|
2.FEN/5.BAB | ||
|
İKİNCİ FASIL İnsan kendi vücudundan Halik’ın kendi sıfatlarından Sani’inin sıfatlarını ve kendi bedeni âleminde bulunan tasarruflarından, Rabbü’l – âlemin Hazretleri’nin büyük âlemde olan tasarruflarını ve kendi nefsini tenzihinden zatının tenzihini anlamanı temsil ve teşbihlerini ve kâmil insanın alametlerini altı madde üzere bildirir. İnsanın, kendi vücûdundan Hâlik'ının vücûdunu anlamasının yolunu bildirir. Ey aziz! Marifet ehli demişlerdir ki, insan kendi vücûduna dikkatle bakarsa, Hâlik'ının, Yaratanının vücûdunu, yâni varlığını bilip, ârif-i billâh olur. Zira bir kimse tefekkür eylese, bu vücûdundan haber ve eser yok iken, şimdiki kendi vücûdunu görüp bilse, kendi hilkatına dikkatle baksa, yakinen bilir ki, bundan önce, iki damla meni suyu idi. Ne eti, ne yağı, ne kemiği, ne damarı, ne kanı, ne canı, aklı ve ne de iz'ânı vardı. Ancak Allahu Teâlâ'nın yaratması ile sonradan dışta ve içte bazı aciblikler vücûda gelip, çok hünerli ve güzel uzuvlarla süslenmiştir. İnsan bu hâlleri düşününce, muhakkak bir Yaratıcısı olduğunu ve onun bütün cihanın zerrelerinde tasarrufu olduğunu ve her şeyde müessir ve fail bulunduğunu, her şeyin dışını ve içini bilmekte muhit ve şâmil olduğunu, her cismin her uzvunda ve her cüz'ündeki ve her andaki kudreti, hikmeti ve rahmeti sâri, câri ve kâmil olduğunu bilir. İnsan, kendi beden yapısının tekmiline ve uzuvlarının faydalarının çokluğuna ne kadar çok bakarsa, Yaratıcısını tanıması ve Yapıcısını sevmesi de o kadar artar. Ve bilir ki, insan vücûdunda mevcûd. ma'hud ve ma'dud olan uzuvlar, duyular, kuvvetler, ilim, fen ve san'atların tümü, Hazret-i Sâni-i Hakim'in ve Raûf-ı Rahim'in bu insan nev'ine mahsus lûtfundan ve inâyetindendir. Re'fetinin umumi, rahmetinin kemalde olmasındandır. Nitekim Kelâm-ı Kadim'inde Bakara sûresi yüz kırküçüncü âyetinde, «Allahü azimüşşân insanlara merhametlidir, ecirlerini zayetmez ve günahlarını affedicidir», buyuruyor. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifte, «Allahü Teâlâ kuluna çok acıyıcı ve meme emmekte olan yavrusuna bir annenin şefkatinden daha şefkatlidir», buyurup, Hakk Teâlâ'nın Rabbü'l-âlemin ve Erhamü'r-rahimin olduğunu duyurmuştur. İşte bu şekildeki mârifet-i vücûd. Hayy ü Vedûd Hazretlerini bilmenin anahtarı ve aynası olmaya uygundur. Yâ Rabbi ihsan ve cömertliğinle bize, kendimizi tanımamızı nasib et. Nazm: 1. Vücûd-i cûd-i İlâhi, hayat-bahş-ı kerîm. Nefes atiyye-i rahmet, Kelâm-ı fazlı kadîm, Beden binâ-yı Hüdâ, rûh nefha-i tekrim,
Kuvâ vedia-yı kudret, havas sun'-i
hakim. Bu kâr-hânede bilsem neyim, benim nem var.
2. Bu kâr-hânede bir başka kâr ü bârım yok.
Ne varsa cümle onundur, bir özge
varım yok;
Cihâna gelmede gitmekde ihtiyarım yok, Benim neyim diyecek elde bir medarım yok.
Bu kâr-hânede bilsem neyim, benim
nem var
3. Ademden etti beni kudreti berâverde. Gıdamı eyledi âmâde rahmi maderde Nevâl-i zahir ü bâtınla etti perverde.
Benimle çekti zuhûr-i cemâline
perde,
Bu kâr-hânede bilsem neyim, benim
nem var.
1. İlâhi cömertliğin var oluşu keremiyle varlıklara hayat
bağışlar. Rahmetinden onlara nefes alıp verme özelliği verir. Bu da ezelî
fazlının kelâmındandır. İnsandaki beden, Allah'ın bir binası, rûh ise
yüceltilmiş bir soluk. Bu dünyada bilsem, neyim ben, nem var. 2. Bu meşgalelerle dolu dünyada başka bir iş ve uğraşım yok. Ne varsa hepsi O'nundur, Kendime has bir varlığım yok. Dünyaya gelmek ve gitmek konusunda da bir seçeneğim yok. «Bu benimdir! » diyecek elde bir Övünç vesilem yok. Bu dünyada bilsem, neyim ben, nem var.
3. Onun kudreti beni yokluktan hayat sahnesine çıkardı.
Anne karnında benim gıdamı da hazır etti. Gizli ve açıktan verdiği azıklarla
beni besledi ve cemâlinin zuhuruna benimle bir perde çekti. Bu dünyada bilsem,
neyim ben, nem var.
