| |
BEŞİNCİ FASIL Su unsurunun mahiyetini,
keyfiyet ve durumlarını, farklılık ve vasıflarını, isimlerini; denizken
buhar, bulut, kar, yağmur, kaynak ve nehir ve yine buhar olmasını;
değişik hareketlerle hareket bulmasını; denizlerle karaların yer
değiştirmesini; denizlerde ve karalarda bulunanların sudan
faydalanmasını, suda hayvanların vücuda gelmesini; su tabakasının
kalınlığı sayılan denizlerin derinliklerinin ölçülmesini, denizle
gemilerin yürümesini ve gemilerle halkın her tarafa varıp, murat
almasını; yeni dünya (Amerika) bulunup, yer ve deniz devr olunup, batıya
giden gemilerin doğu semtine gelmesini yedi madde ile açıklar. Birinci
Madde Su unsurunun mahiyetini,
tabiat ve tavırlarını bildirir. Ey aziz, malûm olsun ki
filozoflar ve astronomlar ittifak üzere demişlerdir ki: Dört unsurun
üçüncüsü su unsurudur ki, o basit bir cevher, renksiz ve şeffaf küre bir
cisimdir. Tabiatı nemli ve soğuktur. Havaya nispetle kesif bulunup,
ağırlığı sebebiyle öteki unsurlardan farklıdır. Oluşum ve bozuşumla
suretler bulmaya kabiliyetlidir. Kendi yerinden çıktığında, başka
unsurlara dönüşür. Yerinde iken bile unsurlara dönüşür. Kendi tabiatıyle
yerinde sâkin iken nice değişik hareketlerle hareket halindedir. Su
küresinin üt yüzeyi dalgalı olup, üstünde bulunan hava küresinin
hareketli yüzeyine tema etmiştir. Alt yüzeyi, altında olan toprak
yüzeyine teğet olduğundan, vâdilerin ve dağların iniş çıkışı nedeniyle
suyun yüzeyi dahi iniş - çıkışlıdır. Bu su küresinin tabiî yeri, havanın
altı ve toprağın üstü olup, yerküreyi her yönden örtüp, içine alıp, tam
yuvarlak olmak tabiatı gereği iken, yeri tamamen örtmeyip, yerin bazı
kısımları açıkta kaldığından; hikmetinde bazı astronomlar, Hak'kın
inayetine yapışıp, yer hayvanlarının, özellikle insan nevinin
yaratılışına ve yeryüzünde havadan teneffüsle neslini sürdürmesine ve
hayatını devam ettirmesine ilahî yüce iradeye bağlamışlardır ki,
görünüşte bir sebebi malûm değildir, demişlerdir. Çoğu dahi teslim olu,
demişlerdir ki: bu sebebler âleminde herşey sebebler yoluyla vücuda
gelmek, ilahî âdettir. Şu halde deniz suyu, dünya küresini tamamen
örtmediğinin sebebi budur ki, güneşin merkez dışı feleği hasebiyle doruk
ve eteği olduğunda ve hâlen eteği güney burçlarından oğlak burcunun
başlarında bulunduğundan, güneş, kendi seyriyle senede bir kere eteğine
indikçe, yerin merkezine yakın olup sıcaklığı fazla tesir eder. Çünkü
güneş, o güney burçlarında, eteğinde oldukça yere yakı olup; kuzey
burçlarında doruğundan bulundukça, yerden ırak gitmiştir. Bu durumda
eteğine geldikçe, sıcaklığının şiddeti, su unsurunu ısıtıp, harekete
getirip, yerin o tarafına çekmiştir. Zira ki az bir su, bir büyük
kazanın bir kenarında kaynasa, elbette o su, kazanın öbür taraflarından
o tarafa varıp, sair tarafları sudan hâli kalıp, açıkta olur. Bunun gibi
deniz suyu, güney tarafında güneşin sıcaklığının şiddetinden harekete
gelip, deniz suları diğer kutuplardan o tarafa çekilmiş olup; yerin
kuzey semtinde açık yerler kalmış, demişlerdir. Lâkin araştırıcılara
göre, soğukluk ve sıcaklık, sadece güneşin yakınlığı ve uzaklığı
değildir. Belki güneş ışınlarının dik gelmesi sıcaklığı, kırık gelmesi
sıcaklığın azlığına sebebtir. Nitekim yukarıda açıklanmıştır. Kara ile deniz ikisi bir
küre olduktan sonra, asırların geçmesiyle rüzgârların esmesi, sellerin
akması, açık araziye tesir edip; vâdiler, dağlar, inişler-çıkışlar
oluşmuştur. Deniz suyu hareket ettikçe alçak yerlere inip, toprak
üzerinde yer yer göller ve gölcükler kalmıştır. Şu halde güneşin etekte
bulunması, kara parçalarının kalmasına tek sebeb bilinmeyip, sadece
önemli sebeb bilinmiştir. Zira ki Amerika'nın yarısı etek noktasının
(oğlak dönencesinin) altında kalmıştır. Vallahi a'lem. İkinci Madde Su unsurunun değişik
vasıflarını ve isimlerini; deniz iken buhar, bulut, kar, yağmur,
