3.FEN/1.BAB

 

 

 


İKİNCİ FASIL

Dünyanın künhünü ve mahiyetini, ondan sakınmayı, dünyadan mezmûm olan şeyleri ve ondan matlûp olan mânâyı sekiz nev'î ile beyân eder.

Birinci Madde
Dünyanın fânî, mergub, bulanık, karanlık, şeytanın tuzağı, hayvanî eğlenceler, insanî hayaller yeri olduğunu Kur'an-ı Kerim ve hadîs-i kutsîlerle bildirir.

Ey azîz! Allahü Teâlâ kullarına inayetle kendine yakın çağırıp, dünya hayatının lezzetlerinin metâ' olduğunu buyurmuştur. Nitekim Âl-i İmrân sûresi on dördüncü âyetinde: «Kadından, evlattan, kantarlarla altın ve gümüşten, hünerli ve nişanlı atlardan, inek ve öküzden ve ekinden olan şehvet ve arzular insanların sevmesi için tezyin olundu. Bunlar dünya hayatının metâ'ıdır. Sonsuz kalınacak yer ise Allahü Teâlâ'nın katındadır.» Aynı sûre yüz doksan altıncı âyetinde: «Kâfirlerin rahatlık ve şehirlerdeki çalışma ve kazanmaları mü'minleri aldatmasın.» Aynı sûre yüz doksan sekizinci âyetinde: «Allahü Teâlâ'nın katında çok ve devamlı olan şey, sâdık ve müttekîler için fânî olandan hayırlıdır.» En'âm sûresi otuz ikinci âyetinde: «Dünya hayatı, ancak oyun ve boş şeylerle meşgul olmaktır. Âhiret dâimî ve ni'metleri zevâlden masun olduğundan, muttekîlere hayırlıdır. Bunların farkını anlamaz mısınız?» Enfâl sûresi yirmi sekizinci âyetinde: «Biliniz ki, mal ve evlâdınız size fitnedir. Allahü Teâlâ'nın rızâsını, mal ve evlâdından üstün tutmakta büyük ecir vardır.» Tevbe sûresi yirmi dördüncü âyetinde: «Ey Habîbim, hicreti terk edenlere de ki: Eğer sizin babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, zevceleriniz ve aşiretiniz, kazanılmış mallarınız, kesattan korktuğunuz ticâretiniz, sevdiğiniz, rahat oturduğunuz evleriniz Allahü Teâlâ'dan, Resûlü'nden ve O'nun yolunda cihaddan size daha sevgili ise, Allahü Teâlâ'dan, şimdi veya sonra gelecek olan emri bekleyin. Allahü Teâlâ, kendine itaatten çıkan kimselere tevfik ve hidâyet etmez.» Yûnus sûresi elli sekizinci âyetinde: «De ki, Allahü Teâlâ'nın Kur'an-ı Kerim ihsanı ile ve İslâm dini rahmeti ile ve bunların indirilmesi ile sevinsinler, memnun olsunlar. Bunlar, onların topladıkları dünyalıklardan hayırlıdır.» Ra'd sûresi yirmi altıncı âyetinde: «Mekkeliler dünya hayatı ve geniş rızık ile ferahlanırlar. Halbuki dünya hayatı âhirete göre, çok çabuk geçicidir.» Nahl sûresi doksan altıncı âyetinde: «Allahü Teâlâ katında olan hazine ve rahmetler dâimîdir.» Kehf sûresi kırk altıncı âyetinde: «Mal ve evlât dünya hayatının süsüdür. Bâkî olan sâlih ameller (ki beş vakit namaz, oruç, hac, zekât ve "Sübhanallâhi velhamdülillâhi..." kelimesi) Rabbinin katında mal ve evlattan ve dünyalıklardan iyilik ve ümit bakımından hayırlıdır.» Kasas sûresi altmışıncı âyetinde: «Dünyalık olarak size verilen şey, dünya hayatının metâ' ve süsüdür. Onunla geçinir ve övünürsünüz. Âhirette Allah katında verilen ni'met ebedî olup, ondan hayırlı ve bâkîdir. Yoksa onu anlamıyor musunuz?» Lokman sûresi otuz üçüncü âyetinde: «Dünyadaki yaşam ve ziynet sizi aldatmasın ve Şeytan'ın, 'Sonra tevbe edersiniz, Allahü Teâlâ sizi affeder' deyip günâha sevk etmesine aldanmayın.» Rûm sûresi yedinci âyetinde: «Dünya hayatından belli olanları bilirler, lâkin âhiret işlerinden gafillerdir.» Şûrâ sûresi yirmi beşinci âyetinde: «Allahü Teâlâ, kullarından, ettikleri günâha pişman olup yapılan tevbeleri kabûl eder. Murâd ettiği bazı cürümlerini affeder. İyi veya kötü yapılanları bilir.» Hadîd sûresi yirminci âyetinde: «Biliniz ki, dünya hayatı, ancak oyun ve mal kazanmak için boş yere sıkıntı çekmek, elbise, konak gibi süsler ve aranızda neseb ve makam övünmeleri, mal ve evlâtla iftihar etmektir. Bunlar şuna benzer ki, yağmur, tohumları bitirdiği zaman çiftçiler onu görüp hayret ve sevinç içinde olurlar. Sonra sen onu, semâvî veya yere ait bir âfetten sararmış, küçülmüş, parçalanmış görürsün. (İşte dünya hayatı böyle çabuk geçer.) Dünya hayatını ve süsünü beğenenlere, âhirette şiddetli azâb vardır. Dünya ziynetini bırakıp âhireti beğenenlere Allahü Teâlâ'dan mağfiret ve rıdvân vardır. Dünya hayatı ancak insanları aldatıcı ve çabuk geçicidir.» Cuma sûresi son âyetinde: «Sen onlara de ki: «Allahü Teâlâ katındaki sevâb, size oyun ve ticâretten hayırlıdır.» Tahrîm sûresi sekizinci âyetinde: «Ey îmân edenler, Allahü Teâlâ'ya, günahlarınızdan tevbe ediniz. Şöyle ki, ölünceye kadar bir daha yapmayınız.» Kıyâmet sûresi yirminci âyetinde: «Ey insanlar, sizin zannettiğiniz gibi değildir. Bilâkis siz çabuk geçici dünyayı sever ve sonsuz âhireti terk edersiniz.» Nâzi'ât sûresi otuz yedinci âyetten kırk birinci âyete kadar: «Taşkınlık edip kâfir olan ve şehvetlerine uyup, dünyayı âhirete tercih edenin yeri Cehennem'dir. Rabbinin huzurundaki hâlini düşünüp, O'ndan korkup, nefsini hevâ ve isteklerinden men edenin ebedî yeri Cennet'tir.» A'lâ sûresi on altıncı ve on yedinci âyetlerinde: «Bilâkis siz dünyayı âhirete tercih edersiniz. Halbuki âhiret hayırlı olup ni'metleri dâimîdir.» Duhâ sûresi dört ve beşinci âyetlerinde: «Ey Resûlüm, âhiret sana dünyadan hayırlıdır. Rabbin, sana dünyada olgun nefs, yüksek dîn ve âhirette insanlara şefaat etmek ni'metini ihsân eyledi.» Ve Tekâsür sûresinin başında: «Kavminizin çokluğuyla övünmek sizi meşgul etti. Hattâ kabristana gidip ölülerinizle tek tek sayıp övündünüz. Hayır, öyle değildir! Aklı olan, himmetini dünyaya harcayıp, âhirete lâyık olanı unutur mu? Yakında ölülerinizle övünmenin âkıbetinin ne olduğunu bilirsiniz, sonra neşr zamanında hatânızın ne olduğunu anlarsınız» buyuruyor.

Allahü Teâlâ hadîs-i kutsîde buyuruyor ki: «Ey insanoğlu! Ömrünü hep dünyayı istemekle geçirdin. Cenneti ne zaman isteyecek, onun için amel edeceksin? Sabahleyin dünya işi için üzüntülü kalkan, sanki bana kızarak sabahlamış olur. Ey insanoğlu! Şaşarım o kimseye ki, dünyadan gitmesi yaklaştığı hâlde, o hâlâ dünyaya dalmış gidiyor. Şaşarım o kimseye ki, âhirete, sonsuzluğuna ve ni'metlerine yaklaştı da, onlara kavuşmak için nasıl çalışmaz. Ey insanoğlu! Dünyaya taptınız. Beni görmeyi unuttunuz. Ey insanoğlu! Dünya, evi olmayanın evi, malı olmayanın malıdır. Onu toplayanın aklı yoktur, ona sevinenin yakîni yoktur, ona kulluğu yoktur. Onu istemekte ileri gidenin ma'rifeti (azdır); ni'met, geçici hayat ve fânî şehvet elde eden kendine zulmetmiş, Rabb'ini unutmuş ve dünya hayatı onu aldatmıştır. Ey insanoğlu! Dünya sevgisi ile kalplerinizi öldürmeyiniz. Çünkü elden yakındır. Benden başka her şey helâk olacaktır. Dünyaya ettiğiniz gibi, bana rağbet etseydiniz, iki dünyada da iyilerden olurdunuz. Ey insanoğlu! Benim muhabbetimi istiyorsan, dünya sevgisini kalbinden çıkar. Çünkü ben, kendi muhabbetim ile dünya sevgisini hiçbir zaman bir kalpte toplamam. Çünkü iki zıt şey bir arada bulunamaz. Tıpkı su ile ateşin bir kap içinde bulunamadığı gibi. Ey insanoğlu! Dünyayı sevdiğin hâlde, benim muhabbetimi nasıl istersin? Benim muhabbet ve rızâmı dünyanın terkinde ara, dolu kalbini bana ibâdet için boşalt. Elini çok çalışmaktan, bedenini rahattan çek. Ey insanoğlu! Dünyayı tanıyıp terk eden hâlis olur, âhireti bilip onun için çalışan vâsıl olur. Ey insanoğlu! Kendisi fânî, ni'metleri geçici, hayatı kısa olan dünyaya nasıl rağbet ediyor, kıymet veriyorsunuz? Çünkü benim katımda, itaat ediciler için Cennetler vardır, sekizdirler. Rızâmı arayan ve ikrâm yerimi isteyen, aza kanâat eylemesi için dünyayı terk etsin. Ey insanoğlu! Dünya sevgisinden vazgeç, kalbin muhabbetimle dolsun. Ey insanoğlu! Helâl sana damla damla, haram ise sel gibi gelir. Eğer seli terk edip, yüzünü damla damla gelene çevirirsen, hâlin ve kalbin benimle saf olur. Ey insanoğlu! Dünyadan kaçırdıklarına üzülme, ondan eline geçene de sevinme. Çünkü o bugün senindir. Azâbı başkasınındır. O hâlde dünyayı bırak, âhiret için uğraş. Çünkü ben sâlih kullarım için, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, gönüllerin düşünemediği ni'metler hazırladım.»

Arabî şiirler (tercümedir):

Nazm:

Dünyadan tecerrüt et, çünkü sen bu dünyaya
Geldiğin zaman ondan tecrid edilmiş idin

Şimdiden ayrıl ondan, çünkü sen bu dünyadan,

Çıkarken onu bırakıp, münferiden çıkarsın.

Fakirlik bir cevherdir, ondan gayrisi arazdır.
Fakirlik hem şifâdır, ondan başkası marazdır.
Bu dünya hep hîledir, dâim aldatıcıdır;
Fakirlik bu âlemden bir sırdır, bir garazdır.

Dünya aslı olmayan gölge gibidir, inan;
Bir misafir gibidir, gece yatıp yol alan.
Yahut uykudakinin gördüğü rüyâ gibi,
Olup, uyandığında elde bir şey kalmayan.

Biliniz ki bu dünya bulanık su gibidir.
Onu hırsla isteyen her zaman azaptadır;
Benim için hayatta bir tatlılık olmazsa,
Ölüm şerbetini tatmak bana daha tatlıdır.

Nefis dünyaya ağlar ve halbuki biliyor:
Kendinin selâmeti onu terk etmektedir.
Öldükten sonra ona oturacak yer yoktur.
Varsa onu önceden o binâ etmektedir.

Dünyayı terk edip de, ondan payı olan az.
Hiçbir gün bir sıkıntı ona bir yol bulamaz.
Zâhid iki dünyada izzet sahibi olur,
Hem emniyet, hem sürûr, hem huzurda bulunur.

Cebbâr'ın taksimine râzı olduk, memnunuz:
O bize ilim verdi, düşmanlara ise mal;
Çünkü o mal yakında geldiği gibi gider;
İlm-i ilâhiyeye hiçbir zaman yok zevâl.

