Sünneti ihyâya ve bid'ati imhâya ve Seyyidü'l-Mürselin'e (aleyhim a'lâ
âlihissalâtü ves-selâm) mutabeat ve muhabbete gayret göstermek ve kendi
ve dostları hakkındaki mektûbuna cevab vermektedir.
NOT:
Molla Muhammed Hanîf'e yazılmıştır.
Bismillahirrahmanirrahîm. Allahü teâlâya hamd ve Resûl-i kerimine
salatü selâmdan sonra: Ömrümüz şükretmeye uygun hâlde geçiyor.
Allahü sübhânehü ve teâlâdan sıhhat ve âfiyetinize, şerîat-i aliyye
ve Sünnet-i Seniyye-i Mustafaviyye caddesi üzere bulunmanıza duâ ederim.
Azîz kardeşim! Kıyâmetin yaklaştığı zamandayız. Zulmetler, karanlıklar
gittikçe artıyor. Dünya bu zulmetlerin girdabına gömülmüş gidiyor. Bir
kahraman lâzımdır ki, böyle bir zamanda sünneti ihyâ, bid'ati imhâ etsin.
Resûlullah'ın sünnetinin nûr ve ışıkları olmadan doğru yolu bulmak
muhâldir. Resûlullah'a tâbi olmadan kurtuluş aramak kuru hayaldir.
Sofiyye tarîkatina girip ilerlemek ve zâtın muhabbetine kavuşmak
Âlemlerin Rabbinin Habîbine tâbi olmadan ele geçmez. "Ey
Habibim, onlara de ki, Allahü teâlâyı seviyorsanız, bana tâbi olun.
Allah bana tâbi olanları sever" [Ali İmran-31] âyet-i
kerîmesi bu sözümüzü desteklemektedir. Bu husûsta kişi kendi
saâdetini, her bir işinde, o din ve dünyanın Serverine benzetmekte
bulmalıdır. Aleyhi ve a'lâ âlihissalâtü ves-selâm; âdette olsun,
ibâdette olsun, muâmelâtta olsun, hep ona benzemeye çalışmalıdır. Bu
dünyada bir kimsenin sevdiğine benzemek istemesinden, sevenin ne kadar
sevdiğini görüyoruz. Sevenin gözünde sevilene benzeyen kıymetli ve
sevgili oluyor. Bunun gibi yine görüyoruz ki, sevgilinin sevdikleri
seviliyor, düşmanları ise sevilmiyor. O hâlde sûrî ve ma'nevî bütün
kemâller O'nu (aleyhi ve a'lâ âlihissalâtü ves-selâm) sevmeye
bağlıdır. İnsanın kemâli bu terazi ile ölçülmektedir. Bunun için
tâatlerin ibadetlerin en kıymetlisi, Allahü teâlânın evliyâsını
[sevgili kullarını) sevmek ve düşmanlarını sevmemektir. Çünkü bu ma'nâ,
muhabbetin çokluğundan ileri gelmektedir. Çünkü dostun sevdiklerini
sevmek ve düşmanlarını sevmemek insanda kendiliğinden hâsıl olur ve
insan bu husûsta akılla hareket etmez. "Sizden birinize deli denmedikçe
îmânı kâmil olmaz" hadîs-i şerîfi buna şâhiddir. Kimde bu
cünün [akılsız iş yapma] yoksa, onun muhabbetten nasîbi yoktur.
Teberrisiz tevelli olmaz. Ya'nî düşmanlardan uzak olmadıkça dostlara
yakın olunmaz. Elden geldiği kadar buna uymak lazımdır. Bu kaide Ashâb-ı
kiramın büyükleri hakkında değildir. Bir takım câhiller Hazreti Ali'yi
sevenin Ashâb-ı kirâmın büyüklerini sevmemesi lâzımdır diyorlar. Bu
sözleri doğru değildir. Çünkü birini sevenin, onun düşmanlarını
sevmemesi lâzımdır, dostlarını değil. Zira Allahü teâlâ Fetih sûresi
29. âyetinde, Ashâb-ı kirâm (aleyhimurrıdvân) için: "Birbirlerine
çok merhametlidirler" buyuruyor. Birbirlerine rahîm olduklarını
bildiriyor. Bu âyet-i kerîme Ashâb-ı kiramın, birbirlerine çok ve
devamlı merhametli olduklarını gösteriyor. Merhamete uymayan buğz, kin,
hased ve adâvetin, onların aralarında hiç bulunmadığını haber veriyor.
Çünkü sıfat-ı müşebbehe [gramer bakımından sıfat olan bir söz]
devamlılık gösterdiğinden, bu son derece dostluk ve sevgi sıfatının bu
büyükler arasında devamlı olmasını gerektiriyor. Hadîs-i şerîfte: "Ümmetimin
ümmetime en merhametlisi Ebû Bekir'dir" buyuruldu. Merhameti en çok
olanın, bu ümmete kin ve adaveti hiç düşünülebilir mi?
