3.FEN/4.BAB

 

 

 


 

ÜÇÜNCÜ FASIL

Evliyâ hikmetinin sadr ilmi olduğunu ondan gönlün zevk ve hidâyet bulduğunu ve ahkâm ilminden özel ve faydalı olduğunu dört nevi ile bildirir.

Birinci Madde

Evliyâ hikmetinin fazilet ve faydalarını Kur'ân-ı Kerim ve hadis-i şerifler ile anlatır.

Ey aziz! Allahü Teâlâ, kullarına inayetle, kendi hikmetini müjdeleyip, elde edilme yolunu duyurur. Nitekim Bakara süresi otuz birinci âyetinde: «Allahü Teâlâ Adem aleyhisselâma, bütün varlıkların isimlerini öğretti», iki yüz altmış dokuzuncu âyetinde: «Allahü Teâlâ, dilediğine hikmet (faydalı ilim) ihsan eder. Kendisine hikmet verilene muhakkak ki çok hayır verildi. Bu âyet ve öğütleri, ancak, olgun akıl sahipleri anlar ve düşünürler», Âl i İmrân sûresi sekizinci âyetinde: «Yâ Rabbi, Sen bizi doğru yola kavuşturduktan sonra, kalplerimizi şüphe ve zanna kaydırma. Bize, katından, tam rahmet olan istikameti tevfik ve inâyet eyle. Muhakkak ki, Sen herkesin muradlarım vericisin», Yûsuf sûresi yüz birinci âyetinde: «Yâ Rabbi, bana (Mısır) mülkünü verdin, rüyâ ta'birini öğrettin! Ey gökleri ve yeri yaratan Rabbim, dünyada ve âhirette Sen benim yardımcım ve işlerimin mütevellisisin. Sana teslim ve tevhidde sebatım olduğu hâlde beni öldür ve sâiih olan babalarıma ilhak eyle!», Kehf sûresi altmış beşinci âyetinde: «Orada Bizim seçkin kullarımızdan birini buldular. Ona tarafımızdan inayetimizle vahy ve peygamberlik, yahut uzun ömür vermiştik. Bize mahsûs ve tevfikımızla bilinen ilmi, tarafımızdan ona öğrettik», Nahl sûresi ve yüz yirmi beşinci âyetinde: «Ey Muhammedi (aleyhisselâm) insanları şüphesiz hak delil ve sağlam söz ile ve Kur'ân-ı Kerîm 'in va'zları ile Rabb'inin yolu olan İslâm dinine çağır», Zümer sûresi dokuzuncu âyetinde: «Bilenlerle bilmeyenler, bir olur mu? Bu misâllerden, olgun akıl sahipleri ibret ve öğüt alır», Enbiyâ sûresi yetmiş dokuzuncu âyetinde: «Biz onu Süleymân'a (aleyhisselâm) bildirdik ve öğrettik», Zümer sûresi yirmi ikinci âyetinde: «Kalbi İslâmı kabulle açılanın bu hâli, Rabbisi tarafından onun üzerine bir mârifet nûrudur», Rahman sûresi başında: «Rahman sıfatıyla mevsûf olan Allahü Teâlâ, Habîbi Muhammed aleyhisselâma Kur'ân-ı Kerîm'i öğretti. İnsanı yaratıp, konuşma, yazma, anlama ve anlatma öğretti», İnşirâh sûresi başında: «Biz senin sadrını genişletmedik mi?», Kevser sûresi başında: «Biz sana ilim, amel ve şerefden, çok hayırlar verdik» buyuruyor.

Allahü Teâlâ hadîs-i kudsîde buyurdu ki: «Ey Âdemoğlu, bâtın ilmi sırdır. Onu kullarımdan gizledim ve has [seçkin] kullarıma emânet ettim. O, Beni tanımanın neticesidir. Ey insanoğlu, ahlâkımla ahlâktan ki, ilim kalbinden çıksın. Sana nasihat versin ve seni yaşatsın. Ey insanoğlu, karnın tok olduğu hâlde, nasıl ilme heves edersin, çok konuştuğun hâlde nasıl hikmete heves edersin? İlmi açlıkta, hikmeti susmada ara. Ey insanoğlu, Ben mevhibemi seher vaktinde uyanık olanlara veririm, siz ise uyuyorsunuz. Hikmetimi karnı boş olanlara veririm, siz ise toksunuz. O hâlde bunları nasıl bulabilirsiniz?».

Peygamber Efendimiz de (sallallahü aleyhi ve sellem) ümmetine şefkatiyle din ilmini öğretmekle, ledünni ilmi bildirip, yollarını gösterip hakikatini duyurmuştur. Nitekim bazı hadis-i şeriflerde buyurmuştur: «Hazret-i Hızır ile Hazret-i Mûsâ aleyhimüsselâm bir gemide iken, bordasına bîr kuş konup, denizden su içmiştir. Onu görünce Hızır aleyhisselâm Mûsâ aleyhisselâma: Ey Mûsâ, Allahü Teâlâ, bana bir ilim öğretmiştir ki, onu sen bilmezsin, sana bir ilim öğretmiştir, onu ben bilmem. Benim ilmim ve senin ilmin. Allahü Teâlâ'nın ilmine göre, bu kuşun engin denizden aldığı iki damla su gibidir, demiştir». «Allahü Teâlâ'ya, kırk gün hâlis olarak ibâdet edenin dilinden hikmet pınarları akar». Yâni söyledikleri, Kitâb ve sünnete uygun hikmetler olur. Yine buyurdu: «İlmi ile amel edene, Allahü Teâlâ, bilmediklerini ilham eder». «Mü'minin kalbi, hikmet pınarıdır». «Hikmet, gönülde bir nürdur». «Hikmetin meyvesi kurtuluştur». «Mü'minin matlûbu hikmet, münâfıkınki şehvettir». «Hikmet mü'minin kaybettiği malıdır. Nerede bulursa alır». «Hakimin sermayesi hikmettir», «İlim ikidir: Biri Kur'ân-ı Kerîm'in zâhir ilmi olup, Hakk Teâlâ'nm kullarına hüccet ve delildir. Diğeri Kur'ân'ın bâtın ilmi olup faydalı ve Rabbani ilimdir».

