3.FEN/2.BAB

 

 

 


DÖRDÜNCÜ FASIL
 

Mârifet yolundaki altı esasın dördüncüsü olan insanlardan uzletin faydalarını on nevi ile açıklar.

Birinci Madde
İnsanlardan uzleti, Kur'ân-ı Kerîm ve hadîs-i kudsî ile bildirir.


Ey azîz! Allahü Teâlâ kullarına inâyet edip, insanlardan uzletin dâimî huzur olduğunu duyurmuştur. Nitekim Mâide sûresinin yüz elli beşinci âyetinde: «Ey mü'minler, nefsinizin muhafaza ve ıslahı size aittir. Siz gücünüz yettiğince nehy-i münker (kötülükten sakındırma) ile doğru yolda olunca, başkalarının sapması size zarar vermez.» Nisâ sûresinin seksen birinci âyetinde: «Onlardan yüz çevirip, her işinde, özellikle onlar hakkında Allahü Teâlâ'ya tevekkül et.» En'âm sûresinin doksan birinci âyetinde: «Allah de ve onları bozuk oyunlarında bırak.» Hûd sûresinin yüz on üçüncü âyetinde: «Zâlimlere en küçük şekilde bile olsa meyletmeyin, müdahale etmeyin, onlara karışmayın ki, sizi Cehennem ateşi dokunur. Sizi o ateşten meneden Allahü Teâlâ'dan başka yakınlarınız yoktur. Sonra O'ndan da yardım olunmazsınız.» Kehf sûresinin on altıncı âyetinde: «Büyükleri olan Yemlîhâ kaçıp mağaraya giderken, yolda arkadaşlarına dedi ki: «Mademki kavmimizden ayrılmayı istedik ve onların Allahü Teâlâ'ya ibâdetleri yanında, ibâdette putları O'na ortak etmeleri bize ağır geldi, şimdi mağarayı mesken edinip Allahü Teâlâ'ya ibâdet edelim. Rabbiniz iki cihanda, rahmetinden size saçar ve işlerinizden din ve dünyada size yumuşaklık ve fayda üzere olan şeyi kolaylaştırır.» Yirmi sekizinci âyetinde: «Sabah ve akşam Allahü Teâlâ'nın rızasını isteyerek Rablerine dua edenlerle kendini beraber bulundur. Onlardan nazarını çevirip, dünya hayatının süsüne meyilli zengin ve eşrafla oturmayı isteme. Kalbini bizim zikrimizden alıkoyup, hevâsına tâbi olan kimseye itaat etme. Onun işi ziyan ve zâyi olmuştur.» Aynı sûrenin yüz on birinci âyetinde: «Cennette Rabbinin dîdârını talep ve rica eden, O'nun rızasını almak için sâlih ameller işlesin. O'na ibâdette kimseyi ortak etmesin.» Meryem sûresinin kırk sekizinci âyetinde: «Ben sizden ve bütün putperestlerden ve sizin Allahü Teâlâ'dan başka taptığınız putlarınızdan uzak dururum. Rabb'ime vahdaniyetle ibâdet ederim.» Furkan sûresinin kırk dördüncü âyetinde: «Sen zanneder misin ki, onların çoğu senin sözünü dinleyip anlarlar? Bildirdiğin tevhîd delillerini fehm ederler? Onlar ancak hayvanlar gibidir, belki hayvanlardan da sapıktırlar.» Necm sûresinin yirmi dokuzuncu âyetinde: «Ey Muhammed, bizim zikrimiz olan Kur'ân'dan yüz çevirenden uzak ol! Onun muradı, dünyada ancak geçinmektir.» Teğâbün sûresinin on dördüncü âyetinde: «Ey mü'minler, çoluk çocuğunuz düşman olduğundan sakının!» buyuruyor. Daha birçok âyet-i kerîmede uzleti haber veriyor. Hadîs-i kudsîde buyurdu ki: «Ey Âdemoğlu! Şaşarım o kimseye ki, kabre yalnız olarak konma zamanı yaklaşır da, o hâlâ insanlarla ünsiyet peşindedir. Ey Âdemoğlu! İnsanları aydınlatmak için kendini yakan mum gibi olma. Ey insanoğlu, insanlarla enîs olduğun hâlde benimle ünsiyeti nasıl istersin? Benim likâmı uzlette iste. Ey Âdemoğlu! İnsanlar günahının kokusunu alsalardı, seninle oturmazlardı. Ben ise Settâr ve Halîm'im. Ey Âdemoğlu! İnsanlar senin, benim bildiğim günahlarını bilselerdi, hiçbiri seninle konuşmazdı. Ben ise Gafûr ve Rahîm'im.» Arapça şiir (tercümedir): Rahatım var ise yalnızlıktadır; Bütün belâlarım hep çokluktadır. Kiminle bir müddet sohbet ettimse, Beni kötülemiş, ayıplamıştır. İçlerinde sâdık dost bulamadım, Sevgiyi korumuş, hürmet etmiştir. Ayrılmam onları zem için değil, Belki izzeti uzlette görmemdir.

İkinci Madde
Uzletin izzet ve hürmet olduğunu hadîs-i şerîflerle açıklar.


Ey azîz! Habîb-i Ekrem (s.a.v.) ümmetine şefkat edip, insanların âfetinin yine insanlar olduğunu duyurmuştur. Nitekim bir hadîs-i şerîfte buyurmuştur: «İnsanların âfeti, insanlardan başkası değildir.» Yine buyurdu: «Mü'minin hayırlı malı koyundur. Onunla yüksek dağlarda ve ova kenarlarında bulunup din fitnelerinden emîn olur.» Yine buyurdu: «Meliklerle oturan fitneye düşer.» Yine buyurdu: «Âlimler hükümdarlarla karışmayıp, dünyaya girmeyince, onlar kullar üzerine emîn elçilerdir. Hükümdarlarla oturup kalktıkları zaman, onlardan uzak olunuz ki, onlar hâin elçiler olmuşlardır.» Yine buyurdu: «Zâlime, zulmünde yardım için bir söz söyleyene, Hakk Teâlâ o zâlimi musallat eder.» Yine buyurdu: «Benden sonra hâkimler gelse gerektir. Kim onların kapısına gider ve yalanlarını tasdik eder ve zulümlerine yardım ederse, benden değildir.» Yine buyurdu: «Vahdet köşesinde uzlet eden, kötü kişi ile oturmaktan iyi ve sâlim iş yapmış olur.» Yine buyurdu: «Başkanlığı seven iflah olmaz. Hükûmet sürmek isteyen rahat bulmaz.» Yine buyurdu: «Câhil, kendi nefsinin düşmanı olunca, başkasına nasıl arkadaş olacaktır?» Yine buyurdu: «Akıllı düşman, ahmak dosttan yeğdir.» Yine buyurdu: «Kadınlar zümresi, şeytan hayalleridir. Erkekler için can belâsıdır. Eğri kaburga kemiğinden yaratılmış câhildir.» Yine buyurdu: «Kadınlar çoğunlukla câhil ve gâfildirler. Kadınların akılları ve dinleri noksandır.»

 

Nazm:

1. O sîmîn sâid-i şâhidden el çek tutma hiç anı,

Ki aklın pençesini âhir büker mekr ile destan eder.

 

2. O sîb-i gabgabı seyret îvâ etme ki dilde,

Dökülmüş katre katre kan bulursun nâr-ı pîstânı.

 

3. Gönülden iste cânı, hüsn-i tenden geç ki fânîdir,

Ger ola şems-i cân tâbân olur âfâk mestânı.

 

4. Vücûd âyînesinden aks-i cândır kim zuhûr etmiş,

Anın aks-i cemâlidir güzeller hüsnü hem ânı.

 

5. Fakirullah'ı Hakkı'dan iyân seyrân eden ârif,

İyân ehlidir ol neyler, beyân ü akl ü bürhânı.


1. O güzelin gümüş kollarından el çek ve hiç onu tutma ki o, aklın pençesini hîle ile büküp destan hâline getirir.

 

2. O elma gibi çeneyi seyret ama sakın gönülde ona yer ayırma. Memelerin nar şeklini ise dökülmüş damla damla kan olarak anla.

 

3. Cânı, tâ gönülden iste, ten güzelliğinden vazgeç ki bu geçicidir. Eğer cân güneşi parlarsa ufuklar ona mest olurlar.

 

4. Vücûd aynasından yansıyan, gerçekte cân görüntüsüdür. Güzellerin güzellik ve alımlılığı ise O'nun güzelliğinin aksidir.

 

5. Allah'ın fakrını Hakkı'da apaçık gören ârif, gerçekten iyân ehlidir, beyân, akıl ve delil onun nesine gerek...

Üçüncü Madde
Uzletin Allahü Teâlâ'ya yakınlık olduğunu ve dâimî üns verdiğini ve tam huzura kavuşmaya götürdüğünü açıklar.


