|
|
SEKİZİNCİ
FASIL
Hazret-i Gavs-i ulvî Fakirullah Şeyh İsmail Tillovî’nin haseb ve nesebini,
mezhep ve meşrebini, dil ve edebini, vatanı ve doğumunu, rusûm ve âdetlerini,
ilim ve ibâdetlerini, kuyu hikâyesini, keşifteki velâyetini, tam uzletini, kudsî
kuvvetini, güzel faziletlerini, şemâlini, günlük ibâdetlerini, âdetlerini,
giydiği elbiseler ve babam Osman Efendi ile Sıhranlı Muhammed Efendi’ye gâibâne
meyl ve muhabbet saldığını, babam üzüntülü iken, nasıl varıp da onu bulduğunu, o
hakîm-i İlâhî’nin yanında kalıp her derdine derman olduğunu, Hazret-i Şeyh’in
bazı kerâmetlerinin nasıl zâhir olduğunu, adı, şânı ve makamı ile cihânın
dolduğunu ve merhum babamın vefâtından sonra bu Hakkı yetimini bir nazar ile
tâziye edip sonra nice hikmetle tavsiye ve hakîmâne terbiye ettiğini, Hazret-i
Şeyh’in vâdesi erip Hakk’a cân verip, murad aldığını, fenâ şerbetini içip, bekâ
âlemine göçüp bu cihânda güzel adı ve çok hayırları kaldığını on nevî ile beyân
eder.
Birinci Madde
Hazret-i Gavs-i ulvî Fakirullah Tillovî merhûmun haseb ve neseb, mezhep ve
meşreb, dil ve edep, vatan ve doğumunu, rusûm ve âdetlerini, ilim ve
ibâdetlerini bildirir.
Ey aziz! O Mevlâ’nın velî kulu ve Resûlullah’ın vasisi pirimiz Şeyh İsmail
Fakirullah (rahmetullahi aleyh) hazretleri, âlimler neslinden, mezhebi Şafiî,
aslı Arabî’dir. Yüksek babalarının dilini Arapça olarak konuşmuştur. Büyük
dedesi Mevlânâ Molla Ali, Kürdistan’ın payitahtı olan Cezîre-i Ekrâd’ın
âlimlerinin reisi iken dokuz yüz on (M. 1504) târihinde, zâlimlerden hicret
edip, iki merhaleli iki günlük yol kuzeye gelmiştir. Beldemiz Arz-ı Rûm’un
[Erzurum’un] güneydoğusunda on merhale kadar mesafede bütün binaları kireçten ve
halkı Arap olan Siirt kasabasının doğusunda, iki saat mesafede, yüksek bir yerde
bulunan havası lâtif, sıcak, ormanlık, suyu az, sarnıç ve kuyusu çok, iki yüz
ev, birçok dükkân, bir han, bir hamam, üç mescid ve bir Cum’a camisi bulunan
Tillo adlı Arap kasabasında bulunmuş, o Cum’a câmiinde imâm, hatib ve müderris
olmuştur. Onun kıymetli oğlu Mevlânâ Molla Abdülcemâl, ondan Arabî ilimlerini
alıp, babasının vefatından sonra yerinde kalmıştır. Onun değerli oğlu Mevlânâ
Molla Kasım ondan ilim alıp, babasından sonra onun yerini almıştır. Hicrî târih
bin altmış yedi (M. 1656) olunca, Mevlânâ Kâsım’ın o yılın Receb ayının birinci
Cum’a gecesi, yâni Regâib gecesi, gece yarısından sonra, saadetle bir oğlu
dünyaya gelmiştir. Sıdkı yönünden İsmail ismini almıştır. Annesi onu kırk yıl
lâtif meyvelerle beslemiştir. Temiz tabiatı, her yemekten, belki ekmek ve sudan
bile kaçındığı için, hayvanî sıfatlardan temiz kalmıştır. İçi ve dışı, ilim ve
ibâdet lezzetiyle dolmuştur. Huşu ve hudû ile melekler huzurunu bulmuştur. Anne
ve babasının hukukunu gözeterek dua ve rızalarını almıştır. Babası Molla
Kâsım’dan ilim tahsil edip, yirmi dört yaşında iken ilim ve mârifetleri
tamamlamıştır. O yıl sonu babası vefât edip, kendisi evlenmiş, imamlık,
hatiplik, müderrislik ve ibâdette babasının yerini almıştır. Otuz yaşına
gelince, şefkatli annesi de vefât edince, kendi ehli ve evlâdı ile kalmıştır.
Zühd ve verâ'ı gereğince bağların sonunda bir hayli yeri ihya edip, kendisi için
bir üzüm bağı dikmiştir. Ehil ve evlâdı için bir tarla yapıp, meşeden topladığı
mazı ile kazancı helâl bir kimseden tohum için bir ölçek buğday alıp, kendi
eliyle kazarak ekmiştir. Üzüm bağı işlerini kendi eliyle görüp, meyvesini
sırtında eve getirirdi. Tarlası susuz olduğundan, diğerleri gibi kavgalı
değildi. Hasadı zamanında talebesi abdest alıp, onu orak ile biçip, bağ bağ
tokmakla döğüp, tozunu savururlardı. Sonra evindekiler, o buğdaydan, tohum
miktarını ayırıp fazlasını el değirmeni ile un yaparlardı. Sonra gün be gün
hamur ve ondan ekmek yapıp, hiçbir şüphe karışmadan helâl olarak yerlerdi.
Kendisi dâima üzüm ve kuru üzüm ile iftâr ve iktifâ ederdi. Her Cum’a günü gusl
edip, çamaşırını değiştirince, cebine bir miktar kuru üzüm koyarlardı. Ertesi
hafta bir kısmını cebinde bulurlardı. Çünkü her gece ibâdet eder, her gün oruç
tutardı. Mevlâsı ile huzuru dâim idi. Zikri, fikri ve ibâdeti kendine âdet
etmişti. Onlar ona can kuvveti olur, îmân lezzetini duyardı. Kırk yaşına kadar
böyle devam etti. Kırk yaşında lâtif mizâcı değişip, kırk gün yemedi, içmedi ve
konuşmadı. Kendinden habersiz yattı. Kırk gün sonra mübarek gözünü açıp, bir tas
su içip, ekşi nar isteyip ekmekle yedi. Ayıldı, kendine geldi, sıhhat buldu. Her
yemeğe iştihâsı gelip orta derecede yedi. Bu şekilde kırk sekiz yaşına kadar
devam edip, ilim ve fazilette baba ve dedelerinin yerini tuttu. Bugüne kadar beş
çocuğu dünyaya geldi. Dördü yaşadı. Bir kız çocuğu küçükken vefât etti. Kıymetli
oğullarının büyüğü Abdülkâdir’dir. İlim ve fazilette eşi pek az bulunur.
Ortancası Molla Abdullah’tır. Allahü Teâlâ’nın ahlâkı ile ahlâklanmıştır. Küçüğü
Hacı Salih’tir. O da âriftir ve sâlihtir. Hafsa adında hepsinden şefkatli olan
kerîmesini çok severdi. Oğlu Abdülkâdir Efendi kendinden sonra kutubluk makamına
ulaşmıştır.
Nazm:
1.
Can dimağı dem-be-dem bir bûy-i cânân oldu hoş,
Ka’r-ı bahr-ı lem-yezel emvâc-ı ihsan oldu hoş.
2.
Cümleye sırr-ı maiyyetle çün aşk olmuş refik,
Zerrelerden dâim ol hurşîd rahşan oldu hoş.
3.
Halktan, «Ahbebtü en a’refe» çün olmuş kasd-ı yâr,
Bu zuhûrât-ı firâvân içre seyrân oldu hoş.
4.
Çîn-i zülf-i aşktan bir halka açtı çün sabâ,
Lem’a-i hüsn-i rûhu şem-i şebistân oldu hoş.
5.
Zülfü sevdasında rencûr olmuş iken şükür ki,
Can yüzün gördü gönülden şâd ü handan oldu hoş.
6.
Cümle zerrât-ı cihana aşktır sârî müdâm,
O sebepten her güle bülbül senâhân oldu hoş.
7.
Çün haremden kalbe kıldı bir nazar sultan-ı aşk,
Cân-ı âşık mahrem-i esrâr-ı sultân oldu hoş.
8.
Aşk bî-perde zuhûr etti çün dilden âşıka,
Mest olup doldu derûnu bahr-i irfan oldu hoş.
9.
HAKKI bil, her mazharın bir rütbesi var, hıfz kıl,
Sanma ki hep mazhar-ı aşk oldu yeksan oldu hoş.
1. Can
dimağı, daimî bir sevgili kokusuyla doldu, ne güzel. Sonsuz olan Allah'ın
denizinin derinliği bağış dalgalarıyla birlikte oldu. Ne iyi!..
2. Her şeye maiyyet sırrı ile arkadaş olan yalnızca aşktır. Zerrelerden daima
parlayıp duran da o güneştir, ne hoş!..
3. Sevgilinin amacı halktan »Tanınmayı sevdim» hükmü iken bunca ortaya çıkanlar
içinde bir seyran oldu, ne iyi!..
4. Saba yeli, aşkın zülfünün kıvrımından bir büklüm açtı da yanaktaki güzelliğin
parıltısı, gece mumu oldu, ne güzel!..
5. O'nun zülfünün sevdası ile düşkün hale gelmişken çok şükür ki gönülden can
yüzünü gördü ve şad olup sevindi, ne hoş!..
6. Cihanın bütün zerrelerine hâkim olan, yalnızca aşktır. Bu nedenledir ki
bülbül gül için övgüler düzenledi, ne güzel!..
7. Aşk sultanı, haremden kalbe bir nazar eylediği içindir ki âşığın canı,
sultanın sırlarına mahrem oldu, ne iyi!..
8. Aşk, gönülden âşığa, arada perde olmaksızın zuhur etti de âşık mest olup içi
doldu ve bir bilgelik denizi haline dönüştü, ne hoş!.
9. Ey Hakkı! Her mazharın bir rütbesi olduğunu bil de onu öyle koru. Sanma ki
aşka ulaşan herkes hep aynı oldu, ne güzel!.
İkinci Madde
Gavs-i a’zam İsmail Fakirullah Hazretlerinin kuyu hikâyesini ve velâyet-i
keşfiyyesini, uzletini ve kudsî kuvvetini bildirir.
Ey aziz! Gavs-i ulvî Fakirullah Tillovî (rahmetullahi aleyh) hazretlerinin yaşı
kırk sekize gelince Hicrî bin yüz iki (M. 1702) yılında, kazara onun
komşularından bir Müslüman Receb ayının sonunda âhirete gitti. O mürüvvet menbaı,
Şaban ayının başı olan Cum’a günü akşamı gidip ölünün evindekilere tâziye verdi.
Orada her evde bir kuyu vardı. Bu kuyulardan yüz sene kadar su çıkar sonra
kururdu. O komşunun duvarının yanında da böyle bir kuru, yâni susuz kuyu vardı.
Derinliği on beş metre ve duvarı taştan yapılmıştı. Yazın su soğutmaya ve
eşyaları korumaya yarardı. Öyle susuz kuyulara meyve ve yiyecek asarlardı.
Hazret-i Şeyh tâziyeden sonra, akşamüstü yemek yiyip, cemaate: «Siz burada
durunuz, ben câmiye gideyim. Yatsı namazına hazırlanayım» deyip, onları bıraktı.
Yalnız olarak avluya çıktı. Dış kapıdan çıkarken, kapının sağ tarafındaki duvar
içinde gizli olan derin kuyuya girmiş, haberi olmamıştı. Dibine inmiş, kuyu
olduğunu bile anlayamamıştı. O susuz kuyu içinde dolanıp, dış kapıyı
bulamadığından üzülmüş ve şaşakalmıştı. İşte o zaman o şaşırmışların delili,
onun içinden kapı açıp, bir cezbe ile onu almıştır. O mânâ meclisinde evliyânın
ruhlarını bulmuştur. O zaman her muradı olmuştur. Olan o hâlde olmuştur.
Muhabbet kâsesiyle dâim sarhoş olmuştur. Tecelli nuruna hayran olup kalmıştır.
Ruhun yeşil nuru, o kuyuya aksettiğinden, kuyunun içi yemyeşil olmuştur. Bundan
sonra bazı kasidelerinde buna işâret etti. Bu saadette aşk denizine daldı.
Velâyet mertebesini bulup, müşâhede lezzetini aldı. Onun bu hâlini bilmeyen
cemaat, onu câmiide ve evinde arayıp, birbirine sorup, bulamama üzüntüsünde
kaldı. Ancak dokumacı bir Müslüman o avluda bulunan dükkânında bez dokurken, o
geceden dört saat geçince, o kapının içinden, bu âşığın tatlı sesini duymuştur.
Hemen insanlara haber verip, bütün mahalle halkı, ellerinde mumlarla, lâmbalarla
kuyunun başına toplandı. Fakat o öyle dalmıştı ki, kimseden haberi yoktu.
Kuyunun içerisine adam salıp, onu çıkardılar. Sarığı başında, na’lini ayağında
ve bütün vücûdu selâmetteydi. Ancak mübarek alnında sol kaşı üstünde bir tırnak
yarası kadar sıyrılma vardı. Onu saâdethânesine götürüp, bir zarar gelmediğine
hepsi sevindiler. Bu hikâyeyi o aziz kendi diliyle anlattığında der ki: Ben o
kuyuya ne düştüğümü, ne de beni çıkardıklarını bilmiyorum. Beni çıkarmak
isteyenlere, “Allah’ı severseniz beni bırakınız. Sizinle işim kalmadı, benden
uzağa gidiniz,” demişim. Bunu da hatırlamıyorum. Bildiğim sadece iki kişinin
beni tutup, mahalle başında eve getirmeleridir. Mahalle halkı, kadınları ve
çocukları etrafımda toplanmışlar. Herkesin elinde bir lâmba, kimi bana yakın
gelip yüzüme bakar, sağlam olduğuma şükür edip, dönüp giderdi.
O ikinci Yûsuf, bu karanlık kuyuda Hakk’ın nurunu ıyân olarak görünce, o gönül
Mısr’ında aziz ve muhterem ve zamanın evliyâsının sultanı oldu. Gizli kadr u
kıymeti ve mevkii dillere destan olup, cihana yayıldı. Kuyuda içtiği muhabbet
şarabından sekiz yıl istiğrak ile devamlı mest oldu ve kaldı. İnsanlardan
tamamen uzlet edip, ehli ve evlâdından bile tecerrüd ve teferrüd etti. Zîra
halktan uzak olanın Hakk’a yakın olduğunu bildi. Bunun için insanlardan ayrıldı.
Ünsiyet ve huzur lezzetini, bütün ni’metlerden leziz ve aziz buldu. Ancak büyük
oğlu Abdülkâdir Efendi’yi hizmeti için kabul edip içeri aldı. O sekiz yıl
zarfında, ehli ve evlâdı hizmet ve huzuruna gelince, imtinâ edip, “Benim iki
hizmetçim vardır ki, her biri bir yerden gelecektir, her hizmeti ancak onlar
görecektir,” derdi. Dokuzuncu sene uzletle ülfet, kalabalıkla halvet ona aynı
oldu. Sekr ve istiğraktan ayıklığa geldi. Bunun üzerine bir hücre yaptırıp,
orada oturdu. Ahbabına ziyaret kapısını açtı. Aziz babam Osman Efendi bir
haftadan sonra Sıhranlı Muhammed Efendi onun ziyaretine geldi. Hazret-i Şeyh
onlara çok iltifat ve rağbet etti. İkisini de müjdeleyip, “Allah katından ihsan
olunduğum iki hizmetçi Molla Osman ile Molla Muhammed imiş,” deyince ikisi de
şükür secdesine varıp, her biri bin sürur ile doldu. İkisi de iki kardeş gibi, o
şefkatli peder hizmetinde on yıl kadar kaldı. İkisi bir haftada vefât edip,
cenaze namazlarını kendi kıldırdı.
Nazm:
1.
Aceb aşk u aceb aşk u ne deryadır İlâhî,
Ne güzeldir ne güzeldir, ne ra’nâdır İlâhî.
2.
Aceb bâde-i hamrâ, aceb hüsn-i dilârâ,
Aceb bahr-i musaffa, ne mânâdır İlâhî.
3.
Aceb nefh u aceb sûr, aceb nâr u aceb nûr,
Aceb nâzır u ma’mûr, ne zîbâdır İlâhî.
4.