Nazm:

1.

İlm-i kulûb oldu çünki ilm-i tasavvuf

Kalbini sâf eyle, çekme bâr-ı tekellüf.

2.

Her ne kim ma'dûm olursa etme temennâ

Her ne ki mevcûd olursa, etme tasarruf.

3.

Kim biri iki görür bu cilve-gâh içre

Yaksa gerek âhir anı dağ-ı teessüf.

4.

Dîde vü dîdân filhakika bir anla

Çeşm-i Zeliha'da idi tal'at-ı Yûsuf.

5.

Nûr-ı muhakkik cihânı eyledi rûşen

Şem'-i mukallid söner, görse o bir püf.

6.

Ârif-i nefs oldu, bir nefeste muhakkik

Çün dile dilberden erdi cezb-i telattüf.

7.

Mehbit-i irfân değilse hâtır HAKKI

Ders-i avârif ne sûd ü bahs-i tearrüf.

 

1.

Madem ki gönül ilmi, tasavvuf ilmidir; öyleyse gönlünü temiz tut ve tekellüf yükünü çekme.

2.

Elden çıkanı isteyip de kendini üzme; elindekinin de kıymetini bilip olur olmaz harcama.

3.

Bu dünya içinde biri iki gören kişiyi sonuçta üzüntü ateşi yaksa gerek.

4.

Göz ile sevgiliyi gerçekte bir anla (ikisinin aynı olduğunu düşün). Çünkü Yûsuf'un yüz güzelliği zaten Züleyhâ'nın gözünde mevcut idi.

5.

Hakikat ehlinin nuru cihanı aydınlattı. Oysa taklit mumu bir «püf!..» ile sönüverir.

6.

Hakikat ehli bir nefeste nefsini bildi. Çünkü gönüle, lütufkârlık cezbesi Sevgiliden dolayı erişti.

7.

Hakkı'nın gönlü irfân yurdu değilse, bilgelik dersi ve âriflik bahsinden ne çıkar.  

İkinci Madde

Evliyâ hikmetinin had ve alâmetini, kadr ü kıymetini ve muhafazasını bildirir.

Ey aziz! Ehlullah demişlerdir ki, hikmet akl-ı meâdın (uzak görüşlü, dünyâya değil, âhirete değer veren aklın) kelâmıdır. Tasvir olunsa, onunla güneş kararır. Hikmet, Rabbani ilham olan ledünni ilimdir. Hikmet, arifin kalbinde bir noktadır. İlim, o bir nokta olup, cahiller onu çoğaltıp fenleri yapmıştır. Hikmet, arifin kalbinde, meselâ bir minârenin ucuna konmuş bir kuşun ağzındaki kıl gibidir. Hikmet tam anlayış ve firasettir. Hikmet, yakîn mükâşefesidir. Hikmet, gaybın müşâhedesidir. Hikmet, izafi rûhdan, ârifin kalbinde zuhûr eden bir nurdur. Nasibi çok olan ârifin hikmeti, daha çok ve daha tamamdır. Hikmet, konuşmada doğruyu bulmaktır. Hakk ile konuşup, Hakk ile susmaktır. Bir hakim demiştir ki: Hikmet nûru kalbime ineli, otuz yıl olup, o günden beri dilimden, pişman olunacak bir söz çıkmamıştır. Hikmet, söz, hareket ve isteklerde isabettir. Zira hakim olan, ancak, Hakk'ı konuşur, doğruyu söyler. Ancak Hakk için amel eder. Ancak Hakk'ın muradını murad eder. Hikmet edinmek, az konuşmak ve rıfkı kullanmaktır. Hikmet, Allahü Teâlâ'nm gayb hazineleridir. Görünüp, evliyânın kalplerini pür nûr eder. Evliyâ-yı kirâm, hikmet pınarlarıdır. Rahmet makamıdır. Gönülde şehvet, hikmeti örter. Kalbin zulmeti şehvettir. Nûr ve huzur hikmettir. Dünyada aydınlıkla karanlık bir yerde toplanmadığı gibi, hikmetle şehvet de bir gönülde toplanmaz. O hâlde şehvetleri terk eden, hikmetlere mâlik olur. Hikmetin başı, Allahü Teâlâ ile olmaktır. Şehveti terk, hikmetin süsüdür. Gönülde hikmet kuvvetlendikçe, şehvet zayıflayarak yok olur. Gönül, her şehvetten ve başkanlık sevdasından kurtulunca, onda hikmet nûru zuhûr eder.