İnsan ruhunun sıfatlarının bir
bakımdan Hazret-i Rahmân'ın sıfatlarına benzetilmesinden vahdet-i zât-ı pâkini
anlamanın yolunu bildirir. Ey aziz! Marifet sahipleri demişlerdir ki, insan bedeninin uzuvları, cisimler âleminin parçalarına bir bakımdan benzediği gibi, insan ruhunun sıfatları da, Rahmân'ın sıfat-ı subûtiyyesine ve esmâ-i hüsnâsına benzer. Nitekim Hazret-i Rabbü'l-âlemin Hayy [diri]. Alim [bilici]. Semi' [işitici], Basir (görücü), Mütekellim (söyleyici), Kaadir [gücü yetici], Murid [dileyici] ve Mutasarrıf olduğu gibi, insanın ruhu da hayat, ilim, semi', basar, kelâm, kudret, irâdet ve tasarruf sıfatlarıyla muttasıftır. Lâkin insanın ruhu, sıfatlarında, uzuvların âlet olmasına muhtaçtır. Allahü Teâlâ'nın sıfatları ise, eşyanın âlet olmasına muhtaç olmaktan beridirler. Allahü Teâlâ Rahman ve Rahim olup, esmâ-i hüsnâ ile muttasıf Reşîd ve Sabûr olduğu gibi, insanın ruhu da, esmâ-i hüsnâ ile muttasıf olabilir. Lâkin uzuvların Alet olmasına muhtaç olur. Allahü Teâlâ istemedikçe göklerin hareket etmediği, yıldızların te'sir etmeyip unsurlar imtizaç eylemediği. mürekkeb (bileşik) maddeler meydana gelmediği gibi, insanın ruhu istemedikçe de, dil söylemez, kulak dinlemez, göz bakmaz, el tutmaz, ayak gitmez ve uzuvlar işlerini yapmazlar. İşte insan ruhunun bedende mutasarrıf olması, Hak Teâlâ'nın Âlemde mutasarrıf olması misalidir. Âlemin bekası Hakk Teâlâ ile kaim olduğu gibi, insanın bedeni de rûh ile kaimdir. Âlemin eczasına bakılınca, eflâk, anasır ve mevâlidin [türevlerinin] şekilleri, hâlleri ve renkleri çokluğundan nihayetsiz göründüğü, hâlbuki Allahü Teâlâ'nın vahdâniyyet-i zâtına göre hepsi bir Hakimin kudreti altında ve hükm-i tasarrufunda fiillerin, sıfatların ve isimlerin aynaları olduğu gibi, cismin eczasına bakılınca, kemik, sinir, damarlar ve onların şekil, hâl ve fiilleri çok fazla görülür. Hâlbuki hepsi, bir ruhun hükmü altında olan organlar, hisler ve kuvvetlerdir. İşte bu surette, mânâ açıkça bellidir. Eğer Hakk'ın hidâyeti erişir de bu mânâya vâkıf olursan, sıfatların çokluğu içinde Zâtın vahdetini [birliğini] bulursun ve Hazret-i İbrahim aleyhisselâm gibi, göklerin ve yerin melekûtunu gönülde, basiretle görürsün. Zira nefsini tanımak ve Rabb'ini bilmek, ancak gönül âleminde hâsıl olur. Nefsi tanımaya kavuşan, Hakk'ı bilmeye erişir. Nitekim «Nefsini bilen Rabbini tanır, remzi bu mânâyı anlatmaktadır. Zira insanın ruhu cilâlı bir ayna olup, onunla gönül tecelli yeri olur. Eğer sen beden zulmetinden geçip, kalp safâsını bulursan, aşk nuru ile dolup, vahdet âlemine gelirsin ve Hakk'ın âşinâsı olup onunla kalırsın.
Nazm: 1. Vahdet-i aşkı taleb kıl, «ma» vü «men» den et firar. Bir âdeddir kim merâtibden olur deh sad hezâr. 2. Bahr-ı aşk içre kamu ervahdır yek-renklik, Buldu bu tenler zurûfundan bu kesret itibâr. 3. Zarf-ı nâ-hoşdan olur telh âb-ı şîrîn-revân. Ger hoş olmaktır murâd ol âşinâ-yı cûybâr. 4. Kışırdandır dâne-i engür ü nârın kesreti, Usr olursa cümle birdir şîre-i engür ü nâr. 5. Olmak istersen gönüllerde surür u gözde nûr,
Cism-i hâki koy hemân kıl aşk-ı pâki ihtiyar. 6. Âşinâ-yı aşk olursan, devlet-i sermed senin, Nakd alırsın her muradın, sende kalmaz intizâr. 7. Aşk ile fâni olursan ârif-i agâhsın, Fârig u âzâd olursan, kalmaz asla itizar; 8. Yâr-ı gârın sendedir, her ne dilersen senin ol. Aç elin tut dâmenin, kıl kendini büs u kenar. 9. Sen sana gel, sen seni bil, kimsin, ey HAKKI nesin?
Sayma cismin kim gönüldür gar-ı
yâr ü yâr-ı gar.
1. Aşkta vahdeti iste ve «ne» ile «kim» deyip durmaktan kaçın. Bir sayıdır ki basamaklara indiğinde onlar, yüzler, binler ortaya çıkar. 2. Aşk denizi içinde bütün ruhlar tek renktir ama, bu ten denen zar] içinde çoğalıp çeşitlenerek değer buldu. 3. Şu nahoş zarftan (bedenden) tatlı akışlı su bile acılaşır. Ama, muradın hoş olmak ise aşk çağlayanlarına aşina ol. 4. Üzüm ve nardaki tane bolluğu kabuğundan dolayıdır. Oysa sıkıldığında üzüm ve narın suyu aynı şırayı oluşturur. 5. Gönüllerde sevinç ve gözlerde nur olmak istersen şu toprak parçası olan bedeni boşla ve temiz aşkı bul. 6. Aşk ile yakınlaşma bulursan sonu gelmez bir talihliliğin olur, her muradına peşin peşin erersin ve bekleme derdin olmaz. 7. Eğer aşkta yok olursan gözü açık bir arif sayılırsın. Dünyadan vazgeçip azâd olursan aslâ özür dilemezsin. 8. Mağara dostun yine sendedir. Her ne dilersen yine kendinde bulursun. Elini aç ve eteğine yapışıp kendini halvet eyle. (Mağara dostu olarak Hz. Peygamber ile Hz. Ebûbekir kastedilmektedir). 9. Ey Hakkı! Kimsin, nesin, sen seni bil ve kendine gel. Cismini hiç hesaba katma ki mağaradaki arkadaşın ve arkadaşlığındaki mağara da o gönüldür.
İnsanın kendi beden memleketinde bulunan tasarruflarından Allahü Teâlâ'nın mülk
âleminde olan tasarruflarını anlamanın yollarını bildirir.
