
MEKTÛBÂT-I RABBÂNİ
İMÂM-I RABBÂNİ (K.S.A.)
(II. CİLT)
İÇİNDEKİLER
Kazaya rıza beyanıdır.
Nasihattir...
Bir şahsı tavsiye.
İki yayın birleşimi veya daha da yakın"(53/9) mealine gelen ayet-i kerimedeki sırların beyanıdır.
a) Velayet, ilâhî yakınlıktan ibarettir; harika işler ve kerametler, onun şartı değildir,
b) Sultanlara saygı secdesinin hükmünü beyan..
a) Halk ve amir âleminden her bir latifenin bir zahiri, bir de batını olduğunun beyanı. Bu batının dahi, irfan sahibinin kayyumu olan isme katılması..
b) İrfan sahibinin, kalbe nüzul vaktinde zahir ve batın olarak kullan davete müteveccih olduğu.
a) Fenanın ve bekanın hakikati.
b) Âdem’in (yokluğun) irfan sahibinin hakikatinden ve suretinden ayrılması.
c) Mücaveret nisbetinin tekmili.
Küfr-ü hakiki sualine cevap.
Resulullah (sav) Efendimizi, maraz-ı mevtinde, bazı şeyler yazması için istediği kâğıdın verilmesine Hazret-i Ömer'in (ra) engel olmasının halli.
Velâyet-i Muhammediye ve Velâyet-i İbrahimiye bahsi. Bu mana altıncı mektupta vardır; burada o meselenin halli talebine bir cevaptır.
Kurb, maiyet (yakınlık, beraberlik) sırrı ve Seylan'la ilgili bazı haller beyanındadır.
Salikin halleri beyanında değişik sorulara cevaptır.
Yüce Sultan Vacib Teala'nın; zat, sıfat ve fiillerin akrebiyeti (pek yakınlığı) hakkında sorulan suale cevaptır.
Öğütler, halktan kesilip yüce Sübhan Cenab-ı Hakka iltica.
LA İLAHE İLLALLAH (Allah'tan başka ilâh yoktur) kelime-i tayyibesinin manası.
"Ona ancak, pek temiz olanlar el sürebilir" (56/79), mealine gelen ayet-i kerimenin beyanı.
Hazret-i Şeyhimize has bazı hallerin, zevklerin beyanı.. Sayesi eksik olmasın.
Mahbub Zatın elemi ve celâli, nimetinden ve cemalinden daha sevimlidir.
Halkın ezasına tahammül etmeye teşvik.
Gaybin asaleti, şühudun zılliyeti.
"Resul, size ne verdiyse alın; neyi size yasak ettiyse, ondan sakının. Allah'a karşı takva sahibi olun. Çünkü, Allah'ın azabı çetindir." (59/7), mealine gelen ayet-i kerimenin beyanı hakkındadır.
"Kullarım, sana benden sorarlarsa..."(2/186), mealine gelen ayet-i kerimenin tefsiri.
a) Emir ve halk âleminin cüzlerinden bir araya gelen insan camiiyetinin beyanı.,
b) insan kalbinin Arş-ı Mecid'e tercihi..
Namazda, tazarru, zikir, Kur'an okumak ve kunutu uzatmanın faydaları.
a) Sahib-i Şeriat-ı Garra Resulullah'a mutabaat. Ona ve âline salât ve selâm.
b) Tarikat şeyhine mutabaat.
Vacibü'l-vücud Teala'nın varlığından sorulan suale cevaptır.
Sevenin nazarında, sevilenin elem lezzeti, nimet lezzetinden daha leziz ve daha güzeldir.
Salikin kendi hallerine muttali olmayışı ve bunları müridlerin aynalarında müşahede etmenin beyanı.
Akaid-i diniye beyanında olup şer'i ibadetlere teşviktir.
a) Yüce Hakkın masivası ile taallukun olmaması,
b) Yüce Hak talipleri ile sohbete teşvik.
Hak Teala'nın kazasına (hükmüne) razı olup sabretmek.
a) Üstün gayret sahibi olmaya teşvik..
b) Bütün nimetleri şeyhinden görmek..
a) Yüce Hakka işaret olan zamirlere dair sorular..
b) Zahidlerin faziletleri..
c) Yüce Sultan ihsanı bol Hakkın zatını bilmesi..
Müşriklerin necasetinden murad, onların batini habasetleri ve kötü itikadları olduğu; görülen necisin aynı olmadığı.
a) Allah-ü Teâla'nın, peygamberlerin aracılığı ile zatından ve sıfatlarından haber verdiğinin beyanı..
b) Aklın medhali bulunmayan rızaya uygun olan ve olmayan amellerin beyanı..
Resulullah (sav) Efendimizin ashabının menkıbeleri, aralarında merhamet ve şefkatleri.
Namaz kılmaktan, Kur'an okumaktan, zikirden hâsıl olan mertebelerin yükselmesi ve güzel neticelerin beyanı.
Sübhan Hakkın sıfatları beyanındadır.
a) Kula lâyık olan; kendi muradlarından tamamen çıkıp yüce Sübhan Hakkın muradı üzere bulunmasıdır.
b) Zati ve arızi hastalık beyanı,
Ölülerin ruhları namına sadaka vermeyenin keyfiyeti.
Kur'an ayetlerinden bazı kudsi kelimeleri anlamak beyanındadır.
Asıllar mertebelerine ve ibadetler mertebelerine yükselmek beyanındadır.
Ruhlar alemi, misal alemi ve cesetler aleminin tahkiki.
a) Hatıratın (gönüle gelenlerin) çokluğu, vuslat sebeplerinden olması, ancak tecelli miktarına göredir cümlesinin beyanı.
b) Kesret-i vehmiye hakikatinin tahkiki.
Ve bu münasebetle bazı hususların beyanı.
Şeyh Şerafeddin Yahya Müniri tarafından söylenen şu cümlenin tahkiki
-Salik kâfir olmadıkça, kardeşinin başını kesmedikçe, anası ile tezevvüc etmedikçe Müslüman olamaz.
Nasihat...
Taziye, nasihat, gençliği ganimet bilmek.
Kabir azabını inkâr edenlerin şüphelerini kaldırmak.
Cemil-i Mutlak zattan her ne sudur eder ise, o mutlaka cemildir.
a) "Ümmetim yetmiş iki fırkaya ayrılacaktır" manasına gelen hadis-i şerifi üzerine sorulan suale cevaptır,
b) Erbab-ı Fakrin derecesi.
Tabileri ile hac seferi müşaveresine cevap.
Sofiye için hasıl olan ilme'l-yakin ite akıl erbabı için meydana gelen ilme'l-yakin.
Kadınlar için zaruri olan nasihatlar.
Bir manada müjde.
Zaman Sultanı ile mahfilinde vaki olan konuşmanın beyanı.
Uhrevi rüyeti inkâr edenlerin şüphelerini atmak hakkındadır.
Mü'min kalbinin yüce şanı beyanında olup ona eziyetten men hakkındadır.
Uruc ve nüzul beyanındadır.
a) Duanın sırları,
b) Ulemayı ve sulahayı medhetmek.
a) Allahu Teala'nın pek yakın oluşunun sırrı.
b) Huzuri ilimle, künh-ü zatın inkişafı beyanı.
İrfan sahibinin kendisine olan huzuri ilmi, yüce Hakka taalluk eder.
Rasihun ulemanın istidlali ile zahir erbabının eserden müessire istidlali arasındaki farkın beyanı.
Kalbin tasdiki ile yakıni arasındaki fark.
a) Kalbin ve nefsin fenası.
b) Husuli ve huzuri ilmin zevali.
Aynın ve eserin, vücud ve şühud olarak zevali.
a) Şer'i Mübine ittiba.
b) Din düşmanları ile muharebe.
Fakr halinden gınaya dönmenin zemmi.
a) Geçen sohbetleri kaçırmaya esef etmek.
b) Yeni yeni sırlara ima.
Bu münasebetle bazı hususların beyanı.
a) Bu alemin sonradan yaratıldığının beyanı.
b) Akl-ı faale tapanları red.
Mümkinatın yaratılması ve vücudu, vehim mertebesinde olduğunun beyanı.
Günlük hadiseleri, yüce Allah'ın iradesine bırakıp onunla lezzet almak.
a) insanın zatının ademiyeti (yokluğu), b) Onun zatının, nefs-i natıka olduğu,
c) Nefsin ve kalbin fenası,
d) İlm-i husuli'nin zevali.
İrfan sahibinin rüyeti, (bakması, görmesi) bazı mazharlarda, bazı zamanlarda, kendisine yükselme sebebi olur.
Zati ademine binaen, insandan vücudi fenanın gitmesi veya olmaması.
Allahu Teala için olan maiyet, kurb ve ihatanın sırrını keşif ve bunları Kur'an-ı Kerim'in mücmel ve mütesabih manalarına vermek.
a) Vacibü'l-Vücud Sübhan'ın vücud tahkiki ile tam manası ile fena; aynın ve eserin zevaline bağlı olduğunun beyanı.
b) Mümkinden ademin zevali, sübutun bekası ve yükselişleri.
İrfan sahibinin sıfatlarından her bir sıfat; latifelerinden her bir latife; zatının bekasından sonra; zatının külliyeti unvanı ile zuhur eder.
"Mecaz hakikatin köprüsüdür..." cümlesinin ifade ettiği mana üzerine sorulan soruya cevaptır.
a) Kâmil hakikatinin beyanı.
b) Hazret-i Şeyhimizin keşifleri ile Sahibü'l-Fütuhat Muhyiddin b.Arabi'nin keşifleri arasındaki fark.
Alemin zuhura geldiği vehim mertebesinin tahkiki. Ve bu münasebetle bazı hususların beyanı.
a) Şeriata tutunmaya teşvik.
b) Gönülbirliği erbabı ile sohbet.
Gönülbirliği erbabı ile sohbet etmeye teşvik.
Mevhum olan âlemin incelikleri ile alemin yaratıcısı olan hakiki mevcud arasındaki incelikleri ayırd etmek.
a) Askerlik telvinatının erbab-ı cemiyete temkin olduğunun beyanı..
b) Bu arada mevlid okunmasına dair sorusuna cevap.
İlmin üstünde bulunan hayat sıfatının sırlarıdır. İlim, sıfat-ı zaideden olduğu gibi, bu hayat sıfatı da, şuun-u gayr-ı zaidedendir.
a) Sahib'ül-Füsus'un (Muhyiddin b. Arabi'nin) zat tecellisi beyanındaki kelâma şerh..
b) Hazret-i Şeyhimize has görüşün tahkiki.. (Bu mektup. Arabi üslupla yazılmış amma, tam değildir; bundan sonraki mektupla tamam olacaktır.)
Yüce Sübhan Allah'ın ef'al tecellisi, sıfat tecellisi, zat tecellisinin beyanı.
(Bu mektup, bundan önceki mektubun devamı ve tamamlayıcısı gibidir)
İlim (makamı...) şanı,
-Sırf Nur olarak, tabir edilen mukaddes mertebe onun üstündedir.
a) Kur'an-ı Mecid'in sırları.
b) Aczin ve marifetin inceliklerini beyan. .
c) Namazın hakikati.
d) Kelime-i tayyibe.
Asker semerelerinin zikri ile, onlara şefkat ve onlara iştiyak.
a) Mevhube-i lâkeyfiye olan arifin zatının sırlan, b) Zat tecellisinin tahkiki.
c) Uhrevi rüyet... (Ahirette Allahu Teala'yı görmek)
Bu münasebetle bazı hususların beyanı.
Eşyayı, irfan sahibinin mevhub zatına istinad ettirmek.
Rüya tabiri.
Bazı müjdelerle, mücerret elemlerini izhar.
Gayr-ı ihtiyari bereketlerin askerde olduğu beyanındadır.
Bu Tarikat-ı Aliyye'nin adabı hakkındadır.
Vakitleri muhafaza etmek.
Harika hallerin zuhurunun çokluğu ve azlığı.
Hazret-i Şeyhimizin (yani: İmam-ı Rabbanî Hz.’nin) murad ve mürid olduğu sırlarının beyanı...
a) Halil'in hullet sırlan..
b) Tahayyün-ü vücudi isbatı.
MEVZUU: Kazaya rıza beyanıdır.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Molla Bediüddin'e yazmıştır.
***
Allah'a hamd olsun. Selâm, onun seçmiş olduğu kullarına.
Asıl makbul kul odur ki, Mevlâ'sının işine razı olur. O kimse ki, nefsinin rızasına tabidir; nefsinin kölesidir.
Eğer Mevlâ, kulun boğazının bıçakla kesilmesi emrini verecek olsa; kula düşer ki, bu emir vaktinde mesrur ve mütebessim ola... Mevlâ'sının bu fiiline nefsi için razı olmalıdır. Hatta yerinde olur ki, onunla lezzet ala. Eğer bu fiilden dolayı onda bir sevimsizlik hâsıl olsa ve ondan yana gönlüne bir darlık gelse, o kimse, kulluk dairesinden uzaktır; Mevlâ'nın yakınlığından da tard edilmiştir; kovulmuştur.
Taun dahi, Sübhan Hakkın muradıdır; yerinde olur ki, bunu kul kendi nefsinin muradı bile... Bununla mesrur ve mütebessim ola... Yüzünü buruşturup dar gönüllü olmaya... Hatta yerinde olur ki, onunla mütelezziz ola... Zira o, Mahbub Zat'ın fiilidir. Kaldı ki, herkesin de yazılı bir eceli vardır. Bunda, ziyade ve noksan ihtimali yoktur. Durum böyle olunca, ıstırabın manası nedir?
Netice mana şu ki: Beliyyeden afiyet talep edile... Onun kalkması için, Sübhan Hakka iltica edile... Bilhassa onun darlığına ve gazabına uğramaktan. Zira Allahu Teala'nın rızası, kulunun duasında ve dileğindedir. Bu manada şu ayet-i kerime vardır:
"Rabbiniz dedi ki:
—Bana dua edin ki, kabul edeyim."(40/60)
***
Mevlâna Abdürreşid geldi; o tarafın hallerinden beyanda bulundu. Allahu Teala, sizlere zahir ve batın beliyyelerden yana afiyet versin.
***
MEVZUU: Nasihattir...
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Seyyid mir Muhibbüllah'a yazmıştır.
***
Allahu Teala, bize ve size ecdad-ı kiramınızın yolunda sebat ihsan eylesin. Seyyidü'l-enam Habibi hürmetine... Ona ve âline salât ü selâm olsun.
Bu taraftaki fukaranın (dervişlerin) hal ve vaziyetleri hamd olsun Sübhan Allah'a iyidir.
Daima Allah'a hamd ü şükürler olsun. Peygamberine dahi, daima salât ü selâm olsun.
Sübhan Allah'tan temenni: Selâmetiniz, afiyetiniz, sebat ve istikametinizdir.
***
Ey mükerrem, müşfik mahdum,
Amellerle vazifelenme zamanı geçmektedir. Her an, geçip gittikçe, ömürden bir parça götürmekte ve zamanı belli ecele de yaklaştırmaktadır. Şayet bugün uyanmak hâsıl olmaz ise, yarın elde edilen kazanç, hasret ve nedametten başka olmaz.
Bu sayılı günlerde, şeriat-ı garra üzere, muamelelerde ihtimam göstermek gerekir; ta ki necat tasavvur edile...
Bu vakit, amel (çalışmak) vaktidir; rahat vakti değildir. Amelin semeresi olan rahat önümüzdedir. Amel zamanı, istirahat etmek, ziraatı boşa çıkarıp semeresine engel olmaktır.
Bundan daha ziyadesi baş ağrıtmaktır. Sübhan Allah'tan maddi ve manevi devletin husulünü dileriz.
***
MEVZUU: Bir şahsı tavsiye.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Mirza Araphan'a yazmıştır.
***
Sübhan Allah, size kuvvet versin ve düşmanlara karşı size yardımcı olsun; hem enfüsi, hem de afaki düşmanlara karşı...
Allahu Teala, maddi ve manevi beliyyelerden necat ihsan eylesin.
Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:
"Halk, Allah'ın ayalidir; Allah'a halkın en sevimlisi de ayaline iyilik edendir."
Sübhan Hak, kulların rızıklarına tekeffül etmiştir; dolayısı ile mahlukat onun ayali hükmünü almıştır.
Bir kimse, bir şahsın ayaline bolluk gösterir de, onun ağırlığını alır ise, elbette o ayal sahibinin sevgilisi olur; kendisinden sıkıntılı durumlarını kaldırır.
Üstte anlatılan manaya binaen, başınızı ağrıtmak cür'etinde bulunuyoruz. Şöyle ki:
Hafız Hamid salih, Kur'an-ı Mecid tilâveti olan bir kimsedir. Ne var ki, çoluk çocuk çokluğu, kendisini sıkıntıya sokmuştur. Onları terbiye uhdesinden gelememektedir. Kereminizden temenni, adı geçene yardım ve muavenetinizdir.
Keremli zatların ikramı için, az bir sebep de yeterlidir.
Vesselam...
***
MEVZUU: İki yayın birleşimi veya daha da yakın"(53/9) mealine gelen ayet-i kerimedeki sırların beyanıdır.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Mahdumzade Hace Muhammed Said'e yazmıştır.
***
Allah'a hamd olsun. Onun seçmiş olduğu kullarına selâm.
Şimdi:
"İki yayın birleşimi veya daha yakın"(53/9), mealine gelen ayet-i kerimedeki büyük sırrı dinle.
İnsan-ı kâmil, seyr-i ilellahtan sonra, seyr-i fillahta tahakkuk edip Allah'ın ahlâkı ile de tahalluk ederek icmal yollu bir seyri itmam, esma ve sıfat zuhuru akislerinin dairesini itmam -esma ve sıfat akislerinin zuhur dairesini itmam, seyr-i fillaha bağlıdır- etmedikçe, zılliyet şaibesi olmadan; kendisinden maşukun zuhur bulmasına lâyık ve müstahak olmaz. Hem de haliyet ve mahalliye! tevehhümü olmadan. O derece ki, maşukun zati sıfatları kendi zatından ayrılmaz. Zatın sıfatlarla, aşıkın aynında zaruri olarak zuhuru başlar; iki yay dahi hâsıl olur. Yani sıfat yayı ile zat yayı.
Bu en yüce makam:
"İki yay... (Kâ'be kavseyn...)"(53/9), makamı olup zili şaibesi olmadan, aslın zuhurudur.
Sübhan Allah'ın inayeti ile sadık âşıkta tam irtibat ve maşukun zatı ile taalluk zuhura geldiği zaman, o derecede ki, isim ve sıfat muradı olmadan... İşte o vakit, yüce Sultan Allah'ın fazlı ile tamamı ile nazarından isim ve sıfat örtülür. Müşahedesinde ve düşüncesinde, zattan gayrı bir şey kalmaz. Her ne kadar sıfatlar mevcud olsalar dahi, onun müşahedesine gelmezler. İş bu halet içinde:
"Daha da yakın..."(53/9), sırrı zuhura gelir; iki yaydan da bir eser kalmaz.
Anlatılan bu en yüce makamla hübut vaki olduğu zaman; ilk adımı halk âlemine basar. Hatta toprak unsuruna oturur. Bu temiz unsur, kudüs âleminden uzaklığına, ondan ayrılmış olmasına rağmen; kudüs âlemine her şeyden daha yakındır. Nüzule ve hübuta baktığımız zaman; yakınlık devletini, halk âleminin nasibi olarak buluruz; hatta toprak unsurunun nasibi... Evet, urucu (yükselme) tarafında daireden birinci noktaya mülâhaza ettiğimiz zaman; bu canibe noktaların en yakını olarak ikinci noktayı buluruz. Hübut canibinde mülâhaza ettiğimiz zaman dahi, birinci noktaya noktaların en yakını olarak, son noktayı buluruz ki, birinci noktaya ikbal ve teveccüh etmektedir.
İkbal edenle, iraz eden arasında çok fark vardır.
İkinci noktanın, birinci noktanın zuhuratına meyli vardır. Son nokta ise, zuhuratı arkasında bırakarak, zahir olan zatı istemektedir. Bu nerede, öbürü nerede?
Dua makamında bir ayet-i kerime meali:
"Rabbimiz, zatından bize rahmet ver. İşimizde bizim için muvaffakiyet hazırla."(18/10)
Hüdaya ittiba edenlere selâm...
***
MEVZUU:
a) Velayet, ilâhî yakınlıktan ibarettir; harika işler ve kerametler, onun şartı değildir,
b) Sultanlara saygı secdesinin hükmünü beyan..
***
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Mir Muhammed Nu'man'a yazmıştır.
***
Allah'a hamd olsun. Selâm, onun seçmiş olduğu kullarına..
***
Pek aziz kardeş Seyyid Mir Muhammed Nu'man'ın vakti hoş olsun.
***
Bilinmesi yerinde olur ki,
Harikaların ve kerametlerin zuhuru, velayet şartından sayılmaz.
Ulema, harika hallerin husulü ile mükellef olmadıkları gibi; evliya dahi, harika hallerin zuhuru ile mükellef değillerdir. Zira velayet Yüce Sultan Allah'a yakınlıktan ibarettir; masivayı unuttuktan sonra, evliyasına onu ikram eder..
Bir şahıs vardır ki: Kendisine bu yakınlık ihsan edilir; amma, gayb işlere ve hadiselere ıttıla verilmez..
İkinci bir şahıs da vardır ki: Bu yakınlık kendisine verilir; gayb işlere ve olan hadiselere ıttıla dahi verilir.
Üçüncü bir şahıs da vardır ki: Kendisine bu yakınlıktan yana bir şey verilmez.. Amma, gayb işlere ıttıla kendisine verilir.
Bu son anlatılan üçüncü şahıs, istidrac ehlindendir. Onun nefsinin safiyeti, kendisini gayb keşifleri ile iptilâya uğratıp dalâlete düşürmüştür. Meali şu olan âyet-i kerime de, onların haline alâmettir:
— «Onlar, kendilerinin bir şey üzere olduklarım sanırlar; dikkat ediniz, onlar yalancılardır.» (58/18)
— «Onları şeytan istilâ etmiş; Allah'ı zikretmeyi dahi onlara unutturmuştur. Bunlar şeytan fırkasıdır. Dikkat ediniz; şeytan fırkası ise., hüsranda olanlardır.» (58/19)
Üstte anlatılan birinci ve ikinci şahıs, Allah'ın velî kullarından ve yakınlık devleti ile müşerref olanlardır. Gayblerin keşfi, bunların velayetine bir şey artırmaz. Keza, gaybleri keşfetmemek dahi, onların velayetinden bir şey eksiltmez. Aralarındaki değişik fark, ancak yakınlık dereceleri itibarına göredir. Çoğu kez, gaybî suretlerin keşfine sahib olmayan; o suretlerin keşfine sahib olandan daha faziletlidir. Hatta kıdemi olarak ondan daha ileridir. Bu da, onun için yakınlık meziyetinin hâsıl olmasından ileri gelmektedir.
Üstte anlatılan manayı Avarif kitabı sahibi açık olarak anlattı. Bu zat, şeyhler şeyhi olup bütün taifelerin de makbulüdür. Üstte anlatılan manayı, benden tasdik etmeyen, o kitaba müracaat etsin. Zira o, harika halleri ve kerametleri zikrettikten sonra, bunları orada şöyle anlattı:
— Bütün bunlar, Allah'ın hibeleridir.
Bir kavme, bu keşif hâsıl olur, bir ihsana da uğrarlar. Bazan da olur ki: O keşif ihsanından yana kendinde bir şey olmayan, öbüründen daha faziletli olur. Zira onların tümü, yakinin takviyesi içindir Bir kimseye katıksız yakin verildikten sonra, o keşif cinsi şeylere hacet kalmaz. Bütün bu kerametler, daha önce anlattığımız zikrin kalbe yerleşip zat zikri olmasından daha aşağıdır.
O zatın kelâmı, bu kadardır. Şeyh'ül-İslâm lakabı ile anılan bu taifenin imamı Hace Abdullah Ansarî ise, Menazil'üs-sairin adlı kitabında şöyle anlattı:
— Feraset iki çeşittir:
a) Marifet ehlinin feraseti..
b) Açlık ve riyazet ehlinin feraseti..
Feraset ehlinin marifeti; Yüce Hakkın huzuruna lâyık olanla onun huzuruna yaramayanı ayır etmelerinde geçerlidir. Bir de, Allah'ın zikri ile meşgul olup hazret-i ceme vâsıl olanları bilmeye yarar..
Açlık ve riyazet ehlinin feraseti ise., suretlerin keşfine, gaybden verilen haberlere yarar..
Âlem halkının pek çoğu, Sübhan Allah'tan kesilmiş ve dünya ile meşgul olduğundan, onların kalbi suretlerin keşfine ve mahlukat hallerinden kendilerine gizli kalan şeylere meyillidirler. Bunun için de, bu feraset ehlini büyük bilip kendilerini ehlullah ve onun has kullan bilmişlerdir. Dolayısı ile hakikat ehlinin keşfinden iraz edip kendilerini Allah-ü Teâla'dan verdikleri haberde itham etmişlerdir. Bunun için de şöyle demişlerdir:
— Eğer bunlar, ehlullah olsalardı, yani: Kendi zannettikleri gibi; bize gaybe bağlı hallerden ve diğer mahlukatın durumlarından haber verirlerdi. Mahlukatın hallerini keşfe güçleri yetmediğine göre bundan daha üstün hallerin keşfine nasıl güçleri yeter?.
Böylece, bu fasit kıyasla, onların Yüce Vacib Zat'ın zat ve sıfatına taalluk eden ferasetlerini yalanlar?.
Böylece, sahih haberler onlara kör gelir. Amma, bilmezler ki: Allah-ü Teâla, onları mahlukatın mülâhazasından alıp kendi mukaddes zatına has kılmıştır. Kendilerini himaye edip sakındığından kendi masivası ile olmaktan onları korumuştur. Eğer onlar, mahlukatın hallerine girenlerden olsalardı; Sübhan Hakka yaramaz olurlardı.
Bu zatın kelâmı dahi bu kadardır. Daha başka şeyler de söylemiştir.
Ben Hazret-i Şeyhimden (Ks.) duydum, Muhyiddin b. Arabi'nin şöyle yazdığını söyledi:
— Kendisinden çokça kerametler zuhur eden bazı velî kullar vardır ki, bu kerametler ve harika haller kendisinden zuhur ettiği için pişman olur. Temenni yollu şöyle der:
— Keşke bu kerametler, benden zuhura gelmeseydi..
Mana üstte anlatıldığı gibi olunca, harika hallerin çokça itibarı olsaydı; bu şekilde bir pişmanlıkta mana olmazdı.. Burada şöyle bir soru sorulabilir:
— Harika kerametlerin zuhuru, velayette şart olmadığına göre; velî olanı, velî olmayandan ayırd etmek nasıl olacak?. Hak ile batıl nasıl açığa çıkacak?
Bunun için şu cevabı veririm:
— Ayırd etmek lâzım değildir; o kadar ki, haklı batıla karışıktır. Zira bu .dünya hayatında hakkın batıla karışık olması lâzımdır. Velînin velayetini bilmek ise, asla lâzım değildir.
Velî kullardan bazıları vardır ki; kendi velayetlerine dahi muttali değillerdir; onların velayetine başkalarının ıttılaı nasıl lâzım olsun?.
Bir peygamberde harika hallerin bulunması mutlaka gereklidir. Ta ki, peygamber olan, peygamber olmayandan ayırd edile.. Zira bir peygamberin nübüvvetini bilmek vaciptir.
Bir velî, Peygamberinin şeriatına davet ettiğine göre, peygamberinin mucizesi kendisine yeter. Eğer velî, şeriatın dışında bir şeye davet emiş olsaydı, elbet onun için harika bir şey gerekli olurdu. Amma onun daveti, her peygamberin şeriatına mahsus olduğundan, kendisine asla harika keramet lâzım değildir.
Ulema, şeriatın zahirine davet eder; evliya ise., şeriatın hem zahirine, hem de batınına davet eder. Müridleri dahi, öncelikle tevbe-ye ve inabeye gelmeleri için delâlet edip şeriat hükümlerinin yerine getirilmesine teşvik ederler, ikinci olaraktan da, onları, Yüce Hakkın zikrine gelmeye hidayet ederler. Bütün vakitlerini Allah'ın zikri ile doldurmaları için, tekidle üzerinde dururlar, Taa, zikir istilâ edip kalbde zikri edilen zattan başkası kalmayıncaya kadar.. Ta kî: Tüm masivadan yana nisyan husule gele.. O kadar ki: Eşyayı hatırlama onlara teklif edilse, hiç hatırlayamazlar.
Yakine dayalı mana odur ki: Şeriatın zahirine ve batınına taalluk eden bu davette, bir velî için asla harika hallere hacet yoktur.
Şeyhlik ve müritlik üstte anlatılan davetten ibaret olup onun harika işlerle bir ilgisi olmadığı gibi, keramet yeri de yoktur.
Durum üstte anlatıldığı gibi olmasına rağmen biz deriz ki:
— Anlayışlı bir mürid, istidadlı bir talip, sülük esnasında her an, Şeyhinin harika hallerini ve kerametlerini hisseder. Her zaman için, gaybe dayalı işlerde ondan yardım talebinde bulunur. Kendisinden yardım da görür. Halbuki başkalarına nisbetle harika hallerin zuhuru lâzım değildir. Amma, müridlere nisbetle kerametler içinde kerametler vardır; harikalar içinde harikalar vardır.
Mürid, şeyhinin harika hallerini nasıl müşahede etmesin ki?.. Zira şeyh, ölü kalbleri diriltip müşahedeye ve mükâşefeye ulaştırır.
Avam halk arasında, cesedi diriltmek, büyük bir iş ise., havas kullar arasında dahi, kalbi ve ruhî olan ihya yüksek bir kuruluş gibi, açık burhandır.
Allah sırrının kudsiyetini artırsın; Risale-i Kudsiye'de Hace Muhammed Parisa şöyle yazdı:
— Cesedi ihya, insanların pek çoğu katında muteber olunca, ehlullah ondan iraz edip ruhî ihya ile meşgul oldular; ölü kalbi diriltmeye yöneldiler.
Gerçek olan şu ki: Kalbi ve ruhî ihyaya nisbetle cesedi ihya, yolda bırakılan bir şey gibidir; ona nazaran abes cinsine dâhildir. Zira bu cesedi olan ihya, sayılı günlerin hayat sebebidir; amma öbürü, daimî hayata vesiledir.
Hatta biz şöyle deriz:
— Hakikatta ehlullahın varlığı, kerametlerden bir keramettir; onların varlığı dahi, Allah-ü Teâla'nın rahmetlerinden bir rahmettir. Onların ölü kalbleri diriltmesi ise., büyük âyetlerden bir âyettir.
Onlar, yer ehlinin emanıdır. Günlerin, onlara ganimetleridir. Yağmur onlar hürmetine yağar; rızıklar onlar hürmetine gelir.. Onların şanında şu cümleler varid olmuştur:
— Sözleri devadır, nazarları şifadır. Onlar öyle bir topluluktur ki, onlarla oturan şaki olamaz; onlarla ünsiyet eden kaybetmez..
O alâmet ki, bu taifeden haklıyı batıldan ayırd eder o da şudur: Bir şahsın şeriat üzerine istikameti var ise., onun meclisinde, kalb için Sübhan Hakka meyil ve teveccüh hâsıl olur ise., onun masivasına karşı da soğukluk meydana gelir ise.. işbu şahıs, haklı bir şahıstır. Değişik derecelere göre de evliyadan sayılmak hakkıdır.
Üstte anlatılan mana, münasebet erbabına göredir; o kimse ki, münasebetsizdir; katıksız mutlak mahrumdur.
Bir şiir:
Bir kimsenin ki, hidayet meyli içinden gelmez; Peygamberin yüzünü görmek dahi fayda etmez..
***
Mektuba, bir parça Sultan-ı Vakitten de alınmıştır. Hoş yaratılışından, Yüce Allah'ın talebi anlatılmış. Adalete ve şeriat hükümlerine tutunma babında da bir işaret vaki olmuş. Bunları mütalaa etmek de, çokça ferah ve zevk verdi.
Sübhan Hak, âlemi, zaman sultanının adalet nuru ile nurlandırdığı gibi; Şeriat-ı Muhammediye'ye yardım edip Millet-i Mustafaviyeyi de onun iyi ihtimamı ile aziz kılar.
Ey Muhib.
— Şeriat kılıç altındadır..
Hükmüne göre; şeriat-ı garranın revacı, salâtin-i izâmın iyi ihtimamlarına bağlıdır.
Anlatılan mana, uzun bir süredir, üzerine zaaf düşen bir şey oldu, Îslâm dahi, zarurî olarak zaafa uğradı.
Hind kâfirleri, hiç sakınmadan mescidleri yıkmaya başladılar; onların yerine de kendi tapınaklarını yapmaya koyuldular. Taniser'deki Kerkit Havzının içinde bir mescid, bir de büyüklerden birinin kabri vardı. Onu yıkıp yerine büyük bir kilise yaptılar.
Üstte anlatılandan başka, kâfirler, küfür merasimini alenen diledikleri gibi icra etmektedirler. Halbuki Müslümanlar, İslâm hükümlerini icra etmekten yana aciz bulunmaktadırlar.
Hanud, kendi günleri olan KÂDİS'te (K A D İ S : Müstakimzade, tercümesinde bu tabiri: — M a h u d otuz günleri.. diye almıştır) yemeyi ve içmeyi bırakmaktadırlar. Hiç bir şey pişirmemeye ve Müslümanlardan hiç kimsenin, Müslüman beldeleri çarşılarında bir ekmek satamamasına ihtimam göstermektedirler. Halbuki onlar, mübarek ramazan ayında alenen ekmek pişirmekte ve satmaktadırlar, İslâmî zaafından ötürü, hiç kimse de buna engel olmaya güç yetirememektedir.
Teessüfler olsun, bunun için yüz bin defa teessüfler olsun.. Vaktin sultanı bizdendir; halbuki biz fakirler bu zaaf ve bu perişanlık içindeyiz.
***
Devlet erbabının ikramı ile Îslâm güçlenmiştir. Onların İslâm'ı izazı ile de, kuvvetlenmiştir. Bu büyüklerin takviyesi ile ulema ve sofiye aziz ve muhterem bilinmektedirler; şeriatın tervicine de çalışıyorlar.
Duyduğuma göre, bir gün merhum Emir Timur Buhara sokaklarının birinden geçiyormuş. Hace Nakşibend Hanigahı dervişleri Hace Hanigahının sergilerini silkeliyorlarmış. Emir, İslâmî neş'esinin güzelliğinden olacak; orada durup Hanigahtan gelen tozları kendisi için anber bilmiştir. Ta ki: Dervişlerin feyiz bereketlerine nail ola.. İhtimal ki o: Bu tevazu ve bu inkisar ile son nefesini iyi bitirmiştir. Nitekim Hace Nakşibend Hz. nin şöyle dediği nakledilmiştir:
— Timur imân sahibi olarak öldü..
Hatiplerin, cuma hutbelerini okurken; bir alt dereceye inmelerinin manasını bilir misin?. Böyle etmek, Resûlullah S.A. efendimize ve hulefa-i raşidine r.a. karşı, selatin-i izâmın tevazuudur. Bunlar, din büyükleri ile kendi isimlerinin aynı derecede okunmasına izin vermediler. Allah-ü Teâla, onların sâyini meşkûr eylesin..
***
BİR İLAVEDİR
Ey Kardeş,
Secde, alnı yere koymaktan ibarettir. Son derecede, tezellülü ve inkisarı tazammun etmekte ve tam manası ile tevazuu ve iftikarı şümulüne almaktadır.
Üstte anlatılan mana icabı olarak, tevazuun bu kısmı, Vacib'ül-Vücud Yüce Sultan Zat'ın ibadetine mahsus kılındı. Böyle bir şeyi, Yüce Hakkın gayrı için, caiz görmemişlerdir.
Bu manada şöyle anlatıldı:
— Resûlullah S.A. efendimiz, bir gün yolda yürüyordu. Bir Arabî gelip kendilerinden mucize talebinde bulundu. Ta ki: İmana gele.. Bunun üzerine Resûlullah S.A. efendimiz ona şu emri verdi:
— «Git, şu ağaca, Resulullah'ın kendisini taleb ettiğini söyle..» Gitti, söyledi. Ağaç dahi, harekete geldi, yerinden çıktı ve geldi.. Resûlullah S.A. efendimizin yanında durdu.
O Arabî bu hali müşahede ettikten sonra. İslâm dinine girdi Sonra şöyle dedi:
— Ya Resulellah, bana izin ver; sana secde edeyim.. Bunun üzerine, Resûlullah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
— «Allah-ü Teâla'dan başkasına secde etmek caiz değildir. Eğer bir kimseye, bir kimse için secde etmesini emredecek olsaydım: kadına, kocası için secde etmesini emrederdim.»
Fakihlerden bazıları, her ne kadar devlet büyüklerine saygı secdesi cevazı için fetva vermişler ise.. devlet büyüklerinin haline lâyık olan odur ki: Bu işte, Hazret-i Hak için tevazu göstereler. Son derecedeki tezellül ve inkisar için, Yüce Hakkın gayrına yapılması cevazını vermeyeler. Zira Allah-ü Teâla, âlemi onlara müsahhar kıldı; onları kendilerine muhtaç, eyledi. Yerinden olur ki: Bu büyük nimetin şükrünü eda edeler. Tam âcizden ve inkisardan gelen bu gibi tevazuu, Yüce Hakkın mukaddes zatına tahsis edeler. Bu işte, onunla ortalığa cevaz vermeyeler. Her ne kadar, bir cemaat bu manaya cevaz vermişlerse de, onların güzel tevazuuna uyan, bu cevazı vermemeleridir.
Bir âyet-i kerime meali:
— «İyiliğin mükâfatı, iyilikten başka mıdır?.» (55/60)
Sultan-ı Vakit, uzak memleketlerinden gelip darülhilâfeye inmiştir. İhtimal ki, bu Fakir'in kendisini yakında darülhilâfeye inşaallah kavuşturacaktır.
Kalanı karşılaşma zamanı anlatılacaktır.
***
Hüdaya ittiba edip Mutabaat-ı Mustafa’ya iltizam edenlere selâm.. Ona ve âline üstün salâtlar ve selâmlar..
***
MEVZUU:
a) Halk ve amir âleminden her bir latifenin bir zahiri, bir de batını olduğunun beyanı. Bu batının dahi, irfan sahibinin kayyumu olan isme katılması..
b) İrfan sahibinin, kalbe nüzul vaktinde zahir ve batın olarak kullan davete müteveccih olduğu.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Hace Haşim Bedahşi Keşmiri'ye yazmıştır.
***
Halk ve emir âlemi, marifeti tam olan irfan sahibi içindir. Onun has yüzü olan kayyum ismine nisbetle, her ne kadar her ikisi de zahire ve surete dâhil olsalar da, gerçek manada, onun hakikati ve batınıdır. Nitekim bir mektupta bunun tahkiki yapılmıştır. Amma, yüce Sultan Allah'ın fazlı ile bu zahiri ve sureti mülahaza ettiğimiz zaman; orada bize zahir ve batın, suret ve hakikat açığa çıkar. Bir cemaatın sandığı gibi, ne halk âleminin tamamını zahir olarak buluruz; ne de emir âlemini batın. Latifelerden her bir latifede, yani emir ve halk âleminden bir suret, bir de hakikat vardır. Toprak unsurunda dahi, onun için hem zahir vardır; hem de batın. Aynı şekilde ahfanın dahi, bu zahiri bir de batını vardır. Bu batının dahi, halk âlemi ile taalluku vardır. Emir âlemi dahi, o gün salih ameller sebebi ile hatta sırf Allah'ın fazlı ile bu batına katılır. O batın dahi, parça parça kayyum ismine bağlanır. O derecede ki, bu batından yana hiçbir eser kalmaz.
Her şey ki, sırf zahirden başkasıdır; o gizliliğe geçer.
Bu batının, kayyum ismine katılması şu demeye gelmez:
—Bu batın, o isimde olur; onunla ittihad eder.
Zira böyle bir manaya kail olmak, ilhaddır. Kâinat hadiseleri ile zatında, sıfatında, isimlerinde bir değişiklik olmayan zat yüce Sübhandır.
Elbette şu manaya olması gerekir:
—Bu batın için, o isme bir nisbet hâsıl olur. Amma keyfiyeti meçhul bir nisbet. Bu nisbet dahi, hulul ve ittihad vehmini verir. Amma, hakikatta ne hulul vardır; ne de ittihad. Zira böyle bir şeyin olması demektir. Yani imkânın vacib olması. Halbuki böyle bir şey, aklen muhal olup şeriatta dahi zındıklık sayılır.
Baki kalan o sırf zahir, eğer şahadet âleminden ise, müşahede edilip görülür. Amma, batın rengine girmiş olarak, eğer batın ise, şühud ve idrak kavramı dışındadır; gaybe katılmıştır; onun rengini almıştır.
Keyfiyeti belli olan bir şey, keyfiyeti belli olmayandan bir renk almadıkça; keyfiyeti belli idrak kavramından çıkmadıkça, yükünü de şahadetten gaybe almadıkça; hakiki manada keyfiyeti belli olmayan manadan bir nasibe nail olamaz ve gaybin gaybine de muttali olamaz.
***
Şunun da bilinmesi yerinde olur ki,
Batından ayn durup hali üzere baki kalan bu zahirin yüzü tamamen halkadır. Şer'i olan taat ve ibadetler dahi ona bağlıdır. Davet ve tekmil muamelesi dahi ona kalmıştır.
İmkâna bağlı mertebelere ve vücuba bağlı makamlara taalluku olsun veya olmasın bir şey değişmez; bu tekmil sahibi arifin batını dahi zahire dönüktür.
Her ne şeye ki, zahir teveccüh eder; batın dahi tekmil, terbiye ve ibadetin itmamı için o cihete teveccüh eder. Zira burası, amel evidir ve davet yeridir. Şühudun ve müşahedenin hakikati ise, ancak ahirette olacaktır. Keşif ve muayene önümüzdedir.
Yüce Sultan Mabud Zat'a ibadet etmek, yani bu yerde, onun varlığına dalgın olmaktan daha faziletlidir. Muhabbetten neşet eden matlubu intizar etmek, matlubda yok olup gitmekten hayırlıdır.
Anlatılan üstteki manayı, sekir erbabı ister tasdik etsin; isterse etmesin.
Tekmil sahibi arif zat için hâsıl olan zahir ve batının halk tarafına teveccühü, vakti belli ecel gelinceye kadardır. Bu dahi, davetin müntehasıdır.
Ecel vakti geldiği zaman, ölüm köprüsüne çıkar, mahbubun visal konağına ayağını basar. Ağyar sıkışıklığı olmadan, vasi ve ittisal devleti ile müşerref olur.
Bir şiir:
Kutlu olsun erbab-ı nimete erdikleri;
Miskin aşıka yeter kadehle içtikleri...
***
"Rahmimiz, nurumuzu tamamla, bizi bağıştı. Zira sen, her şeye kadirsin."(66/8)
Salât, selâm, tahiyyet, bereket Allah'ın halkının hayırlısına ve onun keremli kardeşlerine; âl ve ashab-ı izamına. Taa, kıyamete kadar...
***
MEVZUU:
a) Fenanın ve bekanın hakikati.
b) Âdem’in (yokluğun) irfan sahibinin hakikatinden ve suretinden ayrılması.
c) Mücaveret nisbetinin tekmili.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Mevlâna Abdulkadir Enbali'ye yazmıştır.
***
Rahman Rahim Allah'ın adı ile... Âlemlerin Rabbi Allah'a hamd olsun. Salât ve selâmın Seyyid'ül mürseline...
Bilesin ki,
Mümkinatın hakikatleri, bu Fakir'in bildiğine göre, ademlerden (yoklardan) ibarettir. Bu ademler dahi, tüm noksanların ve serlerin menseldir. Hem de, şanı büyük İlâh'ın esma ve sıfatlarının akisleri ile... Ki bu akisler, ademlerde zuhura gelmektedir.
Bu babda netice söz şu ki: O ademler, heyula gibi olup o akisler dahi suret haleti gibidir. Bu ademler taşahhus ve temeyyüz edip bu akislerle onda zahir olmuştur. Bu akislerin kıyamı dahi, o mütemeyyiz ademlerledir. Bu kıyam da, arazın cevherle kıyamı gibi değildir; elbet, suretin heyula ile kıyamı gibidir. Nitekim bu manada şöyle demişlerdir:
—Suretin kıyamı heyula iledir; heyulanın teşhisi dahi suretledir.
Allahu Teala'nın ihsan ettiği basan sonunda, salik mukaddes Hakkın zatına zikir ve murakabe ile teveccüh edip onun masivasından dahi saat saat iraz eder ise, bu ilmi suretler için, ,anı büyük Vacib sıfatlara her an kuvvet ve galebe husule gelir. Onun karini olan ademleri dahi istilâ edip saltanatı altına alır. Bu manada bir ayet-i kerime meali:
"Dikkat ediniz, üstün gelenler Allah fırkasıdır."(5/56)
Muamele dahi, o dereceye ulaşır ki, asıl ve heyula gibi olan bu ademler, o akislere kapanır; hatta salikin nazarından gizlenir. Hem de tam manası ile. Onun nazarında, akislerden, asıllardan, asılların dahi asıllarından başka bir şey kalmaz. Hatta asılların görülme yeri olan akisler dahi nazardan gizli kalır. Zira görünme yerlerinin (aynaların) dahi gizlenmesi gereklidir.
Burada anlatılan, fena makamıdır; cidden yüksektir. Şayet bu fani olan salik, bekabillah ile müşerref olur ise, bu hali ile de, âleme döndüğü zaman, ademini, bedeni koruyan ince bir deri gibi bulur. Onunla son derece münasebetinin yokluğundan ötürü, şu tabir kullanılır:
—Kıldan gömlek...
Yani o salikin ademi... Ve onu, kendisine ayrı bulur. Ne var ki, hakikatte, o adem bu yerde kendisinden ayrı değildir; hatta onun enâniyet zannına dâhildir.
Hulasa, bu makamda adem, onun mağlup ve mestur, daha önce olduğu haletten tenezzül eden bir parçası gibidir. Sonra, kendi kıyamını sağlayan akislere tabi, onlarla kaim olmuştur.
Bu Fakir, senelerce, anlatılan makamda kaldı. Ademini dahi, kıldan bir gömlek gibi, kendisinden ayrı buldu. Amma, Sübhan Allah'ın sonsuz inayeti onun halini şümulüne aldığı için, şöyle böyle olduktan sonra, gördü ki, o mağlup cüz, bu terkibden çözülmüş, ayrılmış. Bu akislerin husulü sonunda, kendisine arız olan teşahhusu dahi kaybedip mutlaka ademe katılmış gibi. Bir suret gibi ki, bir kalıb içine konur ve kıyamı dahi onunla olur.
Amma bu suret kemal bulup kendisine sebat ve rusuh hâsıl olduktan sonra; o kalp kırılır ve anlatılan suret ondan çıkar. Ve artık onun, kendi kendine kıyamı vardır.
Üzerinde durduğumuz dahi, akislerin kıyamı kendisi ile olandır. Amma, şimdi, kendileri ile hatta asılları ile onlara kıyam hâsıl olmuştur.
Üstte anlatılan mana ki oldu:
—Ene... (Ben...) lâfzının ıtlakı, akislerden ve akislerin asıllarından gayrına kalmaz. Ademe bağlı cüz'ün dahi, ona hiç dokunduğu yoktur.
Fenanın hakikatini bulmak, ancak, anlatılan makamda hâsıl olur. Daha önceki fena, bu fenanın bir sureti gibidir.
Üstteki makamdan bekaya çıkarılır ve âleme döndürülür ise, kendisinde cüz'iyet nisbeti bulunan adem de iade edilir; asalet ve galebe de onun olur. Böylece adem, onun mücaviri ve arkadaşı olur. Hakikatından ve suretinden de ayrılır. Bu arada:
—Ene... (Ben...) lâfzının ıtlakı dahi ondan uzaklaştırılır. Hikmet ve maslahat icabı kıldan gömlek, ona ikinci kere giydirilir.
Bu halet içinde; adem iade edilir lâkin o akislerin kıyamı ona bağlanmaz. Daha önceki bekada anlatıldığı gibi, o akislerle ademin bekası kılınır. O bekada bu nisbet bulunduğu zaman; bekanın hakikati olan o halette bu nisbet, pek tamam olarak bulunur.
Bu babda netice söz şu ki:
—Elbisenin, elbise sahibi üzerinde tesiri vardır. Yani giydikten sonra..Eğer elbise sıcak ise, giyene sıcak olarak tesir eder. Eğer soğuk ise, soğuk olarak tesir eder. Bu ademin dahi, elbiseye benzer yanı vardır. Onun da, kendine göre tesiri bulunmuş, bütün bedene sirayet ettiği görülmüştür. Lâkin bilinen o ki, bu tesir ve sirayet zahiri olup batini değildir. Arızidir; zati değildir. Dâhili mücanesetten değil; harici mücaveretten hâsıl olmuştur.
Mana üstte anlatıldığı gibi olunca; bu ademden neş'et eden şer ve noksanlık bulunur ise, bunlar dahi harice bağlı arızi şeylerdir. Zati ve asli değillerdir.
Bu makamın sahibi, her ne kadar beşeriyette, diğer insanlarla ortak beşeri sıfatların südurunda sehimli ise de; lâkin beşeri sıfatların kendisinden süduru, kendisi gibi insanlarla mücavirlikten naşidir. Diğerlerinde ise, asli ve zatidir. Bu iki mana arasında o kadar çok fark var ki!..
Avam sınıfı; havas zatları, hatta havassın dahi hasını, kendileri gibi tasavvur ederler. Surette bir iştirak mülahazasında bulunurlar. Dolayısı ile onları inkâr edip bereketlerinden de mahrum kalırlar. Bu mana, şu ayet-i kerimelerle anlatıldı; onların haline alâmettir:
"Beşer olanlar mı bize hidayet edecek?..
Deyip kâfir oldular..."(64/6)
"Bu Resule noluyor ki?.. Çarşılarda yürüyor...
Dediler."(25/7)
Her ne zaman nefsimde beşeri sıfatlara baksam; Sübhan Allah'ın inayeti ile o sıfatların hamili olarak bir mücavir ademi bulurum ki o , bütün külliyelime geçip sirayet etmiştir. Nefsimi dahi, tamam ve kemal ile o sıfatlardan yana temiz ve beri bulurum. Nefsimde o sıfatlardan bir nebze dahi bulamam. Bunun için, Sübhan Allah'a hamd ü şükürler olsun.
Bu sıfatlar, mücaveret sebebi ile kırmızı elbise giyenden zuhur eden kırmızılık gibi, kırmızı olarak zuhur eder. Ama ahmaklar, o şahsa mücavir kurnazlığı, şahsın kendi kurnazlığı sanırlar... Bu da, onların temyiz kabiliyeti olmadığındandır. Dolayısı ile ona, vakıaya muhalif olan hükümler nisbet ederler.
Bir şiir:
Her kim efsane okursa efsanedir;
Kendi kıymetini bilen merdanedir...
Nü suyudur Kıpti'ye kan görünse de;
Musa'nın kavmine dahi su, kan nedir?..
