3.FEN/4.BAB

 

 

 


 

BEŞİNCİ FASIL

Evliyânın seçkinlerinin seçtiği yol olan Nakşibendi yolunun Hakk'a varan yolların en yakını olduğunu, onun üç nevinden her birinin irfân devleti sermayesi olduğunu, o yolda ilerleyenin her kemâle mâlik olup, gizli hâl ve neş'eli gönülle üns ve huzûru bulduğunu, korku, sapıtma, tehlike ve melâlden emin olup kavuşma zülâli ile kâm aldığını yedi nevi ile beyan eder.

Birinci Madde

Nakşibendi yolunun rükün, hakikat, usûl ve inceliklerini bildirir.

Ey âziz! Evliyânın seçkinlerinden büyük pîr ve mürşit Hâce Muhammed Behâeddin Nakşibend ve onun değerli halifeleri (aleyhimürrahme ve’r-rıdvan) demişlerdir ki peygamberlerin en üstünü Muhammed Mustafa'nın (sallallahu aleyhi ve sellem), evliyânın en üstünü Ebubekir Sıddık (radıyallahu anh) hazretlerine gizlice öğrettikleri ilimlerin eftali olan huzûr ve mârifet ilmi, insanların âvamından, hatta insanlardaki hafâza meleklerinden bile gizlidir. O gizli hazineye kavuşma yolunun esâsı ve çeşitli usûlleri vardır. Bu fasılda bunlar geniş olarak anlatılır. Bu yolun erkânı üçtür: Az yemek, az uyumak, az konuşmak. Az yemek, az uyumaya, az uyumak, az konuşmaya, az konuşmak, kalp zikri ile tam teveccühe yardımcı ve gıdadır. Bunlardan murâd, cân ü gönülden Rabbin huzurudur. O halde yemede, uyumada ve konuşmada orta dereceyi gözetmek yetişir.

Beyt: 

Az yemek, az uyumak, az söylemek,

Kimde kim cem’ oldu bir anı Melek.  

Az yemek, az uyumak, az konuşmak huyları kimde toplandı ise bil ki o melek gibidir. 

Nakşibendi tarikatının hakikati de üçtür. Hatıraları, düşünceleri gidermeye, kalbe olan zikre ve murakabeye devam etmektir. Bunlar da birbirlerine yardımcı ve kuvvettir. Murakabe ise, Hak Teâla’nın kâinatın bütün zerrelerine her zaman muttali olduğunu, kalbden bir an çıkarmamaktır. Bu tarikatın sonu, işte bu huzûra ermektir.

Beyt (tercümedir):

İki dünyadan sana bir öğüt yeter,

Her nefeste insan Hakk’ı zikreder.

Bu yolun usulleri şu on iki kelimede bildirilmiştir. Nefy-i vücûd, bezl-i mevcûd, terk-i suret, azimetle âmel, hoş der-dem, nazar ber-kadem, halvet der encümen, bid’attan kaçma, sünnete uyma, daimi zikir ve tam teveccühtür. İşte vusûl yolu, bu usûl ile gelir.

Bu yolun şartı bir mânâdır. Kalb ve rûhda muhabbeti Mevla’dır. O halde talep ve arzu derdinin zuhur ettiği gönülü büyük ni’met bilmelidir. Gece gündüz çoğalmasına çalışmak lâzımdır. Zira o, ezeli sevgi olup gönül aynasında aksetmekte, parlamaktadır. Onun için o gönül irâdet, muhabbet ve şevk ile dolmuştur. İşte Mevla'yı isteyici olan kimse, murat olunmuş velidir. Nitekim Hak Teâla buyurur: “Allah onları sever ve onlar da Allahu Teâla’yı severler”. Bununla Kendi sevgisinin, Kendisine olan sevgilerin aslı olduğunu duyurur.

Bu Nakşibendi yoluna bel bağlayanlar ve bu arzu derdiyle zaman zaman ağlayanlar, görünüşte insanlar arasında bulunup, hizmet görürler. Batında ancak Hazret-i Hakk’ı bilirler ve bulurlar. Kendilerini kesret içinde gizlerler. Gönüllerinden vahdet yolunu izlerler. Bedenlerini halka, gönüllerini Hakk’a teslim ederler. Bu yol ile gizlice Hakk'a doğru giderler. Dışardan yabancı, içerden âşinâ olurlar. Beden ağyâr, gönül yâr ile, kulak sadâ ile gönül Hüdâ ile, göz rakibte, gönül Habib’de, dil güftâr [dil] ile, gönül dildâr ile, el san’atta gönül hazrette, ayak gitmekte, gönül zikretmekte, beden post ile nâim [uykuda], gönül dost ile kâim, beden rahatla mekânda, gönül seyâhatle cevlânda, beden sebeplerle kavgada, gönül mutlak üns-i Mevlâ’da bulunur. [On iki esastan halvet der encümenin izahıdır.]

 

Beyt: 

Suretleri kesrette, mânâları vahdette,

Sûretleri firkatte, sîretleri vuslatta.

 

Görünüşleri çoklukta ve içleri Bir’likte olanlar dıştan bakıldığında ayrılıkta gibidirler ama gerçekte içleri vuslata ermiştir. 

Onlar bu yol ile, hâtırlarını mesrûr ederler, her ne ederlerse gönülde mestûr [örtülü) ederler. Muhabbetlerinin esrârı halka fâş olmaz. Gönüllerinin zevkine hiç halel gelmez. O halde onlar, şöhret âfetinden uzak ve Allahü Teâla’nın evliyâsının seçilmişleri olurlar. Onlar kalb zikri ile zikrolunanı yakın ve tez bulurlar. Çünkü kalble zikir Allahu Teâla’ya en yakın yoldur. Her âfetten korunmuş ve uzaktır. Vahdet âleminin şaşılacak anahtarıdır. O hazretin huzûr cem’iyetini çekicidir. “İrâde, irâde isteğini terkdir” sözü gereğince, fenâ fillah olurlar. Fakr ü fenâ devleti ile beka billah bulurlar. İzzet ve yükseklikle iki âlemde kâm alırlar.

Beyt (tercümedir):

Hep başının yüksekte olmasını istersen,

Nakşibendi yoluna, öyleyse nakş bağla sen. 

Nazm:

1.  

Kasemde «Nûn» ü «Kalem"dir o kâmet ü ebrû

Ki dil hemişe o dilberle oldu rû-be-rû.

2.  

Nişân-ı vuslatı bulmuş hezâr gülşende

Çü sırrı fâhte bilmez figân eder gûgü.

3.  

Hezâr şükr ki hicrân gamından âzâdım

Gönül ki aşk iledir hem-nişin ü hem-zânû.

4.  

Gönül gözünde ırağ ü yakın beraber olur

Ki top-ı âlem olur bağ-ı dilde misl-i kedû.

5.  

Biri demiş nicedir hâli kalbin ey Mecnûn

Firak-ı yâr ile Mecnûn demiş, ne sözdür bu.

6.  

Bana ne gam bu cüdâlık ki dilde Leylâ ile

Ben öyleyim ki bilmezem bu ben miyim ya o.

7.  

Sözümden etme ümid-i şifâ dedin HAKKI

Habîbi ente tabibi fe keyfe lâ ercû.

 

1. O boy ve kaş, yemin olsun ki «Nûn" ve «Kalem"dir. Onun içindir ki gönül daima o dilberle yüz yüze olmaktadır.

2. Guguk kuşu, binlerce gül bahçesinde vuslattan izler bulmuş ama sırrı bilmediği için yalnızca «gu gu!” diye öter durur.

3. Gönül, aşk ile diz dize oturduğu içindir ki binlerce şükür ve hicran kaygısından kurtulmuşum.

4. Gönül gözünde uzak da yakın da birdir. Nitekim dünya yuvarlağı da gönül bağında bir kedi gibi olur.

5. Birisi sormuş: «Ey Mecnûn! Gönlün hâli nicedir?» Sevgilisinin ayrılığını çeken Mecnun da demiş ki: «Bu nasıl söz?»

6. «Bu ayrılıktan bana ne üzüntü gelir!.. Oysaki ben gönülde Leylâ ile birlikteyim. O haldeyim ki, bilmiyorum bu ben miyim, yoksa o mu?..»

7. Ey Hakkı! Sözümden şifa ümid etme dedin. Sevdiceğim! Benim tabibim Sensin, Senden nasıl yüz çeviririm!..

İkinci Madde

Nakşibendi yolunun üç yolundan birini bildirir.

Ey azîz! Hazret-i Hâce Behâeddin ve onun halifeleri Hâcegân-ı güzin (rahmetullahi aleyhim ecmaîn) demişlerdir ki, akâidi düzelttikten, emirleri yaptıktan, yasaklardan sakındıktan sonra, bu tarikatımızın neticesi, Allahü Teâlâ ile devamlı huzûrdur. Her an O’nu bilip, O’nunla olunca, O’ndan gafil olunmaz. Bu huzur, nefsde meleke hâline gelip gönülde kuvvetlenince, ismi müşahede olur. Bu devlete kavuşmanın yolu üç nevidir:

1 – Zikr-i kalbi yoludur. Zikr eden, kalb huzûru ile Lâ ilahe illallah kelimesini tekrar eder. Lâ derken, Allah’tan başkasını yok düşünür, illâllah derken, Allahü Teâlâ’nın varlığını kıdem ve beka nazariyle müşâhede eder. Bu kelime-i tayyibeyi tekrâr ederken, dilini üst damağına yapıştırır. Hakiki kalbe bağlı ve bitişik olan kalb-i sanavberi [yürek] ile Hakk’a teveccüh eder. Nefsini haps edip, göbeğini içine çekip tamam kuvvetle öyle zikr eder ki, onun eseri bütün uzuvlarına sirâyet edip, çok lezzet bulur. Faraza bir kimsenin yanında otursa, bu tekrârından haberdar olmaz. Bütün vakitlerini bu zikr ile geçirip, hiçbir meşguliyetle ondan ayrı kalmaz. Hattâ oturma, kalkma, dinleme, konuşma, yeme ve uyuma esnasında bile bu zikre bir kesilme ve gevşeme gelmez. Bazı işlerle bir gevşeklik gelirse, zikredenin ondan tamamen vaz geçmeyip, basiretle ona devam etmesi gerekir. Seher vaktinde bu kelimeye çok devam ederse, bereketi o günün sonuna kadar devam eder. Yatmadan önce bu zikri çok ederse, bereketi gecenin tamamına erişip, uyurken bile kalbi zikr eder.