menba, dere ve nehir olmasını ve onunla bitki hayvan ve insan, belki
bütün madenler ve özlerin hayat bulmasını ve yine suyun buhar olup
aslına dönmesini bildirir. Ey aziz, malûm olsun ki,
astronomlar ve filozoflar ittifak üzere demişlerdir ki: Toprak unsurunu
kuşatan su unsuru ki, o, bahr-i muhittir. (Okyanusların genel adı,
bahr-ı muhit'tir.) O tek bir deniz iken, çeşitli imkânlara nispetle
muhtelif denizlere bölünmüştür. Cihanın dört yönüne nispetle, dört kısım
bulunmuştur. Bunlar: Doğu okyanus, batı okyanusu, güney okyanusu ve
kuzey okyanusudur. Bunların her biri kendi sahillerine bitişik olan
memleket ve beldelere izafetle nispet kılınmıştır. Nitekim güney
okyanusuna: Çin okyanusu, Hint okyanusu, Acem okyanusu, Fars okyanusu,
Umman okyanusu, Arap okyanusu, Habeş okyanusu, sudan okyanusu
denilmiştir. Su unsuru, ateş tabakasına
nispetle beşinci tabaka sayılmıştır. Güneş şuasının sıcaklığıyla, deniz
suyunun ince parçaları havaya yükseldiğinden; ateş, hava ve toprak
parçalarıyla karışmış olan kesif parçaları kalıp, tadı böye acı ve tuzlu
bulunmuştur. Yukarıda açıklandığı üzere, deniz sularından güneş
vasıtasıyla havanın içinde buhar, bulut, kar ve yağmur olup, yere
indiğinde, yavaş yavaş kaynaklar ve nehirler olup ve ondan madenler,
taşlar, bitkiler ve ağaçlar nasiplenip, bütün hayvanlar ve insanlar,
hayat ve can bulur. Cümleye hayat verdikten sonra kalan fazlası büyük
nehirler olup ve ondan madenler, taşlar, itkiler ve ağaçlar nasiplenip,
bütün hayvanlar ve insanlar, hayat ve can bulur. Cümleye hayat verdikten
sonra kalan fazlası büyük nehirler olup, denizlere dökülür. (Su ile her
şeye hayat veren Allah münezzehtir.) Deniz suyu, bir dahi havaya komşu
olduğunda, yine letafet ve halâvet bulup, hoş ve tatlı su olur. Deniz
suyu bu minval üzere dolap gibi sürekli devredip, denizlerden giden
buharlara karşılık, denizlere nehirler gelir. Bunun için yükselen
buharlarla, denizlere eksiklik gelmez. Nehirlerin karışmasıyla de
denizler artmaz. Deniz suyu acı ve kesifken, havanın komşuluğuyla
tatlılık ve letafet bulur. Lâkin güneşin sıcaklığıyla ısınmış olan
toprağa karışmasıyla renkler, tatlar ve nitelikler kazanıp, tuzlu ve
sıcak olur. Zemzem suyu, bütün
hastalıklara devadır. Tatlı suyun faydaları çoktur. Ama susuzluğu
gidermesinden büyüğü yoktur. Su unsurunun dahi, ötekiler gibi rengi
olmayıp, karıştığı nesneye dönüşür, onun tabiatını alır. Mesela suyun
karıştığı nesne sirke ise, su sirke olur. Bal ise, o da bal olur. Mutlak
su iken bütün renkleri ve tatları kabul eder. Bütün kirleri ve yağları
yok edip, akar gider. Yunan filozofları bahr-i muhite, okyanus derler.
Muhit okyanus, yumurtanın beyazının kendi içinde sarısını kuşattığı
gibi, dönücü olan toprak unsurunun çoğunu kuşatmıştır. Toprak küre,
denizden yer yer ortaya çıkmıştır. Ortaya çıkan yerlerin dörtte biri
meskûn, yeni dünya (Amerika) ve binlerce ada mamur nice nâm ve nişan ile
şöhret bulmuştur Bu dörtte bir meskûn yerlerde olan küçük denizler, o
büyük okyanusun artıklarından yer yer birer göl emsali kalmıştır. O
küçük denizlerin en büyüğü Hazer denizidir ki, okyanusa bitişik
değildir. Bu, güney okyanusundan kuzeye dolanıdır. Devredici değildir.
Kuzeyinde Hazer şehirleri, Mongay ve Türkistan bulunur. Doğusunda,
Harezm, Taberistan ve Cürcan'dır. Güneyinde Ca dağları ve Keylan'dır.
Batısında Şirvan, Dağistan ve Ezderhan'dır. Bu denizin adaları çoktur.
Lâkin hiçbirinde imaret yoktur. Zira ki çok dalgalı ve çabuk
helak edicidir. En derin yeri yüz kulaç gelmez. Cezri ve meddi olmaz. Bu
denizin çevresi, yaklaşık üçbin mil mesafe ölçülmüştür. Uzunluğu,
yaklaşık sekizyüzelli mildir. Genişliği doğudan batıya, altıyüz mil
bulunmuştur. Kulzüm, bir şehrin ismidir
ki, deniz sahilinde bulunmuştur. O deniz, o şehre nispet kılınmıştır.