Dua makamında bir ayet-i kerime meali:
"Rabbimiz, bize hidayet ettikten sonra, kalblerimizi kaydırma... Katından bize rahmet hibe eyle... Sen hibesi en bol olansın,.."(3/9)
Hüdaya ittiba edenlere selâm.
***
MEVZUU: Küfr-ü hakiki sualine cevap.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Maksud Ali Tebrizi'ye yazmıştır.
***
Rahman Rahim Allah'ın adı ile... Allah'a hamd olsun; selâm onun seçmiş olduğu kullarına...
***
Mübarek mektub ulaştı.
O mektupta, bazı sofiye kelimeleri üzerine soru vaki olmuş. Ey mahdum,
Her ne kadar zaman ve mekân, konuşmaya ve yazmaya müsaid değilse de, mutlaka sorulana da cevap gerek. Bunun için, zaruri olarak bazı cümleler yazdım.
Bütün soruların hallinde, kısaca öz kelâm şudur:
—Bir şey, şeriatta küfür ve İslâm ise, aynı şekilde tarikatta dahi küfür ve islâm'dır. Aynı şekilde, şeriatın küfrü şer ve noksanlık, İslâm'ı da kemal ise, tarikatın dahi küfrü şer ve noksanlık olup İslâm'ı dahi kemaldir.
Tarikatın küfrü, cem makamından ibarettir. Ki orası, saklamak mahallidir. Bu yerde, hakkın batıldan ayırd edilmesi yoktur. Zira orada salikin müşahedesine gelen güzel ve çirkin aynalarında mahbub vahdetinin cemalidir. O vahdet mazharlarından ve zılâlinden başka hayır, şer, kemal ve noksan bulamaz. Dolayısı ile temyizden naşi inkâr nazarı, onun hakkında yoktur. Zaruri olarak, her şey sulh makamında olur ve her şeyi, sırat-ı müstakim üzere bulur. Meali şöyle olan ayet-i kerimeyi de terennüm eder:
"Yürüyen hiçbir mahluk hariç olmamak üzere, hepsinin alnından tutan odur. Gerçekten Rabbim, sırat-ı müstakim üzeredir."(11/56)
Bazan da, mazharı, zahirin aynı olarak görür. Halkı, Hakkın aynı zanneder. Rabbi dahi, merbubun aynı sanır. Bunların hepsi öyle çiçeklerdir ki, cem makamında açılırlar. Bu makamda Hallaç şöyle demiştir:
Bir şiir:
Küfrettim Allah'ın dinine ki, küfür vaciptir
Bence, amma katında Müslümanlara kabihtir.
Bu tarikat küfrü ile şeriat küfrü arasında tam bir münasebet vardır.
Eğer şeriat kâfiri merdud ve azaba müstahak; tarikat kâfiri de makbul ve dereceler kazanmaya haklı ise, bu küfür ve istitar hakiki mahbubun muhabbeti ağır basmasından ve onun gayrını tamamen unutmasından gelmektedir. Bunun için de makbul olur. Amma öbür küfür, cehlin istilâsından ve inattan gelmektedir. Bunun için de, zaruri olarak merdud olur.
Tarikat islâmı, cemden sonra olan fark makamıdır. Ki burası, temyiz makamı olup hak ve hayır, burada serden ve batıldan ayrılır. Bu tarikat islâmının, şeriat islâmı ile tam bir münasebeti vardır.
İslâm şeriatı, kemalini bulduğu zaman; bu islâmla onun bir nisbet ittihazı hâsıl olur. Hatta her iki İslâm da, şeriat İslâm'ıdır. Ancak, ikisi arasındaki fark şudur: Biri şeriatın zahiri, diğeri de şeriatın batınıdır; biri şeriatın sureti diğeri de şeriatın hakikatidir. Tarikat küfrünün mertebesi, şeriat hakikatinin islâmına nazaran alt ise de, şeriat sureti İslâm'ından aladır.
Bir şiir:
Düşer kıyaslarsak sema ile arşı;
Yerle kıyaslarsak ne var ona karşı...
Allah sırlarının kudsiyetini artırsın; meşayihten her kim, şeriatın zahirine muhalif kelâm eder ise, bütün o sözler, tarikat küfrü makamında söylenen sözlerdir. O makam dahi, sekir ve ayırd etme durumunun bulunmadığı bir makamdır. Hakikat İslâm'ı devleti ile müşerref olan büyüklere gelince... Bunlar, o gibi cümleleri söylemekten yana münezzeh ve müberradırlar. Zahir ve batın olarak enbiyaya iktida ederek, onlara tabi olmuşlardır.
O kimse ki, vecde ve zevke dayalı sofiye sözlerini söyler; her şeyle de sulh makamında olur; hepsini de sırat-ı müstakim üzere bilir; halk ile hak arasındaki temyizi isbat eylemez; ikilik varlığına da kail olmaz. Bu kimse, eğer cam makamına vasıl olmuş, tarikat küfrü ile de tahakkuk etmiş, masivayı dahi unutmuş ise, bu kimse makbuldür; sözlere de sekir halinden gelmiştir; dedikleri zahir manasından alınmıştır.
Şayet bir kimse de; bu halin husulünde olmadan, kemalin birinci derecesine ulaşmadan anlatılan kelimeleri söyler ve herkesi de sırat-ı müstakim üzere bilip batılı dahi haktan ayırd etmez ise, o kimse zındıklardan ve mülhidlerden olup maksadı, şeriatı iptal etmektir. Bu gibilerin gayeleri de, âlemlere rahmet olan enbiyanın davetini de kaldırıp hükümsüz bırakmaktır. Onlara salât ve selâm olsun.
O gibi sözler, haklıdan sudur ettiği gibi, batıl kimseden de sudur eder. Ne var ki, haklıdan çıkınca hayat suyudur; batıl kimseden sudur ettiği zaman ise, öldürücü zehir halini alır. Tıpkı Nil suyu gibi.. O, Beniisraile halis su olmuştur; kıptilere dahi kan ve azab...
Bu makam, ayakların kayıp gittiği bir makamdır. O sekir erbabı zatların sözlerini taklid ettiklerinden, ehl-i İslâm'dan nicelerinin ayakları kayıp gitti. Yani sırat-ı müstakimden. Dalâlet ve hüsran çukurlarına düştüler. Dinlerini dahi toz duman ettiler. Bilemediler ki, o kelimelerin makbul olması, bazı şartlara bağlıdır. O şartlar dahi sekir erbabında mevcut olup bu taklitçilerde yoktur. Bu şartların en büyüğü ise, yüce Hakkın masivasını unutmaktır ki bu, kabul dehlizidir.
Haklı ile batılın ayırd edilmesinde ölçü şudur: Şeriat üzere istikametin olması ve olmaması. O kimse ki, haklıdır; kıl kadar olsa dahi, şeriat hilâfına hareket etmez. Hem de, kendisinde sekrin bulunmasına ve temyiz kabiliyetinin olmamasına rağmen.
Hallac'ı ele alalım. Kendisinden:
—ENEL-HAK... (Hak ben...) sözünün sudur etmesine rağmen; her gece zindanda beş yüz rekât namaz kılardı. Hem de, ağır zincirlere vurulduğu halde. Bundan başka, zalimlerin ellerinin değdiği yemeği de yemezdi, isterse, helâl yoldan gelmiş olsun. O kimse ki, batıl yoldadır; şeriat hükümlerini yerine getirmek ona cidden ağır gelir. Hem de Kaf Dağı kadar... Şu ayet-i kerime, onların halini anlatır:
"Kendilerini davet ettiği şey, müşriklere ağır geldi."F(42/13)
Dua makamında bir ayet-i kerime meali:
"Rabbimiz, katından bize rahmet ver; işimizde bize muvaffakiyet hazırla..."(18/10)
Hüdaya ittiba edenlere selâm.
***
MEVZUU: Resulullah (sav) Efendimizi, maraz-ı mevtinde, bazı şeyler yazması için istediği kâğıdın verilmesine Hazret-i Ömer'in (ra) engel olmasının halli.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Hace Ebül-Hasan Baha Bedahşi Keşmiri'ye yazmıştır.
***
Allah'a hamd olsun. Onun seçmiş olduğu kullarına selâm...
Sual şudur:
Hatem'ür-rüsul ver-risalet Resulullah (sav) Efendimiz, maraz-ı mevtinde, kâğıt taleb edip şöyle buyurmuştur:
"Bana kâğıt getirin; size bir kitap yazayım ki; benden sonra dalâlete düşmeyiniz."
Hazret-i Faruk Ömer dahi, ashaptan bir cemaatle beraber, kâğıt getirilmesine, engel olup demiştir ki:
—Allah’ın kitabı bize yeter...
Daha sonra, bir yanılma olup almadığı babında o emri yeniden anlamak istemiştir. Halbuki Resulullah (sav) Efendimiz, her ne söylemiş ise, onu vahiy yolu ile söylemiştir. Nitekim bu mana, şu ayet-i kerime ile sabittir:
"O boşa konuşmaz; söylediği ancak, kendisine gelen vahiyledir."(53-3-4)
Vahye engel olup reddetmek ise, küfürdür. Nitekim bu manada Allahu Teala, şöyle buyurdu: "Her kim, Allah'ın inzal ettiği ile hükmetmez ise... onlar kâfirlerdir."(5/44)
Bundan başka, Resulullah (sav) Efendimizin, sayıklama veya hezeyena kapılması gibi bir manaya cevaz vermek de şer'i hükümlere itimadı kaldırmak olur ki, küfürdür, ilhaddır, zındıklıktır.
Üstte anlatılan kuvvetli şüphelerin halli nasıl olur?
Bilesin ki,
Allahu Teala, seni irşad eylesin. Doğru yolda sana hidayet nasib eylesin.
Bu ve emsali şüpheler ki, bir cemaat, üç halifeye ve diğer sahabelere vardırmaktadırlar; bu gibi şekli şeylerle onların muradı, onları reddetmektir.
Eğer bu cemaat, insafa gelip de; Hayr'ül-beşer Resulullah (sav) Efendimizin sohbet şerefini kabul etselerdi; onların nefislerinin dahi o, Hayrü'l-beşer Resulullah (sav) Efendimizin sohbetinde heva ü hevesten temizlenmiş, gönüllerinin kinden ve hasetten arınmış olduğunu bilselerdi; yine bilselerdi ki onlar, din ve İslâm büyükleridir, İslâm kelimesini ilâ için bütün güçlerini harcamışlar ve dinin teyidi, Seyyidü'l-enam Resulullah'a yardım için geceli gündüzlü, gizli aşikâr mallarını sarfetmişler; Resulullah (sav) Efendimizin mehabeti için aşiretlerini, kabilelerini, çocuklarını, zevcelerini, vatanlarını, meskenlerini, su kaynaklarını, ziraatlarını, ağaçlarını, ırmaklarını terk etmişler; Resulullah'ın (sav) nefsini kendi nefislerine tercih etmişler; Resulullah'ın (sav) muhabbetini dahi nefislerine olan muhabbeti, çocuklarına ve mallarına olan muhabbetten üstün tutmuşlar; yine onlar vahyin ve meleğin gelişine şahit olmuşlar; mucizeleri ve harika işleri görmüşler; böylelikle de gaybleri şahadet, ilimleri de ayn olmuş; yine onlar bilselerdi ki, Allahu Teala, Kur'an-ı Mecid'inde:
"Allah onlardan razı, onlar da Allah'tan razı..."(5/119)
"Bu dahi, onların İncil'de ve Tevrat'ta anlatılan vasıflarıdır."(48/29) manaları ile anlatmıştır; yanlış düşünmezlerdi.
Bu kerametlerde ki, bütün ashab müşterektir; din büyükleri olan Hulefa-i Raşidin hakkında neler zahir olmaz ki?.. Hazret-i Faruk öyle bir zattır ki; onun şanında:
"Ey Nebi, sana Allah ve müminlerden sana tabi olanlara (veya olanlar) yeter."(8/64) buyurdu. İbn-i Abbas (ra) dedi ki:
—Bu ayet-i kerime, Hazret-i Ömer'in (ra) İslam’a girmesi üzerine nazil oldu.
Yukarıda anlatılanlar dinlenip insaf nazarı hâsıl olduktan, Hayrü'l-beşer Resulullah (sav) Efendimizin sohbet şerefi de kabul edildikten sonra onun ashab-ı kiracının dahi üstün sanı ve yüksek dereceleri bilindikten sonra, muterizler ve şekçiler, bu gibi şüpheleri, mugalata ve safsata müzahrefatı tasavvur edip anlatılanları, itibar derecesinden düşürmek isterler.
Şu şüphelerde mugalata maddesi bulunmamış ve safsata yeri dahi tayin edememiş olsalar dahi; en azından mücmel olarak anlamaları gerekir ki, bu şeklerin neticesi ve bu şüphelerin hâsılı hiçbir şeye yaramayacaktır. Hatta onlar İslâmi zaruret ve bedahetle çarpışmaktadır. Kur'an ve sünnet-i Nebeviye ile merduddur.
Durum yukarıda tafsilatı ile anlatılmış olmasına rağmen; bu sualin cevabında ve bu şüphe maddelerinin tayininde, Allah'ın inayeti ile birkaç mukaddime yazacağız.
Dinle...
Kemal üzere bu şekil durumlarının hadi, mukaddimeler üzerine yapılmıştır. Her mukaddimenin dahi, kendi başına ayrı olarak verdiği cevap vardır.
BİRİNCİ MUKADDİME
Resulullah (sav) Efendimizin bütün konuşmaları, söylemeleri vahiy gereği ve ayet değildi.
"O, kendi nevasından söylemez..."(53/3) mealine gelen ayet-i kerime, Kur'an'a mahsus konuşmalarına aittir. Nitekim müfessirlerin de kail olduğu mana budur.
Eğer onun bütün konuşmaları bir vahiy gereği olmuş olsaydı; şanı yüce Hak katından hiç itiraz varid olmazdı. Yani Resulullah (sav) Efendimizin bazı konuşmalarına. Ona ve âline salât ve selâm olsun. Şu ayet-i kerimedeki affının manası dahi kalmazdı:
"Allah seni affetsin, niçin onlara izin verdin?"(9/43)
Allahu Teala, bu hitabı peygamberine yapmıştır. Allahu Teala ona salât ve selâm eylesin...
İKİNCİ MUKADDİME
Resulullah (sav) Efendimiz ile akla dayalı işlerde, içtihada kalan hükümlerde; ashab-ı kiramın söz alış verişi yapmalarının yeri vardır. Bu da, şu ayet-i kerimelerin mucibine göre olmaktadır:
'İbret alınız, ey basiret sahipleri..."(59/2)
"İşi, onlarla müşavere et."(3/159)
Mana, üstte anlatıldığı gibi olunca, onlar için bu işlere red ve tebdil yeri vardır. Zira işin meşveret ve itibarla olması, red ve tebdilsiz tasavvur edilemez.
Bedir esirlerinin katli hususunda ihtilâf vaki oldu. Kendilerinden fidye almakla katletmek üstüne değişik görüşler ileri sürüldü. Hazret-i Ömer'in hükmü onların katli üzerine gidi. Gelen vahiy, Hazret-i Ömer'in görüşüne uygun oldu. Fidye alınması için de, tehdid geldi. Bu manada Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:
"Eğer azab nazil olsaydı; Ömer'den ve Saad b.Maaz'dan başkası kurtulamazdı."
Zira Saad b.Maaz dahi, esirlerin katline işaret etmişti.
ÜÇÜNCÜ MUKADDİME
Resulullah (sav) Efendimiz için, sehiv ve nisyan caizdir; hatta vaki olmuştur. Allahu Teala, ona salât ve selâm eylesin...
Nitekim üstte anlatılan mana, Zülyedeyn yolu ile gelen hadis-i şeriften anlaşılmaktadır. Şöyle olmuştu:
Resulullah (sav) Efendimiz, dört rekâtlı farzın birinde, ikinci rekâtı kıldıktan sonra selâm verdi. Bunun üzerine, Zülyedeyn, Resulullah (sav) Efendimize şöyle buyurdu:
—Ya Resulallah, namazı kısalttın mı, yoksa unuttun mu?
Zülyedeyn'in doğru söylediği sabit olunca, Resulullah (sav) Efendimiz kalktı; iki rekât daha kıldıktan sonra, sehvi secdesi yaptı.
Sıhhat, feragat halinde sehiv ve nisyan caiz olduğuna göre ki bu, beşeriyet iktizasıdır; maraz-ı mevtinde, hastalık halinde kendisinden bir kasd ve ihtiyar olmadan kelâm, beşeriyet iktizası olarak neden sudur etmesi caiz olmasın? Şer'i hükümlere olan itimad neden kalksın? Allahu Teala, ona salât ve selâm eylesin.
Kaldı ki, Sübhan Hak, Resulullah (sav) Efendimizi, sehvi ve nisyanı üzerine kesin vahiy ile muttali kılmıştır. Doğruyu yanlıştan ayırmıştır. Zira Resulullah (sav) Efendimizin hata üzerine takriri caiz değildir. Zira böyle bir şey, şer'i hükümlere olan itimadı kaldırır. Bundan sabit oldu ki, itimadın kalkması için, sehvin ve nisyanın kendisi bir mucip değildir; onlarda kararlı olmak bir muciptir. Hata ye nisyan üzere kararlı olmak ise, caiz değildir.
DÖRDÜNCÜ MUKADDİME
Hazret-i Faruk Ömer, hatta kalan üç halife cennetle müjdelidirler. Bilhassa, Kur'an ve hadislerle onların cennetlik oldukları müjdesi varid olmuştur. Hatta söyle demek de mümkündür:
—Sağlam rivayetlerin çokluğundan bu mana, meşhur olup manevi tevatür haddine ulaşmıştır.
Bunları inkâr etmek ya cehaletten yahut inattan ileri gelir.
Sahih ve hasan derecesindeki hadis ravileri, ehl-i sünnettir, rivayetlerini, tabiine ve sahabeye dayandırmışlardır. Muhalif fırkaların hepsi bir araya •gelecek olsa, ehl-i sünnetin onda birine ulaşır mı, ulaşmaz mı bilinmez? Nitekim bu mana derin teabbubu olan insaf sahiplerine gizli değildir.
Ehl-i sünnet ulemasının kitapları, bu büyüklerin cennetle müjdeli olmaları ile doludur. Bazı muhalif fırkalara mahsus kitaplarda bu müjdenin olmayışında ne gam olur? Zira müjde rivayetinin olmayışı, müjdenin olmayışına delâlet etmez.
Kur'an-ı Mecid'de hem de pek çok ayet-i kerimelerle bu büyüklerin cennetle müjdeli olmalarının sübutu yeter. Burada şu ayet-i kerimeleri alabiliriz:
"İslâm’da birinci dereceyi kazanan muhacirler ve ensar ile güzellikle onlara tabi olanlar var ya... Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. İçinde ebedi kalmak üzere, Allah bunlar için artından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte, bu en büyük nailiyettir..."(9/100)
"Aranızda, fetihten evvel Allah yolunda mal harcayan ve mukatele eden başkaları ile aynı seviyede olamaz. Bunlar sonradan Allah yolunda mal harcayıp mukatele edenlere bakarak, daha büyük dereceye sahiptir. Allah, onların her birine cenneti vaadetti. Allah muhakkak yaptıklarınızdan haberdardır."(57/10)
Fetihten evvel ve fetihten sonra, Allah yolunda hicret edip, mal harcayan ve savaşan ashabın tümü ki, cennetle müjdelenmiştir; mal harcamakta ve Allah yolunda savaşmakta pek ileri olan ashabın ileri gelenleri için ne diyebiliriz? Ne demeye gücümüz yeter? Onların en büyük derecelerinin ne olduğunu nasıl idrak edebiliriz?
Üstte anlatılan ikinci ayet-i kerime için, tefsin ehli dedi ki:
—Bu ayet-i kerime Hazret-i Ebu Bekir Sıddık için nazil olmuştur. Zira o, Allah yolunda mal harcamakta ve savaşmakta, en ileridir.
Bir başka ayet-i kerimede ise, Allahu Teala şöyle buyurdu:
"Allahu Teala, ağacın altında seninle biat eden müminlerden razı olmuştur. Kalblerindekini bilerek, üzerlerine kuvve-i maneviye indirmiş ve onları yakın bir fetih ve alacakları birçok ganimetlerle mükafatlandırmıştır. Allah mutlak galiptir; yegâne hüküm ve hikmet sahibidir..."(48/18-19)
Muhyissünne imam-ı Begavi Maalimü't-tenzil eserinde, Cabir'den (ra) naklen Resulullah (sav) Efendimizin şöyle buyurduğunu anlattı:
"Ağacın altında biat edenlerden hiç kimse, cehenneme girmeyecektir."
Anlatılan biata:
—Biat-ı rıdvan adı verilir. Şunun için ki: Sübhan Allah o cemaattan o biatta razı olmuştur.
Hiç şüphe edilmeye ki, Kur'an ve hadis ile cennetle müjdelenen bir kimseyi tekfir etmek, küfürdür; kabahatların da en büyüğüdür.
BEŞİNCİ MUKADDİME
Kâğıt getirilmesini Hazret-i Faruk Ömer'in durdurması, red ve inkâr yollu değildir. Böyle bir şeyden Allah'a sığınmak gerek. Böyle bir edep dışı hareketin onlardan sudur etmesinden Allah'a sığınmak gerek. Bilhassa, en büyük alâka sahip olan Resulullah (sav) Efendimizin vezirlerinden... onun nedimelerinden... Allahu Teala, ona salât ve selâm eylesin. O kadar ki, böyle bir mana, Hayrü'l-beşer Resulullah (sav) Efendimizin bir veya iki defa sohbeti ile müşerref olan ashabın en alt derecesinde bulunandan dahi vaki olmaz. Hatta böyle bir red, İslâm devleti ile saadete eren avam mü'minlerden gelmesi dahi tevehhüm edilmez. Durum böyle olunca, vezirlerin ve nedimlerin en büyüklerinden, muhacir ve ensarın en ulularından gelmesi nasıl tahayyül edilir?
Allahu Teala, onlara insaf versin ki, din büyüklerine kötü zanda bulun-mayalar; anlamadan her bir cümle ve kelime ile muahezeye koyulmayalar.
Hatta Hazret-i Ömer'in anlayıp sormak istemesi ki, bunun için: -Hele anlayınız, demesi şu manayadır:
Eğer kâğıt istemesi ciddi ve önemli ise, kendisine getirile... Eğer ciddi bir mana yoksa onun başını bu vakitte ağrıtmayalar.
Zira, eğer kâğıt taleini vahiy ve emirle yapmış ise, onu mübalağa ve tekidle üzerinde durarak isterdi; yazmakla memur olduğunu mutlaka yazardı. Çünkü vahyi tebliğ etmek, peygamberlere vaciptir. Eğer bu taleb, emir ve vahiyle değli de, ictihadda ve fikre dayalı bir şey yazmak istemiş ise, vakit, böyle bir şeye müsaid değildir. İçtihad mertebesi ise, Resulullah (sav) Efendimizin irtihalinden sonra da bakidir.
Resulullah (sav) Efendimizin ümmetinden hüküm çıkaranlar, dini asılların da aslı olan Kur'an'dan içtihada dayalı hükümleri çıkarabilirler. Onun huzurunda vahyin nüzul zamanı, hüküm çıkaranların hüküm çıkarmaları yeri olunca... Vahyin kesilme zamanı olan Resulullah (sav) Efendimizin irtihalinden sonra da, ilim sahiplerinin istinbatı (hüküm çıkarması) ve içtihadı evlâ yoldan makbul olur.
Vakta ki, Resulullah (sav) Efendimiz, o iş üzerinde ciddi durmadı; hatta bu emirden iraz etti. O zaman bildi ki, bu taleb vahiy üzerine değildir.
Mücerred istifsar için tevakkuf, mezmum değildir. Zira melâike-i kiram dahi, Âdem’in hilâfet şeklini öğrenmek ve açıklığa kavuşması taleplerini Melik-i Allâm'a arz etmişlerdir. Şöyle dediler:
"Orada bozgunculuk edecek ve kan dökecek birini mi yaratacaksın? Halbuki biz, seni hamd ile teşbih takdis ediyoruz."(2/30)
Bu manadan olarak, Zekeriya (as) dahi, kendisine Yahya'nın müjdesi verildiği zaman şöyle dedi:
"Rabbim, benim nerden çocuğum olacak? Bana ihtiyarlık geldi; kadınım dahi kısırdır."(19/20)
Mana yukarıda anlatıldığı gibi olunca, istifham ve istifsar için; Hazret-i Ömer'in kâğıt getirilmesini durdurmasında ne gibi bir zorluk olur? Bunda ne gibi bir şey ve zarar vardır?
ALTINCI MUKADDİME
Hayr'ül-beşer Resulullah (sav) Efendimizin sohbeti ve onun ashabına karşı iyi zanda bulunmak lâzımdır.
Resulullah (sav) Efendimizin asrını, asırların hayırlısı; Resulullah (sav) Efendimizin ashabını dahi, peygamberlerden sonra ademoğullarının en faziletlisi bilmek lâzımdır. Bunları böyle bilmek lâzımdır ki, peygamberlerden sonra en faziletli cemaat, asırların hayırlısında batıl üzerine toplanmış ve onun irtihalinden sonra, yerine fasık ve kâfirler oturmamış olduğuna tam yakin hâsıl ola...
Yukarıda şöyle dedim:
—Ashab, ademoğullarının enbiyadan sonra en faziletlileridir.
Çünkü bu ümmet hayırlı ümmettir; böyle olduğu dahi, Kur'an'la sabittir. O sahabe dahi, bu ümmetin en faziletlileridir. Hiçbir veli, bir sahabe mertebesine yetişemez.
Az insaf yeterli olur. Ve anlamak gerek. Eğer kâğıt getirilmesine engel olmak, Hazret-i Faruk'tan bir küfür olarak gelmiş olsaydı, Kur'an hükmü ile ümmetlerin hayırlısı, bu ümmetin hayırlısı olan Sıddık (ra) onun hilâfetini kararlaştırmazdı. Allahu Teala Kur'an-ı Mecid'de sena eylediği, kendilerinden razı olup cennet vaadinde bulunduğu ensar ve muhacirin onunla biat etmezlerdi; Resulullah (sav) Efendimizin makamında oturtmazlardı.
Resulullah (sav) Efendimizin sohbetine ve onun ashabına hüsn-ü zan hâsıl olduktan sonradır ki, bu misillu şüphelerin sıkıntısından necat müyesser olur. Bu gibi şeklerin batıl olduğu manası dahi hâsıl olur.
Allah korusun, Resulullah (sav) Efendimizin sohbetine ve onun ashabına iyi zan hâsıl olmaz da; iş kötü zanna varır ise, zaruri olarak bu kötü zan, o sohbetin sahibine ve onun ashabına gider. Hatta bu sahibin dahi Mevlâsına çıkar. Bu işin şenaatini tam manası ile düşünüp bulmak lâzımdır.
Resulullah (sav) Efendimizin ashabına saygılı olmayan, ona iman etmiş sayılmaz. Zira bu manada, Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:
"Onları seven, beni sevdiği için sever; onlara buğzeden dahi, bana buğzettiği için buğzeder."
Bu manadan olarak, ashabı sevmek, Resulullah (sav) Efendimizi sevmeyi ilzam eder. Ashab-ı kirama buğzetmek ise, ona buğzetmeyi getirir. Ona ve âline salât ve selâm olsun.
***
Buraya kadar anlatılan mukaddimeleri bildikten sonra; bu şüphenin ve buna benzer şüphelerin cevabı kendiliğinden meydana çıkar. Hem de hiçbir zorlama olmadan. Hatta muteaddid cevaplar hasıl olur. Zira, bu mukaddimelerden her bir mukaddime için, şöyle demek mümkündür:
-Onlar, kendi sınırlarını dahi aşan cevaplardan birer cevaptır...
Nitekim, bu mana daha önce de anlatıldı.
Bu mukaddimelerin mecmuu, bu şüphe maddesini Allah'ın yardımı ile kesip atmıştır. O şeklerin defini ise, nazardan çıkarıp zanna ve tahmine bırakmıştır. Nitekim bu mana, insaflı zeki kimselere gizli değildir. Burada kullanılan:
-Zanna ve tahmine tabirini kullanmak, söz gelişi söylenmiştir. Yoksa, o gibi şeklerin batıl olduğu açıktır. Bu şüphelerin batıl olduğu üzerine yazdığım mukaddimeler ise, ancak o açıklığa tenbihat kabilindendir.
Fakir'e göre bu gibi şekler ve şüpheler, fen sahibi birinin san'atı gibidir. Ki o kimse, ahmak bir cemaat arasına girer. Onların hisleri ile de sabit olan bir taşı alır; birtakım uydurma delil ve mukaddimelerle onun altın olduğunu isbatlar. Bu ahmaklar dahi, bu uydurma mukaddimelerin definden aciz bulunmaktadırlar. O delillerin dahi mugalatadan ibaret olduğunu tayinde kusurludurlar. Böylelikle de şüpheye düşerler. Hatta o taşın altın olduğunu bilirler. Hem de yakinen. Kendi duygularını unuturlar, hatta itham ederler. Bu durumda, akıllı olana düşer ki, hissin zaruri olduğuna itimad ede. O süslü mukaddimeleri de itham ede.
İşte, üzerinde durduğumuz mana dahi, üstte anlatıldığı gibidir.
Her üç halifenin de, üstün şanları ve derecelerinin yüksekliği, hatta, Hayrü'l-beşer Resulullah (sav) Efendimizin tüm ashabının üstünlüğü, Kur'an ve hadis muktezası his ve müşahede ile bellidir. Süslü delillerle, onlara atıp taan edenlerin taanları ve ayıplamaları; o taşın varlığına atmak ve taan edip onda yapılan mugalata gibidir.
"Rabbimiz, bize hidayet ettikten sonra, kalblerimizi kaydırma. Çünkü, sen hibesi en bol olansın."(3/8)
***
Keşke bileydim; onları bu din büyüklerine sövmeye ve İslâm ulularına taan etmeye götüren nedir? Halbuki, kâfirlerden ve fasıklardan birine sövmek, bir şahsa taan etmek şeriatta ibadet, keramet, fazilet ve necata vesile sayılmamaktadır. O halde, bu dinin hidayet erlerine ve İslâm hamilerine sövmek nasıl olur? Düşünülmelidir.
Şeriatta varid olmadı ki, Ebu Cehil ve Ebu Leheb gibi Resulullah'ın (sav) düşmanlarına sövmek ibadet ve keramet sayılsın. Elbette onlardan ve hallerinden iraz edip geçmek; vakti boşa geçirmemek, malayâni ile meşgul olmamak, yerinde ve münasip olandır.
"Onlar bir ümmetti; geçtiler. Onların kazandığı kendilerinedir; sizin kazandığınız da size. Onların işlediklerinden sorumlu değilsiniz, "(2/141)
Allahu Teala, Resulullah (sav) Efendimizin ashabını Kur'an-ı Mecid'de şöyle anlattı:
"Onlar, kendi aralarında merhametlidirler..."(48/29)
Bu durumda onlar hakkında düşmanlık ve iki yüzlülük zannı Kur'an'ın kat'i hükmüne aykırıdır.
Üstte anlatılandan başka, bu büyükler hakkında kin ve düşmanlık isbatı; her iki taifeyi de kötülemeyi gerektirir. Her iki taifeden de emniyeti kaldırdığı gibi, ashaptan her iki zümreyi de, taana uğratır. Böyle bir şeyden Allah'a sığınmak gerek. Bilhassa şunun için ki: Enbiyadan sonra insanların en faziletlileri onların en şerlileri görüle. Asırların hayırlısı ise, asırların şerlisi ola. Bu manada, o asrın tüm ehli, düşmanlık ve adavetle muttasıf olur ki, böyle bir şeyi söylemeye hiçbir Müslüman cür'et edemez. Böyle bir manaya da cevaz vermez.
Hazret-i Ali'nin hangi azamet ve hangi celâleti var ki bunun için üç halife birden ona düşman olalar; Hazret-i Ali'de dahi o üç hazrete karşı gizli düşmanlık buluna. Böyle bir şey, her iki tarafı da kötülemektir. Allah onlardan razı olsun.
Acaba, neden onlar birbirleri ile sütle şeker gibi olmasınlar? Birbirlerin-de kendi varlıklarını neden fani görmesinler? Kaldı ki, hilâfet işi de onlar arasında rağbet edilen ve aranan bir şey değildir ki; düşmanlığa ve kine sebep ola...
Nasıl üstte anlatıldığı gibi olmasın ki? Hazret-i Sıddık'tan (ra) gelen: -Beni kılıcınızla düzeltiniz, atınız; cümlesi meşhurdur. Hazret-i Faruk (ra) dahi, bu manada şöyle demiştir: -Hilâfeti alacak birini bulsam, onu bir dinara satarım... Hazret-i Ali'nin dahi, Muaviye ile muharebesi ve münazaası, hilâfete meyli ve ona rağbet sebebi ile değildir. Elbette, asilerle kıtal farz ve onları def etmek zaruri olduğu içindi. Allah onlardan razı olsun. Bu manada, yüce Allah'ın emri şu idi:
"Tecavüz eden tarafla kıtal ediniz; taa, Allah'ın emrine dönünceye kadar."(49/9)
Amma bu babda asıl söz şu ki: Hazret-i Ali ile muharebe edenler, tecavüz eden asi kimseler değillerdi. Onlar tevil ehli, görüşleri olan içtihad sahipleri idiler. Bu içtihadda, hatalı olsalar dahi, taan edilip ayıplanmaktan beri bulunmaktadırlar. Fısk ve küfre bağlanmaktan dahi uzak bulunmaktadırlar. Nitekim bu manada Hazret-i Ali (ra) şöyle dedi:
—Kardeşlerimiz bize asi geldiler; amma ne kâfirdirler, ne de fasıklar.
Zira onların tevil hakları vardır.
İmam-ı Şafii dahi, Ömer b.Abdulaziz'den naklen gelen bir cümleyi şöyle anlatmıştır:
—O, bir kandı, Allah ellerimizi ondan yana temiz tuttu; biz de dillerimizi ondan temiz tutalım.
***
Dua ve münacaat makamında bir ayet-i kerime meali:
"Rabbimiz, bizi ve iman ile daha önden bizi geçmiş olan din kardeşlerimizi bağışla. İman edenler için, kalblerimizde bir kin bırakma. Rabbimiz, sen çok esirgeyen ve çok merhamet edensin."(59/10)
Salât ve selâm Seyyidü'l-enama, âline ve ashabı-kiramına. Taa, kıyamet gününe kadar.
***
MEVZUU: Velâyet-i Muhammediye ve Velâyet-i İbrahimiye bahsi. Bu mana altıncı mektupta vardır; burada o meselenin halli talebine bir cevaptır.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Hace Muhammed Haşim Keşmiri'ye yazmıştır.
***
Allah'a hamd olsun. Onun seçmiş olduğu kullarına da selâm.
Şöyle sormaktasınız:
—ALTINCI MEKTUP'ta vaki olan şu ibarenin manası nedir?
-Sanıyorum ki; yaratılmamdan maksat şudur: Velâyet-i Muhammediye, Velâyet-i İbrahimiye ile boyanmış ola. Her ikisine de salât, selâm ve tahiyyet. Bu velayetin hüsn-ü melâhati ile, o velhayetin cemal-i sabahti imtizaç eyleye...
Bir dahi, Mahbubiyet-i Muhammediye makamı, bu boyanma ile yüksek dereceye ulaşa...
Bilesin ki,
Kılavuzluk ve arabuluculuk mansıbı memnu olmadığı gibi, onda bir mahzur da yoktur. Kılavuzluk eden, güzel bir delâlete, her iki cemal ve kemal sahibi birbirini imtizaç ettirip buluşturur. Birinin güzelliğini, öbürünün
güzelliği ile arkadaş ettirir. Onun böyle bir şey yapması, hizmetinin tamlığından son derece şerefli ve saadetli olduğundandır. Bu manadan da, bir noksan ve kusur gelmez; yani iki güzellerin şanına. Böyle bir şey olmayacağı gibi, bu aracılıkta onların güzelliği ve cemali artar. Onun sebebi ile, her ikisi için taravet ve zinet artar. Böyle bir şeyin olması da, onun için şeref ve saadettir. Onların hiçbirine bundan dolayı bir noksan ve kusur çıkmaz.
Bir şiir:
Şanınıza hiç de noksan gelmez bu yandan;
Benim için bin şeref olsa da o yandan...
Hulasa, devlet erbabına, hizmetçiler ve uşaklar tarafından husule gelen menfaat ve istifade memnu olmadığı gibi, asla bunda bir mahzur da yoktur. Zira, öyle bir şey, bir kusuru ve noksanı gerektirmez. Hatta, devlet erbabının kemali, hizmetçilerin ve uşakların yapacakları hizmettedir. Devletli olmakla kusurlu odur ki, hizmetçilerde bir menfaat ve yarar görmez. Onlardan istifade edip yararlanmayı, onlardan yardım beklemeyi kusur ve noksan sayar.
Bu manada bir ayet-i kerime şöyledir:
"Ey Nebi, sana ve senin izinde giden mü'minlere Allah yeter."(8/64)
İbn-i Abbas (ra) dedi ki:
-Bu ayet-i kerime, Hazret-i Ömer'in (ra) islâm dinine girmesi üzerine nazil olmuştur.
Allah ondan razı olsun.
Bedihi mana şu ki: Küçüklerin ve alt derecede olanların hizmetleri, büyüklerin ve üstünlüklerin mertebe meziyetini muciptir. Bir kimse, bu açık manayı anlamaz ise, ibarenin ne kusuru vardır? Görmez misin ki, sultanlar ve emirler, derli toplu olup saltanat kurmakta hizmetçilere ve kolculara muhtaçtırlar. Yine onlar görürler ki, kendi kemalleri onlara bağlıdır. Bu manadan ötürü de, kendi mertebelerine asla bir kusur ve noksan gelmez. Nitekim, bu mana rütbeliye de, rütbesize de malumdur.
Üstte anlatılan şüphenin menşei, küçükler tarafından hasıl olan temuttu (geçinmek) ve intifaı (menfaatlanma) ile; büyükler tarafından gelen ve intifa manalarını ayırd edememektir. İşte bundan tebeyyün etti ki, birinci mana kemali mucip olup ikincisi ise, noksanı artırır. Caiz olan da, birinci mana olup, ikinci mana mümtenidir, hiç yakışmaz.
Dua makamında bir ayet-i kerime meali:
"Rabbimiz, bize katından rahmet ver. İşimizde bizim için muvaffakiyet hazırla..."(18/10)
Hüdaya ittiba edenlere selâm.
***
MEVZUU: Kurb, maiyet (yakınlık, beraberlik) sırrı ve Seylan'la ilgili bazı haller beyanındadır.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Mahdumzade Mu hammed Said'e ve Camiul-ulum vel-esrar Mahdumzade Muhammed Masum'a yazmıştır.
***
Allah'a harnd olsun. Onun seçmiş olduğu kullarına selâm olsun..
***
Sormuşsunuz ki:
- Ulema şöyle demiştir:
- Sübhan Hak, ne âlemin dahilinde, ne de âlemin haricindedir; ne âleme muttasıldır, ne de âlemden munfasıldır.
Bu bahsin tahkiki nedir?. Bunun cevabı şudur:
- Duhul, huruç, ittisal ve infisal nisbetinin husulü; ancak iki mevcuda nazaran tasavvur edilir. Çünkü, iki mevcudun biri, diğerine nazaran bu nisbetlerden hali olamazlar. Amma, üzerinde durduğumuz iki mevcudun tahakkuku yoktur ki: Anlatılan nisbetlerden bir nisbetin husulü tasavvur edile..
Şunun için ki: Yüce Allah mevcuttur; o Yüce Zat'ın masivası olan âlem ise, mevhum ve hayaldir. Sübhan Hakkın sanatı ile, âlem için istihkâm ve sağlamlık; vehmin ve hayalin kalkması ile kalkmayacak derecede hâsıl olmuş, ebedî azabın ve nimetin muamelesi dahi ona bağlanmıştır; ne var ki âlemin sübutu his ve vehim mertebesindedir. Hissin ve vehmin dışında âlemin bir karargâhı yoktur. Yüce Hakkın kudretinin kemalindendir ki: Mevhum ve hayal olana sebat ve istikrar hükmü vermiştir. Lâkin, mevcud mevcuttur;
Mevhum dahi mevhum.. Nazarlarını zahire inhisar ettirenlerin onu mevcud olarak tasavvur etmesi, onun sebat ve istikrarına nazarandır. Anlatılan manada, âlemin mevcud olduğuna da hükmetmişlerdir..
Bu bahsin tafsilâtı ile tahkiki mektuplarımda ve risalelerimde yazılmıştır. Eğer ihtiyaç vaki olur ise.. oraya müracaat edilsin. Mevhuma bağlanmak üzere, bu nisbetlerden hiç bir şey, mevcud için isbat edilmemiştir. Hatta, anlatılan manalara göre, şöyle demek de mümkündür:
— Mevcud, mevhuma dahil değildir; ne ondan hariç, ne muttasıl, ne de munfasıldır.
Zira, orada yalnız mevcud vardır. Mevhum olanın ne ismi vardır; ne de resmi.. Evet, böyle bir şey yoktur ki: Onun için bir nisbet tasavvur edile..
Üstte anlatılan manayı bir misalle izaha çalışalım..
Bir nokta-i cevvaleyi ele alalım.. O, sür'atli çevrilişinden dolayı, daire suretinde vehmedilir. Halbuki orada, yalnız nokta mevcuttur. Daire suretinin ise., vehimden başka bir yerde sübutu yoktur. Noktanın mevcud olduğu mahalde ise.. dairenin ne ismi vardır; ne de resmi.. Bu suretle şöyle demek mümkün olmaz:
— Nokta, dairenin içindedir; hatta o dairenin dışında da değildir.
Bundan başka, aralarında ittisal ve infisal dahi tasavvur edilemez.. Zira, o mertebede daire yoktur ki: Nisbet tasavvur edile.. Önce duvarı isbat et; sonra da nakşı..
***
Burada şöyle bir şey sorulabilir:
— Sübhan Hak, âlemi ihatasını ve ona yakınlık nisbetini sabit kıldı. Halbuki, mevcudun mevhuma yakınlık nisbeti ne olduğu belli değildir. Onunla ne gibi bir ihatası olabilir!. Zira, mevcudun bulunduğu yerde mevhumun ismi ve resmi yoktur ki: Onunla ihata eden ve ihata edilen tasavvur edile..
Bunun için şu cevabı verebiliriz:
— Burada yakınlık ve ihata, bir cismin diğer cisme yakınlığı ve bir cismin diğer cismi ihatası kabilinden değildir. Elbet bunlar, keyfiyeti meçhul nisbetlerdendir. Amma, olduğu malumdur. Yakınlığı ve ihatayı o Sübhan Zat için sabit görüp her ikisine de inanırız. Lâkin, onun keyfiyetinin nasıl olduğunu bilemeyiz.. Amma, daha önce nefyettiğimiz dört nisbet böyle değildir. Zira; şeriat bunların sübutunu getirmedi ki, onu isbat edip diyelim:
— Onların da keyfiyeti meçhuldür..
Sübhan Hak hakkında, keyfiyeti olmayan bir şekilde ittisal manasına, keyfiyeti olmayan bir şekilde ihata ve yakınlık manası misali cevaz vermek mümkün olsa dahi; ne var ki, ittisal lafzının itlakı, yakınlık ve ihata lafzının varid olduğu gibi varid olmamıştır. Bunun için de:
— Muttasıl..
Demek, yerinde olmaz. Şöyle demek caiz olur:
— Yakın ve muhit..
İnfisal, huruç, duhul itlakı dahi, ittisal itlakı gibi varid olmamıştır.
Bundan başka, üstte anlatılan misalde, mevhum daireye nisbetle nokta-i cevvale için bir ihata, yakınlık, beraberlik isbat etsek dahi; bütün bu anlatılanlar, keyfiyeti meçhul olarak kalır. Zira, intisap edenlerin mutlaka bir nisbeti gerektir. Halbuki nokta-i cevvaleden başka bir mevcut yoktur, ittisal, infisal, huruç ve duhul da böyledir; keyfiyetleri olmayan bir şekilde üzerinde durduğumuz manada tasavvur edilmektedir; isterse müntesipler isbat edilmesin... Zira, iki tarafın varlığı, ancak keyfiyeti belli olan nisbet içindir; o da bilinen ve alışılan bir şeydir. Halbuki keyfiyeti meçhul olan, akıl kavramı dışındadır. Bundan iki tarafın varlığı lüzumuna hüküm ise., vehme dayalı hükümlerden olup itibardan düşmüştür; gaibi şahide kıyas olur..
***
BİR TENBİH..
— Âlem, mevhum ve muhayyeldir. Dedik.. Bunun manası şu demeğe gelir:
— Âlem, vehim ve hayal mertebesinde vakidir. Onun vaz'ı ise.. his ve görme derecesindedir.
Sunim gibi ki: Kemal ile muttasıf olan Kadir Zat, kâmil san'atı ile, vehmin ve hayalin icadından başka nasibi olmayan mevhum daireyi vehim ve havai mertebesinde yaratır. Bunu o mertebede öyle sağlam ve müstahkem kılar ki; eğer vehim ve hayal tamamen kalkacak olsa onun sübutuna halel gelmeyeceği gibi, onun bekasına dahi bir kusur gelmez.
Bu mevhum dairenin dahi, her ne kadar hariçte sübutu olmasa da, hariçte mevcut olan yalnız o noktadır. Ne var ki, onun haricî bir vücuda intisabı, haricî bir mevcuda istinadı vardır. Zira, nokta olmasaydı; daire nerede neş'et edecekti...
Bir şiir:
Pek hoştur söz etmek dilberlerin sırrından;
Fakat, açarsınız bahsi başkalarından..
Bu daire için, şöyle demek de yerinde olur:
— O noktanın nikabıdır. (Pençesi, perdesi, örtüsü..) Şöyle demenin de yeri vardır:
— O daire, noktanın müşahedesine bir aynadır. Eğer desek, ki:
— Bu daire, o noktaya delil olup ona götürür.. Evet.. bu sözünde yeri vardır.
Nikab ıtlakı, avama nazarandır.
Şuhud için ayna ıtlakı, velayet makamına münasip ve şuhudî imana yatkındır.
Delil ve hadi itlakı ise., nübüvvet kemalâtı mertebesine münasip olup gaybî imana yatkın gelir. Bu gaybî iman, şuhudî imandan daha tamam ve daha kemallidir. Zira, şühudun mutlak zılla taalluku vardır; ama gaybde böyle bir taalluk yoktur. Gaybde, her ne kadar bilfiil hâsıl olan bir şey yok ise de, ne var ki, onda vusul ve asla taalluk vardır. Şühudda her ne kadar hâsıl olan bir şey varsa da, ne var ki onda vusul yoktur. Zira, onda gayra taalluk vardır. Bu gayr ise.. aslın zillidir.
Hülâsa: Husul, noksandır; vusul ise.. kemâldir.
Üstte anlatılan mana, kusurlunun ve noksan kimsenin havsalasında hâsıl olacak gibi değildir. O kadar ki onlar: Husulü, vusulden daha faziletli sanırlar.
Sofestaî dahi, aklının yokluğundan der ki:
- Âlem, mevhum ve hayaldir. Şöyle demek isterler:
- Vehmin yontmasından ve icadından başka; âlemin sübutu ve tahakkuku yoktur. Vehim ve hayal değiştiği zaman, bu sübut ve hayal dahi aynı şekilde değişir.
Bunun için bir misal şöyledir: Vehim, bir şeyi tatlı tasavvur ettiği zaman, o şey tatlıdır; aynı şeyi, bir başka zaman acı tasavvur ettiği zaman da, o şey acı olur.
Ama, bu hizlana düşenler, Sübhan Hakkın yaratmasından ve san'atından yana gafil bulunmaktadırlar; hatta inkâr ederler.. Onu haricî vücuda bağlamak ve haricî bir mevcuda dayandırmakla da cehaletlerini ortaya koyarlar. Bu ahmaklıkla da, haricî hükümleri kaldırmak isterler; ki bu hükümler âleme bağlı şeylerdir. Uhrevî ve daimî olan azabı ve sevabı dahi def etmek isterler. Halbuki, Muhbir-i Sadık Resûlullah S.A. efendimiz onları haber vermiştir ki, yalan yoktur.
Bir âyet-i kerîme meali:
— «Bunlar şeytan fırkasıdır. Dikkat edin; şeytan fırkası, hüsrana düşenlerin kendileridir.» (58/19)
***
Burada şöyle bir soru çıkabilir:
— Âlem için sebat ve istikrar sabit olmuştur, isterse vehim ve
hayal mertebesinde olsun.. Bundan başka, onun hakkında ebedî olan nimet ve azap dahi sabit olmuştur.. Durum böyle olunca, neden ona vücud ıtlakı caiz olmuyor?. Neden onun için:
— Mevcud..
Demiyoruz.. Halbuki sübut ve vücud birbirini izleyen iki şeydir. Mütekellimin ulema katında da mukarrer olan durum budur. Bunun için su cevabı veririm:
— Bu taife-i aliyye katında, eşyanın en şereflisi, en keremlisi ve en azizi vücuddur. Bilirler ki: Her hayrın mebdei ve her kemalin menşei o vücuddur. Böyle nefis bir cevherin itlakım dahi, Sübhan Hakkın masivasına caiz görmezler. O masiva dahi, baştan ayağa, şer ve noksandır. Dolayısı ile, en şerefli şeyin, en düşük şeye verilmesine razı olmazlar.
Bu işte onların muktedası, keşif ve ferasettir. Onlara hissen ve keşfen hâsıl olmuştur ki: Vücud, Yüce Sübhan Hazret-i Hakka mahsustur. Eğer o Yüce Zat'ın gayrına..
— Mevcud..
Diyorlarsa.. bu da o başkanın, vücudla bir nisbeti ve irtibatı olduğu içindir, İsterse, oluş keyfiyeti meçhul bir şekilde olsun.. Halbuki o, anlatılan vücudla kaimdir. Zira, zillin (gölgenin) kıyam!, aslı iledir.
Ayrıca, vehim ve hayal mertebesinde sabit olan sübut dahi, o vücud zılâlinden bir zildir.
Vaktaki o vücud, haricî olmuştur; Sübhan Hak dahi hariçte mevcuddur.
O vehim mertebesi için:
— Yüce Hakkın 'San'atı ve tam yaratmasından sonra o hariç olanın zılâlinden bir zildir..
Dense dahi caizdir. Bundan başka o vehme bağlı sübut için:
— Her iki zil itibarı ile haricî bir vücuddur.. Dense de yeri vardır. Hatta bu zıllıyet itibarı ile âleme:
— Haricî mevcud.. Dense de caizdir.
***
Hülâsa..
Mümkinde her ne var ise.. Yüce Mukaddes Hazret-i Vücud'dan istifade yollu gelmiştir. Hiç bir şeyi, babasının evinden getirmemiştir. Zıllıyet mülahazası olmadan onun mevcud olduğuna kail olmak, zor bir iştir; Yüce Hakka ortak etmektir. Hem de vasıflarının en güzeli ile..
Allah-ü Teâla, öyle bir şeyden yana pek yüceliğe sahiptir. Bu Fakir, bazı mektuplarında ve risalelerinde şöyle yazdı:
— Âlem, haricî olarak mevcuddur.
Bu mananın, anlatılan beyana döndürülmesi, zıllıyet itibarına hamledilmesi yerinde olur.
