|
|
ÜÇÜNCÜ FASIL
Yedi
makamdan üçüncüsünde bulunan nefs-i mülhimenin hâllerini, sıfatlarını,
tavırlarını, pîrine irâdesini teslimini, şeriata uymakla gidişini, şeriatın
hakikatinin ta kendisi olduğunu, üçüncü isimle meşguliyetini, bu nefsin güzel
hâllerini, dizginleri atmanın açıklanmasını, rûhânilerin hitâb ve senâsını, kabz
ve bastın birbiri arkasından gelmesini, inkıbaz, zül ve iftikârın yanı sıra
üçüncü ismin te’sir ve esrârını on nevî ile beyân eder.
Birinci Madde
Nefs-i mülhimenin bu ismi almasını, seyrini, âlemini, yerini,
hâlini, vâridini, sıfatlarını ve üstünde olan nefs-i mutmâinne makamına
yükselmesini bildirir.
Ey aziz! Ehlullah demişlerdir ki: Üçüncü makamda (nefs-i nâtıkanın fücur ve
takvasını, Hak Teâlâ, ona, melek ve şeytanın aracılığı olmadan, ilham eylediği
için) ismi "mülhime" olmuştur. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de aynı şekilde
bildirilmektedir. Seyri alâllah'tır. Yani bu makamda, sâlikin bâtınında, hakiki
iman zuhur eylediğinden şühûdunda mâsivâ kalmaz. Âlemi ruhlar âlemidir. Mahalli
rûhtur. Hâli aşktır. Vâridi mârifettir. Sıfatları, ilim, cömertlik, kanaat,
tevâzu, sabır, tahammül, özür kabul, hüsnüzan ve eziyetlere katlanmaktır. Bu
makamda sâlik, bütün insanların nâsiyelerinin Allahü Teâlâ'nın yed-i kudretinde
olduğunu müşâhede ettiğinden, kimseye, hiçbir mahlûka, asla bir itirazı kalmaz.
Yine bu nefs-i mülhimenin sıfatlarındandır: Hararet, ağlamak, boğazı tıkanmak,
insanları ihmal, Hak ile iştigal, telvin, kabz ve bastın birbiri arkasından
gelmesi, havf ve recânın bulunmayışı ve güzel sesleri duymakla hararetin
artması, zikrullahı sevmek, Allah ile ferahlanmak, güler yüzle ve hikmetle
konuşmak, müşahede, murakabe ve benzerleri. İşte bu sıfatlar, nefs-i mülhimenin
sıfatlarıdır. Bu nefs-i mülhime bu makama çıkmadan önce, hayvanlık makamına
yakın olduğundan, melek veya şeytanın vâsıtası olmadan ilham işitmezken, burada
işitir olmuştur. Onun için bu makam ona zor ve tehlikeli gelmiştir. Burada sâlik
bir mürşid-i kâmile muhtaçtır. Mürşid onu şüphe karanlıklarından, nûr
tecellilerine çıkarır. Zirâ bu makamda onun hâli zayıftır. Hakk'a gidemez. Celâl
ile Cemâl'i fark edemez. Tabiattan tamamen halâs bulmayıp, beşerî iktizaların
tümü, ondan zâil olmadığı için, korkulur ki, nefsinden gafil olduğu an, nefsi
hemen geriye dönüp, tabiat zindanına inip, beden esfel-i sâfilînine iner. Çünkü
alışkın olduğu önceki makamıdır. İşte yine eski âdetlerine rücû edip, çok
yemeye, içmeye, uyumaya ve insanlara karışmaya başlar. Bazan da itikadı bozulup,
tâati terk edip, günâhlara düşer. Bununla beraber zanneder ki, muvahhid ve
muhakkik olmuştur. Eşyanın hakikatini keşf ile bulmuştur. Kendinden başka ehl-i
tâat, onun şühûdundan perde arkasında kalmışlardır. Halbuki kendisi zulmet
denizinde kalmıştır. İtikadı bozulduysa, o sâlik değil, helâk olmuştur. Tabiat
ateşi kalbinde imanını yakıp, fakirlere karışıp, bütün gayret ve çalışmaları
zayi olmuştur. Maksadına kavuşmasına bu dalâleti, mâni olup, hevâsına uymuştur.
O şeytani hayâlleri gördükçe, Rahmani tecelliler sanıp, şeytan ile kalıp vesvese
ve desise ile dolmuştur. Bu sâlikin beşeriyeti zayıf olup, rûhaniyeti kuvvet
bulmuş iken, mücâhede ve kemâle yaklaşmış iken, bu musibete giriftar olmasına
sebep, önceki makama yakın olmasıdır. Zirâ mücâhede ona âdet olmazdan önce,
kalbinden bâzı perdeler gidip, o perdelerden hâsıl olan korkusu da zevâl
bulmuştur. O korku onu günâhtan tâate sevk ederdi, işte onun korkusu zevâl
bulduğundan, tarikata meyli kalmaz. Belki şeriata tâbi olmaz. Ancak himmeti
yüksek, vâridatı sâdık ise, tâat lezzetini alıp, istikamette dâim olur. Bu
tehlikeli makamdan kemâl makamına yükselip, emn ü aman ile iki cihan saadetini
bulur.
Nazm:
1. Hak
der ki, ey kulum bana gel dilden et rücû'
Can göklerine çık geceler eyleme hücû'
2. Can
gülşenî kapısı senin için küşâdedir.
Koy har ü zâr-ı hâb u horu al ta'am-ı cû'
3. Hayy-ı
hayat-bahş refikindir ey gönül
Deh rûze ömre bakma o Hayy'a yol et hudu'
4. Canı
veren O'dur sana, hem derd ü gam veren
Derdi veren devasın eder olma sen cüz'î.
5. Çün
Hak seninledir, dahi sen var O'nunla ol
Gözle rızâsın, eyle hayâ, kıl O'na huşû'.
6. Hakkı
hemîşe Hak ile ol dilde bul sürûr
Zevk-i huzurdan seni nefs olmasın menû'.
1. Allah der ki: «Ey kulum! Gel, ta gönülden Bana yönel.
Can
göklerine çıkıp geceler boyu uyuyup durma.
2. Can
gülşeninin kapısı senin için açıktır.
Yemek ve
uyuma dikenini bırak da açlık azığını al.
3. Ey
gönül! Hayat veren Diri (Allah) senin dostundur.
On günlük
ömre bakma da o ebedî Diri olan Allah'a boyun eğ.
4. Sana
canı verip de dert ve kedere uğratan O'dur.
Derdi
veren elbette devasını da verir, sabırsız olma.
5. Madem
ki Allah seninledir, var sen de O'nunla ol.
Rızasını
gözet, O'ndan utan ve O'na huşû ile var.
6. Ey
Hakkı! Daima Allah ile olup gönlünde sevinç bul.
Nefsin
seni huzur zevkinden alıkoymasın sakın!
İkinci Madde
Üçüncü makamda bulunan sâlikin mürşid-i kâmile teslimiyetini ve
iradesini bildirir.
Ey aziz! Ehlullah demişlerdir ki: Üçüncü makamda olan sâlike, en önemli olan
sahip olduğu mürşid-i kâmile, irâdet ve ihtimam ile uyup, her emrine tam teslim
olmaktır. Bu makamda sâlik, nefsini mürşidinden ekmel sanıp, onu inkâr ederse o
anda ona lâzım olan kendi nefsini, şeriatın edebleri ile edeblendirmek ve
tarikatın usûlleri ile bağlamak ve ona muhalefette mücâhede etmektir ki, ancak o
zaman mutmain olup, dördüncü makama geçer. Zira bu üçüncü makamda nefs, kendini
salıvermeye ve dizginlerini boşaltmaya bakar. Halbuki dördüncü makama çıkıp,
mutmain oluncaya kadar, ona muhalefet faydalı ve lâzımdır. Zira dördüncü makam,
iki dünya saadetidir. Hakk'ın inâyeti ile sâlik dördüncü makama gelince, o,
nefsin bütün âfetlerinden kurtulur. Beşerî ve her türlü haramdan fârig ve âzâd
olur. Telvinden temkine erişerek mertebelerinin ilkini bulup, Hakk'ın nefehât-ı
ünsü ile mutmain olup, O'nunla kalır. O hâlde kemâl isteyen sâlik, nefsin
ahmaklığını terk edip, yüksek arzusuna kavuşur. Tevhid-i ef'al ile mağrur olmaz.
