|
DÖRDÜNCÜ
FASIL
Mârifet
yolundaki altı esasın dördüncüsü olan insanlardan uzletin faydalarını on nevi
ile açıklar.
Birinci Madde
İnsanlardan uzleti, Kur'ân-ı Kerîm ve hadîs-i kudsî ile bildirir.
Ey azîz! Allahü Teâlâ kullarına inâyet edip, insanlardan uzletin dâimî huzur
olduğunu duyurmuştur. Nitekim Mâide sûresinin yüz elli beşinci âyetinde: «Ey
mü'minler, nefsinizin muhafaza ve ıslahı size aittir. Siz gücünüz yettiğince
nehy-i münker (kötülükten sakındırma) ile doğru yolda olunca, başkalarının
sapması size zarar vermez.» Nisâ sûresinin seksen birinci âyetinde: «Onlardan
yüz çevirip, her işinde, özellikle onlar hakkında Allahü Teâlâ'ya tevekkül et.»
En'âm sûresinin doksan birinci âyetinde: «Allah de ve onları bozuk oyunlarında
bırak.» Hûd sûresinin yüz on üçüncü âyetinde: «Zâlimlere en küçük şekilde bile
olsa meyletmeyin, müdahale etmeyin, onlara karışmayın ki, sizi Cehennem ateşi
dokunur. Sizi o ateşten meneden Allahü Teâlâ'dan başka yakınlarınız yoktur.
Sonra O'ndan da yardım olunmazsınız.» Kehf sûresinin on altıncı âyetinde:
«Büyükleri olan Yemlîhâ kaçıp mağaraya giderken, yolda arkadaşlarına dedi ki:
«Mademki kavmimizden ayrılmayı istedik ve onların Allahü Teâlâ'ya ibâdetleri
yanında, ibâdette putları O'na ortak etmeleri bize ağır geldi, şimdi mağarayı
mesken edinip Allahü Teâlâ'ya ibâdet edelim. Rabbiniz iki cihanda, rahmetinden
size saçar ve işlerinizden din ve dünyada size yumuşaklık ve fayda üzere olan
şeyi kolaylaştırır.» Yirmi sekizinci âyetinde: «Sabah ve akşam Allahü Teâlâ'nın
rızasını isteyerek Rablerine dua edenlerle kendini beraber bulundur. Onlardan
nazarını çevirip, dünya hayatının süsüne meyilli zengin ve eşrafla oturmayı
isteme. Kalbini bizim zikrimizden alıkoyup, hevâsına tâbi olan kimseye itaat
etme. Onun işi ziyan ve zâyi olmuştur.» Aynı sûrenin yüz on birinci âyetinde:
«Cennette Rabbinin dîdârını talep ve rica eden, O'nun rızasını almak için sâlih
ameller işlesin. O'na ibâdette kimseyi ortak etmesin.» Meryem sûresinin kırk
sekizinci âyetinde: «Ben sizden ve bütün putperestlerden ve sizin Allahü
Teâlâ'dan başka taptığınız putlarınızdan uzak dururum. Rabb'ime vahdaniyetle
ibâdet ederim.» Furkan sûresinin kırk dördüncü âyetinde: «Sen zanneder misin ki,
onların çoğu senin sözünü dinleyip anlarlar? Bildirdiğin tevhîd delillerini fehm
ederler? Onlar ancak hayvanlar gibidir, belki hayvanlardan da sapıktırlar.» Necm
sûresinin yirmi dokuzuncu âyetinde: «Ey Muhammed, bizim zikrimiz olan Kur'ân'dan
yüz çevirenden uzak ol! Onun muradı, dünyada ancak geçinmektir.» Teğâbün
sûresinin on dördüncü âyetinde: «Ey mü'minler, çoluk çocuğunuz düşman olduğundan
sakının!» buyuruyor. Daha birçok âyet-i kerîmede uzleti haber veriyor. Hadîs-i
kudsîde buyurdu ki: «Ey Âdemoğlu! Şaşarım o kimseye ki, kabre yalnız olarak
konma zamanı yaklaşır da, o hâlâ insanlarla ünsiyet peşindedir. Ey Âdemoğlu!
İnsanları aydınlatmak için kendini yakan mum gibi olma. Ey insanoğlu, insanlarla
enîs olduğun hâlde benimle ünsiyeti nasıl istersin? Benim likâmı uzlette iste.
Ey Âdemoğlu! İnsanlar günahının kokusunu alsalardı, seninle oturmazlardı. Ben
ise Settâr ve Halîm'im. Ey Âdemoğlu! İnsanlar senin, benim bildiğim günahlarını
bilselerdi, hiçbiri seninle konuşmazdı. Ben ise Gafûr ve Rahîm'im.» Arapça şiir
(tercümedir): Rahatım var ise yalnızlıktadır; Bütün belâlarım hep çokluktadır.
Kiminle bir müddet sohbet ettimse, Beni kötülemiş, ayıplamıştır. İçlerinde sâdık
dost bulamadım, Sevgiyi korumuş, hürmet etmiştir. Ayrılmam onları zem için
değil, Belki izzeti uzlette görmemdir.
İkinci Madde
Uzletin izzet ve hürmet olduğunu hadîs-i şerîflerle açıklar.
Ey azîz! Habîb-i Ekrem (s.a.v.) ümmetine şefkat edip, insanların âfetinin yine
insanlar olduğunu duyurmuştur. Nitekim bir hadîs-i şerîfte buyurmuştur:
«İnsanların âfeti, insanlardan başkası değildir.» Yine buyurdu: «Mü'minin
hayırlı malı koyundur. Onunla yüksek dağlarda ve ova kenarlarında bulunup din
fitnelerinden emîn olur.» Yine buyurdu: «Meliklerle oturan fitneye düşer.» Yine
buyurdu: «Âlimler hükümdarlarla karışmayıp, dünyaya girmeyince, onlar kullar
üzerine emîn elçilerdir. Hükümdarlarla oturup kalktıkları zaman, onlardan uzak
olunuz ki, onlar hâin elçiler olmuşlardır.» Yine buyurdu: «Zâlime, zulmünde
yardım için bir söz söyleyene, Hakk Teâlâ o zâlimi musallat eder.» Yine buyurdu:
«Benden sonra hâkimler gelse gerektir. Kim onların kapısına gider ve yalanlarını
tasdik eder ve zulümlerine yardım ederse, benden değildir.» Yine buyurdu:
«Vahdet köşesinde uzlet eden, kötü kişi ile oturmaktan iyi ve sâlim iş yapmış
olur.» Yine buyurdu: «Başkanlığı seven iflah olmaz. Hükûmet sürmek isteyen rahat
bulmaz.» Yine buyurdu: «Câhil, kendi nefsinin düşmanı olunca, başkasına nasıl
arkadaş olacaktır?» Yine buyurdu: «Akıllı düşman, ahmak dosttan yeğdir.» Yine
buyurdu: «Kadınlar zümresi, şeytan hayalleridir. Erkekler için can belâsıdır.
Eğri kaburga kemiğinden yaratılmış câhildir.» Yine buyurdu: «Kadınlar çoğunlukla
câhil ve gâfildirler. Kadınların akılları ve dinleri noksandır.»
Nazm:
1. O
sîmîn sâid-i şâhidden el çek tutma hiç anı,
Ki aklın
pençesini âhir büker mekr ile destan eder.
2. O sîb-i
gabgabı seyret îvâ etme ki dilde,
Dökülmüş
katre katre kan bulursun nâr-ı pîstânı.
3.
Gönülden iste cânı, hüsn-i tenden geç ki fânîdir,
Ger ola
şems-i cân tâbân olur âfâk mestânı.
4. Vücûd
âyînesinden aks-i cândır kim zuhûr etmiş,
Anın
aks-i cemâlidir güzeller hüsnü hem ânı.
5.
Fakirullah'ı Hakkı'dan iyân seyrân eden ârif,
İyân
ehlidir ol neyler, beyân ü akl ü bürhânı.
1. O güzelin gümüş kollarından el çek ve hiç onu tutma ki o, aklın pençesini
hîle ile büküp destan hâline getirir.
2. O elma
gibi çeneyi seyret ama sakın gönülde ona yer ayırma. Memelerin nar şeklini ise
dökülmüş damla damla kan olarak anla.
3. Cânı,
tâ gönülden iste, ten güzelliğinden vazgeç ki bu geçicidir. Eğer cân güneşi
parlarsa ufuklar ona mest olurlar.
4. Vücûd
aynasından yansıyan, gerçekte cân görüntüsüdür. Güzellerin güzellik ve
alımlılığı ise O'nun güzelliğinin aksidir.
5.
Allah'ın fakrını Hakkı'da apaçık gören ârif, gerçekten iyân ehlidir, beyân, akıl
ve delil onun nesine gerek...
Üçüncü Madde
Uzletin Allahü Teâlâ'ya yakınlık olduğunu ve dâimî üns verdiğini
ve tam huzura kavuşmaya götürdüğünü açıklar.
Ey azîz! Ehlullah demişlerdir ki: «Halktan uzak olan, Hakk'a yakın olur.