Aceb şûr u aceb şevk, aceb vecd u aceb zevk,
Bizi hüsne eder sevk, ne gavgâdır İlâhî.
5.
Aceb şîve, aceb seyl ü aceb zülf ü aceb leyl,
Aceb aşk u aceb meyl, ne sevdadır İlâhî.
6.
Aceb mâh u aceb şâh, odur her dile hemrâh,
Aceb ârif, aceb âgâh ü ne dânâdır İlâhî.
7.
Aceb HAKKI, aceb şeyn, aceb rûh u aceb zeyn,
Aceb aşk u aceb ayn, ne a’lâdır İlâhî.
1. Bu ne
güzel aşk, ne güzel aşktır. Bu ne güzel denizdir ya Rabbi! Ne güzeldir, ne
güzeldir, ne harikadır ya Rabbi!..
2. Bu bir kırmızı şarap mı, bu gönül süsleyen bir sevgili mi, yoksa parlak bir
deniz mi, (anlayamadım) ne mânadır ya Rabbi!..
3. Bir üfürüş mü, bir Sûr mu; bir ateş mi, bir nûr mu, yoksa bir nazır ve mâmur
mu, ne güzelliktir ya Rabbi!..
4. Bir coşku ve coşkunluk mu,- bir vecd veya zevk mi; bizi güzelliğe sevk eden
bu ne kavgadır ya Rabbi!..
5. Bir işve, bir sel mi; bir kara zülüf veya bir karanlık gece mi; yoksa bir aşk
ve bir meyil mi, bu ne sevdadır ya Rabbi!..
6. Bir ay mı, bir sultan mı ki her gönülde yol arkadaşı odur. Yoksa bir bilge ve
bir bilgin mi; bu ne bilicidir ya Rabbi!..
7. Bu Hakkı mıdır yoksa bir leke mi; bir ruh mu yahut bir süs mü? Yahut bir aşk
veya bir göz mü, ne yücedir ya Rabbi!.
Üçüncü Madde
Şeyh İsmail Tillovî Hazretlerinin yüksek meziyetlerini, şemâilini
ve günlük ibâdetlerini bildirir.
Ey aziz! Fakirullah (rahmetullahi aleyh) hazretlerinin tevekkül, tefviz, teslim,
rızâ ve ihlâsla sıdk u safa, kalbini Allahü Teâlâ'dan başkasından temizleme ve
Allahü Teâlâ ile meşgul olma, ibâdeti, iftikârı, fenâsı, tevâzuu, mürüvveti,
dünyadan ve ehlinden alâkayı kesmek, fakir iken cömertlikle kendini zengin
göstermek, neşeli ve üzüntülü zamanlarda bir olmak, kazaya rızâsızlığı terk,
belâ vaktinde sabır ve şükür, nefs ve hevâya tâbi olmama, ucub ve riyadan
sakınmak, sıkılmadan emirlere tâbi olmak, yalnız ve kalabalıkta yasaklardan
sakınmak, şeriat üzere yürümek, kerem, cömertlik, afv, ilim, hayâ, rıfk, şefkat,
vefâ, taassub (inad) ve cefâdan kaçınmak, dosta düşmana nasihat etmek, ahbaba
isâr, âlimlere, sâlihlere muhabbet, evliyâ ve enbiyâyı ta'zim gibi güzel sıfat
ve ahlâkı var idi. Allahü Teâlâ onu kendisine yakın eylesin ve onunla olan ümid
ve recâlarımızı kabul buyursun.
Hazret-i Şeyh'in Şemâili: Güzeldi. Bütün uzuvları, Sâni' ve Hakîm olanın lütfu
ile düzgün, orta ve en güzel şekildeydi. Vücûdunda ayıp ve kusur yoktu. Çünkü
boyu ne uzun, ne kısa idi. Latif, mutedil ve eşsizdi. Mübarek başı büyükçeydi.
Mutedil alnı güzel ve kılsızdı. Kulağı mutedil ve güzel, kaşları yay gibi, iki
kaşı arası açıktı. Gözleri düzgün, orta, bakışı güleçti. Yüzü nurlu ve
mütebessimdi. Esmer, yani buğday tenliydi. Burnu düzgün ve inceydi. Ağzı düzgün,
dudakları inceydi. Sesi tegannisiz, konuşması açık, dili fasih, sözü sahihti.
Kokusu güzel, dişleri beyaz ve sağlam, sakalı tamam ve aktı. Boynu ve omuzları
latif, kolları ve elleri zaifti. Avucunun içi yumuşak, parmakları uzundu. Göğsü
geniş ve kılsızdı. Karnı hafif ve bütün bedeni nahifti. Ayaklarının parmakları
uzun, baştan ayağa güzeldi. Hak Teâlâ o dostunu övmüş yaratmıştı. Yüz bin
gönülde ona yer etmişti.
Hazret-i Şeyh'in günlük ibâdetleri: Havâssa mahsûs olan, orta derecede idi.
Âdeti, her işte Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) uymak idi. Zira o
aziz, önceleri murakabe ve fenâ sayılan uykusundan her seher vakti uyanınca
kalkar ve: "Elhamdü lillâhillâzî ahyânâ ba'de mâ emâtenâ ve redde ileyne
ervâhanâ ve ileyhi'l-ba'sü ve'n-nüşûr. Ve eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü
enne Muhammeden abdühû ve Resûlühû hakka." deyip abdest ve teheccüde ihtimam
ederdi. Sonra kıbleye karşı seccade üzerinde oturup, dua ve istiğfar ile Gaffar
olana münâcât edip, seher vaktini ihya eder, sabaha kadar istirahat ederdi.
Sonra: "Allahümme mâ esbaha..." deyip, "Radîtü billâhi Rabben ve bi'l-İslâmi
dînen ve bi-Muhammed'in (aleyhissalâtü vesselâm) nebiyyen ve bi'l-Kâ'beti
kıbleten ve bi'l-Kur'âni imâmen ve bi'l-mü'minîne ihvânen ve bi'l-mü'minâtı
ehevât, ve lâ havle velâ kuvvete illâ billâhi'l-Aliyyi'l-Azîm." okuyup, sabah
olunca Şâfiî'ye göre hücresinde, tuğla kadar bir taş üzerinde, sesle ezan
okuyup: "Allahümme Rabbe hâzihid da'veti't-tâmmeti ve's-salâti'l-kâimeti, âti
seyyidinâ Muhammed'en el-vesîlete ve'l-fadîlete ve'd-derecete'r-râfiate.
Ve'b'ashü makâmen Mahmûdâ'llezî vaadtehû, inneke lâ tuhlifü'l-mî'âd." duâsıyla
ezanı tamamlardı. Sonra sabah namazının sünnetini kılıp, yüz kere "Sübhânallahi
ve bihamdihî sübhânallahi'l-Azîm." deyip, farzı çocukları ile edâ ederdi.
Âyete'l-Kürsî'den sonra teşbih, tahmid ve tekbîri, sağ elinin parmaklarının
boğumları ile otuz üçer olarak sayardı. Sonra: "Lâ ilahe illallahü vahdehû lâ
şerîke leh, lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü yuhyî ve yümîtü, ve hüve hayyun lâ
yemûtü, bi yedihi'l-hayr ve hüve alâ külli şey'in kadîr." deyip duasının başında
ve sonunda Hazret-i Peygambere (sallallahü aleyhi ve sellem) salât ve selâm
ederdi. Duadan sonra on kere "Lâ ilahe illallah.", onuncuda "Muhammedü'r-Resûlullah."
derdi.
Abdesti misvak ve dualarıyla alıp, namazı huşû ve hudû ile kılar, duayı hulûs ve
tefvizle eder, anne ve babasına, üstâdlarına, akrabasına ve etbâına; hayır dua
ile vasiyet eden ahbabına dua ederdi. Beş vakit namazda böyle dua ederdi. Güneş
doğuncaya kadar Yâsîn Sûresi'ni ve Esmâ-i Hüsnâ'yı okuyup, müsebbihat-ı aşere
gibi duâ ve zikirlerini tamamlardı. Sonra işrak namazını kılar, sonra çoluk
çocuğu ile konuşurdu. Sonra kendi yazdığı Mushaf-ı Şerif'ten dört beş cüz kadar
Kur'ân-ı Kerîm okur, kuşluk namazı ile bitirirdi. Sonra dostlarına ve
ziyaretçilerine kapısını açıp, öğlene kadar, gelen dertlilere nasihat ve
hikmetle, dua ve himmetle derman edip, fakirlere ihsan, garîblere yemek ikram
ederdi. Âşıklar huzuruyla mesrur, ârifler sözleriyle sarhoş olurlardı. Öğle
olunca, yine hücresinde aynı minber üzerinde kendisi ezan okuyup, yanında
bulunan cemaat ona uyup, öğle namazının edasını, teşbih ve duaları ile tamam
ederdi. Sonra ikindiye kadar, ziyaretine gelenlere, zâlimlerden başkasına, lütuf
ile muamele ederdi. Herkese rıfk ve tevazu ile davranır. Zengin devlet
adamlarından çok hasta ve fakirlere ikram ederdi. Hepsine teveccüh edip akıl ve
himmetine göre maksatlarına kavuştururdu. İkindi olunca, yine kendi ezan okuyup,
yanında bulunan ahbabı ona uyup, namazı kılar ve sözü keserdi. İkindiden sonra,
o gönüller sevgilisi, ahbabından inziva için kapıyı kapayıp, Rabbü'l-Erbeb'e
dönerdi. Âdeti olan dua ve zikirlerle akşam ederdi. Akşam olunca: "Allahümme mâ
emsâ... Allahümme innî e'ûzü bike min şerri hâzihî'l-leyleh ve şerri mâ fîhâ ve
şerri mâ ba'dehâ. Ve eûzü bike min hemezâti'ş-şeyâtîn ve eûzü bike Rabbi en
yahdurûn. Ve lâ havle velâ kuvvete illâ billâhi'l-Aliyyi'l-Azîm." deyip, akşam
namazını kılmakta acele ederdi. Oruçlu ise su ile iftar edip: "Allahümme leke
sumtü ve bike âmentü ve aleyke tevekkeltü ve alâ rızkıke eftartü." deyip,
duasını tamamlardı. Akşam namazından sonra, Evvâbîn namazını kılar, Fetih
Sûresi'ni okur, çoluk çocuğuyla yerde, bezden bir yaygı üstünde, tahtadan tabak
içinde, edeple ve sünnet üzere yemek yerdi. Yemekten sonra: "Allahümme eşbi'
kulle câi'in kemâ şebe'tenâ." deyip, sağ elinin parmaklarının uçlarını sofra
üzerine koyup, dudaklarına getirir ve: "Elhamdü lillâhi hamden kesîran, tayyiben,
mubâreken. Elhamdü lillâhillâzî et'amenâ ve sekanâ ve kesânâ ve ce'alenâ minel
müslimîn ve hedânâ. Ve rahmetullahi ve berekâtühû alâ Sâni'i't-ta'âmi ve'l-âkilîn.
Ve'l-hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn." deyip, ellerini yüzüne sürüp ni'mete ihtirâm
ederdi. Sonra çoluk çocuğu ile sohbet edip, onlara uyup, gönüllerince olup, ev
ve idare hususunda konuşurlardı. Yeniden abdest alıp, yatsı namazını çocukları
ile kılıp, Mülk Sûresi'ni okurdu. Cuma gecesi ise, Hatm-i Kur'ân duasını yapıp,
Resûlullah Efendimizin (aleyhissalâtü vesselâm) ruhlarına hediye ederdi. Kıbleye
dönük serilmiş yün yatak üzerinde hemen uykuya yatardı. Yatak içinde biraz
oturup, birer Fatiha ve Âyete'l-Kürsî, üç İhlâs-ı Şerîf, birer Muavvizeteyn (Kul
eûzüler), sonra üç istiğfar ve on lâ havle velâ kuvvete ve bir tane lâ ilahe
illallah, Muhammedün Resûlullah okur, her biri bitince bedenine üfleyip ellerini
göğsüne sürer, hep devam ederdi. Sonra sağ yanı üzere kıbleye dönük, yahut
arkası üzere gökleri tefekkür ederek yatardı. "Bismike Rabbî, vada'tü cenbî,
fağfirlî zenbî. Evda'tüke nefsî, fe in emsektehâ ferhamhâ, ve in erseltehâ
fehfahzâ bimâ tahfezu bihî ibâdeke's-sâlihîn. Allahümme eykıznî fî ehabbi'l-evkâti
ileyke ve'sta'milnî bi ahseni'l-a'mâli ledeyke. Eşhedü en lâ ilahe illallah ve
eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resûlühû." deyip, kesret âleminden dönüp,
murakabe ile vahdet âlemine dalardı.
Nazm:
1. Aşk bûyuyla dem-i bâd-ı sabâ gelmiştir
Havf u endûh gidip zevk u safâ gelmiştir.
2. Nefha geldi ve nesîm-i dile can bahşetti
Şâdmânım ki bana bûy-ı velâ gelmiştir.
3. Gönlümü zinde eder nükhet-i bâd-ı seherî
Anda hoş bûy-ı dem-i ehl-i bekâ gelmiştir.
4. Cümleden Hak mütecelliyken o dostuna müdâm
Dem-i Veysî'den ona bûy-ı Hüdâ gelmiştir.
5. Vuslat-ı aşk bulan can işitir her yerden
Nice bin na'ra-i mestân-ı hevâ gelmiştir.
6. Cümle efkâr gelir kalbe misafir Hak'tan
Cümleden hoş dile teslim ü rızâ gelmiştir.
7. Dur metanetle belâlarda sabûr ol, seyr et
Hakkı! Hak'tan ne gelir canâ safâ gelmiştir.
1. Sonunda gönül evini yurt edindin de gönlümü viraneye çevirdin.
2. O delilik zincirini harekete getirip sonunda beni divaneye döndürdün.
3. Pervasız aşka sırdaş eyledin de sonunda beni akıldan bigâne bıraktın.
4. Ben, toprağın altında küçücük ve değersiz bir tanecik idim de sonunda taneyi
yüz taneye çevirdin.
5. Ben bir tanecik iken benden bağlar ve bahçeler çıkardın da sonunda toprağı
köşklerle süsledin.
6. Gönlümü her şeyden uzaklaştırdın da sonunda beni sevgilime kavuşturdun.
7. Bana vahdet içkisinden içirdin de sonunda ruhumu bir kadehe döndürdün.
8. Sen her an için can gülistanının sâkisisin. Sonunda gönlümü meyhaneye
çevirdin.
9. Ey Fakîrullah! Şu Hakkı denen bendeni, sonunda bilge bir âşık eyledin.
Dördüncü Madde
Şeyh İsmail Tillovî Hazretlerinin âdetlerini ve elbiselerini
bildirir.
Ey aziz! Fakirullah'ın (rahmetullahi aleyh) âdetleri, Hakk'ın emrine ta'zim ve
bütün halka rıfk ve tekrimdi. Zira yanında Hak Teâlâ'nın ismi anılsa, "ta'zîm (celle
şânühû)" derdi. Hazret-i Peygamber'in ismi söylense, "sallallahü aleyhi ve
sellem" derdi. Diğer peygamberlerden birinin ismi söylense, "aleyhissalâtü
vesselâm" derdi. Cebrâil veya İsrâfîl, Mîkâîl veya Azrâîl isimleri anıldıkta, "aleyhisselâm"
derdi. Ashâb-ı Kirâm'dan biri anıldıkta, "radıyallahü teâlâ anh" derdi.
Evliyâdan biri anıldıkta, "rahmetullahi teâlâ aleyh" derdi. İslâm sultanına
adalet ve insaf üzere olması ve düşman üzerine gâlip gelmesi için duâ ederdi.
Çocuklarına din ilimlerini öğretip, akrabasına sıla-i rahm ederdi. Komşularına
riayet ve meveddetle işlerini görürdü. Ziyaretine gelen ve gelmeyen ahbabını
sever, kusurlarına kalmazdı. Ziyaretine gelen emirlere ve belki vezirlere bile
ayağa kalkmazdı. Rıfk ve tevazu ile emr-i ma'rûf ve nehy-i münker eylemedikçe
yanında durmazdı. Hayâ ma'deniydi. Kahkaha ile gülmez, tebessüm ederek
konuşurdu. Suâl sorana cevap verip, sormayana sükût ederdi. Hücrenin ortasında
serilmiş olan siyah seccâde üzerinde kıbleye karşı dönüp bağdaş kurar otururdu.
