İçindekiler


DÖRDÜNCÜ MEKTUP

Mevlâna Halid (k.s) bu mektubu Yüce Osmanlı Devlet-i Aliyesi'nin merkezinde bulunan büyük halifelerine göndermiştir. Allah (c.c) nûrlarını bize de akıtsın.

Hamd Allah’a mahsustur. O bize kâfidir. Salat-u selam Allah’ın seçtiği kullar üzerine olsun.

Allah’tan şiddetli aşkı talep eden fakir kul Halid’den (k.s), ulu hilâfet merkezinde ikâmet eden, ihlas ve kerem sahibi kardeşlerine.

Allah (c.c) saltanat merkezi İstanbul’u hâinlerin hilelerinden korusun. Allah’ın yardımı; orayı ve tüm İslam beldelerini himaye eden padişaha kıyamete kadar devam etsin!

Hepinize kâmil selâm, hürmet ve ikram. Zâtınızın sıhhatine delâlet eden mektubunuz geldi. Münkirlerin devamlı sıkıştırmalarına rağmen aydınlık ve yüce tarikattaki sebatınız bizi sevindirdi. Defalarca Allah’a hamd ettim. Hakk’el-yakîn sırlarından gâfil olan bazı kimselerin râbıtayı bid’at saydıkları ve râbıtanın aslının, hakîkatinin olmadığına itikat ettiklerine dair söylentiler bize kadar ulaştı.

Hayır, öyle değildir. Hakîkatte râbıta, yüce Nakşibendî Tarikâtı'nın esaslarından büyük bir esastır. Hatta Kitab-ı Aziz ve sünnet-i Resûle yapışmaktan sonra Allah-ü Teala’ya vâsıl olmanın en büyük sebebi râbıtadır. Hatta Nakşibendî sâdatının bir kısmı terbiye ve tâlimde yalnız onunla yetinirdi. Bazısı da râbıtadan başkasını da emrederdi. Bununla beraber fenâ fillahın başlangıcı olan, fenâ fişşeyh'e giden yolların en kısasının râbıta olduğunu kesin olarak söylerlerdi.

Sâdatımızın bir kısmı râbıtayı yüce Allah’ın (c.c);

“Ey iman edenler, Allah'tan korkunuz ve sâdıklarla beraber olunuz” (Tevbe 119)

Meâlindeki kavl-i celilesiyle isbât ederdi. Sâdatımızın ulularından Şeyh Hâce Ubeydullah Ahrar’ın (k.s) sözünün hülâsası şudur;

“Âlemlerin Rabbi olan Yüce Allah’ın (c.c) kelâmındaki sâdıklarla beraber olmak emri, zahirî veya mânevi beraberliği gerektirir. Mânen beraber olmak ise râbıta ile tefsir edilmiştir.” Râbıta ise ehlinin nezdinde meşhur olup, "Reşâhat" adlı kitapta tafsilatlıca yazılmıştır. Sanırım ki: Râbıtayı inkâr edenler onun ıstılahtaki mânasının ne olduğunu düşünmüyorlar. Şâyet düşünselerdi inkâr etmezlerdi.

Râbıta: Tarikâtta müridin, kâmil ve fenâfillah makâmında bulunan şeyhinin ruhâniyetinden medet istemesidir. Şeyhin suretini düşünmek edep ve terbiyeyi muhafaza ettirir. Müridin şeyhinin yanında hazır olduğunu düşünmesi feyz alabilmesini sağlar. Huzûru ve nûru tamamlanır. Bu râbıta sebebiyle mürid, kötü ve çirkin işlerden uzaklaşır.