Hikmetin alâmeti, dünya şehvetleri sevgisini terk ve Mevlânın ünsiyyet ve huzurunu istemek ve aramaktır. Hikmetin alâmeti az yemek, az içmek, az uyumak, çok susmak ve ihtiyacı kadar konuşmaktır. Gönülden Mevlâya tam teveccühdür. Hikmetin alâmeti, Hakk'a tevekkül, tefviz, teslim ve rızâdır. İnsanlara güzel ahlâk ile tevazu, rıfk ve müdârâ (güler yüz, iyi geçinme) etmektir. Hikmet, kendinden büyük olana teslim olmaktır. Kendinden küçüğüne şefkat ve merhamettir. Bu sıfatlarla sıfatlanmış olan ârif, hakim-i İlâhidir. Onun söz ve hareketlerinin faydalı hikmetleri sayılamayacak kadar çoktur.

Nazm:

1.

İlâhî, öyle meşreb ver ki, uysun ona meşrebler,

Dil olsun aşkına zâhib ki, O'ndandır bu mezhebler.

2.

Dilerdim bî-murâd olmak, çün ol hem ber-murâd oldu,

O matlabdan dahi geçtim, bulundu cümle matlablar.

3.

Çü tedbîr-i hıredden bitmedi iş derd-i aşk aldım,

Ki dağ-ı dil gibi bir Şebçerağ'ı bulmadı şebler.

4.

Çü nûr-i aşk nûr-i cana, ol hem cisme râkibdir,

O râkibden habîr olsa, bulur izzet bu merkebler.

5.

Hemân nâsüfteyektir bahr-i hikmet dürri ey HAKKI

Ko vehm ü fehm ü akl ü fikri kesr olsun bu miskabler.

 

1.

Rabbim! Bana öyle bir meşreb ver ki, ona bütün meşrebler uysun.

Gönül Senin aşkına tutulsun ki, bu mezhepler hep ondandır.

2.

Muradıma erememeyi diliyordum. Oysa madem ki o muradına erdi,

Artık o isteğimden de vazgeçtim ve bütün isteklerim yerine geliverdi.

3.

Akıllılık tedbirinden iş bitmeyince aşk derdini aldım.

Nitekim geceler, gönül ateşi gibi bir gece çırası bulmadı.

4.

Madem ki aşk nûru, hem can nuruna, hem de cisme yüklenmektedir,

Öyleyse o biniciden haberdar olduğu ölçüde bu binekler yücelik bulur.

5.

Ey Hakkı! Hikmet denizinin incisi, henüz delinmemiş bir yegâne incidir.

Öyleyse bu kuruntu, anlayış, akıl ve fikri bırak. Bütün bu matkaplar bırak kırılsın.

Hikmet, ölü kalpleri diriltir. Dar göğüsleri açar. Hikmet, hakimin sermayesidir. Onu çok konuşmakla zayi etmemelidir. Hikmet lezzetinin gönülden gitmesi, hakimin, sorulmadan söylemesidir. Hikmeti ehlinden men etmek, ehline zulümdür. Hikmeti ehli olmayana söylemek, hikmete zulümdür. Hikmete zulm etmek büyük hatadır. Zira o zâlimin hasmı Hüdâ'dır. Bir hakim-i îlâhi demiştir, ki: «İlk zamanlarımda, hikmetin coşmasını, kaynamasını, göğsümde müşâhede ederdim. Onu ehlinden ve ehli olmayandan esirgemeyip söylerdim. Bunun için bana sitem olundu: Has kullara mahsus olan hikmeti, avama niçin söylersin? Bu büyük devleti niçin küçültürsün?» Gerçekten de, hikmeti küçültmek, Hakk'ı tahfif ve küçültmedir. Tâzimi gerekeni tahfif etme! Hikmetin kadr ü kıymetini bilmeyenlere, hikmetten bahsetme. Merkebin önüne inciler saçma! Zira evliyânın hikmeti en güzel inciden de üstündür. Onu inkâr edenler, hayvanlardan aşağıdır. O hâlde hakîm-i İlâhînin şanına lâyık olan, hikmeti ancak ehline söylemek ve ehli olmayanlardan korumaktır. Böylece hikmetin nûr ve sürûru onun içinde sönmesin, lezzet ve halâvetinden nasibsiz kalmasın.

Nazm:

1.

Sâfir-i mürg-ı cân esrar söyler

Dil i agâha ol her bâr söyler.

2.

Niçin hikmet kelâmın der ona kim

İşitince ânı zinhar söyler.

3.

Peşimândır o ârif evvel âhir

Ki mâra sırr-ı genc-i yâr söyler.

4.

Çü âşık mest iken bâzâra varsa

Hadishâneyi nâ-çâr söyler.

5.

Aceb hâlet bu kim bir katre yemden

Hadîs-i kulzüm-i zehhâr söyler.

6.

Heman bir bahrdandır bunca incu

Eğer Molla eğer Attâr söyler.

7.

Hamûş ol ger fena buldunsa HAKKI

Ki dilden aşk-ı hoş güftâr söyler.

 

1.

Can kuşunun nağmeleri sırlar söyler.

Bunu da uyanık gönüllere her an devamlı tekrarlar.

2.

Bu hikmet dolu sözleri o kişiye niçin söyler

Ki onu işitir işitmez hemen başkasına söyler (sırrı faş edene sır söylenmez).

3.

Yılana, sevgilinin hazineleri sırrını söyleyen kişi

Başında ve sonunda dâima pişmandır.

4.

Âşık, kendinden geçmiş hâlde iken kalabalığa varsa

Elbette o sırlar söylenen evi herkese söyler.

5.

Garip bir hâl ki, denizden bir damla,

Bazan coşkun okyanusların oluşmasını anlatır.

6.

Bunca inci hep aynı denizdendir.

Oysa ki bazan Molla Câmî, bazan Ferîdüddîn-i Attâr söyler.

7.