Onu Hakk'tan dönmeye ve kesmeye bahane yapmaz. Himmetini yüksek tutup, asıl
vatanı olan Hazret-i Ehadiyet'e gelir. Ona görünen ulvî parlaklıkların hiçbirine
iltifat eylemez. Onların nûrânî perde olduklarını bilir. Zirâ onlar sâliki,
Hakk'a yakınlıktan men edip, hayvanlar makamı olan birinci makama dönmesine
sebep olur. Demek ki, ikinci makamda sâlik, nefsini, bulunduğu inkişafa mâlik
eden bildirilen altı esasa devâm ederse ve mürşid-i kâmilin icaplarını yerine
getirebilirse ve onun hâlini kabul edip, kalbinde ona karşı hüsnüzannı yakîn ve
itikadı metin oldukça, kalbi tehlikelerden emin olup, kuds âlemine çekilmesi
kuvvet bulur. Beşeriyete meyli ve çekilmesi zayıf olur. Eğer üçüncü makamda
sâlikin zannı, kendisinin mürşidinden daha kâmil ve arif olduğuna galip olursa,
o zaman ondan kendisine gelen feyz yolu kapanır, yardımından mahrum olur. O
zaman o sâlike lâzım olan, bu bâbın yedinci faslını okuyup, o zannı gidermektir.
Eğer mürşidini kâmil bulursa, ona tâbi olup, himâyesi altına girsin. Onun eliyle
kurtuluşuna niyet edip, her zahmetine katlansın, ölü yıkayıcısının elindeki ölü
gibi ona teslim olsun. Babasından ve anasından daha çok sevsin. Her arzusunu ve
gizli şeylerini ona söylesin. Hâtırına onu inkâr ve muaraza gelince, ondan yüz
çevirmeyip, ona arz ve tövbe eylesin. Zirâ sâlik mürşidinden inkârını gerektiren
hâllere vâkıf olur. Meselâ görür ki, mürşid bir kıymetsiz şeyi telef eden
hizmetçisini çok tazir eder ve döver. Bir küçük şey için onu azarlar. Bir mürid,
bir gün mürşidini it sûretinde görüp ondan yüz çevirir. Mürşidi sebebini
sorunca, gördüğünü saklamayıp, doğruyu söyler. Ona kendisine sarılmasını söyler.
O da mürşidine sarılınca, kendi nefsine sarıldığını görür. Bunun üzerine mürid,
gördüğü bu derin hâlin sırrını sorar. Mürşidi onu irşâd edip buyurur ki: Sende
bu hâlde gazap ateşi alevlenmiştir. O gördüğün sûret senin gazabının aksidir ki,
bizden sana zâhir olur. Zira biz insanlar içinde ayna gibiyiz. Bize kim bakarsa,
kendini bulur. Nitekim: «Mü'min, mü'minin aynasıdır» hadis-i şerifi bu mânâya
gelir. Bununla o mürid irşâd olup, durumunu anlar. Nefsini tanıyıp, mürşide
teslim ile ondan feyz alır. İşte bu sâlik mürşidinden, böyle hâlleri görünce,
zinhar, onu inkâr etmeyip, hüsnüzan ile hayra yorsun. Hazret-i Hızır ile Mûsâ
aleyhisselâmın kıssasını nefsine söylesin. Zirâ kâmilin hâlleri başkalarına
benzetilmez. Onun hakikati bu akıl ile bilinmez deyip, inkârını gidersin.
İstiğfar edip, rızâsında olsun.
Nazm (tercümedir):
Pir-i
Muğan nerededir, o uzağı gören merd.
Kalbe gelen düşünce, pusuda aslan olur.
Mürşit nerede ise, gönül arzusuyla
Yalvararak yüzümüz huzurunda yere konur.
Yüzünden «İyyâke na'büdü» hikâyet eder,
Huyundan «İyyâke nesta'in» şefaat umulur.
Nasıl vasf edeyim onu, şerhini nasıl yapayım,
Çünkü alnında âşikâre güneş görünür.
Üçüncü Madde
Üçüncü makamda şeriata uymakla ilerlemesini, hayır ve şerrin
galebesinin eserlerini bildirir.
Ey aziz! Ehlullah demişlerdir ki: Üçüncü makamda sâlike, bir kâmilin sohbeti
müyesser olmadıysa, onun için en önemli şey, şeriata uyup, ekmelü'l-kâmilîn,
rûhü'l-mürşidîn ve Habîb-i Rabbi'l-âlemîn hazretlerinden gelen, dua ve virdler
ile ve ona salât ü selâm ile nefsini tedavi edip, ebrâr ile sohbet etsin. Ta ki
istikametle nefs-i mutmainne olup, kemâl makamını bulsun. Bu evrad, ezkâr ve
sohbet-i ebrâr, bu sâlike tehlikeye düşme vaki olduğu zaman lâzımdır. Ama
tehlikeye düşmeyip, hayrı şerrine galip ise, nefsini şeriat ve tarikatta orta
hâlde ve istikamette bulursa, dâima geniş ve rahat olsun. Kalbi her an huzur ve
sürûr ile dolsun. Hiç üzülmesin. Dizginleri boşaltıp, üzüntüleri söküp atsın. Ne
isim, ne de âr düşünsün. Ne Cennet, ne de Cehennem düşünsün. Mâsivâdan çok
kaçıp, her an huzura gelsin. Perde arkasında kalmış ağyârın kötü sözlerine
itibar etmeyip, işine baksın. Muaraza edenlerden yüz çevirip, tarikata uygun
refik-i şefik bulsun. Bu üçüncü makam iyilik ve kötülüğü bulunduran bir
makamdır. Eğer bu nefs-i mülhimenin iyiliği kötülüğüne galip olursa, yüksek
makamlara doğru çıkar. Kötülüğü iyiliğine galip gelirse, tabiat zindanına düşüp,
bedenin esfel-i sâfilînine gider. Dördüncü makama çıkıncaya kadar, nefsi
azarlamak, ezmek lâzımdır. Zira o, bu makamda iken aşağıya meyilli, geri dönmeyi
kollamaktadır. Hayrın şerre galebesinin alâmeti şudur ki: Bu sâlik bâtınını
imanın hakikati ile pürnûr ve zâhirini şeriat ile mamur bulur. Kalbi, her
varlığın, Allahü Teâlâ'nın muradına uygun yürümekte olduğunu müşâhede eder.
Kalbi tâat ile mu'tad olup, bütün büyük günâhlardan ve küçük günâhların çoğundan
sakınır. İnsanlar arasında ve yalnız yerde olmak ona tesir etmez. Böyle sâlik
Hakk'ın huzurundan gafil olmaz. Şerrin hayra galebesinin alâmeti şudur: Sâlikte
beşeriyet kalıp, şeriatla edeblenmemişken, hakikat şühûdu bunda kuvvet bulur.
Bundan dolayı tâati terk edip, günâhlara düşer. Zirâ şühûd-i hakikat bunda galip
olup, görür ki, âlemdeki her varlık, kendinin yaptığı işler bile, her an Hakk'ın
muradına uygun gelir. İşte o zaman şeriatın esrarından, hakikat nûrlarından
mahcup ve örtülü ve mahrum olur. Dünya ve dinini kaybeden bir zındık olur.
Hiçbir dinde durmaz. Bir mezhebe girmez. Belki insanla hayvan arasındaki farkı
bile bilmez. Benlikten kurtulmaz. Yâ Rabbi, bize hidâyet verdikten sonra,
kalplerimizi kaydırma! Bize yüksek hazretinden rahmet ver. Bu sâlikin böyle
helâk olmasının sebebi, şeriatı bırakıp, nefsinin hevâsına uyup hüviyetten
şaşması, kulluk vazifelerini yapma zirvesinden benlik sapıklığı çukuruna
düşmesidir. Zirâ insanî ruh, öyle latif bir cevherdir ki, son derece letafet ve
güzel istidat onun şanıdır. Kemâli aramada hep hareket halindedir. Lâkin zalûm
ve cehûldür. Cibiliyeti gereğince süfli tabiatına inip, his âlemine yüz
çevirirse, o kemâli, mal biriktirmede görüp zannetmeye, ticarete başlar. Sonra o
kemâli makamda görüp, malı ona harcayıp alır. Sonra onu hüküm ve sultanlıkta
bulunup, dünyadaki hükümdarları yenmek için, harekete geçer. Aşağılıkların
hepsine sahip olduktan sonra, yine kemâli talepte kanaat etmez, yerinde durmaz.
