ÂDÂB-I ZİKİR RİSÂLESİ

(Mehmed Said)

Hazırlayan:

Mehmed Zâhid KOTKU (Rh.A.)

Web için düzenleyen:

Dr. Necati Aksu

 
 

ÂDÂB-I ZİKİR RİSÂLESİ

Önsöz

Mukaddime

Âdâb-ı Zâhire

Zikir Esnasında Abdestli Olmak

Hàlî Bir Yerde Kıbleye Karşı Oturmak

Aks-i Teverrük Tarzında Oturmak

İstiğfar Etmek

Ervâh-ı Silsile-i Nakşibendiyye'ye Bir Fâtiha, Üç İhlâs Kıraati

Ervâh-i Silsileden İstimdâd

Göz Yummak

Âdâb-ı Bâtıne

Tezekkür-ü mevt

Râbıta

Huzur

Vukûf-u kalbî

Vukûf-u zikrî

Vukûf-u adedî

Bâz gest

Âdâb-ı Sâire

Zikrin Tesiri

Râbıtanın Tesiri

Şerîat

Tarîkat

Hakîkat

Ma'rifet

Hâtime

Ahidnâme Sûreti


 
 

 

 

ÖNSÖZ

Bismillâhir-rahmânir-rahîm.

Allàhümme lâ uhsî senâen aleyke, ente kemâ esneyte alâ nefsik. Elhamdü lillâhi hamden kâmilen, ves-salâtü ves-selâmü alâ şefîinâ muhammedin ve alâ âlihî ve ashàbihî ecmaîn.

Her türlü noksan sıfatlardan münezzeh ve kemâl sıfatlarıyla muttasıf olan Cenâb-i Vâcibül-Vücud ve Sàhibül-Keremi vel-Cûd Hazretleri, mü'minleri insanlar arasında;

نم المؤمنون الذين اذا ذكر الله وجلت قلوبهم

(İnnemel-mü'minûhellezîne izâ zükirallàhu vecilet kulûbühüm) [Mü'minler o kimselerdir ki, Allah zikredildiği zaman kalbleri titrer.] (Enfal: 2) ayet-i kerimesiyle mümtaz kılmış; birçok ayet-i kerimelerle zâkirlerin kadr ü kıymetlerini de yüceltmiştir. İnsanın yaratılışından maksad-ı aslî olan devâm-ı ubûdiyyet ve ma'rifet-i ilâhiyye olduğundan;

تخلقوابخلق الله

(Tehallekû bihulkillâh!) [Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanın!] sırrının zuhuru;

ادّبنى ربى فاحسن تأديبى

(Eddebenî rabbî feahsene te'dîbî.) [Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi güzel eyledi.] hadis-i şerifinin mazmunu üzerine terbiyenin lüzûmunu ve ehemmiyetini beyan buyurmuşlardır. 

Ashàb-ı kirâm-i zevil-ihtirâm hazretleri ise;

اصحابى كالنجوم بأيهم اقتديتم 

(Ashàbî ken-nücûmi bieyyihim iktedeytüm ihtedeytüm) [Ashabım yıldızlar gibidir; hangisine iktidâ ederseniz, doğru yolu bulursunuz.] hadis-i şerifiyle, evliyâ-yi àrifînin öncüleri ve reisleri olmaya salâhiyetli ve;

خير القرون قرنى

(Hayrul-kurûni karnî) [Devirlerin en hayırlısı benim devrimdir.] mantûk-u âlîsince Resûlüllah (s.a.v.) Hazretleri'nin sevgili ve emsalsiz dostları olmuşlardır.

Temiz düsünceli, kiymetli her ferde gizli degildir ki, Hak Celle ve A'lâ'nın zikri insanları, bâhusus mü'min ve müvahhidleri Hakk'a ulaştırıcı en kısa ve büyük yoldur. Lâkin sâdât-ı sûfiyye (k.s.) hazretleri, maksada ulaşabilmek için bazı âdâb-ı lâzimeye riâyeti şart kılmışlardır. Zîrâ;

الطروق كلها ادبٌ

(Etturûku küllühâ edebün) [Tarikatların hepsi edebden ibarettir.] sözüne göre edeblere riâyet lâzımdır.

Edebleri terk etmek, sâliki maksuda vusûlden men eder ve mahrum kılar.

من ترك الاصول ، حرم عليه الوصول

(Men terekel-usûl, harume aleyhil-vusûl.) [Kim usûlü terkederse, ona vusül haram kılınır.] demişlerdir. Hatta Hàdim Şeyh (k.s.) Hazretleri;

فويلٌ للقاسية قلوبهم من ذكر الله

(Feveylün lil-kàsiyeti kulûbühüm min zikrillâh) [Allah’ı anmak hususunda kalbleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun!] (Zümer: 22) ayet-i kerimesinin tefsirinde, "Bazı kimseler vardır ki, nefisleri muktezâsınca gafletle ve edebe riayet etmeksizin zikrederler ve böyle zikirlerden kendilerine kasvet-i kalb hàsıl olur." buyurmuşlardır.

Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Mesnevî-yi Şerif’inde, edebi terkin mûcib-i felâket olduğunu herkese beyan buyurmuşlardır. Bu hususta bu tarikatın ricâli, zikir hakkında 20 âdâb beyan etmişlerdir.

Bu edebler her ne kadar dervişlere ve tàliblere mürşidleri tarafından bildirilir ve söylenirse de, bunlar ekseriya hep sözde kalıp, ne demek olduğunu ve her bir edebin ne yolda icrası lâzım geldiğini hakkıyla öğrenemediklerinden, Tarîkat-i Âliyyeden tam mânâsıyla istifade ve istifâza edemedikleri cihetle, âdâb-ı mezkûrenin bilmeyen ihvâna öğretilmesi, üstazım tarafından emir buyrulmuştur.

Emirlerine imtisâlen bitevfîkillàhi teàlâ, âdâb-i mezkûrenin sâlik-i mübtedî için beyânı zımnında, işbu risâle-i muhtasara bir mukaddime, üç fasıl ve bir hàtime üzerine tahrir ve itmâm ile, "Hediyyetül-İhvân fî Adâbi Zikril-Mennân" adı verilmiştir.

MUKADDİME

Tarikat-i Nakşibendiyye'nin akreb-i turûk ilallah olduğu beyanındadır:

Mâlûm ola ki, sâliki Cenâb-i Vâhid-i Hakîkî'ye îsâl eden yollar, (Etturûku illalàhi biadedi enfâsil-halâik) [Allah'a giden yollar, mahlûkatın nefesleri sayısıncadır.] mazmununca pek çoktur. Kendisinde nefse muhalefet fazla olmayana nisbetle akreb-i turuk, en kestirme ve en kısa yol, âşikâr ve şüphesiz ki Tarîkat-i Nakşibendiyye'dir. Her işte muhalefeti iltizâm ile nefse hâkim olmak, onu yok etmek ve zararsız hale getirmek usülleri, bütün tarikatlardan ziyâde Tarîkat-i Aliyye-i Nakşibendiyye'de mevcud olduğu cümlece mâlûmdur. Zîrâ sâdât-ı Nakşibendiyye (k.s.) hazerâtı, azîmetle ameli ihtiyar edip, ruhsattan son derece kaçınmışlardır. Bu sebeple Tarîkat-i Nakşibendiyye, müridin derecât-i tevhîde vusûlü için, diğer tarikatların akreb ve esheli, yâni hem kolayı hem de kestirmesidir.

Bu tarîkatın sâdâtının şanları âlî olması ve kendilerine mahsus eltàf-ı ilâhiyyenin zuhur etmesi, zâhiren ve bâtinen, kalben ve kàlıben kitap ve sünnete ittibâ ve âsâr-ı selef-i sàlihîne itktidâları ve bid'atlardan ictinab edip kaçınmaları sebebiyledir. İşte bu yol sahabe-i güzînin yollarıdır. Bu tarîk-i âlîde matlub, reîsüt-tarîka ve gavsül-halîka Nakşibend Muhammed Bahâeddin (k.s.) Hazretleri'nin, "Bizim kısmet-i mâneviyyemiz mâsivallàhı nefiydir." diye buyurdukları vech üzere cemî harekât, âdât, ibâdât ve muàmelâtta yokluk tarîki üzere huzur billâh ve ubûdiyyete devamdan ibarettir.

Allâme Şehâbeddîn ibn-i Hacer el-Mekkî (Rh.A) dahi, Hàtime-i Fetvâ’sında, (Ettarîkatül âliyyetüs-sâlimetü min kudûrâti ceheletis-sûfiyyeti hiye tarîkatün-nakşibendiyyeh) diye, bid'atçi ve cahil sûfîlerin çirkin ve bozucu hareketlerinden sâlim ve mahfuz kalan tarîkatın, hemen yalnız Tarîkat-i Nakşibendiyye olduğunu beyan etmiştir.

Abdurrahmân-i Câmî Hazretleri de, Tarîkat-i Nakşibendiyye'nin akreb-i turûk olup, sâlikîni kâbe-i maksuduna bilâ mânî vâsıl eder olduğunu, şu ebyât-i meşhûreleriyle beyan buyurmuşlardır ki, teberrüken iki beyti yazılmıştır:

Nakşibendiyye aceb kàfile sâlârânend, ki bered ez reh-i pinhân be-Harem kàfile-râ.
Ez dil-i sâlik-i reh câzibe-i sohbetisân, mî bered vesvese-i halvet ü fikr-i çile-râ.
 

"Tarîkat-i Nakşibendiyye meşâyih-i kirâmı, hûb ve aceb kafile reisleri ve serdarlarıdır ki, kafile-i ehl-i sülûku yâr ve ağyârdan gizli bir yoldan kâbe-i maksûda eriştirirler. / Bu zâtların câzibe-i sohbetlerinin tesiri, sâlikin kalbinden halvet vesvesesini ve çile çekmek fikrini kesip atar ve bir nazarla kalb-i sâliki, huzur billâh derecesine vâsıl eder."

Turûk-u sâirede muhalefet-i nefs riyâzâta ve açlığa maksurdur, yâni açlıkla olur. Tarîkat-i Nakşibendiyye'de ise;

رجعنا من الجهاد الاصغر الى الجهاد الاكبر

(Race'nâ minel-cihâdil-asgari ilel-cihâdil-ekber) hadis-i şerifi mûcibince, mücâhede ile hàsıl olur. Mücâhede lügatte, muharebe demektir. Sûfiyye dilinde, nefs-i emmâre ile muharebeye denir ki, nefse hoş gelmeyen ve meşakkatli görünen işleri o nefse yüklemektir. Bu tarîkatta mücâhede olup riyâzât olmamasından, yemede içmede ortayı ve îtidali tecâvüzün câiz olduğu anlaşılmasın! Mâlûmdur ki, taamda îtidali tecâvüz, şerîatte ve tarîkatta mezmumdur, kötüdür. Nakşibendî kitaplarında taamın nev'inin bir veya iki, nihayet üçten fazla olmaması tenbih olunmuştur Üçün ise, ancak ya misafir veya bir ihtiyaç anına hasredilmesi muvâfıktır.

Dikkat edilmesi lâzımdır ki, fazla açlık da ya ibadette tenbellik ve atâleti mûcib olur veyahut bir takim hayâlât-i fâside ve evhamı celb eder. Onun için Peygamber (s.a.v.)'in meddâhı olan İmam Busîrî (Rh.A) Hazretleri Kasîdei Büre'de:

Vahşed-desâise min cûin ve min sibain, Ferubbe mahmesatin, şerrün minettühemi.

"Açlığın ve tokluğun hilelerinden haşyet ile kork; çünkü ekseriya çok şiddetli açlık, tokluktan daha şerlidir." diyerek açlık perhizinden men etmiştir.

Açlığa alışmak mümkündür. Vücut alıştığı şekilde hareket edebilir. Hattâ bazı hristiyan doktorların ve Hint fakirlerinin 40-50 gün kadar yalnız su ile iktifa ederek, açlık perhizine bazı sebeplerden nâşi devam edegeldikleri görülmüştür.