Bunları, alnında Cenab-ı Allah’ın sapık olarak yazdığı, gazap ve mahrum olmakla damgaladığından başkası inkâr edemez. Râbıtayı inkâr eden kimse evliyâya inanıyorsa, onların sözlerini dinlemelidir. Veliler, râbıtanın güzel ve faydasının çok olduğunu söylemişlerdir. Hatta bu konuda görüş birliği etmişlerdir. Onların (ks.e) kudsî kelimelerini araştırıp, hoş sohbetlerinin kokusunu koklayanlara bunlar gizli değildir. Şayet râbıtayı inkâr eden kişinin, velilere itikâdı yoksa, şeriat imamlarının, usûl-ü fıkıh ile furû-u fıkıh ilminin üstadlarının sözlerine itikâd etmesi lâzımdır. Dört hak mezhepten imamlar açıkça veya imâen râbıtadan bahsetmişlerdir. Onların (rh.a) söylediklerinin bir kısmını burada zikredip, yerlerini de göstereceğim. Tâ ki kalbinde hastalık bulunmayan kişiler oralara müracaat etsinler. Nefsanî arzularına uyarak velileri inkâr etmesinler. En doğru yola hidâyet eden Allahü Teâla'dan tevfik dileyerek derim ki:

Cenâb-ı Hakk’ın buyurduğu: “Şâyet Yusuf (a.s) Rabbinin burhanını görmeseydi.” (Yusuf/24) meâlindeki ayeti celilenin tefsirinde, ruhanî tasarruf ve imdada işaret olduğunu, müfessirlerin çoğu açıkça söylemişlerdir. Müfessirlerin çoğunluğuyla aynı görüşte olanlardan biri de ‘Keşşaf’ tefsirinin sahibidir. Bu zât Zemahşerî, mu’tezili olmakla birlikte der ki:

"Âyetteki ‘burhan’ kelimesi şöyle tefsir edilmiştir: Yusuf (a.s) kadına yaklaşmak isterken ‘sakın, sakın’ diye bir ses işitti. Hz. Yusuf (a.s) bu sese aldırış etmedi. Sesi ikinci sefer işitti yine önem vermedi. Üçüncü sefer ‘ondan yüz çevir’ diye işitti. Bu söz de kendisine tesir etmeyince, Yakub'un (a.s) sûreti ‘parmağının ucunu ısırır bir halde' Yusuf’a (a.s) göründü. Bazıları da Hz. Yakub'un (a.s) Hz. Yusuf’un (a.s) göğsüne eliyle vurduğunu nakleder. Bu hususta başka rivayetler de mevcuttur.”

Hanefî imamlarından, eş-Şeyh İmam Ekmelüddin, ‘Şerhü’l-Meşârik’ adlı kitabında Peygamber Efendimiz (a.s):

“Beni rüyasında gören, gerçek olarak beni görmüştür. Zîra şeytan benim sûretime girip de görünemez.” Hadisinin şerhinde demiştir ki:

"İki şahsın ister uykuda isterse uyanık iken bir arada bulunmalarına sebeb, aralarında birleştirici bir unsurun olmasıdır. Bu da beş şekilde gerçekleşebilir.

1- Zatta ortaklık,
2- Sıfatlarda ortaklık,
3- Halde ortaklık,
4- Fiillerde ortaklık,
5- Mertebelerde ortaklık,

Bu münasebetler nasıl düşünülürse düşünülsün, bu beş asıldan dışarıya çıkmaz. İki şeyin arasındaki birleştirici vasıfların, ayrıca sıfatlarla kuvvet bulması veya ondan daha zayıf olmasına göre, aralarında münasebet bulunan iki zâtın birleşmesiyle çoğalır veya azalır. (Birleştirici sebepler ayırıcı sebeplerden fazla ise, birleşmeleri de fazla olur. Ayırıcı sebepler birleştirici sebeplerden daha fazla ise birleşmek ve görüşmek daha az olur.) Bazen birleştirici sebepler, zıddı olan ayırt edici sebeplere o kadar baskın olur ki, muhabbet kuvvetlenir ve o iki şahıs birbirinden ayrılmaz. Bazen de bunun aksi olabilir. Kim bu saydığımız beş aslı tahsil eder de geçmiş zâtların ruhları arasında münasebet kurabilirse, istediği zaman onlarla birleşebilir.”

