HİKEM-İ ATAİYYE ŞERHİ

 

 

8 – Gerçeği bulmuş, gerçek

9 – “Hayır Allah Teâlâ’nın istediği şeydir.”

Bu rehbersiz yolu kendi başına gidenlerin haline benzer. Allah Teâlâ’nın muradı sebepler zincirini hiçbir zaman kaldırmaz. Her yapılacak şeyin ve himmetin bir vakti vardır. “Hayır Allah Teâlâ’nın istediği şeydir.”

10 – Şeyhlerin himmeti Allah Teâlâ’nın kaderini değiştirmez. (Kader zaten takdir edilmiş, değişmeyen şeydir.) Mevlana, Mesnevi´de buyurdu ki;

“Allah Teâlâ canibinden evliyanın öyle bir kudreti vardır ki atılmış oku yolundan çevirirler.” (Mesnevi, c. I, b. 1669)

Abdülkadir Geylânî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz buyurdu ki;

“Ben kaza-i Mübremi (tedbir ve maharetin te'siri olmayan kaza) def ederim”

Bu kaza Allah Teâlâ katındaki Muallâk (değişebilen) kaza ile Melaikelerin katında bilinen mübrem (değişmeyen) görünen kaza-i ilahidir. Asıl olan kaza-i mübremde hiçbir türlü tasarruf olmaz. (Çok büyük zatların tasarruf sahibi olduğu mübremin muallak kısmı-İmâm-ı Râbbanî k.s.)

Hadis-i şerifi bu hakikate işaret eder.

“Kaza, kaza ile ret olunur.”

Yazılmış alnına fa´ilin her ne ise reddi nâ-kabul

Hüner bu defteri almalı, hoşça dürmektir

Musaddaktır bu dava ta ezelden mühr-i hikmette

Cihana gelmekten maksat bu tatbikatı görmektir.

Neyzen Tevfik (ALTUNTAŞ, 2005)

Bu dünya üzerinde çeşitli müşküllerin görülmesi, perde arkasından hakikâtin suretlerinin gidip gelmesi hadisesidir. Dışarıdan bakanlar, suretin hareketine irade isnat ederler. Ama duruma vâkıf olanlar, hemen her meseleyi ilâhî iradeye havale etmektedir. Böyle yapanlar, duruma tedbir olma sıkıntısından halâs olmuştur. Vakti gelince zarurî olarak sıkıntılar gelir gider, bir şekil alır.

Tedbîrini terk eyle, takdir Hudâ’nındır.

Sen yoksun o benlikler hep vehm-ü gümânındır.

Birden bire bul aşkı bu tühfe bulanındır

Devrân olalı devrân Erbâb-ı safânındır.

Âşıkta keder neyler gam halk-ı cihânındır

Şeyh Galib kuddise sırruhu’l-azîz

Ayrıca hayrın açılacağı kapının yönünü insan tespit edemez. Belki onun niyetinde kemal penceresini ancak iptilalar açabilir. Bu hikmete vasıl olmakta ta başka bir haldir.

[Evliya derecesini bulmuş bir zat varmış. Kürsüye çıkıp vaaz ederken daima: “Yâ Rabbî, hırsızlara haramilere rahmet kıl!” Diye dua edermiş. Sebebini sormuşlar. Cevaben: “Ben Bağdatlı bir tüccardım, çok zengindim ve iyiden iyiye dünyaya dalmıştım. Bir gün sahradan geçerken, kervanımın birini haramiler soydu. Bu vak’adan biraz aklım başıma gelir gibi oldu. Bir başka geçişte, malımın bir kısmını daha gasbettiler. Üçüncüde ise, tîg u teber şâh-ı levend on parasız kaldım. Bu suretle aç ve bî-ilâç kalınca bir tekkeye iltica ettim. İşte orada Allah’ım bana bir kâmil mür- şit ihsan etti ve bu devlete nail oldum. Bu nimete o haramîler yüzünden eriştiğim için onlara hayır duâ ediyorum,” demiş.] (Ken’an Rifâî, Sohbetler, hzl: Sâmiha Ayverdi, İst, 2000, s.86)

Hâkimest yef’alullah-ı mâyeşâ

O zi ayn-ı derd engîzed deva

“Allah Teâlâ hâkimdir, istediğini yapar; o, derdin içinden deva çıkarır” (AYVERDİ, Sâmiha, Âbide Şah- siyetler, İst. 1976, s.10)

11 – “Bazen bir şeyden hoşlanmazsınız. Hâlbuki o şey sizin için bir hayırdır. Bazen de bir şeyi seversiniz hâlbuki o şey sizin için bir şerdir. Allah Teâlâ bilir, sizler ise bilmezsiniz.” (Bakara, 216)

Allah Teâlâ iyi kul olsun veya olamasın, kullarının başına gelecek felaket ve musibetleri önlemek, geri çevirmek de Rabb´ları olarak tasarrufunu kullanır. Musibetlerini belirli zamana erteler veya layık oldukları cezayı indirir.

Bir Hadisi Kutsi´de Allah Teâlâ buyurdu ki,

“Kullarımdan bazılarını fakir yaptım. Eğer zengin yapsa idim, kendileri için fena olurdu. Bazılarını da hasta yaptım, eğer devamlı afiyette yapsa idim onlar için fena olurdu. Ben kullarımın ihtiyaçlarını bilirim. Ona göre tedbir alırım”

12 – “Rızkı veren Allah Teâlâ’dır; O herkesin rızkını takdir ve taksim etmiştir. Hakk’ın takdirini değiştir- mek mümkün olmadığına göre, insanın kendisini Kur’ân-ı Kerîm’e göre değiştirmesi isabetli bir davranıştır.

Rızkın peşinde koşmayıp, Rezzâk’ın peşinde koşmak, insanın hareketlerinin Kur'ân-ı Kerim'e göre tanzimini sağlar. Mülkün sahibi olan Allah Teâlâ kulu için ezelde ne takdir etmişse, ziyade ve noksansız olarak ona ulaşır. Rızkın peşine düşen insan, Rezzâk’dan uzaklaşacağı için, meşru ve gayr-i meşru sınırını kaybeder, ölçüyü kaçırır; ihtiras, kıskançlık

vs. gibi kötü huyların hükmü altına girer. Bu kimse de Allah Teâlâ ezelde onun için ne taksim etmişse, ziyade ve noksansız yine ona sahip olur. Rızkın peşinde koşan, ava gidip avlanan avcı gibi, sahip olduğunu zannettiği malının esîri olur. Rızkı verenin arkasından giden ise, verenin rızasına göre kazancını tasarruf eder. Dünya malı bazen gelir, bazen gider. Dünya malı insana teveccüh ettiği zaman onu sevindirir, gitmesi de üzer. Gelip-gidene değil de, bu med ve cezrin (yükselme ve inme) Rabb’ine teveccüh eden kimse, kâr-zarar peşinde koşmaktan kurtulur. Nitekim bir ayet-i kerimede: “Böylece elinizden çıkana üzülmeyiniz ve Allah Teâlâ’nın size verdiği nimetlerle sevinip şımarmayınız. Çünkü Allah Teâlâ kendini beğenip böbürlenenleri sevmez” (Hadîd, 23) buyrulur. (Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Fîhi Mâ Fîh, trc. Ahmed Avni Konuk, hzl. Selçuk Eraydın, İst. 2001, s. XXI)

13 – “Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki, orada olanları akledecek kalbleri, işitecek kulakları olsun. Ama yalnız gözler kör olmaz, fakat göğüslerde olan kalbler de körleşir.” (Hac, 46)

14 – “Allah Teâlâ duâda ısrâr edenleri sever.” Suyuti, Camiü’s-Sağîr, 2, 1876

15 – Allah Teâlâ bir işi, vakti gelmeden yapmak için acele etmez. Yapacağı işlere muayyen bir zaman koyar ve onları koyduğu kanunlara göre zamanı gelince icra eder. Önceden belirlediği zamandan geciktirmediği gibi zamanı gelmeden yapmağa kalkmaz. Aksine her şeyi, hangi zamanda yapılmasını takdir buyurmuş ise, o zaman yapar.

Hakikat ilminin sahipleri, Allah Teâlâ´nın Sabur isminin tecellisi olan kişilerdir. Çünkü onlar olmuş olayı veya olacak olayı hakikati ile bilirler. Allah Teâlâ´nın kullarına sabrı tavsiye etmesi ise, kulların cehaletinden dolayı hataya düşmemeleri içindir. İşin sonunu görmeyene sabır en güzel şeydir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin “ilmin başı sabırdır” buyurması, neticeye iyi şekilde ulaşmanın tek formülü olduğundandır. (ALTUNTAŞ, 2005), s.243

[Sabırda dikkatli olunması gereken en önemeli husus ayık ve uyanık olmaktır. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Sabır (hadisenin) sarsıntı tesiri yaptığı ilk anda, gösterilen tahammüldür. “ (Buhârî. Cenaiz. 32. 43. Ahkâm. 11; Müslim. Cenaiz. 14-15; Tirmizi, Cenaiz, 13; Nesai. Cenaiz. 22; İbn. Mâce. Cenaiz. 55 Ebu Davud. Cenaiz. 27)

Allah Teâlâ kulun hakkında ceza vermek murat etse bile cedlerine ve nesillerine nazar ederek çok zaman bağışlamıştır. Onun için insanların kendi aralarındaki muamelelerinde sabırlı olması gereklidir.

“Bir gün Davut aleyhisselâm kendisine zulmeden birine beddua etmiş icabet geç olmuştu. Davut aleyhisselâm bu duruma çok üzüldü. Allah Teâlâ;

“Ey Davut! Sende bir kimseye zulmedersen, o da sana beddua ederse; Ben sana geç icabet etti- ğim gibi ona da geç icabet edeyim diye, isteğine geç cevap verdim”

Bu nedenle kul Allah Teâlâ´dan bir şeyi ister. Allah Teâlâ;

“Peki, fakat ben bunu sana, gerektiği bir vakitte vereceğim” der. Bu verme ya dünyada veya ahirette olur. Ahirette olan ise daha makbuldür.] (ALTUNTAŞ, Kırk Hadis, 2009), s.106

16 – “Hiçbir kul yoktur ki, onun razı olduğu ve olma- dığı hüküm vereyim de onun için hayırlı olmasın.” (Ramuz)

“Allah Teâlâ´nın izni olmadıkça musibetten bir şey isabet etmez. Her kim Allah Teâlâ´ya iman ederse kalbini hidayete erdirir. Allah Teâlâ her şeyi hakkıyla bilendir.” (Teğabun, 11) “Bana duâ edenin duâsına cevâb veririm.” Bakara, 186

17 – Allah Teâlâ marifeti ârifleri ile kullarına ihsan eder. Büyükler “Arifler yanında ibadet etmek, Hüdâ ile geçirilmeyen vakit zayi olmuştur” buyurmuşturlar.

18 – “Her işi eden eyleyen Allah, vela havle velâ kuvvete illa billâh.” (İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Efendi)

19 – “Ey Âdemoğlu! Beni zikrettikçe şükürdesin. Unuttukça küfürdesin.” (Râmuz)

“Ey Hâlık-ı kâinat! İlticâgâhım ancak sensin. Üzüntü ve sürûr zamanımda da sana yalvarırım. Günahlarım büyüktür, fakat senin affın ondan daha büyük değil midir? Münâcatımı işitiyorsun. Gönlümde muhabbetini eksik etme. Beni bin yıl ateşinde yaksan yine senden ümidimi kesmem. Rehberim sen olursan, hiçbir vakitte gümrah (yolunu kaybetmiş, sapıtmış, azmış) olmam. Sen bana yol göstermezsen ilelebet dalâletten kurtulamam.”

“Yâ İlâhi! En büyük korkum, beni kapından tard edecek olursan ne yapacağım. Senin yükselttiğini kimse alçaltamaz. Senin alçalttığını kimse yükseltemez. Hâlik sensin, hakîm ve âlim olan sensin, ilmin her şeyi kaplamıştır, rahmetin her şeye şamildir. Felâketzedelere yardım eden, musîbetzedelerin imdadına yetişen, kalbleri kırılanlara teselli veren Sensin. Kullarına yardım için daima hazırsın. Bütün esrar ve efkârı bilen Sensin. Bütün nimetleri bahşedensin. Fakirlerin dostu sensin. Sadıkların, tahirlerin yardımcısı sensin. Yardımını isteyenlerin hepsine yardım edersin”

“Ya Rab! Biz aciz, fakir, nakıs, zayıf ve fânî kullarınız. Ebedî ve ezelî olan, zengin ve kudretli olan, rahîm ve alîm olan sensin. Senin marifet ve mu- habbet nurunu arıyoruz. Muhabbet ve marifetini ihsan eyle. Günahlarımızı affeyle.” (İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Efendi)

20 – “Ben kulun beni düşündüğü gibiyim. Dilediği gibi düşünsün” (Buhari, Tevhid, 15; Müslim, Dua ve Zikir, 21.)