Bu dünya pek azdır, azdan da azdır.
Âşıkları ise çok aşağıdır.
Gündüzün oruç tut, gece namaz kıl.
Seveni delilsiz hem de şaşkındır.

İkinci Madde
Dünyanın belâ ve cefâ yeri olduğunu, büyücü, gaddâr ve vefâsız olup, âriflerin ve şerîflerin nefret ve gadabını mûcip, âhiretin zevk ve safâ âlemi olduğunu Resûlullah Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) hadîs-i şerîfleri ile bildirir.


Ey aziz! Hazret-i Habîb-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetine çok fazla acıyıp, âhiretin sonsuz, dünyanın aldatıcı ve gaddar olduğunu duyurmuştur. Nitekim bir hadîs-i şerîfte buyurur: «Ey benim ümmetim ve eshâbım! En güzel hayata kavuşan, dünya kendisini terk etmeden önce, kendisi dünyayı terk edendir.» Yine buyurdu: «Dünyada öyle ol ki, kendini bir garîb bil, yahut yolcu kabul et yahut ölülerden say; ancak böylece hazırlıklı olursun.» Yine buyurdu: «Dünya sevgisi her günah ve hatânın başıdır.» Yine buyurdu: «Mü'minin dünyadan bir şeyi artarsa, Allahü Teâlâ katında derecesi azalır, eskisi gibi kalmaz.» Yine buyurdu: «Niyeti âhiret olup, o yolda gidenin kalbine Allahü Teâlâ zenginlik verip, işlerini toplar ve kolaylık edip yardımcısı olur. Dünyayı ona hizmetçi eder. Kasdı dünya ve onunla kalmak olanın fakirliğini Allahü Teâlâ gözü önüne getirip, işlerini dağıtır. Şaşar kalır. Halbuki dünyadan ona ancak mukadder olan gelir.» Yine buyurdu: «Her gün bir münâdi üç kere seslenir ve: «Dünyayı onu sevenlere bırakın ve siz âhiret yoluna gidin!» der.» Yine buyurdu: «Dünyadan, kendine yetecek kadardan fazla alan, kendi helâkini almış olur. Halbuki ne yaptığını bilmez.» Yine buyurdu: «Dünyayı terk etmek, kalb ve bedenle rahata kavuşmaktır.» Yine buyurdu: «İnsanların en zâhidi, dünyayı terk edip, âhireti anlayan ve yarınki günü ömründen saymayıp, kendini mevtâ kabûl edip hazırlıklı gidendir.» Yine buyurdu: «Dünya mü'minin zindanıdır, kâfirin Cenneti'dir.» Yine buyurdu: «Dünya bir saattir. Onu tâatle geçirmek gerekir.» Yine buyurdu: «Dünyada mü'mine aydınlık ve rahatlık yoktur. Nasıl aydın olsun ki, dünya onun zindanı ve belâsıdır.» Yine buyurdu: «Ne kadar şaşılsa azdır ki, mü'min Cenneti ve huzuru tasdik eder de, bu geçici ve aldatıcı dünyaya, yine de kıymet verir.» Yine buyurdu: «Dünya hakîkatte tatlı ve güzel kokulu bir çiçektir. Allahü Teâlâ'nın onu size vermesi, deneme ve imtihan içindir. Zira dünya, Benî İsrâil'e takdim olununca, onlar süslü giyecekleri, nefis yiyecekleri ve lezzetli içecekleri istediler. Çeşit çeşit fitne ve fesada saptılar.» Yine buyurdu: «Mü'min kendinden kendisi için, dünyasından âhireti için, gençliğinden ihtiyarlığı için, sağlığından ölümü için tedârik ve hazırlıkta bulunsun. Çünkü dünya sizin için yaratılmıştır. Siz de âhiret için yaratılmışsınız. Ölümden sonra Cennet ve Cehennem'den başka yer yoktur.»

Ebû Bekr es-Sıddîk (radıyallahu anh) bal şerbeti istemişti, içerken çok ağladı. Ağlaması bittikten sonra, kendisine ağlamasının sebebi soruldu. Buyurdu ki: Bir gün Resûl-i Ekrem'i (sallallahu aleyhi ve sellem) gördüm. Üzerinden bir şeyi uzaklaştırırdı. Halbuki yanında kimseyi görmedim. Bir başka zaman arz ettim ki: «Yâ Resûlallah, kendinden uzaklaştırdığın şey ne idi?» «Ben kimseyi görmedim.» Buyurdu ki: «O, dünya idi. Bir şekle girip bana geldi, kovdum ve 'Benden uzak ol!' dedim. Tekrar dönüp bana geldi ve dedi ki: 'Sen benden kurtuldun, lâkin senden sonra hiç kimse kurtulamaz.'» Onun için ağlıyorum. Hazret-i Habîb-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) bazı eshâbı ile beraber bir oğlak leşi yanından geçerken, eshâbına buyurdu ki: «Hanginiz? Vallahi dünya, sizin yanınızda bu leşten daha aşağıdır.» Yine buyurdu ki: «Altın, gümüş ve abâ kulları helâk olsun!» Yâni âhiret amelini bırakıp, mal, para ve güzel elbise toplamakla lezzet duyan gafil helâk olsun diye beddua etmiştir. Yine buyurdu: «Cehennem ateşi şehvetlerle kuşatılmış, Cennet ni'metleri mekruhlarla (çirkin şeylerle) örtülüdür.» Yâni dünya şehvetlerine uyan, dünyayı isteyen Cehenneme düşer. Halbuki ateşi göremez, iştiha ettiği, istediği şeyi görür. Dînin beğenmediği şeylere katlanan kimse Cennete girer. Halbuki Cennete bakınca zahmetleri görür. Yine buyurdu: «Vallahi ben sizin için fakirlikten korkmam, lâkin dünyanın sizden öncekilere bolca geldiği gibi, size de geleceğinden, onları helâk ettiği gibi, sizi de helâk edeceğinden korkarım.» Yâni gafletle dünyaya rağbet edersiniz ve onu toplamakla uğraşırsınız da, Allahü Teâlâ'ya teveccüh ve tâatiniz noksan olur. Dünyalık sebebiyle aranızda düşmanlık hâsıl olur. Duâsında buyurdu ki: «Yâ Rabbi, Muhammed'in âlinin rızkını yetecek kadar eyle.» Yine buyurdu: «Kendine yetecek kadar rızıkla yetinen mü'min kurtulmuştur.» Yine buyurdu: «İnsanoğlu, «Benim malım, benim malım!» der. Aldanmıştır. Onun malından yiyerek, giyerek yok ettiği ve sadaka vererek ilerisi için ayırdığından başka nesi vardır?» Yine buyurdu: «Dünya malı çok olan değil, Hakk'ın verdiğine kanâat edebilen zengindir.» Yine buyurdu: «Tarla ve bahçe bulundurmayınız ki, dünyaya rağbet edersiniz.» Yine buyurdu: «Mal ve şeref hırsının insanın dînine zararı, bir koyun sürüsü içine düşen iki aç kurdun sürüye zararından daha büyüktür.» Şerefden murâd, makam, mansab ve başkanlıktır. Yine buyurdu ki: «Dünyayı terk et ki, Allahü Teâlâ seni sevsin. Halkın elinde olan malına tamah etme ki, insanlar seni sevsin.» Yine buyurdu: «Hayır, yâ Rabbî, dünyada ni'metlere kavuşmak istemem, bilâkis bir gün aç, bir gün tok durup, aç olunca, yalvararak seni zikr ve fikr edeyim. Tok olunca sürûr ile sana hamd ve şükr edeyim!» dedim.» Yine buyurdu: «Allahü Teâlâ dünyayı üçe ayırıp, birini mü'mine, birini münâfığa, birini de kâfire vermiştir. Mü'min dünyasından azığını alıp âhiret yoluna gider. Münafık süslenir, kâfir ise ni'metleri kullanıp gider.» Yine buyurdu: «Bu dünya Muhammed'e ve âline lâyık değildir.» Yine buyurdu: «İnsanlar gaflet uykusundadırlar. Ölünce uyanırlar.»

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir gün bir hasır üzerinde yatıp, sonra kalkınca mübârek bedeninde hasırın izleri görülmüştü. Eshâb-ı kirâm kendisinden izin isteyip, bir yatak hazırlamak istediklerinde, buyurdu ki: «Benim bu dünya ile ne işim vardır? Benim bu dünyadaki hâlim, onda bir ağacın gölgesinde bir müddet kalıp yoluna devam edip giden bir süvâri gibi olmamdır.» Yine buyurdu: «Bu dünya bir köprüdür ki, bundan hemen geçesiniz. Tamiri ile uğraşmayıp yolunuza devam edesiniz.» Yine buyurdu: «Dünyada kalacağınız kadar tedârikte bulununuz. Âhirete, orada sonsuz kalacağınıza göre çalışınız.» Yâni onun tamiri yoluna gidiniz. Hazret-i Îsâ aleyhisselâm'a havârileri: «Bize bir yer göster, senin için bir binâ edelim!» dediler. O zaman bir deniz kenarında imiş. Buyurdu ki: «Deniz dalgaları üzerine binâ kuran kimdir? Dünyadan korkunuz. Onu devamlı kalınacak yer sanmayınız. Ey havâriler, dünyayı Rab tutmayınız ki, o sizi kendisine kul etmesin.»

Fârisî nazm (tercümedir):

Her günahın başı dünya sevgisi.
Âlim olan onu asla sevemez.
Bu düşmandır, hiçtir, gönül verilmez.
Hiç olan elbette hiç sevilemez.

Dünya baştan başa dert ile gamdır.
Onun her bir derdi yüzlerce dağdır.
Sonsuzluğu seven bahtlı insana
Bu dünya azaptır, düşün ve anla.

Enbiyâ'nın ulusu Muhammed'dir;
Onu tamir etmemiş, buyurmamıştır.
Bu dünya tamamen su üstündedir;
Su üstünde ise bu damlalardır.

Su üstünde ise binâ yapılmaz.
Yapılırsa batmaktan kurtulamaz.
Sen mert ve basiret sahibi isen
Kaçınırsın onu tamir etmekten.

Eblehliğin nişânı kısaca şudur:
Bu alçağa her kim meyl etmiştir.
Gönlünü dünyadan tamamen ayır,
Çünkü sonu kısa ve hem virandır.

İnsanoğlunun bu alçak dünyadan
Başka nasibi yok mihnet ve gamdan.
Âhiret yolunda dünya köprüdür,
Söylerim bu sözü cüzdür ve küldür.
Mecâzî bir cüzdür, o da dünyadır;
Hakikati küldür ve o ukbâdır.
Kemâl bilmek budur, onu birâder,
Durma bu köprüden, çabuk geç yeter.

Üçüncü Madde
Dünyanın ne olduğunu, aslını, sıkıntı ve zorluklarını, ona meyledenin şekavetini ve terk edenin saâdetini bildirir.


Ey aziz! Ehlullah demişlerdir ki, dünya hâlleri rüyâ ve gölgeye benzer. Dünya geçicidir, gidicidir. Dünya sıkıntı ve zorluk yeridir, vebâldir. Dünya insanları aldatıcı ve onlara zararlıdır. Dünyayı terk etmek devlet ve büyük saâdettir. Dünyaya rağbet Allahü Teâlâ'nın gazabını gerektirir. Dünya cebr ettiğini, zorladığını kırar. Sevdiğine kahr eder. Dünya bulut bölgesidir, uykudaki rüyâdır. Hem de asılsız rüyâdır. Bu rüyâyı gerçek sanan avam uykudadır. Dünya asılsız gölge ve rüyâdır. Ona gönül veren gafil elbette pişmandır. Dünya değişicidir. Bir hâlde durmaz. O senle kalsa da, sen onunla kalmazsın. Dünya mü'minin zindanıdır, ölüm emn ü emânıdır. Cennet onun mekânıdır. Onu terk eden ayıplarını anlar. Dünyadan cesedin çıkmadan önce, kalbinden dünyayı çıkarmak elzemdir. Dünyanın lezzetini terk eden sonsuz Cennet'i bulur. İki âlemde aziz ve muhterem olur. Dünya yaldızlı bir yılan olup; sokması hafif ve zehiri öldürücüdür. Gafil olan süsüne aldanır. Ondan yüz çeviren akıllıdır. Dünya haraptır, şarâbı seraptır. Ni'meti hikmettir, safâsı küdûrettir. Dünya bedenleri fânî, emelleri fânî eder. Kendini sevenden kaçar, onu terk edenin ardından koşar. Dünya bir bal tabağıdır. Onu seven sinek gibidir. Dünya kuş kafesine benzer, onu seven akıllı değil, öküzdür. Dünya zehirli helvâdır. Tatlılığına aldananın hâli ma'lûmdur. Dünya ne sahibine vâfîdir, ne içenine safîdir. Dünyanın ni'metleri geçici, hâlleri değişicidir. O senden yüz dönmeden önce, sen ondan yüz çevirirsen, ölüm zamanında selâmetle gidersin. Dünyaya ve ehline itibâr ve i'timâd olunmaz. Zira dünyada ve ehlinde vefâ ve safâ bulunmaz. Tâlib-i likâ, dâr-ı şekâdan geçer. Râğıb-ı bekâ, âlem-i fenâdan kaçar. Fânî olanı ver ki, bâkî kalanı alasın. Dünya sevgisi fitnelerin başı, sıkıntıların esasıdır. Dünyayı terk, kurtuluşun esası ve sebebidir. Fânîyi terk, bâkîyi derk etmek kadar vardır. Dünyanın sıhhati hastalık, lezzetleri elemdir.