Hüner hiçbir zaman açlıkta değildir. Kemâl derecesinin Hakk’ın rızasına muvafık amel, ilim ve hareketlerle ve nefsin gayr-i meşrû arzularına tam muhalefetle elde edilebileceği şüphesizdir. Nefsi açlıkla değil, belki tam bir mücahede ile ıslah mümkündür. İstilâya uğramış memleketlerin kurtarılabilmesi nasıl açlıkla mümkün değilse, nefsi yenmek de ancak tam mânâsıyla mücâhedelere ve bu mücâhedelerdeki azim ve gayrete bağlıdır. Azimsiz mücâhedenin de tam muvaffakiyet sağlamayacağı cümlenin ma'lûmudur.

Onun için sâdât-i Nakşibendiyye hazarâtı açlığı değil mücâhedeyi iltizâm etmişlerdir. Fakat bu, çok yensin mânâsına değildir. Bil'akis, îtidali elden bırakmamak esastır.

Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri'nin buyurdukları gibi, bir gün aç olup tazarru ve niyaz, bir gün de tok olup Hakk'a şükretmek en evlâ ve güzel bir yoldur.

Yiyecek, içecek ve giyeceklerde nefse muhalefet ve onun arzusunun hilâfına hareket ve amel ile beraber;

نفسك مطيتك فارفق بها

(Nefsüke matiyyetüke ferfak bihâ) "Nefsin senin yolculukta üzerine bindiğin bineğin gibidir; ona yumuşak davran!" muktezâsınca îtidâle, muhafaza-i nisbete devâma, sünnet-i şerîfelere riâyete, gece ibadetlerini ihyâya, sükût ve uzlete, yalnızlığa da riâyet etmelisin.

Sâdât-ı kirâm hazarâtı;

بحسب المرء من الشر ان يشار اليه بالاصابع فى دينٍ او دينيا الا من عصمه الله

(Bihasebil-mer'i mines-serri en yüsâra ileyhi bil-esàbii fî dînin ev dünyâ illâ men asamehullàh.) RE. 243/8 [Kişiye gerek dünya cihetinden, gerek ahiret cihetinden parmakla işaret edilmesi şer olarak kâfîdir; meğer ki Allah koruya.] hadis-i şerif mucibince avam nazarında büyük ve kıymetli görünen ve halkın kabulünü ve beynen-nâs şöhreti mûcib olan riyâzât ve uzletlerden, âfâtı mutazammın olmasından nâşi ziyâde ihtiraz etmişler ve sakınmışlardır. 

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri, "Ziyâde açlık, yemekteki hadd-i îtidâle riâyetten daha kolaydır." demişlerdir.

"Çok şiddetli açlıklarla olan riyâzâttan, orta hale riayetle olan riyâzât daha ekmeldir." denilmiştir.

Bundan anlaşılan, Tarîkat-i Nakşibendiyye'de nefse muhalefetin daha ziyade bulunduğu ile, akreb-i turuk olduğudur. Bu beyan, umum ve ekseriyet üzerinedir. Nitekim sâir tarikatlarda da nâdiren bazı zevât zuhur eder ki, ekmel olur. Ve yine Tarîkat-ı Nakşibendiyye'nin efradı arasında bazı kimseler bulunur ki, kabiliyet ve istîdâdı gayet az olduğundan, derece-i kemâle vâsıl olamaz.

Kaldı ki Nakşîliğe nisbet iddia edip, mücahede olduğunu bilmeyen veya bilip de yapmayan ve hilâf-i usülde bulunan, yâni tarikatın usül ve âdâbına riayet etmeyen ve tarîkat-i âliyyeyi şeriatın gayri sayan, cahil sofîlerin bir kaç sözüyle vakitlerini geçirip zâyî eden ve şeriata da uymayan kimseler bahsimizden hariçtirler.

Şimdiki zamanda ise şeyhlik, sülûk ile mürşid-i kâmilden me'zuniyete münhasır olmayıp, ekseriya babadan miras kalıyor veya bazı açıkgözler, tasavvuf kitaplarından öğrendikleri bir miktar zâhirî mâlûmatla ve merasimlerde icrâ edilegelen usülleri bilmekle, işi oldu bittiye getiriyor. Çenesinin sayesinde ve gösterişli giyiniş, sakal, sarık ve sâire kıyafetlerle ortaya çıkan bu misillü eşhas ki, bunlara müteşeyyih denir; yâni yalancı şeyh, uydurma şeyh demektir. Her ne kadar salâh-i hal sahibi gibi görünürlerse de, öyle değillerdir.

Kemâl-i insâniyyet ve ahlâken olgunluk, öyle elbise ve bilgi ile olsaydı, ne âlâ! O zaman her bilen kemâl sahibi olabilirdi. Fakat hiç de öyle değildir. Bunlar hep erbâbına hizmete, hizmetteki muvaffakiyetlere ve Hakk’ın ihsân ve ikrâmına bağlıdır. Öyle bilgi sahipleri vardır ki, nefislerinin esiri oldukları için çok çirkin, çok fenâ ve çok fesad işleri ya bilfiil kendileri işler veya bu fenâ ve fesad işlere alet olurlar. Bunlar her zaman ve her yerde görülmektedir. Ehl-i sünnet mezhebinin dışındaki mezheb alimlerini de bunlara katabilirsiniz. O zaman iş daha açıkça anlaşılır.

Allah Celle ve A'lâ cümlemizi kötü ve fenâ yollara sapmaktan, kötü arkadaş ve refîklerden muhafaza buyursun, âmîn...

Birinci Fasıl

ÂDÂB-I ZÀHİRE

Allah Celle ve A'lâ'yi zikretmenin yirmi âdâbı vardır ki, bunlardan şu yedisine âdâb-ı zàhire adı verilmiştir:

1. Abdestli olmak.

2. Yalnız bir yerde, Kıble’ye karşı oturmak.

3. Sağ inciğin üzerine oturup, ayakuçlarını sol taraftan çıkartmak.

4. İstiğfar etmek.

5. Bir Fâtiha, üç İhlâs okuyup, sevabını Nakşibendiyye silsilesinin ruhlarına hediye etmek.

6. Ervâh-ı silsileden istimdâd etmek.

7. Gözleri yummaktır.  

1. Zikir Esnasında Abdestli Olmak

Zîrâ, tâat ve ibadette, nefis ve şeytanın vereceği kötü hatıraları def'e çalışmak iktizâ edecektir. Mü'minin ise şeytan ile cihadda en birinci silâhı abdestli olmaktır. Zikrullah efdal-i ibâdât olduğundan, yâni nafile ibadetlerin en faziletlisi bilindiğinden, nefis ve şeytanın tasallut edeceği pek âşikâr bir şeydir.

Abdestin ibadetlerden başka, korkulan an ve mahallerde dahi çok büyük faydaları vardır. Ashàb-ı kiramdan bir zât, evine bir haham uğradığı zaman, hemen ev halkına abdest almalarını emretmiş. Tabii, bu sırada kapıyı da biraz geç açmış. Sebebi sorulunca:

"– Cenâb-ı Hakk’ın Mûsâ a.s.'a, 'Korktuğun zaman abdest al ve ehline de abdest aldır;

O zaman benim ahd ü emânımda olursun!' buyurması sebebiyle, ben de sizin devlet tarafından gönderildiğinizi görünce, içime korku geldi ve derhal abdest alarak Cenâb-ı Hakk’ın himayesine iltica ettim. Senden emin olarak namaz kıldık, sonra kapıyı açtık." demiştir.

Bundan anlaşılıyor ki, eski ümmetlere de abdestli olmak tavsiye edilmiştir.

Abdest, mü'minin gerek şeytan üzerinde ve gerek sâir korkulacak yerlerde mânevî silâhıdır. Onun için dâimâ abdestli olmak lâzımdır. Hattâ tàlib-i Hak olan kişiye üç şeyi lâzım görmüşlerdir. Bunları terke müsaade yoktur:

a. Dâimâ abdestli olmak,

b. Nisbeti muhafaza etmek,

c. Lokmada ihtiyat etmektir. Hem helâl lokma yemek, hem de fazla tokluk olmamasına dikkat gerektir.

İbrâhim Hakki Hazretleri'nin dediği gibi, "Az ye, az uyu, az iç; Ten mezbelesinden geç!" mısraı ne kadar yerinde bir sözdür.

Abdestin âdâb-ı zàhiresi ve bâtinesi vardır. Âdâb-ı zàhiresinden bazıları:

1. Evvelâ helâda avret yerlerini güzelce yıkayıp, taharet bezleri ile güzelce kurulamak ve yaşlık bitinceye kadar beklemek.
2. Abdest suyunu israf etmemek, üstüne başına sıçratmamak ve yıkamayı üçten fazla yapmamak.
3. Kıbleye karşı sümkürmemek.
4. Kıbleye karşı oturarak abdest almak.
5. Abdest alırken huzura dikkat edip konuşmamak.
6. Abdestin arkasından iki rekât şükür namazı kılmak.
Abdestin âdâb-ı bâtinesinin mühimleri üçtür:
1. Biri, abdest alırken huzur-u kalbdir. "Esnâ-yi vudûda huzur-u kalb bulunursa, namazda da huzur bulunur. Yoksa namazda sehv olur." demişlerdir.
2
. İkincisi, abdest alan kimse tâzim ile alıp, bununla Rabbül-àlemîn'in huzurunu murad etmektir.

3. Üçüncüsü de, bütün günahlardan tevbe etmektir.

Böyle alınan abdestler, iç ve dış temizliği için pek lâzımdır ve mûcib-i terakkîdir.

2. Hàlî Bir Yerde Kıbleye Karşı Oturmak

Sol sebebdendir ki, farz ibadetlerden gayrisinin efdal olanı gizli olanıdır. Esâsen Tarîkat-i Nakşibendiyye'de her halde gizli olmak efdaldir ve bu tarikatın adına Tarîk-i Hafiyye derler. Zàhirleri halk ile, bâtınları, yâni içleri de Hak ile muamelededir. Tac ve hırka giymezler, ulemâ kisvesindedirler. Kendilerinin ehl-i tarîk oldukları ve meşâyihtan bulundukları belli değildir. Hàrika ve keramet göstermeyi kat'iyyen arzu etmezler. Ahvâl ve amellerini dâimâ halktan saklarlar. Bu da ancak uzlet ve kimsesiz yerlerde mümkündür.

Uzletin de ibadet olduğu Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri'nin:

القناعت راحةٌ ، والعزلة عبادةٌ

(Elkanâatü râhatün vel-uzletü ibâdetün) hadisleriyle bildirilmiştir ki, "Kanâat, ehl-i tevhide rahatlık; ve halktan uzlet de ibadettir." demektir. 

Hazret-i Ali k.v., Resûl-ü Ekrem (s.a.v.) Hazretleri'nden, en kolay ve ind-i ilâhîde en yakin yola ve akreb tâate delâlet buyurmalarını rica ve istirhamda bulunduklarında:

يا على ، عليك بمداومة ذكر الله فى الخلوات

(Yâ Aliy, aleyke bimüdâvemeti zikrillâhi fil-halevât) "Yâ Ali, halvetlerde zikrullaha devam eyle!" buyurmuşlardır.

Zîrâ uzlet, halvet ve vahdetin en güzeli, insanların bilemeyeceği ve bulamayacağı bir yerin olması lâzımdır ve bundan kimsenin haberi olmaması gerektir. Yoksa insanların bildikleri yerlerde şöhrete vesîle olacak halvetler, uzletler, vahdetler ibadet değil, her biri bir kabahat ve bir afet olur.

(Es-şühretü àfetün) [Şöhret afettir.]

الشهر آفةٌ

Bu halvet yerinin karanlıkça olması da güzel olur. Cemiyyet-i ihvân halvete mânî değildir. Onların bulunduğu yer, mekân-i hafî demektir.

İstikbâl-i kıble; kıbleye yönelmek de bir ibadettir ve bununla da memuruz.