Ey Hakkı! Eğer aşkta yok olduysan artık sus,

Ki aşk gönülden güzel sözler söyler.

Üçüncü Madde

Evliyâ hikmetinin, faydalı ilimlerden lezzetli olduğunu bildirir.

Ey aziz! Ehlullah demişlerdir ki, evliyâ hikmeti ilm-i billâhdır. Nitekim Allahü Teâlâ «Bil ki, Allah'dan başka ma'bûd yoktur», buyurdu. İlm-i billâh (Allah'ı bilme), ilm-i hakikattir ve hâl ilmidir. Marifet ilmidir. Aşk ilmidir. Bâtın ilmidir. Ledünni ilimdir, Südûr ilmidir. Kalp ilmidir. İlm-i billâh ayıpların örtûlmesidir. Günahdan kefarettir. İlm-i billâha hikmet denir. Kur'ân'da çok hayırla anlatılmaktadır. Bunun talibi, açlık ve susuzluğa alışmıştır. İlim ile hikmet, birbirinden cism ile can gibi ayrılmazlar. İlim, öğrenme ile olur. Hikmet açlıkla olur. Demek ki, ilim dilden dile gelir. Hikmet gaybden kalbe gelir. İlim, dilin dışından çıkar. Ancak kulak deliğine girer. İlim, kalbin içinden çıkar. Nefse te'sir edip, kalbin içine akar. İlim dilin işlerindendir. Dil ise, mülk âleminin hazinesidir. Bâtın ilmi, gönül hâllerindendir. Gönül ise, melekût âleminin hazinesidir. Zahir ilmi, insanlar arasında meşhurdur. Kitaplarda yazılıdır. Bâtın ilmi, Hakk için, sadırlar içinde saklıdır. İnsanlara izhârı, açıklanması yasaktır. Bâtın vardır ki, inkâr olunmaz. İzhârına imkân bulunmaz. Evliyânın hikmetini inkâr eden, ebleh ve cahildir. Onun en küçük cezası, hikmet zevkinden mahrum kalmaktır. İlim, öğrenme ile olduğundan, sonu ve hududu olur. Mârifet Hakk'tan olup, haddi ve sonu olmaz. İlim tefekkürle bilinir. Hikmet tezekkürle bilinir. İlm-i billâh, Allahü Teâlâ'ya varan yolların en yakınıdır.

Nazm:

1.

Eğer ilm-i aşka gönül olsa kabil

Yazarsın o bir noktadan bin resâil.

2.

Onun hıfz ü tekrarı hayretledir kim

Tezekkürledir ilm-i aşk olma gafil.

3.

Tefekkürledir çünkü aklın ulûmu

Gerektir ona ders ü fehm-i mesâil.

4.

Usûl ve fürû' içre oldun müsellem

Velî olmadın fer'den aslâ vâsıl.

5.

Çü akl oldu zahir, bu aşk oldu bâtın

Ko hâricde aklı sen ol aşka dâhil.

 

1.

Eğer aşk ilminde gönülü anlatmak mümkün olsaydı, onun bir tek noktasından binlerce kitap yazardın.

2.

Onun ezberlenmesi ve tekrarlanması kendinden geçmekle olur ki, aşk ilminin zikir ile edinildiğini sakın unutma.

3.

Akıl ilimleri düşünmeye dayanır ve ona ders ve konuları iyi anlamak gerekir.

4.

Asıl ve teferruat içinde yerini sağlamlaştırdın ama, yine de teferruattan geçip asla ulaşamadın.

5.

Akıl zahir olduğu için aşk gizlendi. Sen de aklı dışarda bırak ve aşka gir.

Ulûm-i akliyyede (aklî ilimlerde) mü'minle kâfir ortaktır. Mârifet nûrunu bulmak içinse mü'min olmak lâzımdır. O hâlde ilim, mârifetten daha umumîdir. Mârifet, ilimden hususi ve ehemmiyetlidir. İlim ışığı, ancak kâinata ulaşır. Mârifet nuru ise, o Hazrete erişir. Onun için, «men âleme nefsehu» denilmeyip, «men arefe nefsehu, fekat arefe Rabbehu», denilmiştir. Mârifet ilimden daha merğubdur (rağbet edilendir). Zira ilim, isim ve sıfatlara, mârifet zâta mensupdur. Hakk Teâlâ kullarından iki şey istemiştir: Biri ilimdir ki, kulluk ilmidir. Diğeri mârifettir, yâni mârifet-i Rubûbiyettir. Rabb'ini tanımaktır. Bu ikisinin dışında kalan aklî ilimler, tamamen nefsin nasibi ve lezzetidir.

Nazm:

1.

Hesab ve hendese ilm olmamış, bil ayn-ı nâdânî,

Hidâyet okudun, lâkin hidâyet sanma sen ânı.

2.

Hidâyet aşkı bulmaktır, deminden nefsi bilmektir.

Ki ol bahr-i nefesdendir bu nefh-i rûh-i insanî.

3.

O bahrin zevrakıdır çün bu şekl ü hey'et-i âlem,

Onun şevkiyle eyler nüh felek bu raks ü devrânı.

4.

O bahr emvâcıdır eflâk ü erkân ü mevâlidi,

O'dur mâhiyyet-i eşyâ, Odur hikmet ânı tanı.

5.

Yürek titretme, havf etme, yakındır dost, ırak gitme,

Derûnun seyr kıl, hoş bul gönül tahtında sultânı.

6.

Bulursan dilde cânânı, ona bahş eyle bu cânı,

Görürsün âleme dolmuş hemîşe avn-i Rabbâni.