Kıt'a (tercümedir):

Sebep nedir ki, hamamda her konuşkan kişinin,
Gamla dolu gönlüne saâdet kapısı açılır?
Sırrı şudur ki orada, dinden bir şey bulunmaz.
Olan bir tas, bir kurna; onlar da başkasıdır.

Ne kadar şaşılır ki, kendini bilen bu geçici dünya ile nasıl ünsiyet peydâ ediyor! Dünyanın sonu fenâ, dînin gayesi rızâdır. Eşkıyânın rağbeti dünyaya, saîdlerin rağbeti ukbâyadır. Dünyanın her hâli sallanmaktadır, mülkü değişmektedir. Dünyanın çokluğu azlık, izzeti zillettir. Dünyayı kabûl ve ihtiyar eden câhildir. Akıllı onu kabûl etmekten âr eder.

Beyt (tercümedir):
Eğer cihânı gönülden uzak edersen sen,
Huzûr u zevk ile zikr-i Hudâ edersin sen.


Eğer cihâna tâ gönülden elvedâ dersen, zevk ve huzûr içinde Allah'ı zikredebilirsin. Dünya işinde câhil, dîn işinde akıllı ol. Bedeninle dünyada ol, kalbinle âhireti bul. Yakîni sahîh olan, bâkîyi koyup, fânîyi almaz. Bâkîyi bulan fânî ile kalmaz. Şehvetleri terk eden pâk olur. Âfetlerden selâmet bulur. Dünya ile güreşeni o yener. Ondan kaçana o gelir. Dünyayı anlayan ondan uzak durur. İnsanları anlayan onlara karışmaz. İhtiyaç kıblesi Hazret-i Hakk'tır. Halktan isteyen mahrum kalmaya müstehaktır. Dünyayı terk edene sıkıntıları kolay gelir. Dünyadan yüz çeviren ünsiyet ve huzûru bulur. Dünyaya rağbet eden rahat bulmaz. Onu terk edenden o kesilmez. Ölümü çok anan dünyaya aldanmaz. Yeteri kadara râzı olup hırs ateşi ile yanmaz. Dünya süsüne rağbeti kalmaz. Dünyayı terk eden nefsini âzâd eder. Rabbinin rızâsına gider. Allah için bir şeyi terk edene Allahü Teâlâ ondan hayırlısını karşılık verir. Dünyayı anlayan musîbetinden üzülmez. Rahat ve selâmet isteyen dünya ile kalmaz, onunla meşgul olmaz. Nefsini tanıyanın yanında dünya değersiz olur. Himmetini dünyadan çeviren nefsini bilir ve Rabb'ini bulur. Mevlâ'sına hizmet edene dünya hizmet eder. Dünyaya hizmet edeni, o hizmetinde kullanır. Dünyadan lezzet alan elbette üzülür. Doğurduklarınız toprak içindir, tamir ettikleriniz harâp içindir.

Beyt (tercümedir):

Bu dünya bir köhne kervansaraydır;
Bunda çok değerler kondu ve göçtü.
Ey kanâat, beni zengin eyledin;
Ardında bir ni'met terk eyledin.

Bu dünya rağbet ve itibâr eden için sıkıntı yeridir. Lezzetlerini terk eden için ni'met yeridir. İbâdet eden için ganîmet yeridir. İbretle bakan için hikmet yeridir. Mânâsını anlayan için selâmet yeridir. Ana rahmine nispetle Cennet gibi, sonsuz âleme göre karanlık kuyudur. Çünkü dünya darlık, zorluk ve meşakkat yeridir. Âhiret ise genişlik, sürûr ve saâdet yeri, ünsiyet meclisi ve O Hazret'in huzûrudur.

Dördüncü Madde
Dünyanın had ve hakîkatini üç kısma ayırmakta ve âhiret kısmının ve onunla kanâat etmenin nasıl olduğunu ve kanâat edenin rahat ve selâmetini bildirir.


Ey aziz! Ehlullah demişlerdir ki, insan için ölümden önce olan her şey, iyi veya kötü olsun, dünyadan sayılır. İşte onun için Hazret-i Habîb-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) dünyayı zem eyledikte, hayırlı olanları istisnâ edip buyurdu ki: «Dünya ve içindekiler mel'ûndur; ancak Allahü Teâlâ'yı zikr, Kur'an-ı Kerim okumak ve Allah rızâsı için olan sözler, ameller, hâller ve işler mel'ûn değildir.» Halbuki bu istisnâ olan şeylerin tümü yine dünyadan olup, bu âlemde olmaktadır. Adı geçenleri dünyadan çıkarmış, hariç tutmuştur. Yine buyurdu: «Sizin dünyanızdan bana sevdirilen şeyler üçtür: Kadın, güzel koku ve gözümün nuru olan namaz.» Namazı dünyadan ve dünya lezzetlerinden sayıp övmüştür. Zira onun kırâat ve hareketleri dış duygu ve müşâhedeler içine girmiştir. Buraya kadar anlatılanlardan anlaşıldı ki, semeresi ölümden sonra hâsıl olan her lezzet, mel'ûn olan dünyadan değildir. Her ne kadar o lezzet bu âlemde bulunmuş ise de, âhiretin kendisinden bilinmiştir. Zira dünya âhiret için tarla kılınmıştır. Âhiret için olan şeyler âhiretten sayılmıştır. Dünyadan bu kısma girenler, medh edilen ve makbûl olanlar olup, âhiretten olmuşlardır. Lâkin dünyada lezzeti çok olup, öldükten sonra semeresi olmayan şeyler, esas dünya olup, bunlar günahlar, münkerler ve ihtiyaçtan çok olan mubahlar ve şüphelilerdir. Bunlar ikinci olup, mel'ûn ve mezmûm olan dünyanın tâ kendileridir. Bu iki kısım arasında olan üçüncü kısım, mütevassıt (aracı) durumundadır. Bu kısım, yiyecek, içecek, giyecek, hanım, mal kazanmak, mesken edinmek, tarla ve benzerlerinden ihtiyaç miktarı olan dünya lezzetleridir ki, bunlar âhiret işlerine yardımcıdırlar. Bu kısım birinci kısma bitişik ve âhiret hükmüne dâhildir. Zirâ âhiret işleri bu vesîlelerle elde edilir. O hâlde bir kimse yiyeceklerden helâl olandan neyi hazır bulsa, bu cinsten midesini yarısı dolacak kadar yese ve içse, elbiseden de sıcaklık ve soğukluğu giderecek kadarla yetinse, akıllı, uygun bir hanımla evlense ve onunla kanâat edip kalsa, ırz ve malını koruyacak alçak da olsa bir evi bulunsa, geçim için hilesiz bir san'at, yahut insafla ticâret eylese, yetecek kadar bir tarlası olsa, konuşmalardan, mâlâyâni sözleri terk edip hayırla konuşsa, faydalı ilimlerden ilmihâlini bilse, dünya lezzetlerini ve Mevlâ'nın rızâsını bulur. Hem dünya, hem de âhiret lezzetlerine kavuşmuş olur. Nitekim Hazret-i Habîb-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: «Karnınızın yarısını yemek ve su ile doldurunuz ki, bu peygamberlikten bir kısımdır.» Bunu böyle bilince, yakînen anlamış oldun ki, mezmûm olan, kötülenen dünya seni âhiret amellerinden alıkoyan ve Hakk'ın huzurundan meşgul eden şeylerdir. Allahü Teâlâ'ya teveccüh ve tâatte sana yardım eden her şeyin âhiret olduğu, ehil katında gerçek ve yakîndir. Sûreten dünyadan oldukları hâlde, hakîkatte dîn işlerinden bulunmuşlardır. Nitekim bir kâmil demiştir ki, seni Mevlâ'dan alıkoyan her şey dünyadır.

Mesnevî (tercümedir):

Bu dünya dedikleri, Hakk'tan gafil olmaktır.
Ne elbise, ne para, ne çocuk, ne hanımdır.
 

Ağzı kapalı bardak, batırılsa da suya,
İçinden ancak havadır çıkan yukarıya.
 

Dervişlik havası da ancak gönülde olur.
Cihân suyu üstünde, o gayet sâkin durur.

Allahü Teâlâ kullarına hidâyet edip, dünyanın hakîkatinin beş şey olduğunu duyurmuştur. Bu faslın başında bildirilen Âl-i İmrân sûresi on dördüncü ve Hadîd sûresi yirminci âyetlerinde bunları bildirmiştik. Bu âyetlerde bildirilen şeyler aslında mezmûm değildir. Bilâkis, yerlerinde kullanılırsa hepsi âhirete yardımcıdır. Nitekim Hazret-i Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) malı medh edip buyurdu ki: «Yalnız iki kişiye gıpta olunur: Biri Allahü Teâlâ'nın mal verip, bu maldan gece gündüz veren kimse; diğeri de Allahü Teâlâ'nın, kendisine Kur'an verip, gece gündüz onunla amel eden kimsedir.» Yine buyurdu ki: «Sâlih kimseye, helâl mal ne güzeldir!» Bu hadîs-i şerîf de gösteriyor ki, mal aslında ne hayırdır ne de şerdir. Bilâkis, hayır ve şer ancak insanın kendinden olup, onu hayra, iyiliğe sarf ederse hayır olur; şerre sarf ederse şer olur. Demek ki, yukarıda yazılan âyetler ve hadîsler ile mezmûm olan o mezkûr dünyadır ki, Allahü Teâlâ'nın i'tibârından uzaktır. Zira oyun, boş işler, boş sözler, ziynet, övünme ve hırsla mal toplama, kalbi Hakk'ın huzurundan uzaklaştıran şeylerdir. Onun için Hazret-i Habîb-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) hadîs-i şerîfle bahçeler, tarlalar edinmekten nehyetmiştir. Çünkü bütün insanlar ibâdet için yaratılmıştır. Halbuki ibâdetin sırrı, mâsivâdan fâriğ olan selîm kalb ile celâl ve cemâl-i Ma'bûd'u zikr ve fikr etmektir. Tarlalar sahibi ise, gece ve gündüz, hattâ her saat tarlada çalışanların, ırgatların, bostancıların, murâbıhların, hizmetçilerin, işçilerin ve aldatıcıların hîle ve husûmetleriyle ve onların kendine olan hıyânetleriyle ve malını çalmalarıyla ve bunun gibi çeşitli fikirler ve düşünceler ile dolu olur, çeşit çeşit üzüntü ve gamlarla mahzun olur. Diğer mallar ve şeylerden hangisi kalbi teveccüh ve ibâdetten meşgul ve İzzet'in huzurundan alıkoyar? O şey san'at, ticâret olsa da tarla hükmündedir. Özellikle onun bildirilmesi çok olduğundandır. Çünkü her geçim yoluna tarla ve akar denmiştir. Hazret-i Habîb-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: «Benim katımda en sevgili mü'min hafifü'l-hâz (bekâr) olan, çok namaz kılan ve çok oruç tutan, gizli ve açıkta Rabb'ine iyi ibâdet eden ve insanlar içinde meşhûr olmayıp, rızkı yeteri derecede bulunan ve ona sabr edendir.» Böyle buyurup, sonra onun güzel hâlinden, üzüntüsünün azlığından, neş'esinin çokluğundan korku ve üzüntüsü bulunmadığından taaccüb eylediğinden, mübârek başparmağını orta parmağına vurarak seslendirip: «Her arzusu hazır, her safâsı âmâdedir.» buyurmuştur.

Nazm:

1. Bu vücûdun mülkü elden çıkmadan,
Devr-i eyyâm ol hisârı yıkmadan,
 

2. Sûret ü mânâ ikisi yâr iken,
İki âlem de elinde var iken,
 

3. Hubb-i dünyayı zamîrinden gider,
Tâ alasın âlem-i cândan haber.
 

4. Seni nûr ve zulmetten yoğurmuşlar,
Onun için cânını nûr, bedenini de zulmet bil.
 

5. Ten murâdı: Yemek, içmek, mülk ü mal;
Cân temennâsı cemâl-i Zü'l-Celâl.
 

6. Lâcerem, ednâ yeri ednâ sever,
Yâni ten dünyâyı, cân Mevlâ'yı sever.
 

7. Âriyet gömlektir on günlük tenin,
Besle cânı, âriyet nendir senin?
 