Okyanusa bitişik olduğundan, cezri, meddi ve dalgalanması okyanusa
benzer. Firavn askeriyle onda boğulmuştur. Kızıldeniz ile Yemen
arasında bir büyük bağ bulunur. Kızıldeniz'in uzunluğu ve genişliği
Hazer kadardır. Adalarının çoğu mamur ve meskûn bulunmuştur. Geçişi
kolay ve nâdiren helak edicidir. Derinliği, ikiyüz kulaçtan fazla
bulunmuştur. Ona bitişik olan Narencek ve Habeş denizinin yolcuları,
güney kutbunu görüp, kuzey kutbunu görmezler. Zira ki, ekvatorun güney
semtinde bulunurlar. Bahr-i Rum ki, Akdeniz'dir.
O, batı okyanusundan çıkmıştır. Doğuya doğru gelip, Dimişk'e (Şam) değin
akmıştır. Bu denizin uzunluğu batıdan doğuya, yaklaşık altı aylık
yoldur. Genişliği güneyden kuzeye aynı ölçüde değil, bazı yerleri dar,
bazı yerleri geniştir. Batı tarafından genişliği, yaklaşık yediyüz
mildir. Ortası ikibin mildir. Doğu tarafı bin milden ziyade ölçülmüştür.
Bu denizin kuzeyinde: Endülüs, Yunan, Firenk, Rumeli ve Anadolu
memleketleri bulunur. Doğusunda: Halep, Şam ve Kudüs eyaletleri
vardır. Güneyinde: Mısır, Libya, Tunus ve Cezayir memleketleri vardır.
Batısında: Batı okyanusu bulunur. Bu denizde çok adalar vardır ki,
meskûn ve mamurdur. Kur'an'da yazılmış olan iki denizin birleşmesi
durumlarının, bu denizin bulunduğu meşhurdur. Bu denizin memleketleri
büyük, geçişi kolay, sahilleri meskûn, adaları mamur, faydaları çok
yararlı bir denizdir. Mıknatıs taşı ve mercan ancak onda oluşur. Bir gün
bir gecede med ve cezri dörde ulaşır. Derinliği, üç kulaçtan fazla
değildir.Bahr-i Esved ki, Karadeniz'dir. O, İstanbul'a, dört-beş saat
mesafe bir boğaz içinden gelip, o Belde-i Tayyibe önünde iki denizi
birleştiği yere dökülür. Oradan Akdeniz'e dâhil olur. Akdeniz ise, Sebte
boğazından batı okyanusu ulaşır. Karadeniz boğazının doğusunda, yüksek
bir dağ üzerinde olan uzun mezar, Yuşa nebinin kabridir, derler.
Karadeniz, doğudan batıya dolanır. Hazer'den daha geniş ve derindir.
Kuzeyinde: Akgerman, Kefe, Aak ve Abaza şehirleri vardır. Doğusunda: Fas
ve Gürcistan kaleleri ve Rize bulunur. Güneyinde: Trabzon, Giresun,
Sinop ve Ereğli eyaletleri vardır. Batısında, İstanbul, Karaharman ve
Tuna nehridir. Bu denizin ortasında adaları yoktur. En derin yeri, üçyüz
kulaçtan çoktur. Doğudan batıya giden gemilere kolay geçit verir.
Batıdan doğuya gelen gemileri çoğunlukla helak eder. Bu denizin çevresi,
yaklaşık beşbin mildir Uzunluğu, yaklaşık binbeşyüz mildir. Genişliği
güneyden kuzeye yani Sinop'tan Kefe'ye, yaklaşık yediyüz mildir. Uzunluk
mesafesi doğudan batıya, kırkbeş günlük yoldur. (Denizlerin yaratıcısı
münezzehtir.) Üçüncü Madde Denizlerin çeşitli
hareketlerini bildirir. Ey aziz, malûm olsun ki,
astronomlar ve filozoflar ittifak üzere demişlerdir ki: su unsuru olan
denizlerin muhtelif hareketleri vardır. Birinci hareket, aşağıya doğru
olan harekettir. Bu su unsuru, toprak unsuruna bitişik olduğundan,
tabiatı gereği yer gibi, merkez tarafına harekettir. Bu irinci hareket,
tabiî olan süflî harekettir. İkinci hareket, rüzgârların hareket
ettirmesiyle olan dalgalanma hareketidir. Üçüncü hareket, doğudan batıya
harekettir. Bütün denizciler katında denenmiş ve sabittir ki, okyanusun
doğudan batıya akması vardır. Meselâ Akdeniz'in sebte boğazından
okyanusla batıya doğru Amerika'ya birbuçuk ayda varırlar. Dört-beş ayda
ancak doğuya doğru gelirler. Portakal (Portekiz) tayfaları okyanusla
Amerika'dan geçip, yeraltından Hint'e gidip gelirlerken, okyanusun
doğuya hareketini seyretmişlerdir. Bu hareket, Akdeniz'de de tecrübe
olunmuştur. Bu hareketin sebebi büyük feleğin günlük hareketinden
bilinmiştir. Zira ki, okyanusa gizlice tesir edip, felekler gibi onu
dahi döndürür bulunmuştur. Dördüncü hareket, kuzeyden güneye harekettir.
