| |
İKİNCİ FASIL Feleklerin, nefslerin ve akılların ortaya çıkmasındaki
tertibi; tabiatların mertebelerini; özlerin değişimini; ateş, hava, su
ve toprağın dönüşümlerinin delillerini; maden, bitki, hayvan ve insanın
doğuşunu ve bunların arasında aracı olanı; ruhların geldikleri ve
gittikleri yeri; bedenlerin devranının keyfiyetini dört madde ile
hakîmâne beyan eder. Birinci
Madde Feleklerin, nefslerin ve
akılların ortaya çıkışındaki tertibi; dört unsurdan çıkan dört keyfiyeti
bildirir. Ey aziz, malûm olsun ki,
filozoflar demişlerdir ki: Hak Taâlâ bütün eşyalardan önce küllî aklı
icat ve mevcut etmiştir. Buna: İlk akıl, ilk cevher dahi derler. Hak
Taâlâ, bütün eşyalardan önce küllî aklı icat ve mevcut etmiştir. Buna:
İl akıl, ilk cevher dahi derler. Hak Taâlâ bu akla üç bilgi bahşetmiştir
ki; biri Hak'kı tanımaktır, biri kendini (nefsini) bilmektir, biri
ihtiyacını bilmektir ki bununla mevla'sına muhtaç olduğunu bilmiştir. Bu
üç bilginin her birinden başka bir nesne vücuda gelmiştir. Zira ki,
tekten tek çıkagelmiştir. Hak'kı tanımaktan bir akıl dahi peyda olmuştur
ki, ona: İkinci akıl derler. Nefsi bilmekten bir nefs dahi mevcut
olmuştur ki, ona: Külli nefs derler. İhtiyacı bilmekten bir cisim ortaya
çıkmıştır ki, ona: En büyük felek, atlas feleği, feleklerin feleği,
yönlerin sınırlayıcısı ve külli cisim dahi derler. Bu feleğin aklı,
ikinci akıldır; nefsi, külli nefstir. Ama ikinci akıldan dahi şu üç
bilgi ortaya çıkmıştır ki; Hak'kı tanımak, nefsi bilmek, ihtiyacı
bilmek... Hak'kı tanımaktan bir üçüncü akıl, nefsi bilmekten ikinci
nefs, ihtiyacı bilmekten ikinci bir felek sâdır olmuştur. Buna burçların
feleği, sabit yıldızların feleği dahi derler. Bu feleğin aklı üçüncü
akıl, nefi ikinci nefstir. Fakat üçüncü akıldan hem bu üç bilgi vücuda
gelip, yine bu tertip üzere, başka bir akıl, başka bir nefs ve başka bir
cisim ortaya çıkmıştır ki, ta dokuz mertebeye dek bu ilk akıldan dokuz
akıl, dokuz nefs ve dokuz felek sâdır olmuştur ki: Bu dokuz akıl
feleklerin akıllarıdır, bu dokuz nefs feleklerin nefsleridir. Yedi felekten her bir
feleğin bir aklı, bir nefsi ve bir cismi vardır. Ama büyük felek
hepsinden yüksek ve hepsini kuşatmış bir basit cisimdir. Onun içinde
burçlar feleğidir ki, bütün sabit yıldızlar ondadır. Onun içinde
zühaldir (satürn) ki onda zühalden başka yıldız yoktur. Onun içinde
müşteri (jüpiter) feleğidir ki buna mahsustur. Onun altında merih
feleğidir ki, onda bir odur. Onun altında güneş feleğidir ki, onda bir o
sultandır. Onun altında zühre (venüs) feleğidir ki onda bir odur. Onun
altında utarit (merkür) feleğidir ki o felekte, bu o yıldızdır. Onun
içinde ay feleğidir ki, onda aydan başka bir nesne yoktur. Ona, dünya
göğü adını verirler. Onun aklına: Aşır akıl, faal akıl, feyyaz akıl
derler. Onun nefsine: Vahib'ül-sur, tabiat-ı mutlaka derler. Bunların
kaynaşmasından, ay feleğinin altında dört unsur -ki ateş, hava, su ve
topraktır- bu tertip üzere hâsıl olmuştur. Unsurlar da, dört keyfiyet
-ki sıcaklık, soğukluk, yaşlık, kuruluktur- vücut bulmuştur. Unsurların
