Tâliblere teveccüh, hastalık ve şiddetin giderilmesi
için teveccüh ve ölülerin derecelerini yükseltmek için teveccüh ve benzeri
şeylerden bahseder.
NOT:
Şeyh Bedreddin'e.
Allahü teâlâya hamd, seçtiği kullarına selâm olsun! Azîz kerîm kardeşim,
kemâller sahibi, yüksek dereceler ehli (hidâyet güneşi ve ifâde nûrları
tâliblerin üzerine ilelebet parlasın) bizden birkaç şey suâl eder. İlmim,
vüs'atım kadar cevab vermeye çalışayım. Allah yardımcımız olsun ve ona
dayanırız.
Zikir ve meşguliyetin çeşitleri Mahciyu mektûbunda geniş olarak
bildirilmiştir. Oradan alır okursunuz.
Zât-ı teâlânın isminde ve diğer meşguliyetlerde teveccüh birdir, aynıdır.
Bunda esas müteveccih olanın bütün varlığı ile teveccüh etmesi, teveccüh
edeceği kişiye yönelmesi ve yoğunlaşması, teveccüh edeceği şeyi esas alması
gerektir. Hastalık ve şiddetlerde de teveccüh böyledir. Murâdına ermek,
maksadına kavuşmak ola, hep aynıdır. Ama sâlikin bir makâmdan bir başka
makâma terakkîsi [çıkarılması) için teveccühte zikrolunan şartlar mevcûd
olup sâliki istediği makâma çekmektir. İlerlemesini isteyip belli bir
makâm düşünülmemişse, bulunduğu makâmdan yukarı çeker. Ölülere olan teveccüh
de bunun gibidir ki, terakkîsini isterse, aynı şekilde onu yukarı çeker.
Amma istidâdları bilmek ve her istidâdın, zikrin, şuğlun (meşgalenin) ve benzerlerinin
hangisiyle alakalı olduğunu bilmek, ilmen ve farkan ilim sahibi olanlara mahsûstur. İcmâl-i ilim sahibinin, aynı şekilde ilmi olmayan kimsenin hâline
münasib olan budur ki, şeyhinden dinlediği ve tavrından anladığı şekilde
zikir ta'limi ede. Bizim tarîkatımızda çoğunlukla ism-i zât zikri [Allah]
ta'lim olunur. Eğer talib ondan etkilenmezse, mücerred vukuf-i kalbî ile
emredip teveccüh edeler. Allah'ın izni ile tesiri olur. Sonra nefyü isbât ve
sâir şuğuller ta'lim olunur.
Sâlik iştigal yolunu aldıktan sonra serbest bırakılır. Kendisi için tefrikadan daha uzak ve cemiyyete daha yakın olan her şuğul [vazîfe] ile meşgul
ol diye emr olunur. Lakin nefy ü isbât ile meşgul olmak ilerlemeye çok tesir
eder ve kalbin tenvîrine (nurlanmasına) ve alakalardan ve hadis-i nefsten
kurtulmaya en
yakın yoldur. Sâlike huzur ve istiğrak galebe eyleyince, onun muhafazası ile
emr olunur ve o hâlde zikri bırakması söylenir.
Açıklama:
[Hadîs-i
nefs: Kalbe gelip de, yapmakla yapmamak arasında tereddüde
sebeb olan düşünce.
Kalbe gelen düşünce beş derecedir: Birincisi, kalbde durmaz, uzaklaştırılır.
Buna hâcis denir. İkincisi kalbde bir zaman kalır. Buna hâtır denir.
Üçüncüsü, hadîs-i nefstir. Dördüncüsü, yapılması tercîh edilir. Buna hemm
denir. Beşinci derecede bu tercîh kuvvetlenip, karar verilir. Buna azm ve
cezm denir. İlk üç dereceyi melekler yazmaz. Hemm, hasene (iyilik) ise
yazılır. Seyyie yâni kötülük ve günah ise, terk edilince, sevâb yazılır. Azm
olursa, bir günah yazılır. İşlenmezse bu da affolur. (Abdülganî Nablüsî)]
Malûm ola ki, Şeyhimiz ve İmâmımız (kaddesallahü subhânehü bi-sırrıh-il
akdes) her ne kadar bazı risâle ve mektûblarında, şeyh olan kimseye,
zikirlerden tâlibin hâline münasib, istidâd ve kabiliyetine uygun olan zikri
ve şuğlu vermesi lâzımdır diyorsa da, ömürlerinin sonunda, bütün tâliblere,
zâtın ismini ta'lim eylemek yolunu tercih eylemişlerdir. İstidâdlarının
farklı olması hâlinde aralarını ayırmazdı. Bunun sırrı, daha önce bizim bazı
mektûblarda yazdığımız ve beyan ettiğimizdir ki, Îşân'ın bu hâlleri ilk
zamanlarda seyri velâyet etvarında olduğu zamanlarda idi ki, velâyetin
kemâli cezbe ve sülûke bağlıdır ve bunlar velâyetin iki esası olup velâyet
bunlarla hâsıl olur.
O hâlde velâyet kemâlâtında müridin hâli gözetilerek ve istidâdına uygun
olan ta'lîm verilerek tarîkata almak şeyh için lâzımdır ve istidâdına
uymayan ta'lim etmemelidir ki, sülûkunu kolay yapabilsin ve emrinde bir hata
bulunmasın. Mesela müridin istidâdı cezbeye uygun olunca, ona cezbeye uygun
olan yolu ta'lim etmelidir. Eğer ona sülûke uygun olan yolu ta'lim ederse,
çoğu zaman işinde uygunsuzluk ve sülûkunda zorluk çıkar ve ilerlemesi çok
yavaş olur ve ikisi de işin ıslahında meşakkat çeker.
Hazreti Şeyh (kuddise sirruh) velâyetten yükselip kemâlât-ı nübüvvete
teba'iyyet ve verasetle kavuşunca, cezbe ve sülûk dairesinden çıktılar.
Çünkü kemâlât-ı nübüvvet bunlara bağlı değildir, onların üstüdür. Bu tarîkte
sâlikin ilerlemesi, sadece şeyhin sohbeti ve muhabbeti ve edeblerine
riâyetle ve şerîatın ahkâmına ve Resûl-i Ekrem'in (sallallahü teâlâ aleyhi
ve sellem) sünnetine ittiba' iledir. Tâlib böyle şeyhin sohbetinde tedrîcen
istidâd bakımından kemâle gelir ve belki şeyhin kemâlâtına kavuşur.
İstidâdına münasib olan yola şeyhin onu irşadına luzûm kalmaz. Sûrette zikir
kendince faydalı olsa da, tâlibe ta'lim teselli [moral] içindir. Kavuşmanın
esası değildir. Çünkü burada kavuşturacak esas, sadece sohbettir. Bu da
sohbet sahibinde fânî olmak şartıyladır. Nitekim Asr-ı evvelde de bu şekilde
idi [Ya'nî Ashâb-ı kirâm, Resûlullah'ın sohbetinde, onda fânî olarak
yetişmişlerdi]. Zira Sahâbe ve Tâbiîn sâdece sohbet ile nihâyetsiz kemâlâta
vasıl oldular.