Bu Eserin Yazarı:
• 1801 -1863 yılları arasında yaşamıştır.
• Kabri, İstanbul - Beşiktaş'ta meşhur Yahya Efendi Dergâhı'ndadır.
• Abdülkadir Geylânî Hazretlerinin 15. göbekten torunudur.
Bu
eserin yazarı, sadeleştirmede esas aldığımız eserin başında; hilâl şeklindeki
bir çerçeve içinde şöyle tanıtılmaktadır:
— Arifler Kutbu Mevlâna Yahya Efendi Hazretlerinin (Allah, üstün sırrını
mukaddes eylesin) türbedarı Şeyh Hacı Muhammed Nurî Şemsed-din Nakşibendî (sırrı
mukaddes olsun) Hazretlerinin hal tercümesidir.
Üstteki cümleler, sadeleştirilerek, mümkün olduğu kadar aslı bozulmadan,
terkipler çözülerek alınmıştır. Bundan sonra yazılanlar dahi, aynı şekilde,
sadeleştirilerek, Arapça terkipler çözülerek alınacaktır.
Şöyle başlıyor:
Yukarıda namına işaret edilen değerli zat; Rabbani Kutub Gavs Evliya Sultanı
Seyyid Abdülkadir Geylânî (Allah, üstün sırrını mukaddes eylesin) Hazretlerinin,
on beşinci göbekteki çocuklarından, Anadolu'da Taşköprü kazasında Ayvalı
kasabası hanedanından:
—
Emiroğulları...
Denmekle meşhur, Seyyid Hüseyin Efendinin pâk sulbünden hicrî 1216 (M. 1801)
yılında hilâfet Diyarı İstanbul'da vücud beşiğine süs olmuştur.
Yaşı, okumaya ve öğrenmeye müsait olunca; şerefli evlerinin yakınında bulunan
Mercanağa Mektebinde besmeleye başlayıp Kur'an-ı Kerim öğrenmeye girişmiştir.
Hicrî 1230 (M. 1814) yılında Kur'an-ı Kerim'i ezberine almıştır. Bu sırada,
henüz on dört yaşındaydı.
Hicrî 1231 (M. 1815) yılında ise, Sultan Bayezid Han Camiinde tedris halkası
kuran:
— Baltacı..
Namı ile tanınan faziletli dersiamlardan (asistan derecesinde) Hasan efendiden
tahsile girmiştir.
Öncelikle sarf, nahiv ve mantık ilminden başlamıştır. Söylenenden ve anlatılan
manalardan faydalanmıştır.
Hicrî 1242 (M. 1826) yılında Hicaz'a niyetle yola çıkmış ve farz olan hac
vazifesini, yerine getirmiştir.
Mekke-i Mükerreme'deki Kabe'yi, Resûlullah'ın (Allah ona salât ve ve selâm
eylesin) mübarek kabrini ziyaret edip döndükten sonra; Sultan Süleyman Han
(Süleymaniye) Camiinde tahkik ehli ulemanın övgüsünü kazanan:
— Şehrî Hafız Efendi:
Demekle şöhret bulan İstanbullu Hafız Muhammed Emin Efendinin faydalı ders
meclisinde hazır olmuştur. Şemsiye şerhinden, taa son nüshalara kadar ilimleri
çözen âlet ve yüksek ilimlerin çırağı olmuştur.
Böylece, zahirî bilgileri tamam ederek, hicrî 1254 (M. 1838) yılında öğrencilere
faydalı olmasına izin verilmiştir.
Tanınmış bilginlerden:
— Buledanî... (Buldanlı...)
Demekle tanınan, Kayyumî Hacı Muhammed Emin Efendiden maani ilmi;
—
Şalcı...
Namı ile tanınan Tosyalı Ali Efendiden fıkıh ilmi; Şehrî Hafız Efendinin üstazı
olan Kozanlı Muhammed Efendiden usul ilmini okuyup öğrenmiştir.