kaynaşmasından dahi üç bileşik -ki maden, bitki, hayvandır- vücuda
gelmiştir. Hayvan cinsinin en şereflisi insan nevî olmuştur. Kâinatın
ortaya çıkışı insanda son bulmuştur, varlık dairesi onunla tamam
olmuştur. İnsan, cihan ağacının meyvesi olduğu için hepsinden sonra
vücuda gelmiştir. O halde devranın hülasası insan olmuştur. İkinci Madde Dört unsurun mertebe ve
tabiatlarını ve birbirine çevrilmelerini ve dönüşmelerini bildirir. Ey aziz, malûm olsun ki,
filozoflar ve astronomlar söz birliği etmişlerdir ki: Ay feleğinin
altında, ateş küresidir. Onun altında hava küresidir. Onun altıda su
küresidir. Onun altında toprak küresidir ki, hepsinden aşağı ve sudan
ağırdır. Ateş tabakasının havanın
üstünde olduğuna delil odur ki, ateş dumanıyle yukarılara gidip müşahede
olunduğu gibi aslında meyl eder ve döner. Hava tabakasının suyun üstünde
olduğuna delil odur ki, eğer bir hava dolu balonu su havuzunun dibine
götürseler, suyun altında durmayıp, üstüne çıkar. Su tabakasının
toprağın üstünde olduğuna delil odur ki, eğer bir taşı veya bir demiri
suyun üstüne koysalar, suyun üstünde durmayıp aslına meyl ile dibine
iner. Çünkü toprak suyun altındadır. Bütün eşyanın da altındadır. Kendi tabakalarında duran
dört unsur, birbirine yavaş yavaş değişirler. Nitekim ateş, günlerin
geçmesiyle ateş suretini terk edip, hava suretine girerek, ateş havaya
çevrilir. Hava dahi, yavaş yavaş hava suretini terk edip su suretine
girer, hava su olur. Su dahi yavaş yavaş toprak suretini tutup, su
toprak olur. Toprak dahi ateş suretine girip, toprak ateş olur. Bu yolla
ve tersiyle dört unsur, bir suretten bir surete döner, sonunda yine
kendi suretlerine geçerler. Bu unsurların suret değiştirmesine istihale
(başkalaşım) derler. Ateşin tabiatı kuru ve
sıcaktır. Havanın tabiatı sıcak ve rutubetlidir. Suyun tabiatı yaş ve
soğuktur. Toprağın tabiatı soğuk ve urudur. Şüphe yoktur ki, ateş hava
ile sıcaklıkta müşterektir. Hava su ile rutubette müşterektir. Su toprak
ile soğuklukta müşterektir. Toprak ateş ile kurulukta müşterektir. O
halde ateşin kuruluğu, havanın rutubetine dönse, ateş sıcak ve rutubetli
olup havaya çevrilir. Havanın sıcaklığı suyun soğukluğuna bürünse hava
rutubetli ve soğuk olup suya döner. Suyun rutubeti toprağın kuruluğuna
bürünse, su soğuk ve kuru olup toprağa döner. Toprağın soğukluğu ateşi
sıcaklığına bürünse, toprak kuru ve sıcak olup ateşe döner. Yani ateş
hava olur, hava su olur, su toprak olur, toprak ateş olur ki, bu
başkalaşıma başlangıç yolu derler ve öyle olur ki, dört unsur bu
başkalaşımı aksi üzere kabul edip; toprağın kuruluğu suyun rutubetine
bürünüp, toprak su olur, suyun soğukluğu havanın sıcaklığına bürünüp, su
hava olur; havanın rutubeti ateşin kuruluğuna dönüşüp, hava ateş olur;
ateşin sıcaklığı toprağın soğukluğuna bürünüp, ateş toprak olur. Bu
başkalaşıma da sonuç yolu derler. Üçüncü Madde Dört unsurun başkalaşımın
delillerini; maden, bitki, hayvan ve insanın doğuşunu ve bunların
arasındaki aracıyı bildirir. Ey aziz, malûm olsun ki,
filozoflar demişlerdir ki: Unsurların başkalaşımının delilleri açıktır.
