|
1.FEN/3.BAB | ||
ONUNCU FASIL Bileşiklerin oluşum
keyfiyetini, yani tam bileşik cisimler olan üç bileşiği (mevalid-i
selâse) ki maden, bitki ve hayvandır. Hepsini yedi madde ile açıklar. Tabiilerden bulunan
bileşikleri tümünün asıllarını ve maddelerini; tam mürekkep cisimlerin
cinslerini ve nevilerini toplucu bildirir. Ey aziz, malum olsun ki,
filozoflar demişlerdir ki: Oluşum ve bozuşum âlemi içinde meydana gelen
atmosfer ve üç bileşik, yüksek babaların aşağı analarda bulunan
tesirlerinin neticesidir. Yani ay feleğinin içinde vücuda gelen bileşik
cisimlerin tamı ve tam olmayanı, bütün yedi gezegen yıldızın dört
unsurda olan tesirlerinden hâsıldır. Yedi gezegen ise, gece gündüz,
Hak'kın emrine itaatkâr ve boyun eğicidir. Hepsi onun güç ve kuvveti ile
hareketli ve tesirlidir. Nitekim Nazm-ı Kerim'inde buyurmuştur: "Güneşi,
ayı ve yıldızları, Allah, emrine bağlı kıldı. Dikkat ediniz ki, hem
yaratmak hem de emretmek ona mahsustur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne
kadar yücedir."(7/54) Beyt: Çün yedi erden müdam
hâmiledir çâr-zen Tıfl-ı mevâlid hem
doğmadadır dembedem (Yedi erkekten dört kadın
sürekli hamiledir. Üç bileşik çocuk sürekli doğmaktadır.) Dört unsur ki, ateş, su,
hava ve topraktır. Bu dördün birbiri ile kaynaşıp birleşmesinden meydana
gelen tam bileşik cisimlerin, yani üç bileşiğin birincisi maden cinsidir
ki, taş nevileri dahi ondandır. Başlangıçta dumanlar ve buharlar,
unsurlara geçer ve değişir. Ama dumanlar yerin incelikleridir ki,
güneşin ısıtması ile havaya yükselir, onunla karışır. Buharlar, nehir ve deniz
sularının incelikleridir ki, yine güneşin ısıtması ile havaya çıkıp
onunla karışır. Buhar ve dumandan yarı bileşikler oluşur ki, yukarıda
açıklanan atmosferdir. Suların özleri karlar ve yağmurlardır ki, yerin
karnına çekildiğinde, orada toprak parçaları ile karışarak koyulaşır.
Bundan sonra yerin derinliğine sirayet eden güneşin harareti o koyulaşan
özleri kaynatarak maden, bitki ve hayvan maddesi eder. Bu üç bileşik
ancak birbirine şaşırtıcı bir tertiple, lâtif nizamla suret bulmuştur.
Bütün bunları yapın, zalimlerin söylediklerinden yüce olan, Allah’dır.
Bu kâinatın ilk mertebeleri kesif topraktır. Son mertebeleri temiz
nefstir ki, gayet lâtiftir. Zira ki madenlerin evveli toprak ve suya,
sonu bitkiye bitişiktir. Bitkilerin evveli madene ve sonu hayvana
bitişiktir. Hayvanların evveli bitkiye
ve sonu insana bitişiktir. İnsanî nefislerin evveli hayvan ve sonu
melekî temiz nefislere ulaşır. Olgunluğu ancak onda hâsıldır. Nâzm: Bu kâinat-ı cihan hep
tebeddül eyler ümîd Semadan arza dek ve
zerrelerle tâ hurşîd Cihan kevn ve fesâd içre
cümle rağbetle Kemalini talib eyler
mürebbiden cavid Kemal-i hak nebat ve kemal-i
hayvandır Kemal-i hayvan insandır
oldur asl-ı nüvîd Kemal-i âde olur hem visâl-i
aşk-ı cemil Ki oldur asl-ı muradât
gayet-i her ümid Çü bahr-i mevc olur ondan
buhar ve gıym ve matar Matar ki sel olur aslın
bulur garib ve bayid Çü aşk seyreder eşyayı
devreder daim Her anda kevn ve fesad oldu
başka halk-ı cedîd O ki cihanı bu hikmetle
seyreder Hakkı Ol ehl-i dildir o vası-i dil
oldu arş-ı mecîd (Bu cihan kâinatı ümit hep
değiştirir; gökten yere dek zerrelerle ta güneşe. Hepsi, oluşum ve
bozuşum cihanı içire rağbetle, daimi Mürebbi'den kemalini ister.
