bilesin ki,

Afak ve enfüs aynalarında her ne zuhura gelir ise... o zılliyet damgası ile damgalanmıştır; o, isbatın, hasıl olması için, nefye müstahaktır.

Muamele, afak ve enfüs sınırını aşınca, zılliyet kaydından kurtulur; fiil ve sıfat tecellisine girilir. O zaman bilinir ki: Bundan evvel afaki ve enfüsi makamında zuhur eden her tecelli, her ne kadar zati olarak itikad ederlerse

de fiilin ve sıfatın zıllına taalluk der; fiilin ve sıfatın kendisine değil. Zata taallûk etmesi bir yana. Çünkü, zılliyet dairesi, enfüsün nihayetinde sona erer. Bu duruma göre, enfüste ve afakta her ne zahir olur ise... bu daireye dahildir.

Fiil ve sıfat, hakikatte her ne kadar Hazret-i Zat zılâlinden ise de, lâkin onlar, asıl daireye girerler. Bu mertebenin velayeti ise... asli velayettir. Ama, daha önce anlatılan mertebenin velayeti böyle değildir. Yani: Afaka ve enfüse taalluk eden mertebenin.. Zira o, zilli velayettir.

Asıl mertebesinden neş'et edip gelen berki tecelli, zil dairesinin müntehilerine müyesser olur. Zira onlar, bir anda afak ve enfüs kaydından halâs olurlar.

O kimseler ki: Afak ve enfüs dairelerini aşarlar; ondan da yükselip zilli arkalarında bırakırlar ve asla katılırlar... İşte, berki tecelli bunlar hakkında daimidir. Çünkü bu büyüklerin meskeni ve sığınağı asıl dairesidir ki, berki tecelli oradan neş'et eder. O kadar ki, bu büyüklerin muamelesi/tecellilerin ve zuhuratın dahi fevkindedir. Zira, hangi mertebeye taalluk eden tecelli ve zuhur olursa olsun; zılliyet şaibesinden hali olamaz. Ne var ki, aslında da aslına taalluk; bunları zıldan almıştır. Zeyğ-i basardan dahi halâs eylemiştir.

Velâyet-i suğra olan velâyet-i zıllıyede kemal nihayeti, ancak berki tecelli ile hasıl olur. Bu berki tecelli ise., enbiya velayeti olan velâyet-i kübrada ilk basamaktır. Onlara salât ve selâm olsun. Velâyet-i suğra ise, evliyanın velayetidir. Allah onların sırlarının kudsiyetini artırsın.

İşte, evliyanın velayeti ile, enbiyanın velayeti arasındaki fark, anlatılan manadan bilinir. Sübhan Allah'ın onlara salâtı ve selâmı olsun. Zira o velayetin bidayeti, bu velayetin nihayeti olmaktadır.

Enbiyanın kemalâtı hakkında ne diyebiliriz ki: Zira, nübüvvetin bidayeti, bu velayetin nihayeti olmaktadır. Her halde, Hazret-i Hace Bahaeddin Nakşibend Hz. enbiya velayetinden yana bol nasibe nail olmuş olacak ki, yani: Tebaiyet ve veraset yolu ile., şöyle demiştir:

-Biz, nihayeti, bidayete derc ediyoruz.

Bu Fakir'in ilminin yetiştiği şu ki: Nakşibendiye nisbeti ve huzuru, kemal haddine ulaştığı zaman, velâyeti-i kübra ile ittisal ederler. Ve onlara, bu velayeti kemalâtından bol haz husule gelir. Ama, bunların dışında kalan tarikatlarda durum böyle değildir. Zira, onların nihayeti kemalleri berki tecellinin husulüdür.

***

Şunun bilinmesi gerekir...

O seyir ki, afak ve enfüs seyrinden sonra müyesser olur; iş bu seyir, Yüce Hakkın pek yakınlığında olmaktadır. Zira Yüce Hakkın fiili, bize bizden daha yakındır. Aynı şekilde, onun sıfatı dahi, bize bizden daha yakındır. Onun fiilinden ve zatından olan dahi, bize bizden daha yakındır.

Yüce Hakkın fiilinden, sıfatından gelen ve bu mertebelerde olan seyir pek yakınlık taşıyan bir seyirdir. Fiil tecellisinin, sıfat tecellisinin, zat tecellisinin hakikati bu makamda tahakkuk eder. Vehim ve hayal saltanatı dairesinden necat dahi burada hasıl olur. Zira enfüs ve afak dairesinin haricinde vehim ve hayal sultanlığı saltanatı yoktur. Vehmin tasarruf nihayeti ise... zil dairesinin sonunda biter.

Velâyet-i kübra olan asli velayette ise... vehim ve hayal kaydından halâs, bu dünya hayatında müyesser olur. Birinci taife için ahırete ertelenen mana, ikinci taifeyi bu dünya hayatında müyesser olur.

Velâyet-i zılliyede, matlub olandan yana, bu dünya hayatında hiçbir şey hasıl olmaz; amma vehim ve hayalden başka. Velâyet-i kübrada matlub ise... vehim altına girmekten münezzeh ve müberradır.

Mevlâna Rumi, hayal kaydına girmenin ve vehmin kuşatmasına uğramanın sıkıntısına düşmüş gibi; vehim ve hayal libasından ari olarak, ölümü temenni etmiştir. Ta ki: Matluba nail ola... Ölümün ilk alâmetleri belirdiği zaman da, kendisine:

-Allah afiyet versin... Diyene engel olmuştur. Şu şiir onundur: Hayalden ve tenden üryanım; Nihayet visalde hür şanım.

***

Demiştim ki:

-Afakta ve enfüste isimlerin ve sıfatların zılâl tecellileri vardır; isim ve sıfatların kendi tecellileri değil.

Bu anlattığım cümlenin beyanı şöyledir:

Tekvin, hakiki sıfatlardandır. Nitekim Matüridi mezhebi ulemasının kavli de budur; Allah onların çalışmalarını şükrana lâyık eylesin. Eş'ariye'nin sandığı gibi, izafi sıfatlardan değildir. Bu sıfatta, diğer sıfatlara nazaran izafet ağır bastığından, sandılar ki: izafi sıfatlardandır. Halbuki durum böyle değildir. Elbette onlar, hakiki sıfatlardandır; izafet vasfı, bunlarla imtizaç etmiştir.

Bu tekvin sıfatı, bütün sıfatların altındadır; üstünde bulunan bütün sıfatların onda rengi vardır. Meselâ:

Onun, ilimden ve hayattan nasibi vardır.

Onun, kudretten ve iradeden yana hazzı vardır.

Onun, cüz'iyatı vardır ki, hakikatta bunlar, onun zılâlidir. Bunlar: Rızıklandırmak, yaratmak, öldürmek, diriltmek, nimet ve elem vermek gibidir. Bu cüz'iyat, fiillere dahildir ki, onlar hakikatta bu sıfatın zılâli olup hakiki sıfat dairesinin dışındadır.

Anlatılan fiilin dahi iki yüzü vardır, şöyle ki:

a) Bir yüzü fail taratmadır.

b) Diğer yüzü de mef'ul taratmadır.

Bu iki yüz, keşfi nazarda birbirinden ayrılmıştır. Birinci yüz, yüksek görülür, ikinci yüz ise... alçak. Aynı şekilde: Birinci yüz asıl gibi görülür; ikinci yüz, o aslın zilli görülür. Keza, birinci yüzde vücubdan bir renk vardır; ikinci yüzde ise... imkândan bir renk vardır.

Bu ikinci yüzdür ki: Enbiyadan başka, evliya-i kiramın ve sair insanların taayyün mebde'leri olmuştur. .'....

İkinci cihet itibarı ile bu fiilin vücubdan bir rengi, imkandan dahi bir renk olduğundan; zaruri olarak mümkin olmaktadır. Zira, vacibden ve mümkinden terkib edilen mümkindir.

Yine bu fiilin, yüksek cihet itibarı ile kıdeme açılan bir yüzü, alt cihet itibarı ile de, hüdusta bir kademi olduğundan zaruri olarak hadis olmaktadır Zira, kadimden ve hadisten terkib edilen hadis olmaktadır.

O kimseler ki: Sübhan Hakkın fiilinden kıdemine kail olmuşlardır; bunlar, ancak birinci cihete bakmışlardır.

O kimseler ki, bu fiilin hüdusuna zahib olmuşlardır; bunların görüşleri dahi diğer cihettir. Birinci taifenin nazarı yüksektir; ikinci taifenin nazarı ise... alçak. anlatılan iki taifeden her biri, hak mutavassıt yanın bir ucundadır. Asıl orta yolu bulmakta bu Fakir imtiyazlıdır.

Bir ayet-i kerime meali:

"Bu, Allah'ın fazlıdır; onu dilediğine verir. Ve Allah, büyük fazlın sahibidir."(62/4)

Buna benzer tahkik, sıfat-ı hakikiye şanın bazı mektuplarda yazılmıştır; onlara da bakılabilir.

***

Şu hususun da bilinmesi yerinde olur.

Fiilde ikinci yüz, has yaratılıştan ibarettir; misal olarak Zeyd'le taalluku vardır. Meselâ: Zeydin yaratılışı, mutlak yaratılışın cüz'iyatından bir cüz'i gibidir. Zeyd'e taalluku olan bu has yaratılışın, aynı zamanda cüz'iyatı da vardır. Meselâ: Zeyd'in zatının yaratılışı, sıfatlarının ve fiillerinin yaratılışı gibi. Bu cüz'iyat, Zeyd'in yaratılışı için zılâl gibidir. Zeyd dahi onların küllisi (bütünü) gibidir. Zeyd'in fiilinin yaratılışının dahi, zilli ve mazharı vardır. Bu dahi, fiille taalluk eden Zeyd'in kesbidir. İş bu kesb dahi, Zeyd'in babasının evinden getirdiği bir şey değildir. Elbette o, Yüce Hakkın yaratmasının bir zillidir.

Üstte anlatılan marifetten de anlaşıldığı üzere; fiil, tekvinin zillidir. Fiilin ikinci yüzü dahi, birincinin zillidir. Nitekim bunun tahkiki yapıldı. İkinci yüzün dahi zilli vardır. Ki bu, misal olarak Zeyd'in yaratılışıdır. Zeyd'in yaratılışının dahi zilli vardır; bu da Zeyd'in fiilinin yaratılmasıdır. Bu zillin dahi zilli olup Zeyd'in kesbidir.

Bu ilimleri anladıktan sonra bilesin ki...

Misal olarak: Zeyd'in kesbinin Zeyd'e nisbeti; sülük vakti, salikin nazarından giderse... onun Zeyd'e izafeti kalkarsa... görülecektir ki: O fiilin faili Sübhan Hak'tır. Hatta yaratılmışların, birbirinden ayrı olan çok fiilleri, bir failin fiili olarak bulunur. Ama bu manayı fiili tecelli zannederler.

insaf etmek gerek. Hiç bu tecelli Hakkın fiilinin tecellisi olur mu? Ya da o fiilin zılâlinden bir zillin tecellisi olur mu?.. Ki o, nice mertebelerden tenezzül edip kendisine zıllıyet ismi verilmiştir.

Yerinde olur ki: Diğer tecelliler dahi, fiili tecelli ile kıyas edile.

Onlar, bu işte, zıllardan bir zil ile yetinip onu aslın aslı zannetmişlerdir; böylece, ceviz ve muzla avunup durmuşlardır.

***

Şunun da bilinmesi yerinde olur ki...

Vücudun vücubu, nisbetlerden ve izafetlerden olduğu için; zaruri olarak, fiil mertebesinde bulunmuştur. Bu nisbetin dahi ilimle münasebeti olmayıp, alemin yaratıcısına mahsus olduğundan; zikri geçen birinci yüzle az münasebeti olmuştur.

*** Burada şöyle bir soru sorulabilir:

-Bu beyandan lâzım gelir ki; zat ve sıfat mertebesinde vücub sabit olmaya. Onun zatı ve sıfatı için dahi:

-Vacib...

Denmeye. Durum böyle olunca, Hazret-i Zat ve sıfattan vücub atılmış olur. Tıpkı imkân ve imtina ondan atıldığı gibi. Şimdi, vücub, imkân ve imtina dışında bir de dördüncü kısım zahir oldu. Halbuki akli kavrama ve mefhumu bu üç şeyde inhisar altına almak sabittir.

Bunun için şu cevabı verirler:

-İnhisar, ancak vücuda nisbetle mahiyet içindir. Vücuda göre mahiyet için nisbet olmayınca, inhisar da yoktur. Tıpkı Vacib Taala'nın zatında ve sıfatında olduğu gibi. Yüce Hakkın zatı, kendi zatı ile mevcuttur. Aynen veya zaid bir vücudla değil. Yüce Hakkın sıfatı dahi, onun zatı ile mevcuttur; hem de ona bir vücud karışmadan. Mana böyle olunca, Sübhan Hakkın zatı ve sıfatı, inhisar altına alınıp kavranan o üç şeyin fevkindedir.

Yüce Hakkın zatı tasavvur edilip sıfatı dahi, vücuh ve itibarlara göre taakkul edildiği zaman; -zira onun künhüne yol yoktur- Sübhan Zat için tasavvura bağlı zilli vücub arız olur; onun zatına nasıl lâyık ve münasib ise... öyle... Onun sıfatı için dahi, vücudda zihni imkân arız olun bu oluş dahi sıfata münasib bir şekildedir. Çünkü zata ihtiyacı vardır. Sübhan Hakkın zatı ve sıfatı, kendi özlerinde vücub ve imkân mertebesinin üstündedir. Hatta vücud mertebesinin de üstündedir.

Şu da bir başka mana...

Zilli tasavvur edilen vücud itibarı ile vücub, zata münasiptir; imkân dahi sıfata.

Sıfat, harici vücud cihetinden ne vacibdir; ne de mümkin. Elbette o, vücub ve imkânın üstündedir. Ama o, zihni vücud itibarı ile mümkindir. Bu mümkin olmasından dolayı hadis olması lâzım gelmez. Zira, sair mümkinat gibi, kendi zatları için değil, kendi zilli vücudları içindir.

Anlatılan mana, akıl erbabının da dediklerine uygun düşer. Ki onlar şöyle demişlerdir:

-Vücud-u zihni hususiyeti itibarı ile külliyet ve cüz'iyet, mahiyete arız olmuştur. Harici vücud halinde mahiyet bunlarla vasf edilemez.

Meselâ: Hariçte bir Zeyd mevcud olmuştur. Ve akılla bilinmeden evvel, cüz'i değildi; nitekim külli de değildi. Elbet ona cüz'iyenin arız olması, zihni zilli vücuttan sonradır. Burada şunu da demek isteriz:

-Sübhan Hakka hamledilen bütün nisbet, izafat, ahkâm ve itibarlar., yani: Sekiz sıfattan başka Uluhiyet, Ezeliyet gibi... bunların Sübhan Hak için doğru olmaları tasavvur ve taakkul itibarı iledir. Durum şu ki: Yüce Zat kendi varlığında bir sıfatla muttasıf, bir isimle isimlendirilmiş, bir hükümle hükmedilmiş değildir.

O Yüce Şeriat sahibi, kendi zatına esma ve ahkâm itlak eylemesi, tenasüp ve teşabüh itibarı iledir. Tâ ki: Mahlukatın anlayışına yakın gele. Onlarla olan tekellüm dahi akıllarına göre ola. Tıpkı: Hariçte mevcud olan Zeyd için; zihni vücud mülahaza edilmeden, teşbih ve tanzir yollu:

-O cüz'idir.

Dendiği gibi... Böylece, onun için cüz'iyet hükmü vermeleri, onun külli hükmü vermelerinden daha yerinde ve daha uygundur. Anlatılan bu mana gibi, Yüce Gani Zat için:

-Vücub ve vücud...

Hükmünü vermek; imkân ve imtina hükmünü vermekten daha yerinde ve münasib olur. Yoksa, onun zatına ne vücub ulaşabilir; ne de vücud. Tıpkı onun münezzeh zatına imkân ve imtina lâyık olmadığı gibi.

***

Burada anlatılan mukaddes mübarek marifetleri anlamaya çalış. Zira bunlar dinin esası ve Yüce Mukaddes Zat ve sıfatlar ilminin hulasasıdır. Uzamadan hiç kimse, kübradan dahi bir kimse bunları konuşmamıştır. Allahu Taala, bu kulu, anlatılan marifetlere tercihli kılmıştır.

Selâm, hidayete tabi olanlara.

***

 

 

 

317. MEKTUP

MEVZUU:

a) İlmel-yakin, aynel-yakin ve hakkal-yakin beyanındadır.

b) Bu ilimlerin sahibi, Müceddid-i elf-i sani olduğunun beyanıdır.

NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Mir Muhammed Nu'man'a yazmıştır.

***

Allah'a hamd olsun. Selâm seçmiş olduğu kullarına.Uzun bir müddet geçti; güzel hallerinize bizim için ıttıla olmadı.

Netice olarak, Sübhan Allah'tan dilek: Selâmet ve istikametinizdir.

***

Bilesiniz ki,

İlmelm-yakin, ilmi yakin ifade eden ayetleri müşahede etmekten ibarettir. Hakikatta bu şühud, eserden müessire istidlaldir.

Afak ve enfüs aynalarında tecelli ve zuhurat olarak her ne ki görülür ve müşahede edilir ise... o eserden müessire istidlal kabilindedir. İsterse bu tecelliyata:

- Zati tecelliyat...

İsmini vermiş olsunlar ve o zuhurat için:

-Lâkeyfi...

Demiş olsunlar. Zira, bir şeyin aynada zuhuru, o şeyin eserlerinden bir eserin husulüdür; o şeyin aynen husulü değildir. Mana bu olunca, enfüsi ve afaki seyrin ayağı, bütünüyle ilmel-yakin dairesinin dışında olamaz. Ve... onun: Eserden müessire istidlalden başka bir nasibi olamaz.

Allahu Taala, şöyle buyurdu:

"Afakta ve nefislerinde ayetlerimizi göstereceğiz. Nihayet onun hak olduğu, apaçık kendileri için tebeyyün edecektir?"(41/53)

Bazıları, afaki seyri, ilmel-yakinden bilip aynel-yakini ve hakkal-yakini enfüsi seyirde isbat eylediler. Enfüs dışında bir seyre de kail olmadılar.

Bir mısra:

Aşkına düştükleri kadardır yolları insanların...

***

Bilesin ki,

Sübhan Hakkın kula o kadar yakınlığı vardır ki, kulun kendine olan yakınlığından daha ileridir. Kulun Sübhan Hakka bir başka seyri vardır ki, bu yakınlık tarafındadır ve vusul dahi bu seyri kat etmeye kalmıştır.

Bu üçüncü seyir, hakikatta ilmel-yakin için müsbettir. Çünkü o: Her ne kadar, zılliyet dairesinin dışında ise de, lâkin, zıllıyet şaibesinden beri değildir. Zira, Sübhan Zat'ın isimleri ve sıfatı, hakikatte Yüce Mukaddes Haz-ret-i Zat'ın zılâlindendir. Her nered ki zılliyet şaibesi vardır; o eserler ve ayetler dahilindedir.

Onlar, ilmel-yakin için, üç seyrinden yalnız bir seyir tesis ettiler. İkinci seyri dahi, aynel-yakin ve hakkal-yakin için hasıl olmuş saydılar. Üçüncü seyre dair hiç ağızlarını açmadılar ki, onunla ilmel-yakin dairesi tamam ola. Daha aynel-yakin ve hakkal-yakin nerede?..

Bir mısra:

Gül bahçeme bak, kıyasla baharımı.

***

Aynel-yakin ve Hakkal-yakin babında ne diyebilirim ki?.. Onu söylesem bile, kim anlar ve kim idrak eder? Zira bu türlü marifetler, velayet kapsamı dışındadır. Zira velayet erbabı, bunları idrakten aciz durumdadırlar; tıpkı zahir uleması gibi. Onu kavramaktan yana kusurludurlar.

Bu ilimler, nübüvvet nurlarının kandilinden alınmıştır. Onun sahibine salât, selâm ve tahiyyet. İkinci binin yenilenmesi ile buna tazelik ve canlılık hasıl olmuştur; bütün güzelliği ile zuhura gelmiştir. Bu ilimlerin ve maarifin sahibi, bu binin müceddidir ki bu, ona bakanlara gizli bir mana değildir. Bilhassa zata, sıfata ve ef'ale dair ilim ve marifetinde.

O ilim ve maarif; haller, vecidler, tecelliyat ve zuhurat libasına girmiştir. Bu dikkat sonunda, elbette bileceklerdir ki: Bu maarif ve ilimler; ulemanın ilimleri, evliyanın da maarifi ötesindedir. Hatta onların ilimleri, bu ilimlere nisbetle kabuk kalır. Bu maarif dahi, o kabuğun özüdür.

Hidayet eden Sübhan Allah'tır.

***

Bilesin ki,

Her yüz başında bir müceddid gelip geçti. Ne var ki, yüz senelerin başında gelen müceddid ile bin senenin başında gelen müceddid aynı değildir. Bunların arasındaki fark, bin ile yüz arasındaki fark gibidir. Hatta daha da fazla.

Müceddid o zattır ki: O müddet içinde ümmete her ne gibi feyz varidatı gelirse onun vasıtası ile gelir. İsterse o vaktin kutuplan, evtadı, ebdali ve nücebası bulunsun.

Bir şiir:

Allah'a ne zorluğu olur,

Alemi bir şahsa doldurur.

***

Selâm hidayete tabi olup Mutabaat-ı Mustafa'yı bırakmayanlara. Ona ve âline üstün salâtlar ve selâmlar. Keza, enbiya ve resullerden, mukarreb meleklerden ve şalin kullardan kardeşlerinin hemen hepsine.

***

 

 

 

318. MEKTUP

MEVZUU: Sübhan Hakkın sıfatları için iki itibar vardır. Söyle ki:

a) Kendi varlıklarında husul bulmaları.

b) Sübhan Hakkın zatı ile kıyamları. Her iki itibar da hariçte temeyyüz etmektedir.

NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Mir Şemseddin Halhali'ye yazmıştır.

***

Allah'a hamd olsun. Selâm seçmiş olduğu kullarına.

Ey Mahdum,

Yüce Allah'ın zatı ile kaim ve mevcud olan vacib sıfatlar için iki itibar vardır. Şöyle ki:

a) Onların kendi varlıklarında sübut bulmalarıdır.

b) İkinci itibar ise... Vacib Taala'nın zatı ile kıyamlarıdır.

Birinci itibara göre, alemle münasebeti vardır. Bununla da, taayyünlerin mebde'leri olmuştur.

ikinci itibara göre de, alemden müstağnidir; aleme teveccühü yoktur. Keza, alemde olanlara da.

Üstte anlatılandan başka; birinci itibara göre; Keşfi nazarla Yüce Mukaddes Zat'tan ayrılmış görülür. Zat, onun ötesinde sabit olur.

İkinci itibara göre de, durum, üstte anlatıldığı gibi değildir. Onda bir ayrılma tasavvur edilemez.

Üstte anlatılandan başka; birinci itibara göre, zata hicaplar halindedir.

İkinci itibara göre ise., hicaplar kalkmıştır. Libasla kaim beyaz gibidir. Ama, libasa bir hicab olmaz.

Bu babda netice söz şu ki:

-Her iki itibara göre beyaz, -ki onun kendi özünden husulünü ve libas ile kıyamını kasd ediyorum- libasın kendisine hicab değildir. İsterse, elle tutulup hissedilen o beyaz olsun; kendisinden hicab olma durumu kalkmıştır. Amma, Yüce Mukaddes Zat'ın sıfatları böyle değildir. Zira onlar, birinci itibara göre hicab olmakta, ikinci itibara göre ise, hicab olmamaktadır.

Sakın ha... olmaya ki, iki itibar arasındaki farkı az bir şey tahayyül edesin. Zira bu Fakir, kendisinde kuvvetli cezbe, seyir sür'ati olmasına rağmen, iki itibar arasını on beş seneye yakın bir zamanda kat etmiştir.

Mütekaddimun ulema, iki itibar arasındaki farkı bulmakta hidayete eremediler. Bunun için dediler ki:

-Kendi nefsinde araz husulü, aynen cevherde kıyamının husulüdür.

Ama, bazı müteahhirin ulema, bu farkı anlamışlardır. Hakikat olan şu ki: Arazın kendi özünde husulü, kıyami husulünden başkadır. Zira araz hakkında:

-Buldu kalktı...

Diye bir tabir kullanırlar. Bu manada, bulmak, kalkmaktan başkadır.

Müteahhirinden bu bazılarının araz hakkındaki tahkikleri, çıkılması gereken yere yükselten ve bilinmesine ihtiyaç duyulan hususa da vesile olmuştur.

Felsefeye dair tetkiklerin, kelâma dair tahkiklerin çoğu, bu seyr ü sülük işinde yardımcı olmuş; Yüce Sultan Zat'ın ilâhi maarifini elde etmeye vasıta durumuna girmiştir.

***

Selâm, hidayete tabi olanlara... Mutabaat-ı Mustafa'yı bırakmayanlara. Ona, âline, ashabına salâtların en tamamı, selâmların dahi ekmeli.

***

 

 

319. MEKTUP

MEVZUU: Bazı derin sırlar beyanındadır. Bundan, Resulullah (sav) Efendimizin, Millet-i İbrahime (İbrahim Peygamberin yoluna) ittiba etmeye memur olmasının manası anlaşılacaktır.

NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Camiu Ulum-u Akliye ve Nakliye Hace Mecdüddin Hace Muhammed Ma'sum'a yazmıştır.

***

Allah'a hamd olsun. Selâm seçmiş olduğu kullarına.

Sanıyorum ki; yaratılmamdan maksat şudur: Velâyet-i Muhammediye, Velâyet-i İbrahimiye ile boyanmış ola. Her ikisine de salât, selâm ve tahiyyat. Bu velayetin hüsn-ü melâhati ile, o velayetin cemal-i sabahati imtizaç eyleye.

Bu manada bir hadis-i şerif şöyle geldi:

"Sabahat itibarı ile Yusuf, melâhat itibarı ile ben daha üstünüm."

Bir dahi, Mahbubiyet-i Muhammediye makamı, bu boyanma ile yüksek dereceye ulaşa.

Bir manada benziyor ki: Millet-i İbrahim'e tabi olmaktan maksat, bu büyük devletin husulüdür. Aynı şekilde, İbrahim'in salâtına, berekâtına benzeyen salât ve bereketlerin dileği bu garaza mebnidir. Resulullah Efendimize ve ona salât, selâm olsun.

Melâhat ve sabahat, Yüce Mukaddes Zat güzelliğinden haber vermektedir; hem de, sıfatların karışımı olmadan. Ne var ki, sıfatların, fiillerin,

eserlerin güzelliği tamamen, bereketi çok olan sabahattan istifade yollu gelmektedir; sonunda Hazret-i Cemal'e bağlanmaktadır. Hem de pek münasip bir şekilde.

Melâhat hüsnün (güzelliğin) merkezi gibi olup, sabahat ise... o merkezi

çevreleyen daire gibidir.

Hazret-i Zat'ta basatat olduğu gibi, vüs'at dahi vardır. Amma, bu basa-tat ve vüs'at bizim anlayışımıza geldiği gibi değildir.

Aynca, bu manada olan icmal ve tafsil dahi, bizim idrakimize sığar biçimde değildir. Bir ayet-i kerime meali:

"Gözler, ona erişemez; ama o bütün gözleri ihata eder. O, Latif Habir'dir."(6/103)

Hazret-i Zat'ta tesbit ettiğimiz besatat ve vüs'at... bunlardan her biri, diğerinden ayrıdır. Bazılannın sandığı gibi, biri diğerinin aynı değildir. Bu mertebede enbiya arasında sabit olan temeyyüz, bizim idrakimize sığmayacağı gibi, anlayış çerçevemizden de uzaktır. Sabahat ve melâhat dahi, bu mertebede birbirinden ayrıdır. Onlardan birinin ahkâmı, diğerinin ahkâmına mugayirdir.

***

Üstte anlatılan manalardan da bilinmiş oldu ki: Yaratılmamdan maksadın ne olduğunu anladığım durum hasıl oldu. Bin senelik temenni, icabet gördü.

Allah'a hamd olsun ki: Beni iki deniz arasında sıla eyledi; iki cemaatın dahi ıslahçısı... Hem de herhalde ekmel manada hamd olsun.

Salât ve selâm insanların hayırlısına. Keza onun enbiyadan ve melâike-i izamdan kardeşlerine.

***

Sabahat, melâhat rengine girince; şüphesiz Hullet-i İbrahimiye makamı için vüs'at hasıl oldu. Kuşatan dahi merkez hükmüne girdi.

***

Şunun bilinmesi yerinde olur ki:

Muhabbet makamına melâhat mertebesi münasip düşer; hullet makamına ise... sabahat mertebesi.

Mahabbette, sırf mahbubiyet Hatem'ür-rüsül Resulullah (sav) Efendimizin nasibidir. Halis muhabbet ise, Musa Kelimullah'a (as) mahsustur.

Halil'de (as) ise, celisiyet ve nedimiyet nisbeti vardır.

Muhib ve mahbubdan her biri, nedim ve celisten başkadır. Bunlardan her birinin kendi başına bir nisbeti vardır.

***

Bu^Fakir, Velâyet-i Muhammediye ve Velâyet-i Museviye terbiyesinden olduğundan -her ikisinin sahibine de salât, selâm ve tahiyyet- kendisinin melâhat makamında yeri ve meskeni vardır. Velâyet-i Muhammediye'ye -sahibine salât ve selâm- mahabbeti olduğundan, mahbubiyet nisbeti onda ağır basmaktadır. Muhibbiyet nisbeti dahi mağlup ve mesturdur.

***

Ey Oğul,

Bilesin ki; bu muamelenin varlığı ile -ki yaratılışım o muameleye bağlıdır- bir başka büyük muameleye daha havale edildim.

Varlığımdan maksat; şeyhlik, müridlik, halkı tekmil ve irşad değildir. Bu muamele, ondan başka bir muameledir. Bu muamele zımnında, onunla nisbeti olan feyzini alır; yoksa alamaz.

O büyük muameleye nisbetle, tekmil ve irşad muamelesi yola atılan bir şey gibidir.

Peygamberlerin daveti için; batini muamelelerine nisbetle bu hüküm aynı ile vardır. Nübüvvet makamı her ne kadar mühürlenmiş ise de, onun kâmil olan tabilerine, nübüvvet kemalâtından ve onun hususiyetlerinden, teabiyet ve veraset yollu nasip vardır.

***

 

 

320. MEKTUP

MEVZUU: Şu beş mertebe hakkındadır: Muhibbiyet, mahbubiyet, mahabbet, hübb, rıza. Ve., bunların üstünde bir başka mertebe.. Bunlardan her birinin hususiyeti, peygamberlerden bir peygambere verildiği..

Bu münasebetle bazı hususların beyanı.

NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, bu mektubatı derleyen Fakir ü Hakir Abdülhayy'e yazmıştır.

***

Allah'a hamd olsun. Selâm, seçmiş olduğu kullarına.

Allahu Teala, seni irşad eylesin; bilesin ki...

Sübhan Hakkın zatı ile zatına olan zati muhabbeti, üç itibar üzerinedir: Mahbubiyet, muhibbiyet, mahabbet.

Mahbubiyet-i zatiye kemalâtının zuhuru, Hatem'ür-rüsül Resulullah'a bırakılmıştır. Ona ve âline satâtlar ve selâmlar.

Bu babda netice şu ki: Mahbubiyet canibinde iki kemal vardır:

a) Fiili...

b) İnfiali...

Fiilli olan asıldır; infiali olan ise... ona tabidir. Lâkin, infiali, fiili için, gaip bir illettir. Zira o: Her ne kadar vücudda sonra ise de, lâkin tasavvurda takaddüm etmiştir.

Muhibbiyet kemalâtının zuhuru ise... Musa Kelimullah'ın nasibidir. Resulullah Efendimize ve ona salât ve selâm.

Üçüncü itibar: Mahabbetin kendisidir, önce, Ebü'l-beşer Adem (as) orada müşahede edilmiştir. İkinci olarak İbrahim, üçüncü olaraktan Nuh orada müşahede edilmiştir. Onlara salât ve selâm. Netice emir, Sübhan Allah'a kalmıştır.

Sübhan Hak, Yüce Mukaddes Zat'ını nasıl seviyorsa, aynı şekilde isimlere, sıfatlara, fiillere bağlı duran kemalâtını dahi sever.

Bu zati muhabbetin zuhuru, yani: O Yüce Zat'ın mahabbetinin zuhuru: Zatı ile isimleri ve sıfatları için Halil (as) Peygamberde tamam olmuştur.

İsimlere, sıfatlara ve fiillere bağlı duran mahbubiyet zuhuru ise... sair enbiyada tahakkuk etmiştir. Muhibbiyetin zuhuru gibi..

isimlerin, sıfatların ve fiillerin zılâli olduğuna göre; bu mahbubiyetin zilâli dahi asıllarının tavassutu ile, murad ve mahbub sınıfına dahil olan evliyanın nasibi olmaktadır. Nitekim, bu zılâlin muhibbiyeti dahi mürid ve muhib sınıfına dahil evliyanın nasibidir.

Zati mahabbet makamının üstünde, hubb makamı vardır, iş bu hubb makamı, anlatılan üç itibarı da camidir; onların icmalidir.

Rıza makamı ise... hubb ve muhabbet makamının üstündedir.

Rıza mertebesi, mahabbet mertebesinin üstündedir; çünkü: Mahabbette, icmal ve tafsil olarak, nisbet varlığı vardır. Rızada ise, nisbet atılmıştır. Bu dahi, Yüce Mukaddes Hazret-i Zat'a münasiptir.

Resulullah (sav) Efendimizin haberini verdiği hariç; rıza makamının üstünde bir basamak yoktur. Ona da şöyle anlattı:

"Benim Allah ile bir vaktim olur ki; oraya ne mürekkeb melek, ne de mürsel peygamber girebilir."

Aşağıda anlatılacak kudsi -hadis dahi bu manaya işaret etmektedir:

"Ya Muhammed, ben ve sen varız. Senden başkasını senin için yarattım."

Bunun üzerine, Resulullah (sav) Efendimiz dahi, şu münacaatı yapmıştır:

"Allahım, sen varsın; ben yokum. Senin gayrını zatın için bıraktım."