Ateşin havaya dönüştüğüne açık delil budur ki; mumlar yandıkta; alevleri
yükseğe meyl ile gidip, havaya karışırlar. Eğer ateş havaya
çevrilmeseydi her mumun alevi bitişik bir aydınlık çizgi olup, hava
küresinin ortasında hatlar gibi yukarıya gidip, ateş küresine
bitişirlerdi. Lâkin bu şulelerin kuruluğu, havanın rutubetine nispetle
azdır. Onun için, o anda ateşi kuruluğu havanın rutubetine bürünüp, o
şuleler hava olurlar. Havanın suya dönüştüğüne delil budur ki, bahar ve
güz mevsimleri sabahında, bitkiler üzerinde olan rutubet ki -ona şebnem
ve çiğ derler,- o havadır ki seher vakti soğuk olup, suya çevrilmiştir.
Zira ki, havanın sıcaklığı, suyun soğukluğuna bürünse hava su olur.
Suyun toprağa dönüştüğüne delil: Yağmur damlaları indikte; ilk damlalar
ki toprağa erişir, o damlalar toprak olup gözden yiterler. Nitekim
müşahede olunur. Zira ki o damlaların rutubeti, toprağın kuruluğuna
nispetle azdır. Bu durumda damlaların rutubeti toprağın kuruluğuna
bürünüp, su toprak olur. Bundan sonra damlalar çoğalıp, rutubet galip
oldukta; toprak olmayıp çamur olur. Toprağın ateş olduğuna açık delil
odur ki: Bitkiler ve ağaçlar, unsurların parçalarından bilenmiş olup,
toprak parçası onlarda ziyade bulunmuş iken odun ateş ile yandıkta;
parçaları ateşe dönüşüp, toprağın hissesinden az bir kül kalır. Bazı
yererde odun yerine taş kömürü yakarlar, onun külü çok az kalır. Hak Teâlâ'nın tesiriyle
felekler, yıldızlar, dönüp ve hareket eyleyip; dört unsuru anlatılan
başkalaşım üzere birbirine kaynaştırıp, hamur etmişlerdir. Ta ki
unsurların kaynaşmasından, önce madenler hasıl olup, ondan bitkiler
peyda olup, ondan hayvanlar vücuda gelmiştir. Hayvan kemalini buldukta;
insan ortaya çıkmıştır. Bu dört bileşik cismin bileşik aracısı da
vardır. Madenler ile bitkiler
arasında aracı mercandır. Zira ki salabette taş gibidir ve bitki gibi
zerre zerre denizin dibinde bitip, suyun yüzünden yukarı gelip,
kuruldukta; sert olur. Bitkiler ile hayvanlar arasında aracı hurma
ağacıdır. Zira ki o, bitki iken hayvan gibi erkeğine yakın olmadıkça;
neticesi hurma olmaz. Başını kesseler helak olup, kuru ve yapraksız,
meyvesiz kalır. Hayvanlar ile insan arasında aracıların en belirgini
maymundur. Zira ki, cümle azası, kıl ve kuyruğundan başka, dışı ve içi
insana benzer. Bu aracıların vücudunda
hikmet budur ki, her biri kendi mertebesi altından son yükseklik
mertebesine ulaşıp; varlıkların mertebeleri tek silsileyle bileşik ola
ve insanlık mertebesinde nihayet bula. Şu halde zaman devrinin
tamamlayıcısı, cihanın parçalarının zübdesi, yedi yüksek babanın ve dört
aşağı ananın ve üç bileşiğin son hülasaları insan bedenidir. Belki her
iki cihandan gaye ancak hazreti insandır. Bu feleklerin, unsurların,
bileşiklerin kabuğu, zarfı ve kabıdır. O, cümlesinin iliği ve özünün
özüdür. Bütün eşya, insana hizmetçidir O, hizmet ve ikram edilendir.