Ne kimseye iltifât eder, ne duvara yaslanır, ne yastığa dayanır, ne yukarı
bakardı. Ziyâretine gelenlerin yüzüne bir geldiğinde, bir de giderken bakardı.
Adak ve hediye altın ve gümüş getirseler kabul ederdi. Lâkin eline almayıp,
seccadenin altına koymalarını buyururdu. Sonra büyük oğlu onu alıp, evin
masraflarına harcardı. Diğer hediyeleri kendi eliyle çoluk çocuğu arasında
taksim ederdi. Meyve ve yiyecek gibi hediyeleri, meclisinde hâzır bulunan
dostlara, ziyârete gelenlere verir, kendi de yerdi. Bir gün bir gecede çeyrek
ekmek ancak yerdi. Beş altı günde ancak bir kâse su içerdi.
Çoğu zaman ona vecd ve hâl gelirdi. O vecd hâlinde başını önüne eğer, gözlerini
yumar, sessiz kalırdı. Oturduğu yerde, bütün vücuduyla dönerdi. Yani önce sağa,
sonra sağdan geriye, geriden sola, soldan ileriye, ileriden sağa; tamamen
belinden yukarı, bir karar üzere hareket ederdi. Sol elini açıp, arkasında yere
koyup, avucu içinde sağ elinin şehâdet parmağıyla, kendi hareketi hâliyle,
dâirenin merkezi gibi olurdu. Bu cezbe hâli o kâmili sardığı zaman, his ve
kuvvetleri öyle istiğraka varırdı ki, ne konuşabilir ne de bir kimseden haberi
olurdu. Her şeyden habersiz, kendi hâliyle meşgul olurdu. Yanında bulunanlar
heybetinden dışarı çıkardı. Kuyu olayından sonra melek meşrepli olduğundan
ehliyle yatmazdı. Hiç kimsenin evine gitmezdi. Ama kendi ziyâretine gelen
misâfirlere günde bir kazan aş ve bir kazan pilâv ile, iki yüz ekmek yetmezdi.
Bütün bid'atlardan sakınır, sünnetleri terk etmezdi. Beş vaktini kendi
hânikâhında ezân ve cemaatle edâ ederdi. Cuma günleri gusül edip, elbise ve
çamaşırlarını değişip, Cami'ye giderdi. İşrâk, kuşluk, Evvâbîn ve teheccüd
namazlarına devam ederdi. Pazartesi ve Perşembe günleri hep oruç tutardı. Her
Cuma günü, namazdan önce elbette Kehf Sûresi'ni okurdu. Her söz, hareket, ahlâk
ve tavrında Hazret-i Habîb-i Hüdâ'ya iktidâ ederdi. Âdet, ibâdet ve i'tikad
bakımından onun ardınca giderdi. Hattâ bu zaif Hakkı, o fâzıl ve kâmilden
Mesâbih kitabını sekiz ay zarfında okuyup, onu gözetir olmuştum. Her hâlinde
bütün hareket ve hareketsizliğini o kıymetli kitaba uygun ve mutabık bulmuştum.
Velhâsıl, bir âlim, fâzıl ve kâmildi. Dünyadan yüz dönmüş ve Mevlâ'ya dönmüştü.
İbâdet vazifelerinde devam üzereydi. Radıyallahü anh.
Hazret-i Şeyh'in elbisesi de sünnet üzereydi. Zira elbisesi kaba kumaştan,
beyaz, yeşil, siyah ve yamalı olurdu. Yerleri süpürecek kadar uzun olmazdı.
Önceleri başına beyaz bezden iki takke üzerine küçük bir beyaz sarık sarardı.
Beyaz orta bezden gömlek ve içlik giyer, onların da temiz olmasına dikkat
ederdi. Beyaz ince kumaştan terlik (fanila) ve zıbını ve kısa kaftanı vardı.
Mübarek beline beyaz ince şal kuşak bağlardı. Cübbesi yeşil, ince, muhayyer
şaldı. Zümrüt yeşiliydi. Elbiseleri iki kat olmak üzere böyleydi. İnce şaldan
iki kolsuz bol abâsı vardı. Her namazı onlarla kılardı. Yaz için olan abası
beyaz, kışlık olan siyah ve parlaktı. Beyaz iplik çorabına sarı mest ve
ayakkabıları ikişer çiftti. Siyah orta bezden iki seccadesi vardı. Yeşil, sertçe
bezden onlara astar dikilmişti. Astarından kenarına ikişer parmak kıvrılmış
fazlalıkları vardı. Birini kendisine mahsûs odanın ortasında, gayet ince yorgan
gibi bir örtü üzerine açıp, dâima onun üzerine otururdu. Diğerini Cuma namazı
için hazırlamıştı. Cuma günleri, büyük oğlu (veya onun yerini tutan biri)
tarafından ona tıraş ve hâtiblik hizmetleri icra edilirdi; kendisinin haftada
bir tıraş olmak âdetiydi. Bunun için ustura, makas, bileyi ve bir havlu, küçük
bir sandık içinde bulundururdu. Bu hizmeti (ve onun manevi devletini), evlâdı
gibi olan babam (yazarın babası) devralmıştı. Sonra bu devlet (manevi görev),
ondan bu yetime (yazara) miras kalmıştı. Sakalını taramak için iki tarağı,
tırnaklarını kesmek için bir bıçağı vardı. "Temizlik îmândandır." deyip,
temizlik arar, süse bakmazdı. Hattâ parmağına gümüş yüzük bile takmazdı.
Mührünün taşı yemeni, şekli bademi, halkası gümüş idi. Üstünde "Bende-i Hayy
İsmâil Hakkı bin Kâsım" yazılı idi. Zemzemli bezden kefeni, diğer buhur ve
levâzımı ile bir sandıkta hazır dururdu. Çünkü o her an öleceğini düşünürdü. Bir
başka sandıkta, diğer elbiselerini saklardı. Cuma akşamları hücresinde buhur
yakarlardı. Maşrabası bir beyaz fincandı. Çanağı ağaçtan, kaşığı şimşirden ve
küçüktü. Şamdanı yeşildi. Sandal asâsı babasından yadigârdı. Abdest ve gusül
için beyaz topraktan dört ibrik vardı. İkisi büyüktü, bunlar gusül için idi.
İkisi de küçük olup pek dardı. Misvâkı çoktu. Birden fazla tesbihi yoktu. Baba
ve dedelerinden kalan kitaplar beş yüzden çoktu. Odasında kendi güzel yazısıyla,
Kırâat-ı Aşere işaretleri olan bir Mushaf ve yine kendi yazısıyla iki ciltlik
bir "Tefsîr-i Meâlimi't-Tenzîl", yine kendi yazısıyla bir cilt "Mesâbih-i Şerîf"
ve babasının el yazısıyla dört cilt "İhyâ-ı Ulûm", yine babasının el yazısıyla
iki cilt "Envâr-ı Fıkh-ı Şâfiî" ve büyük dedesi Molla Ali yazısıyla dört ciltlik
bir "Kâmus-ı Ekber" ve bir cilt "Şifâ-i Şerîf" ve bir "Şir'atü'l-İslâm" vardı.
Bunlar kendi yanında kalırlardı. Haremin avlusundan hususî odalarının avlusuna
bir kapı var idi. Çoluk çocuğu ancak ondan geçerlerdi. Hususî odaları kare
şeklinde olup, iki hasır ile (iki kilim) döşeliydi. Uzunluk ve genişliğinin
miktarı bu cedvelden bilinmiştir. Yaz günlerinde bu odalarının avlusunun arka
yarısına oturur, ziyaretçilerini kabul ederdi. Önüne kendi mübarek eliyle nar
ağacı dikmişti. Evinin şekli –karşı sayfadaki– şemada gösterildiği gibi idi.
Nazm:
1. Cân-ı dilde hâne kıldın âkıbet
Gönlümü virâne kıldın âkıbet.
2. Ol cünûn zencirini tahrik edip
Sen beni divâne kıldın âkıbet.
3. Aşk-ı bî-pervâya mahrem eyledin
Akıldan bigâne kıldın âkıbet.
4. Dâne-i nâçiz idim ben zîr-i hâk
Dâne-i yüz dâne kıldın âkıbet.
5. Dâne iken bâğ u bostan eyledin
Hâk-i pür-kâşâne kıldın âkıbet.
6. Cümleden kat' eyledin çün gönlünü
Vâsıl-ı cânâna kıldın âkıbet.
7. Hamr-ı vahdet'ten içirdin tab'ıma
Ruhumu peymâne kıldın âkıbet.
8. Sâkî-i gülzâr-ı cânsın dem-be-dem
Gönlümü meyhâne kıldın âkıbet.
9. Ey Fakîrullah, bu Hakkı bendeni
Âşık-ı ferzâne kıldın âkıbet.
1. Sonunda gönül evini yurt edindin de gönlümü viraneye çevirdin.
2. O delilik zincirini harekete getirip sonunda beni divaneye döndürdün.
3. Pervasız aşka sırdaş eyledin de sonunda beni akıldan yoksun bıraktın.
4. Ben, toprağın altında küçücük ve değersiz bir tanecik idim de sonunda taneyi
yüz taneye çevirdin.
5. Ben bir tanecik iken benden bağlar ve bahçeler çıkardın da sonunda toprağı
köşklerle süsledin.
6. Gönlümü her şeyden uzaklaştırdın da sonunda beni sevgilime kavuşturdun.
7. Bana vahdet içkisinden içirdin de sonunda ruhumu bir kadehe döndürdün.
8. Sen her an için can gülistanının sâkisisin. Sonunda gönlümü meyhaneye
çevirdin.
9. Ey Fakîrullah! Şu Hakkı denen bendeni, sonunda bilge bir âşık eyledin.
Beşinci Madde
Şeyh İsmâil Fakirullah’ın hizmetçilerinin başı, belki evlâd-ı
kirâmı olan aziz babam Derviş Osman Hüsnî Hakirullah’ın (rahmetullahi aleyh)
memleketi, doğumu, güzel hâlleri, ahlâkı, hüzün, hayret ve yanmasını bildirir.
Ey aziz! Erzurum'un doğusunda altı saatlik mesafede, geniş bir ovanın orta
kuzeyinde Pasinler'in merkezi olan Hasankale halkından Dursun Mehmed oğlu Molla
Bekir adıyla tanınan, misafire ikrâm, fakirlere if'am ve dervişlere ihtiram ile
mevsuf, vezir ve kumandanlar dîvânında rey ve tedbiri ile idareye intizam
vermekle tanınan dedemiz merhumun bin seksen bir (H. 1081 / M. 1670) yılı
Rebiülevvel'in ondördüncü günü Pazartesi sabahı yüzü nikahlı, hayâ ve hicâplı
bir oğlu dünyaya gelmiş, ismi Osman olmuştur. Doğumunda babası çok sevinip, Hak
Teâlâ'ya hamdüsena edip, ahaliye ziyafet vermiştir. Yirmi yaşına gelinceye
kadar, yine Hasankale'de kerametler sahibi merhum Karaşeyhoğlu Seyyid İbrahim
Efendi (rahmetullahi aleyh) hazretlerinden sarf, nahiv, fıkıh ve ferâiz okuyup,
hadis, tefsir ve akâid ilimlerini öğrenmiştir. Hakk'ın vergisi ile
yaratılışından güzel ahlâklı olup, Derviş Efendi adıyla şöhret bulmuştur. Sonra
annesi hastalanıp vefat etmiştir. Bunun üzerine babası zorla evlendirmiş,
kalenin yakınında Fendiği adındaki köyde sadât-ı kirâmdan Şeyhoğlu merhum Dede
Mahmûd'un kızını almıştır. O Hanife Hatun bizim şefkatli anamız olmuştur. Gerçi
Osman Efendi'nin hayası çok olduğundan zifaf akşamı insanlardan saklanıp,
minarede gizlenmiş ise de Vedûd olan Hak Teâlâ, onun ehli ile sakin olması için
aralarında çok meveddet ve merhamet kılmıştır. Birbirine çok yaklaşmışlar,
muhabbet duymuşlardır. Merhum dedemiz Molla Bekir'in cömertlik yaradılışı
gereğince, misafirden çok nasip ve zevk almıştır. Her akşam az veya çok misafir
gelmiştir. Bazen yirmi kişi olurdu. Misafir gelmediği akşam, yemek yemeyip aç
yatmıştır. Sonbaharda bir akşam, Derviş Zekeriyyâ adında Özbek bir aziz misafir
gelmişti. Hastalanıp o kışı orada geçirmişti. Oğlu Derviş Efendiyi, o azizin
hizmetine ayırmıştı. O da bu hizmeti kendine büyük nimet bilmişti. Baş ve can
ile gece gündüz, ondan uzaklaşmamış, Erbaîn'in ibtidasında Şeb-i Yelda'da, o
hizmet eden büyük yaradılışlı, o hasta azizin odasında beklerken, bu azizi bir
cezbe almış, o hâl içinde yatağından kalkıp, bir saat kadar, evin içinde feryâd
ederek gelip gidip, İstanbul yangınını söndürmüştür. İstanbul'dan Hasankale'ye
Hamsin'in ibtidasında bir vezir gelmiştir. O Şeb-i Yelda yangınından haber
verdiğinden, bu hizmetçinin azizine hüsn-i zannı yakın derecesine varmıştır.
Hasta olan aziz, bahar gelince sıhhat bulmuş, giderken odanın kapısında,
hizmetçisinin yüzüne bir bakıp «Sizin ikramınız altı ay zarfında tamam olup,
bizimki kalmıştır. Dilediğini iste, murat kapısı açıktır.» buyurdu. Hizmetçi o
azize, yalvararak, «Muradım, sadece dünyadan âhirete imanla gitmektir. Cennet-i
Âlâ devletine yetmektir.» dedi. Tekrar hitâb edip: «Himmetini yüksek tut ki,
imanın aslı, himmeti yüksek olmaktır.» buyurunca, o hizmetçi, ağlayıp, en büyük
muradım âhirette likâ-yı Mevlâ'ya nâil olmaktır dedi. Tekrar hitâb edip: «Yüksek
himmet, o devleti bu âlemde, gönülde peşin olarak bulmaktır.» buyurdu. O
hizmetçi bunu işitip, ayağına düşmüştür. O an ona Hakk'ın hidayeti erişmiştir.
Bunun üzerine o aziz, onu müjdeleyip: «Başını kaldır, bu devlet onda karar
tutmuştur ve kendi suretini, yani iki kaşı arasını, gözünün önüne getir, kalbine
nakşet.» diye tenbih etmiştir. Kelime-i Tevhidi, uzun nefes ile günde on bin
kerre tekrar etmeyi ona telkin edip gitmiştir. İşte vird edinmiştir. Gece gündüz
o minval üzere tekrar ile meşgul olmuştur. O esnâda onun babası Molla Bekir,
Azak seferine gidip, Kefe'de vadesi yetip, orada Ulu Cami'de kalmıştır. Ondan
sonra burada kalan ticaret ve ziraat, hizmetçiler, çift sürme işleri, araba, ev
bark ve gelen giden fukara ve mühimmatın bütün ağır işlerini ve evde bulunan
kardeşlerin ve çocukların feryâd ve figânı, sebeb-i vücûdu olan, cömert
babalarının ölüm hasreti ve firak ateşi Derviş Efendi'nin zikir, fikir ve
huzuruna mâni olduğundan, tabiatı bağlı, ruhu hasta, kalbi kırık, üzüntülü
olmuştur. Her an, her saat ağlayıp, inleyip üzüntü ve keder denizine dalmıştır.
Bir mürşid-i kâmil bulmamış ki, onu gönülden içeri alsın. Onun için dışarıda
kalmıştır. İşte Kelime-i Tevhid'in nuru ve şiddetli elem nârı (ateşi) birlikte
bulunduğundan, öyle bir hastalığa tutulmuştur ki, vücudu soğuktan yanıp buz gibi
soğuk olmuştur. Bu esnâda kendisi otuz yaşına ve hicri bin yüz on (H. 1110 / M.
1698) yılı başına gelmiştir. Ömründe tehevvür bilmeyip, güzel ahlâk sahibi olan
Derviş Efendi, o ateşten hastalanıp, her gördüğü şeyden ve her sesten ona gazap
(kızgınlık) gelmiştir. Öyle güzel ahlâka sahip iken, böyle kötü huyla
huylanması, ona ayrı bir dert ve üzüntü olmuştur. Her sene bir oğlu doğup, üç
dört aylık oldukta, beşikte iken aniden boğulmuştur. Onları göz göre göre boğan
görünmeyip yok olmuştur. Bunun gibi çok elem ve kederlerle, dünyadan iraz ve
ikrah edip, şaşıp kalmıştır. Soğuktan yanmış kavrulmuştur.
