| |
ÜÇÜNCÜ BAB
Yapısında oluşum ve bozuşum
olan sülfî cisimlerin mahiyet ve keyfiyetini, yani dört unsurun
yerlerini ve durumlarını; üç bileşiğin vasıflarını ve hallerini ve
esirlerin etkileriyle olan şekil değişikliklerini; Türklerin yılının
hükümleriyle olan keyfiyetlerin değişimini; yeni astronominin bazı
makalelerini on bölümle hakîmâne tafsil eder.
BİRİNCİ FASIL Ateş unsurunun mahiyetini,
tavır ve durumlarının keyfiyetini dört madde ile açıklar. Birinci
Madde Ateş küresinin bazı
durumlarını bildirir. Ey aziz, malim olsun ki,
astronomlar demişlerdi ki: Basit cisimler: Ateş, hava, su ve topraktır.
Bu dördünden, üç bileşik (mevalid-i selâse) olan bileşik cisimler,
bileşmiş ve doğmuş olup, yine dörde ayrıştıklarından, bunlara: Unsurlar
derler. Bu dört unsurun bir araya gelmesinden ve biri birine dönüşüp
kaynaşmasından bileşiklere oluşum ve bozuşum ârız olduğu için bunlara
dört esas (erkan-ı erbaa) derler. Bu unsurlar ve dört esas, ay feleğinin
altında yani ayın alt yüzeyinin altında, yukarıda açıklanan tertip
üzere, biri birinin içinde, her biri kendi yerinde karar etmiştir.
Tümünün en latif ve en yüksek olanı, ateş unsurudur ki, paralel iki
yüzeyle kuşatılmış basit bir cisim ve üre bir cevherdir. Üst yüzeyi, ay
feleğinin alt yüzeyine ve alt yüzeyi havanın üst yüzeyine teğettir. Ateş
küresinin yeri, ay feleğinin altında ve hava küresinin üstündedir.
Kendisi mutlak ulvî, latif, halis ve diğer unsurlar gibi renksiz ve
hepsine üstüdür. Onu göz idrak edemez. Güneşin sıcaklığının etkisiyle
topraktan ve sudan her ne kadar katı dumanlar, yoğun buharlar yükselip,
ateş küresine erişirse de, o, hepsini yakıp, hâlis ateş eder. Eğer ateş
küresi, bizim yanımızda olan ateş gibi renkli ve ışıklı olsaydı,
yıldızlar ve felekler âlemini seyretmekten gözümüzü men ederdi. Bu
unsurun tabiatı, kendi yerinde sükût ve karar iken ay feleğinin günlük
hareketine uyarak, onu teşyî edip, âlemin merkezi çevresinde doğudan
batıya gider ve bütün parçaları birlikte bir karar üzere sürekli döner. İkinci Madde Ateş küresinin tabiat ve
kabiliyetini, uzaklık ve büyüklüğünü bildirir. Ey aziz, malûm olsun ki
astronomlar demişlerdir ki: Ateş unsurunun tabiatı, sıcaklık ve kuruluk
olup, mutlak ulvi bulunduğundan, öteki unsurlara muhaliftir. Yakma ve
kapanma kabul ettiğinden, oluşum ve bozuşma, muhtemel şekiller almaya
kabiliyetlidir. Nitekim yukarıda açıklandığı üzere, kendi yerinde inen
parçaları, diğer unsurlara dönüşüp, başkalaşır, bu açıktır. Rasatçılar, geometriciler ve
matematikçiler ittifak üzere demişlerdir ki: Ateş küresinin üst
yüzeyinin yeryüzünden uzaklığı, yaklaşık kırkbirbin dokuzyüz yirmialtı
fersah ölçülmüştür. Alt yüzeyin yeryüzünden uzaklığı, yaklaşık onbeşin
yirmialtı fersah bulunmuştur. Ateş küresinin kalınlığı ve derinliği,
yaklaşık altıbin dokuzyüz fersahtır. Üçüncü Madde Ateşin çeşitlerini bildirir. Ey aziz, malum olsun ki,
filozoflar demişlerdir ki: Ateş cinsi nice çeşittir. İlk olarak bu ateş
unsurudur ki, bunun tesiri yakıcıların çeşitlerinin tümünden
kuvvetlidir. Sıcaklığı şiddetlidir. Çünkü Hak Taala Kelam-ı Kadim'inde:
"O Allah ki, yedi kat gökleri ve bunlar kadar da yer yarattı." (65/12)
buyurmuştur. Şu halde filozoflar, suflî unsurları, bu ayet-i kerimenin
mazmununa tatbik için, hava unsurunu üç tabaka ve toprak unsurunu iki
tabaka farzetmişler. Tamamına yedi tabaka itibar edip, ateş küresini
birinci tabaka saymışlardır. İkinci olarak, demirde, taşta ve yeşil ağaç
ta gizli olan ateştir ki, sert demiri ve katı taşı eritip toprak eder.
