Gözler kör olmaz; göğüsler içindeki kalpler kör olur
Kur'ân-ı Kerîm'de körlükten bahseden âyetlerin ortak vurgusu şudur: asıl körlük, baş gözünün değil kalbin, yani basiretin görmemesidir. Hac sûresinde bu hakikat açıkça ifade edilir:
... فَإِنَّهَا لَا تَعْمَى الْأَبْصَارُ وَلَٰكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ
"...Gerçek şu ki, gözler kör olmaz; fakat göğüslerin içindeki kalpler (basiretler) kör olur."
Hac, 22/46
Yâsin sûresindeki âyet ise bu körlüğün nasıl oluştuğunu tasvir eder:
وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ اَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَاَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ
"Biz onların önlerine bir set, arkalarına da bir set çektik. Böylece onları bürüdük (gözlerini perdeledik); artık onlar görmezler."
Yâsin, 36/9
Bu âyet, hakikate karşı kulaklarını tıkayan, kibirlenen ve basiretini tamamen kaybetmiş inkârcıların psikolojik ve mânevî durumunu anlatır. Burada iki önemli nokta dikkat çeker:
Bu durumun bir kader cilvesi değil, kişinin kendi tercihinin sonucu olduğu da vurgulanır: Allah onların gözlerini durup dururken perdelememiştir; bu, kendilerinin ısrarla hakkı reddetmelerinin bir neticesidir. Nitekim İsrâ sûresi bu körlüğün âhirette de devam edeceğini bildirir:
وَمَنْ كَانَ فِي هٰذِهِ اَعْمٰى فَهُوَ فِي الْاٰخِرَةِ اَعْمٰى وَاَضَلُّ سَبِيلًا
"Kim bu dünyada kör ise, âhirette de kördür; hatta yol bakımından daha da şaşkındır."
İsrâ, 17/72
Müfessirlerin büyük çoğunluğu buradaki "körlük" kelimesini mânevî körlük olarak açıklamıştır: Allah'ın âyetlerini görmeyen, hakikati bile bile inkâr eden, kalbi mühürlenmiş kimseler âhirette kurtuluş yolunu bulamayacaktır.
Hadis-i şerifler de aynı hakikati farklı ifadelerle pekiştirir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur:
"Kul bir günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta oluşur..."
Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'ân, 83
Ulemâ bu hadisi şöyle açıklamıştır: Kişi günahından vazgeçip istiğfar eder ve tövbe ederse bu leke silinir, kalp tekrar parlar (arınma). Fakat günah işlemeye devam edilirse o siyah nokta büyür ve sonunda tüm kalbi kaplar (kararma).
Aynı mânâ başka hadislerde de tekrarlanır:
"Körlüğün en kötüsü, kalbin (basiretin) kör olmasıdır."
Beyhakî, Şuabü'l-İman
"Gerçek kör, baş gözü görmeyen değil, kalp gözü (basireti) görmeyendir."
"Müminin ferasetinden (bakışından, basiretinden) sakınınız. Çünkü o, Allah'ın nuru ile bakar."
Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'ân, 15
"Bilin ki, bedende öyle bir et parçası vardır ki, o iyi olursa bütün beden iyi olur; o bozuk olursa bütün beden bozuk olur. Bilin ki, o kalptir."
Buhârî, Îmân, 39
Hz. Ali (r.a.) de aynı gerçeği veciz sözlerle özetlemiştir:
"Göz körlüğü, basiret körlüğünden daha hafiftir."
"Kalp kör olduktan sonra, gözlerin görmesinde hiçbir fayda yoktur."
Peki bu "görme" farkı nereden kaynaklanır? İnsanın dışarıda seyrettiği, gördüğü şey, aslında bizzat kendisidir; çünkü insan, kendinde olmayan bir şeyi anlayamaz, kavrayamaz. Meselâ Allah Teâlâ insana işitme kudreti vermeseydi, insan ses denen şeyi yok sayardı, varlığından haberi olmazdı.
Dışarıda görünenler, yani ışık vurunca şekil olarak beliren şeyler, optik olarak herkes için aynıdır. Fakat bakanlar, görenler farklıdır; herkes kendi idrâki kadar görür. İşte evliyâullah ile diğer insanlar arasındaki görme farkı da budur. Hz. Mevlânâ'nın şu sözü tam da bu mânâyı anlatır:
"Senin baktığına herkes bakıyor; ama ya görebildiğini herkes görüyor mu?"
Bu görme seviyesi kişinin ulaştığı yakîn derecesine göre değişir; büyük velilerin keskin bakışı ile diğer velilerin durumu bir değildir, her biri kendi mertebesi nispetinde görür. Kısacası bu görme kabiliyeti en edna mümin ile en kâmil zât arasında kademe kademe değişir.