İnsanlara yabancı olan Rabbi ile ünsiyette olur. Melekûta insanlardan
kesilmededir. İnsanlardan uzlet akıllıların âdetidir. Uzlet hayırlı, onlardan
ümîdini kesmektir. Rahat tenezzühde, selâmet yalnızlıktadır. Uzletin semeresi
Allahü Teâlâ ile ünsiyettir. Dünyayı bilen, ondan uzak durur. İnsanları anlayan
yalnız bulunur. İnsanlardan uzak olan, o huzur ile saîd olur. İnsanlardan
kesilmeyen, insanların Rabb'ine vâsıl olamaz. İnsanlardan ayrılana müjdeler
olsun. O kalbiyle meşguldür. İnsanlarla oturup kalkmak âfettir. Çok görüşmek
mihnettir. Ahmaktan uzak ol ki, müdârâsı helâl ve melâldir. Muvafakati
dalâlettir. Muhalefeti rezâlettir. Ahmakın meveddetinden kaçın. Çünkü ondan
hayır gelmez. Sonra fayda edeyim derken zarar eder. Zıddıyla ülfet edenin ayıbı
ortaya çıkar. Câhille sohbet acı azaptır. Akılsızla arkadaş olma. Yabancı ve
hâinden emîn olma. Akıllı, müttakî, âlim ve zekî ile arkadaşlık et. Allahü Teâlâ
katında günah olan şeylerde mahlûka, kullara itaat edilmez. Kadınlarla çok
yalnız kalınca, gönülde muhabbetleri kalmaz. Kadın yılandır, ancak sokması
zararsızdır. Gerçi kadın kısmı şerlidir ama ona ihtiyacımız ondan daha şerlidir.
Kadın hîle ye hizmet eder. O hâlde ondan kaçınmak lâzımdır. Nâmahrem kadına
bakmaktan göz yuman, kalbinde îmân tatlılığını bulur.»
Nazm:
1. Eğer
vasl-ı dildân istersen ey dil,
Hemân
gayrı terk eyle ol aşka mâil.
2. Sana
aşktır şeh-per-i arş-pervâz,
Anı etme
şehvetle âlûde-kîl.
3. Senin
zirve-i evc-i izzet yerindir,
Niçin
eyledin merkez-i hâki menzil.
4.
Kemâlât vehmi vü hâlât hissi
O
vuslattan olmuş sana cümle hâil.
5. O bir
posttur kim dolu hılt ü hûndur,
Anı cân
mı sandın verdin ana dil.
6. Anı
bilmedin mi ki, tâ ki görürsün,
O lûtf
ayrılıp kalmış ol lâşe âtıl.
7. O
gaddâr sûretten i'râz edersen,
Olur ol
muradın yine sende hâsıl.
8.
Bulursun derûnunda sen aşkı dâim,
Ki olmuş
cemâli kamu hüsne şâmil.
9.
Bilirsin ki mir'ât-ı aşk olmuş âdem,
Güzeller
cemâline durmuş mukabil.
10. Her
âyîneden lûtf u kahrın görürsün,
Tanırsın
cihanda odur Şâh-ı âdil.
11. Hemân
hükm ü hikmetlerin seyredersin,
Hem andan
olursun kamu lûtuflara nâil.
1. Ey
gönül! Eğer sevgilinin vuslatını diliyorsan, hemen başka şeyleri terk edip aşka
eğilim göster.
2. Arşa
uçan kanat senin için aşktır. Onu şehvetle yakıp da toprağa bulama.
3.
Yücelik göğünün doruğu senin yerindir. Öyleyse niçin yerin merkezini durak
edindin?
4.
Olgunluk vehmi ve hâl hissi o vuslatta sana birer engel olur.
5. O bir
posttur ki içi kan ve irin doludur. Yoksa onu cân mı sandın da ona gönül
bağladın?
6.
Bilmiyor musun ki, o lütuf bedenden ayrılınca, o leş hiçbir işe yaramaz hâle
gelmiştir.
7. O
gaddar sûretten uzaklaşırsan yine muradına erişmiş olursun.
8. İçinde
dâimâ aşkı bulursun. Güzelliklerin hepsini O'nun cemâli kaplar.
9.
Âdem'in (insanın) aşk aynası olduğunu bilirsin. O ayna ki güzellerin yüzünü
göstermektedir.
10. Her
aynadan O'nun lütuf ve kahrını görürsün ve bilirsin ki cihanda en adâletli
padişah O'dur.
11. O'nun
hüküm ve hikmetlerini seyredersin de ondan dolayı bütün lûtuflara nâil olursun.
Dördüncü Madde
Uzletin büyüklerin âdeti, dâimî lezzet ve tam huzur olduğunu
açıklar.
Ey azîz! Ehlullah demişlerdir ki: «Uzlet ibâdettir. Uzlet selâmettir. Halka
bakmak âfettir. Bakmayan rahattır. Halk ile oturmayan Hak ile enîs olur. Dünya
dostları ateşe benzer. Azı fayda, çoğu zarardır. Câhille sohbet câna azaptır.
Ahmak arkadaş yılandır ve şaşkındır. İnsanlarla ünsiyet iflâs alâmetidir.
İnsanlarla görüşmek vesveseyi tahrik eder. İnsanlarla ihtilât eyleyen (karışan)
hîlelerle aldanmıştır. Uzlet eden şerlerinden masûndur. İnsanları anlayan onlara
güvenmez. Ve her bildiğini herkese söyleyemez. Halka ihtiyacını söyleyen mahrum
ve rezildir. İnsanlara ihtiyacı olmayan rızkı cezîl (çok), kadri celîldir.
İnsanlardan müstağnî olan, Hakk ile ganî (ihtiyaçsız) olur. İnsanlardan uzak
duran Mevlâ'nın ünsiyetini bulur. Dünya ehline tezellül eden, takvâ elbisesinden
sıyrılır. Halktan ve kendinden utanan Hakk Teâlâ'dan hayâ etmiş olur. Dünya ehli
ile görüşme. Hiç işlerine karışma. Dostunun düşmanına gitme. Ona kıymet verip
dostunu incitme. Hükümdarların kapısına gitme. Gidersen müdâhene etme. İnsanlara
ateşe yaklaşır gibi yaklaş. Ne çok uzak ol, ne de çok yakın. «Sev beni seveni.
Sorma seni sormayanı.» Kendi kadrini bilen halk arasına düşmez. Hakk'ın
ünsiyetini bulan insanlarla iş görmez. Gönül ehli dil ve beden ile insanlara
yakın, kalb ve ahlâk ile herkesten uzaktır. İbrâhîm bin Edhem Hazretlerine
demişler ki: «Niçin insanlarla ünsiyet etmezsin?» Cevabında: «Kendimden
büyüklerin kibrinden ve küçüklerin akılsızlığından ve akranımın hasedinden
kaçalıdan beri kalbim rahat olup, başımı ağrıtmalarından kurtulmuşum» demiştir.
Hîlekâr, insan sûretinde şeytandır. Genç ise bir nevi hayvandır. Hanımı çok
olanın ayıpları çok olur.»
Nazm:
1. Her
lezzet ü her bûseye urma dudağın tâ,
Dildâr
lebinden olasın mest ü şeker-hâ.
2. Ağyâr
lebi râyihası kalmaya sende,
Aşk içre
mücerred kalasın yek-dil ü yektâ.
3. Ol nûr-ı
kadîm olmayanı bil ki hadestir,
Çık
mezbeleden kim edesin nûru temâşâ.
4. Ol kim
hades olmuş ne bilir lezzet-i pâki,
Pâk olsa
hadesten o bulur pâk-i Teâlâ.
5. Çün
ni'met-i Fir'avn'dan el yıkadı Mûsâ,
Deryâ-yı
kerem verdi ona bir Yed-i Beyzâ.
6. Bend
eyle bu çeşmi ki budur ahvâl-i mağrur,
Bu
mi'deyi boş tut ki hazır lezzet müheyyâ.
7. Ey dil
kânî ol hân ki ola himmeti âlî,
Deryâları
nûş eyleyip ol kanmaya aslâ.
8. Pâk
olsa hadesten dil erer Hakk'a kadîme,
Hamr-ı
ezelî nûş eder akdâh olur eşyâ.
1. Her
lezzet ve her öpücüğe dudağını değdirme ki, sevgili dudağından sarhoş olup şeker
yiyesin.
2.
Başkalarının dudağı kokusu sende kalmasın ve aşk içinde tek başına kalasın, tek
gönül ve tek olarak.
3.
Kendisinde o eski nûr olmayan pislikten ibarettir. Bu mezbeleden çık ki nûr
seyredebilensin.
4.
Pisliğe bulaşmış kişi temiz lezzeti ne bilsin. Eğer kendisi pâk olursa elbette
Allah'ın da pâklığını bulur.
5. Mûsâ,
Firavun'un kendine teklif ettiği ni'meti eliyle ittiğindendir ki, Allah'ın
cömertlik denizi ona bir «Yed-i Beyzâ (Beyaz el)» verdi.