7.

Senindir aşk ü hem irfân, senindir hüsn ü hem ihsân,

Hidâyet buldun ey HAKKI, budur ariflerin şânı.

 

1.

Aritmetik ve geometri ilim değil, cahilliğin tâ kendisidir.

Hidâye okudun ama sakın onu hidâyet sanma.

2.

Hidâyet aşkı bulmak ve kendini bilmektir.

Nitekim insanî rûhun soluğu da o nefes denizindendir.

3.

Âlemdeki bu şekil ve yapı o denizdeki bir kayık gibidir.

Dokuz felek de işte O'nun şevkiyle böyle döner dolaşır.

4.

Felekler, dört unsur ve üç çocuk (madenler, bitkiler, hayvanlar) hep o denizin dalgalarıdır.

Eşyanın mahiyeti ve hikmeti O'dur, sen asıl O'nu tanı.

5.

Yüreğin titremesin, korkma ki dostun yakındır, uzaklarda arama.

İçine bak da gönül Sultanını orada güzelce bulmaya bak.

6.

Gönlünde Sevgiliyi bulursan, canını da O'na bağışlayıver.

Böyle yaparsan İlâhî yardımın âlemleri kuşattığını görürsün.

7.

Aşk, irfân, güzellik ve bağış hep Senindir.

Kurtuluş buldun ey Hakkı, âriflerin şânı da budur zaten.

Mü'min hikmet ister. Münafık şehvet ister. Şehvete mağlûb olan, hikmetten mahrum olur. Hikmet, kalbin açılması, nefsin temizlenmesidir. Ruhların lezzeti, sırların tadıdır. Zünnûn-ı Mısrî'nin (rahmetullahi aleyh) eshâbından birisi kendisine sordu-. «Hikmette olan tatlılık nedendir ki, evliyânın ağzından çıkınca, onu duyanlar, ondan lezzet alırlar?» Üstad cevabında.«Hikmet, ilham ilmidir. Hakimin kalbine iner, Hakk tarafından kalbe gelmesi, yakînen belli olduğundandır ki, onda çok tad bulunur. Zira o hakîm-i İlâhî, «Ben filândan, o da filândan duydum» demeyip, «Kalbim bana Rabb'imden bildirdi ki» buyurur. O hikmetin, dinin usûlünden ve yakîni işlerden bulunması, ilhâm-ı Rabbânî olduğunu duyurur», dedi.

Nazm:

1.

Kalb i ârifde hemân hikmet i Mevlâ oldu,

Cânı hoş mazhar-ı envâr-ı tecellâ oldu.

2.

Kim ki gark-ı yemm-i aşk olmuş, o vahdet bulmuş,

Lâcerem gönlü evi Mescid i Aksâ oldu.

3.

Söyleme herkese hikmet sözünü ey HAKKI

Kim ânın sözleri hep remz ü muamma oldu.

 

1.

Arifin kalbi daima Mevlâ'nın hikmetleriyle doludur.

Canı da tecelli nurlarına kavuştuğu yer oldu.

2.

Aşk denizinde boğulmuş kişi vahdet bulmuştur.

Şüphesiz bu kişinin gönül evi Mescid-i Aksa olmuştur.

3.

Ey Hakkı! Hikmet sözünü herkese söyleme ki,

O sözler hep simge ve bilmece oldu.

Nitekim Ebû Tâlib-i Mekki (rahmetullahi aleyh) demiştir ki: Allah'ı bilen âlimin üç ilmi vardır:

Biri zâhirî ilim olup, zâhir ehline verilir.

Biri bâtın ilmi olup, ancak ehline bildirilir.

Üçüncüsü zâhir ve bâtın ilmi değildir. O gizli bir sırdır. Kendisi ile Allahü Teâlâ arasında örtülü ve saklıdır. Onun marifetinin özü, muhabbetinin zevki, hikmetinin esası, hakikatinin ilmi O'dur. Onun devlet sermayesi, sonsuz saâdeti, en büyük yakınlığı, izzet ve lezzetinin nihayeti O'dur. O ilmi ne zâhir ehline izhâr edebilir, ne de bâtın ehline açabilir. O ilim, yalnız Allahü Teâlâ ile kulu arasında kalır. Nitekim: «Seçkinlerin sadrları, sır mezarlarıdır» denmesi, bu mânâdadır.

Fârisi rübâl (tercümedir):

Hakikat ilmi sinede bulunur

Yüz ev dolu kitab olsa ne fayda

Dersde olmayanlar sinede olur.

Sine kitab olunca korku mu olur?

Nitekim su alçaklara doğru akar. Hikmet de mütevazi gönüllere iner. Yâ Rabbi, bunu bize müyesser eyle.

Nazm:

1.

Nakşibend câna cânlar, câna hem mâyildir ol,

Akılın meyli lisândan, âşıka hâsıldır ol.

2.

Dilde hikmet çün semâdır, bu bedendir çün zemin,

Bu zeminden tâ semâya fark çok menzildir ol.

3.

Dil sehâb-ı âsümandır, sineler dam üstüdür,

Nutk-ı bârândır lisân mizâbına nâzildir ol.

4.

Nutk-ı dilden tayyib ü tâhir iner her sineye,

Sine ger âlûde ise, anda hem bâtıldır ol.

5.

Hikmet ol sathın olur kim ebri bârân yağdırır,

Ebrden yağmur alan sath ol sözü kaildir ol.

6.

Nâvdân-ı gayrdan kim âb alır sârikdir ol.

Hikmet alan halktan kâil değil nâkildir ol.