3. Aks-i Teverrük Tarzında Oturmak

Yâni, kadınların tahiyyatta oturduklarının aksine, sağ inciğin üzerine oturup, ayaklarını sol taraftan çıkarmaktır. Bu oturuşta ashàb-ı güzîn (Ridvânullàhi aleyhim ecmaîn) hazarâtına müşâbehet ve hem de sûret-i meskenet vardır. Sahabe-i güzîne müşâbehetle olan ibadetin memduh ve muteber olacağı şüpheden ârîdir.

Fetesebbehû in lem tekûnû mislehüm, İnnet-teşebbühe bil-kirâmi felâhun.

Beytin mânâsı: "Ashàb-ı kirâm ve evliyâyi izâm hazarâtı gibi olamadı iseniz de, taklid etmeli, kendinizi onlara benzetmelisiniz. Zîrâ böyle büyükleri taklid mûcib-i necât ve felâhtır."

من تشبّه بقومٍ فهو منهم

(Men teşebbehe bikavmin fehüve minhüm) "Her kim kendini hangi kavme benzetirse, o onlardandır." Onlar iyiler ise, ne âlâ... Eğer kötü kimselere benzetir ve onların yolundan giderse maazallah kötü bir âkıbete sürüklenir. 

4. İstiğfar Etmek

İstiğfar, Cenâb-ı Hak'tan mağfiret talebidir ve üç mertebesi vardır. A'lâsı 25, ortası 15, ednâsı 5 keredir. Mağfiret talebi, günahlardan tevbe ve rücûa ve üzerinde haklar varsa onları ödemeye ve hasımlarıyla, hak sahipleriyle helâlleşmeye ve onları razı etmeye bağlıdır. Yoksa kalben fisk ve fücûra rağbetle beraber, hakları ödemedikçe ve onları razı etmedikçe, lisânen istiğfar bile bir fayda vermez ve kat'iyyen makbul olmaz. Zîrâ tevbe, bütün ibadetlerin kökü ve esasıdır. Esas olmadıkça, bina vücut bulmaz.

وتوبوا الى الله جميعًا ايه المؤمنون لعلكم تفلحون

Tevbenin farz-i ayın olduğu ayât-ı beyyinât ile sabittir. Ezcümle: (Tûbû ilallàhi cemîan eyyühel-mü'minûne lealleküm tüflihûn.) [Ey mü'minler! Hep birden Allah'a tevbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz.] (Nur: 31)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللَّهِ تَوْبَةً نَّصُوحًا عَسَى رَبُّكُمْ أَن يُكَفِّرَ عَنكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَيُدْخِلَكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ

(Yâ eyyühellezîne âmenû tûbû ilallàhi tevbeten nasûhâ, asâ rabbüküm en yükeffira anküm seyyiâtiküm ve yüdhileküm cennâtin tecrî min tahtihel-enhâr) [Ey iman edenler! samîmî bir tevbe ile Allah'a dönün! Umulur ki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter ve sizi içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyar.] (Tahrim: 8)

وذروا ظاهر الاثم وباطنه

(Ve zerû zàhirel-ismi ve bâtinehû) [Günahın açığını da, gizlisini de bırakın!] (En'am: 120) âyât-ı kerîmeleri tevbenin farziyyetine sarih delildir. Beşerden hiçbir ferd bundan müstağni olamaz. Hattâ Resûl-ü Ekrem Efendimiz bile günde 75 kere takarrüb ve ta'lim cihetiyle istiğfar ederlerdi.

"Meàsîden tevbe ise, rücû ve hakları yerlerine vermeye ve hasımları razı etmeye mütevakkıftır." diye izah buyurmuşlardır.

Meàsî, bir farzın terki ile hasıl olmuş değilse ve kulların mezâlim ve haklarına taallûk etmezse veya içki içmek, çalgı çalmak, nâmahreme bakmak, abdestsiz Mushàf-i Şerif’i ele almak ve bid'atlere itikad etmek gibi olursa; onlardan tevbe etmek nedâmet, pişmanlık, istiğfar, tahassür ve özür dilemekle olur. Velâkin ferâizden bir farzın edâsı lâzımdır. Eğer ma'siyetler kullara zulme taalluk ederse, onun tevbesi zulmettiğine veya onun evlâtlarına veya mirasçılarına haklarını vermesi ve helâlleşmesi ile olur. Vârisi mâlûm olmazsa, iş müşkül olmakla beraber hak sahibi nâmına fukarâ-i müslimîne tasadduk eder.

Hazret-i Ali k.v., "Sıddîk-i Ekber r.a.'dan işittim ki, Resûl-ü Ekrem (s.a.v.) Hazretleri şöyle buyurdu:

مامن عبدٍ اذنب ذنبًا ، فقام فتوضأ وصلى ، واستغفرالله من ذنبه ، الاكان حقًا علىالله ان يغفرله لانه يقول عزّ وجلّ فى كتابه: ومن يعمل سوءًا يظلم نفسه ثم يستغفر الله يجد الله غفورًا رحيمًا

(Mâ min abdin eznebe zenben fekàme fetevaddaa ve sallâ, vestağferallàhe min zenbihî illâ kâne hakkan alellàhi en yağfira lehû; liennehû yekûlü azze ve celle fî kitâbihî: Ve men ya'mel sûen ev yazlim nefsehû sümme yestağfirillàhe yecidillàhe ğafûran rahîmâ.)" demiştir.

Mânâsı: "Hiçbir kul yoktur ki, bir günah işlediğinde hemen kalkar, abdest alır, namaz kılar, o günahından dolayı Allah'tan mağfiret dilerse, Allah-u Teâla onu mutlaka affeder. Çünkü Allah-u Teâla Kur'an-ı Kerim'inde, 'Kim bir kötülük işler yahut kendine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse, Cenâb-ı Hakk’ı çok affedici ve çok merhametli bulur.' (Nisâ: 110) buyurmuştur."

Diğer bir hadis-i şerifte:

من اذنب ذنبًا ثم ندم عليه فهو كفّارته

(Men eznebe zenben sümme nedime aleyhi fehüve keffâratühû.) "Kim bir günah işler de, sonra nâdim ve pişman olursa, bu hàlet o günahın kefareti olur." buyrulmuştur.

Hazret-i Lokman oğluna vasiyetinde: "Ey oğul, tevbeyi yarına bırakma! Zîrâ ölüm sana ansızın geliverir." buyurdular.

Hazret-i Mücâhid: "Her gün sabah ve aksam tevbe etmeyen kimse zalimlerdendir." buyurdu.

Abdullah ibn-i Mübârek (Rh.A): "Haramdan bir altını sahibine vermek, yüz altın tasadduk etmekten efdaldır." buyurmuşlardır.

Mü'min bir kişi mûcib-i küfür bir iş işlemedikçe, tevbelerinin kabulünden ümid kesmemelidir. Asîlerin tevbelerinin tâ ölüm anına kadar kabulü muhakkaktır. Bunda vaad vardır. Selef;

حسبوا انفسكم قبل ان تحاسبوا

(Hàsibû enfüseküm kable en tühàsebû!) [Hesaba çekilmeden evvel nefislerinizi hesaba çekiniz!] hadis-i şerifi hükmünce, gece uykudan evvel, akvâl ve ef'àlini, harekât ve sekenâtını düşünüp, kusurlarından nedâmet ve istiğfar ederek, iyi ve hayırlı amelleri için Cenâb-ı Hakk'a şükrederlerdi. 

Şeyh-i Ekber Hazretleri, kalbine gelen hàtıraları ve niyetlerini de muhàsebe edermiş.

İmâm-i Rabbânî Hazretleri de, "Uyumadan önce yüz kere tesbih, tahmid ve tekbir eylemek, nefsin muhasebesi hükmündedir." buyurmuşlardır. "Bu sûretle, tevbenin anahtarı mesâbesinde olan tesbihi tekrar eylemek sebebiyle, kendi seyyiat ve taksîrâtından özür dilemiş ve hem tevbeyi, hem de muhasebesini yapmış olur." denilmiştir.

5. Ervâh-ı Silsile-i Nakşibendiyye'ye Bir Fâtiha, Üç İhlâs Kıraati

Silsilede bulunan eizze-i kirâm hazarâtından istimdâd edileceği cihetle, o kıraatin ecrini evvelce hediye edip, kendini onlara sevdirmektir. Silsileden murad, mürşidinden menba-ı sıdk u safâ Hazret-i Peygamber (s.a.v.)'e varıncaya kadar olan vasıtalardır; sadece Nakşibendiyye sâdâtı değildir.

6. Ervâh-i Silsileden İstimdâd

Huzur ve mevâcîdi tahsilde, zikredilen muhterem zevâtın ervâh-ı şeriflerinin yardımları olsun içindir. Zîrâ, tarîk-i sûfiyyede öyle berzahlar vardır ki, onlardan geçmek ve nefsin, şeytanın ve hevânın hatarâtından ve tehlikelerinden kurtulmak pek müşkildir. Bu gibi müşkil işlerde evliyâullahtan istimdâd etmek ve yardım istemek;

اذا تحيّرتم فى الامور فا ستعينوا من اهل القبور

(İzâ tehayyertüm fil-umûri festaînû min ehlil-kubûri) mantûk-u celîlince lâzımdır.

Nisbet-i sahîha ile teveccüh ve telkin sonucu silsile-i kavme dahil ve muttasıl ve merbut olan mürid, meşâyihini yâd edip, tahrik-i silsile ve istimdâd eyledikte, mürşidinden ta Resûlüllah'a varıncaya kadar olan ruhaniyyet-i evliyâ ve asfiyâ birer birer ona isabet edip, ihlâs ve muhabbetine göre mütenâsib bir ruhaniyetle ifâzâ ve imdad ederler.

İşte mürşidin müride teveccüh ve telkin-i zikir eylemesinde tarikin sırrı budur ki, mürşid müridin kalbini teveccüh ile kendi kalbinden ta Resûl-ü Ekrem (s.a.v.) Hazretleri'ne kadar müteselsil ve muttasıl ve merbut kalblere îsal ve rabt eder.

Dikkat: O kimse ki, nisbet-i sahîha ile bit-teveccüh vet-telkin silsile-i kavme dahil ve muttasıl ve merbut olmaya yahut olup da sonradan terk etmiş ve münkati ola; vech-i mezbur üzere muamele eylese, ona kimse cevap vermez. Zîrâ o kimse, onların taallûkàtından değildir.

7. Göz Yummak

Bu da sünnet-i seniyyedendir ki, Hazret-i Ali k.v. ve r.a., Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri'nden zikrin nasıl yapılacağından sual buyurduklarında, Efendimiz Hazretleri: 

غمز عينيك واسمع منى ثلاث مراتٍ ثم قل انت وانا اسمع

(Gammiz ayneyke vesma' minnî selâse merrâtin sümme kul ente ve ene esmau)

[Gözünü yum, benden üç kere işit; sonra sen söyle, ben dinleyeyim!] buyurmaları üzerine, gözlerini kapamış oldukları halde seslerini çıkararak yüksek sesle üç kere "Lâ ilâhe illallah" diye tâlim-i zikir eyledikleri rivayet-i sahîha ile sabittir.

Bu sebepten meşâyih-i kirâm esnâ-yi zikirde ve her istifâza mahallinde göz yummayı, pek mühim bir rükün ve esas addettiler Çünkü maksad-ı aslîye vusûle mânî ve emrâz-ı kalbiyyenin en şiddetlisi, taallûka giriftarlıktır ve mâsivânın giderilmesi esbâbından birisi mâsivâyı gözden gidermektir. Göz gördükçe onlarla meşgul olacağı cihetle, her halde gözlerin kapatılması gerektir.

Gözün yumdu temâşâ-i cihandan,
Ferâgat kıldı gavga-i zamandan.

Mısraları fehvâsınca, gözler yumulunca hatıralar kolaylıkla kalbe giremez.

