| |
|
4. ALDANAN SUFİLER
Allah'ın korudukları hariç, gurur bu zamanın
tasavvuf erbabına ne kadar galiptir!
Şekle Aldananlar:
Bir kısım sûfîler sözlerle, kılık kıyafetle ve dış şekille gurura
kapılmışlardır. Giyim kuşam biçimleriyle, konuşmaları, edepleri, âdetleri,
ıstılahları; semâ ve raksta ortaya çıkan halleri, taharet, namaz, başlarını öne
eğerek seccade üzerinde oturmaları, derinden nefes alarak düşünceli gibi
başlarını göğüslerine yaklaştırmaları, alçak sesle konuşmaları ile
bağırışlarıyla vs. sâdık sûfîlere benzerler. Böyle davranmanın kendilerini
kurtaracağını zannediyor, nefislerini mücâhede, riyazet, kalb murakabesi ve dış
ve içlerini görünen-görünmeyen günahlardan arındırmaya tâbi tutmuyorlar; halbuki
bütün bunlar tasavvufun kâidelerindendir.
Sonra onlar harama, şüpheli
şeylere ve yöneticilerin mallarına hücum ediyorlar. Ekmek, para, meyve... için
yarışıyorlar; zerre kadar değeri olmayan şeyler için birbirlerine hased
ediyorlar; arzuladıkları bir şeye karşı çıkılınca birbirlerinin şeref ve
haysiyetlerine saldırıyorlar.
Bunların aldanmaları açıktır; kahramanların, savaşçıların ve cesaret
sahiplerinin isimlerinin kitaplara geçtiğini duyunca, savaşçı kıyafetine bürünüp
sultana vararak kendisini takdim eden yaşlı bir kadın gibidirler: Durumu
anlaşılınca ona: 'Sultanla alay etmekten utanmıyor musun? Onu filin yanına
atın!' denilerek filin yanına atılır ve fil de onu öldürünceye dek ayağının
altında çiğner.
Refah ve Süslere Aldananlar:
Başka bir grup da, bunlardan daha çok gurura saplanmıştır. Yiyecek, mesken ve
evlilikte aza kanâat ve fedâkârlık onlara zor gelir. Tasavvuf yolunda
bulunduğunu açığa vurmak ister fakat sûfîlerin kıyafetlerine bürünmeye gerek
görmez. İpek kullanmaz; yamalı fakat değerli, ipekten daha kıymetli elbiseler,
kaliteli önlük ve mendiller ve süslü seccadeler edinirler.
Bunlar görünen bir günahtan kaçınmazken, görünmeyen günahlarda durum nasıl olur!
Onların tek amacı müreffeh yaşamak, idarecilerin mallarını yemektir. Bununla
birlikte kendilerinde hayır olduğunu zannediyorlar.
Bunların Müslümanlara zararı hırsızlarınkinden daha beterdir. Çünkü bunlar
kıyafetle kalpleri çalıyorlar; böylece kendilerine uyan başka insanların helak
sebebi oluyorlar. Bunların rezilliklerini birisi görünce, tasavvuf ehli hep
böyledir zannederek bütün sûfîleri genel bir şekilde karalama yoluna gider.
Lafızlara Aldananlar:
Diğer bir kısmı ise, mükâşefe ilmine sahip olup, Hak'kı müşahede ettiklerini,
makamları geçtiklerini, şühûdun özüne ulaşıp, bağlandıklarını ve kurbiyet
makamında olduklarını iddia ederler. Oysa ne kurbiyet ne de ona ulaşma hakkında
lafız ve isimden başka bilgisi olmadığı halde bir kaç kelime bellemiş, onları
tekrar eder durur. Bunun gelmiş geçmiş bütün insanların ilimlerindeki en üstün
mertebelerden olduğunu zanneder.
Bunun için de bırakın avamı, fakihlere, Kur'ân okuyanlara, hadis âlimlerine ve
diğer âlimlere küçümseyici gözle bakar. Hatta çiftçi zirâatini, dokumacı işini
gücünü bırakarak günlerce onların peşine takılır ve bu asılsız sözlere kulak
verir. Onları öyle tekrarlar durur ki, sanki vahiy gelmiş de konuşuyor
zannedersin. Bir takım sırlardan haber verir, bununla bütün âbid ve âlimleri
hakir sayar. Âbidler hakkında, "Kendilerini yoran ücretli işçiler!"; âlimler
için, "Onlar hadisle, haberle iştigal etmekle hakikatten uzak kalmıştır."
derler.
Kendisinin Hakka vâsıl ve yakınlardan olduğunu iddia eder. Halbuki Allah katında
o, günahkâr münafıklardan, kalp erbabı nezdinde ise ahmak câhillerdendir. Doğru
dürüst hiç bir bilgisi yoktur, hiç bir huyunu düzeltmemiş, hevasının peşine
takılmayı ve hezeyan ardına düşmeyi bırakıp, kalbini kontrol adına hiç bir şey
yapmamıştır. Şayet kendisine fayda verecek işlerle meşgul olsaydı onun için daha
faydalı olurdu.