Bitkileri ve ağaçları yakıp, kül eder. O halde, karanlık, soğuk ve kesif
olan bu üç cisimden, latif bir cisim olan sıcak ve nuranî soğuk ve kesif
olan bu üç cisimden, latif bir cisim olan sıcak ve nuranî ateşi
çıkarmak, şaşılacak bir hikmet ve garip bir sanattır. Üçüncü olarak
yıldırım ateşidir ki, latif cisimlerden geçip, kesif cisimleri yakar.
Dördüncü olarak haramen ateşidir ki; o, gök gürültüsü, şimşek ve bulut
olmadan geceleyin gökten parlardı. Onun ışığında Benî Tay kabilesi, üç
günlük mesafeden develerini görürdü. Bu ateş, kendisine yakın olanları
yakıp; gündüzleri duan görünüp, geceleri ateş olurdu. İsmail
aleyhisselam evladından Halit bin Binan, derin bir kuyu kazdırıp, o
ateşi, buraya kapatmıştı. Bir zamanlar halk onu seyran ederdi. Bundan
sonra, o nar, o kuyu içinde kayboldu. Beşinci olarak şihab-ı kabesdir
ki, halk onu yıldız parlaması sanır. Hâlbuki o, yerden havaya çıkıp,
soğukluktan etkilenmeden ateş tabakasına ulaşan dumandı. Altıncı olarak,
cehennem ateşidir. Dördüncü
Madde Ateşin ışığa bitişmesine,
ruhun bedene bağlanmasının birkaç yönden benzerliğini bildirir. Ey aziz, malum olsun ki,
filozoflar demişlerdir ki: Hayvanî ruhun bedende yüreğe bağlılığı ve
bitişikliği aynen ateşin lambanın fitiline bağlılık ve bitişikliği
gibidir. Nitekim bu bağlılığın iptali bir nefesle kolay olduğu gibi,
ruhun bağlılığının iptali de bir çekiştirmeyle kolay olur. Lambanın yağı
bittiğinde, ateş ayrılıp, söndüğü gibi, bedenin tabii rutubeti
bitiminde, nefes ondan ayrı düşer. Her yerde ki, ateş hava alıp sönmez,
orada insan dahi hava alabilip ölmez. Ateşin söndüğü yerde, insan dahi
helak olup, nefes alamaz. Şu halde, madenciler ve kazıcılar, bir
mağaraya girmek isteseler; önce bir uzun asanın ucuna bir kandil asıp,
mağaranın içine sokarlar. Eğer o kandil sönmediyse, onla dahi yürüyüp,
içeri girerler. Eğer
kandilin şulesi söndüyse, hemen geri dönerler, kaçarlar. Nitekim kandilin yağı,
fitilinde bittiğinde, iki üç defa şulesi hareket edip, ışık verir, ondan
sonra söner. Ayı şekilde insan da ölüm anında kuvvetlenir ki, bu duruma
ölüm sıhhati derler. Sonra, ruhu bedenden ayrılır.
| |