7.

Kendi nefsin bilmeyen, cahildir ol ârif değil.

Her cevabı kim o söyler, mânâda maildir ol.

8.

Kim ki bilmiş nefsin, olmuş mâsivâdan rûhu pâk,

Nutk-ı pâkinden safâ bul hikmete naildir ol.

9.

Çün ayak tanır kabın, zulmette ey HAKKI, dahî.

Her gönül dostun tanır zevk ile hoş kâbildir ol.

 

1.

Can süsleyicisine canlar, mâil olurlar.

Nitekim akıllının meyli, lisandan âşığa belli olan şeyedir.

2.

Gönüldeki hikmet, gökyüzü; bu beden de yerdir.

Bu yerden tâ semâya kadar aradaki uzaklık bir hayli vardır.

3.

Gönül gökyüzündeki bulut, sineler ise çatılardır.

Söz bir yağmurdur ki gönül oluğuna akar.

4.

Gönül konuşmalarından her sineye güzellik ve temiz sözler iner.

Eğer sine temiz değilse o inenler orada bâtıl olur

5.

Hikmet, bulutları yağmurlar yağdıran

Yağmur alan satıh söz söylemeye hak kazanmış sayılır.

6.

Başkasının sarnıcından su alan kişi hırsızdır.

Tıpkı halktan hikmet alan kişi gibi ki, o, sözü söyleyen değil ancak nakledendir.

7.

Kendi nefsini bilmeyen ârif değil, cahildir.

Her cevabı söyleyen kişi ise mânâları bilen kişidir.

8.

Nefsini bilen ki Allah'tan başka şeylerden kurtulmuştur.

Böylelerinin temiz sözlerinden hikmet al ki, bunlar hikmete nâil olanlardır.

9.

Ey Hakkı! Ayak, karanlıkta bile kendi pabucunu tanır.

Bunun gibi her gönül de kendi dostunu zevkle tanır, ki bu da, onun kabiliyetidir.

Dördüncü Madde

Evliyânın hikmeti, onların temiz sözünden leziz ve tatlı olduğunu ve kalblere çok te'sir ettiğini, hakim-i İlâhinin âlimlerden bilgili ve şerefli olduğunu bildirir.

Ey aziz! Ehlullah demişlerdir ki, bir hakim kalp, bin âlim kalpten halim ve selimdir. Alimin sözü hastaya şifâ verir. Hakimin sözü, ölüye hayat verir. Hikmet ilmi kudsi oktur. Hakimin konuşması onun yayıdır. Talibin kalbi onun hedefidir. Atıcı Hayy ve Kayyûm'dur. O'nun için hatâ yoktur. Alimin ticareti, başkasının sermayesi iledir. Hakimin ticareti kendi sermayesi iledir. İlim gümüş, mârifet altındır. Hikmet cevherdir. Âlim, sorulunca cevap verir. Hakim ise, cevap vermemek için özür diler. Alim, insanlara dediğinden aşağıdır. Hakim ise, dediğinden yüksektir. Halka her isteklerinde fetvâ veren mecnûn ve sâhidir. On mes'elenin dokuzundan sükût edip birine cevap veren hakim-i İlâhidir. Hakimin kalbi ve rûhu mâsivâdan fâriğ ve âridir. Onun için, onun kalbinden diline hikmet akar. Nitekim îmâm-ı Ahmed bin Hanbel, Muhammed Şâfii ile bir yerde, namazın kazası içtihadında konuşurken, yanlarına evliyâ-yı kirâmdan bir çoban gitmiştir. İmâm-ı Ahmed, İmâm-ı Şafii'den o çobanı imtihan için izin istemiş, İmâm-ı Şâfii (rahimehullah) ona izin vermemiş iken, ve o çobanın kalbine dokunmayı ona lâyık görmemiş iken, İmâm-ı Ahmed çobana: «Bir mü'min bir vakit namazını kaçırsa ve beş vakitten hangisini kaçırdığını unutsa, hangi vakti kazâ etmelidir?» diye sordu. Çoban dikkatle bakıp; «O kimse gafildir, beş vakti de kaza etmesi lâzımdır», deyince, büyük imâm, onun heybetinden kendinden geçip yere düşmüş, çoban da kalkıp yoluna gitmiştir. İmâm-ı Ahmed ayılınca, çobanın o cevabını beğenip, heybetine şaşmıştır. Evliyâ-yı kiramın çobanı böyle iken, âlimleri ne kadar uyanık olur diye ibret almıştır. Sonra muhabbet yoluna sülûk edip, imamlığı yanında, evliyânın da en büyüklerinden olmuştur.

Alim, nefsini ilmiyle mülâhaza eder. Hakim ise. nefsini terk ve vücûdunu nefy ile Rabb'ini mülâhaza eder. Nitekim İmâm ı A'zâm Ebû Hanîfe (rahmetullahi aleyh) evliyanın havassından [seçkinlerinden] olduğu hâlde, Îbrâhim Edhem Hazretlerine, «Seyyidimiz, Efendimiz Îbrâhim» derdi. Eshâbı ona tâziminin sebebini sorduklarında: «Biz ilmimiz ile nefsimizi düşünürüz, evliyâ kendilerini unutup, hikmetle Mevlâ'larını düşünürler» buyurdu. [Bu sözden İmâm-ı A'zâm'ın da İbrâhim-i Edhem gibi büyük veli olduğu ilim, akıl ve hâl sahiplerince anlaşılmaktadır].