Bu noktada müminin kâinat aynasında kendini seyredip tanıması, bu tanıma üzerinden de Rabbini bilmesi hâsıl olur. Meşhur ifadeyle:
مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ
"Men 'arefe nefsehu, fe-kad 'arefe rabbehu."
"Kim nefsini (kendini) tanırsa, Rabbini de tanır."
Bu hakikate Sahih-i Buhârî ve Sahih-i Müslim'de rivayet edilen şu hadis-i şerifle işaret edilmiştir:
إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَتِهِ
"İnnallâhe halaka Âdeme alâ sûratih."
"Allah, Âdem'i kendi sûreti üzere yarattı."
Burada yanlış anlaşılmaya mahal vermemek gerekir: insan, Allah'ın isimlerinin çok zayıf ve yaratılmış tecellilerine mazhar olmuş eşref-i mahlukattır (yaratılmışların en şereflisidir). "Allah'ın sûreti" ifadesi, ehlullah nezdinde "Allah'ın isim ve sıfatlarının tecellilerine kabiliyetli bir yaratılış" olarak anlaşılmıştır. İnsandaki bu kabiliyet, Allah'ın hakiki sıfatları değil, onların yaratılmış âlemdeki gölgeleri, tecellileridir. Burada belki de asıl işaret edilen hakikat: İnsan ruhunun bedendeki tasarrufunun, Hak Teâlâ'nın âlemdeki tasarrufu gibi olduğudur.
Tasavvuf ehli, bu meseleyi farklı açılardan ele almış, fakat hepsi aynı noktada birleşmiştir: mânevî körlük yapısal bir kusur değil, sonradan edinilen bir hastalıktır.
İmam Gazâlî, İhyâu Ulûmi'd-Dîn ve onun Farsça özeti mahiyetindeki Kimyâ-yı Saâdet adlı eserlerinde insan kalbini berrak bir aynaya benzetir. Her insanın kalbi doğuştan ilahî hakikatleri (marifetullahı) yansıtabilecek yetenektedir; fakat bu yeteneğin önünde beş temel perde (hicap) vardır:
Gazâlî'ye göre mânevî körlüğün nihaî aşaması kalbin mühürlenmesidir (hatm); bu durumda ayna öylesine paslanmıştır ki artık cilalanması (tasfiyesi) imkânsız hâle gelir (Rân temizlenebilir, hatm temizlenemez).
Mârifetnâme'de İbrahim Hakkı Erzurumî, meseleyi mikrokosmos-makrokosmos (âlem-i sağîr ve âlem-i kebîr) dengesi üzerinden okur. Ona göre insanın başında nasıl iki zâhirî göz varsa, kalbinde de iki bâtınî göz (basiret) vardır. Mânevî körlük, ona göre doğrudan "kendini bilmemek ve dolayısıyla Rabbini bildiren marifetten mahrum kalmak"tır. Bunun iki temel sebebi vardır:
وَمَنْ اَعْرَضَ عَنْ ذِكْرِي فَاِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنْكًا وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اَعْمٰى ۞ قَالَ رَبِّ لِمَ حَشَرْتَن۪ٓي اَعْمٰى وَقَدْ كُنْتُ بَصِيرًا
"Kim de beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz. ✧ O: Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben, hakikaten görür idim!, der."
Tâ-Hâ, 20/124-125
Mevlânâ, Mesnevî'de mânevî körlüğü daha çok bakış açısının darlığı ve önyargı üzerinden anlatır. Meşhur Körlerin Fil Tarifi hikâyesinde olduğu gibi, bütüncül hakikatten mahrum kalıp sadece bir cüze dokunan ve onu bütün sanan insanları mânevî kör olarak niteler. Ona göre hırs, tamah ve haset göze çekilmiş en kalın perdedir:
"Hırs gelince basiret kör olur; yüzlerce ibret sahnesi önünde durur da insan birini bile göremez."
Ekberî ekolde mânevî körlük, "varlığın tekliğini (vahdet-i vücûd) ve her şeydeki ilahî tecelliyi görememek" demektir. Kişi eşyayı sadece kesret (çokluk) olarak görüyor, her şeyin arkasındaki tek müessir olan Hakk'ı idrak edemiyorsa, bu en büyük körlüktür. Bu ekole göre "amâ" (körlük/karanlık), nûrun (vücûdun) idrak edilememesi durumudur.