Bütün dünyaya meydan okur. Nemrud gibi: «Ben diriltirim ve öldürürüm. Benden
başka âlemde rab yoktur» demeye başlar. Cevheri bozuk, istidadı işe yaramaz
olduğundan, insanın kemâlinin tam kulluk olduğunu bilemeyip, o işleri yapar.
Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) temiz şeriatı ile, yahut onun vekili
olan mürşid-i kâmilin güzel terbiyesiyle, o müfsidin cevheri düzelip, istidadı
selâmet bulursa, Nemrud gibi olan nefsinin başına Lâ ilâhe illallah çekiciyle o
kadar vurur ki, Allahü Teâlâ'ya iman getirir ve kalbi Allah ile mutmain olup,
hüviyetiyle huzuruna gelir. O zaman: «O hâlde bil ki, Allah'tan başka mâbud
yoktur, öyleyse günâhların için istiğfar et» emri ile amel edip, günâhların en
büyüğü olan vücudundan tamamen fena bulur. Nefsaniyeti gidip, vahdaniyeti kalır.
Böylece nefsinin şerrinden, kibir ve benliğinden kurtulur. Mevlâ'nın kulu olup,
seçilmişler zümresine katılır. Huzur ve üns ile kemâlini bulur.
Nazm:
1. Gönül
Hakk'a teveccüh kıl sen ol kendinle bigâne
Vefâ-yı cism ü cânı bil verâ-yı şem' u pervane.
2. Bekâ
istersen ol fâni, bu nefsi eyle Rabbanî
Bekâ ender fenâ bul, ol yemm-i vahdette dürdâne.
3. Kimin
kim matlubu Hak'tır, hadîsi aşk-ı mutlaktır
Müdekkik aklı terk eyler, olur âzâde divâne.
4.
Muvahhid çünkü yektâdır, katında halk mevtâdır
O bulmuş Hayy-ı Kayyûm'u, yönelmiş gönlü Rahmân'a.
5. Misâl-i
İbn-i Edhem'sin, bu âlem mülkünü koy sen
Olursun şâh-ı mülk-i dil, erer cânın o cânâne.
6.
Kalender meşreb ol Hakkı, hakikat anla bir Hakk'ı
Hayâl ü gölge bil halkı, kamu taklîd ü efsâne.
1. Ey gönül! Allah'a yönel de kendi nefsinden uzaklaş.
Beden ve
cân vefasını, mum ile pervanenin ötesinde ara.
2.
Bekalık istiyorsan, fâni ol ve nefsini Allah'a itaatkâr eyle.
Böylece
yokluk içinde sonsuzluğa er ve Vahdet denizinde bir kıymetli inci ol.
3. İsteği
Allah olan kişinin sözleri ve işleri mutlak aşk içindir.
İnce
araştırıcılar aklı terk eder ve âzâde bir divâne olurlar.
4.
Vahdete erişen kişi tek başınadır. Halk onun nazarında ölüden farksızdır.
Çünkü o
Allah'ı bulmuş ve gönlü O'na yönelmiştir.
5. Sen
İbrahim Edhem gibisin. Öyleyse onun gibi davranıp şu dünya varlığını terk et.
O zaman,
gönül ülkesinin şahı olursun, ve cânın o Sevgiliye erişir.
6. Ey
Hakkı! Kalender meşrebli ol da Bir olan Allah'ı gerçek anla.
Halkı ise
hayal ve gölge say; her şeyi de taklitten ve efsaneden ibaret gör.
Dördüncü Madde
Hakikatin bâtınını ve sırrının şeriat olduğunu, şeriat edebi ile
gidenin yakınlık makamına kavuştuğunu, edepsizlik edenin dalâlete gidip mahrum
kaldığını, her muradın ibadetle alındığını bir misal ile bildirir.
Ey aziz! Ehlullah bir misal getirmiştir ki, bu üçüncü makamda sâlike hakikat
müşahedesi galip gelip, şeriatın hududu nazarında sâkıt olduğunda, bu misalle
hakikatin bâtını ve sırrı şeriat olduğunu yakînen bilsin, şeriatın ahkâm ve
edebleri ile amel etsin ve onunla bu makamın şerrinden selâmet bulsun. Dördüncü
makama kavuşsun. O misal şudur: Bir sultan, bir büyük saray yaptırıp, insan için
dünyevi ve uhrevî bütün ihtiyaçları, istenecek iyi ve kötü şeyleri ve
sakınılacak bütün şeyleri içinde bulundurmuştur. İyiliğin her bir çeşidi için
bir kapı tayin edip, kullarına haber verip, benim âdetim, iyiliğin filân
çeşidini şu kapıdan vermektir; başka kapıdan vermem, der. Kötülüğün her bir
çeşidi için de bir ayrı kapı ayırıp, kullarına der ki, benim âdetim şöyledir ki,
kötülüğün şu çeşidini şu kapıdan çıkarırım, başka kapıdan çıkarmam. Meselâ su
için bir, ekmek için bir, et için, elbisenin her bir çeşidi için birer kapı
tayin etmiştir. Onu görmek için, huzuru için, sohbeti için, rızâsı için, kızması
için ve bunların benzeri için çok kapılar ayırmıştır. Sonra o sultan, kullarına
bir vezir gönderip, o saray içinde saklı olan şeyleri vermek ve çıkarmak için,
tayin eylediği yapıları, onlara beyan edip müjdeler: Her kim bu hayır kapısı
üstünde durur, iyiliği isterse, tayin olunan iyilikler, o kapılardan, elbette
ona gelir. Sultan ondan râzı olur. O vezir aynı zamanda, kulları korkutup, kim
kötülük kapısı üzerinde durur kötülüğü isterse, o kapılardan tayin olunan şer,
ona isabet edip sultan ona gazap eder. Sonra bazı kulları gelip, iyilik kapısı
üzerinde zül ve iftikar ile durup, o sultandan fazl ve keremiyle, tayin eylediği
iyiliği istemiştir. Bu kapıları düşünmeyip, ancak sultanın tayini için onlara
itibar edip gelmiştir. Bu sınıfın o kapılara öyle bakması, onları sultanı
müşâhededen ve ona tezellülden örtmemiştir. Sultanın, nimetlerini tayin eylediği
kapılardan yüz çevirip, onları istemek için başka kapılara gitmemiştir. Bunun
için edebi ihmal ve sultanın hikmetini iptal etmemiştir. Bunlar, sultan katında
yakın dost olmuşlardır. Zirâ bunlar, her şeyi yerine koyup, edeble o yüksek
huzura gelmişlerdir. Ama kulların ikinci sınıfı, birinciler gibi yapmışlardır,
lâkin bunlar, o kapılar üzerinde, emre uymak için durduklarında, kapılara bakıp,
onlara güvenip, sultanın huzurundan perdelenmişlerdir. Kendi nefislerini görüp,
ucub ve kibir ile dolmuşlardır. Zirâ onlar, sultanın emrine uymayan kullardan,
kendilerini üstün bulmuşlardır. Bunların bu kibir ve kendini beğenmelerini
sultan duyunca, beğenmeyip, bu sınıfı öncekiler gibi, huzuruna yakın etmemiştir.
Lâkin bunlara da, tayin eylediği iyiliklerden ikram etmiştir. Kulların üçüncü
sınıfı, iyilik kapıları üzerinde durmamıştır. Ayrılan iyiliklerden bir şey çıkıp
onlara ulaşmamıştır. Zirâ onlar öyle sanmışlardır ki, o kapılardan giriş yoktur,
belki orada asla kapı yoktur. Veren yalnız sultandır ki, kapısız da verebilir,
demişlerdir. Sultanın hikmetinin iktizası yok zannedip, edebi terk etmişlerdir.
Onlar sultanın hikmetini bilmeyip, kapı üstünde durmadıklarından huzurundan
uzağa gitmişlerdir. Onlar o derece yoldan sapmışlardır ki, kovulduklarını
anlamayıp, onun sevgisini iddia eder olmuşlardır. Halbuki sultan onlardan ikrah
etmiştir. Çünkü haddi aşmışlardır. Buna göre kullar üçe ayrılmıştır: Birinci
kısmı, sultanı, fazlı ile tayin eylediği kapılardan mu'tî (veren), ihsan edeni
görmüştür. İkinci kısmı, onlar gibi görüp, kapıları ve nefislerini de görmüştür.