8. Âlemin sen cânı, hem sultânısın,
Hayf ki olasın mağlûb-ı ten.
 

9. Mecma'u'l-Bahreyn sensin, aç gözün;
Câm-ı Cem'sin, hiçe sayma kendözün.

1. Bu beden mülkü elinden çıkmadan ve günlerin ilerlemesi o hisârı yıkmadan.
 

2. Sûret ve mânâ ikisi yâr iken ve her iki cihânı kazanmak da elinde iken.
 

3. Dünya sevgisini gönlünden gider, tâ ki cân âleminden haber alasın.
 

4. Seni nûr ve zulmetten yoğurmuşlar. Onun için cânını nûr, bedenini de zulmet bil.
 

5. Bedenin murâdı; yemek, içmek, mal ve mülk edinmektir. Cânın temennâsı ise Allah'ın cemâlidir.
 

6. Şüphesiz kötü ve aşağılık yeri yine aşağılıklar sever. Yâni beden dünyâyı, cân ise Mevlâ'yı sever.
 

7. Bu on günlük bedenin ödünç bir elbisedir. Oysa sen cânı besle. Ödünç elbise senin neyine!...
 

8. Sen âlemin cânı ve sultânısın. Korkarım ki beden isteklerine mağlûp olursun.
 

9. Gözünü aç! İki denizin birleştiği yer sensin. Sen Câm-ı Cem'sin. Kesinlikle kendini hiçe sayma.

Beşinci Madde
Mezmûm olan dünyanın gaddâr ve büyücü olduğunu, mekir ve hîlesi ile insanları aldatmakta mâhir olduğunu ve saâdet sahiplerinin, kanâat ve yeterince kullanmakla mekrinden emin olup, rahat ve selâmet bulduğunu bildirir.


Ey aziz! Ehlullah demişlerdir ki, dünya büyücü bir kadın olup, dâimâ seninle bulunduğunu gösterir. Onun seninle ebedî kalacağını sanırsın. Halbuki geçen gece ve gündüzlerle senden kaçmaktadır. Lâkin saat be saat yavaş geçmesinden anlayamazsın. Onu seninle kalıyor sanırsın. İşte dünya hayatı, duvarın gölgesi gibi hep yerinde duruyor görünür. Halbuki her an harekettedir, yürür, ömür ise. akarsu gibi hep var sanılır. Lâkin basîretle bakılsa, her an akıp gitmektedir. O hâlde dünyada ne kadar kalınır?

Kıt'a (tercümedir):

Ey kalb, sana kim dedi dünyada karar eyle?
Ve kıymetli cânını zindan içinde sakla?
Dünyada kalan yoktur, ona hiç gönül verme;
Kendini misafir tut, dünyayı yol yapmakla.

Bu dünya gaddâr bir kadındır. Sana bağlılıklar arz edip muhabbetler gösterir. Böylece seni kendine çeker ve âşık eder. Ona yaklaşır, onu seversen, o anda o aldatıcı kadın senden yüz çevirir. Seni öldürmek ister. Dünya, güzellik gösterse ihtiyar kadına benzer. İnsanları güzelliğine hayran ve sevgi ile şaşkın, ve kendi evinde konuk eyledikte, misafirine emân ve zaman vermeyip canına saldırır.

Beyt (tercümedir):
Gönül sahibi dünya nedir, bileyim derse,
O düşmandır, üstünde vardır dosttan elbise.

Bu dünya aldatıcı kadındır. Dışını, hâtâsıyla süsleyip âfet ve üzüntülerden örter, kendini güzel gösterir. Böylece câhiller dışına aldanır, tutulurlar. Hakîkatine erince, pişman olup, yanıldıklarını anlayıp üzülürler. Altın süs ve yaldızlarla süslenmiş ipekler giyen acûze kadın gibidir. Lâtîf örtü ile yüzünü örtüp, nezâketle salınarak yürür. Elbise ve şeklini uzaktan görenler ona meylederler. İşte bir tâlib gafletle ona rağbet ederse, ona yaklaşıp elbisesini soyup, yüzündeki örtüyü kaldırınca bütün çirkinlikleri görünür. O tâlib ise sonsuz olarak pişmanlık içinde kalır.

Arabî şiir (tercümedir):

Ey dünyayı nefsi için isteyen,
İstemekten vazgeç, Hakk'a teslim ol;
Bil ki gaddâreyi istiyor isen,
Kavuştuğun değil, dertten başka yol.

Nitekim menba'-ı feyz-i lâ-yezâlî İmâm Muhammed Gazâlî (aleyhi rahmetü'l-muteâlî) demiştir ki: Nefsini ve Rabbini unutup nefîs yemeklere, lâtîf elbiselere meyledip, onlara benzer dünya lezzetlerine aldanan kul, Kâ'be yolunun bazı konaklarında eğlenip, bazen bindiği hayvana yem verip, bazen çok hizmetler ve bakım ile onu süsleyip, renkli, çeşitli palanlarla bezeyen, bazen çeşit çeşit otlarla besleyen ve suyunu seçip veren hacı adayına benzer. Nihâyet hac kafilesi onu bırakıp gider. O ise haccı ve kafilenin uzaklaşıp gittiğini bile düşünmez. Sahrada yalnız başına kaldığından, hayvanı ile beraber yırtıcı hayvanlara av olduğundan gafildir. İşte, âhiret yolu yolcusu da yemek ve içmesini iyi yapmakla zaman harcar, elbise ve ev süslemekle meşgul olursa, ne için yaratıldığını unutup, ibâdet ve ma'rifetten uzaklaşırsa, o huzûr Kâbesi'nden uzak ve korkulu dünyada kafileyi kaçırmış olup, tabiat karanlığında aldanmış, nefîs ve şeytan elinde yenik ve ezik olur.

Mesnevî (tercümedir):

İnsanların yerinde hâne yapayım deme,
Kendi işinle uğraş, el işine el değme.
 

El olan kimdir, senin şu topraktan bedenin?
Çünkü onun içindir senin gamın, elemin.
 

Bedenine durmadan yağlı, tatlı verirsin,
Sonra hakîkatini hiç yağlı göremezsin.

İşte akıllı ve uyanık olan, kendi işinde ve dünyasında hiç üzülmeyen, emellerini kısa tutup, sabaha çıkacağını düşünmeyen, ibâdete kuvvet bulacak ve irfan yolunda yürüyecek miktardan fazla geçim düşüncesi olmayandır. Buraya kadar anlatılanlardan öğrenilen, saîd (kimse), ne için yaratıldığını bilip ona hazırlanan, mâsivâsından yüz çeviren ve dünya işlerine zarureti vaktinde ancak ihtiyacı kadar gidendir. Şakî ise, şehvetin ve gadabın kendisine gâlib olup, nefs ve dünyalıkları isteyen, bunlara çalışandır. İşte yemek ve içmekten lezzet almak, temâs ve giyinmeden zevk duymak için ibâdeti bırakıp ticârete gider. Gayret ve özenerek iş ve gücünde olur. Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhi'l-aliyyi'l-azîm. Yâ Rabbî, beni ve dîn kardeşlerimi, huzurundan alıkoyan her şeyden koru. Bizi hidâyete erdirici kıl. Ve sallallâhumme ale'n-nebiyyi Muhammedin ve âlihî ecmain.

Nazm:

1. Ey gönül! Gafletten âgâh ol, hazer kıl, zinhâr!
Mekir eder bîdâr, hasım olmuş sana bu rüzgâr.
 

2. Kısmet-i mîrâshordur mülk ü malın sandığın,
Hubb-i mülk ü cem'-i malı koy, hiç etme i'tibâr.
 

3. Kim ki varlıktan fakat bu âlemi bilmiş i'tibâr;
Aşk bâhından ona ancak görünmüş bir kenâr.
 

4. Nüh felek cevfinde yoktur çâr unsur hürmeti;
Çâr unsur içre bu hâkin ne lûtuf ü kadr-i var.
 

5. Böyle ednâ hâkten destinde mevcûd olana,
Nâfiz olmaz hükmün; ol tebdîl olur bî-ihtiyâr.
 

6. Bazen zebûn-ı âsumânsın, tâ ki tâli'in şems ola;
Bazen rehin-i ebr olursun, tâ ki olsun katre-bâr.
 

7. Bu cihân dâr-ı belâdır, o cihân dâr-ı sürûr.
Bu cihân bi'sü'l-karîn ü, o cihân ni'me'l-karâr.
 

8. Zahmet-i dünyâ kadardır ni'met-i ukbâ sana.
Gurbetin çevri kadar lezzet verir dâr ü diyâr.

 

1. Ey gönül! Gafletten uyan artık. Kendine gel ve kork.

Şu dünya sana düşman kesilmiş. Göz göre göre aldatır, ha!
 

2. Mal ve mülkün sandığın şey, mirasyedi bir kısmettir.

Mülk sevgisini ve mal toplamayı bırak ki ona hiç itibar gösterme.
 

3. Bu âlemi varlık olarak gören kişiye,

Âşk denizinden ancak bir kenar görünmüştür.

 

4. Dokuz feleğin göğündeki itibar nasip olan itibar, dört unsura gösterilmez.

Öyleyse dört unsur içinde toprağın ne değeri olabilir (nasıl olsa bedenin toprak olacaktır).

 

5. Böyle aşağılık bir topraktan elinde mevcut olana senin isteğin fayda vermez.

O, senin isteğin dışında değişiverir.


6. Bazan âsumana zebun olursun, tâ ki talihin güneş gibi olsun.

Bazan da buluta rehin olursun tâ ki damlalar yağmur olsun.


7. Bu dünya bir belâ evidir; öte dünya ise bir sevinç yurdudur.

Bu dünya kötü bir yoldaştır; o cihân ise ne güzel bir durak yeridir.
 

8. Öte dünya saâdeti, dünyada çektiğin zahmet miktarıncadır.

Evin ve yurdun, ancak gurbetin cevrî kadar lezzet verir.

Altıncı Madde
Dünya sevgisinin Mevlâ'nın huzuruna engel olduğunu ve ondan zühd ve gönlün kurtulduğunu bildirir.

Ey aziz! Ehlullah demişlerdir ki, dünya sevgisi kulu Mevlâ'sından ayırıp, ibadet ve huzurundan men eder. Bunun için dünyayı gönülden silmek ve aradan kaldırmak ancak ondan ayrılmak ve zühd etmekle olur. Bu tecerrüd ve zühdün sana lâzım olması şunun içindir ki, dünyaya meyil ve sevgin seni meşgul eder. Dışını çalışma ve uğraşmayla, içini istek ve arzu ile meşgul eder. Hâlbuki ikisi de huzur ve ibadeti engelleyicidir. Çünkü nefis ve kalp ikisi birdir. Bir şey ile meşgul olunca zıddından ayrılır. Hâlbuki dünya ile âhiret birbirinin zıddıdır; birini razı eden, diğerini kızdırır. Dünya ile âhiret doğu ile batı gibidir. Birine meyil ettiğin kadar, öbüründen yüz çevirirsin. Dışta olan, görünen dünyayı istemek ve onun için çalışmak devam etmektedir. Zira Hazret-i Ebû Derdâ (radıyallahu anh) der ki: “İbadetle ticaretin arasını birleştirmek için çare aradım. Bir araya gelmediler. Bunun üzerine ticaretten yüz çevirip ibadete yüzümü döndüm.” Hazret-i Ömer (radıyallahu anh) buyurdu ki: “İbadetle ticaret benden başkası için cem olmak mümkün olsaydı, benim için bir araya gelirlerdi. Zira Hakk Teâlâ bana hem yumuşaklık hem de kuvvet vermiştir.” Gönülde arzu ve istek ile olan meşguliyet muhakkaktır. Zira Habib-i Ekrem (s.a.v.) buyurdu ki: “Dünyasını seven âhiretine zarar verir; âhiretini seven dünyasına zarar verir. O hâlde bâkî olanı fâni olana tercih ediniz.”

Farisî kıta (tercümedir):

Fâniye bağlanan can u gönülden,
Ona zeval erse üzülür durur.
Bâkîye bağlanan tamamen kalpten,
Ondan kalbi güzel ve rahat olur.