Bu hadîs-i kudsîye göre bütün anlayışlar anlayış olsa da anlayıştan anlayışa fark vardır.

Allah Teâlâ iki insana bir tecelli ile iki defa tecelli etmez.

Yine bir insana dahi bir tecelli ile iki defa tecelli eylemez.

İlâhî tecelli “O her gün yeni bir iştedir.” (Rahman,29) âyetinde beyan edildiği üzere Allah Teâlâ her an ve zaman her şeyi yenilemekte olup her şeye ve zamanda ayrı ayrı tecelli etmektedir. Bu husus şuradan bilinir. Gerek insan ve gerek canlı olan ve olmayan bütün mahlûkâtda kalben ve şeklen yekdiğerine farksız benzerliği olmaz. Muhakkak bir farkı olacaktır. Ancak bazılarının aralarında fark olduğu anlaşılması da çok zordur. (Nazif Hasan Dede, Ta’rifü’s Sülûk)

Ahmed Âmiş kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Hazretleri buyurdu ki;

“Allah tecellisini tekrar etmez.” “Esmâ-ı İlâhiye, Zât-ı İlâhiye’nin libâsıdır. Her an bir libâs ile zuhur eder. Onun hükmü bitince diğer bir isimle telebbüs eder.” Allah bu dünyada esma ile tecelli buyurur. Hangi esma ile zuhur ederse, diğerleri ona tâ’bi olur.” (Güneren, M.Fatih, H. Şabâniye Âzizânın Hikmetli Sözleri ve Hatıralarım, İst, 2003, s. 68)

Hikâye

Vaktiyle valinin biri azlolunmuş, hayli zaman açıkta kalmış. Bir gün uşağı: Efendi, demiş, filân ağaç kovuğunda bir zat oturur herkes gidip onun duasını alır, büyük bir zattır. Haydi, biz de gidelim de senin için duâ isteyelim!

Efendi de uşağın sözünü dinleyerek kalkar ve beraberce o zâta giderler. Elini öpüp hacetlerini söylerler. O zat da:

“Yâ Rabbî, der, ne kadar hayır sahipleri ne kadar sâlihler, âşıklar varsa onların yüzü suyu hürmetine bu adama yakında bir memuriyet ihsan et!”

Bu duayı aldıktan sonra Efendi ve uşak evlerine dönerler. Biraz sonra da bir yaver gelerek filân yere vali tayin olduğunu bildirir. Aradan beş on sene geçtikten sonra vali tekrar azlolunur. Yine uşağın teklifi üzerine ağaç kavuğundaki zâta gidip yeniden duâ isterler. Ama bu defa o zat:

Yâ Rabbî, ne kadar meyhaneci, edepsiz, katil, hırsız kulların varsa onların yüzü suyu hürmetine bu adama bir memuriyet ver,” diye duâ eder. Bu türlü bir niyaz beklemeyen valinin hayreti karşısında:

“Merak etme oğlum, tecelli devir devirdir bu da hak, o da hak... Sen işine bak tayin olunursun,” diye cevap verir. Gerçekten de üç gün sonra tekrar bir tâyin çıkarak adamcağız yeni işine gider.

Bazı kimseler görüyorsun, Hak yolunda oldukları halde birçok maddî mahrumiyetler ve elemler içindedirler. Fakat onların içinde bulundukları ateşte ne gülistanlar gizlidir. Allah Teâlâ’dan uzak kalan bir kimse ise, ne kadar zevk ve safa içinde de olsa yine ateşin içindedir. Çünkü aslı ateştir neticede de yine ateşe munkalip olur.

Fakat bu iki ateş arasında azîm farklar vardır. Biri ateş görünür içi gülistandır. Biri gülistan görünür içi ateştir. Fark bu..” (Ken’an Rifâî, Sohbetler, hzl: Sâmiha Ayverdi, İst, 2000, s. 160

21 – Ayakta durabilmeleri için gerekli can ise ihlâs sırrıdır.

“Kim kırk sabah Allah Teâlâ´ya ihlâslı olursa, kalbinden lisanına hikmet çeşmeleri akmaya başlar.” (Câmiu's-Sagîr)

“Allah Teâlâ ihlâs makamına ulaştırırsa ihlâs sahibi kurtulur, emniyet makamına varır. Hiçbir ayna yoktur ki, ayna olduktan sonra tekrar demir haline gelsin. Hiçbir ekmek yoktur ki, tekrar harmandaki buğday şekline dönsün.” (Mesnevi c.II, b.1316–1317)

22  – (El-hamul) tembellik, miskinlik. Toprağın tembelliği hakarete, ezaya tepkisiz olması demektir. Ne atılırsa kabul eder.

23 – Tohumun yeşermesi için toprağın sakin kalması gerekir. Eğer kök hava alırsa büyüyemez.

Dost dost diye nicesine sarıldım

Benim sâdık yârim kara topraktır

Beyhude dolandım boşa yoruldum

Benim sâdık yârim kara topraktır

Nice güzellere bağlandım kaldım

Ne bir vefa gördüm ne fayda buldum

Her türlü isteğim topraktan aldım

Benim sâdık yârim kara topraktır

Koyun verdi kuzu verdi süt verdi

Yemek verdi ekmek verdi et verdi

Kazma ile döğmeyince kıt verdi

Benim sâdık yârim kara topraktır

Âdemden bu deme neslim getirdi

Bana türlü türlü meyve yedirdi

Her gün beni tepesinde götürdü

Benim sâdık yârim kara topraktır

Karnın yardım kazmayman belinen

Yüzün yırttım tırnağınan elinen

Yine beni karşıladı gülünen

Benim sâdık yârim kara topraktır

İşkence yaptıkça bana gülerdi

Bunda yalan yoktur herkes de gördü

Bir çekirdek verdim dört bostan verdi

Benim sâdık yârim kara topraktır

Bütün kusurumu toprak gizliyor

Merhem çalıp yaralarım düzlüyor

Kolun açmış yollarımı gözlüyor

Benim sâdık yârim kara topraktır

Her kim ki, olursa bu sırra mazhar

Dünyaya bırakır ölmez bir eser

Gün gelir Veysel’i bağrına basar

Benim sâdık yârim kara topraktır

Âşık Veysel

24 – “Hal sahibi olmak aşk ve muhabbet, terk ve uzlet ister, yoksa söz ve gaflet insana hal olmaz! Hakk’ın cezbesi zuhur etmedikçe, bu yakınlık ve uyanıklık kimseden zuhur etmez.” (Selim Divane, Sadıkların Müşkillerinin Anahtarı, Ahmed Sadık Yivlik, İst, 1998, s.95)

25 – “Ashab-ı kiramdan Ebu Rezin el Ukaylî radiyallâhü anh bir keresinde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme;

“Rabbimiz mahlûkatı yaratmazdan önce nerede idi? diye sorar. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemde;

“Üstünde ve altında hava olmayan â‘mada idi” diye buyurur.” (Tirmizi, Tefsir sure 11. 1; İbn. Mâce. Mukaddime. 13; İbn Hanbel. IV/11. 12)

26 – Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz buyurdu ki;

Bil ki, güneş nereye yönelse, karşısında karanlık görmez. Karşısına düşen her şey aydınlık (nur) görü- nür. Güneşin gördüğü nur, karşısına düşen eşyayı ışıklandıran kendi yüzünün nurudur. Ama zulmetin karşısında aydınlık olmaz. Karanlık, karşısında bulu- nan eşyada daima karanlık görür. Bu karanlık, karşı- sına düşen eşyayı karartan kendi karanlığıdır. İmdi güneş, kendine kıyasen, bütün âlemin nurdan ibaret bulunduğunu zanneder. Zulmet (karanlık) ise, kendi- sine kıyas ederek bütün eşyanın zulmetten ibaret olduğunu sanar.

Güneş, arif-i billâh olan muvahhid mü'minin mi- salidir. Bu zaten bütün eşyada, kendi irfanının, tev- hidinin, imanının ve ayanının “Hiçbir şey yoktur ki Allah Teâlâ'yı hamd ile tesbih etmesin. Lakin siz onların tesbihlerini anlayamazsınız.” (İsra, 44) Ayetinin ifade ettiği gibi aksini, nurunu görür. Hâl- buki aslında eşyanın bir kısmında cehalet, küfür ve isyan zulmeti vardır. Fakat o mü'minin bakışının nuru, bütün eşyayı kaplar da o, hepsinde sadece nur görür. Bütün insanlara iyi zan besler. Bu sıfat, bir insana, ancak kemale eriştiren bir mürşid-i kâmilin terbiyesi altında iç tasfiyesiyle mümkün olur.

Zulmet ise cehalet ile kalbi kararmış cahile ben- zer. Bu adam, bütün eşyada bir eksiklik görür, her- keste bir ayıp arar. Cahil neye baksa, cehaletinin ve ayıbının siyahlığı o şeye akseder. Baktığı şey ne olursa olsun onda muhakkak bir ayıp ve noksan bulur. Fukara bilmez ki o, kendi ayıp ve noksanıdır, oradan kendine aksetmiştir.

Binaenaleyh, ey Ehlullah yolunda süluk eden ta- lip, Allah'ta mücahede et ki ruhunun güneşi battığı yerden doğsun, tutulduğu yerden açılsın, kalbinin âlemleri nurlansın, nuru yüzüne vursun ve senin yüzünden karşında bulunanlara yansıyarak hepsini aydınlatsın. Karşında bulunanlar, senin ilim ve irfa- nının nurundan istifade etsin, senin gölgende, yani cisminin ve bedeninin gölgesinde istirahat etsinler. İşte güzel huyun kemali budur. (ATEŞ, 1971) Üçüncü sofra.

27 – Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Allah Teâlâ yüzünden perdeyi açsa yüzün şuaları ve nurları gözünün gördüğü her şeyi yakar kül eder.” (Müslim, İman, 79; İbn Mâce. Mukaddime. 13; İbn. Hanbel, III/401)

28 – Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Nefsim elinde olan Allah'a yemin olsun ki en alttaki dünyaya, iple bir adam sarkıtmış olsanız, mutlaka Allah Teâlâ'nın üzerine düşer..” (Tirmizi Hadisin garib olduğunu söyler. Tirmizi. Tefsir, 57; İbn. Hanbel. 2/370; bkz. Sehavi. 543: Aclûnî. 11/153)

İbn-ül Arabî’nin Fütuhat el-Mekkiye adlı eserine atfen Nihat Keklik Arabî’nin;

“...varlıkta ancak Allah Teâlâ vardır...” dediğini belirtmektedir.

“...Muhakkak vücutta Allah Teâlâ vardır. Ondan başkası ise hayalî, vücuttur. Hak bu hayalî vücutta zahir olduğu zaman orada ancak kendi hakikati hasebiyle zahir olur, hakiki Vücûdu olan zatıyla de- ğil...” (KEKLİK, 1980), s.405.

29 – Zatın biri rüyasında kendisini Hazreti İbrahim ile Hazreti Âdem aleyhisselâmın kabirleri arasında görür. Bir nidâ gelir:

“Allah Teâlâ’nın güzel isimlerini oku.” Bu zat da başlar Allah Teâlâ’nın bilinen doksan dokuz güzel ismini okumaya ve tamamlayınca, yine aynı ses:

“Allah Teâlâ’nın güzel isimlerini oku.” Zat düşünmeğe başlar ve;

“İşte okudum” der. Bu defa aynı ses:

“Hayır, tamamını okumadın, hani Hüve’t- tâcirü, ve’z-zâiru, ve’l-hârisu” (o tüccar, çiftçi, sanatkâr’dır).

Bunları duyan zât korkmaya ve vücûdu titremeye başlar, derhal kalkıp camiye gelir. Mısır’da Abdülganî Nablusî kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz hazretlerini bulur ve ona rüyasını anlatır. Rüyâyı dinleyen Abdülganî Hazretleri:

“Senin tevhid görme zamanın gelmiş olduğu anlaşılıyor.” Diyerek ona tevhid telkin eder.

İşte hazreti Âdem aleyhisselâm gerek “Esmâ-i Hakkîyye” olan alîm, semiî, basîr, kâdir, kayyûm gibi isimler olsun, gerekse “Esmâ-i halkîyye” yi meselâ, tâcir (ticaret eden), zâri (ziraat ve çiftçilikle meşgul), hâris (sanat işiyle meşgul) gibi isimleri câmidir. Amma Hakk ticaret yapar mı? Allah Teâlâ çiftçilik yapar mı? Diye sorular akla gelebilir. Ya Hakk’ın kudreti olmasa bir şey olur mu, olmaz. Bütün her şey ancak Hakk’ın vücûdu ve Hakk’ın kudretiyle olur.” Ne sırdır âlem’el-esm┠beytinde “Sırr-ı allem’el esm┠ya işaret olunmaktadır. Hazreti Âdem aleyhisselâma bütün isimler öğretildi,

isimler onda zâhir oldu. Yani ruh nefh olunca bütün isimler andan zâhir olur, demektir.