Ey aziz! Marifet sahibleri demişlerdir ki, Allahü Teâlâ'nın mülk âleminde olan
saltanat ve hükümetini ve bütün eşyaya olan te'sirlerini ve âlemin zerrelerini
terbiye ile tasarruflarını, insan kendi bedeninde olan saltanat, hüküm,
tasarruf, harekât ve işlere benzeterek bilebilir. Çünkü cihanın her zerresinin
Allahü Teâlâ'nın emrine nasıl uyduğu herkesin ma'lûmudur. İnşan, kendinde ruhun
bedendeki tasarrufunun ne olduğunu bilmeyince Allahü Teâlâ'nın bütün cihanda,
nasıl mutasarrıf olduğunu anlaması, nasıl mümkün olur. «Ey insan, beni bilmek
için, nefsini bil», buyurduğu bu mânâ içindir. Meselâ sen bir kâğıt üzerine
Bismillah yazmak istediğin zaman, önce ruhun, kalbinde, onu yazmaya meyl ve
isteği hâsıl olur. Sonra hayvani rûh vasıtasıyla o meyil ve istek, beyne ulaşıp,
onda bulunan hafıza kuvvetinde Bismillah'ın sûreti zâhir olur. Sonra beyaz bir
sinirle o sûret, hâfızadan, parmağın ucuna gelir. Sonra parmaklar, kalp isteği
ile, hislerin yardımı, kalemin ve mürekkebin vasıtası ile kâğıt üzerinde
Bismillah yazar. Aynı şekilde Allahü Teâlâ’nın yüksek irâdesi, bir şeyin meydana
gelmesine bağlansa, önce o irâdenin eseri, Arşda hâsıl olur. Sonra akl-ı evvel
vasıtasıyla o irâde, Kürsî'ye ulaşıp, orada olan Levh-i mahfûz'da zahir olur.
Sonra akl-ı âşır olan Ruhü'l-kuds, onu eflâkten anasıra indirir. Sonra eflâkin
hareketi ve yıldızların şuaları vasıtasıyla, tabiatlerin anası olan hararet,
rutûbet, burûdet ve yubûsetten [sıcaklı, soğukluk, yaşlık, kuruluk], murad
olunan şey meydana gelir. Nitekim kâğıt, yazı yeri olup, harflerin şekillerini
hıfz etmiştir. Bunun gibi tabiatların anaları [esasları], gaybi şekilleri kabul
edici olup, zuhûr eden şekilleri muhafaza eder olmuştur. Hakk Teâlâ, Arşa mensub
olan mânâyı, bu yol ile, esfel âleme indirip, envâ-ı terkib ile cisim hâline
getirdiğinden, kâinat-ı cev ile, mevâlid-i selâse bunca şekillerle sûret
almıştır.
Misalimizde insan rûhunun muradının gönülde hâsıl olması, Hakk Teâlâ'nın yüksek irâdesi eserinin Arşda zuhûru gibidir. İnsan bedeninde hayvani rûh, cihanda akl-ı evvele benzer. Hâfıza kuvveti Levh-i mahfûz'un yerindedir. Beyaz sinir akl-ı âşir hükmündedir. El parmaklan süfli anasır gibidir. Hisler ve kuvvetler, eflâk ve yıldızlara benzer. Yazı yazma âletleri tabii esaslar gibidir. Yazılmış çizgiler, boş kâinat ve mevâlid-i selâseye benzer. Bu misalde Bismillahdır. İnsanın kalbi, bütün bedende mutasarrıf olup, uzuvları tamamen kalbine mağlûb ve muti' olmuş olunca, avam insanı kendi kalbinde sâkin bilmiştir. Bunun gibi Arş-ı azîm, Melik-i kadimin irâdesi ile, bütün âlemde mutasarrıf olup, âlemin her cüz'ü, Arş-ı a'zama mağlûb ve muti' olduğundan, çokları Mâlik-i mülkü (hâşâ!) Arşda bulunuyor düşüncesine kapılmışlardır. Böylece, «Allahü Teâlâ Âdemi (insanı) kendi suretinde yarattı, tâ ki onu bilsin», remzi buradan anlaşılır. Zira sultanı, yine sultan tanır. Sultanlığın kıymetini sultandan başkası nasıl bilir? Eğer Allahü Teâlâ seni bu beden memleketinde padişah etmese idi ve saltanat işlerini, sana ısmarlamasa, bırakmasa idi ve sana âleme nümune olmak için bu nüshayı bahş etmese idi, sen o cihanın sultanını nasıl tanıyabilirdin. O hâlde kadim olan o Lâyezâle yüzbin hamd ü senâ olsun. O zevâlsiz Kerim'e yüzbin şükür olsun ki, bu beden memleketini senin emrine verip, seni kendi âleminde sultan etmiştir. Kalbini Arş, beynini Kursi, hafıza hazineni Levh-i mahfûz eylemiştir. Bütün sinir ve damarların toplandığı yer his ve kuvvetlerin madeni olan beynini eflâk ve yıldızlar eylemiştir. Uzuv ve organlarına unsur ve hâller verip, hepsini sana muti' etmiş, emrine vermiştir. Seni, bütün yaratıklarından daha güzel, olgun, kerim ve ef'dâl edip, bütün kâinat üzerine galib ve üstün eylemiştir. Meleklerin secde yönü ve feleğin efendisi edip, ancak kendine secde ve ibâdet edici kılmıştır. Bu yolla sana kendini tanıtmayı kolay edip muhabbet ünsünü ihsan eylemiştir.