Üçüncü kısmı, sultandan başka bir şey görmeyip, iyilik kapılarından başkasına
yönelmiştir. Burada sultan Allahü Teâlâ'ya misaldir. Evet Allahü Teâlâ'ya kimse
benzeyemez. O büyük saray, gayb hazinesine misaldir. İyilik ve kötülük kapıları,
şeriatın hududuna misaldir. Sultandan haber getiren büyük vezir, Habîb-i Ekrem (sallallahü
aleyhi ve sellem) hazretlerine misaldir. Sultanın kulları, ümmet-i icabet'e
misaldir. İşte Resûl-i Rahman'ın bize beyan eylediği şeriat hududunun biri,
meselâ namazlar için bize haber verdi ki, namazı ta'dîl-i erkân ile kılınız,
böylece namaz içinde olan neş'e size hâsıl olup, Allahü Teâlâ sizden râzı olsun.
O halde, onun doğru haberiyle, Hakk'ın emrine uyup, iki dünya saadetini ve rızâ-yı
şerîfini, ümit ve rica ederek namazı, şartlarıyla edâ ederse, o kimse
mukarrebler zümresine gelip, beklediğinden daha çok şeylere kavuşur. Namazı bu
şekilde kılıp, lâkin namazı ve kendini görüp, Hakk'ın emrine itaat ettiğinden
nefsine ucub ve kibir gelse, o kimse, huzur yakınlığına lâyık olmayıp, ebrâr
zümresinde kalır. Namazı terk edip, Hak Teâlâ'nın tecellî ve muhabbetleri,
ra'fet ve rahmetleri, Cennet ve nimetleri, hûri ve gılmanı, lütuf ve ihsanı ve
diğer ikramı namaza bağlı değildir. Onun vermesine hiçbir engel yoktur, herkese
şâmildir diyen cahiller, sarayın kapısını terk edip, duvarın arkasından girmeye
misaldir. Namazı terk eylediyse, Allah korusun, zındık olur. Namaz içinde olan
gözbebeği, hakiki neş'e ikramından mahrum kalır. Eğer namaz kapısından
mukarrebler için vaat olunan tecelliler, o tard olunmuşa verilse idi, onun ömrü
oldukça bu namazı terk etmezdi. Şeriatın hududundan dışarı bir adım gitmezdi.
Emir ve yasaklar olan şeriatın hududunun hepsi, namaza benzetilerek bilinir.
Allahü Teâlâ'nın rızâsı ve tecellileri, ancak tâat kapılarından gelir.
Rızâsızlığı, gazabı ve tardı, kuluna, ancak mâsiyet, günâh kapılarından gelir. O
hâlde ârif olan sâlik, şeriat kapıları üzerinde, zelil kul olarak durur. Çok
sevdiği Mevlâ'sından muhtaç olduğu rızâ ve likasını ister. Zirâ Allahü Teâlâ,
onu, asla ümitsiz etmez ve elbette rızâsına nâil eder.
Nazm:
1. Çün
geçti nefsim ten sûzeninden
Gülşen göründü dil revzeninden.
2. Sığmam
dedi Hak arz u semâya
Kenz idim bilindim dil mahzeninden.
3. Kevn ü
mekândan geç kalbine gel
Seyr eyle aşkı dil meskeninden.
4. Kılsan
temâşâ dîdâr-ı aşkı
Kevserler akar dil gülşeninden.
5. Genc-i
nihândır bîhadd ü pâyân
Olmuş nümâyân dil ma'deninden.
6. Sâki
vü mey hem mahbûb u mutrib
Dildir kamu, tut dil dâmeninden.
7. Hakkı
nazar kıl ki cümle âlem
Çör çöp gibidir, dil harmanından.
1. Nefsim, ten iğnesinden geçtiği için gönül penceresinden gül bahçesi göründü.
2. Allah
«Arz ve semaya sığmam!» dedi. «Ben bir hazine idim, gönül hazinesinden
bilindim.»
3. Bu
varlıktan geçip kalbine gel de aşkı gönül yurdundan seyret.
4. Aşkın
yüzünü görürsen orada gönül bahçesinden Kevser ırmakları aktığına şahit olursun.
5. Gizli
hazine sınırsız ve sonsuzdur, gönül madeninden ortaya çıkar.
6. Sâki,
içki, sevgili ve çalgıcı hep gönüldür. Gönlün eteğine sıkı yapış.
7. Ey
Hakkı! Bâkî bütün âlem gönül harmanındaki çer-çöp gibidir.
Beşinci Madde
Üçüncü makama mahsus olan isim ile bu sâlikin iştigalini, meyyal
olan nefsin iltifatı ve dönüşünü bildirir.
Ey aziz! Ehlullah demişlerdir ki: Üçüncü makamda bulunan sâlik, üçüncü ismi
okumaya devam etsin. Yani Hû, Hû, Hû desin. Böylece her şeye sâri ve her şeyden
ârî olan hüviyet nuru, onun bâtınında zahir olsun, önce yâ Hû, sonra yalnız Hû
desin. Ayakta, otururken ve yatarken, gece ve gündüz, sessizce tekrar edip
tesirini bulsun. Sâlik bu isim ile meşgul olunca, bunun bereketiyle, üçüncü
makamın tehlikelerinden kurtulur. Bununla nefs-i mülhimenin makamından aşağı
bulunan ikinci ve birinci makama inme ve iltifatı kesilir. Bu nefs-i mülhime
tabiat hâline gelen üçüncü makamdan kendi tabiatı olan iki aşağı makam tarafına
dönmeden kurtulamaz. Sâlikin gafletini gözetir. Onu sevk ve zecirden gafil
bulunca, eski alıştığı yerine döner. Zirâ tabiat galip gelirse, üçüncü makamdan
dördüncü makama çıkarmak, ancak lika'sını ve Ma'şûk'un cemâlini düşünmek, anmak,
hatırlamak ve arzu etmekle olur. Aşk ve hararet, vecd ve hâle kavuşmakla kemâl
makamını bulur. O zaman nefsinin meyli ve dönüşünden emin olur. İşte bu üçüncü
makamda sâlik, nefsini gerisin geriye dönmüş görünce, kalbi kesik ve gözü görmez
olup düşer kalır. Nitekim Mecnûn ve Leylâ'dan bir hikâye bu mânâya işarettir.
Mecnûn der ki, deveme binip, uyanık hâlde Leylâ'ya doğru gittim. Gayretle devemi
sürüp hayli mesafe aldım. Uyku bastırıp deveden gafil olunca, devemi yavrusunun
bulunduğu, ilk hareket yerimize dönmüş ve gelmiş buldum. Sonra bir daha binip,
sevgiliye doğru gittim. Öncekinden büyük gayretle sürdüm. Birincisinden çok yol
almıştım ki, yine bir uyku bastırdı. Uyanınca, kendimi eski yerimde buldum. Bu
minval üzere kaç yüz kere deveye, himmetle binip sürdüysem de, ondan gafil
oldukça, o yavrusuna döndü ve kendimi evvelki yerimde buldum. Nihâyet zelil ve
nâçâr olup, âciz ve şaşkın kaldım. Çâre ve tedbirim kesilip, devenin sırtından
kendimi yere attım. Ayağım kırıldı. Emekleyerek süründüm. Leylâ'nın kabilesine
geldim. İşte Mecnûnun kendini hayvanın sırtından yere atmasında acizlik, zillet,
inkisar ve kulluk izhârına işaret vardır. Çünkü bu dört sıfat, her arzunun elde
edilmesine yardımcı ve esastır. Özellikle zillet ve fakirlik ve meskenet saadet
iksiridir. Sâdık olan sâlik ise, zillet ile lezzetlenmiş, iftikar ile
nimetlenmiş ve meskenetle razıdır. Öyleyse, bir kere basiretle bak ki, bu
mukarrebler yolu, ne güzel bir yoldur. Ne lezzetli hâlleri vardır. Sâliklerin
makamları şaşılacak derecede yüksektir. Gönülleri hoş ve kayıtsızdır. Zira korku
ve üzüntüden geçmişlerdir. Eğer zelil olsalar, aziz onlardır, fakir iseler,
zengin onlardır. Sermayeleri zül ve iftikardır. Meskenetleri izhârdır.
Fârisi
Nazm (tercümedir):
Mecnun'un arzusu hep Leylâ'ya kavuşmaktır
Devesinin isteği yavrusuna varmaktır.
Mecnun bir an daldırıp, kendini unutsaydı
Devesi geri döner ve süratle koşardı.
Gözetleyene bak ki, arayan o akıldır
O akıl da Leylâ'nın eşsiz aşkı çalmıştır.
Dikkat etse deve koşar giderdi
Dikkatini kesse geri dönerdi.