30 – “Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız” . (Kaf, 16)

“Göklerde olanlar da, yerde olanlar da Allah’ındır. Allah, her şeyi kuşatır” . (Nisa, 126)

“O, evvel, âhir, zahir ve bâtındır. O, her şeyi bilicidir”. (Hadid, 3)

31 – “Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeyi istedim, mahlûkatı yarattım” (Keşfu’l-Hafâ, 2016) hadisine göre Allah Teâlâ’dan bütün mahlûkatı yaratmıştır. Bu yaratılmada ise aşk ve sevgi oluşmuş iyi ve kötü dahil olmak şartıyla her şey on aşık olmuştur.

Kur’ân-ı Kerim’deki “Allah onları, onlar da Allah’ı severler.” (Mâide, 54) ayetinde sevginin ve muhabbetin önce Allah Teâlâ’dan geldiği anlaşılmaktadır.

32 – “Âlem “Varlık” ve “yokluk” açısından değerlendi- rilince, “Yüce Allah Teâlâ’nın vücudundan başkası, saf yokluktur...” Çünkü Allah Teâlâ’nın varlığı, kendi hakikati sebebiyle, kendiliğinden “var”dır. Allah Teâlâ âlemle görünüşe çıktığı ve O’nunla belirlendiği için, bütün varlıkların aslı olarak kabul edilmiştir.” (KEKLİK, 1980), s.383-386

33 – [Şöyle ki: Allah Teâlâ mahlûkatı yaratmış, her şeyi tam yerli yerince koymuştur. Bir kul, Allah Teâlâ’nın fiillerinden kendi ilmine, zevkine ve tab’ına aykırı olan bir şeyi sormak isterse Allah Teâlâ onun basiret gözünü açar ve kul Allah Teâlâ’nın o şeydeki hikme- tini görür. Bu suretle kul, zaruri olarak kalbinden niçin, nasıl sorularını çıkarır ve artık ondan hayret etmez. Onu yerine layık görür. Artık hiç bir şeyin sinek kanadı kadar fazla yahut eksik tarafını dahi Rabbına sormayı kendine yakıştıramaz. Elbette bir hastalığın, bir kusurun, bir eksikliğin, bir fakirliğin, bir zararın, bir cehlin, bir küfrün kaldırılmasını doğru bulmaz. Allah Teâlâ’nın insanlara ezelde taksim ettiği rızkı, eceli, kudreti, aczi, taati ve masiyeti değiştirmeyi istemez. Eşyayı olduğu gibi görür. Bunların hepsini, içinde hiç zulüm olmayan, sırf adalet ve eksiksiz sırf kemal, hiç bozukluğu, eğriliği büğrülüğü olmayan tam doğru kabul eder. Her şer sandığının altında bir hayır vardır ve her zarar sandığı şeyin sonunda bir fayda vardır. Bir zaman zulmetin kapladığı bir şeyi, başka bir zaman nur kaplar. Allah Teâlâ cömert, kerim ve merhametlidir. Yaratıklarına asla cimrilik etmez. Onların yararına olan bir şeyi kendine alıkoymaz. İşte bu, ikinci bir soru daha meydana çıkarır ki keşf erbabı bunu sormaktan ve buna cevap vermekten menedilmişler, bilginler bunda hayrete düşmüşlerdir.

“Bizi buna ileten Allah’a hamdolsun. Allah bize hidayet etmeseydi, biz hidayete eremezdik.” (A’raf, 43)- (ATEŞ, 1971), Onuncu sofra.

34 – Dünyâda “ben azîzim”, “ben kerîmim” diyenlere;

“Allâh da kendileriyle alay eder ve onları bırakır; taşkınları içinde bocalayıp dururlar.” (Bakara, 15)

âyeti celîlesi üzere kıyamet gününde istihza (alay) ederek:

“Tad. Şüphesiz sen çok yüce ve kerimsin.” (Duhan, 49)

buyuracaktır. Onun için ilâhî sıfatın her biri tu- zaktır. (Anlayanlar dahi sonra anlamadıklarını itiraf ederler.)

“Onlar tuzak kuruyorlar. Allah da onların tuzaklarını boşa çıkarıyor. Allah tuzakları boşa çıkaranla- rın en hayırlısıdır.” (’li İmrân, 54) buyrulmuştur. (Nazif Hasan Dede, Ta’rif’üs Sülûk)

35 – [Bil ki: Dünyada mevcut olan her şeyin iki ciheti (yönü) vardır. Bakanın kabiliyetine göre bir iyi tarafı, bir de kötü tarafı vardır. Allah Teâlâ, insanın bir şey yapmasını isterse o şeyin iyi tarafını ona gösterir, o da yapar. Bir şeyi yapmamasını isterse, o şeyin kötü tarafını gösterir, o da yapmaz. Bundan dolayı Ebubekir radiyallâhü anh Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimize:

“Dünyada senden güzel kimse yoktur ya Rasulallah” derken Ebucehil:

“Dünyada senden kötü kimse yoktur Ya Muhammed” diyordu.

Kemal yolları ve sebepleri de buradan çıkar. Allah bir kimseyi kemal derecesine ulaştırmak isterse ona yollarının güzel taraflarını ve bunların sebeplerini gösterir. Kul onunla meşgul olur, onun zıddını terk eder. Bu suretle en yüksek gayeye ve makama ulaşır. Mesela zikre devam etmek kemâlata ulaşmanın sebeplerindendir. Allah bir insanı büyüklerin ulaştıkları kemallere ulaştırmak isterse, ona zikre devam etmenin güzel taraflarını gösterir. Onu zikre devam ettirir ve onu mukadder olan kemallere eriş- tirir. Diğer vesileler de böyledir. Bunu uzak görme (hayal sanma). Çünkü Allah Teâlâ Hazretleri buna kadirdir. Bunun büyük bir aslı vardır ki o da şudur:

“Âlemin zerrelerinden her biri zıtlarını cami’dir (kendinde taşır). Çünkü Allah Teâlâ’nın Cemal ve Celâl sıfatları vardır. Allah Zülcelâl, her zerrede tecelli eder. Her zerrede O’nun bütün sıfatlarının eseri vardır. Ma’siyetler ve aşağı dereceler de böyledir. Allah Teâlâ, o ma’siyetin kötü tarafını örter ve onu işlemenin iyi tarafını gösterir ve insan da onun içine düşer.

“Herkesin, uyduğu bir yönü vardır” (Bakara, 148)

“Allah Teâlâ bir adam için iki kalb yaratmamıştır.” (Ahzab, 4) Artık kalbler şöyle dursun, her bir kalbi, bakılan şeyin güzelliğine çeviren O’dur. Kalb her an, eşyadan biriyle beraber, ötekilerden gafildir. Huzuru Allah Teâlâ ile gafleti masivadan olduğu bir sırada kalbinin ötesinden (verasından) onu Allah Teâlâ’dan başka bir düşünce aldatır, meşgul ederse o kimsenin hasmı Allah Teâlâ’dır. … “Allah gerçeği söyler, O, yola iletir.” (ATEŞ, 1971), Elli beşinci sofra.

36 – Her ne şeye gözün erişirse, o şey sana şöyle der: “Sakın bize aldanma, bizim müstakil vücudumuz var olduğunu zannetme. Bizim hakikatimiz olan Hakk’a bak. Biz fitneyiz, seni aldatırız”

37 – Önemli olan Allah Teâlâ´dan istemeyi bilmektir. Allah Teâlâ´dan istenilen şeyin dünyalık sınıfından olmaması gerekir. Çünkü dünyalık ihtiyacına Allah Teâlâ kefil olmuştur. Zaruri ihtiyaçlar dışındaki her şey dünyadır. Çünkü Allah Teâlâ dünyaya değer vermez.

Allah Teâlâ´nın sevdikleri bu ismin hakikati içinde olur. Hakikatine kavuşan; Allah Teâlâ´nın işlerine karışmadığı ve dünya nimetlerine rağbet etmediği zaman olur ki, o zamanda istek diye bir şeyde kalmamıştır. O zamanda bilmek, bilmemek, istemek ve istememek aynı şeyler olmuştur.

"Hiçbir şey bilmeme, hiçbir şey istememe, hiçbir şey olmama noktasına geri dönmeliyiz" demektir.

38 – İhtiyacın sırrını bilmeyen bazı insanlar “Allah Teâlâ seni kimseye muhtaç etmesin” diye birbirlerine duâ ederler. Aslında âlemde ihtiyaçsız hiçbir şey olmaz. Efendi hizmetkâra ve hizmetkâr efendiye, hasta doktora, doktor hastaya, mürid mürşide, mürşid müride muhtaçtır. Eğer mürid olmasa mürşid kimi irşâd edecektir. Bu sebeple Allah Teâlâ hikmetinden her şeyi birbirine muhtaç ve boş bir şey yaratmamıştır. (Nazif Hasan Dede, Ta’rifü’s Sülûk)

39 – “İçinde yaşadığımız dünyanın her yerinde belâ ve musibet vardır.”

“İnsanın pak ve temiz olması ancak mihnet ve meşakkat iledir.”

“Bu dünyada fâsık kimselerin şerrinden kim âzâde kalabilmiş ki? Hatta Allah Teâlâ rasülleri bile bu belâdan kurtulamamıştır.” (Hacı Hasan Akyol; Tasavvurat-ı Hayriyyem)

40 – Nasıl insanın tek tek organları insan olmayıp an- cak hep birlikte insanı teşkil ediyorsa, bu âlemdeki tek tek hiçbir şey de Allah Teâlâ’dan ayrı değildir. Bu yüzden Allah Teâlâ’nın iradesi, âlemdeki varlıkların kabiliyetleri çerçevesinde cereyan eder. Yani Allah Teâlâ, ancak olabilecek olanları diler, olmayacak olanları dilemez. Böylece Allah Teâlâ’nın iradesi, varlıkların istidatlarıyla sınırlı olmaktadır. (bkz: Şeyh Bedrettin, Varidat)

41 – Hz. Ali kerremallâhü veche buyurdu ki;

“Herkes işin sonundan korkar, biz ise başından korkarız.”

Şah Nakşibend kuddise sırruhu’l-aziz Efendimiz buyurdu ki;

“Biz yolumuzun sonunu evveline derc ettik”

Katre-i acz içre arif cilve eyler zahida Katresin destinde pinhan mevc uran ummanı gör.

Pir İlyas kuddise sırruhu’l-azîz

42 – “Mürşid-i kâmil, bir deryadır. Mücevherlerini, kenara kendisi atmaz. Ama dalgıçları da men'etmez, Hiçbir mürşid, yolda, çarşı ve pazarda gezenlere " Gelin, size Tevhid ilmini göstereyim" demez.” (Seyyid Muhammed Nûr, Niyazi Şerhi)

43 – “Varlıklı olan kimse, nafakayı varlığına göre ver- sin; rızkı ancak kendisine yetecek kadar verilmiş olan kimse, Allah'ın kendisine verdiğinden versin; Allah kimseye, verdiği rızkı aşan bir yük yüklemez. Allah, güçlükten sonra kolaylık verir.” (Talak, 7)

44 – En’âm, 91

45 – En’âm, 18

46 – Burada dikkat edilecek husus kendini beğenme huyundaki aşırılıktır. Âlimler hakkında zuhur eden kendini beğenme ilmin yüceliğinden zuhur etmektedir. Onun için bu inceliği unutmamakta gerekir.

(Bir yerde mazur görmek en güzelidir.) Bir fıkıh bil- gini velilik derecesine ulaşmış cahil bir âbidden çok daha üstündür. Çünkü şeytan cahil sofuyu yoldan çıkarmakta zorluk çekmez.