Toprağın kemali bitkidir, bitkinin kemali hayvandır, hayvanın kemali
insandır; müjdenin aslı odur. İnsanın kemali, Celil'in aşkına ulaşmaktır
ki odur muratların aslı ve her ümidin gayesi. Çünkü dalgalı deniz olur
ve ondan buhar, bulut, yağmur ve sel olur, aslını bulur ve uzak ve
yakın. Aşk, eşyayı seyreder ve sürekli devreder. Oluşum ve bozuşum her
anda yeni ve başka bir yaratılış oldu. Ey Hakkı! O ki, cihanı bu
hikmetle seyreder; o, gönül ehlidir.O geniş gönül, Mecid'in arşı oldu.) Üç bileşiğin ilki olan
madenlerin durumlarını ayrıntılı olarak ve çeşitlerin toplu olarak
bildirir. Ey aziz, malum olsun ki,
filozoflar demişlerdir ki: Üç bileşiğin başlangıcı bulunan madenlerin
cümlesi, yerin içinde hapsolan buhar ve dumanlardan oluşan cisimlerdir
ki, nicelik ve nitelikte muhtelif bulunan karışımlar ve bileşimler
olmuştur. Eğer bileşimi kavi olup, çekiş kabul ederse, yedi meşhur
cisimdir ki: Altın, gümüş, bakır, kalay, demir, kurşun ve tunçtur. Bileşimi kavi olup, çekiçle
ezilmezse, taş cinsidir ki: Elmas, la'l, yakut, zümrüt, zebercet, seylan
ve pîruze gibidir. Yumuşak ise, cıva olur.
Bütün madenlerin asılları, bir miktar yer içinde oluşup durdukta;
onlardan füruu, asırların geçmesiyle zeminin dibine girip ve inip
gitmektedir. Nitekim bütün bitkilerin ve
ağaçların asılları, yerin altında oluşup, bir süre durduktan sonra
onlardan füruu ve dalları zamanların geçmesiyle havaya çıkmaktadır. Yedi meşhur cismin oluşumu,
ancak cıva ile kükürtün nicelik ve nitelikte farklılıklarından ve
karışmalarından hâsıl olur. Cıvanın oluşumu, o su parçalarındandır ki,
toprağın ince parçalarına karışıp, yüksek hareketle kaynaşmıştır. Kükürt
ise, şiddetli hareketle karşılaşan ve su toprak parçalarından oluştur
ki, sıcaktan yağ gibi olmuştur. Şeffaf ve katı cisimlerin
oluşumu; o tatlı sulardandır ki, madenlerde sert taşlar içinde nice bin
yıl uzun bekleyişle safa bulup, madeni, hareketinden taşlaşmıştır.