Nazm:
1. Aşk meydânında merd olmaktan özge kâr yok
Bunda candan geçmelidir, gayri bir güftâr yok.
2. Bir nefes âsûde olmaz âşık-ı didâr-ı yâr
Âfitâb-ı aşk için bir sâye-i dîvâr yok.
3. Aşk-ı yâr âheste söyler can kulağına müdâm
Her kimin şuglü var ana derdimizden bâr yok.
4. Ecnebilik sürmesin gözden yudum kan yaş ile
Kande seyr ettimse gayrı cilve-i dildâr yok.
5. Bir kadem yol gitmedikçe bulmak olmaz ana kim
Gayret-i kurbundan özge mâni-i didâr yok.
6. Hût bahri görmedi ta çıkmadıkça bahrdan
Varlığından çık ki bu deryadan özge var yok.
7. Merd isen gel reng-i derd-i aşka ey HAKKI
boyan
Bak ki, bu dâr içre bizden gayrı bir diyâr yok.
Açıklamalar:
1. Aşk meydanında yiğitlik yapmaktan başka iş
yok. Bunun için de candan geçmek gerek, başka söz gerekmez.
2. Sevgilinin yüzüne âşık olan kişi bir an olsun
rahat edemez. Aşk güneşi için saklanacak bir duvar gölgesi yok ki.
3. Sevgilinin aşkı can kulağına daima yavaş yavaş
seslenir. Meşguliyeti olan kişiye ise bizim derdimizden bir yük olmadı.
4. Yabancılık sürmesini, kanlı yaşlar
aracılığıyla yüzümden yıkadım. Nereye baktıysam Sevgilinin işvesinden başka bir
şey göremedim.
5. Bir adım yol gitmeyince O'nu bulmak olmaz ki.
O'na yakınlaşmaktan başka bir sevgilinin mânası yok.
6. Balık, denizden çıkmadığı müddetçe denizin
nasıl olduğunu göremez. Varlığından çık ki bu denizden başka var olan bir şey
yok.
7. Ey Hakkı! Mert isen gel aşk derdinin rengiyle
boyan da bak ki bu dünya içinde bizden başka bir diyar da yoktur!
Altıncı Madde
Şeyh İsmâil Fakirullah hazretlerine hizmet edenlerin reisi,
belki evlâdı gibi sayılan hilm ve hayâ madeni Derviş Osman Hüsnî Hakirullah
hazretlerinin kendi işi için istihare edip, oğlu İbrâhim dünyaya gelip, kendisi
her şeyi bırakıp Erzurum'a geçip, tasavvufa âşinâ olup, sahibinin haberini alıp,
seyahat arkadaşını bulup, çaresine bakmasını bildirmektedir.
Ey aziz! Derviş Efendi işlerinde üzüntülü ve şaşkın kalınca, hicrî bin yüz on
beş (H. 1115 / M. 1703) yılı Muharrem'in birinci Cuma gecesi işlerinin düzelmesi
için sıdk ile istihare yapmıştır. Rüyasında dünyayı terk ve Mevlâ'yı aramak ve
istemekle emr olunmuştur. Uyanınca seyahat etmek ve mürşid-i kâmil bulmak
arzusuyla dolmuştur. O Cuma sabahı güneş doğarken bir oğlu dünyaya gelmiş, ismi
İBRAHİM HAKKI olmuştur. Can ve cismi aşk ve şevk ile dolmuştur. Cismânî
bulanıklıklardan ve rûhanî âfetlerden, Hakk'ın inayeti ile selâmet bulmuştur.
Kısaca şu üç beyit onu bildirir:
1. Hicret'in târihi bin yüz on beş oldu ol bahar.
Karay-ı Ahsen'de İBRAHİM HAKKI doğdu zâr.
2. İhtiyarı ilim idi ta sâl-i bin yüz kırka dek.
Aşka düştü, ârif oldu, vecd ü hâli kıldı kâr.
3. Sâl bin yüz yetmiş oldu, sinn-i HAKKI elli
beş.
Kendi kâr u bâr u vârı ihtiyârı kıldı yâr.
Açıklamalar:
1. Hicrî tarihin 1115. yılının baharında, şu
inleyip duran İbrahim Hakkı, Hasankale'de doğdu.
2. 1140 hicri yılına kadar ilim tahsil etti ve o
sene aşka düşüp ârif oldu ve vecd ü hâl yolunda olmayı iş edindi.
3. Yıl 1175 ve Hakkı'nın yaşı 55 olunca kendini
bütün varıyla yoğuyla bu yöne çevirip bunları kendine yâr edindi.
Halbuki babası ondan, hatta candan geçip mürşit arzusuyla seyahat düşüncesinde
kalmış, kardeş ve ev halkı şehir köşesinde rahat dursun diye, bir gece gizlice
Hasankale'den Erzurum'a geçip gelmiştir. Erzurum'da gümrükçü Derviş Efendi,
kendi oğluna üstat, yani hoca yapmak için, kendisine ricada bulunmuş, nice ikram
ile ayda otuz kuruş aylık verip, araya adamlar koymuştur. O ise her şeyden yüz
çevirip mürüvvetli Habîb Efendi'yi arayıp bulmuştur. O merhamet menbaı merhumdan
haremde mahremlerine tasavvuf ilminde seyr ve sülük kitabı okuyup tamamıyla
bilmiştir. O gönüllerin habibi [sevgilisi] bu mahremini sevip, ihtiram ile imam
yapmak için Mehdi mahallesinde bir cami yaptırmıştır. Lâkin pederim dert ve gam
ateşiyle eriyip, soğuklukla yanmış, kavrulmuş idi. Mürşit arzusu onun sabrını ve
rahatını kesip, aklını ve fikrini almıştı. O esnâda Lâle Paşa Camii'ne Özbek bir
mürşid-i kâmil vâiz olarak gelmişti. Derviş Efendi varıp, o kâmili yalnız olarak
görüp, hastalık ve hâlini söylemiş ve onu mürşit edinip beraber gitmek
istemiştir. O kâmil, o gece, murakabesinde Hak Teâlâ'nın bildirmesiyle bunun
hâlinin hakikatini bilmiş, bir daha görüştükte o hekim bu hastaya büyük
iltifatla müjde ve teselli vermiştir ve: «Ey din kardeşim! Biz seni kabul
ederdik. Lâkin bizden önce seni sultanımız almıştır. Sana müjde olsun ki, senin
bir büyük sahibin vardır. O mürşid-i ekmel, pek nâdir bulunur. Altı yıldan beri
onun sana iştiyakı devamlıdır. İki seneye kadar görüşmeniz mümkündür. Sen bu
ateşe katlanıp, kıymetini bil. Zira güzel alâmettir. Mevlâ'ya tevekkül edip,
yakın ol ki, sonu selâmettir.» buyurdu.
Derviş Efendi o kâmil Özbekî'den bu haberi alınca, bu işaret ve beşaretle mahzuz
ve mesrur olmuştur. Va'd olunan sahibini bulmak arzusuyla seyahat için ârif-i
billah Eyyub Efendi (rahmetullahi aleyh) hazretlerini en uygun yol arkadaşı
bulmuştur. İki sene gece gündüz onunla ahbap ve sır mahremi, enîs ve üzüntü
arkadaşı olup, o esnâda onun ehli Hanife Hatun bu İbrahim oğlunu terk edip
âhirete gitmiştir. Derviş Efendi, tecerrüt âlemine erip bir oğlunu, iki
kardeşine verip, kendi yol tedarikini görüp seyahat fırsatını bulmuştur.
Nazm:
1. Ger olmasa bu aşk ile ervâh giriftâr
Cân ü dilimiz olmaz idi tâlib-i dîdâr.
2. Meyl etmese ger âşıka ol dîlber-i ma'şuk
Düşmezdi bu uşşak içine germî-i bâzâr.
3. Âlemde eğer olmasa ne aşkı ne derdi
Bu cân ü gönül olmaz idi âkil ü hüşyâr.
4. Göstermese ger devr-i teselsül ruh ü zülfü
Kılmazdı bu âşıkları sergeşte çü-pergâr.
5. Hem kendi ruhun görmese ger perdede ol meh
Kendini pes ol perdeden olmazdı harîdâr.
6. Suretler olurdu heme bî-hâsıl ü mahsûl
Ârifler eğer olmasalar vâkıf-ı esrâr.
7. Ey HAKKI, eğer olmasa can âyine-i aşk
İndinde anın olmaz idi canına miktar.
Açıklamalar:
1. Eğer ruhlar bu aşka tutulmasalardı canımız ve gönlümüz sevgiliyi istemezdi.
2. O âşık olunan Sevgili eğer âşığa meyletmeseydi
âşıkların içine aşk pazarını kızıştıracak bir hâl düşmezdi.
3. Eğer âlemde aşk ve dert olmasaydı bu can ve
gönül akıl ve anlayış sahibi olamazdı.
4. Eğer yanağı ve zülfü bir zincirleme dönüş
göstermeseydi pergel misali bu âşıkları başı dönmüş hâle koymazdı.
5. Eğer o ay, perdede kendi yanağını görmeseydi
kendine o denli istekle alıcı olmazdı.
6. Suretler baştan sona ortaya çıkmaz, vücut
bulmazdı eğer ârifler sırları bilmeselerdi...
7. Ey Hakkı! Eğer can, aşk aynası olmasaydı senin
katında ona hiç değer verilmezdi elbet!
Yedinci Madde
Hilmî ve hayâ madeni Derviş Osman Hüsnî Hakirullah'ın
kendisine müjdelenen sahibini bulması, huzurunda kalıp, derdine derman olması ve
muradını almasını bildirir.
Ey aziz! Fakirullah hazretleri, kuyu olayından beri, babam Derviş Efendi'yi,
kendi hizmetine lâyık ve sohbetine muvafık görüp, mahrem ve hemdem eylemek için,
muhabbetiyle dembedem cezbetmiştir. Derviş Efendi de, bu tarafta, istihare
gecesinden beri dembedem kâmil cazibesi arzusuyla sabırsız ve kararsız olmuş,
yirmi iki (H. 1122 / M. 1710) yılı Receb-i Şerif'inin başında va'd olunan
mürşidi bulmak için, on yıl seyahat yapmak niyyetiyle uygun arkadaşı Şeyh Eyyub
Efendi ile Bitlis tarafına gitmişlerdir. Arkadaşı o semte önce varıp, Molla
Muhammed Arvasî adında bir kâmil bulup bir müddet yanında kalıp, ondan ilim ve
irfan edindiğinden, o tarafı tercih etmişlerdir. Derviş Efendi güzel Bitlis
iline varıp, oranın güzel evlerini, akarsularını, meyve ağaçlarını ve
meyvelerini görünce, hayret edip, «Burası Cennet midir?» deyip, refik-i şefikine
sormuş, bir hafta orada kalıp seyretmişlerdir. Sonra Eyyub Efendi'nin şeyhi
Molla Muhammed Arvasî (rahmetullahi aleyh) hazretlerinin şerefli mezarını
ziyaret için, Müküs tarafına gitmişlerdir. Orada da bir hafta kadar kalıp,
Derviş Efendi'nin sabır ve kararı gidip canan iline teveccüh etmişlerdir. Oradan
arkadaşıyla, hac niyyetiyle Siirt'e doğru yola çıkmışlardır.
Mısra:
Canan ilinin, işte canım, dağı göründü.
Hizan'dan Siirt'e varan kervanla giderlerken, onlardan Siirt'e yakın Tillo denen
yerde Şeyh İsmail adında bir azizin haberini işitmişlerdir. Onu ziyaret için
kervan ehlinden bir ihtiyar ile ona haber gönderip, kendileri o gece bir köyde
yatmışlardır. İleri giden adam, o azize, «Yakın iki Erzurumlu molla senin
ziyaretine gelecektir, acep onlar kimler ola?» demiş, o aziz de ona, «Onların
biri yine Erzurum'a gidecek, diğeri burada kalacaktır.» cevabını vermiştir.
İşte Derviş Efendi, arkadaşı Eyyub Efendi ile, Şaban-ı Şerif'in birinci günü, o
azizin yanına can atmışlardır. On yıllık mesafede istedikleri devletliyi, on
günlük yerde bulup, mesut didarına kavuşmuşlardır. Daha görür görmez Eyyub
Efendi, marifet nuru ile onu tanıyıp, hemen şükür secdesine gitmiştir. O aziz
ona: «Molla Eyyub, başını kaldır, bu senin haccındır.» deyip, onu müjdelemiştir.
Ama Derviş, o azizi kendi nefsine kıyasla hasta zannedip, eşsiz bir mürşit
olduğunu bilemeyip, kendi mürşidini bulmuş iken tanıyamayıp, onu aramakta aklı
Kâbe'ye ve kendi Siirt'e gitmiştir. Üçüncü günü Tillo'ya gelip, görmüş ki,
arkadaşı Eyyub Efendi aradığını bulmuş, kıymetini bilip yanında kalmıştır.
Bayrama kadar o camide itikâfda olduğundan, günde bir an o azizin cemalinden
murat almaya niyet etmiştir. Bunun üzerine, o da arkadaşına uyup, onunla camide
kalıp hayret denizine dalmıştır. Lâkin günbegün, hastalığı gittiğinden, anbean o
azize teveccüh kılıp, ona mâil olmuştur. Tedricen vücudu sıhhat, canı rahat
bulmuştur. Saatbesaat kalbinden gaflet ve gam gidip, sürur ve huzur ile
dolmuştur. Bayrama kadar sahibini tanıyıp, ona en büyük hizmetçi olmuştur. O
aziz o dervişi bir derece almıştır ki, arkadaşı nerede kalmıştır. Ama Eyyub
Efendi bayramdan sonra Erzurum'a gelmiş, Derviş ise, orada hizmeti canına minnet
bilmiştir. Sekiz yıldan beri arzu eylediği mürşidini bulmuştur. Teslim sermayesi
ile marifet devletine kavuşmuştur. Seyr ve sülük kitabı ile âmil olup, o kâmilin
sohbetiyle kâmil olmuştur. Gam ateşlerini söndürmüş, her hastalıktan şifa
bulmuştur. O azize sıdk ve safâ ile muhabbet ve vefa edip, hizmetine devam
etmiştir. Ömrü oldukça zevk ve huzur ile yanında kalmıştır. Böylece o azizin
sözü yerini bulmuştur.
Nazm:
1. Güzel şevk ü güzel şevk, Güzel ıyş ü temennâ
Güzel aşk ü güzel zevk, Güzel hüsn ü tevellâ.
2. Güzel sûret ü kamet, Güzel rûz-i kıyamet
Güzel lütf ü kerâmet, Güzel sohbet ü ülfet.
3. Güzel nûr ü tecellâ, Güzel yâr ü güzel yâr
Ve güzel mûnis ahrâr, Güzel ma'den-i esrâr.
4. Güzel mansab-ı a'lâ, Güzel nûr ü güzel nûr
Güzel râyet-i mansûr, Güzel âyet-i meşhûr.
5. Tekaddes ü teâlâ, Güzel tâli-i mes'ûd
Güzel hâmid ü mahmûd, Güzel vâcid ü mevcûd.
6. Güzel sûret ü mânâ, Gehi fitne-i cansın
Geh şûr-i cihansın, Gehi bahr-i musaffa.
7. Acep Hakk-ı mahmul, Acep illet ü malûl
Acep kabil ü makbul, Acep ism ü müsemma.
Açıklamalar:
1. Coşkunluk güzel, aydınlık güzeldir. Eğlence güzel, başkası için temennide
bulunmak da güzel. Aşk ile zevk de güzel; güzellik ve dost edinme de güzeldir.
2. Suret ve boy güzel, kıyamet günü de güzel.
Lütuf ve kerâmet de güzel, sohbet ve ülfet de...
3. Nûr ve o nurun tecellisi güzel, sevgili ve yâr
da güzel. Güzel, dostlukla dolu, güzeller ise sır madeni.
4. Yüce mevkiler güzel, nur ve aydınlık da güzel.
Yardım bayrağı da güzel, bunu anlatan meşhur (İnnâ fetahnâ) âyeti de güzel.
5. Kutsanması ve yüceltilmesi gereken Allah'tır.
Ne güzel bir talih ki öven ve övülen de güzel, var eden ve var olan da güzel...