Bu hareket ahi denizcilerin tecrübesiyle ispat olunmuştur. Bu hareketin
sebebi, kuzeyde toprağın bir miktar yüksek oluşundandır. O taraflarda
nice büyük nehirler vardır ki denizlere akar bulunmuştur. Nitekim Don
nehri Azak denizine, Tuna nehri ve sair nehirler Karadeniz'e dökülür.
Kuzey taraf güneşten uzak ve soğuğu şiddetli olduğundan, onda çok sular
oluşup, güney semtine akar gider. Beşinci hareket, yayvan harekettir. Bu
hareket Akdeniz'de olur. Bu hareketin sebebi, doğuya yönelik harekettir
ki, burunlara ve körfezlere rastlayıp geri gelir. Böylece o sahillerde
yayvan hareket meydana gelir. Altıncı hareket, med ve
cezir hareketidir. Bu hareketle deniz suları tereddüt üzere sahillere
gelip, altı saat kadar durup, yine geri gider. Bunun sebebi konusunda
filozoflar ihtilâf etmişler: Çoğu demişler ki: Bu âlemdekilerin çoğu
dört unsurdan bileşik, akıl ve ruh ile kaim ve bir tek nefs ile hareket eden ve duran bir canlıdır
ki, bir hareketi dahi med ve cezirdir. Bazıları demişlerdir ki: Med ve
cezir, okyanus içinde olan hayvanların ve etrafında olan ruhların
teneffüsünden olur. Bazıları demişlerdir ki: Me ve cezir, güneşin
hareketine oluşan rüzgârların hareketinden vücuda gelir. Bazıları da,
med ve cezri, ayın tesirine isnat etmişlerdir. Nitekim yukarıda
açıklanması geçmiştir. Elhasıl her şeye ve her işte
nice hikmetler ve faydalar olmakla, bu su unsurunun sürekli hareketi
dahi mânâsız olmayıp, zımnında nice faideler vardır. Önce deniz, hareket
ettiğinden dolayı kokuşmaz. Zira ki, hareketiyle kokuşma gider. Meselâ
bir kimse güneş yönüne itidal üzere yürüyüp gelse, bu işi tecrübe ile
anlar ve şüphesi kalmaz. Zira ki, güneşe karşı ayakta duran, oturan
kadar sıcaktan etkilenmez. İkinci olarak, med ve cezir ile deniz suyu
temizlenir. Zira ki durgun su, çoğunlukla pis ve bozulmuş olur Hâlbuki
hareketli denizde pislikler eğlenmeyip, etrafına çıkıp, suyu temiz
kalır. Üçüncü olarak, bu med ve cezirin gemilere genel kolaylığı vardır.
Zira bazı iskeleler vardır ki, medsiz onlara yaklaşma ve girmek mümkün
olmaz ve cezir zamanında gemiler kolaylıkla çıkar, çakılıp kalmaz. Dördüncü
Madde Denizle karanın değişimini
ve birbirinin yerini almasını bildirir. Ey aziz, malûm olsun ki,
filozoflar ve astronomlar demişlerdir ki: Deniz ile kara yer
değiştirirler. Zira ki zamanların geçmesiyle sulardan toprakta nice
sebeble büyük değişiklikler hâsıl olur. Evvela toprağın bazı yerleri
çorak ve kuru olmuşken, denizden ona itidal gelir ve tam tersi olur. Bu
bakımdan toprak, hayvan ve insana benzer. Kâh civan kâh elden ayaktan
düşmüş pîr olur. İkinci olarak bazı yerler açıkken, denizle örtülür. Kâh
deniz altındaki yerler açılıp, mamur olur. Zira ki, denizin hareketi,
felekî cisimlerin kuvvetinden çıktığında ve kâh fırtına ve tufanı
harekete geçiren yıldızların bakışları, denizin hareketine uygun
gelmekle, deniz haddinden fazla azar. Sahillerini geçip gider. Kâh bir
ülkeyi basıp örter ve kendine mahsus eder. Kâh bir başka kenarından
çekilip, yeri açar ki, güya insanlara o yeri bahşeder. Üçüncü olarak,
karaya bitişik bazı yerler, günlerin geçmesiyle ada olmuştur. Kıbrıs
gibi. Bazı büyük adalar da karaya bitişerek, eyaletlere katılmıştır.
Dördüncü olarak, güya ki deniz, verdiği yerlere mükâfat için bazı
şehirleri ve adaları alıp, Azak denizi etrafında olan Pira misalî, nice
şehirleri basıp dibine salmıştır. Bu yönden derler ki: Eskiden Sebte
boğazından beri olan Akdeniz'in yeri, kara iken Yunan arazisi idi.