Zikreden, bu minvâl üzere bu zikre devam edince, arada bir kendinden geçip, şuursuz olur. O, cezbenin mukaddimesi, başlangıcıdır. Onun bu hâle kendini verip teslim olması lâzımdır. Elinden geldiği kadar onu korumalıdır. O hâl azalmaya başlayınca, o da tekrârına başlar. Bu hayret, birbiri arkasından gelip, birbirine eklenecek hâle gelince, o zikr edene bir meleke hâsıl olur ki, her ne kadar o hâl, bilfiil onun hâli olmayıp, hâli ilminde bulunursa da, ne zaman onu istese, az bir teveccühle o hâli bulup, o kendisinden geçme hâliyle hâllenebilir.

Eğer zikr edenin mizâcı, nefesin hapsine tahammül edebiliyorsa, düşünceleri sürmede ve kendinden geçmekle hayret âlemine gitmede bunun te’siri tamamdır. Vicdâni büyük bir lezzet onda dâimdir. İşte bunu isteyen zâkir, bu zikre, anlatıldığı şekilde meşgul oldukta, nefesini tutup, göbeğini içe doğru öyle kuvvetli alır ki, bedenin bütün kısımları ondan etkilenir. Kelime-i tayyibenin mânâsını kalbinde bulundurur. Diğer düşünceleri nefy edip, kelime-i tevhidin eserlerini [yâni sayısını] sayıp, üçte, beşte, yedide bir nefes alarak ilerler. Nihâyet bir nefeste yirmi bire çıkar. O zaman zikrullahın nûru, onun kalbine iner. Ondan, mâsiva düşüncesi, tamamen gider. Göğsü genişleyerek büyük lezzete kavuşur. Yirmi birde bu hâl el vermediyse ve gönül o zevk ve lezzete ermediyse, yeniden başlayıp, teklerde nefes alıp, terakki ederek ve mânâsını kalbinde tutup, göbeğini içine çekerek yirmi bire gelsin.

Böylece sadrın inşirahı ile zevklenip lezzetle dolsun. O hâl ile fakr ü fenâ devletini bulsun. Kalbi dâima hazret-i Hak’dan agâh olsun. Öyle bir mertebe rüsûh bulsun ki,  o âgâhlığı gidermek istese, gideremesin. Gönülde ve gözde düşünce ve hayâli Hak olup kendini bulmasın. İstenen ancak budur ki, zâkirin sıfatları fâni olup, zikr olunanın sıfatları ile bâki kalsın. Zikr etmeden geçip onunla meşgul olsun. Onun üns ve huzûruyla sonsuz devlet ve ebedi saâdete kavuşsun. Yâ Rabbi, bize de müyesser eyle!

Nazm:

1.

Aşk oduna yandı hep defter-i nutk u beyân

Doldu dil ü can tarab oldu hakâyık ıyân.

2.

Katre vü bahr oldu cem’ ortadan ebr oldu kam’

Nurunu hoş buldu şem’ gitti aradan duhân.

3.

Bu nefahat-ı buhur, canlara verdi sürûr

Cümle cihân doldu nûr ûd ile micmer nihân.

4.

Hâcedir âyineden tûtiye nutk öğreten

Ayine yoksa neden mürg ile söyler lisân.

5.

Câmeyi ver canı al, hayrete dal aşka dal

Bî-dil ü bî-hîş kal, ribh olsun ayn-ı ziyân.

6.

Fakr ü fenayı bulan, aşkı deminden dolan

Hüsnüne hayran olan hayy olur ol câvidân.

7.

Aşk ki bî-keyf ü kem cümleyedir ol bîş ü kem

Söylese akla hikem, HAKKI olur tercüman.

 

1. Bütün söz ve açıklama defteri hepten aşk ateşine yandı. Gönül ve can da neş’eyle dolup hakikatlar ortaya dökülüverdi.

2. Damla ile deniz birleşti de bulut aradan çekilip gitti. Mum ışığına kavuştu, duman ise uçup kayboldu.

3. Buhurlardaki bu güzel kokular canlara sevinç verdi de bütün cihân nûr olup öd ağacı ile buhurdanlık kayıplara karıştı.

4. Aynada papağana söz öğreten, efendisidir. Yoksa ayna nasıl olsun da kuş ile konuşsun.

5. Elbiseyi (bedeni) ver ve canı al da kendinden geçip aşka dal. Bırak gönülsüz ve isteklerinden vazgeçmiş ol da kazancın ziyan olsun.

6. Fakr u fenâyı bulup da O’nun aşk demiyle dolan ve O’nun güzelliğiyle kendinden geçen kişi ebedi diriliğe kavuşur.

7. Aşk ki kemiyet ve keyfiyetten arınmıştır. Herkese yücelikle ve gizli gelir. Eğer Hakkı, akıllı geçinenlere hikmetleri söylese bir tercüman olmuş olur.

Üçüncü Madde

Nakşibendi tarikatının ikinci yolunu bildirir.

Ey aziz! Hazret-i Hâce Behâeddîn ve halifeleri (rahmetullahi aleyhim ecmaîn) demişlerdir ki: Yolumuzun üç nevinden ikincisi, kalp teveccühü yoludur. Zâkir [zikreden] kalbiyle ism-i Celâl'e  [Allah Allah Allah] devam edip, bu mübarek ismin te’sirinden anlaşılan bîçûn [nasıl olduğu bilinmeyen] mânâsını mülâhaza eder. O mânâyı muhafaza edip, bütün idrâk ve kuvvetleri ile kalbine teveccüh eder, yönelir. Bu teveccühe devam edip, o mânâyı kendine zorlayarak muhafaza edip, bu külfet ve zorlama aradan kalkıncaya kadar sürdürür.

Eğer o mânâ cezbe tasarrufundan önce, o zâkirin vücûduna tamamen te’sir ederse ona lâyıktır ki, o mânâyı, bu bütün maddelerine şâmil bir basit nûr-ı kâmil sûretinde basiretine mukabil tutup o sûretin aradan kalkmasına kadar devam etsin. Onun yerini maksûd olan onunla ve bütün müdrike ve kuvvetleriyle kendi kalbine teveccüh etsin, mânâ alsın. Bu zâkir, kalbiyle Allah dediği zaman, onu niteliksiz, âlemin bütün zerrelerini kuşatmış bilip, bu fikr ile, o kadar zikr eder ki, kendiliğinden tamamen gider. Bir dereceye kavuşur ki, bu hâl onun kalbinde vasf olur. Rûhu bu nûr ile dolup, büyük lezzet bulur.

Gönül bu zikr ile meşgul iken onu bir hayret alır ki, melekûtun acîb hâlleri, ona münkeşif olur. O halde zikr ve fikri koyup, o hayrete dalsın. Gönlün hâlleri ne ise yine gönülde kalsın. Gizli sırları halka açmasın. Parlak şeriâtın dışına çıkmasın. O hayret ondan gidince, yine zikr etsin. Yine hayret geldikte, ona dalıp zikri bıraksın. Zirâ zikr etmek, mânâ kapısını çalmaktır. Bu hayret ise, Mevlâ’nın kapısının açılmasıdır.

O halde kapı açılınca, kapıyı çalmaya ihtiyaç kalmaz. O zaman kalbin susması daha uygundur. Bu hayrette, öyle müstağrak olur ki, kendi sıfatlarından fâni olup, bu sıfatlar ile kalır. İnsanlık darlığından kurtulup kendi âleminde saltanat bulur. «Seçilmişlerin göğüsleri sırlar mezarıdır» sözü gereğince, kalb hâllerini gizler.

İşte bu hayrete dalan zâkir, kuvvet sâhibi, bu fenâyı bulan kâmil saâdet sâhibidir. Kalabalık ona, itikâf ve halvettir. Kesret ona, vahdet ve uzlettir. Nefesi tesbih ve ibâdettir. Konuşması hikmettir. Fiilleri tâat ve hizmettir. Âdeti rıfk ve meveddettir. Nazarı ibrettir. Fikri ilim ve hayrettir. Ahlâkı, bütün insanlara hilm ve şefkattir.  Zira o, vahdet şarabının sarhoşudur. Muhabbet denizine dalmıştır. Her hâlinde o Hazret’in huzûrundadır. Bütün zıtlar ile arkadaşlık ve ülfet eder. Nerede bulunursa, safâ-yı hâtır ile zevk ve râhat eder. Muhalefet tozları ile lekelenmez, bulanmaz. Cânı, cânândan bir an ayrılmaz. Gönülden dışarı meyl etmez. Kimseden korkmaz, kimseden ümid etmez. Belki içinde ve dışında mâsiva bulamaz. Gözünü yumsa fenâfillah mertebesindedir. Açsa bekabillah derecesindedir.

Nazm:

1.  

Gönül dilberdedir, elhamdülillâh

Lebi kevserdedir, elhamdülillah.

2.  

Ne ferzend ü zen ister ü ne ziynet

Ne sim ü zerdedir, elhamdülillah.

3.  