Rivayet edilir ki, biri âlim diğeri cahil olan iki adam cahil bir şeyhe intisab ederek ondan ders aldılar, ibadet ettiler ve velilik derecesine ulaştılar. Bir gün şeytan, âlim olana havada bir cennet gös- terdi ve: “Bu cennet senindir. Yalnız bir şartla. Şeyhini, nebilerden daha üstün tutacaksın.” dedi, O da şöyle cevap verdi: “şüphesiz hiçbir veli peygam- ber derecesine ulaşamaz. Belki bir nebi, bütün velilerden üstündür.” Bu söz üzerine şeytan, o âlimden ümidini kesti. Sonra ayni cenneti cahil olan veliye gösterdi. Ona söylediğinin aynısını arkadaşına da söyledi. Cahil olan arkadaşı ise, o cenneti elde edebilmek için şeyhini nebilere üstün tutarak, mer- tebesinden düştü. Sonra şeytan şeyhinin yanına giderek aralarında geçenleri anlattı. Şeyhi abide: “ilim öğren, zira velilik bir kimsede ilimsiz olarak yerleşmez,” dedi. (İmam Burhanüddin Ez-Zernûcî, Ta’lim ve Müteallim, trc. Y. Vehbi Yavuz, İst, 1993, s.19)

Bu nedenle âlimler ile olan arkadaşlığı kesme- mek daha uygundur. Neticede onların ilmi insana fayda verir. Bu hakikate binâen ulemanın bazıları;

“Biz İlmi, Allah Teâlâ’nın gayrsı için istedik; ilim kaçındı ve bizi ancak Allah Teâlâ’ya reddeyledi” demişlerdir.

Rivayet edildiğine göre, Harici taifesine mensup yirmi kişi tek tek Hz. Ali kerremallâhü veche Hazretlerinin huzuruna gelerek aynı meseleyi sormuşlar. Soru şu idi:

“Yâ Ali! İlim mi üstün, yoksa mal mı?” Hz. Âli kerremallâhü veche “ilim daha üstündür” şeklinde cevap vermiş, fakat delil istemeleri karşısında ilmin üstünlüğünü şu şekilde ortaya koymuştur:

—İlim, maldan üstündür. Zira ilim seni korur, halbuki sen malı korursun. İkinci soruyu sorana karşılık verdiği cevap da şöyle;

—İlim harcandıkça artar, mal harcandıkça azalır, üçüncüye verdiği cevap:

—İlim sayesinde düşmanlar dost olur, fakat mal böyle değil. Devamla:

—İlim, dünyadan uzaklaştırır, âhirete yaklaştırır; mal ise, böyle değildir.

—Ölüm sebebiyle ilim, sahibinin mülkiyetinden çıkmaz, fakat mal böyle değildir.

—İlim, sahibine sirayet eden bir nurdur. Mal ise, buna muhaliftir.

—İlim Allah’ın kelâmından çıkar, mal ise, topraktan çıkar.

—İlim, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sevgilisidir. Mal ise, Nemrud, Firavun, Hâman ve Karunların sevgilisidir.

—İlim kendine hizmet edilendir. Mal ise, hizmet edendir.

—İlim, ruhun gıdasıdır, mal ise, cesedin gıdasıdır.

—Ürkme zamanlarında ilim sana arkadaş olur, mal ise, sana ürküntü verir.

—Yolculukta ilim, senin arkadaşındır. Mal ise, yolculukta senin düşmanındır.

—Tek başına ilim, taatsız da olsa kurtulmana sebep olur, fakat mal böyle değildir.

—İlim, peygamberlerin mirasıdır. Mal ise, eşkıyanın mirasıdır.

—Kıyamet gününde ilmin hesabı yoktur. Fakat malın, helal ise, hesabı, haram ise, azabı vardır.

—İlmin sahibi, şefaat edecek, malın sahibi ise, şefaat edilecektir.

—İlim sahibi, asla unutulmaz, fakat mal sahibi unutulur.

—İlim, kalbi nurlandırır, mal ise, karartıp katılaştırır.

—İlim sahibi, Allah’a kulluğu, mal sahibi ise, Allahlığı iddia eder. (Nitekim Firavun’da olduğu gibi.)

Hz. Ali kerremallâhü veche bu şekilde o soru soranlara ayrı ayrı tatminkâr cevaplar verdikten sonra:

—Bu konuda bana daha soru sorsaydınız yaşadığım müddet başka başka cevaplar verirdim, buyurdu. (İmam Burhanüddin Ez-Zernûcî, a.g.e. s.38)
Bu mevzuda mal olarak kulun salih amellerini mal olarak düşünmek gerekir.

47 – Allah Teâlâ’nın zât-ı ilâhiyyesinin hulûl ve ittihat etmeden tecelli cihetiyle zuhur eylemesiyle deniz- deki zuhur eden dalgalar gibi sayısız ve çok dalgalar gibi denizin asıl ve hakîkatine değişiklik getirmediği gibi esmâ ve sıfât tecellisi yönüyle de â’ma’daki bulunduğu haline bir değişiklik getirmemiştir. Şu an içinde öyledir.

“O’nun zatı her şey yok olacaktır. Hüküm O’nun dur. Siz O’na döndürüleceksiniz.” (Kasas, 88)

48 – “Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki, orada olanları akledecek kalbleri, işitecek kulakları olsun. Ama yalnız gözler kör olmaz, fakat göğüslerde olan kalbler de körleşir.” Hac, 46

49 – Necm, 42

50 – Buhârî, Bedü’l-Vahy, 1; Müslim, İmare, 155; Ebu Davud, Talak, 11

51 – “Sefih ve cahil kimse ile latife ve mücadele et- meyin. Kötülük ve nedamet hemen peşinden gelir.”

“Şer ehli kimselerle görüşmek, fırtınalı zaman- da denizde bir tahta parçası üzerinde bulunmaya benzer.” (Hacı Hasan Akyol; Tasavvurat-ı Hayriyyem)

52 – “Zikr ile taklitten hakikate terakki edilir.

Meselâ: Niyyeti doğru ve hâlis bir insan “Allah Allah” ism-i şerifini dese ve hakikatinden habersiz olsa bile sonuçta ism-i Hudâ ona yol gösterir ve yâri arkadaşı olur.” (Hacı Hasan Akyol; Tasavvurat-ı Hayriyyem)

53 – “Kalbin üzülmesi nefse hoş gelir. Boş işlerle uğ- raşmakta ruha eziyettir.”

“Arifin kalbinde bir yer vardır ki, mesrur olmaz. Münafığın kalbinde bir yer vardır ki, mahzun olmaz.”

“Kalbin güzel duygularla dolu olan dünya ve ahirette mesut olur.” (Hacı Hasan Akyol; Tasavvurat-ı Hayriyyem)

54 – Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bir hutbesinde;

“Ashabım, Sizden hiç birinizin ibadeti asla kendisini kurtaramaz, buyurdu. Bunun üzerine Ashab:

“Ya Rasülallah, Seni de mi ibadetiniz kurtaramaz?” Diye sorduklarında;

“Evet, beni de. Ancak Allah Teâlâ beni rahmeti ile korumuş ve muhafaza etmiştir.”

“Ashabım, doğruluğun taraftarı olunuz. İbadetinizde aşırılığa gitmeyiniz. Gündüzün ilk ve son saatlerinde yürüyünüz, gecenin bir saatinden de istifade ediniz. Her hal ve hareketinizde ölçülü olunuz ki, maksadınıza eresiniz.”

Yahya bin Muaz rahmetullahi aleyh diyor ki;

"Eğer teraziye Allah Teâlâ "adil" sıfatı konursa o kimseye hasenat kalmaz. Eğer teraziye kerim sıfatı konulursa ona günah kalmaz."

Seyyid Hasan Şazelî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz aleyh bir duasında;

"Ya Rabbi günahımızı sevdiğin kimsenin günahından eyle. Hasenatlarımızı da ona buğz ettiğin kimsenin hasenatından eyleme. Çünkü buğz ettiğin kimsenin hasenatı olmaz, sevdiğin kimsenin de günahı olmaz. Her şey senin sevgine bağlıdır. Sevdiğin kimsenin zilleti, sevmediğin kimsenin izzeti olmaz. "

55 – Kim Allah Teâlâ’nın emrine karşı çıkabilir. Her şey celâl, cemal ve kemalin görüntüsüdür. Hiçbiri de Hakk’dan örtülü değildir. Her şey Allah Teâlâ’nın emri olmadan yüz gösterememiş ve meydana gelememiştir. Nitekim Şâtıbî buyurur “İnsanların tamamı köle sayılır. Çünkü Allah kölenin işlerinde hür olmasını uzaklaştırdı.” ( Fussilet, 11)

“..Sonra ona ve yer için buyurdu ki: “İsteyerek veya istemeyerek geliniz”. Onlar da, “İsteyiciler olarak geldik,” dediler…”

Celâlin görüntüsü şeytanlarda, cemâlin hizmeti meleklere ve kemâlin zuhurunda Allah Teâlâ fark edilir. Fakat hakikatte hepsinde müessir olan yine Allah Teâlâ’dır. “dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir…” ( Nahl, 93)

Uzaklık kula nisbetle ve zahirine izafetledir. Hakk’a ve bâtına nisbetle uzaklık yoktur. Perde olan gaflet perdesidir. Allah Teâlâ her şeyde zahir iken, herhangi bir şeyin onu perdelemesi nasıl düşünülebilir.

Fakat bu makamda hakîkî cevap “… Çünkü yürüyen hiçbir varlık yoktur ki, O, onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz Rabbim dosdoğru yoldadır.” (Hûd, 56) ayet-i kerîmesi üzerine bina olunur. Bu sırrın fazla izahatı haramdır. İbn-i Abbâs radiyallâhü anh bu konuda “Allah’ın gizlediğini gizleyin, açıkladığınızı da açıklayın.” demiştir.

56 – Yunus, 58

57 – “Aslı olmayan te’vil sahibi de sineğe benzer; onun vehmi eşek sidiğidir, düşüncesi de saman çöpü. Sinek kendi düşüncesine saplanıp te’vile kalkmışsa, bundan vazgeçse, baht o sineği devlet kuşu haline getirir. İbretle bakan kişi sinek olamaz; canı da şekle bağlanmaya layık değildir.” Mevlana, Mesnevî ve Şerhi, (trc. A.Gölpınarlı, İst. 1973) I, s.251, b: 1093-95

58 – Şükür nimetin artmasına ve ziyadeleşmesine sebeptir. Bu halin başı zikir, sonu da şükürdür. Şükür nimeti tutar, artmasına sebep olacak halleri zuhur ettirir. Kuldaki kibri söndürür, rızayı celp eder. İnsanlara şükür etmeyen, Allah Teâlâ´ya da şükür etmez. Fakat kul Allah Teâlâ´ya hangi hal üzere şükür etse bile, şükrü eda edemez.

“Her kim şükür ederse ancak kendi nefsi lehine şükür eder. Kim de nimete karşı nankörlükte bulu- nursa, şüphe yok ki, Rabb´imin hiç bir şeye ihtiyacı yoktur, çok kerem sahibidir.” ( Neml 40)

59 – "Şükrümü edersiniz nimetimi arttırırım." (İbrahim, 7 )

"Bir topluluk kendilerindeki özellikleri değiştirmeyinceye kadar Allah onlarda bulunanları değiştirmez"( Râ’d,11)

"Size nerden bir nimet gelse o Allah'tan dır" (Nahl, 53)

"Rabbinin nimetini minnet ve şükranla an." (Duha-11)

"Ey Davut ailesi şükür edin. Kullarımdan şükür eden azdır." (Sebe,13)

60 – Kalem,44

61 – Bu meyanda yetişmek için mürşidine hiç bir yön- den itirâz etmekte câiz değildir. Çünkü kemâl ehli parlak ayna gibidir. Karşısına ne türlü renk gelir ise o renkte görünür. Mürşidler kendi zâtında bir renkle kayıtlı değildir. Onlarda görünen renk karşısında ki rengin aksidir. Onun için mürşidde gördüğü noksanlık kendi noksanlığı olduğunu düşünmelidir.

Bu duruma örnek verecek olursak bir müridin ne kadar keşfi ve müşâhedesi açılmışsa da hayvânî sıfatlardan tamamıyla kurtulamadığından teveccühünde dâimâ karşısında bir eşek zuhur edermiş. Durumu mürşidine açıklayınca, mürşidi:

“Bir daha gördüğünde o merkebin kulaklarını tut ve “yâ şeyh” diye gözlerini aç” diye tembih etmiş. O derviş de şeyhinin tarifini yapıp gözlerini açtığında bakmış ki tuttuğu kendi kulaklarıymış.

Müridin mürşid aynasında gördüğü bahsedilen gibi kendi aksidir. Fakat tabi olan mürid hayvânî sıfatta kalmaz. Sabırla çalışırsa kurtulup “Âdemiyet”i (insanlığını) bulur. (Nazif Hasan Dede, Ta’rifü’s Sülûk)

62 – “Cihanda gizli merdivenler var; basamak basamak, tâ göklere dek. Her bölüğün bir başka merdiveni var; her yürüyüşün başka bir göğü... Her biri öbürünün hâlinden habersiz.

Bir mülk ki, geniş mi geniş; ne başı var, ne sonu. (Mevlânâ, Celâleddîn-i Rûmî. Mesnevi, Ankara 1993, tıpkı basım,c. V, s. 244, b.; 2557-2559.)