6. Sûret ve mânaca güzelsin. Bazen canları
yerinden oynatır, bazen cihanı velveleye verirsin, bazen parlak bir deniz
olursun.
7. Acep o, yüklem olan Hakkı mı; acep hastalık ve
hasta mı? Yahut kabiliyetli ve makbul mü; yoksa isim ve isimlendirilen mi?!
Reis-i huddâm, Derviş Osman Efendi, o aziz Efendisi'ni Şaban-ı Şerif'in başında
bulmuş, o ayın yedinci günü, ikinci hadim, rûhanî muhib, fen ve ilimlerin ummânı
Molla Muhammed Sıhranî de, o velî-yi rahmânî ve asrın evliyasının sultanı olan
azizin ziyaretine gelmiştir. Mâsivâyı terk edip, halvette oturup muradını
almıştır. Sıdk ve safâ ile o azize hizmet edip, medhüsena ile vasfını edip
sohbette kalmıştır. Ömrü oldukça Derviş Efendi ile arkadaş olmuştur. Ertesi yıl
Şaban'ında merhum Şeyh Ali amcam, ben dokuz yaşında iken, beni alıp babama
getirmiştir. İlk karşılaşmamız, Hazret-i Şeyh ile babamın beraberce ikindi
namazını kıldıkları zamanda olmuştur. İlk bakışta, o azizin yüzü, Allahü
Teâlâ'nın hikmeti ile, bana pederimden daha tanıdık ve bildik gelmiştir. O anda
yüzünü görme cezbesi gönlümü almıştır. Aklım onun hüsn ve cemaline, lütf ve
hâline, güzel huy ve kemâline erdiği kadar hayran olup kalmıştır. Babam beni
hücredaş edip [kendi odasına alıp] hilm ve rıfk ile ilim öğretip, lütf ile
terbiye etmiştir. Benim ise o azize, ruhumun virdi (Esselâmü aleyke ey ruhum)
olmuştur.
Nazm:
I.
Sen ayn-ı iyânımsın,
Bel rûh-i revânımsın,
Varım da sen ey ruhum!
Yârım da sen, ey rûhum!
II.
Sen baht-ı saîdimsin,
Bel ömr-i mezîdimsin,
Hem va'd-i vaîdimsin
Kârım da sen, ey rûhum!
III.
Sen cân ü cihânımsın,
Bel genc-i nihânımsın,
Hem emn ü emânımsın
Dârım da sen, ey rûhum!
IV.
Sen rahat-ı rûhumsun,
Bel câm-ı sabûhumsun,
Hem feth ü fütûhumsun
Ğârım da sen, ey rûhum!
V.
Sen kadr ü berâtımsın,
Bel ayn-ı necâtımsın,
Hem âb-ı hayâtımsın.
Yârim de sen, ey rûhum!
VI.
Sen zevk ü huzûrumsun,
Bel gözdeki nûrumsın,
Hem hüzn ü sürûrumsun.
Nârım da sen, ey rûhum!
VII.
Hakkı dedi dervişim,
Feryadına dil-rîşim.
İmdadına bî-hişim,
Cârım da sen, ey rûhum!
Açıklamalar:
I. Sen her şeyimde görünüyorsun ey ruhum, varım da sensin. Belki sen akıp giden
ruhumsun ve yârim de sensin.
II. Sen benim kutlu bahtım, sen vadedilmiş
geleceğimsin. Belki artan ömrümsün. Kârım da sensin ey ruhum!
III. Sen canım ve cihanım, emniyet ve
güvenliğimsin. Belki de gizli hazinemsin. Evim de sensin, ey ruhum!
IV. Sen ruhumun rahatı, açış ve açılışlarımsın.
Belki de içtiğim kadehimsin. Mağaram da sensin, ey ruhum!
V. Sen Kadir ve Berat'ımsın, sen ölmezlik
suyumsun. Belki kurtuluşumun ta kendisi olan yârim de sensin, ey ruhum!
VI. Sen zevk ve eğlencem, sen hüzün ve
sevincimsin. Belki de gözümdeki nursun. Ateşim de sensin ey ruhum!
VII. Hakkı dedi ki: «Dervişim ben.» Onun
feryadıyla gönlüm parçalanmakta. İmdadına kimsesiz kalmaktayım. Oysa komşum
sensin, ey ruhum!
Sekizinci Madde
Fakirullah İsmâil Tillovî'nin kendinden talebsiz ve
habersiz sâdır olan hârık-ı âdât, keşf ve kerâmetlerini bildirir.
Ey aziz! Merhum Şeyh Ali amcam ile Tillo'ya varıp, aziz pederim Osman Efendi'yi
görüp, Hazret-i Şeyh'in didarıyla müşerref olduğum zamanlarda, bir gece rüyâda
gördüm ki: Gökyüzü beyaz serçelerle dolmuş, hepsi halkın üzerine doğru gelmişti.
Bana saldıranları babam uzaklaştırmıştı. Ancak bir serçe fırsat bulup, sağ
koltuğuma sokulmuştu. Sabahleyin babama anlattığımda, oramda eliyle taun eseri
bulmuş ve benim taun hastalığına yakalanmış olduğumdan çok üzülmüştü. Beş gün
habersiz yattım. Altıncı gece gözümü açtığımda gördüm ki, babam ağlıyordu.
Hazret-i Şeyh de baş ucumda idi. Hazret-i Hızır gibi imdadıma yetişip, elini
kaldırıp bana dua etti. Hemen o anda ruhuma hayat, bedenim şifa, kalbim safa
buldu. Ellerini mübarek yüzüne sürünce, sürur ile babamın onu: «İbrahim'in işi
bitmiş iken, Hak Teâlâ onu yeniden diriltti.» diye müjdelemiştir.
İkinci yılımızda sâdır olan kerametlerinden biri de şudur: Kış mevsimi idi.
Babam Hazret-i Şeyh ile ikindi namazını kılıp, hücremize gelecek idi. Halbuki
dergâhın ocağında pelit (meşe) közü çok idi. Merhamet menbaı Şeyh Efendimiz bu
çırağına şefkat gösterdi. «Molla İbrahim üşümesin, onun için hücreye köz götür.»
diye babama buyurmuştu. Babam emrine uyarak ocağın önüne gidip, abâsının eteğini
açıp, iki elini ateşe salmış, lâkin Hazret-i Şeyh onu görüp, demir tava ile
götür diye işaret etmiştir. Babamı gördüm, elini eteğini çekip, demir tava ile
aldı. Hücreye gelip, benimle yalnız kalınca, ben, o müşkülümün çözülme zamanı
gelmiştir, deyip babama: «Sizin eliniz ateşte yanmaz mı ki, öyle ateşe
saldınız?» diye sordum. Babam buyurdu ki: «Benim bütün vücudum, sen dünyaya
gelmezden beş yıl önce, buz ateşiyle yanmış, kavrulmuştur.» İnşallah, o soğukluk
babadan oğula sirayet edip miras olmuştur, dedim. Bundan hazzedip; avamın
vücudunu ateş üzerinde içi boş ve kuru ağaç destiye benzetip, havassın vücudunu
su ile dolmuş ve donmuş sürahiye teşbih etti. «Öyleyse, niçin demir tava ile
taşımakla emrolundunuz?» dedim. Cevabından, «Senin orada olduğunu bilmişti de
ondan. Zira insanların âciz oldukları işleri, şeyleri izhar eylemek, kendini
halka satmak sayıldığından, ona göre o edebi terk sayılmıştır. Bunun için bize
harikulade şeyleri, kerametleri örtmeyi ve gizlemeyi tenbih ve işaret etmiştir.»
dedi.
Üçüncü yılımızda görünen kerametlerden biri şudur: Bağ bozumu vakti. Sonbahar
günlerinde Hazret-i Şeyh'in nahiyesinin kuzeydoğu tarafında dört saatlik
mesafede bulunan kalede Şirvan Beyi üzerine Van Paşası bin kadar asker ve bir
top ile gelip, o kaleyi kuşattı. Beşinci gün Hazret-i Şeyh ona mektup gönderdi
ve: «Ümmet-i Muhammed'in fukarasına merhamet edesin, bağları yağma olmadan bir
saat önce askeri alıp gidesin. O âsî beyin cezâsını, âhirete bırakasın.» diye
yazdı. Mektup kuşluk vaktinde ona ulaştı. Dinlemedi. Hemen geri dönüp gitmedi.
«Ben buraya sultanın emri ile gelmişim.» deyip, kalenin fethinde dayandı. Bir
top daha attı. Top kaleye çarpıp iki parça olup, kendi atını öldürdü. Arkasından
siyah bir bulut geldi. İki saat kadar iri dolu yağdı, perişan oldular. Binek ve
diğer hayvanlar, o doludan kaçıştı. Adamları onları aramakta iken, dağdan seller
gelip, çadırları yıkıp, önüne katıp götürdü. Paşa o zaman uyanıp, bir ata binip
sekiz piyade ile ikindiden sonra ancak bizim hücreye can atabildi. Babamla
gidip, Hazret-i Şeyh'i görüp, ayaküzeri durup, kan ter içinde idi. Hazret-i Şeyh
ona iltifat etmeyip, ancak: «Ey zâlim, sen Arş'ın Rabb'inden korkmaz mısın?»
dedi. O misafir sıtmaya tutulmuş gibi titreyerek, istiğfar etti. Babamın işareti
ile, geldiği gibi, hanikahtan dışarı çıktı. Hücremize gelip; terlerini silip, o
heybet altında olduğu hâlde: «Ben şevketli Sultan Ahmed'in musahibi idim. Bu
devletli gibi heybetli bir kimse görmedim.» diye yemin etti. O gece babamla hiç
uyumayıp, sabahleyin çıkıp gitmiştir.
Dördüncü senemizde sâdır olan kerametlerinden birisi şudur: Sonbahardı. Evlerin
damları üstünde üç yüz kile kadar bulgurumuz serilmiş iken, ayın on ikinci
gecesi mehtaplı bir havada Cuma akşamı yatsı vakti gelmiş iken ezan için
minareye çıktım. Baktım ki nahiyenin doğu kısmını bulut kaplamış, erkek ve
kadın, evlerin damlarında bulunan eşyayı korumakta acele ediyorlardı. Ben de
okuyup, acele ettim. Bizim bulgurları toplamaya yardım için Hazret-i Şeyh'in
çocukları ve torunları ve hizmetçilerinin hepsi caminin kapısına gelmişlerdi.
Onlara, «Yukarı mahallede, yağmur yağacak diye tedbire başvurdular.» dedim: «Biz
de o tedbiri almakta iken, Seyyidimiz [büyüğümüz] bize mâni oldu. Bulguru,
yağmuru bırakıp camiye gidiniz, Cuma gecesine tazim ediniz, söyledi.» dediler.
Hepimiz caminin sofasına gidip, yatsı namazını açık havada kılıp, yukarı baktık.
Bulut ikiye ayrıldı. Nahiye üzerinde bir zerre bulut yok idi. Her iki tarafı o
kadar yağmur almıştı ki, seller akıyordu. Allahü Teâlâ o köy halkına aydınlık ve
rahatlık verip, o aziz kuluna ikram eyledi.
Beşinci senemizde sâdır olan kerametlerinden biri: Yaz mevsiminde bir Cuma
gecesi idi. Aziz babam oturup murakabe yaparken, ben yatmış uyumuştum. Rüyâmda
gördüm ki, harman yerine, sahrada binden çok süvari ve piyade asker geldi.
Atlılar attan inip bir yere toplandılar. Kimi meşâyih, kimi âlim şeklinde olup,
boyları iki adam boyu kadar yüksek idiler. At ve diğer malzemelerini harman
yerine bırakıp, kendileri Hazret-i Şeyh'in dergâhı kapısında saf saf dizildiler.
Ben bu büyük kalabalığı seyrederken, dergâh kapısının sağ yanında duran saftan
birisi, eğilip beni kucağına aldı. Tebessümle öpüp, solunda olanın kucağına
verdi. O da alıp, muhabbetle öpüp, solunda duranın kucağına verdi. Bu minval
üzere nöbet sekizinci rûha geldi. O da beni alıp, öpüp, solunda dergâhın kapısı
bulunduğundan rıfk ile beni yere koydu. Ben kapıyı açık buldum. İçeri girdim.
Baktım Hazret-i Şeyh'in dergâhına sekiz ihtiyar devletli girmişler. O Hazret,
dünya hayatında hiç kimseye kalkmaz iken onlara kalkıp, hepsiyle musafaha etti,
ayrı ayrı boyunlarına sarıldı. O şaşkınlıkla uyandım. Bu rüyanın lezzeti canıma
can kattı. Bu rüyâyı, sevincimden, hemen babama anlattım. Meğer o uyanık velî bu
mânânın derinliğine ulaşmıştı. Bu rüya onu vâkı'a gelip, onları müşahede ile
görüp sözlerini işitmiştir. Babam bana tenbih etti ve: «Bu rüyâ, sana göre gâib
ise de, söyleme, bu ruhlar için iyi olmaz.» dedi. Sabah açılıp, Cuma namazı
kılınıp, iki namaz arası olunca ben kapının önünde duruyordum. Gördüm ki, Siirt
tarafından, kıratlı, ak sakallı bir seyyid gelmişti. Attan inip elimi öpünceye
kadar, ben onu görmemiştim. O beni tanıyıp, dergâhın kapısını gördü. Beni
hediyesiyle harem kapısından gönderip, ziyaret izni istedi. «Gelsin.»
buyurdular. Benimle içeri gelip Hazret-i Şeyh'e selâm verdi. «Ve aleykümselam ve
rahmetullah ehlen ve sehlen.» iltifatıyla selamını almıştır. Oturmasını emredip
ilk sözü: «Ey Seyyid Hamza, bu Cuma gecesi bize çok misafir gelmiştir.» oldu.
Onun bu tatlı hitabından Seyyid Hamza şaşıp kaldı. Bir miktar eğlenip, ağlayıp
seccadesini öpüp, benimle bizim hücreye geldi. Hâlini babama anlattı: «Ben Siirt
ayanından [ileri gelenlerinden] Seyyid Hamza'yım. Bu yaşıma kadar bu nahiyeye
hiç gelmedim. Bu şeyhi de hiç ziyaret etmedim. Bu gece rüyamda beş yüz kadar
yüzü nûrlu atlı ve beş yüzden çok uzun boylu piyade evliya askerine Siirt önünde
karışıp bu devletlinin ziyaretine geldim. Bu nahiyeyi ve yolunu rüyâda görerek
bildim. Evliya askeri bu harmanlara gelince, hepsi hayvanlarından inip, bu
kapılarda saf saf dizildiler. Sırayla hepsi, bu azizin dergâhına girip ziyaret
ettiler. Ben de, piyadelerle beraber ziyaret edebildim. Bu dergâh kapısının
sağında saf duran evliyanın kucağında bu çocuğu gördüm. Elden ele veriliyordu.
Kapı yanında bulunan bu çocuğu kucağından indirdikte dergâha girdi. Ben kapıda
iken uyandım. Gönlüm iman lezzeti ile doldu. Bunun için bugün Cuma namazını
kılıp, atıma atlayıp, rüyâda geldiğim yol ile, doğru geldim. Kimseye sormadan bu
nahiyeyi bulup sizleri tanıdım. Hazret-i Şeyh'e geldim. Bu rüyâyı anlatacaktım.
Bir gün sonra ona mürid olup bağlanacaktım. Bu ise, ben anlatmadan haber verdi
ve: «Ey Seyyid Hamza, bu Cuma gecesi bize çok misafir geldi.» dedi. Sübhanallah!
Benim ismimi nereden bildi? Gördüğüm rüyâyı bu nasıl anladı?» Seyyid Hamza'nın
bu şaşmasına, babam şöyle cevap verdi ki: «Senin bu gördüğün rüyanın aynını bu
oğlum da görmüştür. Lâkin avamın gördüğü rüyâlara seçilmiş velîler müşahede ile
ermiştir. Hak Teâlâ her kuluna bir ihsan vermiştir.»