Mü tekellim ulemanın kail olduğu:
— Tahakkuk ve sübut için, vücudun onları takib ettiği.. Cümle, lügat manası itiban iledir. Halbuki, vücud nere?, sübut nere?.
Keşif ve şühud ehlinden, nazar ve istidlal ehlinden büyük bir cemaat, vücud hakkında demiştir ki:
— O, Vacib'ül-vücud Teâla'nın aynı hakikatidir; sübut dahi ikinci makulattandır.
İkisi arasında çok fark vardır.
***
FAYDALI KISIM..
Vücud, her hayrın ve kemaline mebdei; her hüsnün ve cemalin menşei olduğu gibi.. adem (yokluk) dahi onun mukabili olarak her şerrin ve noksanın mebdei, her şerrin ve fesadın menseldir.
Eğer bir şer ve vebal var ise., ondan gelmektedir.. Eğer bir dalâlet var ise., bu dahi ondan gelmektedir.. Yani: Ademden. (Yokluktan..)
Durum, anlatıldığı gibi olmasına rağmen, ona verilen güzellikler ve gizli hünerler vardır.
Onun güzelliği arasındadır ki: Kendisini vücud mukabilinde, mutlak adem ve hiç bir şey olmamak durumuna getirmesidir.
Onun güzel hünerleri arasındadır ki: Kendisini vücudun vikayesine verip şerri ve noksanı kendine çekmiştir. Onun güzel sıfatları arasında şunları da sayabiliriz: Vücud kemalâtını izhar etmek; bu kemalâtı dahi, ilim hanesi dışında, birbirinden ayırd edilmesini sağlamak; onları icmalden tafsile getirmek..
Hülâsa..
O, vücud hizmetlerinde kaim durmaktadır. Vücudun güzelliği, cemali, kemali; onun kabahatında, şerrinde ve noksanında zahir olmaktadır. Vücudun istiğnası onun iftikarındadır; izzeti, onun zille-tindedir.
Vücudun azamet ve kibriya sübutu, onun sefaleti ve denaeti sebebi iledir. Vücudun şerefi dahi, onun hissetindedir. Vücudun efendiliği dahi onun kulluğundadır.
Bir şiir:
«Benim o, üstadı üstad eyleyen;
Köleyim, efendi azad eyleyen»
***
İblis'e gelince.. ki o: Her fesadın ve dalâletin menşei bulunmaktadır; amma, adem şerrinden daha beterdir. Ademde saklı duran hünerlerden dahi, bu hizlanda kalan mahrumdur. Onun:
— «Ben ondan hayırlıyım..» (38/76)
Manasındaki sözü, kendisinden hayır maddelerini kesip atmış ve sırf şer olduğuna delâlet etmiştir.
Adem, (yokluk) bir şey olmamak ve ademiyet durumu ile vücuda mukabil olunca, vücuda ayna oldu. Lain (iblis) ise, kendi hayriyeti ve vücudu ile muarız olunca, zarurî olarak, merdud ve matrud oldu..
***
Yerinde olur ki; Güzel tekabül, ademden öğrenile.. Vücuda ademiyetle mukabele etti; kemale noksanlıkla mukabele etti. izzetten ve celâlden bir taraf aldığından dahi, züllü ve inkisarı ile zuhur etti.
İblis'e gelince.. kendisinde bulunan temerrüd ve tekebbür .sebebi ile, ademin bütün kabahatini kendine çekmek istedi. Tahayyül etti ki: Artık ademde, hayırdan başka bir şey kalmamıştır. Evet.. hayır olmayınca da, hayrın aynası ve mazharı olmak mümkün değildir. Zira:
— Sultanın ihsanını ancak, onun taşıyıcıları çekebilir.. Meseli, meşhur bir sözdür.
Şu da, bilinen bir şeydir ki: iblis bu yüce makamda bulunuyordu. Temizlikçi olarak, bütünün çöplerini başında taşıyordu; yabancıları atıyordu. Ne zaman ki, bu hizlanda kalan iblis, büyüklük ve üstünlük yolundan gelip nazarında hayırlı olduğunu ortaya attı; işte o zaman ameli boşa gidip ecirden de mahrum oldu..
— «Dünyayı da âhireti de kaybetti..» (22/11)
Manasına gelen âyet-i kerime onun halini gösterir. Hakikatte böyle..
Ne var ki, adem böyle değildir. Zira o: Zatî olan şerrin, noksanın, bir şey olmamanın bulunmasına rağmen, mahrumiyetten çıktı; Hazret-i Vücuda ayna olmak şerefine erişti..
***
Burada şöyle bir soru çıkabilir:
— İblis'te şerrin çokluğu nereden neş'et etti?. Halbuki, adem ötesinde vücud vardır; ona şer dokunmamıştır.
Bunun için şu cevabı verebilirim:
— Adem, vücudun aynası, hayrın ve kemalin mazharı olduğu gibi; vücud dahi aynı şekilde ademin aynası, şerrin ve noksanın aynasıdır. İblis'e —aleyhillâne— gelince.. adem canibinde, şerrin yeri olan ademden şerri aldığı gibi; vücud aynasında zuhura gelen vücud canibindeki mevhum habaseti dahi ademe mazhariyeti ve aynalığı cihetinden almıştır. Böylece, her iki tarafın da zatî, arazî, aslî, zıllî şerhini yüklenmiştir. Artık zarurî olarak, şerre müşabih vücud malihulyası onu ademiyetten ve bir şey olamamaktan mahrum etmiştir; ki bunlar, adem için iyi sıfatlar arasında sayılır. Böylelikle, vücud canibindeki şer, ademe aynalığından ötürü onun nasibi olduğundan, zarurî olarak, kendisini ebedî hüsrana götürdü.
— «Rabbimiz, bize hidayet ettikten sonra, kalblerimizi kaydırma. Katından bize rahmet hibe eyle. Çünkü sen; hibesi en bol olansın.» (3/8)
Hüdaya ittiba edenlere, mutabaat-ı Mustafa'yı bırakmayanlara selâm. Ona ve âline salâtın en tamamı; selâmların ekmeli olsun.
***
MEVZUU: Salikin halleri beyanında değişik sorulara cevaptır.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu. Mir Muhammed Nu'man'a yazmıştır.
**
Allah'a hamd olsun. Selâm olsun onun seçmiş olduğu kullarına..
***
Şöyle sormuşsunuz:
— Zaman zaman salik, kendi nefsini uruc vaktinde enbiyanın ashabı makamlarında görmektedir. Onlara salât, selâm ve tahiyyat.. Halbuki, onlar, adı geçen salikten daha faziletli bulunmaktadırlar. Hem de icma ile.. Hatta, salik kendini, peygamberlerin makamında dahi görmektedir. Onlara salât ve selâm olsun.. Bu muamelenin hakikati nedir?.
Bazı insanlar dahi, o makamların erbabı ile müsavat tevehhüm etmektedirler. O makam erbabı ile ortak olduklarını dahi tahayyül etmektedirler.
Bu tahayyül ve tevehhüm sebebi ile onu reddedip taana uğratırlar. Onun hakkında şikâyet ve ayıplama dili uzatırlar. Bu muammanın yüzünden perdeyi açmak yerinde olur..
Bu suâlin cevabı şudur:
— Zaman zaman, alt tabakadan olanların, üstün makamların sahiplerine ulaşmaları şu kabildendir ki; fakirler ve muhtaçlar devlet sahiplerinin kapılarına, has nimet erbabının mekânlarına giderler ki: Oradan bir hacet talebinde bulunup onların devletlerinden ve nimetlerinden bir tadımlık isteyeler..
Halbuki, işini anlamaktan kusurlu kimse, bu vusulü sanır ki: Onlarla müsavat ve onlarla ortaklıktır.
Çoğu kez bu vusul, gezmek ve görmek kabilinden olur.. Yani: Vasıta ve vesilelerle emirlere ve sultanlara has olan yerleri.. Ta ki: Onları ibret nazarı ile seyretsin ve üstün manzaralara içinde bir rağbet olsun..
Üstte anlatılan manadaki vüsulda: Müsavat (eşitlik) tevehhümü nasıl olur?. Bu gezip görme işinde ortaklık nasıl tahayyül edilir?.
Hizmet hakkını yerine getirmek için; hizmetçilerin hizmetleri görülecek kimselere has yerlere girdiklerini düşük rütbelisi de, yüksek rütbelisi de görür. Amma, ahmak olan bu girişten, müsavat ve ortaklık tevehhüm eder. Halbuki temizlikçi, yelpazeci, kılıçlılar sultanın yanında bulunur ve ona has yerlerde dururlar.
Bir kimse, üstte anlatılan manadan bir ortaklık tevehhüm eder ise., son derece yanılmış olduğunu ortaya çıkarır.
Bir mısra:
Elem sahiplerine her yandan gelir belâ..
İnsanlar, bir garibi ayıplamak için sebep ararlar. Ona taan edip rüsvay etmek için yol icad ederler.
Allah-ü Teâla, onlara insaf versin..
Halbuki insanlara lâyık' olan zaif bir kimseden serlerin kaldırılması, ayıplamanın atılması yolunu aramaktır, İslâmiyet şerefini de her bakımdan korumaya çaba göstermeleri gerekir.
Taan işinde, onların işi, şu iki halin dışında değildir. Şöyle ki:
a) İtikad ederler ki; bu halin sahibi, o makamların erbabı Ne ortaktır veya müsavi olduğunu bilir..
b) Yahut üstte anlatıldığı manada bir itikad beslemezler.
Şayet anlatılan manada bir itikada sahib olurlarsa, o halin sahibi hakkında küfür ve zındıklıkla hükmetmiş olurlar; Ehl-i İslam zümresinden de atmış olurlar: Zira peygamberlerle anlatılan manada bir ortaklık veya müsavi olmayı itikad etmek küfürdür. Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer ile de, müsavat iddiası öyledir. Allah onlardan razı olsun. Zira bunlar öyle zatlardır ki: Pek faziletli oldukları sahabenin, tabiinin icmaı ile sabittir. Nitekim büyük imamlardan bir cemaat, bu manayı anlatmıştır. O anlatanlardan biri de İmam-ı Şafiîdir. Allah onların hepsinden de razı olsun.
Hatta kalan ümmet üzerine, tüm sahabenin üstün fazileti vardır. Zira hiç bir fazilet yoktur ki: Hayr'ül-beşer Resulullah S.A. efendimizin sohbetine denk olsun. Ona salât ve selâm olsun, İslâm’ın zaafı, Müslümanların azlığı zamanında Din-i Metin'in teyidi, Seyyid'ül-mürselin Resulullah S.A. efendimize yardım için ashap tarafından sarf edilen az bir fiil var ya.. onlardan başkaları, bütün ömürlerini taat ve ibadete harcayıp dursalar, o az fiil mertebesine ulaşamazlar.
Bu manadan olarak, Resulullah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
— «Biriniz Uhud dağı kadar altın sadakası verse, onların bir müd (yirmi kile), hatta yarı miktarı arpa sadakasına yetişemez..»
Hazret-i Sıddık'ın r.a. daha faziletli olduğu şu cihetten gelmektedir ki o: İmanda, en önde olanların da başındadır; bu yolda çok çok mal harcamıştır; lâyık hizmetlerde bulunmuştur.
Anlatılan mana icabı olarak, onun şanında şu âyet-i kerime nazil oldu:
— «Aranızda, fetihten evvel Allah yolunda mal harcayan ve mukatele edenler, başkaları ile aynı seviyede olamaz. Bunlar, sonradan Allah yolunda mukatele edenlere bakarak, daha büyük dereceye sahiptir. Allah, onların her birine cenneti vaad etti. Allah, muhakkak yaptıklarınızdan haberdardır.» (57/10)
Bir başka cemaat dahi, ondan başkalarının fazilet ve menkıbelerinin çokluğuna bakarak; Hazret-i Ebu Bekir'in r.a. daha faziletli olması babında ara verirler.. Amma, bilmezler ki: Eğer faziletlerin ve menkıbelerin çokluğu daha faziletli olma sebebi olsaydı: ümmet fertleri arasında bu faziletleri çok olanlar peygamberlerinden daha faziletli olurlardı. Zira bu faziletler onlarda yoktu.. Böyle bir faziletin olusu başkadır; öbür türlü faziletlerin ve menkıbelerin bulunması başkadır.
Fakir'in kanaatince asıl fazilet şudur: Dinin teyidinde en ileri bulunmak, Rabb'ül-âleminin din hükümlerine yardım için can ve mal harcamakta kıdemli olmaktır.
Nitekim anlatılan manada, peygamber hepsinden ileri olduğu için; hepsinden faziletlidir.
Aynı şekilde, her kim bu iş üzerinde daha ileri ise.. fazilet itibarı ile diğerlerinden daha ileridir. Bu işte, önde bulunan diğerlerinin üstazı, din emrinde onların muallimi gibidir. Onlara sonradan katılanlar, o önde gidenlerin nurlarından iktibas edip onların bereketlerinden istifade ederler.
İşte, anlatılan devletin sahibi, bu ümmet arasında; Resulullah S.A. efendimizden sonra Hazret-i Ebu Bekir'dir. Allah ondan razı olsun.
Çünkü o: Çokça mal harcamakta, mukatele ve şiddetli mücahedede, makam ve şöhret harcamakta, Din-i Metin'i teyid için şüphe ve fesadı def etmekte, Seyyid'ül-mürselin Resulullah S.A. efendimize yardım etmekte sabikun olanların en başındadır. Böylece, başkalarına nazaran daha faziletli olmak ona bırakılmıştır.
Hazret-i Ömer'e r.a. gelince ondan da anlatalım..
Resulullah S.A. efendimiz Hazret-i Ömer'in imdadı ile İslâm dininin izzetini ve ağır basmasını taleb etti. Noksan sıfatlardan münezzeh Allah ise.. Habibine yardıma, sebepler âleminde onunla yetişti.. Bu manada şöyle buyurdu:
— «Ey Nebi, sana Allah ve sana ittiba eden müminlerden bazıları yeter..» (8/64)
(Bu âyet-i kerimenin tevili, İmam-ı Rabbanî Hz. ne göre burada böyledir.)
İbn-i Abbas r.a. der ki:
— Bu âyet-i kerimenin geliş sebebi, Hazret-i Ömer'in r.a. İslâm dinini kabul edişidir.
Böylelikle de, Hazret-i Sıddık'tan sonra, daha faziletli olma işinde Hazret-i Ömer'in durumu da tayin edilmiştir. Allah onlardan razı olsun..
Üstte anlatılan mana icabı olarak, sahabe ve tabiin birlikte, Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer'in daha faziletli oldukları üzerinde karar kılmışlardır. Allah onlardan razı olsun.. Nitekim bu mana, daha önce de anlatıldı.
Hazret-i Ali r.a. dedi ki:
— Bu ümmetin en faziletlileri, Ebu .Bekir ve Ömer'dir. Her kim, beni onlardan faziletli görürse.. o müfteridir. Müfterilerin dövüldüğü gibi, onu kamçı ile döverim.
Bu bahis, kitaplarımda ve risalelerimde tafsilâtı ile yazılmıştır. Bu makamda, daha ziyade anlatmanın yeri yoktur.
Ahmak o kimsedir ki: Kendisini Hayr'ül-beşer Resulullah S.A. efendimizin ashabı ile bir görür..
Haberlerden ve eserlerden yana da cahil o kimsedir ki: Kendi nefsini sabikundan tasavvur eder.
Şunun da bilinmesi yerinde olur ki: Bu sebkat devleti ki daha faziletli olmak sebebidir; birinci asırda Hayr'ül-beşer Resûlullah S. A. efendimizin sohbet şerefi ile müşerref olanlara mahsustur. Başka asırda bu mana yoktur.
Anlatılan manadan dolayı, olur ki: Bazı asırlardan sonra gelenler, daha önceki asırlarda gelenlerden faziletli bulunurlar. Hatta su da caiz olur ki: Bir asırda, sonradan gelen, önden gelene nazaran aynı asırda daha faziletli olabilir.
Allah-ü Teâla, mücerred tevehhüm ve tahayyül ile bir Müslüman'a taan ve tard etmenin şenaati, sırf taannüt ve taassupla bir Müslüman'ı tekfir etmenin çirkinliği babında taan edenlere basiret ihsan eylesin..
Ne çaresi var?.
Hakkında küfür ve dalâlet söylenen kimse; eğer bunları alacak ve müstahak olacak bir kimse değil ise., bu küfür ve dalâlet isnadı, zarurî olarak; o küfür ve dalâlet sözünü edene döner.. Atılandan atana gelir.. Nitekim bu mana, bir hadis-i şerifle sabit olmuştur.
Dua makamında bir âyet-i kerime meali:
— «Rabbimiz, bizim için günahlarımızı işimizdeki taşkınlığımızı bağışla.. Ayaklarımıza sebat ver. Kâfirlere karşı bize yardım eyle..» (3/147)
***
Biz yine esas söze dönelim; ikinci şıkkı beyan edelim. Deriş ki:
— O taan eden kimselerde, anlatılan manada bir itikad yoksa.. yani: O halin sahibi için.. Onun halini de, küfür haddine getirmiyorsa.. bunların durumu da şu iki halin dışında değildir:
a) O kimsede vaki olan hal, bunları kizba ve bühtana çekmektedir. Böyle bir şey de, bir Müslüman'a kötü zandır. Böyle bir kötü zan ise., şer'an mahzurludur.
b) Onları yalana ve bühtana götürmez.. Bir ortaklık ve müsavat zannına da kapılmazlar.. Böyle olunca da, taan edip malâmat etmenin tevili nedir?. Kötüleyip ayıplamanın sebebi nedir?.
Vakıa-i sadıkaya lâyık olan odur ki: îyiye yor ula.. O vakıanın sahibi ayıplanan bir kabahatli bulunmaya.. Burada şöyle bir soru sorulabilir:
— Fitneyi getiren bu gibi vakıaların izhar edilmesinin tevili nedir?.
Bunun için şöyle deriz:
— Tarikat meşayihinden, bu gibi hallerin zuhuru çok vuku bulmuştur. Bu, onlar için devamlı âdet haline gelmiştir.
Kaldı ki bu, İslâm'da ilk defa olan bir şey de değildir. Sonra, hakkanî bir niyet, sadık bir irade dışında da olmamaktadır.
Bu gibi şeyleri zaman zaman yazmaktan maksat, kendisine hibe edilen halleri şeyhine izhar ederek, onlarda halinin sağlamını çürüğünü meydana çıkarmaktır. Bir de, onun tabirine ve teviline muttali olmaktır.
Bazen de, bu gibi halleri yazmaktan maksat: Talipleri ve tilmizleri rağbete getirip onları bu yola teşvik etmektir.
Bazen de bu gibi halleri yazmaktan maksat: Ne şudur, ne de bu.. Bu gibi sözler, mücerred sekir ve halin galebesi sonunda yazılmaktadır. Bulunduğu sıkıntılı halden biraz nefeslenir; nefsindeki ağırlığı bir parça olsa da hafifletir.
Bir kimsenin maksadı ki: O gibi halleri izhar etmekten şöhret ve halkın kendisini kabul etmesidir; o kimse battal bir müddeidir. O haller dahi, kendisinde istidrac olarak kalır... Kendisine vebal olur.. Hüsrana dalmasına sebeb olur. Çeşitli sıkıntılara düşer..
Dua makamında iki âyet-i kerime meali:
— «Rabbimiz, bize hidayet ettikten sonra, kalplerimizi kaydırma.. Bize katından rahmet hibe eyle.. Çünkü sen, hibesi en bol olansın..» (3/8)
— «Ben nefsimi temize çıkaramam. Zira nefis, bütün şiddeti ile kötülüğü emreder. Meğerki Rabbimin rahmeti ola.. Gerçekten Rabbim, Gafur Rahmidir.» (12/53)
***
Sormuşsunuz ki:
— Şunun sebebi nedir ki: Enbiya ve evliya belâ, musibet, mihnet cini i şeylerin en şiddetlileri ile iptilâya uğramaktadırlar. Nitekim bu manada şöyle buyurulmuştur:
— «İptilâya uğramak ciheti ile insanların en şiddetli olanları enbiyadır; sonra evliya daha sonra sırası ile..»
Sübhan Allah ise, şöyle buyurdu:
— «Size isabet eden her musibet, ellerinizin kazancıdır.» (42/30) Bu âyet-i kerimenin ifade ettiği manadan da anlaşılmaktadır ki: Her kimin ki, seyyiat kazancı çoktur; onun musibete düşmesi de aynı şekilde çoktur. Bu duruma göre yerinde olur ki: Enbiyadan ve evliyadan başkaları en şiddetli belâ ve musibete uğrayalar; enbiya ve evliya değil..
Bundan başka o büyükler, asaleten ve teb'an, Sübhan Hakkın mahbubu bulunmaktadırlar; o Yüce Zat'ın sevgilileri bulunmaktadırlar. Bu durumda, mahbub zatlara, yakınlık bulanların haslarına belâ ve mihnetlerin havalesi nasıl sahih olur?. Düşmanlar, rahat ve nimet içinde iken, dostların belâ ve elim azab içinde kalmaları nasıl doğru olur?.
Bunun cevabı şudur: Bilesin ki..
Allah-ü Teâla, seni irşad eylesin; doğru yola hidayet eylesin.. Dünya, ni'metlenmek ve lezzet almak için kurulmamıştır. Ni'metlenmek ve lezzet almak için hazırlanan âhirettir.
Dünya ile âhiret arasında bir zıddiyet, nakzetme durumu olduğundan; birini hoşnut etmek, diğerinin dargınlığına gider. Ekinde lezzet almak, diğerinde elem duymayı gerektirir. Böyle olması da zarurîdir.
Bir kimsenin ki: Dünyada lezzet alması ve nimete dalması çoktur; âhirette eleme dalıp nedamet duyması dahi çoktur. Aynı şekilde bir kimsenin dünyada iken, iptilâya ve mihnete uğraması çok ise.. âhirette onun nimetlere ve lezzetlere dalıp mesrur olarak haz duyması daha ziyade ve daha bol olur.
Keşke, âhiretin bekasına nisbetle dünyanın bekası; umman denize nisbetle bir damla hükmünde olaydı:. Evet.. namütenahiye nisbetle mütenahinin (sonsuza nisbetle sonu olanın) ne gibi bir nisbeti olabilir?
Hiç şüphe edilmeye ki: Kerem iktizası lâyık olan; bu evde muayyen günlerin mihneti ile dostların iptilâsıdır. Şunun için ki: Ebedî nimetlerle ferahyab olup haz duyalar.. Mekir ve istidraç icabı münasib olan da: Az lezzetlere düşmanların nazlanıp kalmalarıdır. Şunun için ki: Çokça elemlerle âhirette iptilâya uğrayalar..
***
Bu manada bir başka soru da şudur:
— Dünyada mahrum olan kâfir fakir âhirette mahrumdur. Dünyada çektiği elem, âhirette lezzete dalmasını gerektirmiyor. Bunun tevili nedir?.
Bunun cevabında deriz ki:
— Kâfir, Sübhan Allah'ın düşmanıdır. Daimî azaba da müstahaktır. Dünyada iken, ondan azabın kalkması, o iç hali ve dış durumu ile bırakılması lezzetin ve nimetin aynıdır. Onun hakkında ihsanın kendisidir. Bu mana icabı olarak şöyle denmiştir:
— Dünya müminin cennetidir. Bu babda son söz şu ki:
— Bazı kâfirlerden dünyada iken azap kalkmaktadır. Bazı uhra lezzetleri de verilmektedir. Bir başkalarından da, azap kalkar amma, uhra lezzetlerinden yana bir şey verilmez. Kendisine fırsat ve mühlet verilmesi ile yetinilir. Bütün bunlar, hikmetler ve mesalih icabıdır.
Bir başka soru da şöyle sorulabilir:
— Allah-ü Teâla Kadir Muktedir'dir; yani: Evliyasını, dünya ve âhiret nimetleri ile lezzetlendirme işinde.. Hem de onlar hakkında; birinde lezzetlenmek, diğerinde demlenmeyi gerektirmeden..
Bunun için de şu cevabı veririm:
— Bunun cevabı bir kaç yönlüdür. Şöyle ki:
a) Eğer onlar, dünyada az günlerin beliyyelerini ve kısacık vakitlerin mihnetlerini tatmamış olsalardı; ebedî nimetlerin ve lezzetlerin kıymetini bilemezlerdi. Daimî olacak sıhhat ve afiyetin değerini de anlayamazlardı. Yani: Lâyık olduğu üzere..
Evet., bir kimsenin karnı acıkmadıkça, yemeğin lezzetini tadamaz. Bir kimse, iptilâya uğramamış ise., ondan kurtulup feraha çıkmanın değerini bilemez.
Onların, muvakkat eleme dalmalarından maksat: Daimî telezzüzün kemalini tahsil etmeleridir. Bu büyükler hakkında, cemal, celâl suretinde zuhura gelmiştir. Yani: Avamın iptilâsındaki celâl suretinde.. Bu manada bir âyet-i kerime meali:
— «... onunla çoklarını dalâlete düşürdüğü gibi; çoklarım da hidayete erdirir.» (2/26)
b) Beliyyeler ve mihnetler avam arasında elem sebepleri sayılsa dahi; mutlak Cemil Zat'tan geldiği için, bu büyük zatlar katında lezzet ve nimet sebepleri sayılır. Onlar, belâlardan aldıkları lezzeti, nimetlerden alamazlar. Hattâ onların belâlardan aldıkları haz daha çoktur. Bu da halis olarak Mahbub Zat muradı olduğudur. Böyle bir husul, nimetlerde yoktur. Zira nefis de bunları isteyip belâlardan kaçar. Bu mana icabıdır ki; o büyükler katında belâ, nimetten daha faziletli olmaktadır. Dolayısı ile belâ ile olan iltizazları, nimetle olan iltizazlarından daha çoktur. Dünyadaki nazlan da, beliyyeler ve musibetlerdir.
Dünyada bu kadar tuzluluk olmasaydı; onların katında bir arpa kadar değer bulmazdı. Bundaki halâvet dahi olmasaydı; onların nazarında abes kalırdı..
Bir şiir:
Elemimdir seni istemekten gaye bak;
Nimet sebepleri dahi pek çoktur ancak..
Allah-ü Teâla'nın evliyası, dünyada lezzetlenir; âhirette ise, haz alır mesrur olurlar. Dünyadaki bu lezzetleri, âhiretteki alacakları hazza münafi değildir. Âhiret hazzına münafi olan lezzet bir başka olup avama hâsıl olanlardandır.
İlâhi, o nedir ki evliyana kıldın; başkalarına elem olan bunlara lezzet olmaktadır. Başkalarına zahmet olan da, bunlara rahmet olur. Başkalarının nikmeti, bunlar için nimettir, insanlar sürurla mesrur, gamla da mağmum iken; bu büyükler; sürurla mesrur olmakla, gam içinde dahi ferahyâb olurlar.
Zira bunların nazarı, güzel ve çirkin fiillerin hususiyetlerinde bir yana atılmıştır; Mutlak Cemil olan o fiillerin faili zatın cemaline inhisar etmiştir. Fiiller dahi, fail olan zatın sevgisi ile sevimli bulunmaktadır; lezzet getirmektedir.
Âlemde Yüce Sultan Cemil Zat'ın muradı ile her ne sudur eder ise.. isterse kendilerinin zararına ve elemine olsun; bu aynen kendilerinin de muradıdır. Hem de mahbub olarak.. Lezzet almalarına dahi bir sebeptir.
İlâhi, ne fazilet ve keramettir ki: Evliyana böyle gizli devlet ve rahat nimet verdin.. Hem de onları ağyar nazarından saklayıp muradın üzerine kaim kıldın. Daima nazlı, lezzet içindedirler. Elemi ve keraheti onlardan kaldırıp başkalarının gözü önüne koydun. Başkalarına göre ar ve fezahat, bu taife-i aliyyenin cemali ve kemali oldu.
Bunların muradını, muradın husul bulmayışında sakladın. Başkalarının aksine, onların bu acil sürurlarını da, uhrevî nazlarının ziyadelenmesine sebeb eyledin..
Bir âyet-i kerime meali:
— «Bu, Allah'ın fazlıdır; onu dilediğine verir. Ve.. Allah büyük fazlın sahibidir.» (62/4)
c) Bu ev, iptilâ evidir. Hak batıla karışıktır; haklı ile batıla saplanan birbirine girmiştir. Şayet evliyaya mihnetler ve belâ verilmemiş olsa; hatta bunlar, düşmanlara da verilmiş olsa.. dostlar düşmanlardan ayırd edilmezdi. Tecrübe ve imtihanın hikmeti iptal olurdu. Böyle bir şey dahi, dünya ve âhiret saadeti kendisine tevdi edilen gaybe imana münafidir. Bu manalar üzerine şu âyet-i kerimeler vardır:
— «Onlar ki, gaybe iman etmektedirler.» (2/3)
— «Allah, gıyaben kendisine ve Resulüne, kimlerin yardım edeceğini belli edecektir.» (57/25)
İşbu âyet-i kerimeler, anlatılan manaya şahid olmaktadırlar.
Sübhan Allah, evliyasını belâ ve mihnetlerin sureti ile iptilâya uğratmaktadır. Düşmanların gözlerine dahi toprak atmıştır; ta ki, bununla iptilâ ve imtihan hikmeti tamam ola..
Onun evliyası belâ içinde mütelezziz bulunalar; düşmanların gözleri de bu iptilânın manasını anlamaktan yana kaybeden ve hüsranda, kalanlardan olalar..
Bir âyet-i kerime meali:
— «.. onunla çoklarını dalâlete düşürdüğü gibi; çoklarını da hidayete erdirir.» (2/26)
Enbiyanın küffar ile muamelesine gelince., üstünlük bazen bu tarafta, bazen da öbür tarafta olmaktadır.
Bedir gazasında, yardım Müslümanlar tarafında idi.. Uhud gazasında ise.. galebe küffar tarafında oldu. Bu manada, Allah-ü Teâla, şöyle buyurdu:
— «Eğer size bir yara değmiş bulunuyorsa, o kavme de yara değiniştir. O günleri biz, dönüştürür dururuz. Ta ki: Allah iman edenleri bildire ve sizden şahitler eyleye.. Allah zalimleri sevmez.. (3/140) Bunda, ayrıca, Allah'ın müminleri temize çıkarması, kâfirleri dahi helak etmesi vardır.» (3/141)
d) Sübhan Hak, her ne kadar her şeye kadir ve evliyasına da ikram etmeye de muktedir ise de; yani: Dünyaya ve âhirete ait nimetler üzerine.. Ne var ki bu mana, o Yüce Sübhan'ın hikmetine ve âdetine münafidir. O ister ki: Kudretini hikmeti ve âdeti altında kapalı kıla.. İlletleri ve sebepleri dahi, mukaddes zatına nikab eyleye...
Dünya ile âhiret arasında bulunan nakzedici hükme göre.. evliyaya dünya mihnetleri ve beliyyeleri mutlaka lâzımdır. Ta ki, kendilerine âhiret nimetleri rahat ve sinerli gele..
Suâlin aslına cevap verirken de, bu manaya bir işaret geçmiştir.
Biz, yine esas sözümüze dönelim.. Suâlin aslına göre, cevabın tamamını vermeye çalışalım..
Deriz ki:
— Elemin, belânın, musibetin sebebi: Her ne kadar günah ve seyyie kazançları ise de; lâkin, beliyyeler hakikatta seyyiata kefaret olmak, musibetler dahi günah ve hata zulmetlerini gidermektedir.
Mana üstte anlatıldığı gibi olunca: Evliyanın mihnetlere ve beliyyelere ziyade uğramasındaki kerem; onların seyyielerine kefaret olması, günah ve hata zulmetlerini gidermesidir.
Bu durumda, evliyanın seyyielerini ve günahlarını da, düşmanların seyyieleri ve günahları gibi tasavvur etmek yerinde olmaz.. Her halde, şu manayı işitmiş olacaksınız:
— «Ebrarın haseneleri, mukarrebinin seyyieleridir.»
Eğer bunlardan bir günah ve isyan sudur eder ise., başkalarının günahı ve isyanı gibi değildir. Böyle bir şeyin onlardan süduru, sehiv ve unutmak sonucudur. Azmedip ciddi bir manada tuğyan olarak yapılmaktan uzaktır. Bu manada Allah-ü Teâla, şöyle buyurdu:
— «And olsun, biz bundan evvel Âdem'e vahiy (ve emr) etmiş bulunuyoruz; fakat unuttu. Kendisinde bir kasd bulamadık..» (20/ 115)
Bu manadan olarak; elemlerin, musibetlerin, beliyyelerin çokluğu, seyyielerin çokça kefaretine delâlet eder.. Çokça seyyielerin işlenmiş olmasına delâlet etmez.
Evliyanın pek çoğuna belâ verilir; ta ki: Seyyieleri kendilerinden gide; Yüce Rab'lerine pak ve temiz olarak gideler.. Âhiret mihnetlerinden dahi, masun ve mahfuz bulunalar..
Şöyle anlatıldı:
— Resûlullah S.A. efendimizin hal-i intizarında, bir sıkıntı ve ıstırap zuhur etmiş. Resûlullah S.A. efendimize olan tam şefkatinden ona bağlılığından Resûlullah S.A. efendimizin dahi onun için:
— «Fatıma benden bir parçadır.»
Emrindeki mananın da bir icabı olarak, Hazret-i Fatıma üzüldü ve sıkılmaya başladı.. Resûlullah S.A. efendimiz, onun bu sıkıntısını ve ıstırabını görünce onu teselli için şöyle buyurdu:
— «Babanda bulunan mihnet sadece budur; bundan sonra sıkıntı yoktur.»
O ne büyük devlettir ki; pek şiddetli ve pek kalıcı azab kısa günlerin mihneti ile kalkar ise.. Bu muameleyi de, ancak evliya kullar görür; başkaları değil.. Zira onlardan başkalarının günahları, tam manası ile burada kefarete uğrayamaz.. Onların mücazatı, âhirete tehir edilir.
Üstte anlatılan mana icabı olarak; Allah'ın velî kulları, dünyaya ait belâ ve mihnetlerin çoğuna daha haklıdırlar. Böyle.bir devlete diğerleri müstahak değildir. Zira onların günahları çoktur; iltica ve tazarru ile istiğfar ve inkisar ile meşguliyetleri de azdır. Onların nefisleri, masiyetleri kazanmakta cesurdur. Günahları, ciddiyet ve azimle yapmaya çalışırlar. Azgınlıktan ve tuğyandan yüce dergâha uzaklıktan hali kalmazlar. O kadar ki: Allah'ın âyetleri ile alay edip istihzaya alırlar. Halbuki ceza cürüm miktarına göredir. Eğer cürüm hafif ise, onu yapan da, Allah-ü Teâla'ya .tazarru edip ilticaya koyulur ise.. onun cürümleri dünyaya ait beliyyelerle kefarete uğraması kabildir. Amma, cürüm ağır ise.. o cürmü yapan da inad ve kibirli ise.. o zaman, uhrevî cezaya daha müstahak olur. Zira oranın cezası, daha şiddetli ve daha devamlıdır.
Bir âyet-i kerime meali:
— «Allah, onlara zulmetmedi; lâkin onlar kendilerine zulmeder oldular.» (16/33)
***
Yazmışsınız ki:
— İnsanlar maskaralığa alıp istihza ederek şöyle diyorlar:
— Sübhan Hak, neden evliyasını mihnet ve belâ ile iptilâya uğratır da; onları lezzet ve nimet içinde daim kılmaz.. Bu gibi dedikodularla, o büyük cemaatı hiçe çıkarmak isterler..
Evet..
Bu misillu cümleleri, küffar Resûlullah S.A. efendimiz için de söyledi. Allah-ü Teâla, onların bu sözlerini şöyle anlattı:
— «Bu nasıl Resul?. Yemek yiyor; çarşılarda dolaşıyor.. Onunla beraber nezir olması için, neden bir melek indirilmemiş?.
Yahut ona neden bir hazine bırakılmamış?. Ayrıca onun yiyip içeceği bir bahçesi neden olmasın?. Ve.. o zalimler şöyle dedi:
— Siz, ancak büyülü birine ittiba etmektesiniz..» (25/7-8)
Bu gibi sözlerine medarı: Âhireti inkâra, daimî olan azabı ve sevabı inkâra, dünyanın peşin nimet ve lezzetleri ile de böbürlenmeye dayanır..
O kimse ki: Âhirete inanır ve daimî olan azaba ve sevaba kanaati vardır; bu kısa günlerin mihneti asla onun gözüne gelmez. O kadar ki: Bu ebedî rahata sebeb olacak muvakkat mihneti, rahatın aynı görür.. İnsanların dedikodularını dinlemek yerinde olmaz.
Elem ve belâ, muhabbetin şahitleri arasında sayılır, isterse çözü kapalı olanlar, onu muhabbete münafi saysınlar.. Ne yapabiliriz ki?. Cahillerden yüz çevirip geçmekten başka çare yoktur. Hatta sözlerinden de..
Bir âyet-i kerime meali:
— «Güzel bir sabr ile sabreyle..» (70/5)
Suâlin aslına göre, bir başka cevap ta şöyledir:
Belâ, mahbubun kamçısıdır; seven kimseyi, mahbubdan başkasına iltifat etmekten engeller. Bütün külliyeti ile o Mukaddes Zat'a müteveccih kılar.
Bu manadan ötürüdür ki, evliya eleme ve belâya müstahak olur.. Şu manadan ki: Bu belâ, ondan başkasına olan iltifatları babında kefaret ola.. Onlardan başkaları da bu devlete lâyık değildir. Nasıl böyle olmasın ki: Onlar, o Mukaddes Mahbub'un katına tecrübe edilmeden götürülmezler..
Her kimin ki, ezelî durumuna inayet geçmişi vardır; Mahbub Zat tarafına çekilerek, vurularak götürülür; böylece mahbubiyet için sekilmiş bir hal alır. Bir kimsenin ki geçmişinde böyle bir inayet yoktur: o kimse hali üzere terk edilir. Şayet ona ebedî saadet yetişir ise.. inabe yoluna sülük eder; fazl ve inayetle esas maksada ulaşır.. Aksi halde hali ile kalır..
Allah'ım, beni bir an olsa da nefsime bırakma..
Üstteki açıklamadan da anlaşılmış oldu ki: Belâ, müridlerden çok, murad olanlarda vardır. Bu mana icabıdır ki, muradların ve mahbubların reisi olan Resûlullah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
— «Bana olan eziyet gibi, hiç bir peygambere eza olunmamıştır.»
Bu arada, belâ için, kılavuzluk manası da zuhura gelmiştir. Şunun için ki o: Güzel delâleti ile dostu dosta kavuşturur. Sevgilinin gayrına iltifat etmekten yana saf kılar..
Asıl şaşılacak mana şu ki: Evliyanın eline binlikler geçse.. onu belâ almak için harcarlar.. Onlardan başkaları ise.. binlikleri vererek, belâların define çalışır..
Burada bir başka soru da şöyledir:
— Evliyada, belâ ve elem isabeti zamanında, bazen ıstırap ve zorluk anlaşılır.. Bunun tevili nedir?.
Bunun için şu cevabı verebilirim:
Istırap surîdir; tınet-i beşeriyet iktizası, zaman zaman onlardan sudur eder. Böyle bir şeyin kalmasında, hikmetler ve faydalar vardır. Zira o olmadan, nefisle cihad tasavvur edilemez. Sekerat-ı mevt halinde.. Seyyid'ül - evvelin vel-âhirin Resûlullah efendimizden sıkıntı ve ıstırap zuhur ettiğini duymuş olacaksın.. Bunun böyle oluşu, nefisle cihad bakiyesidir. Şunun içindir ki: Hatem'ür - rüsul Resûlullah S.A. efendimizin son nefesi, Allah-ü Teâla'nın düşmanları ile cihad üzere ola.. Allah-ü Teâla, oha salât ve selâm eylesin..
Mücahede şiddetli, beşerî sıfat maddelerini kesip atar.. Nefsi de tam bir inkıyada ulaştırır; itminanın hakikatine götürür. Onu pak ve temiz kılar. Böylece belâ: Muhabbet pazarının kılavuzu olur.. Bir kimsenin ki, muhabbeti yoktur; onun kılavuzla işi de yoktur; kılavuzluk edene ihtiyacı da olmaz. Hatta öyle bir şeyin onun yanında kadri ve kıymeti de olmaz.
Elemin ve belânın bir başka yüzü daha vardır ki: Doğru sevenle, yalandan seven iddiacının arasını ayırd eder.. O kimse ki: Sevgisinde doğrudur; belâdan lezzet alır, haz duyar.. O kimse ki: Yalancı müddeidir; belâdan yana elem ve sıkıntı dışında bir nasibi olmaz.
Bu ayırd etmeyi de, ancak içinde doğruluktan yana az bir emare bulunan anlar.. Böylelikle de, elemin hakikatini ve suretini de ayırd eder.. Beşeri sıfatın hakikate ile suretini de fark eder..
— Velî velîyi tanır..
Cümlesi, bu beyana işarettir.
İrşad yoluna hidayet eden, Sübhan Allah'tır..
***
Sormuşsunuz ki:
— Adem, (yokluk manasına) sırf hiç bir şey olmamaktır. Nitekim bu manayı da anlatmışlardır. Onun bir vücudu da yoktur. Onun bir vücudu olmayınca, onun eserleri, zihnen kendisine arız olan vücudla terakkileri nasıl olur?. Eğer zihnî bir durumu var ise.. hayal dairesinden nasıl çıkabilir?.
Bilesin ki..
Adem, her ne kadar bir şey olmamakta ise de; lâkin eşyanın muamelesi de onunla kaimdir. Eşyanın tafsili ve çoğalması, onun aynalığına göredir.
Adem aynasında in'ikâs eden ilâhî isimlerin ilmî suretleri; onu temeyyüz ettirip kendisine ilmî sübut getirmiştir. Zarurî olaraktan da, onu hiç bir şey olmamaktan çıkarmış ve eserlere, hükümlere menşe haline getirmiştir. Bu eyerler ve hükümler dahi, ilim yeri dışında olmaktadır; his ve vehim mertebesinde sabittir.
Bu mertebede o eserlere ve hükümlere, Şanı Büyük Allah'ın yaratması ile sebat ve istikrar hâsıl olmuştur. O derecede ki: Hissin ve vehmin kalkması ile de kalkmayacaktır. Şöyle demek de mümkündür:
— Bu eserler ve hükümler haricîdir..
Size gelince, ademin terakkiyatından dolayı taaccübe kapılıyorsunuz.. Zira, kâinatın bütün muamelesi, adem üzerine bina edilmiştir. Bu manada, yerinde olur ki: Şanı büyük Allah'ın kemal manada kudreti müşahede edile.. Şunun için ki: Bu muamele dairesini nasıl geniş tuttu; bakıla?. Hemen hepsi de ademden gelmektedir. Onun noksanlarında da, tam manası ile varlık kemalini izhar eyledi.. Onun terakkisine gelince.. tam manası ile vazıhtır. Çünkü Yüce Sultan Allah'ın isimlerine ait ilmî suretler, onda temekkün edip yerleşmiştir.
Suretlerden hakikate, zılâlden asla giden sultanî yol vardır. Bir kimse ki, bunu hissedemez; onun basireti silinmiştir.
Bu manada bir âyet-i kerime meali:
— «Şüphesiz bu bir öğüttür. Dileyen Rabbine yol tutar..» (76/29)
Zihin ve hayal lâfızları, seni şüphe ve ihtimale düşürmesin.. Eserleri ve terakkileri südurunu nazarında zorlaştırmasın.. Çünkü vaki olan hiç bir muamele yoktur ki: ilimde ve hayalde olmasın.. İkisinin de haricinde değildir.
Bu babda netice şu ki: Hayal ile vehim arasında fark vardır; Hem pek çok..
Çünkü: Vehim ve hayal mertebesindeki halk, vehim ve hayal icadından başkadır. Birincisi, işin aslında vakidir ve olmaktadır. Hattâ mümkündür ki, şöyle söylene:
— O, haricî bakımdan mevcuddur.
İkincisine gelince., bu devletten yana nasibi azdır. Sebattan ve istikrardan yana da hazzı azdır.
Ademin bazı hususiyetlerini yazmıştım; kendi başına bir bilgi olarak.. Mir Muhibbullah onun bir suretini aldı. Eğer ona da muttali olmak isterseniz; müracaat ediniz..
***
Bu arada, fenadan ve bekadan da sormuşsunuz.
Bu Fakir, kitaplarında ve risalelerinde; hem de çeşitli yerlerde her iki kelimeyi de yazmıştır. Bununla beraber, gizli bir yan var ise., bunun çaresi de, huzurda şifahen anlatmaktır. Zira hakikatin tamamı, yazmakla husule gelmez. Hâsıl olsa da, daha çok izhar edilmesi yararlı olmaktan uzaktır. Zira insanın ondan ne anlayacağı bilinmez.. Fenanın ve bekanın da, vücudî olmayıp şühudî olduğunu nasıl idrâk edebilir?. Zira kul ne hiç bir şey olmama durumuna girebilir, ne de Yüce Hak ile müttahid olabilir.. Bir şiir:
Kul, kuldur ebeden; Rab, Rab'dir sermeden..
O zındıklardır ki: Fenayı ve bekayı vücudî olarak sanırlar ve zannederler ki; kul nefsinden vücud taayyünlerini kaldırır, taayyünlerden ve kayıtlardan münezzeh olan aslı ile ittihad eder.. Muzmahil ve mütelâşi olduktan sonra, Rabbi ile baki kalır.. Bir damla gibi, nefsinde fena bulup deryaya katılır ve nefsinden kaydı kaldırdıktan sonra mutlakla ittihad eder..
Allah-ü Teâla, bizi onların kötü inançlarından korusun..
Fenanın hakikati: Yüce Hakkın masivasını unutmaktan ibarettir; onun gayrı ile taallukun olmamasıdır. Sine sahasını dahi, nefsin bütün muradlarından ve onun iktiza ettiği şeylerden temizlemektir.
O ki, kulluk makamına münasiptir; beka makamına dahi münasiptir; o şey şudur: Kulun, Yüce Sultan Mevlâsının murad ettiği işlerle kıyamıdır. Onun bütün muradlarını dahi, kendi nefsinin ayniyle muradı bilmesidir.
Üstte anlatılan, enfüsi âyetleri müşahede ettikten sonra olacaktır.
***
Sormuşsunuz ki:
— Sizin isbatmıza göre enfüs seyrinin ötesinde bir seyir vardır. Halbuki on mertebede anlatılan seyir halk ve emir âlemi içindir.
Hey'et-i vahdaniye seyri dahi, enfüsî seyre dâhildir. Bu durumda, enfüs ötesindeki seyir nasıl olur?.
Bu sorunun cevabında bilmenizi isterim ki:
Enfüs, af ak gibi Yüce Sultan Allah'ın isimlerinin zılâlidir. Zil kendini, Allah'ın fazlı ile unutarak aslına teveccüh edip:
— «İnsan sevdiği ile beraberdir.»
Hadis-i şerifindeki mana hükmüne göre.. asla karşı kendisinde tam muhabbet hâsıl olur ise.. o zaman, kendisini aslının aynı bulur.. Kendi nefsine ıtlak ettiği:
— Ene.. (Ben..) Lafzını ona sarf eder..
Bundan başka.. o aslın dahi aslı vardır; dolayısı ile bu asıldan o asla teveccüh etmeye başlar.. Hatta kendisini o aslın da aynı bulur. İş, böylece, uzayıp gider.. Taa, yazılan yazı sonunu buluncaya kadar..
İşbu anlatılan seyir, enfüsün ve afakin ötesindedir.
Ancak, şunun da bilinmesi gerekir ki; bu topluluktan bir cemaat, enfüsî seyir için:
— Seyr-i fillah..
Demişlerdir. Amma, bizim beyan ettiğimiz seyir, bazı meşayihin anlattığı seyir değildir. Zira bu seyir husulî olup o seyir ise., vüsulîdir.
Husul ile vusul arasındaki fark, müteaddid mektuplarda anlatılmıştır. Hem de tafsilatı ile., oradan öğrenilsin..
Yüce Sultan Allah'ın, zatının, sıfatının ve ef'alinin akrebiyetinden (pek yakınlığından) sormuşsunuz.. Bunun beyanı da huzura kalmıştır. Zira bunun yazılmasında bir yarar yoktur. Yazacak olsak, muğlak olur. Anlatılan manası bilinmez.. Hatta huzurdaki takrirle anlaşılmış olsa dahi, bir ganimettir.
Şöyle diyerek:
— Fena, beka, taayyün mebdeiyetinin hemen hepsi üç velayet kemalâtının mertebelerindedir. Bu durumda hangi keyfiyetle nübüvvet kemalâtı mertebelerinde seyir olur?..
***
Nübüvvet kemalâtı mertebelerinden sormuşsun..
Bilesin ki..
Uru c mertebeleri, birbirinden ayrı oldukça, seyir dahi bir asıldan diğer asla doğru husule geldikçe, onlardaki hâsıl olan bütün kemalâtları mertebesine sûru' edilir. Her ne kadar bu mertebede genişlik var ise., lâkin bu vüs'at bir başka vüs'attır. Orada bir ayırd etme durumu olsa dahi, bu ayırd etme işi, bir başkadır..
Bundan başka ne yazayım ki?. Yazılsa da ne anlaşılır?. Dua makamında bir âyet-i kerime meali:
— «Rabbimiz, bize katından rahmet ver.. İşimizde bizim için başarı hazırla..» (18/10)
***
Namazın bazı sırlarından da sormuşsunuz.. Onun cevabını bir başka vakte erteledik. Şu anda vakit, cidden dardır. Zamanın ve ehlinin elinden, vakit çalarak, bazı maarifi yazıyoruz.
Fakir'e merhamet ediniz.. Açıklamasını istemeye girişmeyiniz.
***
Dua makamında bir âyet-i kerime meali:
— «Rabbimiz, bizim günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla.. Ayaklarımıza sebat ver.. Kâfirlere karşı bize yardım eyle..» (3/147)
Âlemlerin Rabbi Allah'a hamd olsun; evvelden âhire kadar.. Salât ve tahiyyet daima, sonsuzlara kadar onun Resulüne olsun.. Keza, âl-i kiramına ve ashab-ı izamına da., taa, kıyamet gününe kadar..
***
MEVZUU: Yüce Sultan Vacib Teala'nın; zat, sıfat ve fiillerin akrebiyeti (pek yakınlığı) hakkında sorulan suale cevaptır.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Seyyid Mir Muhammed Nu'man'a yazmıştır.
***
Rahman Rahim Allah'ın adı ile...
Allah'a hamd olsun. Selâm, onun seçmiş olduğu kullarına.
***
Mübarek mektup ulaştı.
Gerçekten çok meşakkat çekmişsiniz. Allahu Teala, çalışmanızı şükrana lâyık eylesin.
Yüce Sultan Vacib Teala'nın; zatından, sıfatından ve fiillerinden mükerrer olarak sorup açıklamasını istediniz. Onun beyanı için de pek ısrar ettiğinizden az miktar ondan anlatmayı istedik.
Bilesin ki,
Her şey ne olursa olsun; kendi mahiyeti ile o şeydir. O şeyin mahiyetinin sübutu için, bir yapıcının yapması asla lâzım değildir. Zira, bir şeyin, kendi nefsi için sübutu zaruridir. Bu manadan olarak, şöyle demişlerdir:
-Yapmak, mahiyetin kendinde sabit değildir; mahiyet dahi yapılmış değildir.
