| Makamlar |
|
48. Şeyhlere Hürmet
(Şeyhlerin kalplerini hıfzetmek, onlara karşı
saygılı ve edepli olmak, kendilerinden zuhur eden şeyleri kabul etmek,
hiçbir hususta itirazda bulunmamak demektir. Şeyh; yaşlı, ihtiyar, pîr,
hoca, mürşid ve rehber gibi mânalara gelir.).
Resûlüllah (s.a.) buyurmuştur ki: «Bir genç,
bir ihtiyara yaşından ötürü ikram eder ve hürmet gösterirse, o genç
yaşlandığı zaman ona ikram ve hürmet edecek birini Allah Teâlâ behemehal var
eder» (Tirmizî, Birr, 75; Aclûnî, H, 179.)
Üstad Ebu Ali Dakkak (r.a.) ın şöyle dediğini
işitmiştim: «Her ayrılışın başlangıcı muhalefettir». Üstad demek ister ki:
Şeyhine muhalefet eden bir kimse artık onun tarikatı üzerinde devam edemez.
Aynı bölgede yaşama hâli onları bir arada toplasa da aradaki alâka ve rabıta
kesilir. Bir kimse bir şeyh ile sohbet eder, ona mürit olur, sonra kalbi ile
ona itiraz ederse sohbetteki ahdini bozmuş olur. Onun için de üzerine tevbe
vacip olur. Halbuki, şeyhler, hoca ve üstadlara itaatsizliğin ve
saygısızlığın tevbesi yoktur, derler. (Yani şeyh kusurlu müridini affedemez,
behemehal te´dib ve tecziye eder, af şeyhin otoritesini ve itibarını
sarsar).
Şeyh Ebu Abdurrahman Sülemî´nin şunu
anlattığını işitmiştim: «Şeyhim Üstad Ebu Sehl Sulûkî hayatta iken Merv´den
çıkmıştım. Oradan ayrılmadan evvel sabahları Kur´an´ı tedris ve hatmetme
meclisleri kurulurdu. Dönüşümde gördüm ki, bu meclis kaldırılmış, bunun
yerine (muganni) Ebu´l-Affânî için aynı vakitte (teğanni ve) semâ meclisi
kurulmuştu. Bunu görünce içime bir itiraz hissi girdi. Kendi kendime: Hatim
meclisi yerine ilâhi meclisi kurulmuş, derdim. Bir gün şeyhim bana dedi ki:
Ey Sülemî, halk benim hakkımda ne söylüyorlar? Ne diyecekler, hatim
meclisini kaldırdı, ilâhî ve semâ meclisini kurdu, diyorlar, dedim. Bunun
üzerine şeyhim: Kim üstadına niçin?, derse ebediyyen felah bulmaz, dedi».
Cüneyd´in şöyle dediği bilinmektedir: «Bir
gün şeyhim Serî´nin yanına vardım. Bana bir şey emretti, ben de derhal
istediğini yaptım. İşini görüp geri geldiğim zaman elime bir kâğıt parçası
verdi, onda şöyle yazıyordu: irtibatı kesersin ve beni terk edersin,
endişesi beni ağlatmakta». (Mürit Allah ve şeyhim beni terk edebilir korkusu
içinde yaşamalıdır).
Ebu Hasan Hemedâni Alevî´nin şöyle dediği
hikâye edilir: «Bir gece Cafer Huldî´nin yanında idim, evimdekilere tandıra
bir kuş sarkıtmalarını emretmiştim. Aklım hep tandırda kızaran kuşta idi.
Cafer: Bu akşam bizde kal, diye teklif etti. Mazeret beyan ettim ve evime
döndüm. Semiz kuş tandırdan çıkarıldı ve önüme konuldu. Bu sırada kapıdan
bir köpek içeri girdi ve orada bulunanların gafletinden istifade ederek kuşu
kaptı, götürdü. Kuş kızarırken yağının içine aktığı tava önüme getirildi,-
fakat hizmetçinin eteği tavanın sapına takıldı ve yağ da döküldü. Sabah
olunca Cafer´in yanına gittim. Beni görür görmez: Bir kimse şeyhlerin
kalbini muhafaza etmez ve hatırlarını hoş etmezse, ona bir köpek musallat
kılınır ve ondan ezâ görür, dedi».