Ey azîz! Ehlullah demişlerdir ki: «Halktan uzak olan, Hakk'a yakın olur. İnsanlara yabancı olan Rabbi ile ünsiyette olur. Melekûta insanlardan kesilmededir. İnsanlardan uzlet akıllıların âdetidir. Uzlet hayırlı, onlardan ümîdini kesmektir. Rahat tenezzühde, selâmet yalnızlıktadır. Uzletin semeresi Allahü Teâlâ ile ünsiyettir. Dünyayı bilen, ondan uzak durur. İnsanları anlayan yalnız bulunur. İnsanlardan uzak olan, o huzur ile saîd olur. İnsanlardan kesilmeyen, insanların Rabb'ine vâsıl olamaz. İnsanlardan ayrılana müjdeler olsun. O kalbiyle meşguldür. İnsanlarla oturup kalkmak âfettir. Çok görüşmek mihnettir. Ahmaktan uzak ol ki, müdârâsı helâl ve melâldir. Muvafakati dalâlettir. Muhalefeti rezâlettir. Ahmakın meveddetinden kaçın. Çünkü ondan hayır gelmez. Sonra fayda edeyim derken zarar eder. Zıddıyla ülfet edenin ayıbı ortaya çıkar. Câhille sohbet acı azaptır. Akılsızla arkadaş olma. Yabancı ve hâinden emîn olma. Akıllı, müttakî, âlim ve zekî ile arkadaşlık et. Allahü Teâlâ katında günah olan şeylerde mahlûka, kullara itaat edilmez. Kadınlarla çok yalnız kalınca, gönülde muhabbetleri kalmaz. Kadın yılandır, ancak sokması zararsızdır. Gerçi kadın kısmı şerlidir ama ona ihtiyacımız ondan daha şerlidir. Kadın hîle ye hizmet eder. O hâlde ondan kaçınmak lâzımdır. Nâmahrem kadına bakmaktan göz yuman, kalbinde îmân tatlılığını bulur.»

 

Nazm:

1. Eğer vasl-ı dildân istersen ey dil,

Hemân gayrı terk eyle ol aşka mâil.

 

2. Sana aşktır şeh-per-i arş-pervâz,

Anı etme şehvetle âlûde-kîl.

 

3. Senin zirve-i evc-i izzet yerindir,

Niçin eyledin merkez-i hâki menzil.

 

4. Kemâlât vehmi vü hâlât hissi

O vuslattan olmuş sana cümle hâil.

 

5. O bir posttur kim dolu hılt ü hûndur,

Anı cân mı sandın verdin ana dil.

 

6. Anı bilmedin mi ki, tâ ki görürsün,

O lûtf ayrılıp kalmış ol lâşe âtıl.

 

7. O gaddâr sûretten i'râz edersen,

Olur ol muradın yine sende hâsıl.

 

8. Bulursun derûnunda sen aşkı dâim,

Ki olmuş cemâli kamu hüsne şâmil.

 

9. Bilirsin ki mir'ât-ı aşk olmuş âdem,

Güzeller cemâline durmuş mukabil.

 

10. Her âyîneden lûtf u kahrın görürsün,

Tanırsın cihanda odur Şâh-ı âdil.

 

11. Hemân hükm ü hikmetlerin seyredersin,

Hem andan olursun kamu lûtuflara nâil.
 

1. Ey gönül! Eğer sevgilinin vuslatını diliyorsan, hemen başka şeyleri terk edip aşka eğilim göster.

 

2. Arşa uçan kanat senin için aşktır. Onu şehvetle yakıp da toprağa bulama.

 

3. Yücelik göğünün doruğu senin yerindir. Öyleyse niçin yerin merkezini durak edindin?

 

4. Olgunluk vehmi ve hâl hissi o vuslatta sana birer engel olur.

 

5. O bir posttur ki içi kan ve irin doludur. Yoksa onu cân mı sandın da ona gönül bağladın?

 

6. Bilmiyor musun ki, o lütuf bedenden ayrılınca, o leş hiçbir işe yaramaz hâle gelmiştir.

 

7. O gaddar sûretten uzaklaşırsan yine muradına erişmiş olursun.

 

8. İçinde dâimâ aşkı bulursun. Güzelliklerin hepsini O'nun cemâli kaplar.

 

9. Âdem'in (insanın) aşk aynası olduğunu bilirsin. O ayna ki güzellerin yüzünü göstermektedir.

 

10. Her aynadan O'nun lütuf ve kahrını görürsün ve bilirsin ki cihanda en adâletli padişah O'dur.

 

11. O'nun hüküm ve hikmetlerini seyredersin de ondan dolayı bütün lûtuflara nâil olursun.

Dördüncü Madde
Uzletin büyüklerin âdeti, dâimî lezzet ve tam huzur olduğunu açıklar.


Ey azîz! Ehlullah demişlerdir ki: «Uzlet ibâdettir. Uzlet selâmettir. Halka bakmak âfettir. Bakmayan rahattır. Halk ile oturmayan Hak ile enîs olur. Dünya dostları ateşe benzer. Azı fayda, çoğu zarardır. Câhille sohbet câna azaptır. Ahmak arkadaş yılandır ve şaşkındır. İnsanlarla ünsiyet iflâs alâmetidir. İnsanlarla görüşmek vesveseyi tahrik eder. İnsanlarla ihtilât eyleyen (karışan) hîlelerle aldanmıştır. Uzlet eden şerlerinden masûndur. İnsanları anlayan onlara güvenmez. Ve her bildiğini herkese söyleyemez. Halka ihtiyacını söyleyen mahrum ve rezildir. İnsanlara ihtiyacı olmayan rızkı cezîl (çok), kadri celîldir. İnsanlardan müstağnî olan, Hakk ile ganî (ihtiyaçsız) olur. İnsanlardan uzak duran Mevlâ'nın ünsiyetini bulur. Dünya ehline tezellül eden, takvâ elbisesinden sıyrılır. Halktan ve kendinden utanan Hakk Teâlâ'dan hayâ etmiş olur. Dünya ehli ile görüşme. Hiç işlerine karışma. Dostunun düşmanına gitme. Ona kıymet verip dostunu incitme. Hükümdarların kapısına gitme. Gidersen müdâhene etme. İnsanlara ateşe yaklaşır gibi yaklaş. Ne çok uzak ol, ne de çok yakın. «Sev beni seveni. Sorma seni sormayanı.» Kendi kadrini bilen halk arasına düşmez. Hakk'ın ünsiyetini bulan insanlarla iş görmez. Gönül ehli dil ve beden ile insanlara yakın, kalb ve ahlâk ile herkesten uzaktır. İbrâhîm bin Edhem Hazretlerine demişler ki: «Niçin insanlarla ünsiyet etmezsin?» Cevabında: «Kendimden büyüklerin kibrinden ve küçüklerin akılsızlığından ve akranımın hasedinden kaçalıdan beri kalbim rahat olup, başımı ağrıtmalarından kurtulmuşum» demiştir. Hîlekâr, insan sûretinde şeytandır. Genç ise bir nevi hayvandır. Hanımı çok olanın ayıpları çok olur.»

 

Nazm:

1. Her lezzet ü her bûseye urma dudağın tâ,

Dildâr lebinden olasın mest ü şeker-hâ.

 

2. Ağyâr lebi râyihası kalmaya sende,

Aşk içre mücerred kalasın yek-dil ü yektâ.

 

3. Ol nûr-ı kadîm olmayanı bil ki hadestir,

Çık mezbeleden kim edesin nûru temâşâ.

 

4. Ol kim hades olmuş ne bilir lezzet-i pâki,

Pâk olsa hadesten o bulur pâk-i Teâlâ.

 

5. Çün ni'met-i Fir'avn'dan el yıkadı Mûsâ,

Deryâ-yı kerem verdi ona bir Yed-i Beyzâ.

 

6. Bend eyle bu çeşmi ki budur ahvâl-i mağrur,

Bu mi'deyi boş tut ki hazır lezzet müheyyâ.

 

7. Ey dil kânî ol hân ki ola himmeti âlî,

Deryâları nûş eyleyip ol kanmaya aslâ.

 

8. Pâk olsa hadesten dil erer Hakk'a kadîme,

Hamr-ı ezelî nûş eder akdâh olur eşyâ.
 

1. Her lezzet ve her öpücüğe dudağını değdirme ki, sevgili dudağından sarhoş olup şeker yiyesin.

 

2. Başkalarının dudağı kokusu sende kalmasın ve aşk içinde tek başına kalasın, tek gönül ve tek olarak.

 

3. Kendisinde o eski nûr olmayan pislikten ibarettir. Bu mezbeleden çık ki nûr seyredebilensin.

 

4. Pisliğe bulaşmış kişi temiz lezzeti ne bilsin. Eğer kendisi pâk olursa elbette Allah'ın da pâklığını bulur.

 

5. Mûsâ, Firavun'un kendine teklif ettiği ni'meti eliyle ittiğindendir ki, Allah'ın cömertlik denizi ona bir «Yed-i Beyzâ (Beyaz el)» verdi.