Bundan sonra zamanların geçmesiyle batı okyanusu azıp, o boğazı açıp, o
arazide geçip, hâlen olduğu yerlere gelmiştir. Atlas denizi kenarında,
aşağıda bir büyük ada varken, bir tarihte yine batı okyanusu azıp içine
almıştır. Onun için denizin derinliğini ölçenler, o tarafı ölçerlerken,
dibini balçıklı ve otlu bulmuşlardır. Şimdi bu delalet eder ki, o er
sonradan deniz tarafından basılmıştır. İmam Fahrüddin Razi (Allah
ona rahmet etsin) demiştir ki: Binlerce yıl önce şimdi mamur olan
dünyanın dörtte biri deniz suyuyle dolu ve örtülüydü. Onun bu görüşü
doğrudur ki, taşların çoğu kırılsa, su hayvanlarının parçaları ortaya
çıkar. Zira ki, su altından çıkan yapışık çamurdur ki, güneşle
taşlaşmıştır.Mesudî, mürüc adlı kitabında yazmıştır ki: Deniz suları
devirlerin geçmesiyle hareketli, seyyal ve seyyardır. Lâkin kapladığı
yerin genişliğinden ve yavaş hareketlerinden intikalleri his olunmayıp,
eski yerlerinde sâkin sanılır. Nitekim Hazreti Halit Bin Velit (Allah
ondan razı olsun) Hazreti Ebubekir (Allah ondan razı olsun)
hazretlerinin halifeliği zamanında Hîre fethine varmıştır. Necef'e
erişmiştir. Hîrelilerden abdülmesih adlı bir ihtiyar görüp, ondan
şaşırtıcı haberler sormuştur ve acaip haberlerinden biri budur ki: Ben
yetiştiğimde Far denizinin (Basra körfesi) senindi şim indiğin yere
ulaşıp, dalgaları şu anda ayaklarıın bastığı yerde çırpınırdı. Gemiler,
ind ve Hint mallarıyle buraya gelip, giderdi. Mesudî demiştir ki: halen
deniz ile Hîre'nin arası nice merhaledir. Necef'e varanlar ihtiyarın
doğruluğunu bilmiştir. Filistin ile Kıbrıs adası arasında bir yol vardı
ki, Filistinliler karadan Kıbrıs'a giderlerdi. Sebte boğazında taşlardan
yapılmış, uzunluğu oniki mil sağlam bir köprü vardı ki, buradan
Endülüslüler batı tarafına, batıdakiler de Endülüs'e geçerlerdi. Rum
denizinin (Akdeniz) suyu, o köprünün altından akıp, okyanusa dökülürdü.
Bundan sonra günlerin geçmesiyle, o köprüyü örtüp, çevresini ile
basmıştır. Halen o denizin safa ve sükûnu vaktinde, o köprü görünür,
derler. Bunlara benzer binlerce belirti vardır ki, deniz sularının
batıdan doğuya akışını delâlet eder. Hint meliklerinin en eskisi
büyük Brahman'dır. İşin hikmetini o bilip, söylemiştir. Yüksek
cisimlerin, alçak cisimlerde olan tesirlerini açıklayarak, ilk
başlangıcı ispat etmiştir. Hind ve Sind adlı kitabında, hikmet
bilimlerinin usul ve füruunu yazıp, demiştir ki: Güneşin doruğu, her
burçta ikibinyüz sene seyredip, yirmibeşbin ikiyüz güneş yılında bir
devresini tamamlar. Vakta ki güneşin doruğu kuzey burçlarından güney
burçlarına geçer; yerin imareti dahi kuzeyden güneye değişir. Zira ki,
bu mamur yer, denizle dolup, halen denizle dolu olan yerler, meskûn ve
mamur olur. İddia etmiştir ki, güneşin doruğunun her devresinde bir kere
dünyadakiler yok olup, yeniden vücuda gelir. Mesudî demiştir ki: Şu
halde, güneşin eteğinin deniz sularını çekmesi, bu kaide üzerine
mebnidir. Çünkü doruk ve eteğin yer değiştirmesi yavaştır. Mamurun harap
olması ve başka bir âlemin vücuda gelmesi dahi, defaten değil,
tedricendir. O halde mademki güneşin eteği güney burçlarındadır; güney,
kuzeyden daha sıcak olup, o sıcaklık, bu rutubeti o tarafa çekip, su
unsuru dahi o semte gider. Sürekli olarak, yerin imârâtı, güneşin
doruğunun yer değiştirmesiyle farz olunup; güney burçlarına geçmesi
halinde, imaret dahi o tarafa geçer. Bütün bunları yazmaktan
muradımız, itikat için değildir. Belki hakîm ve yaratıcı olan Allah'ın,
şaşırtıcı sanatlarını ve garip hikmetlerini, ârif olanlar her şeyi kendi
vücudunda bulup, kendini tanımaya nâil olmakla, Hak'kı tanımaya erişip,
her dileği kendi gönlünde hâsıl olmak içindir. Beşinci
Madde Denizin, kara ve
denizdekilere menfaat ve faydalarını ve kendi içinde bulunan bazı
hayvanların bazı vasıflarını bildirir. Ey ziz, malûm olsun ki,
filozoflar demişlerdir ki: Bütün denizlerin suyu acıdır. Lâkin okyanusun
kuzey sahillerinde ve güney sahillerinde olan suları, içilecek kadar
tatlıdır. Bunun sebebi budur ki, o iki kutubun dağlarından büyük
nehirler ve çok seller akıp, o sahillerden, o iki denize dökülür. O iki
yerin tepe noktalarından güneş uzak olduğundan tesiri az ve sıcaklığı
zayıf olur. O iki denizin lâtif su zerrecikleri, havaya çekilmeyip,
suları letafeti üzere kalmıştır. Şu halde bu iki deniz ile gemilerin
getirdiği yük, acı denizlerle getirdiği yükün yarısı kadar ancak gelir.