Çü dil, dilberle seyr eyler cihanı

Dahi bî-perdedir, elhamdülillah.

4.  

Gönül, dostun tanır tenhâ cihanda

Adû güm-kerdedir, elhamdülillâh.

5.  

Değil gam yok olursa ten ki, canım

Aceb hoş yerdedir, elhamdülillâh.

6.  

Derûn-i dilde rûşen dîde-i cân

Rûh-ı enverdedir, elhamdülillâh.

7.  

Ezelden hamr-ı aşkı içti HAKKI

Henüz ol serdedir, elhamdülillâh.

1. Hamdolsun ki gönül, dudağı Kevser gibi olan Sevgilidedir.

2. Çok şükür (gönlümüz), ne çoluk çocuk ne ziynet ister. Ne de altına ve gümüşe iltifatı vardır.

3. Gönül, âlemi Sevgilide seyreylediği içindir ki arada perde yoktur çok şükür.

4. Çok şükür ki gönül, cihanda kendi dostunu hemen tanır. Oysa düşmanlar yolunu şaşırmıştır.

5. Beden yok olursa hiç dert değil. Çok şükür ki canım güzel yerdedir.

6. Can gözü, gönlün içinde parlamış bir halde ve çok şükür ki nurların yanağını seyretmektedir.

7. Hakkı! Aşk içkisini ezel bezminde içmişti. Hâlâ o sarhoşluk içindedir. Çok şükür!

Bu hâl ve makamlar, bu mertebe ve kemâller, bir senede, belki bir erbainde [kırk gün çile zamanında], belki on, belki bir günde, belki bir saatte, belki de bir anda, inayet ve istidada göre hâsıl olur. Gönül, sıdk ile teveccühüne göre, dostuna kavuşur. «Allahü Teâlâ'ya varan yollar, mahlûkun nefesleri sayısıncadır» buyuruldu. Bu müjde, bu farklılığı işarettir. Eğer bu zâkir, her an huzûrda olup Mevlâ'yı mülâhazadan geri kalmasa, kendisini uyku alırken bile zikirden fariğ olmasa, onun uykusu, uyanıklığı gibi huzûr olur. Fakr ü fenâ devletini tez bulur. Zirâ bu zât isminin husûsiyet ve te’sirleri çoktur. Bunda olan te'sirler, sıfat ve isimlerle uğraşmada yoktur. Bu Zât’ın ismine devam eden, yâni Allah Allah Allah deyip giden huzûr dolu zâkir ondan kudret bulur. Mülk ve melekûta tasarruf sahibi olur. Her muradını alır.

Nazm:

I.   

Her muradın sende iste, hoşluğun bul ey gönül

İçeri gel âleminde pâdişâh ol, ey gönül.

Derd-i aşk-ı Hakk’a yanıp, ol O’na kul, ey gönül.

Aşk-ı Hak’dan gayrı bir şey etme me’mûl, ey gönül.

Hayrete var kim yakındır Hakk’a ol yol, ey gönül,

Bahr-ı aşka dal deminden dem-be-dem dol, ey gönül.

 

II.  

Az ye, az iç, az uyu, var zikr-i kalbî eyle kût

Vehm ü fehm ü fikri nefyet, kim gönül kılsın sükût.

Ölmeden öl kim seni hayy ide Hayy-i lâ-yemût

Hûş der dem, yâni her dem Hakk’ı bul, halkı unut.

Hayrete var kim yakındır Hakk’a ol yol, ey gönül,

Bahr-ı aşka dal deminden dem-be-dem dol, ey gönül.

 

III.  

Sû-i hulkı dilde koyma, tâ dola hulk-ı hasen

Emr-i Hakk’ı tut cemi’-i halka şefkat eyle sen.

Nefsi koy, Hakk’a gönülden gel, sefer kıl der-vatan

Hak ile ol halk içinde halvet olsun encümen.

Hayrete var kim yakındır Hakk’a ol yol, ey gönül,

Bahr-ı aşka dal deminden dem-be-dem dol, ey gönül.

 

IV.     

Çekme gam ger halk-ı âlem olsalar düşman sana

Cümleden erham, hem eşfâk dost imiş Rahmân sana.

Her ne gelse hoş gelir Hak’tan gelir mihmân sana.

Gelse aşkın derdi mesrûr ol odur derman sana.

Hayrete var kim yakındır Hakk’a ol yol, ey gönül,

Bahr-ı aşka dal deminden dem-be-dem dol, ey gönül.

 

V.       

Bahr-ı aşka dal suya düşmüş meder misli hemîn

Ol nefs bahrında mahv ol kalmasın hiç ol emîn.

Âlem ü âdem kamu çün nefs-i vâhiddir yakîn

Cümleyi kendin görürsün, söyleme asla sakın.

Hayrete var kim yakındır Hakk’a ol yol, ey gönül,

Bahr-ı aşka dal deminden dem-be-dem dol, ey gönül.

 

VI.  

Her neye baksan an bil kendi cüz’ün fi'l-misâl

Kesret-i surette kalma vahdet-i mânâya dal.

Mest olup vahdet meyinden zevk edip ol ehl-i hâl

Ârif ol, fakr ü fenadan hoş beka bul, onda kal.

Hayrete var kim yakındır Hakk’a ol yol, ey gönül,

Bahr-ı aşka dal deminden dem-be-dem dol, ey gönül.

 

VII.

HAKKI, Hakk’ı canda bul, çün mevc ile yemmdir nihân

Hak sana sırr-ı maiyyetle muîndir her zaman.

Ol sana senden yakındır, sen ırak olma hemân

Ayn-ı Beytullah iken dil dolmasın gayrı gümân.

Hayrete var kim yakındır Hakk’a ol yol, ey gönül,

Bahr-ı aşka dal deminden dem-be-dem dol, ey gönül.

 

I.        

Ey gönül! Her muradını kendinden iste ve böylece hoşluk içinde ol.

İçeri gel de kendi âlemin içinde padişahlık sür.

Hakk aşkının derdine yanıp O'na kul ol.

İlahi aşktan başka bir şeyi amaç edinme.

 

Ey gönül! Hayrete var ki bu; Hakk’a yakın yoldur.

Aşk denizine dal da zaman zaman O’nun nazarıyla dol, ey gönül!

 

II.       

Az ye, az iç, az uyu ve var git gönül zikrini azık edin.

Vehim, anlayış ve fikirleri kendinden uzaklaştır ki gönlün dinlensin.

Ölmeden önce öl ki diri olan Allah seni de diriltsin.

Akıllılık budur ki her an Hakk'ı bulup halkı unut.

 

Ey gönül! Hayrete var ki bu; Hakk’a yakın yoldur.

Aşk denizine dal da zaman zaman O’nun nazarıyla dol, ey gönül!

 

III.     

Kötü huyları gönlünden arıt ki güzel huylarla dolasın.

Allah'ın emirlerini tutup bütün yaratılmışlara şefkat eyle.

Nefsini bırak. Ta gönülden Hakk’a gelip vatanında sefer eyle.

Hak ile ol da halk içindeyken bile halvete eresin.

 

Ey gönül! Hayrete var ki bu; Hakk’a yakın yoldur.

Aşk denizine dal da zaman zaman O’nun nazarıyla dol, ey gönül!

 

IV.    

Eğer bütün cihan halkı sana düşman bile olsa gam çekme,

Çünkü Rahman olan Allah, sana herkesten fazla acır ve şefkat gösterir.

Her ne gelirse başına şüphesiz O'ndan gelir. Bunları bir misafir gibi tut.

Eğer aşk derdi sana uğrarsa sevin ki senin dermanın odur.

 

Ey gönül! Hayrete var ki bu; Hakk’a yakın yoldur.

Aşk denizine dal da zaman zaman O’nun nazarıyla dol, ey gönül!

 

V.      

Suya düşmüş toprak yumağı misâli aşk denizine dal.

Nefs denizinde kendini yok et ve sende nefsten bir iş kalmadığına emin ol.

Çünkü âlem ile insan gerçekten tek vücuttur.

Böylece her şeyi kendi suretinde görürsün. Ama yine de bunu kimseye söyleme.

 

Ey gönül! Hayrete var ki bu; Hakk’a yakın yoldur.

Aşk denizine dal da zaman zaman O’nun nazarıyla dol, ey gönül!

 

VI.   

Her neye bakarsan O’nu kendinden örnek bir parça olarak anla.

Dış görünüş kesretinde kalma da içte vahdete yönel.

Vahdet içkisiyle kendinden geçip zevk eyle ve hal ehli ol.

Böylece ârif ol ve fakr u fenadan bakilik kazanıp orada dur.

 

Ey gönül! Hayrete var ki bu; Hakk’a yakın yoldur.

Aşk denizine dal da zaman zaman O’nun nazarıyla dol, ey gönül!

 

VII.

Ey Hakkı! Hakk'ı canında bul ki deniz de dalgada gizlidir.

Çünkü Hakk, sana dostluk sırrı ile daima yardımcıdır.

O sana senden yakın iken sakın sen O’na uzak olma.

Gönlün, Allah evi iken sakın başka zanlarla dolmasın.

 

Ey gönül! Hayrete var ki bu; Hakk’a yakın yoldur.

Aşk denizine dal da zaman zaman O’nun nazarıyla dol, ey gönül!

Dördüncü Madde

Nakşibendi tarikatının üçüncü yolunu bildirir.