Allahu Teala, ona salât ve selâm eylesin; Muhammed Resulullah'ın azameti bugün nereden idrak edilebilir? Onun üstün kadri kıymeti nasıl bilinir? Bilhassa bu dünya hayatında. Zira hak batılla bu evde imtizaç etmiş; iptilâ yeri olduğundan da, batılla hak birbirine karışmıştır. Onun şanının azameti, kıyamet günü belli olacaktır. Çünkü orada, enbiyanın imamı ve onların şefaatçisi olacaktır. Adem ve diğerleri, onun sancağı altında toplanacaklardır. Resulullah Efendimize ve diğerlerine salâtların en faziletlisi, selâmların dahi ekmeli olsun.

Şu mana caiz olur ki: Onun inayet ikramına nail olarak, taamının fazlasını yiyen hizmetçilerinden birine; veraset ve tebaiyet yolu ile, rıza makamının da üstünde bulunan o makamdan bir mahal verile. Resulullah (sav) Efendimizin bir uydusu olarak, o makama mahrem kılına.

Bir mısra:

Zorluk mu olur bir işte, kerem sahipleri ile olunca.

***

Üstte anlatılan mana, enbiyanın gayrına enbiyadan meziyetli olmayı gerektirmez. Onlara salât ve selâm olsun. Hizmet edilen zatlarla, hizmet edenlerin müsavi olması nasıl tasavvur edilebilir? Tabi iie, bu gibi büyük metbu olan zatlar arasında nasıl bir nisbet bağı kurulabilir? Asıl olan maksuddur; tabi ise... onun bir uydusudur. Tabi olanın son muamelesi, cüz'i olan bir fazilete çıkar; bunda dahi bir sakınca yoktur. Meselâ bir hanik veya hacamatçı, kendine mahsus olan san'atı ile fen sahibi bir alimden faziletli olabilir. Bu durumu, hiç görmedin mi?. Ama bu durum, itibar makamından düşüktür.

Kelâmımız işaretleridir, remizlerdir, beşaretlerdir, hazinelerdir. Buna iman eden hariç; pek çoklarının nasibi yoktur. Bunların imanı da, kendilerine faydalı olacak semereler verir.

Basan ihsan eden Sübhan Allah'tır.

Selâm, hidayete tabi olanlara. Mutabaat-ı Mustafayı bırakmayanlara. Ona ve nebilerden, resullerden, mukarreb meleklerden kardeşlerine salâtların en faziletlisi, selâmların dahi ekmeli olsun.

***

 

 

321. MEKTUP

MEVZUU: Ahass-ı havas, avam, mütevassıt zümrelerin imanları arasındaki fark.

NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Hanlar Hanı'na yazmıştır.

***

Allah'a hamd olsun. Selâm seçmiş olduğu kullarına.

Bir mısra:

En güzeli yazıların, sözüdür dostların.

Allahu Taala, bir ayet-i kerimede şöyle buyurdu:

"Kullarım sana benden sorarlarsa, ben yakınım."(2/186)

Bir başka ayet-i kerimede ise şöyle buyurdu:

"...Herhangi bir üçten bir fısıltı vaki olmaya dursun, muhakkak ki o, (Allah) bunların dördüncüsüdür. Bir beşten vukua gelmeye dursun, ille o, (Allah) bunların altıncısıdır. Bundan daha az, daha çok vaki olmaya dursun, ille o, (Allah) bunların dördüncüsüdür. Bir beşten vukua gelmeye dursun, ille o, (Allah) bunların altıncısıdır. Bundan daha az, daha çok vaki olmaya dursun, ille o, (Allah) nerede olsalar, bunların yanındadır."(58/7)

Sübhan Hakkın yakınlığı ve beraberliği, zatı gibi keyfiyetten ve misalden münezzehtir. Zira lâkevfi olana, keyif için yol yoktur.

Yakınlık ve beraberlik manasında aklımız ve fehmimizle anlaşılan, keşfimize ve müşahedemize giren her ne olursa olsun; Yüce Allah o manadan münezzeh ve müberradır. Bilhassa, o mücessimenin mezhep basamağı olan manadan yana

Biz iman ediyoruz ki Allahu Teala bize yakındır ve o bizimdir. Ama, bu yakınlığın ve beraberliğin manasını anlayamayız. Yani: Bunların nasıl olduğunu idrak edemeyiz.

Bu dünya hayatında, kâmil zatların nasibi, Yüce Allah'ın zatına ve sıfatına gayb olarak iman etmektir.

Bir şiir:

Bilgin, masivayı hüccet tutanlar boş;

Mevcud odur, ondan gayrı rabb yok hoş...

***.

Havas zümrenin de hasına nasib olan gaybe iman, avamın gaybe imanı gibi değildir. Zira, avamın gaybe olan imanı, ancak duymakla ve delillerle olmaktadır. Havasın da hası zatların gaybe imanı ise... gaybın da gay-bını mütalaa ile olmaktadır. Hem de, cemal ve celâl zılâli perdelerinde; zuhurat ve tecelliyat perdelerinin de ötesinde:

Mutavassıt olanlara gelince... bunlar şuhudi imanla mesrur olmaktadırlar Zilâli de asıl sanırlar. Tecelliyatı dahi, tecelli edenin aynı görürler. Bunlar katında, gaybe iman, düşmanların nasibidir.

Bir ayet-i kerime meali:

" Her zümre, kendilerinde bulunanla övünür."(30/32)

***

Başınızı ağrıtacak bir husus şudur ki:

Mevlâna Abdülgafur, Mevlâna Hacı Muhammed hususiyetleri olan arkadaşlardandır. Onlara yapılan her türlü ihsan, bu Fakir'i minnettar edecektir.

Bir mısra:

Ne zorluğu işte, keremlilerle olunca...

Vesselam...

***

 

 

322. MEKTUP

MEVZUU:

a) LA İLAHE İLLALLAH kelime-i tayyibesinin faziletlerini beyan.

b) Tenzih makamının tahkiki.

c) Gaye iman, muamele akrabiyet (pek yakınlık) derecesine varınca tahakkuk eder. Bu muamele dahi vehim ve hayal kavramı dışındadır.

NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Molla Arif Hateni'ye (Bedahşi'ye) yazmıştır.

***

Allah'a hamd olsun. Selâm, seçmiş olduğu kullarına.

Mevlâna Arif Hateni (Bedahşi) öncelikle batıl ilâhları nefyetmeli; sonra da Yüce Sultan Mabud Hakkı isbat eylemelidir.

Her ne ki, keyfiyet ve kemiyet damgası altına girmiştir:

-LA.. (Yoktur)

Kelimesinin altına girmelidir; uygun olan budur. Böylece.o keyfiyetten ve misalden münezzeh olan Yüce Zat'a iman tahsil edilmiş olur. Nefiy ve ibbat zımnında ibarelerin en tamamı şu kelime-i Tayyibedir:

-LA İLAHE İLLALLAH.. (Allah'tan başka ilâh yoktur) Resulullah (sav) Efendimiz, Rabbından naklen şöyle anlattı: "Yedi tabaka yer, terazinin bir gözüne; LA İLAHE İLLALLAH dahi bir gözüne konsa, onlardan ağır gelir."

O kelime-i tayyibe, nasıl daha faziletli olmasın ve nasıl daha ağır gelmesin ki? O öyle bir kelimedir ki, bir yanı Sübhan Hakkın zatından gayrını nefyeder. Hem de tümden... ister sema, ister yer, ister arş, ister kürsi, ister levh, ister kalem, ister alem, isterse Adem olsun. Öbür yanı ise... Burhanı Yüce hakkı isbat eylemektir. Ki o zat, semaların ve yerin, Sübhan Hakkın zatından gayrı her şeyin halikıdır. İster afaktan olsun, isterse enfüsten. Bütün bunlar, keyfiyet ve kemiyet damgası ile damgalanmıştır. Afak ve enfüs aynalarında her ne tecelli eder ise... zaruri olarak, keyfiyet ve kemiyet ölçüsüne girer, nefyedilmeye de müstahak olur.

Bilgimize, vehmimize, şühudumuza, hissimize gelen her şey; keyif ve misal ile muttasıftır. Hüdus ve imkân ayıbı kapsamına girmiştir. Zira, bizim bilgimize ve hissimize giren, yontulup yapılmış, edilmiştir.

Bizim bilgimize dahil olan tenzih, aynen teşbihtir. Bizim anlayışımıza göre olan kemal dahi aynen noksandır.

Her ne ki, bize keşfolur, tecelli eder ve şühud olur; o Sübhan Hakkın gayrıdır. O Sübhan Allah, ötelerin de ötesindedir. (Yani: Tüm halkın)

Allahu Teala, Halil (as) Peygamberden naklen şöyle anlattı:

"Bu yontup yaptığınız şeylere mi tapıyorsunuz? Halbuki, Allah sizin de yaptıklarınızın da halikidir."(37/95)

Bizce yontulup yapılan her şey, Sübhan Hakkın mahlukudur. Hem de bütünü ile.

Bu yontulup yapılan şeyimiz, ister ellerimizle olsun; isterse akıllarımızla... isterse vehimlerimizle... durum değişmez. Bunların hiçbiri, ibadete müstahak değildir. İbadete müstahak olan o zattır ki: Keyfiyetten ve misalden münezzehtir. Durum elbette böyledir. Amma bizim vehmimiz oraya erişmekten yana kusurludur. Onun idrak zeyline dahi yetişmez. Keşif ve müşahede gözümüz ise... onun azamet ve celâl şühuduna varmaktan yana şaşkın ve acizdir. Böyle keyfiyetten ve misalden münezzeh olan zata iman etmek, ancak gayb yolu ile olur. Burada şühudi iman, Yüce Allah'a iman sayılmaz. Böyle bir iman, kendisi yapılmış olan bir şeye iman olur ki bu, Yüce Allah'ın mahlukudur. Böyle bir iman, başkasına iman etmekle Yüce Allah'a iman etmeyi ortak etmektir. Hatta, ondan başkasına iman sayılır. Böyle bir imandan Yüce Allah bizi korusun.

Gaybe iman, ancak şu zaman müyesser olur ki, orada: Seyri seri olan vehme bir mecal bulunmaya. Ondan yana bir şeyin nakşı muhayyileye işlemeye.

Anlatılan mana, pek ileri olan yakınlıkta tahakkuk eder ki o: Vehmin ve hayalin dışında bir ileri yakınlıktır. Zira bir şey, ne kadar uzak olursa, vehmin ve hayalin mecali, onda daha geniş ve daha ziyade olur. Ayrıca hayal saltanatı altına girmesi daha yakın ve daha seri olur.

Üstte anlatılan devlet, peygamberlere mahsustur. Gaybe iman, bu büyük zatların nasibidir; hem de asaleten. Onlara salâtlar ve selâmlar olsun. Ayrıca, tebaiyet ve veraset yolu ile hakkında murad olunan kimse, bu şerefle müşerref olur.

Avam halk için hasıl olan gaybi iman, vehmin kavramı dışında değildir.

Zira avam halk arasında ötelerin ötesi uzaklık canibinde olup vehme mecal vardır. Bu büyüklerin katında ise... ötelerin ötesi yakınlık canibinde olup vehme mecal yoktur.

Dünya kaim durup devam ettiği süre; dünya hayatı mevcut oldukça, gaybe iman mutlaka olacaktır. Zira, burada şühuda dayalı iman, illetlidir.

Âhiret hayatı başladığı zaman, vehmin ve hayalin de gücü kırılır; işte o zaman, şühuda dayalı iman makbul olup yapmak ve yontma illetinden beri durur.

Allah'ın Resulü Muhammed, dünya hayatında iken, rüyet şerefine nail oldu Sanırım ki: Bu manada, onun için, şühudi imanı sabit kılsak yerinde ve güzel olur. Ki o iman, yapma ve yontma illetinden de münezzehtir. O şey ki, kendisinden gayrına ahirette vaad edilmiştir; onun için burada müyesser olmuştur. Ona salât ve selâm olsun.

Bir ayet-i kerime meali:

"Bu, Allah'ın fazlıdır; onu dilediğine verir. Ve... Allah büyük fazlın sahibidir."62/24).

***

Şunun da bilinmesi yerinde olur ki:

Nefy kelimesini, İbrahim Halil (as) peygamber tamamı eyledi. Şirk kapılarından kapalı olmayan hiçbir kapı bırakmadı. Bu manadan ötürü, peygamberlerin imamı ve kıdem itibarı ile, onların en öndekileri oldu. Zira, bu dünya hayatında, kemalin nihayet zuhuru, bu nefyin itmamına kalmıştır. İsbat kelimesinin kemal zuhuru ise... ahiret hayatına bırakılmıştır.

Netice mana şudur:

Hatem'ür-rüsül Resulullah Efendimiz, bu dünya hayatında iken, rüyet devleti ile müşerref olunca, İsbat kemalâtı cihetinden bolca nasib bulmuştur. Ona salât ve selâm olsun. Hem de bu dünya hayatında iken. O kadar ki, onun hakkında şöyle söylenebilir:

-Resulullah (sav) Efendimizin bi'seti ile İsbat kelimesi tamam olmuştur. Ama, bu dünya hayatı ölçüsüne göre.

Yine mümkündür ki: Resulullah (sav) Efendimiz hakkında zati tecellinin isbatı iş bu dünya hayatında bu mana için ola... Diğerleri için dahi, bir vaad olarak ahirete kalmıştır.

Selâm hidayete tabi olanlara. Mutabaat-ı Mustafa'yı bırakmayanlara.

Ona ve âline salâtlann en faziletlisi, selâmların ekmeli.

***

 

 

323. MEKTUP

MEVZUU: Arşın üstündeki zuhur hariç; hiçbir zuhur, zılliyet şaibesi olmadan olmaz. Bir kalb dahi, nihayet derecesine vardığı zaman, arşın nurlarından bir lema alır.

NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, hakiki kardeşi Meyan Muhammed Mevdud'a yazmıştır.

***

Şeyh Bayezid-i Bistami şöyle demiştir:

-Arş ve onun muhteviyatı, irfan sahibinin kalbinden bir hücreye konsa... onun varlığını hissetmez.

Yani: Kalbin genişliğinden dolayı.

Şeyh Cüneyd dahi bu sözü teyid edip delille isbatlanmıştır. Bu manada demiştir ki:

-Hadis kadime iktiran edince, ondan bir eser kalmaz. (Yani: Hadislikten..)

Bunun manası şudur:

Arş ve onda bulunanlar, hadistir. Kıdem nurlarının zuhur mahalli olan irfan sahibinin kalbine hadis olarak iktiran edince, muzmahil ve hiçbir şey olmama durumuna girer. Mahsus olması şöyle dursun.

Hayret... bin defa hayret., bilhassa bu misillu kelâmın, sofiyenin reisleri olan Sultan'ül-arifin ve Seyyid'üt-taife'den zuhura geldiği için.. Şunun için ki: Arş-ı Mecid için, irfan sahibinin kalbi yanında hiçbir itibar bırakmamaktadırlar. Arşı dahi, kıdem kalbi yanında hurundan hali bir hadis olarak görmektedirler. Kalbe dahi, onda kıdem nurlarının zuhuru dolayısı ile:

-Kadim...

İsmini vermektedirler. Diğerlerinden ne söyleyin ne yazayım?

İlâhi cezbelerin terbiyesinde olan bu Fakir'e göre: Bir irfan sahibinin kalbi, nihayetin nihayetine ulaştığı zaman; ki bu, onun has istidadına göre olacaktır; üstünde bir başka şeyin tasavvur edilemeyeceği kemali de hasıl olduğu zaman, onun için: Arşın zuhur lem'alarından bir lema'nın feyiz yollu taşıp gelmesi hasıl olur. O kadar ki, onların nihayeti yoktur. Bu taşıp gelen lem'a, arş lem'alarına nisbetle, denizden bir damla gibidir. Hatta daha da az. '

Arş, öyle bir şeydir ki; Allahu Taala onun için:

"Azim.."(9/129)

İsmini verip istiva sırrını dahi, onda sabit eylemiştir, irfan sahibinin kalbine, temsil ve teşbih yollu, camiiyeti dolayısı ile:

-Arşullah...

Denir. Alem-i kebirde arş, halk alemi ile emir alemi arasında nasıl bir berzah ve her iki halk tarafını da cami ise... kalb dahi o şekilde, alem-i sağirde, halk alemi ile emir alemi arasında bir berzahtır, her iki halk tarafını da camidir. Yani Ademi sağirden... Bu manadan ötürü de, yine kalb için; temsil yollu:

-Arş...

Denir.

Şu manaları dinle, dinle:

Zıllıyet şaibesinden münezzeh ve müberra olan kıdem nurlarının zuhur kabiliyeti, arş-ı mecide mahsustur. Alem-i emirden, alemi halktan, alemi kebirden, alem-i sağirden hiçbir şeye bu türlü bir kabiliyet yoktur.; Arş-ı mecid müstesna... irfan sahibi kâmil zatın kalbi, berzahiyet ve camiiyet alâkası dolayısı ile, o nurlardan iktibas eder; o ummandan bir avuç alır.

Arştan başka her zuhur, marifeti tam olan irfan sahibinin kalbi, zılliyet damgası ile damgalanmıştır. Aslından yana hiçbir raiha almamıştır.

Üstte; lığı gibi bir cümleyi Beyazid-i Bistami söylemiş olsaydı; sekirden geçmiş olurdu ki, onu kendisine bırakırdık. Ne var ki, ayıklık iddia eden Cüneyd-i bağdadi'den o cümlenin süduru, güzel düşmüyor.

Başka ne yapılabilir ki? İşin hakikatini anlayamamışlardır; zılliyet ummanı dalgasından çıkmamışlardır. Yani: Sahile...

Söylediğimiz mana: Halktan pek çoğunun nazarında uzak görülmekte

ise de; lâkin, yarın bugünden daha yakındır; acele etmesinler... Bir ayet-i kerime meali: "Allah'ın emri geldi. Onu acele istemeyiniz. O , ortak etmekte oldukları şeylerden yana yüceliğe sahib sübhandır."(16/1)

Selâm hidayete tabi olup Mutabaat-ı Mustafa'yı bırakmayanlara. Ona ve âline salâtlar ve selâmlar. Keza, enbiya ü mürselinden, mukarreb meleklerden kardeşlerine de. Sair salih kullara da. Keza mümin ve müminelerin de hepsine..

***

 

 

324. MEKTUP

MEVZUU:

a) "Allah yerin ve semaların nurudur" ayetinin tevilli manası.

b) İnsan kemalâtının bazı hususiyetleri ile, onun arıza bağlı faziletleri. Ve buna münasip bazı hususlar.

NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Maden-i Halkaik Maarif-i Lâmütenahiye Mazhar-ı Füyuzat-ı İlâhiye Mahdumzade Mecd'üd-din Hace Muhammed Masum'a yazmıştır.

***

Allah'a hamd ediyor ve onun kuluna, keremli âline salât okuyoruz

Bilesin ki,

Alem-i kebirde vüs'at ve tafsilin bulunmasına rağmen; kendisinde hey'et-i vahdaniyet olmadığından, sıfat ve şüun tafsillerinden muara, itibarlardan ve nisbetlerden mücerret basit-i hakikinin zuhur kabiliyeti onda yoktur.

Alem-i kebirin parçalarından en şereflisi arş-ı rahmandır ki, o: Bütün sıfatları toplayan Hazret-i Zat nurlarının zuhur mahallidir. Arş-ı mecid dışında kalan alem-i kebir parçalarından, zuhurat zılliyet şaibesinden hali değildir. Amma ne olursa olsun... Bu mana içindir ki; Alemlerin Rabbı istiva sırrını, alem-i kebir parçaları arasında Arş-ı mecide mahsus kıldı. Şunun için ki: O alemin en faziletli parçasıdır. Çünkü zıllardan herhangi bir zillin zuhuru, hakikatta Yüce Hakkın zuhuru olmaz ki, onun için:

-İstiva...

ibaresi kullanılsın. Bundan başka, ondaki zuhur daimi olup hiçbir şekilde araya perde girmemiştir.

Yerin ve semaların nuru, her ne kadar Sübhan Hak ise de; lâkin bu nur, zılâl hicaplarına makrundur. Yüce Hakk'ın onlardaki zuhuru, zılliyet tasavvutu olmadan olmaz.

Bütün bu zuhurat, arşa bağlı zuhur nurlarından iktibas edilmiştir. Zuhura gelirken de, zıllardan bir zillin hicaplarından bir hicaba bürünüp zuhur etmiştir. Bir umman deniz suyu gibi ki: Kaplarla (borularla) etrafa ve çevreye taşınır. Ve büyük bir aydınlık gibi ki: Ondan büyük ve küçük meş'aleler aydınlık alır ve bütün afak ve izbe yerler aydınlanır.

Allahu Taala'nın buyurduğu:

"Allah, yerin ve semaların nurudur. Onun nuruna misal, içinde kandil bulunan bir hücredir."(24/35)

Ayet-i kerime bu maarife ima eder gibidir.

Bu ayet-i kerimede temsil şu mana için tercih edilmiştir: Ta ki, o nurun zuhuru, tavassut olmadan anlaşılamaz ola. Ta ki, asıl zil ile karıştırılmaya.

Şunun bilinmesi gerekir ki: Zillin nuru, asıldan alınıp iktibas edilip yakılmıştır.

Ayet-i kerimenin devamı:

"Allah, dilediğini nuruna hidayet eder."(24/35)

Bu mana dahi, Yüce Allah'ın muradına hamledilmektedir.

Bu ayet-i kerimenin tevilini bize keşf'olunan şekilde yapacağız. Sübhan Allah'ın tevfiki ve inayeti ile başlarız.

"Allah, semaların ve yerin nurudur."(24/35)

Burada anlatılan nur, öyle bir nurdur ki: Eşya onunla aydınlandığı gibi; semalar ve yer dahi ondan ziya alır. Ancak şu manada aydınlanırlar. Sübhan Allah onu, ademden çıkarıp vücud ve tevabü ile muttasıf eylemiş; nurlandırmıştır.

Yerinde olur ki: Semalar ve yer, bir hücre gibi aydınlanmış olarak tasavvur edile... O nur dahi, bir kandil mesabesinde olup o hücreye bırakılmıştır.

Temsil kâfinin dahi hücre üzerine gelmesi, kadili şümulüne almasındandır.

O ayet-i kerimede geçen: "Zücace..."(24/35)

Tabiri dahi, isimlerin ve sıfatların hicapları olarak tasavvur edilmelidir. Çünkü bu nur, isim ve sıfatlarla iltibas etmiştir. Şüun ve itibarlardan muar-ra değildir. Bu sıfat zücacesi şöyle anlatılmaktadır:

"Sanki bir inci yıldız gibidir."(24/35)

Bu dahi, vücub hüsnünden ve kıdem cemalinden gelmektedir.

O hücreye konan misbah, yani: Kandil:

"Mübarek zeytun ağacından tutuşturulmaktadır."(24/35)

Amma bu, arada bağlı toplu (cami) zuhurdan kinayedir. Şöyle ki: İstiva dahi, o zuhurdan bir işarettir. Çünkü, yer ve semalara taalluk eden zuhurat, o toplu zuhura göre, cüzler mesabesindedir.

Bu toplu zuhur, bir mekâna ve cihete bağlı olmadığından; şöyle demek yerinde olur:

"Şarka bağlı değildin garba bağlı değildir."(24/35) Devam ediyor:

"Onun yağı, (mumu) kendisine bir ateş dokunmasa dahi aydınlatır."(24/35)

Bu cümle, o mübarek ağacı övme babındadır. Ki, böyle bir sıfatla temsil edilmiş ve onun yağının safası açıklanmış; parlaklığı belirtilmiştir. Bu manadan ötürü de:

"Nur üstüne nur."(24/35)

Buyurulmuştur. Bunun açık manası şudur: Zücacenin hicabı, safasını ve aydınlatmasını o nurda daha da artırmıştır. Hüsnünü ve cemalini ziyadeleştirmiştır. Şunun için ki: Nurun ve kemal zuhurunun kat kat olması ile beraber, sıfat kemalâtı zat kemalâtı ile birleşmiş; sıfat hüsnü zat cemaline iktiran etmiştir.

Ayet-ı kerime devam ediyor:

"Allah, dilediğini nuruna hidayet eder."(24/35)

Evet, bu mana doğrudur. Bir başka ayet-i kerimede ise, bu mana şöyle anlatıldı:

"Allah bir kimseye nur yaratmamışsa, onun nuru yoktur."(24/40)

Arşa bağlanan bu toplu zuhur; müşahedelerin, muayenelerin, mükâşefelerin müntehasıdır. Tecelliyatın ve zuhuratın nihayetidir. Bu tecelliyat, ister zata bağlı olsun; isterse sıfata. Bundan sonra, muamele cehl üzerine takarrür eder. Nitekim, bu mananın bir parça beyanı yapılacaktır inşaallah.

Bu toplu zuhur, her ne kadar sıfata makrun ise de; o yerde sıfat zata hicap değildir. Sıfatın zata hicab olması, zıllıyet zuhurlarına mahsustur. Bu dahi, ilim mertebesindedir.

Aslın zuhuru, aynı makamınadır. Sıfatlar ise... ilimde zata hicab olur; aynde değil... Burada Zeyd'i misal olarak verelim, ilim mertebesinde taakkul edildiği zaman, ilimdeki zuhuru sıfatlarla olmaktadır. Meselâ: Uzun, kısa, alim, cahil, büyük, küçük, sair, kâtip sıfatları gibi. Bütün bu sıfatların onun için taakkulu zatına hicab olmaktadır. Bütün bu kayıtlar, onu tam teşhis etmeye yeterli değildir. Amma, Zeyd ilimden ayne çıktığı zaman, o sıfatların varlığı ile birlikte, müşahede edilir. Muamele dahi, zıllıyetten intikal edip asalet üzere takarrür eder. Zira, bütün ilmi suretler, mevcud olan Zeyd'in zillidir. Amma hariçte kendisi onun aslıdır. Bu durumda dahi, sıfatlar zatına hicab olamaz. Kendisi, bütün sıfatı toplayan maddeye gelip hissedilen bir şahıs olur. Yüce Mukaddes Hazret-i Zat için sıfatların mufarakatı da böyledir. Ki bunlar ancak, zılâl mertebelerinde ve misale dayalı tasavvurlarda olmaktadır. Amma, asla kavuşma müyesser olduğu zaman, sıfatlar zattan ayrılmamış bulunur; zatın şühudu dahi, sıfatların şühududan kopmadığı görülür.

Zat tecellisinden ayrı gördükleri sıfat tecellisi, tek başına isbat eyledikleri ef'al tecellisi ise... tamamen zılâl makamlarındadır. Amma, asla vasıl olduktan sonra, üç tecelliyi de tazammun eden tek tecelli kalır. Buna misal olarak, Zeyd'i ele alalım. Ki o müşahede edilmektedir ve onun zatını müşahede, sıfatını müşahededen kopmuş olarak değildir. Hatta onu müşahede eden kimse, şühudu anında kendisini alim fazıl olarak bulur. Onun bu ilmi ve fazlı, kendisini görmeye hicap değildir; keza o sıfatları kendisinden ayrılmış dahi değildir. Evet... şayet Zeyd, zilli suretlerle idrak edilip ta-akkkul edilir ise... o zaman, onun sıfatı, zatından ayrılır ve kendisine hicab olur. Ki bu mana daha önce de anlatıldı.

Bakmaz mısın ki: Ahirette görülen, sıfatları dahi toplamına alan zattır; sıfatlardan arınmış zat değildir. Şayet mücerred ise, onun itibarı yoktur. Zira, zatın sıfatlardan tecerrüdü asla olmaz; sıfatlar dahi zattan ayrılmış değildir. Tecerrüd, ancak şu itibara göre söylenir ki: Kâmil bir irfan sahibini, zatla taalluk istilâ eder ise... nazarından isimlerin ve sıfatların mülâhazası düşer... Onun müşahedesinde zat-ı ehadiyetten başka bir şey kalmaz. Durum böyle olunca, zatın sıfattan tereddüdü, ancak o irfan sahibinin nazarı itibarına göre olur; işin aslına ve dış itibara göre olmaz, inşaallah bu mananın tahkiki gelecektir.

Burada anlatılacak bir mana dahi şu ki: Bu cami olan zuhur, misale dayalı tasavvurların müntehasıdır. Bundan sonra, hasıl olacak kemal ise, misal aynasında tasavvur edilmesi mümkün olmayan cinstendir. Misalde tasavvur ancak şu iş için mümkün olur ki: Hariçte olanla onun bir benzerliği ve münasebeti ola... İsterse, bu benzerlik, yalnız isimde olsun. Amma o şey ki, hariçteki ile, şekillerden hiçbir şekilde benzerliği yoktur; onun misalde tasviri muhaldir. Kemalât-ı fevkaniye dahi bu kabildendir. Zira onun dahi, şekillerin hiçbir şekli ile benzeri yoktur ki: Misalde onun tasviri mümkün ola. İşte anlatılan bu mana icabı olarak: Bütün vakitlerde cehl, bu yerin levazımı arasındadır. Yine burada, idrak edemeyiş dahi, idrak alâmetidir. Bu dünya hayatında, her ne kadar, bu makamda cehalet ve bulamamaktan başka bir şey hasıl olmaz ise de; umulan odur ki: Ahirette bir kuvvet bir kalb hasıl ola. Hem de nurun şaşaasında yok olup gitmeyen... Hem de muamelenin hakikatından haberdar olarak. Bir şiir:

Sen size dil verip de dilberi gösterdin; Tilkiyi sofra diye arslana gösterdin.

***

Arşın üstündekilerin beyanı, seni şu vehme düşürmesin ki: Sübhan Hak, arşın fevkinde karar kılmış ve onun için orada sabit olan bir mekân ve cihet vardır. Allahu Taala, böyle bir manadan yana, tam bir büyüklüğe ve yüceliğe sahiptir. Bilhassa, mukaddes zatına lâyık olmayan şeylerden yana... Şu manadan ki: Zeyd'in aynada zuhuru, aynada onun karar kıldığını gerektirmez, isterse kusurlu olanlar, böyle bir tevehhüme düşmüş olsunlar. Misallerin ve vasıfların en yücesi Allah'ındır.

Görmez misin ki: Ahiret günü, mü'minler Yüce Hakkı cennette göreceklerdir. Halbuki, Yüce Allah'a nisbet cennet ve diğer yerler aynıdır. Hepsi de onun mahlukudur. Tur dağında vaki olan tecellide dahi haliyet ve mahalliyet şaibesi yoktur. Bu hususta netice söz şu ki: Bazı yerde, zuhur kabiliyeti vardır; lâkin bazı yerde bu kabiliyet yoktur. Bazı yerde, zuhur kabiliyeti vardır; lâkin bazı yerde bu kabiliyet yoktur. Aynaya bakmaz mısın ki; onda suretlerin zuhuru kabiliyeti var iken; hayvanların nalında bu kabiliyet yoktur. Halbuki her ikisi de demirden yapılmıştı. Bu durumda, değişik durum, zahir olanda değil; zuhur yerindedir. Bütün zuhur yerleri; ya kabiliyetlidir veya değildir. Zahir olan için bir şey değişmez; durum aynıdır.

Keza, külliyet ve cüz'iyet vehmi veren lâfızlar; onlardan anlaşılan haliyet ve mahalliyet zahir manasına göre değildir. Öyle bir manadan başkaya alınmalıdır. Zira, öyle bir şey. Yüce Mukaddes Hakkın zatına lâyık değildir. Şayet öyle bir vehmi verecek ibareler kullanılmış ise... bu ancak, tabir meydanının darlığından ilen gelmektedir.

Bir şiir

Yücedir Allah, cüzden, külden;

Zarftan, mazruftan ve hululden.

***

insanın kalbi, alem-i sağirin arşı olduğuna ve alem-i kebirin de arşına benzediğine göre; oradaki tecelli de zıllıyet şaibesi olmadan meydana gelir. O tecelliden bir lem'a. anlatılan şaibe olmadan bu kalbin nasibi olmaktadır. Semaların ve yerin bu tecelliden nasibi var ise de; lâkin o tecelli, zıllardan bir zillin hicabında olmaktadır. Amma kalb böyle değildir. Zira o: Arş misali, zıllıyet şaibesinden müberradır. isterse, büyüklük ve küçüklük itibarına göre, zuhur başka olsun.

Bir mısra:

Aynaların boyuncadır, görünen cemali

Zıllıyet şaibesi olmadan meydana gelen tecelli, Arş-ı mecidden sonra; kâmil kimselerin kalb nasibidir. Başkalarına hası! olan ise... zıllıyettir.

***

Şu hususun da bilinmesi yerinde olur:

Arşa bağlı zuhur, her ne kadar zıllıyet şaibesinden beri ise de, lâkın sıfat, orada Yüce Mukaddes Zat ile imtizaç etmiştir. Şüun ve itibar dahi, zatta sabittir. Şüun ve itibarlar, her ne kadar o mertebede zata hicap olmazlar ise de; müşahede ve idrakte ortaklıkları vardır. Mahabbet ve alâkada paylaşma durumları vardır. Yüce Mukaddes olan mücerred ehadiyet mahabbetinin esirleri dahi, bir işin ve bir hükmün ortaklığına razı olmazlar.

Bir ayet-i kerime meali:

"Anlayınız, halis din Allah'ındır."(39/3)

***

Sıfatların anlatılan manada ortaklık durumlarının olmayışı, aşağıda anlatılacağı gibi, değişik biçimdedir:

a) Hey'et-i vahdaniye-i insaniyenin nasibi..

b) Hey'et-i vahdaniye-i kalb-i insanın nasibi..

c) insanın arza bağlı nasibi..

Bunların hepsinin fevkinde insanın bir hey'et-i vahdaniyesi vardır ki; arza bağlı cüz'ü mesabesinde olup onun hükmünü almaktadır.

Hulasa: Bu muamelede umde olan o arza bağlı cüzdür. Kalan cüzler ise... fazladan muhassenat gibidir.

İnsanda iki şey vardır ki, bunların hiçbiri, arşta olmadığı gibi, bunlardan yana alem-i kebirin de nasibi yoktur.

Yine onda bir parça vardır ki, bu dahi arşta yoktur.