6. Bu
gözü bağla ki bu gurur hâlidir. Mideni de boş tut ki, hazır lezzet bul.
7. Ey
gönül! Hani o sultân ki, himmeti yüce olsun. Oysa o, denizleri yutar da hâlâ
kanmaz.
8. Ey
Hakkı! Gönül pislikten pâk olursa aslına erer. Ezel içkisini içer de eşyâ onun
için kadeh olur.»
Beşinci Madde
Uzlet, Allahü Teâlâ'ya tâate götürür, tam huzur verir, sıdk ve
ihlâs doğurur, seçkinlerin mertebelerine kavuşmaya sebep olur.
Ey azîz! Ehlullah demişlerdir ki: «Allahü Teâlâ'yı tanımak isteyene, dünya
ehlinden uzlet lâzımdır. Böylece onlar hâline engel olmayıp, günbegün terakkî
eder. Onlara ırz ve nâmusunu saçmaz. Onlardan bir şey isteyerek kapılarına
gitmez. Onlarla vaktini zâyi etmez. Onlara yaltaklanmaz. Mücâdele ile söylemez.
Amel ve hâllerinden onlara bir şey göstermez. Böylece insanların görmesine
iltifat edip Hakk'ın nazarından düşmez. Mârifet ve muhabbetten mahrum kalmaz.
Zira her an vücûdunun bütün zerrelerini gözetleyen ve kendine şah damarından
yakın olan Mevlâ'sının görmesini görmemek, zillik ve gafillik nişânıdır.
Ziyankârların şânıdır. Demek ki insanlar katında itibar ve mertebe isteyen,
Allah katında bir mertebeye kavuşamaz. Nitekim halkın rızâsına sevinen, Hakk'ın
rızâsından uzaktır demişlerdir. Zira insanların övmesi ve yermesi bir hava
dalgası olup, ağızlarından çıkar, havaya karışır ve yok olur. O hâlde insanların
övmesine ve yermesine önem veren kimse, onların i'tikâd ve inkârına güvenip Hakk
Teâlâ'dan gâfil olup yüz dönmüştür. Câhîllik ve gafillik karanlıklarında şaşar
kalır. Beyt: «Bu acizlikten yüz dönüp ol dostu bul tenhâ. Sana senden yakın ol
Vâhid-i Kahhâr yetmez mi?» Ama halkın avâm ve ileri gelenlerini âciz bilip,
Hallâk-ı cihana sâdıkane müteveccih olan irfân tâlibi, kendini, pazardan
düşürmek elbisesi içinde hâlini gizler. Ne bir üstünlük izhâr edip insanların
itibarını arar, ne bir kabahat edip insanların ta'n ve inkârına uğrar.
İnsanlarla vakit harcamayıp uzleti seçer. Bir tenhâ yerde zikir ve fikir edip,
ancak Cum'a ve cemaate gider. Ârif-i billâh oluncaya kadar böyledir. Sonra o
mârifet tâlibi meramına nâil oldukta, onun katında vahdet ve kesret, uzlet ve
ülfetin hepsi bir olur. Zira ârifin uzleti, nefsinden kalbine hicret etmektir.
Kalbinden içeri rûhuna gitmektir. Rûhundan sırrına, sırrından Mevlâ'sına
ulaşmaktır. Demek ki insanın nefsi, İslâm'ın menzilidir. Kalbi îmân yeridir.
Rûhu irfân mahallidir. Sırrı tevhîd-i Yezdan konağıdır. Beyt: Muvahhid çünkü
yektâdır, katında halk mevtâdır, O bulmuş Hayy-i Kayyûm'u yönelmiş gönlü
Mevlâ'ya. Nitekim demişlerdir ki: «Uzlet, hakikatte beşerî sıfatlardan
ayrılmaktır. Demek ki beşeriyetten geçen kâmil, gönül sahibidir. İnsanlarla
sohbet ona mâni değildir. Zira o kâin ve bâindir. Yâni zâhiri ile insanlarla
kâindir (bulunur), bâtınıyla Allahü Teâlâ'dan başka her şeyden bâindir
(ayrılmıştır). Demek ki kâmil, insanların giydikleri elbiseyi giyip, onlarla
yiyip, akılları miktarınca söyler. Diğer âdetlerine uygun gidip, onlarla iyi
geçinir. Lâkin bâtın ve sırrıyla her şeyden ayrılıp, ancak Mevlâsının rızâsına
muvafakat eyler.»
Nazm:
1. Etme
yılandan firâr, görmeyesin ejderhâ.
Eyle
yerinde karar, hâline sabr eyle hâ.
2. Bunca
ki kıldın tavâf, rûy-i zemîni güzâf.
Halk-ı
cihân dolu lâf, hiç bulunur mu vefâ?
3. Kalbi
mukallible bil, verme sivâyâ sebîl,
Gâfil
eder kal ü kîl, hâzır ol eyle sefâ.
4. Halk
ile kaldın geri, ölüyü sandın diri,
Diriden
oldun berî, Hayy'dan utan kıl hayâ.
5.
Bağlasa eğer halk saf, beyt gibidir her taraf.
Cümlesi
olmuş hedef, nâzır-ı tîr-i kazâ.
6.
Nefsini bilmiş habîr, bulmuş o dostu nasîr.
Halk-ı
cihândır fakîr, verip alandır Hüdâ.
7. Bahr
çü mevvâcdır, küllü şey emvâcıdır,
Hep ona
muhtaçtır, Hakkı sen ol âşinâ.
1. Yılandan kaçma ki ejderhâ görmeyesin. Yerinde dur da hâline sabır eyle.
2.
Yeryüzünü bunca zamandır boşu boşuna dolaşıp durdun. Gördün ki cihan halkı lâf
ile dolu, hiçbirinde de vefâ yok.
3. Kalbi,
kalb yapanlarla anla, başkalarına oraya girmeleri için yol verme. Oysa gâfil
dedikodu eyler. Sen ise bunlara hazırlıklı olup sefâ sür.
4. Halk
ile uğraşayım derken geri kaldın. Ölüyü de diri sandın. Diriden uzaklaştın.
Artık gerçek Diri olan Allah'tan utan.
5. Eğer
halk saf bağlarsa, her yer Kâbe sayılır. Hepsi kazâ okunu bekleyen birer hedef
olmuşlar.
6.
Nefsini bilen kişi, dostunu yardımcı olarak buldu. Fakîr olan cihan halkıdır,
verip alan ise Allah'tır.
7. Deniz
dalgadan ibarettir. Her şey de onun dalgasıdır. Her şey O'na muhtaçtır ki ey
Hakkı! Sen de O'na âşinâ ol.»
Altıncı Madde
Uzletin büyüklerin âdeti olduğunu, tam huzur verdiğini ve maksada
kavuşturmaya sebep olduğunu açıklar.
Ey azîz! Ehlullah demişlerdir ki: «Zamanımızdaki insanlar kusur ararlar.
Hünerlere hased edip ayıpları sorarlar. Nitekim Şeyh Sâ'dî (rahimehullah) der
ki: «Allahü Teâlâ, kullarının ayıplarını görüp örter. Komşu ve arkadaşlar
görmemişken söyler.» Beyt (tercümedir): «Allah korusun eğer insan gaybı
bilseydi, Kimse kimsenin yanında rahat edemezdi.» İbrâhîm bin Edhem (rahimehullah)
der ki: «Lübnan dağında Allah adamları ile sohbet ettim. Hepsinin bana vasiyeti
şu oldu: Dünya ehline döndüğün zaman, onlara dört hikmetle vaaz ve nasîhat eyle:
Yemeği çok yiyen ibâdet lezzetini bulmaz. Çok uyuyan ömründe bereket bulmaz. Çok
konuşanın kalbi ölü olup hayat bulmaz. İnsanların rızâsını arayan Hakk'ın
rızâsını bulmaz.» Bir kâmile: «Niçin bizimle oturup kalkmazsın, zevk ve ülfetle
söz söylemezsin?» dediklerinde: «Sizden bana hayat lezzeti gelmez, benden de
size zevk ve sefâ olmaz. Ben sizinle nasıl ülfet edebilirim ki, siz çeşit çeşit
yemeklerle karnını doyur dersiniz, ben ise bir çeşitten ancak beş on lokma
yiyiniz derim; siz, gece uykusu bedene sıhhattir dersiniz, ben ise uyku vakit
öldürmektir derim. Siz konuş dersiniz, ben ise sükût et derim. Siz ara, uğraş
dersiniz, ben ise terk eyle derim. Siz bil dersiniz, ben ise unut derim; işte
sizin hâlleriniz sizin olsun, benim hâlim benim olsun. Zira Allahü Teâlâ'nın
murâdı, sizin için tahlît (kalabalık), benim için tevhîd olmuştur. Kalabalıkta
olanla muvahhidin ülfet etmesi ne zaman görülmüştür? Buna mâni olmayınız, tâ ki
O'nunla bir saat huzurda olayım; huşû' ve hudû' ile huzuruna gideyim. Zira
Mevlâ'ya seve seve ibâdet eylemeyen, O'nun kullarına gayr-i ihtiyârî kul ve
hizmetçi olur» dedi. Nitekim yaratıcısına isteyerek hizmet etmeyeni, Allahü
Teâlâ insanlara, o kul istemediği hâlde hizmetçi eder. Şerrin cümlesi kapıdan
dışarıdadır. O hâlde kapıdan dışarı çıkan fitneye düşer. İnsanlarla
arkadaşlıktan çok rezilliklere uğrar. Nitekim azîz ekmek ve lezîz su, bir gece
insanın yanında (içinde) kalmakla tebdîl ve rezîl olur. Kur'ân ehli olan ve
namaz kılan erkek, kadınlara bir an yaklaşmakla kirli ve cünüp olup, yıkanması
lâzım gelir. Cimâ' haddi ise kalkan bir hayâ ve iki edeb yerinin bir araya
gelmesidir. İnsan cisminin cevherini zâyi etmektir. Muhabbet kökünü gönülden
söküp atmaktır. Sonu pişmanlıktır. Helâlinden çocuk olur ki, kalsa fitne ve
üzüntü; gitse dâimî hüzün ve elemdir. Haramdan olursa insanın yüzüne siyah
lekedir ve her iki âlemde hüsran ve ziyandır.»