Üç günlük bir yolu bu hâl içinde
Mecnun alamadı yıllar geçti de.
Dedi ki ey deve biz iki aşık
Zıt değiliz niçin yolum karışık.
Anladım ki bana fayda yok senden
Başka çare yok, yalnız gitmekten.
Sen benle oldukça, ey ölü vatan
Ben uzak kalırım hep o Leylâ'dan.
Sana bakıp iki adım atmadım
Altmış yıl oldu da ben varamadım.
Yol yakındı, ben bu işte geç kaldım
Bezdim deveye binmekten usandım.
Deyip de kendini yere fırlattı
Dedi ne olur üzüntü beni yaktı.
Düşerken o arka üstü devrildi
O kazada bir ayağı kırıldı.
Ayağımı bağlar gene giderim
Gidcmezsem top olur da yeterim.
Mevlâ aşkı Leyla'nınkinden az mı olur
Top gibi ona varmak çok hoş olur.
Bu yolculuk Hakk'ın cezbesiyle olur.
O yolculukta deve yolda durur.
Böyle bir seyr cihanda az bulunur
Cin ve insanın say'ından üstün olur.
Altıncı Madde
Üçüncü makamda nefs-i mülhimenin güzel sıfatlarını ve hâllerini
bildirir.
Ey aziz! Ehlullah demişlerdir ki: Üçüncü makamda sâlik latîf-i rûhânî ve âşık-ı
Rahmanî olur. Kalbinde irfan nurunu bulur. Ruhunu kemâl müjdecisi karşılayıp,
kavuşma esintisi yüzünü okşamıştır. Kalbindeki perdelerin çoğu ve kesif olanları
açılıp, nefsinden hazların büyükleri ve çirkinleri zâil olup gitmiştir. Üçüncü
makam, ruh makamıdır. Ruh ise görünmez. Ruh ile nazları toplamakta, onlar da
onun yolunu tıkamaktadır. Lâkin nûrânî perdeler ve lezzetleri makbul ve
faydalıdır. Zira onun perde ve zevkleri, cemâli müşâhede talebidir ve kavuşmak
devleti arzusudur. Zül ve iftikar ile lezzetlenmekte ve nimetlenmekte olur.
Şevki galip oldukça sabır ve kararı kesilir. Bu makamda olan âşığın maşukuna
şevki galip oldukça ve sûfiyyenin bu makam ehli için inşat eyledikleri şiirler,
ilâhiler ve nağmeleri dinledikçe, mahbubunun şevkinden zevk ve kararı kalmaz.
Dizginleri bırakıp namus ve âra giriftar olmaz. Elbisesini tebdil edip,
insanların itibarını bir habbeye almaz. Öyle hareket eder ki, bir kimsenin
yanında hiç kadr u kıymeti kalmaz. O âşık bu şeylerle lezzet bulur. Bu kendini
gözden düşürmekle, doğru olan yalancıdan ayrılır. Çünkü muhabbet da'vasında olan
çok ise de, sözü doğru olan az bulunur. Muhabbette doğru olan, kalbinde
Mahbûb'undan başka şey kalmayan, insanları unutan ve, insanların da unuttukları
kimsedir. Muhabbetin bir şartı şudur ki, muhib olan, elbette Mahbûb'una mutî' ve
münkad olagelmiştir. Nitekim muhabbet bahsinde geniş olarak geçmiş idi.
Şiir
(tercümedir):
Rabb'e isyân edersin, hem seviyorum dersin,
Bu benim ömrüm elbet kıyâsta bedîidir.
Sevgin doğru olsaydı, itaat eder idin.
Çünkü her kim severse sevdiğine mutî'dir.
Tabiat âleminde kalan ve hakikat ilminden haberi olmayan mülhitler ve zındıklar
sandılar ki, yuları salmak, emirleri yapmamak ve yasakları işlemektedir. Onlar
namazı, orucu, haccı, zekâtı terk edip şehvetlerine uyarlar ve yasakları
işlerler. Bununla halkın gözünden düşüyoruz derler. Biz, Hakk'ı severiz ve Onu
bulmuşuz, canımız O'nunladır. Bizim gibilerden şeriatın emir ve yasakları sâkıt
olmuştur derler. Bunun imkânsız bir hayâl, küfür ve dalâlet olduğunu
anlamadılar. Zirâ bu hâl ve sözler, ne bir dine, ne de bir mezhebe uyarlar.
Bunlara şeytani hayâller galip olup, gözden düşmeyi nefsani şeylerden
bilmişlerdir. Haramları işlemekle gönülleri kararıp, zulmette kalıp, riyazattan
usanmışlardır. Âşıklar ise, yakînen bilmişlerdir ki, gözden düşmekten murat,
saygı ve hürmeti gerektiren makam ve şöhretlerden ayrılmaktır. Onlar şeriatın
hududunu gözetirler. Ashâb-ı kirâmın hareketlerine uyarlar. Evliyanın âdetleri
ile yaşarlar. Halkın nazarında değersiz görünen işleri yaparlar. Bununla
beraber, bunlar mahbubun likasının bütün engellerini kökünden söküp atarlar.
Meselâ süslü ve kıymetli elbise giymek için, çalışıp yorulmazlar. Ancak sıcak ve
soğuğa karşı, alelâde bir elbise ile yetinirler. Gönül rahatlığı ile Mahbûb'a
yönelip, hatırları cemiyetle olur. Bu misale benzeterek, diğer bütün engelleri
keserler. O Hazret'e yakınlığa kavuşmaktan lezzet alırlar. Üçüncü makam aşk
makamı olduğundan, bu âşığın gözden düşmesi kolay olur. Ruhuna zevk ve lezzet
verip, arifler katında izzet ve rıf'at görüp, Mahbûb'u yanında kadr u kıymet
bulur.
Nazm:
1. Gönül
Hakk'a teveccüh kıl sen ol kendinle bigâne
Vefâ-yı cism ü cânı bil verâ-yı şem' u pervane.
2. Bekâ
istersen ol fâni, bu nefsi eyle Rabbanî
Bekâ ender fenâ bul, ol yemm-i vahdette dürdâne.
3. Kimin
kim matlubu Hak'tır, hadîsi aşk-ı mutlaktır
Müdekkik aklı terk eyler, olur âzâde divâne.
4.
Muvahhid çünkü yektâdır, katında halk mevtâdır
O bulmuş Hayy-ı Kayyûm'u, yönelmiş gönlü Rahmân'a.
5. Misâl-i
İbn-i Edhem'sin, bu âlem mülkünü koy sen
Olursun şâh-ı mülk-i dil, erer cânın o cânâne.
6.
Kalender meşreb ol Hakkı, hakikat anla bir Hakk'ı
Hayâl ü gölge bil halkı, kamu taklîd ü efsâne.
1. Ey gönül! Allah'a yönel de kendi nefsinden uzaklaş.
Beden ve
cân vefasını, mum ile pervanenin ötesinde ara.
2.
Bekalık istiyorsan, fâni ol ve nefsini Allah'a itaatkâr eyle.
Böylece
yokluk içinde sonsuzluğa er ve Vahdet denizinde bir kıymetli inci ol.
3. İsteği
Allah olan kişinin sözleri ve işleri mutlak aşk içindir.
İnce
araştırıcılar aklı terk eder ve âzâde bir divâne olurlar.
4.
Vahdete erişen kişi tek başınadır. Halk onun nazarında ölüden farksızdır.
Çünkü o
Allah'ı bulmuş ve gönlü O'na yönelmiştir.
5. Sen
İbrahim Edhem gibisin. Öyleyse onun gibi davranıp şu dünya varlığını terk et.
O zaman,
gönül ülkesinin şahı olursun, ve cânın o Sevgiliye erişir.
6. Ey
Hakkı! Kalender meşrebli ol da Bir olan Allah'ı gerçek anla.
Halkı ise
hayal ve gölge say; her şeyi de taklit ve efsaneden ibaret gör.
Yedinci Madde
Üçüncü makamda sâlike rûhânilerin hitâb ve senâsını, onların ise
onlardan yüz çevirmesini ve Hakk’a yönelerek fâni olmasını bildirir.
Ey aziz! Ehlullah demişlerdir ki, sâlik üçüncü makamda, kendini zelil ve aşağı
görmeyi, insanların gözünden düşürmeyi tamamlayınca, onu Cenâb-ı Hak'tan
alıkoyan şeytani nefsi fâni olur. O zaman ruhanilerden ona emir ve nehiy ve
haber ile hitap olur. Lâkin muhabbette sâdık olan sâlik, onlara ne iltifat, ne
itibar eder, ne de heybetlerine kapılır. Onlardan ona ne sürûr, ne de gam gelir.