Yapma işi, ancak mahiyetin vücud ile ittisafı içindir.
Görmez misin ki, boyacının işi, ancak elbiseye renk aldırmaktır; elbiseyi elbise, rengi de renk yapmak değildir. Böyle bir şey muhaldir; zira hasıl olan bir şeyi tahsile benzer.
Anlatılan manadan anlaşılmış oldu ki, bir şeyin nefsinde yapma yoktur; ancak o şeyin vücud ittisafında vardır. Bu manadan da sabit oldu ki, bir şey, ancak mahiyeti ile bir şey olmaktadır.
Üstte anlatılan mana, keşfi nazarda bir şeyin zıllında ve aksinde yoktur. Zira, bir şeyin aksi ve zilli, aksiyet ve mahiyet zılliyetleri ile aksi ve zilli değildir; asıllarının mahiyeti iledir. Zira, zillin mahiyeti yoktur. Onunla zuhura gelen ancak aslın mahiyeti olup, kendisini zil ile zuhura getirmiştir.
Anlatılan manaya göre, asi olan, zılla kendisinden daha yakındır. Zira, zil aslı ile zil olup, kendi nefsi ile değil.
Alem, yüce Sultan Vacîb Teala'nın zıiâli ve akisleri olduğundan; fiiller de onların asılları olup zaruri olarak aleme alemin kendinden daha yakındır.
Aynı şekilde, fiiller dahi, şanı yüce Vacib'in sıfatlarının zılâlidir; aleme, alemden ve asıllarından daha yakındır. Alemin asılları fiiller olup aslın aslıdır.
Sıfatlarına gelince... Bütün asılların aslı olan Hazret-i Zat'ın zılâlidir. Bu manadan olarak hiç şüphe edilmeye ki, zat; aleme, alemden, fiillerden, vacibiyet sıfatlarından daha yakındır.
işte yüce Allah'ın akrebiyetinin (pek yakınlığının) beyanı budur; yazılması mümkün olduğu kadardır.
Akıllılar insafa geldikleri takdirde, muhtemel ki, bu manayı kabul ederler. Eğer kabul etmezlerse, gam çekmeye değmez. Zira, bahis dışıdırlar. Zira, bu beyana, akla yatan mukaddimeler derc edilmiştir.
Eğer bu mektubun mütalaasında Seyyid mir Şemsedin ile olursanız, yerinde olur.
***
Yazmışsınız ki,
-Mektubatın üçüncü cildini toplamaya başladık.
Dilediğiniz şekilde yapabilirsiniz. Zira, ehlüllah bir şeyde yarar gördü mü, o şeyin mübarek olması muhtemeldir.
Bu işi, adı geçen Mir'e havala ederseniz, mütaaddid nüshalar halinde yapsın; bir nüshasını da Serhend'e yollasın; asıllarını da saklasın; onlara ihtiyaç duyabilir.
***
Fakir, kalmanızla sefere çıkmanız için mütahayyir bulunmaktadır. Bu cihetten de sizinle mülakatı istemektedir.
Sefere çıkmanız için, dudaklarını oynatamıyor; aynı şekilde orada kalmanız için delâlete de güçlü değil. Şu korkudan ki, kalmanız, büyük bir topluluğun yararına olacak işleri kaçırmak olacaktır.
Şayet sefere çıkarsanız, Hace Muhammed Paşim'i yollayınız. Bir müddet sohbette olup bazı ilimleri ve maarifi elde etsin. Kendisi, kabiliyetli bir genç görülmektedir.
Adı geçen sizin terbiyenizde büyümüş ve zevkinizi de anlamıştır. Bu bakımdan yerinde olur ki, bazı sorulan kendisine havale edesiniz; cevaplarını alıp size ulaştıra...
Vesselam...
***
MEVZUU: Öğütler, halktan kesilip yüce Sübhan Cenab-ı Hakka iltica.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Camiul-esrar vel-ulum Hazret-i Mahdumzade Hace Muhammed Masum'a yazmıştır.
***
Alemlerin Rabbı Allah'a hamd olsun. Darlıkta ve genişlikte, kolaylıkta ve güçlükte, nimette ve hikmette, rahmette ve zahmette, şiddette ve rahatlıkta, iyilikte ve belâda...
Salât ve selâm o zata olsun ki, hiçbir nebi onun gibi eziyet görmemiş, onun uğradığı iptilâya hiçbir resul uğramamıştır; bunun için de alemlere rahmet, evvellerin ve ahirlerin efendisi olmuştur.
Ey evlad-ı kiram,
Iptila vakti, her ne kadar acı, tadı kötü olsa da; fırsat ganimettir. Bu vakitte, size fırsat verildiği için; yerinde olur ki, sanı yüce Allah'a hamd edesiniz. Nefsinize, bir an ve bir lahza dahi boşluk bırakmadan, işinize devam edesiniz.
Şu üç şeyden hali kalmanız yakışmaz:
a) Kur'an-ı Mecid'i okumak.
b) Çokça Kur'an okuyarak namazı eda etmek.
c) LA İLAHE İLLALLAH (Allah'tan başka ilâh yoktur) kelime-i tayyibesini tekrar etmek.
Yerinde olur ki,
"LA... (Yoktur...) lâfzı ile, nefsani arzuların ilâhları yok edile... Maksatlar ve muradlar dahi atıla...
Zira, insanın kendi talebi, kendisinden gelen bir uluhiyet davasıdır. Bu manadan olarak, yerinde olur ki, sine sahasında bir murad yeri asla bulunmaya... Muhayyilede dahi, kesin olarak bir heves kalmaya... Böyle olmalı ki, kulluk hakikati ile tahakkuk edile..
Kulun, kendi muradını husule gelmesini taleb etmesi; Mevlâsının muradını bir yana atmayı gerektirir ve Rabbi ile çekişme olur. Böyle bir mana ise, Meviâsının nefyini, kendi nefsinin de mevlâlığını getirir. Bu işin çirkinliğini idrak etmek gerek... Mevlânın muradı dışında; heva, heves, murad cinsi şeyler kalmayıncaya kadar, uluhiyet davasını nefsinden atmaya çalışmak gerek... Ümidimiz o ki, bu mana, belâlı günlerde ve iptila vakitlerinde Allah'ın inayeti ile kolayca müyesser olur. Amma bu anlatılan günlerin dışında, şu heva ve hevesten her biri, Ye'cuc Me'cuc şeddi gibidir.
Zaviyelerde oturup bu işle meşgul olmak gerek... Zira, fırsat ganimettir.
Fitne zamanındaki az, fitnenin bulunmadığı zamanlardaki çok yerine geçer.
Riyazetler ve mücahedeler eylemek şarttır.
Haberleşmek dahi şarttır; mülakat ya vaki olur ya da olmaz.
İşte nasihat budur: Hiçbir murad ve heves asla kalmamalıdır.
Validenizi dahi bu manadan yana muttali ediniz; kendisinin bu manaya delil olunuz.
Bu hayatın halleri geçicidir; beyan sahasında ondan ne getirelim?
Küçüklere merhametli olunuz ve onları Kur'an okumaya teşvik ediniz.
Mümkün olduğu kadar hak sahiplerini bizden yana razı ediniz.
İman selâmeti duası ile muavenette ve yardımda bulununuz.
Şunu tekrar tekrar yazıyoruz: Bu vakti, hiçbir işe yaramayacak şeylere harcamayınız.
Lâyıktır ki, şanı büyük Allah'ın zikri dışında bir şeyle meşgul olmayasınız. İsterse, kitapların mütalaası ve talebe okutmak olsun. Zira vakit, zikir vaktidir.
Nefsani arzuları:
-LA... (Yoktur...) lâfzı altına alınız ki; tam manası ile nefyedile ve sinede bir maksat ve murad olmaya... Hatta bilfiil halâsım olan dahi, sizin en önemli maksatlarınızdandır.
Sizin için, bir murad olmamalıdır. Yüce Allah'ın muradına, fiiline ve takdirine razı olunuz.
Yine yerinde olur ki, kelime-i tayyibenin isbat canibinde gayb-ı hüviyetten başka bir şey olmaya. Bu dahi, bilinenlerin ve hayal edilenlerin, ötesinin dahi ötesindedir.
Ev, köşk, kuyu, bahçe, kitaplar ve daha başka şeylerin derdi kolaydır. Yerinde olur ki, hiçbir şey sizin vaktinizi almaya. Yüce Hakkın razı olduğu şeyler dışında sizin için beğenilen ve arzulanan olmamalıdır. Biz, gittiğimiz zaman, eşya dahi tamamen gider; biz hayatta iken gitsinler. Bu manada hiçbir endişeniz olmamalıdır.
Allah'ın veli kulları, bunları kendi arzulan ile bıraktılar. Biz dahi, yüce Allah'ın ihtiyarı ile bırakıp o Sübhan Zat'a şükredelim. Bu sayede ümit edilir ki, muhlas kullardan oluruz.
Hangi yerde oturursanız, orayı vatan bilmelisiniz. Bu az günlerin hayatı, hangi mahalde geçer ise, şanı büyük Hakkın zikri ile geçmelidir. Zira, dünya işleri kolaydır; ahiret işlerine yönelmek gerek.
Validenizi teselli edip kendisine ahireti sevdiriniz.
Eğer dünyada mülakat Sübhan Allah'ın takdiri ise, müyesser olur. Olmazsa, Allahu Teala'nın takdirine razı ve teslim gerek.
Dua gerektir ki, yüce Sübhan Allah, dar-ı selâmda toplaya. Dünyadan kalan mülakatın telâfisini dahi, keremi ile ahirete havale eyleye.
Herhalde Allah'a hamd olsun.
***
MEVZUU: LA İLAHE İLLALLAH (Allah'tan başka ilâh yoktur) kelime-i tayyibesinin manası.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Mir Muhibbüllah Mankpuri'ye yazmıştır.
***
Allah'a hamd olsun. Onun seçmiş olduğu kullarına selâm...
-LA İLAHE İLLALLAH... kelime-i tayyibesinin manası şudur:
-Üluhiyete ve mabudiyete müstahak olan Allah'tan başka bir kimse yoktur. O, öyle bir zattır ki, naziri olmayan Vacibü'l-vücuddur. Noksanlık damgasından münezzehtir. Hüdus sıfatlanndan da beridir.
İnkisarın, huduun, tezüllülün kemalinden ibaret olan ibadete müstahak olan o zattır ki, bütün kemalât, kendisi için sabit olmuş; noksanların dahi tümü ondan atılmıştır. Vücudda ve vücudun tevabiinde bütün eşya, ona ihtiyaç duymaktadır. O ise, hiçbir işte, bir şeye muhtaç değildir.
Zararı da, faydayı da yaratan odur. Onun izni olmadan; hiçbir şey, hiçbir kimseye ne zarar verebilir, ne de faydalı olabilir.
Anlatılan sıfat-ı kâmile ile muttasıf olan, yalnız Allahu Taala'dır. Ondan başkasının olması dahi lâyık değildir. Zira, o yüce Zat'tan başkası bu sıfat-ı kâmile ile artıksız eksiksiz tahakkuk etmiş olsa, Allahu Teala'dan başkası olamaz. Zira, iki yabancı şeyin temayüzü gerekir. Burada ise, temayüz yoktur. Temayüz isbatı ile gayrı olanı isbat etmek dahi, noksanı olmak lâzım gelir. Eğer ondan noksanları atmaz olsak, yine noksan olmak gerek... Eşya ki, kendisine muhtaç olunmaz; neden dolayı ibadete müstahak olacaktır? Eğer o, işlerden birinde, eşyadan bir şeye muhtaç ise, ne şeyden ötürü, eşyanın ona ihtiyacı olacaktır? Onların kendisine ibadet etmelerine nasıl müstahak olacaktır.
Bir kimsenin, eşyaya zararı veya faydası ulaştığı farz veya takdir edilsin;
amma onun izni olmadan. Yine ibadete müstahak olmaz ve muattal kalır.
Mana üstte anlatıldığı gibi olunca, bu sıfat-ı kâmileyi özünde toplayan ancak tek zattır; onun şeriki de yoktur, ibadete müstahak olan da ancak o Vahid Kahhar Zat'tır.
Burada, şöyle bir soru sorulabilir:
-Bu sıfatlarla temayüz, beyan edildiği üzere, noksanı getiren ve üluhiye-te ve mabudiyete münafi ise de; mümkündür ki, o gayr olarak adlandırılan, bir başka sıfatları vardır ve imtiyazı doğurur; asla bir noksanı da gerektirmez, isterse, o sıfatların ne oldukları bilinmez olsun.
Bunun için şu cevabı veririm:
-Bu sıfatlar, ya kâmil sıfatlardandır; ya da noksan sıfatlardandır. Bundan başka olmaz. Her iki takdirde de, anlatılan mahzuru gerektirir, isterse o sıfatların özellikleri ile ne olduklarını bilmeyelim. Lâkin şunu biliyoruz ki, onlar, kemal ve noksan dairesinin dışında değildir. Her iki takdirde de noksan lâzım gelir. Nitekim daha önce de anlatıldı.
Şu da bir başka delildir. Yani Sübhan Hakkın gayrının mabudiyete müstahak olmadığı babında. Şöyle ki:
Allahu Teala, eşyanın vücuduna ve vücudunun tevabiine ait zaruriyatın tümüne yeterli olduğu zaman; eşyanın faydası ve zaran dahi o Sübhan Zat'a bağlı olduğu zaman, onun gayrı katıksız bir şekilde muattal kalır. Hiçbir şekilde, eşya ihtiyacı ona düşmez. Mana böyle olmaz ise, ne cihetten ona ibadet ihtiyacı hasıl olsun? İnkisar, hudu ve zül ile eşya dahi neden ötürü ona yönelsin?
Şerli kâfirlere gelince, Sübhan Hakkın gayrına ibadet ederler. Yontma putları dahi, kendilerine tapılan şeyler eylerler. Şu kanaatla ki: Allah katında onlar, kendilerine şefaatçi olacaklar ve kendileri dahi onların tevessülü ile Allahu Teala'ya yaklaşacaklar. Onların bu hamakatı ne çok!..
Onların şefaat mertebesi olduğunu nereden biliyorlar? Allahu Teala'nın onlara şefaat izni verdiğini nasıl anlıyorlar? Yüce Hakkın ibadetine bir başkasını ortak etmek, hem de mücerred bir tevehhümle, hizlanın ve hüsranın son kertesidir.
İbadet, öyle kolay bir iş değildir ki, her taşa ve cansız cemada yapıla... Her aciz, hatta tapan da aciz olan ibadete müstahak tasavvur edile... Çünkü uluhiyet manası tahakkuk etmeden, ibadet istihkakı tasavvur edilemez. Bir kimsede ki, uluhiyet salâhiyeti vardır; ibadete müstahaktır; bu salâhiyet yok ise, ibadet istihkakı da yoktur.
Uluhiyet salâhiyeti ise, vücudun vücubuna (varlığın mutlak gerekli oluşuna) bağlıdır. Bir kimsede ki, vücudun vücubu yoktur; uluhiyete lâyık olmadığı gibi, ibadete dahi müstahak olmaz.
O kimselerin sefahati ne kadar şiddetlidir ki, vücud vücubunda bir şeyi Allahu Teala'ya ortak etmezler. Amma, onu Allahu Teala'ya ibadette ortak ederler. Bunlar bilmezler mi ki, ibadet istihkakında vücud vücubu şarttır. O ki, vücud vücubunda ortak değildir; ibadet istihkakında dahi, Allahu Teala'ya ortak olamaz. Zira, ibadet istihkakında ortaklık, vücud vücubunda dahi ortaklığı gerektirir.
Mana üstte anlatıldığı gibi olunca; yerindedir ta, anlatılan kelime-ı tayyibenin tekrarı ile, vücud vücubunun ortaklığı ve ibadet istihkakı ortaklığı nefyedile... Hatta bu Tarikat-ı Aliyye'de pek önemli, pek ihtiyaç duyulan bir şeydir ki, enbiyanın daveti ile hususiyet kazanan ibadet ortaklığı istihkakı nefyedile... Onlara salâtlar ve selâmlar olsun.
Çünkü muhalifler, enbiyadan bir nebinin şeriatına tutunmamışlardır. Bunlar, aklî delillerle vücud vücubunun ortaklığını nefyederler. Vacibü'l-vücud'dan başka birini de isbat eylemezler. Ne var ki onlar, ibadet istihkakı muamelesinden yana gafil bulunmaktadırlar. Bunun için de, başkasına ibadetten sakınmadıkları gibi, kiliseleri imar eylemekten de geri kalmazlar.
Enbiyaya gelince, öyle zatlardır ki, kiliseyi yıkarlar; başkasına ibadet etmekten dahi nahyederler. Bu büyüklerin dilinde o müşrik o kimsedir ki, Sübhan Hakkın gayrına kulluk esiri olmuştur. İsterse vücud vücubu ortaklığını nefyetsin.
Çünkü, o büyüklerin ihtimamı; amele taalluk eden Sübhan Hakkın gayrına ibadeti nefyetmektir. Bir de, vücud vücubu ortaklığını nefyi gerektiren muameledir.
Bir kimse, bu büyüklerin şeriatları ile tahakkuk etmedikçe; ki onların şeriatı Sübhan Hakkın gayrı için ibadet istihkakını nefyi anlatmaktadır; şirkten halas bulamaz. Afaki ve enfüsi putlara tapma şirki bölümlerinden dahi necat bulamaz.
Anlatılan manayı tekeffül eden, enbiyanın şeriatlarıdır. Onlara şalât, selâm ve tahiyyat olsun. Hatta onların bi'setinden maksat dahi, bu devletin tahsilidir.
Bu büyüklerin şeriatları dışında, anlatılan şirkten necat müyesser olmaz. Onların yoluna girmeden tevhid dahi mümkün değildir.
Allahu Teala, şöyle buyurdu:
"Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz." (4/48)
Bu ayet-i kerimede murad, ancak Sübhan Hakkın murad ettiğidir. Şöyle murad ettiği de muhtemeldir:
-Allah, şeriata iltizam etmeyenleri bağışlamaz.
Çünkü, şeriata itizamın olmayışı, şirki gerektirir. Melzumu zikretti; lâzımı da murad eyledi. Böyle olunca, tevehhüm edilen dahi atılmaktadır. Şöyle ki: Şirk bağışlanmadığı gibi, şair şer'i işlerin inkân dahi bağışlanmaz. O zaman, şirke tahsisi ne olur? Bu durumda muhtemeldir ki:
"...Kendisine şirk koşulmasını..."(4/48)
Manası şudur:
-Kendisine küfreden...
Çünkü, şeriatları inkâr küfürdür; bağışlanmaz.
Küfürle şirk arasındaki bağlantı umumi ve hususi manadadır. Zira, şirk, mutlak küfürden has olandır. Böylece, has zikrini ederek, umumi mana muradı vaki oldu.
***
Üstte anlatılan manalara da bakılarak, bilinmesi yerinde olur ki, Sübhan Hakkın gayrına ibadet istihkakı olmadığı, bedihidir. (Delile ve isbata hacet kalmayacak kadar açıktır). Bedihi olmasa bile, en azından hadsi olur. (Delile ihtiyaç olmadan, bilinir ve hemen idrak edilir).
Zira, bir kimse uygun düştüğü biçimde ibadet manası anlarsa... Sübhan Hakkın gayrını hakkı olduğu gibi teemmül ederse, onun ibadete istihkakı olmadığı hükmünü hiç beklemeden verir.
Bu mananın açıklanması için yaptığım beyanat, bedihiyata tenbihat ka-bilindendir. Nakzın, münakazanın ve muarazanın bu mukaddimeler üzerine yeri yoktur.
Mutlak bir iman nuru gerektir ki, bu mukaddimeleri ferasetle idrak ede... Bedihiyat cinsinden çokları vardır ki; dar görüşlülere ve anlayışı kıt olanlara gizlidir.
Aynı şekilde, zahir marazına ve batın illetine müptelâ olanlara dahi, bedihiyatın gizli ve aşikâresi kapalıdır.
***
Burada şöyle bir soru sorulabilir:
-Allah sırlarının kudsiyetini artırsın; tarikat meşayihinin ibaresinde şöyle vaki olmuştur:
-Maksudun her neyse, mabudun odur.
Bu ibarenin manası nedir? Doğruluktan yana neye hamledilir?
Bunun için verilecek cevabım şudur:
-Bir şahsın maksadı, o şahıs için teveccüh edilen şeydir. O şahıs, hayatta kaldığı süre, bu maksudun tahsilinden ne geri kalır; ne de oturur. Onun tahsili yolunda, kendisine her ne gibi zül ve inkisar isabet ederse, hepsine tahammül eder; kendisine kolay gelir ve onu hiç bırakmaz.
Anlatılan mana ibadette de geçerlidir. Zira, ibadet de tam bir zül ve inkisardır.
Bir şeyin maksud oluşu, aynı zamanda mabud oluşunu da gerektirir.
Sübhan Hakkın gayrı olanın mabudiyetten silinmesi, ancak şu zaman tahakkuk eder ki, maksud olarak, Sübhan Hakkın gayrı kalmaz. Ondan, başka bir murad dahi olmaz.
Anlatılan devletin tahsilinde salike gereken odur ki:
-LA İLAHE İLLALLAH... (Allah'tan başka ilâh yoktur) kelimei-tayyibesinin manasını, şu unvanla mülahaza ede:
-
Yerinde olur ki, bu mübarek kelime, gayn olan maksudun ismi resmi silininceye kadar tekrar edile... Yüce Hakkın gayrı dahi, murad olarak kalmaya... Böyle olunca, gayrın mabudiyetini nefyetmekte, doğru sözlü olur. Çokça ilâhlann nefyinde, çokça ilâhların ref'inde bu minval üzere haklı olur.
Gayrın maksudiyetini nefyederek, mabudiyetini nefye ulaşmak; daha önce de anlatıldığı gibi, imanın kemali sarımdandır. Nefsani heva ve ilâhlarının nefyine dayanan, velayete bağlı hal ehline göre durum budur.
Nefis, itminana varmadıkça, anlatılan mana vaki olmaz. Nefsin itminanı ise fenanın ve bekanın kemale ermesinden sonra tasavvur edilir.
Aklatılan mananın bir başka tevili de şeriat-ı garranın zahirinde vardır.
Söyle ki:
Şeriat, kolaylıktan ve suhuletten haber verir. Zaaf üzere yaratılan kullardan dahi zorluğu kaldırmaktadır. Bu durumda Allah korusun, bir kimse, başını şeriat bağından sıyırır ve maksudu olanı elde etme yolunda şeriat hududunu dahi tecavüz ederse, iş bu maksud onun mabudu ve ilâhı olur. O maksud anlatıldığı gibi olmasaydı; onu elde etme yolunda şeriatta yasak olan işleri irtikab etmezdi. O maksud dahi, şe; 'an yasak edilen bir şey olmazdı. O maksud, kendi maksatları arasında olmazdı; matlubu arasında dahi olmazdı. Elbette onun hakikatta, maksudu Sübhan Hak olurdu. Onun şer'i emri ve yasağı dahi matlubu olurdu. O şeyin maksud olmasına dahi, tabii meylinden başka bir şey olmazdı. Kendisi dahi, şeriat hükümlerinin mağlubu olurdu.
Gayrın maksudiyetini kesip atmak, şeriatın hakikatından matlubdur; imanın da kemal bulduğuna delâlet eder.
Sübhan Hakkın gayrının maksud olmasına cevaz verilecek olsa, çoğu kez onun maksudiyeti hevanın istilâ imdadı ve hevesin dahi ona muaveneti ile Sübhan Hakkın maksud oluşunda muarazaya tutuşur. Hatta çok kere, onun husulü, Sübhan Hakkın razı olduğu şeylerin husulüne tercih edilir. Sonunda iş, ebedi hüsrana varır.
İmanın kemale ermesinde, başkasının maksud oluşunu mutlaka nefyetmek gerek. Ta ki, iman zevalinden ve imandan dönüşten emin ve mahfuz oluna.
Evet, evliyadan bazısı, iradeyi ve ihtiyarı nefyettikten sonra; irade ve ihtiyar sahibi kılınır. Cüz'i iradenin, ondan selbinden sonra, kendisine külli irade ihsan olunur. . Bu mananın tahkiki, inşaallah bir başka mektupta yapılacaktır.
"Rabbimiz, nurumuzu tamamla ve bizi bağışla... Çünkü sen her şeye kadirsin."(66/8)
Selâm, hidayete tabi olup Mutabaat-ı Mustafa'yı bırakmayanlara. Ona ve bütün peygamberlere salâtların en tamamı, selâmların ekmeli.
***
MEVZUU: "Ona ancak, pek temiz olanlar el sürebilir" (56/79), mealine gelen ayet-i kerimenin beyanı.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Maden-i Siyadet ve Reşadet Mir Muhammed Nu'man'a yazmıştır.
***
Ahah-u Teala şöyle buyurdu:
Elbette o, Kur'an-ı Kerim'dir. Kitab-ı meknundadır. Ona ancak pek temiz olanlar el sürebilir."(56/77-78-79)
Bu ayet-i kerimeden asıl murad olan mana, yüce Allah'ın murad ettiğidir.
O işaret ki, bu hatır-ı fatire gelmekte ve bu makamda fehm-i kasıra düşmektedir; şöyledir:
-Bu saklı sırlara el sürmek o kimselere nasiptir ki; onların içleri, beşeri taallukat kirlerinden temizlenmiştir.
Kur'an-ı Kerim sırlarına el sürmek ki, pek temiz kimselerin nasibidir; başkalarına ne düşer?
Bir başka işaret de şudur:
Kur'an-ı Kerim'i okumaya ancak şu kimseler lâyıktır ki; nefisleri heva ve hevesten tezkiye edilmiştir; gizli ve açık şirkten, afaki ve enfüsi sırlardan temizlenmiştir.
Bunun bir başka açıklaması şudur:
Sülûke başlayan kimsenin haline münasip olan zikirdir. Mezkûrdan başkasını nefyetmektir. O derecede ki, zikri edilen zattan başkası malum olmaya... Sübhan Hakkın gayrı dahi, onun muradı olmaya... Hatta, eşyayı zorla hatırlatmaya kalksalar dahi, hatırlayamaz; maksudu dahi olamaz.
Şirkten ki temizlendi; afaki ve enfüsi ilâhlardan ki hür oldu. İşte o zaman, zikrin yerine Kur'an okumaya hak kazanır; tilâvet devletine de terakki eder.
Anlatılan haletin husulünden evvel, Kur'an okumak, ebrar amellerine dahildir. Anlatılan haletin husulünden sonra ise, mukarrebinin amelleri arasına dahildir.
Nitekim, bu nisbetin husulünden evvel zikir, mukarrebinin amelleri arasına dahildir.
Ebrarın amelleri ibadetler cümlesindendir; mukarrebinin amelleri ise, tefekkürler cümlesindendir. Herhalde, şu hadis-i şerifi duymuş olacaksınız:
"Bir saat tefekkür, bir sene ibadetten hayırlıdır. Veya yetmiş sene."
Tefekkür, batıldan hakka intikaldir.
Ebrar ile mukarrebin arasındaki fark, o ibadetle bu tefekkür arasında farktır.
Şunun da bilinmesi yerinde olur ki:
Mukarrebin amelleri arasında sayılan müptedinin zikri, kâmil ve mükemmel şeyhten alınandır. Amma, maksadı, tarikata sülük olmalıdır. Aksi halde zikir, ebrar amelleri arasına girer.
Doğruyu ilham eden Sübhan Allah'tır.
Selâm, hüdaya tabi olup Mutabaat-ı Mustafa'yı bırakmayanlara. Ona ve âline salâtların en tamamı, selâmların dahi ekmeli.
***
MEVZUU: Hazret-i Şeyhimize has bazı hallerin, zevklerin beyanı.. Sayesi eksik olmasın.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Seyyid Mir Muhammed Nu'man'a yazmıştır.
***
Allah'a hamd olsun. Onun seçmiş olduğu kullarına selâm..
***
Şu mana gizli değildir ki: Sübhan Allah'ın inayeti, o Yüce Zat'ın inayeti ile; celâli ve gazabı suretinde tecelli etmediğinden beri, zindan kafesine mahpus olmadım; şuhudî iman darlığından dahi tamamı ile çıkmadım; hayal ve misal züâli yollarından dahi tamamı ile ayrılmadım. Gaybî iman yolunda dahi, dizginleri bırakılmış olarak, böbürlenip durmadım. Kemal üzere huzurdan gaybe, aynden ilme, sühuddan istidlale de dönmedim. Kâmil bir zevk, doğru bir vicdan ile, başkalarının iyiliklerini ayıp, ayıplarını dahi iyilik olarak bulmadım. Züllün ve inkisarın zülâlini de tatmadım; keza mürebbi hakareti, rüsvaylığı, iftikannı da.. Halkın taan ve levminin cemalinden de haz almadım, insanların belâsının ve cefasının güzel lezzetini de almadım. İrade ve ihtiyarı, yıkayıcı önündeki bir meyit gibi bütünüyle irade ve ihtiyarı terk etmedim. Tamam ve kemal üzere, afakî ve enfüsî taallukatı dahi kesib atmadım.. Tazarru, iltica, inabe, istiğfar, zül, inkisar hakikatına da haiz olmadım. Yüce Makamı azamet kibriya perdeleri ile sanlı Sübhan Hakkın istiğnasını da müşahede etmedim. Nefsimi fakri, ihtiyacı tammam, iktidarı kayıp, hasiyetten ari, itibarı yok, zelil, hakir bir kul olarak da bilmedim.
Bir âyet-i kerime meali:
— «Ben, nefsimi tebrie edemem.. Zira nefis, bütün şiddetiyle kötülüğü emredendir. Meğer ki, Rabbim merhamet etmiş ola..» (12/ 53)
Eğer feyizlerin ve ilâhî varidatın tevatürü olmasaydı; bu mihnet yurdunda onun namütenahi nimetleri ve ihsanları tevali ederek bu gönlü kırık kulun haline şamil olmasaydı, iş ye'se düşer; ümit bağı dahi kopabilirdi.
Allah'a hamd olsun ki: Belâ içinde bana afiyet ihsan eyledi. Cefa içinde bana kerem etti. Darlıkta bana ihsanda bulundu. Darlıkta ve genişlikte beni şükretmeye muvaffak eyledi. Beni, enbiyaya mutabaat edenlerden, evliyanın da izinde gidenlerden olmayı nasib etti. Ulemayı ve salihleri de sevenlerden kıldı..
Başta enbiyaya, sonra onları tasdik edenlere, Sübhan Allah'ın salâtları ve selâmlan olsun..
***
MEVZUU: Mahbub Zatın elemi ve celâli, nimetinden ve cemalinden daha sevimlidir.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Sahibü'i Maarif Şeyh Bediüddin'e yazmıştır.
***
Allah'a hamd olsun. Onun seçmiş olduğu kullara da selâm.
Mübarek mektup ulaştı. Yani Şeyh Fethullah ile gönderilen...
Halkın cefasından ve kötülemelerinden yazmışsınız. Halbuki, bunlar, bu taifenin aynen güzelliği ve paslarının cilâsıdır Sakıntıya ve kedere nasıl sebep olur?
Bu Fakir, ilk hallerinde bu kaleye geldiği zaman hissetti ki, halkın levm etme nurları köylerden ve şehirlerden peşpeşe gelmektedir. Tıpkı nurani
bulutlar gibi...
Muamele, düşüklükten yüceliğe çıktı. Cemaliyet terbiyesi ile senelerin merhalelerini kat ettiniz. Şu anda yerinde olur ki, mesafeyi celâliyet terbiyesi ile kat edesiniz; sabır makamında bulunasınız, Hakta rıza makamında bulunasınız. Celâli, cemali dahi müsavi göresiniz.
Yine yazmışsınız ki:
-Fitnenin zuhur vakti, önce bulunan ne hal kaldı; ne de zevk...
Amma yerinde olur ki, hal ve zevk kat kat arta... Halbuki mahbubun cefası, vefasından daha çok lezzet getirir. Hangi belâ vaki olmuştur ki, avam gibi konuşula ve zati mahabbetten de uzaklaşıla...
Celâl, cemalin üstünde bilinmelidir. Geçmişin aksine elem, nimetten daha faziletli tasavvur edilmelidir. Zira, cemalde ve nimette, mahbubun muradı vardır; amma nefsin muradı karışıktır. Celâlde ve nimette ise, halis olarak mahbubun muradı vardır; nefsin muradının aksinedir.
Buradaki vakit ve hal, önceki halin ve vaktin başkasıdır. ikisi arasında çok fark vardır.
***
Haremeyn-i Şerifıyn'in ziyareti hakkında da yazmışsınız. (Yani Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere ziyareti...) Bunda hiçbir mani yoktur.
Allah bizimledir; ne güzel vekildir.
***
MEVZUU: Halkın ezasına tahammül etmeye teşvik.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Şeyh Muhibbüllah Mankpuri'ye yazmıştır.
***
Allah'a hamd olsun. Salât ve selâm, Allah'ın Resulüne. Sizlere dahi dualarımı bildiririm.
Seyyid Mir Muhibbüllah kardeşimden gelen mübarek mektubun ulaştığını bildirmek isterim.
Çokça ferah ve sürür getirdi.
Mutlaka, halkın ezasına dayanmak gerek. Akrabaların cefasından kaçmak olmaz. Allahu Teala, Habibine emrederek şöyle buyurdu:
"Resullerden ülü'l-azm olanların sabrettiği gibi sabreyle... Onlara (azab için) acele etme."(46/35)
Bu makamın sükûnetindeki tuz, bu eza ve cefadır. Halbuki, siz bu tuzdan kaçmak istiyorsunuz.
Evet, şekere alışan tuza takat getiremez. Ne yapalım?
Bir şiir:
Hiç doğru değil, aşıktan naz gelmesi;
Olunca sevilen âlem sevgilisi...
***
Yine o mektuba yazmışsınız ki:
-icazet olursa, İlâhabad'da bir yer bulayım.
Bir yer gösteriniz ki, oraya gidesiniz ve halkın ifrat derecedeki cefasından kurtulasınız. Amma bu, ruhsat yoludur. Azimet yolu ise, ezaya sabır ve tahammüldür.
***
Sizin de malumunuz olduğu üzere, bugünlerde Fakir'e zaaf geldi. Bunun için cümleleri kısa kestik.
Vesselam...
***
MEVZUU: Gaybin asaleti, şühudun zılliyeti.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Sahibü'l-Hakayık Mevlâna Muhammed Sıddık'a yazmıştır.
***
Ey muhib,
Gayb, kendisinde zıllıyet şaibesi olan şühudun mukabilidir. Gaybe gelince, bu şaibeden beri olduğundan; şühuddan daha mükemmel bulunmaktadır.
Ne var ki, Seyyüd'l-beşer Resulullah (sav) Efendimiz; zıllıyet şaibesinden yana pek temiz ve zılâl perdelerinin ötesinin de ötesinde bulunan rüyet devleti ile müşerref olduğundan, onun hakkında gayb rüyetten daha mükemmel olamaz. Allahu Teala ona salât ve selâm eylesin.
Gayble yetinmek, zıllıyeti kaldırmak içindir. Huzurun aynında, zıllıyetin kalkması ki müyesser oldu; gaybe neden ihtiyaç kalsın? Bu, öyle bir devlettir ki, Seyyidü'l-kevneyn Resulullah (sav) Efendimize mahsustur. Ona ve âline salât ve selâm olsun.
Tebaiyet ve veraset yolu ile, onun kâmil tabilerine dahi bu makamdan nasip vardır.
Nitekim, rüyetin olmadığı yerde, ne şühud, ne de müşahede vardır.
Ondan:
-Gayb... tabiri ile anlatmak, ibarelerin en güzelidir. Ve bu makamın tafsili, sözle anlatılamaz. *
Böyle bir şey, mümkün değildir. Herkes, vicdanı kadar, bulacağını bulur. Zira o, bu sözle ifadenin çok çok ötesindedir. Ondan yana, azdan da azın nasibi vardır.
Vesselam...
***
MEVZUU: "Resul, size ne verdiyse alın; neyi size yasak ettiyse, ondan sakının. Allah'a karşı takva sahibi olun. Çünkü, Allah'ın azabı çetindir." (59/7), mealine gelen ayet-i kerimenin beyanı hakkındadır.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Seyyid Muhammed Nu'man'a yazmıştır.
***
Rahman Rahim Allah'ın adı ile...
Allahu Teala, şöyle buyurdu:
"Resul, size ne verdiyse alın; neyi size yasak ettiyse, ondan sakının. Allah'a karşı takva sahibi olun. Allah'ın azabı çetindir." (59/7)
Bu ayet-i kerimede; emirlere imtisal, yasaklardan da sakınmak anlatıldıktan sonra, takvaya geçildi ki; şu manaya işarettir Takvanın hakikati olan, yasaklardan sakınmaya önem verile... Dinin esası da budur. Bu manada Resulullah (sav) Efendimiz söyle buyurdu:
"Dininizin direği vera'dır. (Yani yasaklardan ve şüphelilerden korunmak...)"
Resulullah (sav) Efendimiz bir başka yerde ise, söyle buyurdu:
"Veraa hiçbir şey denk olamaz."
Doğrusunu en iyi bilen Sübhan Allah'tır; bu ihtimamın tevili söyle olsa gerek:
Yasaklar yaygındır; yerine getirildiği takdirde, faydası da çoktur. Ve bu yasaklardan sakınmak işi, emre imtisal zımnında bulunur. Zira, emri yerine getirmek, onun zıddından kaçınmak sayılır. Bu mana da açıktır.
Yasaklardan sakınmanın faydalı oluşu çokluğu ise, onun umumiyeti cihetinden değildir. Zira o, sırf nefse muhalefettir. Emre imtisal suretleri hilâfına onda nefsin bir hazzı yoktur. Zira, onda (yasakları yapmakta) nefsin aldığı lezzet vardır.
• Her ne şey ki, onda nefse muhalefet daha ziyadedir; o şeyde fayda daha çoktur ve necat yoluna daha yakındır. Zira, şer'i tekliflerden asıl maksat, nefsin kahrıdır. Zira, nefis, kendisini Allah'a karşı düşmanlığa saptamıştır. Bu manada bir kudsi hadis şöyle geldi:
"Nefsine düşman ol; zira o, bana düşmanlığa saplanmıştır."
Mesayih tarikatlarından hangisinde şeriat hükümlerine riayet fazla ise, nefisle muhalefetin çokluğundan ötürü, Sübhan Allah'a ulaştıran yolların en yakınıdır. Böyle bir tarikat ise, ancak, Tarikat-ı Nakşibendiye olur.
Üstte anlatılan mana icabı olarak, efendimiz ve önderimiz büyük şeyh Şah Nakşibend şöyle dedi:
-Nefisle olan muhalefetin çokluğu dolayısı ile, Sübhan Allah'a çıkaran yolların en yakınını buldum.
Allahu Teala, sırrının kudsiyetini artırsın.
Bu Tarikat-ı Aliyyedeki şer'i hükümlere ziyadesi ile riayete gelince, bu da, insaflı, anlayışlı, diğer meşayih tarikatlarına içten bakan kimseye gizli değildir.
Durum, anlatıldığı gibi olmasına rağmen, bazı risalelerde, ziyade izahla beyan ettim.
Hakikat-ı halli en iyi bilen Sübhan Allah'tır. O Sübhan Zat bana yeter; ne güzel vekildir. Allahu Teala, Efendimiz Muhammed'e, âline ve ashabına salât, selâm, bereketler ve ikramlar eylesin. Hüdaya ittiba edenlere selâm.
***
MEVZUU: "Kullarım, sana benden sorarlarsa..."(2/186), mealine gelen ayet-i kerimenin tefsiri.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Seyyid Muhammed Nu'man'a yazmıştır.
***
Allah'a hamd olsun... Onun seçmiş olduğu kullarına da selâm. Allah-u Teala şöyle buyurdu: "Kullanırı, sana benden sorarlarsa, ben yakınım."(2/186)
Sübhan Hakkın yakınlığı, her ne kadar keyfiyeti ve misliyeti yok ise de; lâkin burada vehmin yeri vardır. Vehim kavramı ve hayal dairesi dışında kalan, lüce Hakkın akrebiyetidir. (Yani pek çok yakınlığıdır)
Bu manadan ötürüdür ki, alemin yakınlığı çoktur; amma alemin akrabiyeti, (pek yakınlığı) azdan da azdır.
Yakınlık nihayeti, ittihad husulüdür; isterse bu ittihat mücerred tevehhüm olsun. Amma akrebiyet (pek yakınlık) ancak ittihadı da aştıktan sonradır.
Durum anlatıldığı gibidir; isterse, akıl yakınlık canibinde kendisine pek yakın olanı uzak görsün. Bu da, aklın görüş kusurundandır. Uzak görmeyi âdet edindiğinden, kendisine pek yakın olanı bulamaz.
Vesselam...
***
MEVZUU:
a) Emir ve halk âleminin cüzlerinden bir araya gelen insan camiiyetinin beyanı.,
b) insan kalbinin Arş-ı Mecid'e tercihi..
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Seyyid Mir Şemseddin Ali Halhali'ye yazmıştır.
***
Allah'a hamd olsun. Onun seçmiş olduğu kullarına selâm..
***
Bilesin ki, insan nüsha-i camiadır. On cüzden mürekkeptir.
Anasır-ı erbaa, nefs-i natıka, kalb, ruh, sır, hafi, ahfa, sair kuvveler ve cevarih anlatılan on cüze dönüktür. Bu cüzler arasında da, tezad vardır. Anasırdan bazısının bazısına tezadı da açıktır.
Aynı şekilde, halk âleminin emir âlemine tezadı dahi bellidir.
Emir âlemi cüzlerinden beş tanesinin her biri, bir işe tahsis edilmiştir; kemale bağlıdır. Nefs-i natıka ise.. kendi isteğini yapmayı iktiza eder; kendisinden başkasına itaat etmeyi istemez..
Sübhan Allah, bu biri birine zıd şeylerden her birini; kendilerine has âdetlerini kırmak sureti ile, şamil inayetine ve kâmil kudretine göre onları bir araya getirdi. Onlara has bîr mizaç, vahdanî heyet verdi. Anlatılan hususî mizaç, vahdanî heyet husulünden sonra; tam hikmeti ile, Sübhan Allah onlara bir suret hibe eyledi.. Ta ki: Bu birbirine zıd dağınık cüzleri koruna.. Bütün bunların toplamına da:
— İnsan..
İsmini verdi.. Onu, camiiyeti ve vahdanî heyet husulü itibarı ile. hilâfet istidadı ile müşerref eyledi.
İşbu anlatılan devlet, insandan başkasına müyesser değildir.
Alem-i kebir, her ne kadar büyük ise de, lâkin o, camiiyetten uzaktır; vahdanî heyetten yana da bir nasibi yoktur.
Bu muamele, bütün insan fertlerinde caridir. Bunda, avam dahi havas ile müşterektir.
***
Bilinmesi yerinde olur ki: Âlem-i kebirin en şerefli cüz'ü parçası Arş-ı Meciddir. Ona, mahsus umu tecelli ise.. diğer cüzlerin tecellileri üstündedir. Zira, o tecelli cami olup o zuhur dahi Yüce Mukaddes vücubiyet isimlerini ve sıfatlarını da bir araya getirmiştir.
Anlatılandan başka, o tecellî daimîdir; onda perdelenme yeri yoktur.
İnsan-ı kâmil kalbinin dahi arşla münasebeti vardır. Bu manadan olarak, onun için:
— Arşullah.. (Allah'ın arşı..)
Denir.. Arşın tecellisinden yana onun bol nasibi, tam bir hazzı vardır.
Bu babda netice mana şu ki: O tecelli küllî o'up bu tecelli dahi cüz'îdir. Lâkin, kalbde bir meziyet var ki, bu meziyet arşta yoktur. Bu meziyet dahi: Tecelli edeni anlamaktır.
Anlatılandan başka kalb: Bir mazhar (zuhur yeri) olup kendisinde zuhur edenle alâkası vardır. Amma arş böyle değildir; böyle bir alâkadan yana boştur.
Hiç şüphe edilmeye ki: Bu anlayış ve alâka, kalbin terakkisini mümkün kıldı.. Hatta, böyle bir mana vaki oldu..
O kadar ki kalb:
— «İnsan sevdiği ile beraberdir..»
Hükmüne göre, ilgilendiği ile beraber olup onun sevgisine de tutkundur.
Eğer isimleri ve sıfatları seviyorsa; isimlerle ve sıfatlarladır. Eğer Yüce Mukaddes Zat'ı seviyorsa; oradaki maiyet dahi sahih olur. isimler ve sıfatlarla alâkadar olmaktan terakki eder..
Amma Arş-ı Mecid anlatıldığı gibi değildir. Zira, onun hakkında isimlerden ve sıfatlardan mücerred olan tecelli onun hakkında vaki değildir.
Vesselam..
***
MEVZUU: Namazda, tazarru, zikir, Kur'an okumak ve kunutu uzatmanın faydaları.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Seyyid mir Muhammed Nu'man'a yazmıştır.
***
Allah'a hamd olsun. Selâm olsun onun seçmiş olduğu kullarına... Maden-i siyadet kardeşimden gelen mektup ulaştı. Sürür getirdi. Şöyle yazmışsın:
-Dua, tazarru, Hazret-i Hakka devamlı iltica, zikir mi daha faziletlidir; yoksa bütününe karışık, zikir mi? Derim ki:
-Mutlak zikir gerek. Her ne şey ki onunla içtima eder; o devlettir. Vusul medarını zikir üzerine vaz etmişlerdir. Onun gayrı şeyler ise, onun semereleri ve neticeleridir.
***
Sormuşsunuz ki:
-Şu üç şeyin hangisi daha faziletlidir:
a) Nefy ve isbat (La ilahe illallah),
b) Kur'an okumak,
c) Kunutu uzatarak namaz kılmak, Bilesin ki,
Nefy ve isbat, namazın şartı olan abdest gibidir. Abdest olmadığı takdirde, namaza başlamak, sahih olmaz.
Aynı şekilde farzlar, vacipler ve sünnetler hariç olmak üzere; nefiy ve isbat muamelesi tamam olmadıkça, her amel malayani kısmına dahildir.
Yerinde olur ki, öncelikle maraz izale edile... Bu izale işi de, nefiy ve isbata bağlıdır. Bundan sonra, ibadet ve başka hasenat ile iştigal edilir. Ki bunlar bedene yararlı gıda gibidir. Marazın zevalinden önce alınan her gıda, fasit ve müfsittir.
Bir mısra:
Her ne alırsa illetli, olur illet.
Bu muamelenin tamam olduğu taayyünü gerekmez. Zira, o haletin kendisi tamam olduğunu söyler.
***
Yazmışsınız ki:
-Üçüncü cilt kimin ismine tescil edilecek?
Zahir o ki, Fakir daha önce yazmıştım: O sizin isminize tescil edilecek. Şu andaki mektubunuzun cevabında da söz yine budur. Ona sizden daha değerli ve haklı kim var ki? Şöyle demek mümkündür:
-Kalbin meyli, daima zatınızadır.
Egre'de oturmanızın manası malum değildir. Her ne kadar civarda olsa dahi, madem ki mülakattan hali durumdadır; itibardan düşüktür.
Fakir için orada oturmanız yerinde değil. Fakir'i Erhamü'r-rahimine ısmarlayıp vatana teveccüz ediniz. Böylece, oradaki müştakları da mesrur kılınız.
Eğer kalbinizde, orada kalmanın bir diğer yüzü var ise, o başka iştir.
Muhammed Emin'in validesi, ismet ve iffete sahip olmakla muvaffak olsun. Rüyasını yazdığı uzun mektubu mütalaa ettim. Her ne kadar onda, ürkütücü ve keder verici şeyler olsa da, lâkin o hayırdır. Sonunda, onlardan her biri hayra çevrilir ümidi vardır. Bu gibi rüyalara dikkat etmelidir. Kusurları dahi, tevbe istiğfarla telâfiye çalışmalıdır.
Bilmeli ki, dünya metaı, onun fani müzahrefatı hiçbir şeydir. Akıllı olan ona meftun ve müptela olmaz.
Ahiret halleri, göz önünde tutulmalı ve zikirle meşgul olmalıdır.
Neden dolayı zikirde tam bir lezzet husulü ve nazarda eşyanın zuhuru gerekli olsun? Zira böyle şeyler oyun ve oyalanmaya dahildir. Elbette, her ne kadar zikirde meşakket bulunur ise, o miktar daha faziletli ve daha faydalı olur.
Beş vakit namazları eda ettikten sonra, vakitleri şanı yüce Allah'ın zikri ile mamur eylemek gerek. Zikir lezzeti ile muattal olmak değil.
Ona düşer ki, hizmetiniz için rızanızı almayı bir ganimet bile. Size de düşer ki, ona rıfk ile muamele ederek tarafınıza cezb edesiniz;
Vesselam...
***
MEVZUU:
a) Sahib-i Şeriat-ı Garra Resulullah'a mutabaat. Ona ve âline salât ve selâm.
b) Tarikat şeyhine mutabaat.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Seyyid Mir Muhibbüllah Mankpuri'ye yazmıştır.
***
Rahman Rahim Allah'ın adı ile...
Kardeşim Mercii Siyadet Mir Muhibbüllah'tan gelen mektup ulaştı.
Istırap ve ıstırar üzere derc edilen yeis mukadimeleri anlaşıldı.
Yeis küfürdür; ümitvar olmalısınız.
Şu iki şeyde rusuh var ise, (yani sağlamlık) gam neye? Şunlardır:
a) Sahib-i Şeriat Resulullah (sav) Efendimize mutabaat. O na ve âline salât ve selâm olsun.
b) Tarikat şeyhine inanıp ona mahabbet etmek.
Vakıf, iltica eden olmalı ve olumsuz şeylerden feragat etmelisiniz ki, anlatılan devlete fütur gelmeye... Bundan öte her şey kolaydır; amma her ne olursa olsun. Telâfisi de mümkündür.
***
Bundan önce size yazmıştım:
Eğer Münkpur'da kalmayı istemiyorsanız; İlâhabad'ı vatan olarak seçmek gerek. İhtimal ki, mübarek olur. Halbuki siz, bundan aksini anladınız.
-Mübarek lâfzı da, maksuda delâlet etmemiş. Şu anda söylenecek kelâm yine odur.
Gece nazarda zahir oldu: Taşınmanız, Mankpur'dan alınıp İlâhabad'a geçmiş...
Orada bir harabe seçip vakitlerinizi, sanı büyük Allah'ın zikri ile mamur kılınız. Hiç kimse ile meşgul olmayınız.
Nefy ve isbat (LA İLAHE İLLALLAH) zikrine devam ediniz.
Bu kelime-i tayyibenin tekran ile, bütün muradlan sine sahasından çıkarıp atınız. O Vahid Zat'tan başka maklub, maksud ve mahbub kalmasın...
Şayet kalb, bu zikri yapmaktan acizlenirse; dille söyleyiniz. Amma gizli olmak şartı ile... Zira, cehren yapılan zikir, bu tarikatta memnudur.
Tarikatın kalan tarz ve vaziyetlerini biliyorsunuz.
Bilhassa dikkat ediniz, uymak yolundan sapmayasınız. Hem de, gücünüzün yettiği kadar. Zira, tarikat şeyhine uymanın iyi semereleri vardır. Onun yolunun aksine gitmek ise, tehlikelidir.