Demek, kesin olarak bildin ki dışın dünyayı elde etmekle ve kalbin onu istemekle meşgul iken, sana ne ibadet müyesser olur ne de huzur. Dünyayı terk edip zahir ve bâtınınla ondan kurtulduysan, ibadet ve huzurun kolay olur. Zühdün haddi ve hakikati, dünyadan yüz çevirmektir. Tersi, dünyaya rağbettir. Zühd ikidir: Biri kulun iradesinde, diğeri gücü dışındadır. İradesinde olan üç şeydir: Biri elden çıkacak olan dünyayı elde etmeyi terktir. Biri dünya malı toplamayı ayırmak, diğeri de dünyayı istemek ve tercih etmeyi terktir. Gücü dışında olan zühd ise, zâhidin kalbinde dünyanın soğumasıdır. İradî olan zühd, iradî olmayanın mukaddimesi, başlangıcıdır. Zira kul iradî zühd ile amel edip, elinde bulunmayan dünyalığı elde etmek istemese ve elinde olan dünyalığı ayırıp dağıtsa ve dünyanın âfetlerini bilip onu kalbiyle istemese ve tercih etmese, bu şeyler onun kalbinde Allah için dünyadan soğumayı hâsıl edip gücü dışında olan o zühde sahip olur. Esası da budur. Bildirilen üç şeyin en zoru, kalp ile dünyadan nefret edip onu soğuk bulmaktır. Ondan yüz çevirmek, onu beğenmemek ve ondan uzak durmaktır. Zira çok zâhid vardır ki dışıyla dünyadan zâhid, soğuk ve kaçmaktadır. Bâtınıyla onu sevmekte, istemekte ve rağbet etmektedir. Demek ki o zâhid şiddetli meşakkat içinde nefsiyle çarpışmaktadır. Dünyadan soğumaya sebep olan şey ise, dünyanın âfet ve helak edici olduğunu hatırda tutmakla olur. Bu da, dünyanın çirkinliğinden doğmaktadır. Nitekim âriflerden biri der ki: “Dünyayı, meşakkati çok, zenginliği az, fâniliği çabuk, ortakları hasis olduğu için terk ettim.” Bir kâmil bunu işitip: “Bu sözden rağbet kokusu geliyor. Çünkü bir kimsenin ayrılığından şikâyet eden, visâlini, kavuşmasını ister ve bir şeyi ortaklarının kötülüğü için terk eden, yalnız bulsa onu ister ve rağbet eder. Belki kabule uygun söz şöyledir ki, dünya Mevlâ'nın düşmanı iken kalbin onu sevmeye devam ediyor. Seven ise sevdiğinin düşmanına düşman olmalıdır.” demiştir.

Farisî nazm (tercümedir):

Bu şarabı terk edersen birkaç gün,
Cennet-i Huld şarabını bulursun.
Bir iki gün çoktur; dünya bir saat,
Onu terk edersen rahat olursun.
Köpeklere bırak sen bu murdarı;
Kır hayâl camını sen kurtulursun.

Âriflerden biri demiştir ki: “Dünya, aslında çirkin, habis bir cife (leş)dir. Lâkin dünya pisliğinin dışı çeşitli güzel koku, süs, altın, gümüş ve cevherlerle süslü olduğundan dış görünüşüne aldanıyorlar, tutuluyorlar.” Kâmiller zühd ile ondan uzaklaşmışlardır. Hâlbuki dünyanın haramından zühd etmek farz-ı ayndır. Helalinden zühd etmek fazilet ve süstür. Zira dünyanın haramı ateş, helali ölüye benzer. Ancak zaruret zamanında zaruret miktarınca yemesi helaldir. Meselâ bir kimse, şartlarına uygun bir tatlı pişirse; sonra onun içine bir parça öldürücü zehir koysa ve onun bu hareketini bir kimse görse, başkası görmese; sonra o kimse o tatlıyı süslü bir tabakla o iki kimsenin önüne koysa; zehrin konulduğunu gören ondan yemez, yemek hatırına bile gelmez, belki o tatlıyı ateş gibi görür, onun dış görünüşüne aldanmaz. Çünkü onun zararını bilir. Ama zehri görmeyen ikincisi, onun yaldızlı tabak içindeki görünüşüne ve tatlılığına aldanıp çok sevinir. Ondan el çeken arkadaşına şaşarak o tatlıdan alır yer. Helak olur gider. İşte bu tatlı, âhiret ehli ile dünya ehlinin, dünyanın haram olan hâllerine bir misâldir. Ama dünyanın helali, öldürücü zehir olmaktan uzak ise de, içine tükrük ve sümük gibi ikrah olunacak şeyler atılmış bir tatlı olup, dışı tayyib ve süslü görünmüştür. Demek ki o pisliği ondan gören kimse ondan çekinip zâhid olur. O tatlıdan yiyemez. Ancak çok muhtaç olduğu zaman ondan zaruret miktarınca alır. Ama içindeki tiksindirici şeyleri bilmeyen kişi, onun görünüşüne aldanmakta ve ona meyil etmektedir. Ondan el çeken kimseye sitem etmekte ve şaşmaktadır. O tatlıyı iştihayla yemektedir. Bu misâl, basiret ve gaflet ehlinin dünyanın ahvâline benzemektedir. Bu iki kimse, tabiat ve yaradılışta beraber iken hâlleri değişik olmuş, biri ilim ve basiretle bakmış, diğeri cehalet ve körlük içinde kalmıştır. O iştahlı kimse, o zâhidin bildiğini bilse, o da onun gibi tatlıdan el çekerdi. Eğer o zâhid o rağbet eden gibi câhil olsa, o da onun gibi onu isterdi. Buradan anlaşıldı ki, fark ve temyiz ancak basiretle oluyor. Tabiatla olmuyor. Burası çok önemlidir.

Nazm:

1. Yüzün tut bu deyrin âyinesinden seyret ânı,
Ki bu sûrete sen tuttun ne mânâdır anın şânı?
 

2. Çü sensin ahsen-i takvim üç harfin ebcedi âdem,
Seninle oldu müstahrec hesabı çerh-i devrânı.
 

3. Gönülden iste canı, hüsn-i tenden geç ki hiçtir bu,
Ger olsa şems-i can tâbân, olur âfak mestânı.
 

4. Eğer Cennet dilersen nefsten geç gönlüne gel kim,
Cehennem nefistir, bed huylarıdır nâr-ı sûzânı.
 

5. Niçin ârif gönülden taşra çıksın seyre kim dâim?
Açılmış gonca-i dilden, anın yüz bin gülistânı.
 

6. O mânâ gülşeninden kim dönüp bir sûrete baksa,
Olur âb-ı revân, zencir ü sahn ü bağ-ı zindanı.
 

7. Cihândır mezbele; sîm ü zeridir seng-i istincâ,
Ona dest-i tama' urmaz, o kim pâk oldu damânı.
 

8. Tama' çün âteş-i külhan diler zibl-i zer ü sîmi.
Ânı cem' eyleyen ehl-i tama-hor oldu külhânî.
 

9. Bu külhandan geçen ehl-i kanâat vardı hamama,
Tecerrüd eyleyip uzletle pâk oldu ten ü cânı.
 

10. Ricâl-i fakrın idbârıdır ehl-i devlet ikbâli,
Hakikat fakrdır; devletle ikbâl olma, nâdânı.
 

11. Müsebbib aşinasından sebep fevt olsa gam çekmez.
Ki deryâdan biten reyhan ne bilsin kaht-ı bârânı?
 

12. Nice dostu bulur ol hodperest nefs-perver kim,
Bugün evlâd, hanım ister, yarın hem hûr u Vildân'ı.
 

13. Huzûz-i nefsi terk et, ver hukukunu, Hak-perest ol kim,
Dü âlemdir haram ol cana kim olmuş o hakanı.
 

14. Muhabbet ehline bî-dost gülşen külhan olmuştur,
Bulan ânı iki âlemde olmuş mest ü hayrânı.
 

15. Peşîman olmamış sırdır za'fını ketmeden asla.
Velî ifşâ-yı sırrın çok olur, HAKKI pişmânı.

1. Yüzünü karşısına tutup bu dünya aynasından onu seyret. Bak ki gördüğün sûret ile tuttuğun şanın ne mânâ olduğunu düşün.
 

2. Madem ki sen ahsen-i takvim (yaratılmışların en güzeli)sin ve harflerin “Âdem (insan)” kelimesini göstermekte, öyleyse feleğin dönüş hesabı seninle ortaya çıktı.
 

3. Canı tâ gönülden isteyip beden güzelliğinden vazgeç ki o bir hiç sayılır. Eğer can güneşi parlarsa, bütün ufuklar onun uğruna kendinden geçerler.
 

4. Eğer cennet diliyorsan nefisten geçip gönlüne gel ki cehennem nefis demektir; nefsin kötü huyları da onun ateşidir.
 

5. Bilge kişi, niçin seyretmek için gönülden dışarı çıkacakmış ki? Gönül goncasında onun yüz bin gül bahçesi açılmışken.
 

6. O mânâ güllüğünden yüz çevirip bir sûrete baksa, devamlı bulunduğu yer zindan bahçesi olur.
 

7. Cihân bir mezbeledir; gümüş ve altını ise taharet taşı sayılır. Eteği dünya endişesinden pak olan kişi ona tamah elini uzatmaz.
 

8. Tamah, külhan ateşi gibi altın ve gümüşü eritmek ister. Onu toplayan kişi ise tamah yiyen bir külhanî (berduş, serseri) sayılır.
 

9. Bu külhana benzer dünyadan geçen kanaat ehli sonunda rahat hamama ulaştı. Uzlette kendini soyutlayıp bedeni ve canını temiz eyledi.
 

10. Zenginlik ve şöhret sahibi kişilerin iyi talihi, fakr erbabı için bir talihsizliktir. Gerçek fakirlik (dünya malından soyutlanmak) bir devlettir; devlet ve şans peşinde koşarak cahil olma.
 

11. Müsebbib bildiğinden sebep yok olsa da üzülmez. Çünkü denizde yetişen reyhan, kanaat yağmurunun damlasını istemez.
 

12. O kendini beğenmiş nefis besleyicisi nasıl dost bulsun ki bugün evlat, hanım ister, yarın ise huri ve cennet güzeli...
 

13. Nefis hazlarını terk eyle. Bedeninin hakkını ver ve Allah'a tapar ol. Dünyada padişahlık isteyene iki âlem haram olmuştur.
 

14. Sevgi ehline, dostu bulunmayan külhan bile gülbahçesi görünür. Onu bulan, iki âlemde onunla sarhoş olup kendinden geçmiştir.
 

15. Zayıflığını yenmesini bilen pişman olmamış sayılır. Ancak sırrını herkese açan çok pişman olur, ey Hakkı!

Yedinci Madde
Dünyanın, dünyayı sevenlerin nefis ve hevânın, mü'mine düşman, tâatine engel ve huzuruna mâni olduğunu bildirir.

Ey aziz! Ehlullah demişlerdir ki, mü'min kulu Mevlâ'ya ibadet ve huzurdan uzaklaştıran engellerden kaçınıp uzaklaşmak işlerin en önemlisidir. Hâlbuki tâat ve Hakk'ın huzurundan uzak olanlar dünya ile veya halk ile yahut nefis ile fütur buldukları mücerrep ve meşhurdur. Ama dünya sana lâzımdır. Çünkü ondan zühd edip sakınmalısın. Zira iş, üçten fazla değildir: Yâ sen basiret ve fetanet ehlindensin; öyleyse bu sana yeter ki dünya, senin dost ve sevgilin olan Rabb'inin düşmanı ve kızdığıdır. Senin kadr ü kıymetin olan gözünün karasının aksidir ve nakizıdır. Yahut sen ibadette himmet, gayret ehlindensin. O hâlde dünyanın kötü ve uğursuz olduğu sana yetişir. Çünkü onu düşünmek ve istemek seni hudû' ve ibadetten men eder. Buradan düşün ki dünyanın yanında nefsin bulunması seni nelerden alıkoymaz. Yahut sen câhil ve gafillerdensin. Ne Hakk'a erecek basiretin var ne de ona ibadet edecek gayretin var. O hâlde senin bileceğin, dünyanın hep kalmayacağıdır. Ya sen ondan ayrılırsın ya o senden ayrılır. Sen onunla kalsan o seninle kalmaz. Dünya böyle iken onu ele geçirmende ve aziz ömrünü onunla telef etmende ne fayda vardır?
İnsanlardan uzlet etmelisin. Çünkü insanlara karışır, âdet ve ahvallerinde onlara uyarsan, kalbin hâlini ifsat, âhiret işlerini berbat ederler. Onlara uymaz, arzularına gitmez, hakkı söylersen cefalarıyla eziyet çekersin. Dünya işlerini karışık bulursun. Sonra şerlerinden emin olmayıp düşmanlıkları düşüncesinde kalırsın. Seni medh etse, sana saygı gösterseler, senin için ucub ve fitneden korkulur. Seni kötüleseler, aşağılasalar, o zaman kızar ya üzülürsün. Demek ki övmek de yermek de âfet ve helaktendir. Sakınmak lâzımdır. Kabre vardıktan üç gün sonra insanlarla olan hâllerini bir kere düşün. Senden ne kadar yüz döneceklerini hatırla. Seni nasıl unutup terk edeceklerini, seni hayırla yâd ve ruhunu şâd etmediklerini göz önüne getir. Sanki seni bir gün görmemiş gibi tanımaz olurlar. Orada Allahü Teâlâ'dan başka seninle kalan olmadığını böylece anlarsın. Çünkü O, “Nerede olursanız Allah sizinledir.” buyuruyor. Hiç ayrılmaz. İnsanlarla hâlin bu olunca, böyle devamı az, vefâsız olan insanlarla vaktini harcamak, Mevlâ'ya teveccüh ve ibadet etmemek, büyük aldatma olmaz mı? Sonunda dönüp Hakk'a gidersin. Zira herkese veren ve vermeyen yaratıcı O'dur. Herkes O'na dönücüdür.