Şeffaf olmayan cisimlerin oluşumu; o yapışkan çamurla suyun
kaynaşmasındandır ki, güneşin harareti ona, nice bin sene tesir
etmiştir. Rutubetle ayrışan cisimlerin
oluşumu; yerin yakıcı ve kuru maddelerine suyun şiddetli karışımından
hâsıl olur. Yağlı cisimlerin oluşumu;
yerin içinde bekleyen rutubetlerdendir ki, madenin hararetiyle incelip
ve çözülüp, bölgenin toprağına karıştığında, madenin harareti onu,
pişirmekle yağ gibi koyu olmuştur. Şu halde altın madeni, dağlar içinde
ve yumuşak taşlı, kumlu yerlerde oluşur. Gümüş ve benzerleri, dağların
içinde yumuşak toprak ile karışan taşlar içine oluşurlar. Kükürt
madenleri; nemli, ıslak, yağlı ve yumuşak toprakta oluşurlar. Tuz,
yumuşak yerlerde hâsıl olur. Kireç madeni, kireç ile karışan kumlu
yerlerde oluşur. Zaclar ve şaplar, kıraç ve sert yerlerde vücuda
gelirler. Bu kıyas üzere her maden,
bir bölgeye mahsus bulunmuştur. O madenin oluşumu, o bölgenin
özelliklerinden bilinmiştir. Tek tek çok olmalarına rağmen, madenler üç
neve münhasır kılınmıştır: Katı madenler, taş madenler, yağlı madenler. Madenlerden katı cisimlerin
oluşumunu, tabiatlarını ve vasıflarını bildirir. Ey aziz, malum olsun ki,
filozoflar demişlerdir ki: Üç tür madenden evvelkisi katılardır ki, adı
geçen yedi meşhur cisimdir. Onların hepsi ancak kükürtler ile cıvadan
oluşurlar. Eğer kükürt ve cıva saf olup, biribirine tamamen
kaynaştılarsa, yer, suyun rutubetini çeker ki; o kükürt, o cıvanın
rutubetini emdiyse ve o kükürtün boyama gücü olup, cıva ile uygun bir
ölçü bulduysa, madeni, hararetiyle nice bin yıl pişip yandıysa, o
kaynaşıp sarı altın olur. Eğer kükürt ve cıva safî olup, tamamen
karıştıysa, ölçüleri de uygun gelip uzun zamanda pişip yandılarsa ve
kükürt beyaz olup, rutubetten kaldıysa, o kaynaşıp, beyaz gümüş olur.
Eğer pişmezden önce ona soğuk isabet ederse, kaynaşıp tunç olur. Eğer
cıva saf ve kükürt bozuk olup, piştiyse bakır oluşur. Eğer bozuk kükürt
yanmadıysa, kalay oluşur. Eğer kükürt ve cıva ikisi de bozuk olursa,
kurşun hâsıl olur. Şu halde katı madenlere ârız olan farklılık, kükürt
nevileriyle cıvanın ya niceliklerinden veya keyfiyetlerinden hâsıl
olduğu tecrübe ile bilinmiştir. Ama katıların sultanı
bulunan altının tabiatı sıcak, yumuşak ve latiftir. Ateşle yanmaz. Su
zerreciklerinin toprak zerreciklerine şiddetli kaynaşmasından,
ayrışmasına ateş bile kâdir olmaz. Toprak içinde bin yıl kalsa çürümez,
paslanmaz. Rengi sarı ve berraktır. Tabiatı tatlı, kokusu hoştur. Cismi
paktır. Lekesi olmaz. Ağırdır. Kendi güzeldir. Değerlidir. Şu halde
tabii harareti, ateş rengi sarılığı olduğundandır. Yumuşaklığı,
yağlılığı fazla olduğundandır. Berraklığı, suyu saf kaldığındandır.
Tadının tatlılığı ve kokusunun temizliği kükürtünün saf olduğundandır.
Letafet ve nezafeti, cıvası saf ve pak olduğundandır. Ağırlığı,
topraktan olmasındandır. Güzellik ve değeri, tabii nefsin ona şua
saldığındandır. Bu sarı altın, nakittir. İki cihanın ender sermayesidir.
Eşyanın en değerlisidir. Hüda'nın nimetlerinin en şereflisidir. Zira ki
sarı altın, din ve dünyanın kıvamıdır. Âlem halkının nizamıdır. Her
iklimde revaç bulmuştur. Herkes ona muhtaç olmuştur. Dünya erkeklerine
kuvvet ve izzettir. Süs isteyen kadınlara lezzettir. Nitekim
denilmiştir: Nâzm: Ey altın bütün lezzetlerin
toplayıcısının Cihandakilerin her zaman
sevgilisi sensin Şüphesiz Hüda değilsin
velâkin Hüda'ya yemin olsun Ayıpların örtücüsü ve
ihtiyaçların kadısısın Beyaz gümüş: Madeninde
maddesi olan kükürt beyaz olmayıp, karışım parçaları eksik kalsa, o sarı
altın olurdu. Gümüş, sürekli ateşle erir. Toprak içinde uzun zamanla
çürür, beyazlığı simsiyah olur. Zira ki, Lekesi en yakınına gider. Ona
cıva yaklaşsa çekiç kabul demeyip, kırılır. Kükürt isabet ettiğinde,
beyaz gümüş iken simsiyah olur. Bakır: Gümüşe yakındır.