 

6. Bu gözü bağla ki bu gurur hâlidir. Mideni de boş tut ki, hazır lezzet bul.

 

7. Ey gönül! Hani o sultân ki, himmeti yüce olsun. Oysa o, denizleri yutar da hâlâ kanmaz.

 

8. Ey Hakkı! Gönül pislikten pâk olursa aslına erer. Ezel içkisini içer de eşyâ onun için kadeh olur.»

Beşinci Madde
Uzlet, Allahü Teâlâ'ya tâate götürür, tam huzur verir, sıdk ve ihlâs doğurur, seçkinlerin mertebelerine kavuşmaya sebep olur.


Ey azîz! Ehlullah demişlerdir ki: «Allahü Teâlâ'yı tanımak isteyene, dünya ehlinden uzlet lâzımdır. Böylece onlar hâline engel olmayıp, günbegün terakkî eder. Onlara ırz ve nâmusunu saçmaz. Onlardan bir şey isteyerek kapılarına gitmez. Onlarla vaktini zâyi etmez. Onlara yaltaklanmaz. Mücâdele ile söylemez. Amel ve hâllerinden onlara bir şey göstermez. Böylece insanların görmesine iltifat edip Hakk'ın nazarından düşmez. Mârifet ve muhabbetten mahrum kalmaz. Zira her an vücûdunun bütün zerrelerini gözetleyen ve kendine şah damarından yakın olan Mevlâ'sının görmesini görmemek, zillik ve gafillik nişânıdır. Ziyankârların şânıdır. Demek ki insanlar katında itibar ve mertebe isteyen, Allah katında bir mertebeye kavuşamaz. Nitekim halkın rızâsına sevinen, Hakk'ın rızâsından uzaktır demişlerdir. Zira insanların övmesi ve yermesi bir hava dalgası olup, ağızlarından çıkar, havaya karışır ve yok olur. O hâlde insanların övmesine ve yermesine önem veren kimse, onların i'tikâd ve inkârına güvenip Hakk Teâlâ'dan gâfil olup yüz dönmüştür. Câhîllik ve gafillik karanlıklarında şaşar kalır. Beyt: «Bu acizlikten yüz dönüp ol dostu bul tenhâ. Sana senden yakın ol Vâhid-i Kahhâr yetmez mi?» Ama halkın avâm ve ileri gelenlerini âciz bilip, Hallâk-ı cihana sâdıkane müteveccih olan irfân tâlibi, kendini, pazardan düşürmek elbisesi içinde hâlini gizler. Ne bir üstünlük izhâr edip insanların itibarını arar, ne bir kabahat edip insanların ta'n ve inkârına uğrar. İnsanlarla vakit harcamayıp uzleti seçer. Bir tenhâ yerde zikir ve fikir edip, ancak Cum'a ve cemaate gider. Ârif-i billâh oluncaya kadar böyledir. Sonra o mârifet tâlibi meramına nâil oldukta, onun katında vahdet ve kesret, uzlet ve ülfetin hepsi bir olur. Zira ârifin uzleti, nefsinden kalbine hicret etmektir. Kalbinden içeri rûhuna gitmektir. Rûhundan sırrına, sırrından Mevlâ'sına ulaşmaktır. Demek ki insanın nefsi, İslâm'ın menzilidir. Kalbi îmân yeridir. Rûhu irfân mahallidir. Sırrı tevhîd-i Yezdan konağıdır. Beyt: Muvahhid çünkü yektâdır, katında halk mevtâdır, O bulmuş Hayy-i Kayyûm'u yönelmiş gönlü Mevlâ'ya. Nitekim demişlerdir ki: «Uzlet, hakikatte beşerî sıfatlardan ayrılmaktır. Demek ki beşeriyetten geçen kâmil, gönül sahibidir. İnsanlarla sohbet ona mâni değildir. Zira o kâin ve bâindir. Yâni zâhiri ile insanlarla kâindir (bulunur), bâtınıyla Allahü Teâlâ'dan başka her şeyden bâindir (ayrılmıştır). Demek ki kâmil, insanların giydikleri elbiseyi giyip, onlarla yiyip, akılları miktarınca söyler. Diğer âdetlerine uygun gidip, onlarla iyi geçinir. Lâkin bâtın ve sırrıyla her şeyden ayrılıp, ancak Mevlâsının rızâsına muvafakat eyler.»

 

Nazm:

1. Etme yılandan firâr, görmeyesin ejderhâ.

Eyle yerinde karar, hâline sabr eyle hâ.

 

2. Bunca ki kıldın tavâf, rûy-i zemîni güzâf.

Halk-ı cihân dolu lâf, hiç bulunur mu vefâ?

 

3. Kalbi mukallible bil, verme sivâyâ sebîl,

Gâfil eder kal ü kîl, hâzır ol eyle sefâ.

 

4. Halk ile kaldın geri, ölüyü sandın diri,

Diriden oldun berî, Hayy'dan utan kıl hayâ.

 

5. Bağlasa eğer halk saf, beyt gibidir her taraf.

Cümlesi olmuş hedef, nâzır-ı tîr-i kazâ.

 

6. Nefsini bilmiş habîr, bulmuş o dostu nasîr.

Halk-ı cihândır fakîr, verip alandır Hüdâ.

 

7. Bahr çü mevvâcdır, küllü şey emvâcıdır,

Hep ona muhtaçtır, Hakkı sen ol âşinâ.


1. Yılandan kaçma ki ejderhâ görmeyesin. Yerinde dur da hâline sabır eyle.

 

2. Yeryüzünü bunca zamandır boşu boşuna dolaşıp durdun. Gördün ki cihan halkı lâf ile dolu, hiçbirinde de vefâ yok.

 

3. Kalbi, kalb yapanlarla anla, başkalarına oraya girmeleri için yol verme. Oysa gâfil dedikodu eyler. Sen ise bunlara hazırlıklı olup sefâ sür.

 

4. Halk ile uğraşayım derken geri kaldın. Ölüyü de diri sandın. Diriden uzaklaştın. Artık gerçek Diri olan Allah'tan utan.

 

5. Eğer halk saf bağlarsa, her yer Kâbe sayılır. Hepsi kazâ okunu bekleyen birer hedef olmuşlar.

 

6. Nefsini bilen kişi, dostunu yardımcı olarak buldu. Fakîr olan cihan halkıdır, verip alan ise Allah'tır.

 

7. Deniz dalgadan ibarettir. Her şey de onun dalgasıdır. Her şey O'na muhtaçtır ki ey Hakkı! Sen de O'na âşinâ ol.»

Altıncı Madde
Uzletin büyüklerin âdeti olduğunu, tam huzur verdiğini ve maksada kavuşturmaya sebep olduğunu açıklar.


Ey azîz! Ehlullah demişlerdir ki: «Zamanımızdaki insanlar kusur ararlar. Hünerlere hased edip ayıpları sorarlar. Nitekim Şeyh Sâ'dî (rahimehullah) der ki: «Allahü Teâlâ, kullarının ayıplarını görüp örter. Komşu ve arkadaşlar görmemişken söyler.» Beyt (tercümedir): «Allah korusun eğer insan gaybı bilseydi, Kimse kimsenin yanında rahat edemezdi.» İbrâhîm bin Edhem (rahimehullah) der ki: «Lübnan dağında Allah adamları ile sohbet ettim. Hepsinin bana vasiyeti şu oldu: Dünya ehline döndüğün zaman, onlara dört hikmetle vaaz ve nasîhat eyle: Yemeği çok yiyen ibâdet lezzetini bulmaz. Çok uyuyan ömründe bereket bulmaz. Çok konuşanın kalbi ölü olup hayat bulmaz. İnsanların rızâsını arayan Hakk'ın rızâsını bulmaz.» Bir kâmile: «Niçin bizimle oturup kalkmazsın, zevk ve ülfetle söz söylemezsin?» dediklerinde: «Sizden bana hayat lezzeti gelmez, benden de size zevk ve sefâ olmaz. Ben sizinle nasıl ülfet edebilirim ki, siz çeşit çeşit yemeklerle karnını doyur dersiniz, ben ise bir çeşitten ancak beş on lokma yiyiniz derim; siz, gece uykusu bedene sıhhattir dersiniz, ben ise uyku vakit öldürmektir derim. Siz konuş dersiniz, ben ise sükût et derim. Siz ara, uğraş dersiniz, ben ise terk eyle derim. Siz bil dersiniz, ben ise unut derim; işte sizin hâlleriniz sizin olsun, benim hâlim benim olsun. Zira Allahü Teâlâ'nın murâdı, sizin için tahlît (kalabalık), benim için tevhîd olmuştur. Kalabalıkta olanla muvahhidin ülfet etmesi ne zaman görülmüştür? Buna mâni olmayınız, tâ ki O'nunla bir saat huzurda olayım; huşû' ve hudû' ile huzuruna gideyim. Zira Mevlâ'ya seve seve ibâdet eylemeyen, O'nun kullarına gayr-i ihtiyârî kul ve hizmetçi olur» dedi. Nitekim yaratıcısına isteyerek hizmet etmeyeni, Allahü Teâlâ insanlara, o kul istemediği hâlde hizmetçi eder. Şerrin cümlesi kapıdan dışarıdadır. O hâlde kapıdan dışarı çıkan fitneye düşer. İnsanlarla arkadaşlıktan çok rezilliklere uğrar. Nitekim azîz ekmek ve lezîz su, bir gece insanın yanında (içinde) kalmakla tebdîl ve rezîl olur. Kur'ân ehli olan ve namaz kılan erkek, kadınlara bir an yaklaşmakla kirli ve cünüp olup, yıkanması lâzım gelir. Cimâ' haddi ise kalkan bir hayâ ve iki edeb yerinin bir araya gelmesidir. İnsan cisminin cevherini zâyi etmektir. Muhabbet kökünü gönülden söküp atmaktır. Sonu pişmanlıktır. Helâlinden çocuk olur ki, kalsa fitne ve üzüntü; gitse dâimî hüzün ve elemdir. Haramdan olursa insanın yüzüne siyah lekedir ve her iki âlemde hüsran ve ziyandır.»