Zira ki, acı suyun cevherî kesif olduğundan, ağır gemileri taşımak için
kuvvet bulur. Ama tatlı suyun cevheri latif olduğu için, ağır gemileri
taşımaya gücü olmayıp, batırır. Tatlı su içinde yüzmek, acı su içinde
yüzmekten kolay gelir. Zira ki, kesif araçları yarmaktan, latif
parçaları yararak hareket daha kolaydır. Onun için tuzsuz denizlerin
dalgaları, tuzlularınkinden büyüktür. Deniz sularının acı
olmasında faydalar çoktur. En belirgini budur ki: Kendi kesafet bulup,
selametle gemiler sahillere gidip, geleler. Kokusu latif olup, içinde
bulunan yaratıklar, onun kokusundan helak olmayıp, selamet kalalar. Zira
ki, durgun su tatlı olsa, uzun bekleyişte kokuşup, kokusu helak edici
olur. Hak Taâlâ inayetiyle denizleri dahi insanı emrine vermiştir ki,
onların içinden çeşitli taşlar; inci, mercan ve mıknatıs ve anber ve
nice faydalı sünger ve çeşitli taze etler çıkartılır. Yeryüzünde olan
yaratıkların çeşidinden çok, denizde de yaratıklar bulunur. Lâkin su
unsurundan, hava unsuru lâtif olduğu için hava ile beslenen kara
canlıları, su ile beslenen deniz canlılarından daha latif, daha zarif,
daha güzel ve daha şereflidir. Deniz hayvanları genellikle
iki kısım olmuştur. Bir kısmının akciğeri olmaz, balık çeşitleri gibi ve
hava teneffüsüne ihtiyacı kalmaz. Zira ki, tabiatı suya göre
yaratılmıştır. Bu kısım, nefessiz bulunduğu gibi, sessiz ve sedasız
bulunmuştur. Zira ki, hava teneffüsü, ses ve seda, akciğerde bulunan
buru iledir. Bunun için ciğeri olmayan canlıların ne teneffüsü olur, ne
sesi gelir. Bir kısmının ciğeri olduğundan hem teneffüs eder, hem ses ve
seda verip, kurbağa gibi söyler. Balık cinsinden bir cins balık olur ki,
cüssede insan misali ve son yarısı çataldır. Tabiatı, deniz
yaratıklarıyle cenk ve savaştır. Gerçi cüssede üç adam kadardır. Lâkin
deniz hayvanlarının hepsine galip bulunmuştur. O, timsah namıyla
isimlendirilmiştir. Deniz hayvanlarının en büyüğü hût'tur. (Balina) ki,
büyük gemilerden daha büyük görünmüştür. Hak Taâlâ, hikmetiyle deniz
hayvanlarının, kara hayvanları gibi, bazısını yiyici ve bazısını yenici
edip, yenilenin neslini çok yaratmıştır. Ta ki, münkariz olmayıp, devam
etsin. Denizin dibinde sâkin sadef namında bir hayvan vardır ki, baharın
ortalarında denizin yüzüne çıkıp, ağzını açıp, nisan yağmurundan beş-on
damla alıp, yine denize dalıp, o damlalar inci olur. (Bâri ve yaratıcı
Allah münezzehtir.) Altıncı
Madde Denizin faydalarından olan
gemilerin, çevreye ve sahillere seyir ve seferini bildirir. Ey aziz, malûm olsun ki,
filozoflar demişlerdir ki: Hak'kın inayetiyle denizin menfaatlerindendir
ki, deniz yüzünde gemiler, her yönün uygun rüzgârıyle, istenilen yönlere
süratle seyredip, nice bin devenin ve katırın nice bin güçlük ve
meşakkatle, nice günler ve aylar içinde nice köy ve şehirlere götürdüğü,
nice bin kantar ağır yükleri, kolaylıkla yüklenip, az zaman içinde, nice
bin uzak sahillere nakledip, götürürler. Akdeniz ve Karadeniz'de
sefer eden Müslümanlardan gemi kaptanları, gemilerin yürüyüşü için
otuziki rüzgâr tabir ve taksim edip, hepsini on aded ismiyle
açıklamışlardır. Kuzey rüzgârına yıldız, güneye kıble, doğuya gündoğusu,
batıya batı, kuzeyle güney arasına poyraz, doğu ile güney arasına
keşişleme, güney ile batı arasına lodos, batı ile kuzey arasına karayel,
demişlerdir. Sonra bunların her ikisi arasına orta ve her biriyle orta
arasına kerte yani dört ıstılah yapıp, kertelerin her birine izafetle
tayin ederek; mesela, yıldızın poyrazdan yana kertesi deyip, otuziki
rüzgâr bilip, hepsini pusula ile bulup, aslına yetmişlerdir ve her
rüzgâr ile bir semte gitmişlerdir. Güney okyanusunda gelenlerle
sefer eden Çinliler ve Mazinliler, Hintliler ve Sindliler, Arap ve Fars
gemicileri; otuziki rüzgârı, yakın yönüyle onbeş doğma yeri ve iki
kutup, hepsini onyedi isimle, doğma yönlerinin karşısını batma yeri ile
isimlendirmişlerdir. Ve bu onyedi sabit yıldızdan onyedi yıldız ismidir