Çünkü hepsinin arzusunun, onu Matlûb'undan kesmek ve meşgul etmek olduğunu
bilir. Bunun için onlardan yüz çevirip, yalnız O'nunla meşgul olur. Eğer sâlike,
ruhanilerden, hiçbir hitap olmadıysa, o kendi hakkında çok faydalı ve iyidir.
Zirâ çok sâlikler mislini işitmediği, garip hitapları Hakk'ın hitabı sanıp,
Matlûb'una kavuşmuş zannıyla, himmetinde gevşeklik olur. Tabiat âlemine döner.
Bu da üçüncü makamın tehlikelerindendir. Bu makamda sâlike fena hâleti gelir.
Onun dördüncü makama çıkıp, nefsinin mutmain olmasına yardım eder. Bu makamda
ona gelen fena, öyle bir hâldir ki, onu bütün duygularından alır. O uyku ve
bayılma şeklinde değil, gafleti gayb mânâsındadır. Her his organı kendi
duygusundan geçip, idrak eder gibi olur. Hâlbuki, her biri kendi idrakinden
muattal kalır. Meselâ gözü açık olduğu halde, karşısındaki şeyi görmez olur. Bu
sâlikin hâli, başına bir belâ ve musibet gelmiş bir kimseye benzer ki, bir
arkadaşının yanından geçip, onu gördüğü hâlde, ona ne selâm verir, ne de onunla
konuşur. Sonra o arkadaşı ona, size karşı kusurum nedir ki, yanımdan geçersin
bana selâm vermez, kelâm etmezsin der. O da ona vallahi o kadar üzüntülü idim
ki, seni görmedim deyip yemin eder. Bunun gibi, kulak sesleri duymaz. Hâlbuki
işitir. İşte bütün duygular böyledir. Aklı da bütün ma'kulâttan böyle olur.
Hâlini hakkıyla bilen, ancak ehli olur. Bu hâli ancak o ârif bilir ki, demiştir:
«Rabbim beni durdurdu ve buyurdu ki: Karşılığında cehâlet olmayan bir marifetle
Beni tanı. Çünkü karşılığı cehalet olan marifet cehalettir.» Birinci fena budur.
İkinci fena, beşinci makamda kâmile arız olur. Üçüncü fena, ehadiyet
mertebesinde, beşerî sıfatların helakidir. Bu da Hakkalyakîn'dir. Bu üçüncü
fena, bekanın kendisidir.
Beyt
(tercümedir):
Fani olur, fani olur, fani olur.
Üçüncü fenada bekayı bulur.
Birinci fenada sâlik rûhânilerin sözünü işitir. Lâkin bu kulağı ile işitmez.
Onlardan bir şey anlamaz. Belki fena hâli kendinden duymaya başlayıp, o zaman
her sözü anlayabilir. Sırrına ilka olunanları muhafaza edip, gönlü aynasında
münakkaş olan hâlleri tasavvur eder. O zaman konuşursa hikmet söyler. Zirâ
hikmet pınarları kalbinden coşup, diline akar. Bu şekilde olan rûhanî sözlere
Salsala-i ceres derler. Bu fenanın arız olmasının sebebi dört şeydir ki abdâl
onlarla abdâl olmuştur. Onlar da, açlık, uykusuzluk, susmak ve uzlet etmektir.
Fenanın en büyük sebebi açlıktır. Bu da üçüncü makamda faydalı, daha önce
yasaktır.
Nazm:
1. Vahdet
meyinin bir kadri var ise söyle
Ol safi şekerdir, kederi var ise, söyle.
2. Vehm
etme ki, aşkın yolu, pür havf u hatardır
Ger tîr-i kazânın siperi var ise, söyle.
3. Çün
cân-ı cihan aşktır, ol aşktan özge
Bir kimsenin eşfak pederi var ise, söyle.
4. Bir
cân ki uçar aşktır ancak perr ü bâli
Bir gayrı eğer bal ü perri var ise, söyle.
5. Bu
âlem-i imkân ile ol mülk-i bekanın
Ger gayr-ı fenâ rehgüzeri var ise, söyle.
6. Sedd-i
reh olur varlık o pindardan özge
Vahdet yolunun bir hatarı var ise söyle.
7. Hakkı,
dile nazır bil, o hâzır bil O'nu
Kalbin O'na hem bir nazarı var ise, söyle.
1. Vahdet içkisinin bir değeri varsa söyle.
O
katıksız şekerdir, varsa kederi söyle.
2. Sanma
ki aşk yolu korku ve tehlikelerle doludur.
Eğer
kader oklarının siperi varsa, söyle.
3.
Cihanın cânı aşktır.
O aşktan
başka bir kimsenin şefkatli bir babası varsa, söyle.
4. Uçan
bir cânın kanat ve bâli yalnızca aşk olabilir.
Ondan
başka kanat ve teleği var mı haydi söyle?!
5. Bu
olabilirlik âlemi ile o sonsuzluk ülkesinin
Fena
bulmaktan başka bir yolu varsa söyle.
6.
Varlık, yoldaki engelidir.
O
engelden başka vahdet yolunun bir tehlikesi varsa söyle haydi?!
7. Ey
Hakkı! O'nun gönle baktığını idrak et. Öyleyse gönlün de O'nun hazır olduğunu
bilsin.
Bundan
başka gönlünün O'na bir nazarı var ise söyle.
Sekizinci Madde
Üçüncü makamda olan sâlikin aşk hâllerini, kabz ve bastının
birbiri ardından gelmesini ve değişmesini bildirir.
Ey aziz! Ehlullah demişlerdir ki, üçüncü makamda sâlik, nefsiyle mücâhedeye
devam ettiyse, aşkı fazlalaşıp, harareti kuvvetlenir. Şevk, sekr ve gözden düşme
gibi hâllerden çok lezzet bulur. Çünkü bu ruh makamı, aşk ve hâl makamıdır. Aşk
ise, lezzet makamıdır. Hatta âşık, rûhanî büyük lezzet bulduğundan aşk, ma'şuka
perde iken bile, aşk makamından yükselmek istemez. Bulunduğu sıkıntıdan ve göğüs
darlığından kurtulmaya çalışmaz. Belki bu hâlin devamını ve sebatını ister. İşte
aşk hâli, gerçi kendi üstünde bulunan hâllere nisbetle mezmum ise de, makbul bir
hâldir. Hatta insân-ı kâmil, aşkın vakit ve hâllerini hatırladıkça, onda olan
rûhanî lezzet ve gamsızlık için hasret çektiğini görürsün. Ama aşk hâli, ancak
mücâhede ile, doğru hâldir. Sahibi âşıkların şiirlerinden her ne okursa
doğrudur. Konuşunca, kalbin içinden doğan alev ve ateşle olan tatlı sözleri
müessir ve yakıcıdır. Ama bu hâl, mücâhedesiz olursa, belâ veren bir hâldir.
Şiir ve sözleri karşılıksız, terennüm ve nağmeleri tatsızdır. Ne işitenler bir
lezzet bulur, ne gönüllerde bir tesiri olur. İnsanlar ondan ikrah edip kaçarlar.
Üçüncü makam, makbul ruh makamıdır. Ruh ise, aşk ve hararet ve gaflet yeridir.
İşte bunda sâlikin kalma zamanı uzun olabilir. Zirâ âşık, kendini unutur.
Ma'şukun ismini anarak, O'nun cemâl ve kemâlini anlatan beyit ve şiirleri
terennüm ederek, ma'şukundan da meşgul ve gafildir. Bu bildirilenlerin hepsi
onun bastı zamanında olur. Ama onun bast hâlinden sonra, kabz hâli gelip, aşk ve
hareket uykusundan uyandığında göğsü öyle daralır ki, neredeyse yüreği kopacak
gibi olur. O zaman âşık, hakikat züllü ile zelil olup, hakiki hudû' edip, şaşar
kalır. Bu makamda bu sâlike bu kabz ve bast hâlleri birbirini takip ederek,
dördüncü makama yükselir. Aşkı sakin olup, kabz ve bastı heybet ve üns'e
dönüşüp, her zahmetten kurtulur. Bunlar iki hâl olup, dördüncü makama gelen
kâmilin kalbinde birbiri arkasından gelirler. Ancak tadarak anlaşılırlar. Kabz
ve heybet arasındaki fark, kabzdan göğüs dar olup, nefs-i nâtıka zahmet çeker.