Altıncı senemizde sâdır olan kerametlerinden biri budur: Bir bahar günü kuşluk
vaktinde bir deli bey otuz kadar hizmetçisi ile ziyarete geldi. Dergâhın
kapısından pervasızca girip, ayakta durup, tebessüm ve sürur ile selâm verip hiç
korku düşünmeden o azize: «Güzel canım, der idim ki, sana kande ireyim. Demek ki
burada imişsin de ben duruyormuşum. Allah'ı seversen bir kalk da boynunu
göreyim, sonra bu tatlı canımı sana feda edeyim.» dedi. O mürüvvet madeni hemen
kalktı. O mecnun bey ayağına düşüp, kendinden geçti. Hazret-i Şeyh onun
hizmetçilerine işaret edip, «Bu emiri misafir odasına götürüp üzerine çok yorgan
örtünüz, uyusun. Aklı başına gelsin.» dedi. Altmış günden beri uyumayan mecnun
altı yorgan altında altı saat uykuya daldı. Altı saat uyuyunca, hareminden beni
çağırdılar. Gittim. Aziz validemiz bir tabak içinde kuru, iri kırmızı üzüm
getirdi. Hazret-i Şeyh, o kırmızı üzümü mübarek eliyle evirip çevirip, okuyup
üfürdü. O aziz, bu kuluna buyurdu ki, «Git, o yatan misafirin başı ucunda otur.
Uyanıp, ne isterse, gel verelim götür.» Hemen gittiğim gibi, «Ben Hazret-i
Şeyh'in önünde tabak içinde olan kırmızı kuru üzümü isterim.» dedi. Geldim,
Hazret-i Şeyh'e haber verdim, üzüm tabağını alıp misafire götürdüm. Üzümü görüp
elimden aldı. Avucuyla ağzına doldurup, iyice çiğneyip yedi. Üzüm bitince kalkıp
abdest aldı. Kendine geldi. Akıllı oldu. Altmış gün namaz kılmayan mecnun, öğle
namazını kıldı ve o gece babamla kaldı. Kuşluk vakti yola çıkacağından veda için
Hazret-i Şeyh'e geldi. Lâkin içeri girmeye cesaret edemeyip heybete kapıldı.
Utancından içeri bile bakamayıp, kapıda ayaküzeri durdu, kaldı. Ancak kapının
eşiğini öpüp, sürur ile yoluna revan olmuştur. Zira aklı başına gelip, dünkü
güzel canın bugün kim olduğunu bilmiştir.
Yedinci senemizde sâdır olan kerametlerinden biri budur ki: Yaz mevsiminde
Sıhranlı Şeyh Ali Efendi adında bir pir-i fânî elli iki müridiyle beraber
Kâbe'den geldi. Kuşluk vaktinde Hazret-i Şeyh'e mülaki oldu. Selâm vermedi,
konuşmadı, el öpmedi, musafaha etmedi. Edeble oturup susarak, başını önüne eğmiş
hâlde öğlene kadar Hazret-i Şeyh'in yanında kaldı. Namazdan sonra,
Allahısmarladık demeden, selâm vermeden, o azizin yanından çıkıp, bizim
hücremize geldi. Yine selâm vermeden ve konuşmadan başını önüne eğip bağdaş
kurup oturdu. İkindiye kadar babamla murakabe etti. Babam o pire, çok tazim edip
hizmetinde bulundu. O ihtiyar pir akşam iftar edince her yemekten birer lokma,
yahut birer kaşık aldı. O gece, yine öyle konuşmadan oturur hâlde hücrenin
damında mehtapta, babamla yalnızca oturdu. Her hâlde sabaha kadar mükaşefe
denizine daldı. Sabahleyin o misafir pir gidip Hazret-i Şeyh'i görüp, bir müddet
yine sessizce oturup kalkınca, Hazret-i Şeyh ona ikram için kalkıp, ayakta dua
etti. Duadan sonra, mübarek elini öpüp, konuşmadan dışarı çıktı. Hazret-i Şeyh
ona ayağa kalktığından, hepimiz o pire ikram için elini öpüp, atına bindirip
ihtiram ile teşyi ettik. Harman yerinin sonuna kadar arkasından gittik. Sonra
bizimle vedalaşıp, yaya müridleri ile yoluna devam etti. Eve gelince babama
dedim ki: «Bu nasıl misafirdir ki, herkesten çok izzet ve hürmet bulmuştur?»
Cevabında buyurdu ki: «Bu misafir diğerlerine benzemez. Kâmildir. Evliyanın
havasından olup gönül sahibidir. Bizim hasü'l-has Efendimizin hâl ve şanına
yakındır. Zira dedi ki: «Çok zamandan beri seyahat edip âlemi dolaşırım. Çok
memleketler gezdim. Elli seneden beri, zamandaki evliyanın hepsinin ziyaretine
kavuştum. Zâhirde bilinmeyen evliyayı, mânâ meclisinde hoş görmüşümdür. Bu azizi
hepsinden yakın ve kerim ve Gavs-ı A'zam bilmişimdir. Şimdi bunun vücud-i
şerifini Hak aşkının ateşi yakmıştır. Bu azizin dergâhına geldiğimde, yüzünü
görür görmez, gönlümü gözümle gördüm. İşte benim seyahatim tamam oldu. Muradımı
aldım.» Bunun üzerine babama, «Hiç konuşmayan misafir bu sözleri ne zaman
söyledi?» dedim. «Bizim kalplerimiz ile konuştuk, bunlardan başka daha çok
hikmetler söyleştik.» dedi.
Sekizinci senemizde görülen kerametlerinden biri şudur: Hazret-i Şeyh'in
nahiyesinden üç saat mesafedeki bir vadide bir köy halkından bir sevdiği var
idi. Onun bağında Misbak üzümü denilen bir çeşit siyah üzüm olurdu. Diğer
üzümlerden yirmi gün önce olurdu. O üzüm olgunlaşınca, o dostu ondan, en önce
Hazret-i Şeyh'e bir sepet kendi arkasıyla hediye olarak getirmeyi her sene âdet
etmiş idi. O sene âdetinden bir hafta sonra geldi. Geç gelmesinde, mürüvvet
madeninden şöyle özür diledi: «Şeyhim, beni ma'zur görünüz. Âdetim üzere ilk
erişen üzümü siz Efendimize getirirken, başka köyün çobanı olan bir dostum da
yola gelmiş, o derede karşılaştık. Bana, gel bu su kenarında seninle bir saat
istirahat edelim, konuşalım. Baba ve annenin hayrına ver de iki salkım üzüm
yiyelim.» dedi. Kalmamak için neyi bahane ettimse de, fayda vermedi. Ben de,
çaresiz olarak ona teslim oldum. Sepet, yarılanmıştı ki, bana dönüp, nükte ile
ta'zir ederek: «Allah sana mal vermiş, ama akıl vermemiştir. Çoluk çocuğunu
bırakıp, kendi malımı müstehak olmayan ellere böyle zahmetle götürüp vermek akıl
işi değildir. Şeyh olmak müşkildir. Yoksa üzüm bulmadığını ne bilirsin? Benim
gözüm! Bu sözümü tutup, kalan üzümü bu fakir çobana ihsan eyle de, sevabı,
ananın babanın canına değsin.» deyip üzümü tamamıyla aldı. Ben de boş sepeti
alıp, geriye döndüm. Ancak yokuşun yarısına gelmişti ki, aynı dereden, aman aman
imdat sesi geldi. Bir de ne göreyim, o çobanı, kendi köpeği yatırmış, altına
almış, sivri dişlerini sahibinin boğazına salmıştı. Koşup çobanı köpeğinden
kurtardım. Ama nedense sonra belasını bulmuştu. Köy halkına haber verdim. Ben de
gittim. Bazı ilaçlarla iyiye yüz tuttu. Lakin beni bir hafta bu hizmetten
alıkoydu, özrüm bu idi, yani bunun için bir hafta geç geldim.» Hazret-i Şeyh o
dostunun bu özrünü kabul buyurup ona dua etti: «Allahü Teâlâ sana hayır
karşılıklar versin. Allah yolunda olana, Allahü Teâlâ yardımcıdır.»
Dokuzuncu senemizde sâdır olan kerametlerinden biri budur: Hazret-i Şeyh'in
kendi akrabasından Abbas adında bir ihtiyar, o azizin huzuruna geldi. Ağzı
eğilip kulağıyla bitişmişti. Sol yüzünün cildi kat kat kırışıp dudağıyla kulağı
arasında buruşup görünmez olmuştu. Sağ yüzünün cildi, öyle gerilip açılmıştı ki,
güneşte kalan def gibi gergin ve parlak olmuştu. Konuşur, fakat sözü
anlaşılmazdı. O merhamet menbaı önce öyle görünce ağlayıp mübarek eliyle onu
mesh edip, el kaldırıp dua etti. Fatiha'dan sonra ağzı düzeldi, eskisi gibi
oldu. Sonra konuştu ve: «Şeyhim, beni affet. Senin hakkında kusur ettim. Bu gece
senin için, arkanda uygunsuz söz söyledim. Ben uykuya varınca, gaipten bir sille
geldi, ağzını bu hâle getirdi. Tövbeler olsun.» deyip yüzünü yere sürdü. O
hakim-i ilahi, o büyük günahı affedip: «Bize karşı olan kusurun bizden yana
helal olsun. Hak Teâlâ sana hidayet etsin. Sakın kimseyi gıybet etme. Müminin
mümini gıybet etmesi kesin olarak haramdır. Bizi gıybet etme ki, bizim gibi
zelil kulun sahibi aziz ve intikam sahibidir.» buyurdu.
Hazret-i Şeyh'in bildirilen onuncu kerameti şudur: Bir gün Hazret-i Şeyh'in
dergâhına, bir saat mesafede bir köyden, verâ sahibi ve şeriatla âmil bir hâfız
ve fakih geldi. Hazret-i Şeyh'e muarız idi. Önce: «Ey Şeyh, sen niçin camiye
gelmezsin?» dedi. O hilm deryası ona lütf ile cevap verip: «Ey hâfız, bu dergâh
mescit niyetine yapılmıştır. Burada dünya kelamı konuşmak, mekruh bilinmiştir.»
dedi. «Peki, niçin cemaat sevabını almak istemezsin?» diye sorunca, rıfk ile
cevap verip: «Beş vakit namazda evlâd ve ahbabım cemaat olup, farzlar onlarla
beraber edâ olunuyor.» buyurdu. Ezana niçin icabet etmezsin? deyince, yine lütf
ile cevap verip, «Bu mescidin minaresi şu kerpiç kadar taştır. Onun üzerinde beş
vakitte ezan okunduğundan bu mescidin ezanına icabet ediyorum. Cuma namazını da
camide kılıyoruz.» buyurdu. Tekrar, «Niçin çok cemaatin faziletini almak
istemezsin?» dedi. Tebessümle buyurdu ki: «Kuyu vak'asından önce olduğu gibi,
eğer huruç huzuruma engel olmasaydı, kalabalık cemaat sevabı canıma minnettir.
Madem ki mazurum, Hak Teâlâ o sevaptan mahrum eylemesin. «Mü'minin niyeti,
amelinden hayırlıdır.» hadis-i şeriftir.» Hafız Efendi haddini bilmeyip,
cevabını almış gitmiştir. O gece evinde yatıp, sabahleyin uyanmış, bir de ne
görsün, Kur'an-ı Kerim'i ve fıkhı tamamen unutmuş. İkinci günü abdest almayı ve
namaz kılmayı tamamen unutmuş, üçüncü günü gözü kör olup nuru gitmiştir.
Dördüncü günü şaşkın hâlde atına binip iki üç adamla Hazret-i Şeyh'in kapısına
can attı. O merhamet madeni onu kör görünce, ağlayıp dua etti. Mübarek elini
gözüne sürdü. Karanlık perdeler açıldı. Eskisi gibi görür oldu. Çok özür diledi
ve utandı. Mürüvvet madeni onu okşarcasına, «Doğruyu söyledin, emr-i maruf
eyledin, say'in meşkûr olsun.» deyip gönlünü aldı. Hafız Efendi tövbe edip,
haddini bilip, o gece bizim hücrede yattı. Sabahleyin kalkınca, eskisi gibi şifa
bulup, unuttukları hep hatırına geldi. Mesrur ve memnun oldu. Hakk'a hamdüsena,
Şeyh'e çok dua edip yüzünü gözünü kapının eşiğine sürüp yaya olarak köyüne
gitti. Gerçi Fakirullah (rahimehullah) istikamet madeni olduğundan, kerametler
menbaı olup, hilafet makamına kavuşmuştur. Lâkin burada bildirilen kerametler,
muhabbet yolu sâliklerine yeterlidir. Zira fenafişşeyh olan Nur-i Muhammedi'ye
erip fenafillah mertebesine gitmiştir.
Nazm:
1. Fakîr-i fânî olan der Cem-i cihânım ben
Emir der o Cem'e bende-i çobânım ben.
2. Fakir der ki, cihan içre şems-i tâbânım ben
Emir der ki ona sâye-i nihânım ben.
3. Emir der bu zaman berr ü bahra hükm ederim
Fakir der ki, şeh-i mülk-i câvidânım ben.
4. Emir der ki, kamu nas içinde makbulüm
Fakir der ki, gönüllerde tatlı canım ben.
5. Fakir der ki, cihan mihnetinden âzâdım
Emir der ki, belâ sihamına nişânım ben.
6. Fakir der ki, ölümdür katımda şehd ü şeker
Emir der ki, ölümden katı cebânım ben.
7. Fakir der ki, kıyamette nem hesab olunur
Emir ü HAKKI der ol gamla bed-gümânım ben.
Açıklamalar:
1. Fenafillah yolunda fakir olan der ki: «Ben cihanın Cemşidiyim.» Cihan
sultanları bile o Cem'e köle olmuş çoban olduklarını söylerler.
2. Fakir der ki, cihan içinde ben, parlayan bir
güneşim. Emir (efendi, padişah) der ki, ben onun gizli gölgesiyim.
3. Emir der ki, ben şu zamanda denizlere ve
karalara hükmetmekteyim. Fakir der ki, ben, sonsuzluk ülkesinin sultanıyım.
4. Emir der ki, bütün insanlar içinde ben en
seçkin olanım. Fakir der ki, ben, gönüllerdeki tatlı canım.
5. Fakir der ki, cihanın eziyetlerinden âzâd
olmuşum. Emir der ki, belâ oklarına hedef olan benim.
6. Fakir der ki, ölüm benim yanımda bal ve
şekerdir. Emir der ki, ben ölümden çok korkmaktayım.
7. Fakir der ki, kıyamette neyimin hesabı görülür
ki! Emir ve Hakkı da der ki, ben o gam ile kötü şüpheler içindeyim.
Dokuzuncu Madde
Hazret-i Şeyh
İsmail Fakirullah (rahmetullahi aleyh) hadimlerinin başı ve evladı gibi bulunan
hilim ve haya madeni Derviş Osman Hüsnî Hakirullah’ın (rahimehullah) Hakk’ın
rahmetine kavuşmasını ve Hazret-i Şeyh ondan sonra bu yetimini bir nazarla
taziye edip, hikmetle tavsiye ve hakimane terbiye ettiğini beyan eder.
Ey aziz! Babam bin seksen bir (1081 / M. 1670) yılında Hasankale'de doğmuş, otuz
yıl kadar okuyup yazıp Çelebi Efendi olmuştur. Yüz on (110) yılında (M. 1698)
soğuk ateşle yanmaya başlamış, yüz on beşte dünyadan usanmış, mürşid-i kâmil
bulmak arzusuna düşmüştür. Erzurum'a geçip, dört-beş yıl orada kalmış, yüz yirmi
iki yılında on yıl seyahat kasdıyla, Erzurum'dan on günlük yere gelmiştir.
Benzeri olmayan azizi orada bulmuştur. Onun sayesinde o mübarek yıl kalmış, dert
ve üzüntüleri, sürura ve huzura dönüşmüştür. Sohbeti bereketiyle evliyanın
havass mertebesini bulmuş, muttali olup, hissi olan keşften haz ve nasip
almıştır. Hayali keşifleri bitmiştir. Yani huzurunda bulunan kimsenin hayali,
onun kalbine aksederdi. Kuşlar ve canavarlar ona yakınlık gösterirlerdi. Bu
nöbet dünyasında elli iki yıl kaldı. Lâkin himmetinin yüksek olması sebebiyle,
kemâllerin en büyüğü olan Hakk'a kavuşmak arzusunda idi. Diğer makam ve
kerâmetleri, belki mâsivâ olan hayalleri gözünden çıkarmıştır. Murad ve maksudu
ancak ölüm ile bulunan visal kemâli olmuştur. Hatta kendi dostlarından Molla
Ziyad adında, o nahiyedeki bir mescid imamı, bir gün yalnızken babama: "Sen bu
azizin yanında evladından aziz iken, on yıldan beri maksadına kavuşamadın mı?"
diye sorunca, babam: "Henüz muradıma kavuşmadım, sana söz veriyorum ki maksadıma
kavuşunca sana haber veririm. Yatakta olsan da seni kaldırırım.” dedi. Bu söz
üzerine on gün geçince babam hastalandı. Bu imam kendisine beş gün beş gece
hizmet etti. Bu zaman zarfında babam, yemeyip, içmeyip, konuşmayıp, ateşler
içinde öyle yatmıştır. 1132 (M. 1719) yılı Receb ayının ortalarında elli iki
yaşında iken, benim çok sevdiğim babam ve anam, dert ortağım, üzüntülerimin
gidericisi hücredaşım, gurbet yoldaşım Derviş Osman Efendi Cuma gecesi sabaha
yakın dünyadan âhirete göç etti. Hak yolunda can verip vuslata erdi. Maksadına
kavuşup, rahmet deryasına daldı. Bu yetim o gece, başka misafir odasında yattı.