Nazm:
1.
Şefkatli ol, şehveti ko, anı kendine huy etme,
Pâk âşık
ol ki, her mürdârı sen hiç koklama.
2. Evvel
ü âhir heman aşktır, gayrısı yoktur,
Bîvefâ
zen gibi kendini çok şûy etme.
3. Cismi
koy, misl-i şütûr her has ü hâra gitme,
Kalbe gel
terk-i bahâr ü çemen ü cûy etme.
4. Pâk
yıka yüzünü, eyleme aynaya ta'n.
Nakdini
bozuk edip, ayb-ı terâzû etme.
5. Hak
için söyle sözün, yoksa hemen hamûş ol,
Dilde
dildârı bul etrafa tekk ü pûy etme.
6.
Âriyettir bu güzellerde olan hüsn ü cemâl,
Gözgüler
nâmını gafletle kamer-rûy etme.
7. Kâmet-i
aşka sezâdır ki, semâ eyleyesin,
Aşktan
gayrıya sen raks ü heyâ hûy etme.
8. Âşık-ı
aşk ol ve dilbere dil verme sakın,
Bî-vefâlarla
gönülde gamı sad tü etme.
9. Ger
haberdâr isen esrâr-ı ezelden Hakkı,
Sakla
sırrı, deme her bî-habere dûy etme.
1. Şefkatli ol. Şehveti bırak, onu kendine huy edinme.
Pâk bir
âşık ol da her maddeyi yiyeni koklama.
2. Başın
ve sonun ezelî aşktır ve başkası yoktur.
Bîvefâ
kadın gibi kendini hep temize çıkarma.
3. Cismi
bırak, deve gibi her çerçöpe, dikene bakma.
Kalbe
yönelt de bahar, çimen ve nehri bırakma.
4. Yüzünü
temiz yıka da aynaya kusur bulma.
Nakit
paranı bozuk edip terazide ayıplanma.
5. Sözün
varsa Hakk için söyle, yoksa sus.
Gönülde
sevgiliyi bulup etrafta aranıp durma.
6.
Güzellerdeki güzellik ve alımlılık ödünç verilmiştir.
Aynanın
adını gafletle ay yüzlü göstermeye çalışma.
7. Aşk
kâmetine yakışan odur ki, onunla semâ eyleyesin.
Aşktan
başka şey için de hay huy edip durma.
8. Aşka
âşık ol. Sakın güzele gönül bağlama.
Vefâsızlarla gönülde gamını tüylendirme.
9. Ey
Hakkı! Eğer ezel sırrından haberdâr isen,
Sırrı
sakla da her bî-habere bunu duyurma.»
Yedinci Madde
Uzletin zikir ve fikre yardımcı ve tam teveccühe götürücü, dâimî
üns ve huzura kavuşturucu olduğunu açıklar.
Ey azîz! Ehlullah demişlerdir ki: «Mârifet yolcusuna insanlardan uzlet iki şey
için lâzımdır. Biri, insanlar kendisini zikr ve fikirden meşgul edip,
teveccühüne mâni olurlar. Nitekim bir ârif nakleder ki, bir meydanda bir
topluluk gördüm, ok atarlardı. Birisi onlardan ayrı oturmuştu. Kendisiyle
konuşmak istedim. «Allahü Teâlâ'yı zikr etmek, seninle konuşmamdan lezzetlidir»
dedi. «Sen burada böyle yalnız kalmışsın» dedim. «Rabbim benimledir» dedi. «Bu
cemaatin hangisi daha ileri atmıştır?» dedim. «İnsanları bırakıp Hakk ile huzura
kavuşan» dedi. Böyle dedi ve kalkıp gitti. Bundan anlaşılıyor ki insanlar Allahü
Teâlâ'nın zikr ve fikrinden, mârifet yolcusunu alıkoyarlar. Belki kötülüğe ve
helâke götürürler. Beyt: «Azgın insanın dev gibi hücûmundan kaç ve yalnız kal ki
halvet ehlinin dostu hemen Allah'tır.» Hazret-i Habîb-i Ekrem (s.a.v.) uzlet
zamanını, ehlini ve erbâbını beyân edip, o zamanda, insanlardan ayrı durmayı
buyurmuştur. Hâlbuki o merhametli tabîb bize, bizden çok nasîhat edici ve
işlerimizi bizden iyi bilirdi. O'nun bildirdiği uzlet zamanı gelmiştir. Nitekim
buyurdu ki: «Bir zaman gelir, insanları sözlerinde durmaz, emânetlerinde hıyânet
ederler, birbirlerine düşman olurlar görürsünüz. İşte o zaman fitne zamanıdır.»
Eshâb-ı kirâm (aleyhimürrıdvân): «O zamanda bulunan mü'min ne yapsın?»
dediklerinde: «O zamandaki mü'minler, insanların işine karışmasın, dilini
gözeterek konuşsun. Evinde dursun. Ma'rûfu alıp, münkeri terk eylesin. Ancak
kendi işi için evinden dışarı çıksın!» buyurdu. Sonra selef-i sâlihînin, kendi
zamanlarında, ahbaplarını korkutup, her biri kendi evlâd ve tâbi olanlarına
yalnızlık ve uzletle emir ve vasiyet etmiştir. Şüphe yoktur ki onlar bizden çok
hayret ve basîret bulmuştur. Zaman ise onlardan sonra hayır değil, belki şer ve
zararlı olmuş, daha acılaşmıştır. Hazret-i Ömer (r.a.) buyurdu ki: «Uzlette kötü
arkadaştan rahatlık vardır. O hâlde elden geldiği kadar insanlarla görüşmeyi
azaltmalıdır. Çünkü insanlardan kurtulmak zordur.» Kâmil demiştir ki: «Bu zaman,
dilini tutma, bulunduğu yeri saklama zamanıdır. Aslandan kaçar gibi insanlardan
kaçma zamanıdır. Evde durmak ve Hakk'ın rızâsını kaçırmamak zamanıdır.» Yine bir
kâmil demiştir ki: «Allah hakkı için bu zamanda uzlet helâldir.» Ondan iki
yüzyıl sonra bir kâmil onu işitip: «Uzlet o zaman helâl olunca, şimdi vâcib
(lâzım) derecesine çıkmıştır» dedi. İkincisi şudur ki insanlar, mârifet yolu
yolcusunun huzur hâlini bozarlar. Zira insanlarla oturup kalkan mârifet tâlibine,
belki irfân ehline, halk tarafından riyâ ve süslenme düşünceleri gelip kalb
huzuru bozulur. Nitekim insanları görmek riyâ yaygısıdır denilmiştir. Bir ârifin
kapısına gidip: «Ziyâret ve görüşmenle bize ikrâm eyle» dediklerinde, o ârif
gelenlere içeriden cevap verip: «Ziyâret ve görüşmeden daha faydalı olan,
arkanızdan duâ yapmakla size ikrâm ederiz» buyurdu. Zira ziyâret ve görüşmeden
tezyîn ve riyâ hâsıl olur. Gâibâne duâ ise, ihlâslı olmaya yakın olduğundan
kabul olur. Selef-i sâlihînin çoğu süslenme ve gösteriş korkusundan ziyâret ve
görüşmeyi bırakıp, insanlardan uzletle selâmet bulmuşlardır. Ölmeyecek kadar
yemekle kanâat etmişlerdir. Gönül cemiyeti ile lezzetlenmiş ve dolmuşlardır.
Huzur ve üns ile kulların seçkinleri olmuşlar ve ebedî Hakk ile kalmışlardır.»
Nazm:
1. Kadr-i
fakrı bil fenâ ol, yâr-ı sultân olma hiç,
Fakr imiş
cem'iyyet-i hâtır, perîşân olma hiç.
2. Bu
güler yüz ve tatlı söz, halkı avlamak içindir.
Çünkü
sayyâd olmadın gûyâ vü handân olma hiç.