İkinci Fasıl

ÂDÂB-I BÂTINE

Yirmi âdâbın ikinci yedisine de âdâb-ı bâtıne derler. Bunlar:

1. Tezekkür-ü mevt,

2. Râbıta,

3. Huzur,

4. Vukûf-u kalbî,

5. Vukûf-u zikrî,

6. Vukûf-u adedî,

7. Bâz gest.  

1. Tezekkür-ü Mevt

Ölümü hatırlamaktır. Sâlik olan kimsenin, güyâ sekerât-ı mevti, yâni canın bedenden çıkma zamanını ve yıkayıcının gasil ve tekfin hizmetini, tabuta konup namazının kılınmasını, götürüp kabre bırakmalarını; yalnız başına orda kalıp Münker ve Nekir denilen iki meleğin gelip sorgu sormalarını ve bu sûretle ehvâl-i kıyametten kurtulamayacağını tefekkür ve teyakkun ile;

عدّ نفسك من اهل القبور

(Udde nefseke min ehlil-kubûr) [Nefsini kabir ehlinden, ölülerden say!] hadis-i şerifince, kendisinin ölülerden olduğunu ve bulunduğu yerin kabir olduğunu düşünmesidir. İşte bu tefekkür ve tahayyül, lâyıkıyla icrâ eden sâlikin nefsinin kırılmasına ve hevâ vü hevesinin kesilmesine en iyi bir yoldur.

 اكثروا ذكر هاضم الذات

Peygamberimiz (s.a.v.) Hazretleri de: (Eksirû zikra hâzimil-lezzâti) buyurmuşlardır ki, "Lezzetleri sizden kesip alan ölümü çok düşünün!" demektir.  

2. Râbıta

Mürşidi şahsen tahayyül etmektir. Yâni hayalinde zabt ve muhafaza etmektir. Bunun yolu, tevâzu ve meskenetle mürşidin şemâilini tahattur edip, gûyâ alnını alnına mukabil olarak hazine-i feyz olan iki kaşı arasına nazar ile ondan feyz taleb etmektir. İki kaş arası nûr-u Muhammedî'nin (s.a.v.) durduğu yerdir. Orası mevzi-i feyz ve mehbit-i nurdur. Bu râbıta ve tahayyül sebebiyle, kalb zikre istidat kesbeder. Râbıtanın şer'an câiz ve lâzım olduğuna dair birçok edille olduğu gibi, Hazret-i Hàlid-i Bağdâdî Rahimehullah'ın bu hususta ayrıca bir eseri de vardır. Burada bu delillerden birkaçını zikr ile iktifa edeceğiz.

Mâlûm ola ki, kemâl-i şühûda vusûlün husûlü, nûr-u telkîn ve keynûnet-i maas-sàdikîn iledir. Cenâb-i Hak Kur'an-i Keriminde, estaîzü billâh:

وكونوا مع اصا دقين

(Ve kûnû maas-sàdikîn) [Sàdıklarla beraber olun!] (Tevbe: 119) buyurmuştur. Bu ise iki türlü olur; yâ sûrî, veya mânevî... Sûrî olan, ehl-i sıdk ile beraber ve onların meclisine devamla olur. Mânevî ise, münâsebet-i mâneviyye ile olur. Bundan kasd, kemâl-i muhabbettir. Muhabbet ise, kişinin sevdiği mahbubunu dâimâ gözünün önünde tahayyül etmesini, hatırında tutmasını iktizâ eder.

المرء مع من احبّ

(El-mer'ü mea men ehabbe) buna işarettir. Yâni, "Kişi dâimâ sevdiği kimse ile beraberdir." Feyz alma ve bereketlerin husûlü muhabbet miktarıncadır.

Râbıta tarikatta şeyhine refik olmaktır. Çünkü;

الرفيق ثم الطريق

(Er-refîk sümmet-tarîk) [Önce arkadaş, sonra yol.] denilmiştir. Meşâyih-i kirâmın da dedikleri gibi, sâlikteki sevgi bütün güç ve kuvvetiyle ve tam bir meyil ile olmalıdır. O şeyhini nefsi, ehl ü iyâli, mal ve mülkü ve her şeyi üzerine tercih ve ihtiyar ile, gizli ve âşikâr her hususta bütün emirlerine bilâ itiraz itaat edip ve yine de lâyıkıyla sevemedim diye af ve özür dilemelidir denilmiştir. (Meylüke iles-sey'i bikülliyyetike sümme îsâruke alâ nefsike ve ehlike ve mâlike sümme müvâfakatüke fis-sirri vel-cehri sümme i'tizâruke bitaksîrike) İhyâ-i Ulûm ve Tercüme-i Mevâhib-i Ledünniyye kitaplarının muhabbetle ilgili bahislerinde târif budur.

Bu tarîkatta râbıtasız sülûk çok müşkildir. Hak Sübhànehû ve Teâla;

وابتغوا اليه الوثيلة

(Vebtegû ileyhil-vesîlete) [Allah'a yaklaşmaya vesîle arayın!] (Mâide: 35) buyurmuştur. Padişahlar huzuruna bile vasıtasız girmek müşkül olunca, Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna girmek için vesîle biz-zarûre lâzımdır.

Makàm-ı müşâhedeye varmış, sıfât-i zâtiyye ile tahallûk eylemiş olan şeyhi kâmile mürîdin kalbindeki râbıta, zikre istîdat peyda eder.

İhyâ-i Ulûm'un namaz bahsinde, namaz kılan kimse "Esselâmü aleyke eyyühen-nebiyyü ve rahmetullàhi ve berekâtühû" derken, kalbine Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri'nin şemâilini getirip, ona hitâben huşû ile demek lâzım olduğu bildirilmiştir ki, bu da Nebî (a.s.)'a râbıta demektir.

Hazret-i İbn-i Abbas r.a.'ın, Peygamberimiz (s.a.v.)'in aynasına baktığı zaman, aynada kendini değil de Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz'i görmesi de bir rabıtadır ki, buna da râbıta-i fenâ denir. Her hal ve zamanda onun gözünün önünden Resûl-ü Ekrem'in şemâilinin ayrılmaması, onda kendini yok (fânî) etmesiyle olur. Bu halin hepimizde de böyle olması iktizâ eder. Heyhat!..

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri de: "Râbıta, seyhin sûretini Tarîkat-i Aliyye'ce ma'lûm ve muayyen vech üzere hıfz etmekten ibarettir." demişlerdir.

Zikir her ne kadar zâtında serâfet ve fazl sahibi ise de, râbıta yolu mübtedîye zikirden ziyâde nâfîdir, faydalıdır. Zîrâ, mübtedî mürid alem-i süflîye mübtelâdır. Alem-i ulvî ile münasebeti yoktur. Feyz ve berekâtı vasıtasız olamaz. Onun için vasıtaya, vesîleye muhtaçtır. O vasıta öyle bir kâmil zâttır ki, alem-i ulvîden hisseyâb olmuş ve dâvet-i halk ve irşad için alem-i süflîye gönderilmiş ve indirilmiş ola. Bu münasebetle, alem-i gaybdan füyûzât alarak, alem-i süflî ile münasebeti dolayısıyla o füyûzâtı müsteid olan kimselere ve müridlerine îsâl eyleye...

Seyyid Şerif (k.s.), Şerh-i Mevâkıf'ında, evliyânın sûretlerinin müridlerine zuhur ve onlar da ol sûretten feyz ve nur aldıklarını beyan ile râbıtaya işaret buyurmuşlardır.

Hàdimî Hazretleri de, Risâle-i Nakşibendiyye'de, "Sâlik ya şemâil-i Nebî (s.a.v.)'i veya şeyhinin sûretini tahayyül eylemelidir." diye tasrih eylemiştir.

Sâlik-i mübtedî için bir mürşide taallûk mühimdir. Zîrâ mürşid Allah’ın emirlerini ve hakîkatleri bildirdiği için ve bu sıfatlarla muttasıf olduğundan, ona teveccüh etmek fenâ ve cezbeyi celb eder. Tasavvufta ise hakîkat-i terk, cezbesiz olmaz. Onun için mübtedî olan, mürşide taallûku nefyedip cezbe peşine düşer ve mürşidine muhabbet ve teveccühü terk eylerse, sülûkundan düşüp ifnâ ve terk zevkine vâsıl olamaz.

Râbıtanın evveli tekellüfle elde edilir. Muhabbetteki aşkı ile, sonra da kendisinde fenâ fişşeyh hàsıl olur ki, bu fenâ fir-resûl ve nihâyet fenâ fillâh'in başlangıcıdır. Fenâfillâhın zuhuru mümkün değildir ve olsa da çok müşküldür. Bu sebeple müride lâzımdır ki, kendi iradesini şeyhinin iradesine tâbî kılıp, kendisini tamâmıyla ona ısmarlayıp, onun sohbetinde gassâlin elindeki ölü gibi ola... Bu hal her tarikatta lâzımdır. Bâhusus Nakşibendiyye Tarikatı’nda ifâza ve istifâza, yâni feyz vermek ve feyz almak, aynanın yaptığı akis gibidir ve esası sohbet üzeredir. Binâenaleyh, şeyhle münasebet ne kadar çok olursa, te'sîr-i sohbet ve fâide de o kadardır.

Eğer bir kimse Üveysî olup da, pîr-i zâhire muhtaç olmayarak inâyet-i ilâhiyye ile ehl-i kemâl olur ve bir şeyhte fenâ olmadan Hak'ta fânî olması mümkünse de, bunlar kibrît-i ahmer gibi pek nâdirattandır. (En-nâdiru kel-ma'dûm) dedikleri gibi yok hükmündedir.

Nisbet-i râbıta ki, hıfz-i sûret-i şeyhtir; mürîde zikirden ziyade nâfîdir. Bunun galebe ve devamı, mürîde nîmet-i uzmâdır ki, gûyâ dâimâ huzurdadır ve şeyhinden kolaylıkla feyz alabilir. Bu da mürşid ile münâsebet-i tâmmeyi temin eder. Bununla beraber mürşidin huzuru başka şekillerde de olabilir. Kemâle ulaşamayan müridlere râbıta ve huzur-u mürşid lâzım ve muteberdir ve çaresiz sohbet lâzımdır, terk olunmaz. Müridin yalnız râbıta ile iktifâ etmesi hatâdır.

Ashàb-ı güzîn –ridvânullàhi aleyhim ecmaîn– hazerâtı, muhabbet ve huzur-u Resûlüllah'ta bulunmaları devleti ile ashab oldular ve derecât-ı âliyyeye eriştiler. Üveys-i Karânî Hazretleri, her ne kadar mânen Resûlüllah'tan ahz-i feyz eyledi ise de, şeref-i sohbet ile müşerref olamadığı için, ashab zümresine dahil olamayıp zümre-i tabiînden oldu.

Sûret-i şeyh ayn-ı şeyh değildir ve şeyhten müstağni eylemez. Sohbet-i şeyhte olan feyz, sûretinde yoktur. Her ne kadar şeyhten uzaklık mânevî yakınlığa mânî değilse de, imdi zâkir olan sâlikin kötü ve fenâ hatıralardan ve tabiatı iktizası çirkin huylardan halâs olmasının en kolay tarafı ve faydalısı, şeyhinin himmet-i bâtınesinden istimdâd edip, onu teveccühüne kıble kılmasıdır. Zîrâ kendisini Hak Sübhànehû ve Teàla'ya teveccühten aciz bilip, mürşidini vesîle-i teveccüh eylemek, netice husûlüne daha yakındır. Eğer şeyhin sûreti, esnâ-yi zikirde tekellüfsüz zâhir olursa, onu da kalbinde hıfzettiği halde zikre devam edilmesi, hale münasib olur. Eğer râbıta esnasında mürîde bir sekir ve gaybûbet, yâni kendinden geçme gibi bir hal olursa, o zaman sûrete iltifatı terk edip, bütün kuvvetiyle ve varlığıyla o hale müteveccih ola. Bu gibi, mâsivâdan gaybûbet zamanına, vüsûl ve şühûd tâbir ederler.

Sâlikin şeyhine olan râbıtasına münasebet peydâ etmesi, şeyhine muhabbet ve hizmetle, zâhiren ve bâtınen onun âdâbına riâyetle olur. Nisbet-i râbıta galebe eylediğinde, kendini şeyhin aynı ve onun libâs ve sıfatı ile mevsuf bulur. Her neye baksa, sûret-i şeyhi görür. Bu hususta en büyük ve en mühim şart, şeyhinin kâmil ve mükemmil olmasıdır.