 

Nazm:

1. Şefkatli ol, şehveti ko, anı kendine huy etme,

Pâk âşık ol ki, her mürdârı sen hiç koklama.

 

2. Evvel ü âhir heman aşktır, gayrısı yoktur,

Bîvefâ zen gibi kendini çok şûy etme.

 

3. Cismi koy, misl-i şütûr her has ü hâra gitme,

Kalbe gel terk-i bahâr ü çemen ü cûy etme.

 

4. Pâk yıka yüzünü, eyleme aynaya ta'n.

Nakdini bozuk edip, ayb-ı terâzû etme.

 

5. Hak için söyle sözün, yoksa hemen hamûş ol,

Dilde dildârı bul etrafa tekk ü pûy etme.

 

6. Âriyettir bu güzellerde olan hüsn ü cemâl,

Gözgüler nâmını gafletle kamer-rûy etme.

 

7. Kâmet-i aşka sezâdır ki, semâ eyleyesin,

Aşktan gayrıya sen raks ü heyâ hûy etme.

 

8. Âşık-ı aşk ol ve dilbere dil verme sakın,

Bî-vefâlarla gönülde gamı sad tü etme.

 

9. Ger haberdâr isen esrâr-ı ezelden Hakkı,

Sakla sırrı, deme her bî-habere dûy etme.


1. Şefkatli ol. Şehveti bırak, onu kendine huy edinme.

Pâk bir âşık ol da her maddeyi yiyeni koklama.

 

2. Başın ve sonun ezelî aşktır ve başkası yoktur.

Bîvefâ kadın gibi kendini hep temize çıkarma.

 

3. Cismi bırak, deve gibi her çerçöpe, dikene bakma.

Kalbe yönelt de bahar, çimen ve nehri bırakma.

 

4. Yüzünü temiz yıka da aynaya kusur bulma.

Nakit paranı bozuk edip terazide ayıplanma.

 

5. Sözün varsa Hakk için söyle, yoksa sus.

Gönülde sevgiliyi bulup etrafta aranıp durma.

 

6. Güzellerdeki güzellik ve alımlılık ödünç verilmiştir.

Aynanın adını gafletle ay yüzlü göstermeye çalışma.

 

7. Aşk kâmetine yakışan odur ki, onunla semâ eyleyesin.

Aşktan başka şey için de hay huy edip durma.

 

8. Aşka âşık ol. Sakın güzele gönül bağlama.

Vefâsızlarla gönülde gamını tüylendirme.

 

9. Ey Hakkı! Eğer ezel sırrından haberdâr isen,

Sırrı sakla da her bî-habere bunu duyurma.»

Yedinci Madde
Uzletin zikir ve fikre yardımcı ve tam teveccühe götürücü, dâimî üns ve huzura kavuşturucu olduğunu açıklar.


Ey azîz! Ehlullah demişlerdir ki: «Mârifet yolcusuna insanlardan uzlet iki şey için lâzımdır. Biri, insanlar kendisini zikr ve fikirden meşgul edip, teveccühüne mâni olurlar. Nitekim bir ârif nakleder ki, bir meydanda bir topluluk gördüm, ok atarlardı. Birisi onlardan ayrı oturmuştu. Kendisiyle konuşmak istedim. «Allahü Teâlâ'yı zikr etmek, seninle konuşmamdan lezzetlidir» dedi. «Sen burada böyle yalnız kalmışsın» dedim. «Rabbim benimledir» dedi. «Bu cemaatin hangisi daha ileri atmıştır?» dedim. «İnsanları bırakıp Hakk ile huzura kavuşan» dedi. Böyle dedi ve kalkıp gitti. Bundan anlaşılıyor ki insanlar Allahü Teâlâ'nın zikr ve fikrinden, mârifet yolcusunu alıkoyarlar. Belki kötülüğe ve helâke götürürler. Beyt: «Azgın insanın dev gibi hücûmundan kaç ve yalnız kal ki halvet ehlinin dostu hemen Allah'tır.» Hazret-i Habîb-i Ekrem (s.a.v.) uzlet zamanını, ehlini ve erbâbını beyân edip, o zamanda, insanlardan ayrı durmayı buyurmuştur. Hâlbuki o merhametli tabîb bize, bizden çok nasîhat edici ve işlerimizi bizden iyi bilirdi. O'nun bildirdiği uzlet zamanı gelmiştir. Nitekim buyurdu ki: «Bir zaman gelir, insanları sözlerinde durmaz, emânetlerinde hıyânet ederler, birbirlerine düşman olurlar görürsünüz. İşte o zaman fitne zamanıdır.» Eshâb-ı kirâm (aleyhimürrıdvân): «O zamanda bulunan mü'min ne yapsın?» dediklerinde: «O zamandaki mü'minler, insanların işine karışmasın, dilini gözeterek konuşsun. Evinde dursun. Ma'rûfu alıp, münkeri terk eylesin. Ancak kendi işi için evinden dışarı çıksın!» buyurdu. Sonra selef-i sâlihînin, kendi zamanlarında, ahbaplarını korkutup, her biri kendi evlâd ve tâbi olanlarına yalnızlık ve uzletle emir ve vasiyet etmiştir. Şüphe yoktur ki onlar bizden çok hayret ve basîret bulmuştur. Zaman ise onlardan sonra hayır değil, belki şer ve zararlı olmuş, daha acılaşmıştır. Hazret-i Ömer (r.a.) buyurdu ki: «Uzlette kötü arkadaştan rahatlık vardır. O hâlde elden geldiği kadar insanlarla görüşmeyi azaltmalıdır. Çünkü insanlardan kurtulmak zordur.» Kâmil demiştir ki: «Bu zaman, dilini tutma, bulunduğu yeri saklama zamanıdır. Aslandan kaçar gibi insanlardan kaçma zamanıdır. Evde durmak ve Hakk'ın rızâsını kaçırmamak zamanıdır.» Yine bir kâmil demiştir ki: «Allah hakkı için bu zamanda uzlet helâldir.» Ondan iki yüzyıl sonra bir kâmil onu işitip: «Uzlet o zaman helâl olunca, şimdi vâcib (lâzım) derecesine çıkmıştır» dedi. İkincisi şudur ki insanlar, mârifet yolu yolcusunun huzur hâlini bozarlar. Zira insanlarla oturup kalkan mârifet tâlibine, belki irfân ehline, halk tarafından riyâ ve süslenme düşünceleri gelip kalb huzuru bozulur. Nitekim insanları görmek riyâ yaygısıdır denilmiştir. Bir ârifin kapısına gidip: «Ziyâret ve görüşmenle bize ikrâm eyle» dediklerinde, o ârif gelenlere içeriden cevap verip: «Ziyâret ve görüşmeden daha faydalı olan, arkanızdan duâ yapmakla size ikrâm ederiz» buyurdu. Zira ziyâret ve görüşmeden tezyîn ve riyâ hâsıl olur. Gâibâne duâ ise, ihlâslı olmaya yakın olduğundan kabul olur. Selef-i sâlihînin çoğu süslenme ve gösteriş korkusundan ziyâret ve görüşmeyi bırakıp, insanlardan uzletle selâmet bulmuşlardır. Ölmeyecek kadar yemekle kanâat etmişlerdir. Gönül cemiyeti ile lezzetlenmiş ve dolmuşlardır. Huzur ve üns ile kulların seçkinleri olmuşlar ve ebedî Hakk ile kalmışlardır.»

 

Nazm:

1. Kadr-i fakrı bil fenâ ol, yâr-ı sultân olma hiç,

Fakr imiş cem'iyyet-i hâtır, perîşân olma hiç.