Ey aziz! Hazret-i Hâce Behâeddin ve seçkin halifeleri (rahmetullahi aleyhim ecmaîn) demişlerdir ki: Tarikatımızın üçüncü nevî kalb rabıtası'dır. Müridin, mürşid-i kâmile kalbini bağlamasıdır. Mürşid, müşahede makamını bulmuş, isim ve sıfatların tecellilerine kavuşmuştur. İşte eşine çok az rastlanan böyle bir azîzin şerefli yüzü: «Onlar öyle kimselerdir ki, göründükleri zaman Allahü Teâlâ hatırlanır» hadis-i şerîfi gereğince, zikir faydasını verir. Onun lâtif sohbeti: «Onlar Allahü Teâlâ’nın celisleridir» hükmünce zikr olunan ile sohbet neticesini verir. Böyle bir azîzin yüzünü görmek devleti, sözünü dinlemek saâdeti ele geçerse, o sırlar müridi, bu azîzin eserlerini kalbinde nakş edip, elden geldiği kadar onu kalbinde bulundurmaya bakar. Bu mânâya bir zarar gelirse, tekrar sohbetine başvurmalı, sohbetinin bereketi ile o mânâ, yeniden parlamalıdır. Bunun gibi o azizin huzuruna giderek, tekrâr tekrâr ona başvurup sığınarak, o mânâ onun melekesi olur. O kadar kuvvetlenir ki, o azîz yanında olmasa da, sûretini hayâlinde tutabilir. Bütün dış ve iç duygu ve kuvvetleri ile kendi kalbine yönelir. Kalbine gelen her düşünceyi giderip onun hayâlini alır.

Nihayet bir kendinden geçme ve hayret hâli gelir. Bu râbıta işini tekrâr ile, o hâl onda meleke hâline gelir. Fakr ü fenâ devletini bulur. Bundan yakın yol olmaz. Bazan mürid, kabiliyetli olur. Pir onda tasarruf edip, daha ilk sohbette onu müşahede mertebesine kavuşturabilir. Demek ki, kabiliyetli bir mürid, bir kâmil piri, mârifete kavuşmak için vâsıta etse, gece gündüz söz ve hareketlerinden onun izinden gitse, o pîrin zâhir sûretinin iki kaşı arasına bakmak bir an hatırından gitmese, dururken, otururken, yerken, konuşurken, ondan hiç gafil olmasa, her gün bu işi tekellüfle yapsa, pîrinin şekli kalbinde rüsûh bulur. Her zaman zahmetsiz tahayyül edebilir. O halde, gayb âleminden pîrin kalbine gelen her feyz ve mârifet, onun kalbinden, müridin kalbine de gelir. Ama edebe uyulmazsa, feyz kesilir. Onun için râbıta yolu incedir, dikkat ister.

Kıt’a:

Sûret-i şeyhi dilde yazsa mürîd,

Buna olan, ona da hâsıldır,

Lik terk-i edeble zâil olur.

Ol sebebden ziyâde müşkildir.

Mürid, şeyhinin suretini gönlüne nakşetse, şeyhe olan ona da olur. Ancak âdâbı ve edebi terk etmekle bu özellik gider. Onun için bunu başarmak oldukça zordur.

Kıt’a:

Ser-rişte-i devleti ey birâder ele al,

Bu ömr-i girân-mâyeni az etme hayâl.

Dâim kamu yerde kamu işte kamu hâl

An yârini gönlün gözün andan yana sal.

Ey kardeş! İyi talihin ipinin ucunu eline geçirmeye bak. Bu ağır ömür sermayesini az hayal etme. Daima her yerde, her işte ve her halde Sevgilini anıp gönül gözünü O'ndan yana yönelt.

Kıt’a:

Sırr-ı gam-ı aşkı derd-mendân anlar.

Sanma dil sırrın hod-pesendân anlar.

Nakkâşa irer ârif olan nakşından,

Bu nakş-ı garibi nakşbendân anlar.

 Aşk üzüntüsünün sırrını dert çekenler bilir. Gönül sırrını kendini beğenmişlerin anlayabileceğini sanma. Ârif olan, yaratılmışa bakarak Yaratan'a ulaşır. Yani bu akıl almaz nakışları, ancak nakışçılar (veya Nakşibendiler) anlayabilirler.

Kıt’a:

Nakşbendîye aceb kâfile serverleridir,

Gizli yoldan getirirler hareme kafileyi.

Erse çün sâlike sohbetlerinin câzibesi,

Mahv eder vesvese-i halvet ü fikr-i çileyi.

Nakşibendiler muhteşem birer kafile başkanıdırlar ki onlar hac kervanını Beytülharem’e gizli yoldan getirirler. (Veya Allah'a ulaştırırlar). Eğer onların sohbetlerindeki cazibe saliklere erişirse artık halvet düşüncesini ve çile çekme fikrini ortadan kaldırıverir.

Bu zamanda öyle bir azizin sohbetini bulmak, çok kıymetli ve bir o kadar nâdir ve az olduğundan, mârifet talebesi, ilk iki yola yapışıp, evliyâlık mertebesine kavuşmalıdır. Sonra ya uzlet velisi olup, tenhâya gelir, yahut işret velîsi olup, insanlar içerisinde kalır. [Râbıta-yı rûhâni için, sohbetinde bulunmak veya baş gözü ile görmek şart değildir. Şemâili bilinen büyük bir mürşid, râbıta edilmeye ehil ise, ona her zaman râbıta yapılabilir. Yalnız, râbıta yapanın ehl-i sünnet itikadında olması ve haramlardan sakınması şarttır].

Zirâ evliyâ iki sınıf olur. Bir sınıfı azimetle ameli tercih eder, bir sınıfı ruhsatla amelle yetinir. Uzleti seçen veli, hâl bakımından daha şerefli ise de, halk arasında bulunan veli, kemâl yönünden daha âriftir. Uzlet veya işret velisi olsun, ikisinin de muradı halka fayda ve hizmettir. Zirâ onlar benliklerinden geçmişlerdir. Muhabbet kâsesi ile vahdet şarabı içmişlerdir. Dostu tenhâ bulmuşlardır. Ünsüyle kâm almışlardır. İşleri, gönüllerine asla mâni’ olmaz. Gönülleri huzûr iledir. Bir an gafil kalmaz. Bu makamda îmân ıyân (âyan, âşikâr) olur. Iyân o ayn (göz) içinde gizlenir. Bunun için, kavuşma ve ayrılık onlar için bir olur. Yaşamak ve ölmek kolay gelir. Ne mutlu o kimseye ki, böyle birinin sohbetine kavuşur. Kadr ü kıymetini bilir. Sıdk ile hizmetinde bulunur. Emrine teslim olur.

Nazm:

1.

Eylesin Allah çok tehıyyâtı ana kim vermiş ilm-i gâyâtı.

Gizli sultandır, sırr-ı sübhândır, mürşid-i candır hep makâlâtı. 

2.

Kutb-ı hakâik bahr-i halâik ferd-i câmi’dir hep işârâtı.

Nokta-i kübrâ göremez a'mâ gizlidir zirâ cümleden zâtı. 

3.

Kalbini keşşâf eylemiş şeffâf görünür anda hep meriyyâtı.

Arayıp bulan, kulluğun kılan, telkinin alan buldu hâlâtı. 

4.

Ey nice canlar yanını bekler, görmedik derler bunda lezzâtı.

Neylesün ta’lîm olamaz teslim yâ nice bulsun ol kemâlâtı. 

5.

Hubbı canımda, sırrı zâtımda, savar üstümden hep beliyyâtı.

Pirini Hak bil, ey Niyâzi kim, pîr yüzündendir, Hakk hidâyâtı.

 

1.

Allah, sonsuz ilmini verdiği kişilere çok güzellikler etsin. Onlar ki Allah'ın sırları ve bütün söyledikleri, canları doğru yola ileten gizli sultanlardır.

2.

Onlar, gerçeklerin kutbu, yaratılmışlar deryası olup bütün işaretleri her şeyi kuşatır. Âmâ olanlar en büyük noktayı göremezler. Çünkü O'nun zâtı herkesten gizlidir.

3.

O ârif, kalbini her sırrı ardı arkasına keşfeder hale getirmiş olup bütün halk ona şeffafça görünür. Onun içindir ki Allah’ı arayıp bulan ve kulluğunu yerine getirip telkinlerini alanlar hâlet bulurlar.

4.

Ey Rabbim! Yanını bekleyen nice canlar, bunda bir lezzet bulamadık derler. Ne yapsınlar! Düzgün talim edilmeyince o olgunluğu nasıl bulsunlar.

5.

Sevgisi canımda. Sırrı içimde. Üstümden bütün belâları savar. Ey Niyazi! Bu sebepten dolayıdır ki pîrini gerçek anla. Çünkü Allah'a ulaşmak pîr yüzündendir.

Beşinci Madde

Nakşibendi tarikatının sâlikinin her kemâle mâlik olup, vukûf-ı kalbi bulduğunu, nûrlar ve vâkıalar gibi şeylerden yüz çevirip Matlub’una müteveccih olduğunu, gönül rahatlığında olup, hâli örtülü kaldığını, Hakk’ın huzuruna gelip, gafillerden sakındığını bildirir.

Ey azîz! Hazret-i Hâce Behâeddin ve yüksek halifeleri (rahmetullahi aleyhim ecmaîn) demişlerdir ki: Bu üç yolun açıklanmasından anlaşılıyor ki, vukuf-i kalbi denen, kalbe teveccüh, her zaman için zarûri bulunmuştur. Ve bu tarîkatın esasından kılınmıştır. Nitekim şu iki beyt ile buna işâret olunmuştur.

Beyt (tercümedir):

Kuş gibi ol ve hep yumurta üzerine yat.

Çünkü kalb yumurtası çıkarır mest, zevk, feryât. 

Beyt (tercümedir):

Git, kalb kapısında dur ki o saray güzeli,

Ya seher vakti gelir, ya da gece yarısı. 