Gizli Tehlikelerle Aldananlar:
Bir kısım sûfîler ise, onları bile geçmiştir. Evet güzel amel yapmış, helâl
rızık için çalışmış, kalplerinin durumunu araştırmışlardır. Fakat onlardan
kimisi hakîkatlerine, şartlarına, alâmetlerine ve âfetlerine vâkıf olmadan zühd,
tevekkül, rıza ve muhabbet makamlarında olduklarını iddia ederler.
Kimisi de Allah aşkı ve sevgisine sahip olduğunu, Allah aşkıyla çılgına
döndüğünü, O'na vurulduğunu iddia eder: Belki de Allah hakkında bid'at ve küfür
sayılabilecek hayaller görür. Daha marifetullahı elde etmeden muhabbetullaha
ulaştığını iddia eder ki bu, kesinlikle olmayacak şeydir.
Sonra Allah'ın hoşlanmadığı şeyleri yapmaktan, nefsinin arzularını Allah'ın
emirlerine tercih etmekten geri durmaz. Bazı işleri de insanlardan çekindiği
için terk eder, ama yalnız başına olsa, Allah'tan haya edip de onu terk etmez.
Bilmez ki bütün bunlar Allah sevgisine zıt şeylerdir.
Bazıları da kanâate ve tevekküle meyleder. Tevekkülü
tam olarak gerçekleştirmek için de azık almadan kırları, çölleri dolaşır fakat
bunun ne sahabeden ne de bu ümmetin selefinden nakledilmemiş bir bid'at olduğunu
bilmez. Muhakkak ki onlar tevekkülü kendisinden daha iyi biliyorlardı ve
tevekkülden, azık almayarak canını tehlikeye atmayı anlamıyorlardı. Bilâkis azık
alıyorlar, fakat azığa değil Allah'a tevekkül ediyorlardı. O ise azığı terk eder
belki ama güvendiği başka bir vesileye tevekkül eder.
Kurtarıcı sıfat ve makamlardan hiç birisi yoktur ki bir takım insanların onda
kendilerini aldattıkları bir taraf olmasın. Biz bunu İhya kitabındaki
el-Münciyât bölümünde anlattık.
Bütün
Amellerde Titizlik Göstermeyenler:
Diğer bir grup da, azık işinde nefislerine karşı o kadar sıkı bir yol
tutmuşlardır ki, saf helâlden başka bir şey talep etmezler. Diğer taraftan bu
tek haslet dışında kalp ve azalarının durumunu araştırıp düzeltmeyi ihmal
etmişlerdir.
Kimisi helâli, yiyeceğinde,
giyeceğinde ve kazancında o kadar tatbik eder ki, bu işin içinde kaybolur.
Bilmez ki Allah, kullarından bütün taâtlerde kemâle erişmelerini ister. Bu
sebeple kim bir kısmına uyup, diğerlerini terk ederse aldanmış olur.
Tevazu ve Hizmet Yolunda
Aldananlar:
Tasavvuf yolundakilerin başka bir kısmı ise; güzel ahlak, tevâzu, cömertlik ve
müsamaha sahibi olduklarını iddia ederler. Sûfîlere hizmete yönelmişlerdir. Bir
grup toplayarak onların hizmetlerini üstlenmişlerdir. Bunu dünyalıklar ve mal
toplamak için bir tuzak edinmişlerdir. Hedefleri sadece artırmak ve büyütmektir.
Tevazu ve hizmeti ön plana çıkarırlar fakat amaçları
yükselmektir, insanların kendilerine tâbi olmasıdır. Amaçlarının hizmet olduğunu
açıklarlar ama peşlerinden gidenler çoğalsın ve bu hizmetle isimleri duyulsun,
şöhretleri yayılsın diye haram ve şüpheli şeyler toplayıp onlar için harcarlar.
Bazıları da devlet idarecilerinin mallarından elde ederek onlara infakta
bulunur. Bir kısmı da yine sultanların ve zâlimlerin mallarından sûfîlere hac
yolunda harcamak için alır; amacının da iyilik ve infak olduğunu savunur. Onları
bütün bunlara sevk eden yegâne âmil riya ve itibar kazanma arzusudur. Allah'ın
bütün emirlerini, rızasını ihmal ederek, haram toplayıp infak etmeleri de bunu
gösteriyor. Hac yolu için haram mal harcayan; bir cami inşa edip, sıvasını necis
şeylerden yapan ama kasdının îmar olduğunu sanan kimseye benzer.
Engellere Aldanıp Yol Alamayanlar:
Başka bir fırka ise, mücâhede, ahlâk terbiyesi, nefsi kusurlarından arındırma
ile iştigal etmiş, bunda derinleşmişlerdir. Nefsin kusurlarını araştırma,
hilelerini öğrenme yolunu tutmuş, bunu meslek haline getirmişlerdir. Her
hallerinde âfetleriyle ilgili ince sözler bularak nefsin kusurlarından
korunmakla uğraşırlar.
Derler ki:'... bu, nefiste bir ayıptır, eksikliktir; bunun eksiklik olmasından
gafil olmak da bir eksikliktir.' Bu konuda zincirleme sözlerle af dilerler.
