| |
BİRİNCİ FEN
Yüzeyleriyle kâinatın aynası
olan âlemlerin, yaratılış tertibini; cihanın arazlarının ve
cevherlerinin mahiyet ve keyfiyetini; özlerin ve eşyanın şekil ve
durumlarını; esaslar ve cisimler âleminin görüntü ve hikmetini;
canlıların, bileşiklerin ve unsurların bozuşum ve oluşumunu, hakimane üç
babla belirtir ve beyan eder.
BİRİNCİ BAB
Âlemlerin yaratılış
tertibini; cihanın cevher ve arazlarının mahiyet ve keyfiyetini, İslâm
filozoflarının aklî delillerle buldukları üzere üç bölüm ile tafsil
eder.
BİRİNCİ FASIL Vacib'ül-vücud olan Allah'ı
ispat edip, varlıkları mümkün olan cevherleri ve arazları kısaca üç
madde ile açıklar. Birinci
Madde Vacib'ül-vücud Allah Taâlâ hazretlerini aklî delillerle ispat
edip onun eşyaya yakın olup; onlara ürünmüş olmadığını âlimlerin
bulduklarını bildirir. Ey aziz, malûm olsun ki,
filozoflar demişlerdir ki: Allah'dan başka bütün varlıklara âlem adı
verilir. Allah'ın zatı cümleden ayrı ve mücerrettir. Nitekim Hak Taâlâ,
Kelam-ı Kadim'indi buyurmuştur: "Allah, göklerin ve yerin nurudur.
Müminin kalbinde nurunun sıfatı: Sanki bir hücre ki, içinde bir lamba
var; lamba da cam bir mahfaza içinde, o cam mahfaza sanki incimsi bir
yıldız. Bu lamba, güneşin doğuşunda ve batışında gölgeye düşmeyen
mübarek bir zeytin ağacının yağından tutuşturulur. Bu öyle bir yağdır
ki, neredeyse ateş dokunmaz da aydınlık verecek. Bu aydınlık, nur üstüne
nurdur. Allah dilediği kimseyi nuruna kavuşturur. Allah insanlara böyle
misaller verir. Allah, her şeyi bilir." (24/35) Özlerin keyfiyeti ve eşyanın
mahiyeti inceden inceye araştırılıp, düşünülse; varlıkların durumları,
kâinatın hal ve hareketleri basiret gözüyle mütalaa kılınsa, âlemin
bütün parçalarının Allah'ın sanatıyle sonradan olduğuna sağlam bir aklın
delillerinin şehadet etmesi kaçınılmaz bir iştir. Nitekim Hak Taâlâ
buyurmuştur: "Allah, gökleri ve yeri üstün ir hikmetle yarattı. Size
şekil verdi ve şekillerinizi güzel yaptı. Nihayet dönüş O'nadır." (64/3)
O varlığı mutlak olanın cömertliğiyle varlığı mümkün olanlar var olmuş,
onunla ayaktadır. Her nesne fâni, o, bâki ve ayaktadır. Nitekim kendi
Kitab'ında buyurmuştur: "Onun zatından başka her şey yokluğa mahkûmdur.
Hüküm ancak onundur; hep ona döndürüleceksiniz." (28/88). O Kâdir ve
Hakîm olan Allah'ın hikmet ve kudretinin eserleri, âlemin ufuklarında ve
nefislerde, görecek gözü olanların gözüne cihanı aydınlatan güneşten
daha parlak olarak çarpar. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de buyurmuştur:
"İleride biz, onlara, hem yeryüzü etrafında, hem bizzat nefislerinde
âyetlerimizi öyle göstereceğiz ki, nihayet peygamberin söylediği şeyin
hak olduğu kendilerine zahir olacaktır. Rabbinin her şeye şahit olması
yetmez mi?" (41/53). O benzersiz sanatkârın sanat ve icadının sırlarını
görünen ve görünmeyen âlemde müşahede, âriflere gün gibi ortadadır,
apaçıktır. Nitekim Hak Taâlâ, Kelam-I Kadim'inde buyurmuştur:
"Yeryüzünde de gerçekten tasdik edenler için birçok ibretler var.
Nefislerinizde de birçok âlametler var. Hâlâ görmeyecek misiniz?"