Yine onda bir hey'et-i vahdaniye vardır ki, bu dahi alem-i kebirde yoktur.

Hey'et-i vahdaniyeye taalluk eden şuur, nur üstü nurdur; hem de alemi asğara mahsustur.

insan, hayret edilecek şekilde bir varlıktır. Hilâfete liyakat peydan eylemiş; emanet ağırlığını dahi yüklenmiştir. Sana anlatılacak olan, insanın duyulmamış hususiyetlerini dinle... İnsan muamelesi, o mertebeye ulaşmıştır ki; onun için, mücerred ehadiyet aynalığı hasıl olmuştur. Böylece de, Zat-ı Ehadiyete bir zuhur mahalli oluyor. Hem de, sıfatların ve şüunatın iktiranı olmadan... Halbuki Hazreti Zat, bütün vakitlerde sıfatları ve şüunatı özünde toplamaktadır. Asla aralarında ayrılmak yoktur. Hem de vakitlerin hiçbirinde... Üstte anlatılan cümlenin daha açık manası şöyledir: İnsan-ı kâmil, Yüce Mukaddes Hazret-i Zat'tan gayrının esaretinden halâs olduğu zaman; onun için Zat-ı Ehadiyet ile alâka meydana gelir. Bu durumda; sıfatlardan, şüundan hiçbir şeyin mülâhazası, nazara alınması, maksud ve matlub olması onun için yoktur. "İnsan sevdiği ile beraberdir."

Manasındaki hadisi şerif hükmü uyarınca, mücerred Hazret-i Zat ile onun için, keyfiyeti meçhul olan bir nevi ittisal hası olur. Zat-ı Ehad ile olan bu taalluku, keyfiyetten münezzeh olan zat ile keyfiyeti meçhul bir yakınlık nisbetini sabit kılar, işte o zaman İnsan-ı kâmil, Zat-ı Ehad'e bir ayna olur. Öyle ki: Sıfatlardan ve şüunattan hiçbir şey onda müşahede edilmez. Hatta, üstte anlatılan manadan daha da ileri olarak; Yüce Mukaddes Mücerred Ehadiyet onda zahir olur, tecelli eder. Azim Allah noksan sıfatlardan münezzehtir. O yüce Zat ki, sıfatlardan ayrılmak asla onun şanında yoktur; amma tecerrüd ciheti ile, böyle bir İnsan-ı kamilde zahir olup tecelli etmektedir. Zatı olan güzellik dahi, sıfata bağlı güzellikten temeyyüz etmektedir.

Üstte anlatılan manada bir aynalık durumu, İnsan-ı kâmilden başkasına müyesser olmaz. Hazret-i Zat dahi, şüunatın ve sıfatların iktiranı olmadan, İnsan-ı kâmilden başka bir şeyde tecelli etmez. O yücedir, mukaddestir.

Arş-ı Mecid, alem-i kebirde ancak, bütün sıfatları cami olan Hazret-i Zat mazharı olmaktadır. İnsan-ı kâmil dahi, alem-i sağirde itibarlardan mücerred olan Zat-ı Ehadın mazharı olmaktadır. İşte, böyle bir ayna olma durumu, insanın pek hayret verici hallerindendir.

***

İhsanları yapan Sübhan Allah'tır; onun ihsan ettiğine kimse mani olamaz; onun mani olduğuna dahi, kimse bir şey veremez.

Selâm hidayete tabi olanlara. Mutabaat-ı Mustafa'yı bırakmayanlara. Ona, âline, ashabına üstün salâtlar ve selâmlar.

***

 

 

325. MEKTUP

MEVZUU: Asi için müşahid olan melek, insanın şühudu dahi enfüste olmasına rağmen, o devlet bunda bir cüz gibidir. Beka dahi onun üzerine terettüb etmiştir.

Bu münasebetle bazı hususların beyanı.

NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, hakiki kardeşi Meyan Gulam Muhammed'e yazmıştır.

***

Bilesin ki,

Melekler aslı müşahede edip ona teveccüh etmektedirler; alâkaları dahi onunladır. Zıllıyet şaibesi, bunlar için yoktur.

Miskin insana gelince, bu dünya hayatında pek az, ayağını zıllıyet haricine basabilir. Daimi şühud dahi, afak ve enfüs vasıtası olmadan pek az hasıl olur. «Ancak, asla ulaştıktan sonradır ki: Asıl nurlarından bir lem'a onun kalb aynasında parlamaya başlar. Bundan sonra, aleme döner; noksan kimselerin terbiyesi de kendisine havale edilir. Bu dönüşte, hem kendisinin; hem de kendisinden başkasının terbiyesi vardır.

Anlatılan lem'a onun bir parçası gibi kılınmıştır. Diğer parçalarını, bu parça, onun rücuu müddetinde kendi boyasına boyar ve kendi rengini aldırır.

Bu manadan olarak o, kendi dışında kalanları noksanlık sıkıntısından kemal fezasına çıkarır; onların gaybden şehadete geçiren delili olur.

Davet ve rücu müddeti onda tamam olduktan sonra, yazılan dahi sonuna geldiği zaman, kendisinde asla varma şevki başlar. Daha sonra içinden:

"Refik-i âlâya.."

Nidası gelmeye başlar. Böylece, çeşitli taalluktan halâs olur. Hamulesini dahi, gaybden şehadete aktarır. Muamelesini, mektuplaşma durumundan alır; baş başa olma durumuna çıkarır, işte o zaman:

"Ölüm, dostu dosta ulaştıran bir köprüdür."

Manası, doğruluk kazanır.

Şu hususun bilinmesi yerinde olur ki: Melek, her ne adar aslı müşahede etmekte olup insanın şühudu dahi enfüste olmasına rağmen, bu devlet insanda, kendisinden bir parça gibidir. Beka dahi, onun üzerine verilmiş; onunla tahakkuk etmiştir. Amma melek, böyle değildir. Zira bu devlet, onda bir cüz gibi olmamıştır. Bakış onlara hariçten olup, onda kendileri için beka ve onunla tahakkuk yoktur. Keza onlarda, insana müyesser olan asıl ile renge girip bir boya alma durumu da yoktur. Yerdekiler için hasıl olan hususiyet, kudsiyyun zümresine hasıl olmamıştır. Zira, zahir ile batının değişik durumu çoktur, isterse batini devlet, bir cüz; harici devlet ise bir kül olsun. Batın batındır; hariç dahi hariçtir. Kelamımız işaret ve beşarettir.

Üstte anlatılan mana icabı olarak; beşer zümresinin havassı, melek zümresinin havassından daha faziletli oldu. Bütün bunlarla birlikte, onun için hilâfet hakkı meydana geldi.

Bir ayet-i kerime meali:

"Allah dilediğine rahmetini tahsis eder; Allah büyük fazlın sahibidir."(2/105)

Bir şiir:

Yükselerek semaya zeminzade;

Yeri, zemini bıraktı geride...

***

Üstte anlatılan devletin insana müyesser olması: Arza bağlı cüz'i sebebi iledir. Kalb ki, Allah'ın arşı olmuştur; ancak bu toprağa bağlı unsur devleti iledir. Bu toprağa bağlı unsur dahi, her şeyi özünde topladığı gibi, imkân dairesinin dahi merkezidir. Bütün bu yüksekliğe ve üstünlüğe toprağın erme sebebi ancak şudur: Tevazu gösterip üstünlük taslamamak. Bu tevazu dahi onu üstün kılmıştır. Bu manada bir hadis-i şerif meali:

"Bir kimse, Sübhan Allah için tevazu gösterir ise... Allah onu yükseltir."

İnsan, rücu ve davet müddetini tamam edip de, aslına rücu eder ise., asıl boyaya girdikten sonra o Mukaddes Zat'a teveccüh eder ise... yakin mana odur ki: Kendisi için o makamda müyesser olacak hususiyet ve ferahlık başkasına olamaz. Kendisi için hasıl olan yakın derece başkasına yoktur. Zira o, vasıl ve fani olmuş; kendisi için asıl ile beka hasıl olmuştur. Hem de aslın boyasına girmek sureti ile...

Mana üstte anlatıldığı gibi olunca, başkasının ne mecali olur ki: İnsanla müsavat iddia ede. Zira ondan başkasının boyaya girmesi, her ne kadar tenezzül ve tecerrüd itibarı ile tamam olma ve kemal bulma ölçüsünde pek ileri ise de, lâkin hariçten gelmektedir. Böyle bir şeyin hükmü ise... arızidir. İnsanın o boyaya girmesi batini olduğundan, onun hükmü zati mana taşımaktadır. İkisi arasında çok fark vardır.

Üstte anlatılan kemal, enbiyaya mahsustur. Onların tümüne Allah'ın salâtı ve selâmları olsun. Zira, beşerin havassı olarak murad olan onlardır, bir de, teahiyet ve veraset yolu ile, bu büyük devlete erme müjdesini alanlar vardır.

Anlatılan devletin peygamberlerin ashabında husule gelmesi, onun sohbeti ile pek çok ve pek ziyade olmuştur. Onlara salât ve selâm olsun. Her ne kadar az, hatta azdan da az olsa dahi, ashabın dışında bu devlete müşerref olan vardır.

Bir şiir:

Padişah çalarsa kapısını kocakarının;

Olmaya gidesin yolunmasına bıyığının...

Rabbimiz nurumuzu tamamla; günahlarımızı bağışla... Sen her şeye kadirsin. Resullerin efendisi hürmetine. Ona ve diğerlerine salât, tahiyyat ve selâmlar.

***

 

 

326. MEKTUP

MEVZUU:

a) Bir mektubuna cevap..

b) Zahir ulemanın nasibi, sofiye-i aliyyenin nasibi, enbiyanın varisleri olan rasihun ulemanın nasibi beyanındadır. Bu münasebetle bazı hususların beyanı.

NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Hz. Mirza Şemseddin'e yazmıştır.

***

Allah'a hamd olsun. Onun Resulüne salât ve selâmlar olsun. Sizlere dahi dualar etmekteyim.

Bilinsin ki, kerem olarak sadır olan mübarek mektubu, aziz kardeşim Muhammed Tahir ulaştırdı. Onun gelmesi ile, ferah ve sürür hasıl oldu. Ona derc edilmiş ki: Mülakat zamanına kadar, mektuplar vasıtası ile nasihatler edile.

***

Ey Mükerrem Mahdum,

Din nasihattir; Seyyid'ül-Mürseline tabi olmaktır. Ona ve âline salâtların en faziletlisi, tahiyyatın dahi ekmeli olsun.

Zahir ulemasının dinden ve Seyyid'ül-Mürselin Resulullah'a tabi olmaktan yana nasipleri; itikadı da tashih ettikten sonra, Şeriatın ilimleri ve ahkâmı olup bu ilim muktezasına göre de amel etmektir.

Sofiyenin nasibi ise... o ulemaya nasib olanlarla beraber, hallerdir, vecidlerdir, ilimler ve maariftir.

Rasihun ulemanın nasibi ise... -Ki bunlar enbiyanın varisleridir; onlara salât ve selâm olsun-, zahir ulemanın nasibi olan ve sofiyenin de imtiyazında bulunan nasiplerle beraber sırlardır ve inceliklerdir. Bu sırlara ve remzlere, Kur'an'ın müteşabihatında işaret edilmiştir. Tevil yollu onlara derc edilmiştir.

Bu son anlatılan zümre, mutabaat işinde kemal üzere olup verasette dahi tahakkuk etmişlerdir. Bu zatlar, enbiyaya has olan devlette ortaklıktır. Has makamın mahremiyetine sahihtirler. Bu manadan ötürü, hiç şüphe yok ki, Resulullah (sav) Efendimizin, şu müjdeli emr-i şerefine de nail olmuşlardır:

"Ümmetimin uleması, Beni İsrail'in enbiyası gibidir."

***

Seyyid'ül-Mürselin ve Habib-i Rabb'il-alemine mutabaat üzere olunuz.

Resulullah Efendimize, bütün nebilere, resullere, mukarreb meleklere ve tüm taat ehline salâvat ve tahiyyat olsun.

Bu mutabaatınız; ilim, amel, vecd ve hal olaraktan da devam etsin. Ta ki: Saadet derecelerinin nihayeti olan veraset husulüne vesile ola...

***

 

 

327. MEKTUP

MEVZUU:

a) Makam sahibinin mutlaka ilim sahibi olması gerekli midir, değil midir?

b) Hallere muttali olmamanın sebebi.

NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Mevlâna Ahmed Berki'ye yazmıştır.

***

Rahman Rahim Allah adı ile... Selâm, seçmiş olduğu kullarına.

Peş peşe iki mektup geldi. Musibet (ölüm) haberini yazmışsınız. (Bu manada bir ayet-i kerime meali):

"Biz, Allah içiniz; Allah'a döneceğiz."(2/156)

Arkadaşlar, merhum Hace Muhammed Sadık'ın ruhu için, yetmiş bin, merhume kız kardeşi Ümmügülsüm'ün ruhu için dahi yetmiş bin defa:

-LA İLAHE İLLALLAH (Allah'tan başka ilâh yoktur)

Kelime-i tevhidini tekrar etsinler. Bunun sevabını dahi, her ikisinin ruhaniyetine hediye eylesinler. Zira, ahbabdan beklenen duadır; Fatiha dahi okumaları beklenir.

***

Yine yazmışsın ki:

-Mektubatta anlatıldığına göre: Mansıp sahibi, ilim sahibidir.

Ey Mahdum,

Kutb-u aktab, ilim sahibidir; yani: Kendi mansıbı için. Diğer mahalli yerlerin aktabı (Kutb-u Bukuat) dahi onun parçaları gibidir. Yani: Eli ayağı. Bunların bazıları idaresini bilir; bazıları da bilmez.

***

Yazıyorsun ki:

-Fenafillah ve bekabillah şu ana kadar hasıl olmadı. Bunun için deriz ki:

-Bunun için ne yapabiliriz? Sen sohbette az kaldın. Bazı hallerin husulüne muttali olacağınız kadar burada durmadın.

Şu anda ben, Hind beldesindeyim; fenanı ve bekanı müşahede ediyorum. Anlatılan her iki kemali dahi, sende hissetmekteyim. Amma, sen bunu inkâr ediyorsun. Aramızda da, uzun mesafe var; suri mülakat müyesser olmamaktadır. Gizli hallere muttali olmak dahi zordur.

Meşayihin fena ve beka üzerine ettikleri kelâm, tamamen remz ve işarettir. Bu manada, insan kendiliğinden ne bulabilir ki? Sübhan Hak dahi, herkese ilim ve hal ihsan eylememiştir. Elbet, bir şahsa hallerinde dair ilim ihsan eder; onu dahi kendisine iktida edilen bir kimse kılar. Kalan topluluğu dahi ona bağlar. O dahi, onları kemal ve tekmil mertebesine ulaştırır.

Bir şiir:

Allah'a ne zorluğu olur;

Alemi bir şahsa doldurur...

Keşke Şeyh Hasan'ı birkaç gün daha tutsaydım; sizin bazı hallerinize onu muttali ettikten sonra hizmetinize yollasaydım. Sizin gelmeniz müşkil.

Arkadaşlarınızdan, rüşdünü ikmal etmiş, anlayış kabiliyeti olan biri gelip de burada birkaç gün ikamet etse ne kadar güzel olur. Kendisine zaruri haberleri anlatırdık. Maksud olan hallerin husulüdür. Hallere muttali olmak bir başka iştir.

Kalanı karşılaştığımızda.. Haliyle Baki Allah dilemiş ise... Vesselam.

***

Gereken nasihat odur ki: Ara vermeden derslere çalışasın; kendine (nefsine) müsamaha etmeyesin. Yani: Dersleri bırakmak babında. Senin için mümkün ise... zikir fikir hevesine kapılmadan bütün günlerini dersle doldur. Zira, gece saatleri zikir için yeterlidir.

Şeyh Hasan dahi, ders ve taallüm ile meşgul olsun; onu boş bırakmayınız

O tarafların ilimden yana nasibi az olduğu için; şeriat ilimlerinin orada ihyası zaruridir. Bu iş üzerinde başka nasıl durayım?

Hace Veys'in hallerini içine alan sayfalar da geldi. Ekseri yerlerine baktım; onları sevindirici buldum. Sübhan Hak'tan dilesin ki: Kuvveden fiile çıkara.

Vesselam.

***

 

 

 

328. MEKTUP

MEVZUU: Kurban Bayramı hutbesinde, Hulefa-ı Raşidin'in isimlerini okumayı terk eden hatibin zemmi ile, onları dinleyenleri de ayıplamak.

Bu münasebetle bazı hususların beyanı.

NOT: Samane beldesinin sadatına, kadılarına, valilerine ve diğer halkına...

***

Allah'a hamd olsun. Selâm seçmiş olduğu kullarına.

Samame'nin, hürmetine lâyık sadatının, kadılarının ve diğer ahalisinin, kerem sahibi idarecilerinin başını ağrıtmaya sebep şudur:

Duyduğumuza göre, o makamın hatibi, Kurban Bayramı hutbesinde Hulefa-i Raşidin'in ismini zikretmeyi terk etmiş; Allah onlardan razı olsun. Onların mübarek isimlerini zikretmemiş.

Yine duyduk ki:

Onun böyle yapmasından ötürü, hazır olan cemaatten bir grup bu hususta kendisine tarizde bulununca; sehvini itiraf edip hatası ve unuttuğu için özür beyan etmemiş. Böyle etmediği gibi, kendilerine temerrüd ve inatla mukabelede bulunup şöyle demiş:

-Hulefa-i Raşidin'in ismi zikredilmese ne lâzım gelir?.. Yine duyduk ki:

-O makamın büyükleri ve ahalisi, bu hususta yumuşak davranıp o hatibe; insafsızlık ve edepsizlik ettiği için şiddetle, sertçe karşı durmamışlar.

Bir mısra:

Ah bin kere ah, değil bir kere..

Hulefa-i Raşidin'in ismini hutbede zikretmek, hutbenin şartları arasında değildir. Lâkin, böyle bir zikir, ehl-i sünnet vel-cemaat alâmetidir; Allah onların çalışmalarını şükrana lâyık eylesin. Bunu bilerek kasden terk edenin ya kalb marazı vardır; yada batını habistir.

Farz edelim ki: O bunu, inat ve taassupla terk etmedi; o halde:

"Bir kavme benzeyen onlardandır."

Tehdidli emrine ne diyelim. Bunun için ne cevap verecek? Sonra, töhmet zannından nasıl kurtulacak? Bir hadis-i şerifte şöyle geldi:

"Töhmet yerlerinden sakınınız."

Eğer o kimse, Hazret-i Ebubekir ve Hazret-i Ömer'in Allah onlardan razı olsun; takdiminde mütevakkıf ise... ehl-i sünnet vel-cemaata göre rafızi sayılır; onların yolundan çıkmış olur. Hazret-i Osman ve Hazret-i Ali'nin, Allah onlardan razı olsun; mahabbetinde mütereddir ise... bu hali ile de ehl-i hak zümresinden ayrılmış olur.

Bu durumda hiç uzak görülmez ki: O hakikatsiz hatip bu hali Keşmiriye'ye mensup olarak almıştır ve bu habaset de o nların müptedilerinden gelmektedir. Yerinde bir şey olur ki, ona: Hazret-i Ebubekir'in ve Hazret-i Ömer'in daha faziletli olmasının, sahabenin icmaı ile sabit olduğu öğretilip anlatıla... Nitekim bu manayı, din imamlarından bir cemaat nakletmiş-tir. Bunlardan bir tanesi de; İmam Şafii'dir; Allah ondan razı olsun.

Şeyh İmam Ebülhasan Eş'ari şöyle anlattı:

-Kalan ümmet üzerine önce Hazret-i Ebubekir'in; ondan sonra da, Hazret-i Ömer'in daha faziletli olduğu kafidir. Allah onlardan razı olsun.

Bundan başka tevatüren, Hazret-i Ali'den (ra) hilâfet ve memleketi idaresi zamanında, kendi taraflarından dahi büyük bir cemaat arasında şöyle anlatılmıştır:

-Hazret-i Ebubekir ve Hazret-i Ömer, ümmetin en faziletlisidir. Bu manayı Zehebi, Ebülhasan Eş'ari'ye dayanarak şöyle dediğini anlattı:

-Üstteki rivayeti, Hazret-i Ali'den nakleden seksen kimse anlattı.

Bunları bir cemaat saydı. Daha sonra şöyle dedi:

-Allah rafızileri takbih eylesin; o kadar cahiller ki... Buhari'nin kitabı, Allah'ın kitabından sonra, en sağlam kitaptır. O, Hazret-i Ali'den naklen şöyle anlattı:

-Resulullah'tan sonra insanların hayırlısı, Ebubekir'dir; sonra da Ömer. Bundan sonra da, bir başkası. Allah onlardan razı olsun.

Bunun üzerine, Hazret-i Ali'nin (ra) oğlu Muhammed b.Hanifeye şöyle dedi:

-Sonra sensin.

Onun böyle demesine karşılık Hazret-i Ali (ra) şöyle dedi:

-Ancak, ben Müslümanlardan bir kimseyim.

Buna benzer rivayetler, Hazret-i Ali'den ve diğer ashabın, tabiinin ileri gelenlerinden çok anlatılmış olup hepsi de meşhurdur. Onları ya cahil olan, ya da muannid olan inkâr eder.

Bu insaf libasından soyunana şöyle demek gerekir:

-Biz, ashabın bütününü sevmekle memuruz. Onlara buğzedip eza vermekten men edilmişiz. Hazret-i Ali ve Hazret-i Osman, ashabın en büyüklerindendir; Resulullah'ın dahi akrabalarıdır. Bu durumda onlar, mahabbet edilmeye daha haklıdırlar. Bu manada, Allahu Teala, Resulullah (sav) Efendimizin şöyle anlatmasını istedi:

"De ki, ben karşılık olarak akrabalıkta sevgiden başka bir mükâfat istemiyorum."(42/23)

Resulullah (sav) Efendimiz dahi bir hadis-i şerifinde şöyle buyurdu:

«Ashabım hakkında Allahtan korku üzere olunuz. Benden sonra, onlara garaz bağlamayın. Bir kimse, onlar, severse, ben. sevdiği için sevmiş olur; onlara buğzeden dahi, bana buğzettiği için buğzetmiş olur Onlara eza eden, bana eza etmiş olur; bana eza eden dahi Allah'a eza etmiş olur. Allah'a eza edenin dahi, tutulup muaheze edilme tehlikesi vardır."

Böylesine kötü kokulu bir zehir, İslâm'ın iptidasından bu vakte kadar, Hind beldelerinde hiç duyulmuş mudur? Bu, bilinmiyor. Her halde, bu muameleden ötürü, bütün belde halkı, itham altında kalacaktır. O kadar ki: Bütün Hind beldelerinden de itimat kalkacaktır.

Allahu Teala, İslâm düşmanlarının tümü üzerine kendisine yardımcı olsun; zamanın sultanı ehl-i sünnet vel-cemaatten olup Hanefi Mezhebi mensubudur. Böyle bir şeyin onun zamanında çıkması, cür'etin son kertesidir. Hatta hakikatta kendisi ile münazaadır. İdare sahiplerinin dahi emrinden, taatından çıkmaktır.

Asıl şaşılacak durum şu ki: Büyük mahdumlar bu vakıayı sükûtla geçerler. Halbuki kendileri de orada oturmaktadırlar. Bütün bu işler olurken, sükûtla karşılamaktadırlar. Bu manadan olarak, ehl-i kitabın zemminde, Allahu Teala şöyle buyurdu:

"Bari bilginleri, fakihleri onları günah söylemelerinden ve haramı yemelerinden vazgeçirmeye çalışsalardı ya. Bu yaptıkları şey ne kadar kötü."(5/63)

Diğer ayet-i kerimede ise şöyle anlatıldı:

"Onlar, işledikleri fenalıktan herhangi birini vazgeçirmezlerdi. Yaptıkları iş ne kadar kötü!.."(5/79)

Bu gibi vakalarda gafil davranmak, o bidatçilere cesaret verin dinde dahi gevşekliği mucib olur.

Bu gibi aldırmaz olmaktandır ki: Orada ehl-i hak topluluğunu Mühdeviye cemaati, kendilerinin batıl inançlarına çağırmaktadır. Bu misillu kurtlar, kısa bir süre, bir-iki tilkinin ellerinden kapacaklarını kaparlar.

***

Bundan daha fazla ne yazayım? Bu dehşetli haberi duymak, ıstırap sebebi oldu ve Faruki damarımı tahrik etti. Dolayısı ile bazı kelimeleri yazmaya mecbur kaldım. Özür beyanı ile müsamahanıza güvenilir.

Selâm size ve sair hidayete tabi olup Mutabaat-ı Mustafa'yı bırakmayanlara. Ona ve âline salâtlar, selâmlar, bereketler ve tahiyyat dileği ile.

***

 

 

329. MEKTUP

MEVZUU:

a) Bazı suallere cevap..

b) Küçük berzahın bazı acaip, garaip hallerini beyan.

c) Taun ile ölümün fazileti.

NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Şeyh Bediüddin Siharanfuri'ye yazmıştır. .

***

Allah'a hamd olsun. Selâm seçmiş olduğu kullarına.

Mübarek mektup ulaştı. Ona şu hususlar derc edilmiş:

-Bu tarafta, zorlu hadiseler zuhur etti. Onların biri taun, diğeri ise, kıtlık... Allahu Teala, bizleri ve sizleri bu gibi beliyyelerden korusun. Şu hususları da yazmışsın:

-Bu fitnelerin olmasına rağmen, gece gündüz ibadetle geçmektedir; batın mamurdur.

Bunun için, Allah'a hamd ü şükürler olsun. Mektuba derc edilen suallerin cevabı şöyle sıralanabilir

a) Çoğu vakit sünnetlerde, Kâfirun, İhlâs, Muavvezeteyn sureleri okunmalıdır.

b) Kefen işinde, erkekler için sünnet olan iki kattır. Sarık sarılması zaiddir; biz, sünnet olanla yetinelim. Onun için bir cevap yazmadık. Kazurat ile kirlenme ihtimali vardır. Bu babda sağlam bir dayanak ve Maveraünnehir ulemasının buna dair bir işi yoktur. Uzun entarilerin kefen yerine giydirilmesini caiz gördüler. Şehitlerin kefenleri dahi giydikleri elbiselerdir. Hazret-i Sıddık elbisesi ile tekfin edilmesini vasiyet edip söyle dedi:

-Beni bu iki elbisemle gömünüz.

Allah onlardan razı olsun.

a) Bir manaya göre, küçük berzah, dünya yerlerinden sayıldığına göre; orada terakki durumunun olması caizdir. Bu yerin dahi, orada çeşitli şahıslara göre, değişik durumları vardır. Herhalde, şu mübarek cümleyi duymuş olacaksın:

"Peygamberler, kabirlerinde namaz kılarlar."

Resulullah (sav) Efendimiz, Miraç gecesi Musa'nın (as) kabrinden geçerken gördü ki: Kabrinde namaz kılıyor. Aynı anda, semaya yükseldiği zaman, Musa'yı (as) orada buldu. O yerin acaip garaip işleri vardır. Merhum büyük oğlumun vefatı dolayısı ile bugünlerde oraya çokça nazar etmekteyiz; oradan garip sırlar zuhur etmektedir. O kadar ki, eğer ondan bir nebze anlatacak olsak, fitneye sebep olur. Cennetin tavanı, Arş-ı meck ise; kabir dahi cennet bahçelerinden bir bahçedir, isterse, kısır akıl bunu tasvirden yana aciz olsun; bu acaipten işlere nazar eden bir başka göz vardır.

d) Şöyle böyle durumlardan sonra, mücerred iman, her ne kadar kurtarır ise de, kelime-i tayyibenin yükselmesi, yararlı amele bağlıdır.

e) Ölümden kaçmak, büyük günahlardan sayılır ki; savaş alanında askerken kaçmaya benzer. Bir kimse, veba olan yerde sebat eder de, sabırlı olursa; ölünce şehit olur. Kabir fitnesinden dahi emin bulunur. O kimse ki, sabırla orada durur, ölmez; gazilerden sayılır. Bu manada bir şiir:

Şayet bana:

-Öl...

Derse sem'an ve taaten;

Bu davetçiye derim;

-Ehlen ve merhaben...

***

Günlerdir, beni balgam ve öksürük perişan etti. Beden zaafı dahi, son haddine vardı. Bunun için, zaruri olarak, cevaplan kısadan aldık.

Vesselam.

***

 

 

330. MEKTUP

MEVZUU:

a) Bu alemin musibetleri, her ne kadar zahirde yara ise de, hakikatte onlar merhemdir; terakkiye sebeb olurlar.

b) Taun hastalığından ölmenin fazileti.

Ve.. bu münasebetle bazı hususların beyanı.

NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Mirza Hüsameddin Ahmed'e yazmıştır.

***

Allah'a hamd olsun. Salât ve selâm Allah'ın Resulüne... Sizlere dahi dualar etmekteyim.

Taziye ve musibetler babında Şeyh Mustafa ile gönderilen mektubun içinde yazılanları okumakla teşerrüf ettim.

Bir ayet-i kerime meali:

"Biz, Allah içiniz, ona döneceğiz."(2/156)

Bu musibetler, zahirde yaralar durumundadır; lâkin hakikatte onlar merhemler gibidir. Terakkileri muciptirler. Hayırlı neticeler ve semereler, onlara göre tertib edilmiştir. Bu semereler, Allah'ın inayeti ile, ahirette vaki olacak semerelerin onda biri dahi değildir.

Çocukların varlığı, aynen rahmettir. Zira onların dünyada iken varlığının faydaları ve menfaatleri vardır. Bunun gibi, ölümlerinde dahi, güzel semereler ve iyi neticeler terettüb edecektir. İmam Nevevi Hilyet'ül-Ebrar eserinde şöyle anlattı:

-Abdullah b.Zübeyr'in idaresi zamanında, taun vakası oldu. Bu taun vakasında, Resulullah (sav) Efendimizin hizmetinde bulunan Hazret-i Enes'in (ra) seksen üç oğlu öldü. Halbuki, Resulullah (sav) Efendimiz onun için bereket duası eylemişti. Abdurrahman b.Ebubekir'in dahi kırk oğlu ölmüştü. Allah onlardan razı olsun.

İnsanların hayırlısı Resulullah (sav) Efendimizin ashabına ki, böyle muamele olunur bizim gibi asilere ne kalır? Bizim hesabımız mı olur?

Bir haberde şöyle anlatıldı:

"Taun, sabık ümmetler için bir azap olmuştu; ama bu ümmet için şehadettir."

Gerçek olan bir mana şu ki: O kimseler, bu veba hastalığında öyle güzel bir şekilde hazırlanıp gitmektedirler ki şaşırmak iktiza ediyor. Hatta, insan bu belâ erbabı cemaata katılmak istiyor. Ağırlıklar, dünyadan ahirete aktarılmaktadır. Bu belâ, zahirde bu ümmet için gazap gibi gözükmekte ise de, batında rahmettir. Şeyh Tahir şöyle anlattı:

-Bir şahsı bu taun günlerinde Lahor'da gördüm; şöyle diyordu:

-Bu günlerde ölmeyen hasret çeker.

Bu geçip gidenlerin durumlarına nazır edildiği zaman, çok garip haller ve acaip muameleler müşahede edilir ki; onlar, Allah yolunda olanlara mahsus imtiyazlardır.

***

Ey Mahdum,

Pek değerli oğlumun ayrılması, en büyük musibetlerdendir. Böyle bir musibetle bir şahsın uğramış olduğu malum değildir. Sabır ve şükür ise... bu musibette bu Zaif için Sübhan Allah'ın nasib ettikleridir. Bunları, en büyük ihsanı ve en büyük in'amı saymak düşer. Sübhan Allah'tan dilerim ki: Bu musibetin ecrini ahirete tehir eyleye, orası için hazırlaya! Dünyada o manada bir şey izhar eylemeye. Bu dileğin, gönül darlığından ileri geldiğini biliyorum; zira Allahu Teala'nın rahmeti boldur; dünya ve ahiret onundur.

***

Kardeşlerden beklenen imdad, lanet, sonucun selâmetine dua, beşeriyet icabı çıkan hataları affetmektir. Yine beşeriyetten naşı kusurlardan dahi geçmektedir.

Bir ayet-i kerime meali:

"Rabbımız, günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla. Ayaklarımıza sebat ver. Kâfirlere karşı bize yardım eyle."(3/147)

Selâm size ve diğer hidayete tabi olanlara.

***

 

 

331. MEKTUP

MEVZUU: Zahir ulemasının nasibi, rasihun ulemanın nasibi ve sofiyyenin nasibi beyanındadır: Bu arada sorulan bir sorunun cevabı.

NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Şeyh Cemaleddin Nagori'ye yazmıştır.

***

Allah'a hamd olsun. Selâm seçmiş olduğu kullarına...

"Ulema, peygamberlerin varisleridir."

Manasında buyurulan hadis-i şerif, ulemanın medhi üzerine yeterlidir.

Veraset ilmi, şeriat ilmidir. Zira, peygamberlerden baki kalan odur. Onlara salâtlar ve selâmlar olsun.

Şeriat ilminin bir sureti, bir de hakikati vardır. Onun sureti, zahir ulemanın nasibidir. Allah onların çalışmalarını şükrana lâyık eylesin. Ki bunlar, Kur'an ve hadisin muhkem manalarıdır. Onun hakikati ise... rasihun ulemanın nasibidir. Allah onlardan razı olsun. Bunlar dahi, Kur'an ve hadisin mütesabihatıdır. Muhkemat, her ne kadar ümmül-kitab ise de, lâkin onun neticeleri ve semereleri mütesabihat olup Kur'an'da asıl maksat olanlar da budur. Yani: Mütesabihat... Bu durumda, ümmühat neticelerin husulüne vesileler olmaktan başka bir şey olmaz.

Mütesabihat, Kur'an'ın özüdür; muhkemat ise, o özün kabuğudur. Mütesabihat öyledir ki: Remz ve işaretle aslı beyan eder; bu muamelenin hakikat yüzünü açar.