Sabahleyin kalkıp hasta babasını görmek isteyince, bekleyenleri beni aldatıp,
"Git önce namazımı kıl, sonra gel, hasta şimdi rahat etti." dediler. Bu söze
inanıp mescide gittim. Herkes burnunu tutuyordu. Hepsinin nezle olduklarını
sandım. Namazdan sonra hücremize geldim. Gördüm ki, pederim gitmişti. Benim de
rahatım gitti. Gönül evim zulmetle doldu. Merhumun ayrılık hasretiyle
viranelerdeki baykuşa döndüm. Öyle feryat etmek istedim ki, sesim göklere
çıkacaktı. Ben bu hâlde iken, o merhamet madeni geldi. Benden o üzüntü ve elemi
aldı. Ben de kalkıp, içimden, "Şimdi ayıptır, sabredeyim, aziz efendimiz
gittikten sonra nasıl ağlayacağımı ben bilirim.” dedim.
O Hazret herkese selam verip, garip oğlunun başı ucunda oturdu. Aşkından şehit
olanın ruhuna bir Fatiha okuyup, murakabe eyledi. Bu fakir o azizin karşısında,
merhumun ayak tarafında ayakta idim. Meğer Hakk'ın inayetinin erişeceği vakit
idi. Gördüm ki, mübarek başını kaldırıp, kimya tesiri olan nazarıyla yüzüme
bakıp, tebessüm ederek taziyede bulundu. O esnada mübarek sadrından şimşek gibi
bir nur parladı. O anda yüreğim süratle titredi. Üzüntü ve elem gidip yerine
sürur ve lezzet doldu. O âlemin babası, bu yetimini yeniden ihyâ edip, kendi
yerine gitti. Gönlüm o zevk ile öyle doldu ki, hislerimden bile dökülüp taştı.
Sanki al, yeşil bayramlıklarımı giydim ve o matem günü bu yetime büyük bayram ve
büyük sürur oldu. Üzüntülü duran ahbablar bu süruruma hayret ettiler. Hak Teâlâ
o pederi rahmetine daldırsın ki bu oğlu ondan ne hayatında bir keder görmüş ne
ölümü zamanında üzülmüştür.
Merhum babamın yüzünü açtım baktım. Gülmüş bir hâli vardı. Yüzü nurlu, bedeni
sıcak, uzun ve mafsalları yumuşak idi. Sanki uykuda idi. Cenaze namazını
Hazret-i Şeyh kendisi kıldırdı. Cenaze namazına üç kasaba ve bütün Siirt halkı
geldi. Beş yüz kadar zimmî de ağlaşıp, harman yerinin bir köşesinde toplandı.
Onun vefatına, oğlundan başka, o memleketin halkı hep üzüldü. Zira Hazret-i
Şeyh'in muhabbetiyle Derviş oğlu da kalplerin mahbubu olmuştur. Definden ve
telkinden sonra, adı geçen imam uykusuz kaldığından hemen gidip evinde, çoluk
çocuğu yanında üzüntüyle yatıp uykuya daldı. Hemen neşeyle fırladı kalktı. Çoluk
çocuğu böyle ani kalkmasından şaşıp sebebini sorduklarında imam ağlayıp, "On beş
gün önce Osman Efendi merhum ile sözleşmiştik. Maksadına kavuştuğunu bana
bildirecekti. Uykuda olsam da beni kaldırıp gidecekti. Sözünü tutmak için
neşeyle geldi. Beni kuşağımdan tutup, "Ne yatarsın, kalk! Ben muradıma erdim."
deyip beni sevindirdi.” dedi. İmam hemen abdest alıp Hazret-i Şeyh'e geldi. O
söz verme hikâyesini anlattı. Hazret hitap edip: “Ey Molla Ziyad! Oğlum Molla
Osman halim, selim, mestur ve teslim olduğundan hayatında iken kemâle erip,
evliyanın havass mertebesine kavuşmuştur. Galiba himmeti yüksek olduğundan ehass-ı
havass ile olmayı murat etmiştir. İnşaallah onların zümresine varmıştır.”
Demek ki, babamın on yıl seyahat niyeti, onun kalan ömrüne işaret idi.
Rahmetullahi aleyh. Ruhu için Fatiha! Babamın vefat ettiği gün, arkadaşı olan
Molla Muhammed Sıhrani de hastalanıp, bir hafta sonra o da vefat eyledi.
Arkadaşından bir hafta sonra geldi ve bir hafta sonra gitti. Hazret-i Şeyh, onun
da cenaze namazını kıldırdı. O da muradına kavuştu. Rahmetullahi aleyh. Ruhu
için Fatiha!
Babası olan efendimiz, bu yetimine şefkat edip iltifat etti. Merhum peder
efendiden sonra onun hizmetleri bize kaldı. O hâkim-i İlahi, bu bozuk huyluyu
nice hikmet şurupları ile terbiye eyledi. Gönül hastalıklarından sıhhat bulunca,
muhabbetiyle onu içeri aldı. Böylece tevhid, tevekkül, tefviz, tahammül, teslim
ve rıza bahçelerine girdi. Can ve cihandan kıymetli ve leziz nimetler buldu.
Hepsinden evlâ ve a'lâ marifet ve muhabbetle fenayı bildi. O kalp tabibinin bu
çirkin hastalıkları olan için terkip eylediği hikmet şerbetleri, güzel
sözleriyle buraya yazılıyor. İşte o mürşid-i kâmil, bu cahil ve gafil
hizmetçisini irşat edip, iktiza ettikçe birer ikişer hikmet buyurmuştur. Nice
müjde işaretleri ile gönül ilaçlarını duyurmuştur:
"Molla İbrahim! Allahü Teâlâ'yı bulan azabından kurtulur.
"Molla! Her şey Allah'tan ve yine Allah'adır.
"Molla! Her şey Allah'ladır ve Allah içindir.
"Molla! Her şey Allahü Teâlâ'nın yed-i kudretindedir ve her şey O'nun
fiilleridir.
"Molla! Allahü Teâlâ'yı seven, Kur'ân-ı Kerim okumayı sever.
"Molla! Kur'ân-ı Kerim okumak insan ruhunun gıdasıdır.
"Molla! Fatiha okumak getirici ve götürücüdür.
"Molla! Allahü Teâlâ'yı seven, Kur'ân-ı Kerim'in bildirdiğiyle amel eder.
"Molla İbrahim! Allahü Teâlâ'yı seven, Habib'ine tabi olur.
"Molla! Allahü Teâlâ'yı seven, Habibullah'ı da sever (aleyhisselâm).
Habibullah'ı seven ona salavatı çok okur.
"Molla! Habibullah'ı seven, sünnetiyle amel eder. Habibullah'ı seven, hadis-i
şeriflerini okur.
"Molla! Mesabih kitabındaki hadislerin hepsi sahihtir.
"Molla İbrahim! Ben babamdan, o da dedemden bütün ilimleri okutmaya mezunuz.
Mesabih'in talimi, Mealim tefsiri ve din ilimlerini öğretmekte seni mezun
kıldım.
"Molla! İbadetlerin en üstünü Müslümanlara din ilmi öğretmektir. İlimlerin en
üstünü de namaz ilmidir. Çünkü o müminin miracıdır. Sen farzları vaktinde,
sünnetleriyle beraber kıl. Mümkünse cemaati de kaçırma.
"Molla! Muhammed aleyhisselamın şeriatı, vücut ağacının meyvesidir. Şeriata
uymak saadet verir. Şeriat dairesinden taşmaktan sakın. Onun ehlinin icmaından
ayrılmaktan kaçın.
"Molla İbrahim! Dünya çocukların oyuncağıdır. Dünya hayal ve noksandır. Dünya
zıll-i zâil ve rüya-yı bâtıldır.
"Molla! Dünya haraptır. Beka Allah içindir. Her şeyi bırak.
"Molla İbrahim! Esas olan kalptir, şart olan muhabbettir. Kalbinde arzusu olan
Mevlâ'yı bulur. Çünkü O kuluna yakındır ve O'nunladır.
"Molla İbrahim! Muhip için riyazet adettir. Yemeyi ve içmeyi azaltmak sıhhat ve
rahatlıktır.
"Molla! Babanın kitabı der ki: Et suyu riyazete mâni değildir. O beş günde bir
yerdi, bu kâseyle su içerdi. Filan kimse bir gün susuz kalsa ve bir tas su içse
riyazeti bozulur.
"Molla! Bir gün ve gecede bir defa bulduğumu yerim.
"Molla İbrahim! Uykuyu azaltmak huzur ve sürurdur.
"Molla! Gece muhiplerin gündüzü, âşıkların mahremidir.
"Molla! Ben işimin başında geceleri severdim. Fecrin doğuşunu gözetirdim,
ışıkların yayılmasını seyrederdim. Şimdi ise yatsıyı kılıyorum, abdest alıp
yatıyorum ve Allahü Teâlâ'nın dilediği kadar uyuyorum.
"Molla İbrahim! Susmak açık bir hikmet ve güzel bir haslettir.
"Molla! Dilin susması kalbin susmasına, kalbin susması Rabb'in marifetine
yardımcı olur.
"Molla! İnsanın selameti dilini korumasındadır. Kalem iki dilden birisidir.
"Molla! Kalp hâllerinin dile gelmesi hâli azaltır ve hüsran olur. Mahlukun sırrı
ifşa olunca ceza gerekir. Nerede kaldı ki Hâlık'ın sırrı aşikâr olsun.
"Molla! Bizim yaratılanlarla işimiz yoktur. Kâinata iltifatımız yoktur.
İnsanlarla sohbet baş ağrısıdır. Ondan, onlardan kesilmelidir.
"Molla! Halk, basiretinle müşahedene engel olan perdedir. Sen de kalbinin
Rabb'ini müşahede etmesine perdesin. Sen senden onlarla perdelenmişsin, Hak ise
senden seninle örtülmüştür.
"Molla! Allahü Teâlâ ile ol, insanlarla değil. İnsanlarla olursan nefsin için
olma. İnsanlarla olmayıp Allahü Teâlâ ile olursan, muvahhid olursun ve her
şeyden fani olursun. İnsanlarla nefsin için olursan adalet üzere ol.
"Molla! Halk ve Hâlık'tan başkası yok. Hâlık'ı beğenirsen, "Allah'tan başkası
benim düşmanımdır." de.
"Molla! Sen Allahü Teâlâ ile halkı arasındasın. Kalbini onlara (mahlûkata)
bağlarsan zarar edersin. Allahü Teâlâ'ya bağlarsan, onlar sana hizmet ederler.
Halkı bırak, kalbinin içine gir. Munisini sırrının halvetinde gör.
"Molla İbrahim! Zikrin efdali "Lâ ilahe illallah"tır. İsmi çok tekrar, Allahü
Teâlâ'nın muhabbetine götürür. Yalnız Allahü Teâlâ'yı zikredeni, Allahü Teâlâ da
zikreder ve sever.
"Molla! Zikrullahın hakikati, O'ndan başkasını unutmaktır. Her şeyi unutursan
Allahü Teâlâ ile kalırsın.
"Molla! Her gün beş yüz kere sessizce "Lâ ilahe illallah" ve dilediği kadar
"Allah" diyen, evliya yolunda süluk eder, ilerler. Bizim yolumuz Üveysî'dir. Bu
yolda telkin Allahü Teâlâ'dandır.
"Molla! Zâkir, gönlünden Mevla'sından başkası geçmeyen, mana cihetinden O'ndan
gayb olmayan, hevâsına meyl etmeyendir. Daimî zikir, ruhun gıdasıdır.
"Molla İbrahim! Fikr-i tamam, evliya-yı kiramın âdetidir. Vücudunu nefy için bir
saat tefekkür, kendini ispat ile yaptığın bir senelik ibadetten hayırlıdır.
"Molla! Hatıralar, kalbe gelen hitaplardır. Melek tarafından olursa ilham,
şeytandan olursa vesvesedir. Nefsten olursa heva, bizzat Allah'tan olursa hak ve
doğru düşüncelerdir. İlhamın alameti, ilme muvafık olması; vesvesenin alameti,
ilme uygun olmaması; hevanın alameti, onu elde etmede günah bulunması; hak ve
hatırın alameti, kalbe kuvvet, lezzet ve marifet gelmesidir. Arkasından sürur,
ilim, hilim, rahat, emniyet, tevekkül, tefviz, teslim, rıza, rahmet, marifet,
muhabbet, hikmet ve lütuf bulunması ve gelmesidir. Yediği haramdan olan bu
hatıraların arasını ayıramaz. Kalp, hatıraların misafirhanesidir.
"Molla İbrahim! Allahü Teâlâ'ya tevekkül et, işini O'na ısmarla.
"Molla! Allahü Teâlâ'ya tevekkül eyle, işini O'na teslim et.
"Molla! Sen de bizim gibisin, işini Allahü Teâlâ'ya teslim et.
"Molla! Tevekkül sahibinin suyu kuyuda, ekmeği gaybdadır. Kalbinde onlar için
düşünce yeri yoktur. Cebinde de parası yoktur.
"Molla İbrahim! Onlardan birini seçene onlar vebal olur.
"Molla! İhtiyarda afet, tefvizde rahatlık vardır. İhtiyarı Rabb'ine terk et.
Çünkü sen hangisinin sana faydalı ve zararlı olduğunu bilmezsin.
"Molla! İbrahim aleyhisselama dikkat et. Rabb'ine nasıl tevekkül etti, nasıl
güvendi. Ateşe atıldı da kimseden yardım istemedi. Cebrail aleyhisselam
kendisine "Bir ihtiyacın var mı?" diye sorunca, "Sendense hayır, O'ndansa evet."
dedi. "O'ndan iste." deyince, "O hâlimi biliyor, O bana yetişir, istememe gerek
yok." dedi. Yusuf aleyhisselam zindandaki arkadaşından yardım isteyince, Rabbi
kendisine: "Hâlbuki veren ve vermeyen Benim. Fayda ve zarar veren Benim."
buyurdu. "Âciz bir mahlûka dayandın ve hikâyeni ona anlattın, ihtiyacını ona
sundun." buyurdu.
"Molla! Tevekkül, tefviz, teslim, sabır ve rıza Allahü Teâlâ'ya varan yolun
esaslarıdır.
"Molla İbrahim! Sabır, Allahü Teâlâ'nın ilhamıdır. Acelecilik şeytanın
desisesidir. Tahammül emn ü emandır.
"Molla! Sabrın başlangıcı çok acı, sonu bal gibi tatlıdır.
"Molla! Allahü Teâlâ saburdur, sabredenleri sever.
"Molla! İlim öğrenmekle; hilim, hilme kendini zorlamakladır. Kalp sultandır.
Tahtı, tevhid ve imandır. Tacı hilimdir. İlim yüksek mertebe, hilim büyük
ihsandır.
"Molla İbrahim! Allahü Teâlâ'dan razı olandan, Allahü Teâlâ da razıdır.
"Molla! Kazaya rıza, evliyanın şanındandır.
"Molla! Sevgiliden gelen bela bahşiştir. Bahşişi kabul etmemek hatadır.
"Molla! Allahü Teâlâ'nın dilediğinde hayır vardır. Allahü Teâlâ'nın yaptığı en
güzeldir.
"Molla! Marifet makamlarının evveli, Allahü Teâlâ'nın muradına sabırdır. Ortası
muradına razı olmaktır. Sonu ise muradıyla olmaktır.
"Molla İbrahim! Sen Rabb'ini tanımak ve sevmekle vaat olunmuşsun. Allah'ın
ikramı gayret ve çalışmayla değil, inayet ve hidayet iledir.