Farkı, sadece renginin kırmızılığı, kirinin çokluğu, tabiatının
kuruluğu, tadının kekreliği ve kokusudur. Onun kırmızılığının fazlalığı,
kükürtünün hareketindendir. Şu halde onu, beyazlatmaya ve yumuşatmaya
gücü yeten kimse, her ihtiyacına zafer bulmuştur. Demir'in siyahlığı,
hararetinin aşırılığından bilinmiştir. Diğer katı madenlerden ziyade
sulu bulunmuştur. Kalay: Beyaz gümüş
cinsindendir. Lâkin ana karnında cenine âfet erişip zayi olduğu gibi
yerin karnında gümüşe üç âfet eriştikte kalaya dönüşür. Üç âfet:
Değişken su, kötü kokuya rehavettir. Kurşun: Bozuk sınıfıdır,
oluşumu ve bozuşumu onun gibidir. Tunç: Tabiatı hepsinden daha soğuk ve
daha kurudur. Kokusu dahi pistir. Allah'ın sanatının tefekkürü
için katıların durumları bu miktar yeterlidir. Madenlerden taş cisimlerin
oluşum ve renklenişini kısaca bildirir. Ey aziz, malum olsun ki,
filozoflar demişlerdir ki: Bütün şeffaf taşlar, yağmur sularından yerde
hapsolan rutubetlerden oluşup, doğarlar. Şeffaf olmayan taşlarsa,
güneşin hararetinin tesiriyle olan su ve yapışkan çamurun birleşmesinden
oluşurlar. Şeffaf taşların oluşumu ve
renklenişi, yağmur suları ve rutubet, zemin ve maden taşları ve
mağaralar içinde hapsolup; madenler ile karışmayıp, nice bin yıl onda
kalmakla ziyade safa ve sertleşme ve katılık kazanıp, onlardan öyle sert
taşlar oluşur ki, su ve ateş ile etkilenip kırılmazlar. Muteber cevherle
olup, yerde kalmazlar. Renklerinin farklılığı, gezegenlerin ışıklarıyla
vücut bulmuştur. Her yıldız cevherlerin nice nevilerine delalet edip,
şuasını o dağlar üzerine salıp, o madenlere böyle istila etmiştir. Zira
ki, zühalin siyahlığı, müşterinin yeşilliği, merihin kırmızılığı,
güneşin sarılığı, zührenin maviliği, utaritin rengi ve ayın beyazlığı
onları renklendirmiştir. Cevherlerin çeşitleri
oldukça çoktur. Hepsinin sultanı ve kıymette pahalısı elmas cevheridir
ki, madenlerin tümünden daha sert ve daha kavi muayene kılınmıştır.
