İnsan; mahiyetleri ve hakikatleri birbirinden bütünüyle farklı iki ayrı âleme mensup olan beden ve ruhtan var edilmiştir. Bu âlemler; bedenin ait olduğu mülk (şehâdet) âlemi ile ruhun mensup olduğu emir âlemidir. Cenâb-ı Hak, zâhir ve bâtın cihetleriyle birbirine hiç benzemeyen bu iki varlık boyutunu, sonsuz kudret ve hikmetiyle insan fıtratında kemâliyle bir araya getirmiştir.
Beden; boyutu, ağırlığı ve hacmi olan, ölçülüp biçilebilen bu halk (yaratılış) âlemine mensuptur. Bedenin aslı; anâsır-ı erbaa denilen toprak, ateş, hava ve sudan müteşekkildir. Ruh ise mekândan münezzeh ve latîf olan emir âlemine aittir. Onun aslı; Hak Teâlâ'nın insana lütfettiği nefha-i Rabbânî, yani ilâhî bir sırdan ibaret olan üflenmiş hakikattir.
Nefha-i Rabbânî; tasavvuf ve İslâm düşüncesinde "Rabbânî üfleyiş" ya da "İlâhî nefes ve esinti" mânâsına gelir. Bu kavram, insanın hilkatindeki ilâhî tecelliyi, can buluşundaki sırrı ve hakiki manevi uyanışı temsil eden temel bir esastır. Bu kutlu hakikatin tasavvufi ve itikadi boyutları özetle şöyledir:
Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. Âdem'in (a.s.) yaratılışı beyan edilirken geçen:
...نَفَخْتُ ف۪يهِ مِنْ رُوح۪ي...
(«...Ona ruhumdan üfledim...» - Hicr 15/29; Sâd 38/72)
ilâhî fermanına dayanır. Şüphesiz bu ifade mahlûkâta mahsus maddi/fiziki bir üfleme değildir; bilakis insana bahşedilen yüksek şuur, idrak, marifet kabiliyeti ve Cenâb-ı Hakk’ın esmâ ve sıfat tecellilerine ayna olabilme istidadını remzeder. İnsanı diğer bütün mevcudattan ayıran, onu eşref-i mahlûkât (yaratılmışların en şereflisi) kılan ve bizatihi ilâhî hitaba muhatap eyleyen sırrın menbaı işte bu nefhadır.
Nitekim Hak Teâlâ'nın:
"فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ ف۪يهِ مِنْ رُوح۪ي فَقَعُوا لَهُ سَاجِد۪ينَ"
(«Onu tesviye edip düzene koyduğum ve ona ruhumdan üflediğim zaman, derhal onun için secdeye kapanın!» - Hicr 15/29)
emri de insanın mazhar kılındığı bu ulvi kaynağa ve şerefe açıkça işaret etmektedir. Ehl-i irfan ve tasavvuf büyükleri, insanın bu dünyaya gelişindeki asıl gayenin; nefsani perdeleri tezkiye yoluyla aralayarak mezkûr ilâhî nefhanın (özün) idrakine varmak ve o saf manevi menba ile vuslatı bulmak olduğunu ifade etmişlerdir.
Ruh, bedene bürünmüş olsa dahi hakikatte daima kendi latîf âlemindedir; maddî mekân ile bir mukayesesi ve benzerliği yoktur. O, cisimler gibi maddeten bir yere girip çıkmaz, mekân değiştirip gidip gelmez; ışık ya da yel gibi maddi kayıtlara sığmaz. Ancak bedende tecelli eder ve alâmetlerini azalar üzerinden izhar eder. Kısacası beden, bu fani dünya hayatı boyunca ruhun emrine verilmiş geçici bir alet, bir hizmetkâr ve bir binektir.