Farisî kıta (tercümedir):

Bu bir harman yeridir; pek güvenme kimseye.
Ki onun dostluğuna her kim gönül bağlarsa,
Eğer onun durumu hilkatine uymazsa,
Görünüşte sıhhati ruhuna azap olur.
Ahlâkı hilkatine şayet uygun olursa,
Ayrılık şerbetini içen ebedî ölür.

Ama nefisten yüz çevirip kaçmak için sana, ona çalışmanın alçaklığını, hâlinin rezaletini, istemenin kötülüğünü ve bozuk niyetini bilmek yetişir. Çünkü görürsün ki, şehvet hâlinde çılgın deli, gazap hâlinde canavardır. Musibet hâlinde yardımcısı olmayan çocuk, nimet hâlinde Firavun gibidir. Aç kalsa feryat eder, doysa boş konuşur. Kısaca diyelim ki, eğer akılla bakarsan yakinen bilirsin ki dünya bir alçak şeydir. Ehli onu arzu ve gayretle ve hasislikle korurken, yine hasretle bırakıp giderler. Dünyanın devamlı olmadığını iyice düşünürsen ve faydasının, kalbi meşgul edip sıkıntı vermesi gibi zararlarının çok olduğunu bilirsen, dünyanın fazlasından el çekersin. Ondan ancak ibadete yetecek kadarını alırsın. Zulmetlerle karışık nimetler ve zihniyetlerden yüz dönersin. Meyil ve rağbetten kurtulup selim kalp ile Hakk'ın huzuruna gidersin. İnsanların vefası olmadığını, sıkıntılarının iyiliklerinden çok olduğunu bilince, onlardan uzlet edip iyiliklerinden yararlanma, kötülüklerinden kaçınmada olursun. İnsanlarla muameleyi ateşe olan gibi yapıp teveccüh ve tâatle Hakk'ın huzurunu bulursun. O zaman insanları neylersin? Daima O'na ibadetle nimetlenir. Kitabıyla ünsiyyette, dergâhına mülâzemette bulunursun. İşte, “Kim Allah için olursa Allah da onun için olur.” hükmü gereğince, O'nun da senin yardımcın olduğunu bilirsin. İnsanlardan ırak olduğun kadar Hakk'a yakin olursun. Her iki dünya saadeti ile göz nurunu bulursun. Nefs-i emmârenin, kötülüklerle dolu bir aldatıcı olduğunu bilince, akl-ı küle âsi ve âhirete büyük düşman olduğunu anlayınca, az yemek, az uyumak, az konuşmak ve insanlardan uzlet ile onu kendine ram edip düşmanlık ve zararından kurtulursun. Tam kullukla muttasıf olup Hakk'ın huzuruna gidersin. Ebû Tâlib-i Mekkî (rahmetullahi aleyh) buyurmuştu ki: “Abdallar, ancak açlık, gece uykusuzluk, susma ve uzlet ile bu dereceye varırlar.” Bir kâmil demiştir ki: “Saadet sermayemiz açlıktır.” Yani bizim için hâsıl olan tevekkül, rahat, tefviz, feragat, sabır, selâmet, rıza, ibadetlerden lezzet alma, zevk, mârifet, şevk, muhabbet, ilim, hikmet, hilm, velâyet, huzur, kurbet, ünsiyet, keramet, vecd, hâl, cezbe, inayet, kemâl, saadet, ilham, hidâyet, devlet ve vuslat hepsi açlıkla bulunur. Bu kısa bilgiler, inşallahü Teâlâ ilerideki fasıllarda açıklanacaktır. Şu beyitlerle yine dünya hâlleri bilinir.

Nazm:

1. Kevn ü fesat âleminin şânıdır fena,
Bu şeş cihette gayr-ı taalluk nedir ona?
 

2. Bîçâredir o dil ki eder çerha ittikâ,
Serkeştedir o kimin ola bâlini âsiyâ.
 

3. Yoktur vefâ bu nâsda; hiç etme itimad,
Can ü gönülden eyle heman Hakk'a ittikâ.
 

4. Aldanma bu rusûm ü bu âdâta zen gibi;
Ger merd-i aşk isen yeter âzâdelik sana.
 

5. Kalbini mukayyed eyleme sayd-ı mekesle kim,
Anka hem âşiyânedir; a'lâ şikâr ona.
 

6. Ferhunde mürgdür; dil ü irfan gıdasıdır,
Cehl-i sütehânı verme kim ekl etmez ol hümâ.
 

7. Nûr-ı Hüdâ olur çü gıdâ rûha dembedem,
Bu nân ü âbı yükleme; olamaz ona gıdâ.
 

8. Dil verme bu hayata; sakın etme itibâr,
Kim sende ariyettir; anı hem alır Hüdâ.
 

9. Ver Hakk'a bu emâneti; sen zinde ol ebed,
Âb-ı bekâ ile doludur kâse-i fenâ.
 

10. Mevt-i iradîdir çün sana âb-ı zindegi,
Mûtû kable en temût buyurmuş ol rehnümâ.
 

11. Müt bi'l-irâde koy emel ü arzuları,
Kim tahayyî bi't-tabia Felâtun eder edâ.
 

12. Dil kâmı üzre mevt olur âsân, misâl-i nevm,
Târih-i mevlidindir o mânâda; merhaba!
 

13. Ger bu libâs-ı âriyetten âri olmasa can,
O ahlâkına göre bulur hülle vü kaba.
 

14. Yandınsa bu cahîm-i tabiatte müjde kim,
Kalbin behişt-i nakdin olup can bulur nevâ.
 

15. Birdir iki cihân ve bir âyinedir heman.
Sırtı bu âlem oldu; yüzü âlem-i likâ.
 

16. Bu semti firkat olmuş; o semti cihân-ı vasl.
Bu yanı zulmet olmuş; o yüzü kamer-ziyâ.
 

17. Bu yüzde mihnet, elem; öbür yüzde zevk-ı cân.
Bu yüz kamu küdûret ve ol yüz kamu safâ.
 

18. Âyineci mükedder eder bir yüzünü anın.
Kim ol kederdir âyineye mâye-i cilâ.
 

19. Dâreyni Hak bir anda niçin vermez âdeme?
Ger vehm olunsa buhul ona, düşüncedir hatâ.
 

20. Gece gündüz birleşmez bir zaman içinde kim,
Zulmet ve nurun cem'i değil mümkün ü reva.
 

21. HAKKI, cihân-ı fâniye dil verme, fânî ol,
Tâ âlem-i bekâda bula can ü dil bekâ.

1. Yüzünü karşısına tutup bu dünya aynasından onu seyret. Bak ki gördüğün sûret ile tuttuğun şanın ne mânâ olduğunu düşün.
 

2. Madem ki sen ahsen-i takvim (yaratılmışların en güzeli)sin ve harflerin “Âdem (insan)” kelimesini göstermekte, öyleyse feleğin dönüş hesabı seninle ortaya çıktı.
 

3. Canı tâ gönülden isteyip beden güzelliğinden vazgeç ki o bir hiç sayılır. Eğer can güneşi parlarsa, bütün ufuklar onun uğruna kendinden geçerler.
 

4. Eğer cennet diliyorsan nefisten geçip gönlüne gel ki cehennem nefis demektir; nefsin kötü huyları da onun ateşidir.
 

5. Bilge kişi, niçin seyretmek için gönülden dışarı çıkacakmış ki? Gönül goncasında onun yüz bin gül bahçesi açılmışken.
 

6. O mânâ güllüğünden yüz çevirip bir sûrete baksa, devamlı bulunduğu yer zindan bahçesi olur.
 

7. Cihân bir mezbeledir; gümüş ve altını ise taharet taşı sayılır. Eteği dünya endişesinden pak olan kişi ona tamah elini uzatmaz.
 

8. Tamah, külhan ateşi gibi altın ve gümüşü eritmek ister. Onu toplayan kişi ise tamah yiyen bir külhanî (berduş, serseri) sayılır.
 

9. Bu külhana benzer dünyadan geçen kanaat ehli sonunda rahat hamama ulaştı. Uzlette kendini soyutlayıp bedeni ve canını temiz eyledi.
 

10. Fakr erbabının iyi talihi talihsizliktir. Gerçek bir fakrdır. Devlet ve şans ile cahillik isteme.
 

11. Müsebbib bildiğinden sebep yok olsa da üzülmez. Çünkü denizde yetişen reyhan, kanaat yağmurunun damlasını istemez.
 

12. O kendini beğenmiş nefis besleyicisi nasıl dost bulsun ki bugün evlat, hanım ister, yarın ise huri ve cennet güzeli...
 

13. Nefis hazlarını terk eyle. Bedeninin hakkını ver ve Allah'a tapar ol. Dünyada padişahlık isteyene iki âlem haram olmuştur.
 

14. Sevgi ehline, dostu bulunmayan külhan bile gülbahçesi görünür. Onu bulan, iki âlemde onunla sarhoş olup kendinden geçmiştir.
 

15. Zayıflığını yenmesini bilen pişman olmamış sayılır. Ancak sırrını herkese açan çok pişman olur, ey Hakkı!
 

16. Bu semti ayrılık, o semti ise kavuşma dünyası. Bu yanı karanlık, o yanı ise ay aydınlığı.
 

17. Bu yüzde eziyet ve sıkıntı, öbür yüzde can zevki. Bu yüz baştanbaşa üzüntü, o yüz ise baştanbaşa esenliktir.
 

18. Aynacı onun bir yüzünü tozlandırmıştır (kederlere boğmuştur) ki işte aynanın asıl cilâsı da o tozlardır.
 

19. Allah her iki dünyayı insana niçin vermez diye O'na cimrilik isnâd edilse bu hatadır.
 

20. Karanlık ve aydınlık, gece gündüz hiçbir zaman birleşemezler ki bu mümkün değildir.
 

21. Ey Hakkı! Şu fani cihana gönül bağlama, kendin fani ol. Tâ ki canın bâkilik âleminde bekâ bulsun.

Sekizinci Madde
Dünyadan ve ehlinden yüz çevirmeyi ve nefsi koyup gönülden içeri Mevlâ'ya dönüp gitmeyi bildirir.