Rasihun ulema, özle kabuğun beynini birleştirdiler. Şeriatın suretine ve hakikatına toptan kavuştular. Büyükler, şeriatı bir şahıs gibi tasavvur ettiler; ki onun özü ve kabuğu: Şeriatın sureti ve hakikatidir. Şeriat hükümlerini bilmeyi, şeriatın sureti olarak buldular; sırların ve hakikatların ilmini dahi şeriatın hakikati gördüler.

Bİr taife, şeriatın suretine meftun oldu; bunlar şeriatın hakikatini inkâr ettiler. Bunlar, kendileri için şeyh ve mukteda olarak: Hidaye ve Yezdevi'den başka mukteda ve şeyh tanımamışlardır.

Anlatılandan bir başka taife için; her ne kadar bu hakikat ile alâka hasıl olmuş ise de; ne var ki bunlar, şeriatın hakikatini anlayamamışlardır. Sanmışlardır ki: Şeriat surette kalmıştır. Ve onu yalnız kabuk sandılar. Lübbü dahi, onun ötesinde sandılar. Hiç şüphe yok ki: Bu hakikatin hakikatini idrak edemediler. Müteşabihattan yana da hiçbir nasibe nail olmadılar.

Rasihun ulemaya gelince... hakikatta varis olanlar bunlardır. Allahu Teala, sizleri ve bizleri bunları sevip izlerinde gidenlerden eylesin.

***

Sonra...

Kardeşim, Şeyh Meyan Nur Muhammed, sizin şöyle dediğinizi açıkladı:

-Bizim, diğer silsile meşayihinden icazetlerimiz var. Nakşibendiye tarafından dahi bir icazet istiyoruz.

Ey Mükerrem Mahdum,

Tarikat-ı Nakşibendiye-i Aliyye'de şeyhlik ve müridlik, tarikat talimi ve taallümüdür. (Yani: Öğrenmek ve öğretmektir). Külah ve şecere değildir. Yani: Diğer silsilelerde âdet olduğu gibi... Bu büyüklerin yolu sohbettir; terbiyeleri dahi in'ikâsidir. Hiç şüphe edilmeye ki: Bunların bidayetine, diğerlerinin nihayeti derc edilmiştir. Tarikatları dahi, yolların en yakını olmuştur.

Bu zatların nazarı, kalb marazlarına şifadır; teveccühleri, manevi illetleri giderir.

Bir şiir:

Pek güzeldir Nakşibendilerin yolculukları;

Sessizce ulaştırırlar hareme yolcuları.

***

Temenni edilen müsamahanızdır. Bir mısra:

Makbuldür özür, keremlisi katında insanların. Vesselam.

***

 

 

332. MEKTUP

MEVZUU: Sünnet-i seniyyeye ittiba etmeye teşvik ve beğenilmeyen bid'atları irtikâb etmekten sakındırmak.

Ve bu münasebetle bazı hususların beyanı.

NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Mir Muhibullah'a yazmıştır.

***

Allah'a hamd olsun. Salât ve selâm Allah'ın Resulüne... Sizlere dahi dualar etmekteyim.

Pek değerli Seyyid Muhibullah kardeşimin malumu olsun ki.

Bu taraftaki fukaranın (dervişlerin) hal ve vaziyetleri hamd olsun iyidir. Sübhan Allah'tan dileğimiz: Sizin de selâmet, sebat, istikamet üzere olmanızdır.

Bu müddet içinde, o taraftaki fukaranın (dervişlerin) hallerine İttıla peyda olmadı. Mesafenin uzak olması, bu husustaki engellerdendir.

***

Nasihat işte dindir ve Seyyidü'l-mürselin Resulullah (sav) Efendimize it-tiba edip sünnet-i seniyyeyi yerine getirerek rıza bulunmayan bid'atlardan dahi kaçınmaktır.

Bid'at, her ne kadar şafak aydınlığı gibi görünmekte ise de; hakikatta onun ne nuru vardır, ne de ziyası. İlletliye ondan şifa da gelmez. Dertlere deva da olmaz.

Nasıl anlatıldığı gibi olmasın ki? Bid'at ya sünneti kaldırır; ya da üzerinde durulmayıp sessiz geçilen bir şeydir. Sessiz geçilen bir şey ise... mutlaka, sünnet üzerine fazladan gelir. O zaman, hakiki manası ile sünneti kaldıran bir iş olur. Zira, nass üzerine zaid gelen bir şey, onu neshedip kaldırır.

Bid'at sünneti kaldırdığı, onu nakzettiği için ne hayır vardır; ne de güzellik. (Yani: Hasene olması yoktur). Keşke bileydim, bid'at-ı muhdese için:

-Hasene...

Hükmüne nereden varmışlardır?..

Hem de kemal üzere olan ve nimetlerin de tamam olduğu bir dinde.

Hiç mi bilmezler ki, ikmalden, itmamdan, rızanın husulünden sonra yapılan bir ihdas; güzel olmaktan yana çok uzaktır.

Bir ayet-i kerime meali:

"Haktan sonra, dalâletten başka ne vardır?"(10/32)

Eğer bilmiş olsalardı ki: Kemal üzere olan bir dinde; muhdes bir şeye güzel hükmünü vermek onun kemalini gidermeyi gerektirir; nimetin dahi tamama ermediğinden haber verir; elbette öyle bir şey yapmaya cür'et edemezlerdi.

Bir ayet-i kerime meali:

"Rabbimiz, unutup yanıldıysak; bizi muaheze etme."(2/186)

Selâm size ve yanınızda bulunanlara.

***

 

 

333. MEKTUP

MEVZUU: Namazın faziletleri, tadil-i erkâna riayete teşvik, şartlarını.

edeplerini nasıl uygun olursa öyle ikmal etmek.

Bu münasebetle bazı hususların beyanı.

NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Mevlâna Muhammed Tahir Bedahşi'ye yazmıştır.

***

Allah'a hamd olsun. Selâm, seçmiş olduğu kullarına.

Confor taraflarından yazılıp gönderilen mübarek mektup ulaştı.

Zaaf haberini de tazammun ettiğinden ötürü, ıstırap ve teşvişe sebep oldu. Su anda biz, sağlık haberinizi beklemekteyiz. Onu gelenlere yollayınız. Keyfiyet-i ahvali dahi yazınız.

***

Ey Muhib,

Bu dünya amel yeri, ahiret dahi mükâfat yeri olduğundan; yararlı amelleri yapmak yerinde olur.

ibadetlerin en güzeli namazdır ki, dinin direğidir; müminlerin de miracıdır. Onun edası için tam ihtimam gösterip onda dikkatli olmak gerekir. Ta ki: Şartlarından, erkânından, sünnetlerinden, edeplerinden her biri uygun ve lâyık olduğu şekilde yerine getirile. itminan, tadil-i erkân ve namaza devam hususunda tam bir şekilde mübalağa ile durup kemali ile yerine getirmek gerekir. Zira, insanların çoğu, itminanı ve tadil-i erkânı zayetmek sureti ile namazı boşa gidermektedirler. Böyle bir cemaat hakkında çok sert emir ve şiddetli tehdid gelmiştir.

Namaz sağlam olduğu ve kemalini bulduğu zaman, necat için ümid edilir. Zira, din kaim olmuş olur. Bu manada, müminin miracı dahi, tamama ermiştir.

Bir şiir:

Şeker yemesi gerekir ehl-i safranın;

Bu, rağmına olsa dahi ehl-i sevdanın...

***

Ona ve âline üstün salâtlar ve selâmlar. Selâm size ve diğer hidayet yolunda olup Mutabaat-ı Mustafa'yı bırakmayanlara.

***

 

 

334. MEKTUP

MEVZUU: — «Beni ne yerim, ne de semam aldı; bir mümin kulumun kalbi beni alır..»

Manasına gelen kudsî hadiste beyan edilen kalbden murad, o et parçasıdır. Bazı meşayihin vüs'atından haber verdiği hakikat-ı camia değildir.

NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Hidayet lakabı ile bilinen Şeyh Muhammed Sıddık'a yazmıştır.

***

Rahman Rahim Allah'ın adı ile..

Allah'a hamd olsun; seçmiş olduğu kullara da selâm..

***

Yazmışsın ki:

— Sen mektubatında ve risalelerinde anlattığına göre; kalbî zuhur, arş zuhurundan bir lem'adır. Külli manada fazilet ise, arşa bağlı zuhurdadır. Halbuki, bir kudsî hadiste şöyle anlatıldı:

«Beni ne yerim aldı, ne semam; lâkin, bir mümin kulumun kalbi beni alır..»

Bu kudsî hadisten lâzım gelir ki; kalbe bağlı zuhur daha tamam ola^ve fazilet dahi ona verile..

Ey Muhib,

Bu suâlin cevabı bir mukaddime ile olacaktır.

Bilesin ki,

Velayet erbabı: . — Kalb..

Derken, bununla hakikat-ı camia-i insaniyeyi murad ederler; bu dahi emir âlemindendir.

Sahibine salât ve selâm olsun; nübüvvet dilindeki kalb ise., bir et parçasından ibaret olup bedenin salâhı dahi onun salâhına bağlıdır. Onun fesadı dahi, bedenin fesadını doğurur.

Üstteki mana bir hadis-i nebevide şöyle anlatıldı:

«Âdemoğlunun cesedinde bir et parçası vardır; o salâha kavuştuğu takdirde tüm ceset salâha kavuşur. O fesada vardığı takdirde, bütün ceset fesada varır. Dikkat ediniz; o et parçası kalbdir.»

Birinci ıtlakın yapılması için, kalbin vüs'atı mutlaka lâzımdır. Bu mana icabı olarak, Bayezid-i Bistamî ve Cüneyd-i Bağdadî kalbin genişliğinden haber verip arşı ve içindekileri, kalbin azameti yanında düşük sanmışlardır. İkinci ıtlakın olması için de, kalbin darlığı lâzım gelir. Bu makamda, kalbin darlığı o hadde varır ki, bir parpanın dahi onda yeri yoktur. Bu parça dahi, o kadar küçüktür ki, ondan daha küçüğü yoktur ve eşyanın en düşüğü ve en küçüğüdür.

Kalbin darlığı bölünmeyecek derecede olan küçük parçaya nisbet edilse dahi, ki bu bazı zamanlarda olur ve buna göre kıyas da edilince, bu küçük parça nazarda, yer ve sema tabakaları kadardır.

Üstte anlatılan mana, akıl nazarının ötesindedir; bu manada şüpheye düşenlerden olmayasın.

Üstte anlatılan mukaddimeyi anladıktan sonra bilesin ki,

Hakikat-ı camiaya bağlı bulunan zuhur; hiç şüphe edilmesin ki. Arsa bağlı zuhura nisbetle bir lem'a gibidir. Tam olmak ve külli manada fazilet, bu makamda arşa bağlıdır.

Bayezid-i Bistamî'nin ve Cüneyd-i Bağdadî'nin anlattıkları:

— Kalb, her şeyden geniştir.

Manasını taşıyan cümleye gelince, ki onlar, arşı ve içindekileri, o kalbin yanında küçük bir şey olarak hayal etmişlerdir. Bu mana, bir şeyin modülünü, o şeyin aslı ile karıştırmaya benzer.

Nitekim onlar, arşın ve içindekilerin modülüne baktıkları zaman; kalbin camiiyet durumu karşısında küçük bir şey olarak görmüşlerdir. O gördüklerine dahi: Arşın hakikatları olarak hükmetmişlerdir.

Bu iştibahın (karışıklığın) menşeini bu Fakir mektuplarında ve risalelerinde mükerrer olarak yazmıştır.

Enbiyanın usanma uygun olarak, hadis-i kudsîde varid olan manadaki kalb ise., hiç şüphe edilmeye ki: Ondan murad o et parçasıdır. Tam zuhur dahi, oradadır. Mücerred Zat Ehadiyet aynalığı dahi ona bırakılmıştır.

Arşa gelince.. her ne kadar onda aslın zuhuru olan tam zuhurdan yana bol nasip var ise de; amma o makamda sıfatların imtizacı vardır. Hakikatte, sıfatlar, Hazret-i Zat'ın zılâli olduğundan, zuhur zıllıyet ve şubesinden hali olmaz.

Bu mana icabı olarak, arşın insanî zuhurdan yana vakıaları (terakkiyatı) vardır; ki o: Sırf asla taalluk eder. Bu muamelenin merkezi dahi insandır.

***

Burada şöyle bir soru sorulabilir:

— Hadis-i şeriften anlaşılan manaya göre, kalb geniştir: amma sen, onun darlığını anlatmaktasın.

Bunun için verilecek cevap şudur:

- Kalbin darlığı, ancak Sübhan Hakkın gayrını alamamasından ötürüdür. Onun genişliği ise.. kıdem nurlarının onda zuhuru itibarı iledir. Bunda menfi bir mana yoktur. Fakir, bazı risalelerinde kalbi şu ibarelerle anlattı:

— Dar geniş basit pek basit.. pek az pek çok.. Burada bir başka soru dahi şöyle sorulabilir:

— Fazilete hak kazanan, hakikat-ı camiadır; zira o, emir âlemindendir. Belirtilen et parçası ise.. halk âlemindendir. Bu dahi unsurlardan mürekkeptir; bu fazilete nereden nail oldu?.

Bunun için dahi şu cevabı veririz:

— Halk âleminin emir âlemi üzerine meziyyeti vardır. Bunu anlamaktan yana da, avam halkın idrâki kusurludur. Hatta havassın pek çoğu dahi bunu idrâk edemez. Bu mana, merhum büyük oğluma yazılan tarikat beyanındaki mektupta anlatılmıştır. Bir tereddüd olursa, oradan şifa aransın..

***

Şimdi o et parçasının beyanım dinle.. Yani: Hakikatini..

Bilesin ki,

O, avam için; dört unsurun terkibinden hâsıl olan bir et parçasıdır. Havas için; hatta havassın dahi havassı için ise., on cüz'ün terekkübünden suretlenen bir et parçasıdır. Amma sülük, cezbe, tasfiye, tezkiye, kalb temkini, nefsin itminanı; hatta Yüce Sultan Hakkın sırf fazlı kereminden sonra.. O oh cüz'ün dördü anasırdandır; bir tanesi nefs-i mutmainneden olup beş cüz'ü ise., emir âlemindendir. Bu sözler arasında tezad, tebayün var iken, Vacib'ül-vucud Yüce Mukaddes Hakkın kudreti ile bu tezad ve tebayün sureti zail olup gitmiş; aralarında şaşılacak derecede bir birlik meydana gelmiştir.

Bu muamelenin oluşunda, en büyük cüz, toprağa bağlı unsura aittir. Bu tek olarak oluşan birlik ise.. cüz-ü arzîye benzer; orada istikrar bulmuştur.

Bir şiir:

Toprak ol, sende bitsin gül yaprak yaprak;

Gül odur ki, yetiştirir onu toprak..

***

Ey Kardeş,

Velayet erbabının ilmi bu ilimlere ve maarife ulaşamaz. Zira onlar, nübüvvet nurlarının kandilinden iktibas edilmiştir. Onun sahibine salât, selâm ve tahiyyet.

Bir âyet-i kerime meali:

«Bu, Allah'ın fazlıdır; onu dilediğine verir. Ve.. Allah büyük fazlın sahibidir.» (62/4)

O kalb ki, Halil a.s. onun itminanını istemiştir; işte bu et parçasıdır. Zira, onun cami olan hakikati mütemekkin, nefsi dahi mutmainne idi. Zira, temkin ve itminan, velayet mertebesine hâsıl olur ki: Nübüvvetin ilk derecesidir. Onun erbabına salât ve selâm.. Nübüvvet şanına münasib olan o et parçasının tagallübü ve çırpınmasıdır. Amma cami hakikatin tagallübü değildir; zira böyle bir şey, avamın nasibidir. Hatem'ür-risalet Resûlullah S.A. efendimizin:

«Allah'ım, ey kalbleri döndüren, kalbimi taatın üzere sabit eyle..»

Münacaatında, taleb ettiği kalb sebatı ise... bu et parçasının sebatıdır.

Yine caiz tarafı vardır ki; bazı hadis-i şeriflerde:

«Kalb takallübü..»

Cümlesi ile gelen manadan murad, cami hakikate şamil mana ola.. Et parçası ise., ümmetin hallerine nazaran ola..

***

Burada şöyle bir soru sorulabilir:

— Bu et parçası:

«..Mümin kulumun kalbi beni alır..»

Manasına gelen kudsî hadisteki şeref ile müşerref olduktan ve

Yüce Mukaddes Hazret-i Zat'a aynalık etmeye hak kazandıktan sonra:., onda takallüb ve çırpınma nasıl tasavvur edilebilir?. Hatta, itminana ne ihtiyacı vardır?.

Üstteki soruya şu cevabı verebiliriz:

— Zuhur, her ne mikdar tamam olur ve şüun, sıfat şaibesinden ne mikdar halâs olur ise., cehl ve hayret o mikdar çok olur; idraksizlik ve bulamamak o kadar ziyade ve bal olur. Bu zuhurun ve vüs'atın olmasına rağmen, çek kere; cehlin ve hayretin kemal derecede olduğundan, yaratıcının varlığına delil ister. Şu mana için ki: Avam gibi, yaratıcının varlığına delilsiz ve taklidsiz yakin hâsıl olmaz.

Mana üstte anlatıldığı gibi olunca; takallüb ve çırpınmak onun haline münasib olur. Onun şanında itminan talebi dahi zarurî olur. Bu Fakir, bazı risalelerinde şöyle yazdı:

— Yakin sahibi olan arif rücu sonunda istidlale ihtiyaç duyar. Bu makamda dahi malum oldu ki: O, husulün ve vusulün aynında dahi delile ihtiyaç duyar.

Bu makam, nübüvvet mertebesi kemalâtı haline muvafıktır. Onun sahibine salât, selâm ve tahiyyat.. Ve.. bu makam, velayet haline dahi münasiptir.

Bu kalbin sahibi için, davet icabı âleme rücu vaki olduğu zaman, kalbinin sıkıntısı, çırpınması, takallübü, televvünü pek ziyade ve pek çok olur. Vusulün aynında olsa dahi, cehl ve hayret sebebi ile delile muhtaç olur.

Firkat zamanında dahi ula için, istidlale muhtaç olur; ta ki umumî manada kendisine bu istidlal vasıtası ile itminan hâsıl ola..

Bu cümleyi söyle de anlatabiliriz:

- Bu devlet, kendisinden bir kaç eyyam gizlendikten, firkat damgasını dahi aldıktan sonra, onun için hak olur ki: Daima perişan, ve mustarib bir durumda buluna.. Devamlı olarak, gamlı ve mahzun buluna..

Nitekim, Resûlullah S.A. efendimiz hüzünlü idi; daima düşünceli idi:.

***

Üstte anlatılan her iki itlafa ayıran bazı şekilleri beyan edeceğimizden, akıl kulağı ile dinlemek gerek..

Bilesin ki, o hakikat-ı camia ki, emir âlemindendir; 'ancak tasfiye ve tezkiyeden sonra, devam vasıflı tam temkin müyesser olur. Ama o et parçası böyle değildir. Zira, bunun itminanı, havas (dış duyular) ve idrâke bağlıdır. Bir şey, havas ile idrâk edilmedikçe, ıstıraptan çıkılamaz. Bu mana icabı olarak, Halil İbrahim a.s. şöyle yalvardı:

— «Rabbim, bana göster; ölüleri nasıl diriltiyorsun?.» (2/260)

Üstte anlatılan, iki manadaki kalb arasında bulunan birinci fark idi.. ikinci fark ise, şöyledir:

Hakikat-ı camia, zikirle tesir alır. Zikir kemale ulaştığı zaman, zikirle ittihad eder ve onunla bir cevher olur. Avarif'ül-maarif adlı, eserin sahibi, Allah sırrının kudsiyetini artırsın; bu üstün gaye makamı anlattı ve şu tabiri kullandı:

— Zikr-i Zat..

Amma o et parçası böyle değildir. Onun bu zikre dahi yolu yoktur; onun tesirine girip bir cevher olmak nerede?. Bundan yana uzaktır. Hatta o makamda, zikredilenin zuhuru asaletle olup zıllıyetle değildir. Zikrin nihayet urucu ise., zikri edilenin dehlizine çıkar..

Üçüncü farka gelelim. Şöyle ki:

Hakikat-ı camia, nihayetin nihayetine ulaştığı, has velayetten dahi bol nasibe nail olduğu zaman., eğer kendisine matlub için aynalık durumu da hâsıl olur ise.. kendisinde zahir olan matlubun zılli olur; aynı değil. Tıpkı, bir şeyi gösteren ayna gibi.. Zira onda zahir olan bir şahsın kopyasıdır; kendisi değil. Amma, et parçası olan kalb böyle değildir. Zira onda zahir olan matlubun aynıdır; zilli değildir. Ki bu: Zahirdeki aynanın hilafınadır. Bu mana icabı olarak, kudsî hadiste söyle buyuruldu:

«...beni mümin kulumun kalbi alır.»

Bu muamele, fikir nazarının alacağı dışındadır.

Sakın ha.. olmaya ki, burada hulul ve temekkün tahayyül edesin; zira böyle bir şey küfür ve zındıklık olur. isterse bu dünyalık maaş aklı şu manayı kabul etmesin: Hülul ve temekkün olmadan, bir şeyin aynı bir şeyde zahir olur.. Böyle bir şeyi kabul etmemek, aklın kusurundan ileri gelir; gaibi hazıra kıyas olur. Kusurlulardan olmayasın..

Dördüncü farka gelelim.. Şöyle ki:

Hakikat-ı camia, emir âlemindendir; et parçası ise, halk âlemindendir. Hatta halk âleminden ve emir âleminden olan onun birer parçasıdır. Ama halk, onun en büyük parçasıdır; emir ise, onun en küçük parçasıdır. Bu iki cüz'ün bir araya gelmesinden dahi, onun için vahdanî bir heyet hâsıl olmuştur. Böylece, hayrete düşüren bir hal almıştır.

Her ne kadar o, yâni: O hayrete düşüren hali ile halk âlemi ile emir âlemine mugayir olanlardan hiç biri ile münasebeti ve benzerliği yok ise de, yani: Kendine has terkibi sebebi ile.. lâkin, o halk âleminden sayılır. Zira, arza bağlı parça bu muamelede umde sayılır. Toprağın tevazuu dahi, onun yükselmesine sebeptir.

Beşinci farka gelelim., şöyle ki:

Hakikat-ı camianın vüs'atı, (genişliği) eşya suretlerinin onda zuhuru itibarına göredir. Tazyikinden sonra inkişaf eden et parçasının vüs'atı ise.. namütenahi sınırı olmayan matlubu alması itibarına göredir. Bu tazyik, dehlizinin tazyikidir. Şunun için ki o: Matluptan başkasının oraya girmesine manidir. Hatta zikrin dahi, mezhûrun perdelerine ulaşmasını bırakmaz. Öylece, o mukaddes harime, zılliyet şaibesine ulaşması kalmaz.

Şu da bir başka mana..

Birinci sayılanın, keyfiyet şaibesi olduğundan, keyfiyeti olmayan varlığa ayna olmaya lâyık değildir. İkinci sayılanın dahi, keyfiyeti olmayan, zattan nasibi olduğundan ona keyfiyeti olan sığmaz.

Asıl şaşılacak durum şu ki: Davet için rücu ettikten sonra bu kalbe, zulmet ve perde gelmiştir. Bu mana icabı olarak, Seyyid'ül-beşer Resûlullah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:

— «Kalbime ağırlık gelir., (veya perde..)»

Bu farkı daha ne kadar anlatalım.. Toprak ne, Rabb'ül-erbab ne..

***

Ey Kardeş, Sakın ha.. olmaya ki, bu:

— «M u d ğ a..»

Tabiri ile anlatılan kalbi bir et parçası tahayyül edesin; hem de hiç önem verilmeyen.. Zira o, nefis bir cevherdir. Onda, halk âleminin sırlan ve hazineleri gizlenmiştir. Emir âleminin dahi, defineleri gizli yanlan saklanmıştır.

Hey'et-i vahdaniyesine bağlı has muamelenin ziyadesi ile; onun on cüz'ü tasfiye, tezkiye, cezbe, sülük, fena ve beka ile pak ve temiz kılınmıştır. Siva taallukatı kirlerinden dahi hür olmuştur. Meselâ: Kalb takallübden kurtulup temkin mertebesine ulaşmıştır. Nefis dahi emmare olmaktan çıkıp itminan fezasına ermiştir. Ateşe bağlı olan parçası dahi azgınlıktan, inattan, tuğyandan alınmıştır. Toprağa bağlı unsurdan dahi, düşüklük ve hasisliği çıkmıştır.

Üstte anlatılan kıyas devam ettirilebilir. Hülâsa; ifrat ve tefrit cinsinden olan her sıfat, onun bütün cüzlerinden kalkmıştır. Bütün bunlardan halâs olup kendisine itidal gelmiştir, işte bundan sonra. onun cüzleri, sırf fazilet ve kerem suyu ile terkib edilip muayyen bir şahıs haline gelmiştir. Bu şahsa dahi:

— İnsan-ı kâmil..

İsmi verilmiştir. Bu şahsın, vücud merkezinin hulâsası olan kalbine dahi:

— «M u d g a.. (et parçası.)»

Tabiri kullanılmıştır. İşte o mudganın hakikati budur. İbare ölçüsüne göre, dedikodu kisvesinde, ibare mikyasına göre bu manalar zuhur etmiştir.

Emir Sübhan Allah'ındır.

***

Burada nakısın biri şöyle bir soru sorabilir:

- Her insan, bu on cüzden mürekkeptir. Bu cüzlerin terekkübünden dahi, onun için bir hey'et-i vahdaniye vardır. Ne denir?.

Bu soruya şu cevabı veririz:

- Evet., o dahi bu cüzlerden mürekkeptir. Lâkin, bu cüzler, pak ve temiz olmuş değildir. Cezbe ve sülük yolu ile, siva kirlerinden halâs olmamıştır. Haliyle İnsan-ı kâmil cüzleri böyle değildir. Zira onlar, fena ve beka ile pak ve nazif olmuştur. Nitekim bu mana daha önce anlatıldı.

Bu cüzler, her insanda ayrı ayrı ve başka başka olduğundan; onlardan her cüz'ün dahi birbirine uymayan değişik halleri bulunduğundan, zarurî olarak, onun hey'et-i vahdaniyeden nasibi olmaz. Eğer bir hey'eti var ise, o da hakikî değil; itibarîdir. Amma, insan-ı kâmilin cüzleri böyle değildir. Zira o, temayüz ve tebayün vasfından çıktıktan sonra, imtizaç ederek karma bir durum almış; değişik halleri, birbirine uymayan hükümleri ondan ayrıldıktan sonra, bir hüküm üzerine karar kılmıştır. Böyle olunca da, hey'et-i vahdaniye onda zarurî olarak hakikat olmuş; itibarî olmamıştır. Tıpkı muhtelif ilâçlardan meydana gelen bir macun gibi.. Onların parçaları bir araya gelip bazısı bazısına karıştıktan sonra, onun için bir hey'et sabit olmuş; ayrı ayrı olan hükümler dahi ondan gitmiştir. Böylece, onun için tek hüküm arız olmuştur. Bu manayı anla.. En iyi bilen Sübhan Allah'tır.

***

Ey Kardeş,

O et parçası için tesbit edilen bütün bu kemalât, ancak:

«.. iki yayın birleşimi..» (53/9)

Mealine gelen âyet-i kerime ile anlatılan makamdadır. Burada, mazharda zahirden bir vasıf tevehhüm edilir. Her ne kadar burada, zahir olan asıl olup suret olan zil olmasa da, lâkin aynada zahir olan şahıs, mir'at vasfından beri ve tahir değildir. Bunun için de, iki kavs sabit olmaktadır.

Anlatılan makamın daha ötesinde ise:

«.. daha da yakın..» (53/9)

Âyet-i kerimesi ile anlatılan makam vardır. Burası öyle bir makamdır ki: Orada zahir olan mazhardan bir vasıf almaz. Orada zaid olan bir şey dahi tahayyül edilmez, iki yay orada yoktur. Orada bir vasıftan başka bir şey tasavvur edilmez. Zira, anlatılan:

«.. daha da yakın..» (53/9)

Makamına münasib olan da budur. Bu makamın muamelesi.

«.. iki yayın birleşimi..» (53/9)

Âyet-i kerimesi ile anlatılan makamın muamelesine mugayirdir. İmkân âlemi yapraklarını çevirmek gerekir ki; yük:

«.. iki yayın birleşimi..» (53/9) Manasından alınıp:

«.. daha da yakın..» (53/9) Manasına geçirile.

***

Kelâmımız işaret, remz, beşaret (müjde) ve hazinelerdir.

İlham eden Allah'tır.

Allah-ü Teâla, efendimiz Muhammed'e ve ashabına salât, selâm ve bereket ihsan eylesin.

***

 

 

335. MEKTUP

MEVZUU:

a) Allah selâmet versin: Hazret-i Şeyhin bereketi ile, Serhend beldesinin pek çok beldeler üzerine şerefli oluşu ve fazileti..

b) Onun sakin olduğu beldede, sıfat tozu düşmeyen bir nurun müşahedesi..

c) Bu yerin, Mahdum-u Azam merhum Hace Muhammed Sadık'ın medfun (gömülü) bulunduğu yer oluşu.. Sırrı mukaddes olsun.

NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Mevlâna Muhammed Sadık Keşmirî'ye yazmıştır.

***

Allah'a hamd olsun. Seçmiş olduğu kullarına selâm..

***

Serhend beldesi öyle bir yerdir ki: Allah-ü Teâla'nın inayeti ve Habib-i Ekrem'in lütufları ile ihya oldu. Allah-ü Teâla, ona salât ve selâm eylesin. Gayet derin ve karanlık bir kuyu gibi idi, üstün sıfatlarla doldu ve bütün beldelerden ve yer parçalarından üstün kılındı.. Vasfı, keyfiyeti olmayan nurdan iktibas edilen bir nur oraya tevdi edilmiştir. Tıpkı: Allah'ın mukaddes hareminden parlayıp çıkan bir nur gibidir. Anlatılan nur bu Derviş'e büyük oğlumun irtihalinden (ölümünden) aylarca evvel zuhur etti. Fakir'in meskeni bulunan yerdeki zaviyede göründü. Öyle parlak bir nur idi ki: Ona sıfat ve şe'n tozundan hiç bir şey düşmemişti. Bu nur, keyfiyetten münezzeh ve müberra idi. Temennim oydu ki: Bu yer, benim medfun olacağım yer ola ve o nur dahi başımın üzerinde parlayıp kala.. Bu manayı büyük oğluma açtım. Ki o: Sırrımın sahibi idi. Bu nura ve temenniye onu muttali kıldım. Dolayısı ile, merhum oğlum bu devlette beni geçti. Toprak hicabının ötesinde bu nura müstağrak oldu.

Bir şiir:

Erbab-ı nimete kutlu olsun erdikleri;

Miskin aşıka yeter kadehle içtikleri..

***

Bu belde-i muazzamanın şerefli oluşundandır ki: Büyük oğlum gibi biri oraya defn edilmiştir. Ki o: Allah-ü Teâla'nın büyük velî kullarından biridir. Böylece orada istirahata çekildi.

Aradan bir müddet geçtikten sonra, zahir oldu ki: Oraya bırakılan nur, bu Fakir'in kalbindeki nurlardan bir lem'adır. Buradan iktibas edilerek oraya bırakılmış. Tıpkı: Bir meşaleden alınan kandil gibi.

Âyet-i kerime mealleri:

«De ki, hepsi Allah tarafındandır.» (4/87)

«Allah yerin ve semaların nurudur.» (24/35)

«İzzet sahibi Rabbin, onların isnat etmekte oldukları vasıflardan yücedir, münezzehtir.

Gönderilen bütün peygamberlere selâm..

Ve.. âlemlerin Rabbi Allah'a hamd olsun.» (37/180 - 182)

***

 

 

336. MEKTUP

MEVZUU:

a) işin umdesi, sünnet-i seniyyeye ittiba edip beğenilmeyen bid'attan kaçınmaktır.

b) Tarikaî-ı Nakşibendiye-i Aliyye'nin diğer silsilelere nisbetle üstün meziyetli, ancak Sahib-i Şeriat Resulullah'a ittiba sebebi iledir. Ona ve âline salât, selâm ve tahiyyet.

c) Azimetle amel etmek.

d) Bu Tarikat-ı Aliyyeyi övmek.

NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Mahdumzade Muhammed Abdullah'a yazmıştır. Allahu Teala ona selâmet ihsan eyleyip baki kılsın. Kendisini, son temennisine ulaştırsın.

***

Rahman ve Rahim Allah'ın adı ile.

Allah'a hamd olsun. Onun seçmiş olduğu kullarına selâm.

***

Pek aziz oğluma yapacağım nasihat şudur: Sünnet-i seniyyeye ittiba. Allah, bu oğluma ve yanındaki sevdiklerine selâmet ihsan edip, kendisine uygun düşmeyen şeylerden korusun.

O sünnet-i seniyyenin sahibi olan zata dahi salât, selâm ve tahiyyet.

O nasihatin devamı şudur: Hoşnut olunmayan bid'atlardan kaçınmak.

Şu sıralarda nasıl İslâm'a gurbet gelmiş ve Müslümanlar dahi nasıl garib olmuş ise... aynı şekilde bu gariplikleri zamanla daha da artacaktır. O kadar ki, yeryüzünde:

-Allah...

Diyen kimse kalmayacaktır. Kıyamet dahi, insanların şerlileri üzerine kopacaktır.

Geçmiş zamanlarda, İslâm'ın kuvveti olduğundan; zaruri olarak bid'at zulmetlerine dayandı, ihtimal ki: O zulmetlerden bazısı nurani olarak hayal edildi. Bu da, islâmın nurunun şa'şaası içinde olabilir. Bu tahayyül dahi, bid'atın:

-Hasene...

Hükmü almasına sebep oldu. isterse hakikatta onun nuru ve hasene oluşu asla olmasın.

Ne var ki, şimdiki vakit böyle değildir. Bu vakitte, islâm'ın zaafı vardır. Onda, bid'at zulmetlerine tahammül tasavvur edilemez. Hatta bu manada, eskilerin ve yenilerin fetvası ile yürümek dahi yerinde olmaz. Zira, her vaktin kendine göre hükümleri vardır.