 

2. Bu güler yüz ve tatlı söz, halkı avlamak içindir.

Çünkü sayyâd olmadın gûyâ vü handân olma hiç.

 

3. Terk-i zevk u lezzet-i cismânî âsândır velî,

Merd isen lezzet-i nefsânîde sûyân olma hiç.

 

4. Hırka vü seccâde vü imâme vü tesbîhi koy.

Sahrâ-yı evhâm u tesvîlât-ı şeytan olma hiç.

 

5. Hıfz-ı zâhir mûcib-i ihmâl-i bâtındır hemân,

Hıfz-ı hüsn-i hulk edip cismi nigehbân olma hiç.

 

6. İzzet vü rağbette olsan, çok olur hâsid sana,

Misl-i Yûsuf mübtelâ-yı mekr-i ihvân olma hiç.

 

7. Ger saâdet-mend isen, tenhâya gel, halkı unut,

Hakkı üns-i Hakk'ı bul, setr et, peşîmân olma hiç.


1. Fakrın kıymetini bilip aşkla yok ol, sultana sevgili olma hiç.

Hâtırın toplanması fakr imiş, hiç perîşân olma.

 

2. Bu güler yüz ve tatlı söz halkı avlamak içindir.

Mademki avcı değilsin, öyleyse söyleyip gülüp durma.

 

3. Cisim lezzet ve zevklerini terk etmek kolaydır,

Ama merd isen nefis lezzetlerinde gezinme hiç.

 

4. Hırka, seccâde, imâme ve tesbîhi bırak.

Vehim yurdu ve şeytan oyuncağı olma hiç.

 

5. Görüntüyü korumak içi ihmal etmeyi getirir.

Güzelliği korumayı huy edinip cisme bakar hâle gelme hiç.

 

6. Eğer yücelik ve rağbette olursan birçok kişi sana hased eder.

Yûsuf gibi kardeşlerinin hîlesine tutulma hiç.

 

7. Eğer saâdet ehli isen tenhâya gel, halkı unut.

Ey Hakkı! Allah dostluğunu kazan da onunla örtünüp pişmanlıktan kurtul.»

Sekizinci Madde
Uzlet eden âriflerin iki sınıf olduğunu açıklar.


Ey azîz! Ehlullah demişlerdir ki: «İnsanlardan ayrılma ve uzlet etme konusunda mârifet ehli iki sınıf olmuştur.

1 — İlim yayma ve hikmet beyân etmekte halkın ona ihtiyacı olmayan âriftir. O ârifin hâli rûhlar ve âlâdır. Zira insanlardan uzlet ona uygun ve evlâdır. Zikr ve fikir onun en iyi işidir. Mevlâ'nın ünsü en tatlı şeydir. İşte bu ârif kendi evinde oturur. Ne kimse onu bilir ne o kimseyi bilir. Ancak cemaat ve Cum'a'ya ve faydalı ilim meclisinde hâzır bulunur.

 

Fârisî kıt'a (tercümedir):

Âfiyet köşesinde oturanlar,

İtin dişini, insanın ağzını bağlarlar,

Kâğıdı yırtıp, kalemi kırarlar,

Lâf eden dilinden kurtulurlar.

 

2. İlimde rehber olup, din işlerinde insanların kendisine muhtaç oldukları âriftir. Böyle ârifin insanlardan ayrılma rahatı ve uzlet afiyeti mümkün değildir. Belki insanlar içinde bulunup, din ilminin yayılmasına devam eder. Lâkin insanlarla sohbet için ona iki şey önemle lâzım olur: Biri uzun sabır, büyük hilim ve güzel ahlâktır. İkincisi, kendisi insanlarla görüşme zamanında, kalbiyle onlardan uzak olmaktır. İşte onunla konuşurlarsa, akılları alacak kadar söyler. Ziyaretine giderlerse, herkese mertebesi miktarınca ikram eyler. Ona dil uzatırlarsa, sükût ile cevap verip, mahzun olur. Ondan yüz çevirirlerse, onu nimet bilip, memnun olur. Hayırla hak üzere giderlerse, onlara muvafakat eyler. Kötülük ve boş şeylere meyl ederlerse, el çeker. Kabul ederlerse, nasihat ve terbiyelerinde yumuşak olur. Kabul etmezlerse, onlardan ayrılır. Sonra imkân nisbetinde ziyaret, hasta yoklama, davet ve icabet gibi hukuk ve âdetlerine riayet eyler. Görünüşte onlarla iyi geçinip, eziyetlerine katlanır. İhtiyacını onlardan saklayıp, yalnızken izâle ve çâresi cihetine gider. Hizmetlerini ücretsiz görüp, kendine düşen işlerini, minnet etmeden yapar. Her hususta, herkese rıfk ve lûtf ile müsamaha edip, halk ile Hâlık için güzel muamele eder.

 

İnsanların bilmediği ârife, insanlardan uzleti kolaylaştıran şeyler üçtür:

1 — İbâdetlerini gece ve gündüz saatlerine tevzî edip, bütün vakitlerini ibâdetle geçirmektir. Zira ibâdetle meşgul olmak âfetlerden rahat ve selâmettir. İzzet ve lezzet almaya ve mârifet devletini bulmaya alâmettir. İnsanlarla ünsiyet iflâs ve melâmettir. Nitekim Hazret-i Mûsâ aleyhisselâm, Allahü Teâlâ'nın kelâmının lezzetiyle me'lûf olup, Tûr-i Sînâ'dan döndükte insanlardan çok kaçınır, yanlarına sokulmazdı. Hattâ insanların sözlerini duymamak için parmaklarını kulaklarına sokar, onlardan uzaklaşır, tenhâlarda dururdu. Zira o zaman onların sözünü, yalnız ve insanlardan uzak hâlde merkez sesine benzer bulurdu.

2 — İnsanlardan bir şey istemeyip, hepsinden ümîdini kesmektir. Demek ki büyük insanlar, o ârifin nazarında ağaç ve taş gibi olup, belki yok gibi olup fenâ bulur. Zira faydası ve zararı olmayan varlığı ve yokluğu berâber olur. Beyt: «Hakkı, cemî'-i halktan müstağnîyim billâh ben, Hallâk-ı âlem var iken, halk-ı zamanı neylerim?» Ey Hakkı! And olsun ki benim cihan halkına ihtiyâcım yok. Âlemlerin yaratıcısı varken devrin insanlarını ne yapayım?»

3 — İnsanları gözetleyip, ahlâk ve tavırlarını düşünmeli, hatırlamalıdır. İşte ârif, bu üç hususa devamla, insanlarla sohbeti bırakıp, dergâh-ı Hakk olan kalbine gelir, üns ve huzuru bulup, sürûru dâim olur. İnâyet ve tevfîk Hakk'tandır. O ne güzel sahip ne güzel refîktir. Zira insanlardan uzak olan sıddîk, uzaklığı kadar Hakk'a yakın olur. Hakk Teâlâ kendi huzuruna çağırdığı kuluna, insanlara meyl etmesin diye, insanların ezasını icrâ eder. Her şeyden uzaklaşıp mâsivâ ile kalmaz. Kalbinden dışarıda olan bir kimseye itibar ve i'tirâz etmez. Kıt'a: «Hakk Teâlâ anı ki ede güzîn, Dostluk meclisinde eder nişîn, Bend eder ona bâb-ı esbâbı, Gayre meyl etmek olmaz ahbâbı.» Allah Teâlâ'nın seçkinleştirdiği kişi dostluk meclisinde oturur. Ona sebep kapılarını kapatır ki, dostlarından başkalarına meyl etmesin. Demek ki insanların eziyeti ona devlet, ni'met ve sevinçtir. Zira o, onun insanlardan yüz çevirip insanların Rabb'ine dönme sebebidir. Kıt'a (tercümedir): «Aslında her düşman sana ilâçtır. Hakîkatte dostlar sana düşmandır. Çünkü seni Hakk'tan meşgul ederler. Hakk'ın lûtfunu ara, O sana yardımcıdır.» Hakk Teâlâ'nın sâfî kullarında âdeti, bu velî kullarına başlangıçta halkı musallat eylemektir. Zira düşmanın sözü, Hakk'ın sopası olup, gayrıya meyl eden gönüllere onunla vurup, mâsivâdan döndürüp, kendi huzuruna getirir.»

 

Nazm:

1. Halktan tâ key esîr-i gam-ı bîhûde olam,

Ey dil, ünsiyet-i aşk ile âsûde olam.

 

2. Dem-be-dem mevc urur ol bahr-ı kıdem kalbimde,

Hayfdır levs-i hadeslerle ben âlûde olam.

 

3. Varlığım aşkla eksilse güneş ile ay gibi,

Nâkıs oldukça yine aşk ile efzûde olam.

 

4. Aşk nârıyla yanıp küllî kül oldum tâ kim.

Zulmetim mahv olup, ol nûr ile endûde olam.