Heybet ise öyle değildir. Ondan sadr genişleyip, nefs rahat bulur. Bast ile üns
arasındaki fark, bastın sâhibine galip olmasıdır. Hak Teâlâ'ya karşı edebi terk
etmesinden korkulur. Halbuki üns öyle değildir. Onunla hudû' üzere bulunulur.
Velhasıl havf ile recâ, kabz ile bast ve heybetle üns iki hâldir. Ancak şahıs ve
makamlar itibarıyla adları değişir. İşte bu iki hâletle birinci makamda bulunan
nefs-i emmâre sâhibi, yahut ikinci makamda olan nefs-i levvâme sâhibi muttasıf
olsa, bunlara havf ve recâ denilir. Eğer bunlarla nefs-i mülhime olan sâlik
sıfatlanmış olursa, bunlara kabz ve bast denir. Eğer bunlarla nefs-i mutmainne
veya râdıye, yâhut mardıye olan kâmil muttasıf olsa, bunlara, heybet ve üns
denir. Eğer bunlarla nefs-i kâmile olan halife muttasıf olsa, celâl ve cemâl
denir. O hâlde havf ve recâ mübtedinin, kabz ve bast orta derecede olanların,
heybet ve üns kâmilin, celâl ve cemâl halifenindir. Ama havf ve recâ, kabz ve
bast hâlleri, darlık ve zahmettir. Heybet ve üns rahat ve neş'edir. Celâl ve
cemâl, çok acip ve gariptir. Menfaat ve keramettir. Bilhassa celâl hâlinde,
kâmil, bir şeye baksa, elbette Allahü Teâlâ'nın izni ile olur. Zirâ o zamanda o
kâmil, Hak Teâlâ'nın hâlis kuludur. Yeryüzünde halifesidir. Onun gazabı için,
gazap edip, intikamı için, intikam eder. Sevdiği için sever. İkramı için ikram
eder. İşte o kâmil cem'ü'l-cem' makamına vardığında, zahirde olup biten
tesirlerin kendi eliyle olduğunu gözüyle görüp, hüviyete erip, üns meclisine
gider. Mevlâsı ile edebi çok olup kulluk makamından gafletine, huşû' ve hudû'
ile istiğfar eder.
Nazm:
1. Aşk
ile ma'mûr olur, hâne-i vîrânımız
Hüzn ile mesrur olur, tâlib-i cânânımız.
2. Her ne
ki âlemde var, aşk imiş ey yâr-ı gâr
Olmuş ol leyl ü nehâr, ilm ile irfanımız.
3. Aşk
ile hoş dolmuşuz, mest-i müdâm olmuşuz
Fakr u fenâ bulmuşuz, oldu bekâ şanımız.
4. Gerçi
hakiriz çü hâk, oldu veli aşk-ı pâk
Dilde çü meh-i tâbnâk, oldu çü zer kânımız.
5.
Çevremize nüh felek, devr eder ol çün kelek
Kim şâh-ı mülk ü melek, tahtadır eyvanımız.
6. Aşk
gedâsı olan, saltanat eyler nihân
Lâcerem olmuş, cihan, bende-i fermânımız.
7. Hakkı
çü divânedir, âşık-ı cânânedir
Aşk ile meyhânedir, şevk ile hayranımız.
1. Şu vîrân hanemiz (bedenimiz) aşk ile bayındırlaşır.
Sevgilimizi isteyen, hüzün ile sevinir.
2. Ey can
dostu! Âlemde var olan her şey yalnızca aşk imiş.
O, gece
ve gündüz bizim ilim ve bilgimizdir.
3. Aşk
ile ne güzel dolmuşuz ve sürekli sarhoş olmuşuz.
Böylece
fakr u fenâ bulmuşuz. Artık şanımız bekâ olmaktır.
4. Gerçi
toprak kadar hakiriz ama pâk aşk,
Tıpkı
parlak bir ay gibi bizim gönlümüzde doğdu da altın madenimiz oldu.
5.
Çevremizdeki dokuz kat felek bir karpuz misali döner.
Bizim
eyvanımız ise mülk ve meleklerin padişahının tahtıdır.
6. Aşka
dilenci olan, gizli bir sultanlık sürer.
Şüphesiz
bu cihan bizim fermânlı bir kölemiz olmuştur.
7. Hakkı,
deli gibidir. Sevgiliye âşıktır.
Bizim
şevk ve hayranlığımız, aşk ile meyhânedir.
Dokuzuncu Madde
Üçüncü makamda sâlikin inkıbaz, zül ve iftikârını bildirir.
Ey aziz! Ehlullah demişlerdir ki, üçüncü makamda sâlike göğüs darlığı arız olup,
tehlikeden uzak kalmaz. Zira bu ruh makamını şâmildir. Ruh ise ıtlaka maildir.
İşte o zaman kabz içinde, beden kafesini kırıp, vatanı olan mücerredler âlemine
kavuşmak murat eder. Yapamaz. Lâkin o saat kabzın hararetine tam ihtimam ile
tahammül edip, sabırlı olur. Zirâ o hararet ve ateşi olmasa, alçak nefs
temizlenmezdi. İnsanların ve cinlerin en yüksek ameli olan, Rahman'ın cezbesini
gönüller bulmazdı. Bu yolda sâlikin ikram olunduğu kerametlerin en büyüğü ve en
önemlisi, helâk edici hayvanî nefsin, Rahman'ın ahlâkına dönmesidir. Tasfiye ve
tezkiyeden ibaret olan kimya-yı saadeti bulmasıdır. Zirâ seyr ve sülük etmeden
maksat, Allahü Teâlâ'ya yaklaşmak ve kavuşmaktır. Kavuşmanın ele geçmesi ise,
yukarıda beyan olunan yetmiş perdeyi kaldırmaya bağlıdır. Yetmiş perde ise, kul
ile Mevlâsı arasında, münâsebetin uzaklığından ibarettir. O hâlde sıfatları
değiştirmek ve kemâlât edinmek elbette münâsebetin yaklaşmasıdır. Meselâ esfele
götüren tokluğu, Hak taamı olan açlığa tebdil edip, hayvan sıfatı olan uykuyu
melek sıfatı olan uykusuzluğa değiştirip, şeytan sıfatı olan ucub ve kibri,
insan sıfatı olan zül ve iftikara tahvil eylediyse, Mevlâ'ya yaklaşmak için
münâsebet kazanmış olur. Zirâ yememek ve uyumamak ve bunlar gibi güzel sıfatlar,
melekler sıfatıdır. Bunların zıddı, kötü sıfatlar olup, hayvan sıfatlarıdır.
İnsan ise ikisi arasında geçit durumundadır. O hayvan sıfatları ile sıfatlanmış
bulundukça, hayvandan aşağı olur. Melek sıfatları ile sıfatlanınca, meleklerden
üstün olup, onların kavuşmadığı mertebeleri bulur. Zül ve inkisar ile kulluk
aynasını, Rablık aynasına karşı tutar.
Beyt (tercümedir):
Ne dokuz
gök ne de meleklerde var.
İnsanın, küçük kalbinde olanlar.
Demek ki, kemâl derecelerinin en üstünü, kulun tam kullukla sıfatlanmış
olmasıdır. Bu da, zül ve iftikarın saadet iksiri olduğunu gösterir. Rububiyet
sırları meskenet ve kulluktadır. Sâlik zül ve iftikar ile ağyardan kurtulur.
Kullukla, seçkin kullardan olur. Nitekim gönül sahipleri, mukarrebler yolunu,
nefisleri mezbele süpürenlere lâyık görmüştür. Bu sâlik «Ölmeden önce ölünüz»
emrine imtisalle kendini gizler. Sıddîk-ı Ekber'in (radıyallahü anh) tabiatına
uyarak yeryüzünde ölü gibi yürür. Hatta ruhları kabz için vazifeli olan melek,
götürmek için geldiğinde, ona lütuf ile selâm verip, rıfk ile muamele edip,
gurbetten vatanına götürür. Zirâ o, matlup olan iradî ölüm ile ölmüştür. Fenaya
kavuşmuştur. Bu fena ise, öyle bir hâldir ki, bununla bu ârifin, mal ve çoluk
çocuğa asla bir meyli kalmaz. Hiçbir mekrûhtan korkusu olmaz. Bu da şüphesiz ölü
hâlidir, ölüye âlem-i berzah ve misal keşf olduğu gibi, buna da keşf olur.
Nazm:
1. Bu
nefs meşrebi câm-ı fenâdan almadı haz.