Bütün madenlerden daha değerli ve daha saf yaratılmıştır. Hepsine üstün ve etkili
iken, fakat kurşunla mağlup ve etkilenmesi Hak'kın gayretinden
bilinmiştir. Buna yakın cevher zümrüttür ki, ona bakanın gözü nur ve
gönlü sürur bulur. Şuasından yılan kör olur. Zümrüt cevherinin faydaları
ve özellikleri çoktur. Lakin burada kısa kesilmiştir. Şeffaf taşların doğuşu,
yukarıda anlatıldığı üzere, zamanların geçmesiyle güneşin hararetinin
tesirlerinden kaynaşan su ve yapışkan çamurdandır ki; o çamur taşlaşıp
kalmıştır. Nitekim ateşin tesirinden soğuk süt yoğurt olmuştur. Taşların
farklılığı, yerlerine bağlıdır. Eğer yer, toprak ve sıcak çamurdan
bulunduysa, mutlak taş olunur Eğer sıcak yerde olursa, ondan tuz ve
şaplar oluşur. Eğer kıraç yerlerde bulunduysa, o yapışkan çamurdan
kırmızı, sarı ve yeşil zaclar oluşur. Şu halde her yerin bir başka
özellikleri vardır ki, onları yaratan âlemin yaratıcısı Allah bilir. Kâh
olur ki, taş suda oluşur. Bunun sebebi, o suyun veya o yerin
özelliklerindendir. Kâh olur ki, havaya yükselen duman zerreciklerinin
sıcaklığı soğuk isabetiyle soğuyup, havada taş oluşur, düşe ki, taş
yağdı derler. Kâh olur ki, yıldırım ile taş veya demir yahut bakır vâki
olur. İmdi, madenlerin üç
çeşidinin ikinci nevi olan taşlar, bu kadarca açıklama üzerine kısa
kesilmiştir. Madenlerin üçüncü çeşidi
bulunan yağlı cisimler, onlara kıyas ile tamamıyla atlanmıştır. Zira ki
madenlerin sınıfları, unsurların mizaçlarının itidalinden uzak
olduğundan, gayet çok bulunmuştur. Bitkilerin cinsi, mizaç itidaline
yakın olduğundan çeşitleri onlardan az bulunmuştur. Hayvan cinsi mizaç
itidaline bitkilerden daha yakın olduğundan, çeşitleri dahi ondan daha
az olup, onsekizbin nevi bulunup, her nevi, bir âlem olarak
isimlendirilmiştir. Bir nevi dahi, insanlık âlemi bilinmiştir. Bu insan
cinsi, mizaç itidalinin olgunluğu üzere bulunduğundan, fertleri
hepsinden az olup, daha izzetli ve nâdir bulunmuştur. Şu halde Yaratıcı'nın
sanatını düşünmek için madenlerin durumları bu miktar ile yetinilmiştir.
Zira ki Allah'ın kudreti sonsuz bilinmiştir. Üç bileşiğin ikincisi olan
bitkilerin durumlarını topluca bildirir. Ey aziz, malum olsun ki,
filozoflar demişlerdir ki: Üç bileşiğin ikincisi bitkilerdir. Onların
bir şuursuz kuvveti vardır. Yani bitki cinsinin bir tabiatı vardır ki,
ondan farklı hareketler ve değişik âletler vasıtasıyla muhtelif
hareketler çıkar. O kuvvete bitkisel nefs derler ki, o tabii cismin
ancak doğuş, artış ve beslenme yönünden ilk kemalidir. Ve bitkisel
nefsin gıda kuvveti vardır ki, şahsın bekası onunladır. Bu o kuvvettir
ki, su gibi olan öteki cismi kendi bulduğu cismin miraç, kıvam, renk ve
cevheri benzerine değişip, tabii hararetle cisminden çözülen eksikliğe
bedel, ona benzediği ile yapışır. Onun namlı kuvveti vardır ki, şahsın
olgunluğu onunla hâsıldır. Bu o kudrettir ki, olduğu cismi uzunluk,
genişlik ve derinlik taraflarından artırır. Tâ o cisim tabiatı gereğince
yetişme olgunluğuna ulaşıncaya dek gider. Onun üreme kuvveti vardır ki
cinsinin bekası onunladır. Bu o kudrettir ki kendi cisminden bir cüzü
olup, kendi benzeri vücut bulmak için başlangıç ve madde olur. Ona bitki
tohumu denir. Beslenme kuvveti, besinleri çeker. Sonra tutar. Sonra
hazmeder. Sonra fazlasını atar. Şu halde onun dört hizmetçisi vardır ki;
çekme kuvveti, tutma kuvveti, hazım kuvveti ve atma kuvvetidir. Namlı
kuvvet, bitki yetişme olgunluğunu bulduğunda duraklar. Ama beslenme
kuvveti âciz oluncaya dek işini sürdürür. O âciz olduğunda bitkiye ölüp
erişip, kurur. Bütün bitkiler, yerin bir miktar derinliğinde oluşup
eğlendiğinde yavaş yavaş havaya çıkar. Ama bitkilerin bütün sınıf ve
çeşitlerinin sınırını ve hesabını ancak onların yaratıcısı bilir.
