| Tasavvufi Istılahlar |
|
18. Telvin-Temkin
Telvîn sahibi ebedi olarak ziyadeleşme ve
fazlalaşma halindedir; temkin sahibi ise önce vuslata, sonra ittisale
ermiştir. (Hakk´a vâsıl olmuş, onun ile bitişmiştir. İttisal hâlinde
oluşunun emaresi, kendine ait her şeyden tüm olarak fâni olmasıdır (Hiç bir
şekilde kendisini düşünmemesi, daima Hakk´ı düşünmesidir).
Şeyhlerden biri şöyle der: Sâliklerin (seyr
ve sülükteki) seferlerinin nihâî merhalesi nefislerine karşı zafer
kazanmaktır. Nefislerini yenip muzaffer oldular mı vuslata erdiler,
demektir.
Üstad Kuşeyrî (r.a.) der ki: «Şeyh bu sözü
ile beşeri ve nefsâni hükümlerin yok edilmesini, hakikat sultanının sâliki
istilâ etmesini kastetmiştir. Bu hâl kulda daimî olursa o kul temkin sahibi
olur.
Şeyh Ebu Ali Dekkak (r.a.) der ki: «Musa
(a.s.) telvin sahibi idi. Onun için Allah´ın sözünü dinleme (makamından halk
ile ih-tilât haline) döndü. Ve yüzünü bir nikabla örtme ihtiyacını duydu.
Çünkü ilâhi kelâmı işitme hâli kendisine tesir etmişti. Bizim Peygamberimiz
(s.a.) temkin sahibi idi. Miraca gittiği gibi döndü (Hiç değişmedi). Çünkü o
gece temaşa ettiği şey kendisinde tesir etmemiş, onu değiştirememiştir.» Ebu
Ali bu görüşün doğru olduğuna Yusuf (a.s.) un kıssasını şâhid olarak
zikrederdi.
Ansızın Yusuf (a.s.) u temaşa hâli ile
karşılaşan kadınlar, onu görür görmez güzelliğinin tesirinde kalarak
ellerini kesmişlerdi. Halbuki Aziz´in karısı Züleyha, Yusuf´un aşkına
hepsinden daha fazla giriftar olmuştu.mest şu iki sebepten gelir. Ya vârid
Kuvvetlidir veya vârid konusu olan kimse zayıftır. Sükûn hâlinde bulunmanın
sebebi de ikidir: Ya vârid konusu olan kimse kuvvetlidir veya gelen vârid
zayıftır. Bunu böyle bilmek icabeder.
Üstad Ebu Ali Dekkak (r.a.) ın şöyle dediğini
işitmiştim: «Temkin hâlinin devamının cevazı konusunda sûfîlerin esasları şu
iki şekilde açıklanır: Bu hâlin devamı mümkün "değildir. Çünkü Resûlüllah
(s.a.) Hanzala hadisinde: ´Benim yanımda bulunduğunuz hâl üzerinde
kalsaydınız, melekler size gelir ve elinizi sıkardı.´ buyurmuştu. Başka bir
hadiste ise şöyle buyurmuşlardı: Benim öyle bir vaktim var ki, Aziz ve Celil
olan Rabbımdan başkası oraya sığmaz´ (Beni sadece o meşgul eder). Bu hadisi
ile Resûlüllah kendi hususi vaktini haber vermiştir.
«İkinci açıklama şekli şudur: Hâllerin devamı
şahiddir. Çünkü hak ehli olanlar tevârik (hâl) ile değişme vasfını aşmışlar
ve daha yüksek makamlara çıkmışlardır. Hadiste: ´Melekler sizinle musafaha
eder, buyurulmuş ve iş imkânsız bir şarta bağlanmamıştır (böylece hâlin
devamının cevazına işaret edilmiştir). Meleklerin musafahası mübtedi
(başlangıç hâlinde bulunan) kimseler için, Resûlüllah (s.a.) ın ´Melekler,
amellerinden razı olduklarını göstermek için kanatlarını ilim taliplerinin
üzerine gererler´ (19), buyurduğu hâlden daha aşağı bir hâldir. ´Benim öyle
bir vaktim var ki´ hadisi, dinleyicinin anlayışına göre söylenmiştir.
Zira O bütün hâllerinde hakikat ile kâim idi.»
Şahidinden kaybolan ve hislerini tamamen yok
eden «muştalime (meczub, yani kendisi ve maddî âlemi hakkındaki şuurunu ve
hissini yitiren sâlike) gelince, beşeri hadlerin bir sınırı vardır. Bedeni,
nefsi ve hissi, kısaca bütün varlığı hakkındaki şuurunu kaybeden kul, kâinat
ve oradaki her şeyle ilgili bulunan bilgisini yitirip devamlı bir gaybet
hâline ulaşınca, kul «mahv» durumunda bulunur. O zaman kul için ne temkin,
ne telvîn, ne makam, ne de hâl bahiskonusu olur. Kendi gayreti ve irâdesinin
tesiri olmadan (ilâhi) bir muamele ile eski hâline iade edilmesi durumu
müstesna, bu vasıfta devam eden kul için teşrif ve teklif yoktur. Halkın
zannına göre bu durumdaki kul mutasarrıftır (irâde sahibidir). Fakat o
haki-katta mutasarreftır (Hakk´ın irâdesi ile idare edilmektedir). Allah
Taâlâ, «Onları uyanık zannedersin, halbuki uyumaktadırlar, onları sağa ve
sola çeviriyoruz.» (Kehf, 18/18) buyurmuştur. Muvaffakiyet Allah´tandır.
|