O hâlde sen, kendi kalbinden ve memleketinden ve saltanatından gafil bulunma ki, kendi Yaratanını, Rabb'ini ve Sâni'ini unutup uzaklaşmayasın. Bu şuhûda kavuşursan, her şeyi iyi ve üstün görüp, her işi birbirine uygun, muvafık ve lâyık bulursun. Muârız olma ateşinden uzak olup, teslim ve rıza nimetlerinde mukim ve said olursun. Zira bütün varlıklar o Hakim Sâni'in icad ve san'atıdır ve kudret elinin nakşıdır. O hâlde bu cihanın nakışlarını beğenmeyip ayıplayan kimse, nakkaşı beğenmeyip, onu gıybet etmiş olur. Onun kısa aklı, her şeyde açık bir faydayı, her zararda hazır olan bir iyiliği ve her işte Kaadir'in nice nimetlerini anlamadığından niçin ve nasıl zehrini içip kendini itiraz ateşine atmış olur. Yoksa her şey, yerine uygun va'z olunmuş, her iş muvafık ve sahibine lâyık bulunmuştur. Zira her zulümde bir adâlet ve her şerde bir hayır bilinmiştir. Nitekim «Vâki olanda bir hayır vardır; mahlûk için yaptığından daha bedi' olanı yoktur», denmiştir. Hadis-i şerifde, «Hiç bir cüz-i şer yoktur ki, külli hayrı bulundurmasın», denmiştir. Kur'ân-ı Kerim'de Bakara sûresi yüz kırküçüncü âyetinde, «Allahü Teâlâ insanlara çok merhametlidir. Ecirlerini zayi etmez. Günahlarını affedicidir», buyuruyor.
Fârisi Beyt (tercümedir):
Bulunduğu hâl uygun her şeyin varlığına
Böyle olmasa idi, gelmez idi vücûda.
Beyt:
Her işi Hakk'dan bilir, halkı unutmuş Hak-şinâs,
O görür ki, hayr u şerr ü adle zulm olmuş libâs.
Her işi Allah'tan bilen ve yaratılmışları unutan Allah dostları hayır, şer ve
adalete zulmün bile elbise olarak giydirildiğini görür.
Nazm:
HAKKI, Hakk'dan gafil olma, hâzır ol,
Her işinde hikmetine nâzır ol. Cüz'-i şer zımnında hayr-ı küllü bul,
Pes kazasına rızâda mâhir ol.
Ey Hakkı! Gafil olma, hazırlıklı bulun. Her işinde Allah'ın hikmetini görmeye bak. Küçük bir şerrin atında bütün bir hayrı bul Ve sonuçta kazaya rıza gösterme hususunda mâhir ol.
İnsan, kendi nefsini tenzihden, Hakk Teala’yı tenzihin anlaşılmasının yolunu
bildirir.
Ey aziz! Marifet sahipleri demişlerdir ki, insan kendi nefsinin tenzihi misalinden Hakk Teâlâ'nın tenzihini anlayabilir. Nitekim insanın rûhu, gönülden yüreğe ve yürekten bütün uzuvlara mutasarrıftır. Hâlbuki o. Rabbâni bir emir olup, hakikati hayâl ve vehime gelmekten münezzehdir. Kemiyet, yâni nicelik miktarından mukaddestir. Bölünebilmekten beridir. Şekil ve renkten âridir. Hakk Teâlâ da hatıra gelen vehimlerden münezzeh, hayâlde olan şekillerden mukaddes, zaman ve mekândan beridir. Lâkin tasarrufları zamandan âri, tecellileri mekândan hâli değildir. İnsanın vücûdunda bulunan vedad, muhabbet, rahat, minnet, tat, lezzet, gam, sürûr, zevk, huzûr, safâ, keder, işitme, görme, koklama, ses ve diğer duyular ve kuvvetlerle rûhun sıfatlarının varlığı anlaşıldığı, lâkin hakikat ve nasıl oldukları tasavvur olunamadığı gibi, Allahü Teâlâ'nın da bütün sıfat, isim ve fiilleri âlemde zuhûr edip, her şey fiillerin, sıfatların ve isimlerin aynası olmuştur. Lâkin fiillerinin nasıl olduğu, sıfatlarının mahiyyeti, isimlerinin hakikati, insanlar tarafından tasavvur olunamaz, anlaşılamaz. Gözün, kulağın işitmesinden, burnun yemeklerin tadını almasından nasibi olmadığı gibi, dış duyuların da, akıl ile anlaşılan şeylerden nasibleri olmaz. Akıl da gönül hâllerini bilmez. Zira emr-i İlâhi olan insan rûhunun bağlantısı gönül olduğundan onun hakikati bilinmeden beridir. Vasfa gelmez. İnsan rûhu bütün bedende mutasarrıftır ve nasıl olduğunu insan anlayamaz. Hazret-i Rabbü'l-âlemin de, bütün âlemde her şeye mutasarrıftır; hey'et ve mahiyyeti tasavvur olunamaz. Rûhun teveccühü ve taallûku bütün uzuvlara sâri ve hükmü bütün bedende câri olup beden her hâliyle onun hizmetçisidir. Lâkin beden bölünebilir; rûh ise bölünmekten beri ve âridir. Hakk Teâlâ'nın nûru da, bütün eşyaya mülâzımdır; cihanın her zerresi onun kudretiyle varlıkta durmaktadır. Her şey onun zikr ve tesbihini yapmaktadır. Bütün mahlûklar ona ibâdet ve hizmet edicidir. Hepsi her ân ondan yana meyillidirler. Onun lûtf ve keremi herkese daimidir. Lâkin yine bir mekâna muzâf ve bir şeye kıyas ve bir tarafa nisbet olunmaz. Tenzihi lâzımdır. Mevlâ'nın tenzih kapısı açılmaz. Ancak insanın nefsinin sırrı keşf olunursa, aralama olur. Hâlbuki o sırrın keşfine, açığa vurulmasına şerîatin izni yoktur. Onun için, insan rûhunu be denden tecrid ve tenzih edenlerden bedenin içinde sayanlar daha çoktur, Fakat muvahhid hakimler, akli deliller ile insan ruhunu bedenin dışında kabul etmişlerdir.