Sâlikteki fütur, tenbellik ve gevşekliğin en ziyâdesi, sülûk ve cezbeyi tamam etmeden şeyhlik makamına oturan seyh-i nâkıstan izin almaktır ki, tàlibine onun sohbeti semm-i katildir. Bu, vücudu değil ruhu öldüren bir zehirdir. Ruhsuz vücudun ne demek olduğu herkesçe mâlûmdur ve tàlibin istîdadını söndüren bir maraz-i mühliktir.

3. Huzur

Mâsivâyi terktir. Husûsiyle mâsivâ cümlesinden olan dünya muhabbeti, efrâd-ı mü'minînden her birinin kalbinden çıkmış olmalıdır. Zîrâ;

حب الدنيا رأس كل خطيئة

(Hubbüd-dünyâ re'sü külli hatîetin) [Dünya sevgisi bütün hataların başıdır.] vârid olmuştur. Sülûke gelince, bütün mâsivâyı terk etmek iktizâ eder. Tâ ki, kendisinde fenâ-yı kalb hàsıl ola...

Fenâ-yı kalb tâbir ettikleri şol şeydir ki, Hak Celle ve A'lâ'dan gayrisini dil ve gönülden selb ede, öyle ki eğer tekellüf ile Hak'dan gayrisini hatırlatmaya çalışsa, kat'iyyen hatırına gelmeye... Bu hal etvâr-i velâyette ilk adımdır ve bu huzur ihsân ile mûteberdir. İhsân kelimesini;

الا حسان ان تعبد الله كأنك تراه ، فان لم تكن تراه فانه يراك

(El-ihsânü en ta'büdallàhe keenneke terâhü, fein lem tekin terâhü feinnehû yerâke)

hadis-i şerifi açıklamaktadır. Mânâsı: "İhsân, Allah-u Teàla'yı görür gibi ibadet etmendir. Sen her ne kadar Cenâb-ı Hakk’ı görmezsen de, Allah-u Teâla seni görür." demek olur. İste Cenâb-ı Hakk’ın gördüğünü tefekkürle huşû ve hudû üzere bulunmalıdır ki, huzur odur.

Mâlûm ola ki, din ile dünyanın cem'i, zıtların cem'i kàbilindendir. Yâni birbirine zıttır. İki zıddın ictimâı ise mümkün değildir. Ateşle su, ateşle barut gibi. Bu sebepten ahirete tàlib olana dünyayı terk muhakkak lâzımdır. Lâkin zamanımızda, dünyayı terk pek de kolay değildir. Bizzarûre hükmen terk iktizâ etmektedir.

Hükmen terk demek, dünya işlerinde şeriat-i garrânın hükmü muktezâsınca hareket edip, yeme, içme, giyme ve meskende hudûd-u şer'iyyeye riâyet etmek demektir. O hududu tecâvüze tecviz ve müsaade edilmeye... Malının zekâtına ve sâir hukûkullah ve hukûk-u nâsa riayet edile... Ahkâm-i şer'iyye ile amel olundukta, mazarrat-ı dünyadan kurtulunur, ahiret nimetleriyle cem olunur. Ahkâm-ı şer'iyyeye riayet edilmezse, bahsimizden hariçtir, münafık hükmündedir. Sûretâ iman ahirette ona faydalı olmaz.

Nakşibend Muhammed Bahâeddîn Hazretleri'nin, "Bizim kısmetimiz mâsivâyı nefy etmektir." buyurmaları, mâsivâ ile taallûku ve onun maksudiyetini, ve belki mâsivâya olan şuhûd ve şuuru nefiydir. Tarîk-i Nakşibendiyye'de şart olan fenâ ve tevhîd-i şuhûdînin hàsılı budur. Mâsivâ hakîkaten gerek mevcut olsun veya olmasın, nefy-i vücûd-u mâsiva eylemek için tevhîd-i vücûdî, yâni vahdet-i vücud hiç lâzım değildir. Zîrâ bu tarîk ekâbîrinin nefy-i vücud ile işi yoktur. Tevhîd-i şuhûdî lâzımdır ki, menâzil-i kurbe vâsıl olmak ona kâfîdir. Gerektir ki, sâlikin basîretinde mâsivâdan nam ve nişan kalmaya ve mâsivâya olan taallûk-u ilmî ve hubbî yok olup, Bârîgâh-i Kudse, Hakk'a yol bula...

4. Vukûf-u Kalbî

Meşâyih-i kirâm bunu, her biri bir türlü tâbir etmişlerdir ki, ekseri sâlik-i müntehî kârıdır. Mübtedîye göre vukûf-u kalbî; sâlik cemî havvasıyla müteveccih olup, her türlü eşya mülâhazasından ve hatırından çıkmış olduğu halde, nazar-i ilâhî kendisini her cihetten muhit olduğunu düşünerek, kendini de nazar-i ilâhîde muhât kılmak ve bu mülâhaza üzerine müstemir olmaktır. Zîrâ bu mülâhazada devam, nazar-i ilâhî tahtında kendini o derece ufaltır ki, tedricen vücudundan eser kalmaz. O halde;

كل شئٍ هالكٌ الا وجهه

(Küllü şey'in hâlikün illâ vecheh) [O'nun zâtından başka her şey yok olacaktır.] (Kasas.: 88) ayet-i kerimesinin sırrı zuhur eder. Bu surette vücud-u imkânîsi fenâ bularak, gerek vücudunda ve gerek sâir eşyada vücûd-u Hak'tan gayriyi, yâni Hak'tan başkasını müşâhede edemeyip, maksad-ı aksâ ve matlab-ı a'lâya; yâni:

موتو قبل ان تموتوا

(Mûtû kable en temûtû) "Ölmezden evvel ölünüz!" sırrına vâsıl olur. Böylece nefsini kırma, hevâsını yok etme sûretiyle cihad-ı ekber ederek, yâni nefsiyle büyük mücâdele ederek, "Ölmezden evvel ölünüz!" sırrına vâsıl olanlar, estaizü billâh:

ولا تحسبنّ الذين قتلوا فى سبيل الله امواتً ، بل احياءٌ عند ربهم يرذقون

(Ve lâ tahsebennellezîne kutilû fî sebîlillâhi emvâtâ, bel ahyâün inde rabbihim yürzekûn.) [Allah yolunda öldürülenleri sakin ölü sanmayın! Bilakis onlar diridirler, Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar.] (Âl-i Imran: 169) ayet-i kerimesi mûcibince, erzâk-ı mâneviyye –ki, maarif ve hakàyık nurlarının parlayışı ve ind-i ilâhîdeki yakınlık ve keramettir– ile merzuk ve ferah içerisinde oldukları halde, ebedî hayata nâil olurlar.

Tarîkat-ı Aliyye'de vukûf-u kalbî böyle büyük bir esas olduğu için, sâdât-ı kiramdan bazıları, eğer sâlik, yâni zâkir Hakk’ı zikirden müteessir olmazsa, onu mücerred ve yalnız vukûf-u kalbî ile memur ederlerdi. Çünkü gönül sahibi kendi kalbine müteveccih oldukta, gûyâ kalbinin etrafına o teveccühten gayet kuvvetli bir kale peydâ olup, âlemin haberlerinin ve vesveselerinin kalbe vusûlüne mânî olur. Bu sırada gönül maksad-ı aksâya, yâni asıl maksad olan Hakk'a bağlanır. Zîrâ kalb, hiçbir vakitte meşguliyetsiz kalmaz. Ne zaman ki meşguliyetten men oluna, o zaman maksada, yâni Hakk'a teveccühten başka çaresi yoktur.

Kalb gerçi surette bir et parçası ise de, lâkin bu et parçası nâçiz, itibarsız ve kıymetsiz maddî bir uzuv olduğundan, hayalinde sûret-i kalbe yer verilmeye ki, maksud olan kalble teveccühtür, kalbin sûretini tasvir değildir. kalb bir cevher-i nefîstir ki, alem-i halkın esrar hazineleri ve âlem-i emrin incelik ve gizlilikleri onda saklıdır. Alem-i halk, bulunduğumuz âlemdir. Alem-i emr ise, melekût ve ceberût alemleridir.

Bu vukûf-u kalbîde hiç olmazsa 15 dakika miktarı durulmalıdır. Bu müddet ne kadar uzatılırsa, o kadar yakınlık ve istidat hasıl olur.

Tarikat-i Aliyye-i Nakşibendiyye'de bu vukuf her taatte lâzımdır. Belki her bir halde iktizâ eder. Ayakta, otururken, yatarken, hattâ helâya gittikte ve hattâ münâsebet-i cinsiyyede dahi terk edilmemelidir.

الذين يذكرون الله قيامًا وقعودًا وعلى جنوبهم

(Ellezîne yezkürûnallàhe kiyâmen ve kuûden ve alâ cünûbihim) [Onlar ayakta dururken, otururken, yanları üzere yatarken (her vakit) Allah’ı zikrederler.] (Âl-i Imran: 191) ayet-i kerimesi buna işarettir.

Vukûf-u kalbînin asıl Türkçesi, gönül Hak Sübhànehû ve Teàla'dan âgâh ve uyanık olmaktan ibarettir. Esnâ-i zikirde mezkûrdan, yâni zikrolunandan âgâh olup, gönlü mezkûra bağlamak şarttır. Zîrâ, zâhirde vücudun kıblesi Kâbe olduğu gibi, can ve gönlün kıblesi de kalbdir.

5. Vukûf-u Zikrî

Zikre vâkıf olmaktır ki, mâsivâdan hâlî olduğu halde kalbine ism-i celâli, yâni "Allah" lafzını nakşedip; mânâ cihetinden zikir, zikrolunanı hatırlamaya vesîle olduğundan, isimden müsemmâya, yâni Allah’ın isminden Allah'a rücû ve intikal ederek, zâtının benzeri, nâziri ve eşi olmadığını, noksan sıfatlardan münezzeh ve müberrâ olduğunu tefekkür ile zikretmektir.

Zîrâ kalbinde mâsivâ (Hak'tan gayri şeyler) olduğu halde zikreden zâkirin hasmı Allah’tır.

من قل الله وفى قلبه الله ، فمعينه فى الدارين الله؛ ومن قل الله وفى قلبه غير الله ، فخصمه فى الدارين الله

(Men kàlellàhe ve fî kalbihî allàh, femuînühû fid-dâreyni allàh; ve men kàlellàhe ve fî kalbihî gayrullàh, fehasmühû fid-dâreyni Allàh) "Her kim diliyle Allah der de, kalbinde de Allah bulunursa, onun iki cihanda yardımcısı Allah’tır. Yine her kim lisanîyle Allah der de, kalbinde Allah'tan gayri bulunursa, iki cihanda onun hasmı Allah’tır." Yâni kalbi Allah’ın rızasından gayri şeylerle meşgul ise, onun diliyle yaptığı zikrin bir faydası olamaz. 

Zikr-i kalbîye çok devam edilmelidir. Bu şartla huzur edebinde anlatıldığı gibi, zikir ve huzur gönle öyle meleke olur ki, onu gönülden zorla çıkarmak bile mümkün olmaz.

Mâsivâ denilen, Allah'tan gayri ve onun rızasına muhalif olan her şey gönülden çıkarıla ve orada Hak Sübhànehû'dan gayri hiç murad ve maksud kalmaya... Allah lafz-ı mübârekinin mânâsını mülâhazada hiçbir sıfatı ona munzam kılınmaya, yâni ona karıştırılmaya ve eklenmeye... Hiçbir sıfat denilmesinden maksad, Esmâ-i Hüsnâ'da mâlûm olan diğer sıfatları da, Allah ism-i şerifiyle birlikte bulundurmaya... Yalnız Allah diye ve ondan başka bir şeyle meşgul olmaya... Onda dura, onun hàzır ve nâzır olmasını dahi mülâhaza eylemeye ve düşünmeye...

6. Vukûf-u Adedî

Esnâ-i zikirde zikrin sayısından haberdar olmaktır. Bu da yalnız havâtırı toplamak içindir ki, sâlikin zâkirin tereddüdü yalnız zikrin sayısında kalıp, sâir meşguliyetlerden halâs ola... Namazdaki tesbihlerde 33 adedine riâyet bu sebepten mesnundur.