“Her nebinin bir yolu, her velînin bir meşrebi vardır. Değil mi ki, hepsi de halkı Hakk'a ulaştırıyor; öyleyse hepsi de birdir.” (Aynı eser, c. I, s. 14 (504. beyitin konu başlığı). (Yorumu için bk. Can, Şefik, “Mevlânâ'yı Göre; Din, İmân ve Küfür” 5. Milli Mevlânâ Kongresi Tebliğleri, Konya 1992, & 19-27.)

63 – İnsanın gönlü neye akar, insan neyi severse, onun cinsindendir; ancak o sevginin bir maksada dayan- maması gerek, Sevgi, garezsiz olursa, Elest ahdından beri, onların bir cinsten olduklarına delildir, Çünkü “insan, sevdiğiyledir”, Nitekim “Adamın ne biçim adam olduğunu sorma; kiminle düşüp kalkıyor, onu sor” demişlerdir. Herkesi yiyip içtiği şeylerden tanırlar bunlar da iki çeşittir:

Duygu gıdası, akıl gıdası.

Duygu gıdası ekmektir, ettir, sudur, buna benzeyen şeylerdir, Akıl gıdasıysa bilgilerdir, hikmettir. Şimdi, bazı kişilerin gönülleri, fıkha, bazılarının mantıka, bazılarının tefsire, bazılarının da, Allah Teâlâ ikisine de rahmet etsin, Attâr ve Senâî’nin divânlarına akar. Bazılarının gönülleriyse Enverî, Zahîr-i Fâryâbî ve Nizâmî’nin şiirlerinin bulunduğu divanları çeker. Enverî’nin, öbürlerinin divanlarına meyleden, bu âlem ehlindendir; onu balçık kavramış, karmıştır, Ama Senâî ve Attâr’ın divanlarına, Allah Teâlâ bizi aziz sırrıyla kutlasın, Mevlânâ’nın, özünde özü, içinde iç olan ve Senâî ile Attâr’ın sözle- rinin özü - özeti bulunan faydalı sözlerine meylet- mek, meyleden kişinin, gönül ehlinden ve veliler bölüğünden olduğuna delildir. (VELED), başlık CIV

Epiktetos demiştir ki: “Eğer sığırlarla domuzlar konuşabilselerdi, saman ve yemden başka şey konuşanlarla alay ederlerdi.” diyor.

64 – İsra, 20

65 – “Kalp, değişkenliği dolayısıyla bu ismi almıştır.”

Kalp, kendisine gelen vâridâtın çeşitliliğine göre farklılık gösterir. Varidat ise kişinin ahvâline göre değişir. Ahvâlin çeşitliliği de, sırra gelen ilâhî tecellîlerin çeşitliliğine göre değişik olur.

66 – "Size ancak az bir bilgi verilmiştir"( İsrâ,85) Nasıl olurda insan her soruya cevap vermeyi tasavvur edebilir. Eğer onun cehaleti olmasa idi, uygun olan susması idi.

67 – Allah Teâlâ’nın kendisini nerede kullandığına bakması demektir.

68 – Hz. Mevlâna kaddese’llâhü sırrahu’l azîz buyurdu ki;

“Resimdeki noksanlık ressamın isteğidir.” Bu nedenle çileler yurdu olan dünyada Allah Teâlâ’dan razı olmak gerekir.

“Bizim uğrumuzda cihad edenleri (gayret sarf edenleri) elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz.” (Ankebut, 6)

“Allah Teâlâ´ya ant olsun ki: Mallarınız ve nefisleriniz hakkında imtihan olunacaksınız.

Elbette sizden evvel kendilerine kitap verilmiş olanlardan ve müşriklerden birçok incitici sözler işiteceksiniz.

Eğer sabrederseniz ve korunursanız, şüphe yok ki, bu metaneti gerektiren işlerdendir.” (Al-i İmran 186)

“Yoksa Cennete gireceğinizi mi zannettiniz? Sizden evvelki geçmiş ümmetlerin hali sizlere gelmedikçe. Onları nice şiddetli ihtiyaçlar, hastalıklar kapladı ve sarsıntılara uğradılar.

Hatta resulleri ve onunla beraber iman edenler, Allah'ın yardımı ne zaman? Diyecek bir hale geldiler.

Haberiniz olsun Allah'ın yardımı şüphe yok ki pek yakındır.” (Bakara 214)

“Görmüyorlar mı ki, onlar her yıl mutlaka bir defa veya iki defa bir fitneye, bir belaya tutuluyorlar da sonra tövbe etmiyorlar.

Onlar düşünüp ibret de almıyorlar.”(Tövbe 126) “Size musibetten her ne şey isabet ederse kendi ellerinizin kazandığı şey sebebiyledir ve birçoğundan ise afv eder.”(Şura 30)

“Allah Teâlâ´nın izni olmadıkça musibetten bir şey isabet etmez. Her kim Allah Teâlâ´ya iman ederse kalbini hidayete erdirir. Allah Teâlâ her şeyi hakkıyla bilendir.” (Teğabun 11)

69 – Mârifet, Allah Teâlâ'nın, seçkin kullarına zatiyle bilinmesidir. Böylece Allah Teâlâ, onlardan ma'rifet ve şekil izlerini tamamen atar, o hale gelirler ki Allah Teâlâ’dan başkasını bilmezler, Ondan başkasını görmezler. (Muhammed ibn-i Hüseyin es Sülemi trc: Süleyman ATEŞ Sülemi Risaleleri [Kitap]. - Ankara : Ankara Üniversitesi Basımevi, 1981.)

70 – “Rabbinizin hakkında beslediğiniz zan var ya, işte sizi o mahvetti ve ziyana uğrayanlardan oldunuz.” (Fussilet,23)

Marufi Kerhi kaddese’llâhü sırrahu’l azîz buyurdu ki; : "Allah Teâlâ'ya itaat etmeden cenneti talep etmek, günahlardan biridir. Şefaati sebepsiz dilemek kendi kendini kandırmaktır. İtaat edilemeyenden merhamet dilemek budalalıktır"

71 – Sevinmenin fitnesi üzülmeden çok fazladır. Ancak “Bir yandan korkuya, bir yandan ümide düştün mü iki kanadın olur. Bir kanatlı kuş katiyen uçamaz acizdir.” (Mesnevi c.II, b.1554)

72 – “Kalplerin, kendisine iyilik yapanı sevme, kötülük yapanı sevmeme özelliği vardır.” (Ebu Nuaym, Hilye, IV/121)

73 – Şeyhü’l Ekber Muhyiddin Arabî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz buyurdu ki;

"Sana men ettiği zaman vermiştir. Verdiği zamanda men etmiştir. O zaman sen de terki almayı tercih et, çıkarın ordadır."

74 – Hakîkatte lütufla kahır birdir. Hak cemâlini celâliyle ihâta etmiş, yani kaplamıştır. Celâline uğramadan cemâlini göremezsin. Bu konuda bir temsil getirilmiştir:

Bir memleketin Sultan veya Pâdişâhı sarayının çevresinde tertibat aldırmış, her kim saraya gelir ve siz de o kimseyi tanımaz ve yanıma girmek isterse, içeriye almayın. Hatta karşılık verirse, ona sizler de karşılık verin diye emir eder. Diğer taraftan da nedimlerine (sevdiklerine) beni tenhada ve kimsenin bizi görmeyeceği bir zamanda gelip görünüz der. Nedimleri sarayın çevresindeki nöbetçilerin uykuya varmasını veya bir işle meşgul olmasını bekler ve bir fırsatını bulup içeri girerek didâr-ı pâdişâh ile müşerref olurlar.

İşte Hakk’ın cemâli de celâliyle çevrilidir. (Celâlinden cemâline ulaşılır.) Âhiret âleminde mahşer var, sorgu suâl var, sırat var, mizân var; işte bunlar hep celâldir. Mü’min bunlara uğramadan cennete giremez.

75 – “Vaktinizin kıymetini bilin. Dünya beni aldattı. Üstü bal tadı, altı beni aldadı.” İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak

“Hiçbir sevinip gülen yoktur ki, dünya ardından onu kedere düşürmesin, ağlatmasın. Dünyanın hiçbir ikbali yoktur ki, ardında idbar bulunmasın. Dünyada hiçbir serpintiyle ferahlayan yoktur ki, ardından onu belâ sağanağıyla ıslatmasın. Dünyanın şanındandır bu; sabahleyin birine yardım eder, akşamleyın ona düşman kesilir. Bir yanı tatlı olur, sindirirse öbür yanı acı gelir, yerindirir. Kişi, onun zevkine erer, güzelliğini elde ederse, mutlaka tezce belâları çatar ona, dertleri erer. Dünyada esenliğe kavuşup akşamı eden, mutlaka korkulara düşer de sabahlar.

Aldatıcıdır dünya, onda ne varsa hepsi de insanı aldatır. Fânîdir, onda olanların hepsi de yok olur. Dünya azıklarında, suçlardan çekinmekten başka hiçbir şeyde hayır yoktur. Dünyadan az bir şey elde eden, ondan emin olabilecek çok şeye sahip olmuş demektir; çok şey elde edense, kendisini helak edecek çok şey elde etmiş demektir. Dünya, az bir fırsat verir insana, sonra geçer-gider; o fırsata erense ancak hasret elde eder. Nice ona güvenenleri dertlere uğratmıştır; nice ona inananları helak vadisine atmıştır; nice büyükleri hor-hakir etmiştir; nice benliğe düşenleri alçaltmış- gitmiştir.” (Hz. Ali kerremallâhü veche, Nehc’ül-Belaga, hzl: Abdulbaki Gölpınarlı, İst. h. 1390, s. 87)

76 – "Allah müminlerden nefislerini ve mallarını cennet mukabilinde satın almıştır." (Tevbe, 111)

77 – Allah Teâlâ´ya kulluk, kullara ayrı bir ihsan olduğu gibi nimetlerin artma sebebidir. Allah Teâlâ´ya karşı hep iyi niyette bulunmaksa, kulluk terbiyesinin yüksekliğini gösterir. Yoksa Allah Teâlâ´nın bir kârı yoktur.

78 – “Kendisine zühd ve zühd konusunda va'z etme kabiliyeti verilen kimseyi gördüğünüzde ona yaklaşın, zira o hikmet telkin eder.” (İbn. Mâce. Zühd. 1: Ebu Nuaym. Hilye. X/405)

79 – Değersiz şeyi değerli kılmak gibidir.

“Eğer dünyanın Allah Teâlâ katında sivrisineğin kanadı kadar bir değeri olsaydı kâfire bir yudum su vermezdi (içirmezdi)” (Buharî, Tefsir (18) 6; Müs- lim, Münâfikîn, 18, Tirmizî, Zühd, 13; İbn Mâce, Zühd, 3; Ahmed, V, 154, 177)

80 – Celal ve cemal tecellileri birbirinden ayrılmaz durumdadır. Birinin zuhuru diğerinin varlığına sebeptir. Allah Teâlâ buyurdu ki;

“Demek ki, zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Evet, zorlukla beraber bir kolaylık vardır.” İnşirah, 5-6

Allah Teâlâ şeytanı düşman kıldı ki, Allah Teâlâ’ya sığınmak, nefsin tahrikini de yaratmış ki ona yönelmenin devamı içindir. Eğer celal ve cemalin tecellisi beraber olmasaydı yani nefsin arzuları olmasaydı seyr-süluk tahakkuk etmezdi.

81 – Allah Teâlâ’nın insanların eliyle sana eziyet vermesinin nedeni insanlara güvenmemek içindir. Her şeyden incinmenin nedeni onlardan uzak kalmak içindir. İmam Gazzâlî kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz buyurdu ki;

“Karınca, kâğıt üzerindeki yazıları görünce, bunları kalem yazıyor, der; çünkü başını kaldırıp yukarıdaki parmakları, eli ve bunları harekete geçiren iradeyi, insanı, sonra insanda irade, kudret yaratanı görmez. İnsanların çoğu da, en aşağı, en yakın sebebi görmektedir.” (Gazzâlî, İhyâ., cilt: I, s. 34. Aynı örnek için bkz. Gazâlî, Kimya-yı Saâdet, s. 42.)

82 – Nasuh Tövbesi

Kur´ân-ı Kerim'de, "Ey iman edenler! Allah'a Nasuh Tövbesi ile tövbe edin," Tahrim,8 buyrulmuştur. Bazıları bu Nasuh sözünün yorumlanmasında nefse dönmeyen şey demişlerdir. Bu hoş bir deyimdir. Bazıları da Nasuh, yüzü kadın yüzüne benzeyen bir adammış, ama tam bir erkekmiş, erkekten hiçbir eksik tarafı yokmuş derler.