Bundan daha ziyade ne yazayım?
Hüdaya ittiba edip Mutabaat-ı Mustafa'yı bırakmayanlara selâm. Ona, âline ashabına salâtların en tamamı, selâmların dahi ekmeli...
***
MEVZUU: Vacibü'l-vücud Teala'nın varlığından sorulan suale cevaptır.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Mir Şemseddin'e yazmıştır.
Allah'a hamd olsun. Onun seçmiş olduğu kullarına da selâm...
***
Kerem ve şefkat olarak gönderilen mektubun mütalaasından hoşlanıp lezzet aldım. Allahu Teala, sizi hayırla mükâfatlandırsın.
O mektuba şu hususlar derc edilmiş:
-Yüce Hakkın zatı mahiyeti ile mevcud olup veya zaid olarak mevcud olmadığına göre, vücub ve vücud itibarı olmadan Sübhan Allah'ın zatı olan Vacibü'l-Vücud arası ile mümteniu'i-vücud arasında nasıl tekabül olur? Vücuddan ve vücubdan muarra zata dahi, nasıl Vacibü'l-Vücud ıtlakı mümkün olur? Vücub vücuduna dayanan ibadet istihkakı nasıl sabit olur? Vücub vücudu olmayan zata dahi Vacibü'l-Vücud ıtlakı hangi itibara göredir?
Ey mahdum,
Bu suallerin cevabı, tafsilatı ile ikinci cilt mektuplarından birine geçmiştir. Zahir olan o ki, Fakir'in evlâdından birinin adına yazılmıştır. Onu mütalaa ederseniz, beğeneceğiniz umulur.
Hulâsa, mümkündür ki, yüce Sultan Vacip nefsi ile mevcud ola... Vücutla değil... O Hazret'e vücub ıtlakı ise, aklın ortaya attığı şeyler kabilinden-dir. Elbette, vasıfların en yücesi Allah'ındır.
Vücub-u vücud, akıl çıkarmaları kabilinden olduğu gibi, ademin imtinaı • dahi o yüce Sultan Hazret'te aklın çıkarmalarındandır. Nitekim zat-ı baht-te, vücub-ü vücud nisbeti zahir olunca, onun mukabili olarak imtina-ı adem de husule geldi. Vücub-u vücud üzerine dağılan ibadet istihkakı nisbeti dahi böylece zuhura gelmiş oldu.
Allah vardı; onunla olan bir şey yoktur. İsterse, nisbetlerden ve itibarlardan olsun. Nisbet zahir olunca, tekabül zahir oldu.
Evvel ahir selâm.
***
MEVZUU: Sevenin nazarında, sevilenin elem lezzeti, nimet lezzetinden daha leziz ve daha güzeldir.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu Mir Muhammed Nu'man'a yazmıştır.
***
Allah'a hamd olsun. Onun seçmiş olduğu kullarına dahi selâm olsun.
Seyyid Muhammed Nu'man kardeşe malum olsun.
Anlaşılan durum şu oldu ki, nasihatçı ahbab, halâs sebeplerine teşebbüste her ne kadar çaba harcadılarsa, faydalı olmadı. Hayır, Sübhan Allah'ın yaptığındadır.
Bu işten dolayı, beşeriyet iktizası bir nevi hüzün meydana geldi. Gönül darlığı zuhur etti.
Bir müddet sonra, yüce Sultan Allah'ın fazlı ile hüzün ve gönül darlığı, feraha ve gönül rahatlığına döndü.
Has bir yakin ile bildim ki, eza vermek yolunda bulunan bu cemaatın muradı; eğer şanı yüce Hakkın muradına muvafık ise, sıkılmanın yeri yoktur; hatta gönül daraltmanın da... Hatta bu, mahabbet davasına da aykırıdır. Zira, sevilen zatın verdiği elem, verdiği nimet gibi sevilir; yani seven için... Hatta rağbet görür.
Nitekim seven kimse, onun nimetinden lezzet aldığı gibi, eleminden de aynı lezzeti alır. Hatta eleminden daha fazla lezzet alması gerek. Zira elem, nefsin muradı ve hoşlanması şaibesinden uzaktır.
Sübhan Hak, mutlak cemildir. Bir şahsın eziyetini murad ettiği zaman, yüce Hakkın bu muradı, o şahsın nazarında o Sübhan Zat'ın inayeti ile elbet güzel olmalıdır. Hatta lezzet almasına da sebep olur.
Bu cemaatin muradı dahi, Sübhan Hakkın muradına muvafık düştüğünden; hatta o yüce Zatın muradına bir pencere olduğundan, onların muradı dahi nazarda iyi olur. Lezzet almayı mucibdir.
Sevilen zatın fiiline mazhar olan bir şahsın fiili, o sevilen zatın fiilinin kendisi gibi sevilir. O işi yapan şahıs dahi, sevenin nazarında bu alâka ile sevilir.
Asıl hayret edilecek durum şu ki: O şahıstan cefa, her ne kadar ziyade tasavvur edilirse; sevenin nazarında o kadar iyi ve o kadar değerli olur. Bunun böyle oluşu da, sevilenin gazap suretini daha çok ve daha ziyade gösterdiğidir.
Ne var ki, bu tarikatın dalgınlarının işi, değişmiş ve tersine dönmüştür.
O şahsa karşı, kötülük murad etmek, onu kötülemek, sevilenin sevgisine münafidir. Çünkü, o şahsın, bu işte sevilne zatın fiiline ayna olmaktan daha ziyade bir işi yoktur. O kimseler ki, eza sadedinde zahir olurlar; sair mahlukata nazaran sevimli durumdadırlar. Bunun için, kardeşler, gönül darlığını kendilerinden atsınlar. Eza sadedinde onlara kin duymasınlar. Hatta, onların bu fiillerinden lezzet duymaları gerekir.
Evet, biz, dua etmekle memuruz. Sübhan Hak ise duayı, ilticayı, tazarruu, kendisine yönelmeyi sever.
Belânın defi için dua edip af ve afiyet dilemek yerinde olur.
Üstte:
-Gazap suretini gösterdiği dedim. Şunun için ki:
Gazabın hakikati düşmanların nasibidir. Gazabın sureti ise, dostlara aynı rahmettir.
Hakikatta, bu gazap suretini seven için o kadar menfaatler bırakılmıştır ki, onların şerhi mümkün değildir. Keza, dostlara verilen gzaap suretinde, münkirlerin dahi helaki vardır; bu dahi onların iptilâsına sebep olmaktadır. Herhalde bu manada söylenmiş olan Şeyh Muhyiddin b. Arabi'nin (sırrı mukaddes olsun) şu cümlesini duymuş olacaksınız:
-İrfan sahibinin bir himmeti yoktur.
Yani onunla bileyyeyi, def etmek isteyeceği himmeti... Böyle bir şey irfan sahibinden alınmıştır. Zira, bir irfan sahibi beliyyeyi sevilenden görür; yakinen bilir ki, bu beliyye onun muradıdır. Bu durumda onun defi için nasıl himmet sarf edebilir? Onun kaldırılmasını nasıl diler? O, her ne kadar dilinde, suret cihetinden belânın gitmesi için dua etse de; bu yaptığı dua, emrine imtisal içindir. Ne var ki o, hakikatta hiçbir şey murad etmemektedir; kendisine gelen her şeyden lezzet alır.
Hüdaya ittiba edenlere selâm...
***
MEVZUU: Salikin kendi hallerine muttali olmayışı ve bunları müridlerin aynalarında müşahede etmenin beyanı.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Mevlâna Ahmed'e yazmıştır.
***
Allah'a hamd olsun. Selâm, onun seçmiş olduğu kullarına...
Mektub-u şerif geldi. Onda şöyle yazmışsın:
-Ben, nefsimde, bu taife-i aliyyenin ilim, vecid ve hallerinden yana hiçbir şey "bulamıyorum. Mana böyle iken, iki talibe tarikat talimi yapmaktayım. Her ikisinden de görülmemiş haller zuhur etmektedir. Bunun tevili nedir?
Bilesin ki,
O haller ki, anlatılan iki şahıstan zuhur etmektedir; sizin hallerinizin aksi olup onların istidadı aynalarında zuhura gelmiştir. O iki şahıs, ilim sahibi olduklarından hallerini anlayıp gizli hale ilim husulü üzerine de size delil oldular. Bir ayna gibi ki, insanda bulunan gizli haller delâlet edip saklı güzelliklerini zuhura getirir.
Asıl maksat, hallerin husulüdür. Onları bilmek ise, bir başka devlettir. Bu ilim, bir cemaata verilir; bir başka cemaata da verilmez. Halbuki, her iki zümre de velayet erbabı olup kurb halinde müsavidirler.
-Bizden bilen olduğu gibi, bilmeyen de vardır, halleri bilmemekten ötürü, hüzün çekilmeye ve elem duyulmaya... Asıl yerinde olan, hallerin husulüne çalışmaktır. Hatta, halleri hal edene vusul bulmaya çalışmalıdır.
Talip tasavvutu dışında hallere dair ilim hasıl olmuyor ise, onları, taliplerin aynalarında mütalaa ile yetinmelidir; mazharlar yolundan gelene hazırlanmak gerek. Halleri vasıtasız bilmek müyesser olmasa dahi, haller hasıl olsun. Ümitvar olmalı. Tavassutsuz da hasıl olabilir.
***
Yine yazmışsın ki:
-Huzurun devamı ne şeyden ibarettir? Çoğu zaman, kalbin bu huzurdan kaydığı hissedilmektedir. Yani bazı meşgaleler arasında... Huzurun ve devamlı huzurun teşhisi gerek. Bilesin ki,
Huzur, yüce Sultan mukaddes Hak ile batının huzurundan ibarettir. Devam, bir parçası olan huzuri ilme benzer. Hiçbir kimseyi duydun mu ki, vakitlerin birinde, kendi nefsinden gaflete düşüp zühul bulmuş. Gaflet ve zühul ancak husuli ilimde tasavvur edilir. Zira, arada mugayeret vardır. Huzuri ilimde ise, huzur içi huzur vardır; hem de daima... İsterse ahmak bu huzurdan yana, cehalete düşsün, kaçsın, husul ile de, gurura dalsın...
Huzur için, devam lâzımdır. Onun ki devamı yoktur; matluba meyil olup anlatılan huzura bir benzerliği vardır. Devamı dahi zordur. Çünkü, husuli ilme benzer yanı vardır ki, devamdan yana nasibi azdır. Bir ayet-i kerime meali: "Vasıfların en güzeli Allah'ındır."(16/60) Yüce mukaddes Hakka nisbetle:
-Husuli ilim, huzuri ilim tabirleri, ancak teşbih ve tanzir kabilindendir. Allah-u Teala, insana kendi nefsinden daha yakın olduğuna göre, huzuri ilim de, husuli ilmin de kapsamı dışındadır, isterse akıl erbabı onu tasavvurdan yana aciz olsun ve nefislerinden daha yakın bulmamış olsunlar. Lâkin bu mana, ledünni ilim erbabınca açıktır; Allah'ın inayeti ile kolayca hasıl olmaktadır.
Dua makamında bir ayet-i kerime geldi:
"Rabbimiz. bize katından rahmet ver; işimizde bizim için muvaffakiyet hazırla."(18/10)
Şu da gizli kalmasın ki,
Kardeşim Seyyid'in sizin üzerinizdeki hakları çoktur; gelmek isteyişinizden de eza duymaktadır. Bunun için, onun hizmetinde bulunmanız yerinde olur. Hem de hiç duraklamadan. Ta ki, eza telâfi edile... Eğer onun izni ile gelirseniz, sıkıntılı bir durum yoktur.
İşleri, onun rızasına uygun şekilde yapmanız, onun izni ile gelmeniz uygun düşer. Bundan daha fazla ne yazayım?
***
MEVZUU: Akaid-i diniye beyanında olup şer'i ibadetlere teşviktir.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, müridlerden saliha bir hanıma yazmıştır.
***
Allah'a hamd olsun, öyle yüce Zat'tır ki, bize in'am eyleyip-İslâm hidayetini nasip etti. Ve bizi Seyyidü'l-enam Muhammed ümmetinden kıldı. Ona ve âline salât ve selâm olsun.
***
Bilinmesi yerinde olur ki, Sübhan Hak, mutlak surette in'am eyleyendir.
Eğer bir vücud varsa, onun yüce mukaddes Zat'ından hibe edilmiştir.
Eğer bir beka ise, onun yüce Sultan Hazreti'nden bir ihsandır.
Eğer kâmil sıfatlar ise, onun şümullü rahmetindendir.
İlim, kudret, basar, semi, nutk... (bilgi, güç, görmek, duymak, konuşmak) bütün bunlar onun şanı büyük Hazret'inden istifade yollu gelmektedir.
Nimetlerin nevileri, keremlerin sınıfları ki, haddi hesabı yoktur; hemen hepsi onun yüce mukaddes Zat'ından feyiz yollu gelmiştir.
Allah-u Teala, zorluğu ve şiddeti izale eder.
Dualara icabet edip belâları def eder.
Onun bir ismi de Rezzak olup, kullarının rızıklarına mani olmaz. Yani onların günahları sebebi ile... Bu da onun tam manası ile kâmil şefkatindendir.
Affının ve vazgeçmesinin bolluğundandır ki, Seyyiat irtikâpları dolayısı ile, kulların hürmet perdelerini açmaz. Zira, Settardır. Onları, ayıpları dolayısı ile, rüsvay etmez.
Halimdir, onları muaheze edip ceza vermekte acele etmez.
Kerimdir, kereminin şümulü, dostlara ve düşmanlara ulaşmaktan geri kalmaz.
Bütün bu nimetlerinin en üstünü, en büyüğü, en azizi, en ikramlısı İslâm'a davet ve dar-ı selâma hidayettir. Seyyidü'l-enam Resulullah (sav) Efendimize de mutabaattır. Ona ve âline salât ve selâm olsun.
Çünkü ebedi hayat, sonsuz nimetlere ermek üstte anlatılanlara bağlıdır. Yüce Sübhan Mevlâ'nın rızası dahi buna bağlıdır.
Hulâsa, o yüce Zat'ın nimeti, ikramı, ihsanı; güneşten daha zahir, aydan daha parlak, günden daha açıktır.
O yüce Zat'tan başkalarının nimeti onun kudreti ve temkini iledir. Başkalarından ihsan talebi dahi, emanetçiden emanet istemek gibidir; fakirden dilenmek gibidir.
Cahil dahi alim gibi bu manayı ikrar eder. Aklı kıt olan dahi zeki gibi bu işi itiraf eder.
Bir şiir:
Olsa dahi tenimin kıl biten her yerine;
Dil, güçsüzüm şükr için binde bir nimetine...
***
Hiç şüphe edilmeye ki, aklın bedaheti, mün'imin şükrüne ve ona tazim, tevkir etmeye hükmeder. Böylece, Mün'im-i Hakiki olan yüce Sübhan Hakka şükretmek aklın açık bedaheti ile vacip olmuştur. Ona tekrim ve tazim dahi lüzumlu görülmüştür.
Sübhan Hak, tenzih ve taksidin kemal derecesinde olup kullar dahi, son derece televvüs ve tetennüste olduklarından aradaki münasabetin dahi hiçbir şekilde olamayışından ötürü; o yüce Zat'a yapılacak tazimin ve tekrimin nerede ve ne şekilde yapılacağını bulmak zorlaşmıştır. Çünkü kullar
çoğunlukla, bazı işlerin ıtiakını onun mukaddes Zat'ına tam manası ile yapamazlar. Böyle olunca da o şey hakikatta Allah katında müstehcen olur.
Bir şeyi büyük olarak hayal ederler; amma o şey küçük oiur. Başka bir şeyi keremli bilirler; o şey de hakirdir.
Durum yukarıda anlatıldığı gibi olunca; yüce Hakkın tazimi ve tekrimi, onun mukaddes Zat'ından istifade yollu gelmiş olmayınca; onun şükrünü edaya lâyık, onunla kulluğunu yapmak dahi kabil olmaz.
Kulların kendilerinden sudur eden hamd, çok kere hicv olacağı gibi; övmeleri dahi ayıplama olur.
Onun Sübhan Zat'ından istifade yollu yapılan tazim, tevkir, tekrim; bizim hak şeriatımızın kendisidir. Onun geldiği zata salât, selâm ve tahiyyet...
Eğer kalben yapılacak bir tazim ise, hak şeriatta beyan edilmiştir.
Dille yapılacak bir sena ise, bu dahi orada delille gösterilmiştir.
Duyguların yapacağı ameller, fiiller ise, Şeriat sahibi Resulullah (sav) Efendimiz tarafından açıklanmıştır. Hem de tafsilatı ile...
Üstte anlatılan manaya göre, yüce Hakka şükür; kalb, kalıp, itikad olarak şeriat hükümlerinin yerine getirilmesine inhisar etmiştir. Hangi tazim ve hangi ibadet ki, şeriatın dışında yapılır, ona dayanmak kabil olmaz. Hatta çok kere, zıdları tahsil durumu ortaya çıkar. Hasene olduğu tevehhüm edilen, hakikatta seyyie olur.
Anlatılan beyan mülahaza edilince anlaşılacaktır ki, şeriatla amel etmek, aklen vacip olmuştur. Mün'im Teala'nın şükrünü eda etmek dahi, şeriat hükümlerini yerine getirmek dışında güçtür.
***
Şeriat iki kısma ayrılır:
a) İtikada bağlı olanlar.
b) Amele bağlı olanlar.
İtikada bağlı olanlar, dinin esnasındandır. Amele bağlı olanlar ise, dinin teferruatı arasında sayılır.
İtikadı yitiren, necat ehli olmaz; ahiret azabından halâsı da onun için tasavvur edilemez.
Ameli yitiren ise, durumu Sübhan Hakkın iradesine kalmıştır. Dilerse af eder; dilerse günahı kadar azab eder.
Cehennemde ebedi kalmak, itikadı yitiren içindir; dinin zaruri hükümlerini inkâr edene göredir.
Ameli yapmayan, her ne kadar azaba uğrayacak ise de; amma cehennemde ebedi kalmak, onun hakkında yoktur.
İtikada dair olan işler, dinin esasında ve İslâm'ın zaruri işlerinden olduğuna göre, zaruri olarak, onu beyan etmemiz gerekti.
Amele dair işlerde, hem teferruat hem tafsil olduğundan, onu fıkıh kitaplarına havale ettik. Amma, rağbete getirmek için, amele dair işlerden zaruri olanları bir miktar beyan edilecektir.
***
Allahu Teala, pek mukaddes zatı ile mevcuttur. Onun vücudu ise, nefsi iledir Allahu Teala, daimi mevcut olduğu gibi, daimi de olacaktır.
Onun yüce mukaddes Zatına, önceden bir yokluk yolu olmadığı gibi, sonradan dahi bir yokluk gelmeyecektir. Zira:
-Vücub-ü Vücud... (Varlımın gerekli oluşu) tabiri, Mukaddes Zat'ın en hakir hizmetçileri arasındadır.
-Selb-i adem... (Yokluk olmayışı) tabiri ise, o pek muhterem makamın en zelil temizlik işçisidir.
Allahu Teala birdir; ortağı da yoktur. Ne vücub-ü vücudunda, ne üluhiyetinde, ne de ibadet istihkakında...
Ortak ihtiyacı, ancak şu manada olur ki, Allahu Teala yeterli, müstakil olmaz ise... Halbuki, böyle bir şey noksan olup üluhiyete de münafidir. O ki, yeterli, müstakildir; o zaman ortak muattal ve abes olur. Muattal ve abes olmak dahi, üluhiyete münafi, noksan alâmetidir.
Mana üstte anlatıldığı gibi olunca; ortak isbatı, iki ortaktan birinin noksan oluşunu gerektirir. Yani ortaklığa elverişli olmadığını... Böyle bir ortaklığı isbat dahi, ortaklığının mefyini getirir; bu da muhaldir. Bu muhal olunca, Sübhan Hakkın ortaklığı dahi muhaldir.
Allahu Teala'nın kâmil sıfatları olup başlıcası şunlardır: Hayat, ilim, kudret, irade, semi, basar, kelâm, tekvin... (Canlılık, bilmek, güç, dilemek, duymak, konuşmak, yaratmak) Bu sekiz sıfat için şöyle denir:
-Sıfat-ı hakikiye... (Hakiki gerçek sıfatlar)
Bu sıfatlar kadimdir. Yüce mukaddes Zat üzerine zaid olaraktan hariçte bir vücutla mevcuttur. Nitekim ehl-i hak ulema katında mukarrer olan da budur. Allah onların çalışmalarını şükrana lâyık eylesin. Muhalif fırkalardan hiçbiri, sıfat-ı zaide varlığına kail olmadı. Ehl-i sünnet ve'l-cemaat başka... Allah onların çalışmalarını şükrana layık eylesin. Hatta, fırka-i naciyeden son gelen sofiye dahi, şöyle dedi:
-Sıfatlar, zatın aynıdır.
Böylece, bu işte muhaliflere katılmış oldular. Bunlar, her ne kadar sıfatları nefyetmekten sakınsalar da; usullerine ve ibarelerinden çıkan manaya göre, sıfatların nefyi gerekiyor.
Muhalifler, kemali, sıfat-ı kâmileyi nefyetmekte sandılar. Böylece, Kur'an esaslarından akıllarına uyarak ayrıldılar. Allahu Teala, onlara doğru yolu hidayet eylesin.
Sair sıfatlara gelince... Ya itibari, ya da selbi olmaktadır. Kıdem, ezeliyet, uluhiyet gibi... Nitekim şöyle demişlerdir:
-Allahu Teala, bir cisim ve bir cisme bağlı değildir. Ne arazdır, ne de cevher. Ne haldir, ne de mahal. Ne mahduddur, ne de mütenahi. Onun ne ciheti vardır, ne de nisbeti. Denk ve benzerlik onun mukaddes zatından alınmıştır. Hazret-i ünsünde zıddiyet ve denkleşme yoktur.
O yüce Zat, babadan, anadan, çocuktan ve kadından münezzeh ve müberradır. Zira, bunların hepsi hüdus emareleri olup noksanı gerektirir.
Bütün kemalât, onun mukaddes zatı için sabit olup, bütün noksanlar hazret-i hazret-i ünsünden atılmıştır.
Hülâsa, yerinde olur ki, baştan ayağa şer ve noksan olan cümle hüdus ve imkân onun yüce Mukaddes Zat'ından atıla...
Allahu Teala, külliyatı ve cüz'iyatı bilir. Gizli sırtara da muttalidir. En küçük bir zerre dahi semalarda ve yerlerde onun ilim kapsamından çıkamaz.
Evet, bütün eşyanın yaratıcısı o Sübhan Zat olduğuna göre, yerinde olur ki, tümünü bile... Çünkü halkı, elbette halkın bilmesi gerek.
O kimseler ki, saadetten mahrum bulunmaktadırlar; sanırlar ki, Allahu Teala, cüz'iyatı bilmez. Bunu da noksan akılları ile kemal sanırlar. Nitekim, onlar akıllarının yetmezliğinden şöyle derler:
-Allahu Teala'dan, bir şeyden başka sadir olmamıştır. Bu da ondan bir ihtiyar olmadan sudur etmiştir.
Böyle bir durumu da kemal sanırlar. Bu ne cehalettir ki, cehli kemal sanırlar. İstırarı dahi ihtiyara (isteyerek yapmayı zoraki yapmaya) tercih ederler. Yine kendilerinde bulunan cehaletten ötürüdür ki, sair eşyayı, Sübhan Hakkın gayrına istinad etmiş zannederler. Kendiliklerinden bir faal akıl yontarlar; eşyayı da ona bağlarlar. Yerin ve semaların halkını da, muattal kabul ederler.
Fakir'in kanaatına göre alemde, sefahet cihetinden bu taifeden daha şiddetlisi bulunmaz. Sübhanellah... Bir cemaat dahi, bu sefihleri akıl erbabı sanıp sözlerini de hikmet saydılar. İhtimal ki, onların yalan hükümlerini işin aslına uygun sandılar.
Bir ayet-i kerime meali:
"Rabbimiz, bize hidayet ettikten sonra, kalblerimizi kaydırma. Katından bize rahmet hibe eyle. Çünkü sen, hibesi en bol olansın."(3/8)
***
ALLAHU TEALA'NIN KELAMI
Allahu Teala, ezelden ebede kadar bir kelâm ile tekellüm eder. Emrini, nehyini onunla haber verir.
Tevrat, İncil, Zebur, Fürkan ve enbiyaya inzal olunan sair suhuf, hemen hepsi o bir kelâma delhalet etmektedir; ona alâmet olup onun afsilidir. Bu manada, bu vus'at ve bu uzama ile ezel ve ebed bir andan ibarettir. Yani o makam şanında... Hatta burada anın dahi yeri yoktur; an ıtlakı ancak ibarenin darlığından vaki olmuştur. O kelâm ki, bu an içinde sudur eder; tek kelimedir. Hatta bir harf, hatta bir noktadır. Burada nokta ıtlakı dahi, an ıtlakı gibi; ibarenin darlığından dolayı vaki olmuştur. Halbuki noktanın yeri yoktur. Vus'at dahi, onun zatında, sıfatında olup ne keyfiyeti, ne kemiyeti vardır. O yüce zat, zatı ile sıfatı ile; imkân sıfatlarından olan darlıktan ve genişlikten münezzeh ve müberradır.
***
ALLAHU TEALA'YI GÖRMEK
Müminler, Allahu Teala'yı şekli keyfiyeti olmayan bir unvanla cennette göreceklerdir. O rüyet ki, lâkeyfiye taalluku vardır; lâkeyfi olacaktır. (Yanı şekli belli olmayan bir işe taalluk edeni görmek, elbette şekli belli olmayan bir şekilde olacaktır.) Hatta görecek olan dahi, lâkeyfi ve lâmisli manadan yana bolca hazza nail olacaktır ki, lâkeyfi olan rüyete gücü.yete...
Sultanın ihsanını, ancak onun taşıyıcıları alabilir.
Allahu Teala, bu muammayı, havasın dahi, hası kullarına açmıştır. Bu manayı onlara inkişaf ettirmiştir. Bu derin mesele, o büyükler katında tahkike dayalı olup onlardan başkalarına da taklid yolludur.
Ehl-i sünnet dışında bu meseleye, muhalif fırkalardan hiçbiri kail olmamıştır; ister müminleri, isterse kâfirleri olsun. Anlatılan büyük zatlar hariç; hemen hepsi Sübhan Hakkın rüyetini muhal sayar.
Bu manada, muhaliflerin sahid tuttukları dahi, fesadı açık olan gaibi şahide kıyastır.
Resulullah Efendimizin sünnet-i seniyesine mutabaat nuru olmadan, bu derin meseleye iman husulü zordur. O sünnet-i seniyenin sahibine salât, selâm ve tahiyyet.
Bir şiir:
Devlet, lâyık değildir her başa ulaşsın;
Mesih yükünü her merkeb nasıl taşısın?..
Asıl şaşılacak durum şu ki: Ona imanı olmayanlar, rüyet saadeti ile nasıl mes'ud olabilirler? Zira, münkirin nasibi mahrumiyettir. Hem müminler dahi, neden onu görmesinler? Zira, şeriatte gelen bütün cennet ehline rüyet devletinin nasıl olacağıdır. Cennet ehlinden bazılarının onu göreceği, bazılarının da göremeyeceği üzerine şeriatta bir şey varid olmadı.
Anlatılan zümreye verilecek cevap Musa'nın (as) Firavun'a verdiği cevap olacaktır.
Allahu Teala, ikisinden hikâye olarak şöyle buyurdu:
"Firavun dedi ki:
-Önceki asırlarda yaşayan halkın durumu nedir?
Musa şöyle dedi:
-Onların ilmi, Rabbimin indinde bir kitaptadır. Rabbim yanılmaz ve unutmaz."(20/52-52)
Şunun bilinmesi yerinde olur ki, cennet ve cennet ötesi, bütünüyle Sübhan Hakka nisbetle müsavidir. Çünkü, onların hepsi Allahu Teala'nın mahlukudur. Onlardan herhangi bir şeyde, o Sübhan Zat'ın hululü ve temekkünü yoktur. Ne var ki, mahlukattan bazısında, yüce Sultan ve Vacib Zat'ın nurunu zuhura getirme liyakati vardır; bazısında da yoktur. Nitekim, aynada dahi, suretleri zuhura getirme liyakati vardır. Taşta ve kiremitte yoktur. Müsavatın bulunmasına rağmen değişiklik işi bu anlatılan tarafta olup, yüce Sübhan Hak katında değildir.
Bir şiir:
O ki Hak'tır, tut şu kaideyi aklında;
Ne cüz, ne kül, ne zarf, ne mazruf var şanında...
Rüyet, dünyada vaki olmayacaktır. Zira bu mahalde, devletin zuhurunda liyakat yoktur. Her kim, rüyetin dünyada vukubulacağına kail olursa, o yalancı ve müfteridir. Sübhan Hakkın gayrını Hak sanmıştır, Eğer bu devlet, bu dünya hayatında müyesser olsaydı; Musa (as) kelimüllah bu devlete en haklı olurdu.
Her ne kadar Resulullah (sav) Efendimiz, bu devletle müşerref olduysa, onun vukuu dünyada olmadı. Elbette cennete girdi; orada gördü.Cennet dahi, ahiret alemindendir. O, dünyada iken görmüş değildir. Elbette, dünyadan çıktı; ahirete geçti vs. gördü...
ALLAHU TEALA'NIN YARATICILIĞI
Allahu Teala, yerin ve semaların yaratıcısıdır. Keza, dağların ve denizlerin de...
Ağaçların ve meyvelerin de yaratıcısıdır. Madenlerin ve bitkilerin de yaratıcısıdır.
- Allahu Teala, semaları, yıldızları yaratmakla süslediği gibi; yeri dahi, insanları yaratmak sureti ile süsledi.
Eğer basit ise, Sübhan Hakkın vücud vermesi ile olmaktadır. Eğer mürekkeb ise, o yüce Zat'ın yaratmasıdır.
Hülâsa, Sübhan Allah bütün eşyayı, ketm-i ademden arsa-i vücuda getirip ihdas eyledi, henüz onlar yok iken...
Allahu Teala'nın gayrına kıdem lâyık değildir. O Sübhan Zat'tan başkası da kadim değildir.
Cümle din ehlinin icma kararı şu babda toplanmıştır: Sübhan Hakkın masivası sonradan yaratılmıştır. Hepsi de şu manada ittifak halindedirler: Yüce Allah'ın gayrı kadim değildir. Yüce Allah'ın gayrının kıdemine kail olanın da dalalette olduğuna hükmetmişlerdir. Hatta, küfrüne dahi hükmederler.
Üstte anlatılan manayı, İmam-ı Gazali Hz. El Münkızü Mined-Dalâl adlı risalesinde sarahaten anlattı. Allahu Teala'nın gayrının kıdemine kail olan cemaatın dahi küfrüne hükmetti.
O kimseler ki, yıldızların, semaların ve bunların benzeri şeylerin kıdemine kail olmaktadırlar; bunlar, Kur'an-ı Mecid hükmünü yalana çıkarırlar.
Nitekim bu manada, Allahu Teala şöyle buyurdu:
"Allah, gökleri ve yeri; bunlar arasında bulunan şeyleri altı günde yaratıp sonra hükmü arşı istilâ edendir."(32/4)
Buna benzeyen Kur'an ayetleri çoktur. Kur'an esaslarına muhalefet eden sefihtir; hem de noksan akıl ile...
Bir ayeti kerime meali:
"Allah bir kimseye nur vermemiş ise... onun nereden nuru olsun?" (24/40)
Kullar, Sübhan Hakkın mahluku olduğu gibi, kulların fiilleri de onun mahlukudur. Zira, yaratmak ondan başkasına lâyık değildir. Mümkinin icadı dahi, mümkinden gelmez. Zira mümkin, kudret kusuru ile damgalıdır; bilgi noksanlığı ile muttasıftır; vücud vermeye ve yaratmaya lâyık değildir. Kulun, ihtiyari olan fiillerinde dahli ancak kendi kudreti ve iradesi ile kesbidir. Fiilin yaratılması Sübhan Allah'tan olup, kesbi kuldandır. Kulun ihtiyari fiili kulun kesbi ile yüce Hakkın yaratılmasının bir araya gelişinden vaki olmuştur. Şayet, kulun yaptığı fiilde, kesbinin ve ihtiyarın medhali olmasaydı; onun hükmü mürtaiş (bir manaya robot) hükmü gibi olurdu. Aradaki fark, his ve müşahede ile bellidir. Biz, açık olarak biliyoruz ki,-mürte-işin fiili, işinde muhtar olanın fiili gibi değildir. Kulun fiilinde, kesbinin medhal oluşu için, bu kadarlık fark yeterlidir.
Sübhan Hakkın yaratması, yaptığı fiilde kulun kasdına tabidir. Bu da, onun tam manası ile şefkatinden ötürüdür. Şu cihetten ki: Fiiline kulun kasdı taalluk ettikten sonra fiili vücuda getirmektedir. Bu manadan ötürü kul dahi zaruri olarak övülmekte, ayıplanmakta, ikaba uğramakta ve sevaba nail olmaktadır.
Sübhan Hak tarafından kendisine ihsan edilen kulun kasdı ve ihtiyarı, hem yapmak hem de yapmamak cihetine taalluk etmektedir.
Aynı zamanda, Sübhan Hak, yapmanın ve terk etmenin güzelliğini ve çirkinliğini enbiyanın dili ile anlattı. Hem de tafsilatı ile... Onlara salât ve selâm olsun. Böyle bir durumun bulunmasına göre kul, iki cihetten birini ihtiyar ederse övülmek veya ayıplamak onun için mutlak olur.
Hiç şüphe edilmeye ki, şer'i emirlerin ve yasakların uhdesinden gelecek kadar kudreti ve ihtiyarı Sübhan Hak kula vermiştir. Kudret-i kâmile ve tam ihtiyar neden lâzım gelsin; Allahu Teala ona muhtaç olduğu kadarını vermiştir.
Münkirlerin inkârı, bedahetle çarpışmaktadır. Onlarda kalb marazı vardır; bu sebeple şer'i hükümleri yerine getirmekten aciz duruma düşmüşlerdir.
Bir ayet-i kerime meali:
"Davet ettiğin şey, müşriklere ağır geldi."(42/13)
Bu anlatılan mesele, kelâm ilmine dair meselelerin en çetinlerindendir. Amma, onun nihayet şerhi, son beyanı işte bu yapraklara karalanandır.
Başarı ihsan eden Sübhan Hak'tır.
Ehl-i Hak ulemanın kail olduğuna iman etmek yerinde olur. Hem de uzun bahse ve mücadeleye düşmeden. Bir şiir:
Kabil değildir at sürmek her yana;
Bazen mağlubiyet lâzım insana...
PEYGAMBERLER
Peygamberler alemlere rahmettir. Onlara salât ve selam olsun.
Allahu Teala, onları halka hidayet için gönderdi. O büyüklerin vasıtası ile kullarını mukaddes zatına davet etti. Ve onları, rızasının ve ünsünün mahalli olan dar-ı selâma hidayet eyledi.
Hizlanda kalan o kimsedir ki, kerim zatın davetine icabet edip de onun devlet sofrasından faydalanmaz.
Bu büyükler, Sübhan Hak tarafından her ne tebliğ etmişlerse, hepsi gerçektir; doğrudur; ona iman etmek dahi lâzımdır.
Akıl her ne kadar hüccet ise, lâkin onun hüccet oluşu noksandır. Asıl huccet, peygamberlerin gelmesi ile hâsıl olmuştur. Onlara salât ve selâm olsun. Çünkü, onların gelişi artık özür yeri bırakmamaktadır.
Peygamberlerin evveli, Adem aleyhisselâmdır. Onların sonuncusu ise, nübüvvetlerinin hatimi Muhammed Resulullah'tır. Allahu Teala, ona salât ve selâm eylesin.
Bütün peygamberlere iman etmek gerekir. Onların hepsi de, doğru sözlü ve masum durumları ile bilinmelidir. Onlardan birine iman etmemek, bütününe iman etmemiş olmayı gerektirir. Zira, hepsi müttefiktir; din esasları dahi birdir.
İsa (as) inecek ve Hatemü'r-rüsül Resulullah (sav) Efendimizin şeriatına tabi olacaktır.
Hace Muhammed Parisa, Hace Muhammed Nakşibend Hz.'nin kâmil halifelerindendir. Hem alim, hem de muhaddistir. İtimada şayan bir şekilde FUSUL-U SİTTE adlı eserinde şöyle anlattı:
-İsa (as) nüzul ettikten sonra Ebu Hanife'nin mezhebi ile amel edecek; onun helâlini helâl, haramını da haram bilecektir.
***
MELAİKE-İ KİRAM
Melekler, Allah'ın mükerrem kullandır. Elçilik ve Allahu Teala'nın vahiy tebliği devleti ile müşerreftirler. Onlar her ne emir alırlarsa, ona imtisal ederler. İsyan ve Allah'ın taatından çıkmak, onlar hakkında yoktur.
Yemezler, içmezler, giymezler.
Kadınlık veya erkeklikle de tavsif edilemezler. Onlarda tevalüd ve tenasül yoktur.
İlâhi kitapların ve sahifelerin hepsi, onların tavassutu ile inmiştir. Onların, emaretlerindeki doğruluk sebebi ile mahfuz ve masum olarak kalmışlardır.
Onlara iman etmek, dinin zaruri işlerindendir; onları tasdik etmek, İslâm vaciplerindendir.
Ehl-i hak topluluğu katında; beşerin havassı, melek havassından daha faziletlidir. Çünkü, beşerin vusulü, birçok avk edici şeklerin varlığı iledir; kudsiyyin olanların yakınlığı ise, meşguliyet zorluğu, halkın engellemesi olmadan kendilerine hasıl olmaktadır. Her ne kadar tesmih ve takdis kudsiyyin olanların meşguliyetidir; amma, bu devlete cihadı katmak, insan kâmillerinin vazifesidir. Bu manada Allahu Teala şöyle buyurdu:
"Allah, malları ile canlan ile savaşanları, derece itibarı ile oturanlar üzerine faziletli kıldı."(4/95)
***
AHİRET HALLERİ
Muhbir-i Sadık Resuiullah (sav) Efendimizin haber verdiği kabir halleri, kıyamet, haşir, neşir şiddetleri, cennet cehennem, hepsi de haktır. Ahirete iman etmek gibi, dini zaruriyattandır. Ahireti inkâr eden yaratıcıyı inkâr eden gibi kafi olarak kâfir olur.
Kabrin daralıp sıkışması ve daha başka kabir azabı çeşitleri haktır. Bunu inkâr eden her ne kadar kâfir olmaz ise de; bid'ata saplanmış olur. Zira, meşhur olan hadisi şerefleri inkâr etmektedir.
Kabir dünya ile ahiret arasında bir geçit olduğundan; onun azabı da bir yüzü ile dünya azabına benzer. Bu da kesintiyi kabuldür. Bir başka yönü ile de ahiret azabına benzer ki; bu da onun cinsinden olduğu içindir.
Kabir azabına uğrayanların pek çoğu, sidik sıçramasından ve kalıntısından temizlenmeyenlerdir. Bir de, göz gezdirenlerdir.
***
MÜNKİR-NEKİR
Kabirde Münkir Nekirin suali de haktır. Bu, azim bir fitne olup büyük bir
ihtilâdır.
Allahu Teala, kavl-i sabit üzere bize sebat ihsan eylesin.
***
KIYAMET GÜNÜ
O gün, semalar yarılacak; yıldızlar dağılacak; yerler ve dağlar parçalanacaktır. Hepsi de yokluğa katılacaktır. Nitekim, bu manaları Kur'an ayetleri kesin olarak anlatmakta ve bütün İslâm fıkraları da bu mana üzerinde karar kılmaktadırlar. Bunları inkâr eden kâfirdir.
İsterse mevhum mukaddimelerle küfrüne uydurma bir yol arasın ve o uydurma mukaddimelerle de sefihleri yoldan çıkarsın.
***
KABİRDEN KALKMAK-HESAP-MİZAN-SIRAT-CENNET-CEHENNEM
Kıyamet günü, kabirden kalkmak ve çürümüş, dağılmış kemiklerin canlanması haktır.
Amellerin hesaba vurulması, mizan kurulması, defterlerin uçup ashab-ı yemin olanlara sağdan, ashab-ı şimal olanlara da soldan gelmesi haktır.
Sırat, cehennem üzerine kurulmuştur. Cennetlik oradan geçip cennete gider. Cehennemlik dahi, onun üzerinden cehenneme düşer. Bu dahi haktır.
Bütün bu anlatılanlar, mümkin işlerdir; Muhbir-i Sadık Resulullah (sav) Efendimiz onların vukuunu haber vermiştir. Bunları kabul etmek gerek. Hem de hiç duraklamadan ve mevhum mukaddimelerde şekke düşüp tereddüde kapılmadan.
"Resulün size getirdiğini alınız?"(57/7) mealine gelen ayet-i kerime bu manada nass-ı kafidir.
***
ŞEFAAT
Salih ve hayırlı zatların; o gün, asiler ve şerliler hakkında şefaat etmeleri de haktır. Amma Gaffar Allah'ın izni ile.
Resulullah (sav) Efendimiz bu manada şöyle buyurdu:
"Ümmetimden büyük günah sahiplerine şefaatim vardır."
Hesaptan sonra, küffarın cehennemde ebedi kalması ve azapları haktır.
Müminlerin dahi cennette ebedi kalmaları ve onun nimetlerine dalmaları da haktır.
Fasık olan bir müminin cehenneme girmesi, orada bir müddet azap görmesi caiz ise de, lâkin cehennemde ebedi kalmak onun hakkında yoktur. Bir kimsenin kalbinde zerre miktar iman olsa, o kimse, cehennemde ebedi kalmaz. Onun halinin neticesi rahmet, işinin döneceği yer ise, cennettir.
***
İMAN-KÜFÜR
İmanın ve küfrün dayanağı son nefestir.
Çok kere insan, bütün ömrü boyunca bu ikisinden biri ile muttasıf olur. Amma, sonunda onun zıddı ile tahakkuk eder. Asıl itibar neticeyedir.
Dua makamında bir ayet-i kerime meali:
"Rabbimiz, bize hidayet ettikten sonra kalblerimizi kaydırma. Katından bize rahmet hibe eyle. Çünkü sen, hibesi en bol olansın."(3/8)
İman, zaruret, tevatür yolu ile dinen bilinenleri kalben tasdikten ibarettir. Aynı şekilde onu ikrar etmek dahi zaruridir. Meselâ yüce Yaratıcının varlığına ve birliğine iman etmek gibi...
İnzal olunan kitaplara ve sahifelere de iman etmek gerek.
Enbiya-i kirama, melâike-i izama ilâ yevm'il-kıyam iman etmek gerek.
Ahirete, cesetlerin haşrine, cennette ve cehennemde azabın ve sevabın devamına, semaların yarılıp yıldızların dağılmasına, yerin ve dağların parçalanmasına da iman gerek.
Beş vakit namazın farz olduğuna, rikât sayılarını tayine, malların zekâtının farz olduğuna, Ramazan orucuna, güç yeterse Beytüllahü'l-haramı hacca iman etmek lâzımdır.
Şarab içmenin haram olduğuna, haksız yere adam öldürmenin, ana babaya asi olmanın, hırsızlığın, zinanın, yetim malı yemenin, tevatürle sabit olan faiz ve emsali şeyleri yemenin dahi haram olduğuna inanmak dini zaruriyat arasındadır.
Mümin, büyük günah irtikâbı ile imandan çıkmaz. Amma, büyük günahları helâl saymak küfürdür; onun irtikabı ise, fısktır.
Yerinde olur ki, iman sahibi kendisini gerçek mümin bile. İmanın sübutunu ve tahakkunu dahi itiraf etmesi gerek.
İstisna kelimesini, yani:
-İnşaallah demeyi imanına arkadaş tutmamalıdır. Zira, böyle bir kelime, şekten haber verip suret cihetinden imanın sübutuna münafidir. Neticesi, müphem olduğundan son nefese dönük olarak istisnayı kullansa dahi, yine de hale bağlı durumunda şüphe meydana getirmekten geri kalmaz. Şek ve şüphe suretini terk etmek ihtiyatlı hareket etmektir.
***
HULEFA-İ RAŞİDİN
Halifelerin daha faziletli olma durumları, hilâfet tertibi sıralarına göredir.
Ehl-i Hakkın, icmaı şu mana üzerine toplanmıştır ki, enbiyadan sonra, beşerin en faziletlisi, önce Hazret-i Ebu Bekir, sonra Hazret-i Ömer'dir. Allah her ikisinden de razı olsun.
Fakirin anlayışına göre daha faziletli olmanın yüzü, menkıbelerin ve faziletlerin çokluğundan değildir. Elbette şudur: İmanda en başta olmak, mal harcamakta daha öncelik almak, herhalde nefsi vermekte evvel davranmak. Bu yapılanlar da dinin teyidi, Seyyid'ül-mürselin Resulullah (sav) Efendimizin şeriatının revaç bulması içindir.
Din işlerinde başta giden, sonra gelenlerin üstazıdır. Sonra gelen, her neye nail olur ise, başta olanın devlet sofrasından nail olur.
Üstte anlatılan üç kâmil sıfatın mecmuu, Hazret-i Sıddık'a inhisar etmiştir.
O kimse ki, imanda başta olmak, mal harcamak, nefsi vermek aralarını birleştir; işte o, Hazret-i Sıddık'tır. Allah ondan razı olsun.
Anlatılan devlet, bu ümmet içinde ondan başkasına müyesser olmamıştır.
İrtihali ile son bulan hastalığında Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:
"İnsanlar arasında, nefsinde ve malında bana emniyet eden Ebu Bekir b. Ebu Kuhafe'den başka kimse yoktur. Eğer insanlardan bir halil bulacak olsaydım; Ebu Bekir'i kendime halil ederdim; lâkin, İslâm kardeşliği daha faziletlidir. Ebu Bekir'in penceresinden başkasının penceresini bana kapatınız."
Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:
"Allahu Teala, beni size gönderdi; dediniz ki:
-Yalancısın...
Halbuki Ebu Bekin
-Doğrusun... dedi; malını ve canını bıraktı. Bu durumda sahibimi bana bırakır mısınız?"
Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:
"Eğer benden sonra peygamber olsaydı; elbette Ömer b. Hattab olurdu."
Emirü'l-mü'minin Hazret-i Ali (ra) şöyle dedi:
. -Ebu Bekir ve Ömer, bu ümmetin en faziletlileridir. Her kim beni onlardan faziletli görürse, müfteridir. Müfterilerin dövüldüğü gibi, kamçı ile döverim.
Hayrü'l-beşer Resulullah (sav) Efendimizin ashabı arasında vaki olan muharebe ve münazaa, iyiye yorulmalıdır. Onlar, heva ve heves zannından uzak tutulmalıdır. Hatta, makam ve baş olmak sevdasından da, hatta rif'at ve menzilet talebinden de. Zira, bütün bu rezillikler, nefs-i emmareden gelir. Halbuki, bu büyüklerin nefisleri, Hayrü'l-beşer Resulullah (sav) Efendimizin sohbeti ile saf ve temiz olmuştur.
Ne var ki, hilâfeti hakkında vaki olan muharebe ve çekişmelerde hak Hazret-i Ali tarafından idi. Muhalifleri ise, içtihadi sayılan hata ile hatalı idiler. Böyle bir hatadan dahi, ayıplanmaya ve taan etmeye yer yoktur. Fişka vardırmak şöyle dursun. Zira, bütün sahabe adalet üzere olup rivayetleri dahi makbuldür. Hazret-i Ali'nin (ra) muvafıkları ve muhalifleri rivayetlerde doğru olmakta bütünüyle müsavidir; itimada şayandır. Muharebe ve çekişme onların birini yaralamak için olmamıştır.
Anlatılan manadan ötürü, hepsini sevmek gerek. Zira, onları sevmek, Resulullah Efendimizi sevmektir. Resulullah Efendimize ve onlara salâtlar ve selâmlar. Çünkü Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:
"Bir kimse, onları severse, beni sevdiği için sever."
Yine gereklidir ki, onlara buğzedilmeye... Zira, onlara buğzetmek, Resulullah (sav) Efendimize buğzetmektir. Nitekim bu manada Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:
"Onlara buğzeden bana buğzettiğinden buğzeder."
Bu büyüklere tazim ve tevkir etmek, Hayrü'l-beşer Resulullah (sav) Efendimize tazim ve kevkirdir. Ona ve âline salât ve selâm olsun. Onlara tazimin olmayışı dahi, Resulullah (sav) Efendimize tazimin olmayışındandır.
Anlatılan manadan ötürü yerinde olur ki, Resulullah (sav) Efendimize tazim olacağından, onların tümüne tazim edile...
Şeyh Şibli şöyle dedi:
-Ashabına tazim etmeyen, Allah'ın Resulüne iman etmemiştir.
***
Sonra,
Üstte anlatıldığı üzere, itikadı düzelttikten sonra, mutlaka yararlı amelleri yapmak gerek.
Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:
"İslâm, beş şeyin üzerine bina edilmiştir:
a) La ilahe illallah Muhammeden Resulullah..."(Allah'tan başka ilâh yoktur)
Bu şehadet, iman ve itikaddan ibarettir. Bu dahi, Resulullah (sav) Efendimizin tebliği ile sabittir. Nitekim, yukarıda anlatıldı.
b) "Namaz kılmak."
Bu namaz, dinin direğidir.
c) Malın zekâtını vermek,
d) Ramazan ayı orucunu tutmak,
e) Beytüllahı haccetmek.
Allah'a ve Resulüne imandan sonra, ibadetlerin en faziletlisi namazdır. İman gibi bizatihi güzeldir. Amma, diğer ibadetler böyle değildir. Onların güzelliği zati değildir.
***
NAMAZ
Tam bir taharatten sonra; bağlı ve güzel teemmül ederek namazı eda etmek lâzımdır. Yani şeriat kitaplarında beyan edildiği üzerine. Hem de hiç ara vermeden.
Namazın rükuuna, secdelerine, oturmalarına, kalkmalarına ve diğer erkânına riayet etmek lâzımdır ki, namaz kemal üzere eda edilmiş ola.
Oturmalarda, kalkmalarda, rükuda ve secdelerde sükuneti ve tumanineti elden bırakmamalıdır. Kolay tarafına kaçmamaya da dikkat etmelidir.
Namazları, ilk vakitlerinde eda etmek iyi olur. Tembellik ve cahillik sebebi ile son vaktine tehir etmek yerinde olmaz.
Asıl makbul olan kul, sırf onun emri olduğundan Mevlâsının emrine imtisal edendir. Zira, emre imtisali tehir etmek, baş kaldırmaktan ve edep dışı hareketten ileri gelir.
Farisi ibarelerle yazılan fıkıh kitaplarından birinde de sahip olmak yerinde olur. Meselâ, Tergib-i Saiât, Teysiri'l-Ahkâm gibi. Hem de her zaman. Şer'i meseleleri onlardan alıp onların muktazasına göre amel etmelidir.
Gülistan ve benzeri kitaplar, Farisi fıkıh kitaplarının yanında fuzuli şeylere dahildir. Hatta, zaruri işlere nisbetle malayaniden sayılır. Dinen muhtaç olunanları lâzım sayıp ondan sonrasına iltifat etmemelidir.