Ey aziz! Ehlullah demişlerdir ki, dünyadan zühd edip yüz çevirip Mevlâ'sına yönelene, Hakk Teâlâ inayet edip mârifeti ve muhabbeti ihsan eder. Ünsiyet huzuruyla onu hurrem ve şâd eder. Ondan razı olup yerini ravza-yı rıdvân (Cennet bahçesi) eder. Mevlâ'sını unutup zikir ve fikirden yüz çevirip dünyaya ve dünyayı isteyenlere tamamen meyil ve muhabbetle nefsine uyup havasında gidenden; Allahü Teâlâ uzak olup inayetini kaldırır. Kendine bırakıp ona kahr ve gazap eder. Dünyada nasibini ancak lakap eder. Öbür dünyada onu Cehennem ateşine hatap (odun) eder. Nitekim tevatür ve tefsir ile bildirilir ki Hazret-i Mûsâ aleyhisselâmın zamanında, memleketimiz Erzurum'un güneyinde Büyük İreli Süfûh adındaki (Büyük Ejder tepesi 3176 m.) dağın tepesinde inzivâ eden büyük velilerden Bel'am-ı Ba'ûr adıyla tanınan kişi, vilâyette öyle bir dereceye kavuşmuştu ki bakınca arşı görürdü. Zellesi ancak şu idi ki dünyaya ve ehl-i dünyaya meyil edip Hazret-i Mûsâ aleyhisselâma isyân ile muhalefet eyledi. Bunun için Hakk Teâlâ ona kahr edip mârifetini ondan selb etmiştir. Huzurundan tard edip köpeğe benzetmiştir. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de onun hakkında, “Onun gibi olanlar köpeğe benzer.” buyurup onu sonsuz olarak sapıklık denizine öyle düşürmüştür ki ilk zamanlarında meclis ve va'zında on iki bin divit ve kalem ile talebeler onun Rabbânî ilhâmları ile ledünnî ilminden dinlediklerini yazarlarken sonunda helak denizinde boğulup (âlemin bir yaratıcısı, yapıcısı yoktur) diye kitap yazanların birincisi olmuştur. Allahü Teâlâ'nın gazabından Allahü Teâlâ'ya sığınırız. İşte bu dünyanın ne kadar habis, aşağı ve kötü olduğunu var kıyas eyle ki ona meyil ve rağbet eden âlim ve sâlihleri ne belalara düşürür. Kendine gel ki büyük ve tehlikeli iştir. Riyâ ve kusur yeridir. Nâfiz ise Habîr ve Basîr'dir. Ancak Rabb'ine ibadet et ki O sana yardımcı ve hâdidir. Dünyayı ve ehlini terk et ki âfetleri çoktur. Eğer insanlar onlar için iş yaptığını bilseler ve onların rızaları için uğraştığını anlayıp bununla senin Yaratan'ından gâfil olduğunu görseler sana düşmanlık ve ihanet ederler. Onlardan eline ne geçer? Öyle bir Kerîm Allah için hulûs ile âmil ve rızâsına mâil ol ki amelin makbul, gayretin meşkûr olsun. Senden râzı olup seni sevsin. Seni kimseye muhtaç etmeyip yardımıyla sana kâfi olsun. Seni her hâlde korusun. Eğer irâde ve gayretini Allahü Teâlâ için ayırmayıp amelinde kulların rızasını murad edersen; O, kalplerin değiştiricisi seni bırakıp kullarını da senden nefret ettirir. İşte bununla Allahü Teâlâ'nın ve insanların gazabına uğrarsın. Kalbin hüsrân içinde olur. Gel, bu vefasız insanları unutup O Rabb'ine ibadet et ki seni yoktan yaratmıştır. Sonra yetiştirip her şeye tercih etmiştir. Sonra hesapsız zahir nimetleri ve açık lütuflarıyla seni rahat ve mesut etmiştir. Zira dünyayı ve insanları bırakıp nefsinin isteklerinden geçen, kalbinden Mevlâ'sına gitmiştir. İhlâs ile murakabe eden, geçici zevkleri unutup Hakk'ın huzuruna kavuşmuştur. Mâsivâ bağlarından kurtulup her işi O'nunla olmuştur.

Nazm:

1. Sana ey dil, felekler gerçi zâhir sâyebân olmuş,
Velî sen sende seyret kim makâmın arş-ı cân olmuş.
 

2. O Kâf-ı kurbu koydun; bu kafeste haps olup kaldın.
Reva mıdır ki Anka'nın yeri bu hâkdân olmuş?
 

3. Per aç şevk ile pervâz eyle cân eflâki evcinde,
Çü Anka'sın seninçün evc-i eflâk âşiyân olmuş.
 

4. Nihâdında iki kuvvet var: idrâki ve tahriki.
Biri âzâde kudrettir, biri ilm-i cenân olmuş.
 

5. Kanat aç bu iki kuvvetle pervâz eyle sen sende.
Kadîmî âşiyânın seyredersin, hoş cihân olmuş.
 

6. Kafeste gerçi hasta, beste-perdir mürg-i cân andan.
Halâs oldukta seyretti kim Hümâ perfeşân olmuş.
 

7. Ne kâsır akıldır ol kim sanır âlem budur ancak.
Felekler bu feleklerdir; cihân ya bu mekân olmuş.
 

8. O vâdilerde kim aşk ehli râh-ı aşka gitmiştir,
O yolda bu felekler çün gubâr-ı kârbân olmuş.
 

9. Cihân-ı aşka dâhil olsan, ondan bu iki âlem,
Görünür sanki bir sahradan bir seng-i nişân olmuş.
 

10. Hudûd-ı şeş-cihet anda görünür nokta-i mevhum,
Kürrât-ı nüh felek merkez gibi ender-meyân olmuş.
 

11. O âlemde bu seng ü hâki la'l ü zer bulursun hem,
O âlemde kamu hâr görürsün gülistân olmuş.
 

12. Ne vâdide hırâmân olsan ondan şâd ü hurremsin,
Ne yerde kalsan ondan dil görürsün kâmrân olmuş.
 

13. Yok onda derd ü gam, havf ü hatar, mevt ü maraz asla.
Demâdem her dil ü cân ol cihânda şâdmân olmuş.
 

14. Gehi kudsiyân eyler sana gönlünce izzetler.
Bulursun geh sana rûhâniyân mihmân olmuş.
 

15. Edersin mîzbanlık işret-i ervâh-ı uşşâka.
Hem ervâh-ı mücerred rûhuna hoş mîzban olmuş.
 

16. Bu dünyada o mihmân okşamalar fikre geldikçe,
Hacâletler çekersin kim kusurun çok yaman olmuş.
 

17. O mihmân-hâne-i hâs-ı İlâhî'den şeref bulsan,
Görürsün gayretin anı kamudan pâsbân olmuş.
 

18. Sen orada kendini bulmazsın; olursun aşk ile mahrem,
O kim fânidir ol dostuyla bâkî câvidân olmuş.
 

19. Gönülden ol cihana yol değil uzak, uzun amma.
Anı ol buldu ki âlemde faydası ziyân olmuş.
 

20. İki âlem yolu bir hatvedir aşk ehline ancak,
Vücudundan geçen ol âleme bir an revân olmuş.
 

21. Bir ayak cisme bas; ol bir kademde cân zuhur eyler,
Anınla dilde sâkin ola cism ehli revân olmuş.
 

22. Ger olsa aşk-ı rûhânî, nedir lezzât-ı cismânî?
Ki âşık vecd ü hâl ister, teni bâr-ı girân olmuş.
 

23. Aceb devlettir ol kim rahatı bî-renc ü zahmettir;
Aceb nimettir ol kim zevki bî-kâm ü dehân olmuş.
 

24. Vücûd-ı üstühân ancak bu müh ü magz içindir ol.
Katı bî-mağzdır kim arzusu üstühân olmuş.
 

25. O ebleh kim ibadetten muradı hûr ü gılmandır,
O nûr-ı şemsden mahcûb ü mest-i ferkadân olmuş.
 

26. Eğerçi beste-i kân ü mekândır bu ten-i hâkî.
Ve lâkin rûh-ı pâk aslın diler kim lâ-mekân olmuş.
 

27. Hümâ-yı cân ki pervâz-ı hevâ-yı lâ-zemân ister.
Velâ n'itsin, kanadı beste-i dâm-ı zemân olmuş.
 

28. Tılısm-ı sûretin kesri değil mümkün bu kuvvetle,
Onu feth eyler ol kim aşkı bulmuş kahramân olmuş.
 

29. Sadâ-yı tabl-ı feth-i kal'a-yı dil aşk nâmıdır;
Odur sultân-ı her leşker ki çün şîr-i jeyân olmuş.
 

30. Cilâ-yı jeng-i dildir; her küdûretten safâ kesb et,
Ki hakisterle her âyine sâfi bî-dumân olmuş.
 

31. Zer-i nâkıs-ayârı potada zerger güzâr eyler,
Sezâ-yı sikke-i sultân olan her imtihân olmuş.
 

32. Eğer yok olsa varlık gıll ü gışş-ı nakd-i kalbinden,
Görürsün sikke-i irfân ile rûhun revân olmuş.
 

33. Çıkar şehr-i bedenden şehriyâr-ı şehvet, üç hasmı.
Ki sultân-ı cihân onlarla ahd-i nâlüvân olmuş.
 

34. Pes andan nahvet ü kibri gönül mülkünden ihrâc et.
Ki mescûd-ı melek gözünde nahvetten yaman olmuş.
 

35. Tevazu eyle; mahlûk-ı Hüdâ'yı senden a'lâ bil.
Ki züll ü iftikar evc-i a'lâya nerdübân olmuş.
 

36. Namaz olmuş anınçün mü'minin mi'râcı her sâat.
Ki başı toprağa koymak urûc-ı âsümân olmuş.
 

37. Namaz üç ravza-yı ârif ki hıfz-ı Hakk'tır ol sanma,
Salâtı hırz-ı cân olmuş; orucu hıfz-ı nân olmuş.
 

38. Rızâ-yı Hakk içindir dâima ef'âl ü akvâli,
İbâdullaha ikramı kamu bî-imtinân olmuş.
 

39. Kitâb u sünneti hıfz et, amel tohumunu ziraat kıl.
Ki mahsûl-i cihân-ı cân, mezraı bu cihân olmuş.
 

40. Çü buldun nûr-ı Kur'ân'ı, ne hâcet ilm-i Yûhanî?
Ki ol aşkı i'yân etmiş, bu eşyâyı beyân olmuş.
 

41. Ölüm aşk ile yektir zinde olmaktan bu akıl ile.
Ki aşkın şânı irfândır, bu akıl ondan zemân olmuş.
 

42. Eğer irfan ü burhânın dilersen farkını andan bil.
Ki ârif dostunu bulmuş, o âkil nâme-hân olmuş.
 

43. Gözünü bend eyle tâ her kıl dibinden bir göz açılsın.
Lisanını bağla Hak kim her ser-i mû bir lisân olmuş.
 

44. Behiştin var iken dûzahdasın giryân u bilmezsin.
Ki kâr-hâne-i cisminde medfûn-ı zer-kân olmuş.
 

45. Behişt-i adn iken dili kıldın anı dûzah-ı sûzân,
Murâd u arzulardan işi âh ü figân olmuş.
 

46. Taalluk kes kamu hâhişten; âzâd ol Cehennem'den,
Gözün yum kendine bak kim cenânın çün cinân olmuş.
 

47. Gözüm, tâ key bu hâristân-ı sûretten gül istersin?
Oysa mânâ gülşeni gönüldür ki ol pür gül reyhân olmuş.
 

48. Ümid-i zevk ile telh etme kâmını; koy bu lezzâtı.
Gönül bezminde zevk et kim safâsı râyegân olmuş.
 

49. Geçen vahşet cihânından bulur cem'iyyet-i hâtır.
Görür kim aşk u cân hem birbirine mihribân olmuş.
 

50. Bu hodbinlik cihânını koy; gönülden bîhod ol zevk et,
Ki bîhodluk safâsı ârzû-yı ins ü cân olmuş.
 

51. Seni aldatmasın elvân-ı sûret; kalbine bak kim.
Bu zulmet jengi can âyinesinde müstehân olmuş.
 

52. Koy sûret ziynetini; kalbini güzel huylarla tezyin et.
Ki sûret zîneti mânâda mâr-ı cân-sitân olmuş.
 

53. Güzel sûretler eşkâline kim sen böyle hayransın.
Aceb neylersin ol dem kim görürsün can i'yân olmuş?
 

54. Ne hüsn ü lütfu var bu âb ü gil cismin bu âlemde.
Ki şevkinden bu nefsin her nefes âteş-feşân olmuş.
 

55. Cihân-ı aşka gel, dil didesiyle ânı seyret kim,
Cemâl-i aşktan cân ü gönül pür-hüsn ü ân olmuş.
 

56. O hüsn-i ma'nevîden pertev almıştır bu sûretler,
O pertev zînetidir âb-ı rûy ü nâm ü şân olmuş.
 

57. Kamu havf ü küdûret şirk ü gafletten eder neş'et.
Uyan; bul vahdeti kesrette, hoş emn ü emân olmuş.
 

58. Basiret didesine aç âlemin mânâsını seyret,
Ki ol vasfı ki her nârın dilinde destan olmuştur.
 

59. Hep eşya pertev-i envâr-ı hüsn-i lâ-yezâlidir;
Eğer hâr ü gül olmuştur eğer zişt ü hasân olmuş.
 

60. Safâ-yı gevher ü la'l ü gül, mül rengini seyret.
Ki âb-ı dest-i üstâd-ı tabiat hoş-revân olmuş.
 

61. Râh-ı nefs-i nebâtî seyret ezhâr-ı fevâkihden.
Cemâl-i nefs-i hayvaniyle her hayvan cihân olmuş.
 

62. Cemâl-i nefs-i nutkun cilvesin seyret insandan.
Ki nâz ü şive vü künc ü dılâl-i her civân olmuş.
 

63. Temâşâ-yı cemâl-i nefs-i küllî kıl feleklerden,
Ki tedvir ile eflâki o nûr-ı ahterân olmuş.
 

64. Cemâl-i akl-ı küllîyi kendi canından temâşâ kıl.
Ki ol teşvîr ü zevk u vecd ü hâl-i âşıkân olmuş.
 

65. Cemâl-i lâ-yezâlîyi cân gözüyle dilde seyret,
Ki akl-ı küll ile hayran, o nûr-ı müsteân olmuş.
 

66. Çün İBRAHİM sen düş nâr-ı aşka, nûr-ı mahz ol kim.
Görürsün her kıl ucunu çü şâh-ı ergüvân olmuş.
 