Zaman vukufu, tefrika veya cem’iyyetle geçen vakitleri muhasebeden ibarettir. Bu yolda lâzım değildir. Vukuf-i adedî, şu kadar âded zikr eylemenin, netice verip vermediğini mülâhazadan ibârettir. Bu da lâzım değildir. Öyle olur ki, bu üç yolun, birinin esnasında, sâlike vâkıalar ve nûrlar görünmeğe başlar. İşte o zaman, sâlik, onlardan yüz çevirip, hakiki matlûbuyla meşgul ola. Zira ona vukûat ve envâr ancak taâtın kabul alâmetidir. Rü’yet olunca, onların bir faydası kalmaz.

Beyt (tercümedir):

Güneşin kölesiyim, ne dersem ondan derim,

Gece ve geceye tapan değilim ki, rüyâdan söyleyeyim. 

Hakk’ın tevfikine kavuşup, bu tarîk ile süslenenin, kendini halk arasında meşhûr etmemesi, elden geldiği kadar saklaması, onu mahrem ve nâmahremden gizlemesi lâzımdır. Zirâ bu yolun esası, zâhirde halk ile, bâtında Hak ile olmaktır.

Beyt:

Derûni âşinâ ol, taşradan bîgâne sansınlar,

Aceb zîbâ-reviştir ârif ol divâne sansınlar.

İçinden bildik ol. Bırak, dıştan yabancı sansınlar. O ne güzel bir yoldur. Yeter ki sen ârif ol da varsın başkaları seni deli sansınlar.

Bu yolun ince örtüsü istifâde ve ifâde sûretidir. O sûretle, âlimler râhat ve selâmet bulmuşlardır. O halde ilim sâhibi olanlar, o kavuşma ve huzuru, bu sûretle gizleyip halkın nazarından örtmekle ve ancak Kur’an’dan bahsetmekle emr olunmuşlardır.

Nazm:

I.       

Gizli gel, ey yâr buyur

Ey şeh-i muhtâr buyur,

Çünkü hep ağyâr uyur

Bu gece tekrâr buyur.

 

II.      

Hâne-i pür-şûruna gel

Aşık-ı mehcûruna gel,

Teşne-i mahmûruna gel

Sâkî-i humâr buyur.

 

III.     

Lütf edip ol nûr-i ferim

Nutk ile sem’ ü basarım,

Cümle havas ü hünerim

Sen bize her bâr buyur.

 

IV.    

Hem elim ol, hem ayağım

Hem yüreğimde dayağım.

Dilde gülistan ü bağım

Ey gül-i gülizâr buyur.

 

V.       

Rûşenî-i rûzum olup

Şâm-ı gam sûzum olup.

Mâh-ı şeb-efrûzum olup

Ey meh-i ayyâr buyur.

 

VI.    

Dîdeden oldunsa nihân

Dildesin ey cân-ı cihân.

Candan ırağ olma hemân

Ey dil ü dildâr buyur.

 

VII.

Sâkit ol ey nâtık-ı kân

Gümlemesin tabl-ı beyân.

HAKKI, yeter kavl-i ziyân

Bi-dem ü güftâr buyur. 

 

I.

Ey sevgili! Gel, gizlice! Buyur! Ey seçkin sultan buyur! Bütün herkesin uyuduğu şu gecede ne olur tekrar buyur!..

II.

Senin için hazırlanan evine gel. Şu hicranlı âşığına gel. İçkine susamış olana gel, ey içki dağıtan buyur!

III.

Lûtfedip benim gözümde nurum ol. Dilim, kulağım ve gözüm ol. Bütün özellik ve hünerim, sen bize her an buyur!..

IV.

Hem elim ol hem ayağım. Hem de gönlümün dayanağı ol. Gönülde gül bahçem ol da ey güllükler gülü, buyur!..

V.

Günümün aydınlığı olup, gamla yakan gecem olup, o gecemi aydınlatan bir mehtap olup, ey aldatıcı mehtabım buyur!

VI.

Ey cihanın canı! Gözden gizli olduysan, şimdi gönlümdesin ya!.. Ey gönül ve sevgili, sakın canımdan ırak olma, buyur!..

VII.

Ey hazineleri anlatan, artık sus. Ki açıklama davulu gümleyivermesin. Ey Hakkı! Bu kadar çok söz yeter artık, soluksuz, sözsüz buyur!..

Bu tarîk ehline vâcib olanlardan biri de, kendinden olmayanlarla sohbet ve arkadaşlık etmemektir. Özellikle imân nûrundan uzak, tabiat zulmeti ile kaplı olup da, yalandan feyz ve nûr sunduğunu iddia edip, fakirler elbisesine bürünen mubahilerden sakınıp, uzak olmalıdır. Böylece şakî olmaktan kurtulup, saîd olur. Onların bozuk itikadlarından ve aldatıcı hilelerinden Allahü Teâlâ’ya sığınırız.

Rubâi (tercümedir):

Kimle oturur da kalbin cem’iyyette olmazsa,

Ve senden su, toprak fikrini uzaklaştırmazsa,

Sakın, sakın gitme ona, sohbetinden firar et,

Azîzlerin rûhları imdâd etmez sana yoksa. 

Bu yolda olanlara vâcib olanlardan biri de, geçmiş işlerden ve gelecekte olacaklardan yüz çevirip, onları hâtırlamamalı, düşünmemelidir. Bulunduğu hâlden [yâni içinde bulunduğu zamandan] geri veya ileri gitmemeli, her hâlde, Allah düşüncesi ile dolmalıdır. İki cihânı unutup, her nefeste O’nu zikredici olmalıdır. Böylece huzûr ve ünsü bulmalı, kendi sıfatlarından fâni olup, O’nunla kalmalıdır.

Rubâi (tercümedir):

Ey ilim denizinden ayn sahilinde kalan,

Denizde rahatlık var, sahilde ise elem,

İki cihân dalgasından gözünü döndür de,

İki nefes arasında hiç uyuma uyan.

Rubâi:

«Hâ» gayb-ı hüviyyet oldu, ey harf-şinâs,

Enfâsına hep o harf olmuştur esâs.

Ol harfdan agâh olagör her demde,

Bir harf dedim, anla da kıl Hakk’a sipâs. 

Ey harfleri bilen! «Ha» hüviyet içinde kaybolup gitti. Bütün zikir sözlerinde o harf esas alınmıştır. Her an o harften sakın gafil olma ki bir nükte dedim, anla da Allah’a şükret. [«Ha» harfi «Hû (O)» demek olup Allah’ı zikir için tekrarlanır.]

Bu tarîkatın edeb ve rükünlerinden, ehemmiyetli ve elzem olanları şu vasiyyetlerdir: Her hâlde faydalı ilim ve sâlih amel üzere olmalısın. Ehl-i sünnet ve cemaattan ayrılmayasın. Tefsir, hadis, fıkıh öğrenip, câhil sofulardan uzak olasın. Müezzin ve imâm olmayıp, namazı cemaâtle kılasın. Şehvetlerin peşinde olmayıp, onların âfetlerinden selâmette kalasın. Makam ehli olmayıp, kavgadan kurtulmuş olasın. Mahkemeye gitmeyip, senet, sicil, fetvâ-nâmelerde adını yazdırmayıp, adsız olasın. Kimseye vekil ve kefil olmayıp, halkın vasiyyetlerine karışmayıp râhat bulasın. Devlet reisleri, vâliler ve emirlerin çocukları ile arkadaş olmayıp, sohbet etmeyip, semâ' bulunan tekkelerde eğlenmeyip, ilim meclisine gelesin. Avâmdan ve zenginlerden kaçıp, genç oğlanlarla ve kadınlarla sohbet etmeyip uzak durasın. Mümkünse bekâr yaşayıp, evlenmeyesin.

Böylece dünyayı isteyicilerden olmayasın. Arzularında dinini yele vermeyesin. Çoluk çocuğun fazla olmasıyla rezil olmayasın. Helâl ile kanâat edip, haram yemeyesin. Şaka ve boş konuşmayı terk edip çok gülmeyesin. Tâ ki kalbini ölü bulmayasın. Herkese şefkat gözüyle bakıp, hiç kimseyi aşağı görmeyesin. Kimseden bir şey istemeyip, kimseye bir iş buyurmayasın. İhtiyâç ve hastalığını, para ve lezzetini saklayıp, halka duyurmayasın. Zâhirini süslemeyi bırakıp, kalbini güzel huylarla süsleyesin. Kâmil evliyâ ve ilmi ile amel eden âlimleri bulursan, onlara ta’zim ile selâm verip, ellerini öpesin. Huzurlarında hudû' ile edebli durasın. Sana düşen hizmetlerini mal ve bedeninle cân ü dilden göresin. Hizmetlerini saltanat, sohbetlerini ganîmet, sevgilerini saâdet bilesin. Onların yoluna baş ve can veresin. Bununla duâlarını ve rızâlarını alasın. Onların söz ve işlerini, akılla inkâr etmeyesin. Hızır ile Mûsâ’nın (aleyhimüsselâm) kıssasını unutmayasın. Zira inkâr kötüdür. Evliyâyı inkâr eden, onların muhabbet ve ilimlerinden mahrumdur. Mücadele etmeyip, muarız ve mugayir gitmeyesin. Halkı Hâlık'a ısmarlayıp, kimseyi gıybet etmeyesin. Dünya süsüne itibâr ve ehline itimad etmeyesin. Zirâ dünyayı sevenler, dünya gibi vefâsızdır. Sohbetleri de huzûrsuz ve safâsızdır. Elbette sermâyen Şeriât, yerin mescid ve sahra, mûnisin Hazret-i Mevlâ olsun.

İşte bu öğütlerde havâs ve avâmın sırları bildirilmiştir. Vesselâm. Gerçi bu gibi sözleri söylemek yahut yazmak bu hakir ve fakîrin hâlinin vazifesi değildir. Lâkin muhabbet ehlinin huzûrunda bulunmak niyyetiyle evlîyâ kitaplarından iki yüz kitabın esrâr cevherleri seçilip ve tercüme edilip, bu kitabın bu üçüncü fenninde yazılmıştır.