Yine Hanefîlerden ‘El-Eşbah’ Kitabı'na haşiye yazan Seyyid Ahmed bin Muhammed el Hamevî, ‘Nefahâtül-Kurb vel-İttisâl’ Kitabı'nda özet olarak şöyle demiştir:

"Muhakkak ki, velilerin ruhâniyetleri cisimlerine galip geldikleri için, bazen birkaç sûrette zahir olurlar. Sahih olarak rivâyet edilen hadis-i şerifte peygamber efendimiz (a.s):

'(Kıyamette) Cennet ehlinden bir kısım, cennet kapılarının her bir kapısından çağrılır.' Buyurduklarında, Hz Ebu Bekir (r.a):

– Yâ Rasulellah (a.s) tüm kapılardan girebilen olur mu? Diye sorduklarında Peygamber Efendimiz (a.s):

– Evet, vardır. Senin de onlardan olduğunu ümid ederim.” Buyurdular. Bu hadis-i şerif söylediğimiz mânaya delil kabul edilmiştir. (Cisim ile değil, ruhâniyet ile birkaç sûrette görüldüğünde, her kapıdan girebilmesi mümkündür.)"

Büyükler, rûh-i küllî olduğu vakit, yetmiş bin sûrette zahir olabilir, demişlerdir. Bu, dünyada böyledir, berzah âleminde ise bu sûretlere girmesi daha da kolaydır. Zîra berzah âleminde rûh cesetten ayrıldığı için, daha kuvvetli ve müstakil olur.

Şafiî imamlarından Gazâlî (r.a) İhyâ Kitabı'ndaki, namazın her rüknünde kalbin hazır olmasını anlatan babda şöyle der;

"Peygamber Efendimizin sûretini ve kerim şahsını kalbinde hazır eyle. 'Es-selâmu aleyke eyyühe'n-nebiyyu', derken inan ki senin selâmın kendilerine ulaşır ve O, daha kâmili ile sana cevap verir.

Şeyh Şihâb-i Hafacanî’nin şeyhi olan Allâme Şihab Ahmet El Mekkî ‘Şerhu'l-Bab’ adlı kitabında, teşehhüd (tahiyyat) kelimelerinin mânalarını açıklarken şöyle der:

“'Es-selâmu aleyke' cümlesi ile Peygamber Efendimiz'e (a.s) hitap edilmesinden maksat; namaz kılan ümmetinden Efendimizin haberdar olmasıdır. Bu şekilde Peygamber Efendimiz (a.s) namaz kılanın yanında bulunup, kıyamet gününde en faziletli ameli için şahitlik yapması mümkün olur. Ayrıca O’nun (a.s) hazır olduğunun hatırlanması huşûnun artmasına sebeb olur.” Sonra bu sözlerini İhyâ Kitabı'nda geçen yukarıdaki sözlerle doğrulamıştır.

Şeyhlerin şeyhi, İmam Arif Sühreverdî (k.s) Avarifü'l Maârif adındaki kitabının, 'kurbiyyet ehlinin namazı' konusunda İbn-i Hacer El Mekki’nin sözlerinin aynısını söylemiştir.

Bir ibaresinde de:

“Peygamber efendimize selâm verip, O’nun (a.s) şemâilini kalbinin arasında tasavvur eder.” Demiştir.

Yine Allâme Şihab İbn-i Hacer El Mekkî, ‘Şemâil’ adlı kitabının şerhinin sonunda, Hâfız Celalüddin es Suyutî’nin ‘Tenviru'l Halek Fi Ruveyti-n Nebiyyi vel Melek’ adındaki kitabında söylediği söze ittifak ederek şöyle demiştir:

"İbn'ü Abbas’dan (r.a) rivâyet olunur ki; O, Peygamber Efendimizi (a.s) rüyasında görmüştür. Peygamber Efendimizin’in (a.s) aynasına baktı. O aynaya baktığında da kendisini değil, Peygamber Efendimizi (a.s) gördü. İşte bu, tasavvuf ehlinin ıstılahında, râbıtada fenâ olmaktır. 'Sözümüz ve itirazımız Peygamber Efendimizin sûreti hakkında değildir', denilmesin. Zira biz deriz ki; bu, peygamberler’in (a.s) özelliklerinden değildir. Sadece peygamberlere ait olmayan özellik ve hasletler, onlar ile veliler arasında müşterektir.. Ehil olanların nezdinde bunda hiç şüphe yoktur."