Kadınlar hamamında tellâklık edermiş. Tam otuz yıl bu işte çalışmış. Bir gün sultanın kızı hamama gelmiş, kulağındaki büyük yakut küpe kaybolmuş. Farkına varınca bunun hamamda kaldığını anlamışlar, çavuşlara emir verilmiş hemen gidin hamamda hiçbir delik deşik kalmamak şartı ile araştırın! denilmiş. Çavuşlar hamamın kubbesini ve içini, her tarafını sarmışlar.

Her işin tam vakti gelmedikçe

Sana dostun dostluğu fayda vermez.

Nasuh halvete girer korkudan titremeye başlar. Şimdi araştırma sırası bana gelecek diye sızlanıyor, arka arkaya secdeye kapanıyor, Allah Teâlâ'ya söz veriyor eğer bu defa kendimi kurtarırsam bundan sonra bütün ömrüm boyunca böyle bir iş yapmam, Allah'ım bundan sonra bir daha kadın tellâklığı etmeyeceğim, senin tanrılığına sığınarak söz veriyorum. Eğer şu yükü benim sırtımdan kaldırırsan, bundan böyle Nasuh kulun bir daha bu günahı işlemez, diyor.

Nasuh, bu yalvarış halinde iken içeriden bir ses geldi. Herkesi aradık yalnız Nasuh kaldı onu da arayın. Tam bu sırada bir ses daha geldi, küpe bulundu dediler. Arayanlar bir Lahavle çekti. Nasuh'un hakkında kötü düşüncelere saptık dediler. Bari gelsin eliyle sultanın kızını okşasın kız da onun kendisini okşamasını istiyor. Nasuh'u çağırdılar. Nasuh şu cevabı verdi:

Benim elim bugün işlemiyor, yolda sancılandı. (Şems-i Tebrizî, 2007), (M.359) s.444

"Eğer siz, ayrıldıktan sonra da yanımdaki halinizi devam ettirseydiniz, melekler sizi evlerinizde ziyaret eder, yollarda sizinle müsafahada (tokalaşmada) bulunurdu. Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah Teâlâ sizi toptan yok eder, günah işleyip istiğfar edecek yeni bir mahlûk yaratır ve onları mağfiret ederdi." [Tirmizî, Cennet 2, (2528); İbnu Mâce, Sıyam 48, (1752).]

83 – "Hz İsâ aleyhisselam ve Beni İsrailli bir salih beraber bir yere giderler. O yöredeki meşhur bir fasık, onları yolda görünce muhabbetinden ötürü takip etmeye başlar. O'nun takib ettiğini salih kimsenin gördüğünü anlayınca mahcup oldu ve izlemekten vazgeçti. Ve o fasık adam kendine dua eder.

"Ya Rabbi beni affet" der. Salih kişide derki;

"Ya Rabbi beni bu adamla haşır ve neşir etme!"

Allah Teâlâ vahiy yolu ile Hz. İsâ aleyhisselama şöyle bildirir:

"Her ikisinin de duasını kabul ettim. Fasıkı affettim, salih olup ta böbürlenen kimseyi ise iyilerle haşr etmeyeceğim."

84 – Allah Teâlâ sevdiği kulları yalnızlaştırır. Öyle ki zindanları ona mesken kılar veya insanların nefretini üzerinde toplatır.

85 – Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selem buyurmuştur ki;

“Allah Teâlâ kime duayı verdi ise, onu icabetten mahrum etmez" (Taberani)

Abdullah bin Ömer radiyallâhü anhın rivayet ettiği bir hadiste buyrulmuştur ki;

"Sizden kime dua izni verilmiş ise, o kimseye rahmet kapıları açılmıştır. Allah Teâlâ'dan istenilecek en sevimli şey, dünya ve ahirette ki af ve afiyettir" (Buhari)

86 – Bu zümrenin nefisleri dünyada, kalpleri ukbada, ruhları Mevladadır. Dünyayı ve içinde bulunan her şeyi unutmuşlardır. Bunların gönülleri hasta, tasaları uzundur, Allah Teâlâ ile gizli konuşurlar. Eğer kul kimin kulu olduğunu bilse sevincinden ölürdü.

87 – “Sebepsiz iptilalar insana mücerret kemâli ikmal içindir. Yüksek mertebesini daha yüceye ulaştırır.”

88 – Allah Teâlâ’ya kavuşturacak yollar yaratılmışların nefesleri sayısıncadır. "Tek bir fakih (anlayışlı kimse), şeytana; bin âbid (kulluk eden) den daha yamandır." Tirmizî, İlim 19, (2083)

89 – Hakk baş gözüyle görülmez, yani bâtın gözü kör olan Hakk’ı görmez. Ancak Hakk zâhirdir, yani görülmektedir. Ruhu saf ve basîret gözü (gönül gözü) açık olan Ârifler Hakk’tan başka bir şey görmezler, çünkü varlık, Hakk’ın vücûdu değil midir? İbn-i Fâriz kaddese’llâhü sırrahu’l azîz hazretleri Kaside-i Tâiye’sinde:

“Hicabla zâhir oldu (örtüleriyle göründü), mazharlarla (görünenlerle) gizlendi” buyurmuştur.

90 – Geçmiş ve gelecekle uğraşmamak, geleceği düşünmeden Allah Teâlâ’nın her hükmüne, her emrine itiraz etmeden uymak demektir.

91 – "Her keramet sahibi kimse nefsin afetlerinden kurtulmuş değildir. Belki keramet sahibidir ama tam istikameti elde edememiştir. Gerçek keramet odur ki; beraberinde istikamet taşıyandır."

Bayezid Bistâmi kaddese’llâhü sırrahu’l azîz buyurdu ki;

"Başlangıçta Allah Teâlâ bana bazı kerametler gösterdi. Onlara iltifat etmeyince bana marifetine yönelik yolu açtı."

92 – Allah Teâlâ bir kulunun kalbine zikir vasıtasıyla bir takım marifetler indirmek isterse, onun bildiğimiz et parçasından müteşekkil kalbi üzerine bir kurb serinliği gönderir, denilmiştir.

93 – Gafil insan fiili kendine nispet ettiği için, sabahleyin kalktığında bugün ne yapacağım demekle kendi tedbir ve tasarruf atının tedbirine düşer. Allah Teâlâ’nın faili mutlak olduğunu unutur. Akıllı insan ise ilk aklına gelen şey Allah Teâlâ'ya nispet eder ve der ki; Bana ne yaptırır. Bu kimse akıllı olmakla beraber hem de uyanıktır. Çünkü ona göre Allah Teâlâ her şeye muktedir ve her istediğine kâfidir. Bu düşünce ve hatırlama, uyanık kimse için Allah Teâlâ’nın bahşettiği en büyük ihsan ve lütuftur. Seyyid Ebul Hasan Şazeli kaddese’llâhü sırrahu’l azîz bir münacatında:

"Ya Rabbi! Her şey senin elindedir ve benden gizlidir. Bir işin bana hayırlı olup olmadığını bilmediğim için kendime seçme gücüm de yoktur. Sen benim için en iyi olanı bildiğin için, bana o iyi olanı seçtir. Sen her şeye kadirsin."

94 – İnsan yaratılış yönünden aceleci olduğundan bu dünyada az bir şeye malik kılınmıştır.

95 – İbadetlerin çeşitliliğindeki hikmet budur.

Molla Lûtfî kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz (hyt. 1494) Sahn müderrisliğinden idam sehpasına giden yolda bir “kıskançlık kurbanı” olurken onun hayatına bedel olan kıssayı burada hatırlayalım.

Hz. Ali kerreme’llâhü veche, gazvelerinden bi- rinde vücuduna ok saplanmış, savaş bitmeden ok kırılmış ve temren vücudunda kalmıştır; temrenin ıztırabı ciğerine işlemiştir. Açılan yara başına işler açmıştır. Hazret-i Ali kerreme’llâhü veche canından usanıp bu tür bir bitmez, onulmaz derde uğradığından iyice dertlenmiştir. O kanlı hırsızı gizlendiği yerden cerrahlar çıkarıp ele geçirmek istedikçe Hazret dayanamayıp inlemektedir. Cerrahi müdahalenin acısına dayanamayacağını anlayan Hz. Ali kerreme’llâhü veche, cerraha namaza durmak istediğini bildirmiş ve böylece ok ancak o namazda iken çıkarılabilmiştir. Bunun sebebi, Hz. Ali kerreme’llâhü vechenin namazda kendini tamamıyla Allah Teâlâ'ya vermesi, huşu içinde ibadet etmesi dolayısıyla cerrahi müdahalenin acısını duymamasıdır.

Mevlânâ Lûtfi bu kıssayı anlattıktan sonra ağlaya ağlaya buyurdu ki;

“Hakikat-i hal salât budur. Yoksa bizim kıldığımız amel kuru kıyam ve inhinadır. Anda fâyide yoktur” (işte asıl namaz budur; yoksa bizim kıldığımız kuru kalkıp eğilmedir, onda fayda yoktur),

96 – Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

"Kul abdest alıp da ağzında suyu çalkaladı mı gü- nahlar ağzından dışarı çıkar. Burnuna su verdi mi günahlar burnundan dökülür. Yüzünü yıkadı mı günahlar yüzünden dökülür. Hatta göz kapaklarının altından bile dökülür. Ellerini yıkadı mı günahlar ellerinden hatta tırnakları altından bile dökülür. Başına mesh etti mi günahları başından hatta kulaklarından dökülür. Ayaklarını yıkadı mı günahlar ayaklarından hatta ayaklarının tırnaklarının altından bile dökülür. Bundan sonra ise mescide yürümesi ve kılacağı namaz ise nafile (fazladan mükâfat) olur." (el-Munzirî, et-Terğib ve't-Terhib, I, 153-154, H. no: 13. Hadisin sonunda şunları söylemektedir: Hadisi Malik, Nesâî, İbn Mâce ve Hâkim rivayet etmiş olup, Hakim, Buhârî ve Muslim'in şartına göre sahihtir. Hiçbir illeti yoktur, demiştir. es-Sunabihi ise meşhur bir sahabidir.)

97 – Namaz ise kulluğun zirve noktası olup Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin en üstün sıfatı olan “abd” (kulluk) in işaretidir. Bu sebeple namaz kılmayıp Allah Teâlâ’yı sevmekten bahseden birinden hazer etmek gerekir.

98 – Allah Teâlâ’ya hiçbir şey hulul etmediği gibi; Allah Teâlâ dahi hiçbir şeye hulul etmiş değildir. Allah Teâlâ’nın yakınlığı, her ne kadar keyfiyeti ve benzeri yok ise, de; lâkin burada vehmin yeri vardır. Vehim kavramı ve hayal dairesi dışında kalan, Allah Teâlâ’nın yakınlığıdır.

99 – Şeyh Ebul Abdullah El Kuşeyri kaddese’llâhü sırrahu’l azîz buyurdu ki;

"Kim ki kerametin zuhurunda, halkın o kişinin günahını görmesinden çekindiği kadar çekinmiyor sa, bu kimsenin hakkında hicap vardır. Yok, eğer kerameti elde etmeyi nazara almayıp nefsinin tezkiyesine gayret ve ehemmiyet gösteriyorsa o zaman Allah Teâlâ’nın çeşitli lütfü ona akar ve sadıkların izinde yürümeye başlar"

“Nebilerin uğradıkları musibet, vahyin kesilmesi;

Evliyaların uğradıkları musibet, kendilerinden keramet zuhur etmesi; müminlerin musibetleri ise, ibadetlerinde kusur etmeleridir.” (KARABULUT, Ali Rıza, Kayseri’de Meşhur Mutasavvıflar, Kayseri, 1984, s.61)

100 – “Tarikâtin edebi ikidir. Olduğun gibi görünmek, göründüğün gibi olmak.”

“Gardaşım! Sülûk görmeyen ihvan listesine kayıt olmaz. Her amelin edebi var. Tarikatın edebi de sülûkünü tekmil etmektir.” (İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak)

101 – “Kul Allah Teâlâ’yı tesbih, temcid, tahmid ve tâatla zikrederse; Allah Teâlâ da kulu rahmetiyle zikreder.

Kul dua ile zikrederse; Allah Teâlâ da, duasına icabetle zikreder.

Kul sena ve itaat ile zikrederse; Rabb Teâlâ da, af ve mağfiretle zikreder.

Kul dünyada zikrederse; Allah Teâlâ da, onu âhirette zikreder. Kul tenhalarda zikrederse; Allah Teâlâ’da, onu sahralarda zikreder.

Kul Allah Teâlâ’yı toplulukta zikrederse; Mevlâsı da onu Mele-i âlâda zikreder.

Kul ibâdetle zikrederse; Allah Teâlâ da, yardımla zikreder.

Kul mücâdele ile zikrederse; Allah Teâlâ da, hidâyeti ziyâde ile zikreder.