Aziz, şerif ve muhteremdir. Zira ki o, cümleden güzel ve yücedir. Dördüncü
Madde Ruhların çıkış ve dönüş
yerini; vücutlarda devrinin keyfiyetini bildirir. Ey aziz, malûm olsun ki,
filozoflar demişlerdir ki: Umumun feyzi ve onlardan dokuz feleğe ve
onlardan dört tabiata ve onlardan dört unsura ta toprağa gelinceye dek
yolların tümü başlangıçtır. Topraktan madene ve ondan bitkiye ve ondan
hayvana v ondan olgun insana gelinceye dek bunların cümlesi sonuç
yoludur. İlahî nur ve sonsuz feyz, teklik mertebesinden akıllar üzere ve
onlardan unsurlar ve toprak üzere iner ve feyz verir ki, buna: Başlangıç
ve iniş kavsi dahi derler. Bundan sonra topraktan madene, ondan bitkiye
ve ondan hayvana ve ondan insana ve ondan kâmil insana yükselip dönerek;
kâmil insandan hazreti Hak'ka vâsıl olur. Bu hemen o ilâhî nurdur ki,
başlangıçta o makamdan gelip, bu makamları geçip yine kendi makamına
gidip, devresini tamam eyler. (Her şey aslına döner) düsturunca, o nur,
aslına gider. O ki: "İşin başlangıcı ondandır, sonucu onadır,"
buyurmuştur. Bu geçici vücudun işinin devretmek olduğunu duyurmuştur. Bu
dönüşe: Dönüş yeri, çıkış kavsi dahi derler. Şu halde aslî muhabbed
hükmüyle ve oluş hakikatlerinin yönelişleriyle, geçici olan umumî vücut,
tavır ve mazharların her birine ulaştıkça; o tavrın rengiyle renklenip,
o mazharın özelliğiyle nitelenir. Bu geçişler, o umumî vücudun
düşüşlerinden ibarettir. O vücut ki, dünyada kâmil
olsa gerektir. Onun seyri; akıllar, nefsler, felekler ve unsurlardan
toprağa gelinceye dek süratle olup, inişlerde duraklama olmaz.
Topraktan, maden, bitki, hayvan ve kâmil insana gelinceye dek
yükselişinde süratle gelir, birinde takılıp kalmaz. Fakat o vücut ki,
onun kemâle ermeye liyakati olmaz Onun seyri, iniş ve çıkış
mertebelerinde duraklama olup, kemâlini bulmaz. O, iniş mertebelerinde
kâh ateş suretinde, kâh hava suretinde, kâh su suretinde, kâh toprak
suretinde nice gecikmelere uğrayıp duraklar. Çıkış mertebelerinde kâh
maden suretinde, kâh bitki suretinde, kâh hayvan suretinde, insan
suretine gelip kemâle erinceye değin türlü tutkularla haps olup kalır.
Meselâ o geçici vücut, bitkiler âlemine girerken bazı âfetler ârız olup,
bitki olamaz. Yahut bitki olur lâkin kemâline ermezden önce bozulup,
yerden tekrar bitmeye muhtaç olur. Kâh olur ki, itidalden uzak olan
bitkiye dönüşüp, hayvan yeygisine layık olmaz. Kâh olur ki, hayvan
yeygisi olmaya kabiliyeti olur da, yenmeden önce zail olur. Bu yolla
nice yıllar gecikir. Kâh olur ki, itidalden uzak olan bitkiye dönüşüp,
hayvan yeygisine layık olmaz. Kâh olur ki, hayvan yeygisi olmaya
kabiliyeti olur da, yenmeden önce zail olur. Bu yolla nice yıllar
gecikir. Kâh olur ki, bir hayvan, eti yenenlerden olmuşken, İnsanlar
tarafından yenmeden bozulur ve hayvanı insan mertebesine naklettiremez.