 

5. Zinde-dildir o ki bî-hâb u hor oldu şeb ü rûz,

Sa'yim oldur ki dem-i aşk ile ol sûde olam.

 

6. Muktezâ-yı mey-i aşk oldu çü sekr ü hayret,

İster ol mey ki ben ve sen demeyip hû'da olam.

 

7. Alamadan fakr ü fenâ râyihasın ey Hakkı,

Tâ ki mezkûm-ı gam-ı bûde ve nâbüde olam.


1. Ne zamana dek halkın boş üzüntüleriyle esîr olayım.

Ey gönül! Oysa aşk dostluğu ile rahatta olmalıyım.

 

2. Ezel denizi durmadan gönlümde dalga vurur.

Benim pis cerahatlere bulaşmam elbette yazık olur.

 

3. Varlığım Güneş ve Ay misâli aşk ile eksilse (küçülse) bile

Elbette küçüldükten sonra aşk ile tekrar büyür.

 

4. Aşk ateşiyle yanıp baştanbaşa kül oldum.

Tâ ki zulmetim yok oldu da o nûr ile parlayayım.

 

5. Gece-gündüz uykudan ve yiyip içmeden kesilen kişi zinde gönüllüdür.

Gayretim odur ki aşk demiyle aynı havanda dövüleyim.

 

6. Sarhoşluk ve kendinden geçme aşk içkisinin gereğidir.

O ilişki ister ki ben ve sen demeyip «Hû (o)» ile dolup onu söyleyeyim.

 

7. Ey Hakkı! Fakr u fenâ kokusunu alamıyorum.

Herhâlde varlık-yokluk gamının nezlesine tutuldum.»

Dokuzuncu Madde
Uzletin kısımlarını ve hâlini açıklar.


Ey azîz! Ehlullah demişlerdir ki: «İnsanlardan uzlet az konuşmaya sebep olur. Zira insanlardan uzlet eden kimse sohbet edecek kimse bulamaz. Yalnız kalır. Bu da onu konuşmamaya götürür. Uzlet iki kısımdır: Biri mürîdin, diğeri muhakkıkın uzletidir. Mürîdin uzleti, yâr olmayanlarla bulunmamak, görüşmemektir. Muhakkıkların uzleti, Allahü Teâlâ'dan başkasına gönül vermekten, kalb çevirmekten uzak olmaktır. O hâlde muhakkıkların kalpleri, Hakk'ın mârifetinden başkasına mahal değildir.» Uzlet edenlerin üç niyeti olur: Biri, insanların zarar ve fitnelerinden kurtulmak niyetiyle yapılan uzlettir. Biri, kendinin zarar ve ağırlığından insanları korumak niyetiyle yapılan uzlettir. Bu niyet birincisinden daha muteber olup, tercih edilir. Zira birincisinde insanlara sû-i zann, bunda ise kendi nefsine kötü zann vardır. Nefse ise sû-i zanda bulunmak lâzımdır. Bu ebrârın âdetidir. Üçüncüsü, mele-i a'lâ tarafından Mevlâ ile sohbeti nefse tercih ve îsâr niyetidir. Demek ki uzletin en yüksek kısmı, kendi nefsinden uzlet etmek, Mevlâ ile sohbeti mâsivâya tercih edip huzuruna gitmektir. Uzleti ülfet üzere tercih edip nefsinden kalbine geçen kimse, Mevlâ'sını ondan gayrısına tercih etmiş olur. O kimseye Allahü Teâlâ'nın ihsan ettiği mevhibe esrârını ancak kendi bilir. Gerçi uzlet ile susma birbirinin gereğidir. Ama kalbin susması bu gereklilikte olmayabilir. Zira yalnız olan kimse kendi nefsinde, mâsivâyı mâsivâ ile söyler bulunmuştur. Onun için susmak, altı esastan müstakil olarak bir esas kılınmıştır. Uzlete devam edip, insanlardan ve nefsinden yalnız kalan kimse, vahdaniyet-i İlâhiyye sırrına vâkıf olur.» Uzlet hâllerinin en yükseği halvettir. Halvetin neticesi mârifet ve esrâr-ı ehadiyettir. Uzletin bir özelliği de dünyayı tanımayı sağlar. İşte insan cismânî gıdadan yüz çevirip, insanlar uyurken uyanık olsa, zikrullah ile kendisinde susup, insanlardan ve nefsinden uzlet eylese ve bu dört haslet onda berâber bulunsa, onun beşeriyeti melekiyete tebeddül olup kulluğu efendiliğe, gaybeti şehâdete, bâtını zâhire ve aklı hisse tebdîl olur. Kendisi abdal zümresine girip mukarrepler makamını bulur. Devlet ve mârifete kavuşup muhabbet saâdetine vâsıl olur.

 

Rubâîler:

1. Ünsiyet-i nâs eden gönüldür nâsî.

Sohbetleri gafletiyle oldur kâsî.

İflâs alâmeti bil istînâsı,

Koy nâsı, hoş eyle yâd-ı Rabbin nâsı.

 

2. Hak ile huzur eden gönül gülşendir.

Gaflette kalan gönül değil külhandır.

Çün gaflete gönlümü salan düşmandır,

Pes düşman ve dostum bana rûşendir.

 

3. Hakkı anı fikir kıl ki ülfet oldur,

Nâsı ko, kitaba bak ki sohbet oldur.

Az ye, az uyu, az iç ki ni'met oldur,

Fakr ile fenâyı bul ki devlet oldur.

 

4. Hakkı anı yâd kıl ki lezzet oldur.

Benlikten ırak otur ki uzlet oldur.

Meyletme, karışma halka izzet oldur.

Tenhâda kitaba bak ki sohbet oldur.

 

5. Hakkı, bu cihanı halka ver izzet kıl.

Müstağnî olup bu nâstan uzlet kıl.

Yârâna bedel kütüple hoş sohbet kıl,

Hikmetle gönülde dem-be-dem ülfet kıl.

 

6. Hakkı sana dost olan olur hem düşman,

Su misâli seni içen eder beevil o zaman.

Yay gerçi oku eder der-âğuş hemân.

Kendinden ırağa atar oku o kemân.

 

7. Hakkı sana dost dâim ol Mevlâ'dır,

Hem atadan, anadan sana evlâdır.

Mecnûndur o dil ki kıblesi Leylâ'dır,

Mevlâ'ya teveccüh etse dil a'lâdır.

 

8. Hakkı dü cihânda câna Rahmân yeter,

Koy nâsı, hemân oku ki Kur'ân yeter.

Tenhâda kütüp seninle yârân-ı beştir,

Olmasa kütüp gönülde cânân beştir.


1. İnsanlarla dostluğu unutan gönüldür.

Sohbetlerin gafletiyle kaskatı olmuştur.

İnsanlarla karışmayı iflâs alâmeti bil.

İnsanları bırak da onların Rabb'ini hoşça yâd eyle.

 

2. Hakk ile huzur eden gönül bir gül bahçesidir.

Gaflette kalan gönül değil, hamam ocağıdır.

Gönlümü gaflete salan ise düşmandır.

Öyleyse dost da düşman da bana apaçıktır.

 

3. Ey Hakkı! Allah'ı düşün ki, asıl dostluk odur.

Nâsı bırak, kitaba bak ki, gerçek sohbet odur.

Az ye, az iç, az uyu ki ni'met budur.

Fakr ile fenâyı bul ki gerçek devlet (talih) işte odur.

 

4. Ey Hakkı! Allah'ı yâd eyle ki lezzet odur.

Benlikten uzak otur ki, uzlet odur.

Halka meyledip karışma ki, yücelik odur.

Tenhâda kitaba bak ki sohbet odur.

 

5. Ey Hakkı! Bu cihanı halka ver ki yücelik bul.

İnsanlardan yüz çevir ki, uzlet bul.

Yârâna bedel kitaplarla sohbet et de

Hikmet ile gönülde devamlı ülfet kıl.

 

6. Ey Hakkı! Sana dost olan, aynı zamanda düşman sayılır.

Su misâli seni içen o azman beevil eder.

Gerçi yay, oku hemen kucağına çeker ama

Sonuçta onu yine kendinden uzağa atar.

 

7. Ey Hakkı! Senin değişmez dostun o Mevlâ'dır.

Ana - babadan bile senin için önemlidir.

Kıblesi Leylâ olan gönül elbette Mecnûn (deli) dur.

Gönül eğer Mevlâ'ya yönelirse a'lâdır.

 

8. Ey Hakkı! İki cihanda senin için Rahmân olan Allah yeter.

Nâsı bırak, devamlı oku ki Kur'ân sana yeter.

Yalnız kaldığın zaman sana dost olarak kitaplar yeter.

Eğer kitabın da yoksa gönlündeki sevgili sana yeter.»

Onuncu Madde
Uzletin nihâyeti olan halvete girişin şartlarını, esaslarını, usûllerini ve halvetin neticesi olan vâridât, esrâr ve vusûlün elde edilmesini açıklar.