Fârisi rubâi (tercümedir):

Bu hasılatsızlığım ve kimsesizliğimle,

Kavuşmaktan âcizim, hevesler peşindeyim;

Aradığın hazîneden nişan verdim sana

Biz varamadıksa da belki sen yetişirsin. 

Nazm :

I.          

Ni’met-i uzmâ-yı cem’iyyette idik bir zaman.

Düştük ondan bu azâb-ı gaflet ü cehle yamân.

Âşinâ-yı Hak iken bigâne olduk bi-gümân

Ayn-ı Beytullah iken put-hâne olmuş dil hemân.

Hâzır-ı Hakk ol, huzur et, gafil olma her zamân.

 

II.        

Hâzır ol kim, ni’met-i cem’iyyet-i hatır O’dur

Gâfil olma kim azâb-ı tefrika hâzır O’dur.

Hakk’a candan kıl teveccüh, kalbine nâzır O’dur.

Evvel ü âhır O’dur, hem bâtın ü zahir O’dur.

Hâzır-ı Hakk ol, huzûr et, gâfil olma her zamân.

 

III.     

Cehl ü havf ü gam, gadab, hep gaflet ü nisyândadır

Gâfil olan sû-i hulkuyla yanar nîrândadır.

Arif-i âgâh olan can, rahmet-i Rahmân'dadır.

Gark-ı bahr-ı vahdet olmuş Cennet-i irfândadır.

Hâzır-ı Hakk ol, huzûr et, gâfil olma her zamân.

 

IV.     

Âb ü nâm koy bu cisme zikr-i Hakk olsun idâm

Zevk-ı zikrullah ile dil mutmaîn olsun tamam.

Hayrete var kim odur, dil beytine Bâb’üs-selâm.

Hakk ile her hâlde ol tâ Ol senin ola müdâm.

Hâzır-ı Hakk ol, huzûr et, gâfil olma her zamân.

 

V.        

Ey gönül, her ne dilersen sende iste sende bul.

Ger saâdet-mend isen kendinde bul ol dosta yol.

Râb-ı hayretten huzûr-ı Hazret’e eyle duhûl

Mâsivâdan fâriğ ol, aşkın deminden bir dem ol.

Hâzır-ı Hakk ol, huzûr et, gâfil olma her zamân.

 

VI.     

Nefsini lâ şey bilen dil Hak bilir, âgâh olur.

Rü’yet ü sem’ ü kelâmı her işi Allah olur.

Cümle eşyâdan ona bir ân temâşâ-gâh olur.

Kande olsa Hakk anınla dâima hem-râh olur.

Hâzır-ı Hakk ol, huzûr et, gâfil olma her zamân.

 

VII.

HAKKI, Hak’dan gâfil olma hazır ol eyle huzûr

Dil nazar-gâh-ı Hudâ’dır, sâf eyle kim dola nûr.

Şah damarlardan yakındır Hak sana, sen olma dûr

Vehm ü fehm ü fikri koy da hayrete ol pür-sürûr.

Hâzır-ı Hakk ol, huzûr et, gâfil olma her zamân. 

 

I.

Bir zamanlar büyük bir nimet topluluğu içinde (elest bezminde) idik. Oradan pek yaman bir şekilde bu gaflet ve cahillik azâbına düştük. Allah ile âşinâ iken, şüphesiz bu dünyada yabancı olduk. Gönül, Allah'ın evi iken şimdi (güzellere bakarak) puthaneye döndü. Allah'a hazır ol, huzura er de hiç bir an O’ndan gafil olma.

II.

Hazır ol ki, gönül topluluğunun nimeti O'dur. Gafil olma ki O, ayrılık azabına hazır beklemektedir. Allah’a tâ candan yönel ki kalbine daima nazar eden O'dur. Evvel ve âhir, gizli ve âşikâr O’dur. Allah’a hâzır ol, huzûra er de hiç bir an O’ndan gafil olma.

III.

Cahillik, korku, gam ve gazap hep gaflet ve unutmuşluktadır. Gafil olan kötü huyu ile yanar bir tandır üstünde gibidir. Oysa k0ndini bilen ârif, Allah’ın rahmetine sığınmıştır. Arif, vahdet denizinde boğulmuştur ve artık bilgelik cennetindedir. Allah'a hazır ol, huzura er de hiç bir an O’ndan gafil olma.

IV.

Ekmeği ve suyu bırak da bu beden Hakk zikrine devam etsin. Allah’ı zikrederek gönlün daima tatmin olsun. Kendinden geç ki gönül evinin Bâbü's-selâm’ı odur. Her halinde Allah ile ol. Ta ki O, daima senin olsun. Allah’a hazır ol, huzura er de hiç bir an O’ndan gafil olma.

V.

Ey gönül her ne dilersen, kendinde arayıp bul. Eğer kutluluğa erdiysen O dosta kendinden bir yol bul ve kendinden geçmişlik kapısından Allah’ın huzuruna eriş. Başka şeylerden geçip aşk deminden bir dem ol ve Allah’a hazır olup huzura er de hiç bir an O'ndan gafil olma.

VI.

Nefsini hiç yerine koyan gönül Allah’ı bilir ve uyanmış olur. Görmesi, işitmesi ve konuşması ile her işi Allah olur. Her yaratıktan ona bir temaşa yanı oluşur da her nerede olursa olsun Allah daima onunla yoldaş olur. Allah’a hazır ol, huzura er de hiç bir an O’ndan gafil olma.

VII.

Ey Hakkı! Allah’dan gafil olma, hazır olup huzura eriş. Gönül Allah’ın nazargâhıdır, onu temiz tut ki içine nûr dolsun. Allah sana şah damarından daha yakınken sakın sen O'na uzak olma. Vehim, şüphe ve çürük fikirleri bırak da kendinden geçmekle sevinçle dopdolu ol. Allah'a hazır ol, huzura er de hiç bir an O'ndan gafil olma.

Altıncı Madde

Mârifet yolunda hidâyet caddesinden dalâlet sahrâsına düşen mübâhilerin yanılma sebeplerini bildirir.         

Ey aziz! Ehlullah demişlerdir ki, Allahü Teâiâ'nın ahkâmından yüz çeviren mübâhîler, açık din yolundan çıkıp, yanlış tarafa sapmışlardır. Onlar bu. hatâya beş vecihle düşmüşlerdir :  

Birinci vecih: Bu vecihle hatâya düşenler Allahü Teâlâ'ya inanmayıp, Zâtını ve Sıfatlarını vehim ve hayâlle, kıyas ve misâlle bilmek isteyenlerdir. Onu idrâk edemeyince, yanılıp, âlemde olan işleri yapanı tabiat ve yıldızlar kabul ettiler. Bu garib ve acib nizâm içinde olan âlemi, kadim ve sonsuz sandılar. Kendi kendine vardır dediler. İnsan, hayvan, bitki ve ma'denler hep bu tabiat ve yıldızların etkisiyle intizamdadır; âlemden başka bir yaratıcı yoktur, her şey kendiliğindendir dediler.

İkinci vecih: Bu vecihle hatâya düşenler, öldükten sonra dirilmeye ve haşra inanmayıp, inkâr etmiş olanlardır. İnsan, ağaç ve bitkiler gibi şeyler, doğup büyüyüp helâk oldukta, daha var olmazlar demişlerdir. Ruhlar cesedlerini bulup, bir yere toplanmak mümkün olmadığından hesâb, kitâb, sevâb ve azab olmaz demişlerdir. Böylelerinin hatâları, kendi nefslerini bilmediklerindendir. Zirâ bunlar rûhu, sadece hayvâni rûh olarak bilmişlerdir. Bizim gönül dediğimiz insanın hakikati olan rûh, mârifet yeri ve Hakk'ın muhatabıdır. O, fâni olmaz; bakidir. Ancak bedenden ayrılır. Bu ayrılmağa ölüm denilmiştir. İşte o kimseler, bu rûhu idrâk etmeyip, gafil olmuşlardır.  

Üçüncü vecih: Bu vecihle hatâya düşenler, ahlâkın tehzibini inkâr edip, şeriat bize, kalbimizi gadab ve şehvetten ve riyadan temizlememizi emr ediyor, bu ise mümkün değildir. Çünkü nefsimiz bu sıfatlarla yaratılmıştır. Cibillet ve beşeriyyetin değişmesi ise muhaldir. Nitekim bedeni siyah olan yıkanmakla beyaz olmaz. Bunun gibi kalb de cibilliyyet sıfatlarından ayrılmaz. Huy can altındadır, çıkmayınca değişmez demişlerdir. Lâkin şeriatın bu sıfatları kalbten tamamen yok edip gidermeyi emretmediğini bilememişlerdir. Belki onları aklın ve kalbin tasarruf ve emri altında bulundurmayı emr etmiştir. Bu ise mümkün, müyesser ve tecrübe ile sâbittir.  

Nitekim Habîb-i Ekrem (sallâllahü aleyhi ve sellem): «Ben de sizin gibi bir insanım, insanlar kızdığı gibi ben de kızarım», buyurmuştur. Çocukluğunda, insanlık sıfatları ona galib iken, sonra emri altına aldığını duyurmuştur. Allahü Teâlâ Kuran-ı Kerîm'de:  

«Kızgınlığını yenenler ve insanları afv edenler» buyurmuş, gayz ve gadabını yenmekle aklı galib getirenlerin makbul ve övülmüş olduklarını duyurmuştur. Çünkü insan bu sıfatlar olmadan, kâmil insan mertebesine kavuşamamıştır.  