Doktorlara lazım olan bazı parçalar ve ilaçlar, özellikleri ile tıp
kitaplarında yazılmıştır. Halka lazım olan sebzeler ve meyveler, bütün
vasıfları ile insanların dillerinde meşhur olduğundan, bitki cinsinin
nevi ve sınıflarının isim ve özelliklerini saymakla mevzu uzatılmayıp:
Tek yaratıcısına ve Allah'ı bilmeye vesile olmak için künh ve mahiyetini
bu miktarca açıklama ile yetinilmiştir. Nitekim bitki cinslerine ibretle
bakmak için denilmiştir. Beyt: Her bitki ki yerde biter Allah birdir ve benzersizdir
der Beyt: Akıllı olanın gözünde
ağaçların yeşil yaprakları Her yaprağı Allah'ı tanıtan
bir defterdir. Üç bileşiğin üçüncüsü olan
hayvanların durumunu topluca bildirir. Ey aziz, malum olsun ki,
filozoflar demişlerdir ki: Üç bileşiğin üçüncüsü hayvan cinsidir ki, o
hayvani nefstir. Mümtaz olmayan nefs, tabii cismin ilk kemalidir. İradi
hareketle hareket eder. Bu hayvani nefs için mahsus olan eserlerden iki
kuvveti vardır ki: Anlama kuvveti ve hareket kuvvetidir. Anlama kuvveti,
ya bedenin dışında olur veya içinde olur. Bedenin dışında olan beş
kuvvettir ki: İşitme, görme, koklama, tatma ve dokunmadır. İşitme bir kuvvettir ki:
Kulağın alt yüzeyinde döşenmiş olan sinirlerde konulmuştur. Bu
sinirlerde davul gibi hava hapsolmuştur. Eğer şiddetli mağaradan veya
kuvvetli kaleden hâsıl olan sesin keyfiyeti ile nitelenen hava
dalgalandığında, yakın olursa, o sinirlere ulaşıp onu titrettiğinde
orada bulunan işitme duyusu o sesi idrak eder. Görme bir kuvvettir ki;
Dimağın önünde bitip biribirine yaklaşması ile raslaşıp ve kesişip ondan
uzaklaşmakla gözün yağ tabakalarına ulaşan iki içi boş sinirin ulaştığı
yerde konulmuştur. Ona iki nurun toplanması dahi derler. Koklama bir
kuvvettir ki: Dimağın önünde olan ee başları gibi iki fazlalık içere
konulmuştur. Tatma bir kuvvettir ki:
Dilin cismi üzerine döşenmiş olan sinirler içinde bulunur. Onun idraki
tükrük rutubetinin aracılığı iledir. Ona yiyecekten ince zerrecikler
karımış olup, ondan dilin cismine değdiğinde, yiyeceğin tadını hisseder. Dokunma bir kuvvettir ki;
Hayvan cisminin çoğuna karışmış olan sinirlerde konulmuştur. Hayvanın içinde olan
kuvvetler beştir ki: Müşterek his, hayal, vehmetme, hafıza ve
tasarruftur. Müşterek his bir kuvvettir
ki: Dimağda olan üç boşluğun birinci boşluğu önüne bağlanmıştır. Dış
duyulara ulaşan suretlerin hepsini, müşterek his, kabul edip iç güçlere
tevzi eder. Hayal bir kuvvettir ki:
Dimağın birinci boşluğunun sonunda konulmuştur. Hissedilen bütün suretleri,
müşterek histen alıp, bu suretlerin kaybolmasından sonra hepsini korur,
nakşeder, tasvir eder ve temsil eder. Bu hayal, müşterek hissin
hazinesidir. Vehmetme bir kuvvettir ki:
Dimağda olan orta boşluğun sonunda konulmuştur. Bu kuvvet,
hissolunanlarda mevcut olup, dış hislerle idrak olunmayan cüzî mânaları