Peygamber Efendimizden (a.s) başka birine hitap etmek namazı bozar. Namazda O’nun (a.s) sûretini göz önüne getirmek, o sûretin sahibine selâm vermek; varlığın ruhu, Makam-ı Mahmud'un sahibi olan Hz. Fahr-i Âlem'in özelliklerindendir. O’na, âline, ashâbına salât ve selâmın en kâmili olsun. Bunu anlatmak maksadımız değildir. (Biz râbıtadan bahsediyoruz, namaz içindeki sûreti hayaline getirmekten bahsetmiyoruz) Bunu anla…

Yine Şafiîlerden El Hafız Celaluddin es Suyutî, bu konuda yazmış olduğu örneklerle dolu, ‘Kitabül-Münceli fî Tatavvuril-Veli’ adlı risâlesinde, Şafiî olan İmam Sübkî’nin (r.a) ‘Tabaktü’l Kübra’ adındaki kitabından naklen şöyle der:

“Kerâmet çok çeşitlidir. Kerâmetin yirminci bölümü, velinin bir halden başka bir hale geçmesidir ki, sûfiler buna misâl âlemi derler. Sûfiler, ruhların cesetlere girmesi ve çeşitli şekillerde olmalarının da misâl aleminde olduğunu söylemişlerdir. Buna delil olarak da Cenab-ı Hak Teâla’nın: “Cibril (a.s) Meryem için kâmil bir insan sûretine girdi” (Meryem,17) kavli celilesini gösterirler.” Yine değişik sûretlere girmeye misal olarak Kadibü’l-Ban’ın kıssasını ve başkalarını zikr etmiştir.

Yine Şafiîlerden İmam eş-Şarâni (k.s) “en-Nefahatü’l Kudsiyye” adındaki kitabında zikrin edeplerini sayarken şöyle demiştir:

“Yedinci âdab, kendi şeyhinin şahsını (sûretini) iki gözünün arasında tasavvur etmektir. Bu, sûfilerin nezdinde edeplerin en sağlamıdır” Ben diyorum ki, sûfilerin güvenilir kitaplarının hepsi şahittir; biz Nakşîbendiyye zümresinin yanında râbıta bundan başka bir şey değildir. Şafiîlerden, Allâme es-Setiri el-Halebî, Buharî’nin şerhinde; Buharî'nin “Sonra Peygamber Efendimiz’e (a.s) tek kalmak sevdirildi” sözünü açıklarken şöyle der:

– “Şeytan aleyhi’l-lâne Peygamber Efendimiz'in (a.s) sûretine giremediği gibi, kâmil velilerin sûretlerine de giremez.” Ancak kitabında, bunu bir şarta bağlamıştır. O da mürşid-i kâmilin hakîki sûretine giremez. Başka bir surete girebilir veya ufak bir noksanlıkla ona benzeyebilir ve bunu ayırt etmek de güçtür."

Hanefî âlimlerinin büyüklerinden, Allâme Seyyid Şerif el-Cürcanî (k.s) Mevâkıf Kitabı'nın şerhinin sonunda, İslamî fırkaların zikrinden hemen önce ve ‘Şerhu’l-Matali’ Kitabı'nın haşiyesinin hemen başlarında, velilerin sûretlerinin müridlerine görünmelerinin, ölümlerinden sonra da olsa sahih olduğunu, hatta müridlerin onlardan feyz alabileceklerini söylemiştir.