Nazm:
1. Hak dedi nûr-i semâvât ü zemin; Zâtını vasf etti Rabbü'l-âlemin. 2. Ehl-i hak cânında bulmuştur ıyân, Nûr-ı Hakk'ı âleme bî-çûn karin. 3. Hak fe bi yesmau ve bi yüsribü dedi, Bulduğiy çün nûrunu bu mâ ü tin. 4. Ehl-i hâl etmezdi vecdinden semâ Olmasa râz-ı maiyyet müstebîn. 5. Nûr-ı pâki bulmasaydı âb u hâk Olmaz idi sûret-i ma'nâ mübin. 6. Nûr-ı lâ-şarkı vü lâ-garbı bulan Ehl-i dil, kandili nûr olmuş yakîn. 7. Varlığın mahv eyleyip bulsan fenâ Zâhir olur sırr-ı hayrü'l-vârisîn. 8. Vahdet-i kesrette bulmuş ehl-i Hakk Âminin ü sâlimin ü ganimin. 9. Hakk'a tefviz eyle HAKKI sen seni
Fâil-i Muhtâr'ı bul ni'mel-muîn. 1. Âlemlerin Rabbi olan Allah, zâtını vasfederken, Hakk, semâlar ve yerlerin nûrudur, dedi.
2.
Hakk ehli hiç şüphesiz Allah nûrunu, âleme çok yakın olarak canında apaçık
bulmuştur.
3.
Şu su ve çamur
(toprak)
O'nun nûrunu bulduğu için; «Hakk benimle duyar,
benimle görür», dedi. 4. Eğer beraberlik sırrı ortaya çıkmasaydı hâl ehli coşkunluğundan dolayı semâ etmezdi. 5. Su ve toprak eğer o pâk nûru bulmasaydı, mânânın sûreti ap-açık görünmezdi. 6. Doğusu ve batısı olmayan o nûru bulan ehl-i diller yakin sırrının nûr kandili olmuşlardır.
7.
Eğer varlığını mahvedip Allah'ta yokluk bulursan, «Hayrü'l -şârisin
(Mirasçıların en hayırlısı)»
kelâmının sırrı ortaya çıkmış olur. 8. Hakk ehli vahdeti (birliği) kesrette (çoklukta) bulmuş olup bunlar emin, sâlim ve ganimete ulaşan kişilerdir.
9. Ey Hakkı! Sen kendini Hakk'a bırak,
teslim et. Yegâne Faili bul ki,
«O ne güzel yardımcıdır». İnsan rûhunun tenzihini,
cismin fenâsını, canın bekasını ve onlara bağlı bilgileri hakimane olarak beyân
eder. Ey aziz! Hikmet sahipleri demişlerdir ki. insani nefs, bedenden mücerreddir. Zira. sen kendi zâtından ebedi olarak gafil olmazsın. Uyku hâlinde iken veya gözünü kapadığın zaman bile unutmazsın. Bedenin kısımlarından her birini bir zaman unutma hâli sende bulunur. Hâlbuki küll, ancak bütün kısımları ile anlaşılır. O hâlde sen bu beden veya kısımlarından bir cüz olsa idin, kendi zâtını unutarak, onu daimi bilemez idin. İşte sen bu beden ve kısımlarından mücerredsin. Halbuki tabii hararetin bedenin rutubetinde tasarrufu sebebiyle bedenin daima çözülmekte ve akmaktadır. Gadiyye kuvveti, gıdayı uzuvlara getirince gıdadan meydana gelen yeni eczalar gelince, bedenden eski eczâlar çözülmese, ayrılmasa idi, bedenin buncan çok büyük olurdu. Gıda, yâni besinlerden gelen eczâlar, bozulanların, ayrılanların karşılığı olduğu için bedenin haddinden büyük olmayıp, bu şekilde kalmıştır. Eğer sen bu beden ve eczâsından bir cüz olsaydın, her zamanda, benliğin değişir, sen denince anlaşılan cevher böyle daim kalmaz idi. O hâlde sen, bedensiz ve eczasız sensin. Sen bedenin aynı nasıl sayılabilirsin ki, onun bozulmasından, çözülmesinden haberin olmaz. Hâlbuki sen. kendi zâtından aslâ gâfil değilsin. Demek-ki sen bu şeylerin ötesisin. Hazret-i Vâcibü'l-vücûd daimi olarak varlıkların hepsinden münezzeh olduğu gibi, ukûl-ı âşere ve nüfûs-ı tis'a-ı felekiyye ne cisimdir, ne de cisimdendir. Onlar bu âlemin ne içinde, ne de dışındadır, ne bitişiktir, ne ayrıdır. Zira içinde ve dışında olmak, birleşmek ve ayrılmak cisimlerin sıfatlarındandır. Cisim olmayan onlardan mücerreddir. Demek ki,
nefs-i nâtıka öyle bir cevherdir ki, ona duyularla işaret etmek tasavvur
olunamaz. Zira bu nefs-i nâtıka, akl-ı küllün zâhirinden hâsıl olan nefs-i
küldür. Onun tekessüfi nurudur. Nefs ona göre fer'i ve zildir. Vâcibü'l-vücûdun
feyzi ondan buna ulaşıcıdır. Kendi zâtını anlamak, eşyayı tartmak, ölçmek ve
cismi korumak için işlerini düzenlemek bunun şanındandır. O hâlde bu kudsi
mahiyyetin, cisim olması nasıl düşünülebilir ki, varidatı esnasında
hafifliğinden, sanki cismi terk edip, kendi âlemine yönelecek olur. Hattâ
denilmiştir ki: Nefs-i nâtıka bir yerde olmayarak vardır. O Allahü Teâlâ'nın
nurlarından bir nûrdur. Zuhûru [işrakı] Allahü Teâlâdan, gurubu [batışı] yine
Allahü Teâlâ'yadır. Bununla beraber, insanın nefsi [yâni rûhu], mademki bu
cesedle örtülü ve müelleftir, öyleyse o bu şer'i şerif ile me'mur ve
mükelleftir. Cismin hükümleri ile mecburdur. O hâlde bedenin kirlerinden
temizlenen, benlik aşağılığından kurtulup uçan nüfûs-i zekiyye, İlâhî esrâr
olduğundan, agâh ve haberdar olup, ârif-i billâh olur ve mak'ad-ı sıdkı bulup,
makama vasıl olur. Ama bu nevi sûretimizi terbiye edip hüsn ve güzellik nûrları
ile güzelleştiren ve nefislerimizi bedenlerimize ifâza edip [indirip] ilmi ve
ameli kemâller ile tekmil eden [tamamlayan] akl-ı kül olup, mebde ve meadımız ve
Vücibü'l-vücûd'e vasıtamız odur. Şeriat dili ile onun ismi, Rûh-ı Muhammedi'dir.