7. Bâz Gest

Zikir esnasında;

الهى انت مقصودى ورضاك مطلوبى

(İlâhî ente maksûdî ve ridàke matlûbî) demek de lâzımdır. Mânâsı: "Ey benim Allah’ım! Maksudum sensin ve matlubum senin rızâ-yi şerifindir." demektir. Bundan maksad, tashîh-i niyyettir. Yalnız dil ile söylemek kâfî değildir; kalben ve ceseden başka talebi olmayıp, ancak rızâ-yi ilâhîye rağbetli olmaktır. Zîrâ sülûktan, tarikata girmekten ve zikirden maksad ve matlab, ancak rızâ-yi ilâhîdir.

Hazret-i Gavs-ı A'zam Abdülkàdir-i Geylânî (k.s.)'nun,

Elâ fezhed anil-ekvâni feksid,
Ridà rabbil-verâ mevlel-mevâlî

Buyurmaları buna nâzirdir ki, rızâ-yi Rabbânî ancak kevnden, yâni mâsivâdan (Hak'tan gayrisinden) i'raz ve zühd olduğunu beyandır. Zîrâ sûfîye sülûk esnasında zuhur eden haller, cezbeler, ilimler ve irfanlar maksad-ı aslîden değildir. Belki evham ve hayâlâttır ki, tarikattaki çocuklar, yâni mübtedîler bunlarla terbiye olunurlar.

Bunların hepsinden geçip, makàmât-ı sülûk ve cezbenin nihayeti olan ihlâsın tahsilinden başka bir şey değildir. Efkârı kısa olanlar ef'al, ahvâl ve mevâcidi maksaddan addederler. Müşâhedeleri ve tecelliyatlarına bakıp, matlab işte budur zannederler. Şüphesiz bunlar vehim ve hayâlat zindanlarına giriftar olup, kemâl-i şeriatten mahrum olurlar.

Üçüncü Fasıl

ÂDÂB-I SÂİRE

(DİĞER EDEBLER)

Yirmi âdâbın geri kalan altısından ikisi tesirdir ki, biri zikrin tesiri, diğeri de râbıtanın tesiridir. Yirmi âdâbdan en son dördü; şerîat, tarîkat, hakîkat ve ma'rifettir.

1. Zikrin Tesiri

Zikrin tesiri, verilen bir lezzet-i aşktır ki, dil ile târifi mümkün değildir. Su kadar denilebilir ki, muhabbet-i ilâhiyye vücuduna hülûl eder ve aşk-i ilâhî vücud bulur. Yâni muhabbetin ifratı ile aşk meydana gelir. Vücud bu aşkın hararetinden mütelezziz olur. Bu halden zevk alarak zikretmektir.

2. Râbıtanın Tesiri

Amma râbıtanın tesiri şeyhe kemâl-i muhabbetten, esnâ-yi râbıtada ondan feyz aldığını bilerek zevkyâb olmaktır. Bu halde sâlikin üşür gibi tüyleri ürperir ve bazan da taş gibi vücuda hareket gelir. Bazan vücudu taş gibi his ve hareketten alı kor. Bazan gayet yumuşak olur ve daha daha nice haller zuhur eder olduğu halde zikretmektir. Böyle bir eser zuhur edinceye kadar, râbıtada tefekkür etmek lâzımdır.

3. Şerîat

Şerîat, evâmîr-i ilâhiyyeye devam ve nevâhîden, yâni yasaklardan ictinâb ve uzak kalmaktır. Üzerinde kazaya kalmış namaz varsa kılmaktır. Nisaba mâlik ise zekâtını vermektir. Mâlen ve bedenen gücü yeterse hacca gitmektir. Borçları varsa ödemektir. Sünnet ve müstehabları tamâmen edâdır.

Mâlûm ola ki, şeriatsız tarîkat, hakîkat ve ma'rifet olmaz. Zîrâ şerîat kurtuluş yoludur. Bunsuz nefsin hilelerinden ve dalâletten kurtulmak muhal ve bâtıldır.

Eğer iki şeyde istikàmet-i tam mevcut ise, hallerin ve cezbelerin olmaması gam değildir: Birisi Sàhib-i Şerîat (s.a.v.)'e ittibâ; biri de şeyh-i muktedâya (tabi olunan şeyhe) muhabbettir. Bu ikisine sahip bir sâlik, rahmet dalgalarından nasipsiz kalmayıp, bu feyzlere nâil olur. Eğer zikrolunan iki şeyin birisinden noksanlık varsa, ahvâl ve mevâcid olsa dahi, harabî ve hüsrandan gayri bir nasibi olamaz.

Mâlûm ola ki, şerîat-i garrâya muvafık olan her amel, isterse alışveriş olsun zikre dahildir. Yâni zikirden sayılır. Anca sâlik bütün harekât ve sekenâtında ahkâm-i şer'iyyeye riayetkâr ola ki, bütün vakitleri zikr-i ilâhîye masruf ve mahsûb ola... Şurası dahi gizli kalmaya ki, şeriatın hem sûreti, hem de hakîkati vardır.

Şerîatın sûreti; nefs-i emmârenin münâzaası ve onun cibilliyetinde ve tabiatında mevcud olan serkeşlik, tuğyan, inkâr gibi halleri var iken, Allah-u Teàla'ya ve Resûlüne ve Cenâb-ı Hak'tan tebliğ olunan, bildirilen şeylere iman edip, ahkâm-ı şer'iyyenin yapılmasından ibarettir.

Zîrâ nefis –ki, insan vücudunun esası ve her kişinin ben demesiyle işaret olunandır– kendi küfür ve inkârı üzeredir. O halde bu nefisten hakîkî sàlih ameller tasavvur olunamaz. Eğer nefsi mutmeinnelik derecesine eriştirip de küfür ve inkârdan halâs kılarsa, o zaman şerîatın hakîkatine ermiş bir iman olur ve yapılan şer'î hükümler dahi hakîkat-i İslâmiyye olur.

Cenâb-ı Hakk’ın sadece sûreti kabûlü ve mahall-i rızası olan cennete duhûl ile beşareti ve asl-i imanda, tasdîk-i kalb ile iktifa buyurarak ve iz'an-i nefsi teklif buyurmaması, mahz-ı rahmet ve ihsân-ı ilâhîsindendir. Bu sûret-i şeriat istikamet şartıyla mûcib-i felâh olacağı gibi, ahiret kurtuluşunu da müstelzimdir. Çünkü şeriatın sureti dürüst olursa, velâyet-i âmme hasıl olur. Yâni, umûmî veliler arasına girilir. Estaizü billâh:

الله ولىّ الذين آمنوا

(Allàhu veliyyüllezîne âmenû) "Allah iman edenlerin velîsidir." buyrulmuştur. (Bakara: 257)

Bu iman sâliki istidatlı bir hale getirip, tarikata geçmesine ve dolayısıyla husûsî velîlerden olmasına da vesile olur; nefsi emmârelikten tedrîcen mutmeinneliğe yükseltir. Bu Tarîkat-i Aliyye'de esas olan zikr-i ilâhî, şeriat-ı garrânın emirlerindendir. Mürşid-i aramak dahi şeriatın emridir. Estaizü billâh:

وابتغوا اليه الوثيلة

(Vebtegû ileyhil-vesîlete) [Allah'a yaklaşmaya yol arayın!] buyrulmuştur. (Mâide: 35)

Şeriat üç kısımdır: Bunlar ilim, amel ve ihlâstır. Bu üçün her biri tahakkuk etmezse, şeriat da tahakkuk eylemez. Çünkü şeriat ne zaman tahakkuk ederse, rızâ-yi Hak Sübhànehû ve Teâla hasıl olur ki, gerek dünyevî ve gerek uhrevî bütün saadetlere kefildir. Hiçbir istek kalmaz ki, onda şeriatın ötesine ihtiyaç ola... Tarikat ve hakîkatin her cüzü, üçüncü olan ihlâsın hadimlerindendir. Her birini tahsilden maksud, şeriatı ikmaldir ve şeriatın dışında bir şey değildir.

4. Tarîkat

Ammâ tarîkat, tezhîb-i ahlâk eylemek ve mürşidinin gösterdiği şeriat-i garrânın efdaliyyeti yolunda sa'y ile gayeye erişmektir. Yoksa şeriat-i garrâ ki, asla şek ve şüphe olunmak mümkün olmayan vahiy ile sabittir; onun ahkâmı içinde asla nesh ve tebdil yoktur. Yâni hükümlerde değişme olmaz, ta kıyamete kadar bu hükümler bâkîdir ve onun muktezası üzere amel etmek avam ve havassın, cahil ve bilginin ve olgunluk davasında bulunanların hepsine şâmildir. Tarikat hiçbir zaman şeriatın hükümlerini kaldırmaz, şeriatın dışına da çıkarmaz.

Ehl-i sünnet vel-cemaatin kat'î kaidelerindendir ki, hiçbir kul şeriat-i garrânın tekliflerinden sâkıt olacak dereceye erişmez. Her kim ki bunun hilâfına itikad eder ve inanırsa, daire-i İslâm’dan uzaktır; yâni İslâm’dan çıkar. Şu halde İslâm’dan çıkanın tarikat neresinde kalır?..

Sâlikin kendisinde zuhur eden halleri, vecdleri saklaması, şeriatın iktizasındandır. Bir aziz rüyasında Resûlüllah'ı görmüs ve tasavvuftan sormuş, "Tasavvuf nedir yâ Resûlallah?" demiş.

Efendimiz (s.a.v.) buyurmuşlar ki:

التصوّف ترك الدعاوى وكتمان المعانى

(Et-tasavvufü terküd-deàvî ve kitmânül-maànî) "Tasavvuf dâvâların terki ve mânâların ketmidir." buyurmuşlar.

Velîliğin başlangıcı tarikattır. O makamda nefy-i mâsivâ matlubdur. Yâni Hak'tan gayrisinin gönle girmesine mânî olmak maksuddur. Zîrâ şeriatta tevhid, bir deyip Hakk’ı birlemektir. Amma tarikatta, gönlü Hak'tan gayriden ayırmaktır.

Vaktâ ki, Allah-u Teàla'nın fazlı ile mâsivâ tamamen nazardan silinip ağyârdan nâm ve nişan kalmaz; fenâ hasıl olup makàm-ı tarikat böylece tamam olur ve seyr-i ilallah da tamam olur. Burada sâlikin kârı Resûl-ü Ekrem (s.a.v.) Efendimizin sözlerine ve amellerine ittibâdır ki, bâtına taallûk eder. Tezhîb-i ahlâk, def,i rezâil, sıfat-ı emrâz-ı bâtına ve mânevî illetlerin izâlesi; bunlar hep makàm-ı tarikata mütealliktir. Resûle ittibânın bu derecesi, tarîk-i sûfiyyeyi şeyh-i muktedâdan alıp, seyr ilallah yollarını kat eden erbâbı sülûke mahsustur.

5. Hakîkat

Hakîkat'e gelince, kemâlât-i insaniyyenin tahsilidir ve cümle kemâlâttan birisi aşk ve hubb-u ilâhînin kulu istilâsıdır. Nitekim alem-i mecazda hiç kimseye nefsinden ziyade sevdiği bir şey yoktur. Zirâ mal, kadın ve çocuklardan her hangisini sevse, kendi nefsi için sever. Âlem-i hakîkatte ise mahbûb-u hakîkî, kendi nefsinden ziyade mahbubdur. Nefsine sa'y, mahbûb-u hakîkînin ubûdiyyetinde devam içindir. Bu sebeple fenâ, bu muhabbetin eseri oldu.

Ve dahi, Resûl-ü Ekrem (s.a.v.) Efendimize muhabbet de bu kabildendir. Hadis-i şerifte:

(Lâ yü'minü ehadüküm hattâ ekûne ehabbe ileyhi min nefsihî ve ehlihî ven-nâsi ecmaîn.) RE. 482/11 [Sizden hiç biriniz lâyıkıyla iman etmiş olmaz; beni çocuğundan, anasından, babasından ve bütün insanlardan fazla sevmedikçe...] buyrulmuştur.