Dördüncü vecih: Bu vecihle hatâya düşenler, nefislerine aldanıp, kendilerini sona varmış ve kâmil olmuş bilip, biz öyle hâllere kavuştuk ki, günâhlardan bize bir zarar gelmez. Bu hâller ile gönlümüz deniz gibi olmuştur. Necaset ile pislenmez demişlerdir. Lâkin bunlar, deniz gibi olmak sükûnet bulmaktır, hiçbir havâ ile harekete gelmez ve hiçbir şeyden hâtırı bulanmaz sanmışlardır. Halbuki, onlardan biriyle, bir kimse konuşurken, konuşma esnasında ona ta'zim etmeyip, azizim demeyip, hafife alsa, yahut onu aşağılayıp, namusuna halel veren söz söylese ona aylar ve yıllarca düşman kesilir, ona zarar vermek ister. Bir kimse, elinden bir akçasını veya bir kuruşunu alsa, dünya başına dar, cihân gözüne karanlık olup kederinden aklı târümâr olur. O eblehler, hâlâ gadab ve şehvet elinde esirdirler. Riya ve kibir küpüdürler. Erkeklikte bâliğ, insanlıkta kâmil olmayıp, nâkıs kalmışlardır. İşte onlar gaflet ve cehâletle aldandıklarından böyle da'valara saplanmışlardır. Zirâ peygamberlerden ve velilerden bir zelle ve hatâ zâhir olunca, ağlayıp tevbe etmişlerdir.  

Beşinci vecih: Bu vecihle hatâya düşenler. Hak Teâlâ'nm hilm ve örtmesine güvenip, kahr ve mekrinden emin olup, Allah gafûr ve kerîmdir; raûf ve rahimdir, kullarına anne ve babalarından şefkatli ve merhametlidir. Elbette, O ayıpları örten, ayıplarımızı örttüğü gibi, O günâhları afv edici, günâhlarımızı da afv eder demişlerdir. Gerçi Hak Teâlâ'nm Settâr ve Gaffar olduğu gibi, Cebbar ve Kahhâr olduğunu da düşünmüşler fakat, «Hak Teâlâ, bizim tâatimize muhtaç değildir, ibâdetlerimizin O'na bir faydası yok, isyânımızdan da O'na bir zarâr gelmez. Gerçi tâat daha üstündür. İbâdet eden büyük sevablara kavuşur, lâkin Hak Teâlâ'ya bir faydası olmadığından, yapılmasa ne lâzım gelir!» demişlerdir. O gafillerin bu sözleri, şu hastanın sözüne benzer ki, doktor kendisine sıkıca tenbih eder ve hastalıktan kurtulman, rahat olman için perhiz edeceksin, verdiğim ilâçları kullan, sıhhat ve kuvvete kavuşursun deyince, doktora, perhiz etmişim etmemişim, ilâç almışım yahut almamışım, bunlardan sana ne fayda olur veya ne zarar gelir? der. O hastanın bu sözü doğrudur. Lâkin perhiz etmedi, ilâç almadıysa, kendisi helak olur. Yazıktır. Öylelerine göre tâat ve isyân aynıdır. Eblehler bilemediler ki, mâsiyet ve günâhlar helâk edici ve kötüdür. Tâat, her iyiliğin temeli ve rehberidir. Hastalık bedeni mahvettiği gibi, günâh da kalbi karartır. Perhiz ve ilâç, bedenin sıhhatine sebeb olduğu gibi, takvâ ve tâat de kalbin parlamasına ve Rabb'in rızâsına sebebtir. Mâsiyet şekâvet, tâat saadettir. Mâsiyet nefs ve hevâ yolu, tâat Hak ve lika yoludur.

Rubâî (tercümedir):  

Ey kendini hakikat sahibi zanneden kişi,

Sıdk u yakın sıfatların gerçekten var mı?

Vücûdun her mertebesinin bir hükmü vardır

Gözetmezsen sırayı, bak, hâlin zındıklıktır.

Nazm :

1.

Gönül seccade üzre câlis ol, tesbihsiz durma,

Namaz ehlinden özgeyle, sakın sen durma oturma.

2.

İbâdet üzre ol dâim, iki âlemde izzet bul.

Dem -â dem al vudû bul taze cân, bu nefsi yatırma.

3.

Yüzün sür yerlere gel bu riyânın mescid' içinde,

Otur minber gibi dâim, kafeste kuş gibi durma.

4.

Müezzin nağmesin dinle, dağılsın dilde teşvişin, 

Cehennem babın açtırma, uyûb-ı nâsdan sorma.

5.

Cemaatle namazı terk eden dolmuş küdûretler.

Onun terkiyle lütf et, bir küdûret sende artırma.

6.

Hatîb ü vaizin ef'al ü akvâline ol tâbi'.

İmâmın gayrisine kendini zinhar tabşırma.

7.

Niyâzî, tâati terk eylemek uzaklık ve boştur,

Kerem kıl, terk-i tâatle şaşıp da, halkı şaşırttırma.

1.

Ey gönül! Seccade üzerinde otur da sakın teşbihi elden bırakma.

Namaz ehlinden başkasıyla sakın durup oturma.

2.

Daima ibadet üzerine olup iki âlemde ululuk bul.

Daima abdestli olup taze can bul da bu nefsi öyle boş boş yatırma.

3.

Gel bu riyanın yüzünü yerlere sürüp mescid içinde

Minber gibi daima otur da kafeste kuş gibi olma.

4.

Müezzinin sesini dinle ki gönlündeki kargaşa dağılsın.

İnsanların ayıplarını araştırıp da cehennem kapılarını açtırma.

5.

Cemaatle namaz kılmayı terkeden kederlerle dolmuştur.

Lütfet, cemaati terkederek bir keder de sen artırma.

6.

Hatip ve vaizlerin sözlerine ve hareketlerine tâbi ol.

Sakın imamdan başkasına kendini kaptırma.

7.

Ey Niyazi! İtaati terketmek Allah'tan uzaklaşmak ve boş olmaktır.

Ululuk göster, itaati terkederek şaşıp, halkı da şaşırtma.

Yedinci Madde

Tasavvuf ehlinin on iki fırka olduğunu, bir fırkasının kurtulup diğerlerinin doğru yoldan ayrıldığını ve bu sapıtan fırkaların her birinin ne belâlar bulduğunu, doğru yolla hakka giden fırkanın menzile erip murâdını aldığını bildirir.

Ey aziz! Ehlullah demişlerdir ki, tasavvuf ilmi, kavuşmak bakımından Allahü Teâlâ'nın sıfatlarından bahs eder. Kulu bu ilme götüren Mevlâ'nın muhabbetidir. Kalbi, mâsivâdan saf eden sofi ilme vâris olmuştur. Zirâ tasarruf, kişinin kalbini, mâsivâyı sevmekten keserek, yalnız Mevlâ'nın muhabbetine bağlamaktır ve yukarıda beyân olunan, Ehl-i sünnet ve cema'at mezhebi üzere itikadını düzeltip, Resûlüllah'm (sallâllahü aleyhi ve sellem) söz, hareket ve ahlâkına uyup ardından gitmektir. Ahlâkını tehzib, mizâcını tebdil edip, dâimi zikir ve tam teveccüh ile üns ve huzur makamına ulaşmaktır. Ama Hicrî beşyüz ellibeş im. 11601 yılında, tasavvuf ehli on iki fırka olmuştur. Bir fırkası şeriata uyarak kurtulmuş, maksadına erip, murâdını almıştır. On bir fırkası bid'at yoluna sapmış, dalâletle helâk olmuştur. Adları şöyledir:

Evliyâiyye, Hubbiyye, Şümrâhiyye, İbâhiyye, Hâliyye, Hulûliyye, Hûriyye, Vâkıfiyye, Mütecâhiliyye, Mütekâsiliyye ve İlhâmiyye.

Bunların hepsi, fesad ve fitne ile dolmuştur. Bunlardan uzak olan Hakk'a yakın olmuştur. Din ve itikadı fitne ve fesada düşmekten selâmet bulmuştur. Zirâ onlar cahillik zulmetinde kalıp, dalâlet denizine gömülmüşlerdir. Onlar îmân ile şereflenmişken nefsin hevâsına uyup, şeriatı hafife aldıkları için, Hak Teâlâ, onları o bâtıl hayâller ile belâya salmıştır. Herbir fırka, bâtıl mezhebiyle meşhur olup, Hakk'ın huzûrundan uzak olmuştur.

Evliyâiyye mezhebinde bulunan fırka: Sâlik velâyet derecesine kavuşunca, şeriatın bütün teklifleri [emir ve yasaklan) ondan kalkar. Evliyâ peygamberlerden üstün olup, derecesi yüksek olur, derlerdi. Halbuki böyle inanan kimsenin kalbinde dîn ve imân, kalmaz. Zirâ can bedenlerden çıkmadıkça, şeriatın bu teklifi kalkmaz ve hiçbir velî, hiçbir peygamber derecesine kavuşamaz.

Hubbiyye mezhebinde bulunan fırka: Bunlar, kul Allahü Teâlâ'nın muhabbeti mertebesine kavuşup, diğer sevgilerden kesilince, ondan namaz, oruç ve diğer emir ve yasaklar kalkar, haramlar, ancak ona helâl olur dediler. Halbuki harama helâl diye inanan dinsiz olur. Bu taifeye bunu anlatmak kâbil olmadığından yasak ve haramları işlerler. İşte onlardan uzak duran selâmet bulur.

Şümrâhiyye mezhebinde bulunan fırka: Bunlar, kul, üns ve huzuru bulup, Mevlâ'ya musâhib olunca, şeriatın emir ve yasakları ondan kalkıp, def ve ney sesi ile sema etmek, çiçek gibi kadınları da koklamak ve onlardan faydalanmak ona lâzım olur dediler. Bunlar, Abdullah Şümrâhi'nin tab'ası olup, sâlih kıyâfetinde, yeryüzünde dolaşıp giderler. Bunları öldürmek vâcibdir. Çünkü hile ve oyun ile çok fitne ve fesad ederler.