Ey azîz! Ehlullah demişlerdir ki: «Mârifet yolunda ilerleyen, Allahü Teâlâ'nın huzuruna giden yakîn sahipleri, insanlardan ve nefsinden uzlet edip, küçük karanlık bir odada halvette oturur. Beden ve kalbiyle insanlardan uzak olduğu kadar Mevlâ'sına yakın olur. Halvete girmenin şartları, rükünleri ve usûlleri, vâridât, esrâr ve vusûlü vardır. Halvette olana bunlar yardımcı, mürşid ve yakın arkadaş olur. Halvetin şartları: Hakk yolu şartları olup, daha önce bildirilen îmân ve akîdesini düzeltmektir. Abdest ve namazı öğrenip dünya lezzetlerini bırakmaktır. Kalbîne teveccüh edip, gönlün ve rûhun hakîkatini bilmektir. İşte bu dört şart bulunmadıkça halvete girmek tehlike ve zarardır. Halvetin rükünleri: Mârifet yolunun rükünleri olup; az yemek, az uyumak, az konuşmak, insanlardan uzlet etmek, zikr ve fikre devam etmektir. Bu rükünler bulunmadıkça halvete girmek kendini hapsetmek gibidir. Halvetin usûlü: İnsan rûhunun makamlarının aynı olup, beyân olunacak tevekkül, tefvîz, sabır ve rızâyı elde etmektir. Bu dört asıl kalpte hâsıl olmadıkça halvete girmek tehlike ve haramdır. Zira Vâhid-i Sultân'ın mahkûmu olan irfân tâlibi için, mürşid-i kâmil olmadan halvete girmek aklına ziyandır ve amansız helâk edicidir. Ama bu şartlar, rükünler ve usûllerin tamamen bulunduğu kimse yakîn sahibi olup, her korku ve tehlikeden emîn olmuş olur. Mürşidsiz ve halvetle emrolunmaksızın halvete girse vazgeçirilir. O halvette hâllerin vâridâtı, makamlar, esrâr ve kerâmetler ile ibtilâ olunur. Demek ki halvet ehli çile murâd eyledikte, kendisine lâzım olan önce insanlarla kendisi arasında evinin kapısını kapatmak ve uzlet etmektir. Böylece dışarıdan haberi olmaz. Sonra ev halkı ile kendi arasındaki halvet kapısını kapatıp yalnız kalmaktır. Böylece yanına kimse gelmez olur. Kıbleye dönük, bağdaş kurup oturur, gizli olarak (kalben) kelime-i tevhîde veya ism-i Celâl'e (Allah ismini söylemeye) gece gündüz devam eder. Ancak abdest bozmak, Cum'a ve cemaat için dışarı çıkar. Diğer zamanlar halvetinde bulunur. Bozuk düşüncelerin gelmesinden korunsun. Böylece dıştan ve içten gelen hiçbir şey onu zikir ve fikrinden alıkoymasın. Yemesinde ihtiyat üzere olsun. Hayvanî olmayan, yağsız yemeklerden mîdesinin yarısını doldursun. Böylece ne çok aç ne de çok tok hâlde bulunmasın. Mizâcının i'tidâline devam etsin. Mizâcı kuruyup hayâllere düşmesin. Ama kalbine gelen vâridât ile mizâcı değişirse, bu değişmeyi ni'met bilsin. Bununla melekî vâridâttan nasîb alsın. İşte rûha âit melekî nûrânî vâridât ile rûhânî vâridât ve şeytânî ateşin farkını vâridât zamanında kendisinde bulduğu soğukluk ve lezzetle yahut elem ve hayretle bilsin. Zira kalbe gelen vâridât melekî olursa, onun akabinde beden soğukluk ve lezzetle dert ve hayret bulmaz. Sûreti değişmez. Gönülde ilim ve hikmet kalır. Mâsivâ kalırsa elem ve hayret bulur. Gönülde karışıklık, fesâd ve gevşeklik kalır. Bundan kaçınmalı, zikr ve fikir ile meşgul olmalıdır. Kalbini ondan kurtulmuş ve rahata kavuşmuş bulur. O vâride muaraza etmeyip teslim olsun. Halvete girecek kimse gireceği zaman iki şeye inanmalıdır: Biri, Allahü Teâlâ'nın ortağı ve benzeri yoktur diye inanmalıdır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de Şûrâ sûresinin on birinci âyetinde: «O'nun misli yoktur» buyurmuştur. O hâlde halvette ona hangi sûret görünür ve «Ben Allah'ım» derse, ona «Sübhânallah, ente billâh» deyip, gördüğü sûreti muhafaza etsin, ondan yüz çevirip zikr ve fikrine devam etsin. İkincisi halvetinde Hakk'tan ancak Hakk'ı isteyip mâsivâya meyilli olmasın. Bütün kâinat ona verilse edeble kabul edip, Yaratıcıya dönüp, zikr ve fikirden ayrılmasın. Zira Allahü Teâlâ onu imtihan edip, melekûtun acîb hâlleri ile mübtelâ eder. Onlardan birine bağlanır kalırsa o şey ondan gider. Matlûbu elde etmeye çalışırsa bir şey kaçırmayıp, her murâda erişir. Ama önce ondan gâib olan his âlemini ona göstererek, onu ibtilâ ve imtihan eder. Böylece zulmanî duvarlar ona insanların evlerinde olan işlerinden hîcâb ve engel olmaz. Ona bir kimsenin sırrını başkasına söylememek vâcib olur. Filân gıybet edici, filân içkici ve filân zina edicidir deyip, kendini ve insanları ortaya koymasın. Settâr ismiyle hâllensin. O kimse kendisine gelip nasîhat isterse, o zaman o işini kendisine yalnızken nasîhat yollu söylesin. Elinden geldiği kadar bu hissî keşiften yüz çevirip, zikr ve fikrine devam etsin. Sonra hayâlî keşfe gider ve onun için aklî mânâlar hissî sûretler olarak görünürler. Fakat bununla da kalmayıp zikr ve fikrine geçmelidir. Kendisine meşrûbât verilirse, suyu içsin. Yine bal varsa içsin. Şaraptan kaçsın. Zikr ve fikir ile meşgul olup o hayâlî keşften kaçsın. Böylece zikr olunan ona mücerredler âlemini açsın. Onun üns huzuruna geçsin. Zikr olunanları zikredenden fark, müşâhedenin şâhidinin yerinde kalması ve sonunda zevk ve lezzet bulunmasıdır. Nevm ise sâhibinde bir şey bırakmayıp hepsini alır. Böylece sonunda uyanıklık, pişmanlık ve istiğfâr olur. Sonra Hakk Teâlâ onu imtihan için mülk mertebelerini ona arz eder. Eğer tertîb üzere ederse ona en önce mâdenlere âit sırları gösterir. O zaman her taşın fayda ve zarar özelliklerini bilir. Eğer o keşfe tutulur kalırsa Hakk'ın huzurundan kovulup, kazandığını da kaybedip, zarar içinde kalır. O keşiften yüz çevirip, zikr ve fikrine devam ederse Allahü Teâlâ bitkilere âit sırları ona keşf eder. Her bitki çiçek ve ot kendi özelliğini ona söyler. Mâdenleri keşf ettiği zamanki gıdâsı, harâret ve rutûbeti çok olan şeylerden olmalıdır. Bitkileri keşf zamanında ise harâret ve rutûbeti mu'tedil olan şeyler yemelidir. Bu keşiflere de bağlanıp kalmazsa Hakk Teâlâ hayvanlara âit sırları ona keşf eder. Her hayvan ona selâm verip kendi zarar ve faydasını haber verir. Her âlem kendi tesbîh ve tahmîdini çeşitli zikirlerle ona beyân eder. Onunla da kalmazsa Hakk Teâlâ ona dirilerdeki hayatın sır ve sebepleri âlemini keşf eder, yâni açar. Onunla da kalmazsa Levh'e âit levhalar keşf olunup, korkuyla hitâb olunup, onun için bir dolap kurulur. Sûretlerin nasıl değiştiği ona görünür. Bununla keşfin nasıl latîf olduğunu, letâfetin nasıl kesâfet bulduğunu anlar. Onunla da kalmazsa ona kıvılcımlar saçan bir nûr keşf olunur ki, ondan örtünür, saklanır. Fakat gizli zikre devam ettiği müddetçe ona hiçbir şey engel olmaz. İşte hazretin huzuruna giriş, duruş ve çıkış âdâbını çeşitli şekilleri ile bilir. Dâimî müşâhede, İlâhî ilimlerin gelişi ve bütün yolların devri ona ma'lûm olur. Orada da kalmazsa ona ince ilimler mertebeleri ve doğru düşünceler keşf olur. Demek ki akla gelen çeşitli mugalâtaların şekillerini, ilim ile vehmin farkını bilir. Rûhlar âlemi ile cesetler âlemi arasında olan olayların oluş alâmetleri, sebepleri ve İlâhî sırrın inâyet âlemine sereyânı ona iyân olur. Onunla da kalmazsa ona tasvîr, tahsîn ve tezyîn âlemi keşf olur. Ukûlün (akılların) kudsî sûretlerden hangi sûrette olduğunu bilir. Onunla da kalmadıysa ona kutubluk makamı açılır. Bundan önce müşâhede ettiklerinin hepsi âlem-i yesâr (sol âlem) idi. Bunların yeri kalptir. Ona bu âlem keşf oldukta mevcûdâtın tertîbini, vücûdun cümleye sereyânını ve kâinatın daha çok sırlarını bilir. Hâfızası kuvvetlenir. Ehline rumûz ile bildirebilir. Onunla da kalmazsa ona gadab ve hamiyet âlemi keşf olur. İşte ehl-i âlemde olan gadab ve hamiyetin, muhâlefet ve düşmanlığın menşelerini ve şekil ve sûretlerin ayrılıkların mebde'lerini bilir. Onunla da kalmadıysa ona gayret, hakkı izhâr, doğru mezhepler ve indirilen şerîatlar âlemi keşf olur. Her keşf oldukta mevcûdâtın tertîbini, vücûdun cümleye sereyânını ve kâinatın daha çok sırlarını bilir. Her keşf olan makam ona tevkîr ve ta'zîm ile yüz döner. Onunla da kalmadıysa ona hayret âlemi keşf olur. Bundan âcizlik ve kusurluluğunu anlar. Bu âlem-i illiyyûndur. Onunla da kalmadıysa ona Cennetin mertebe ve dereceleri keşf olur. Birbirine tedâhülün ve çeşitli ni'metlerin üstünlüklerini anlar. Ve o dar yol üzerinde sâkin olur. Orada Cehennemin dereke ve katlarını ve birbirine tedâhülünü ve azapları geniş olarak görür. O keşf ile de kalmadıysa ona ervâh-ı müstehlike münkeşif olur. Onları meşhedlerinde sarhoş ve hayretler içinde bulur. Vecd sultânı onlara gâlip olmuş olur. Onların hâli onu çağırmış olur. O çağırmayı kabul etmediyse ona bir nûr keşf olur ki, onda kendinden başka kimseyi görmez olur. Orada rûhânî lezzetten onu büyük bir vecd alır ki, ondan önce onu bilmezdi. O zaman gördüğü her şey nazarında küçük görünür. Kendi o nûr içinde kandîl gibi hareketli bulunur. Onunla da kalmadıysa ona insan şeklinde sûretler görünür. Yüzlerinde perdeler, örtüler olur. Onların başka tesbîhleri vardır. İşitince anlaşılır. Kendi sûretini onların arasında görür. Onunla makamını bulduğu vakti ve hâli bilir. Onunla da kalmadıysa ona Rahmân'ın sırları keşf olur. Onda her şeyin sûretini görür. Keşf olunan her şeyi orada bulur. Her âyân ve alâmât (işaret) onda iyân olur. O zaman kendi hakîkatini ve rütbesinin sonunu anlar. Mârifet ve velâyetten neye kavuştuğunu tanır. Onunla da kalmadıysa ona her şeyin üstâd ve mu'allimi keşf olur. Onun eserini görür. Telkînini alır. Onunla da kalmadıysa ona muharrik-i ef'âlî tecellî eder. Onunla da tesellî olmadıysa Allahü Teâlâ ona isim ve sıfatları ile tecellî eder. İşte o ismin nûrlarının satvetinde o ârif mahv ve fânî olup kendinden gider. Gereğince hil'atlarla bekâya erer. Oradan çıktığı gibi yine dünyaya bağlı hisler âlemine gelir. Yahut o çıktığı âlem-i lâhûtta kalır. Bu rûhânî mi'râc, halvete girmekle hâsıl olur. O tecellîlere yükselmenin müddeti, gafletin bulunmasına göre kısa veya uzun olur. Mâsivâyı unutması kadardır. Hakk'ın huzûrunu bulur. Halvette oturan, Rabbü'l-Âlemîn Hazretlerine sıdk ve yakîn ile tam teveccüh ettiyse, o sır ve hâllerin birisi ona keşf olmayıp, o fitne ve belâlara yolundan kalmayıp hepsini aşar. Hakk Teâlâ'dan yardım ve inâyetle ve muhabbet cezbesi ile ve emniyet ve sür'atle fiil, isim ve sıfatların tecellîleri mertebesine kavuşur. Demek ki mürîd ve meczûb olan huzur ve ünsü tez bulur; mürîd ve sâlik olan keşf ve kerâmet ile inâyet olunur. Gâfil ve kovulmuş olan insanlarla ünsiyette kalır.»