Görünürde, bid'atın çokluğundan ötürü alem bir zulmet içinde gibidir. Sünnet dahi gurbeti ve nedreti dolayısı ile bu zulmet denizinde yanan meş'aleler gibidir. Bid'atla amel etmek, bu zulmeti artırmaktır; sünnetin nurunu dahi artırmaktadır. Sünnetle amel etmek dahi, zulmetin azalmasına ve nurun artmasına sebep olur.

Mana üstte anlatıldığı gibi olunca, dileyen bid'at zulmet nurunu çoğaltsın; isteyen sünnet nurunu artırsın. İsteyen şeytan topluluğunu artırsın; bu manada gelen ayet-i kerime şöyledir:

"Dikkat ediniz; şeytan topluluğu hüsrana uğrayanların taa, kendileridir. "(58/19)

Dileyen de Allah topluluğunu çoğaltsın; bu manada gelen ayet-i kerime meali şudur:

"Mutlak galip gelecek olanlar, Allah yolunda toplananlardır."(5/56)

Bu vaktin sofiyesi, insafa gelip İslâm'ın zaafını ve yalanın faş olduğunu mülahaza etmiş olsalardı; onlara lâzım gelirdi ki: Sünnetin dışında şeyhlerine uymayalar. Şeyhlerinin amel etmesi bahanesi ile yeni icad olan işleri yol tutup âdet edinmeyeler. Zira sünnete tabi olmak, elbette kurtarır; hayır ve bereket semereleri verir. Sünnetin gayrına uymak ise... tehlike üstü

tehlikedir.

Bir ayet-i kerime meali:

"Resul üzerine, ancak tebliğ (vazifesi) vardır."(5/99)

Saadeti bulunan o kimsedir ki, terk edilen sünnetlerden bir sünneti yerine getirip ihya eyleye ve amel edilmeye çalışılan bid'atlardan bir bid'atı dahi yok ede.

Bu, öyle bir zamandır ki: Hayrü'l-beşer Resulullah (sav) Efendimizin bi'seti üzerinden bin sene geçmiştir. Ona ve âline salât ve selâm olsun. Kıyamet alâmetleri dahi belirmiştir. Kıymet şartlarının dahi emareleri vardır.

Nübüvvet asrının uzaklaşması sebebi ile sünnet örtülmeye başlandı. Yalanın açığa çıkması illeti ile de bid'at aşikâr oldu. Artık, sünnete yardım edilmeye ve bid'atın dahi hezimete uğratılmasına ihtiyaç duyulur oldu.

Bid'atın revaçta tutulması, dinin tahribini muciptir. Bid'atçılara tazim etmek ise, İslâm'ın yıkılmasına sebep olur. Her halde şu hadis-i şerifi duymuş olacaksın:

"Bir kimse, bid'at sahibine tazim eder ise... İslâm'ın yıkılmasına yardım etmiş olur."

Bütün gayret ve tam bir hırsla sünnetlerden bir sünneti olsun yerine getirmeye; bid'atlardan dahi bir bid'atı kaldırmaya teveccüh edile. Böyle bir şeyi yapmak pek yerinde olur.

İslâm âdetlerini bütün vakitlerde yerine getirmek; bilhassa bu zamanda ki, İslâm, zaafa uğramıştır, sünnet-i seniyyenin tervicine, bid'atın dahi tahribine kalmıştır.

Eskiler, bid'atta hasene görüp onların bazılarını iyi bulmuşlardır; lakin Fakir, bu meselede onlara uymaz. Bid'at fertlerinden hiçbirini de iyi görmem. Onlardan hiçbir şeyi zulmet ve kudretten başka olarak hissetmem. Zira, bu manada. Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

"Her bid'at dalâlettir."

İslâmın zaafında ve bu gurbette selâmeti, sünneti yerine getirmeye bağlı buluyorum. Helaki dahi, bid'atı yapmakta buluyorum. Amma hangi bid'at olursa olsun.

Bid'atı, islâm binalarını yıkan bir âlet gibi görmekteyim, sünneti dahi, dalâlet karanlığında kendisi ile yol bulunan aydınlık bir yıldız gibi bulmaktayım.

Allahu Teala, bu vaktin ulemasını muvaffak eylesin ki, asla bid'atın hasene olma cihetine gidip onun yapılması için dahi fetva vermeyeler. Her ne kadar bid'atın durumu, onların nazarında açık ise de, sünnetin arkasında şeytanın tesvilatının dahi büyük saltanatı(!) vardır.

Allahu Teala, bizden yana şeyhlerimizi, mükâfatların hayırlısı ile mükâfatlandırsın. Şunun için ki: Biz acizlere bid'at işleri yapmak için dalâlet etmediler; kendilerini taklid ederek tehlikeli zulmetlerin telkininde bulunmadılar; sünnete mutabaattan başka yol göstermediler; şeriat sahibi Resulullah'a ittiba dışında bir hidayet yolu dahi anlatmadılar. Ona ve âline salât, selâm ve tahiyyet. Bir de azimetle ameli emrettiler.

Hiç şüphe edilmeye ki: Onların tarikat esasları muhkemdir; vusul saraylarının binası dahi yüksek, kandilleri de aydınlıktır.

Bu zatlar, raksı ve semağı ayakları altına almışlardır. Vecdi ve tevacüdü dahi işaret parmakları ile ikiye ayırmışlardır.

Başkalarının keşifleri ve müşahedeleri bunlara göre yabancı ve ağyar sayılır. Bilgileri ve tahayyülleri dahi nefye müstahaktır; şöhrete değil.

Bu zatların muameleleri, müşahedenin ve idrakin ötesinde, bilinenlerin ve hayal edilenlerin taa ilerisindedir. Hatta muayenelerin ve mükâşefelerin de çok çok ötesindedir.

Başkalarının önemle üzerinde durdukları isbattır; bu büyük zatlar ise sivanın nefyine çalışırlar.

Bunlardan başkaları nefy ve isbat cümlesini tekrar ederler ki: isbat dairesi genişlesin; alem kendilerine inkişaf eylesin. Bu alem hakkıyet ve ayniyet unvanını, gayriyet unvanı ile ortaya atmaktadır. Anlatılanı yaparlar ki, her şeyi yüce mukaddes Hak olarak bulsunlar.

Amma, bu büyükler onlar gibi değildir.

-LA İLAHE İLLALLAH (Allah'tan başka ilâh yoktur) Kelime-i tayyibesini tekrar ederler ki: Nefy daireleri genişlesin. Cümle keşfedilen, müşahede edilen, bilinen şeyler:

-LA..

Kelimesi altına girsin, isbat canibinde dahi görülen, düşünülen bir şey kalmasın. Faraza, isbat canibinde bir şey zahir olsa dahi, onun da nefy tarafına döndürülmesi gerekir. Ta ki: isbat tarafından, müstesna kelimesini söylemekten başka bir nasib kalmaya.

Diğer tarikatlarda, nefy ve isbat zikri, müptedilerin haline münasiptir. Sırf isbat zikri olan Allah lâfzı ise... bundan sonra münasip düşer. Ta ki: isbat kelimesinin tekrarı ile keşfolunan müsbet için istikrar ve istimrar hasıl ola.

Bu büyüklerin durumuna gelince... tam onların aksinedir. Zira, evvelâ onda isbat vardır; bu isbatın nefyi dahi sonradan gelir. Bu manadan ötürü, bu Tarikat-ı Aliyye'de önce:

-ALLAH..

Lâfza-i celâl ismini zikretmek yerinde olur. Bundan sonra da nefy ve isbat zikri yapılır. Üstte anlatılan cümleyi duyan biri:

-Bu takdirde, bu Tarikat-ı Aliyye'nin büyükleri için, isbat makamından nasip yoktur. Nefyden başka bir şeyleri de olmaz. Derse, bunun için şu cevabı veririm:

-Diğerlerinin isbatı, bu büyüklerin ilk hallerinde hasıl olur; lâkin üstün himmetli olduklarından ona iltifat etmezler. Hatta onu dahi nefye müstahak görüp nefyederler ve müsbet olan matlubu onun da ötesinde bilirler. Bunun için başkalarının isbatı da bunlara müyesser olmuştur. Büyüklerin makamına münasib düşen bu isbatın nefyi dahi bunlara hasıl olmuştur. Her nakıs kimsenin bu zatların meşguliyetlerine ve hallerine yolu yoktur. Bunların hakiki muamelelerini ve işlerini anlayamaz.

Bütün bu anlatılanlar, bu büyüklerin husul bulmama durumlarından bir parçadır ki, bu makamda aynen husul bulmaktadır. Eğer büyüklerce o büyüklerin elde ettikleri beyan olunsaydı; havas avama katılırdı. Müntehiler dahi, küçük müptediler gibi, ELİF BA öğrenmeyi tercih ederlerdi.

Bir şiir:

Boş söz yoktur hiç de Hafız'ın feryadında

İbretli söz, kıssa var anlattıklarında..

Başkalarının tercih ettikleri zat murakabesi, bunlara göre itibardan düşmüş; onda hiçbir şey hasıl olmayacak gruba dahil olmuştur. Zira, burada murakabe, zıllardan bir zıldan başka bir şey değildir. Allahu Teala, onların yaptıkları vasıflardan yana çok çok yüceliğe sahiptir. Çünkü yüce Hakk'ın zatı, hatta isimleri ve sıfatları bizim fikrimizin ve murakabemizin dışındadır. Bu makamda cehl ve hayretten başka bir nasip yoktur. Ancak, burada anlatılan:

-Cehl ve hayret...

Manaları, halkın anladığı manada bir cehl ve hayret değildir. Zira, bu manada alınırsa, kötü olur. Ancak, bu cehl ve hayret itminan ve marifettir.

Burada anlatılan marifet ve itminandan dahi murad, insanın fehmine sığacak gibi değildir. Zira o, keyfiyeti belli olan cinstendir; keyfiyeti belli olmayan için, ona nasib yoktur.

Bu makamda, keyfiyeti belli olmayan bir şekilde isbat ediyoruz; onun için:

-Cehalet veya marifet...

Tabirini kullanıyoruz. Mana değişmez; tadmayan da bilmez.

Anlatılanların dışında, bu büyüklerin teveccühü, yüce mukaddes Ehadiyet'edir. İsim ve sıfattan yana, yüce mukaddes Zat'tan başkasını murad etmezler. Başkaları gibi, zattan sıfata inip zirveden aşağı düşmezler.

Asıl şaşılacak bir durumdur ki: O taifeden bir cemaat, Allah ismini zikri tercih ettikten sonra, onunla yetinmeyip sıfatlara tenezzül ettiler. Semi, basir, alim (duyan, işiten, bilen) isimlerini mülâhazaya koydular. Bundan sonra, anlatılan isimlerden uruc yollu ALLAH ismine gittiler. Acaba, neden Allah ismi ile yetinmeyip de yüce mukaddes Zat-ı Ehadiyet'in gayrını teveccüh kıblesi eylerler?

"Allah kuluna yetmez mi.."(6/91)

Mealine gelen ayet-i kerime dahi bu manayı teyid eder.

Hulasa...

Bu büyüklerin himmetlerinin nazarı, cidden yüksektir. Her uçup dönenin bunlarla bir bağlantısı yoktur. Anlatılan bu mana icabı olarak, diğerlerinin sonu, bunların ilki oldu. Bunların tarikatlarının müptedileri, diğer tarikatların müntehileri hükmünü aldı. Daha işin başında, bunların seferi vatanda başladı. Halvette dahi, kendilerine celvet hasıl oldu. Devamlı huzur, bunların günlük hasılatıdır; sermayeleridir.

Bunlar, o zatlardır ki, taliplerin terbiyesi bunların üstün sohbetine bağlıdır. Nakısların kemal bulması dahi, bunların mübarek teveccühlerine bırakılmıştır. Nazarları, kalb marazlarına şifadır; iltifatları manevi illetleri giderir. Bunların bir teveccühü, yüz erbain işini görür. Bir iltifatları dahi, senelerin riyazetine müsavidir.

Bir şiir:

Pek güzeldir Nakşibendilerin yolculukları;

Sessizce ulaştırırlar hareme yolcuları.

***

Ey Said,

Bu beyandan, hiç kimse tevehhüm etmeye ki; bu vasıflar ve bu şemail, Tarikat-ı Nakşibendiye-i Aliyye üstazından her biri için hasıl olur. Öyle değil... Elbette, bu şemail bu Tarikat-ı Aliyye'nin büyüklerinin dahi en büyüklerine mahsustur. Bu zatlar, işi nihayetin dahi nihayetine ulaştırmışlardır.

Kendileri için, müridlik ve intisap sahih olup bu büyüklere bağlanmak sureti ile onlara karşı edebi gözetenlere dahi nihayetin bidayete derc edilmesi sabittir.. O kimse ki, Tarikat-ı Aliyye'den noksan birine düşer; bunun için nihayetin bidayete derc edilmesi tasavvur edilemez. Zira, onun şeyhi bile henüz nihayete ermemiştir; müptedisi hakkında nasıl nihayet tasavvur edilir?

Bir mısra:

İçindekidir, her kabın akıttığı.

***

Ey necat yolunu arayan,

Bu büyüklerin yolu, ashab-ı kiram yoludur. Allah onlardan razı olsun. Bu indirac, yani nihayetin bidayete indiracı dahi, o indiracın eseridir ki, Hay-rü'l-beşer Resulullah Efendimizin sohbetinde onlara müyesser olmuştur. Ona ve âline salât ve selâm. Resulullah (sav) Efendimizin ilk sohbetinde bunlara müyesser olan, onların dışında kalan pek az kimselere nihayette hasıl olmuştur. Bu feyizler ye bereketler, birinci asırda zuhur eden feyizlerin ve bereketlerin aynıdır. İsterse ortaya nisbetle, ahir evvelden uzak olsun. Ne var ki iş, hakikatta bunun aksinedir. Çünkü, ahir evvele, ortadan daha yakındır, onun boyasına girmiştir; ortadakiler ister tasdik etsin, isterse etmesin. Hatta bu muamelenin hakikatini son gelenlerin dahi pek çoğu idrak edemez.

Selâm size ve hüdaya tabi olup Mutabaat-ı Mustafa'yı bırakmayanlara. Ona ve âline üstün salâtlar ve selâmlar.

***

 

 

337. MEKTUP

MEVZUU: Kabz ve bast, celâl ve cemal.

NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Hacı Muhammed Firketi'ye yazmıştır.

***

Allah'a hamd olsun. Onun seçmiş olduğu kullara da selâm. Tam ihlâs ve sevgi ile yazılan mübarek mektubunuzun gelmesi çokça ferahı mucib oldu.

Rabıta nisbetini, daima rabıta sahibi ile yapabilmeniz, in'ikâsi yoldan gelecek feyizlere vesile olmaktadır. Nasıl yerinde olursa, bu büyük nimetin şükrünü öyle eda etmek uygun düşer.

Kabz ve bast, bu Tarikat-ı Aliyye'de iki uçuş kanadıdır. Ne kabz haline hüzün duymalı; ne de bast haline sevinmelidir.

Bütün zerrelerde, Cemal-i Lâyezali müşahedesinin husulünü temenni etmişsin.

Ey Muhib,

Kul kim, temenni ne? Zira onun temenni ettiği, mutlaka kendi kısa anlayışına göre olacaktır. Lâyezali Cemal müşahedesini bütün zerrelerde aramak, onun kusurlu görünüşündendir. Zerrelerin ne mecali vardır ki, o Ce-mal'e aynalar olalar. Zerrelerin aynalarında müşahede edilen ancak, o nihayetsiz Cemal'in zılâlinden bir zildir. Yerinde olur ki, o yüce Zat, ötelerin de ötesinde taleb edile. O Sübhan Zat, afak ve enfüs dairelerinin ötesinde arana.

Şu anda sende olan intisap durumu, temenni etmek olduğun mananın da üstündedir. Olmaya ki, insanları taklid ederek, daha aşağıya meyledesin.

Bilhassa, yüksekten alçağa inme temennisinden sakın. Çünkü, büyüklerin muamelesi yüksektir. Sübhan Allah ise, üstün himmetli olanları sever.

Sübhan Allah'tan temenni edilen suni ve manevi birlik içinde olmanızdır.

Vesselam.

***

 

 

338. MEKTUP

MEVZUU: Şeriat-ı garraya göre zuhur eden her amel, zikre dahildir.

NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Hace Serafeddin Hüseyin'e yazmıştır. Allah'a hamd olsun. Selâm seçmiş olduğu kullarına.

***

Pek kıymetli oğlumun, Mevlâna Abdürreşid, Mevlâna Can Muhammed ile yolladığı mübarek mektub ulaştı. Adak meblağı dahi geldi. Allahu Taala, sizleri hayırla mükâfatlandırsın. Sağlık haberiniz dahi, çokça ferahlık getirdi.

***

Ey Oğul,

Fırsat ganimettir. Sağlık ve boş zaman, iki ganimettir. Vakitleri, devamlı olarak Allah'ın zikrine sarf etmek gerekir. Hangi amel olursa olsun; şeriatın emri uyarınca sudur ediyorsa, o zikre dahildir. İsterse alış veriş olsun.

Bütün duruş ve hareketlerde, şeriat hükümlerine riayet etmek gerek. Ta ki, onların hepsi zikir ola.

Zikir, gafletin tardından ibarettir. Bütün fiillerde, emirlere ve yasaklara riayet edilir ise, emirleri veren, yasaklan bildiren zata karşı gaflet esaretinden necat müyesser olur. O yüce Hakkın devamlı zikri dahi hasıl olur.

Burada anlattığımız devamlı zikir, Hacegân'ın anlattığı:

-Yaddaşt...

Manasında saklı devamlı zikir değildir. Allah onların sırlarının kudsiyetini artırsın. Zira, o mana, tamamen batına bağlıdır; bu ise zahirde yürür. Her ne kadar zor ise de, durum budur.

Sübhan Allah bizi ve sizi, Sahib-i Şeriat Resulullah Efendimize tabi olmakta başarılı kılsın. Ona ve âline salât, selâm ve tahiyyet.

***

 

 

339. MEKTUP

MEVZUU: Çocuklara ELİF BA okutur gibi zikir telkini.

NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Maden-i İrfan Mirza Hüsameddin'e yazmıştır. Rahman Rahim Allah'ın adı ile... Allah'a hamd olsun; seçmiş olduğu kullarına da selâm.

***

Kasıd Keşmir ile gönderilen mübarek mektubun mütalaası ile şerefyab oldum. O tarafın hayırlı haberini tazammun ettiği için de, çokça ferahlık verdi. Allah sizleri hayırla mükâfatlandırsın.

***

O mektuba, şu haber derc edilmiş:

Büyük Mahdumzade ve Hace Cemaleddin Hüseyin, Şeyh Meyan ilâhdad'ın telkininden ötürü, utandıkları için oraya gelemiyorlarmış.

Ey Mahdum,

Bu gibi kelâmdan devamlı olarak, asabiyet kokusu gelmektedir; yine bundan düşüklük, dağınıklık ve açık muhalefet anlaşılmaktadır.

Bir ayeti-i kerime meali:

"Biz Allah içiniz; ona dönücüleriz..."(2/156)

Büyük Mahdumzadeye yakışan odur ki: Muhterem babasının vasiyetine muhalefet ettiği için utana. Huzurda, her ikisine de emredilen teveccüh ve ifadeden dolayısı ile dahi utanmak gerek.

Şeyh İlâdad'a dahi yakışan odur ki: Şeyhe inkıyad davası var iken, bu gibi işe cür'et etmeye. Faydalı olmakta ileri gittiğini ve vasiyeti düşünmeli.

***

Sizin yazmış olduğunuz doğrudur, haktır. Lâkin büyük mahdumzade kardeşi ile yazdığı mektup tam tavazuu tazammun etmekte ve şiddetli taleb ve şevki içine almaktadır. Ancak, o mektupta tercih ettiği ibarelere gelince... cinnet arzusu olmadan onları yazmak tasavvur edilemez, ihtimal ki, o mektubu yolladıktan sonra, içine pişmanlık düşüp yazdıklarından dönmüştür.

Bir ayet-i kerime meali:

"Rabbımız, bize hidayet ettikten sonra, kalblerimizi kaydırma. Katından bize rahmet hibe eyle; sen hibesi çok olansın."(3/8)

Lâkin, Fakir biliyor ki: Onun vasiyeti hikmetsiz değildir. Yine ümid ediyorum ki, onun neticesi iyi olacaktır. Ancak ben, şunun için teessüf etmekteyim: O taleb zay olmaktadır. Bu talebi de bir nebze onun mektubundan anlamıştım. Şimdi onun yerine bir başka zıddı mana çıktı.

Bu mana, cidden nasihatçı ahbaba ağır gelmektedir. O kadar ki; bununla onlar üzerine tam bir matem çöktü.

***

Ey mükerrem, eğer bu iş mücerred telkinle bitmiş ise, mübarek olsun. Halbuki Fakire göre; zikir telkini çocuklara okutulan ELİF BA misalidir. Eğer onun mücerred talimi, mevlevi meleke vermiş olsaydı bunun için sıkıntıya ne lüzum vardı?

İttifak kereminizden beklenen odur ki: Asabiyet kefesini bıraksanız; müsavi bir şekilde, bütün kardeşlere muhabbetinizi ve sevginizi veresiniz.

Bu mana üzerinde daha nasıl durayım?

Vesselam...

***

 

 

 

340. MEKTUP

MEVZUU: Şeyh Abdülaziz Confori'nin şeklerine cevap.

NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Mevlâna Muhammed Tahir Bedahşi'ye yazmıştır.

***

Allah'a hamd olsun; Allah'ın Resulüne salât. Sizlere dahi dualar etmekteyim. Uzun bir müddetten sonra, gönderdiğiniz mektubun gelmesi ferahı mucib oldu.

Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, sizi zahir batın birliği ile muhalla ve müzeyyen eylesin. Hem de devamlı olarak.

***

Fakir, bu müddet içinde size üç tane mektup yazmıştım. Onlardan ancak bir tanesi size ulaşmış.

Mesafenin uzaklığı, mani bir özürdür.

Sizin mektubunuzla birlikte, Şeyh Abdülaziz'in yazdığı mektup dahi geldi. Ona yazılanlar da anlaşıldı. Ona yazılanlar arasında şu mana var.

Eğer mümkinatın hakikati olsaydı; ki bunlar ilmi ademlerin (yokların) suretleri olup, bu ademler dahi sıfatların zıtlarıdır. O zaman, bu ademlerin yüce mukaddes Zat'ta husul bulmaları lâzım gelirdi. Halbuki, Sübhan Allah böyle bir şeyden münezzehtir.

Üstte anlatılan mana, çok şaşırtıcı bir şüphedir. Bilmez mi ki, Sübhan Hak, eşyanın şerefini de kesifini de bilir. Ama, onların hiçbiri, Hazret-i Zat'ta hasıl olmuş değildir. Onlardan hiçbirinin Zat ile ittifası da yoktur. Bu surette husul nereden gelsin?

Ona derc edilen cümlelerden biri de şudur:

-Mümkinatın hakikatlarının hem vücudu, hem de sübutu olmak gerek; ademe bağlı değil. Zira, hakikatler, mümkinatın kendilerinden ve ruhlarından ibarettir.

Bunun için deriz ki:

-Evet, onların ilmi olarak vücudu ve sübutu vardır. Hakikatlerde bu kadarı lâzımdır. Onun için, yerinde olur ki, önce bu itirazı Şeyh Muhyiddin b.Arabi'ye yapa. (Allah sırrının kudsiyetini artırsın.) Zira o, bu manada şöyle demiştir:

-Ayan, vücud rayihasını koklamamıştır.

Asıl şaşırtıcı durum şu ki: O, hakikatları mümkinatın ruhları ve kendileri (yani: nefisleri) olarak ele almış; ayan-ı sabiteyi ve malumatüllahı bırakmıştır.

O mektuba derc edilen bir mana dahi şudur:

-Enbiya, evliya ve mümkinattan sair insan fertleri; eğer bunların hakikatleri ademler (yoklar) olsaydı; bu büyük zümreden şeref çıkarılırdı; onlardaki kemal dahi yok olurdu. Amma nasıl çıkarılır ve yok olur? Zira, Sübhan Hak, bu ademleri, tam hikmeti ile, kâmil kudreti ile, güzel terbiyesi ile isimlerinin ve sıfatlarının akislerine ayna eyledi. Nübüvvet ve velayet şerefi ile de müşerref eyledi. Kemalâtının zılâli ile de süsledi. Muazzez ve mükerrem eyledi. Nitekim o Sübhan Hak, insanı hakir bir sudan yaratıp onu yüksek dereceye çıkardı.

Bunun için şu cevabı veririz:

-Hayret! İnsanın şerefini ve kerametini mülâhaza edip yüce mukaddes Vacib Zat'ın tenzihini bırakmaktadırlar. Bu manadan derler ki:

-Hepsi odur.

Böylece, hasis ve rezil eşyayı, Yüce Mukaddes Hakkın aynı sanırlar. Bu gibi sözlerden dahi hiç sakınmazlar. İnsan için de, ademiyet hakikatlarına cevaz vermezler; böyle bir şeyden de sakınırlar. Allahu Taala onlara insaf versin.

O mektuptaki cümleden biri de şudur:

-Üzerinde icma ile durulan bir bid'at yollu mana üzerine sözü kaldırmak mümkün değildir. Bunun için de, cevabımız şudur:

-Bid'at yollu kelâm olarak, biz şu cümleyi görmekteyiz:

-Hepsi odur.

Amma, şu cümleyi değil:

-Hepsi ondandır.

Ulemanın icma ile durduğu cümle budur. Melâmetin ve şenaatin dahi bu zamana kadar Füsus sahibine yöneltilmesi:

-Hepsi odur.

Cümlesi sebebi iledir. Bu Fakir'in maarifinin hasılı olarak, yapmış olduğum:

-Hepsi ondandır.

Cümlesi olup şer'an ve aklen makbuldür. Nasıl böyle olmasın ki: O mana keşif ve ilham ile teyid edilmiştir.

Bundan sonra Şeyh, anlatılan itirazları yazıp şefkat makamına tenezzül ederek şöyle yazmıştır:

-Eğer hakikatlardan, murad edilen insaniyet ruhları ise, bu (ulema topluluğuna) Cumhura muvafıktır.

Ne var ki, bilemedim; hangi sınıftır ki:

Demekle onları murad etmiştir. Zira, şu ana kadar hiç duyulmadı ki, bir kimse kalkıp da:

-Mümkinatın hakikatleri, insaniyet ruhlarıdır, demiş olsun.

Şeyhe şaşılır, hem de tam manası ile... Şunun asıl tahayyül eder ki: Bir kimse, diyeceğini kıyas ve tahmin ile desin; sonra da onu tefekkür ve tahayyül ile ağ gibi örsün.

Mana, hiç de anlatıldığı gibi değildir. .0 maarif ki; keşif ve ilhama dayanmadan yazılır, söylenir veya şühuda ve müşahedeye dayanmadan kaleme alınıp ikrar edilir: O bühtandır; iftiradır. Bilhassa, evliyanın yoluna aykın bir durum olunca...

Bilemiyorum; Şeyh'in itikadı nedir? Bu maarifi ne kabilden almıştır?

Bir ayet-i kerime meali:

"Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla. Ayaklarımıza sebat ver. Kâfirlere karşı bize yardım eyle."(3/147)

Vesselam...

***

 

 

341. MEKTUP

MEVZUU: Hazret-i Adem'in çamuru ve onun yoğurulmasında meleklerin hizmet dahli ve bunun dışında bazı suallere cevap mahiyetindedir.

NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Mevlâna Muhammed Sadık Keşmiri'ye yazmıştır.

***

Allah'a hamd olsun. Şalât ve selâm Allah'ın Resulüne. Sizlere dahi dualarımı bildiririm.

Mübarek mektubunuz ulaştı. Güzel, makbul hallerinizi de mutazammın olduğundan, ferahı mucib oldu.

O mektupta şöyle yazmışsın:

-Dirayette muamele o dereceye ulaştı ki; sıfatları zata hamletmeye güç yetiremiyorum. Ancak bu iş, zorla oluyor. Sübhan Hakkı dahi, her şeyin ötesinde görmekteyim.

Bunun için derim ki:

-Bu hamlin, tekellüfle (zorla) olmasının kalmamasına çalışmak gerek. Ta ki, iş, sırf hayrete müncer ola...

Ayrıca, Reşahat'ta anlatılan, Bayezid-i Bistami'nin şu cümlesinden soruyorsun:

-Sübhan Hak, Adem'in çamurunu ezelde yoğurduğu zaman, o çamura su kattım.

Ve bunun tevilini soruyorsun. Bilesin ki,

Melâike-i kiramın, Adem (as) peygamberin çamuru hizmetinde dahli vardır. Aynı şekilde, caiz olur ki, anlatılan ruhun dahi bu hizmette dahli ola ve su atılma hizmeti ona bırakıla. Bu manaya dahi, bu unsura bağlı hayatından veya kemale erdikten sonra da, kendisi muttali kılınmış ola... (yani Bayezid...)

Bu hususta, şu mana dahi caiz olur: Sübhan Hak, mücerred ruhlara, cisimlerden sadır olacak fiilleri işleyecek şekilde bir kudret ihsan eylemiştir. Bu mana kabilindendir ki, bazı büyükler, bu unsura bağlı vücuda gelmeden asırlarca evvel, kendisinden sadır olan çok ağır işlerden haber vermiştir. Halbuki bu fiiller, onlann mücerred ruhlarından sudur etmiş olup, bu unsura bağlı vücudu bulduktan sonra, anlatılan manaya kendilerince bir ıttıla hâsıl olmuştur.

Anlatılan fiillerin süduru, bir cemaatı tenasüh tevehhümüne düşürmüştür. Bu ruhların, bir başka bedenle alâka peydah ettiği tevehhümünden Allah'a sığınmak gerek. Halbuki mücerred ruh, öyle bir durum almıştır ki, Allah'ın verdiği kudretlerle bedenin yaptığı fiilleri yapar. Ama, bu durum hali kaypak olanları dalâlete düşürür.

Bu makamda söze yer çoktur; çok hayret verici tahkikat feyiz yollu gelmiştir. Eğer başarılı olursak, onları bir yerde inşaallah tesbit ederiz. Şu anda vakit müsait değildir.

***

Resahat'ta anlatılan şu cümleyi de sormuşsun:

-Hace Alâeddin Attar'ın (ks) Mevlâna Nizameddin Hamus'tan (ks) tarafa gönlü incinmiş. Bunun üzerine istemiş ki, ondaki bağlılığı ala... Böyle olunca, o vakitte, Mevlâna, Resulullah (sav) Efendimizin ruhaniyetine iltica etmiş.

Resulullah (sav) Efendimizden, Hazret-i Hace'ye şu hitap gelmiş:

-Nizameddin bizdendir; hiç kimsenin onda tasarrufa gücü yetmez. Bu kitabın bir başka yerinde ise, şöyle anlatılmaktadır:

-Mevlâna yaşlandıktan sonra; Hace Ahrar, ondaki intisabı almıştır. Bunun üzerine Mevlâna demiş ki:

-Hace, bizi yaşlı bulunca, her ne ki toplayıp cem ettim, nail oldum; onların hepsini aldı. İşin sonunda beni müflis bıraktı. Durum anlatıldığı gibi olunca, Resulullah (sav) Efendimizin:

-O bizdendir; hiç kimsenin onda tasarrufa gücü yetmez, buyurduğu bir kimse üzerinde Hace Ahrar nasıl tasarruf edebiliyor?

Bunun için şu cevabı veririz:

Bilesin ki,

Hazret-i Şeyhimiz, bu nakli iyi karşılamazdı. Mevlâna'daki intisabın alınması hususunda duraklar; tasdik etmezdi. Bunun için derdi ki:

-Mevlâna Nizameddin'in müridi olan Mevlâna Şadeddin Kaşgari'den, kendi müridlerinden olan ne Mevlâna Abdürrahman Cami, ne de diğerlerinden böyle bir nakil tesbit edilmemiştir. Bunlardan, ne red nakli gelmiştir; ne de kabul. Halbuki, bunlar oldukça geniş bir cemaattır. Bunu, Mevlâna Fahreddin Ali nereden duyup da yazmıştır?

Eğer bu haber doğru olsaydı, tevatür olarak anlatılırdı. Onun nakli için deliller de, böylece çok olurdu. Tevatüren anlatamadığına ve bir kimsenin haberine kaldığına göre, onun doğruluğunda tereddüd olduğu malum olur.

Resahat sahibi, bunlardan başka nakiller yapmıştı ki; onlar da bunun gibi doğru olmaktan uzaktır. Bu Silsile-i Aliyye'de o nakillerin doğruluğu hususunda tereddütler vardır.

En iyi bilen Sübhan Allah'tır.

Bundan başka Hazret-i Şeyhimiz derdi ki: iflas ettirmek, imanın selbidir.

Allahu Taala, böyle bir şeyden bizleri korusun. Bu manada cevaz vermek dahi cidden müşkil iştir.

Bir ayet-i kerime meali: . .

«Rabbımız, bize hidayet ettikten sonra, kalblerimızı kaydırma. Katından bize rahmet hibe eyle; sen hibesi çok çok olansın. (3/8)

 

 

342. MEKTUP

MEVZUU: Bu dünya hayâtında en faziletli metaın gam ve hüzün olduğu... Bu sofranın en güzel nimeti ise elem ve musibettir...

NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Maden-ı Fazilet Şeyh Abdülhak Dehlevi'ye yazmıştır.

***

Allah'a hamd olsun; seçmiş olduğu kullarına selam.

***

Ey Mükerrem Mahdum,

Elemler ve musibetler, her ne kadar ağır olsalar da; zira onlar, çekilen eziyetlerdir; lâkin onlarda ikram ümitleri vardır.

Bu dünya hayatının en güzel metaı da, gam ve hüzündür. Bu sofranın, ne kadar güzel nimetlidir o elem ve musibet... Bu, bir şekerdir ki; acı ince bir ilaç kılıfına girmiştir. O şekerin tadını, saidlerin nazarı, bu hile yolundan almıştır. Bu acıyı da, şeker gibi yutarlar. Bu acılığı dahi, safralının aksine, ki o, tatlı bulamaz; şekerden daha tatlı bulurlar. Şu manadan ötürü ki, mahbubun bütün fiilleri tatlıdır. Ancak acıyı şu kimse bulur; Masiva ile alakadar olma illetine tutulmuştur. Halbuki saadet ehli, mahbudun elemlerinde öyle tatlılık bulur ki, onun benzerini nimetlerde dahi bulmak tasavvur edilemez. Aslında her ikisi de, her ne kadar mahbubdan gelmekte ise de, lâkin muhibbin nefsine elemden yana bir giriş yoktur. Nimetlerde ise, nefsin arzularının yerine gelmesi vardır.