idrak eder. Nitekim vehmetme kuvveti hükmeder ki, kurt kendisinden
kaçılması gereken bir hayvandır. Hafıza bir kuvvettir ki:
Dimağın arka boşluğunun önünde konulmuştur. Vehmetme kuvvetinin cüzî
mânaların hissolunamayanlarından idrak ettiklerini hıfzeder. Bu hafıza,
vehmetmenin hazinesidir. Tasarruf bir kuvvettir ki:
Dimağdan orta boşluğun önünde konulmuştur. Bu kuvvetin durum ve şânı,
hayal ve hafızadan olan suret ve mânaların bazısını bazısına bileştirip,
bazısını bazısından ayırmaktır. Hayvanî nefsin hareket etme
kuvveti iki kısımdır ki: Sebeb olucu kuvvet ve yapıcı kuvvettir. sebeb
olucu ki, şevk kuvveti dahi derler, o bir kuvvettir ki, kaçan hayalde
istenen bir suret veya istenmeyen bir suret resmolunsa, yapıcı kuvveti
azaları tahrike sevk eder. Eğer sebeb olucu, yapcıyı lezzetlerin meydana
gelmesi için olan hayal edilen yararlı eşyayı veya zararlıyı isteyecek
tahrike sevkederse, ona: Şehvanî kuvvet derler. Hayvan cinsini en şerefli
nevileri ve en güzel sınıfları bulunan insan fertlerinin mahiyetini
topluca bildirir: Ey aziz, malum olsun ki,
filozoflar demişlerdir ki: Hayvan cinsinin en güzel nevileri bu insan
nevidir ki, varlıkların şerefi, kâinatın neticesi ve konuşucu nefse
sahip ve ayna odur. Konuşan nefs, bir cevherdir ki: Kendisi haddi
zatında maddeden mücerrettir. Lakin işlerinde maddeye yakındır. Külli
işleri ve mücerret cüz'ileri idrak edip, fikri işler etmek yönünden
vasıta ve âlet olan tabii cismin ilk kemalidir. Bu konuşan nefsin akıl
edici bir kuvveti vardır ki, onunla tasavvur ve tasdik edilen işleri
idrak eder. Bu kuvvete nazari akıl ve nazari kuvvet derler. Konuşucu
nefsin bir yapıcı kuvveti dahi vardır ki, onunla insan bedeni cüz'i
fiillerden yana kendine mahsus olan görüş ve itikat gereği üzere tahrik
eder. Bu konuşucu nefsin akıl edilenlerin tümünden halî olup, çocuğun
yazı yazma istidadı gibi akıl edilen şeylerin hepsine istidadı
olmasıdır. Bu mertebede ona kaos akıl derler. İkinci mertebesi: Ona
bedihi akla uygun şeyler hâsıl olup bedihi olanlardan, fikir ile
nazariyata geçiştir. Bunda, ona, meleke ile akıl derler. Bu akıl öyle
latif olsa ki, ona bütün nazariyat düşünmeden hâsıl olup, fikre ihtiyacı
kalması, buna; Kutsî kuvvet derler. Üçüncü mertebesi; Ona akla uygun
nazarî şeyler mütalaasız hâsıl olup, yanında bi haysiyetle saklanmaktır
ki, istediğinde ihtiyaçsız hepsini hazır etmesidir. Bunda nefse: Fiille
akıl derler. Dördüncü mertebesi: kazanılmış, akla uygun şeyleri mütalaa
etmesidir. Bu mertebede konuşucu nefse: Mutlak akıl derler. Hayvanların
bütün nev'i ve isimlerini, tabiat ve şekillerini, vasıf ve durumlarını
ancak onları yaratan Allah Teâlâ Hazretleri bilir. Bazı kitaplarda
yazılmış ve dillerde meşhur olan budur ki: Hayvan cinsi onsekizbin
nevidir. Her nevi başka âlemdir. Şu halde toplamı onsekizbin âlem olur.