O âlemin babasının bizi terbiye ve tekmili, akl-ı fa'âl vasıtası iledir. O ise
akl-ı âşirdir. Şeriat ehli arasında nâm ve nişanı Rûhü'l-Kuds adıyla
bilinmektedir. Bedenin bozulmasıyla, insanın nefsi, yâni rûhu bâtıl olmaz. İlk
mebde akl-ı kül olduğundan, o da daimi olup. hiç fenâ bulmaz. Hattâ sahih
vicdanlı olan kimse, bunu kendinde idrâk eder ki. bedeninin uzuvları birer birer
yok olarak, bütün eczâsı yok olsa, kendi nefsi aslâ yok olmaz ve bedeni
kuvvetleri gitmiş ve bitmiş olduğundan nefs-i nâtıkanın nazari kuvveti ve şerefi
kemâle erip. zeval bulmaz. Zira mücerred nûrun hakikatine yokluk gelmez. O hâlde
insanın nefsi, aslâ yokluğu kabul eylemez. Ancak noksan üzere bulunan çeşitli
mertebeleri bedenlerine yokluk gelip bir hâlde kalmaz. Nihayet özel bir beden
meydana gelip, özel mizaciyle nefs-i küllün tenezzül mertebelerinden bir
mertebesiyle münevver olmaya müstaid ve lâyık olur. O zaman nefs-i küllün o
mertebelerinden bir mertebesi, müstakil bir yolla, o bedene taallûk eder. Bu
nefs-i kül olan nûrun bu tenezzül mertebeleri bulunan özellikleri, kendine
nisbetle. basit cisme ârız olan muhtelif şekillerin vasıtasıyla, o basit, cisim
için farz olunan hisseler mertebesindedir. Demek ki, o özel beden bozuldukta,
nefs-i küllün o noksanlık hususiyeti yok olmaz. Eğer o hey'etler bâki olmasa
idi. nefs-i küllün bu benlikleri kalmazdı ve güneş ışınları gibi, asli
sarafetine dönüp enfüs olmazdı. Nefs ile beden
arasındaki alâka, ancak geçici bir alâka olunca, o alâkanın kalmamasıyla, bu
mücerred cevherin kalmaması lâzım gelmez. Ama hisler ve kuvvetlerin her birinin
lezzeti, ancak kendi kemâli bakımından o kemâli anlaması kadar olur. Her biri
elemi, yine o kemâlin yok olması hasebiyle ve yok olmayı anlaması kadar bulup,
elem çeker. Her kuvvetin kemâl derecesi, kendi lâyıkını bulmak ve noksanlığını
lâyıkından mahrum olmak olunca, o hâlde nefs-i nâtıkanın kemâli, bedene ait
kuvvetlerden teberri kılmaktır. Mebde ve meadı bilerek nakışlanmaktır. Kendi
hakikatini bilip, Hakk Teâlâ'yı bulmaktır. Ve noksanı bu mârifetlerden ötede
bulunmaktır. Zevk ve lezzeti, mârifet nûruyla dolmaktır. Hüzün ve elemi,
cahillik ve gaflet karanlığına dalmaktır. Dikin insanın nefsi, bu cismânî nûr
ile meşgul olunca, bu nefsin rezillikleri ile müteellim olmayıp, ruhani
faziletlerden lezzet almaz. Zira o. bedenin tabiatıyla kendinden geçmiş, kendini
unutmuştur. Nefs-i nâtıka
bedenden mufarakat edip [ayrılıp], o da sarhoşluğundan ayılır. Eğer nüfûs-i
zekiyye'den ise, ilmi kemâli ve hulki güzelliği ile Vâcibü'l-vücûd'un nûrlarını
müşahede edip, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve kalbe gelmeyen
nimetleri ve lezzetleri bulur. Mücerred nûrlar ile ülfet edip, mebdeine kavuşup,
her muradı hâsıl olur. O sonsuz devletle tekrar dirilip ve haşr olup, o saâdet-i
ebediyede kalır. Mebde [başlangıç] ile kalmayıp, insanların seçkinlerine nev'en
taallûk edip, onlara iyilik üzere yardım ederse, bizden yeğ olan cin zümresinden
olur. Eğer nüfûs-i habîseden ise, bedenden ayrılma zamanında, cahillik zulmeti
ve hayvani ahlâkı hasebince, reddolunup, acı azabları bulur. Bu duyu âleminden
kesildiğinde kudsi âleme kavuşamayıp, berzah [kabir] zulmetinde kalıp, orada
korku ve pişmanlıkla, yeis ve gamla kıyamete kadar elem çeker. Nev'en insanların
şerlilerine taallûk edip [bağlanıp], onlara şer ve fesad üzere yardım ederse,
hepsinden şerli olan şeytanlar zümresinden olur. Nüfûs-i nâtıka, melekût cevheri
iken bu beden kuvvetleri ve aşağı meşguliyetler onları kendi âleminden almıştır.