Bir mısra:

Mübarek olsun, erbab-ı nimete erdikleri.

Allah'ın, bizi onların ecrinden mahrum bırakma; onlardan sonra da bizi fitneye düşürme.

***

Mübarek varlığınız, İslâm'ın gurbet vaktinde, ehl-i İslâm için bir ganimettir. Sübhan Allah, size selâm ihsan eyleyip baki kılsın. Vesselam...

***

 

 

343. MEKTUP

MEVZUU:

Şu iki sualin cevabıdır:

a) Rabıta bağının devamı..

b) Meşguliyette fütur..

NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Hace Muhammed Eşrefe ve Hacı Muhammed Firketî'ye yazmıştır.

***

Rahman Rahim Allah'ın adı ile..

Allah'a hamd olsun; selâm seçmiş olduğu kullarına..

***

Pek aziz kardeş Eşrefin gönderdiği mektup geldi. Ona derc edilen keyfiyetler dahi anlaşıldı. Hace Muhammed Eşref, rabıta nisbetinin devamından yazıp demiş ki:

— Rabıta nisbeti, beni o kadar istilâ etti ki, namazda onu kendime mescud görmekteyim. Eğer onu atmak istesem, asla atılmıyor.

Bunun cevabı şudur:

Ey Muhib,

Bu devlet, taliplerin temenni ettikleri bir şeydir. Ve bu: Ancak binde bir kimseye verilir. Bu muamelenin sahibi, istidadlı, tam münasebeti olandır. İhtimal ki: Kendisine iktida eden zatın az sohbetinden bütün kemalât, cezbediliyor. Rabıta nasıl atılır ki: O, kendisine doğru secde edilendir; ama kendisi için secde edilen değil.. Mihraplar ve mescidler dahi bu manadan atılmazlar.

Bu gibi devletin zuhuru, ancak saidler zümresine müyesser olur. Ta ki, rabıta sahibi bütün hallerde, vasıtasını bile.. ona müteveccih ola.. Amma her vakitte.

Ne var ki, anlatılan devletten mahrum olan kimseye gelmez. Onlar, kendilerini, bu manadan müstağni sayıp şeyhlerinden yana, teveccüh kıblelerini tahrif etmişlerdir; muamelelerini dahi zay etmişlerdir.

***

Bu arada, çocukların anasının vefat haberini de yazmışsın. Bunun için:

«Biz, Allah içiniz, ona dönücüleriz..» (2/156)

Dedikten sonra, fatiha okuduk. Kıraat esnasında icabet eseri anlaşıldı.

***

Mevlâna Hacz Muhammed'in anlattığına göre, iki aydan beri, kendisine meşguliyette (vazifesinde) bir fütur gelmiş. Daha önce var olan lezzet ve halâvet kalmamış.

Bunun için de, şöyle deriz:

Ey Muhib,

Gam çekmeye yer yok. Yeter ki şu iki şeye fütur gelmesin:

a) Sahib-i Şeriat Resûlullah S.A. efendimize tabi olmaya.. ona salât, selâm ve tahiyyet.

b) Şeyhe olan ihlâs ve mahabbete..

Bu iki şeyin bulunduğu yere, bin çeşit zulmet gelse, yine de zararı yoktur; ziyandan korkulmaz. Allah korusun, onlardan birinde noksan çıksa, hüsran içinde hüsran olur. İsterse, huzur içinde ve gönül birliği halinde olsun. Zira, böyle bir şey istidraçtır; kendisi için kötü sonuç vardır.

Yerinde olur ki: Sübhan Hak'tan bu iki şeyde sebat etmeyi bütün varlığı ile tazarru edip dileye.. Bunlarda istikamet sahibi olmayı, o Sübhan Zat'tan istemeli... Zira, işin esası, necatın medarı budur.

***

Selâm size ve diğer kardeşlere.. Bilhassa muhibb-i kadim Mevlâna Abdülgafur Semerkandi'ye..

***

 

 

344. MEKTUP

MEVZUU: Vaaz ve nasihattir.

NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Hace Şerafeddin Hüseyin'e yazmıştır.

***

Allah'a hamd olsun. Selâm onun seçmiş olduğu kullarına,

***

Ey Pek Değerli Oğul,

Fırsat, ganimettir; yerinde olur ki, ömrün tamamı, hiçbir şey olmayan işlere sarf edilmeye. Asıl yerinde olan odur ki, ömrün tamamı, yüce Hakkın razı olduğu şeylere harcana...

Beş vakit namazı, gönül birliği ve cemaatle, tadil-i erkânına riayet edilerek kılınmalıdır.

Teheccüd namazının dahi, terk edilmemesi yerinde olur.

Seher vakitlerinde istiğfar etmek dahi, boş yere harcanıp bırakılmamalıdır.

Tavşan uykusuna yatıp kanmamalıdır.

Peşin nazlara dahi aldanmak yerinde olmaz.

Ölümü hatırlamak, ahiret hallerini düşünmek göz önünde tutulmalıdır.

Hulasa...

Dünyadan iraz edip ahirete dönük olmalıdır; dünya ile, ancak zaruret mikdarı meşgul olmalıdır. Sair vakitlerde dahi, ahiret işlerini yapmakla meşgul olmalıdır.

Hasıl-ı kelâm: Kalb ağyar boyunduruğundan halâs olmalıdır. Zahir dahi, şeriat hükümleri ile süslenip bezenmelidir.

Bir mısra:

İş budur, kalanı hayalât...

Kalan haller hayırdır; vesselam.

***

 

 

345. MEKTUP

MEVZUU: Gönül birliğinin olmayışından şikâyette bulunan Mirza Kılıcullah'ın yazdığı arzuhalin cevabıdır.

NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Mirza Kılıcullah'a yazmıştır.

***

Allah'a hamd olsun. Salât ve selâm Allah'ın Resulüne. Sizlere dahi dualar etmekteyim.

***

Taziyeye dair yazılan mübarek mektup geldi.

Bir ayet-i kerime meali:

"Biz Allah içiniz; ona dönücüleriz."(2/156)

Biz Allah'ın kazasına razıyız. Bu, onun bize ihsan ettiği basan ile olmaktadır. Sizlere lâyık olanı dahi, ona razı olmanızdır. Dua ve Fatiha okuyarak, muavenette ve imdadda bulunmalısınız.

Halâs haberiniz, meserrete ve feraha sebep oldu. İki elemden biri bununla sükûnet buldu. Sübhan Allah'a hamd ve şükürler olsun.

Mana birliğinin olmayışından şikâyet edip yazmışsın.

Evet . dış dağınıklığının, batının tasarrufunda çok büyük tesiri vardır. Batında bir sıkıntı bulursan, yerinde olur ki, tevbe ve istiğfar ile onu toparlayasın. Eğer sıkıntılı bir durum meydana çıkarsa, onu da şu temcid kelimesi ile def etmek gerek:

-LA HAVLE VELA KUVVETE İLLA BİLLAHİL-ALİYYİL-AZÎM... (Güç ve

kuvvet yüce Azim Allah'tandır)

Bu vakitlerde, Muavvezeteyn surelerini okumak bir ganimettir. (113. ve114.

surelerdir)

Kalan haller, hamd edilmesini icab ettirir. Daima ve her halde Allah'a hamd ü şükürler olsun. Cehennem ehli halinden Allah'a sığınırım.

Fakir'de zaaf eseri var. Bunun için de, hallerin tafsilinden geçtim.

Sübhan Allah bize ve size Şeriat-ı Mustafaviye caddesinde istikamet nasib eylesin. Onun sahibine salât, selâm ve tahiyyet.

Vesselam.

***

 

 

346. MEKTUP

MEVZUU:

a) Sevenin nazarında; sevilen, her halde sevilendir. Ondan ise elem sudur etsin; isterse nimet.. Hatta, elem, pek az kimselerin nazarında, nimetten daha çok sevginin artmasını icab ettirir.

b) Hamd etmenin, şükür etmek üzerine meziyetli oluşu.

Bu münasebetle bazı hususların beyanı.

NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Mevtana Muhammed Salih Külâbi'ye yazmıştır.

***

Allah'a hamd olsun. Onun seçmiş olduğu kullarına selâm.

***

Pek Aziz Kardeş Mevlâna Muhammed Salih'in malumu olsun.

Sevenin nazarında; sevilen, daima sevilendir. Hatta işin aslına göre, bütün vakitlerde durum budur. Hatta bütün hallerde. İster elem versin; isterse nimet, durum aynıdır; o değişmeyen sevgilidir. Hem de her iki halde.

Mahabbet devleti ile müşerref olan pek çok insanlara göre, sevilene karşı sevginin artması, elem zamanından ise, nimet zamanında daha çoktur. Yahut, her iki vakitte de aynıdır.

Amma pek azları katında, bu muamele tam tersinedir. Yani onun elem vermesi, nimet vermesinden daha ziyade sevgisinin artmasına sebep olur.

Üstte anlatılan devletin mukaddimesi, sevilen zata karşı iyi zanda bulunmaktır. O kadar ki: Sevilen zat, sevenin boğazını bıçakla kesmeyi emretse, onun her uzvunu parça parça edip birini diğerinden ayırsa, seven kimse, bu durumun aynen kendisinin halâsı bilir; aynen felahı olarak tasavvur eder.

Seven kimsenin nazarından, sevilenin yaptığı işin kötülüğü kalkar ise ki bu, anlatılan iyi zannın husulü için olacaktır; işte o zaman; zati olan sevgi (muhabbet) devleti ile müşerref olur. iş bu zati mahabbet, bütün nisbetlerden ve itibarlardan arınmış olup, alemlerin Rabbı Allah'ın Habibine mahsustur. Ona ve âline salâtlar ve selâmlar.

Lezzeti ve ferahı dahi, o ikisinden daha çok elemde bulur.

Sanırım ki, anlatılan bu makam, rıza makamının üstündedir. Çünkü rızada, sevilenin fiilinden istenmeyenini def etmek vardır. Burada ise, o fiil ile lezzet bulmak vardır. Her ne zaman sevilen tarafından bir cefa gelecek olsa, isterse çok ve yüksek olsun; seven tarafından ferah ve sürür o kadar çok ve ziyade olur. Bu manadan da anlaşılıyor ki, ikisi arasında çok fark vardır.

Sevilen zat, seven kimsenin nazarında, işin özüne göre ve bütün vakitlerde, tüm hallerde nasıl sevilen bir zat ise... hiç şüphe edilmeye ki, aynı manadan olarak bütün vakitlerde, tüm hallerde hatta vakıada ve işin aslında övülen ve hamd edilen bir zat olmalıdır. Seven kimse, gerek onun nimet verdiği zaman, gerekse elem verdiği zaman onu övmeli ve sena etmelidir. Durum böyle olduktan sonradır ki:

-Muhibb-i Sadık... (Doğru seven...) ismini almak onun için yerinde olur.

Her halde Allah'a hamd olsun.

Hali anlatıldığı gibi olan bir seven kimse, darlıkta ve genişlikte Allah'a hamd edenlerden olur. Hem de hakiki manada...

Üstte anlatılan manaya göre; bir cihetten, hamd etmek, şükür etmek üzerine daha meziyetli bir durum alır. Çünkü, şükür etmekte, nimet verenin nimetini düşünmek vardır ki bu, sıfata dönüştür; belki de fiile bir dönüştür. Amma hamd etmekte düşünülen ise... hamd edilen zatın güzelliğidir; onun cemalidir. Bu güzellik ve cemal ise... ister nimet olsun; isterse elem. Zira o Sübhan Zat'ın elemi dahi nimeti kadar güzeldir. Bu manadan ötürü, hamd etmek sena işinde daha tamam olup hüsn ü cemal mertebesini daha çok özünde toplar. Sıkıntı ve genişlik halinde daha bakidir. Amma şükür böyle değildir. Zira o, kusuru ile tezce zeval bulur, nimetin gitmesi, ihsanın yok olması ile biter.

***

Üstte anlatılanlara bakılarak şöyle bir soru tevcih edilebilir:

-Bazı mektuplarında yazmış olduğuna göre; rıza makamı, mahabbet ve hubb makamının üstündedir. Burada dahi yazıyorsun ki, bu mahabbet rıza makamının üstündedir. Bu iki cümle arasında nasıl uygunluk bulunur?

Bunun için şu cevabı verebilirim:

-Bu, makam, yani anlatılan mahabbet makamını kasd ediyorum; öbür tarafta anlatılan mahabbet ve hubb makamının üstündedir. Zira bu makam, icmal ve tafsil olarak, nisbetleri ve itibarları şümulüne almıştır. Bu manadan olarak, her ne kadar bu mahabbet için:

-Zatidir...

Demişler ve bu hubbu dahi zati olarak tasavvur etmişlerse de: Lâkin onda, şüun ve itibarlardan nazarı kesmek yoktur. Amma bu makam öyle değildir. Ki bu, nisbetlerden ve izafetlerden arınmıştır. Nitekim, bu mana daha önce anlatıldı.

Bazı mektuplara derc edildiğine göre: Rıza makamının üstünde bir basamak mecali yoktur. Ancak, Resulullah (sav) Efendimiz için olan müstesna. Ve sanki o, bu makamdan ibarettir. Zira o makam, hatemü'r-rüsül Resulullah (sav) Efendimize mahsustur.

İşlerin hakikatlerini bütünüyle en iyi bilen Sübhan Allah'tır.

***

Şunun da bilinmesi yerinde olur ki: Zahirdeki kerahet durumu, batının rızasına münafı olmadığı gibi, suretin acılığı dahi, hakikatin halâvetine münafi değildir. Şöyle ki: Kâmil bir irfan sahibinin zahiri ve sureti beşeri sıfatlardan aldığı hal üzere bırakılmışlardır. Ta ki, onun kemalâtına kubbeler olalar. Onun için dahi, iptila ve imtihan hasıl ola. Hak dahi, batıl ile karışmış ola.

Şu mana dahi yerinde olur ki: Kâmil bir irfan sahibinin zahiri ve sureti onun batınına ve hakikatına nisbetle bir şahsın giydiği elbise gibi görüle. O sahsa nisbetle giydiği elbisenin durumu dahi malumdur. İrfan sahibinin hakikatına nisbetle suretinin değeri de budur.

Çoğu zaman, gözü kapalı, basireti örtülü olanlar, irfan sahibinin suretini dağ misali sanır. Onların suretlerini, hakikatleri olmayan kendi suretleri gibi tahayyül ederler. Bunun için de inkâr makamına girip mahrumiyet kesbederler.

Selâm, hüdaya ittiba edip Mutabaat-ı Mustafa'yı bırakmayanlara. (Ona ve âline salât, selâm ve tahiyyet)

***

 

 

347. MEKTUP

MEVZU: Hallerin tevarüdü beyanındadır.

NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Nur Tenari'ye (veya Nehari'ye) yazmıştır.

***

Allah'a hamd olsun. Onun seçmiş olduğu kullarına selâm.

***

Sonra...

Mübarek mektup geldi; ona yazılanlar da anlaşıldı. Yani: Hallerin tevarüdü manasında.

Bilesin ki,

Sübhan Hak, bu âlemin dâhili olmadığı gibi, harici dahi değildir. Bunun gibi, âlemden ayrılmış olmadığı gibi, onunla birleşmiş dahi değildir.

Sübhan Hak mevcuttur. Lâkin, bütün bu sıfatlar, yani duhul, huruç, ittisal, infisal o Sübhan Zat'tan alınmıştır. Yerinde olur ki: Sübhan Hak, bu dört sıfattan hali olarak taleb edile. Ve bu sıfatların haricinde buluna. Bu sıfatlardan bir renk karışmış olsa dahi, zılâle ve misale taalluktan başka hasıl olan bir şey yoktur. Yerinde olur ki: Sübhan Hak, keyfiyeti ve misliyeti olmayan, zılliyet tozundan dahi münezzeh bir sıfatla taleb edile. Bu mertebede dahi, keyfiyeti olmayan bir ittisal hasıl ola.

Anlatılan bu devlet, bir sohbetin neticesi olur; konuşmakla ve yazmakla hasıl olmaz. Yazılmış olsa dahi kim anlayıp idrak edebilir ki?

Şevkle, zevkle vazifeye devam etmek yerinde olur. Mülakat zamanına kadar da hallerin yazılması gerekir.

Vesselam...

***

 

 

348. MEKTUP

MEVZUU: Tevhid ve Aynel-yakin sualine cevap mahiyetindedir.

NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Şeyhzade Muhammed Abdullah'a yazmıştır.

***

Rahman Rahim Allah'ın adı ile...

Allah'a hamd olsun. Salât ve selâm Allah'ın Resulüne. Sizlere dahi dualar etmekteyim.

Mahdumzade cenaplarına malum olsun ki, mübarek mektup ulaştı. Onun mütalaası ile ferah hasıl oldu.

O mektuba, huzur nisbetinin şümulü ve istilâsı derc edilmiş; güzeldir; mübarek olsun.

Bu devlet ki, size üç ay gibi bir müddet içinde müyesser oldu; diğer silsilelerde on senede müyesser olsa idi; onu büyük bir nimet sayar ve büyük bir iş olarak tasavvur ederlerdi. Nasıl yerinde olur ise, bu nimetin şükrünü o şekilde eda etmek gerekir.

Şunu biliyorum ki: Sizin üstün yaratılışınız, bu gibi hallerin güzel gösterilmesi ile, kendisinde uçup şaibesinin hasıl olmasından yana temiz ve beridir. Dolayısı ile, bu nimeti açıklıyorum. Bu hususta:

"Şükrederseniz (nimeti) artırırım."(14/7)

Mealine gelen ayet-i kerime nass-ı kafidir.

***

Yazmışsınız ki:

-Tevhid'i vücudi mukaddimesi, zuhura gelmeye başladı.

Bu devlet ki, size üç ay gibi bir müddet içinde müyesser oldu; kabul etmek gerekir. Ne var ki, bu halin galebesinde, şer'i edeplere dahi tam manası ile riayet etmek gerekir. Kulluk haklarını dahi, tam olarak eda etmelidir.

Şunu da bilmek yerinde olur ki: Bu gibi oyunlar, sıhhat ve doğruluk takdirine göre olup, mahbubun mahabbeti istilâsından dolayı neş'et etmektedir.

Şöyle ki: Seven bir kimse, bir şey görse veya idrak etse, sevdiğinden başka bir şey görüp idrak etmez. Kendisine, bir lezzet ve bir zevk hasıl olsa, onu sevdiğine bağlar. Bu surette, sevenin müşahede ettiği kesretin kendisidir; lâkin, vahdet namı ile gelir. Ama, bu yerde fena tahakkuk etmez; çünkü fenada, tamamı ile kesret şühudunu def etmek vardır. Bu da, Vahid Zat'ın şühud istilâsı dolayısı ile olur. Buna dahi fena denir, ama, mümkinat kesretinin şühudu olmayışına nisbetidir. Fenanın hakikati ancak şu zaman tahakkuk eder ki: İsimlerin, sıfatların, şüun ve itibarların kesreti tamamen nazardan saklanır. Bu durumda, melhuz olup nazar edilen Yüce Mücerret Zat Ehadiyet'inden başka kalmaz. Seyr-i İlellah'ın tamama ermesinin hakikati dahi bu makamda tecelli eder. Yine bu makamda, zılâl ile taalluktan, bütünüyle halâs olunur. İş bu vakittedir ki: Asılların aslı ile muamele vaki olur; delâlet edenden, delâlet edilene dönülür; ilimden ayne uruc meydana gelir; mektuplaşma kalkar, baş başa kalınır; vasl-ı üryan dahi tahakkuk eder. Daha sonra olan olur; yine olan olur. O kadar ki: Remz ve işaretin dışında bir tabirle bu makamdan anlatmak mümkün değildir. Bu dahi, müphem ve kapalı olur.

***

Mahdumzade bizden, aynel-yakin beyanını taleb etmiş ve bunun ilimde husulünü murad etmiş...

Bu, müşkil bir iş. Ne yapabilirim; ne diyebilirim? Ve onu nasıl beyan ederek, açıklayıp anlatabilirim ki? Mahdumzadenin kereminden temenni o ki, beni mazur görüp ilim talebinden hal talebine meylede.

***

Mahdumzadeden iki sual sadır olmaktadır ki, bunların her biri, üstün yaratılıştan haber verir.

Onlardan biri, aynel-yakin beyanıdır ki, kendine has beyanı olup üstte bir parça anlatıldı.

ikincisi ise... Kur'an'da geçen müteşabihatın tevili olup bunlar, rasihun ulemanın nasibi olmaktadır.

Burada anlatılan ikinci sualin cevabı, birinci suale nazaran daha ince ve daha güzeldir. Saklamak daha yerinde olduğundan, açıklayıp izhar etmeye münafi durum vardır.

Müteşabihatın tevil ilmi, resullere mahsus olan muameleden kinayedir. Onlara salâtlar ve selâmlar olsun. Tebaiyet ve veraset yolu ile, bu ilimden ümmetler arasında azdan az kimselere az bir şey ihsan olunur. Ama bu dünya hayatında, onun cemalinden peçe kalkmaz. Lâkin, ümid edilen odur ki, ahiret hayatında ümmetlerden büyük bir cemaat bu devletle müşerref oldular. Bu dahi, tebaiyet yolu ile olacaktır.

Yazılması mümkün olan miktar şu ki:

Bu anlatılan pek azların dışında, bu dünya hayatında dahi bu devletle müşerref olan vardır. Sahih olan da budur. Lâkin, ona muamelenin hakikati ihsan edilip tevili dahi inkişaf etmez.

Hulasa: Caizdir ki, müteşabihatın tevili bazılarına hasıl ola... Amma ondan ne hasıldır? bilemeye... Çünkü müşetabihat muameleden kinayedir.

Anlatılan manayı, bana intisab edenlerden bir fertte müşahede ettim; (Müşahede ettim, tabiri Arapça aslına göre doğru ise de, Müstakimzade'nin tercümesinde:

-Müşahede olunmadı, manası verilmiştir. Doğrusunu Allah bilir.)

***

 

 

349. MEKTUP

MEVZUU:

a) İmamet bahsi..

b) Ehl-i sünnet vel-cemaat mezhebinin hakikati ve onların muhalifleri. Eh!-i sünnet'in ifrat ve tefritten uzak olduğu ki, bunun birini rafıziler, diğerini de hariciler tercih etmiştir.

c) Resulullahın ehl-i beytinin medhi, Allahu Taala ona ve âline salât ve selâm eylesin.

Bu münasebetle bazı hususların beyanı.

NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Hace Muhammed Taki'ye yazmıştır.

***

Rahman Rahim Allah'ın adı ile.

Allah'a hamd olsun. Salât ve selâm Allah'ın Resulüne.. Sizlere dahi dualar etmekteyim.

Şunu bildirmek isterim ki: Fukaraya (dervişlere) muhabbet duymak, onlarla irtibat kurup kendileri ile ülfet etmek, bu taife-i aliyyenin sözlerini dinlemeye rağbet, bu üstün tabakanın vaziyetlerine ve işlerine meyilli olmak yüce Sultan Allah'ın en güzel nimetlerinden ve o yüce Zat'ın en büyük inayetlerindendir.

Muhbir-i Sadık Resulullah (sav) Efendimiz, bu manadan olarak,, söyle buyurdu:

"İnsan sevdiği ile beraberdir."

Bu mana icabı olarak, sevenleri onlarla olup yakınlık hareminde onların yedeğinde bulunan mahremleridir.

***

Ey Muvaffık,

Oğlum Hace Şerafeddin Hüseyin haber verdi ki, bütün bu güzel vasıflar onda vardır; hem de çeşitli meşguliyetleri olmasına rağmen.. Bu güzel muamele dahi, onca makbul olup özüne işlemiştir. Hem de, sınırsız meşguliyetlerinin bulunmasına rağmen.. Bunun için, Sübhan Allah'a hamd ü şükürler olsun.

Çünkü, sizin salâhınız, büyük bir cemaatın salâhı olup, felahınız dahi büyük bir topluluğun felahıdır.

Sözü geçen anlattı ki:

-Sizin kelâmınızı sever; sizin ilimlerinizi dinlemeye rağbeti vardır. Eğer kendisine, bazı sözleri yazarsanız, pek güzel ve pek yerinde olur.

Bunun için, bazı cümleleri, kabul olunur ümidi ile yazmak istedim.

Bilhassa, bugünlerde; imamet bahsi daha çok anlatıldığı ve bu babda her şahıs zan ve tahminle kelâm gördüğü için, istedim ki, bu bahiste zaruri olarak hiçbir satır yazayım. Bu arada, ehl-i sünnet vel-cemaat mezhebinin hakikati ile, muhaliflerin mezhebini açıklayayım.

***

Ey Talib-i Necat... Ehl-i sünnet vel-cemaat alâmetlerindendir ki, Hazret-i Ebu Bekir (ra) ve

Hazret-i Ömer (ra) daha faziletli biline ve Hazret-i Ali ile (ra) Hazret-i Osman (ra) dahi sevile..

Hazret-i Ebu Bekir (ra) ile Hazret-i Ömer'in (ra) daha faziletli olduğu inancı ile, Hazret-i Osman (ra) ile Hazret-i Ali'nin sevgisi birleştirilir ise bu, ehl-i sünnet vel-cemaatın hususiyetlerinden olur.

Hazret-i Ebu Bekir (ra) ile Hazret-i Ömer'in (ra) daha faziletli oldukları sahabenin ve tabiinin icmaı ile sabittir. Bu mana imamların en büyüklerinden nakledilmiştir. Bunların biri de İmam-ı Şafii (m) olmuştur.

Şeyh Ebül-Hasan Eş'ari şöyle anlattı:

Hazret-i Ali'nin (ra) hilâfeti sırasında ve kendi ülkesinde, taraftarlarından büyük bir topluluk huzurunda şöyle dediği sabittir:

-Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer, bu ümmetin en faziletlileridir. Allah onlardan razı olsun.

Zehebi'nin anlattığına göre, İmam-ı Buhari'nin dahi ondan rivayet ettiğine göre Hazret-i Ali (ra) şöyle demiştir:

-Resulullah'tan (sav) sonra insanların en faziletlisi, Ebu Bekir, ondan sonra da Ömer, daha sonra da bir başka kimsedir. Bunun üzerine, oğlu Muhammed b.Hanefi'ye şöyle dedi:

-Sonra sensin...

Amma Hazret-i Ali (ra) ona şu cevabı verdi:

-Ben, ancak, Müslümanlardan bir kimseyim.

Hulasa... Hazret-i Ebi Bekir'in ve Hazret-i Ömer'in (ra) daha faziletli olma durumu, ravilerin çokluğundan ötürü, zaruret sınırına vardı. Bunu inkâr etmek dahi, ya cehaletten ileri gelir yahut taassuptan.

Şia'nın en ileri gelenlerinden olan Abdürrezzak, inkâr mecali bulamadığından gayr-i ihtiyari Hazret-i Ebu Bekir'in ve Hazret-i Ömer'in daha faziletli olduklarını söyledi. Allah onlardan razı olsun. Bu manada şöyle demiştir:

-Madem ki, Hazret-i Ali (ra), Hazret'i Ebu Bekir'i (ra) ve Hazret-i Ömer'i

(ra) kendisinden daha faziletli görmüştür; ben de bu görüşüne katılıp onları Hazret-i Ali (ra) üzerine daha faziletli olarak kabul etmeseydi; ben de

onların daha faziletli olduklarını saymazdım. Benim için vebal olur ki: Hem

Hazret-i Ali'yi seveyim; hem de onun arzusuna aykırı hareket edeyim.

Hazret-i Osman'ın (ra) ve Hazret-i Ali'nin (ra) hilâfetleri zamanında fitnelerin zuhuru ve insanların işlerinde karışıklık peydah olduğu; bu yüzden dahi insanların kalblerinde sınırsız sıkıntılar hasıl olup Müslümanlara arasına buğuz ve düşmanlık girdiği için, zaruri olarak, Hazret-i Osman'ı ve Hazret-i Ali'yi sevmek, bir şahsın Ehl-i sünnetten oluşuna şart sayıldı. Allah onlardan razı olsun. Ta ki, bu yüzden bilmeyen bir kimse, Hayrü'l-be-şer Resulullah'ın (sav) ashabına kötü zan beslemeye. Resulullah'ın halifelerine ve kaimmakamlanna buğuz ve adavet gizlemeye. Ona salât ve selâm olsun. Bu manadan olarak, Hazret-i Ali'yi (ra) sevmek, ehl-i sünnet olmanın şartı oldu. Her kimde ki bu mahabbet yoktur; o kimse, ehl-i sünnet haricidir.

O kimse ki, Hazret-i Ali'nin (ra) sevgisinde ifrat tarafı tutar ve yerinde olacak miktardan daha ziyadesine düşer ve bu mahabbette galeyana gelip Hayrü'l-beşer Resulullah'ın (sav) ashabına da söver, böylelikle de ashabın, tabiinin, selef-i salihinin yolunu dahi terk edip gider, bunun adına:

-Rafızi... denir.

Ehl-i sünnet, Hazret-i Ali'nin (ra) sevgisinde, rafızilerin ve haricilerin tuttuğu ifrattan ve tefritten uzak olarak, orta hallidirler. Hiç şüphe edilmeye ki, hak ortadadır, ifrat ve tefrit iki mezmum şeydir. Bu manadan olarak, İmam-ı Ahmed b.Hanbel, Hazret-i Ali'den (ra) naklen Resulullah (sav) Efendimizin şöyle buyurduğunu anlattı:

"Sende İsa'dan yana bir benzerlik var. Yahudiler ona düşmanlık edip anasına bühtan attılar. Nasara dahi onu sevip kendisinde olmayan bir menzile oturttular."

Yani Hazret-i İsa'ya:

-Allah'ın oğludur, dediler. , Bu manadan olarak, o iki zümre için Hazret-i Ali (ra) şöyle dedi:

-Her iki müfrit dahi helake vardı. O kadar ki, beni sevenler, bende olmayanı bende sabit gördü Diğeri dahi bana düşman oldu; bu düşmanlıkla bana iftira etti.

Hazret-i Ali (ra) bu cümlesi ile, haricilerin durumunu Yahudilere benzetti; rafızileri dahi, Nasaraya... Onlar bu durumları ile, hak olan ortanın bir yanına düştüler.

Hazret-i Ali'yi (ra) sevenleri ehl-i sünnetten saymayıp da onu sevmeyi rafızilere has bilen ne kadar cahildir, hayret! Hazret-i Ali'yi sevmek, rafızi alâmeti değildir; asıl rafızi alâmeti odur ki: Üç halifeden teberri edile.. Ashab-ı kiramdan teberri etmek ise, mezmum olup öyle yapan dahi ayıplanır.

Bu manada, İmam-ı Şafii'den şöyle bir şiir vardır.

Al-i Muhammed'i sevense rafızi

Şahid olsun ins ü cin benim rafızi.

Bu şiirle anlatılmak istenen şudur: Ali-i Muhammed'i sevmek, rafızilik değildir. Yani: Bazılarının sandığı gibi... Her ne kadar, bu sevgi için:

-Rafızilik... demiş olsalar da, mezmum olan rafızilik değildir.

Zira, rafıziliğin kötülüğü ancak şu manadan gelmektedir ki, diğerlerinden teberri edilip anlatılır. Ama onları sevmek cihetinden değil. Yani Al-i Muhammed'i sevmek...

Üstte anlatılan manadan ötürü Resulullah'ın (sav) ehl-i beytini sevenler, ehl-i sünnet vel-cemaattan olmaktadır. Ki bunlar: Hakikatta ehl-i beyt şiasıdır.

Şayet ehl-i beyte mahabbet davası güdenler, kendilerini dahi onların şiasından sayanlar, eğer mahabbetlerini ehl-i beyte kısıtlamayıp diğerlerinden teberri etmeden Resulullah'ın bütün ashabına tam manası ile tazim ve tevkir edecek olsalardı ve onların arasında geçenleri daha iyiye yormuş olsalardı bunlar dahi ehl-i sünnete dahil olmak sureti ile harici olmaktan ve rafızilikten çıkarlardı. Çünkü:

Ehl-i beyte mahabbetin olmayışı, hancılıktır.

Ashabdan teberri etmek, rafıziliktir.

Bütün ashaba saygılı olarak ehl-i beyti sevmek ise, sünnettir.

Hulasa Sünni olmanın binası, Resulullah (sav) Efendimizin ashabını sevmektir. İnsaf sahibi akıllı kimse odur ki: Ehl-i beyti sevmesine binaen ashab-ı kirama buğuz etmeye... Resulullah (sav) Efendimizin sevgisine uyarak, onların tümünü seve... Zira bu manada, Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:

"Bir kimse onları severse, beni sevdiği için sever, onlara bugzeden dahi bana buğzettiği için buğzeder."

***

Biz, tekrar esas sözümüze dönelim. Deriz ki:

-Ehl-i sünnet vel-cemaatta, ehl-i beyt mahabbetinin olmayışı, nasıl zannedilebilir? Halbuki bunlar katında onlara mahabbet duymak, imanın bir parçası durumundadır. Yine onlar katında, son nefesin selâmetle verilmesi bunlara karşı beslenen sevginin kalbe yerleşmesine bağlıdır.

Bu Fakir'in muhterem pederi, pek çok zamanlarda, ehl-i beyt sevgisine rağbet ettirirdi. Kendisi dahi, zahir ve batın ilmini bilirdi. Bu manada derdi ki:

-Son nefesin selâmetle kapanmasında, ehl-i beyte olan mahabbetin büyük dahli vardır. Yerinde olur ki, bu hususta tam manası ile riayet edile.

Bu Fakir, onun ölümle sonuçlanan hastalığında yanında hazır idim. Az da olsa, bu aleme karşı bir şuuru vardır. O vakit bu kelâmını anlatıp o mahabbetin açıklanmasını istedim; o halet içinde şöyle dedi:

-Ben, ehl-i sünnet ehl-i beyt mahabbetine dalmışım. Böylece, yüce Hakkın şükrünü eda ediyorum. Ehl-i beytin mahabbeti, ehl-i sünnetin sermayesidir.