(51/20-21) Havadaki zerreler, dağlar,
taşlar, yağmur damlaları, denizler ve ırmaklar, belki dönen feleklerin
her parçası, gezegenler, unsurlar, bileşikler ve her ne ki var, cümlesi,
gece ve gündüzün her anında, o tek, bağışlayıcı, affedici olan Hak Taâlâ
hazretlerine senâ edici olup, onun birliğini açığa çıkarmak ve bildirmek
için her biri bir lisandır. Nitekim Hak Taâlâ, Nazm-ı Kerim'inde
buyurmuştur: "Yedi gök ve yer, bunların içinde bulunanlar, Allah'ı
tesbih ederler. Hiç bir varlık yoktur ki, onu hamd ile tesbih etmesin.
Fakat siz, onların tesbihini anlamazsınız. O, gerçekten halîmdir,
yargılayıcıdır." (17/44). Belki cihanın zerreleri, o parlak güneşin
varlığının gölgesinde var olmak için hisselerini almışlardır. Cümlesi,
Allah'ın cemalinin nurunu göstermek için basiret sahiplerine saf ve
parlak aynalardır. Nitekim Allah, Furkan-ı Mübin'inde buyurmuştur ki:
"Doğu da, batı da Allah'ındır. Hangi tarafa yönelirseniz, orası Allah'a
ibadet yönüdür. Şüphesiz ki Allah'ın mağfireti geniştir, o her şeyi
bilendir." (2/115) İslâm filozoflarının
hepsinin, din âlimlerinin de çoğunun kesin ve isabetli görüşleri
böyledir ki: O bir şey ki varlığı gereklidir, ona "vacib'ül-vücud"
derler. Her ne ki yok olması lâzımdır, ona "münteni'ül-vücut/olamazdı"
derler. Her nesne ki ne varlığı lâzım olur, ne yokluğu lüzum bulur, ona
"mümkün'ül vücud/varlığı mümkün" adı verirler. O halde her şey ki
mevcuttur: Ya varlığı lüzumludur veya varlığı mümkündür. Zira ki, var
olan, var olduğu için vardır; kendi varlığı için ya başkasına muhtaçtır
ya muhtaç değildir. Eğer
başkasına muhtaç değilse; o, varlığı mutlak olandır ki, bu Allah'dır. Eğer muhtaç ise; o,
varlığı mümkün olandır ki, bu âlemdir. O nesne ki mevcut değildir, Allah
Taâlâ'nın ortağıdır ki, yoktur. Zira ki filozoflar demişlerdir ki:
Mümkün değildir ki var olan yok ola. Belki var olan sürekli vardır, yok
olan sürekli yoktur. Lâkin mümkündür ki var olan bir mertebeden bir
mertebeye; bir nitelikten bir niteliğe dönüşür ve değişir: Basit
cisimlerin bileşik, bileşik cisimlerin basit olduğu gibi. Halk, bu
değişimleri seyrettikte; zannederler ki yok olan var olur, var olan yok
olur. Şimdi vacib'ül-vücudun ispatı ortadadır. Şu delil ile ki: Mümkün
olanlara mevcut derler, hâlbuki mümkünlerin var olması başkasındandır.
Elbette o başkası varlığı gerekli ve mutlak olana gider. Zira ki,
varlığı gerekli olan olmadıkça, varlığı mümkün olan da olmaz. Yani önce
kendisine muhtaç olunan varlık gereklidir ki, filan nesneye filan nesne
muhtaçtır demek doğru ola. O halde, bütün bu deliller ile varlığı
lüzumlu olan Allah Teâlâ hazretleri, sâbit ve âyân olmuştur. İkinci Madde Varlığı mümkün olan beş
cevheri özet olarak bildirir. Ey aziz, malûm olsun ki,
filozoflar demişlerdir ki: Varlığı mümkün olan nesne, eğer varlığının
devamında değişikliğe uğramazsa; ona, cevher derler. Eğer değişikliğe
uğrarsa; ona, araz derler. Zira ki, varlık başkadır, varlığın devamı
başkadır. Nitekim görürsün ki, iki şahıs var olmakta müşterektir derler.
Lâkin birinin bekâsı yüzyıla dek varır, birinin bekâsı on yıldan ziyade
kalmaz. O halde varlığın devamı, varlıktan başkadır, bunlar aynı olmaz.