Esas sözümüze gelelim. Evliyâyı sevmek ve düşmanlara düşmanlık en
büyük tâat ve ibâdettirde kalmıştık. Nitekim haberlerde geldi ki:
Allahü teâlâ Mûsâ aleyhisselâma: "Sırf bana mahsûs hiçbir amel
işledin mi?" buyurdu. Yâ Rabbi senin için namaz kıldım, oruç tuttum,
zekât [sadaka] verdim ve ismini zikrettim, dedi. Allahü teâlâ, namazın
sana hüccet ve burhan, orucun Cehennem ateşine kalkan, zekâtın kıyâmette
gölge, zikrin nûrdur. Benim için ne yaptın? O zaman Mûsâ aleyhisselâm,
Yâ Rabbi senin için olan amel nedir? dedi. Allahü teâlâ: Sevdiklerimi
benim için sevdin mi, düşmanlarıma benim için düşmanlık ettin mi?
buyurdu. Mûsâ aleyhisselâm bu beyândan, Allahü teâlânın en çok
sevdiği amelin hubb-i fillah ve buğd-ı fillah (Allah için sevmek ve Allah
için buğz etmek) olduğunu anladı.
Molla Teymûr'un getirdiği mektûbda yazıyor ki, bir gece kalkmış,
abdestin şükür namazından sonra, tam bir acz ile duâ etmiş, Hazreti
Îşân'ın [Muhammed Ma'sûm hazretlerinin] ve filân azîzin husûsî
vesîle ve tavassut etmesini istemiş de, bir an geçmeden bir nisbet zahir
olmuş; şöyle şöyle hâller olmuş. Epey bir zaman lakayd kalmış, sonra
o hâl ağır ağır üzerinden çekilmiş... Allahü teâlâya şükrü eda
edin. Zira sadece bir duâ ile kabûl eseri göründü ve husûsî bir
nisbet ele geçti. Lâkin hayret ediyorum ki, yüksek pîrimizin nisbetini
istemek yanında, bir başka azîzin nisbetini zikretmek nereden aklınıza
geldi. Halbuki bilinen bir gerçektir ki, başka yerden bir nisbet gelse,
onu da pîrinden, mürşidinden bilmeli, teveccüh kıblesini hep birde
tutmalıdır.
Herhâlde murâdınız, o Hazret'in husûsî nisbeti ve o Hazret'in nisbetine
ulaşan o büyüğün [aynı] nisbetidir. O zaman bu iki nisbet, bizim
Hazreti Îşân'ımızın nisbeti olur.
Yine yazıyorsunuz ki, ahbablar ve yakınlar evlerine da'vet ediyorlar, ama o
tatlılık ve lezzeti bulamıyorum. Huzurunuzda da bundan size bahsetmiştim ve
ne yapabiliriz diye sormuştunuz. Azîzim, da'vete icâbet sünnettir.
Sünneti edâ etmekle kalbdeki tatlılıkta bir azalma ve gevşeme niçin
olsun! Ama da'vete icâbetin de şartları vardır. Fıkıh kitablarında bunlar
yazılıdır. Bir kısmı şöyledir: Yemekte gösteriş ve şöhret olmayacak.
Yemek helâldan olacak. Yemek yenen yerde, oyun ve çalgı bulunmayacak.
Herkes da'vet edilmiş olmayacak vesâire. Eğer da'vette bütün bu şartlar
mevcûd ise, sünneti yerine getirmek niyetiyle, icâbet edilir. Yemek
yemeye ve başka bir husûsiyete ihtiyaç yoktur. Umulur ki, bâtın
nisbetinde menfi bir değişme olmaz. Rivâyette geldi ki, ziyafette
sünneti yerine getirmek, niyyeti ile hazır olur. Yemek yemek şart
değildir. Süfyân-ı Sevrî hazretleri buyuruyor ki: "Bir kimse, Allah
rızâsı için niyyet etmeden, yemeğe da'vet ederse, ona bir günah yazılır;
niyyet etmeden gidene de iki günah yazılır". Şartlardan biri noksan olan
da'vete gitmek sünnet değildir. Çünkü kalbinin işine halel getiren
şey zararlıdır.
Yazıyorsunuz ki, bu yolculukta ihsân edilen nisbetten nasîb ve pay aldık.
Şaşmaya lüzûm yok, kerîmlerin kâsesinden toprağa da nasib vardır.
Şeyh İvaz'ın bu fakîr hakkında gördüğü müjdeleyici vâkı'alar,
Server-i Alemden (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) ve diğer
meşâyıhtan gördüklerine ve işittikleri dâir Molla Teymûr'un ve Molla
Mir Nevruz'un mektûblarında yazılı olanlar ümidimizi artırdı. Ve Allahü
teâlâya şükretmemize sebeb oldu.
Bir gencin ve yine başka bir gencin hâllerinden yazdıklarınız doğru ve
yüksek hâllerdir. Yâ Rabbi, dinde kardeşlerimizin sayısını artır.
Ciğerpâre oğlunuzun vefât ettiğini yazıyorsunuz.
İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râci'un.
Allahü teâlâ ni'mel bedel [karşılığında daha iyisini] ihsân eylesin!
Sabır ve kazaya rıza versin.
Hakîkî mahrûmluk, sevabdan mahrûm kalmaktır. Hadis-i şerifte buyuruldu
ki: "Mü'mine gelen kazaya şaşılır. Hayır gelince hamd ve şükür
eder. Musîbet gelince, Rabbine hamd eder ve sabr eder, mü'mine her bir
şey için, hatta hanımının ağzına bir lokma uzatmasına da, sevâb verilir."