TEHECCÜD NAMAZI
Teheccüd namazı dahi, bu tarikatın zaruri işleri arasında sayılır. Onun için de çalışmak gerek. Zaruri bir durum olmadan, terk edilmemelidir.
Eğer bu iş, ilk zamanlarda biraz zor olur da, uyanmak kolay olmaz ise, hizmetçilerden bir cemaatı vazifelendirmeli ki, istense de, istenmese de uyandıralar; uykuda bırakmayalar. Birkaç gün sonra, kalkmak âdet haline gelir; o zaman zorlamaya hacet kalmaz.
Bir kimse, gecenin sonunda kalkacak ise, yatsıdan sonra, gecenin evvelinde uyumalıdır. Hem de, başka faidesiz şeylerle meşgul olmadan.. O vakit tevbe, istiğfar, iltica, tazarru, masiyetleri ve günahları hatırlamak, noksanları ve ayıpları düşünmek, ahiret azabından korkmak, daimi azabdan çekinmek için bir ganimet bilinmelidir. Sübhan Haktan af ve mağfiret dilenmelidir. Kalbe dönük olarak, şu cümleyi dille yüz kere okumalıdır:
-Estağfirullahe'l-azim, ellezi la ilahe illa hüve'l-hayye'l-kayyume ve etübi ileyhi Sübhanehu... (Hayy Kayyum olan Büyük Allah'tan bağışlanmamı diler, o Sübhana tevbe ederim)
Yine bu cümleyi, ikindi namazından sonra yüz kere okumalıdır. Abdestli veya abdestsiz olabilir. Hem de hiç terketmeden. Bu manadan olarak, bir hadis-i şerifte şöyle anlatıldı:
"Ne mutlu, amel defterinde çokça istiğfar bulunanlara."
***
DUHA NAMAZI
Eğer duha namazını kılmak da müyesser olur ise, büyük bir devlettir. Hiç olmazsa, iki rekât kılmaya çalışmalıdır. Daha çok rekâtı, teheccüd namazı rekâtları gibi on iki rekâttır. Vaktin ve halin iktizasına göre, her ne miktar eda edilecek olursa, o da bir ganimettir.
***
TESBİH DUALARI
Her farz namazının edasından sonra, Ayete'l-Kürsiyi (Bakara suresi: 255. ayet) okumaya çaba harcamalıdır. Bu manada, bir hadisi şerif şöyledir:
"Her farz namazının sonunda bir kimse, Ayete'l-Kürsiyi okursa, onun cennete girmesine ancak ölüm manidir."
Beş vakit namazın edasından sonra, şu cümleleri de okumak gerek:
a) Otuz üç kere şu tenzih cümlesini okumalıdır: Sübhanallah... (Allah Sübhandır)
b) Otuz üç kere tahmid cümlesini okumalıdır: Elhamdülillah... (Hamd Allah'a mahsustur)
c) Otuz üç kere şu tekbir cümlesini okumalıdır: Allahue-ekber... (Allah en büyüktür)
Bir defa da şu cümleyi okumak gerekir:
-La ilahe illallahü vahdehu lâşerike lehu lehü'l-mülkü ve lehü'l hamdü yuhyi ve yümiytü ve hüve âlâ külli şey'in kadir... (Allah'tan başka ilâh yoktur. Birdir, ortağı yoktur. Mülk onundur. Hamd ona mahsustur. Öldürür ve diriltir. O, her şeye kadirdir)
Böylece yüz adet tamam olmuş olur.
Her gün ve gecede yüz kere şu teşbihi okumalıdır; zira çok sevabı vardır:
-Sübhanellahi ve bihamdihi... (Allah sübhandır, ona hamd olsun)
Sabah oldukta şu duayı bir kere okumalıdır:
-Allahümme ma ashaba bi min nimetin ev biahadin min halkıke fe-minke vahdeke la şerike leke fe leke'l-hamdü ve leke'ş-şükrü... (Allah'ım, beni ve halkından birini sabaha erdiren senden bir nimettir. Birsin. Şerikin yoktur. Hamd sana, şükür sana)
Aynı duayı akşam da okumalıdır; ancak:
-Ma eshaba... (Sabaha erdiren) cümlesi yerine:
-Ma emsa... (akşamı ettiren) cümlesini kullanmalıdır. Sonuna kadar da okumalıdır. Bu manada gelen bir hadis-i şerif şöyledir:
"Bir kimse, bu duayı gündüz okursa, o günün şükrünü eda etmiş olur. Bir kimse bu duayı gece okursa, o gecenin şükrünü eda etmiş olur."
Bu dua virdini abdestli okumak gerekli değildir. Bütün vakitlerde okunabilir.
***
MALLARIN ZEKATI
Malların zekâtını vermek dahi, dinin yapılması zaruri sayılan vazifeleri arasındadır. Bunun da, eda edilmesi ve yerlerine sarf edilmesi gereklidir. Hem de isteyerek. Aynı zamanda bunu bir nimet bilmelidir.
Allahu Teala şu:
-Benim nimetimden ve ihsanımdan sayılan kırk hisseden bir hisseyi fakirlere ve çaresizlere veriniz. Ben de bunun mukabilinde size bol ecir, güzel mükâfat veririm.
Manayı ki, anlatıyor; bu küçük parçayı vermekte durmak ve onun verilmesi işinde cimrilik etmek insafsızlığın son derecesidir. Hatta isyan ve zulümdür.
Şer'i emirleri yerine getirmekte böyle bir tavakkufun, menşei, kalbi maraz olup semavi hükümlere yakinin olmamasındandır. Zımnındaki şeyleri kalben tasdik etmeden, mücerred kelime-i şehadet söylemek yeterli değildir Zira, o kelimeyi münafıklar da söylemektedirler. Kalb yakininin alâmeti odur ki, şer'i emirler, severek, isteyerek yerine getirile...
Zekâtın edası için, fakire verilen bir fülüs, bu niyetin dışında verilen binlerce sadakadan daha faziletlidir. Zira, bu farzın edası olup öbürü de, nafile iştir. Farzın edasına nisbetle, nafile olan, bir şeyden sayılmaz. Hatta, bir itibarı da yoktur. Keşke onun için, denize nisbetle bir damla hükmü olsaydı; o da yoktur.
Şeytanın aldatmacalarındandır ki, insanları zekât vermekten alır; onları nafilelere götürür; böylece, onların zekât vermesini engeller.
***
RAMAZAN AYI ORUCU
Mübarek Ramazan ayının orucunu tutmak dahi, İslâm vaciplerinden ve dinin zaruri sayılan vazifelerindendir. Bunun edasında da ihtimam göstermek gerek. Duyulmayan özürlerle, oruç yemek yerinde değildir. Oruç için, Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:
"Oruç, cehennem ateşine kalkandır."
Seferde olmak, hastalanmak gibi özürlerden; oruç yenir ve oruç tutmaya bir engel çıkarsa, bu özürler bittikten sonra, hiç ara vermeden hemen oruç tutmalıdır. Tembellik ederek, akşamların sabahların geçmesine bırakmamalıdır. Zira, kulun külli ihtiyarı yoktur. Elbette onun bir Mevlâsı vardır ki, onunla emirlerini ve yasaklarını yaparak geçinmek gerek. Necat ümidi, ancak bu şekilde tasavvur edilir. Eğer böyle yapmaz ise, asi bir kul olur ki, onun cezası, çeşitli azaplardır.
***
HACCA GİTMEK
İslâm erkânından beşincisi Beyt-i Haram'ı haccetmektir. Bunun da şartları vardır; fıkıh kitaplarında anlatılmıştır. O şartlar tahakkuk ettikten sonra, bu haccın edası vacip olur. Bu manada, Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:
"Hac, kendisinden önce yapılan masiyetleri yıkar."
***
Şeriatın tesbit ettiği helâle ve harama dikkat etmelidir. Sahib-i Şeriatın yasak ettiği şeylerden de imtina etmelidir. Ona ve âline salât ve tahiyyet olsun. Şer'i sınırları dahi korumak gerek.
Şayet matlub olan selâmet ve necat ise, bu tavşan uykusu ne zamana kadar sürecek? Gaflet pamuğu ne zamana kadar kulakta tıkalı kalacaktır?
Tavşan uykusundan uyandırılır, pamuk dahi kulaktan çıkarılır; amma o zaman ele geçen nedamet ve hasretten başka bir şey olmaz. Onun kıyameti de kopmuş olur.
Uyandırılmadan evvel uyanmak gerek! Zira o zaman şeriat emirleri ile amel etmek, yasaklarından da kaçınmak, ahiret azabından kurtulmak babında hiçbir işe yaramaz. Allahu Teala şöyle buyurdu:
"Ey iman edenler, kendinizi ve ehlinizi ateşten koruyunuz; onun tutuşturucusu insanlarla taştır."(66/6)
***
İtikadı tashih edip şeriatın iktizasına göre yararlı amelleri işledikten sonra; vakitleri şanı büyük Allah'ın zikri ile mamur eylemek gerek. O şeriat sahibine salât ve selâm olsun. Allahu Teala'nın zikrinden dahi asla fariğ olmamalıdır.
Zahir halk ile meşgul olsa dahi, batını yüce Hakla kılmalıdır. Yüce Hakkın zikri ile de lezzet almalıdır.
Üstte anlatılan devlet, Hacegân tarikatı müptedilerine ilk adımda, kâmil ve mükemmel şeyhin sohbeti sonunda Allah'ın inayeti ile müyesser olur. İhtimal ki, bu manada size iman hasıl olmuştur. Hatta ondan bir nasip de gelmiştir; isterse az olsun.
Hasıl olan her ne ise, onu korumalı; şükrünü eda etmeli ve daha ziyadesine de ümitli olmalıdır.
Nakşibendiye Hazretlerinin tarikatında nihayetin bidayete derc edilmesi bulunduğundan; bunda hasıl olan az şey çok sayılır. Zira, salik bidayette; nihayetten haberdar olmaktadır. Amma müptedi salike düşer ki, çok olsa dahi, kendisine nasıl olanı az bula... Amma şükrünü eda etmekten de geri kalmamalıdır. Elbet, şükrünü eda etmeli; ziyadesine dahi talip olmalıdır. Zikirden asıl maksat, Sübhan Hakkın gayrına olan taallukun zeval bulmasıdır. Kalb marazı dahi, bu gayrı sayılanlardan ibarettir. Bu zeval hasıl olmadıktan sonra, iman hakikatından yana nasip gelmez. Şeriat hükümlerinin edasında dahi suhulet ve kolaylık olmaz. Bir şiir:
Ayıkın, zikredin halkın Rabbini zira;
Safadır kalblere, hem gıdadır ruhlara...
***
Yemekten ve içmekten matlub olan, nefsin hazzı olmamalı; elbette, ibadete güç kuvvet husule edilmesi olmalıdır. Başta böyle bir niyet kolay olmaz ise, zorla yapmaya çalışmalıdır. Bu niyet meydana gelmesi için de, iltica ve tazarru etmelidir.
Aynı şekilde, elbise giymek niyeti dahi, ibadet ve namaz edası için tezyin olmalıdır. Bu manada varid olan ayet-i kerime şöyledir: "Her namazgah katında zinetinizi alın."(7/31) Yani güzelce giyinin.
Güzel elbise giymekten maksat, halka gösteriş olmamalıdır; zira böyle bir şey yasak edilmiştir.
Gayret edilmeli ki, cümle fiillerde, hareketlerde ve sükunlarda nazara alınan yüce Sultan Mevlâ'nın rızası buluna... Onun şeriatı ile amel göz önünde tutulmalıdır.
Bu vakitte zahir ve batından her biri, yüce Hakka müteveccih olmalı ve onun zikrini yapmalıdır. Meselâ, evvelinden ahirine kadar gafletten ibaret olan uykuyu kul murat ettiği zaman; niyetli taatın edasında gelecek tembelliği atmak olur ise, o uyku bu niyetle aynen ibadet olur. Bu uyku devam ettiği süre; o kimse taatta gibi sayılır. Çünkü, taatın edası niyeti ile uyumaktadır. Bu manada gelen bir hadisi şerif şöyledir
"Alimin uykusu ibadettir."
Üstte anlatılan manaların sizde husule gelmesini bugün sizin için zor biliyorum. Şunun için ki: Birçok engellerin hücumu vardır; âdetlere ve resmiyetlere tutunmak vardır. Bu arada nazarda olan da, şeriatın zıddı kızgınlık ve tutuculuktur (yani cahiliyet işlerine). Halbuki şeriat; resmiyetleri, yersiz âdetleri def etmek ve nefs-i emmareden gelen cahiliyet kızgınlıklarını ve burun kaldırmalarını kaldırmak için gelmiştir.
Lâkin kalb zikrine müdavemet edildiği; ara verilmeden; şartlarına riayetle beş vakit namazı kılındığı; imkân elverdiği kadar şeriatın helâline ve haramına da dikkat edildiği takdirde ihtimal ki, bu mananın güzelliği çıkar ve ona rağbet hasıl olur.
***
Bu nasihatların yazılmasından bir başka mana da odur ki, bu nasihatlarla amel etmek husule gelmesi dahi, en azından noksanı ve kusurları itiraf hasıl ola... Böyle bir şeyin meydana gelmesi dahi büyük bir devlettir.
Bir şiir:
Eren bulur özünden üstün devlet türü;
Ermeyene de yeter gamı, kaybından ötürü...
O halde Allah'a sığınmak gerekir ki, nailiyet olmaz; nailiyet olmadığından ötürü de gam çekilmez. Amel edilmez; amel edilmeyişinden de pişmanlık duyulmaz. Böyle bir şeyi de ancak cahil isyankâr yapar. Böyle bir kimse de, başını ubudiyet bağından sıyırmış, ayağını dahi kulluk kaydından çıkarmıştır.
***
Dua makamında bir ayet-i kerime meali:
"Rabbimiz, bize katından rahmet var. İşlerimizde bizim için muvaffakiyet hazırla."(18/10)
***
Vakit, hal, zaman, mekân bir şey yazmaya müsait olmasa dahi, lâkin, kemal üzere olan şevkinizi, rağbetinizi gördüğümden zorla olsa dahi birkaç satır yazdık. Ve onları Kemaleddin Hüseyin'e teslim ettik.
Sübhan Allah, bunların iktizası ile amel etmeyi nasip eylesin.
Hüdaya ittiba edenlere selâm.
***
MEVZUU:
a) Yüce Hakkın masivası ile taallukun olmaması,
b) Yüce Hak talipleri ile sohbete teşvik.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Mir Muhammed Nu'man'a yazmıştır.
***
Alemlerin Rabbi Allah'a hamd olsun. Herhalde, daima, darlıkta ve genişlikte.
Süleyman ile gönderilen mektub-u şerif hediyelerle beraber ulaştı. Allahu Teala, sizleri hayırla mükâfatlandırsın.
***
O mektuba yazmışsın ki:
-Bu seferden maksud olan, husulü zor bazı maksatların husulüdür. Amma, ümitli olmalısınız. Zira, şu ayeti kerime vardır: "Hakikaten güçlükle beraber kolaylık vardır; muhakkak güçlükle beraber kolaylık var."(94/5-6) Bu manada, İbn-i Abbas (ra) şöyle dedi: -İki kolaylığı, bir zorluk alt edemez.
Sıkıntılı hallerle dolu olan hallerden neler yazayım da, onlarla dostların gönüllerini karıştırayım. Bununla beraber, belâ suretinde bize afiyet ihsan eylediği için Allahu Teala'ya milyonlarca şükürler olsun. İki zıddı bir araya getiren, iki münafi şeyi arkadaş eden yüce Sübhandır.
***
Bir gün, Kur'an-ı Mecid okuyordum; şu mealdeki ayete geldim: "De ki; babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, zevceleriniz, kabileniz, elde ettiğiniz mallar, kesadından korktuğunuz ticaret, beğendiğiniz meskenler; size Allah'tan, Resulünden, onun yolunda cihaddan daha sevimli ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyin... Ve... Allah fasıklar güruhuna hidayet etmez."(9/24) Bu ayeti kerimeyi okumaktan bana çokça ağlama geldi, korku bastı. Bu esnada halimi mütalaa ettim. Kendimi şöyle buldum: Bunların hiçbiri ile taallukum yoktur. O kadar ki, bunların hepsi telef olup bir hiç durumuna gelecek olsa, şeriatta yasak ve çirkin bir işin cevazı vaki olmaz. Bunların hiçbiri, o işe tercih edilmez. Kalan maksadımız o ki:
Arkadaşlar, bizimle Allah için sohbet ettiklerinden, bize gereken de odur ki, onlara ikram edelim ve onların zahir ve batın hallerinden haberdar olalım.
Bu manada şu kudsi hadis meşhurdur:
"Ya davud, bana talip olan birini görürsen, onun hadimi ola."
Yerinde olur ki, bundan sonra taliplere, öncesinden daha çok teveccüh edile. Onlardan yüz çevirmek kokusu ve iltifat etmemek görülmez ola...
İkinci olarak, şu husus da vardır ki, yazasınız, akrabiyet üzerine yazılan mektup anlaşıldı mı, anlaşılmadı mı? Eğer anlaşıldıysa, ne âlâ; anlaşılma-dıysa, tereddüd edilen yeri yazınız.
Bundan daha ziyade ne yazayım?
Sübhan Allah'tan dileğimiz; selâmetiniz, afiyetiniz, sebatınız, istikametiniz ve başarınızın artmasıdır. Akıbetinizin de güzel olmasıdır.
Vesselam...
***
MEVZUU: Hak Teala'nın kazasına (hükmüne) razı olup sabretmek.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Seyyid Mir Muhammed Nu'man'a yazmıştır.
***
Alemlerin Rabbi Allah'a hamd olsun. Afiyette ve belâda, darlıkta ve genişlikte.
Hakim Zat'ın fiili, hikmetten dahi değildir. Herhalde o fiili ile salâh diler.
Bu manada bir ayeti kerime meali:
"Ola ki, bir şey hoşunuza gitmediği halde, sizin için hayırlı olur; bir şeyi de seversiniz, amma o, hakkınızda şer olur. Halbuki Allah bilir, sizbilemezsiniz."(2/216)
Allahu Teala'nın verdiği iptilâya ve onun kazasına (hükmüne) razı olunuz.
Onun taatı üzerine sebat edip ona karşı masiyet işlemekten de sakınınız.
Ayet-i kerime mealleri:
"Biz, Allah içiniz; ona döneceğiz."(1/156)
"Size isabet eden bir musibet ellerinizin kazancı sebebi itedir; birçoğunu da bağışlar."(42/30)
Sübhan Allah'a tevbe ediniz. Ellerimizin yersiz kazancından istiğfar ediniz.
Sübhan Allah'tan af ve afiyet dileyiniz. Zira o, yüce Zat, affı sever. Belâdan da gücünüz yettiği kadar kaçınız. Zira, güç yetmeyen şeylerden kaçmak, peygamberlerin sünnetidir. Onlara salât ve selâm olsun.
Sübhan Allah'a hamd ü şükürler olsun.
Selâm size ve sair hüdaya ittiba edenlere. Mutabaat-ı Mustafa'yı bırakmayanlara. Ona ve âline salâtlar ve üstün selâmlar.
***
MEVZUU:
a) Üstün gayret sahibi olmaya teşvik..
b) Bütün nimetleri şeyhinden görmek..
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektuba, Mevlâna Emanüllah'a yazmıştır.
***
Emanüllah kardeşin mektubu ulaştı.. Hallerinden, vecidlerinden beyanla yazılan hususlar vuzuha kavuştu.
Sizden beklenen, bu işlerden daha ziyadesidir. Ve., her ne verilir ise.. onu edeple kabul gerekir.. Hatta bir nimet olarak kabul edilmelidir. Daha ziyadesi de taleb edilmelidir. Hatta üst makam dahi istenmelidir. Hem de yalvarıp yakararak kırık gönül ile.. Hem de şöyle diyerek:
— Dahası yok mudur?.
Şer'î hükümlerin yerine getirilmesine dahi tam manası ile riayet edilmelidir. Hallerin tasdiki ve istikâmeti sağlayan şeriat üzere doğruluktur.
Âlem-i misalden yazılan rüyanın tabiri, muameleye yakındır. İş, Sübhan Allah'a kalmıştır.
Sohbette çok bulunduğunuzdan, nazarınız, yücelere ulaşmıştır. Çocuklar gibi cevize ve muza kanmayasınız. Sübhan Allah, üstün himmet sahiplerini sever..
***
Kardeşimiz Hafız Mehdi Ali için vaki olan Hazret-i İsa'nın a.s. terbiyesini yazmışsınız.
Evet.. Hafız'm tarikatımızla çok bağlantısı vardır. Lâkin bilinmesi de gerekir: Surette, bu devlet, hangi mahalden hâsıl olmaktadır?. Yerinde olur ki: Hakikatta bunu şeyhine döndüre.. Ta ki: Teveccüh yönü değişmeye ve muameleye de halel gelmeye.. Her ne yandan feyiz hâsıl olur ise.. yerinde olur ki: Onu şeyhinden göre.. Zira, o cami bir mana taşır. Her ne surette terbiyesi zuhur eder ise.. hakikatta o, şeyhindendir.
Anlatılan makam, saliklerin ayaklarının kaydığı makamdır. Ayık ve zâkıf olmalı ki: Lain şeytan yol bulamaya.. Her halde şu cümleyi duymuş olacaksın:
— Bir yerde olan, her yerde olur.. Amma her yerde olan asla bir yerde olamaz..
Hafız'a benden selâm tebliğ eyle.. Vesselam..
***
MEVZUU:
a) Yüce Hakka işaret olan zamirlere dair sorular..
b) Zahidlerin faziletleri..
c) Yüce Sultan ihsanı bol Hakkın zatını bilmesi..
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Mir Muhammed Nu'man'a yazmıştır.
***
Allah'a hamd olsun.. Onun selâmı dahi seçmiş olduğu kullarına.
***
Şöyle yazmışsınız:
— Eşya zıllî mahiyetine göre eşya olmayıp aslî mahiyetine göre
olduğundan, yerinde olur ki; şu lafızlarla:
— O, sen, ben..
Diye işaret edilen, o asıl ola.. Durum böyle olunca, o asla yakışmayan bazı sıfatların zamirlere verilmesi nasıl doğru olur?. Meselâ şöyle demeniz gibi:
— Ben yiyorum, ben uyuyorum..
Bilesin ki,
Zilli, her nekadar aslı ile kaim ise de, lâkin zıllî sübutu, his ve hayal mertebesinde olsa dahi daima tahakkuk etmektedir. Onun zıllî hükümleri dahi daim ve bakidir.
— Ebed için yaratıldınız..
Cümlesi, anlatılan manaya şahiddir.
O zamirlere sıfatların hamline gelince., ancak zıllıyetinin mülâhazası itibarı iledir. Vücud mertebelerinden her bir mertebe için kendi başına bir hükmü vardır. Her ne şey ki, ilâhta mütelaşi ve muzmahil olur; o şey Şanı Yüce ilâh olamaz..
***
Zahidlerin faziletleri hakkında gelen kudsî hadisten sormuşsunuz.
Onun lafızlarındaki manalar açıktır. Yüce Hakkın kereminden ve faziletinden uzak sayılır ki: Bir cemaata bazı faziletler ve hususiyetler verip onlara has kıla.. Başkalarının imreneceği biçimde, onlara dereceler ve mertebeler nimeti vere..
O zatların hesabının olmayışı da, tereddüde mahal bırakmaz..
Resûlullah S.A. efendimizin ümmetinden pek çokları cennete hesapsız gireceklerdir. Bu cümleden olarak, şu sahih hadis vardır:
— «Ümmetimden, yetmiş bin kişi cennete hesapsız girecektir.» Sordular:
— Onlar kimlerdir ya Resulellah?. Bunun üzerine Resûlullah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:
— «Onlar, dağlama yapmazlar; efzun etmezler; Şum tutmazlar; Rablerine tevekkül ederler.»
Bu rnakamda, büyük bir sır vardır ki: Onu açıklamakta yarar yoktur. Zira, pek çoklarının anlayışından uzak bulunmaktadır.
Eğer karşılaşmak müyesser olur ise.. hatırlatmalısınız ki: Şifahî olarak, ondan bir şemme anlatalım.
Bu sır üzerine yapılan bir işaret ikinci cüt mektuplarından birinde yazılmıştır. O mektubu bulursanız, her halde anlatılan manayı da bulmuş olursunuz.
***
Ayrıca, Sübhan Hakkın ilminden de sormuşsunuz:
— Zatının künhünü kapsamına almış mıdır? almamış mıdır?. Diyerek.. Sonra:
— Eğer kapsamına almakta ise, onun bir nihayeti olmak lâzım gelir..
Demişsiniz.
Bilesin ki,
ilim, iki kısımdır:
a) Husulî ilim..
b) Huzurî ilim..
Yüce Sultan Vacib Teâla'nın zatının künhüne husulî ilmin taalluku muhaldir. Zira böyle bir şey, ihatayı ve nihayeti olmayı gerektirir.
Huzurî ilme gelince.. Yüce Hakkın zatına taalluku olması caizdir. Bundan da asla nihayeti olmak lâzım gelmez..
Vesselam..
***
MEVZUU: Müşriklerin necasetinden murad, onların batini habasetleri ve kötü itikadları olduğu; görülen necisin aynı olmadığı.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Molla Maksud Ali Tebrizi'ye yazmıştır.
***
Allah'a hamd olsun. Onun seçmiş olduğu kullarına selâm.
Ey mahdum-u müşfik.
Hüseyni tefsirinin gönderilmesinden maksadın ne olduğu bilinmedi. Tefsir sahibi, ayet-i kerimenin manasını, Hanefi imamlarının görüşüne muvafık olarak beyan etmiştir. Necasetten dahi şirki, batın habasetini, kötü itikadı murad etmiştir.
Daha sonra:
-Bunlar, necasetlerden sakınmazlar, dediğine gelince... Bu mana, bugünlerde ehl-i İslâm'ın pek çoğunda mevcuttur.
Bu cihetten, ehl-i imanın avamı ile küffar arasında fark kalmamıştır.
Eğer necasetten sakınmamak; bir şahsın necasetine sebep olsaydı, o zaman iş zorlaşırdı. Halbuki İslâm'da zorluk yoktur.
İbn-i Abbas'tan nakledilen:
-Müşrikler, necasetin aynıdır; köpekler gibi, cümleye gelince... Bu ve emsali nakiller azdır. Din büyüklerinin çoğundan nakledilmiştir ki, hepsi de tevile ve tevcihe hamledilir.
Onlar, necasetin aynı nasıl olabilirler ki, Resulullah (sav) Efendimiz, bir Yahudinin evinde yemek yemiş ve bir müşrikin kabından da abdest almıştır. Hazret-i Ömer Faruk dahi Nasrani bir kadının kabından abdest almıştır.
Burada şöyle bir soru sorulabiliri)
"Ancak, müşrikler necistir."(9/28) mealine gelen ayet-i kerime sonradan gelip anlatılan manaları neshetmiştir.
Bunun için şu cevabı veririm:
-Böylebbir şeyin caiz olması, bu makamda yeterli değildir. Elbette ayetin sonradan nazil olduğunu isbat eylemek gerek. Ta ki, böylece nesih davası sıhhata kavuşa... Zira hasım, men'in ötesindedir. Ayetin sonradan geldiği kabul edilse dahi, haramlığı isbat eylememesi gerekir. Dolayısı ile, burada murad, batın habasetinin necasetidir. Zira, şöyle nakledilmiştir:
-Enbiyadan hiçbir nebi, bir şey irtikab etmemiştir ki; o şeyin sonu, kendi şeriatında veya başka bir peygamberin şeriatında haram çıksın veya neticede haram kılınsın. İsterse, irtikab edildiği zaman, mubah olsun.
Şarabı görmez misin? Önceleri mubahtı; sonradan haram oldu. Bundan da hiçbir nebi içmemiştir.
Eğer müşriklerin netice işleri, zahiri necasete varmış olsaydı; köpekler gibi aynı necis olsalardı, alemlerin Rabbi Allah'ın mahbubu olan Resulullah (sav) Efendimiz, onların yemeklerini yemesi şöyle dursun; onların kablarına dahi elini sürmezdi.
Anlatılandan başka, necisin aynı olan, her zaman necisin aynı olur. Bunun geçmişte mubah olmasına yer yoktur; hatta gelecekte de... Mana böyle olunca, eğer müşrikler necisin aynı olsaydı; taa başından beri öyle olmaları gerekirdi. Resulullah (sav) Efendimiz dahi ölçüsüne ve iktizasına göre başta muamele ederdi. Böyle olmadığına göre, değildir.
Sonra,
Dinde zorluk atılmıştır. Bu durumda malumdur ki, onların necasetine hükmetmek, onların necis olduklarına itikad etmek cidden Müslümanları sıkıntıya sokmanın kendisidir. Onları zorluğa ve meşakkate atmaktır.
Hanefi imamlarına minnettar olmak lâzımdır. Şunun için ki: Müslümanlara bir çıkış yolu hazırladılar ve onları haram irtikabından da çıkardılar. Onların iyiliklerini kabahat ve ayıp görüp kendilerin taan etmek şöyle dursun...
Sonra, müçtehide itiraz yeri nerede? Zira, onun hatası için dahi sevaptan bir derece vardır. Ona uymaya gelince, hatalı olsa dahi, necatı mucibdir.
Müşriklerin yemeklerinin ve içmeklerinin haram olduğuna kail olup da, onlardan içtinab edenlere gelince, bunları yiyip içmekten kurtulmak adeta muhaldir. Bilhassa Hindistan beldelerinde... Çünkü bu iptilâ oralarda daha ziyadedir.
Dini bir meselede ki, umumi belva vardır; evlâ olan, işlerin en kolayı ve en sühuletli olanı ile fetva vermektir. Amma hangi müctehidin kavli ile olursa olsun, isterse, kendi mezhebine muvafık olmasın.
Şu ayet-i kerimeler, bu manaya işarettir:
"Allah, size kolaylık murad eder; zorluk murad etmez."(2/185)
"Allah, sizden hafifletmek ister. İnsan zaif olarak yaratılmıştır."(4/28)
Allah'ın halkına tazyik etmek, onlara eza vermek haramdır; Sübhan Hakkın rızasına münafidir.
İmam-ı Şafii'nin sıkı tuttuğu bazı meselelerde, Şafii mensupları Hanefi mezhebine göre fetva verirler. Bunun sebebi de, halka kolaylık olmasıdır. Meselâ zekât işlerinde... Şafii mezhebine göre, zekâtın verilmesi yerli yerinde olmalıdır. (Yani ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerde belirtildiği üzere...) Zekâtın verilecek yerlerinden biri de, müellef-i kulubdur. Halbuki, bugün bunlar yoktur. Bunun için de, Şafii mezhebi mensupları Hanefi mezhebine göre söyle fetva vermişlerdir:
-Onlardan hangi sınıfa zekât verilecek olursa yeterlidir.
Sonra,
Şu mana dahi açıktır ki, eğer müşrikler, aynen necis olsalardı; imanla da temizlenemezlerdi.
İste üstte anlatılan manalar da gösteriyor ki, onların necis olmaları, zevali kabil olan inançlarındaki habasettir; inanç mahalli olan batına inhisar etmektedir. Batının necaseti ise, zahirin taharetine münafi değildir. Bu mana, herkese, büyüğe ve küçüğe malumdur.
Şu da bir başka manadır ki:
"Ancak, müşrikler necistir"(9/28) mealine gelen ayet-i kerime müşriklerin halinden ihbardır. İhbar ise, ne nasih olur; ne de mensuh. Zira, nesh, şer'i bir hükmün yapılmasındadır; bir şeyden ihbarda değildir.
Yerinde bir mana olur ki, müşrikler, bütün vakitlerde necis olarak ve necisten murad ise, inancın habaseti ola. Böyle olmalı ki, delillere bir muaraza çıkmaya ve onlara dokunmakta dahi bir mahzur bulunmaya. Hem de, vakitlerin hiç birinde...
"Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği size helâl olduğu gibi; sizin yiyeceğiniz dahi onlara helâldir"(5/5) mealine gelen ayet-i kerimeyi okuduğum gün, karşılığında demiştiniz ki:
-Burada, yiyecekten murad buğday, nohut ve mercimektir.
Ehl-i örf, bu tevili kabul etmiş olsalardı, bu sıkıştırmaya hacet kalmazdı. Lakin, mutlaka insaf lâzımdır.
Bu kadar sözü uzatıp baş ağrıtmaktan asıl maksat, halka merhamet edilmesini ve umumi manada necasetlerine hüküm verilmemesi gereğini anlatmaktır. Küffarla karışık durmaları sebebi ile ehl-i İslâmın necasetine dahi itikad edilmemesi gereğini anlatmaktır. Zira, onlarla olmaktan kaçıp kurtulmanın imkânı yoktur. Mevhum necaset dolayısı ile, Müslümanların yiyip içtiklerinden dahi içtinab edilmeye. Bu durumda, anlatılan hüccete dayanarak, her şeyden teberri etmek gerek. Böyle bir şey de ihtiyat sanılır. Halbuki ihtiyat, bu gibi ihtiyatı terk etmektir.
Bundan daha ziyade ne yazayım.
Bir şiir:
Korktum da açtım dertlerimden bazısını;
Bıktırmasın sizi çok, dedim pek azını...
Vesselam...
***
MEVZUU:
a) Allah-ü Teâla'nın, peygamberlerin aracılığı ile zatından ve sıfatlarından haber verdiğinin beyanı..
b) Aklın medhali bulunmayan rızaya uygun olan ve olmayan amellerin beyanı..
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Hace ibrahim Ku badhanî'ye yazmıştır.
***
Allah'a hamd olsun..
Öyle Yüce Zattır ki: Bize nimet verdi; İslâm hidayeti nasib eyledi; Muhammed ümmetinden kıldı. Ona ve âline salât ve selâm olsun..
***
Peygamberler, âlemlere rahmettir. Yüce Sübhan Hak, onların biseti vasıtası ile bizim gibi, aklı noksan, idrâki kısa olanları zatından ve sıfatlarından haberdar etti..
Bizim anlayış ölçümüze göre, zat ve sıfat kemalâtına muttali kıldı.
Razı olduğu şeylerle, razı olmadığı şeyleri ayırd eyledi.
Dünyaya ve âhirete dair menfaatlarımızı, mazarratlarımızdan ayırdı.
Şayet onların mübarek vücudları olmasaydı; beşer akılları Yüce Yaratıcıyı isbatta aciz kalır; onun kemalâtını idrâkten yana da kusurlu olurdu.
Kendilerini, akıl sahiplerinin en büyükleri sanan kadim felsefeciler Yüce Aziz Yaratıcıyı inkâr etmektedirler. Akıllarının noksanlığından dolayı, eşyayı zamana bağlarlar.
Nemrud, cümle yer ehlinin sultanı idi; onun İbrahim Halil a.s. ile mücadelesi meşhurdur. O, bu mücadeleyi yerin ve semaların halikının isbatında yapmıştır. Kur'an-ı Mecid'de dahi bu mana anlatılmıştır.
Hizlanda kalan Firavun dahi, şöyle dedi:
— «Sizin için, benden başka ilâh bilmiyorum..» (28/38) Bundan başka Firavun, Musa'ya hitab ederek şöyle dedi:
— «Eğer benden başka ilâh tutarsan, seni zindana atılmışlardan ederim.» (26/29)
Bundan başka Firavun, Haman'a şöyle dedi:
— «Ey Haman, benim için yüksek bir kule yap.. Her halde ben o yollara, semaların yollarına ulaşırım. Musa'nın ilâhına da çıkaranı. Ben onu, yalancı sanıyorum.» (40/36-37)
Hülâsa..
Bu büyük devletin isbatında, akıl kısırdır; o büyüklerin hidayeti olmadan, yol bulamaz..
Vaktaki yerin, semaların, zamanın yaratanı Yüce Allah'a dair peygamberlerin daveti meşhur olup kelimeleri dahi açılıp yayıldı: Yaratıcının sübutu hakkında tereddüdü olan her vaktin sefihleri bakahatlarına muttali olup istemeden olsa dahi yaratıcının varlığına kail oldular. Eşyayı dahi, o Yüce Zat'a müstenid eylediler.
Anlatılan bu nur, peygamberlerin nurlarından iktibas edilmiş bir nurdur. Onların sofralarından istifade yollu gelen bir nimettir. Onlara salât ve selârn olsun.. Taa, kıyamet gününe kadar.. Hatta ebedlerin ebedine kadar..
Dinlemek sureti ile şair kabul ettiklerimizin durumu da aynıdır. Ki onlar enbiyanın tebliği ile bize ulaşmıştır. Onlara salât ve selâm olsun.. Bunlar şu esaslara dairdir: Yüce Allah'ın sıfat-ı kâmilesi, enbiyanın gönderilmesi, meleklerin masumiyet durumu, haşir neşir, cennetin ve cehennemin varlığı, daimî olan azap ve nimet.. Ve., bunlara benzeyen daha başkaları.. Yani: Şeriatın dili ile bize ulaşanlar.. Akıl bu gibi şeylerin idrâkinden yana da kısırdır. Onları isbattan yana da noksanı vardır. O büyüklerden, bunları duymadan yollarını bulamaz; kendi başına onların hiç birinde istiklâli yoktur.
Aklın oluş durumu, hissin oluşundan ileride olduğundan; akılla idrâk edilen hisle idrâk edilemez. Nübüvvetin oluş durumu dahi aklın ötesinde olduğundan; nübüvvete idrâk edilen akılla idrâk edilemez..
Bir kimse, marifet için aklın ötesinde bir yol isbat etmiyorsa; o kimse hakikatta nübüvvet tavrını inkâr etmekte ve bedahetle çarpışmaktadır.
Peygamberlerin varlığı mutlaka gereklidir ki:. Aklen vacib olan şükrün keyfiyetine delâlet edeler.. Yani: Yüce Sultan Mün'im Zata. O Sübhan Zat'ın katından gelen ilme ve amele mütaallik nimetlerin sahibi Mevlâ'ya tazimi izhar eyleyeler.. O tazim ki Sübhan Zatın katından istifade yollu gelmemiştir; o Yüce Zat'ın şükrünü edaya lâyık değildir. Zira, beşerî kuvvet, onun idrâkinden âcizdir. Hatta, çok kere ona tazim sayılmayan bir şeyi tazim sanır; şükürden hicve geçer.
Yüce Mukaddes Hakkın tazimini, onun zatından alma yolu nübüvvete kalmıştır; peygamberlerin tebliğine inhisar etmiştir. Onlara salât ve selâm olsun..
Evliya için olan ilhama gelince.. bu da nübüvvet nurlarından iktibas edilmiş olup enbiyaya mutabaat bereketleri ve feyizleri olarak gelmiştir.
Şayet akıl, bu işte yeterli olsaydı; akıllarını kendilerine önder eyleyen Yunan felsefecilerini dalâlet ovasında bırakmazdı. Sübhan Hakkı dahi, bütün insanlardan önce bilirlerdi. Halbuki, Sübhan Hakkın zatında ve sıfatlarında insanların cehalet cihetinden en katmerlisi bunlardır. Şunun için ki: Sübhan Hakkı fariğ ve muattal sanmışlar ve bir şeyin dışında, hiç bir şeyi ona istinad ettirmemişlerdir. o dahi icab olup ihtiyar değildir. Kendiliklerinden faal akıl yontup hadiseleri ona bağlamışlardır. O hadiseleri, yerin ve semaların yaratıcısından men etmişler Ve eseri de hakikî müessirden almışlardır. Böylelikle de sanmışlar ki: O eser, kendi yontmalarınındır.
Onlara göre malul illet-i karibenin eseridir; malulün husulünde illet-i baidenin tesirini görmezler.
Cehaletlerinden ötürü, eşyanın Sübhan Hakka istinad etmemesini o Sübhan Zat için kemal sanmışlardır. Tatili (muattal olmayı) dahi onun için tebcil zannetmişlerdir. Halbuki Sübhan Hak yeri ve semaları yaratması ile zatını övmektedir. Bu manada zatını överek şöyle buyurdu:
— «Meşrikın ve mağribin Rabbı..» (73/9)
Bu sefihler için, Hazret-i Hakka asla ihtiyaç yoklar; yani: Kendi zanlarına göre.. Yüce Hakka kesin olarak ilticaları da yoktur.
Bu durumda onlara gerekli olan, ıstırar ve ihtiyaç vaktinde akl-ı faale müracaat edip işlerinin bitirilmesini ondan tâleb etmektir. Amma, hiç bir şekilde, akl-ı faalden, kaza-i hacet talebi tasavvur edilemez. Zira, onların kanaatlerine göre o dahi bir vecibe altında ve mustar durumda olup ihtiyarı yoktur. Bu durumda şu âyet-i kerimenin hükmü geçerlidir:
— «Kâfirlere gelince, onların Mevlâsı yoktur.» (47/11)
Akl-ı faal nedir ki: Eşyanın tedbiri ve havadisin oluşu ona istinad ettirile!. Onun kendi varlığı ve sübutu hakkında dahi, bin türlü söz vardır. Zira, onun husulü ve süslü gösterilen felsefî mukaddimelere dayanmaktadır. Bu felsefî mukaddimeler dahi, İslâmî usullere göre tam değildir.
Ahmak o kimsedir ki: Eşyanın dayanağını Şanı Yüce Kadir Muhtar Zat'tan alır; anlatıldığı gibi mevhum şeye dayandırır. Hatta felsefî yontmaya dayandırılmış olmasından dolayı, eşyaya bin türlü ar ve rüsvaylık gelir.. O kadar ki: Eşya yok olmasına sevinir ve razı olur; yine de felsefî yapma ile oluşan vücuda dayanma rüsvaylığma: Yüce Sultan Kadir Muhtar'ın kudretine intisap saadetinden mahrum olma korkusundan dolayı razı olmaz..
Bir âyet-i kerime meali:
— «Ağızlarından çıkan kelime büyük oldu.» (18/5)
Bunlar, ancak yalan söylemektedirler.
Dar-ı harp kâfirleri; putlara tapma durumları olmasına rağmen, hal itibarı ile bu cemaattan daha iyidir. Çünkü, bu cemaat sıkıntılı durumlarda, Sübhan Hakka iltica etmekte ve putlarını dahi, Yüce Hak katında vesileler olma dışında bir şey yapmamaktadırlar.
Üstte anlatılanlardan daha şaşırtıcı bir durum var ki; bir cemaat bu süfehaya:
— H ü k e m a ..
İsmini takmaktadırlar.. Onların sözlerini dahi, hikmete bağlarlar. Halbuki, pek çok hükümleri, bilhassa en yüce maksat olan ilahiyata dair hükümleri, yalandır, Kur'an'a ve hadise muhaliftir.
Mana üstte anlatıldığı gibi olunca, hangi itibara göre, bunlara: - Hükema..
Itlakı yapılmaktadır. Bunlar, öyle kimselerdir ki: Katmerli cahil olmaktan başka nasipleri yoktur. Meğer ki, böyle bir şey onlara alay ve eğlence kabilinden söylene.. Yahut, âmâya göz ıtlakı kabilinden ola..
Bu sefihlerden bir cemaat, riyazat ve mücahede yollarını tercih ettiler. Amma, enbiyanın yoluna iltizam etmeden.. Sırf sofiye-i ilâhiyenin taklidine gittiler ki bunlar: Her asırda enbiyanın tabilerindendir.
Üstte anlatılan mana uyarınca, vakitlerinin saf asına aldandılar. Rüyalarına ve hayallerine itimad ettiler. Hayal keşiflerini sair hallerinde dahi kendilerine mukteda eylediler. Böylelikle, kendileri dalâlete düştükleri gibi, başkalarını da dalâlete düşürdüler.
O safayı bilemediler ki: Nefsin saf asıdır, dalâlet yoluna çıkarır; hidayet penceresi olan kalb safası değildir.
Çünkü: Kalb safası, enbiyaya mutabaata bağlıdır. Nefsin tezkiyesi ise., kalb safasına ve onu idaresine bırakılmıştır.
Kıdem nurlarının zuhur yeri olan kalbin zulmeti olmasına rağmen, nefsin tasfiyesi hükmü, gizli düşmanın yağması için yakılan bir kandildir. Yani: Lain İblisin..
Hülâsa..
Riyazet ve mücahede yolu, nazar ve istidlal yolu gibidir. Ancak, enbiyanın tasdikine mekrun olur ise., itibar ve itimad edilir.. Onlara salât ve selâm olsun., îşbu büyükler, Sübhan Hak tarafından emaneti tebliğ etmekte olup Sübhan Hakkın teyidi ile müeyyed bulunmaktadırlar. Onların muamelesi dahi, masum meleklerin nüzulü sebebi ile lâinin keydinden mahfuz bulunmaktadır.
«Kullarım üzerinde senin hiç bir tahakkümün yoktur.» (15/42)
Mealine gelen âyet-i kerime, onların nakd-i vaktidir.
İşbu devlet, onlardan başkasına müyesser değildir.
Üstte anlatılan cemaata, lâin şeytanın ortaklığından kolay kurtulmak olmaz.. Meğer ki: Bu büyük zatlara mutabaat hususunda devam edile ve., onların izinde gidile.. Onlara salât ve selâm olsun..
Bir şiir:
Bir muhal iştir yürümek bu safa yolunda; Mustafa'ya olmazsa uymak Sa'di, yolunda..
Ona, bütün ihvanına salâtlar ve selâmların en üstünleri..
***
Eflatun, felsefecilerin reisidir, Îsa'nın bi'seti devletine kavuştu, ama onu tasdik etmedi. Cehaleti sebebi ile sandı ki: Kendisinin ona ihtiyacı yoktur. Böylelikle, nübüvvet bereketlerinden bir nasibe nail olamadı.
Bir âyet-i kerime meali:
— «Allah bir kimseye nur vermemişse, onun nereden nuru olsun?.» (24/40)
Diğer bir âyet-i kerimede Alla-ü Teâla şöyle buyurdu:
— «Gerçekten, resul kullarımıza geçmişte şöyle sözümüz vardır: Muhakkak onlar, mansur olacaklardır. Bizim ordularımız, mutlaka galiptirler.» (37/171 -173)
Şaşırtıcı bir şeydir ki: Nakıs felsefecilerinin akıl tavrı, mebde ve ma'adda, nübüvvet tavrının nakiz (bir manaya: Menfi) tarafına düşmüş gibidir. Onların hükümleri dahi, enbiyanın hükümlerine muhaliftir. Zira onlar, ne Allah'a imanı, ne de âhirete imam sağlama çıkarmışlardır.
Onlar, âlemin kıdemine kail olmaktadırlar. Halbuki sağlam icma, bütün parçaları ile âlemin sonradan yaratılmış hadis olduğuna kaildir.
Onlar, semaların yarılacağına, yıldızların dağılacağına, dağların atılacağına, ırmakların taşacağına kail olmamışlardır. Halbuki, bunların kıyamet günü olacağı vaad edilmiştir. Ayrıca onlar, cesetlerin haşrını de inkâr etmektedirler. Bütün bu halleri ile Kur'an'ın kesin hükümlerine muhalif durmaktadırlar.
Bunlardan sonra gelenler ise.. kendilerini İslâm zümresine dahil saymaktadırlar. Amma, oldukları gibi, felsefe usullerinde ele kalmaktadırlar.
Bu halleri ile; semaların, yıldızların kıdemine kail olmakta ve onların fena bulup helake varmayacaklarına hükmetmektedirler.
Bunların kuvvetleri Kur'anın kesin hükümlerini tekzib olup rızıkları dahi dinî zaruriyeti inkârdır. Keza, yakine dayalı meseleleri de..
Allah'a ve Resulüne iman ederler; amma Allah'ın ve Resulünün emirlerini kabul etmezler. Acaba, bundan daha ileri sefahet olur mu?
Bir şiir:
Felsefenin pek çoğu sefihtir yolda;
Bütün bütün, küllün hükmü: Pek çok, bunda..
Bu cemaat, bütün ömürlerini, bir âlet talimi uğruna harcamışlardır ki: Zihni düşünce ve öğrenme hatasından koruya.. Bu hususta da çok tetkikler yapmışlardır.
Vaktaki, en üstün gayeye geldiler; yani: Yüce Sultan Vacib Zat'a ait ef'al, sıfat ve zat meselelerine., duygularını kaybettikleri gibi; koruyucu âletlerini dahi zay ettiler, işte o zaman, gece körlüğüne dalar gibi dalıp dalıp gittiler. Böylece, dalâlet sahrasında kaldılar..
Şunun gibi ki: Bir kimse senelerce har b âleti hazırlar; harb zamanı gelince de, duygularını zay edip o âletleri de kullanamaz..
İnsanlar felsefe ilimlerini tamam ve muntazam zannedip onları galattan ve hatadan masun ve mahfuz zanneder.
Teslim takdirine göre: Ancak bu hüküm akıl için ilimlerde olur ki, orada istiklâli ve istibdadı vardır. Halbuki bu mana, bahis dışı olup malayani dairesine dahildir. Daimî olan âhirete taalluku yoktur; uhrevî necat dahi, onlara bağlı değildir.
Esas kelâm o ilimler üzerindedir ki: Akıl onları idrâkten yana âciz ve kusur sahibi olmaktadır. Nübüvvet tavrı onlara merbut ve uhrevî necat dahi onlara bırakılmıştır.
Hüccet'ül-İslâm İmam-ı Gazali, EL-MÜNKIZÜ MÎNED-DALÂL adlı eserinde şöyle demiştir:
— Felsefeciler; tıp ilmini, nücum ilmini mütekaddimin enbiyanın kitaplarından çalmışlardır. Resûlullah efendimize ve onlara salât ve selâm olsun, idrâkine aklın varamadığı hususî ilâçları ve diğerlerini dahi enbiyaya inzal olunan kitaplardan iktibas etmişlerdir.
Tehzib-i ahlâk (ahlâkı güzelleştirmek) Allahlık sofiyenin kitaplarından çalmışlardır. Bu sofiye dahi her asırda ve her peygamberin ümmetinde mevcuttular. Bu çalmayı dahi, kendi batıllarını revaçta tutmak için yapmışlardır.
İşte.. onlar katında muteber olan bu üç ilim de, çalınmadır.
Şimdi..
Onların ilm-i ilâhî üzerine; zat, sıfat, vacibiyet fiilleri ve Allah'a âhirete iman bahislerindeki hüsranlarını bir parça anlattım.. Keza Kur'an âyetlerinin kesin hükümlerine olan muhalefetlerini de..
Şimdi.. kala kala hendese ve benzeri ilim kaldı.. Bunların da kendine göre çeşidi ve hususiyeti vardır. Bunlar da tam ve muntazam olsalar dahi, lüzumu nedir?. Neden dolayı onlara ihtiyaç duyulur ve âhiret azaplarından hangisi onunla uzaklaşıp gider?.
Allah-ü Teâla'nın kuluna yüz vermemesine alâmet odur ki: Kendisini malâyani ile meşgul eder.. Her ne şey ki: Âhirette faydalı değildir; bu, malâyani grubuna dahildir.
Mantık ilmi, bir âlettir. Dediler ki:
— Hatadan korur.
Halbuki o, kendilerine, en üstün maksadda faydalı olmadığı gibi, kendilerini galattan ve hatadan da çıkarmamıştır. Durum bu olunca, başkalarına nasıl faydalı olur ve hatadan kurtarır?