Bütün olabilirler ya cevherdir veya arazdır. Zira ki, bir nesne bir
nesneye ya karışıp ona geçer ya geçmez. Eğer karışır ve geçerse o, araz,
öteki cevher adını alır. Eğer her ikisi de birbirine muhtaç olurlar
karışmazlarsa, bu duruma kaos ve bu hale cismî benzerlik veya nevî
benzerlik derler. Eğer ihtiyaç bir taraftan olup, ancak araz cevhere
muhtaç olursa, o cevhere mevzu (yapıntı), ötekine de araz (ilinek)
derler. O halde araz, mevzuda var olan nesnedir: Renkler gibi. Eğer araz
ve cevher bileşimine uğrarsa ona: Tabii cisim derler Eğer araz ve cevher
birleşmeyip, isimlere tedbir ve tasarrufla bağlı olmazlarsa, ona: İnsanî
nefs veya atmosferik nefs derler. Cevherler beş kısımdır ki;
biri heyula (kaos), biri cismî suret, biri tabii cisimdir. Bu üç cevher
birbirine yakındır. Öteki ikisi dahi birbirinden farklıdır ki: Biri nefs
ve biri akıldır. Eğer akıl, onunla zatı gerekli olanın arasında vâsıta
olmadıysa ona: İlk akıl derler ve külli akıl dahi derler. Eğer aklın
altında başka akıl olmadıysa ona: Aşır akıl, fakat akıl derler. Eğer
aklın iki yönünde akıllar olduysa ona: Mutavassıt (aracı) akıl derler.
Akılların en şereflisi ve en lâtifi küllî akıldır ve ona yakın olan
akıllardır. Eğer nefs, basit cisimlerde
mutasarrıf olduysa ona: Feleki (atmosferik) nefs, unsurî nefs derler.
Eğer nefs, bileşik cisimlerde mutasarrıf olup, onlara gelişme ve büyüme
sağlamıyorsa, o cisimlere: maden derler. Altın, gümüş, la'l ve taş gibi.
Eğer nefs, bileşik cisimlerde büyüme ve gelişme sağladıysa, lâkin
hareket vermedi ise, o cisimlere: bitki derler. Otlar, çiçekler,
ağaçlar, meyveler gibi. Eğer nefs, bileşik cisimlere hem büyüme ve
gelişme, hem his ve hareket bahşedip, konuşma vermediyse, ona:
Konuşmayan hayvan derler. Davarlar, atlar, vahşi hayvanlar ve kuşlar
gibi. Eğer konuşma dahi bahşederse, ona: İnsan derler ki, varlığın
zübdesi, her mevcudun hülasası odur. Cihan ağacının meyvesi ve kâinatın
tamamlayıcısı odur. Şu halde nefs, her mertebede başka bir isimle
isimlendirilir. Cansız cisimlerde ona: Tabii nefs, bitkilerde: Nebatî
nefs, hayvanlarda: Hayvanî nefs, insanda: İnsâni nefs ve konuşan nefs
derler. Nefs, bu mertebelerde cümleye tamamıyle tasallut edip, tamamıyle
mutasarrıf olur. Cisim, tabii bir cevherdir
ki, onun zatında cisimlerin boyutları, yani uzunluk, genişlik ve
derinlik, dik açılar üzere bölmek şartıyla farz olunarak ölçmek mümkün
ola. Cisim ise, ya basit olar veya bileşik olur. Basit cisim odur ki,
onun parçalarıyle aslı benzer olur. Yani suretleri ve tabiatları
muhtelif olan cisimler bölünmeyip, onun tabiatı bir ola ki, o tabiattan
çıkan şey, tek yol üzere çıka. Basit cisim, ya ulvidir veya süflidir.
Ulvi dahi ya ışıklıdır veya ışıksızdır.
Eğer ışıklı ise yıldızlardır.
Eğer ışıksız ise feleklerdir ki, onlara: Esirî
cisimler ve ulvî âlem dahi derler. Basit süflî cisim, dört unsurdu ki,
onlara dört esas dahi derler. Onlar: Ateş, hava, su ve topraktır. Bu
dördüne ve bunların zımnında bulunan bileşik cisimlere: Süflî âlem ve
oluşum ve bozuşum âlemi dahi derler. Bileşik cisim odur ki, onun
parçalarıyle tabiatı benzer olmayıp; şekil ve tabiatları muhtelif olan
cisimlere bölünüp, dört unsurdan oluşmuş ola. Madenler, bitkiler,
hayvanlar gibi. Bunlara üç bileşik derler ki, babaları esîrî cisimler,
anaları dört unsurdur. Bileşik cisim dahi iki kısımdır ki, biri tam,
biri tam olmayandır. Tam bileşik odur ki, değişik zamanlarda kendi
bileşiğinin suretini koruya. Üç bileşik gibi. Tam olmayan bileşik bunun
tersi olup, kendi bileşiminin suretini korumaz. Duman ve bulut gibi.