Bu onsekizbin âlemi icad ve halk edip, sayısı hesaba gelmeyen sınıfları
ve fertleri her an dirilten, terbiye eden ve öldüren Allah'ın kudret ve
azametini fikretme ve düşünmeye vesile olmakla; büyük âlemin durumları
ve içinde bulunan âlemleri bu miktar açıklama ile yetinilip, sonsuz
sırların hakikatleri ve bediî sanatların yaratıcısı bulunan cismanî âlem
ilminde sınırsız deniz olan rabbanî hikmete bundan ziyade dalınmayıp;
kâinatın aynası olan birinci kitap burada bitmiştir. Zira ki, insanın
zarfı ve kabuğu bulunan felekler ve unsurlar âleminden geçilip, insanın
emrinde olan madenler, bitkiler ve hayvandan geçilip, cihanın özlerinin
özü nişansız sultanın dergâh ve kapusu olan insanın can ve cisminin
anatomi ilmine girilmiştir. Çünkü yüce istek ve en kısa maksat Hazreti
Mevla'nın huzuru bulunmuştur. Şu halde âlemin yaratıcısından gaflet
edip, âlemin durumları ile meşgul olmak; padişahın huzurunda bulunan
köle, sultandan yüz döndürüp sarayın süslerini seyre dalıp kalmak misali
bilinmiştir. Nitekim şu beyitler ile ona işaret kılınmıştır: Beyt: Hanenin lazım olan sahibidir Bilmeyen hanesinin talibidir Tâ ki bu cihan hey'etine
olmalı hayran Eflâk u dil câna gel et
âlemi seyrân (Lazım olan evin sahibidir.
Bilmeyen evi ister. Bu cihanın yapısına hayran olmalı. Gönül ve can
göklerine gel, âlemi seyret.) Nâzm: Nazar eyle bu devr-i eflâke
/ Daire oldu nokta-i hâke Daire içre âlem-i imkân /
Âlem içre behâim ve insan Oldu insan içinde arş-ı âzîm
/ Kâbe'tullah yani kalb-i selîm Kalb içinde muhabbet-i
süphân / Ahsen'el-hâlikîn ve âlişân Anın ile vücuda geldi cihân
/ Bahr ile sanki mevc-i bîpayân Katreden âdemi kılur peydâ /
Anı bahr-ı ulûm eder mahzâ (Bu dönen feleklere bak,
toprağın noktasına daire oldu. İmkân âlemi daire içinde âlem içere
hayvanlar ve insanlar: İnsan içinde oldu büyük arş, Allah'ın kâbesi yani
selim kalb. Kalb içinde şanı yüksek, yaratıcıların en güzeli sübhan olan
Alah'ın sevgisi vardır. Onunla cihan vücuda geldi; sanki denizle ölçüsüz
dalga. Damladan insanı peyda eder, onu ilimler denizi kılar.) Nâzm: Kandedir cehl ile zulmet
nefs-i şebânındadır Kandedir ilm ile hikmet bil
ânı cânındadır Zâhiren ahkâm-ı eflâkin eğer
mahkûm isen Bâtınen ây u gün felekler
cümle fermanındadır. Sûretâ bu harman-ı âlemde
sen bi danesin Mânâ yüzünde ne kim var
cümle harmanındadır Saykal ur mirât-ı kalbe
taşraya bakmağı ko Sen sana bak cümle âlem
halkı divanındadır Vech-i Hakk'a âyinesin sen
özünü bir hoş gözet Men aref sırrındaki mâden
senin kânındadır (Bilgisizlikle karanlık
nerdedir? Doymayan nefsindedir. İlimle hikmet nerdedir? Onu canındadır
bil. Görünüşte feleklerin hükümlerinin mahkûmusun, aslında ay, gün ve
felekler hepsi senin fermanındadır. Sureta bu âlem harmanında bir
tanesin. Mâna yüzünde ne varsa hepsi senin harmanındadır. Kalp aynasına
cilâ vur, dışarıya bakmayı bırak. Sen, sana bak; âlemin bütün halkı
divanındadır. Hakk'ın yüzüne aynasın sen. Özünü iyice gözet, "kendini
bilen, Rabbi'ni bildi" sırrındaki maden, senin kanındadır. |