Kul sıdk ve ihlâs ile Allah Teâlâ’yı zikrederse, Allah Teâlâ da, onu kurtuluş ve muvaffakiyetle zikreder.

Kul rubûbiyetle Allah Teâlâ’yı zikrederse; Allah Teâlâ da, nihayette o kulu rahmet ve ubudiyetle zikreder.

(Muhammed Hikmet Efendi, Marifet-i İlahiyye Tarîkat-ı Aliyye, İst, s. 98)

102 – Yahya bin Muaz radiyallâhü anh buyurdu ki;

"Kul ne kadar aptaldır. Kusurlu bir cisim ve kalpten kusursuz bir ameli ortaya çıkarmak istiyor. Ve böyle kusurlu bir amelin kabule layık olduğuna inanır. Oysaki eğer Allah Teâlâ’nın o yüce lütfu olmasa ve onunla o ameli örtmese kabulü mümkün değildir. O zaman kul ameline değil Allah Teâlâ’nın lütfuna güvensin.”

103 – Bayezidi Bistami kaddese’llâhü sırrahu’l azîz buyurdu ki;

"Günahın tövbesi bir tanedir, taatin ise bin tanedir."

104 – "İnsanlardan gizli tutarlar, Allah'tan gizli tutmazlar" (Nisa-128) mealindeki ayet bu durumu ifade ediyor.

Adia ibni Hatemin rivayet ettiği hadiste buyruldu ki;

"Bazı insanlara cennete doğru yürümeleri emir edilir. Ta ki cennetin lezzet ve kokuları alındığında cennettekilerin nimetlendiklerini seyredince onlara geri dönün emri verilir. Ve sizin burada nasibiniz yoktur denir. Onlar hasret içinde geri dönerler. Ve derler ki; "cennetin bu güzelliklerini görmeden, cehenneme girmiş olsaydık, bize o cehennem biraz daha kolay gelecekti. Onlara şöyle cevap verilir: Siz Allah'la baş başa kaldığınızda büyük günahlar işle- diniz, ama halkın nazarında itibarınız kırılmasın diye iyi ameller işlerdiniz. Allah Teâlâ'dan korkmadınız halktan korktunuz, Allah Teâlâ'yı yüceltmedi- niz, halkı yücelttiniz, Allah Teâlâ'ya dayanmadınız halka dayandınız. İşte bu azap örtün içindir."

105 – "Allah Teâlâ’nın size fazlı ve rahmeti olmasaydı, asla sizden hiçbiriniz temize çıkmazdı" (Nur, 21)

106 – Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bir hadiste “Mümin mümin’in aynasıdır.” (Ebu Davud. Edeb. 29: İbn. Mübarek Hasan-ı Basri'nin sözü olduğunu söyler; bkz. Aclunî. II/294) buyurduğunda etkileşim özelliklerinin geçerliliğini daha belirgin açıklamıştır.

Bu hadis-i şerifteki ilk mümin insandır, ikinci mümin ise Allah Teâlâ'dır (Allah Teâlâ’nın El- Mü’min ismi) Buradan işaretle insanın arkadaşı, Allah Teâlâ olursa ve neticesi cennettir. Kötü arkadaş ise şeytandan kinayedir ve dostluğu cehenneme gidiştir.

107 – Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

"Nur kalbe girdiğinde, göğüs "inşirah" eder, açılır. Sormuşlar;

“Ya Resulullah, bunun alameti var mıdır?”

“Evet,” buyurmuştur.

“Kandırıcı evden uzak, ebedi eve yakınlık, ölüm gelmeden ona hazırlık etmektir."

108 – Nablusî’nin inzivasının ilk yılında yazmış olduğu birinci münâcâtı Vahdet-i Vücûd ile ilgili olarak kulun Allah Teâlâ’ya münacatını anlatıyor.

Rabbim bana dedi:

“Sen, sen bana uygunsun” Dedim ki;

“Fâni olan ben, nasıl Sana uygun olurum?” O bana dedi ki;

“Fâniden başka hiçbir şey Bana uygun değildir?”

Dedim ki; “Ahlâkım kötüdür, ben Sana nasıl layık olurum?”

O dedi ki;

“Onu, Benim iyi ahlâkımla tamamlayacağım.” Daha sonra bana şöyle dedi:

“Ey kulum, Ben senim, fakat sen Ben değilsin. Ey kulum, Mevcûd (var olan) benim, sen değilsin. Ey kulum, bütün beşer Benim keremimin kullarıdır; sen, Benim Zâtımın kulusun.”

Dedim ki;

“Ey Rabbim, ben nasıl Senin Zâtının kulu olurum?” O dedi ki;

“Sen ‘Abdül’-Vücûd’sun (Varlığın kulusun); Abdü’l-Mevcûd (Var olanın kulu) değilsin. Vücûd Ben’im, mevcûd diğeridir, zira o Benim ile varlık bulur. Hâlbuki Ben, Kendi kendimle varım.”

Bu sebeple ben şöyle dedim:

“Ben Varlık’ım.” Ve yine O bana dedi:

“Ey kulum, başkalarından korkma; zira başkaları Ben’im. Ben, senin sendeki Varlığımdan dolayı sende tecelli eden Rabbinim. Ben’den başka ilâh yoktur ve ancak bana tapılabilir.

Her halükârda seni Ben (Kendim) ile zenginleştirirsem, seni zengin kılacağım ve eğer seni başkalarıyla zenginleştirirsem, seni fakir kılacağım. Benden başka ilâh yoktur.”

Ben O’na dedim ki;

“Ey Rabbim, ben Senin nezdinde nasılım?” O bana dedi ki;

“Sen Benim indimde, en yakınlar arasında ve aynı zamanda bütün seni sevenler ile birliktesin. Ben, seni ve seni sevenleri severim.”

Ben O’na dedim ki;

“Ey Rabbim, bana olan aşkının alameti nedir?”

O bana dedi ki;

“Benim sevdiğim ve Benim hoşlandığım şeyleri yapabilmen için sana yardım ve lütfumu ihsan etmemdir.”

Ben O’na dedim ki;

“Ey Rabbim, insanlar bana haksızlık ediyorlar.” O bana dedi ki;

“Bütün bunlar senin hayrınadır. Onların sana ettikleri haksızlıkların sonucuna bakman yeter: Bu, senin Benim ile yakınlaşmandır. Muhakkak ki, sen onlardan önde geleceksin.”

(Bekri Alâeddin, Abdulgânî Nablusî Hayatı ve Fikirleri, trc. Dr. Veysel UYSAL, İst, 1995, s.112–114)

109 – “Göklerde ve yerde neler var, bir bakın” de. İnanmayacak bir millete ayetler ve uyarmalar fayda vermez.” Yunus, 101

111 – Dünyada ebedi kalacak gibi düşünmesidir.

112 – Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

"Müminin yüzüne karşı meth edildiğinde O'nun kalbindeki iman artar "

Bu hadis ârifleri içindir ve durumlarına işaret eder. Yine ârifler diyorlar ki; "Halk'ın dili, Hakk'ın kalemidir." Onlarda kendini beğenme ve böbürlenme asla olmaz.

113 – "Ey nefislerine israf eden kullarım, Allah Teâlâ’nın rahmetinden ümidinizi kesmeyin " (Zümer, 53)

"Allah Teâlâ’nın rahmetinden ancak kâfir topluluklar ümidini keser." (Hicr,56)

"Her âdemoğlu hata edicidir. Hata edenlerin hayırlısı tövbe edenlerdir." Tirmizi

114 – "Yeryüzüm ve göğüm bana dar geldi, fakat mümin kulumun kalbi dar gelmedi." Hadisi Kudsi

115 – Şeyhü’l Ekber Muhyiddin ibnü’l Arabî Hazretleri bu nura "şimşek" adını vermiştir. Çünkü bu nur bir oluyor, ardından yok oluyor. Zira bu nurun devamı- na beşer gücü yetmez.

116 – Mi'racda Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimize bütün nimetler ve azaplar gösterildi de, hâlinde bir zerre değişiklik olmadı. Kur´an-ı Kerim´de “Gözü oradan ne kaydı ve ne de onu aştı.” (Necm, 17) buyruldu.

Bir şeyden etkilenmek eksiklikten olur. Eksiklik yaratılıştan olursa tedavisi olmaz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yaratılışı tam olduğuna göre O´nun bu konuda hataya düşmesi olmamıştır.

117 – Hakk’ı bulmak pek kolaydır, velâkin Hakk’ı bul- duran Kâmil insanı bulmak güçtür. Bunlar kimyâ gibidir, velâkin bulunması kimyâdan güçtür.

118 – Allah Teâlâ’nın insanların sırlarını birbirlerine gizli tutması iki sebepten ötürü büyük bir lütuftur.

Birincisi; İnsanların işlemiş olduğu günah ve kusurları eğer gizli kalmayıp açığa vurulmuş olsaydı insanlar arasında sevgi ve güven kalmayacaktı. Bu yönüyle gizli tutulması insanlara büyük şefkat ve rahmetidir. Bu meyanda evliyasına kullarının bu eksikliklerini gizli tutmakla beraber diğer taraftan da onlara ruhlar âleminin keşfini müyesser eylemiştir.

İkinci sebep ise insanlara bazen evliyasını gizli tutmuştur. Velilerin sırları dışarı vurulmuş olsaydı ve veli bilinip de ona yapılacak saygısızlık sonucu doğrudan doğruya Allah'a savaş açılmış olacaktı. Keza veli tanınırsa O'nun sözünü tutmak farz olacaktı. Bunun içindir ki evliyanın gizli tutulması kuluna bir rahmettir.

Sad bin Abdullah rahmetullahi aleyh'e bazı talebeleri velilerin nasıl tanınabileceklerini sormuş: Demiş ki;

“Allah Teâlâ onların evliya olduğunu göstermeden sıradan bir insan şekliyle tanıtır. Veya onlardan istifade etmek isteyen kimselere de evliyalık şekliyle tanıtır. Eğer onların surlarını dışarıya vermiş olsaydı o zaman bu durum insanların aleyhine olurdu. Çünkü insanlar onları tanıyıp itaatsizlik yapsalardı çok büyük bir günaha girmiş olacaklardı. Fakat Allah Teâlâ kullarına rahmet olsun diye onla- rın sırlarını gizili tutmuştur."

119 – Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

"Ancak münafığın kalbinden merhamet sökülmüştür"

"Rahmet edenlere Allah rahmet eder. Yeryüzündekilere rahmet ediniz tâki gökyüzündekiler size rahmet etsinler"

Rivayete göre Allah Teâlâ Hz İbrahim aleyhisselâmı yer ve gökyüzündeki ruhlar âlemine muttali ettiğinde görür ki bir kimse ağır bir günah işler. Ona beddua eder ve "Ya Rab! Onu helak et" der ve helak olur. Başka biri daha başka bir günah işler ve yine "Ya Rabbi! Onu helak et, senin rızkını yer, senin yerinin üzerinde gezer ve sana isyan eder" ve o da helak olur. Üçüncüsünü görünce yine beddua etmeye çalışırken Allah Teâlâ;

"Dur Ya İbrahim! Kulumdan elini çek. Günah işlerlerse dahi kulumdurlar. Onlara üç fırsatım var. Kulum tövbe eder af ederim veya ondan salih bir evlat kalır bana hamd ü sena eder, onu o evladının hatırına veririm. Ya da kıyamet gününe kadar bekletir ister af eder istersem azap ederim buyurur."

İbrahim aleyhisselâm ruhlar âleminden dönerken, Allah Teâlâ’nın emri olan İsmail aleyhisselâmın kurban kesilmesi o gece ona bildirilir. İsmail aleyhisselâmı kurban etmek için bıçağı boynuna koyduğunda içinden Allah Teâlâ'ya münacatta bulunarak;

"Rabbim bu evladım, gözbebeğim ve herkesten ziyade sevdiğimdir." der. Ona gayp tan bir ses gelir;

"Ruhaniyet âleminde gezdiğin o geceyi ne tez unuttun. Benden kulumun helakini hep istiyordun, bilmiyor muydun ki sen nasıl evladına şefkat besliyor isen ben de kuluma rahmet beslerim. Sen kulumun helak olmasını istedin bende oğlunun kurban edilmesini isterim"

120 – Ebu Muhammed el-Mürteiş rahmetullâhi aleyh diyor ki;

"Ben kaç kez hacca gittim. Fakat hiçbirinde bir zorluk bir rahatsızlık çekmedim. Fakat annem bir gün benden bir bardak su istedi nefsime çok ağır geldi. Bildim ki o haclarımda rahatsızlık çekmediğimden dolayı onlarda nefsimin bir hazzı vardır ve onları şaibeli gördüm. Çünkü anneme su vermem şer'i bir hak olduğundan nefsime zor gelmemeliydi. Ondan biliyorum ki burada nefsimin hazzı yoktur. Onun için ağır geldi.