ki, onları ıstılah edip, onbeşinin doğa ve batma yerlerine ve iki
karşılıklı kutba gitmişlerdir. Kuzey noktasından başlayıp, doğu
yönünden, güey noktasından tertip ile itibar etmişlerdir. İlk olarak
kutup noktasıdır ki, batıdır. O kuzey kutbu yakınında bulunan yıldızdır
ki, astronomlar ona: Cedî derler. O tarafın rüzgârı, asıl itibar
olunmuştur. Bundan sonra ferkadan, na'ş,
nâka, ayyuk-u azam, nesr-i vâki, simak-ı râmih, süreyya ve nesr-i
tair'dir. O nokta doğu yönünde olduğundan, ona: alî doğma yeri dahi
derler. Bundan sonra: Cevzâ, tir-i yemânî, iklil, kalb-i akrep,
fariseyn, süheyl, silbar ve kutb-u cenubî doğma yerleri ki, ona kutb-u
süheyl dahi derler. Bu semtin rüzgârı dahi asıldır. Batı yarım, yine
anılan yıldızların batma yerleri ile isimlendirilir. Kutb-u sühelyden
sonra: Silbar, sühely, fariseyn, akrep, iklil, tir, cevza ve tair batma
yerleridir ki, aslî batma yerleridir ki bunlarla otuziki yönden esen
rüzgârları pusula ile bulup, her biriyle karşı yönüne seyr ve sefer
etmişlerdir. Pusula, bir yuvarlak
mukavvadır ki, onda otuziki rüzgâr yazılıp, bir kutu içine konulmuştur.
O taksimâtın birinde kuzey noktası siyah ile işaret kılınmıştır. O
kutuya ibre evi denilmiştir. Kuzey ibresinin tepesi mıknatıs ile
mıknatıslanmıştır. Kutunun merkezinde bulunan milin tepesine ibrenin
ortası konulup, kutunun ağzı cam kapatılmıştır. Ta ki kutunun içine
rüzgâr yol bulmaya ve ibrenin hareket ve duruşuna engel olmaya. Şu halde
kutunun kuzey noktası, haritanın kuzey noktasına uygun konulsa; ibresi
kuzey noktasından onbir derece batıda durduğundan, kutu ile haritanın
kuzey noktası ibreden onbir derece doğuda bulunsa, bununla gemicilere
bütün yönler belirli ve bütün rüzgârlar anlaşılmış olup; ne taraftan
gelip ne tarafa gidecekleri ortaya çıkmış ve açıklığa kavuşmuş olur.
Zira ki pusula ibresi, kuzey noktasından batı tarafa onbir derece farklı
durur. Denizciler, çoğu gece ve gündüzlerde dağların tepesini bile
göremezler. Bu durumda, onlara nispetle güneş ve yıldızlar, denizden
doğup yine denizde batar. (Denizleri emrimize veren Allah münezzehtir.)
Nâzm: Keşti-yi sâyiri san vakt-i
şitab Bâd-ı bandan kanat açmış
mürgab Havf dursun, nedir ol zevk-ü
safa K'olasın tair-i ruy-u derya İttikâ eyleyesin bâlina Bakasın âyine-i sîmîne Olasın pâre-i bâd ile vezan Edesin hayli sevahil seyran Olup âsude-i berduş-u heva Gezesin âlemi bî minnet pâ. (Seyreden gemiyi
sür'atlendiği vakit, yelkenden kanat açmış ördek san. Korku dursun, o
sevk ve safa nedir ki, olasın deniz yüzünde olan. Koluna dayanasın,
gümüş aynasına bakasın, rüzgâr parçasıyla hareketli olasın. Hayli
sahiller seyredesin; âsude ve berduş olup, ayağa minnet etmeden gezesin
âlemi.) Yedinci
Madde Su tabakasının kalınlığı
bulunan denizlerin derinliğini, okyanusların büyüklüğünü ve kara ve
deniz küresinin gemi ile seyr ve dolaşımını bildirir. Ey aziz, malûm olsun ki,
filozoflar, denizlerin derinliğini ve yüz ölçümünü defalarca inceleyip,
ittifak üzere demişlerdir ki: Su tabakasının kalınlığı bulunan
denizlerin derinliği, defalarca teftiş ve tecrübe olunmuştur. Dört
denizin derinliği yukarıda bildirilmiştir. Batı okyanusunun derinliği,
dörtyüz kulaçtır. Almanya ve Portekiz taraflarında okyanusun derinliği,
çoklarınca, altmış zira ancaktır. Oldukça derin olan yerlerini, yüz
zira'dan eksik bulmuşlardır. Lâkin kuzey taraflarıda okyanusun
derinliği, dörtyüz kulaçtan fazladır. Güney okyanusunun derinliği,
Sudan, Habeş ve Umman taraflarında, altıbin kulaça yakındır. Acem, Hint
ve Çin ve Tataristan taraflarında, bazı erleri beşyüz kulaçtan fazla,
bazı yerleri altıyüz kulaçtan çok bulunmuştur. Kuzey okyanusunun
derinliği, bazı yerlerinde üçyüz kulaç ve bazı yerlerinde dörtyüz
kulaçtır. Amerika etrafında okyanusun derinliği, kuzey taraflarında dört
- beşbin kulaç kadardır. Güney taraflarında yedibin kulaçtan fazla
ölçülmüştür. Okyanusun yerin altında olan ortalarında, oldukça derin
olan yerleri sekizbin kulaçtan az ölçülüp kesinlikle bilinmiştir.