Ne var ki, muhalifler, bu manadan yana gaflet içindedirler. Onları orta halli sevmeyi bilmemektedirler. Kendileri için, ifrat tarafını tercih edip bunun ötesine de tefriti (sevgisizliği) sanarak, haricilik hükmü verdiler. Bunu da haricilerin mezhebi sandılar.

Bunlar bilmezler ki, ifrat ve tefrit arasında bir orta sınır vardır; bu da, hakkın merkezi ve doğruluğun yeridir. Bu durum dahi, ehl-i sünnet vel-cemaata nasib olmuştur. Allahu Taala, onların çalışmalarını şükrana lâyık eylesin.

Asıl şaşılacak bir durum vardır ki; o da şudur: Ehl-i sünnet olanlar o kimselerdir ki, haricileri katletmişler ve ehl-i beyt düşmanlarını da kökünden temizlemişlerdi. Bu vakitte dahi, rafıziliğin ne ismi vardı; ne de resmi. Olanlar olsa da, yok hükmünde idiler.

Bunlar kendi fasit inançlarına göre, ehl-i beyti sevenleri rafızi tasavvur ettiler. Ehl-i sünneti dahi bu alâkadan dolayı, rafızi olarak hayal ettiler.

Bu ne şaşırtıcı bir muameledir ki, ifrat derecede muhabbet olmayışından dolayı, ehl-ı sünneti bazan haricilerden sayarlar; bazan da onlarda mahabbetin kendisi olduğu için rafızi sayarlar.

Yine bunları, cehaletlerinden ötürü görürsün ki: Muhammed'e sevgi izhar eden ehl-i sünnetten büyük velileri kendi zanlarına göre rafızilerden sayarlar.

Diğer üç halifeye tazim edip saygılı olmaya teşvik eden ve ifrat derecede muhabbetten dahi men eden pek çok büyük ehl-i sünnet alimlerini dahi harici sanırlar.

Ah! Bin kere ah! Bilhassa bu münasebet almayan cür'etlerinden dolayı.

Mahabbetin ifratından ve tefritinden Allahu Taala bizi korusun...

Mahabbetin ifratından dolayıdır ki, mahabbetin tahakkuku için, üç halifeden teberriyi şart koştular. Hatta diğerlerinden de... İnsaf gerek. O mahabbetin manası nedir ki, husulü için, Resuluilah'ın (sav) naiplerinden ve yerine kaimmakam olanlardan teberri şart olur? Hatta o Hayrü'l-beşer'in (sav) ashabına sövülüp taan dahi o mahabbetin şartı olur? Allah onların tümünden razı olsun.

Onlara göre, ehl-i sünnet olanların günahı o ki: Ehl-i beytin mahabbeti ile ashabın tümüne saygı göstermeyi birleştirmişlerdir; ikisini bir arada görmüşlerdir. O kadar ki: Onlardan hiçbirini, aralarında münazaaların olmasına rağmen, kötülükle anlatmazlar. Onları beşeri saplantılardan ve nefsani arzulardan tenzih ederler. Yani aralarında geçen işlerden dolayı. Bunu da, Resulullah'ın sohbetine tazim için yapar; onun ashabına ikram babında yerinde görürler. Durum böyle olmasına rağmen, haklıya haklı; batıla da batıl olduğunu söylerler. Ama, bu batıl olma durumunu, heva ü hevesten tenzih edip görüşe ve içtihada havale ederler.

Rafıziler ehl-i sünnet vel-cemaât olanlardan ancak şu şartlar altında razı olurlar:

a) Kendileri gibi, sair ashab-ı kiramdan teberri edecekler.

b) Kendileri gibi, bu büyüklere kötü zanda bulunacaklar. Nitekim, haricilerin rızası dahi şunlara bağlıdır:

a) Ehl-i beyte düşmanlık güdülecek.

b) Al-i Muhammed'e dahi buğuz edilecek.

Resulullah Efendimize salâtlar ve selâmlar. Ashabın, dahi hepsinden Allah razı olsun.

Bir ayet-i kerime meali:

"Rabbimiz, bize hidayet eyledikten sonra, kalblerimizi kaydırma. Bize, katından rahmet hibe eyle; zira sen hibesi en çok olansın."(3/8)

***

Allah çalışmalarını şükrana lâyık eylesin; ehl-i sünnet vel-cemaat büyükleri katında, birbirleri ile münazaa vaktinde, Resulullah (sav) Efendimizin ashabı üç fırkaya ayrılmıştır:

a) Delil ve içtihad ile, haklı oluşun Hazret-i Ali tarafından olduğunu bilmiş olanlar.

b) Delil ve içtihad ile, hakkı olmanın diğer tarafta olduğunu görmüşlerdir.

c) Çekimser duranlardır. Bunlar, delil ile hiçbir tarafı tercih etmemişlerdir.

üstte anlatılan manadan ötürü, içtihadları iktizasına göre, Hazret-i Ali (ra) tarafına birinci taife için yardım gerekli oldu.

İkinci taifeye ise, içtihadlarının müeddi olduğu manada, diğer tarafa yardım etmeleri gerekli oldu.

Üçüncü taifeye ise, durmak gerekli oldu. Bunlar hakkında, birinden birini tercih etmek hata oldu.

Durum anlatıldığı gibi olunca, her fırka, kendi içtihadına göre amel edip kendilerine vacib olan ve uhdelerine düşen ile amel etti. Bu manadan ötürü, onlar hakkında ayıplamanın ne yeri olur? Onlara taan etmek nasıl yakışık alır? Bu hususta İmam-ı Şafii'nin şöyle dediği anlatılmıştır:

-O bir kandı, Allahu Teala, ellerimizi ondan temiz bıraktı; biz de dilimizi ondan yana temiz tutalım.

Aynı mana, Ömer b.Abdülaziz'den de anlatıldı. Allah onlardan razı olsun.

Üstte anlatılan ibareden de anlaşılıyor ki, bir tarafın haklı olduğu, diğer tarafın dahi hatalı olduğu üzere dudak oynatmak, onların her birini, hayrın dışında bir mana ile anlatmak dahi yerinde değildir.

Resulullah (sav) Efendimizin bir hadis-i şerifinde bu manayı şöyle anlattı:

"Ashabım anlatıldığı zaman, kendinizi tutunuz."

Bunun açık manası şudur:

-Ashabım, aralarındaki münazaa dolayısı ile veya başka bir hususta anlatıldığı zaman, kendinizi tutunuz; bir tarafı, diğer taraf üzerine tercih etmeyiniz.

Lâkin, ehl-i sünnet uleması topluluğu, kendilerine delillerle zahir olan manadan ötürü hakkın Hazret-i Ali (ra) tarafından olduğuna; muhaliflerinin dahi, hata yoluna girdiklerine zahib olmuşlardır. Ne var ki, burada anlatılan hata, içtihada dayalı bir hata olduğundan, levm etmekten ve taanda bulunmaktan uzak olmaktadır. Tahkirden tenzih edilip ayıplamaktan dahi beri kılınmıştır.

Hazret-i Ali'nin (ra) şöyle dediği nakledilmiştir:

-Kardeşlerimiz bize asıl geldiler; ama onlar ve küffardır, ne de fasıklar. Zira, kendilerinden küfrü ve fışkı atacak tevilleri vardır.

***

Gerek ehl-i sünnet, gerekse rafıziler; her ikisi de, Hazret-i Ali'ye (ra) karşı savaşanları hatalı bulup hakkın, onun tarafında olduğunu söylerler. Ne var ki, ehl-i sünnet, tevilden naşi:

-Hata...

Lâfzı üzerine fazla bir şey ıtlak etmezler. Yani Hazret-i Ali'ye (ra) karşı savaşanlar için onlara taan edip ayıplamaktan dillerini tutarlar. Bu babda, Hayrü'l-Beşer Resulullah (sav) Efendimizin sohbeti hakkına riayet ederler;

ona salât ve selâm olsun. Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu: "Ashabım hakkında, benden sonra garaz tutmayınız."

Yani ashabımı ayıplayıp onlara kin, garaz bağlamaktan sakının; bu manada Allah'tan korkun. Zira, bu cümlede geçen, lâfza-i celâli, işin ehemmiyetine göre, tekid için kullanılmıştır.

Resulullah (sav) Efendimiz, bir başka hadis-i şerifinde şöyle buyurdu:

"Ashabım yıldızlar gibidir; hangisine uysanız, hidayete erersiniz."

Ashab-ı kirama tazim ve onlara karşı saygılı olmak babında çokça hadis-i şerif varid olmuştur. Bu manadan ötürü, onların tümüne karşı izzet ikram göstermek yerinde olur. Onlann yanılmalarını dahi, iyiye yormak lâzımdır. Bu meselede, ehl-i sünnetin yolu budur.

Rafizilere gelince... bu babda galeyana gelmektedirler. Hatta o kadar ileri gitmektedirler ki, Hazret-i Ali (ra) ile savaşanların küfrüne hükmetmektedirler. Onlar hakkında çeşitli taan edip ayıplamanın çeşitli sözlerini kullanarak, dillerini kirletmektedirler.

Eğer gaye, hakkın Hazret-i Ali (ra) tarafında olduğunun zuhuru, ona karşı savaşanların hatalarını da izhar ise, bu hususta ehl-i sünnetin tercih ettiği yol yeterlidir; itidal üzeredir.

Din büyüklerine taanda bulunmak, dinden ve diyanetten uzaktır. Nitekim, rafıziler bu yolu tutmuşlardır. Sanmışlardır ki, Resûlullah'ın ashabına kötü söylemek, dinleri ve imanlandır. O ne kötü bir dindir ki; onun en büyük parçası Resûlullah'ın (sav) naiplerine sövüp onun halifelerine kötü söz etmektir.

Bid'at ehli taifeden her biri, bir bid'at yolunu tutup onunla ehl-i sünnetten ayrıldı. Ne var ki, harici ve rafızi fırkaları, onların tümü arasında haktan ve doğrudan en uzak olanıdır. Cidden durum budur. Din büyüklerine sövüp lanet okumak, onların imanlarının en büyük parçası olunca, onların haktan yana nasıl nasibi olabilir?

Rafıziler, on iki fırkaya ayrılmıştır. Bütün bu fırkalar, Resulullah (sav) Efendimizin ashabına küfür eder ve Hulefa-i Raşidin'e sövmeyi dahi kendilerine göre ibadet(!) olarak itikad ederler. Ve bu cemaat, kendilerine:

-Rafızi, isminin verilmesinden sakınırlar ve inanırlar ki, rafıziler kendilerinden başkasıdır. Şu manadan ötürü ki: Hadis-i şeriflerde, rafıziler hakkında, çok şiddetli tehditler vardır.

Keşke onlar; rafızilik sözünün manasından sakınıp Resûlullah'ın (sav) ashabından teberri etmekten dahi sakınmış olsalardı.

Hindistan beldelerinin Hanud'u, yani Mecusileri dahi, kendilerine:

-Hanud, ismini verip küfürden sakınırlar ve kendilerini küffardan saymazlar. Sanırlar ki: Dar-ı harpte olanlar küffardır. Bu anlayışta da yanılırlar. Çünkü her iki sınıf da, küfrün hakikati ile tahakkuk etmiştir.

Bunlar, Resûlullah'ın (sav) ehl-i beytini de kendileri gibi sanmışlardır. Onları da hayal etmişlerdir ki, Hazret-i Ebu Bekir'e (ra) Hazret-i Ömer'e (ra) düşmandırlar. Yine bu taife ehl-i beytin ileri gelenlerine iki yüzlülük hükmü verip onları münafık sanırlar; aldatmacı olarak kabul ederler. Yine sanırlar ki Hazret-i Ali (ra) Hutefa-i Raşidin ile otuz sene, münafık arkadaşlığı gibi, tü'kat hükmü ile arkadaşlık etti. Hakları olmadan yersiz olarak, onlara tazim edip saygı gösterdi. Bu ne biçim muameledir ve ne biçim cemilekârlıktır!...

Eğer Resûlullah'ın (sav) ehl-i beytine mahabbet, Resulullah'a mahabbet sebebi ile olmakta ise, yerinde olur ki, Resûlullah'ın (sav) düşmanlarına dahi, aynı şekilde düşman olalar. Onlara dahi, ehl-i beyt düşmanlarına sövmekten daha çok sövüp lanet edeler. Halbuki, bu taifenin hiçbirinden, Ebu Cehil'e sövüp lanet eden duyulmamıştır. Halbuki o, Resûlullah'ın en şiddetli düşmanlarından idi. Resulullah'a (sav) dahi, her çeşit ezayı ve cefayı yapmıştır. Durum böyle olmasına rağmen, onların hiçbiri, Ebu Cehil'in kötülüğünü anlatma babında dilini oynatmamıştır.

Hazret-i Ebu Bekir'e gelince, erkekler arasında, Resulullah (sav) Efendimize en sevgili olanıdır. Kendi bozuk kanatlarına göre, onu da, ehl-i beyte düşman bilip ona sövüp taan etmekle dillerini uzatırlar. Kendisi ile münasebeti olmayan işleri ona bağlarlar. Bu nasıl dindir ve nasıl diyanettir!..

Allah saklasın... Takdir eylemesin ki, Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer ve sair ashab-ı kiram Resûlullah'ın (sav) ehli beytine düşman olalar. Allah onlardan razı olsun. Resulullah (sav) Efendimizin âline buğzedip adavet besleyeler.

Keşke bu insaf libasından soyunanlar, ashab-ı kiramın büyüklerinin ismini söylemeden ehl-i beyt düşmanlarına sövselerdi ve din ulularına kötü zan izhar etmeselerdi; o zaman, bu hususta ehl-i sünnet ile aralarında muhalefet kalmaz, kalkardı. Zira, ehl-i sünnet dahi ehl-i beyt düşmanlarına adavet ederler. Onları taan ederek ayıplarlar.

Ehl-i sünnetin iyilikleri arasındadır ki, küfrün her çeşidine girip o hali ile müptelâ olan belli bir şahsın dahi küfrüne kail olup da; cehennemlik olduğunu söylemezler. İşin sonunda tevbe edip İslâm dinine girme ihtimali olduğundan, ona lanet edilmesine dahi cevaz vermezler.

Onların...

-Lanet, sözü edilmesine verdikleri cevaz, bir şahıs tayini edilmeden mutlak olarak umum kâfirler üzerinedir. Bilhassa, kesin delille, son nefesini kötü olarak verdiği bilinmeyen bir kimseye öyle bir lanet edilmesine asla cevaz vermezler.

Rafizilere gelince... hiç sakınmadan, Hazret-i Ebu Bekir'e (ra) ve Hazret-i Ömer'e (ra) lanet okumakta ve ashabın ileri gelenlerine dahi sövüp taan etmektedirler. Hem de, hiç aldırış edip korku duymadan... Allahu Teala, onları doğru yola hidayet eylesin.

Bu bahiste, ehl-i sünnet ile, onların muhalifleri arasında büyük bir ihtilâf vardır. Bu dahi, iki makamda olmaktadır. Şöyle ki:

BİRİNCİ MAKAM

Ehl-i sünnet, dört halifenin de hilâfetinin hak olduğuna kaildirler. Bu dört halifeden her biri için derler ki:

-Hakkı ile halifedir.

Şu manadan ötürü ki; mugayyebattan haber yolu ile, bu babda hadis-i şerif varid olmuştur ve şudur "Benden sonra hilâfet otuz senedir."

Anlatılan bu müddet dahi Hazret-i Ali'nin (ra) hilâfeti ile sona erip tamam olmuştur.

Bu hilâfet tertibi dahi hak üzeredir.

Ehl-i sünnet muhaliflerine gelince... üç halifenin haklı hilâfetini kabul etmeyip inkâr ederler; onların hilâfetini dahi, zorbalığa ve tağallübe bağlarlar. Hazret-i Ali'den (ra) başkasını hak üzere imam olduğuna itikad etmezler.

Bu üç halifeye Hazret-i Ali'den (ra) gelen biati dahi, iki yüzlülüğe hamlederler. Ashab-ı kiram arasındaki arkadaşlığı dahi, nifak olarak kabul ederler. Aralarındaki mudarayı dahi hilekârlık, kandırmacılık tasavvur ederler. Çünkü, bunların fasit inançlarına göre, Hazret-i Ali'nin (ra) muvafıkları, onun muhalifleri ile, iki yüzlülük hükmünce münafık arkadaşlığı etmiştir. Dilleri ile, izhar ettikleri kalblerindekinin aksidir.

Bu taifenin kanaatına göre; Hazret-i Ali'nin (ra) muhalif tarafı, kendisinin ve kendisine muvafakat edenlerin düşmanıdır. Hazret-i Ali'nin (ra) ashabı dahi, nifak yollu olarak öbürlerinin ahbabıdır. Dostluk suretinde düşmanlık izhar etmişlerdir.

Mana üstte anlatıldığı gibi olunca; Resulullah (sav) Efendimizin bütün ashabı, bunların bozuk inançlarına göre münafık idi; hilekâr ve aldatmacı idi. Dış durumları ile, içlerinde sakladıklarının aksini izhar ederlerdi. Böylelikle bu ümmetin şerlileri(!) bu firaka göre ashab-ı kiramdır. Yine bunlara göre, sohbetlerin en şerlisi ve kötüsü de, Hayrü'l-beşer Resulullah (sav) Efendimizin sohbetidir. Zira, onlara göre, böyle olan ahlâk-ı zemime ondan gelmiştir. Yine, asırların dahi, en şereflisi, ashab-ı kiramın bulunduğu asırdır. Zira, onlara göre o devir; nifak, adavet, buğuz ve hasedle doludur. Halbuki, Allahu Teala, ashab-ı kiram için, Kur'an-ı Mecid'inde şöyle buyurdu:

"...kendi aralarında merhametlidirler."

Allahu Teala, onların kötü itikadlarından bizleri korusun.

Bu taifenin anlattığına göre, eğer bu ümmetin sabıkları anlatıldığı gibi, kötü ahlâkla muttasıf idiyse, onlara sonradan katılanlarda nasıl hayır bulunur?

Bu taife, Kur'an ayetlerinde ve hadis-i şeriflerinde gelen; Resulullah (sav) Efendimizin sohbetinin fazlına, ashab-ı kiramın dahi faziletine, bu ümmetin dahi hayırlı ümmet olduğuna dair manaları hiç görmemişlerdir. Yahut onu görmüşler velâkin, ona inanıp tasdik etmemişlerdir.

Halbuki, Kur'an ve hadis, ancak ashab-ı kiramın tebliği ile bize ulaşmıştır. Ashab-ı kirama taan edilince durum nasıl olur? Onların sebebi ve onların yolu ile, Kur'an dahi zaruri olarak taana uğramış olur. Böyle bir manadan dolayı Allah'a sığınırız.

Üstte anlatılan manalar açısından bakılınca, her halde bu zümrenin kasdı dini iptal edip Resulullah (sav) Efendimizin şeriatını inkâr etmektir. Dış. surette, ehl-i beyte mahabbet izhar edip hakikatte onun şeriatını iptala çalışırlar.

Keşke bunlar, Hazret-i Ali'yi ve onun taraftarlarım hallerine bıraksalardı da, onları mekir ve nifak ehlinin damgası olan iki yüzlü olmakla damgalamasalardı.

Yine onların anlattıklarına bakılarak; Hazret-i Ali'nin (ra) taraftarlarında ve muhaliflerinde ne gibi bir hayır olabilir ki? Onlar birbirleri ile, tam otuz sene münafık olarak arkadaşlık etmişlerdir. Hile ve aldatmaca ile birbirleri için geçinmişlerdir. Şimdi bunlara nasıl itimad edilir!..

Yine bu zümre, ashaptan bu Hüreyre'ye (ra) taan ederler. Ama, bilmezler ki, ona taan etmekle şer'i hükümlerin yansına taan etmek vardır. Bu manadan olarak, muhakkikin ulema şöyle demiştir:

-Dini hükümlere dair üç bin hadis-i şerif gelmiştir.

Yani sünnet olarak, seri hükümlerden üç bin hüküm tesbit edilmiştir.

Ve bu hükümlerin bin beş yüzü, Ebu Hüreyre'nin rivayeti ile tesbit edilmiştir.

Üstte anlatılana göre, Ebu Hüreyre'ye (ra) taan etmek, şer'i hükümlerin yansına taan etmektir.

Bu hususta, İmam-ı Buhari şöyle anlattı:

-Ebu Hüreyre'nin ravileri ashab-ı kiramdan ve tabiin-i izamdan sekiz yüzü (veya altı yüzü) geçer. Bunlardan bir tanesi de İbn-i Abbas olup İbn-İ Ömer dahi ondan rivayet etmiştir. Enes b.Malik ve Cabir b.Abdillah dahi onun ravileri arasındadır. Allah onlardan razı olsun.

Ebu Hüreyre'ye taan yolunda, Hazret-i Ali'den (ra) nakledilen hadis iftira yollu bir hadistir. Nitekim bunu, ulema tahkik etmiştir.

Resulullah (sav) Efendimizin Ebu Hüreyre'ye (ra) fehimli olması yolundaki duası dahi, ulema arasında bilinen bir şeydir. Ebu Hüreyre (ra) bizzat kendisi bunu şöyle anlatmıştır:

-Resulullah (sav) Efendimizin bir meclisinde hazır idim. Şöyle buyurdu:

"Sizden kim ridasını yayar ki, ona makalemi feyiz olarak bırakayım da; onu kendisine sardıktan sonra, bir daha onları unutmaz."

Bunun üzerine üzerimde bulunan örtüyü yaydım; Resulullah (sav) Efendimiz feyiz makalesini ona bıraktıktan sonra, alıp göğsüme bastırdım. Bundan sonra da hiçbir şey unutmadım.

Din büyüklerinden bir şahsı, sırf bir zanla Hazret-i Ali'nin (ra) düşmanı bilmek ve ona sövmeye, taan ve lanet etmeye cevaz vermek insaftan uzaktır.

Bütün bu anlatılanlar, ifrat derecede olan mahabbetin afetlerindendir. O dereceye vardılar ki, neredeyse boyunlarını iman bağından sıyıracaklar.

Bir an, faraza Hazret-i Ali (ra) için, ikiyüzlü olmak cevazına varılsın. O halde, Hazret-i Ebi Bekir ve Hazret-i Ömer hakkında daha faziletli olduklarını anlatan tevatüren kendisinden nakledilen rivayetlerine ne derler?

Tıpkı bunun gibi, hilâfeti zamanında ve memleket idaresi altında iken, üç halifenin haklı olduklarına dair kendisinden sudur eden kelâma ne derler? İkiyüzlülük, ancak şunun için kullanılır ki: Kendi hilâfet hakkını gizleyip üç halifenin dahi hilâfetinin batıl olduğunu da izhar etmeye. Amma, üç halifenin hilafette haklı olduklarını izhar edip Hazret-i Ebu Bekir'in ve Hazret-i Ömer'in daha faziletli olduklarını beyan etmek, kendi başına bir iş olup ikiyüzlülüğün ötesindedir. Doğru sözlü olmaya ve iyiye yormaktan başka yanı yoktur. Bu mana, ikiyüzlülükle kaldırılacak gibi değildir.

Şu da bir gerçektir ki, üç halife ve diğerlerinin faziletleri hakkında çok hadis-i şerif gelmiştir. Bunlar meşhur olup manada tevatür haddine gelmiştir. Hatta, bunlardan bir cemaat, cennetle müjdeli olmuştur. Bu hadis-i şerifler için ne diyebilirler? Çünkü, ikiyüzlü olmak, peygamberlere caiz değildir. Zira, enbiyaya tebliğ gereklidir. Onlara salât ve selâm olsun. Kaldı ki, bu hususta, Kur'an ayetleri dahi nazil olmuştur; onlar ise, ikiyüzlülük tasavvur edilemez. Allahu Teala, onlara insaf versin.

Sonra...

Akıllı olanlar katında malum bir durum vardır ki, şudur İkiyüzlü olmak korkaklıktan gelir. Böyle bir sıfatın dahi Allah'ın Arslanı Hazret-i Ali'ye bağlanması münasebetsiz bir şey olur. Beşeriyet hükmüne göre, böyle ikiyüzlü olma durumuna, bir iki saat veya bir iki gün cevaz verilse yeri olur. Amma, Allah'ın Arslanı için böyle bir sıfatı otuz sene kadar sabit görmek, bu müddet içinde de ikiyüzlü olmakta ısrar ettiğine kail olmak, cidden kötü bir şeydir. Halbuki ulema şöyle demiştir:

-Küçük günahlar üzerinde ısrarla devam edip durmak büyük günahtır.

Bu mana açısından bakılınca, şikak ve nifak erbabının sıfatlarından bir sıfat üzerine ısrar edip devamlı durmak için ne hüküm vardır? N'olurdu, keşke bu işin ne kadar çirkin olduğunu anlayabilselerdi?

Bunlar, Hazret-i Ebu Bekir'in (ra) ve Hazret-i Ömer'in (ra) önde olmasına şunun için razı olmayıp kaçtılar: Zira Hazret-i Ali (ra) küçük düşüp ihanete uğramaktadır. Yani kendi fasit zanlarına göre.

Üstte anlatılan mana dolayısı ile de, Hazret-i Ali (ra) için ikiyüzlü olmanın isbatını tercih ettiler. Ne var ki, bu sıfatın şenaatini anlayamadılar. Eğer onun şenaatına karşı anlayışları olsaydı; iki işin daha hafifini tercih ederlerdi.

Bu manada derim ki:

-Hazret-i Ebu Bekir'i (ra) ve Hazret-i Ömer'i (ra) önde görmekte Hazret-i Ali (ra) için bir küçüklük yoktur. Zira onun hilâfet hakkı olduğu üzere bakidir. Velayet derecesi, hidayet rütbesi, irşad menzilesi dahi olduğu üzere yine bakidir. Amma, onun ikiyüzlü olma isbatında onun için bir noksan ve ihanet vardır. Zira bu sıfat, nifik erbabının hususiyetleri arasındadır. Mekir ve hile erbabının ayrılmaz vasıfları arasında sayılır.

***

İKİNCİ MAKAM

Bu kısım, ashab-ı kiram arasında geçen meselelere ayrılmıştır.

Şöyle ki:

Allah çalışmalarını şükrana lâyık eylesin. Ehl-i sünnet vel-cemaat, hayrü'l-beşer Resulullah (sav) Efendimizin ashabı arasında geçenleri ve aralarındaki münazaaları iyiye yormuşlardır. Bu işleri de, nefsani arzudan ve batıla saplantıdan uzak kabul edilmişlerdir. Zira, Resulullah (sav) Efendimizin sohbetinde; onların nefisleri pak olmuştur. Gönül sahaları dahi, düşmanlıktan, çekemez olmaktan, hasetten yana temizlenmiştir.

Bu babda netice söz şudur Madem ki, onlardan her birinin kendine has görüşü ve içtihadı vardın her müçtehide dahi ictihadi uyarınca amel etmek vaciptir; artık değişik görüşler sebebi ile zaruri olarak, bazı işlere dair aralarında bir müşacere ve muhalefet lâzım gelmiştir.

Onlardan her birinin, kendi görüşüne uyması doğrudur. Bu manadan ötürü onların muhalefetleri, muvafakatları gibidir. Zira hak içindir; nefsani heva ve heves, nefs-i emmareye ittiba için değildir.

Hazret-i Ali'nin muhaliflerini, rafıziler tekfir etmektedirler; bunlar hakkında çeşitli şenaatin yapılmasına ve taan edilmesinin her türlüsüne cevaz vermektedirler.

Biraz duralım.

İçtihada kalan işlerin bazılarında; Resulullah (sav) Efendimizin hükmüne dahi ashabın muhaletleri kötü olmamıştır; bunun için de, ayıplanmamışlardır. O zaman vahyin nüzulü devam etmesine rağmen, bu işten onları almak babında bir mana çıkmamıştır.

Şimdi gelelim işin özüne:

Nasıl olur da, içtihada dayalı bazı işlerde, Hazret-i Ali'ye muhalif olanlar kâfir olur? Ona muhalif davrananlar dahi, ne sebeple, taana uğrayıp ayıplanırlar? Böyle bir şey nasıl olur ki, muhaliflerin pek çoğu ehl-i İslâm'dan idi; sahabe-i kiramın ileri gelenlerinden idi. Hatta onların bazıları, cennetle müjdeli idi. Mana böyle olunca, onları tekfir etmek, öyle kolay bir iş değildir.

Bir ayet-i kerime meali:

"Ağızlarından çıkan öyle bir kelime ki, çok büyük."(18/5)

Zira, kendilerine taan edilip kalan muhalifler o kadar çoktur ki, dinin ve şeriatın yarısına yakın bir kısmı onlar tarafından tebliğ edilmiştir. Bunlara taan edilince, dinin yansından itimad kalkar.

Sonra, bunlar nasıl taana hedef edilir ki: Bunlardan hiçbirinden, hiç kimse, gelen rivayeti reddetmemiştir. Ne Hazret-i Ali, ne de diğerleri. Allah onlardan razı olsun.

Sahih-i Buhari ki, Allahu Teala'nın kitabından sonra, kitapların en sahihidir; bu durumu şia dahi tasdik etmiştir. Bu Fakir, şianın en ileri gelenlerinden Ahmed Tibeti'nin şöyle dediğini dinlemiştir:

-Buhari kitabı, Allah'ın kitabından sonra, kitapların en sahihidir.

Bu eserde, Hazret-i Ali'ye muvafakat edenlerin rivayetleri olduğu gibi, ona muhalefet edenlerin dahi rivayetleri vardır. Burada muvafakat ve muhalefete binaen bir tercih yapılmamıştır. Bu eserde Hazret-i Ali'den (ra) rivayet edildiği gibi, Muaviye'den (ra) dahi rivayet edilmiştir. Eğer onun rivayetinde taan şaibesi olmuş olsaydı; asla rivayetini kitabına derc etmezdi. Bundan başka, hadis tenkidçileri dahi, hadis-i şerif rivayetlerinde, muhalefeti, taan menşei olarak almamışlardır. Böyle bir tefrik yapılmamıştır. Şu hususun da bilinmesi yerinde olur ki bütün işlerde, Hazret-i Ali'nin (ra) haklı olması gerekmez. Böyle bir kat'iyet yoktur. Keza, muhaliflerinin dahi tüm işlerde hatalı olmaları gerekmez, isterse muharebe işinde, hak Hazret-i Ali (ra) tarafından olsun. Zira, tabiinden birinci asrın uleması ve müçtehid imamlar, ondan başkasının çoğu meselelerde yolunu da tercih etmişlerdir. Bilhassa ihtilaflı hükümlerin çoğunda; Hazret-i Ali'nin yoluna göre hüküm vermemişlerdir. Eğer hak, tamamen onun tarafına kaymış olsaydı; onun hilâfına hüküm vermezlerdi.

Kazi Şüreyh tabiindendi; içtihad sahibi idi. Hazret-i Ali'nin (ra) mezhebi ile hükmetmedi. Nübüvvete mensubiyeti dolayısı ile, Hazret-i Ali'nin oğlu Hüseyin'in şehadetini makbul saymadı. Allah onlardan razı olsun. Müçtehidler dahi, Şüreyh'in kavline göre amel edip onun yolunu tuttular; oğulun, babası için yapacağı şehadete cevaz vermediler.

Hazret-i Ali'nin (ra) görüşüne muhalif olan diğer meselelerde tercih edilen kavi çoktur. Bu mana, mütebbi ve musanniflere gizli değildir. Tafsil edilmesi uzun olur.

Durum üstte anlatıldığı gibi olunca, Hazret-i Ali'ye (ra) muhalefette itiraza yer yoktur. Onun muhalifleri dahi taana uğrayıp ayıplanan kimseler olamazlar.

HAZRET-İ AİŞE (Allah ondan razı olsun).

Hazret-İ Aişe'ye gelelim. Alemlerin Rabbı Allah Sevgilisinin sevgilisi idi. Taa, bu alemden intikal edinceye kadar, onca makbul ve manzur olmuştur. Resulullah (sav) Efendimiz, vefatı ile sonuçlanan hastalığında, onun hücresinde kalmıştır. Mübarek ruhu da onun hücresinde iken kabzolundu. Bu anda, onun göğsünde idi. Defni dahi, onun pak hücresine yapıldı. Bütün bu şereflerle beraber, kendisi bilgin ve içtihad ehli idi. Allah ondan razı olsun. Resulullah (sav) Efendimiz, dinin bir parçasını ona havale etmişti. Müşkillerin halli işinde ashab-ı kiram, ona müracaat ederdi. Muğlak meselelerin hallini onun vasıtası ile bulurlardı.

Mana üstte anlatıldığı gibi olunca, böyle Sıddıka Müctehide birine, Hazret-i Ali'ye (ra) muhalefeti sebebi ile taan edip ona lâyık olmayan şeyleri yakıştırmaya çalışmak cidden münasebetsiz bir iştir. Resulullah (sav) Efendimize imandan dahi uzaktır.

Eğer Hazret-i Ali (ra), Resulullah (sav) Efendimizin damadı ve onun amcası oğlu ise, Hazret-i Aişe-i Sıddıka dahi onun pak zevcesi ve makbul sevgilisi idi. Resulullah (sav) Efendimize ve bütün ehl-i beytine salât ve selâm.

Bundan evvel, senelerce, Fakir'in âdeti şöyle idi: Bir yemek piştiği zaman, ondan bir hisseyi, Resulullah (sav) Efendimizin âl-i abası olan Hazret-i Ali, Hazret-i Fatıma, Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin'in ruhaniyetlerine mahsus kılardım. Allah onların hepsinden razı olsun.

Sonradan, Resulullah (sav) Efendimizi rüyada gördüm; kendisine selâm verdim; fakat o, bana teveccüh ötmedi. Bir başka yana teveccüh etti. Bu sırada Fakir'e şöyle dedi:

-Ben, yemeği, Aişe'nin evinde yerim. Her kim yemek gönderecek ise, Aişe'nin evine göndersin.