Atmosfer gibi diğer basit cisimler, bileşiklerinden ayrılarak, kendi
tabiatlarıyle kalsalar, onların şekli küreye benzerdir. Yani dönen top
görünümündedirler. O halde bütün felekler, yıldızlar, unsurlar küre
şeklindedir. Anlatılan beş cevher ki, akıl, nefs, kaos, suret ve
cisimdir. Bunların tümünü bu rubaimiz toplamıştır ve bunlarla iki âlem,
ayaktadır ve süreklidir.
Rubâi:Bil ol kâinatı akl ve candır Bu hissolunan nüh felek-i
gerdandır Pes nar ü hava ve hab ü hâk
erkândır Madenle nebat ve hayvan ve
insandır. Üçüncü Madde Varlığı mümkün olan
arazların dokuz kısmını kısaca bildirir. Ey aziz, malûm olsun ki,
filozoflar demişlerdir ki: Mevzuda (yapıntı) mevcut olan arazlar dokuz
kısımdır. Kem, keyfe, eyne, metâ, izafet, malk, va', fiil ve infialdir. 1- Kem (nicelik): O nesnedir
ki, zatında eşitliği ve eşitsizliği kabul ede. Bu, ya ayrıdır ki; nokta
ve sayıdır. Veya zatı karar eden bitişiktir ki; çizgi, yüzey ve
hacimdir. Veya zatı karar etmeyen bitişiktir ki; zamandır. 2- Keyfe (nitelik), eşyada
heyettir ki, zatına bölünme ve nispet iktiza etmeyip duygusal
niteliklere ve kuvvetlere bölünür. Balın tatlılığı, deniz suyunun
tuzluluğu gibi. Veya kuvvetli olmayanlara bölünür. Utanmanın kızartısı,
korkmanın sarartısı gibi. Keyfiyetler, nefsanîden yana bölünür. İlk
yaratılışta ilim ve yazmak gibi Keyfiyetler, istidadiyeden yana bölünür.
Sertlik ve yumuşaklık gibi. Kemmiyetlere özgü olan keyfiyetten yana
bölünür. Üçgen ve dörtgen gibi. Satıhtan yana bölünür. Teklik ve çiftlik
gibi. Adetten yana bölünür. 3- Metâ (ne zaman), bir
keyfiyettir ki, eşyaya zamanda bulundukları için hâsıl olur. 4- Eyne (nerede), bir
keyfiyettir ki, eşyaya mekânda bulunmaları sebebiyle hâsıl olur. 5- İzafet (bağlılık), bir
keyfiyettir ki, nispette tekrar edilmiştir. Babalar ve oğullar gibi. 6- Mülk, bir keyfiyettir ki,
eşyaya hâsıl olur; onları bir nesne kuşatıp, intikalleri müntakil olmak
sebebiyle bu keyfiyet bulunur. İnsanın sarıklı ve gömlekli olduğu gibi. 7- Vaz', bir heyettir ki,
eşyaya hâsıl olur. Bir nesne parçalarının bazısını bazısına nispeti
sebebiyle ve dış işlere nispetleri sebebiyle o heyet bulunur. Kalkmak ve
oturmak gibi. 8- Fiil, bir keyfiyettir ki,
eşyanın tesirleri sebebiyle onlara o keyfiyet hâsıl olur. Kesici gibi,
mademki keser. 9- İnfial; bir keyfiyettir
ki, eşyaya hâsıl olur, onlar başkasından etkilenmemeleriyle o keyfiyet
bulunur. Isıtıcı gibi, mademki ısıtır. Beş cevheri, bir cevher
sayıp, dokuz araza eklemişler ve böylece toplamına "on makulât"
demişler. Cevher, kendi zatıyle kaim ve sabittir. Araz ise cevher ile
kaim ve onu sıfatlandırandır. Bütün âlem, parçalarının tümüyle on
makulâttan bileşik tek bir cisimdir. Cümlesi lisan-ı halle Allah
Taâlâ'nın birliğine ve varlığına nâtık ve şâhittir. On makulâtı, bu
beytimiz içine almaktadır ve hep buna aittir. Cevheri bil kem ve keyfe
ondan izafetle metâ Vaz' ve eyne ve mülk ve
yefalü yenfaildir ey fetâ.
| |