3. Terk-i
zevk u lezzet-i cismânî âsândır velî,
Merd isen
lezzet-i nefsânîde sûyân olma hiç.
4. Hırka
vü seccâde vü imâme vü tesbîhi koy.
Sahrâ-yı
evhâm u tesvîlât-ı şeytan olma hiç.
5. Hıfz-ı
zâhir mûcib-i ihmâl-i bâtındır hemân,
Hıfz-ı
hüsn-i hulk edip cismi nigehbân olma hiç.
6. İzzet
vü rağbette olsan, çok olur hâsid sana,
Misl-i
Yûsuf mübtelâ-yı mekr-i ihvân olma hiç.
7. Ger
saâdet-mend isen, tenhâya gel, halkı unut,
Hakkı üns-i
Hakk'ı bul, setr et, peşîmân olma hiç.
1. Fakrın kıymetini bilip aşkla yok ol, sultana sevgili olma hiç.
Hâtırın
toplanması fakr imiş, hiç perîşân olma.
2. Bu
güler yüz ve tatlı söz halkı avlamak içindir.
Mademki
avcı değilsin, öyleyse söyleyip gülüp durma.
3. Cisim
lezzet ve zevklerini terk etmek kolaydır,
Ama merd
isen nefis lezzetlerinde gezinme hiç.
4. Hırka,
seccâde, imâme ve tesbîhi bırak.
Vehim
yurdu ve şeytan oyuncağı olma hiç.
5.
Görüntüyü korumak içi ihmal etmeyi getirir.
Güzelliği
korumayı huy edinip cisme bakar hâle gelme hiç.
6. Eğer
yücelik ve rağbette olursan birçok kişi sana hased eder.
Yûsuf
gibi kardeşlerinin hîlesine tutulma hiç.
7. Eğer
saâdet ehli isen tenhâya gel, halkı unut.
Ey Hakkı!
Allah dostluğunu kazan da onunla örtünüp pişmanlıktan kurtul.»
Sekizinci Madde
Uzlet eden âriflerin iki sınıf olduğunu açıklar.
Ey azîz! Ehlullah demişlerdir ki: «İnsanlardan ayrılma ve uzlet etme konusunda
mârifet ehli iki sınıf olmuştur.
1 — İlim
yayma ve hikmet beyân etmekte halkın ona ihtiyacı olmayan âriftir. O ârifin hâli
rûhlar ve âlâdır. Zira insanlardan uzlet ona uygun ve evlâdır. Zikr ve fikir
onun en iyi işidir. Mevlâ'nın ünsü en tatlı şeydir. İşte bu ârif kendi evinde
oturur. Ne kimse onu bilir ne o kimseyi bilir. Ancak cemaat ve Cum'a'ya ve
faydalı ilim meclisinde hâzır bulunur.
Fârisî kıt'a
(tercümedir):
Âfiyet
köşesinde oturanlar,
İtin
dişini, insanın ağzını bağlarlar,
Kâğıdı
yırtıp, kalemi kırarlar,
Lâf eden
dilinden kurtulurlar.
2. İlimde
rehber olup, din işlerinde insanların kendisine muhtaç oldukları âriftir. Böyle
ârifin insanlardan ayrılma rahatı ve uzlet afiyeti mümkün değildir. Belki
insanlar içinde bulunup, din ilminin yayılmasına devam eder. Lâkin insanlarla
sohbet için ona iki şey önemle lâzım olur: Biri uzun sabır, büyük hilim ve güzel
ahlâktır. İkincisi, kendisi insanlarla görüşme zamanında, kalbiyle onlardan uzak
olmaktır. İşte onunla konuşurlarsa, akılları alacak kadar söyler. Ziyaretine
giderlerse, herkese mertebesi miktarınca ikram eyler. Ona dil uzatırlarsa, sükût
ile cevap verip, mahzun olur. Ondan yüz çevirirlerse, onu nimet bilip, memnun
olur. Hayırla hak üzere giderlerse, onlara muvafakat eyler. Kötülük ve boş
şeylere meyl ederlerse, el çeker. Kabul ederlerse, nasihat ve terbiyelerinde
yumuşak olur. Kabul etmezlerse, onlardan ayrılır. Sonra imkân nisbetinde
ziyaret, hasta yoklama, davet ve icabet gibi hukuk ve âdetlerine riayet eyler.
Görünüşte onlarla iyi geçinip, eziyetlerine katlanır. İhtiyacını onlardan
saklayıp, yalnızken izâle ve çâresi cihetine gider. Hizmetlerini ücretsiz görüp,
kendine düşen işlerini, minnet etmeden yapar. Her hususta, herkese rıfk ve lûtf
ile müsamaha edip, halk ile Hâlık için güzel muamele eder.
İnsanların bilmediği ârife, insanlardan uzleti kolaylaştıran şeyler üçtür:
1 —
İbâdetlerini gece ve gündüz saatlerine tevzî edip, bütün vakitlerini ibâdetle
geçirmektir. Zira ibâdetle meşgul olmak âfetlerden rahat ve selâmettir. İzzet ve
lezzet almaya ve mârifet devletini bulmaya alâmettir. İnsanlarla ünsiyet iflâs
ve melâmettir. Nitekim Hazret-i Mûsâ aleyhisselâm, Allahü Teâlâ'nın kelâmının
lezzetiyle me'lûf olup, Tûr-i Sînâ'dan döndükte insanlardan çok kaçınır,
yanlarına sokulmazdı. Hattâ insanların sözlerini duymamak için parmaklarını
kulaklarına sokar, onlardan uzaklaşır, tenhâlarda dururdu. Zira o zaman onların
sözünü, yalnız ve insanlardan uzak hâlde merkez sesine benzer bulurdu.
2 —
İnsanlardan bir şey istemeyip, hepsinden ümîdini kesmektir. Demek ki büyük
insanlar, o ârifin nazarında ağaç ve taş gibi olup, belki yok gibi olup fenâ
bulur. Zira faydası ve zararı olmayan varlığı ve yokluğu berâber olur. Beyt:
«Hakkı, cemî'-i halktan müstağnîyim billâh ben, Hallâk-ı âlem var iken, halk-ı
zamanı neylerim?» Ey Hakkı! And olsun ki benim cihan halkına ihtiyâcım yok.
Âlemlerin yaratıcısı varken devrin insanlarını ne yapayım?»
3 —
İnsanları gözetleyip, ahlâk ve tavırlarını düşünmeli, hatırlamalıdır. İşte ârif,
bu üç hususa devamla, insanlarla sohbeti bırakıp, dergâh-ı Hakk olan kalbine
gelir, üns ve huzuru bulup, sürûru dâim olur. İnâyet ve tevfîk Hakk'tandır. O ne
güzel sahip ne güzel refîktir. Zira insanlardan uzak olan sıddîk, uzaklığı kadar
Hakk'a yakın olur. Hakk Teâlâ kendi huzuruna çağırdığı kuluna, insanlara meyl
etmesin diye, insanların ezasını icrâ eder. Her şeyden uzaklaşıp mâsivâ ile
kalmaz. Kalbinden dışarıda olan bir kimseye itibar ve i'tirâz etmez. Kıt'a: «Hakk
Teâlâ anı ki ede güzîn, Dostluk meclisinde eder nişîn, Bend eder ona bâb-ı
esbâbı, Gayre meyl etmek olmaz ahbâbı.» Allah Teâlâ'nın seçkinleştirdiği kişi
dostluk meclisinde oturur. Ona sebep kapılarını kapatır ki, dostlarından
başkalarına meyl etmesin. Demek ki insanların eziyeti ona devlet, ni'met ve
sevinçtir. Zira o, onun insanlardan yüz çevirip insanların Rabb'ine dönme
sebebidir. Kıt'a (tercümedir): «Aslında her düşman sana ilâçtır. Hakîkatte
dostlar sana düşmandır. Çünkü seni Hakk'tan meşgul ederler. Hakk'ın lûtfunu ara,
O sana yardımcıdır.» Hakk Teâlâ'nın sâfî kullarında âdeti, bu velî kullarına
başlangıçta halkı musallat eylemektir. Zira düşmanın sözü, Hakk'ın sopası olup,
gayrıya meyl eden gönüllere onunla vurup, mâsivâdan döndürüp, kendi huzuruna
getirir.»
Nazm:
1.
Halktan tâ key esîr-i gam-ı bîhûde olam,
Ey dil,
ünsiyet-i aşk ile âsûde olam.
2.
Dem-be-dem mevc urur ol bahr-ı kıdem kalbimde,
Hayfdır
levs-i hadeslerle ben âlûde olam.
3.
Varlığım aşkla eksilse güneş ile ay gibi,
Nâkıs
oldukça yine aşk ile efzûde olam.
4. Aşk
nârıyla yanıp küllî kül oldum tâ kim.
Zulmetim
mahv olup, ol nûr ile endûde olam.
5.
Zinde-dildir o ki bî-hâb u hor oldu şeb ü rûz,
Sa'yim
oldur ki dem-i aşk ile ol sûde olam.
6.
