2.
MÜ'MİNLERİN ALDANMASI
İnananlardan günah işleyenlerin aldanmaları şu sözlerinde kendini gösterir:
"Allah, bağışlayıcı ve merhametlidir; biz O'nun affını ümit ediyoruz."
Böyle söyleyip buna güvenir ve amelleri ihmal ederler. Gerçi dinde bu anlayış
"ümit" açısından övülen bir düşüncedir. Allah'ın rahmeti elbette geniş, nimeti
çok kapsayıcı ve keremi umumidir. Biz O'nun bir olduğunu kabul ederek O'na iman
ediyor ve bu iman ve O'nun kerem ve ihsanı vesilesiyle ümidimizi kesmiyoruz.
Onların aldanmalarının kaynağı bazen de anne ve babalarının iyiliklerine
tutunmak olur ki, bu zaten aldanmanın son derecesidir. Halbuki onların babaları
sâlih ve takva sahibi olmalarının yanında günah işlemekten çekiniyorlardı. İşte
onların şu şekildeki kıyaslarını şeytan onlara güzel göstermiştir:
"Bir insanı seven onun evlatlarını da sever. Allah sizin babalarınızı sevmiştir.
Öyleyse sizi de seviyor."
Bu sebeple de itaate gerek duymaz, buna güvenerek Allah hakkında kendilerini
aldatırlar. Hiç bilmezler ki, Hz. Nuh (a.s.), oğlunu gemiye bindirmek istedi
fakat bundan menedildi ve Allah onu Nuh kavminin cezalandırılması esnasında en
feci biçimde suda boğdu. Yine Hz. Peygamber (s.a.v.), annesinin kabrini ziyaret
edip, bağışlanması için dua etmek konusunda izin istedi; kendisine ziyaret izni
verildi fakat istiğfar için izin verilmedi.
(Ebû Hureyle (r.a.) Rasûlullah (s.a.v.)'in şöyle buyurduğunu rivayet eder:
"Annem hakkında istiğfarda bulunmak için Rabb'imden izin istedim, bana izin
vermedi. Kabrini ziyaret etmek için izin istedim, bana izin verdi." Müslim, Cenâiz, 105,107; Ebû Dâvûd, Cenâiz, 77; Nesai, Cenaiz, 101; İbnu Mâce, Cenâiz,
48; Ahmed, Müsned, 2/44.)
Şu âyetleri de unutuyorlar:
"Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez."
(Fatır 35/18.)
"İnsana ancak kendi çalışmasının karşılığı vardır."
(Necm 53/39.)
Kim babasının takvasıyla kurtulacağını zannediyorsa, o kişi babasının yeme ve
içmesiyle kendi açlık ve susuzluğunun gideceğini düşünen birisiyle aynı mantığa
sahiptir. Takva herkeste olması gereken bir özelliktir ve bunda baba evladının
hiçbir sorumluluğunu gideremez. Kaldı ki âhirette takvanın karşılığı verilirken
kişi, kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacaktır,
şefaat durumu hariç. Peygamberimiz (s.a.v.)'in şu hadisini de unutuyorlar:
"Akıllı kişi kendisini yüksek görmeyip ölümden sonrası için çalışandır; ahmak
ise, kendini boş duyguların peşine takan ve Allah hakkında kuruntular
besleyendir."
(Tirmizî, Sıfatu'l-Kıyâme, 15; İbn Mâce, Zühd, 31; Ah-med, Müsned, 4/124;
Beyhakî, es-Sünenü'l-Kübrâ, 3/369; Şu'abu'l-îmân, 4/350; Hâkim,
Müstedrek, 1/125; Taberânî, el-Mu'cemu'l-Kebîr, 7/281.)
Şu âyetleri de unutuyorlar:
"İman edenler ve hicret edip Allah yolunda cihad edenler var ya, işte onlar,
Allah'ın rahmetini umabilirler. Allah bağışlayıcı ve merhametlidir"
(Bakara 2/218.)
"Hiç bir kimse, yaptıklarına karşılık olmak üzere kendileri için gözler
aydınlığı olarak nelerin (sayısız nimetlerin) saklandığını bilmez."
(Secde 32/17.)
Bu durumda, hiçbir amelde bulunmadan ümit beslemek doğru olur mu? Eğer ümitten
önce bir çalışma söz konusu değilse hiç şüphesiz bu aldanmadır. Ümit ancak,
korku ve ümitsizliği gidermek içindir. Şüphesiz bu faydasından dolayı Kur'ân
bunu dile getirmiş ve daha fazla olmasını teşvik etmiştir.
Onlara gurur, yaptıkları bir takım iyilik ve günahlar yönünden yaklaşır. Ancak
günahları daha çoktur. Bununla beraber bağışlanacaklarını umar ve kötülükleri
daha fazla olmasına rağmen iyiliklerinin ağır basacağını zannederler. Bu ise
cehaletin doruk noktasıdır.
Bakarsınız onlardan biri, helal veya haram yoldan kazanılmış bir kaç dirhem
sadaka verir. Fakat diğer tarafta insanların mallarından ve şüpheli yollardan
elde ettiği kat kat fazladır. Bu insan tıpkı, terazinin bir kefesine on kilo
koyup diğer kefesine de bin kilo koyduğu halde, on kilonun ağır basmasını
isteyen kişiye benzer. Bu ise bilgisizliğin son noktasıdır.
Bazıları da iyiliklerinin günahlarından çok olduğunu zanneder. Çünkü o, ne
nefsini hesaba çeker, ne de günahlarını araştırır. Bir iyilik yaptığında onu
aklında tutar ve ona güvenir. Bunun durumu şuna benzer: Bir insan diliyle
Allah'tan bağışlanma diler, gece gündüz Allah'ı yüz veya bin defa tesbih eder.
Diğer taraftan gün boyu Müslümanların gıybetini yapar ve Allah'ın razı
olmayacağı şekilde konuşur. Bir de tesbihin faziletiyle ilgili âyet ve hadisleri
araştırır. Onlara öncelik verir. Fakat yalancıların, söz taşıyanların ve de
münafıkların çarptırılacağı ceza hakkındaki âyet ve hadisler hiç aklına gelmez.
İşte bu da tam bir aldanmadır. Halbuki onun dilini günahlardan koruması, tesbih
çekmesinden daha doğru bir davranıştır.

|