Besmele-i Şerîf’in ardından mushafın ilk âyeti olan Fâtiha Sûresi, "Elhamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn" nidasıyla başlar. Kur’ân-ı Kerîm’de kırk iki yerde "Rabbi’l-âlemîn" tamlamasıyla, otuz bir yerde ise farklı sîgalarla olmak üzere toplam yetmiş üç âyette "âlemler" kavramına dikkat çekilir.
Zâhir ehli ve büyük müfessirler bu âlemleri mahlûkat cinsleri, semâvât, arz veya canlı nevileri olarak yorumlarken; tasavvuf mektebinin kâmil ârifleri meseleyi seyr-i sülûk ve marifetullah zaviyesinden ele almışlardır. Ârifler katında âlem; sırf dış dünyadaki fizikî kâinat değil, kesretten vahdete giden yolda kul ile Rabbi arasında bulunan tecellî mertebeleri, sıfat-ı ilâhiyye boyutları ve idrak menzilleridir. Lisana sığmayan bu ledünnî hakîkatler, ancak bizzat yaşanarak ve bu merhaleler geçilerek zevk edilir.
İnsanoğlunun bu âlemleri idrak edebilmesi ve perdeleri aralayabilmesi ise ancak Rahmeten li'l-Âlemîn olan Fahr-i Kâinât Efendimiz'in (s.a.v.) nûru ve rehberliği ile mümkün kılınmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak; "Biz seni âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik" (Enbiyâ, 107) buyurmaktadır. Bu rahmet; yalnızca bir tebliğ değil, kulun Hakk'a vuslatında geçmesi gereken bütün bâtınî mertebeleri aydınlatan, yolu açan ve rehberlik eden mutlak bir hidâyet menbaıdır.
Yunus Emre Hazretleri bir nutk-i şerîfinde;
Âlemler nûra gark oldu
Muhammed doğduğu gece
Mü'min münâfık fark oldu
Muhammed doğduğu gece
derken, âlemlerin nûra gark oluşunu maddî bir ışıkla değil; hakîkatin perdesinin aralanması ve o âlemlerin sırlarına giden yolların bilinir ve yürünür hâle gelmesiyle açıklar. O Server-i Kâinât teşrif etmemiş olsaydı, maksuda varmak için kat edilmesi gereken bu bâtınî menzillerin değil aşılması, varlıklarından dahi haberdar olunamazdı. Yine Yunus, O'nun kâinatı kuşatan mânâsını şöyle terennüm eder:
Mü'min olanların çoktur cefâsı,
Âhirette olur zevk ü safâsı.
On sekiz bin âlemin Mustafâ'sı,
Adı güzel, kendi güzel Muhammed.
Bu on sekiz bin âlemin dış dünyada değil, insanın kendi bâtınında ve kalbî seyrinde aşıldığını ise Yunus Emre şu meşhur beyitleriyle sülûk diline döker:
Adım adım ileru, bu âlemden içeru,
On sekiz bin âlemi geçtim bir dağ içinde.
Yetmiş bin hicâb geçtim, gizli perdeler açtım,
Ben dost ile buluştum, buldum bir dağ içinde.
Deprenmedim yerimden, ayrılmadım şeyhimden,
Aşktan bir kadeh aldım, içtim bir dağ içinde.
Kalpten büyük dağ olmaz, ol Allah'a doyulmaz,
Sohbetine kanılmaz, erdim bir dağ içinde.
Yunus eydür: Gezerim, dost iledir pazarım,
Ol Allah'ın didârın gördüm bir dağ içinde.
Beyitte zikredilen "dağ", insanın sadrı ve kalbidir. Seyr-i sülûk ehli, mekân değiştirmeden, kâmil bir mürşidin terbiyesinde kalbî muhabbetle bu on sekiz bin hicâbı aşarak vahdete vasıl olur.
Hâce Muhammed Lütfi (Alvarlı Efe) Hazretleri de iki ayrı şiirinde bu sırrı şöyle beyan buyurmuştur:
On sekiz bin âlemin îcâdına oldur sebeb
Emr-i levlâk ile sultandır Habîb-i Kibriyâ
(Yüce Allah’ın sevgilisi Hz. Peygamber, on sekiz bin âlemin varlık sebebidir; “Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım” hitabıyla taçlandırılmış bir sultandır.)
On sekiz bin âlemin esrârını tâlîm eden
Neş’e-i şevk-ı şerâb-ı lâ-yezâlin yâ Resûl
(Ey Allah’ın Rasûlü! On sekiz bin âlemin sırlarını öğreten ve talim eden; Senin sunduğun o zevalsiz, ebedî ilâhî muhabbet şarabının feyz ve neşvesidir.)
Cenâb-ı Hak; “Kullarım sana beni sorarlarsa, şüphesiz ben onlara çok yakınım…” (Bakara, 186) buyurmaktadır. Akıl idrak etmekte zorlansa da Allah kuluna şah damarından ve bizzat kendi nefsinden daha yakındır; lâkin kul kesret perdeleri, nefis kayıtları ve cehâlet sebebiyle Hakk'tan pek uzaktır. Bahsi geçen yakınlık ve uzaklık mekânsal ya da fizikî değil; mânevî idrak, sıfat-ı ilâhiyye ve tecellî mertebelerine dâirdir. Kulun bu yakınlığı zevk edebilmesi ve kurbiyyet sırrına erebilmesi için, kendi nefsâniyetinden başlayarak kalb semâsındaki on sekiz bin âlemi aşk, zikir ve seyr ile kat etmesi gerekir.
Hülâsa; tasavvuf lisanındaki "on sekiz bin âlem", maddî tabiatta sınıflandırılan canlı türleri veya biyolojik familyalar değildir. Bunlar; insanın enfüsünde yer alan, kul ile Rabbi arasındaki perdeleri oluşturan ve vuslat yolunda aşılması gereken letâif, sıfât ve mânevî tecellî mertebeleridir.
Allâhu a'lem.
Dr. Necati Aksu