Dua makamında bir âyet-i kerime meali:
— «Rabbimiz, bize hidayet eyledikten sonra, kalblerimizi kaydırma.. Katından bize rahmet hibe eyle.. Çünkü sen, hibesi en bol olansın..» (3/8)
***
İnsanlardan bazılarının felsefe ilimlerine rağbeti vardır. Felsefenin tesvilatına meftundurlar. Bu cemaatı dahi, hükema bilirler. Kendilerini dahi, enbiyaya muadil sanırlar. Onlara salât ve selâm olsun. Hatta, bunları yalancı ilimlerini önde gördükleri dahi olur. Onları doğru bilerek, peygamberlerin şeriatlarından önde görürler.
Allah-ü Teâla, bizi böyle kötü itikatlardan korusun.
Evet..
Bu zümreyi hükema bildikleri ve ilimlerini dahi hikmet sayınca, zarurî olarak bu belâya düştüler..
Halbuki hikmet, bir şeyi işin aslına uygun olarak bilmekten ibarettir. Amma, o ilimler ki, hikmete muhaliftir; işin aslına mutabık değildir.
Hulâsa..
Bu zümreyi tasdik etmek, ilimlerini dahi doğru bilmek, enbiyayı ve enbiyanın ilmini tekzlb etmeyi gerektirir. Onlara salât selâm olsun..
Anlatılan her iki ilim de, nakzedici iki tarafa düşmektedir; birini tasdik etmek, diğerini tekzib etmeye varır.
Mana, üstte anlatıldığı gibi olunca:
Dileyen enbiyanın yolunu tutsun; Allah hizbinden ve necat ehlinden olur..
Dileyen felsefecilerden olsun; şeytan hizbine girer ve kaybedip hüsranda kalanlardan olur..
Bu manada, bir âyet-i kerime meali:
— «.. dileyen iman etsin; dileyen küfre girsin.. Biz, zalimlere öyle ateş hazırladık ki: Onun duvarları kendilerini sarmıştır. (18/29)
Şayet feryad edip yardım isteseler, bir mai yardıma gelir ki: Erimiş bakır gibi olup yüzleri haşlar.. O ne kötü şaraptır ve ne kötü bir dayanaktır.» (18/29)
***
Hüdaya ittiba edip Mutabaat-ı Mustafayı bırakmayanlara selâm.. Ona ve enbiya-i kuramdan melâike-i izamdan bütün kardeşlerine salâtların en tamamı, selâmların dahi ekmeli..
Vesselam..
***
MEVZUU: Resulullah (sav) Efendimizin ashabının menkıbeleri, aralarında merhamet ve şefkatleri.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Molla Muhammed Murad Keşmiri'ye yazmıştır.
***
Allahu Teala şöyle buyurdu:
"Muhammed, Allah'ın Resulüdür. Onun maiyetinde bulunanlar, küffara karşı çetindirler. Kendi aralarında da merhametlidirler. Onları rükû edici ve secde edici olarak görürsün. Onlar daima Allah'tan fazl-ü kerem ve rıza isterler. Secde izinden meydana gelen nişanlan yüzlerindedir.
İşte, onların Tevrat'taki vasıfları budur.
İncil'deki vasıflan da söyledin
Onlar, filizini yarıp çıkarmış, gitgide onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, sapları üzerine doğrulup kalkmış bir ekine benzerler ki bu, ekicilerin de hoşuna gider. Ta ki, bunlarla kâfirler öfkelensin. İçlerinden iman edip iyi amel ve hareketlerde bulunanlara Allah hem mağfiret, hem de büyük mükâfat vaadetmiştir."(48/29)
Üstte meal olarak anlatılan ayet-i kerimede, Sübhan Allah, Hayrü'l-beşer Resulullah (sav) Efendimizin ashabını medhetti. Ona ve diğerlerine salât ve selâm olsun. Yani onların bazısının bazısına olan tam merhametlerinden ötürü. Ki onlar, bu merhamet üzere bulunmaktadırlar.
-Rahiym lâfzı, ayet-i kerimede (Arapça aslına göre) geçen:
-"Ruhema..." lâfzının cem sığasından tekidir ki, merhamette mübalağayı tazammun etmektedir.
Aynı zamanda sıfat-ı müşebbehedir. Sıfat-ı müşebbehe dahi, istismara delâlet etmektedir. Bu da, onların merhametlerinin devamlı oluşuna işarettir.
Onların bu merhamet durumu, Resulullah (sav) Efendimizin hayatında iken ne ise, irtihalinden sonra da aynı olmuş, hiçbir değişme olmamıştır. Her ne şey ki, onların, bazısından bazısına karşı olan merhamete münafidir; kendilerinden atılmıştır. Böyle olması gereklidir, hem de daima... Bazısının bazısına olan buğuz, kin, hased, düşmanlık ihtimali onlardan atılmıştır Hem de her zaman için... Ashab-ı kiramın bütünü ki, bu beğenilen sıfatlarla muttasıf olmuşlardın
nitekim:
"Ellezine" (Onlar.)" (48/29) lâfzı, umumi ve istiğrak sığası ile gelmektedir. Bu durumda, ashabın büyükleri için ne diyelim? Zira, bu sıfatlar, onlarda daha tamam ve daha kemallidir. Hem de fazlası ile... Bu manadan olarak, Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:
"Ümmetime ümmetimin en merhametlisi, Ebu Bekir'dir."
Resulullah (sav) Efendimiz, Hazret-i Faruk sanında ise, şöyle buyurdu:
"Benden sonra, peygamber gelecek olsaydı; Ömer olurdu."
Yani nübüvvetin levazimi ve kemalâtı, bütünüyle Hazret-i Ömer'de vardır. Lâkin, Hatemü'r-rüsül Resulullah (sav) Efendimizle nübüvvet makamı kapandığı için; bu makam devleti ile müşerref olmamıştır.
Nübüvvet levazimi arasında, halka tam rahmet ve şefkat vardır.
Sonra, o rezil hallerdir ki, şefkata ve merhamete münafi olup kin, hased, buğz, düşmanlık gibi kötü huylardan sayılır; Hayrü'l-beşer Resulullah (sav) Efendimizin sohbeti ile şerefyab olanlarda nasıl tasavvur edilir? Zira onlar, ümmetlerin hayırlısı olan bu ümmetin en faziletlileridir. Bütün dinleri nesheden bu din ehlinin en önde olanlarıdır.
Onların asırları, asırların hayırlısıdır. Onların sahibi dahi, resullerin ve nebilerin en faziletlisidir.
Anlatılan düşük sıfatlar, bu ümmetin en küçüğüne dahi, ardır. Şayet onlar, bu düşük sıfatlarla mevsuf olsalardı; bu ümmetin en faziletlileri olmak şerefine nasıl nail olurlardı? Ne yüzle bu ümmet, ümmetlerin hayırlısı olacak ve imanda ileri olmanın ve mal harcamakta, nefsi vermekte er davranmanın ne meziyeti olacaktır? Fazileti nedir?
Sonra, hayırlı asır olmasına ne tesiri olacaktır? Hayrü'l-beşer Resulullah (sav) Efendimizin sohbet faziletine ne eser terettüb edecektir?
O kimseler ki, ümmetin evliyası ite sohbette bulunmaktadırlar; bu sebeple de, anlatılan bu rezil huylardan kurtulurlar; bu durumda o cemaatta bu kötü huyların bulunması nasıl tevehhüm edilir? Halbuki onlar, Resulullah (sav) Efendimizin sohbetinde ömür tüketmişlerdir. Onun dinini teyid, şeriatına yardım ve kelimesini ilha için mal ve can harcamışlardır.
Meğer ki böyle bir tevehhüm, Hayrü'l-beşer Resulullah (sav) Efendimizin azameti ve şerefi gözden düşe ve tevehhüm edile ki, onun sohbeti, bu ümmetin bir velisinin sohbetinden daha noksandır! Böyle bir şeyden Allah'a sığınırız.
Mukarrer olan durum şu ki: Ümmet velilerden hiçbiri, o ümmetin sahabelerinden bir sahabenin mertebesine ulaşamaz; peygamberlerinin mertebesi şöyle dursun...
Bu manada Şeyh Şibli şöyle dedi:
-Ashabını tazim etmeyen, Allah'ın Resulüne iman etmiş olmaz.
***
İnsanlardan bazıları sanır ki:
Resulullah (sav) Efendimizin ashabı iki fırkaya ayrılmıştır. Onlardan bir fırkanın Hazret-i Âli ile muvafakati vardır; diğer fırkanın dahi, onunla muhalefeti vardır.
Bu iki fırkadan her birinde ise, diğerine karşı düşmanlık, buğuz, kin vardır. Onlardan bazısı dahi, iki yüzlü olarak, bazı çıkarlar düşünerek bu sıfatlarını gizlemiştir.
Yine sanmışlardır ki, bu rezil huylar ve onlarda bulunan diğer kötülükler, birinci asra kadar uzamıştır.
Anlatılan tevehhüm sebebi ile, Hazret-i Ali'nin (ra) muhaliflerini şerli anlatırlar ve onlara yakışmayan isnadları yaparlar.
İnsaf edilmesi gerek...
Anlatılan mana takdirine göre her iki fırka da taana uğratılmaktadır. Düşük sıfatlarla muttasıf bulunmaktadırlar. Bu ümmetin en faziletlileri, bu ümmetin en şerlileri durumuna düşürülmektedir; hatta bütün ümmetlerin en şerlileri!.. O ümmetin hayırlı oluşu, şerli olmaya geçmektedir!..
Hangi insafla, Hazret-i Ebu Bekir (ra) ve Hazret-i Ömer (ra) anlatılan te-vehhümie kötü olarak anılmaktadır? Din ulularına münasip düşmeyen işler isnad edilmektedir!..
Hazret-i Ebu Bekir (ra) bu ümmetin en müttakisidir. Hem de, Kur'an'ın kafi hükmü ile... Müfessirlerden İbn-i Abbas ve diğerleri birleştiler ki:
"Halbuki en muttaki, Allah katında temizlik bulmak için verendir ve ondan (ateşten) uzaklaştırılacaktır."(92/17-18) mealine gelen ayet-i kerimeler, Hazret-i Ebu Bekir sanında nazil olmuştur. Burada:
"Ey muttaki..." (92/17-18) Hazret-i Ebu Bekir'dir. Allah ondan razı olsun.
Allahu Teala ki, bir şahıs hakkında:
"En muttaki..." (92/17-18) buyurur. Yani ümmetlerin hayırlısı olan bu ümmetin en müttakisi... Şimdi düşünmek gerek: Onu tekfir etmek, fişka vardırmak, dalâlette saymak şenaat yolunda hangi hadde ulaşır!..
İmam Fahreddin-i Razi, üstte anlatılan ayet-i kerimeyi delil tutarak, Hazret-i Ebu Bekir'in en faziletli olduğunu çıkardı. Allah ondan razı olsun. Çünkü:
"En keremliniz, en muttaki olanınızdır."(49/13) mealine gelen ayet-i kerime hükmüne göre, yüce Hakk katında bu ümmetin en keremlisi olma şerefi nass-ı lâhik hükmüne göre, yine Hazret-i Sıddık'ın olan. Allah ondan razı olsun.
Eimme-i selefin isbat ettiklerine göre, ki bunlardan biri de, İmam-ı Şafii'dir; Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer'in daha faziletli oldukları üzerine sahabenin ve tabiinin icamı vardır. Allah onlardan razı olsun.
Hazret-i Ali dahi, her ikisinin daha faziletli oldukları üzerine hükmetmiştir. Allah onlardan razı olsun.
Muhaddislerin en büyüklerinden olan Zehebi şöyle anlattı:
-Bu manayı, Hazret-i Ali'den (ra) seksen küsur kimse rivayet etti.
Şia'nın en büyüklerinden olan Abdürrezzak dahi, üstte anlatılan rivayet dolayısı ile Hazret-i Ebu Bekir'in ve Hazret-i Ömer'in daha faziletli olduklarına hükmetti. Allah onlardan razı olsun. Şöyle dedi:
-Hazret-i Ali'nin, Hazret-i Ebu Bekir'i ve Hazret-i Ömer'i kendi nefsi üzerine daha faziletli tuttuğu için, her ikisini de daha faziletli buluyorum. Yoksa, onları daha faziletli saymazdım. Benim için bir vebal olur ki, onu seveyim, sonra ona muhalif durayım.
Mana yukarıda anlatıldığı gibi olunca; ümmetlerin hayırlısı olan bu ümmetin en faziletlilerini, hem de Kur'an, hadis, icma ve Hazret-i Ali'nin (ra) itirafı ile noksan bilmek, onları tahkir etmek hangi insaf ölçüsünden, hangi diyanetten, zımnında bulunan hangi hayırdan dolayıdır!..
Eğer bir kimseye sövmekte hayır ve ibadet bulunsaydı, Ebu Cehil'e ve Ebu Leheb'e sövmekte olurdu. Ki bunlar matrud ve mel'undurlar. Hem de, Kur'an'ın kafi hükmü ile... Hem de, onun zımnında çok hasenat hasıl olurdu...
Kesilmeyi ve kötülüğü tazammun eden sövmenin hayırlı oluşu nerededir? Bilhassa, layık ve müstahak olmayan bir şahıs hakkında olursa. Bir şeyi, kendi yerine bırakmamak zulümdür. Bir şeyle diğer şey arasında fark vardır. Bir mevzi ile diğer mevzi arasında değişiklik vardır. Bir zulüm ile diğer zulüm arasında yine tam bir açıklık vardır.
***
HAZRET-İ OSMAN (Allah ondan razı olsun)
Hazret-i Osman Zinnureyn'in hilâfeti, sahabe-i kiramın icmaı ile sabittir. Ayrıca, o babda asırların hayırlısı olan o asırda bulunan büyük küçük, kadın erkek hemen herkesin ittifakı vardır. Bu mana icabı olarak, ulema şöyle dedi:
-Hazret-i Osman Zinnureyn'in hilâfeti üzerine olan ittifak diğer üç halifeden hiçbiri için olmamıştır.
Onun hilâfetinin başlamasında, o asır ehlinde bir nevi tereddüd vardı. Dolayısı ile o asır ehli bu madde üzerinde çok ihtiyatlı davrandı. Sonra, o hilâfet üzerinde ikdam eylediler.
***
Şunun bilinmesi yerinde olur ki,
Sahabe-i kiram, Kur'an ve hadisin tebliğcileridir. İcma dahi, onların asrına bağlıdır. Onlardan tümü veya bazısı dalâlet ve fısk ile muttasıf olur ise, dinin bütününden veya bazısından itimad kalkar. Hatemü'l-enbiya, Afda-lü'r-rüsül Resulullah (sav) Efendimizin bi'setinden gelecek fayda dahi az olur.
Kur'an-ı Kerim'i cem eden Hazret-i Osman'dır; hatta, Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer Faruk'tur. Allah onlardan razı olsun.
Şayet bu zatlara taan edilir ve onlardan adalet kaldırılmış olur ise, Kur'an'a nasıl itimad kalır ve ne şeyle din kaim olur? Bu işin şenaati düşünülmelidir.
Resulullah (sav) Efendimizin ashabı tümden idalet üzeredir. Bize her ne tebliğ etmişlerse haktır ve doğrudur.
Hazret-i Ali'nin (ra) hilâfeti zamanında vaki olan muhalefetler ve münazaralar; heva, heves, makam ve siyaset sevgisi ile olmamıştır. Elbette, ictihad ve istinbat üzere olmuştur. Onlardan birinin içtihadında hatta, istinbatı sevaptan uzak olsa dahi durum budur.
Ehl-i sünnet uleması katında mukarrer olan mana şudur:
-Mu muharebelerde ve müşacerelerde haklı olan Hazret-i Ali'dir. Muhalifleri dahi hata üzere idiler. Bu hatanın menşei içtihad olunca, sahibmi taan edilmekten ve ayıplanmaktan uzak tutulur.
Asıl maksud olan Hazret-i Ali tarafında haklılığın oluşu ve hatanın muhalifleri tarafında bulunuşudur. Ehl-i sünnetin kail oldukları mana budur. Lanet okuyup tard etmek, ziyadeden bir şeydir. Hatta zarar ihtimalini tazammun eder.
Çünkü, onlar Resulullah (sav) Efendimizin ashabı olup kendilerinden razı olmuştur. Bazıları da, cennetle müjdelidir. Bedir gazasına mensupları vardır; günahları bağışlanmıştır. Uhrevi azap kendilerinden kalkmıştır. Nitekim, sahih hadislerde şu mana gelmiştir:
"Allahu Teala, Ehl-i Bedr'e muttali oldu ve şöyle buyurdu:
-Ne isterseniz yapın, sizi bağışladım."
Onların bir kısmı da, Biat-ı Rıdvan ile müşerref olmuştur. Resulullah (sav) Efendimiz de, bu biatta bulunanlara şöyle buyurdu:
"Ağacın altında biat edenlerden hiç kimse, cehenneme girmeyecektir."
Hatta, Kur'an-ı Mecid'den anlaşılan mana üzerine ulema kaildir ki, ashab-ı kiramın tümü cennet ehlidir. Bunu şu meale gelen ayet-i kerimeden almışlardır:
"İçinizde, fetihten evvel Allah yolunda harcayan ve muharebe eden kimseler, diğerleri ile bir olmaz. Onlar derece itibarı ile fetihten sonra harcayan ve muharebe edenlerden daha büyüktür. Allah her birine Hüsna'ya vaad etmiştir. Allah her ne yaparsanız hakkıyla haberdardır."(57/10)
"Hüsna..." manası cennettir. Hangi sahabe ki, fetihten evvel ve sonra mal harcayıp muharebe etmiştir; onun için cennet vaadi gelmiştir. Dediler ki:
-İnfak ve kıtal sıfatı takyid için değildir; medih içindir.
Zira, bütün sahabe, bu iki sıfatla muttasıftır; hepsi de cennetle vaad olunmuştur.
Üstte anlatılan manalara göre mülâhaza etmek gerek. Bu büyükleri şerle ye suizanla anlatmak, insaftan ve diyanetten nasıl sayılır?
Üstte anlatılan manalar dışında şöyle bir soru çıkabilir:
Bir cemaat demiştir ki:
-Ashab-ı kiramdan bazıları, Resulullah (sav) Efendimizin irtihalinden sonra, anlatılan yol üzerinde kalmamışlardır. Makam ve riyaset talebi, hilâfet sevdası ile hak yoldan inhiraf etmişlerdir. Hazret-i Ali'den dahi hilâfeti gasb eylemişlerdir. Hatta, bu inhirafı, küfür ve dalâlet haddine varır zannetmişlerdir.
Burada anlatılanlar, bu cemaatın zannına göre, ashab-ı kirama vaad edilenlerden mahrumdurlar. Zira, sohbet faziletine nail olmak, İslâm'dan bir parçadır, islâmları söz götürünce, sohbetin tesiri ne olur?
Bunun için şu cevabı veririm:
-Üç halife dahi, cennetle müjdelidir. Allah onlardan razı olsun. Bu durum, sahih hadislerle sabit olup manevi tevatür derecesine ulaşmıştır. Küfür ve dalâlet ihtimali onlardan def edilmiştir. Ayrıca, Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer ehl-i Bedir'dendir. Sahih hadislere göre de, ehl-i Bedir bağışlanmıştır. Sonra onlar, ayrıca, Biat-ı Radvan ehlidir; bunlar dahi, daha önce anlatıldığı gibi, ehl-i cennettir.
Hazret-i Osman, Bedir gazasında hazır olmamıştır. Çünkü, Resulullah (sav) Efendimiz onu, hanımı hasta olduğundan Medine'de bıraktı; o da Resulullah (sav) Efendimizin kızı idi. Kendisine şöyle buyurdu:
"Bedir ehline olan ecirden sana da vardır."
Ayrıca, Hazret-i Osman, Biat-ı Radvan'da da bulunamadı. Zira, Resulullah (sav) Efendimiz onu, Mekke'ye Kureyş'e elçi olarak göndermişti.
Amma, Resulullah (sav) Efendimiz, onun yerine kendisi ile biat etmiştir. Nitekim, bu mana meşhurdur.
Kaldı ki, Kur'an-ı Mecid, bu büyüklerin üstün şanına şehadet etmektedir; onların üstün derecelerinden haber vermektedir.
Bir kimse ki, Kur'an ve hadise karşı gözlerini kapamıştır; o kimse, bahis dışıdır. Bu manada, Şeyh Sadi (rh) şöyle dedi:
Bir şiir:
O ki durmaz Kur'an, hadis yanında;
Susman, konuşmaman haktır cevabında...
O ne biçim bir belâdır ki, vaki olur... Şayet Hazret-i Sıddık'ta küfür ve dalâlet ihtimali olur ise... Şunun için ki: Adaletlerinin varlığına, çokluk olmalarına göre, kendisini Resulullah (sav) Efendimizin makamına oturtmuşlardı.
Hazret-i Sıddık'ın hilâfetini tekzib etmek; asırların hayırlısı olan o asır ehlinden otuz üç bin kişiyi tekzib etmektir.
En azından bir dirayete sahip olan kimse, böyle bir şeye cevaz vermez.
Sonra, bir asırda nasıl bir hayır kalır ki, o asır ehlinden otuz üç bin kişi batıl üzerinde birleşmiş ve Resulullah (sav) Efendimizin makamına dalâlette kalan ve dalâlete götüren birini oturtmuşlardır!..
Allahu Teala, bu cemaata insaf versin ki, din ulularına taan etmekten dillerini tutarlar ve Resulullah (sav) Efendimizin sohbet hakkına da riayet ederler.
Bu manada, Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Ashabım hakkında Allah'tan korkunuz. Benden sonra, onlara garaz beslemeyiniz. Onları seven, benim sevgimden dolayı seven onlara buğzeden de, bana buğzettiği için buğzeder.
***
Bundan daha ziyade ne yazayım? En açık bedihi manaları daha nasıl açayım? Halbuki Kur'an-ı Mecid, Hazret-i Sıddık'ın medhi ile doludur. Allah ondan razı olsun. Onun hakkında Leyh suresi ve başka ayetler nazil olmuştur. Sayıya ve hesaba gelmeyecek kadar, onun faziletleri sahih hadislerle anlatıldı. Onun şemaili ve vasıfları, hatta bütün sahabe, geçmişte gelen peygamberlerin kitaplarında anlatıldı.
Nitekim, Allahu Teala, Tevrat'ta ve İncil'de vasıflarını anlattı.
Ümmetlerin hayırlısı olan bu ümmetin başı ve onların reisi, Hazret-i Sıddık'tır. Allah ondan razı olsun. Ona ki, küfür ve dalâlet iftirası atarlar; başkalarına nasıl bir itirazda bulunacaklardır? Hangi yoldan konuşacaklardır?
Bu manada bir ayet-i kerime meali:
"Allah'ım, ey semaları ve yeri yaratan, gaybı ve şehadeti bilen; ihtilâfta bulundukları şeylerde, kulların arasında hükmeden sensin."(39/46)
***
Hüdaya ittiba edenlere ve Mutabaat-ı Mustafa'yı bırakmayanlara selâm. Ona ve âline salâtların en tamamı, selâmların dahi ekmeli...
***
MEVZUU: Namaz kılmaktan, Kur'an okumaktan, zikirden hâsıl olan mertebelerin yükselmesi ve güzel neticelerin beyanı.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Molla Tahir Bedahşi'ye yazmıştır.
***
Allah'a hamd olsun. Onun seçmiş olduğu kullarına da selâm.
***
Bu tarikatın müptedi talebelerine mutlaka gereklidir ki, zikrederler. Zira, bu müptedinin terakkisi, zikir tekrarına bağlıdır. Şu şartla ki: Bu zikir, kâmil ve mükemmel bir şeyhten alına. Bu şart bulunmadığı takdirde; çoğunlukla, ebrarın virdleri kabilinden olur; bunların neticesi de sevaptır. Mukarrebine taalluku olan yakınlık değildir.
Çoğunlukla, ebrarın virdleri kabilinden olur cümlesini ancak şunun için kullandım:
Caiz olur ki, şeyhin tavassutu olmadan, Sübhan Hakkın fazlı terbiye ede... Kendisini, zikir tekrarı ile mukarrebin zümresinden kılar. Hatta, zikir tekrarı olmadan, yakınlık mertebeleri ile müşerref olması, Allahu Teala'nın veli kulları arasına girmesi caiz olur.
Anlatılan şarta gelince; ağleb, ekser itibarına ve hikmet âdet vafkına göredir.
Sübhan Allah'ın fazlı ile zikre bağlı muamele tamam; heva ilâhlarından da halâs müyesser olur ise, emmare dahi mutmainne durumuna gelir ise, o zaman, terakki zikirle hâsıl olmaz. Bu durumda, zikrin hükmü, ebrarın virdleri hükmünü alır. Bu yerde mertebeleri kat etmek; Kur'an okumaya, kanutu uzun tutarak namaz kılmaya bağlı kalır.
Daha önce zikirle müyesser olan, bu kere Kur'an okumakla müyesser olur. Bilhassa namazda okunur ise...
Hulâsa, başta ebrarın virdleri kabilinden olan zikir hükmü, Kur'an tilâveti hükmü olur. Mukarrebattan olduğu için de, başta ve ortada Kur'an tilâveti hükmü, zikir hükmü yerine geçer.
Şaşılacak bir durumdur: O vakitte, Kur'an ayetleri cümlesinden olarak; Kur'an tilâveti unvanı ile zikir tekrarı ve onda istiazeye şuru edildiği zaman üzerine öyle faydalar terettüb eder ki; kıraat unvanı ile tekrar edilmez ise, Kur'an tilâveti üzerine terettüb etmez; ebrarın amelleri gibi olur.
Her amelin yeri ve zamanı vardır. Zamanında eda edildiği takdirde güzel olur. Aksi halde, çok kere hata olur. İsterse kendi zatında iyi olsun.
Görmez misin ki, teşehhüdde Fatiha okumak hatadır; isterse Ümmü'l-kitab olsun.
Bu yolda şeyh zaruriyattan sayılır. Onun talimi dahi, önemlilerin en önemlisidir.
Bundan sonrası, kuru ot misali uçar gider.
Büyüklerden biri şöyle demiştir:
Olduğun için bidayette Ahvel; (AHVEL: Şaşı gözlü... Biri, iki gören.)
Gerek ki, seni şeyh yönete evvel...
***
MEVZUU: Sübhan Hakkın sıfatları beyanındadır.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Seyyid Muhammed Nu'man'a yazmıştır.
***
Allah'a hamd olsun.
Onun seçmiş olduğu kullarına da selâm...
***
Sübhan Hak, vücudun kendisinde, mukaddes zatı ile yeterlidir. Sair kemalât ve tevabiinde de böyledir. Bunlar hayal, ilim, kudret, semi, basar, irade, kelâm ve tekvindir. (Dirilik, bilmek, güçlü olmak, duymak, görmek, dilemek, konuşmak ve yaratmaktır.) Bu kemalâtın husule gelmesinde, sair zaid sıfatlara muhtaç değildir; isterse onun zaid kâmil sıfatlan bulunsun. O yüce Allah, vücudla değil, pek mukaddes zatı ile mevcud olduğu gibi; kendisinin sıfatı olan hayatla değil, zatı ile diridir. Sonra o:
Zatı ile alimdir; ilim sıfatı ile değil...
Zatı ile basirdir; basar sıfatı ile değil...
Zatı ile duyar; semi sıfatı ile değil...
Zatı ile kadirdir; kudret sıfatı ile değil...
Zatı ile diler; irade ile değil..
Zatı ile konuşur; selâm sıfatı ile değil...
Kâinatın vücuda getirilme mebdei ise, yine zatı ile olup, tekvin sıfatı ile değildir. İsterse alemin vücuda getirilmesi tekvin ve sair sıfatlar vasıtası ile olsun. Nitekim bu mananın tahkiki ileride gelecektir.
Bu tekvin, kudretin ilerisindedir. Çünkü kudrette, fiilin ve terkin sıhhati vardır. Tekvinde ise, fiil tarafı taayyün etmiştir. Kudretin dahi, iradeye tekaddümü vardır. Tekvin ve iradeden sonradır.
Bu tekvin, kulun gücüne benzer. Bu manada ehl-i hak ulema söyle dedi:
-O fiile mekrun olup, kudretin ve iradenin ilerisindedir.
Kudret, her iki tarafı da, yani terki ve fiili sağlar.
İrade, iki taraftan birini tercihe yarar. İcad ise, iradenin tercihinden sonra, tekvine taalluk eder.
İki tarafı sağlama çıkaran kudret isbat edilemez ise, icab gerekir. Tekvinin isbatı olmadığı takdirde, İcad mesnetsiz olur.
İcadı sağlama çıkaran kudret olup, tekvin dahi icadın mübaşiridir. Bu manadan olarak, tekvinin isbatı gerekli oldu. Matüridiye uleması bu yolu bulmuşlardır.
Eş'arilere gelince, tekvinin eşyaya izafetini ve taallukunu daha çok bulduklarından ötürü; izafi sıfatlardan zannetmişlerdir.
Hakkı hak eyleyen Allah'tır. Yolu gösteren de odur.
Tahlik, terzik, ihya, imate (yaratmak, rızıklandırmak, diriltmek, öldürmek) ve bunların benzerlerini tekvin sıfatına döndürmek; onlardan her birinin kendi başına kadim olduklarına kail olmaktan daha iyidir. Ta ki, hiçbir zaruret olmadan, birçok kadimlerin isbatı gerekmesin.
Üstte anlatılan beyandan anlaşıldı ki, Sübhan Hakkın gayrına, Sübhan Hakkın icadı sıfatlar vasıtası ile müyesser olan şey; Sübhan Hakka zatı ile sıfatların tavassutu olmadan hâsıl olmaktadır. Zira, Sübhan Hakkın zatı, herhangi bir işi ve itibarı mülâhaza olmadan, bütün kemalâtı camidir. Hatta o, her kemalin aynıdır. Zira yüce Hakkın zatında parçalanma ve bölünme yoktur.
Zira, Sübhan Hak, zatının tamamı ile alim, tamamı ile duyan, tamamı ile görendir. Sair sıfatlan da buna kıyas etmek vardır.
Durum, üstte anlatıldığı gibi olmasına rağmen, Sübhan Hakkın yedi, hatta sekiz sıfatı vardır. Nitekim ehl-i hak ulema dahi buna kaildir.
Allah onların çalışmalarını şükrana lâyık eylesin.
Bu kâmil kadim sıfatlar, o zati sıfatların zılâli ve mazharlarıdır. Hatta şöyle demek dahi mümkündür:
-Bunlar, o kemalâtın nikabı, saklı nurlarının hicaplarıdır.
***
Burada şöyle bir soru sorulabilir:
-Sübhan Hakkın zatı ki, bütün kemalâtın husulünde yeterlidir. Ne şey için, sıfatların isbatı olsun? Kadimlerin vücuduna niçin kail olunsun? Bu manadan olarak; felsefeciler, mutezile zatla yetindiler. Kadimlerin taaddüdüne kail olmaktan kaçıp sıfatların nefyine kail oldular.
Bunun için şu cevabı veririm:
-Yüce mukaddes Hazret-i Zat, her ne kadar kemalâtın husulünde yeterle ise de; eşyanın tekvininde ve tahlikında sıfat-ı zaideler lâzımdır. Zira, yüce Hakkın zatı tenezzüh ve takaddüsün nihayetinde, azametin ve kibriya şanının gayetindedir. Gına kemalinde dahi öyledir. O yüce Zatın eşya ile münasebeti yoktur. Hikmet iktizası ve âdet iktizasına göre; faydada ve feyizde istifade edip feyiz almak isteyenlerle münasebet de gereklidir. Umumi manada olsa dahi, sıfatlar bir derece tenezzül edip zıllıyet ve eşya ile münasebet hasıl olmuştur. Bu durumda, sıfatların tavassutu olmadan, eşyadan hiçbir şeyin husulü tasavvur edilemez. Zira, yüce mukaddes Hazret-i Zat'ın nur şaşaası satvetinde eşyaya helak, fena, mahiv ve yok olmaktan başka nasip yoktur.
Eşyanın icadını, sıfatların isbatı olmadan, zat-ı bahte bağlayanlarda fikir yoktur. İlk sudur nedir ki, yüce Hakkın veçhi azametlerinde muzmahil ve mütelaşi olmaya...
***
Burada şöyle bir soru çıkabilir:
-Felsefeciler ve mutezile, her ne kadar hariçte sıfat isbat etseler de; ilmi itibarlara kail olup ilimde mütemayyiz olan zati kemalâtı isbat etmektedirler. Böyle olunca, eşyanın icadı zat-ı bahte bağlanmayıp itibarların tavassutu ile olmaktadır.
Bu suale cevabım şudur:
-Alemin icadı hariçtedir; alem dahi hariçte mevcuttur. Harici hicaplar da mutlak gereklidir ki; hariçte eşyanın vücuduna vesile olup ve onları koruya. Yani mahvolup helake gitmekten...
İlmi itibarlar, harici vücudlarda bulunmaz. Harici mevcudatın muhafazasında dahi, ilmi hicap yeterli değildir.
Sofiyeden bazıları var ki, alemin vücuduna ilim dışında kail olmazlar.
İlmi itibarlar bunlar için faydalı olabilir. İlmi vücutlara vesile olması da mümkün olur. Lâkin, alem hariçte mevcuttur; isterse bu hariç; o haricin zilli olsun. Bu vücud dahi, o vücudun zilli olsun. Mutlaka, harici hicaplar gereklidir ki, hariçte alemin vücuduna vesile ola...
Şu da yerinde olur ki, hakiki sıfatlar hariçte mevcut olarak eşyayı terbiye edip alem aynalarında kendi vasıtası ile zati kemalâtı tecelli ettirip zuhur makamına vardıralar.
Sıfatlar, her ne kadar yüce Zat'a hicap makamında olsalar da, zati ke-malâtın zuhuru, onların varlığına bağlıdır. Sıfatların hicabiyet durumu, göstermeye sebep olan manzaranın hicabiyet durumu gibidir. Her ne kadar zilli ise de, ne yapalım ki, vücudumuz, zılla merbut kılındı. Tahakkukumuz dahi hicaba bırakıldı.
O ki zatladır; zattan ayrılmaz.
Bir mısra:
Siyahlık Habeşi'den nasıl gider, kendi rengidir.
Bir şiir:
Bundan ötesinin beyanı ince;
Gizlemek pek hoş pek de güzel bence...
***
Kul, Sübhan Hak olamaz. Ne var ki, Sübhan Hakkın fazlı ile şanı yüce Hak'tan da aynlamaz. Zira: "İnsan sevdiği ile beraberdir..." manası doğrudur. Sübhan Hakkın eşya ile maiyet nisbeti var ise de; lâkin menşei mahabbet olan bu maiyet, o mahiyetten başkadır. Bir kimsenin mahabbeti yok ise, bu maiyeti de bilemez.
Dereceler, mahabbette nasıl değişik ise, mahabbetin değişik olduğu kadar maiyette dahi değişiklik hasıl olmaktadır.
O maiyet, zıllıyetten halâs olmaya sebeptir; tamamı ile izmihlale vasıtadır. Yine o maiyet, köleliği izale edip kulluğun aynında hürriyeti ispat etmektedir. Yine o maiyet, enaniyeti iskat etmektedir; hatta enaniyeti kemaliyet derecesine çıkarmaktadır. Şunun da bilinmesi yerinde olur ki, Sübhan Hak, umumi maiyet manasında şöyle buyurdu: "O sizinle beraberdir."(57/4)
Böylece, Sübhan Hak tarafındaki maiyeti isbat eyledi. Hususi maiyette ise:
"İnsan sevdiği ile beraberdir" hükmüne göre, bu tarafta, mahabbet iktizasına göre maiyet sabit oldu. İkisi arasında çok fark vardır.
Çünkü has maiyette, her iki tarafın isbatı vardır. Bunun için de, vicdan içinde de mahrumiyet lâzım gelir. (Yani varlık içinde yokluk) O ne hasrettir ki, yüce Hakkın huzurunda duyulur! Alem, her ne kadar sıfatların zılâli olup sıfatlar vasıtası ile kendisine vü-cud ve beka arız olmuş ise de; lâkin yüce mukaddes Zat'ı seven, zati mahabbet tavassutu ile, kendi asılları olan sıfatlardan lâkeyfi (şekli belli olmayan) bir yükselme ile terakki etmiştir. Asılları geçerek, asılların aslı ile de ittisal etmiştir. Ne var ki, onun bu ittisali dahi lâkeyfi bir şekildedir. Yani keyfiyeti, şekli belli olmayan bir şekilde.
Şayet aslından terakki edip yükselmez ise, gelişinden, yani vücudundan ne fayda gelir? Ve mahabbete ne hacet... Zira, kendisinin bütün vakitlerde aslı ile ittisali vardır. Zilli vuslat, her zaman için kendisine müyesser olmaktadır. Asıl iş odur ki, asıl, zil gibi basamak yapılan; mahabbet kanatları ile de daha üstüne terakki edile... Bu yükselişi anlamak, herkesin fehminde hasıl olacak cinsten değildir. Nefsini terk ederek, nefsinden terakki etmek, nazar ve fikir erbabının akıl edeceği bir iş değildir.
Sofiyeye gelince, onlardan dahi bu kuvvetle müşerref olanlar, binde birdir. Ki o binde bire, bu muammanın sırrı inkişaf eder. Bir şiir:
Binlerce nükte vardır bunda kıldan ince;
Her tıraşlı baş bilmez kalenderlik nice...
***
Burada şöyle bir soru sorulabilir:
-Bu seyir afaki midir, yoksa enfüsi mi?
Bunun için şu cevabı veririm: -
-O, ne enfüsidir, ne de afaki. Zira, enfüs ve afaktan murad, dahil ve hariç olandır. Halbuki bu muamele, duhulün ve hurucun ötesindedir. İsterse, nazar erbabına göre, muhal olsun. Şöyle ki:
Matlub olan, duhul ve huruçtan yana, pek mukaddes olunca, onunla olan nisbet dahi, zaruri olarak, duhul ve huruçtan münezzehtir.
iş bu seyir; böyle müşkil ve böyle incelik taşıyan bir şey olmasına rağmen; erbabı katında malum olup ayırd edilebilmektedir, ilim erbabından olunca da, Denli ve Ekre seyri gibidir.
Zira, diğer menzile göre; her menzilin mümtaz bir durumu vardır.
***
BİR TENBİH
Alem, her ne kadar sıfatların zılâli, sıfatlar dahi Hazret-i Zat'ın zılâli olsa da, lâkin zıllıyetin kendine göre mertebeleri ve dereceleri vardır. Bunların her birinden de Matlub Zat'a hicab vardır.
Çünkü şöyle bir haber vardır:
"Allah'ın nurdan ve zulmetten yetmiş bin hicabı vardır."
Bu hicaplar, tamamı ile açılmadıkça; zıllıyetten halâs olmaz. Burada, hicapların açılmasından murad; şühudi olandır.
Hicapların açılmasının men'i üzerine gelen haber ise, o da vücudi açılmadır. Böyle bir açılma mümteni olup kadim sıfatların kaldırılmasını gerektirir. Böyle bir şeyin olması muhaldir. Lakin, keyfiyeti olmayan bir şekilde maiyet hasıl olur ise, bunun hükmü vücudi manada bir açılma olur ki, hicaplarla olduğu halde hicapsız gibidir. Zira, maiyetin bir inceliği vardır ki, ona hail dayanamaz.
Bir ayet-i kerime meali:
"Rabbimiz, nurumuzu tamamla; bizi bağışla... Çünkü sen, her şeye kadirsin..."(66/8)
Alemlerin Rabbi Allah'a hamd olsun. Salât ve selâm Resullerin efendisine, sen resullere ve onun pak âlinin tümüne...
***
MEVZUU:
a) Kula lâyık olan; kendi muradlarından tamamen çıkıp yüce Sübhan Hakkın muradı üzere bulunmasıdır.
b) Zati ve arızi hastalık beyanı,
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Molla Ali Keşmiri'ye yazmıştır.
***
Kula yakışan odur ki, aziz ve Çelil Mevlâsından başka bir muradı ve matlubu olmaya; onun muradından başka muradı dahi asla kalmaya...
Anlatıldığı gibi olmadığı takdirde kendisi, kulluk bağından başını sıyırmış; ayağını dahi kulluk kaydından çıkarmış olur.
Kul, nefsinin muradlarından esir olur da onun heva ve hevesine aldanır
ise, bu durum ile o, nefsinin kölesi olur ve lâin şeytanın itaatında kalır.
Aziz Celil Zat'tan gayrı bir murad ve matlubun olmaması onun muradından gayrı bir muradın bulunmayışı bir devlet olup hâsıl olması, has velayetin husulüne kalmıştır. Bu has velayet ise, pek tamam olarak husule gelecek fenaya ve ekmel manada olacak bekaya bağlıdır.
***
Yukarıda anlatılacak manalar üzerine şöyle bir soru sorulabilir: -Çok kere kâmil zatlardan muradlar ve bazı iktiza eden şeylerin zuhuru olur. İlk büyüklerden dahi, çeşitli taleplerin husule gelme temennisi görülür.
Resulullah (sav) Efendimiz ki İmam-ı Enbiya Sultan-ı Evliya idi. Ona ve diğerlerine salâtların en tamamı, selâmların dahi ekmeli olsun. Soğuk suyu ve tatlıyı severdi. Ümmetinin hidayetini dahi şiddetle arzu ettiği Kur'an-ı Mecid'de beyan edilmiştir:
Mana anlatıldığı gibi olunca, bu gibi iktiza eden şeylerin o büyüklerde bulunmasının tevili nedir?
Bunun için şu cevabı veririm:
-İktiza eden bazı şeylerin menşei tabiattır. Tabiat hayatı devam ettiği süre, o iktiza eden şeyler dahi baki kalır. Şöyle ki: İhtiyari bir hareket olmadan tabiat, sıcak vaktinde soğuğa meyillidir. Soğukluk zamanı ise, sıcaklığı ister.
Üstte anlatıldığ gibi olan iktiza, kulluğa münafi olmadığı gibi; heva ve hevese taalluk sebebi dahi değildir. Zira, tabiatın zaruri işleri teklif dairesi dışındadır. Nefs-i emmareden gelen bir arzu dahi sayılmaz. Çünkü nefsin meyli ya fuzuli mubahlaradır; ya da şüpheli veya haram işleredir. O ki, zaruridir; onda nefsin rnedhali yoktur.
Üstte anlatılan manadan zahir oldu ki, taallukun ve taavvukun (yani yersiz alâka ve oyalanmanın) menşei, fuzuli işlerle meşgul olmaktır. İsterse, mubah kısımlarından olsun... Zira mubahın haramla yakın komşuluk nisbeti vardır. Lain şeytanın azdırması ile adımını o mubahtan kaldırdığı anda, harama basabilir. Bunun için, mubahla yetinip kalmak zaruridir. Zira, bundan adımını kaldırdığı takdirde, fuzuli mubahlara basar. Bu mana, fuzuli mubahlarda kalındığı gibi değildir; zira, onun haricine adım atan harama düşer. Bu mana yukarıda da anlatıldı.
Bazı muradların zuhuru çok kere; bir şahsın kendi nefsinde hulusu olmasına rağmen, hariçten bir sebeple de olabilir.
Bu sebeb, Rahman Zat'ın vaizi olabilir ki, o şahsı hayra koşturur. Çünkü, Sübhan Hakkın, her mümin kulun kalbinde bir vaizi vardır.
Yahut şeytan o kimseye şer ve düşmanlık bırakır. Şeytanın vaadi üzerine şu ayet-i celile vardır:
"...vaad eder, olmayacak ümitlere kaptırır. Şeytanın onlara vaadi, ancak kandırmacadır."(4/120)
Bu Fakir, bir gün, sabah namazından sonra, sükût yollu oturmuştum. Ki böyle etmek; bu Tarikat-ı Aliyye ehlinin âdetidir. Böyle edişim, kalede bu-
lunduğum günlerde idi. Tam bu sırada, bazı temenniler hatıra hücum etti. Bu hücumların sebebi ile, halâvatten alındım; bir gönül dağınıklığına düştüm. Sübhan Hakkın inayeti ile bir an sonra, tekrar gönül birliği eski haline geldi. O temennilerin dahi, hatırdan çıkıp gittiğini gördüm. Bir bulut parçası gibi idi. Onları bırakanla beraber kapıdan çıkıp gitti; hane onlardan temizlendi. O vakit bilindi ki, bu muradlar ancak hariçten gelmiştir; dahilden değildir ki, kulluğa münafi olsun.
***
Menşei nefs-i emmare olan her fesad; zati bir maraz olup öldürücü zehir durumundadır. Kulluk makamına dahi münafidir.
Hangi fesat ki, hariçten hâsıl olmaktadır; isterse şeytanın ilkası ile olsun. Bu, arızî marazlardan olup ufak bir çare ile giderilir. Bu manada, Allahu Teala, şöyle buyurdu:
"Şeytanın hilesi zayıf durumdadır."(4/76)
Belâmız, ancak nefislerimiz olup, ruhlarımızın düşmanı ve kötü arkadaşımızdır. Harici düşman, onun yardımı ile bizi istilâ eder; onun yardımı ile bizi yerimizden atar.
Eşya arasında, cehalet itibarı ile en şiddetlisi, nefs-i emmaredir. Zira, o kendi nefsinin düşmanı ve onun kötülüğünü istemektedir. Bütün gayreti kendisini helake götürmektir.
Bütün temennisi, Mevlâsı ve velinimeti olan Rabbine masiyettir. Kendisinin düşmanı olan şeytana da itaattir.
Şunun da bilinmesi yerinde olur ki; zati ve arızi marazı temyiz edip dahili ve harici fesadı bilmek son derece zordur.
Çok kere nakıs bir kimse, kendi marazını zati değil, arızi sanarak kendisini kâmil zanneder. Böylece, ebedi hüsranda kalır. Bu korkudandır ki, bu sır hakkında yazmaya cesaret edemiyorum; bu mananın izharını dahi iyi görmüyorum.
On yedi sene kadar şüphe içinde kaldım. Hem de, zati fesadı anzi fesada karışık bularak. İş bu vakitte, Sübhan Hak, hakkı batıldan ayırd etti. Arızi fesatla zati fesadı da açığa çıkardı.
Bunun için, Sübhan Allah'a hamd ü şükürler olsun. Hatta bütün nimetleri için...
Bu gibi sırları izhar etmenin sebeplerinden biri, hikmetlerinden bir hikmet odur ki, kısa görüşleri ayıktırıp dikkat etmelerini temin ola ve bu gibi temennilerin varlığı harici muradların bulunması sebebi ile kâmil zatı noksan görmeyenlere. Sonra, onun bereketlerinden mahrum kalırlar.
Nitekim, kâfirlerin enbiyayı tasdik devletinden mahrum kalmaları, anlatılan sıfatların onlarda bulunmasıdır. Bunun için dediler ki:
"Bir beşer mi bize hidayet edecek?"(64/6)
Ve kâfir oldular.
Şöyle bir cümle vardır:
-Sübhan Hak, muradlar ve muktaziyat kendisinden zevale erişinden sonra irfan sahibi bir irade ve ihtiyar sahibi kılar.
Allah'ın inayeti ile bu cümle bir başka yerde tafsilatı ile anlatılacaktır. Şu vakit, böyle bir şeye müsaid değildir.
Hüdaya ittiba edenlere ve Mutabaat-ı Mustafa'yı bırakmayanlara selâm. Ona ve âline salâtların en tamamı, selâmların ekmeli...
***
MEVZUU: Ölülerin ruhları namına sadaka vermeyenin keyfiyeti.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Molla Salih Türk'e yazmıştır.
***
Allah'a hamd olsun. Onun seçmiş olduğu kullarına dahi selâm. Bir gün hatıra geldi ki, ölen akrabalardan bazılarının ruhları için sadaka vereyim.
Bu esnada zahir oldu ki, sırf bu niyetle o meyit için ferah ve sürür hâsıl olmuştur. Nazarda dahi, ferah ve sürür zuhura geldi.
O sadakayı vermek vakti gelince... Onu vermekle, önce Hatem'ür-rüsül Resulullah (sav) Efendimizin ruhaniyetini kasd ettim. Ona ve âline salât ve selâm. Nitekim, daha önce âdetim de buydu. Sonra da, o meyitin ruhaniyetini niyetime aldım.
Tam bu sırada, o meyitte, gam ve hüzün hissettim. Vahşet ve sıkıntı zuhura geldi. Bu durumu müşahedede dahi bana tam bir taaccüp geldi. Zira, onun vahşetinin ve sıkıntısının sebebi belli değildi. Halbuki, duyulan mana oydu ki, bu sadakadan dolayı onun için büyük bereketler hasıl olmaktadır. Böyle iken, onda ferah ve sürür eseri görülmüyor.
Aynı şekilde, bir gün Resulullah (sav) Efendimizin ruhaniyetine bir meblağ adadım. Bu adağıma sair enbiya-i kiramı dahi kattım. Bu işte dahi, Resulullah (sav) Efendimizin rızasını görmedim.
Aynı şekilde, bazı vakitlerde sair enbiyayı dahi salâvatlara kattım. Bundan dahi, Resulullah (sav) Efendimizin rızası zahir olmadı.
Halbuki şu mana bilinmekte idi: Bir kimsenin ruhaniyeti namına sadaka verildiği ve bu sadakaya bütün müminler katıldığı takdirde, o sadakanın sevabı hepsine ulaşmakta ve niyete alınan kimsenin sevabından da bir şey eksilmemektedir.
"Rabbin mağfireti geniştir."(53/32) manası doğru iken, o takdirde kederin, rıza olmayışın manası nedir?
Bu şekli durum bir süre kaldı. Sonunda, Sübhan Hakkın fazlı ile o kederin ve hüznün manası açıldı. Şöyle ki:
Bir meyit namına sadaka başkası katılmadan verildiği zaman; o meyit bu sadakayı kendi tarafından alır; hediye yollu Resulullah (sav) Efendimizin hizmetine götürür. Böylelikle de, Resulullah (sav) Efendimizden o sadaka vasıtası' ile çokça feyiz ve bereketler alınır. Amma o sadaka sahibinin sadakası ile, Resulullah (sav) Efendimizi de kasdına alması böyle değildir. Çünkü sevaptan başka, meyit için bunda bir fayda yoktur. Başkasının da katılması suretinde, eğer sadaka kabul edilir ise, meyit için o sadakanın sevabı vardır. Başkalarının katılmaması suretinde, eğer sadaka kabul edilir ise, hem sadakanın bereketleri vardır; hem de o sadakayı ihmal etmenin bereketleri vardır. Bir de, o sadakayı Resulullah (sav) Efendimize hediye etmenin feyizleri.
Anlatılan mana, her sadakada vardır; bunda meyitle başkası aynıdır.
Şöyle ki: Başkalarını katma suretinde sevab olarak bir derece vardır. Başkalarını katmamak suretinde ise, iki derece vardır:
a) Sadaka derecesi.
b) Kendiliğinden, bu sadakayı başkalarına götürme derecesi. Anlatılandan başka şu da malum oldu ki:
Bir garip, büyüklerden birine bir hediye ve bir armağan götüreceği zaman, en faziletlisidir ki, başkalarını ortak etmeden, o hediyeyi, o armağanı götüre... İsterse, o kimse, tabilerden biri olsun...
Kendisine hediye verilen kimse, o hediyeyi, kendiliğinden dilediği ihvanına ve diğerlerine verir.