Muktezâ-yı mey-i aşk oldu çü sekr ü hayret,
İster ol
mey ki ben ve sen demeyip hû'da olam.
7.
Alamadan fakr ü fenâ râyihasın ey Hakkı,
Tâ ki
mezkûm-ı gam-ı bûde ve nâbüde olam.
1. Ne zamana dek halkın boş üzüntüleriyle esîr olayım.
Ey gönül!
Oysa aşk dostluğu ile rahatta olmalıyım.
2. Ezel
denizi durmadan gönlümde dalga vurur.
Benim pis
cerahatlere bulaşmam elbette yazık olur.
3.
Varlığım Güneş ve Ay misâli aşk ile eksilse (küçülse) bile
Elbette
küçüldükten sonra aşk ile tekrar büyür.
4. Aşk
ateşiyle yanıp baştanbaşa kül oldum.
Tâ ki
zulmetim yok oldu da o nûr ile parlayayım.
5.
Gece-gündüz uykudan ve yiyip içmeden kesilen kişi zinde gönüllüdür.
Gayretim
odur ki aşk demiyle aynı havanda dövüleyim.
6.
Sarhoşluk ve kendinden geçme aşk içkisinin gereğidir.
O ilişki
ister ki ben ve sen demeyip «Hû (o)» ile dolup onu söyleyeyim.
7. Ey
Hakkı! Fakr u fenâ kokusunu alamıyorum.
Herhâlde
varlık-yokluk gamının nezlesine tutuldum.»
Dokuzuncu Madde
Uzletin kısımlarını ve hâlini açıklar.
Ey azîz! Ehlullah demişlerdir ki: «İnsanlardan uzlet az konuşmaya sebep olur.
Zira insanlardan uzlet eden kimse sohbet edecek kimse bulamaz. Yalnız kalır. Bu
da onu konuşmamaya götürür. Uzlet iki kısımdır: Biri mürîdin, diğeri muhakkıkın
uzletidir. Mürîdin uzleti, yâr olmayanlarla bulunmamak, görüşmemektir.
Muhakkıkların uzleti, Allahü Teâlâ'dan başkasına gönül vermekten, kalb
çevirmekten uzak olmaktır. O hâlde muhakkıkların kalpleri, Hakk'ın mârifetinden
başkasına mahal değildir.» Uzlet edenlerin üç niyeti olur: Biri, insanların
zarar ve fitnelerinden kurtulmak niyetiyle yapılan uzlettir. Biri, kendinin
zarar ve ağırlığından insanları korumak niyetiyle yapılan uzlettir. Bu niyet
birincisinden daha muteber olup, tercih edilir. Zira birincisinde insanlara sû-i
zann, bunda ise kendi nefsine kötü zann vardır. Nefse ise sû-i zanda bulunmak
lâzımdır. Bu ebrârın âdetidir. Üçüncüsü, mele-i a'lâ tarafından Mevlâ ile
sohbeti nefse tercih ve îsâr niyetidir. Demek ki uzletin en yüksek kısmı, kendi
nefsinden uzlet etmek, Mevlâ ile sohbeti mâsivâya tercih edip huzuruna
gitmektir. Uzleti ülfet üzere tercih edip nefsinden kalbine geçen kimse,
Mevlâ'sını ondan gayrısına tercih etmiş olur. O kimseye Allahü Teâlâ'nın ihsan
ettiği mevhibe esrârını ancak kendi bilir. Gerçi uzlet ile susma birbirinin
gereğidir. Ama kalbin susması bu gereklilikte olmayabilir. Zira yalnız olan
kimse kendi nefsinde, mâsivâyı mâsivâ ile söyler bulunmuştur. Onun için susmak,
altı esastan müstakil olarak bir esas kılınmıştır. Uzlete devam edip,
insanlardan ve nefsinden yalnız kalan kimse, vahdaniyet-i İlâhiyye sırrına vâkıf
olur.» Uzlet hâllerinin en yükseği halvettir. Halvetin neticesi mârifet ve esrâr-ı
ehadiyettir. Uzletin bir özelliği de dünyayı tanımayı sağlar. İşte insan cismânî
gıdadan yüz çevirip, insanlar uyurken uyanık olsa, zikrullah ile kendisinde
susup, insanlardan ve nefsinden uzlet eylese ve bu dört haslet onda berâber
bulunsa, onun beşeriyeti melekiyete tebeddül olup kulluğu efendiliğe, gaybeti
şehâdete, bâtını zâhire ve aklı hisse tebdîl olur. Kendisi abdal zümresine girip
mukarrepler makamını bulur. Devlet ve mârifete kavuşup muhabbet saâdetine vâsıl
olur.
Rubâîler:
1.
Ünsiyet-i nâs eden gönüldür nâsî.
Sohbetleri gafletiyle oldur kâsî.
İflâs
alâmeti bil istînâsı,
Koy nâsı,
hoş eyle yâd-ı Rabbin nâsı.
2. Hak
ile huzur eden gönül gülşendir.
Gaflette
kalan gönül değil külhandır.
Çün
gaflete gönlümü salan düşmandır,
Pes
düşman ve dostum bana rûşendir.
3. Hakkı
anı fikir kıl ki ülfet oldur,
Nâsı ko,
kitaba bak ki sohbet oldur.
Az ye, az
uyu, az iç ki ni'met oldur,
Fakr ile
fenâyı bul ki devlet oldur.
4. Hakkı
anı yâd kıl ki lezzet oldur.
Benlikten
ırak otur ki uzlet oldur.
Meyletme,
karışma halka izzet oldur.
Tenhâda
kitaba bak ki sohbet oldur.
5. Hakkı,
bu cihanı halka ver izzet kıl.
Müstağnî
olup bu nâstan uzlet kıl.
Yârâna
bedel kütüple hoş sohbet kıl,
Hikmetle
gönülde dem-be-dem ülfet kıl.
6. Hakkı
sana dost olan olur hem düşman,
Su misâli
seni içen eder beevil o zaman.
Yay gerçi
oku eder der-âğuş hemân.
Kendinden
ırağa atar oku o kemân.
7. Hakkı
sana dost dâim ol Mevlâ'dır,
Hem
atadan, anadan sana evlâdır.
Mecnûndur
o dil ki kıblesi Leylâ'dır,
Mevlâ'ya
teveccüh etse dil a'lâdır.
8. Hakkı
dü cihânda câna Rahmân yeter,
Koy nâsı,
hemân oku ki Kur'ân yeter.
Tenhâda
kütüp seninle yârân-ı beştir,
Olmasa
kütüp gönülde cânân beştir.
1. İnsanlarla dostluğu unutan gönüldür.
Sohbetlerin gafletiyle kaskatı olmuştur.
İnsanlarla karışmayı iflâs alâmeti bil.
İnsanları
bırak da onların Rabb'ini hoşça yâd eyle.
2. Hakk
ile huzur eden gönül bir gül bahçesidir.
Gaflette
kalan gönül değil, hamam ocağıdır.
Gönlümü
gaflete salan ise düşmandır.
Öyleyse
dost da düşman da bana apaçıktır.
3. Ey
Hakkı! Allah'ı düşün ki, asıl dostluk odur.
Nâsı
bırak, kitaba bak ki, gerçek sohbet odur.
Az ye, az
iç, az uyu ki ni'met budur.
Fakr ile
fenâyı bul ki gerçek devlet (talih) işte odur.
4. Ey
Hakkı! Allah'ı yâd eyle ki lezzet odur.
Benlikten
uzak otur ki, uzlet odur.
Halka
meyledip karışma ki, yücelik odur.
Tenhâda
kitaba bak ki sohbet odur.
5. Ey
Hakkı! Bu cihanı halka ver ki yücelik bul.
İnsanlardan yüz çevir ki, uzlet bul.
Yârâna
bedel kitaplarla sohbet et de
Hikmet
ile gönülde devamlı ülfet kıl.
6. Ey
Hakkı! Sana dost olan, aynı zamanda düşman sayılır.
Su misâli
seni içen o azman beevil eder.
Gerçi
yay, oku hemen kucağına çeker ama
Sonuçta
onu yine kendinden uzağa atar.
7. Ey
Hakkı! Senin değişmez dostun o Mevlâ'dır.
Ana -
babadan bile senin için önemlidir.
Kıblesi
Leylâ olan gönül elbette Mecnûn (deli) dur.
Gönül
eğer Mevlâ'ya yönelirse a'lâdır.
8. Ey
Hakkı! İki cihanda senin için Rahmân olan Allah yeter.
Nâsı
bırak, devamlı oku ki Kur'ân sana yeter.
Yalnız
kaldığın zaman sana dost olarak kitaplar yeter.
Eğer
kitabın da yoksa gönlündeki sevgili sana yeter.»
Onuncu Madde
Uzletin nihâyeti olan halvete girişin şartlarını, esaslarını,
usûllerini ve halvetin neticesi olan vâridât, esrâr ve vusûlün elde edilmesini
açıklar.