Bu aşağı âleme çekip, zulmetlere salmıştır. Eğer nefs-i nâtıka. Rahmâni ve
yüksek ahlâk ile muttasıf olup, hususi hakkani mârifetler ile kuvvet bulursa ve
tedricen yemeyi ve uykuyu azaltıp, bedenin kuvvetlerinin tasallutundan kurtulup,
gadap ve şehvete ga-lib olursa, o zaman kendi âlemini arzu edip, mebde ve
meadının karşısına gelir. Uyku ve uyanıklık hâlinde, ona yönelip, ondan gizli
mârifetler alıp, geçmiş ve gelecekte olan gaybları bilir. Zira bu nefs, o aklın
aynası olup, mârifet nakışlarını alıp, keşif ehli olur. Öyle olur ki, nefs i
nâtıka mebdeinden bir şeyi alıp, mütehayyile kuvveti onu kendine uygun surete
benzer yapıp, o suret aynen ondan hissi müştereke gelir. Ondan tahayyül madenine
muhtelif suretler aks eder. O hâlde nefs-i natıka onda güzellik, letâfet ve
azamette acib suretler ve garib şekiller müşâhede edip, onlardan konuşur. Yahut
kimseyi görmeyip, ancak manzum sözler, güzel sesler ile ölçülü nağmeler,
kasideler duyar. Eğer bunlar uykuda görünürse, sâdık rüyadır. Eğer uyku ile
uyanıklık arası olursa, vâkıa'dır. Eğer nefs, uyku esnasında, mebdeine mukabil
olmayıp, bu hâlleri vasıta ile görürse boş rüyâdır ki, tahayyül ve vehimlerdir.
Evet, melekût nurları şüphesiz gelmekte ve mukaddes şualar istidatlı nefslere
yayılmakta ve ulaşmaktadır. Kapının açılması, Allah ismi ile, kapıyı çalanlara
nasib olmaktadır. O hâlde cihanın
bu rûhanî lezzetlerini inkâr edip, bozuk hayâller zan eden basiretsiz, cima'
lezzetini inkâr eden ınnîne (cima' kuvveti olmayana) benzemiş olur. Hayvanları,
meleklere tercih edip, ileri tutmuş olur. Yâ Rabbi, biz Sana iman ettik, kemâl
sıfatlarına, zâtının azametine yakışır şekilde inandık. Resûllerini ikrar
eyledik.
Nûrlarının müşahedesinde melekûtunun
mertebelerinin farklı olduğunu bildik.
Fârisi Rubâi
(tercümedir): Onlar ki gökte ay ile sohbet ederler. Satranç tahtasında şaha melâmet ederler.
Onlar ki bu sözün sırrından agâhlardır.
Halkın gümrâhıdırlar, vücûdları
yoldadır. Nazm: 1. Kalbinde nefsi nâtıkayı bil lübb-i lübâb
Virane içre genc misâli etmiş ihticâb. 2. Serçeşme-i vücûdun odur, kendin onu bil. Zira bu benlik ondan olur lem'a-i serâb. 3. Bahr-i hayât-ı cümledir nefs-i nâtıka.
İnsan hakikati ona hoş eyler intisâb. 4.
Fi'li kemâl-i hikmet, vü kavli
savâb-ı sırf Hubbu vefâ-yı dâim, ü hüsnü hayat-ı nâb. 5. Bu cism ü can, akl u dil, ü his kuşûridir.
Sen, cübbe var meyânda kuşûr olmasın
hicâb. 6. Mi'rac-ı vasl-ı nâtıkayı dilde kıl taleb. Yoksa misâl deyû yakar cismi her şihab. 7. Ey HAKKI, Hakkı bildi o kim bildi nefsini, Kalmaz o canda zahmeti taklidi şeyh ü şâb.
1. Şu konuşan nefsi, gönlünde özün özü bil, ki o virâne içinde hazine misali gizlenmiştir. 2.Vücûd pınarın odur, kendini o olarak bil. Zira bu benlik ondan dolayı bir serap parıltısı gibi görünür.
3.
Konuşan nefis, her şeyinin hayat denizidir. Ne güzel ki
insanın hakikati ona intisâb eder. 4. Onun işi hikmetini olgunlaştırmak; sözü ise baştanbaşa doğrudur. Sevgisi sürekli bir vefâ, güzelliği de katıksız saf bir hayat. 5. Bu cisim, can, akıl, gönül ve his hep kabuğa aittir. Oysa sen kabuktan geçip öze var ki, kabuk arada bir perde gibi durmasın.
6.
Allah ile baş başa olunacak vuslatın miracını daima
gönlünde iste, yoksa misal diye her bir yıldız bedenini yakar geçer. 7. Ey Hakkı! Kim ki nefsini bilir, Hakk'ı da bildi. Artık o canda ihtiyar veya gençleri taklid etme zahmeti kalmaz. Âlemin özünün kâmil insan
olduğunu ve kulluk kemâlâtı ile muttasıl olup, rıza makamını bulduğunu ve
muradsız olmakla her murada erdiğini bildirir. Ey aziz! Mârifet sahipleri demişlerdir ki, dokuz eflâk ve üç unsur kabuk ve dış tabakalar, bu toprak noktasını, hurma çekirdeğinin etrafındaki etli kısım gibi her taraftan sarmış ve kuşatmışlardır. Bu on iki ridâ âlemin özü olan toprağın, oniki kat elbisesidir. Toprak ise kıymet ve değer bakımından onların üstünü ve evlâsıdır. Toprak, maden ve bitkinin, bitki de hayvanın libâs ve örtüsüdür. Hayvan insan bedeninin elbisesi, insan bedeni kalbin elbisesi, kalb Mevlâ'yı tanımanın yeri ve muhabbetinin esasıdır. O hâlde cihanın özünün özü, ârif-i billâh olan kâmil insandır. Bu kâmilin şanının azametini, büyüklüğünü, bir kerre düşün ki, onbeş kat elbise giyip, mârifet tahtı, şeriat sancağı ve muhabbet tâcıyla sultan-ı a'zâm olmuştur. Çünkü bütün kâinatı, kendine hizmetçi ve yardımcı bulmuştur. Şeriat, tarikat ve hakikat kendisinde kemâl bulmuştur. Yâni onun sözleri güzel, işleri güzel, ahlâkı güzel olmuştur. Zira o kâmil, «Şeriat benim sözlerim, tarikat hareketlerim, hakikat hâllerimdir», hadisi şerifine tâbi olmuş, uymuştur. Demek ki bu üç alâmet kimde var ise, o mü'min, ârif ve kâmildir. İkisi bulunursa, mü'min ve âriftir. Biri bulunursa, mü'min ve gafildir. Hiçbiri bulunmazsa, cahil ve gafildir. Ve bütün âlem bir şahıs farz olunmuştur ve bu insan-ı kâmil, onun nûrlanmış kalbi bulunmuştur. Fârisi Beyt (tercümedir): Ne felekte bulunur ve ne de melekte var,
İnsanların kalbinin içinde bulunanlar. Bu insan-ı
kâmilin, bu yüksek değer ve şanlı azamet ile ve bunca güzel ahlâk, ilim ve irfan
ile muradını elde etmeye gücü yetemez. Kendi muradı üzere bir iş işlemek elinden
gelmez. Onun için kendi muradlarını tamamen terk etmiştir. Âlemde nâ murad olup,
Hakk'ın muradı, dilemesi ile gitmiştir. Gerçi bu, halkın kâmili olup, irfan
yönünden olgun ve mâhirdir, lâkin istediğini elde etmede âciz ve kusurludur.