Vakitlerini bunda heba ederler. Çünkü hep nefisleriyle içli dışlı olmuş,
Hâlık'larıyla münasebet kurmamışlardır.
Bunlar, haccın vakit ve engelleri ile meşgul olup, hac yoluna çıkmayanlara
benzerler, bu ise onları hac mükellefiyetinden kurtarmaz. Onun için
aldanmışlardır.
İlahi Lütuflara Aldananlar:
Bu grup, o mertebeyi geçerek bu yolda sülûke başlamış ve kendileri için marifet
kapıları da açılmıştır. Marifetin başlangıç noktalarından bir koku alınca,
şaşkınlığa düşer, bununla sevinir, garipliklerine hayran olurlar. Böylece
kalpleri onlara yönelip, onları düşünür, bağlanır kalır. Nasıl olup da
kendilerine bunların kapısının açıldığı halde, başkalarına neden kapalı
kaldığını düşünürler.
Oysa bu bir aldanmadır. Çünkü Allah'ın yolunun
acâipliklerinin nihayeti yoktur; kim bir acaiplikle karşılaşıp orada kalırsa,
adımları kısalır ve maksada ulaşmaktan mahrum olur. Bu kişi tıpkı bir
sultanın yanına gitmek için yola çıkıp, saray meydanının kapısından daha önce
buradakini ve benzerini görmediği çiçek ve ışıkların olduğu bir bahçe görerek
ona bakmaktan sultanla görüşme zamanını geçiren ve ziyan etmiş bir şekilde geri
dönen kimseye benzer.
Vusul Buldum Diye Aldananlar:
Başka bir grup, onları da geçerek; ne tasavvuf yolunda kendilerine gelen
nurlara, ne kendilerine müyesser olan bol lütuflara iltifat eder ne de o
yollardan giderler. Bilâkis ciddi bir biçimde seyr u sülük yolunu tutarlar.
Vusule yaklaşınca vâsıl olduklarını zannederler; orada kalır ve bunu geçmezler,
bu yüzden hata etmiş olurlar.
Çünkü Allah Teâlâ'nın, nur ve zulmetten olmak üzere yetmiş perdesi vardır; sâlik
bunlardan birine ulaşınca vâsıl olduğunu zanneder.
Hz. İbrahim (a.s.)'den bahseden
şu âyette buna işâret edilmiştir:
"Gece, üstünü örtüp bürüyünce
bir yıldız gördü ve dedi ki: "Bu benim rabbimdir." Fakat (yıldız) batınca: "Ben
gelip geçici olanları sevmem" dedi." (En-âm 6/76.)
Bu makamda perde çoktur. Kul ile
Rabbi arasındaki ilk perde, kulun 'nefs'idir. Bu, büyük bir ilâhî hakîkattir ve
Allah'ın nurlarından bir nurdur. Burada kastettiğim, bütün Hakkın gerçekliğinin
olduğu gibi kendisinde belirdiği kalbin özüdür. Hatta o bütün âlemi içine almak
ve her şeyin sûretini kuşatmak arzusuyla yanıp tutuşur; nuru muhteşem bir
şekilde parıldar. Çünkü onda bütün varlıklar, oldukları gibi kendilerini
gösterirler. O, işin başlangıcında kendisi için örtü olan bir kandille
kuşatılmış durumdadır.
Allah'ın nurunun, üzerine doğarak aydınlatmasından sonra nuru yansıyıp, kalbin
güzelliği inkişaf edince, kalbin sahibi kalbe yönelebilir. Onun üstün
güzelliğini kendisini hayrete düşürecek şekilde görünce de, belki bunu, "Ben
Hakkım (Ene'l-hakk)!" diyerek açığa vurur. Ve eğer bunun ötesinde olanlar
kendisi için açıklık kazanmaz, onlardan habersiz olur ve burada çakılıp kalırsa
helâk olur.
Aynı anlamda; hristiyanlar Hz.
İsa (a.s.)'a bakıp, onun üzerinde Allah'ın nurunun parladığını görmüşler, bu
yüzden yanılgıya düşmüşlerdir. Bunlar tıpkı bir ayna veya suda bir yıldız görüp,
yıldızın aynada yahut suyun içinde olduğunu sanarak almak için elini uzatan
birine benzerler. Böyle bir kişinin aldandığı açıktır.
Allah'a giden yolda aldanmanın
çeşitleri ciltlerce kitapta sayılıp ortaya dökülemeyecek ve 'mükâşafe
ilimleri'nin tamamı açıklanmadıkça bir sonuca bağlanamayacak bir enginliğe
sahiptir. Bu ise anlatılmasına izin olmayan konulardandır.
Belki, sadece bu yolda gidenlerin aldanıp içerisine
düşmemesi için açıklanması caiz olabilir.
Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. O bana yeter ve ne güzel vekildir. Azamet
sahibi yüce Allah'tan başkasında hiç bir güç ve kudret yoktur. Allah'ın selâmı,
rahmet ve bereketi, Efendimiz Hz. Muhammed’e, bütün âline ve ashabına olsun!

|
|
|