Yine Hanefîlerden, İmam el-Arif-i billah, eş-Şeyh Tacüddin el-Hanefî en-Nakşibendî el-Osmanî (k.s), Taciyye adındaki risâlesinde Allah'a ulaşan yolları beyan ederken şöyle der:

– "Üçüncü yol, müşahede makâmına vâsıl olmuş ve zâtiye sıfatlarını kendinde bulundurmuş olan şeyhin râbıtasıdır. Zira;

'Onlar öyle kişilerdir ki, görüldüğü zaman Allah (c.c) hatırlanır.' (6) meâlindeki hadis-i şerif mucibince, onları görmek, zikrin faydasını verir. Böyle bir mürşidin sohbeti ise 'Onlar Allah (c.c) ile meclis kuranlardır.' (7) sözünün gereği olarak, Allah-u Teâla'nın sohbetinin verdiği neticeyi verir. Öyle ise şeyhinin sûretini hayalinde muhafaza edersen ve çam kozalağı şeklindeki kalbine yönelip, kendi nefsinde kaybolursan, fenâ fiş-şeyh makâmına erersin. Terakki ve yükselişten döndüğün vakit, şeyhinin sûretini sağ omzunun üstüne alıp, omzundan kalbine doğru bir çizgi gibi uzatacaksın. Şeyhini o çizgi üzerine getirip, kalbine koyacaksın. Böyle yapmakla senin için fenâ hali ve kendinden gaybet ümid edilir. Muhakkiklerin önderi ve müteahhirlerin imam-ı olan el-Ârif-i billah-i Teâla eş-Şeyh Abdulgani en-Nablusî el Hanefî ‘Miftahu’l-Maiyye’ adındaki Taciyye’nin şerhinde, bu geçen sözü takviye edip, aynı yolla hareket etmiştir.

Hanbeliye Mezhebi'nin âlimlerinden ulu gavs ve yüce imam efendim Şeyh Abdülkadir el-Ceyli (k.s) şöyle der.:

"Fakir –Hak yolcusu salik– kişi, veliler ile râbıta kurar. O râbıtadan dolayı da, onlardan faydalanır. Zahiren onlara fazlaca ikramda bulunmazsa da sakınca yoktur. Yabancı olup da onlara batınî râbıta yapmayan kişi onlardan faydalanamaz. Bu sözler, İmam Sühreverdî’nin Avârif adındaki kitabının, 'müridin şeyhi ile olan edepleri' bâbında zikr edilmiştir. Ben diyorum ki, bu konuda büyük âlimlerin sözleri sayılamayacak kadar çoktur. Bunda apaçık bir delil vardır ki, veliler için vefatlarından sonra gerçekleşen bir nev'i tasarruf vardır. Bu konuda bir çok muhakkik, ifadeleri yaklaşık aynı ve kesin olan risâleler yazmışlardır. Onun için, hidâyet yoluna ulaştırılan kişi bunu inkâr etmekten sakınsın, zîra inkârı tehlikelidir.

Malikiyye Mezhebi'ndeki imamlardan büyük imam, meşhur Muhtasar’ın sahibi Şeyh Halil (rh.a) şöyle diyor:

“Bir veli, velayetinde sabit olduğu zaman, ruhânî sûretlere girmeye gücü olur. Birkaç sûrete girme kudreti kendisine verilir. Bu ise muhal değildir. Zîra müteaddit (birçok) olan zahirî cisim değildir, ruhânî sûretlerdir. Ârifi billah kişilere göre, ruhâniyette birkaç sûrete girmek bilinen şeylerdendir.”

Yukarıdaki bilgiler, el Hâfız Es Suyutî'nin adı geçen kitabından alınmıştır.

Yine Hâfız Es Suyutî, adı geçen kitabında, Malikî şeyhlerinden, iki büyük imam olan eş Şeyh Ebu'l Abbas el Mursî ile talebesi İbn-i Ataullah el İskenderî'den (ks.e) bu mânadaki durumları, rivâyet etmiştir. İşleri ümmetin yükünü çekmek ve dertlerine şifâ bulmak olan veliler ve büyük âlimler bu hükümleri bu kadar açıkladıktan sonra, âvam tabakasından olan kişiler, nasıl bu hakikatleri inkâr ederler? Halbuki büyüklerin bir kısmı, vasıtasız olarak ledünni ilmi, bâki olan el Hayyu'l Kayyum'dan (c.c) alırlar. Usandırmaktan ve yormaktan korktuğum için bu kadar ile iktifa ettim (yetindim). Yoksa yardım edici olan Melik-i Zülcelâl'ın (c.c) yardımıyla, bu konuda bir çok meseleyi içine alan bir cüz kitap yazacaktım. Kâmil velilerin (ks.e) hallerini inkâr eden din kardeşlerimize şefkat etme riâyeti olmasaydı, bu sırların bazılarının açıklanmasına yönelmezdim... Beni bu sırların açıklanmasına zorlayan iki sebep vardır:

Birincisi, tarikât; Allah'a (c.c) vâsıl olmanın yoludur. Allah Teâla'nın rızâsını ve Peygamberimizin (a.s) sevgi ve ahlaklarını kazandırır. Yükselmeye vesile olur. Tarikâtın esasları; fırka-i Nâciye (kurtulan topluluk) olan ehl-i sünnetin akâidine yapışmak, azimetleri alıp, ruhsatlardan kaçınmak, devamlı Allahu Teâla'ya yönelip, kontrol edildiğini düşünmektir. Dünyanın süs ve zînetinden, hatta Allah'ın (c.c) mâsivasından (yani O'ndan başka her şeyden) yüz çevirmek, hadis-i şerifte “ihsan” ile tabir edilen Allah ile bulunmayı alışkanlık haline getirmektir. Hadisi Şerifte:

“(İhsan odur ki, Allah'ı (c.c) görür gibi ibâdet yapmandır. Zîra, sen O'nu görmesen de, O (c.c) muhakkak ki seni görür.)” buyurulmuştur. Yine bu yol cemiyet ve cemaat arasında olduğun vakit, tek başına olduğun vakitteki gibi zikir ve fikirle meşgul olmaktan ibarettir. Bunlarla birlikte, din ilimlerini öğrenip, istifade edip, başkalarına faydalı olmaktır. Mü'minlerin âvam tabakasındaki kisve ve kıyafetine girerek zikrini gizlemek, nefeslerini o kadar muhafaza etmek ki, kerim olan Allah'tan (c.c)  gâfil bir nefes dahi alıp vermemek ve en yüce ahlak sahibi olan fahr-i Âlem'in (a.s) ahlakıyla ahlaklanmaktan müteşekkildir. Bu özelliklere sahip olan tarikâtı korumak için bunları yazdım.

Hulâsa-i kelam, bu tarikât şerefli Sahabe-i Kiram'ın (r.a) yollarının tâ kendisidir, üzerinde bir fazlalık ve eksiklik yoktur. Hakikatte o, Kitap ve sünnetin azimetleriyle amel etmektir. Bunun içindir ki, tarikâtın imamı, mahlukların gavsı, hak, hakikat ve dinin ziyneti, Şah-ı Nakşibend diye tanınan Es Seyyid Muhammed el Buharî (k.s) şöyle demiştir:

‘Kim tarikatımızdan yüz çevirirse onun dini büyük bir tehlikededir.’

İkinci sebep ise, sizleri, gafillerin uydurmaları ve çirkin olan şeyleri güzelleştirmelerine karşı uyandırmaktır. Şâyet inkâr edilirse, onun uğursuzluğu –Allah korusun– öyle bir kapıya değecektir ki, sâdık fakirler devamlı Allahu Teâla'ya yalvarıp, o kapının takviyesi, bâki kalması, hasedçilerin ve düşmanların fitnelerinden korunması için duâ ederler. Bu fakir, geçen edeplerin hepsini yerine getirmeyi sizlere tavsiye eder. Kitap ve sünnete muhalif olan, Peygamberimiz (a.s) ile sahabelerin (r.a) yollarına ve hidâyetlerine tâbi olmayandan uzaklaşıp, Allahu Teâla'ya sığınmanızı hatırlatır; sizleri sabah ve akşamleyin, İslamın dayanağı olan Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye’nin doğrulukla devamı ve din düşmanları ile çirkin mürtedlere gâlip olması için duâ etmenizi emr ederim. Allah'ın selâmı, rahmeti ve bereketi başta ve sonda sizlerle olsun.