Bu hakikat dairesinde; ruhun bedeni tasarruf edip kullanması haline uyanıklık; bedenle olan dış alakasını ve zâhirî irtibatını muvakkaten kesmesi haline uyku; bedenle olan alakasını hem zâhiren hem bâtınen bütünüyle ve kat'î surette kesmesine ise ölüm denir. Bazı arif zatlar bu inceliği; ruhun bedenle yalnızca dış alakasını kesmesinin uyku, bununla birlikte iç bağını da tamamıyla koparmasının ölüm olduğu şeklinde izah etmişlerdir.
Cenâb-ı Hak bu hakikati Zümer Sûresi'nde şöyle beyan buyurur:
"اَللّٰهُ يَتَوَفَّى الْاَنْفُسَ ح۪ينَ مَوْتِهَا وَالَّت۪ي لَمْ تَمُتْ ف۪ي مَنَامِهَاۚ فَيُمْسِكُ الَّت۪ي قَضٰى عَلَيْهَا الْمَوْتَ وَيُرْسِلُ الْاُخْرٰٓى اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّىۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ"
(«Allah, ölecek olanların ölüm zamanı gelince, ölmeyeceklerin de uykularında iken canlarını alır da hakkında ölüm hükmü verdiği canı tutar, diğerini ise muayyen bir vakte (eceline) kadar salıverir. Şüphesiz bunda, derin derin düşünecek bir topluluk için nice ibretler vardır.» - Zümer 39/42)
Efendimiz de (s.a.v): "Uyku ölümün kardeşidir" buyurmuştur.
Bu anlamda insanlar akşam ölürler ve sabah dirilirler.
Burada idrak edilmesi gereken hayati fark şudur: Uykuda iken beden mamurdur, canlılık devam etmektedir ve bineğin sahibi olan süvari (ruh) bedenine geri dönecektir. Ölümde ise bağ kopmuş, binici bir daha dönmeyecek şekilde ayrılmış ve binek (beden) vazifesini tamamlamıştır. Dolayısıyla uykudan iki nevi uyanış gerçekleşmektedir: Biri dünyaya uyanmak, diğeri ise âhirete uyanmaktır. Dünyaya uyanmak, alışılagelen fani hayat seyrine avdet etmektir. Âhirete uyanmak ise ölümdür ki, kalb gözü açık havâss-ı evliyâullah müstesna, fani hayattaki insanların bunun keyfiyetini ve nasıllığını bihakkın kavraması mümkün değildir. Bu sebepledir ki ölüm vâki olduğunda gaflet ehli için hayret ötesi bir hayret ve dehşet tecelli eder.
İşte bu satırların kaleme alınmasındaki asıl maksat; beşerin zihninde uykunun mahiyeti ile ölümün hakikatinin birbirine karıştırılması meselesidir. İnsanoğlu uykudan uyandığında, uyku esnasında gerçekte ne yaşadığını bilemez; zira bu müddet zâhirde sanki kayıp, şuursuz bir boşluk gibidir. Oysa ruh kendi âleminde yaşamaya devam eder; fakat bedene avdet ettiğinde bu idraki hatırlayamaz. Tıpkı o latîf âlemde iken bu fani dünyayı hatırlayamadığı gibi... Zira mülk ile melekût âlemi arasında kalın perdeler vardır ve bu iki âlem mahiyet itibarıyla birbirinden bütünüyle ayrıdır. Bu sebeple buradayken orası, oradayken de burası idrak olunamaz.
Ancak velîler (evliyâullah) için durum başkadır. Masivadan arınmış, cilâlanıp ayna haline gelmiş kalpleri sayesinde onlar her iki âlemin hangisinde bulunsalar diğerinin idrak ve şuurunu muhafaza ederler. Nitekim Fahr-i Kâinât Efendimiz (s.a.v): "Gözlerim uyur lâkin kalbim uyumaz" buyurarak bu daimi uyanıklık ve irtibat haline işaret etmiştir. Buna rağmen kâmil veliler dahi âlem-i menâmda (uyku ve rüya âleminde) müşahede ettikleri hakikatleri avamın lisanıyla anlatacak dünyevî kelimeler bulamazlar; o hakikatleri ancak misaller, teşbihler ve remizler yoluyla sezdirirler.