67. Doğarsın mâder-i eyyâmdan vahdet zuhûr eyler;
Ezelîdir hem ebedî; bir şey-i dü-tıfl tev'emân olmuş.
 

68. Bu elfâz-ı âteş mânâ duhânıdır derûnumda,
Ki pîr-i aşkdan kıl ki beyânı nüktedân olmuş.
 

69. Fehîm-i zinde dildir bâis-i inşâ-i eş'ârım.
Sözüm yok mürde dil eblehle; nutk andan nihân olmuş.
 

70. Fakirullah ki Tillo'lu İsmâil gavstır,
O rûh-ı pâke İBRAHİM-İ HAKKI tercemân olmuş.
 

1. Ey gönül! Gerçi felekler senin için apaçık birer gölgeliktir; ama sen de seyret ki kendi içindeki makamın, canın arş-ı âlâsı olmuştur.

2. O Allah'a yakınlaşmanın Kafdağı'nı bırakıp bu beden kafesinde hapsoldun. Anka'nın yeri böyle bir toprak yurdu olsun, reva mı?

3. Kanat açıp can feleğinin doruklarında coşkuyla uç. Çünkü ey gönül, sen Anka kuşusun ve senin yerin ancak felekler olabilir.

4. Yaradılışında iki kuvvet mevcut: Biri idrâkî, diğeri ise tahrikîdir. Bunlardan ilki bağımsız bir kudret, diğeri ise Cennet (veya kendini kaybetme) ilmidir.

5. Ey gönül! Kanat açıp bu iki kuvvetle uç. Böylece eski yurdunu seyredersin ki o ne hoş yuvadır.

6. Gerçi can kuşu kafesinde hasta ve kanadı bağlı durmaktadır. O kafesten kurtulunca baktı ki hüma kuşu kanat açmış...

7. Âlemi bu dünyadan ibaret sanıp felekleri bu felekler, cihanı da bu kâinat sanan kişi ne kısa akıllıdır!

8. Aşk ehlinin aşk yoluna gittiği o vadilerde bu felekler yalnızca kervanların çıkardığı tozdan ibarettir.

9. Aşk dünyasına girersen, oradan bu iki âlemi bir sahrada dikilmiş iki sınır taşı olarak görürsün.

10. Altı yönün hudutları oradan yalnızca görünüp kaybolan bir nokta gibi gözlenir. Dokuz feleğin küreleri ise iç içe kaybolup gider.

11. O aşk âleminde, buradaki taş ve toprağı lâl ve altına dönüşmüş olarak görürsün. Yine o âlemde bütün dikenleri gül bahçesine dönmüş olarak görürsün.

12. Hangi vadide yürürsen, onda mutluluk ve sevinç bulursun. Hangi yerde dursan, gönlünü orada rahatlamış olarak görürsün.

13. Orada asla dert ve sıkıntı, korku ve çekinme, ölüm ve hastalık yoktur. Orada her gönül ve can sürekli mutluluk içindedir.

14. Bazen melekler sana gönlünün istediği şekilde izzetler eylerler. Bazen de onları sana misafir gelmiş olarak bulursun.

15. Âşıkların ruhlarının eğlencesinde sen ev sahipliği edersin. Bakarsın ki mücerret ruhlar sana güzel bir ev sahipliği eylemekte.

16. Bu dünyadaki o misafir sevmeler aklına geldikçe kendinden utanırsın ki bu kusurunun büyüklüğüne şaşarsın.

17. Eğer ilahî yurdun gayretinin onu herkesten gizleyen bir bekçi olduğunu bulursun.

18. Sen orada kendini bulamazsın. Orada aşk içinde yok olursun ve aşk ile mahrem olursun. Orada fâni olan kişiler o Dost ile ilelebet hayata kavuşmuşlardır.

19. O cihana gönülden giden yol uzun ama uzak değildir. Âlemde yararlı işleri çok olan kişi onu kolayca buldu.

20. Aşk ehline iki âlemin yolu ancak bir adımdır. Vücudundan vazgeçen kişi o âleme bir an içinde uçuvermiştir.

21. Bir adım yol alsan öbür adımında can ortaya atılır. Onunla gönülde sakin olan cisim ehli kolayca yürümüştür.

22. Eğer ruhanî aşka erişirsen şu cismanî zevkleri unutursun. Nitekim âşık coşku ve özge bir hâl ister. O yolda da canı ona yük olur.

23. O ne muhteşem bir talihtir ki rahatına zahmetsizce ve eziyet çekmeden erişilir. O ne muhteşem bir nimettir ki zevki damaksız ve ağızsız olmuştur.

24. Şu kemik yığını beden ancak öz ve asıl olan ruh içindir. Oysa ruhu değil de şu kemik yığını bedeni isteyen kişi ne beyinsizdir!

25. İbadetten muradı huri ve Cennet güzelleri olan kişi aptal sayılır. O, güneşin nurundan mest olup Büyükayı takımyıldızına hayran olur.

26. Mademki bu toprak beden, bir yurt ve maden bileşiğidir. Lâkin pak ruh diler ki aslı olan mekânsızlığa ersin.

27. Can hümâsı, zamansızlık göğünde uçmak ister. Fakat ne yapsın ki kanadı azmanın tuzağına tutulmuş.

28. Bu kuvvetle sûret tılsımını bozmak imkânsız. O büyüyü aşkı bulup kahraman olan kişiler ancak bozabilir.

29. Aşkın adı, gönül kalesini açan davulun sesi sayılır. Her ordunun sultanı odur ki kükremiş bir aslana benzer.

30. Aşk gönül aynasındaki pası giderecek bir cilâdır ki her bir üzüntüden mutluluk zevki almaya bak. Nitekim her ayna, toprakla saf ve buğusuz hâle getirilir.

31. Sarraf, noksan ayarlı altını potadan süzüverir. Nitekim padişah tuğrasına lâyık görülen altın önce değer testinden geçmiştir.

32. Eğer gönül varlığından kin ve hileyi giderirsen bilgelik sikkesi ile ruhunun uçuverdiğini görürsün.

33. Beden kentinden şehvet ve düşmanlık sultanını sür ki cihan sultanı bile onlarla güçsüz bir kul hâline dönüşüverir.

34. Sonra da büyüklenme ve böbürlenmeyi gönül ülkesinden sürgün et ki meleklerin bile secde ettiği insan bu yüzden pek kötü hâllere düşer.

35. Tevazu göster. Yaratılmışları kendinden üstün bil ki aşağıdan almak ve alçak gönüllülük yücelere merdiven olmuştur.

36. Bu sebepledir ki mü'minin miracı namazdır. Böylece başı toprağa koymak (secde etmek) göklerin doruğuna çıkmak sayılır.

37. Namaz ve bilgelik bahçesi Allah'ın korumasındadır. Sanma ki namaz canı korur, oruç da yiyecekleri...

38. Sözleri ve işleri Allah'ın rızasını kazanmak için olan Allah kullarına O'nun ikramı daima çekinmesizlik olmuştur.

39. Kitap (Kur'an) ve sünneti ezberle ve amel tohumlarını ek. Çünkü can ülkesinin mahsulünün tarlası işte bu dünyadır.

40. Kur'an nurunu bulduktan sonra Yunan'ın ilmi (felsefesi) sönükleşir. Kur'an aşkı açıklamış, Yunan felsefesi ise eşyayı incelemiştir.

41. Akıl ile zinde olmak yolunda aşk ile ölüm birdir. Aşkın şanı bilgeliktedir. Bu akıl ise ondan bir zaman dilimi sayılır.

42. Eğer istersen bilgelik ile delillerin farkını şundan anlayabilirsin: Ârif dost bulmuş, akıllı ise kitap okumak yolunu seçmiştir.

43. Gözünü bağla. Tâ ki her kıl dibinden bir göz açılsın. Dilini bağla. Her bir kıl ucunun dil olduğunu görürsün.

44. Cennetin dururken Cehennem'de ağlar durursun ve durumunun farkına varmazsın. Beden evinin dibinde altın madeni gömülü olduğunu bilmemek gibi...

45. Gönlün Adn Cenneti iken onu yakıcı bir Cehennem hâline getirdin. Böylece istek ve arzularından dolayı işin ah u figan etmek olmuş.

46. Her istekten elini eteğini çek ve Cehennem'den kurtul. Gözünü yumup kendine bak ki cennetin senin için bir Cennet olmuştur.

47. Ey gözüm! Tâ ne zamana dek bu sûret dikenliğinden gül isteyeceksin? Oysa mânâ gülşeni gönüldür ki o gül ve reyhanlarla dolmuştur.

48. Zevk ümidiyle safânı acılaştırma da bu tür lezzetleri bırak. Gönül bezminde zevk eyle ki onun eğlencesi bedavadır.

49. Vahşet cihanından vazgeçen kişi, itibar bulur. Artık aşk ile canın birbirlerine koruyucu olduğunu görür.

50. Bu kendini beğenmişlik dünyasını terk et ve gönülden zevk duy. Nitekim böyle yapmanın saf has insanlar ve cinlerin ortak arzusudur.

51. Sûretlerdeki renkler seni aldatmasın. Kalbine bak ki bu karanlık pası can aynasında aşağılık duruma düşmüştür.

52. Sûret süslerini bırak da kalbini güzel huylarla bezendir. Çünkü sûret süslemek gerçekte can ülkesinin yılanı olmuştur.

53. Güzel sûretlilerin bu şekillerine sen böyle hayran durumdasın. Şimdi soruyorum: Canın (çirkin bir sûretle) ortaya çıkıverince acaba ne yapacaksın?!

54. Bu su ve toprak bedenin bu âlemde ne güzelliği vardır ki coşkusundan bu nefis her an ateşler saçmakta.

55. Aşk dünyasına gelip gönül gözüyle onu seyret ki aşkın cemâlinden can ve gönül güzellik ve ziynetlerle dolmuştur.

56. Bu sûretler o manevî güzellikten birer ışık almıştır. İşte yüz suyu, şan ve şöhret o ışığın görüntüleridir.

57. Bütün korku ve kötü düşünceler şirk ve gafletten doğar. Uyan artık! Hasrette vahdeti bul ki ne güzel emniyet yurdudur.

58. Basiret gözünü açıp bu âlemin mânâ cihetini seyret ki bu âlemin sıfatları her bir eşyanın dilinde destanlaşmıştır (sen onların mânâsına bak).

59. Bütün varlıklar Allah'ın güzelliğindeki nurun kıvılcımlarıdır. Yine de bazısı diken ve gül, bazısı çirkin ve güzel olmuştur.

60. Mücevher, lâl, gül ve şarap rengindeki safâyı seyret ki tabiatın yaratıcısının güzel akan el sularıdır.

61. Bitkilerin nefsî yollarını meyve çiçeklerinde seyret. Hayvanî nefsin güzelliğiyle her hayvan bir cihan olmuştur.

62. Konuşan nefsin güzelliğini insan sınıfında seyret ki naz ve işve ile her bir civânın gölgesi olmuş.

63. Nefs-i küllînin güzelliğini ise feleklerden seyret ki onların dönüşü ile yurtları o yıldızların nurları olmuştur.

64. Akl-ı küllînin güzelliğini ise kendi canında seyret ki o âşıkların gösterişi, zevki, vecdi ve hâli olmuştur.

65. Allah'ın güzelliğini ise can gözüyle gönlünde seyret ki o yardım istenen nura akl-ı küll hayran olmuştur.

66. Ey İbrahim! Aşk ateşine düşüp nur özü ol ki her kıl ucunun bir erguvan dalı gibi olduğunu görürsün.

67. Günlerin anasından doğarsın ve vahdet ortaya çıkar. Ezel ve ebed, İkizler Burcu'nun ikiz çocukları gibi gerçekte tek bir şeydir.

68. Bu ateş sözleri, içimdeki mânâ dumanlarıdır ki aşk pirinden dolayı açıklamalar yazan kalem nükte yapmıştır.

69. Benim şiirlerim nesirler için keskin gönüllü bir anlamdır; ölü gönüllü ahmakla konuşmam. Çünkü o sözlerimi anlamaz.

70. Fakirullah, Tillo'lu İsmail, yüce bir gavstır. Onun pak ruhuna bu İbrahim Hakkı bir tercüman olmuştur. (Söylediklerim ondan nakildir).