Nitekim peygamberler (aleyhimüsselâm) ve evliyâyı kirâm, sultanlar ve zenginler,
nice bin şey istemişlerdir, vücûda gelmemiştir. Ve nice bin işleri de
istememişken vücûd bulup maksadları hâsıl olmuştur. O hâlde bu açıklamadan anlaşılıyor ki, bütün insanlar âlim olsun, cahil olsun, sultan olsun, tab'ası olsun hepsi muradlarını elde etmede âciz ve işlerinin tedbirinde hayrandır. Muradı olmayan rahat ve şâdân, murad eden şaşkındır.
Bu kâmil, bu sırra vâkıf ve hakikati
ârif olunca, mademki kimse kendi muradını elde edemez, gayret ve çalışma ile o
kadarı ele girmez. O hâlde murad ve tedbiri terk edip tevekkül ve tefviz yoluna
gitmiştir. Teslim ve rızâyı âdet edip, her korku ve üzüntüden fâriğ ve âzâd olup
iki dünya saâdetine kavuşmuştur. Zira Allahü Teâlâ Bakara sûresi ikiyüz on
altıncı âyetinde, «Siz, bazan bir şeyi beğenmezsiniz, o şey sizin için hayırlı
olur (Cihâd ve gazâ gibi ki, insan için can ve malının telef olması vardır.
Lâkin dünyada zafer ve ganimet, âhirette sonsuz olarak Cennette kalmak ve
şehidlik rütbesi almak vardır). Bazen bir şeyi seversiniz, o şey sizin için
şerdir (Cihaddan yüz dönmek gibi. Düşmanı yenmekten ve gazâ sevabından mahrûm
olur). Allahü Teâlâ sizin iyi işlerinizi bilir, siz onu bilmezsiniz», buyuruyor.
Bununla işlerin sonunun iyi mi, kötü mü olduğunu insanların bilmediğini
duyurmuştur. Mademki, bu kâmil bu sırrı da bilmiştir, cihanın bütün işlerini
Mevlâ'nın muradına muvafık, hüküm ve hikmetine mutabık bulmuştur. İşte Aziz ve
Hakim'in takdiri ile dilşâd olup, ahkâmına teslim ve râzı ve fiillerine muti' ve
münkad olmuştur. Hatırı cem'iyyet bulup, Hakk'ın huzûrundadır. Asla bir tedbir,
tercih, azm ve ihtiyarı kalmayıp, hepsi gitmiştir. Her taleb, recâ, duâ ve
intizârı aradan kaldırmıştır. Muradlarını terkle her murada kavuşmuştur.
Nefsinden ölüp, aşk hayâtını bulup, kalbinden içeri gitmiştir. Zira, «Seni
öldürmeden önce öl» emrini can ile tutmuştur.
Beyt:
Kâmili zinde sanma, ölmüştür Ruhuna cismi merkad olmuştur. Nazm: 1.
Hakikat sırrını pir-i mügândır
kâşif ü dâna Lehü fazlün alâ ehli'n-nüha ilmen ve irfana. 2. Sözü remz ü işarettir sanırsın istişârettir,
Ger anlarsın beşârettir değil
tedrisi mevlânâ. 3.
Hadîsi mahz-ı hikmettir hûbu isâr
ü şefkattir İşi çün halka hizmettir «fisarü'l-külli ihvana». 4. O kim aşk ehli olmuştur gönülde dostu bulmuştur, Dem-i aşk ile dolmuştur «mete zernâhü ihyanâ». 5.
Çü bulmuş vecd ü hoş hâli unutmuş
kıl ü boş kâli Mukaddem bahs odur «tâli lekad kâne'llezi kâna». 6. Erişmiş cezb-i Rabbâni kılıp mi'rac-ı rûhanî Sen anla ayn-ı aşk onu, «yerahü'n-nâsü insana». 7.
Turuk sed olmuş ey HAKKI hemen
kendinde bul aşkı
«Fekkenâ minhü a'yânâ ve finâ sâre
ekvanâ».
1. Hakikat sırrını keşfedip bilen kişi ancak meyhaneci (aşk içkisinin sahibi yâni şeyh) dir, ki o ilim ve bilgelikte müridlerinden üstündür. 2. Onun sözü remiz ve işarettir, sanırsın ki istişârede bulunmakta. Eğer gerçeğiyle anlarsan onun bir müjde olduğunu görürsün; yoksa Allah'ı öğrettiği ders değil.
3.
Sözleri hikmetlerin özüdür. Sevgisi verme ve şefkattir. İşi daima
halka hizmettir, bütün ihvana şâmildir. 4. Aşk ehli olan kişi, gönülde gerçek dostu bulmuştur. Aşk içkisiyle dolmuştur ki ziyaret anında ayılır.
5.
Hâli vecd ile güzelleşmiş, boş söz ve işten arınmıştır. İlk bahis
konusu odur, diğerleri ikincildirler.
6.
Rabbâni cezbe erişmiş, ruhânî mîrac kılmıştır. Her ne kadar,
insanlara insan gibi görünürse de sen onu bir aşk pınarı anla. 7. Ey Hakkı! Yollar (tarikatlar) kapanmış sayılır, artık aşkı kendinde bul. Biz daima ondan âyan olduk ve bütün kâinatlar bizde vücûda geldi.
|