121 – Nefsin ruhuna karşı sevinç duymasıdır.

122 – "Bu (adam yaptıklarını) Allah Teâlâ’nın gördüğünü bilmez mi?" (Alâk, 14)

123 – Göz kuvvetli ışıkta görmeyi kaybeder.

124 – "Allah dilediğini imha eder ve dilediğini vücuda getirir. Ana kitap ise O'nun nezdindedir." (Râ'd-39)

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem birçok hadisi şeriflerinde dua ve ana baba'ya iyiliğin ömrü bereketlendirdiğini, sadakanın malı artırdığım, başa gelecek musibetleri önlediğini veya hafiflettiğini, şükrün nimeti arttırdığını bildirmiştir. Muallâk kader değişse de mübrem (kesinleşmiş) kader asla değişmez. Ezelde ne takdir edilmişse o olacaktır.

125 – (Allah Teâlâ kullarına ihsanda bulunmayı sever. Kul daha hak etmeden verir. Hatta kâfire bile verir.)

Kul Allah Teâlâ’dan bir ihsan beklediğinde ameline güvenmesin ve bir ihsan geldiğinde kendi duası veya iyiliğinden dolayı geldiğini zannetmesin. O'nun lütuf ve ihsanı kuldan hâsıl olan bir sebebe bağlı değildir. Yoksa kul doğmazdan evvel Allah Teâlâ ona lütuf etmiş onu yaratmış, onu ana karnında beslemiş, muhafaza etmiş, doğunca anasını emmesini ilham etmiş ve öğretmiş, daha nice nice nimetlerde bulunmuştur. Kulun o zaman bir ameli, duası veya bir kabiliyetimi var mıydı?

126 – Bakara, 105; Âl’i İmran, 74

127 – ’raf, 56

128 – "Allah Teâlâ birisine nur yaratmamış ise o kimse nursuzdur. " (Nur, 40)

129 – "Zikrimle meşgul olup istemekten vazgeçene, isteklerinin en güzelini vereceğim" Hadis-i Kudsi

130 – Nebilerin birçok dualarda bulunması şeriatı göstermek, ümmetine öğretmek ve Hakk'a muhtaç olduğunu göstermek içindir.

131 – Hz. Ali kerreme’llâhü veche bayram günleri eski elbiseleri ile bayrama çıkardı.

132 – Tevbe, 60

133 – İstidraç denilen kısımdır. Şeytanın aldatıcı hilelerindendir. Çok kişiyi bu şekilde aldatmıştır.

134 – Bir gün Hazret-i Abdülkâdir kaddese’llâhü sırrahu’l azîz vaaza geç kalmış. Cemaatin beklememesi için, devrinin âlimlerinden olan oğlu, kürsüye gelerek iki saat vaaz etmiş. Fakat etrafında ne bir heyecan ne bir alâka uyandırabilmiş. Nihayet Hazret-i Abdülkâdir kuddise sırruhu’l-azîz telâşla gelerek:

“Özür dilerim ey cemaat, geciktim. Valideniz yumurta pişirmişti, sahan düştü yumurtalar kırıldı..” Deyince, cemaat ağlaşıp feryat etmeye başlamış. O zaman Abdülkâdir Hazretleri’nin oğlu:

“Aman baba, iki saattir bunca söz söyledim de kimseye tesir etmedi. Sen, yumurtalar düştü kırıldı, deyince cemâat birbirine girdi” diye hayret etmiş.

Eve gidince hayretini babasına açmış ve hikmetini sormuş. O da, “Ey Oğlum! Eğer sen de Bağdad çöllerinde 25 sene nefsinle mücâhede etseydin, semeresini görürdün” buyurmuşlardır. (Mehmet Zahid KOTKU, Tasavvufî Ahlak, İst, 1998, s.119)

135 – “Her kap, içindeki olanı, dışarı sızdırır!”

136 – "Rahmanın izin verdikleri dışında hiç kimse konuşmayacak ve herkes yalnız doğruyu söyleyecektir" (Nebe,28)

Rivayetlere göre, dokuz yıl büyük çilelerle sülûkünü tamamlayan Niyazi Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Efendi'den Elmalı halkına son defa vaaz ve nasihat etmesi istenir. Mısrî konuşmak için kürsüye çıkar. Fakat dili tutulur, konuşamaz. Sonunda şeyhi, “Mısrî Efendi, bundan böyle durma ve susma, konuş” deyince dili çözülür, güzelce va'z eder. Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz sonradan bunu anlatırken, “Şeyhimin bu izin ve himmetiyle hâlâ konuşur, söyleriz. Bize korku yoktur” dermiş. (İbrahim RAKIM, 1750), v.60; Tuhfe, s.20-21

137 – “Mânâlar kesinlikle harflere sığmazlar, Okyanusu bir kaba koymak mümkün olmaz!.. Biz ki, kendi sözlerimiz açısından sıkıntıdayız,” (Şeyh Mahmûd Şebüsterî) b.50-51

Remz-i Hakk’a mahrem olan, yani o mahrem olan manevî işareti başkalarına ifşâ etmez. Zira ifşâ etmek caiz değildir. Mahrem olmayana şöyledir, böyledir diye söylemek memnudur.

138 – İlâhiler bu kısımdandır. Denizin kıyıya attığı inciler gibi.

139 – “İnsanlar madenler gibidir.” Birbirleri ile olan yakınlıkları oldukları gibi ayrılıkları bulunur. Her bir yakınlığın altındaki ünsiyet ise ya ezeli ya da sonradan kazanılan özelliklerdendir. İnsan arkadaşlarının davranışlarından ve eylemlerinden dolayı kendi duygu ve hareketlerinin yansımasını görür. Arkadaş- lığı gerektiren şey aynı cinsten olmak ve tabii münasebettir. Nitekim denilmiştir ki: Tabiatında bulunan hallerden bir parçayı karşısındakinde mevcut bulan kimse, ona meyleder. Onlar bulunan mevcut haller ile kendilerindeki bulunan hali kuvvetle çeker. Bunların hali âşık ve maşuk misali gibidir. Mayalarındaki haller ile insanlar, birbirlerini gördüğü zaman ya kaçar veya yaklaşır.

140 – Fatih Sultan Mehmed Han’ın türbedârlarından ve Şa’bâniyye tarîkatının son devir şeyhlerinden Ahmet Âmış kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz Efendi de buyururlarmış ki;

“Tasavvuf kitabı okumayın. Onlar sizi idlâl (yanlışa götürür) eder. Yalnız Niyâzi Divânı’nı okuyun. Zira O, sülûkü bitirdikten sonra söylemiş ve yazmıştır.”

Yine nakledilmiştir ki: Mevlânâ-hazretleri, Şemseddin'le buluştuğu ilk zamanlarda geceleri Mütenebbi divanını okurdu. Mevlânâ Şemşeddin Tebrizi:

"Bu, okumağa değmez. Bunu bir daha okuma" diye bir iki kez söylediyse de, Mevlânâ, dalgınlığından onu yine okuyordu. Bir gece yine böyle hararetle divanı okuduktan sonra uykuya daldı. Rüyasında, medresede bilginler ve fakihlerle bir tartışmada bulundu ve hepsini yendi. Sonra:

"Bunu niçin yaptım, buna ne lüzum vardı" diyerek medreseden çıkıp gitmek istedi ve tam bu sırada uykudan uyandı ve Mevlânâ Şemseddin'in kapıdan içeri girdiğini gördü ve:

"Bu biçare fakihlere yaptığını gördün mü, işte bunların hepsi Mütenebbi divanını okumanın uğursuzluğundandır" dediğini duydu.

Yine bir gece Mevlânâ rüyasında, Mevlânâ Şemseddin'in Mütenebbi'yi sakalından yakalayarak yanına getirdiğini ve ona:

"Bu adamın sözlerini mi okuyordun" dediğini görür.

Mütenebbi zayıf, nahif ve sesi kısık bir adammış. Mevlânâ'ya:

"Beni bu Mevlânâ ŞemseddinTebrizi'nin elinden kurtar; artık bu divanı karıştırma" diye yalvarmış. Nihayet Mevlânâ, okutmayı ve öğretmeyi bıraktı, lâliş sarığını sardı, hindiban farecisini giydi semâ ve riyazete başladı ve şu şiiri söyledi:

"Ben, bir memleketin zahidi ve bir minberin vaizi idim:

Gönlümün kazası, beni, sana ellerini Çırpıp gelen bir âşık yaptı."

(EFLÂKÎ & trc:Tahsin YAZICI, 1995)s. 199, b: (14-15)

141 – İbn Abbâs radiyallâhü anhın “Yedi kat göğü ve yerden de bir o kadarını yaratan Allah'tır. Allah- 'ın fermanı bunlar arasında iner.” Talak, 12 âyeti hakkındaki; “Eğer ben bu âyetin tefsirini söyleseydim, beni taşa tutup öldürürdünüz.” diğer bir rivayette, “Kesinlikle benim kâfir olduğumu söylerdiniz.” (İbn Abbâs'ın (r.), Talak (65), 12. âyeti hakkın- daki bu sözü yukarıdaki gibi değişik lafızlarla rivayet edilmiştir. Bak: İbn Kesîr, 8, 183. Bu âyette ifade edildiği şekliyle, inmekte olan ilâhî ferman hakkında İbnu'l-Arabî’nin yorumları için ayrıca bak: Futûhât, 1, 141, 156, 2,455, 3, 28, 382, 398, 4, 397.sözünün bir anlamı olmazdı.)

Ebû Hureyre'nin radiyallâhü anhın “Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden iki kap hıfzettim. Onlardan birini yaydım. Diğerine gelince, eğer onu da yaymış olsaydım, benim şu boğazım kesilirdi.” (Buhârî, İlim (3), 42) kelamını hatırlamak gerekir.

142 – ‘Daha çok ibadet edeyim’, ‘Sabahlara kadar namaz kılayım’, ‘Tesbih ve zikir çekeyim’, ‘Dua okuyayım’ gibi nafile ibadetlerle geceleri ihya edeyim düşüncesidir. Bu hususta şu bilinmeli ki; şeytan insanı fazla nafile ibadetlerle meşgul ederek farz ibadetlerinden alıkoyar ya da farz ibadetlerini vaktinin sonuna bıraktırır veya unutturarak farz ibadetlerinin vaktini geçirttirir. Meselâ, gecelerini fazla nafile ibadetlerle ihya eden kişi,

“Biraz istirahat edeyim.” derken uykuya dalar ve birçok kere farz olan sabah namazını kaçırır. Ya da nafile olan “Evrad ve ezkârımı okuyayım.” “Virdimi bitireyim.” derken farz olan ibadetleri vaktin sonuna kadar tehir eder. Ya da evrâd ve ezkârını okuyamadığı zaman öyle telaşlanır ki, farzlarındaki ihmalinden o kadar endişe duymaz.

Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem “en iyiye yakın olanı yapın, az da olsa devamlı olanın daha sevaplı olması ile sevinin, kolaylaştırın ve sabah akşam seferinde ve gece yolculuğunda (tevfik vermesi için) Allah Teâlâ’dan yardım isteyin” buyurmuştur. Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim de “Allah Teâlâ, dinde size bir zorluk kılmadı” (Hacc, 78)

Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem de: “Ey insanlar! Dinde aşırılıktan sakının, çünkü sizden öncekileri dindeki aşırılıkları helâk etti (İbn Mâce, Menâsik, 63; Ayrıca bkz. Nesâî, Menâsik, 217; Ahmed b. Hanbel, I, 215, 347.) Buyrulması dini hayattaki itidâlin zirve nokta olduğunu göstermektedir.

143 – “Allah Teâlâ, size kolaylık yapmak istiyor, güçlük çıkarmak istemiyor” (Bakara, 185)

“Allah Teâlâ; emirlerinin hafif olmasını diledi. Çünkü insanlar zayıf yaratıldı.” (Nisa,27)

144 – "Allah Teâlâ zincirlerle cennete sokulan kavme hayret eder"

145 – Kehf, 45

146 – Noksanlık ve cimrilik beşer sıfatıdır.

147 – Kıyamet, 19

148 – Enbiya, 18

149 – Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki;

“Hafif-ül haz (az malı) olanlara ne mutlu”

“Âdemoğlu iki şeyden hoşlanamaz.

Mal azlığı ve ölüm.

Mal azlığı ise hesabın azlığına işarettir”

Şah-ı Nakşibend kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Efendimiz “Allah Teâlâ´m sevdiklerime zekât verecek kadar çok mal, zekât alacak kadar fakirlik verme” diye dua ederlerdi. Onun için yolundan gidenlerde fazla bir zenginlik olmamış ve olmayacaktır.

150 – "Şüphesiz en fazla Allah Teâlâ'dan korkanlar âlimlerdir." (Fatır,28)