"Molla! On gün sıdk ile O'nun marifetini istersen sana verir. Belki tam bir
teveccüh ile bir gün bir gece istesen sana hidayet verir.
"Molla! Azim olan Allah'tan, sana muradını vermesini yalvarırım.
"Molla! Allahü Teâlâ'ya bütün arzularını sana kolayca vermesi için yalvardım ve
dua ettim.
"Molla! Allahü Teâlâ'dan bütün maksatlarına kavuşmanı ümit ederim.
"Molla! Allahü Teâlâ kulunun marifetini isterse, nurunu kalbine koyar ve onunla
O'nu tanır.
"Molla! Ârifin kalbinde marifet nuru, âlemde güneş gibidir. Doğunca huzurundan
sıyrılanı nuruyla kaplar.
"Molla! Taat ve marifet kulu sultan yapar. Zıddı da sultanı esir ve köle yapar.
"Molla! Nefsini zelil ve fakir bilirsen, Rabb'ini Aziz ve Kadir bilirsin.
Rabb'ini bilmezsen harekette olursun, bilirsen sakin olursun. Marifet, iki dünya
saadetidir. Muhabbet ise gözbebeğidir.
"Molla! Muhabbet, marifetin semeresidir. Marifet ise ezeli hikmetin kalp
semasında ilk parlayan yıldızıdır. Sonra ilim ayı, sonra marifet güneşidir.
Hikmet yıldızının ziyasıyla eşyanın hakikatini, ilim ayının ışığıyla mana
âlemini, marifet güneşinin ışığıyla da Mevla'yı müşahede edersin.
"Molla! Allahü Teâlâ gibi sevgilisi olan başkasına nasıl bakar? Allahü Teâlâ
gibi tabibi olan başkasına nasıl güvenir? Allahü Teâlâ gibi dostu olan
başkasından nasıl korkar? Allahü Teâlâ gibi sahibi, ahbabı olan başkasıyla nasıl
meşgul olur? Allahü Teâlâ gibi güzeli olan başkasına nasıl gönül verir? Nitekim
Allahü Teâlâ buyurur: "Beni sevdiğini söyleyip de kalbinde Benden başkası olan
iddiasında yalancıdır."
"Molla! Allahü Teâlâ'yı seven, O'nu O'ndan başkasına tercih eder. Allah'tan
başkasını terk edenin hâli saf olur. Allahü Teâlâ'yı seveni Allah da sever.
"Molla! Allahü Teâlâ'yı seven, nefsine söz kapılarını, kalbine iki dünya
kapılarını her hâlde kapatır.
"Molla! Her kul zikre, her kalp muhabbete uygun olmayabilir.
"Molla! Müştakların kalpleri Allahü Teâlâ'nın nuruyla aydınlanmıştır.
Konuşurlarsa nefeslerinden nur yayılır.
"Molla! Şevk kulu gayba götürür. O yakındır ve icabet edicidir, seveni biz
severiz.
"Molla! Ben Fakirullah'ım. Allahü Teâlâ'nın sevdiğini severim.
"Molla! Gökler ve yerler yaratılalıdan beri sen bizim sevgilimizsin.
"Molla! Sen Cennet ve Cehennem için değil, belki Allah yolunda muhabbetimiz
içinsin.
"Molla! Sen bizim çocuğumuzsun. Sen benim yanımda Abdülkâdir gibisin. Evladım
gibisin.
"Molla! Benden haya etmeyi bırak. Bana dön. Sen bendensin. Ne yaparsan
kabulümdür.
"Molla İbrahim! Bize yakın olan uzak, uzak olan yakındır. Sen nerede olsan benim
yanımdasın. Seni denize atsam Allahü Teâlâ tekrar seni bana verir.
"Molla! Burada biz seni terbiye ederiz. Allahü Teâlâ seninledir. O senin
yardımcındır, O seni korur. Sana uzun ömür ve çok evlat versin ve sonunu hayır
eylesin.
"Molla İbrahim! Tezkiye edilmiş nefs yıldızdır. Kalb-i selim aydır. Sâf sır
güneştir. Nefsin yeri kapı, kalbin yeri hazret, sırrın yeri aldatma zamanında
hudu ile huzurda bulunmaktır.
"Molla! Mümin salih amel yapınca nefsi kalbine döner, sonra kalbi ruhuna
dönüşür, ruhu da sırrına döner ve fani olur. Sonra fena da değişir ve vücut
olur. İşte bu zaman Allahü Teâlâ ona sunacağı şerbeti sunar, yetiştireceği
tohumu büyütür.
"Molla! O'nu akıl ve düşünce ile ararsan sapıtırsın. Fakr ve hayretle ararsan
hidayet olunursun. Dünyada ve ahirette nerede olursanız sizinle beraberdir.
"Molla! Sen sen olduğun müddetçe müridsin. Kendinden fani olunca muratsın. Büyük
saadet kendinden gayp olmandır. Büyük devlet O'nunla var olmandır.
"Molla! Marifet fena yoludur. Fena tevhid yoludur.
"Molla! O'na teslim olursan sana yaklaşır. O'na karşı gelirsen senden uzaklaşır.
Yakınlığın O'ndan, çıkışın senden, uzaklığın O'ndandır.
"Molla! Sensiz gelirsen kabul olunursun, kendini getirirsen mahcup olursun. O
hâlde kendinden ayrıl, O'nu kalbinde müşahede eyle. Kendinden fena bul, O'nunla
baki olur. Vücut aynasında, mevcuttan başkasını müşahede etme!" Kıymetli sözleri
burada bitti.
Beyt (tercümedir):
İlmi âlimlerin ağzından al, kalbinle, kavgacı akılla değil.
Onuncu Madde
Gavs-ı A’zam
Şeyh İsmail Fakirullah Hazretleri'nin her hâlinde metanetini, tarikatta
istikametini, hakikatte imametini, herkesin ondan yardım görmesini, dünyada
kalma müddetini ve vefatını bildirir.
Ey aziz! Fakirullah (rahmetullahi aleyh) Hazretleri'nin temiz ruhu, fazl
âleminden bulunmuş idi. İnayet hücresinde terbiye kılınmıştı. Fıtri olan
velayeti Allah vergisi idi. Yaratılıştan olan saadeti anadan doğma idi. Onu
görenlerin kalp ve nefsleri onu sever ve ona uyardı. O sultanların kalplerinin
mahbubu, bütün süluk ehlinin efendisi idi. Onun saadet cenabı, havassın
dilekleri kâbesi idi. Devletlü kapısı insanların maksadı idi. Onu gören âlimler
ve cahiller tam veli olduğunu teslim ederlerdi. Asrının feridi, zamanının teki
ve büyüğü idi. Onun şan ve güzel namı, Arabistan ve Kürdistan diyarında meşhur
idi. Güzel hâli İstanbul'dan Hindistan'a varıp İran ve Turan'a yayılmış idi.
Seçilmişler ona seve seve hizmetçi olup, büyüklüğünü kabul etmişlerdi. Sohbetini
bulup, huzurunda bulunanlar hâl ve kemâllerin âlâsını bulmuşlardı. Mübarek
başında ve şerefli göğsünde güneş gibi parlayan nur görmüşlerdi. Onu görenler
kendisini habersiz sevmişlerdi. Ondan aldıklarını alıp erdiklerine onunla
ermişlerdi. Onun hayali cemâlini kalbinde nakşedenler safasını sürmüşlerdi. O
vasıta ile huzur meclisine girmişlerdi. Çünkü o büyük vâsıta, Tarikat-ı
Muhammediyye'de imam idi. Mürşid-i kâmilin alametleri onda tamam idi. Tevfik
onun refiki, orta hâl yolu idi. Üns onun nedimi, bast nesimi idi. Hikmet müşiri,
tefekkür veziri idi. Sıdk rayeti (sancağı), hilim sanatı idi. Mükâşefe gıdası,
müşahede şifası idi. Şeriatın edepleri zahiri, hakikat hâlleri batını idi. O
marifet madeni, göğsü geniş ve şanı azim olanlardan idi. Harikaları çok acip,
garip hâlleri sayılamayacak kadar çok idi. Zamanının evliyasının kutbu, belki
her üzüntülünün gavsı, yani yardımcısı idi. Gönül âleminde, o asrının
evliyasının sultanı, âşıkların cananı, dertlilerin dermanı, cemâl ve kemâl ile
parlak güneş ve basiret sahipleri onun şanında hayran oldukları gibi, suret
âleminin, yani dünya âleminin sultanları olan Mekke-i Mükerreme Şerifi,
Hindistan sultanı Sultan Mahmud ve onun vezirlerinin çoğu ve Kürdistan'daki
bütün kumandanlar ona açık ve gizli mektup ve adaklar ve armağanlar gönderip her
biri dua, rıza ve himmetini kazanmayı arardı. Duası kabul olurdu. İkbal ve
izzeti, himmetinin nüfuzu güneşten açık idi. Onun ahbaba likası, fukaraya itası
minnetsiz idi. Ziyaret edenlere öğütleri, diğerlerine sevgi ve duası bol idi.
İnsanlar ve cinler ona tazim ve ikram ile emrine ram olup rızasını ister idi.
Zira o, insanların ve cinlerin mürşidi, marifet sahiplerinin şeyhi idi.
Âlemdekilerin azizi, Âdem'in hilafette varisi ve Habib-i Rahman'ın vasisi idi.
Allahü Teâlâ bizi bereketlerinden faydalandırsın. Âmin.
Şerif Mes'ûd'un o gönüller sevgilisine gönderdiği mektup şöyle idi: “Akıl ve
kıyas ile anlaşılamayan sözleri, manaları açan Allahü Teâlâ'ya hamd olsun. Diğer
insanların huzuruna kavuşmadıkları Hazretinize sevgi ve bağlılıklarımı arz
ederim. Yanınızda olanlar seçilmişlerdir. Şöyle ki onları bilen sizi tanır.
Onları tanıyan şüphesiz sizi bulur. Onlardan birini bulan kurtuldu. Onlardan
birinin kabul ettiği ünsiyetle Hakk'a vasıl olur. Kuds denizinden içip üns
minderinde oturana salât ü selam, âline ve Ashabına en iyi dualar olsun. Onun
Ashabı (aleyhimürrıdvân) ehadiyet celisinin sırlarını müşahede eylediler.
Sıfatları Rabb'in müşahedesinde fani oldu.
Allahü Teâlâ'nın selamı üzerinize olsun. Hazret-i Şeyh'imiz, tarikatın imamı,
hakikatin öncüsü, irşat makamının ehli, kulların işlerinin tanzim edicisi, her
hâlinde Allahü Teâlâ'ya dönmüş olan, söz ve hâliyle insanları Hakk'a çağıran,
şekil ve ruhların özü, mülk ve melekûtün hâllerini bilen, kuds ve lâhut
âlemlerinin sırlarına vâkıf, Ârif-i billah olarak tanınan, Hak'tan başkasından
kesilip Allah'a kavuşan azizimiz ve efendimiz Fakirullah! Allahü Teâlâ sizi
daimî eylesin.”
O temiz ruh yeryüzüne inip kemâl kazanıp Hakk'ı ârif, insanlar tarafından maruf
(tanınmış) olup, ezeli inayetlere kavuşmuş, ebedi feyizlere menba olmuş, iki
cihanı gönül aynasında bulmuştu. Her şeyi unutup yalnız Rabb'ini bilip O'nunla
kalmış idi. Böylece bu dünyanın cevr ü cefasından yüz çevirip zevk ve safa
âlemine dönmüş, bu dünyanın zulmet ve bulanıklığının çokluğundan usanıp vahdet
âleminde daimî kavuşmak şerbetini arzulamıştı. Bu dükkânda bir acip cilve ile
nöbetini savıp göç vakti gelmiş idi. Bu fani dünyadan o baki âhirete gitmek ona
kolay olmuş idi. Zira o beka sahibi, kuyuya düştüğü zaman iradi ölüm ile ölmüş
idi. Ruh-i pâki beden mezarında mahpus gibi kalmış idi. Yaşı sekseni geçince,
1147 (M. 1734) yılı Şevval ayının ortasında, o herkesin babası bir hafta kadar
gönül denizine daldı. İnsanlar onu hastalıktan kendinden geçmiş sandılar. Sonra
Cuma gecesi yatsıdan sonra o hâlden bu his âlemine geldi. Evlat ve torunlarını
yanına çağırıp ilim ve salah ile vasiyet eyledi. Herkesin zimmetini ibra edip,
türbesi evkafına büyük oğlu Abdülkadir Efendi'yi mütevelli etti. Sonra "Yâsin-i
Şerif okuyun." buyurdu. O esnada şerefli odası güzel kokularla doldu. Sanki
birer hokka ud ve anber yakılmış gibi oldu. Çocukları ve torunları gam ve
üzüntüde idiler. Onun içinse o gece bayram ve sürur gecesi oldu. "Selamün kavlen
min Rabbirrahim"i işitince "Allah" deyip cismini bırakıp canını Hakk'a verdi.
Ruhu gidip latif cismi kaldı. O huzur sahibi bu dar-ı gururu (dünyayı) bırakıp
dar-ı sürura gidince, çocukları ve torunları ayrılığına ağlayıp şaşıp kaldılar.
O gece ona büyük bayram iken onlara matem oldu. O gece evlad-ı kiramı sabaha
kadar yıkayıp kefenleyip vasiyetini tuttular. Geceleyin Siirt halkına ve civar
köy ve nahiyelerden beş altı tanesine adamlar gönderilip sabahleyin hepsi geldi.
Çok sayıda cemaat toplanıp oğlu Abdülkadir Efendi cenaze namazını kıldı. Mezarı
babam Osman Efendi ile Muhammed Efendi'nin türbelerinin önünde kazıldı. Nahiye
halkı kırk gün sabah ve akşam mübarek mezarına gelip Kur'ân-ı Kerim okundu.
Oraya büyük bir kubbe yapılıp içine vefat tarihi yazıldı. Mezar üzerine süslü ve
yıldızlarla örtülü yüksek bir sanduka yapıldı. Haftada bir gün o nahiye
ahalisine kabri yanında birer ikişer ekmek, kendi evkafından tayin edildi.
Mezarı ziyaret ve teberrük olunur. Kaddesallahü sirruh. Temiz ruhu için Fatiha.
Nazım:
I. Ey Hace! Bu zindandan, eflak-i dil ü candan,
Ben azm-i sefer kıldım, hoş rahgüzer kıldım.
II. Can azm-i sema etti. Ol semte
can gitti.
Tâ ma'denine yetti, ol semte nazar kıldım.
III. Seyl misli revan oldum, o hamr
ile hoş doldum.
Vahdet yemmini buldum, ben bahri makar kıldım.
IV. Gönülden evime tâbân, mihr ile
edip devran,
Gösterdi yüzün rahşan. Ben seyr-i kamer kıldım.
V. Can içre o canandır. Arif işi
seyrandır.
Dil hüsnüne hayrandır, ben zevk-i diğer kıldım.
VI. Ol vuslata ruhanî, seyr ü
sefer-i canı,
Hoş buldu bu ruh ânı, ben havf ü hatar kıldım.
VII. Hakkı! Dil ü can dolsun, bi-perde
anı bulsun!
Ol hamr ile mest olsun. Ben cismi siper kıldım.
I. Ey efendi! Ben bu dünya ve beden zindanından çıkıp yola koyuldum. Gönül ve
can göğünden güzelce yola çıktım.
II. Can, semaya gitmek için yola
çıktı, tâ ki aslına ulaşsın. Canların gittiği o semte bakar oldum, orayı hedef
edindim.
III. Sel gibi aktım ve vahdet
denizine ulaştım. O içki ile dopdolu oldum da ben denizi yurt edindim.
IV. Gönülden evime apaydınlık
olarak parlak yüzünü gösterdi. Güneş ile devrane çıkıp kamer seyri eyledim.
V. Canımın içindeki O sevgilidir.
Gönül O'nun güzelliğiyle kendinden geçmiştir. Arifin işi seyrandır, ben de onun
gibi bambaşka bir zevke erdim.
VI. O ruhani vuslat ki bu ruhum Ona
erişti. Canın seyr ü seferini ise ben korku ve tehlike gördüm.
VII. Ey Hakkı! Gönül ve canın o aşk
içkisiyle kendinden geçsin de arada perde olmaksızın O'na ulaşsın. Bunun için de
ben, bedenimi siper eyledim.
| |