Bunun üzerine, Fakir'e yakin hasıl oldu ki; onun mübarek teveccühünün olmayışı, Fakir'in Hazret-i Aişe'ye yemeğe ortak etmeyişimdir. Bundan sonra, Hazret-i Aişe başta olmak üzere, bütün ezvac-ı tahiratı ehl-i beytten hemen hepsini o yemeğe ortak eyledim. Tevessülümü dahi, ehl-i beytin tümüne yapar oldum. Halbuki Resulullah (sav) Efendimize, Hazret-i Aişe cihetinden gelen eza ve cefa, Hazret-i Ali (ra) cihetinden gelen eza ve cefadan daha çoktur. Bu mana dahi, insaf sahibi akıllılara gizli değildir.

Üstte anlatılan mana, şu takdire göredir: Hazret-i Ali'ye (ra) sevgi gösterip tazim etmek, Resulullah (sav) Efendimizin sevgisi, ona akrabalığı dolayısı iledir.

Amma o kimse ki, Hazret-i Ali'nin mahabbetini müstakilen alır; bu mahabbet işinde, Resulullah (sav) Efendimizin sevgisine bir medhal kalmaz; böylesi bahis dışı olup kabil-i hitap dahi değildir. Zira, böylesinin garazı, dini iptal edip şeriatı yıkmaktır. Resuiullah (sav) Efendimizin tavassutu olmadan bir yol tutmak ister. Muhammed'den (sav) alıp Ali'ye rağbet ettirmek ister. Böyle bir şey sırf küfür olup zındıklığın dahi aynıdır. Hazret-i Ali (ra) böyle bir şeyden beridir. Onların yaptıklarından eza duymaktadır.

Çünkü, ashabı ve Resulullah (sav) Efendimizin damatlarını sevmek; Resulullah (sav) Efendimizin sevgisi ile olmakta ve onlara tazim, tekrim etmek dahi, Resulullah (sav) Efendimize tazim ve tekrim dolayısı ile olmaktadır. Bu manada, Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:

"Bir kimse onları severse, benim sevgimle sever."

Aynı manadan olarak, bir kimse de, onlara buğzederse, Resulullah (sav) Efendimizin buğzu için buğzeder; bu manada dahi Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:

"Bir kimse, onlara buğzederse, benim buğzum için buğzeder."

Bu hadis-i şerifin daha açık manası şu demeye gelir:

-Ashabıma taalluk eden mahabbet, aynen bana taalluk etmektedir. Onlara olan buğuz dahi, aynen bana taalluk eden buğuzdur.

***

TALHA VE ZÜBEYR (Allah onlardan razı olsun).

Ashab-ı kiramın büyüklerinden olup cennetle müjdeli on kişi arasında bulunuyorlar. Bunlara taan edip ayıplamak hiç münasip bir iş değildir. Bunlara lanet edip tard edenlerin bu yaptıkları kendilerine aittir.

Hazret-i Ömer (ra) vefatından sonra, hilâfet işini şuraya bıraktı. Bu şura azalan altı kişi idi. O altı kişiden ikisi bunlardı. Bunun da, kalanların birini diğerine karşı tercih etme delilini açıktan bulamadığı için yaptı.

Bu ikisi, kendi arzulan ile, hilâfet nasibini bıraktılar. Her ikisi de tek tek şöyle dedi:

-Ben hilâfet hazzımı bıraktım.

Talha o zattır ki, Resulullah (sav) Efendimize karşı kötü edep tavrı takındığından, babasını öldürdü; başını da getirdi. Bu fiilinden dolayı da, Kur'an'da sena edildi.

Zübeyr öyle bir sahabedir ki, onun katili cehennemlik olacaktır. Bu manada, Resulullah (sav) Efendimiz söyle buyurdu:

"Zübeyr'i katleden cehennemliktir."

Bu durumda, Zübeyr'e lanet etmek de, onu öldürmekten daha az değildir. Ona lanet eden de, öldüren de aynıdır.

Elhazer... Sonra yine elhazer... Sonra yine elhazer... Sakınmak gerektir. Bilhassa din büyüklerine taan etmekten ve İslâm büyüklerini zemden sakınmalıdır. Onlar öyle zatlardır ki, İslâm kelimesinin ilâsı, Seyyidü'l-enam Resulullah (sav) Efendimize yardım için bütün güçlerini harcamışlardır. Dinin teyidi için, gece gündüz gizli, aşikâr mallarını harcamışlardır.

Resulullah (sav) Efendimizin sevgisi için; aşiretlerini, kabilelerini, çocuklarını, karılarını, vatanlarını, su kaynaklarını, ziraatlarını, ağaçlarını, ırmaklarını bıraktılar. Resulullah (sav) Efendimizin kendisini, kendi nefislerine tercih ettiler. Onun sevgisini, kendi sevgilerine tercih ettiler. Keza, mallarından ve zürriyetlerinden daha üstün tuttular.

Bunlar, öyle zatlardır ki, sohbet şerefine nail olmuşlardır. Bu sohbette dahi, nübüvvet bereketlerini bulmuşlardır. Vahyi müşahede ettiler; yani vahyin gelişini. Meleğin huzuru ile de müşerref oldular.

Harika halleri ve mucizeleri gördüler. O kadar ki, onların gaybleri şehadet oldu. İlimleri de ayn oldu.

Onlara öyle yakın hali ihsan edildi ki, onlardan sonra, hiç kimseye öylesi ihsan edilmedi.

Hatta, başkalarının Uhud dağı kadar yaptıkları altın sadakası, bunların bir veya yarım ölçek kadar yaptıkları arpa sadakasına denk olmaz.

Bunlar, öyle zatlardır ki; Allahu Teala, kendilerini Kur'an-ı Mecid'de sena edip kendilerinden razı olmuştur. Bunlar dahi, Allahu Taala'dan razı olmuşlardır.

Allahu Teala şöyle buyurdu:

"...İşte onların Tevrat'taki vasıfları budur. İncil'deki vasıfları ise, şöyledir: Filizini yarıp çıkarmış, giderek onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, sapları üzerinde doğrulup kalkmış bir ekine benzerler. Bu ekicilerin de hoşuna gider. (Ashab hakkındaki bu teşbih) onlarla kâfirleri öfkelendirmek içindir."(48/29)

Allahu Teala, onlara öfkelenip gayz edenlere:

"Küffar.."(48/29)

ismini verdi. Bunun için, küfürden hâzer edilip sakınıldığı gibi, onlara öfkelenip gayz etmekten dahi sakınmak gerek.

Bu yolda basarı ihsan eden Allah'tır.

***

öyle bir cemaat düşünelim ki, Resulullah (sav) Efendimize anlatılan manada bağlılıkları sıhhat kazanmıştır. Onun katında makbul ve manzur olmuşlardır Allahu Teala, ona salât ve selâm eylesin. Bunlar, bazı işlerde, birbirlerine muhalif tutuma girer ve bu sebeple aralarında bazı atışmalar olur ise, kendi görüşlerinin ve içtihadlarının gereğini yaparlarsa, kendilerine taan etmenin ve yaptıklarına itirazın yeri olmaz.

O kadar ki, o yerde hak ve doğru, ihtilâfın aynıdır; başkasının görüşüne uymamaktır.

Görmez misin ki imam-ı Ebu Yusuf'un, içtihad derecesine ulaştıktan sonra Ebu Hanife'ye uyması hatadır. Doğrusu, kendi görüşüne uymasıdır. Hatta İmam-ı Şafii, sahabenin kavlini kendi görüşünden önde tutmazdı. Ama, hangi sahabe olursa olsun; ister Hazret-i Sıddık, isterse Hazret-i Ali olsun, Allah onlardan razı olsun. Elbette doğruyu, kendi görüşü ile amel etmekte bulurdu, isterse bir sahabenin kavline muhalif olsun.

Üstte anlatılan manaya göre, sahabe olmayan ümmetten bir kimsenin, ashabın görüşlerine muhalefet yeri olunca; birbirlerine muhalif görüşlere sahip oldukları için nasıl taat edilir, ne şekilde taana uğratılabilirler?

Bu arada şunu da söylemek isterim ki:

-Ashab-ı kiram, içtihada dayalı meselelerde, Resulullah (sav) Efendimizin reyine dahi muhalefet etmişlerdir. Ama, onların bu ihtilâfına bir zem gelmiş değildir. Hem de, o zaman, vahiy geliyordu. Bu ihtilâfları için bir engel çıkmadı. Nitekim, bu mana daha önce de anlatıldı. Şayet onların ihtilâfı, Hak katında razı olunan makbul olmayan bir şey olsaldı, elbette bunun için, engelli bir emir gelirdi. Muhalifler için, şiddetli tehdid emirleri nazil olurdu.

Görmez misin ki; seslerini, Resulullah (sav) Efendimizin sesinden yüksek tutan bir cemaat için, mani emir geldi. Bunun için, şiddetli tehdid ayeti nazil oldu. Bu manada, Allahu Teala şöyle buyurdu:

"Ey iman edenler, seslerinizi, Resûlullah'ın sesinden yüksek çıkarmayın. Birbirinize bağırdığınız gibi, sözle ona bağırmayın. Siz farkına varmadan amelleriniz boşa gider."(49/2)

Bedir gazası esirleri hakkında büyük bir ihtilâf vuku buldu. Bu babda Hazret-i Ömer ve Saad b.Muaz esirlerin katline hükmettiler. Diğerleri dahi, fidye karşılığı olarak, serbest bırakılmasını istediler. Bu manada, Resulullah (sav) Efendimize göre, makbul olan görüş, onları fidye karşılığı serbest bırakmak oldu.

Bundan başka yerlerde dahi, çok ihtilâflar vardır.

Resulullah (sav) Efendimizin, vefatına çıkan hastalığında yaptığı taleb üzerine, kendisine getirilen kâğıt meselesindeki ihtilâf dahi bu kabildendir. Bunu istemekle, Resulullah (sav) Efendimiz ona bir şeyler yazmak istiyordu.

Bu taleb karşısında, bir cemaat, kâğıdın getirilmesini istedi; diğer cemaat ise, buna mani oldu. Hazret-i Ömer (ra) kâğıdın getirilmesine razı olmayanlar arasında idi. Şöyle dedi:

-Allah'ın kitabı bize yeter.

İşte bu sebepledir ki, Hazret-i Ömer'e (ra) sataşanlar sataştı ve onu ayıplayıp dil uzattılar. Halbuki, böyle bir şey, hakikatte taan yeri değildir.

Hazret-i Ömer (ra) şunu biliyordu ki, vahiy zamanı kesildi. Semavi hükümler dahi tamam oldu. Hükümlerin isbatı için dahi, görüş ve içtihaddan gayrı mecal yoktur. Bu meyanda Resulullah (sav) Efendimiz ne yazacak olsa, o yazılacak şeyde, başkalarının da karışması olacaktır. Zira, o yazılacak şeyler içtihada dayalı olacak.

"Ey basiret sahipleri ibret alınız."(59/2)

Ayet-i kerimesinde mana hükmüne göre, en doğrusu, bu rahatsız halinde Resulullah (sav) Efendimizin başını ağrıtmamaktır; ondan başkasının görüşü ve içtihadı ile yetinmektir.

Bunun için de şöyle dedi:

-Allah'ın kitabı bize yeter.

Yani kıyas ve içtihad mehazı olarak Kur'an-ı Mecid yeter. Ondan hüküm çıkarmak isteyenlere de yeterlidir. Hazret-i Ömer'in (ra) burada:

-Kitab... olarak hususi manada söylenmesinden murad mümkündür ki; Resulullah (sav) Efendimizin yazmak sadedinde olduğu hükümlerin mehazı Kur'an'dır; sünnet değildir. Bunu karinelerle biliyordu; onun için de:

-Bize sünnet yeter, demesine yer yoktur.

Bu hususta, Hazret-i Ömer'in (ra) mani olması, o sıkıntılı halinde, Resulullah (sav) Efendimizin başını ağrıtmamaktı. Bu da, bir şefkat ve acıma hissinden doğuyordu.

Resulullah (sav) Efendimizin bu kâğıt isteme emri, istihsan için olup vücup için değildir. Ta ki diğerleri, onu istinbat meşakkatından müsterih olalar.

Şayet, Resulullah (sav) Efendimiz, vücub için:

-Bana getirin, manasında, ısrarla emredip üzerinde dursaydı; mücerred ihtilâf sebebi ile ondan vazgeçmezdi.

*** Burada şöyle bir soru çıkabilir:

-Resulullah (sav) Efendimizin öyle buyurduğu vakit, Hazret-i Ömer (ra) şöyle dedi:

-Hele onu iyi anlayınız. (Yani kendinde mi değil mi? Bu söz ne manaya?) Bu cümleden murad nedir? Bunun için şu cevabı verebilirim:

-Her halde, Hazret-i Ömer (ra) anladı ki, o vakitte bu kelâm, Resulullah (sav) Efendimizden, hastalık sebebi ile bir kasd ve bir ihtiyar olmadan südur etmiştir. Ki bu mana:

-Yazayım, buyurmasından da tevehhüm ediyor. Zira Resulullah (sav) Efendimiz ümmi idi. Asla bir şey yazmamıştı. Aynı zamanda şöyle de buyurmuştu:

"Benden sonra dalâlete düşmeyesiniz."

Din ki kemalini bulmuştur; nimet ki, tamam olmuştur; onunla Mevtanın rızası dahi hasıl olmuştur; bundan sonra nasıl delâlet tasavvur edilir? Bu bir saat içinde ne yazmaya kadir olur ki, onunla dalâlet ilk defa ola? Bu yirmi üç sene içinde yazılanlar yetmedi mi? Bu durumda, o müddet içinde yazılanlarla dalâlet def olmamış; bu şiddetli hastalığın varlığında bir saat içinde bir şey yazacak ve bununla da dalâlet def olacak!..

işte üstte anlatılan manalardan, Hazret-i Ömer anladı ki: O kelâm Resulullah (sav) Efendimizin mübarek dilinden bir kasd olmadan cereyan etmiştir. Yani beşeriyete binaen. Bunun için de şöyle demek istedi:

-Bunun manasını kendisinden sorarak ikinci kere tahkik ediniz.

Bu ihtilâf esnasında, sözler yükselince, Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:

"Kalkınız, ihtilâf etmeyiniz."

Zira, peygamber yanında niza iyi olmaz.

Bundan sonra, artık öyle bir şey söylemedi; ne divitten anlattı; ne de kâğıttan.

***

Şunun da bilinmesi gerekir ki, bazı içtihada bağlı meselelerde, ashab-ı kiramdan gelen ihtilâf, hem de Resulullah (sav) Efendimize nisbetle, Allah korusun, eğer onda heva, batıla saplantı şaibesi olsaydı; o zaman iş, mürted zümresine katılmaya varırdı ve başı İslâm bağından çıkarmak olurdu.

Çünkü, Resulullah (sav) Efendimize karşı edep dışı hareket ve kötü muamele küfürdür. Böyle bir şeyden Allahu Teala, bizi korusun. Herhalde bu ihtilâf:

"Ey basiret sahipleri, ibret alınız."(59/2)

Manasındaki, yüce emre göre idi. Şundan ki, bir kimsede, içtihad rütbesi var ise, başkasının içtihadına uyması ve içtihada dayalı meselelerde başkasının görüşüne gitmesi hatadır; bundan nehyedilmiştir.

Evet, bu arada şunu da belirtelim ki, görüşün ve içtihadın veri olmayan münzel hükümlere uymaktan başka çare yoktur; onlara boyun eğmek dahi vacibtir.

Burada son bir söz de şu ki: iki asırda yaşayanlar, zorlamadan uzak olup ibareleri güzelleştirmeye de ihtiyaçları yoktu. Bütün ihtimamları batın mananın ıslahı idi. Onların zahiri nazardan atılmış olup asla öyle bir şeyin mülâhazası yoktu.

O asırda, edeplere riayet etmek, hakikat ve mana itibarına göre idi; yalnız zahir ve suret itibarına göre değildi. Onların hali dahi, Resûlullah'ın (sav) emrine imtisal idi. Muameleleri dahi, Resûlullah'ın (sav) razı olmadığı şeylerden sakınmak idi.

Onlar, babalarını, analarını, kadınlarını Resulullah (sav) uğruna feda ettiler.

İhlâs ve itikadlarının tamlığındandır ki, Resulullah (sav) Efendimizin tükürüğünü dahi, yere düşmeye bırakmazlardı. O kadar ki, onu alır; yüzlerine, bedenlerine sürerlerdi. Tıpkı bir hayat suyu gibi.

Resulullah (sav) Efendimizin kanı alındıktan sonra; onu içem kasdları dahi, kemal manada ihlâstan gelir. Bu da, meşhur olup bilinen bir manadır.

Şayet bu büyüklerden, yalan ve hile dolu olan bu asır ehline göre; Resulullah (sav) Efendimize karşı edep dışı bir şeyin sudur ettiği vehmini verirse, onu da iyiye yormak lâzım gelir. O vehmi veren ibarenin hasılı dahi giderilmelidir. Hangi kısımdan olursa olsun, o lâfızlar mülâhaza edilmemelidir.

İşte selâmet yolu budur. Başarı ihsan eden Sübhan Allah'tır.

*** Burada şöyle bir şey sorulabilir:

-İçtihada dayalı işlerde, hata yeri olduğuna göre; o zaman, Resulullah (sav) Efendimizden nakledilen tüm hükümlere itimad nasıl olur? -Bunun için, şu cevabı veririm:

-İçtihada dayalı hükümler, gelecekte ve ikinci halde, semavi hükümler durumuna girmiştir. Zira, enbiyanın takririni hata üzere tutmak caiz değildir.

Hüküm çıkaranların içtihadı, değişik görüşleri sübut bulduklatn sonra; Hak katından bir hüküm inerdi; hakkı batıldan ayırdedip doğruyu dahi hatadan ayırırdı. Resulullah (sav) Efendimizin zamanında, bütün hükümler; hatadan mahfuz olarak, kati'i sübut kazandı. Zira, onlar, önden sonra kesin vahiy ile sabit oldu.

Bu hükümleri çıkarmakla, asıl gaye şu idi ki: İçtihad edip hüküm çıkaranlara; çeşitli inayetler gele ve keramet dereceleri de yüksele. Yandan da, doğruyu bulan da değişik derecelerine göre sevaba nail olalar.

İçtihada dayalı meselelerde; müçtehidlerin derecelerinin yükselmesi, bu hükümlerin de kat'iyet kazanması vardır.

Evet, nübüvvet zamanının bitiminden sonra içtihada dayalı hükümler, zanniyet olup amel için faydalıdır; itikad için tesbit edilmiş değildir. Böyle değildir ki, onları inkâr eden kâfir ola. Meğer ki, müçtehidlerin toplu olarak üzerinde karar kıldıkları bir hüküm ola. Bu dahi, itikad için tesbit edilmiş buluna.

HATİME

Bu mektubu, Resulullah (sav) Efendimizin ehl-i beytinin faziletlerini anlatan güzel bir HATİME ile bitirelim. Ona, âline ve ashabına salât ve selâm olsun.

İbn-i Abdilberr, Resulullah (sav) Efendimizin söyle buyurduğunu anlattı:

"Ali'yi seven beni sevmiş olun Ali'ye buğzeden bana buğzetmiş olur; Ali'ye eziyet eden bana eziyet etmiş olur; bana eziyet eden dahi Allah'a eziyet etmiş olur."

Tirmizi, Hâkim ihracı ile sahih olarak Büreyre'den naklen Resulullah (sav) Efendimizin şöyle buyurduğunu anlattı:

"Allauh Taala, dört kimseyi bana sevmeyi emretti; onları kendisinin de sevdiğini bana haber verdi."

Bu arada şöyle denildi:

-Ya Rasulallah, onları bize isimlendir. Bunun üzerine Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu: "Ali, onlardandır."

Ravinin dediğine göre üçü dahi şunlardır: Ebu Zer, Mikdad ve Selman. Taberani ve Hakim'in İbn-i Mes'ud'dan naklen çıkarıp anlattıklarına göre, Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu: "Ali'ye bakmak ibadettir." Bu hadis-i şerif, hasen isnadı ile anlatılmıştır. Buhari ve Müslim, Bera'nın şöyle dediğini anlattılar:

- Resulullah (sav) Efendimizi gördüm; Hasan onun boynunda idi; söyle buyuruyordu:

"Allahım, ben bunu seviyorum; sen de sev." Buhari, Ebu Bekir'den naklen şöyle dediğini anlattı:

- Resulullah (sav) Efendimiz minberde idi. Hasan dahi onun yanında olup bir halka bir de ona bakıp şöyle buyuruyordu:

"Bu oğlum, seyyiddir. Her halde, Allahu Teala onunla Müslümanlardan iki cemaatın arasına düzeltecektir."

Tirmizi, Üsame b. Zeyd'in (ra) şöyle dediğini anlattı:

- Resulullah (sav) Efendimizi gördüm; Hasan ve Hüseyin dahi dizleri üstünde idi. Şöyle buyurdu:

"Bu ikisi, benim oğlum, kızımın oğludur. Allah'ım, ben bunları seviyorum; bunları seveni de seviyorum."

Tirmizi, Enes b.Malik'in şöyle dediğini çıkarıp anlattı:

- Resulullah (sav) Efendimize şöyle soruldu:

-Ehl-i beytinden hangisi sana daha sevgilidir?

Bunun üzerine, Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:

"Hasan ve Hüseyin."

Mesur b.Mahzeme, Resulullah (sav) Efendimizin şöyle buyurduğunu anlatmıştır:

"Fatıma, benden bir parçadır; ona eza eden bana eza etmiş olur."

Bir başka rivayette ise, şöyle buyurmuştur:

"Ondan şüphelenen benden şüphelenmiş olur; ona eziyet eden dahi bana eziyet etmiş olur."

Hakim'in, Ebu Hüreyre'den naklettiğine göre, Resulullah (sav) Efendimiz, Hazret-i Ali'ye (ra) şöyle buyurmuştur:

"Fatıma, bana göre senden daha sevgilidir; sen dahi, bana göre, ondan daha azizsin."

Hazret-i Aişe'nin (ra) şöyle dediği rivayet edildi:

-İnsanlar, Resûlullah'ın (sav) rızasını taleb ederek, hediyelerini vermek için, Aişe'nin gününü beklerlerdi. Sonra şöyle devam etti:

-Resûlullah'ın (sav) zevceleri iki bölüktü: a) Hazret-i Aişe, Hafsa, Safiye, Sude...

b) Ümm-ü Seleme ve diğerleri.

Ümm-ü Seleme bölüğü söze gelip kendisine dediler ki

-Resulullah ile konuş; insanlara söylesin de, onlar da hediyelerini Resulullah'ı (sav) buldukları yerde versinler.

Ümm-ü Seleme, Resulullah (sav) ile konuştu; bunun üzerine Resulullah (sav) ona şöyle dedi:

"Bana eziyet etme. Zira vahiy Aişe'den başka bir kadının örtüsü altında iken bana gelmedi."

Bunun üzerine Ümm-ü Seleme der ki:

-Sübhan Allah'a tevbe ederim ya Resulallah, kim sana eziyet edebilir?

Bundan sonra o kadınlar, Hazret-i Fatıma'yı davet edip Resulullah'a (sav) elçi gönderirler. Gelip Resulullah (sav) Efendimize durumu anlatınca, Resulullah (sav) şöyle buyurur:

"Benim sevdiğimi sen de sevmez misin?"

Hazret-i Fatıma, bunun için:

-Evet, severim, deyince, şöyle buyurur: "O halde, bu Aişe'yi sev," Hazret-i Aişe (ra) diyor ki:

-Resulullah (sav) Efendimizin kadınları arasında, Hazret-i Hatice'yi (ra) kıskandığım kadar hiç kimseyi kıskanmadım. Halbuki onu görmedim. Onun anılması çoktu. Resulullah (sav) her ne zaman bir koyun kesse, onun bir parçasını alır; Hazret-i Hatice'nin yakınlarına yollardı. Çoğu zaman şöyle derdim:

-Sanki Hazret-i Hatice'den başka kadın dünyada yok mudur?

Resulullah ise şöyle derdi:

"O olacağı kadar olmuştur. Ve ondan bana çocuk dünyaya gelmiştir."

İbn-i Abbas (ra), Resulullah (sav) Efendimizin şöyle buyurduğunu anlattı:

"Abbas bendendir, ben dahi ondanım."

Deylemi, Ebu Said'den naklen Resulullah (sav) Efendimizin şöyle buyurduğunu anlattı:

"Yakınlarım hakkında, bana eziyet edenlere karşı gazabım şiddetlenmektedir."

Hakim, Ebu Hüreyre'den naklen Resulullah (sav) Efendimizin şöyle buyurduğu anlatıldı:

"Hayırlınız, benden sonra, ehlime hayırlı olanınızdır."

İbn-i Asakir, Resulullah (sav) Efendimizin şöyle buyurduğu Hazret-i Ali'den naklen anlattı:

"Her kim, ehl-i beytime (kötü manada) el atarsa, kıyamette ona yeterim."

İbn-i Adiy ve Deylemi, Hazret-i Ali'den naklen, Resulullah (sav) Efendimizin şöyle buyurduğunu anlattı: "Sıratta en sabit olanınız, ehl-i beytim ve ashabıma mahabbette şiddetli olanınızdır." Bir şiir:

İlâhi, Beni Fatıma hakkına; Son nefesi bağla kavl-i iman..

Duamı ister kabul et ister red; Dostum Al Resule, girip saflarına..

***

Allahu Teala, Resulullah Efendimize; nebilerden, resullerden mukarreb melâike-i kiramdan tüm kardeşlerine ve sair kulların tümüne salât ve selâm eylesin.

***

 

 

350. MEKTUP

MEVZUU: LA İLAHE İLLALLAH, kelime-i tayyibesinin faziletleri beyanındadır.

NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, bu mektubatı derleyen Fakir Hakir Abdülheyy'e yazmıştır.

***

Rahman Rahim Allah'ın adı ile...

—LA İLAHE İLLALLAH.. (Allah'tan başka ilâh yoktur).

Üstte anlatılan kelime-i tayyibeden daha menfaatli bir şey yoktur. Bilhassa, Rabbin gazabının sükûnet bulması şanında.

Bu mübarek cümle ki, cehenneme girme üzerine gazabın sükûnet bulmasına bir sebeptir; diğer gazapların sükûnet bulmasına evlâ yoldan sebep olur. Zira onlar bundan daha alttır.

Bu mübarek kelime, nasıl sükûnete sebep olmasın ki: Kul bu mübarek kelimenin tekrarı ile sivayı nefyederek ondan iraz etmektedir; teveccüh kıblesini dahi, Hak Mabud eylemektedir.

Gazabın menşei, kulun çeşitli şeylere teveccühüdür ki, kul onlara müptelâ olmuştur.

Üstte anlatılan mananın bu mecaz âleminde misali şöyledir:

Bir şahıs düşünelim ki, kölesinden eza görüp kırılmıştır; kendisine öfkelenmiştir. Şayet o köle, iyi bir tedbir güderek, sahibinden başkasını bırakıp bütünüyle, sahibine teveccüh eder ise, köle hakkında, sahibinden şefkat ve merhamet zuhura gelmeye başlar. Hem de zaruri olarak. Kendisine gazap da kalkar. Keza eziyet etme de kalkar.

Bu kelime-i tayyibe, ahiret için saklanan, doksan dokuz rahmetin hazine anahtarı olarak görmekteyim.

Bilesin ki,

Küfür zulmetlerini, şirk sıkıntılarını giderme işinde; bu kelime-i tayyibeden daha çok fazla aracı bir şey yoktur.

Bir kimse, bu mübarek kelimenin mazmunu olan manayı tasdik eder de, iman babında bir zerre elde tutarsa, bu hali ile de, küfür âdetlerine ve şirk rezaletlerine müptelâ olsa dahi, Ümit ederiz ki, bu mübarek kelimenin şefaati ile azaptan çıkar; ebedi cehennemde kalmaktan kurtulur.

Nitekim Resulullah (sav) Efendimizin şefaati dahi, bu ümmetin sair büyük günahlarının cezalarını def etmek işinde çok faydalı olup dahli pek fazladır.

Üstteki cümlede:

—Bu ümmetin büyük günahları dedim. Şunun için ki:

Büyük günahların irtikâbı, sair ümmetlerde bu ümmetten daha azdır. Hatta küfür âdetleri, şirk rezaletleri ile imtizaç etmek, aynı şekilde.o ümmetlerde daha azdır. Bu mana icabı olarak, şefaat bu ümmet daha çok muhtaçtır.

Diğer ümmetlerde, bir topluluk, tamamen küfürde ısrarlı idi; bir başka topluluk ise, emirlere imtisal eden halis mü'min idi.

Eğer bu ümmetin şefii bu kelime-i tayyibe olmasaydı; Hatemü'r-rüsül Resulullah (sav) Efendimiz dahi bu ümmetin şefaatçisi olmasaydı, günahların çokluğu bunları helak ederdi. Ona salât, selâm ve tahiyyet olsun.

Günahkâr bir ümmet var ama bağışlayıcı bir Rabbin yüce varlığı karşısında onların günahları nedir? Bu ümmetin nail olduğu yüce Hakkın o kadar affı ve mağfireti vardır ki, geçmiş ümmetlerin bu kadarına nail oldukları malum değildir. O kadar ki: Doksan dokuz rahmet, bu ümmetin günaha dalanları için ahirete saklanmıştır.

Bir mısra:

Asileridir insanların kereme muhtaç...

***

Sübhan Hak, affı ve mağfireti sever. Af ve mağfiret için, maddeden hiçbir şey yoktur ki, bu ümmetle müsavi ola.

Hiç şüphe edilmeye ki, bu ümmet hayırlı ümmettir. Bu kelime-i tayyibe dahi, onların şefiidir; en faziletli zikir dahi budur. Bunların peygamberleri dahi, şefaatçileridir, nebilerin de efendisi olarak şu hitab-ı ilâhiye nail olmuştur:

"İşte Allah bunların kötülüklerini iyiliğe çevirir. Ve Allah pek bağışlayıcı ve pek merhametlidir."(25/70)

Bir mısra

Ne zorluğu o işte, olunca keremlilerle...

Üstte anlatılan mana, Allah için kolaydır.

Bir ayet-i kerime meali:

"Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla. Ayaklarımıza sebat ver. Kâfirlere karşı bize yardım eyle."(3/147)

Aynı şekilde, bu kelime-i tayyibenin faziletlerini anlatalım, dinle.

Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:

"Bir kimse:

—LA İLAHE İLLALLAH (Allah'tan başka ilâh yoktur) derse, cennete girer." Bu manayı anlamayan kusurlular, taaccüp ettiler; bir kere:

—LA İLAHE İLLALLAH.. (Allah'tan başka ilâh yoktur...) demekle cennete girmek nasıl müyesser olur? manasında..

Bu durum onların bu kelime-i tayyibenin bereketlerine vakıf olamadıklarındandı Amma, şu anda Fakir'e keşfolundu ki, bu kelime-i tayyibeyi bir kere söylemekle, bütün âlemin günahları bağışlansa ve cennete girseler yeri vardır.

Ayrıca şu durum da müşahede edildi ki: Eğer bu kelime-i mukaddesenin bereketleri, bütün âlem beyninde pay edilse, sonsuzlara kadar bütün âleme yeter, hepsini doyurur.

Bir de mübarek kelimenin:

—MUHAMMEDÜN RESULULLAH (Muhammed Allah'ın Resulüdür..) cümlesi ile birleşirse ne olur? O zaman azameti düşünmeli. Tebliğ, tevhid ile birleşir. Risâlet, velayete iktiran eder.

Bu iki cümlenin mecmuu, bütün velayet ve nübüvvet kemalâtına camidir.

Bu iki cümlenin saadetine o kimse hidayet eder ki, velayeti zılâl zulmetlerinden temizlemiş ve nübüvveti daha yüksek derecesine çıkarmıştır.

Allah'ım, bizi bu mübarek cümlenin bereketlerinden mahrum eyleme. Onda bize sebat var. Onun tasd9iki üzerine bizi öldür. Onu tasdik edenlerle bizi dirilt. Onun hürmetine ve onu tebliğ edenler hürmetine bizi cennete idhal eyle. Onlara salât, tahiyyat, selâm ve bereketler.

***

Sonra, nazar ve kadem acze düşer, himmet kanadı kapanır bir yana düşerse, muamele dahi sırf gaybe kalırsa, iş bu yerde artık seyir:

—LA İLAHE İLLALLAH MUHAMMEDÜN RESULULLAH (Allah'tan başka ilâh yoktur; Muhammed Allah'ın Resulüdür), kademinden gayrı ile mümkün olmaz. Mesafe kat etmek, ancak bu kelime-i mukaddesinin himayesinde olur.

O yerde seyrini almaya çalışan, bu mukaddes cümleyi bir kere söylese, onunla o, kelime-i mukaddesenin imdadı ve yardımı ile o mesafede bir adım atar ve nefsinden uzaklaşır ve Sübhan Hakka da yakınlık bulur. O mesafenin bir parçası, imkân âlemi dairesinin tamamından kat kat ziyadedir, işte, o mübarek cümlenin zikir fazileti bundan anlaşılmıştır. Şöyle ki: Dünyanın ona göre hiçbir miktarı yoktur, varlığı bile duyulmaz. Hiç olmazsa umman denize göre, bir damla hükmü olaydı, ne gezer.

Bu kelime-i tayyibenin azameti, onu okuyanın derecelerine göredir. Onu okuyan derecesi her ne miktar yüksek ve çok ziyade olur ise, bu mübarek kelimenin durumu dahi o miktar ziyade ve evlâ olur. (Yani okuyana zuhurat yönünden)

Bir şiir:

Güzellik artırır yüzü sana;

Nazar artırdıkça ondan yana.

***

Dünyada hiçbir temenni bilinmiyor ki, şu temenniyle denk olsun: İnsan bir köşede oturup bu mübarek cümlenin tekrarı ile haz ve lezzet alıp kala. Amma yapamıyoruz. Bütün temenniler müyesser olmuyor. Gaflet ve halka karışmak gerek.

İki ayet-i kerime meali:

"Rabbimiz, nurumuzu tamamla; bizi bağışla. Sen her şeye kadirsin."(66/8)

Gönderilen peygamberlere selâm.

"İzzet sahibi Rabbın, onların isnad ettikleri vasıflardan yücedir, münezzehtir. Ve... Âlemlerin Rabbi Allah'a hamd olsun."(37/180)

***