Kâh olur ki, insan mertebesine geçer, lâkin kemâl mertebesine ulaşamaz.
Külli aklı bulamaz; dünyaya hayvan gelir nâdân gider. Kâh olur ki,
yükseliş mertebesini kısaltıp, topraktan ağaçlara gelir ve meyve
suretine girip, insan gıdası olup, meni suretini bulup, insan suretine
gelir; akıllı ve ârif olur. Lâkin ilk akla ulaşamaz ve kemâlini bulamaz.
Kâh olur ki, süratle buğday, arpa, darı şekline girip, insan yiyeceği
olup, meni suretini bulup, ana rahmine dolup, kan pıhtısı ve et parçası
olup, insan şekline gelip; akıllı, olgun ve ârif olur ve ilk akla ulaşır
ve çıkışı tam hâsıl olur. Bu şerefli vücudun yükseliş
başlangıcı madenler olmuştur ki, onların başlangıcı kaygan çamurdur.
Sonra ondan taşlar mertebesine yükselmiştir. Ondan eriyen cevherler
mertebesine ulaşmıştır; demir, kalay, bakır, gümüş ve altın gibi
madenlerdir. Bundan sonra la'l, yakut ve zümrüt gibi cevherlerin
mertebesine yükselmiştir. Ta mercana varıp, bitkisel belirtilerle
gelişip, o mertebeden dahi yükselip, tohumsuz biten bitkiler mertebesine
gitmiştir. Bundan sonra tohumla biten bitkiler mertebesine ve ondan ağaç
suretine varıp, ta hurma ağacı olmaya yetmiştir. Hurma mertebesinden,
hayvan mertebesine yükselip yıllarca o mertebede yaşamıştır. Ta iş ve
surette insana benzeyen goril ve maymun mertebesini bulmuştur. O
mertebeden dahi yükselip, insan suretine gelmiştir. O insan ki, kemâl
mertebelerinin suret ve sîretinde ilerleyip, kâmil insan mertebesine
gidip, İlâhî ahlâk ile dolmuştur. O, bilginin olgunluğuna erip, külli
akla ulaşmıştır. Bu mertebede varlık dairesi birleşip, nihayet
bulmuştur. Zira ki, umumî vücut işinin devri böylece bulunmuştur ve bu
geçici vücut, bir daire şeklinde resmolunmuştur. Onun başlangıcı ilk
akıl, sonucu kâmil insan kılınmıştır. Böylece vücut dairesinin sonu öne
gelip, kâmil insanda birleşip, tamam bilinmiştir. Rabbanî feyz, bütün
varlıklara beraber ulaşır. Bütün varlıklar, o semte yönelik ve
bakıcıdır. Herkes kabiliyeti kadar feyiz verici Allah'ın feyzine
naildir. Çünkü geçici varlık olan Rabbanî feyz, çeşitli görünüşlerde
ortaya çıkıp, çok mertebelere yakın olmuştur. O halde her ortaya çıkış
ve suretin boyasıyla boyanıp, ona uygun parıltı almıştır. Bir varlık
iken çeşitli suretler ile ortaya çıkmıştır. Her nesnenin bir ismi vardır
ki, o isim ona rab olmuştur. Her kim ki, kendi bağlı olduğu rabbin
terbiyesinde kalmıştır; o kimse hakkı unutup kendine tapar olmuştur.
Bütün vakitlerinde âlem halkıyla kavga ve münakaşa edip, kendini inkâr
ve itiraz ateşine salmıştı. İşlerinde gam ve keder denizine dalmıştır.