Ey azîz! Ehlullah demişlerdir ki: «Mârifet yolunda ilerleyen, Allahü Teâlâ'nın
huzuruna giden yakîn sahipleri, insanlardan ve nefsinden uzlet edip, küçük
karanlık bir odada halvette oturur. Beden ve kalbiyle insanlardan uzak olduğu
kadar Mevlâ'sına yakın olur. Halvete girmenin şartları, rükünleri ve usûlleri,
vâridât, esrâr ve vusûlü vardır. Halvette olana bunlar yardımcı, mürşid ve yakın
arkadaş olur. Halvetin şartları: Hakk yolu şartları olup, daha önce bildirilen
îmân ve akîdesini düzeltmektir. Abdest ve namazı öğrenip dünya lezzetlerini
bırakmaktır. Kalbîne teveccüh edip, gönlün ve rûhun hakîkatini bilmektir. İşte
bu dört şart bulunmadıkça halvete girmek tehlike ve zarardır. Halvetin
rükünleri: Mârifet yolunun rükünleri olup; az yemek, az uyumak, az konuşmak,
insanlardan uzlet etmek, zikr ve fikre devam etmektir. Bu rükünler bulunmadıkça
halvete girmek kendini hapsetmek gibidir. Halvetin usûlü: İnsan rûhunun
makamlarının aynı olup, beyân olunacak tevekkül, tefvîz, sabır ve rızâyı elde
etmektir. Bu dört asıl kalpte hâsıl olmadıkça halvete girmek tehlike ve
haramdır. Zira Vâhid-i Sultân'ın mahkûmu olan irfân tâlibi için, mürşid-i kâmil
olmadan halvete girmek aklına ziyandır ve amansız helâk edicidir. Ama bu
şartlar, rükünler ve usûllerin tamamen bulunduğu kimse yakîn sahibi olup, her
korku ve tehlikeden emîn olmuş olur. Mürşidsiz ve halvetle emrolunmaksızın
halvete girse vazgeçirilir. O halvette hâllerin vâridâtı, makamlar, esrâr ve
kerâmetler ile ibtilâ olunur. Demek ki halvet ehli çile murâd eyledikte,
kendisine lâzım olan önce insanlarla kendisi arasında evinin kapısını kapatmak
ve uzlet etmektir. Böylece dışarıdan haberi olmaz. Sonra ev halkı ile kendi
arasındaki halvet kapısını kapatıp yalnız kalmaktır. Böylece yanına kimse gelmez
olur. Kıbleye dönük, bağdaş kurup oturur, gizli olarak (kalben) kelime-i tevhîde
veya ism-i Celâl'e (Allah ismini söylemeye) gece gündüz devam eder. Ancak abdest
bozmak, Cum'a ve cemaat için dışarı çıkar. Diğer zamanlar halvetinde bulunur.
Bozuk düşüncelerin gelmesinden korunsun. Böylece dıştan ve içten gelen hiçbir
şey onu zikir ve fikrinden alıkoymasın. Yemesinde ihtiyat üzere olsun. Hayvanî
olmayan, yağsız yemeklerden mîdesinin yarısını doldursun. Böylece ne çok aç ne
de çok tok hâlde bulunmasın. Mizâcının i'tidâline devam etsin. Mizâcı kuruyup
hayâllere düşmesin. Ama kalbine gelen vâridât ile mizâcı değişirse, bu değişmeyi
ni'met bilsin. Bununla melekî vâridâttan nasîb alsın. İşte rûha âit melekî
nûrânî vâridât ile rûhânî vâridât ve şeytânî ateşin farkını vâridât zamanında
kendisinde bulduğu soğukluk ve lezzetle yahut elem ve hayretle bilsin. Zira
kalbe gelen vâridât melekî olursa, onun akabinde beden soğukluk ve lezzetle dert
ve hayret bulmaz. Sûreti değişmez. Gönülde ilim ve hikmet kalır. Mâsivâ kalırsa
elem ve hayret bulur. Gönülde karışıklık, fesâd ve gevşeklik kalır. Bundan
kaçınmalı, zikr ve fikir ile meşgul olmalıdır. Kalbini ondan kurtulmuş ve rahata
kavuşmuş bulur. O vâride muaraza etmeyip teslim olsun. Halvete girecek kimse
gireceği zaman iki şeye inanmalıdır: Biri, Allahü Teâlâ'nın ortağı ve benzeri
yoktur diye inanmalıdır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de Şûrâ sûresinin on birinci
âyetinde: «O'nun misli yoktur» buyurmuştur. O hâlde halvette ona hangi sûret
görünür ve «Ben Allah'ım» derse, ona «Sübhânallah, ente billâh» deyip, gördüğü
sûreti muhafaza etsin, ondan yüz çevirip zikr ve fikrine devam etsin. İkincisi
halvetinde Hakk'tan ancak Hakk'ı isteyip mâsivâya meyilli olmasın. Bütün kâinat
ona verilse edeble kabul edip, Yaratıcıya dönüp, zikr ve fikirden ayrılmasın.
Zira Allahü Teâlâ onu imtihan edip, melekûtun acîb hâlleri ile mübtelâ eder.
Onlardan birine bağlanır kalırsa o şey ondan gider. Matlûbu elde etmeye
çalışırsa bir şey kaçırmayıp, her murâda erişir. Ama önce ondan gâib olan his
âlemini ona göstererek, onu ibtilâ ve imtihan eder. Böylece zulmanî duvarlar ona
insanların evlerinde olan işlerinden hîcâb ve engel olmaz. Ona bir kimsenin
sırrını başkasına söylememek vâcib olur. Filân gıybet edici, filân içkici ve
filân zina edicidir deyip, kendini ve insanları ortaya koymasın. Settâr ismiyle
hâllensin. O kimse kendisine gelip nasîhat isterse, o zaman o işini kendisine
yalnızken nasîhat yollu söylesin. Elinden geldiği kadar bu hissî keşiften yüz
çevirip, zikr ve fikrine devam etsin. Sonra hayâlî keşfe gider ve onun için aklî
mânâlar hissî sûretler olarak görünürler. Fakat bununla da kalmayıp zikr ve
fikrine geçmelidir. Kendisine meşrûbât verilirse, suyu içsin. Yine bal varsa
içsin. Şaraptan kaçsın. Zikr ve fikir ile meşgul olup o hayâlî keşften kaçsın.
Böylece zikr olunan ona mücerredler âlemini açsın. Onun üns huzuruna geçsin.
Zikr olunanları zikredenden fark, müşâhedenin şâhidinin yerinde kalması ve
sonunda zevk ve lezzet bulunmasıdır. Nevm ise sâhibinde bir şey bırakmayıp
hepsini alır. Böylece sonunda uyanıklık, pişmanlık ve istiğfâr olur. Sonra Hakk
Teâlâ onu imtihan için mülk mertebelerini ona arz eder. Eğer tertîb üzere ederse
ona en önce mâdenlere âit sırları gösterir. O zaman her taşın fayda ve zarar
özelliklerini bilir. Eğer o keşfe tutulur kalırsa Hakk'ın huzurundan kovulup,
kazandığını da kaybedip, zarar içinde kalır. O keşiften yüz çevirip, zikr ve
fikrine devam ederse Allahü Teâlâ bitkilere âit sırları ona keşf eder. Her bitki
çiçek ve ot kendi özelliğini ona söyler. Mâdenleri keşf ettiği zamanki gıdâsı,
harâret ve rutûbeti çok olan şeylerden olmalıdır. Bitkileri keşf zamanında ise
harâret ve rutûbeti mu'tedil olan şeyler yemelidir. Bu keşiflere de bağlanıp
kalmazsa Hakk Teâlâ hayvanlara âit sırları ona keşf eder. Her hayvan ona selâm
verip kendi zarar ve faydasını haber verir. Her âlem kendi tesbîh ve tahmîdini
çeşitli zikirlerle ona beyân eder. Onunla da kalmazsa Hakk Teâlâ ona dirilerdeki
hayatın sır ve sebepleri âlemini keşf eder, yâni açar. Onunla da kalmazsa Levh'e
âit levhalar keşf olunup, korkuyla hitâb olunup, onun için bir dolap kurulur.
Sûretlerin nasıl değiştiği ona görünür. Bununla keşfin nasıl latîf olduğunu,
letâfetin nasıl kesâfet bulduğunu anlar. Onunla da kalmazsa ona kıvılcımlar
saçan bir nûr keşf olunur ki, ondan örtünür, saklanır. Fakat gizli zikre devam
ettiği müddetçe ona hiçbir şey engel olmaz. İşte hazretin huzuruna giriş, duruş
ve çıkış âdâbını çeşitli şekilleri ile bilir. Dâimî müşâhede, İlâhî ilimlerin
gelişi ve bütün yolların devri ona ma'lûm olur. Orada da kalmazsa ona ince
ilimler mertebeleri ve doğru düşünceler keşf olur. Demek ki akla gelen çeşitli
mugalâtaların şekillerini, ilim ile vehmin farkını bilir. Rûhlar âlemi ile
cesetler âlemi arasında olan olayların oluş alâmetleri, sebepleri ve İlâhî
sırrın inâyet âlemine sereyânı ona iyân olur. Onunla da kalmazsa ona tasvîr,
tahsîn ve tezyîn âlemi keşf olur. Ukûlün (akılların) kudsî sûretlerden hangi
sûrette olduğunu bilir. Onunla da kalmadıysa ona kutubluk makamı açılır. Bundan
önce müşâhede ettiklerinin hepsi âlem-i yesâr (sol âlem) idi. Bunların yeri
kalptir. Ona bu âlem keşf oldukta mevcûdâtın tertîbini, vücûdun cümleye
sereyânını ve kâinatın daha çok sırlarını bilir. Hâfızası kuvvetlenir. Ehline
rumûz ile bildirebilir. Onunla da kalmazsa ona gadab ve hamiyet âlemi keşf olur.