Alimin hakime ihtiyacı çoktur. Hakimin âlime ihtiyacı yoktur. Nitekim Hazret-i Mûsâ aleyhisselâm Hızır aleyhisselâma muhtaç olup, sohbetine gitmiştir. Hızır aleyhisselâm ona muhtaç olmayıp ayrılmıştır. Halk, âlim ile terbiye olur. Alim de, hakim ile terbiye olur. Hakim ise, yalnız Rabb'i tarafından terbiye olur. Nitekim hadîs-i şerifte: «Rabbim beni en güzel şekilde terbiye eyledi», buyuruldu. Cahil ve eksik olan avâm, önce gidip bir âlimden ilim öğrenip, usûl ve fürû'u, yâni akaid ve amelî bilgileri öğrenir. Hattâ Arab edebiyatı bilgilerini tamamlayıp, aklî ilim ile âlim ve âmil olur. Lâkin nefsi, hâli üzere cahil ve nâkıs kalır. Sonra o âlim gidip bir mürşid-i kâmilden hilm öğrenip, ahlâkını güzelleştirir. Belki sülûk ile yedinci makama gidip, nefsi de kullukla ârif ve kâmil olur. İşte bu kâmil kendi kalbine varıp, Rabb'iyle hâzır olup, hikmetine nâzır olup, O'nun şeriatiyle Habibinin izinden gidip, bu beytine huşû' ve hudû' edip, tam kulluğa kavuşur. Bütün edebler, şartlar, ilim ve mârifetler onda hâsıl olur. Zira insan-ı kâmil, Mevlâ'nın rızâsını, kendi gönlünün inbisât ve ünsünde bulur. Rabb'inin rızâsızlığını kalbine inkıbaz ve heybetiyle bilir. İşte bu işaret müjdesiyle hakimâne yürür.

Kıt'a:

Lûtf ü kahrın eseri dilde sürür ü gamdır

Emr ü nehy ol ferah ü gamda ıyân zâhirdir.  

Gelse gam, belki günâh işledin istiğfar et,

Kim gönül hoşluğu her hayra nişan zâhirdir.

 

Lütuf ve kahrın eseri, gönüldeki sevinç ve üzüntüdür.

Emir ve nehiy de o ferahlık ve gamlılıkta apaçık bellidir.

Eğer gönlüne gam gelirse bil ki günah işledin, istiğfar etmelisin.

Gönül hoşluğu ise her türlü hayırların apaçık delilidir.

Evliyâdan bir hakim, bir hakime gidip, huzûrunda oturup: «Sana bir şey soracağım», dediğinde, diğeri: «Alimleri bırakıp, bana sual sorman, meselâ bir sultan yolunu şaşırıp sahraya düşünce, orada olan çobanları bırakıp, yolu kendisi gibi bir sultandan sormaya benzer», dedi. Hakim-i İlâhînin âdetlerinden biri şudur ki, insanlarla bulununca konuşmaz. Kalbiyle üns huzuruna gider. Ona ne sorulsa, gönülden ona açılan cevabı söyler. Böyle bir hakîm-i İlâhi bir gün bir mecliste vecd hâlinin çokluğundan hikmet diliyle tatlı sözler söyler iken, hakikat mânâsında çok incelik bulunan, idrâk zevkiyle, göğüs parçalayacak nükteler söyler. Sonra kendisine, o nüktelerden birini, bizim için tekrar etseniz hoş olur, denildiğinde; «Hoş olur; ancak o aşk hâli, eğer bir daha elverirse, hoş olur. Yoksa sözüm lezzet ve zevkten boş olur», buyurur.

Nazm: 

 

1.

Sensin ey aşk ki, her canda suhan söylersin  

Lîk uşşak dilinden sözü Sen söylersin.

2.

Daima hazret-i ma'şûk-ı ezeldir yârın  

Dem-be-dem ânın için hubb-i vatan söylersin.

3.

Hüsn-i dildâr ile hoş zevk u safâ buldukça

Cana cân bahş edip, andan tene ten söylersin.

4.

Her sözün mihr ü muhabbette hatâsız sözdür

Sen ki evsâf-ı rûh-i mâh-i Huten söylersin.

5.

Leşker-i rûh-i revân içre çü Mansûr oldun

Ol sebebden suhan-ı dâr ü resen söylersin.

6.

Müjde-i Yûsuf'u Ya'kûb-ı hazîne getirip

Hem habibe sıfat-ı Veys-i Karen söylersin.

7.

Tâ-be-key HAKKI'ya derler, söz ifşa etme

N'etsin ol âşık-ı meczûb ki, Sen söylersin.

 

1.

Ey aşk! Her canda söz söyleyen sensin.

Lâkin âşıklar dilinden sözü de yine sen söylersin.

 

2.

Sevgilin, daima ezel ma'şûku olan Allah'tır.

Durmadan O'nun için vatan hasretini anlatan sözler söylersin.

 

3.

Sevgilinin güzelliği ile hoşça zevk ve safa buldukça

O'ndan cana can bahşedip, tene ten söylersin.

 

4.

Her sözün sevgi ve aşk konusunda hatasız sözdür.

Sen ki Hıta (Türkistan) güzellerinin yanağını anlatır durursun.

 

5.

Rûh-ı revân (ermişler) ordusu içinde

Mansûr olduğun içindir ki darağacı ve yağlı urgan sözleri ederdin.

 

6.

Hüzünlü Ya'kûb'a Yûsuf'un müjdesini götürüp

Hem de Allah'ın Sevgilisi olan Peygamber' e Veysel Karanî'nin saffetinden bahsedersin.

 

7.