Kim ki, kendi rabbinin terbiyesinden çıkıp Rabler Rabbinin dairesine
girmiştir; yani kendi tabiatının zindanından ruhun fezasına gelmiştir:
O kimse nefsin putunu kırıp, Allah'a tapar olmuştur. Bütün vakitlerinde
halkın tümüyle barış ve iyilik içinde olup, üzüntülerden kurtularak,
ebedî saadeti bulmuştur. Zira ki, kâmil insan olup, külli akla
ulaşmıştır. Devresini tamam edip, muradı hâsıl olmuştur. Bu varlık
dairesini bir filozof ilahi şekline getirip, yükseliş kavsini beş beyit
ile işaret edip belirtmiştir. Filozofun Farsça mesnevisini, kâmil bir
insan kendi halini beyan ile şöyle mânalandırmıştır: Devredip geldim cihanı yine
bir devran ola Ben girem bütün sarayı yıkıp virân ola Beher can tuğyan edip cismim
gemisin dağıda Yerler altında bu cismim hâk
ile yeksân ola Dört yanımdan nâr ve bâd ve
âb ve hâk edip hücum Benliğim onlar alıp bu
varlığım tâlân ola Dağılıp terkibim otuz iki
harf ola tamam Nokta-i ruhum kamunun
gevherine kân ola Bu vücudum dağı kalkıp itile
yükler gibi Şeş cihâtım âçılıp bir haddi
yok meydan ola Cümle efkâr ve havâssım haşr
olup ol arsada Kalkalar hep yeniden sankim
bahiristan ola Yevm-i tübladır o gün her
mânâ bir sûret giyip Hem kimi sebze kimi hayvan
kimi insan ola Kabrime yârân gelip
fikredeler anvâlimi Her biri bilmekte hâlim
vâleh-i hayran ola Her kim ister bu niyâz-ı
derdmendi ol zaman Sözlerini okusun kim sırrına
mihman ola. (Dolanıp geldim cihanı yine
bir dolanma ola. Ben bütün sarayı yıkıp gidem, virân ola. Her can,
taşkınlık edip, cismin gemisini dağıda. Bu cismim, yerler altında
toprakla bir ola. Ateş, su, hava ve toprak, dört yanımdan hücum edip;
benliğimi onlar alıp, bu varlığım tâlan ola. Bileşiğim dağılıp, tamam
otuz iki harf ola. Ruhumun noktası, kamunun gevherine maden ola. Bu
vücudumun dağı kalkıp, yükler gibi itile. Altı yönüm açılıp, sınırı yok
bir meydan ola. Bütün fikir ve duygularım o arsada haşrolup; halkalar
hep yeniden, sanki baharistan ola. O gün karışıklık günüdür, her mâna
bir suret giyip; kimi insan, kimi sebze, kimi hayvan ola. Dostlar
kabrime gelip, durumlarımı fikredeler; her biri halimi bildiğinde,
şaşkın ve hayran ola. O zaman her kim bu dertli niyazı ister; sözlerini
okusun ki sırrına konuk ola.) Mümkündür ki, varlığı
gerekli olan ile varlığı mümkün olanı bir daire farz edesin. Bir doğru
çizgi onu iki eşit parçaya böler. Ona hayalî çizgi ve dairenin çapı
derler. Şimdi bu çizgi ile bir daire ki kavis şeklinde görünür. Çünkü bu
hayalî sayıdan ibaret olan hayalî çizgi, dönüş vaktinde asla ulaşmak ile
aradan kaldırılır. Bu durumda varlık dairesi olduğu gibi bir görünür.
İki kaş arası veya daha yakın olma sırrı onda bilinir. Şimdi
filozofların yöntemi üzere, varlığın devranını bu miktar beyan ile, bu
bölüm bitip, astronomi ilmine vasıta ve mukaddime olan matematik ve
hendeseden birer bölüm yazılmak münasip görülmüştür.
| |