Nihayet denizlerin derinliğindeki en yüksek dağlar, ikibuçuk fersah
mesafesindedir. Nitekim okyanusun içinde olan yüksek dağların tepeleri
görünmüştür. Onlara, adalar denilmiştir. Okyanusların yüzölçümü, orta
bir rüzgâr ile doğudan batıya, bir gün bir gecede yüz mil kadar gemi
yürüyüşü bulunmuştur. Buna: Bir mecrî denilir. On günde bin mil ve bir
ayda üçbin mil miktarı deniz mesafesi katolunur. Bu minval üzere sekiz
ayda, yerküreyi tamamen dolaşmak mümkün bilinir. Zira ki, deniz ile
kara, yumurta misali tek bir küre hükmünde farzolunup, geometrik
delillerle yerkürenin kuşağı yirmidörtbin mil mesafe kıyas olunur ki;
sekizbin fersah mesafe bulunur. Nitekim hicrî tarihin dokuzyüz yirmiyedi
senesinde Macellan namında bir kaptan, yüzon kimse alıp, iki gemi ile
Sebte boğazına gelmiştir. Batı okyanusunun sahilinde Sivilya limanından
çıkıp, güneşin batışını gözetip, uygun bir rüzgâr ile otuzsekiz gün
seyredip, tamam dörtbin bil okyanusun sahilinden uzaklaşıp, bir ada
bulmuştur. Bundan sonra batı ve güney arasına otuzüç gün gidip, yeni
dünyanın (Amerika) güneyi yakınında Avret burnu adlı adada nice gün
dinlenip, oradan yine batı ve güneye doğru otuz gün dahi gidip, yeni
dünyanın güney tarafına yetmiştir. Bir ay kadar orada dinlenmiştir.
Sonra yeni dünyanın güneyini tamamen kırk gün içinde geçip, sonunda yine
karaya çıkıp, nice günler orada dinlenmiştir. oradan tamam altmış gün
batı ve kuzey arasına gitmiştir. Orada boş bir ada görüp, oraya çıkıp
nice gün dinlenmiştir. Sonra, önceki gibi günbatımını gözetip, doğru
batı tarafına ve bir itibarla doğu tarafına gitmiştir. Bize nispetle,
yerkürenin altı olan batıdan doğuya geçip, Hint adalarına yetmiştir.
Yerin altından gidişi sırasında, birçok adalara uğrayıp, her birinde
nice renkli taşlar, çeşitli parçalar ve kokular ve hudutsuz karanfil,
zencefil, tarzın alıp, Hint'in güneyine gelip, Hindistan'a can atmıştır.
Oradan Hint deniziyle, Acem, Arap ve Habeş ülkeleri güneyinden yine
okyanusla geçip, Kamer dağları ve Sudan güneyinden gidip, batı ülkeleri
ve Sebte şehirlerinin batısı semtinden geçmiştir. Sebte boğazı karşısına
geldiğinde, mal yüklü gemisi batmıştır. Kendi gemisi, yetmiş kimse
ile selamete yetmiştir. Böylece dokuzyüzotuz senesinde yine sivilya
yakınında Senlüka limanına gelip, kendi yerinde karar etmiştir.
Seferinin süresi, üç seneden ondört gün eksik olmuştur. Bu müddet içinde
ellibin mil deniz kat etmiştir. Çünkü Macellan kaptanın gemisi, düz bir
hat üzere seyr etmeyip, kâh güneye ve kâh kuzeye salmıştır. Onun için o
kaptan, sekiz aylık deniz mesafesini, onaltıbuçuk ayda ancak seyredip,
yerküreyi dolanarak, âlemde kam almıştır. Bu sürenin kalan günlerini,
sefer esnasında, şehirlerde ve adalarda alış-verişle geçirip, kalmıştır.
Çünkü yeraltından seyr ve sefer edenlerin ilki, bu kaptan olmuştur. Onun
için yeryüzünde bu nâmla meşhur bulunmuştur. İspanya kralı ondan
hoşlanıp, yanına almıştır. O gemiyi, bir yüksek tersane yaptırıp, onu
kırmızı çuha ile örttürmüştür. Yerküreyi seyr ile tamamen dolaşıp
Adem'den beri olmamış bir iş etmiştir, diye, o ülkede olanlar, o gemiyi
ziyarete gitmiştir. Denizlerin durumları bununla nihayete yetmiştir.
Aşağıdaki daireler bu durumları açıklamaktadır.
| |