İnsanoğlu ekseriya ölümü de uykunun o şuursuzluk zannedilen hali gibi bir yokluk veya karanlık sanarak aldanır. Hâlbuki ölüm bir son değil; gölge hayatın nihayete erip hakiki ve ebedî hayatın başlamasıdır. Efendimizin ya da Hz. Ali'nin buyurduğu değerlendirilen; "İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar" cümlesi, dünya hayatının, ahiret hayatına nisbetle, dünya hayatındaki uyku mesabesinde olduğu gerçeğini anlatmaktadır. Yâni dünya hayatında uyku ne ise, ahiret hayatı için dünya odur anlamında...
İşte uykusunda vefat eden kimse, gölge âlem olan dünyaya değil, hakikat yurdu olan âhirete uyanmıştır. Ölüm anı olan "sekerât" vaktinde, iki âlem arasındaki perde yırtılır; mü'min ve kâfir bütün insanlar hayatın, dünyanın ve âhiretin hakiki mahiyetine bizzat şahit olurlar. Bu dehşetli ve berrak uyanışa Kâf Sûresi'nde şöyle işaret buyurulur:
"لَقَدْ كُنْتَ ف۪ي غَفْلَةٍ مِنْ هٰذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَٓاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَد۪يدٌ"
(«Andolsun ki sen bundan gaflet içindeydin. Şimdi biz senin perdeni kaldırdık; artık bugün gözün pek keskindir.» - Kâf 50/22)
Ulvi bir menşeden gelen ruh, yabancısı olduğu ve bir nevi misafir bulunduğu bu fani dünya gurbetinde kesintisiz biçimde kalamaz. Belli aralıklarla kendi asıl âlemine yönelip oradan bir nefes almadan, manevi bir mola verip tazelenmeden bedendeki tasarrufunu ve tecellisini sürdürmesi imkânsızdır; işte ruhun bu teneffüsü ve sığınağı uykudur.
Bu hal, bir insanın suyun altına dalarak yalnızca birkaç dakika kalabilmesine benzer. İnsan suyun altında kalmaya devam edebilmek için nasıl ki mutlaka yüzeye çıkıp nefes almak zorundaysa; kesif madde denizine dalmış olan ruh da dünyadaki tasarrufuna yani dünya hayatına devam edebilmek, diğer bir ifadeyle canlılığını koruyabilmek için melekût ufkuna başını uzatıp uyku vesilesiyle nefes almak mecburiyetindedir. Bu öyle fıtri ve zaruri bir ihtiyaçtır ki, vakti geldiğinde ertelenmesi fevkalade güç, bir noktadan sonra ise bütünüyle imkânsızdır. Nitekim uykusuzluğa karşı direnen şoförlerin gözleri açıkken dahi saniyelik uykuya daldıkları ve hattâ mikro rüyalar gördükleri tecrübeyle sabittir.
Âyet-i kerîmede beyan buyurulan:
"وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًاۙ"
(«Uykunuzu bir dinlenme (subât) kıldık.» - Nebe 78/9)
emrinin derin bir hikmeti de işte ruhun kendi aslına yönelerek dinlenmesi, yani manevi bir mola vermesidir. Şurası açıktır ki insan uyumaksızın yalnızca uzanıp yatarak da bedenini fiziken dinlendirebilir. Öyleyse âyette kastedilen "subât / dinlenme" sırrı, sadece et ve kemikten ibaret olan fani bedenin değil; bilakis beden kafesinde daralan ruhun kendi âleminden teneffüs ederek bulduğu hakiki sükûnettir.
Allâhu a'lem.
Dr. Necati Aksu