Tarikatın şeyhi dahi Resûlüllah (s.a.v.) Efendimizin vekili olup, füyûzât-ı ilâhiyyenin sâlike akmasına vesîle olduğundan, onun muhabbeti de bu şekil üzerine, yâni Resûlüllah (s.a.v.) Efendimize olan muhabbet gibi olması lâzımdır.

Mâlûm ola ki, şeriat ve hakikat birbirlerinin aynıdır; istidlâl ve keşiftir, gayb ve şehadettir. Şeriatla bildirilen ve mâlûm olan ahkâm ve ulûm, hakkal-yakînin hakîkati ile tahakkukundan sonra, yine aynı ile o ahkâm ve ulûm kendisine keşf olup, gaybetten şehâdete gelirler; tekellüf ve buna benzer ameller ortadan kalkar.

Hakîkat, hakkal-yakîne vusûlün alâmeti ve o makamın ulûm ve maarif-i şer'iyyeye mutabakatıdır. Mâdem ki muhalefet vardır, o zaman hakîkatlere vusül olmadığının delilidir. Şeriata muhalif olan her şey ki, meşâyih-i tarîkatten birinde ilim ve amelde vâkî olmuştur, o hal sekir vaktine mebnîdir. Sekir vakti ise ancak yolda olanlarda olur. Sona vâsıl olan müntehi sahıvdadır, yâni uyanıklık halindedir. Vakit onlara mağlubdur, hal ve makam onların kemâline tâbîdir.

Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri Mesnevî-yi Şerifinde buyurmuşlar ki:

Sûfî ibnül-vakt âmed der misâl,

Lîk sûfî fârigest ez vakt ü hâl.

Mânâsı: "Sûfîye vaktin oğlu demişlerse de, asıl Sûfînin vakit ve halden âzâde olması lâzımdır."

O zaman, şeriata muhalif söz ve ameller, sahiplerinin hakîkate ulaşamadıklarının alâmetidir. Ve makàm-ı isbat, yâni illallah tâbiri, seyr fillâh ile bildirilmiş bekà makamıdır ve hakîkat durağıdır. Velîlikten maksad da budur. Nefs-i emmâre bu makamda mutmeinne olup, kendi küfür ve inkârından vazgeçip, Allah Celle ve A'lâ'dan razı; Mevlâ da ondan razı olur.

Vaktâ ki Allah Sübhanehû ve Teàla'nın nefsi makàm-ı mutmeinneye îsâl ve hükm-ü ilâhîye mutî kılması hasıl olunca, hakîkî Müslümanlık kendisine müyesser olur ve hakîkat-ı iman da sûret bulur. Her ne zaman ve her hangi bir ameli işlerse, şeriatın hakîkatidir. Eğer namaz kılarsa namazı, oruç tutarsa orucu, hac yaparsa haccı hakîkattir. Sâir ahkâm-ı şer'iyye de bunlara kıyas olunur. Öyle ise tarikat, şeriatın sûretiyle hakîkati arasına vasıta oldu. Tâ velâyet-i hassa ile müşerref olmadıkça, İslâm-i mecâzîden İslâm-i hakîkîye ulaşılamaz.

Ehl-i hakîkat, Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri'nin hal, zevk ve mevâcidine ittibâ eder ki, bunlar hassaten makàm-ı velâyete taallûk ederler. Bu da meczûb-u sâlik veyahut sâlik-i meczub olan velâyet erbabına mahsustur.

6. Ma'rifet

Ma'rifet, zikr-i Hakk’ın sâlikin kalbini istilâsıdır ve zikirde istiğrak ve istihlâkıdır ki, başka bir düşünce ona yol bulamaz. Gerek hak olsun, gerek bâtıl, Allah'tan başkasını düşünemez. İstiğrak ile istihlâk da, denizin içinde olan balığın sudan başka bir şey bilmemesi gibi. Bu halde hàsıl olan dereceye de bekà billah denir. Bu makamda kendinin gelip gideceği yeri ve yaptığı kulluklarını ve Hakk’ın rablığını ve ma'budiyetini anlar olur.

İnsanın yaratılışından maksad, estaizü billâh:

وما جلقت الجن والانس الا ليعبدون

(Ve mâ halaktül-cinne vel-inse illâ liya'budûn.) [Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.] (Zâriyât: 56) ayet-i celîlesinde bildirilen, bütün büyük müfessirlerin ictihadıyla ma'rifet-i Hak Celle ve A'lâ'yı tahsildir. Ya'budûn'u, yâni ibadet kelimesini ma'rifet ile, ma'rifetin tahsilidir diye açıklamışlardır.

Ma'rifet makamı büyük ve hakîkî alimlerin makamıdır. Hakîkî alimler kitap ve sünnette olan benzer ayetlerin te'villerinde ve Kur'an-ı Kerim'in sûre başlarında olan harflerin esrarını bilmekte nasibi olan zatlardır. Müteşabih ayetlerin te'vili gizli esrâr cümlesindendir. Elin kudret ile, yüzün zat ile te'vil olunması ilm-i zâhirdir; esrardan değildir. Bununla beraber ma'rifet, şeriatın dışında bir makam değildir, yâni şeriat dairesinin dışında değildir.

Hattâ bir kimse Nakşibend (k.s.)'den, "Sülûktan maksad nedir?" diye sorunca; "Ma'rifet-i icmâlî ve tafsîlî olup istidlâlinin keşfî olmasıdır." buyurmuşlardır. Yoksa, "Şeriat irfanlarından ziyade bir ma'rifet hâsıl ola." buyurmadılar.

Sâlik ibtidâ-i hâlinde, her ne kadar ma'rifetten habersiz ise de, onun talebinde kendisine durgunluk ve gevşeme vermeye ve bundan dolayı ızdıraba düşe... Zîrâ, tasavvuf ızdırabdır denilmiştir. Çünkü sükûn geldiği zaman tasavvuf kalmaz. Muhibbin mahbubsuz kararı yoktur ve hiçbir gün ondan başkasıyla üns ve ülfet edemez. İste sülûkten ve tarikata girmekten en yüksek maksad ma'rifettir ki, idrakten aczini bilip, (Lâ ya'rifullàhe illallah) "Allah’ı Allah'tan başkası bilmez." mânâsı sâlike mâlûm ola...

Bunu şu beyit ne güzel ifade eder:

İdrâk-i maàlî bu küçük akla gerekmez;
Zîrâ, bu terâzi o kadar sikleti çekmez.

Ma'rifetten insanın terkibinde zâhir olan, insanın kendi değildir; belki insan bir aynadır. Ona Hak Sübhànehû ve Teàlâ'nın suver-i ilmiyyesi aksetmiştir. Fakat bu kadar acz insanın ma'rifetine münâfî değildir. Bazıları ma'rifetten acz cehil ola zanneylemişler ki, bu da bâtıldır.

Efendimiz (s.a.v.)'in:

سبحانك ما عرفناك حقّ معرفتك يا معروف

(Sübhàneke mâ arafnâke hakka ma'rifetike yâ ma'rûf) buyurduğu ve Ebûbekr-i Sıddîk r.a. Efendimizin:

العجز دركالادرك ادراك

(El-aczü derkil-idrâki idrâkün) buyurmaları ve sûfiyyûn büyüklerinin de:

سبحان من لم يخعل الخلق اليه سبيل الا بالعجز عن معرفته

 

Tenbih: 

Zikrolunan âdâba riayet etmek, sâlikin vazifelerine müstenidendir. Eğer bazısında kusur vâkî olursa, onu kendi kusuru bilip istenilen vech üzere âdâba riayet etmeye sa'y ve gayret göstermelidir ve kusurunu itiraf edip, sa'y ü gayreti yine elden bırakmamalıdır. Eğer âdâba riayet etmez, kendi kusurunu da bilmezse, –neûzü billâhi teàl■sâdât-ı kirâmın berâtından uzak ve mahrum, nefsinin hileleri içinde mahv ü perişan olur.

Bu yirmi âdâb, tarîkatın esas ve hulâsâsıdır. Bunların içinde daha birçok âdâb vardır ki, sâlik-i tarîkat olan muhterem kimseler hâle göre, yâni o vaktin hâl durumu neyi icab ediyorsa ona göre hareket etmeleri lâzımdır. Bu da ancak Cenâb-ı Hakk’ın te'dib ve terbiyesine vâbeste, zevk ve vicdân-i vehbî ile mâlûm olur. Yâni Hak Sübhànehû ve Teàla'nın o kuluna olan lütuf ve ihsânına bağlıdır. Bu edeblere riayetle beraber, bir sâlik şeyh-i kâmil ve mükemmilden izin almak şartıyla zikrine devam etmelidir. Eğer bu şartlar olmazsa, ekseriyâ evrad kàbilinden olur ki neticesi sevaptır, derece-i kurb değildir. Buna dikkat lâzımdır.

Ammâ bazan Cenâb-ı Hak, şeyhin vasıtası olmadan da zikr-i kesîr sayesinde mukarrebînden kılar. Bazan da, kulun zikri tekrarı dahi bulunmadan yakınlık mertebeleriyle müşerref kılınması mümkün ve vâkîdir.

Zikrolunan şartlar ekseriyet itibariyle hikmet ve adet kaidesincedir. Bu tarikat hakkında Nakşibend Hazretleri, "Bizim tarîkimiz sohbet üzerinedir. Halvette şöhret, şöhrette ise âfet vardır." buyurmuşlardır. Sohbetten murad, tarikatta birbirleriyle uyuşanların sohbetidir. Yoksa tariklerdeki muhaliflerle olan sohbet değildir; dikkat edile...

Tarîkat-i Nakşibendiyye'de zikr-i cehrî yoktur. Zîrâ, Nakşibend Hazretleri yapmamışlar ve yapanları da men etmişlerdir.

HÀTİME

Sâlikin mürşid hakkında îfâ eylemesi muktezî olan [gereken] âdâb beyanındadır:

Mâlûm ola ki, tàlibe lâzımdır ki kendi gönlünü bütün cihetlerden, işlerden, düşüncelerden boşaltıp şeyhine müteveccih kıla... Şeyhin bulunduğu yerde ondan izinsiz farz ve sünnetten başka namazlar ve zikirlerle meşgul olmaya ve onun huzurunda ondan başkasına iltifat etmeye... Başkalarının elini öpmek, hatır sormak ve buna benzer konuşma yapmak doğru değildir.

Bütün varlığıyla kendini şeyhine müteveccih kılıp otura ve öyle bir yerde oturmalıdır ki, gölgesi bile şeyhinin esvabının üzerine düşmeye...

Seccâdesinde namaz kılmaya ve seccâdesi üzerine ayak basmaya... (Vay zamâne dervişlerine vay!..) Abdest aldığı yerde abdest almaya, yâni taharet hànesine girmeye... Ona mahsus olan kalem, kâğıt, bıçak, kaşık, tabak ve sâire gibi şeyleri kullanmaya...

Mürşidi yokken bile, onun olduğu tarafa ayaklarını uzatmaya ve o tarafa tükürmeye... Çünkü onun adetâ kıblesidir. (Dikkat!)

Şeyhten her ne sadır olursa, zuhur ederse –bu görünüşte hatâ bile olsa– onu doğru bile... Zîrâ mürşidin hareketleri ilhamdan neş'et eder, hatâsı da hatâ-yı ilhâmîdir. Hatâ-yı ictihâdî gibi ki, ona levm ve itiraz caiz görülmemiştir.

Vaktâ ki bu usül üzere muhabbet hasıl oldukta, sevdiğinden her ne sadır olursa, sevenin gözünde mahbub görünür ve sevilir, itiraza meydan kalmaz. Az ve ufacık bir itiraz vâkî olsa, felâket ve helâkini, mahv ve perişanlığını mûcib olur. (Ah ah, dik dik konuşmalar, bağıra bağıra şiddet ve hiddetler, ve şeyh yanına sık sık girmenin ve orada lâubâli oturmanın ne demek olduğu, bilmem acabâ anlaşılır mı?..)