Şu Hakkı'ya niceye dek «Sözleri ifşâ edip durma», diyecekler.

O zavallı âşık ne yapsın, söyleyen o değil ki, Sensin.

Bir hakime, camide bulunsanız da, insanlara faydanız olsa, dediklerinde, cevap verip: «Câmi'de oturan ancak câmi'dir [toplayan], ben câmi' değilim, mecmu'um [toplanmışım]» buyurur. Hakk Teâlâ Arifin kalbinde hikmet ağaçları dikmiştir ki, onları açlık nehirleri ile besler. Hakîm-i İlâhinin kalbinde olan hâli, bostancının bostanıyla olan hâline benzer. Zira hakimin hâli ve şânı şöyledir ki, daima gönlü bahçesine girip, her birinden Hakk'a lâyık olmayan şeyleri keser, atar. Önce tevhid bağına gider. Orada şirk ve şüphe bulduysa, onları söker, atar. Sonra tevekkül bağına gider. Orada korku ve kaçma bulduysa, onları çıkarır atar. Sonra tefviz bahçesine gider, orada tedbir ve ihtiyar bulduysa, onları söker atar. Sonra sabır bahçesine gider. Orada sabırsızlık ve feryâd bulduysa, onları söker atar. Sonra rızâ bahçesine gider. Orada rızâsızlık ve kızgınlık bulduysa, onları çıkarır atar. Sonra mârifet bağına girer. Orada nefs, hevâ ve mâsivâ bulduysa, hepsini söküp atar. Sonra muhabbet bağına girer. Orada başkasına meyil ve itibar, insanlarla bulunmaktan hoşlanmak gibi şeyler bulduysa, hepsini kökünden söküp atar. Sonra hikmet bahçesine gider. Orada bulunan ağaçları açlık suyu ile sular. Böylece çiçek ve meyveleri mükemmel ve olgun olur. Zevk ve lezzetinden canına can katar. İşte o hakim iki cihandan kaçıp, o bahçeye can atar ve vahdet denizine gömülür. Her murad ve maksuduna ulaşır. Aklı olan, evliyanın hikmetine meyilli olur, onunla amel eder. Arif olan bu hikmete vâkıftır. En büyük ni'met, hikmet mektebidir. Hikmetten lezzet almak ni'met ve ganimettir. Evliyâ hikmetini hıfz eden, hakikatten istifade eder. O'nunla konuşanın, kadr ü kıymeti aziz ve yüksek olur. Kalbinden içeri giden ârif, akl-ı küllden hikmet dersi alır. Hikmet ilmi ile dolup, engin deniz olur kalır.

Nazım:

 

1.

Muallim aşktır künc-i sükût olmuş debistân

Sebaktır bilmemek dildir anın tıfl-ı sebak-hânı.

2.

Lisânı bî-zebânlıktır bu fâdıl, kâmil üstâdın.

Veli âlemde yok anın lisânın anlar akrânı.

3.

Gönül çün bilmemek zevkin bulur her defter-i fikri.

Ki yazmış kilk-i akl anı, eder mahv âb-ı nisyânı.

4.

Tavilû'z-zeyl bir tomardır bu bilmemek ilmi,

Ki ömr-ü câvidân içre bulunmak hadd ü pâyânı.

5.

Şühûdü'l Hakk fi'l-kalb oldu mazmununda bir nükte,

Sevâdü'l-vech fi'd-dâreyndir onun memdûh-i unvânı.

6.

Tasavvur edemem bir kimse tasdik ede bu ilmi,

Muarref olmadıysa keşf ü hüccet zevk-ı vicdani.

7.

Ulûmun enfa'ı hikmettir, anı aşktan öğren,

Rumûz-ı pîr-i aşkı anlamaktır ârifin şânı.

8.

İlâhî, izzetin Hakkı, enîs et cânıma aşkı,

Ki ânın hikmeti zevkıyle kendimden olam fâni.

9.

Fakîrullah'ı HAKKI'dan ıyânseyr eyleyen ârifi,

Iyân ehlidir ol neyler delil-i akl ü burhanı.

 

1.

Öğretmen, aşktır; okul ise sükût köşesidir.

Ders, bilmemektir; onun öğrencisi ise gönüldür.

2.

Bu faziletli ve olgun hocanın dili, dilsizliktir.

Ancak âlemde onun dilini anlayan bir kendi gibi yok.

3.

Gönül bilmemek zevkini bulur o fikir defterinden ki,

Onu akıl kalemi yazmış olsun. İşte onu unutkanlık suyuyla siler yok eder.

4.

Bu bilmemek ilmi, zeyli uzayıp giden bir tomardır ki,

Sonsuz hayat içinde bile ona bir son ve sınır bulunmaz.

5.

Onun anlattıkları içinde «Kalbde Hakk'ı gören» nüktesi vardır.

Onun övülen unvanı ise «İki âlemde de yüzkaralığı» dır.

6.

Keşif ve delil bu zevk ve vicdanı bilmediyse,

Bu ilmi tasdik edecek bir kimse düşünemiyorum.

7.

İlimlerin en faydalısı hikmet ilmidir. Onu da aşktan öğren.

Ârifin şanı, aşk pirinin remizlerini anlamakladır.

8.

Rabb'im! Yüceliğin hakkı için cânıma aşkı dost eyle,

Ki onun hikmeti zevkiyle kendimden geçeyim.

9.

Allah'ın fakir kulu olarak Hakkı'yı gören ârif gerçekten

Göz ehlidir (görmesini bilir) ki o aklın ispatı ve delili ne yapsın.