İmam-ı Rabbânî Mektûbât'ta, mürşid-i kâmilin rehberliğinden mahrum kalmayı ve sünnet-i seniyyeden sapmayı mânevî körlüğün en büyük tetikleyicisi olarak görür. Bidatlere saplanmak kalbin nûrunu alır; kalp nûru sönünce kişi doğruyu yanlıştan ayırt edemez hâle gelir, yani furkan vasfını kaybeder.
Bu görme meselesinin tasavvufta bir de özel bir boyutu vardır. Bazı sûfîler, mânevî mertebelerinden bağımsız olarak sebepleri görmez, doğrudan Allah Teâlâ'nın fiillerini, yani eşya ve olayları yaratmasını görürler; başka bir ifadeyle sebeplerin perdelediği hakikati müşahede ederler. Meselâ üşümenin soğuktan olmadığını, yakmanın ateşten olmadığını, ıslanmanın yağmurdan olmadığını görür ve bilirler. Ancak bu gördükleri bizzat Zât-ı Bâri'nin fiili değil, kelâmı gibi tek olan fiilinin tecellileridir.
İmâm-ı Rabbânî Hazretleri, 216 numaralı mektubunda bu durumu şöyle izah eder: İrşad için geri dönen, yani halk mertebesine inen velî, sebepler âlemine iner ve eşyanın oradaki varlığını sebeplere bağlı bulur; fakat sebepleri yaratan Zât'ın fiilini, sebeplerin perdeleri arkasında görür. Eğer dönüş yapmamış, ulaştığı makamda kalmışsa veya dönmüş fakat sebeplere ulaşamamışsa, onun nazarı yalnız Sebepleri Yaratan'ın fiilinde kalır — çünkü sebepler onun bakışından tamamen kaldırılmıştır—.
Hazrete göre Allah bu iki zümreden her birine, kendilerinden gelen zanna göre ayrı ayrı muamele eder: sebepleri göreni sebeplere ulaştırır, sebepleri görmeyenin işini ise sebepler vasıta olmadan hazırlar. Şu hadis-i kudsî bu mânâya işaret eder:
"Ben, kulumun bana olan zannına göreyim."
İmam-ı Rabbânî bu farkı, Hasan-ı Basrî ile Habib-i Acemî arasında geçen meşhur bir kıssayla açıklar:
Bir gün Hasan-ı Basrî nehir kenarında durmuş, karşıya geçmek için gemi bekliyordu. Habib-i Acemî geldi ve sordu:
— Burada neden bekliyorsun?
Hasan-ı Basrî cevap verdi: — Gemi bekliyorum.
Habib-i Acemî dedi ki: — Gemiye ne hâcet? Sende yakîn yok mu? (Yani: Bu vasıtalara ihtiyaç duymadan geçebileceğini biliyorsun, niçin gitmiyorsun?)
Hasan-ı Basrî ona sordu: — Sende de ilim yok mudur? (Yani: Sen de bu sebepler âleminde doğru olanın sebepleri kullanmak olduğunu bilmiyor musun?)
Bunun üzerine Habib-i Acemî, gemi beklemeden suda yürüyerek geçip gitti. Hasan-ı Basrî ise durup gemiyi bekledi.
Bu kıssadan çıkan sonuç şudur: Hasan-ı Basrî sebepler âlemine inmiştir, bu yüzden kendisine sebepler vasıtasıyla muamele olunmuştur. Habib-i Acemî ise sebepleri tamamen nazardan silmiş vaziyettedir, bu yüzden de kendisine sebepler vasıta olmadan muamele olunmuştur. Ancak fazilet üstünlüğü Hasan-ı Basrî'ye aittir; çünkü o, ayne'l-yakîn ile ilme'l-yakîni birleştirip eşyayı olduğu gibi görmüştür. Yani Habib-i Acemî gibi gidebileceğini ayne'l-yakîn bildiği hâlde — sebepleri de, Sebepleri Yaratan'ın fiilini de gördüğü hâlde — nasıl davranması gerektiğini, yani sebeplere uymanın gerekliliğini ilme'l-yakîn denen kesin bir bilgiyle bildiğinden böyle davranmıştır. Allahu a'lem.
Kulda mânevî körlüğün izalesi demek olan bu yakîn nasıl hâsıl olur? Bütün mutasavvıfların ittifak ettiği nokta şudur: mânevî körlük yapısal bir kusur değil, sonradan edinilen bir hastalıktır ve tedavisi üç aşamalı bir reçeteyle mümkündür:
Mânevî körlük, gözün değil kalbin bir hastalığıdır; günah ve gafletle kararır, tövbe ve zikirle parlar. Tedavisi her mümin için aynı üç aşamadan geçer: kalbi arındırmak, nefsi terbiye etmek ve basireti açık bir rehberin nûrundan istifade etmek.