Al ve ashap, Resulullah (sav) Efendimizin ayali mesabesindedir. Ona ve diğerlerine salâtlar ve selâmlar. Bu durumda, diğerlerini de, Resulullah (sav) Efendimizin hediyesine dahil kılsa dahi, yine beğenilir ve makbul olur.
Evet, örf halinde gelen odur ki, büyüklerden birine hediyeler verildiği zaman; o hediyede, akranı da kendisine ortak edilir ise, edepten uzak bir hareket olur. Keza, hediye verilenin rızasını almaktan da. Amma, o zatın te-baiyeti ile hizmetinde bulunanlara verilen hediye böyle değildir. Bunda hoşnut olunan bir mana vardır. Zira, bir şahsın hizmetinde bulunanlara ikramda bulunup ağırlamak, o şahsın kendisini ağırlamaktır.
Bundan malum olan şu ki: Meyyitlerin çoğunlukla nzası, sadakanın tek olarak verilmesindedir; başkalarının da katılmasında değil. Lâkin, bir meyit namına sadaka verileceği zaman, yerinde olur ki, önce tek başına Resulullah (sav) Efendimizin ruhaniyetine bir şey hediye edile... Bundan sonra da, meyit namına sadaka verile. Zira, Resulullah (sav) Efendimizin hakları, sair halkın haklarının üstündedir. Böyle olduğu takdirde, şu ihtimal vardır ki, Resulullah (sav) Efendimizin bereketi ile, öbür sadaka dahi makbul ola. Allahu Teala ona salât ve selâm eylesin.
Bu fakir, mevta namına verilen sadakalarda, niyet sağlama çıkarılmasına bir çare bulamadığından; en faziletlisi, onu Resulullah (sav) Efendimizin niyeti ile verip o meyiti dahi kendisine katmak olmuştur. Zira, umulan odur ki, Resulullah (sav) Efendimizin bereketi ile o sadaka makbul olur. Allahu Teala ona salât ve selâm eylesin. Ulema dedi ki:
- Resulullah (sav) Efendimize okunan salâvat makbuldür. İsterse riya ve süm'a için olsun. (Yani görsünler ve duysunlar diye)
İş bu salâvat-ı şerife, Resulullah (sav) Efendimize ulaşır; isterse, salâvat okuyana bir sevap nasıl olmasın. Zira sevap, niyetin sağlamlığına bağlıdır.
Salâvatın, alemlerin Rabbı Zat'ın mahbubu olan Resulullah (sav) Efendimize ulaşmasına ve onun hakkında makbul olmasına en küçük bir sebep
yeter. Kaldı ki, Allahu Teala, onun hakkında şöyle buyurdu: "Allah'ın sana fazlı büyük olmuştur."(4/113)
İş bu ayet-i kerime, Resulullah (sav) Efendimiz hakkında nazil olmuştur.
Allahu Teala, ona ve âline, enbiya-i kiramdan, melâike-i izamdan bütün kardeşlerine salât eylesin. Taa, kıyamete kadar...
***
MEVZUU: Kur'an ayetlerinden bazı kudsi kelimeleri anlamak beyanındadır.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Mir Muhibbüllah'a yazmıştır.
***
Daha önce, Kur'an cümlelerinden bazılarında tereddüd hâsı oldu. Onların tatbikinden aciz kaldım. Allah'ın inayeti ile, o vesveselerin definde nefsime şöyle demekten başka çare bulamadım:
-Gerçekten sen, bu Nazm-ı Kur'ani'nin Allah kelâmı olduğunu biliyor ve inanıyor musun, yoksa inanmıyor musun?
Şayet inanmıyorsan, bahis dışısın ve kâfirsin... Eğer inanıyorsan, kusur senin anlayışındadır; Kur'an nazmında değil. Zira, yerin ve semaların yaratıcısı Halikın kelâmıdır. Akılları ve idraki yaratan zatın kelâmıdır.
Vakta ki, yüce Sultan Hakkın fazlı ile Allah kelâmının hakikatına iman hâsıl oldu; o vesveseler dahi, izmihlale uğradı; kaybolup gitti. Tereddüdden dahi necat buldum.
Şu anda ise, Allahu Teala'nın fazlı ile iş o dereceye ulaştı ki, Kur'an nazmından yana, bir yerde benim için, idrak kusurundan dolayı bir tereddüd mecali olsa, o yer Kur'an'a imanın artmasına sebep olmaktadır. Yine bu tereddüd, Kur'an'da icazın zuhuruna sebep olmaktadır.
Şimdi, ondaki icaz bölümlerinin muğlak yanlarını tasavvur ediyorum. Bu müşkil cihetleri dahi, tam manası ile olsa bir belağate ve fesahate hamlediyorum ki, beşer onları anlamaktan yana acizdir. Şunun için ki, o, icazın da ihtirasın da ötesindedir.
Kur'an'i anlamamakta hasıl olan iman, onu.anlamakta yoktur. Zira onu anlamamakta, icaz yolunun inkişafı bulunmaktadır; halbuki böyle bir şey anlamak suretinde yoktur.
Sübhan Allah... Ne hikmettir ki, Kur'an'ı anlamamak, bir kavmin dalâletine ve Alla: ı kelâmını inkâr etmelerine sebep olurken, bir başka kavmin dahi Kur'an'a imanda kemaline sebep olmaktadır; onları hidayete götürür. Onunla bazılarına hidayet verirken, bazılarını da dalâlete düşürür.
Rabbimiz, katından bize rahmet ver; işimizde bizim için muvaffakiyet hazırla...
Vesselam...
***
MEVZUU: Asıllar mertebelerine ve ibadetler mertebelerine yükselmek
beyanındadır.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Mir Muhammed Nu'man'a yazmıştır.
***
Alemlerin Rabbı Allah'a hamd olsun. Salât ve selâm Seyyed'ül-Mürselin Resulullah'a... Bir şiir:
Halkın ötesindedir, insanın mertebesi; Bundandır huzur izzetinde gerilemesi...
Ayrılmazsa uzaklığından gurbet halinden; Bulunmaz hiç mahrumiyette insan gibisi...
Allah'ın inayeti ile asıllara urucu vaki olur ise, ki o asıllara kendisi zil gibidir. O asılların her birinde kendisi için fena hasıl olur; sonra da onunla beka. Bu fena ve beka sebebi ile:
-Ene... (Ben...) lâfızının ıtlakı, o zıldan zail olur, kendisinin fani olup beka bulduğu asla ıtlak edilir. Kendi nefsini dahi, o aslın aynı olarak görür.
Yüce Hakkın keremi ile o asıldan dahi yükselir ise, ilk aslına, bu aslın üstünde bulunan asılla fena ve beka hasıl olur. Bu asıl da onun için bir zil gibidir. Yani ilk asıl. Böylelikle de:
-Ene... (Ben...) lâfzı itlakı ilk asıldan zail olur; ikinci asla düşer. O, dahi kendisini bu ikinci aslın aynı olarak bulur.
Bu ikinci asıldan da, üçüncü asla yükselme durumu olur ise, o zaman:
-Ene... (Ben...) lâfzının ıtlakı, bu üçüncü asıl için tekarrur eder ki, ikinci asıl bunun zillidir.
Üstte anlatılan bağlantı, her üst asılla alttaki asılda devam eder. Ki, alttaki asıl, üsttekinin zilli durumundadır. Söyle ki:
Sırf Sübhan Allah'ın fazlı ile, zıldan asıla yükselme vaki olur ise, o zaman:
-Ene... (Ben...) itlakı, o zıldan zail olup asla düşer. İnsan dahi, kendisini o aslın aynı olarak bulur. Taa, Allah'ın dilediği yere kadar gider. Bu dahi, istidad derecelerinin değişik durumlarına göredir.
O asıllar, bu çokluk ve bu üstünlük onun parçaları olur. Böylece damla deniz olur, zerre dağ olur.
Bu asıllar ki, onun parçaları durumundadır; hiç şüphe edilmeye ki, onların kemalâtından ve bereketlerinden kâmil manada kendisinin nasibi vardır. Kendisinin kemalâtı dahi, o parçaların kemalâtını cami durumundadır.
işte bu anlatılan manadan gerektir ki, insan-ı kâmil ile, sair insan fertleri arasındaki fark ayırd edile... Zira, o umman deniz olup diğerleri de, onun damlaları hükmündedir. Hem de küçük küçük. Bunlar, onun kemalini naşı! bilip idrak edebilirler? Bu manada şu cümle ne kadar güzeldir:
-Hâhi, o hikmettir ki, evliyanı öyle eyledin; onları bilen seni bulur. Seni bulamayan dahi, onları bilemez.
insan-ı kâmil ile noksan insan arasında parçalarının azlığı ve çokluğu arasındaki fark olduğu gibi; onların taatları ve hasenatları arasındaki dahi çok fark vardır.
Meselâ, bir insana yüz dil verilir ve bu dillerin her biri ile Subhan Hakkın zikrini yapar. Kendisine bir lisan verilen ve bu lisanla da, Allahu Teala'yı zikretmeye çalışan kimse ile bunun ne gibi bir nisbeti olabilir.
Yerinde olur ki, iman, marifet, sair kemalât dahi, bu manaya göre kıyas edile...
Dua makamında bir ayet-i kerime meali:
"Rabbimiz, nurumuzu tamamla, bizi bağışla... Çünkü sen her şeye kadirsin..."(66/8)
Evvel ahir, alemlerin Rabbi Allah'a hamd olsun. Salât ve selâm onun Resulüne... daima ve sonsuzluğa kadar. Keza, o Resulün âl-i kiramına ve ashab-ı izamına da. Taa, kıyamet gününe kadar.
***
MEVZUU: Ruhlar alemi, misal alemi ve cesetler aleminin tahkiki.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Molla Bedreddin'e yazmıştır.
***
Allah'a hamd olsun. Onun seçmiş olduğu kullarına da selâm.
Yazmışsınız ki:
-Ruh, bedene taallukundan evvel misal aleminde idi. Bedenden ayrıldıktan sonra da, misal alemine gidecektir. Kabir azabı da misal aleminde olacaktır. İnsanın rüyada hissettiği elem gibi ki, o dahi misal alemindedir.
Devam ederek yazmışsınız:
-Bu konuşmanın çok bölümleri vardır. Eğer kabul ederseniz, onun üzerine çokça teferruat ekleriz.
Bilesin ki,
Bir misillu hayalâtın, doğruluktan yana nasibi azdır. Korkarız ki, bilinmeyen bir yola sizi götürürler. Bunun için, bu bahsin tahkikinde zaruri olarak bazı cümleler yazacağız. Hem de, birçok maniler bulunmasına rağmen.
İrşad yoluna hidayet eden Sübhan Allah'tır.
***
Ey kardeş,
Münkinat alemi, üç kısma ayrılmıştır. Şöyledir:
a) Ruhlar alemi.
b) Misal alemi.
c) Cesetler alemi. Dediler ki:
-Misal âlemi, ruhlar alemi ile cesetler alemi arasında bir berzahtır. (Bir kanal veya geçit manasına...) Yine dediler ki: -Misal alemi, anlatılan her iki alemin manalarına ve hakikatlarına ayna gibidir.
Ruhlar aleminin ve cesetler aleminin manaları, lâtif suretlerle misal aleminde zuhura gelir. Zira, her mananın ve hakikatin orada başka bir sureti ve heyeti onlara münasip bir şekilde vardır. Haddi zatında o alem; suretleri, hey'etleri ve şekilleri tazammun etmemektedir. Ancak ondaki suretler ve şekiller diğer alemlerden aksetmektedir. Bir ayna gibi ki o, haddi zatında asla bir sureti tazammun etmemektedir. Eğer onda bir suret var ise, hariçten hasıl olmaktadır.
Üstte anlatılan kelâm malum olduktan sonra, bilesin ki,
Ruh, bedene taallukundan evvel, kendi aleminde idi ki, orası misal aleminin fevkindedir. Bedenle taalluktan sonra, bir tenezzül var ise, sevgiye bağlı bir alaka ile cesetler alemine tenezzüldür. Misal alemi ile onun bir alâkası yoktur. Ne bedenle taalluktan evvel, ne de bedenle taalluktan sonra. Ancak, Allahu Teala'nın inayeti ile bazı vakitlerde o alemin aynasında mütalaa etmektedir. Güzel ve çirkin hallerini zaman zaman, o alemin aynasında mütalaa etmektedir. Güzel ve çirkin hallerini oradan öğrenmektedir. Nitekim bu mana, rüyaların ve düşlerin suretlerinde açık seçik bellidir.
Bu mana, çok kere, histen geçmeden ve bedenden ayrılmadan da hissedilir. Eğer ulviyata bağlı ise, daha yukarıya teveccüh etmektedir, eğer süfli ise, süfliyatta esirdir. Misal alemi ile onun bir meşguliyeti yoktur.
Misal alemi, ancak müşahede edip görmek içindir; keynunet (oluş) için değildir. Keynunet yeri, ya ruhlar alemidir; ya da cesetler alemi. Daha önce de anlatıldığı gibi, misal alemi, her iki alem için bir aynadır.
O elem ki, rüyada iken misal aleminde görülür; ancak o, görenin müstahak olduğu cezanın sureti ve benzeri olup kendisini ayıktırmak için zuhur etmiştir.
Amma kabir azabı bu kabilden değildir. Zira o, cezanın hakikati olup sureti ve benzeri değildir.
Aynı şekilde, rüyada duyulan elem, her ne kadar onun hakikati olsa dahi, dünya elemleri kabilindendir. Kabir azabı ise, ahiret azabı cümlesindendir. İkisi arasında çok fark vardır. Çünkü dünya azabının, ahiret azabına nisbetle bir itibarı ve değeri yoktur. Allahu Teala bizleri korusun. Eğer, cehennem ateşinden bir kıvılcım dünyaya düşecek olsa, hepten yanar v e hiç hükmüne gelir.
Kabir azabını, rüyada görülen azap gibi sanmak, azabın suretine ve hakikatına muttali olamamaktan gelir.
Sonra, bir karıştırmanın bir menşei de, ahiret azabını, dünya azabı cinsi gibi tevehhüm etmektir. Bu tevehhüm dahi, batıllığı açık olan bir batıldır.
***
Burada şöyle bir şey sorulabilir:
"Allah, ölenin ölüm zamanında, ölmeyenin de, uykularında ruhlarını alır"(39/42) mealine gelen ayet-i kerime ile de anlaşıldığı gibi, nefislerin ölümü, ölümde nasılsa, uykuda da öyledir. Mana böyle olunca, birini ahiret azabı sayıp diğerini de dünya azabı saymanın manası nedir?
Bunun için şu cevabı veririm:
-Uykuda ölüm şu kabildendir ki, bir şahıs, kendi alıştığı vatanından gezip görmek için aşkla şevkle isteyerek çıkar. Ta ki, kendisine ferah ve sürür hasıl ola... Sonra da, ferah ve mesrur olarak vatanına döne... Sonra onun mesire yeri misal alemidir ki, orası mülk ve melekûtun acaiplerini tazammun etmektedir. Amma ölüm sırasında ölmek böyle değildir. Onda alışılan vatanın yıkılması ve mamur binanın tahribi vardır.
Üstte anlatılan mana icabıdır ki, uyku ölümünde mihnet ve külfet hasıl olmaz. Hatta o, ferahı ve sürürü tazammun eder. Ölüm sırasındaki ölmekte ise, şiddet ve külfet vardır.
Uykuda ölenin vatanı dünyadır; haliyle kendisine zahir olacak muamele dahi dünya muamelelerinden olacaktır. Amma, ölüm vaktinde ölenin durumu, ahirete intikaldir. Hem de alıştığı vatanını tahrip ettikten sonra. Kendisi ile olacak muamele dahi, ahiret muamelelerinden olacaktır. Herhalde, şu cümleyi duymuş olacaksınız:
-Bir kimse ölür ise, onun kıyameti kopmuştur.
***
Bilhassa, hayali keşiflere, misali suretlerin zuhuruna aldanarak, ehl-i sünnet ve'l-cemaat itikadından inhiraf etmekten sakınınız. Allah onların çalışmalarını şükrana lâyık eylesin. Zira, bu fırka-i naciyeye tabi olmadan, necat tasavvur edilemez.
Bu büyüklere tabi olmak için çaba harcayınız. Hem ne kadar mümkün ise, o kadar... Bu tabi olmaya menfi manada tesir edecek her ne var ise, onu da bırakarak.
Bir ayet-i kerime meali:
"Elçiye ancak tebliğ vazifesi vardır."(29/18)
İbarelerde, sizin bu şekilde açılmanız, beni şöyle bir tevehhüme attı: Bu tahayyülat, sizi o büyüklere uymaktan çıkaracak gibidir; kendi keşfine tabi olanlardan edecek gibidir. Böyle bir şeyin olmasından Sübhan Allah'a sığınırız. Keza, nefislerimizin şerlerinden ve amellerimizin kötülüğünden de...
Şeytan, kuvvetli bir düşmandır. İnsan için gereklidir ki, nefsine vakıf buluna... Ta ki, doğru yoldan çıkıp başka yollara sapmaya.
***
Düşünülen bu ne belâdır!.. Ayrılık müddeti henüz bir seneye varmadan, ihtiyatlı hareket edip sünnet-i seniyeye mutabakat ederek, ehl-i sünnet yoluna tutunmaktan zühul vaki olmuş.
Kurtuluşu, bu büyüklere uymaya inhisar etme durumu sizde vardı. Halbuki siz, hayali işlerinizi kendinize mukteda kılmakta, onlar üzerine de çokça teferruat çıkarmaya bakmaktasınız.
***
Zahir ciheti ile karşılaşmanızın ihtimali uzak görülmektedir. Ümit bağını
koparmadan geçimi ve muameleyi devam ettirmelisiniz. Bir ayet-i kerime meali:
"Rabbimiz, bize katından rahmet ver. İşimizde bizim için muvaffakiyet hazırla."(18/10)
Hüdaya ittiba edenlere selâm.
***
MEVZUU:
a) Hatıratın (gönüle gelenlerin) çokluğu, vuslat sebeplerinden olması, ancak tecelli miktarına göredir cümlesinin beyanı.
b) Kesret-i vehmiye hakikatinin tahkiki.
Ve bu münasebetle bazı hususların beyanı.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Molla Maksud'a yazmıştır.
***
Allah'a hamd olsun. Onun seçmiş olduğu kullarına da selâm.
***
Yazmışsınız ki:
-Tarikat seyrini devam ettiren biri; tarikatı bilen birine hatıratın (gönüle gelenlerin) hücumundan şikâyet etmiş. Bu babda aldığı cevap şu olmuş:
-Matlub zatın ihatası ve şümulü, "Onun, her şeyi ihatası vardır. (Ve hüve bi külli şey'in muhit)"(41/54) ayetindeki mana hükmüne göre olduğundan; yerinde olur ki, hatırat vuslat sebepleri arasında sayıla, ayıklık icapları arasında değil. Müşahede kapıları açık kılınıp gaflet pencereleri de kapana...
Üstte anlatılan kelâm, suri tecelli hasebi ile doğrudur. Ki bu suri tecelli, bu tarikatın mukaddimelerinden bir mukaddimedir. Her ne kadar bu makamda vuslat var ise de, hakikatta o, fasıl olmaktadır. Amma bu suret itibarı iledir. Eğer orada olan müşahede ise, isterse o vuku bulmaktan uzak olsun. Bu dahi suret mülâhazası iledir.
Bu tecelli, bu Tarikat-ı Aliyye büyükleri katında itibar makamından düşmektedir. Zira, onda haklı ve batıl birbirine karışmış durumdadır. Kaldı ki, bu işten, Hind Fakirleri ile Yunan feylesofları haberdardır. O tecellinin ilimleri ve marifetleri ile onlar da hazırlanıp lezzet alırlar.
Netice söz şu ki:
Bu devletin husulü, kalbin safası yolundan gelmektedir; batıl olana da, nefsin safası yolundan gelmektedir. Hiç şüphe edilmeye ki o, hidayete götürürken; öbürü de, dalâlete çeker. Lâkin, her ikisi de suret esaretinde olup, manadan haberleri yoktur.
Bir şiir:
Suretperest gafil ne anlar manadan;
Bir de, başka söz eden camal canandan...
Ne var ki, haklı olanda suret esaretinden necat ihtimali vardır. Batıl olan ise, surete saplanıp gider. Çünkü enbiyanın şeriatına iltizam etmeden suret esaretinden halâs olmak muhal iştir.
Sonra, suri tecelli, ilim dairesine dahildir. Lâkin ona hal ve zevk aydınlık kattığı için hal gibi görünmektedir.
Bundan başka suri tecellide müşahede edilen kesrettir; lâkin vahdet mazhariyeti unvanı ile... Kesret müşahedesi ise, her ne nam altında olursa olsun, vebal içinde vebaldir.
Şu yerinde olur ki, batın nazarında kesret ve onun müşahedesinden yana, ne gam kala ne de nişan. Hakiki vahidden başka müşahede edilen asla kalmamalıdır. Ta ki, bu Tarikat-ı Aliyye'de ilk adım olan fena müyesser ola... Zira, fena, Sübhan Hakkın masivasını unutmak ve batında onun zevalidir. Bu yerde, kesrete mecal nereden olsun? Orada, kesretin müşahedesi nereden olsun?
-Hatırat, vuslat sebeplerinden olup müşahede kapılarıdır diyenin sözüne gelince:
Bu vuslattan ve müşahededen murad; suri olan vuslat ve müşahededir. Ki bunlar, uzaklığın ve ayrılığın kendisidir. Zira, bu taife-i aliyye katında muteber olan vuslat, ancak fenafillah sonunda hâsıl olan bekabillah makamındadır. Hem de, yüce Hakkın masivasını unutarak.
Hatıraların varlığı bu devletin husulüne menfi manada tesir eder. Vesvesenin husulü dahi, bu dereceye çıkmaya manidir.
Fena makamı ki, bu vuslatın dehlizidir; hatıraların yok olması o şekilde olur ki, masivayı unutmanın kendisine hasıl olması sebebi ile; eşya hatırlamak için, kendisine zorlansa dahi hatırlayamaz.
Yazmışsınız ki:
-Onun her şey üstüne ihatası vardır. (Ve hüve âlâ külli şey'in muhit)
Amma, ihata beyanı bu ibare ile gelmiştir. Bu cümle dogmacıların (müvellidinin) kelâmına benzer. Zira ihatanın:
-Ala... (üstüne veya üzerine...) edatı üzerine tadiye olarak gelmesi, çoğunlukla Acem kelâmında vukubulmuştur. Arabi fasih ibarede bilinen, ihatanın tadiye olarak gelmesi:
-Ba... harfi iledir. Nitekim bu manada, Allahu Teala, şöyle buyurdu:
"Allah her şeyi ihata etmiştir."(41/54)
Zahir mana odur ki, o cümlenin Kur'an'dan olduğunu tahayyül ettirmek için, bir şahid olarak getirilmiştir. Halbuki hiç de öyle değildir. Zira b u mananın beyanı, bir başka ibare ile gelmiştir. Nitekim yukarıda anlatıldı.
***
Yine yazmışsınız:
—Vehmi kesret ve itibari taaddüd, o şekilde teraküm etmiştir ki; ulemanın pek çoğu, taaddüd-ü vücud tevehhümü ile galata düşmüştür, iç yerine kabukla yetinmişlerdir.
Bilesin ki,
Kesret ve taaddüd, vehmi ve itibari olsa dahi, yüce Hakkın yaratması ile sağlam ve kuvvetli olarak zuhur edip geldiğinden, dünya ve ahiret muameleleri onları bağışlamıştır. Harici eserler dahi onlar üzerine tertip edilmiştir. Onların kalkması da memnu bulunmaktadır. İsterse vehim ve itibar kalkmış olsun.
Çünkü Muhbir-i Sadık Resulullah (sav) Efendimizin haber verdiği daimi olan ahiret azabı ve sevabı kesrete bırakılıp taaddüde bağlanmıştır. Kesretin ve taaddüdün kalkmasına hükmetmek, ilhada ve zındıklığa girmektir. Allahu Teala, bizi böyle şeylerden korusun.
Sofiye ve ulema, hep birden bu kesretin sübutuna ve taaddüdün devamına kail bulunmaktadırlar. Daimi olan ahiret muamelelerini de onlara bağlı görmektedirler.
Amma, sofiye şühudunda bu kesretin şanı urucu vaktinde irtifa olduğundan; onu, vehmi ve itibari olarak bulmaktadırlar. Müşahedede kalkmasına rağmen, işin aslında kalkmadığından ötürü de, ulema onun mevcud olduğuna kail olmaktadır.
Mana, üstte anlatıldığı gibi olduğundan, her iki tarafın nizaı da, lâfza dönük bulunmaktadır. Yani manada ittifak olduktan sonra...
Her fırka, kendi vicdanının (buluşunun) ölçüsüne göre hüküm vermektedir.
Sofiye, şühuda bağlı irtifa mülâhazası sebebi ile şühuda itibar edip vehmi ve itibari olarak hükmetmişlerdir.
Ulema ise, işin aslında onun sübutunu ve istikrarını mülahaza ile varlığına kail olmuştur.
Bunlardan her birinin bir tevil yönü vardır.
Fakir, bu manayı, mektuplarında ve risalelerinde tafsilatı ile beyan etmiştir. Her iki fırkanın nizamı lâfza getirmiştir. Eğer bunda gizli bir yan kalır ise, o yazılanlara müracaat edilmesi yerinde olur.
Ulemanın görüşü, doğru olmaya daha yakındır. Zira izin aslına mutabıktır.
Sofiyenin görüşü ise, halin galebesi ve sekir itibarı iledir.
Görmez misin ki, yıldızlar, işin aslında sabit olmalarına rağmen gündüzleri gizlenir. Müşahedeye kapalı olsa dahi, durum budur. Hüküm: Yıldızların sübutuna olması, onların görülmeyişi mülahaza ile yokluğuna olmasından; doğru olmaya daha yakındır.
Ulemanın, kesretin varlığına kail olmasındaki maksadı, şeriatın bekasıdır. Ki, o şeriatın binası da taaddüd üzerine kurulmuştur. Şeriat sahibinin vaadinin ve vaadinin (çekindirmesinin) icrası da, kesret olmadan tasavvur edilemez.
Sofiye anlatılan manayı itiraf etmektedirler. İsterse, onu şeriata tekellüfle tatbik etsinler.
Ulemanın kail olduğu mana ise, tekellüfsüz olarak doğrudur; hiçbir tevil yolu aranmadan tatbik edilir. Bunda ne bir leke vardır; ne de sıkıntı. Kaldı ki bunlar müstakil, kendi başına bir varlık isbat etmemektedirler ki; söz götürsün ve Vacip Teala'ya da ortak durumu alsın... Bunların isbatı, ancak zaif, ısmarlama, başkasından alınan emanet bir vücuddur. Bu işte, ulemaya hata bulmak, nasıl caiz olur? Zira onlar, din büyükleridir. Bu sebeple onlara galat nisbeti yapmak, galatın katıksızıdır.
Biz acizlere, oyalanıp duranlara gelince, dini ve şeriatı ulemadan almışız. Mezhebi ve yolu onların bereketinden faydalanıp bulmuşuz. Eğer onlara taan yeri olsa, dinden ve şeriattan itimad kalkar. Bu manadan olarak demişlerdir ki:
—Selef-i salihine taan eden, dalâlete düşen bid'atçıdır.
Böylece, taan etmeyi dinde dalâlete saplanıp şekke düşmek saydılar. Onun batıl olduğuna da hükmetmişlerdir.
***
Sonra, şunu da yazmışsınız:
—Onlar iç yerine kabukla yetinmişlerdir.
Bu durumda, sizin durumunuz ona benzer ki, suretleri iç tahayyül etmişsiniz; tenzihi dahi kabuk.
Zira, ulemanın daveti ve dalâleti tenzihedir; suri tecelli sahibinin müşahedesi ve matlubu ise, suretler ve şekillerdir. Bu durumda insaf gerek... Bunlardan hangisi içe yapışmakta ve hangisi kabukla aldanıp kalmaktadır.
Ayet-i kerime mealleri:
"Herhalde ya biz veya siz; ya bir hidayet üzereyiz. Yahut açık bir dalâletteyiz."34/24)
"Rabbimiz, bize katından rahmet ver; işimizde bizim için muvaffakiyet hazırla."(18/10)
Evvel ahir selâm...
***
MEVZUU: Şeyh Şerafeddin Yahya Müniri tarafından söylenen şu cümlenin tahkiki
-Salik kâfir olmadıkça, kardeşinin başını kesmedikçe, anası ile tezevvüc etmedikçe Müslüman olamaz.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Molla Şemseddin'e yazmıştır.
***
İstikameti bırakmayınız, ey Molla Şems!
Sormuşsunuz ki:
-Şeyhü'l-meşayih, Şeyh Şerafeddin Yahya Müniri irşad'üs-salikin adlı risalesinde şöyle yazmıştır:
-Salik kâfir olmadıkça Müslüman olamaz. Kardeşinin başını kesmedikçe Müslüman olamaz. Anası ile tezevvüc etmedikçe Müslüman olamaz.
Söylediği bu cümlelerden muradı nedir?
Bilesin ki,
Burada küfürden murad, tarikat küfrüdür. Bu dahi, cem mertebesinden ibarettir. O cem mertebesi dahi, kapanma yeri, İslâm'ın güzelliği ile küfrün çirkinliği arasında imtiyazın olmaması makamıdır. Hatta, İslâm nasıl güzel görülüyorsa, küfür dahi, aynı şekilde güzel bulunmaktadır. Biri HADİ, biri MUDİLL isminin mazharı görülmektedir. Bunların her birinden bol hazza nail olunmakta ve her ikisinden de lezzet alınmaktadır.
Burada anlatılan o küfürdür ki, Hüseyin b. Mansur Hallaç ondan şöyle haber vermiş, onda olmuş ve onun üzerine ölmüştür: Küfrettim Allah'ın dinine ki, küfür vaciptir; Bence, amma katında Müslümanların kabihtir...
Sofiyenin şathiyatı (vecdin ve halin galebesi ile söylenen aşırı sözler) arasında şu cümleler vardır:
-ENEL-HAK... (Hak ben...)
-Cübbemin içinde Allah'tan başka yoktur...
-Sübhanım, şanım ne kadar büyük...
Bütün bu cümleler, o cem ağacının meyveleridir ki, menşei, mahabbetin istilâsı ve hakiki mahbubun sevgisinin ağır basmasıdır. Bu durumda, onların müşahede gözünde mahbubdan başkası kalmaz; hatta gizlenip saklanır.
Bu makam, cehl ve hayret makamıdır. Lâkin, bu makamın cehli güzeldir, hayreti dahi iyidir.
Sübhan Allah'ın inayeti ile seyir, cem makamından yukarıya vaki olursa, o zaman ilim cehille içtima eder; mağfiret dahi hayrete arkadaş olur. Fark ve temyiz dahi zuhur eder; sekir hali, ayıklık haline geçer. İşte o zaman hakiki İslâm husule gelir; iman hakikati dahi müyesser olur.
İş bu anlatılan iman ve İslâm; zevalden mahfuz ve küfür gelmesinden ve değişikliğe uğramaktan yana da emin olurlar.
Resulullah (sav) Efendimizin bazı bilinen dualarında gelen:
"Allahım, senden bir iman istiyorum ki; ondan sonra küfür olmaya" cümledeki iman, anlattığımız imandır. Zira o, zevalden mahfuzdur.
Allahu Teala'nın buyurduğu:
"Dikkat ediniz, Allah'ın veli kullarına korku yoktur; onlar mahzun da olmazlar."(10/62) ayet-i kerimesindeki mana dahi, bu iman ehlinin halini beyan etmektedir. Zira, velayet, anlatılan iman olmayınca, tasavvur edilemez.
Cem mertebesinde:
-Velayet... ismini kullanmak, her ne kadar mümkün olsa dahi, lâkin kusur ve noksan daima bu mertebenin gereğidir. Zira, imanda ve marifette kemal; küfürde ve cehalette değildir. Amma hangi küfür ve cehalet olursa olsun.
Üstte anlatılan mana gereğince, Şeyh'in dediği mana sağlığa kavuşmuş olur ki, tarikat küfrü tahakkuk etmedikçe, hakikat İslâm'ı ile müşerref olunmaz.
***
Şimdi gelelim:
-Kardeşinin başını kesmedikçe Müslüman olamaz cümlesine. Burada:
-Kardeş... tabirinden murad, kendisi ile beraber doğan şeytandır. Onun arkadaşı bulunmakta ve kendisini, daima şerre ve fesada götürmektedir.
Bu manada, Resulullah (sav) Efendimi şöyle buyurdu:
"Ademoğlundan her biri ile beraber bir cin vardır (yani şeytan...)"
Dediler ki:
-Ya Resulallah, seninle de var mıdır?
Şöyle buyurdu:
"Evet... vardır. Amma, ondan selâmet buldum... (yani şerrinden..)"
"Selâmet..." manasını çıkaran kelime, mütekellim sığası ile gelirse, mana üstte anlatıldığı gibidir.
"Şeytanım Müslüman oldu..." buyurmuş olabilir ki, bu mazi sığası iledir. Meşhur olan rivayet de budur.
Burada:
-Kardeşin başını kesip öldürmek manasından murad odur ki, ona boyun eğilmeye, küçük tutulup rezil edile...
Burada, şöyle bir soru sorulabilir:
-İnsanın kendisinde, akıl ve feraset varken, neden şeytana mağlup olur ve Allahu Teala'nın rızası bulunmayan işi irtikâb eder?
Bunun için şu cevabı veririm:
-Şeytan bir fitne ve bir belâdır. Allahu Teala, onun kullarına iptilâ ve imtihan için musallat etti. Onu kullarının nazarından sakladı ve kendilerini, onun hallerine muttali kılmadı. Şeytanı dahi, kulların ahvalini görür eyledi; onların kan dolaşan damarlarında da yürüttü.
Said o kimsedir ki, Allahu Teala'nın inayeti ile bu gibi belânın keydinden ve mekrinden mahfuz bulunur. Durum böyle olmasına rağmen, Allahu Teala onun keydini:
"Zaif..."(4/76) olarak anlattı. Böylece, saidlere cesaret verip güçlendirdi.
Şeytanın hükmü, bu tasallut ile, Allah'ın kuluna yardımcı olur ise, tilki hükmüne girer. Amma, onun fazlından yardım olmayınca, fırsat kollayan bir arslana benzer.
Bir şiir:
Sen bize dil verip de dilberi gösterdin;
Tilkiyi sofra diye arslana gösterdin...
Bu manada bir başka cevap da şudur:
Çok kere şeytan, nefsin arzuları yolundan gelir; o kimseyi, iştah duyulan şeylere dalâlet edip götürür. Oranın yerli düşmanı olan nefs-i emmarenin dahi muaveneti ile, o kimsenin aleyhine zaruri olarak yardım bulur. Böylelikle de, o nefsi kendisine karşı boynu eğik eyler.
Şeytanın keydi (hilesi) aslında zayıftır. Ancak yapacağını, düşmana yataklık yapanın yardımı ile yapar. Asıl belâmız da, nefs-i emmare olup ruhlarımızın düşmanıdır. Yani can düşmanımızdır. Bu hasisten başka, kendisine düşman olan hiç kimse yoktur. Harici düşman, yapacağını ancak onun yardımı ile yapar.
Mana üstte anlatıldığı gibi olunca, yerinde olur ki, önce nefsin başı kopanla... Ona inkıyaddan imtina edilip küçük düşürülüp ihanete uğratıla...
İşte kardeşin başı, anlatılan bu cihadın zımnında kesilir ve hakir, zelil edilir. Tarikat salikinin hicabı ve önüne çıkan set işte bu nefsidir.
Bu arada kardeş bahis dışıdır. Zira o, doğru yoldan çıkıp eğri yola sapanı şerre davet eder.
Harici düşmanı def etmek, Allah'ın yardımı ile nefsin inkıyadından halâs bulduktan sonra olur. Hem de pek kolay olarak. Çünkü:
"Kullarım üzerinde senin bir tahakkümün yoktur."(15/42) mealine gelen ayet-i kerime nefsin köleliğinden halâs olanlara bir müjdedir. Ayrıca bunlar ibadeti, Mahbub-u Hakiki için halis kılmışlardır.
***
Gelelim şu cümledeki manaya:
-Anası ile tezevvüc etmedikçe Müslüman olamaz.
Bu cümlede geçen:
-Anası... tabirinden murad, onun ayan-ı sabitesi olsa gerektir. Zira, bu ayan-ı sabite onun hariçte vücud bulup zuhura gelmesine bir sebeptir.
Ayan-ı sabiteden:
-Ümm... (Ana...) olarak tabir etmek, bu taifenin ıstılahında varid olmuştur. Bu manada, büyüklerin biri şöyle demiştir:
Anam, babasını doğurdu;
Böylesi şaşırtıcı oldu...
Bu beytte geçen:
-Ana... tabiri ile ayan-ı sabitesini murad etmiş olup:
-Baba... tabiri ile de, ilâhi isimlerden birini murad etmiştir. Ki, ayan-ı sabite, o ismin zilli ve aksidir. Vakta ki o ismin zuhuru, hariçte o ayan-ı sabitesinin tavassutu olmuştur; bu zuhurdan:
-Doğum... olarak anlatılmıştır.
Hulâsa:
-Ana... derler, bununla ayan-ı sabiteyi murad ederler. Bu ayan-ı sabite için:
-Vücubi taayyün... tabirini kullanırlar. Zira, bu taife-i aliyye katında taayyünler beştir. Bunlar için ayrıca:
-Tenezzülat-ı hamse, hazarat-ı hamse... (Beş tenezzül, beş makam) derler... Bunlardan iki tanesini, vücup mertebesinde isbat ederler. Üç tanesini de, imkân mertebesinde isbat ederler.
O vücubi olan iki taayyün şunlardır:
a) Vahdet taayyünü.
b) Vahidiyet taayyünü.
Her ikisi de, ilim mertebesinde olup fark ilmi olan icmal ve tafsil iledir. İmkâna bağlı üç taayyüne gelince şunlardır:
a) Ruhi taayyün.
b) Misali taayyün.
c) Cesedi taayyün.
Ayan-ı sabite, vahidiyet mertebesinde olunca; zaruri olarak onun taayyünü vücubi olmaktadır.
Mümkinin hakikatına gelince; o mümkünin ayn-ı sabitinin bir yüzü vücubi tahayyüne olduğundan; o mümkün vücuba bir zil gibi olmaktadır.
Mana üstte anlatıldığı gibi olunca; o mümkinin anası, vücub aleminden olup kendisini imkân aleminde izhar eylemiştir. Böyle olunca:
-Ana ile tezevvü.... cümlesinin manası şu olur: İmkâna bağlı mümkün taayyünü, vücuba bağlı taayyünü ile ittihad eylemiştir (yani birleşmiştir)
Bir şiir:
Mümkün atacak olsa imkân tozlarını; Bırakmaz ortada vacip başkalarını...
Demek olur ki:
-Onun imkâna bağlı taayyünü, nazarından gizlenir. -Ene... (Ben...) lâfzının itlakı dahi, vücubi taayyün üzerine olur. Amma şu demek değildir:
-İmkâna bağlı taayyün, işin aslında vücubi taayyünle ittihad eder. Zira, böyle bir şeyin olması muhaldir. Böyle bir şeye kail olmak dahi, ilhadı ve zındıklığı getirir.
Çünkü burada muamele, şühud ciheti iledir. Eğer zeval var ise, şühud itibarı iledir; eğer ittihad var ise, o dahi sunuda göredir.
Bir şiir:
Buna olmak yoktur siz asla;
Siz olamazsınız bu kafa...
Bir salik, taayyününü, o taayyünle muttahid bulur ise, imkâna bağlı televvüsattan halâs olmaya müstahak olur. İslâm devleti ile müşerref olur ve vücub mertebesine de inkıyad eder.
Şunun da bilinmesi yerinde olur ki:
Sofiyenin kail olduğu tenezzülat-ı hamse, mücerred itibarlardır. Onların keşfe ve şühuda taalluku vardır. Hakikatta buraya tenezzül edip tağayyür edip tebeddüle uğramış değillerdir.
Kainatın değişen hadiseleri ile isimlerinde, sıfatlarında, zatında değişmeyen yüce Zat Sübhandır.
Sofiye, çoğu kez, dillerine bazı şeyleri getirirler ki, bunlar vicdanlarında (kendi buluşlarında) olduğu kadardır. Amma sekri ve halin ağır basmasını tazammun etmektedir. Onları dış manalara yormak yerinde değildir. Onları dış manalardan başka yana aktarmak daha yerinde olur. Yani tevile ve başka yoruma... Zira, sarhoşların sözleri, zahir manadan alınıp başka manaya yorulur.
Bütün işlerin hakikatlerini en iyi bilen Sübhan Allah'tır.
***
Büyük bir şahıstan, karışıklığa ve ıstıraba sebep olacak bu cümleleri naklettiğin için, onun hallinde zaruri olarak bazı şeyleri yazdık. Halbuki Fa-kir'in, muhalefeti anlatan o misillu cümlelere iltifatı yoktur. Ne red, ne de kabul olarak onlar için dudaklarını oynatır.
Dua makamında bir ayet-i kerime meali:
"Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla. Ayaklarımıza sebat ver. Kâfirler üzerine bize yardım eyle."(3/147)
Evvel ahir alemlerin Rabbi Allah'a hamd olsun. Salât ve selâm onun Resulüne daima ve her zaman... Keza o Resulün âl-i kiramına ve ashab-ı izamına da... Taa, kıyamet gününe kadar...
***
MEVZUU: Nasihat...
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Mir Muhammed Emin'in validesine yazmıştır.
***
Yapmak istediğim nasihat şudur:
Başta, itikadı ehl-i sünnet ve'l-cemaatın görüşüne göre düzeltmek gerek. O zatlar, fırka-i naciyedir. Allahu Teala, onların çalışmalarını şükrana lâyık eylesin.
itikadı düzelttikten sonra da, fıkhi hükümlerin iktizasına göre amel etmek dahi zaruridir.
Yapmakla emir aldığımız şeyleri mutlaka yapmamız gerek. Bundan kaçma yolu yoktur. Ayrıca, bize yasak olan şeylerden dahi çekilmemiz gerek,
Tadil-i erkâna ve şartlara riayet etmek sureti ile ara vermeden, tembellik etmeden beş vakit namazını eda etmelidir.
Nisap husulünde zekâtın verilmesi dahi mutlaka gerekir. İmam-ı Azam'a göre kadınların süs altınlarının da zekâtını vermek vaciptir.
Vakitleri, oyunda ve oyalanmada sarf etmek yerinde olmaz. Yasak işler bir yana, ömrü malayanide (yararsız ve faydasız işlerde) telef etmek yakışmaz.
Mağanni, nağme gibi şeylere rağbet edip onların lezzetine aldanmaktan çok sakının. Zira onlar, bal sürülmüş zehirdir.
Gıybetten, insanlar arasında söz gezdirmekten sakının. Zira, anlatılan her iki kötü huyun irtikâbı halinde şiddetli tehdidler gelmiştir.
Yalandan, bühtandan dahi sakınmak zaruridir. Bu iki rezil iş, bütün dinlerde haram edilmiştir. Bunları yapanlara, çokça azap tehdidleri vardır.
İnsanların ayıplarını ve günahlarını kapamak, hatalarından geçmek büyük işlerdendir.
Hizmetçilere, kölelere şefkat gösterip onların kusurlarına göz yummalıdır. Onlara eziyet etmemelidir. O zavallıların, isterse yüzlerine isterse başka yerlerine vurmak, sövmek, üzmek münasip değildir; uymaz.
insana yakışan odur ki, her an kendisinden, yüce mukaddes Zat'a karşı vaki olan kusurlarına baka... O yüce Zat, o kusurlar sebebi ile muahazede de acele etmediği gibi; rızkını dahi engellemez.
itikadı düzeltip fıkıh hükümlerini yerine getirdikten sonra; aldığınız talimata göre vakitleri, Allahu Teala'nın zikri ile doldurmak gerek. Her ne ki, buna menfi manada tesir eder; ondan kaçınmalıdır.
Bir şiir:
Her ne şey ki, Allah'ın zikri değildir. Şeker olsa da öldürücü zehirdir...
***
Huzurda dahi söylenmiştir ki, şer'i işlerde her ne kadar dikkatli, ihtiyatlı olunur ise, vazifede o miktar ziyadelik hasıl olur (yani iyilik artar...) Amma, şer'i hükümlerde, gevşeklik vaki olunca, halâvet zail olur; vazifedeki lezzet gider.
Bundan daha ziyade ne yazayım? En iyi bilen sübhan Allah'tır.
***
MEVZUU: Taziye, nasihat, gençliği ganimet bilmek.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. Bu mektubu, Mirza Manuçeh'e yazmıştır.
***
Sübhan Allah, bu haşmetli ve saadetli zatın birliğini devam ettirip vakitlerine güzellik versin... Kendisi hakkında, geçip giden hüzünleri dahi en güzel şekilde telâfi eylesin... Nimet feyizlerini dahi ona yağdırsın...
***
Ey çocuklar!..
Gençlik çağları, heva ve heves çağları olduğu gibi; ilim tahsili zamanı ve çalışıp kazanma devridir.
Şehvani engellerin, nefsani garazların varlığına rağmen, bu sıralarda yapılan şeriat iktizasına göre amelin meziyeti, itibarı, sayısı bundan başka zamanlarda yapılan amele göre kat kat fazladır. Zira, engellerin varlığı meşakkat ve mihnet sebebidir. Bunlar da, onun şanını semalara yükseltir. Manilerin olmayışı dahi, sıkıntıyı ve meşakkati yok eder. Bunlar da muamelenin değerini yere düşürür.
Üstte anlatılan mana icabı olarak, beşerin havas zümresi, meleklerin havas zümresinden daha faziletlidir. Zira, beşerin taatı, engellere bağlıdır. Meleklerin taatında ise, engellerin sıkıntısı yoktur.
Görmez misin ki, askerlerin itibarı, ancak, devlet engelcileri olan düşmanların istilâsı zamanlarındadır. Bu zamanlarda, onların en küçük bir hareketlerine nazaran kat kat fazladır.
Şu da malumdur ki, heva ve heves, Allahu Teala'nın düşmanları olan nefsin ve şeytanın beğendikleri şeylerdir; şeriatın iktizasına göre ilim ve amel ise, yüce Sultan Hazret-i Rahman'ın razı olduğu şeydir.
Mevlâ'nın düşmanlarını beğendirmeye çalışmak, nimetlerin sahibi yüce Mevlâyı darıltmaktır. Böyle bir şeyi yapmak da akıldan ve zekâdan uzak bir iştir.
Başarı ihsan eden Sübhan Allah'tır.
***
MEVZUU: Kabir azabını inkâr edenlerin şüphelerini kaldırmak.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Mir Muhammed Nu'man'a yazmıştır.
***
Allah'a hamd olsun . Seçmiş olduğu kullarına da selâm...
Bilesin ki:
Bir cemaatın, kabir azabı hakkında tereddüdü vardır. Halbuki, kabir azabı; Kur'an ayetleri, meşhur sahih hadislerle sabit olmuştur. Neredeyse onlar, kabir azabını inkâr edecekler ve onun muhal olduğuna karar verecekler!
Onları bu şüpheye düşüren durum da, medfun olmayan ölülerin hallerini görmeleridir. O, tek hal üzere devam edip durur. Onun bu durumunda, azap ve elem yoktur. Azabın levazimi arasında, zıplamak ve ıstırap duymak ve çırpınmak vardır. Halbuki böyle bir şey onda görülmemektedir.
Bu müşkil sualin cevabı şudur ki:
Kabir yeri olan berzah aleminin hayatı, dünya hayatı kabilinden değildir. Dünya hayatında iradi hareketler ve ihsas vardır; her ikisi de dünya hayatının levazimi arasındadır. Zira, dünya hayatının intizamı, bu iki işe bağlıdır.
Berzahta ise, asla harekete ihtiyaç yoktur. Hatta hareket, o berzah hayatına münafidir. Orada hissetmek yeterlidir. Bu da, azab acısını duymak içindir.
Berzah hayatı, dünya hayatının yarısı gibidir. Ruhun, oradaki bedenle taahluku; dünya hayatındaki taallukun yarısı kadardır.
Medfun olmayan ölülere gelince... Onlar berzahiyet hayatı ile azab acısını duyarlar; amma, bu hayata göre olan çırpınma ve hareket onlarda görülmez.
Muhbir-i Sadık Resulullah Efendimizin verdiği haberler doğrudur. Ona ve âline salâtların en tamamı, selâmların dahi ekmeli.
Bu müşkil maddeyi ve benzerini kesip atmak için, şöyle de diyebiliriz:
-Nübüvvet tavrı, akıl ve fikir tavrının ötesindedir. O işler ki, akıl onları idrakten yana kusurludur. Onlar, nübüvvet tavrı ile sabittir.
Şu mana dahi açıktır ki, eğer akıl yeterli olsaydı; peygamberlerin gönderilmesi neden olacaktı? Onlara salât ve selâm olsun. Ve neden dolayı, ahiret azabı onların gönderilmesi ile bağlantılı olacaktı? Bu manada, Allahu Teala şöyle buyurdu:
"Biz resul göndermedikçe, azab ediciler değiliz..."(17/15)
Akıl, her ne kadar hüccet olsa da, lâkin o, tam bir hüccet değildir. Asıl hüccet-i baliğa (tam hüccet) ancak, peygamberlerin gönderilmesi ile tahakkuk etmiştir. Mükelleflerin özürleri de onunla kesilmiştir. Bu manada Allahu Teala şöyle buyurdu:
"Sevindirici ve çekindirici peygamberlerdir. Ta ki, resullerin gelişinden sonra, insanların Allah'a (arz edecekleri) olmaya... Allah Aziz Hakim'dir."(4/165)
Bazı işleri idrak etmekte, aklın kusuru sabit olduğuna göre; bütün şer'i hükümleri, akıl mizanı ile tartmak iyi olmaz.
O hükümleri, akla uydurmaya kalkmak, aklın istiklaline hüküm olur ki, nübüvvet tavrını inkâr sayılır. Allahu Teala bizi böyle bir şeyden korusun.
Başta, Resulullah (sav) Efendimize imanı düşünmek gerek; bir de onun risaletini tasdik etmeyi... Ta ki, bütün hükümleri tasdik etmek mümkün ola... Onun vasıtası ile de, şeklerin ve şüphelerin zulmetlerinden halâs müyesser ola...
Önce, asla akıl erdirmek gerektir ki, sonra parçaya akıl erdirile. Bir zorlama olmadan da biline... Aslın isbatı olmadan, her parçaya akıl erdirmek cidden zordur.
Anlatılan tasdik yolların en yakını, kalb itminanının husulü yüce Sultan Allah'ın zikridir. Bu manada, Allahu Teala şöyle buyurdu:
"Dikkat ediniz; kalb, Allah zikri ile tatmin olur.
Onlar ki, iman edip güzel amel işlerler; ne mutlu onlara. Dönecekleri yer de güzeldir."(13/28-29)
O yüce matluba nazar ve istidlal yolu ile varmak, cidden uzak görünüyor.
Bir şiir:
Ağaçtandır nazar ehlinin ayakları;
Ne gücü var ki, ağaçtır basamakları...
Şunun da bilinmesi gerekir ki:
Nübüvvetlerini isbat, risaletlerini tasdik ettikten sonra; peygamberlere uyanlar da istidlal ehli olanlardan sayılı