İşte ehl-i âlemde olan gadab ve hamiyetin, muhâlefet ve düşmanlığın menşelerini
ve şekil ve sûretlerin ayrılıkların mebde'lerini bilir. Onunla da kalmadıysa ona
gayret, hakkı izhâr, doğru mezhepler ve indirilen şerîatlar âlemi keşf olur. Her
keşf oldukta mevcûdâtın tertîbini, vücûdun cümleye sereyânını ve kâinatın daha
çok sırlarını bilir. Her keşf olan makam ona tevkîr ve ta'zîm ile yüz döner.
Onunla da kalmadıysa ona hayret âlemi keşf olur. Bundan âcizlik ve kusurluluğunu
anlar. Bu âlem-i illiyyûndur. Onunla da kalmadıysa ona Cennetin mertebe ve
dereceleri keşf olur. Birbirine tedâhülün ve çeşitli ni'metlerin üstünlüklerini
anlar. Ve o dar yol üzerinde sâkin olur. Orada Cehennemin dereke ve katlarını ve
birbirine tedâhülünü ve azapları geniş olarak görür. O keşf ile de kalmadıysa
ona ervâh-ı müstehlike münkeşif olur. Onları meşhedlerinde sarhoş ve hayretler
içinde bulur. Vecd sultânı onlara gâlip olmuş olur. Onların hâli onu çağırmış
olur. O çağırmayı kabul etmediyse ona bir nûr keşf olur ki, onda kendinden başka
kimseyi görmez olur. Orada rûhânî lezzetten onu büyük bir vecd alır ki, ondan
önce onu bilmezdi. O zaman gördüğü her şey nazarında küçük görünür. Kendi o nûr
içinde kandîl gibi hareketli bulunur. Onunla da kalmadıysa ona insan şeklinde
sûretler görünür. Yüzlerinde perdeler, örtüler olur. Onların başka tesbîhleri
vardır. İşitince anlaşılır. Kendi sûretini onların arasında görür. Onunla
makamını bulduğu vakti ve hâli bilir. Onunla da kalmadıysa ona Rahmân'ın sırları
keşf olur. Onda her şeyin sûretini görür. Keşf olunan her şeyi orada bulur. Her
âyân ve alâmât (işaret) onda iyân olur. O zaman kendi hakîkatini ve rütbesinin
sonunu anlar. Mârifet ve velâyetten neye kavuştuğunu tanır. Onunla da kalmadıysa
ona her şeyin üstâd ve mu'allimi keşf olur. Onun eserini görür. Telkînini alır.
Onunla da kalmadıysa ona muharrik-i ef'âlî tecellî eder. Onunla da tesellî
olmadıysa Allahü Teâlâ ona isim ve sıfatları ile tecellî eder. İşte o ismin
nûrlarının satvetinde o ârif mahv ve fânî olup kendinden gider. Gereğince
hil'atlarla bekâya erer. Oradan çıktığı gibi yine dünyaya bağlı hisler âlemine
gelir. Yahut o çıktığı âlem-i lâhûtta kalır. Bu rûhânî mi'râc, halvete girmekle
hâsıl olur. O tecellîlere yükselmenin müddeti, gafletin bulunmasına göre kısa
veya uzun olur. Mâsivâyı unutması kadardır. Hakk'ın huzûrunu bulur. Halvette
oturan, Rabbü'l-Âlemîn Hazretlerine sıdk ve yakîn ile tam teveccüh ettiyse, o
sır ve hâllerin birisi ona keşf olmayıp, o fitne ve belâlara yolundan kalmayıp
hepsini aşar. Hakk Teâlâ'dan yardım ve inâyetle ve muhabbet cezbesi ile ve
emniyet ve sür'atle fiil, isim ve sıfatların tecellîleri mertebesine kavuşur.
Demek ki mürîd ve meczûb olan huzur ve ünsü tez bulur; mürîd ve sâlik olan keşf
ve kerâmet ile inâyet olunur. Gâfil ve kovulmuş olan insanlarla ünsiyette
kalır.»
Rubâîler:
1. Hakk
vâr ulûdur, bu nâs ve sen mevhûmsun.
Emvâta
alâka eylesen mezmûmsun.
Hâcet
dilesen kimseden mahrumsun.
Bağlarsan
eğer Hüdâ'ya dil mahdûmsun.
2. Hakkı
Hakk ve halk arasına dâhilsin.
Hor oldun
eğer, halâikâ mâilsen,
Müflissin
eğer bu nâstan sâilsen.
Verdinse
o Rabb-i nâsa dil nâilsin.
3. Ma'şûk
mekânı olamaz hem-dem-i vasıl,
Derd ile
kalır âşık bî-merhem-i vasıl.
«Ve hüve
meaküm eyne mâ küntüm» der Hakk.
Kendiyle
bulan onu olur mahrem-i vasıl.
4. Halkın
nesi var ki meyl edersin ey dil?
Kendin
gibi âcizi neylersin ey dil?
Her bî-haber
peşinden gidersin ey dil,
Gel
Hakk'a ki halkı sen neylersin ey dil.
5.
Mahlûk-ı Hüdâ'ya şefkat et rahmet bul,
Eblehlere
hilm ü hürmet et rahat bul.
Sen
herkese rıfk u rağbet et rıfat bul,
Ger
edemedinse uzlet et izzet bul.
6. Ver
Hâlık'a halkı aradan çık git.
Her işte
zulm ü şerr ü adl ü hayrı fehm et,
«Niçin?»
deyip i'tirâz od'una yanma,
Teslim
ile seyr kıl, Behişte hoşça git.
7. Rıfk
ile kamuya ol halîm ü Settâr,
Bil
kadrini halka çok açılma zinhâr.
Mahlûku
yok eyle Hâlık'ı bul ey yâr,
Her dosta
bu söz vasiyetimdir her bâr.
8. Hakkı,
nice bin sefâ ki ettin, düştür,
Her ne
görüp duyup işittin rüyâdır,
Etrafı
gezip cefâya gittin düştür,
Bu kim
oturup nevâya gittin düştür.
1. Allah yücedir. Bu insanlar ve sen ise birer mevhûmsunuz.
Eğer
ölümlülere ilgi duyarsan aşağılıksın.
Birinden
hâcet dilesen ondan mahrum olursun.
Eğer
Allah'a gönül bağlarsan da övülmüş olursun.
2. Ey
Hakkı! Hakk ve halk arasına girmişsin.
Eğer
bunlardan kullara meyledersen hor olursun.
Eğer
istediğini insanlardan istiyorsan iflâs içindesin.
Yok eğer
insanların Rabb'ine gönül verirsen her şeye erişirsin.
3.
Vuslata erişirsen Ma'şûk mekânla kayıtlı değildir (her yerde O'nu görürsün).
Aşkın
ilâcı olmayan âşık dert ile kalır.
Allah «O
seninledir, sen neredesin?» der.
Oysa O'nu
kendinde bulan vasıla ermiş olur.
4. Ey
gönül! Halkın nesi var ki ona meyletmektesin?
Kendin
gibi âcizi ne yapacaksın?
Her bî-haber
peşinden gidersin ey dil,
Gel
Hakk'a ki halkı sen neylersin ey dil!
5.
Allah'ın yarattıklarına şefkat göster ki rahmet bulasın.
Ahmaklara
ise yumuşaklıkla davran ve hürmet et ki rahat olursun.
Herkese
incelik gösterip rağbet et ki yücelik bulasın.
Bunları
yapamıyorsan uzlet et, izzet bul!
6. Halkı
Hakk'a verip aradan çekil.
Her işte
zulüm, şer, adl ve hayrı anla.
«Niçin?»
deyip de i'tirâz ateşiyle yanma.
Teslimiyet ile seyir kılıp Cennet'e ulaş.
7.
Herkese yumuşaklıkla iyi davran ve ayıplarını ört.
Kendi
değerini anla da halka fazla açılma sakın.
Ey yâr!
Yaratıkları bırak Yaratan'a bak.
İşte
herkese dâimâ vasiyetim bu söylediğimdir.
8. Ey
Hakkı! Nice zaman sefâ sürdünse hepsi bir rüyâdır.
Her ne
görüp duyup işittin rüyâdır.
Her yeri
gezip cefâya gittin, bu da düştür.
Oturup
gıdâ yolunu tuttuysan bu da bir rüyâdır.»
|