Şeyhten hiçbir zaman havârik-i âdât, keramet ve geleceğe ait şeyleri ne sormalı, ne de beklemelidir. Bazı hususlarda kendisine şüphe ârız olursa, hemen arz etmeli, fakat cevap beklememelidir. Müşkülünü hallederse, ne âlâ; o zaman susar, bir şey demezse, kendi taksîrinden bilmelidir.

Bazı mühim rüyalarını arz eder, fakat yine tâbirinde ısrar etmez. Kendine münkeşif olan tâbiri de arz eder.

Gerek sevabını ve gerek hatâsını araştırıp tecessüs etmeye ve kendi keşfine itimad etmeye, güvenmeye... Zarûret olmadıkça, izinsiz ondan ayrılmaya...

Şeyhinden başkasını onun üzerine tercih etmeye... Bu tercih ve arzu, iradelere münâfîdir, yâni yakışmaz ve doğru değildir.

Sonra kendi sesini onun sesinden daha fazla çıkarmaya... Şeyhe seslenirken yüksek sesle çağırmak edebe mugàyirdir.

Her ne gibi feyz ve fütûhâta, devlet ve saadete nâil olursa olsun, onun şeyhinin tavassutu ile olduğunu zan ve tasavvur eyleye... Eğer başka bir şeyh vasıtasıyla olduğunu vâkıada görürse, yine onu kendi şeyhinden bile...

Şeyhinin gerek işlerinde, gerek sözlerinde ve gerek hallerinde saklanması lâzım olan bir hali görse veya vâkıf olsa dahi, onu başkalarına nakil ve hikâyeden sakınmalı; bir başkası söylese, onu da duymazlıktan gelip susmalıdır. Sakın şeyhimi medhedeceğim diye veya kendisinin yakını olurum zannıyla, iftihar kasdederek kendini helâk etmeye...

Şeyhinde her gördüğünü, ben de yapayım demeye... Yalnız şeyhinin dedikleri ile meşgul ola ve izinsiz bu gibi şeyleri yapmaya... Şeyhinin emrine mutî olup, halife ve müridlerden kendi üzerine takdim ettiği kimselere de itiraz etmeyip, emirlerine itaat ede...

Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri'nin emir gösterdiği kimseye, ondan daha üstün ve âlâ olanlar itiraz etmeyip itaat ederlerdi. Bunların zâhiren her ne kadar amelleri az olsa dahi, yine ihtiram ve tâzim lâzımdır.

Ahvâl ve akvâlinden, sual ve cevaplardan uzun, derin, ince ve buna benzer sohbetler yapmaya... Zîrâ bu muameleler, müridin kalbinden şeyhinin ihtişam, vakar ve heybetini izâle eder, giderir. Bunlardan son derece sakınmak ve korunmak lâzımdır. Zîrâ feyizden mahrum kalır. Eğer şeyh tarafından haddinden fazla müsamaha ve serbestlik verilirse, bundan da son derece korkmak ve sakınmak gerektir. Şâyet ki mekr etmiş ola...

Eğer dînî veya dünyevî bir şey soracak olursa, onun hoş vaktini gözlemek ve şeyhinin haline bakıp, sözlerini dinlemeye vaktinin müsait olup olmadığını, yemek ve istirahat vakitlerini, ders ve murakabe hallerini düşünerek, sözleri onu rahatsız etmeyecekse arz eder, sözü de uzatmaz. Yoksa hiç düşünmeden ve mülâhaza etmeden, ağzına geleni söylemekle arîz ve amîk konuşmaya...

Şeyhinin sözlerini gayet dikkatle dinleyip, işaret ve inceliklerine ehemmiyetle kulak vermeli ve icabını derhal yapmalıdır. Aksi halde fütûhattan ve feyizlerden mahrum olur. Maksad ve merâmından me'yus olup, söylediği hacetlerden nâdim ve pişman olur. Çok kere de tekdire müstehak, feyz ve derece-i muhabbetten uzak düşmesine sebep olur.

Eğer şeyhten uzakta bulunursa, hiç olmazsa ayda bir veya iki kere kendisinin iç ve dış halini mektupla bildire...

Sâlik tamâmen kendi ihtiyarını şeyhin ihtiyarında mahvedip, bütün muradlarından nehyolunduğu halde, gayret ve himmetini onun hizmetine arz ede... Her ne emrederlerse saadet bilip, onu yapmaya can ü gönülden sa'y ve gayret eyleye... Eğer iktidâ ettiği şeyh zikri münâsib görürse, onu emreder. Şeyhin sohbeti mevcud oldukta, hiçbir şart ile zikre ihtiyaç yoktur. Şeyh tàlibin haline her neyi münasib görürse, onu emreder. Eğer bazı şerâit-i tarîkatta taksîr, yâni noksanlık vâkî olursa, şeyhin sohbeti onu telâfî eder ve teveccühü onun noksanını ıslah eder.

Müridin, kâmil ve mükemmil bir pîre yapışmadıkça hali müşküldür. İnâbe eylediği şeyh nâkıs olmaya... Zîrâ nâkıs olan şeyh, hevâ ve hevesle meşgul olacağından şâyân-ı ittibâ değildir. Şâyet onun yoluna ittibâ olunsa, kendisi vâsıl olmadığından mürîdi îsâl edemez. Tarîklerin arasını ve sâliklerin çeşitli istidatlarını ayıramayan şeyh, sâlikini zulmet içinde bırakır.

İmdi bir mürşid gerektir ki, devlet-i cezbe ve sülûk ile müşerref, saadet-i fenâ ve bekà ile müsteid ve seyr ilallah, seyr billâh, seyr anillâh dairelerine vusûl bulmuş ola... Tàlib bu tarzda bir mürşid-i kâmil ve mükemmile nâil olursa, vücûd-u şerifini ganimet bilip, kendini tamâmen ona sipariş ede... Ve saadetini onun rızasında, şekâvetini de onun rızasının hilâfında bilip, bilcümle kendi hevâsını onun rızasına tâbî kıla... Ve bütün varlığından geçip, cümle tâat, ibadet, ilim ve ma'rifetini yokluk deryasına ata... Gönlünü Hak Sübhànehû ve Teàla'nın inâyetine bağlayarak, kendine ayna edindiği şeyhinin reddini red, kabûlünü de kabul bile... Zîrâ sâlikin yolunu kapayan kendiliğidir; yâni kendisinin ilm-i cüz'îsinden geçememesi, ilm-i küllîye vusûlüne mânîdir. Diğerleri de buna kıyas oluna...

TEMME (Bitti. Tamamlandı.)

 

AHİDNÂME SÛRETİ

Elhamdü lillâhillezî menne aleynâ biitmâmi risâletil-âdâbi fî tarîkatin-nakşibendiyyeh... Ves-salâtü ves-selâmü alâ seyyidinâ muhammedin hayril-beriyyeh... Ve alâ âlihî ve abhàbihî ecmaîn.

Mir'atül-Makàsid fî Def'il-Mefâsid kitabinin 302. sahifesindeki ahidnâme sûretidir:

Bismillâhir-rahmânir-rahîm.

Enbiyâ-yi kirâm ve rusül-i izâm ve melâike-i fihâm salevâtullàhi teàlâ alâ nebiyyinâ ve aleyhim vesselâm... Ve âl, evlâd, ezvâc, ashàb ve etbâ-i rasûl-i rabbil-enâm ve evliyâ-i zevil-ihtirâm, rahimehümül-melikül-allâm hazerâtı haklarında yakışmayan ve lâyıksız kelimeler ve noksanı icab eden tâbirler ve kötü sözlerden ziyadesiyle sakınmak; ulemâ-i àmilîn, mesâyih-i kâmilîn, eimme-i dîn, müfessirîn, müctehidîn rahmetullàhi aleyhim ecmaîn hazerâtına yalan, hatâ, hîle, riyâ isnad etmemek ve haklarında sû-i zanna müncer olacak sözlere düşmemek; ve mezheb reislerine ve kavmin sevilenlerine seb ve setmi, kadh ve zemmi, tesni' ve ta'ni, tezyîf ve lâ'ni, itâle-i lisânı, iftirâyı ve bühtanı bırakmak gerektir.

Efraddan hiçbir kimseyi istihzâ, tahcîl (utandırmak), tahkîr, terzîl, tahmîk, techîl, tadlîl, tekfîr, ta'zîr, ta'yîb, tekzib, zem ve kadh, setm, ta'n, lâ'n ve tesni'i mümkün olduğu kadar yapmamaya çalışmaktır. Bir adamı tekdir ve ta'zir yerine, sürurla hatırını hos etmek; terzîl, techîl, tahcîl yerine nasâyih-i lâzıme tertib etmek; tahkîr, tahmîk, tezyîf yerine taltif etmek; elem, hüzün ve teessüf yerine meserretini artıracak hareketlerde ve sözlerde bulunmak; taz'if, tekzib yerine tevcihte bulunmak; küfrü mûcib olan şeyleri te'vil etmek; ta'n ve tesni' ve ayıplama yerine hayır dua etmek; tebzîl-i kibir ve azamet yerine tevazu ve tenezzülde bulunmak; gadab ve hiddet yerine sabır ve tahammül etmek; zulüm ve ezâ yerine afv ve atâda bulunmak; zem ve kadh yerine medh ve senâda bulunmak; zor ve cebir yerine ricâ ve niyazda bulunmak...

Ve dahi her halde hilim ve sükûnet. Maldan cömertlik ve sehâvet, sözde sebat ve sıhhat, çehrede besâset, sîrette (hal ve tavırda) kerâmet, itikadda selâmet, ictihadda ihtiyata riayet, ifadede halâvet (tatlılık ve yumuşaklık), irade ve adâlet, gidip gelmede îtidal; hulâsa her zaman hüsn-ü hal ibraz etmek, yâni göstermek...

Kimseye zulüm, ezâ, cevr ü cefâ, bed-dua, hased, iftira, mânâsız dalkavukluk, yakışıksız muamele, fitne ve fesada sebebiyet, emanete hıyanet, ulül-emre itaatsizlik, dini terk, ana babaya muhalefet, fukaraya hakaret, anane ve âdâtı, yâni millî ve dînî gelenekleri tebdil ve tağyir, emniyeti ihlâl, insanların mallarını çalmak, kibir ve azameti izhar, rüşvet alma, bahıllık ve hasisliği irtikâb, gazab ve hiddet, yalancılık, inat, düşmanlık, ibadette riya gibi şeylere itibar etmeyerek, hüsn-ü ahlâk ile imtiyaz etmek...

Zinâ ve livatadan ve her türlü içki ve keyif verici haramlardan, menhiyattan, hattâ sigaradan son derece kaçınmak; oruç, namaz, hac, zekât gibi farzlara ve Allah-u Teàla'nın emirlerine imtisâl ve mutâvaat; Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri'nin sünnetlerine elden geldiği kadar riayet ve edâya çalışmak; işrak, duhà, evvâbîn ve teheccüd gibi sünnetleri terk etmemeye çalışmak ve her halde günahları ve bid'atleri tamâmıyla terk etmek...

Gerçi bunlar kaçınılması pek de kolay olmayan ve beşeriyet iktizâsı olan şeylerse de, bir kusur olduğunda derhal tevbe ve istiğfar ederek, gücü yettiği kadar bu ahidlere vefâ ve şikâyetleri gizlemek gerekir.

İs bu ahde riayet, hakîkî adamların kârıdır. Hâlbuki zamanımızda bunu bilip de söyleyen ne şeyh, ne de kabul eden derviş bulunuyor. Ey kardeş, sen hakîkî insan ve hakîkî Müslüman olmayı kolay bir şey mi sanırsın?!..  

Kıyamazsan baş ve câna, uzak dur, girme meydana!

Bu meydanda nice başlar kesilir hiç soran olmaz.

Dikkat: Bu ahidnâme 1293 [1877 mîlâdî] senesinde yazılmıştır. O güne göre, bugünü artık sen kıyas et!..

Ves-selâmü alâ menittebeal-hüdâ... Ve sallallàhi teàlâ alâ nebiyyinâ ve selleme ve alâ âlihî ve ashàbihî ecmaîn.

7 Şa'ban 1389 (19 Eylül 1969)