İbâhiyye mezhebinde olan fırka: Bunlar, biz nefsimizi günâhlardan men etmeye mâlik değiliz. Herkesin malı ve ırzı bize helâldir. Arzulara mâni olmak küfürdür, derler. Halbuki, onlardan kâfir ve zararlı bir fırka yoktur. Zirâ bunların şerri, zararı çoktur.

Hâliyye mezhebinde olan fırka: Bunlar, semâ ve raks ile, el vurmak helâldir derler. O zaman kendimizden geçtik, şeyhimizden bize hâl geldi dedikleri dalâldir. sapıklıktır.

Hulûliyye mezhebinde olan fırka: Bunlar, bütün kadınlara ve güzel oğlanlara bakmak helâldir. Zirâ o ihdâsa kadim hâldir. Güzellere baktıkları halde neş'eyle raks edip, «Bu hâller Hakk'ın sıfatlarından bir sıfattır, bize gelmiştir. Canımız ve bedenlerimiz hep onun olmuştur» deyip, birbirlerinin boynuna sarılıp öpüşürler, halka olup raks edip tepişirler. Böylece dalâlete yapışırlar.

Hûriyye mezhebinde olan fırka: Bunlar, «Kendimizden geçtiğimiz halde, Cennet'ten bize huri kızları gelir, biz de onlarla cima' ederiz. Onun için sarhoşluğumuz geçince, gusl etmemiz lâzım olur» derler. Halbuki böyle diyen kâfir olur.

Vâkıf iyye mezhebinde olan fırka: Kul. Allahü Teâlâ'yı bilmekten ve anlamaktan âcizdir, insan aklı O'nu idrâk edemez deyip tevakkuf etmişler, duraklamışlardır. Halbuki âyet ve hadislere göre Allahü Teâlâ'nın tevhidini anlamak insana müyesserdir. Yoksa Allahü Teâlâ'nın teklifi lüzumsuz olmak lâzım gelirdi. Böyle itikad eden de sapıktır.

Mütecâhiliyye mezhebinde olan fırka: «Biz riyâ ve gösterişten korkarız ve kaçarız. Onun için sâlihler elbisesini bırakıp, fâsık giysilerini giyip, insanlar arasında gezeriz» derler. Halbuki bu da, şeriata uymamaktadır. Zirâ hadis-i şerifte: «Bir kavme benzemek isteyenler, onlardandır» buyuruldu.

Mütekâsiliyye mezhebinde bulunan fırka: Bunlar, bu dünyaya gelmekten maksad, ancak bedeni beslemektir. Başka iş yoktur, demişlerdir. Bunlar işi, kazanmayı terk edip kapılarda dilencilik ederler. Bulduklarını yer, içer giderler. Halbuki bu işleri şeriata uymamaktır.

İlhâmiyye mezhebinde olan fırka: Bunlar, «Şâirlerin kitapları, divânları, tarikatın Kur'ân'ıdır. Hepsi hakikat tefsirleridir» derler. Böylece Kur'ân-ı Kerim'i, hadis-i şerifleri ve fıkhı öğrenmekten yüz çevirip, şâirler, hakimler ve zâriflerin kitaplarını okuyup, Rabbânî ilhamlardır derler. Halbuki ömürlerini dalâlete sarf ederler.

Beyt:

Din ilmi fıkıhdır, tefsir, hadîstir,

Bundan öte yol arayan habistir.

Doğru yol ile Hakk'a giden fırka: Bunlar, Kur'ân-ı Kerim ve hadis-i şerif dinimize ve dünyamıza kâfidir. Bunlar ve bunlardan çıkan şeriat bilgileri bize yeterlidir derler. Bunlar evliyâ zümresidr. Hidâyet bulmuşlardır. Tarikat-ı Muhammediyye ile sâlik olmuşlardır. Hakikat ilmine ermişlerdir. Huzur ve üns meclisine gelmişlerdir. Muhabbet deryasına dalmışlardır. Fenâfillah olup, Onunla kalmışlardır. Ebedi devlet ile sonsuz saadet bulmuşlardır.

Nazm :

1.

Sarây-ı din esâsıdır şeriat

Tarîk-ı Hak hedâsıdır şeriat.

2.

Budur evvel kapu dergâh ı Hakk'a

Ki yolun ibtidâsıdır şeriat.

3.

Dahî bununla bu yol hatm olunur

Bu râhın intihâsıdır şeriat.

4.

Sırat ı müstakime da'vet eden

Münâdiler nidâsıdır şeriat.

5.

Şeriat, enbiyânın sünnetidir

Kamunun ihtidâsıdır şeriat.

6.

Hüdâ'nın leyle-i Mi'râc içinde

Habîbine atâsıdır şeriat.

7.

Yigirmiüç yıla dek Cebrail'in

Ona vahy-i Hüdâ'sıdır şeriat.

8.

Cihânda çoktur envai ulûmun

Kamusunun Hümâsadır şeriat.

9.

Bu nefs-i kâfiri katletmek için

Hakk'ın hükm ü kazasıdır şeriat.

10.

Cihad ı ekber eden ehl i irfân

Kalblerinin safâsıdır şeriat.

11.

Tarikat kârbânının önünce

Delil ü muktedâsıdır şeriat.

12.

Hakikat gerçi sultanlıktır ama

Önünde anın livâsıdır şeriat.

13.

Şeriattan velî yâd olmaz asla

Velinin âşinâsıdır şeriat.

14.

Şeriatla durur arz u sermavât

Bu dünyânın binâsıdır şeriat.

15.

Ne bilsin şer'-i pâki ehl i ilhâd

Ol a'dânan cefâsıdır şeriat.

16.

Heman anlar da aklınca sanır kim

Nizâm için olasıdır şeriat.

17.

Sakın canım, sakın, onlar gibi hem

Deme sen de, n'olasıdır şeriat.

18.

Şeri'atsız hakikat olur ilhâd

Hakikat gün ziyasıdır şeriat.

19.

Ziyası olmayan şemsi de yok bil

Hakikatla kıyâsıdır şeriat.

20.

Cihâna bir veü gelmez ki, ülâ

Elinde anın asâsıdır şeriat.

21.

Dahi başında tac ü şâl ü kisve t

Hem eğninde abâsadır şeriat.

22.

Hakikat canıdır ancak velinin

Canından ma'adasıdır şeriat.

23.

Hakikat Arş ı a'lâdır muhakkak

O Arş'ın istivâsıdır şeriat.

24.

Beden bulmaz beka, can olmadıkça

Hakikat ten bekasıdır şeriat.

25.

Sakın soyma onu nâ mahrem içre

Yüzün suyu, hay asıdır şeriat.

26.

Cemi'-i enbiyâ vü evliyânın

Niyazi reh-nümâsıdır şeriat.

1.

Din sarayının ana direği şeriattır. Allah yoluna ileten de odur.

2.

Hakk'm dergâhına girmek için ilk kapı budur ki şeriat yolun başlangıcıdır.

3.

Yine bu yol, şeriat ile sona erer. Yani bu yolun sonu da şeriattır.

4.

Şeriat, dosdoğru yola davet eden çağırıcıların nidasıdır.

5.

Şeriat, peygamberlerin sünneti ve herkesin hidayet yoludur.

6.

Şeriat, Allah'ın Mi'rac gecesinde Sevgilisine yaptığı bir bağıştır.

7.

Şeriat, 23 yıl boyunca Cebrail'in getirdiği Allah vahyidir.

8.

Cihanda ilimlerin çeşidine sınır yoktur. Hepsinin başındaki talih kuşu ise yine şeriattır.

9.

Şeriat, bu kâfir nefsi öldürmek için Allah'ın hüküm ve kazasıdır.

10.

Şeriat, cihâd-ı ekber ile meşgul olan bilgilerin gönül safasıdır.

11.

Tarikat kervanının önünde delil ve uyulacak kişi şeriattır.

12.

Gerçi hakikat bir sultanlıktır ama şeriat o sultanın önündeki sancaktır.

13.

Ermiş, asla şeriatın dışında değildir. Bilâkis o, velilerin aşinasidir.

14.

Yer ve gökler şeriatla ayakta durur. Şeriat bu dünyanın binasıdır.

15.

İnkarcılar bu pak yolu ne bilsinler. Şeriat, o düşmanlara cefa olur.

16.

Onlar sanırlar ki şeriat yalnızca dünyanın nizam bulması içindir.

17.

Sakın canım, sakın onlar gibi sen de «Şeriat da ne oluyormuş!..» demeyesin.

18.

Şeriat olmayınca hakikat yolunu şaşırır. Hakikat bir güneş, Şeriat da onun ışığıdır.

19.

Işığı olmayan güneşi yok say. Şeriat, hakikat ile ölçülür.

20.

Âleme, şeriatı eline asâ edinmemiş bir tek veli bile gelmez.

21.

Hattâ velinin başında taç, sırtında şal, gömlek ve omuzundaki abâsı da şeriattır.

22.

Hakikat, velinin canıdır. Canı dışındaki her şeyi de şeriat.

23.

Hakikat, şüphesiz Arş-ı âlâdır. Şeriat da o Arş'ın dayanağı.

24.

Can olmadıkça beden ebedilik bulmaz. Hakikat beden ise şeriat da onun ebediliğidir.

25.

Sakın onu (hakikati) yabancılar önünde soyundurma ki onun yüzü suyu ve hayâsı şeriattır.

26.

Ey Niyâzi! Şeriat bütün peygamberler ve velilerin yol göstericisidir.