Bu akl mezhebi mülk-i bekadan almadı haz.
2. Fenâ-yı
aşk olup andan, fenâdan ol fânî
Ki bî-fenâ-yı fenâ cân Hudâ'dan almada haz.
3.
Gönülden tâlib-i haz ol ki, taşrada arayan
İki cihanda o bir âşinâdan kalmadı haz.
4. Gönül
ki, yâr ile yâr oldu, yârı yâd etmez
Kalan sivâ ile aşk u hevâdan almadı haz.
5. İbâdı
fakr ü kabâ-yı gınâyı fark eyler
O cân ki, fakr ü fenâyı likadan almadı haz.
6. Belâ-yı
aşk ile ölmek lezz-i eşyadır
Ki derd-i aşkı bulan bir devâdan almadı haz.
7. Çün
hazz-ı ehl-i muhabbet belâdır ey Hakkı
Belâ-yı cân bu yeter ki belâdan almadı haz.
1. Şu nefsin meşrebi fânilik kadehinden haz almadı.
Aklın
mezhebi beka yurdundan hazzetmedi.
2. Önce
aşk ile kendini yok edip sonra yoklukta fani ol,
Çünkü
senin şu yokluk içinde yokluk olan cânın Hudâ'dan bir haz almadı.
3. Hazza
ta gönülden talip ol ki o hazzı dışarıda arayan kişi,
Her iki
cihanda da âşinâlarından haz almaz.
4. Gönül,
yâr ile dost olduktan sonra başkasını hatırlamaz.
Başka
şeylerle bir olan ise aşktan ve onun hallerinden hazzetmez.
5. Fakr u
fenâyı Allah'ın cemâlinden haz olarak almayan kişi
Kulları
fakir, zenginlik giysisini de ondan ayrı düşünür.
6. Aşk
belasıyla ölmek, eşyanın en lezzetli hâlidir.
Nitekim
aşk derdini bulan kişi de hiçbir devadan fayda göremez.
7. Ey
Hakkı! Madem ki sevgi ehlinin hazzı aşk belasıdır.
Câna belâ
olarak bu yeter ki o, belâdan hazzetmez.
Onuncu Madde
Üçüncü makamda bulunan sâlikin kalbinde üçüncü ismin tesir ve
hususiyetini ve müşâhedenin çeşit ve mahiyetlerini bildirir.
Ey aziz! Ehlullah demişlerdir ki: Üçüncü ismin tesir ve hususiyeti şöyledir ki,
buna devam eden ârifin kalbinde hüviyet, mutlakâ zuhur edip, ruhuna hakiki iman
ve Rabbanî marifetler açılır. Böylece alçak dünyanın lezzetlerinden nefret edip,
sonsuz hayat devletine şevk ile rağbet eder. Lâkin bu ismin hususiyeti ancak
gizli ve kuvvetli zikrin çok yapılmasıyla meydana gelir. Şeriatın edebiyle
edeblenmiş, tarikatın şartlarıyla bağlanmış olup, kulağını o sese, her şeyden
boşalmış kalbini o söze tutup, devam ile o hüviyeti bulur. Bu ârif, bazı
zamanlar «Lâ Hüve İllâ Hû» ismine lâ ve vâv'ı çekerek meşgul olur. Çünkü bu ismi
çok yüksek bulur. Bu isim ile, iştigali hâlinde, sanki âzalarına hitap edip,
«Vücutta Hakk'ın hüviyetinden başkası yoktur. Ondan başkası da O'nun fiil ve
eserleridir» der. İşte kâmillerin şühûdu ancak bu şühûddur. Bu ârif bu şühûdu,
kendi nefsine teklif ederek, yükleyerek devam eylerse, bu şühûd onda öyle
kuvvetli olur ki, hiçbir zaman ondan ayrılmayıp, makamı olur. Son maksat olarak
bu şühûdu bulur. İşte bu müşâhedenin sahibi, hiçbir zaman, hiçbir şeyle Hak ile
huzurdan dönmez. İnsanlarla bulunduğu zaman Hak'tan ayrılmadığı gibi, Hak ile
olduğu zaman da, yine halk ile olur. Ne kesrette vahdetten ne de vahdette
kesretten uzak olur. Belki o, kesreti vahdetin kendisinde ve vahdeti kesretin
kendisinde basiretle görebilir.
Beyt:
Vahdeti kesrette bulmak, kesreti vahdette hem
Bir ilimdir ol ki, cümle ilm ü irfan ondadır.
Vahdeti (Birliği) kesrette (çoklukta) ve kesreti de vahdette bulmak öyle bir
ilimdir ki bütün ilim ve bilgelik onun içindedir.
Şühûdlar üç çeşit olur: Kâmil, nâkıs ve enkas (noksan). Kâmil şühûd ise en
seçilmiş olanların beyan olunan müşâhedeleridir. Nâkıs, muvahhid âriflerin
şühûdu olup, zâhir ve mazhar onların müşâhedelerinde bir olur. Onlara göre
mezâhir zâhirde fenâ bulur. Demek ki, onların şühûdünde, ne kesret olur, ne de
mâsivâ kalır. Şu şühûd, onun için nâkıs sayılır ki, bunda isim ve sıfatların
hususiyetlerinin iptali bulunur. Lâkin bu müşâhede sahibi mazurdur. Zirâ
noksanlık makamı olan, üçüncü makamda bulunduğundan nûrlar içindedir. En aşağı
şühûd ise, mübtedilerin şühûdudur. Onlar mezâhirde zâhirden mahcup olurlar,
perdelenirler. Ancak mezâhir görürler. Kesretle vahdetten meşgul olurlar.
Kesretten başka bulmazlar. Halbuki kemâl, kesreti vahdette, vahdeti de kesrette
müşâhede edip, diğerine manî olmayandır. O hâlde kâmil insan Hak ile halktan ve
halk ile Hak'tan perdelenmez. Çünkü iki tarafı da mamurdur.
Nazm:
1.
Bismillâh ey muhibb-i lika-cûy-ı dil-nişîn
Bast etti dilde sofra-yı aşkı dil âferin.
2. Hem
âmm u hâss rahmetini harman etti kim
A'yân-ı kâinât olalar anda hûşe-çin.
3. Her
hamd o Rabbü'l-âlemîndir ki müdâm olur
Hem evvelîn garîk-i nevâli hem âhirîn.
4. Çün
Mâlik-i kuvâ-yı ibâd oldu rûz-i kesb
Sermâye-i cezâ hem odur halka yevm-i dîn.
5.
Aşkında fani olmadır, İyyâke na'büdü
Anda bekâ seninledir, İyyâke neste'în.
6. Sensin
hidâyet eyleyici, İhdina's-sırât
Ta nûrun ola kalbe âlemde müstebîn.
7. Ver
kalbe cem' ü tefrika vü cem'i ta bulam
Fark içre cem'i cem' ile farkı olam emin.
8. Hakkı
kulun duâsı fenâdır, fenâ heman
Fakr u fenâyı bahş kıl âmin yâ Mu'în.
1. Bismillâh, ey gönülde karar eyleyen Allah'ın yüzünü arayan sevgili!
Gönüle
aferin ki, aşk sofrasını yine gönülde kurdu.
2.
Seçkinler ve halkın rahmetini öyle bir harman eyledi ki
Kâinattaki
herkes ondan başak toplasın.
3. Bütün
övgüler, âlemlerin Rabbi olan o Allah'adır ki
O daima,
öncekileri ve sonrakileri nimetlere gark eder.
4. Kazanç
günü, kulluk ödevini yerine getirenler içindir.
Din
gününde (Ahirette) de insanların eline geçecek olan yine o yaptıklarının
karşılığıdır.
5. «Sana
kulluk ederiz» sözü, O'nun aşkında fani olmaktır.
«Yalnız
Senden yardım bekleriz» demek ise o aşkta seninle bekâdır.
6.
Hidayet edici Sen'sin.
«Bizi
doğru yola ilet» ki nûrun, bu âlemde gönüllere doğmuş olsun.
7.
Gönlümüze cem ve tefrikayı yaşat ki gönlümüzün cem'ini bulalım.
Böylece
fark içinde cem'ü'l-cem ile emin olalım.
8. Ey
Hakkı! Kulun duâsı fenayı istemektir.
Ey ulu
Rabbimiz, bize fakr u fenâyı nasip kıl.
Âmin yâ
Mu'în.
(Not:
Şiirde altı çizgili olan yerler Fâtiha'dan alınmadır).
| |