 

Rubâîler:

1. Hakk vâr ulûdur, bu nâs ve sen mevhûmsun.

Emvâta alâka eylesen mezmûmsun.

Hâcet dilesen kimseden mahrumsun.

Bağlarsan eğer Hüdâ'ya dil mahdûmsun.

 

2. Hakkı Hakk ve halk arasına dâhilsin.

Hor oldun eğer, halâikâ mâilsen,

Müflissin eğer bu nâstan sâilsen.

Verdinse o Rabb-i nâsa dil nâilsin.

 

3. Ma'şûk mekânı olamaz hem-dem-i vasıl,

Derd ile kalır âşık bî-merhem-i vasıl.

«Ve hüve meaküm eyne mâ küntüm» der Hakk.

Kendiyle bulan onu olur mahrem-i vasıl.

 

4. Halkın nesi var ki meyl edersin ey dil?

Kendin gibi âcizi neylersin ey dil?

Her bî-haber peşinden gidersin ey dil,

Gel Hakk'a ki halkı sen neylersin ey dil.

 

5. Mahlûk-ı Hüdâ'ya şefkat et rahmet bul,

Eblehlere hilm ü hürmet et rahat bul.

Sen herkese rıfk u rağbet et rıfat bul,

Ger edemedinse uzlet et izzet bul.

 

6. Ver Hâlık'a halkı aradan çık git.

Her işte zulm ü şerr ü adl ü hayrı fehm et,

«Niçin?» deyip i'tirâz od'una yanma,

Teslim ile seyr kıl, Behişte hoşça git.

 

7. Rıfk ile kamuya ol halîm ü Settâr,

Bil kadrini halka çok açılma zinhâr.

Mahlûku yok eyle Hâlık'ı bul ey yâr,

Her dosta bu söz vasiyetimdir her bâr.

 

8. Hakkı, nice bin sefâ ki ettin, düştür,

Her ne görüp duyup işittin rüyâdır,

Etrafı gezip cefâya gittin düştür,

Bu kim oturup nevâya gittin düştür.


1. Allah yücedir. Bu insanlar ve sen ise birer mevhûmsunuz.

Eğer ölümlülere ilgi duyarsan aşağılıksın.

Birinden hâcet dilesen ondan mahrum olursun.

Eğer Allah'a gönül bağlarsan da övülmüş olursun.

 

2. Ey Hakkı! Hakk ve halk arasına girmişsin.

Eğer bunlardan kullara meyledersen hor olursun.

Eğer istediğini insanlardan istiyorsan iflâs içindesin.

Yok eğer insanların Rabb'ine gönül verirsen her şeye erişirsin.

 

3. Vuslata erişirsen Ma'şûk mekânla kayıtlı değildir (her yerde O'nu görürsün).

Aşkın ilâcı olmayan âşık dert ile kalır.

Allah «O seninledir, sen neredesin?» der.

Oysa O'nu kendinde bulan vasıla ermiş olur.

 

4. Ey gönül! Halkın nesi var ki ona meyletmektesin?

Kendin gibi âcizi ne yapacaksın?

Her bî-haber peşinden gidersin ey dil,

Gel Hakk'a ki halkı sen neylersin ey dil!

 

5. Allah'ın yarattıklarına şefkat göster ki rahmet bulasın.

Ahmaklara ise yumuşaklıkla davran ve hürmet et ki rahat olursun.

Herkese incelik gösterip rağbet et ki yücelik bulasın.

Bunları yapamıyorsan uzlet et, izzet bul!

 

6. Halkı Hakk'a verip aradan çekil.

Her işte zulüm, şer, adl ve hayrı anla.

«Niçin?» deyip de i'tirâz ateşiyle yanma.

Teslimiyet ile seyir kılıp Cennet'e ulaş.

 

7. Herkese yumuşaklıkla iyi davran ve ayıplarını ört.

Kendi değerini anla da halka fazla açılma sakın.

Ey yâr! Yaratıkları bırak Yaratan'a bak.

İşte herkese dâimâ vasiyetim bu söylediğimdir.

 

8. Ey Hakkı! Nice zaman sefâ sürdünse hepsi bir rüyâdır.

Her ne görüp duyup işittin rüyâdır.

Her yeri gezip cefâya gittin, bu da düştür.

Oturup gıdâ yolunu tuttuysan bu da bir rüyâdır.»