İbn Bistamî babasından şunu nakletmiştir:
«Şakîk Belhî ile Ebu Türab Nahşebi, Bayezid Bistamî´yi ziyaret etmişlerdi.
Sofra hazırlanmıştı. Şakik ile Ebu Türab, Bayezid´e hizmet eden bir gence:
Delikanlı gel, yemeği beraber yiyelim, dediler. Genç: Ben orucum, dedi. Ebu
Türab: Gel bizimle ye, bir ay oruç tutmuş kadar sevap alırsın, dedi. Fakat
genç bu teklifi reddetti. Sonra Şakîk: Gel, bizimle, ye, bir sene oruç
tutmuş kadar sevap kazanırsın, dedi. Fakat genç bu teklifi de kabul etmedi.
Bunun üzerine Bayezid Bistami: Allah Teâlâ´nın gözünden düşen şu herifi ne
davet edip durursunuz, dedi. Bundan bir sene sonra bu genç hırsızlığa
başladı. Onun için yakalandı ve eli kesildi».
Üstad Ebu Ali´nin şunu anlattığını
işitmiştim: «Sehl b. Abdullah, Basra´da ekmekçilik yapan bir adamı veli
olarak vasfetmişti. Sehl b. Abdullah´ın müritlerinden biri bunu işitti,
ekmekçiye iştiyak duydu. Basra´ya gitti, ekmekçi dükkânına vardı. Adamı
ekmek pişirirken gördü, adam hararetten korunmak için yüzüne peçe çekmişti.
O zaman ekmekçilerin âdeti böyle idi. Kendi kendine: Bu adam veli olsaydı
peçesiz bile olsa ateş saçını, sakalını yakmaz, dedi. Sonra adama selam
verdi. İstifade için sual sordu. Fakat somun-cu: Sen beni küçümsedin,
sözlerimden istifade edemezsin, dedi ve onunla konuşmaktan kaçındı».
(Böylece şeyhe muhalefet etmenin ve tam güvenmemenin cezasını çekti).
Muhammed b. Fadl´ı inandığı gibi bulmadı. Ebu
Osman´a geldi ve durumu anlattı. Ebu Osman: O zatı nasıl buldun? dedi.
Zannettiğim gibi bulmadım, dedi. Ebu Osman: O halde sen onu küçümsedin, bir
kimse bir kimseyi küçümserse ondan istifade etmekten mahrum kalır. Hemen
hürmetle ona dön, dedi. Abdullah Râzi derhal geri döndü ve onu ziyaret
ederek istifade etti».
Meşhurdur ki: Amr b. Osman Mekkî, Hüseyn b.
Mansur Hal-lac´ı bir şey yazarken gördü ve: «Ne yapıyorsun?» diye sordu.
«şununla Kur´an´a muarazada bulunuyorum», diye cevap verince, Ebu Osman ona
beddua etti ve kendisini terketti. Şeyhler derler ki, uzun müddetten sonra
Hallac´ın başına gelen hadiselerin sebebi bu şeyhin ona beddua etmiş olması
idi.
Üstad Ebu Ali (r.a.) nin şöyle dediğini
işittim: «Belh halkı Muhammed b. Fadl´ı memleketlerinden kovunca, O;
Allah´ım! Bunları sıdk ve doğruluktan men eyle, diye beddua etti, ondan
sonra Belh´te sıddîk yetişmedi».
Ahmed b. Yahya Ebîverdi´nin şöyle dediğini
işitmiştim: «Şeyh bir kimseden (müritten) razı´´olursa; şeyhi tazim hissi
kalbinden zail olmasın, diye o kimse bunun mükâfatını şeyhin sağlığında
görmez, şeyh vefat edince Aziz ve Celil olan Allah bu rızânın karşılığını
ona ihsan eder. Aynı şekilde Şeyh bir kimseden üzülür ve kırılırsa; şeyh o
zata merhamet etmesin, diye —Kerem ve acıma hissi velilerin cibilliyetinde
mevcuttur— Şeyh hayatta iken o kimse bunun cezasını çekmez. Şeyh vefat
edince bunun karşılığını görür». |