Mahir hattatlardan, Kebecioğlu Muhammed Vasfı Efendiden hat ve yazı ilmini
tahsil etmiştir.
Hicrî 1236 (M. 1820) yılı ortalarında; Kayserî'nin namlı bilginlerinden ve
Nakşıbendiye meşayihinin büyüklerinden irfan sahibi evliyanın önderi Şeyh Hacı
Muhammed Said Efendi Hazretleri (sırrı mukaddes olsun), büyük mürşidi Şeyh Hacı
Ahmed Behcetî Kayseri Hazretleri ile İstanbul'a gelmiştir.
Bu büyük mürşid Ahmed Efendi, Mürşidi Muhammed Said Efendiye hitab ederek, bu
eserin yazarı Muhammed Nuri'yi gösterip şöyle demiştir:
— Bu küçüğü sen irşad edeceksin. Bunun delâleti ile sayıya hesaba gelmeyecek
kadar Muhammed ümmeti Hakka ulaşacaktır.
Böylece onu, Muhammed Nuri efendinin irşadına memur etmiştir.
Bu emri alan Muhammed Said Efendi o tarihten itibaren on sekiz sene ramazan
aylarında İstanbul'a gelmeye devam etmiş; mürşidinin anlattığı zamanın gelmesini
gözeterek, Sultan Bayezid Han cami-i şerifinde vaazı ve dersi sürdürmüştür.
Ve... hicrî 1244 (M. 1828) yılı mübarek ramazan ayında inâbe elini sunmuştur.
Hal tercümesi anlatılan Muhammed Nurî Efendi dahi, babasının hicri 1232 (M.
1816) yılında ölümü ile bıraktığı anası iyi kadınların hanımefendisi Naile
Hatunu, Muhammed Said Efendiye nikahlamış; babalık makamına oturtmuştur. Hicri
1250 (M. 1834) senesine kadar tarikat almış, edeplerini ve marifetlerini
tamamlamış; halifelik, velilik rütbesine ulaşmıştır.
Hicri 1250 (M. 1834) senesinde hilâfet verilişinin ardından, adı geçen mürşidi
Muhammed Said Efendi (sırrı mukaddes olsun); İkinci Sultan Mahmud Han
tarafından, Hünkâr Hacı Bektaş Velî (Allah, sırrını mukaddes eylesin) dergâh-ı
şerifinin şeyhliğine tayin edilmiştir. Bunun üzerine, mürşidi ile birlikte
Kırşehir'e gidip Üç ay kalmıştır. Orada mürşidinin emri ile çıkardığı halvet
erbaininin sonunda irşada memur edilip İstanbul'a yollanmıştır.
Bundan
sonra, Uzunçarşı başında bulunan evinde tarikata girenleri, hakikata talib
olanları irşad edip yola getirmeye ilk defa başladı.
Hicrî 1252 (M. 1836) yılının maharrem aynıda, Beşiktaş'ta gömülü Arifler Kutbu
Mevlâna Yahya Efendi Hazretlerinin (Allah, üstün sırrını mukaddes eylesin)
türbedarı Ârif-i Billah Şeyh Hacı Ali Efendi Yüce Hakkın dergâhına yürümüştür.
Bunun üzerine ikinci Sultan Mahmud Han Hazretlerinin (yattığı yer nur olsun)
seçmesi ve arzusu ile yerine geçmiş ve güzel halefi olmuştur.
Birkaç gün geçince; adı geçen Sultan Hazretleri, Tophane meydanında yapılan
Nusretiye Cami-i Şerifinde, cuma günleri Şifa-i Şerif okutmaya tayin edilmiştir.
Üç hafta cuma alayını oraya yürüterek bereketli dersini dinlemiştir.
Adı geçen Mevlâna'nın türbesinde; beş sene intisab edenleri ve müridleri
feyizlendirmeye, irşad etmeye, çeşitli ilimleri öğretmeye gayret sarfetmiştir.
Esas ve parça eserlerden Menar, Mülteka, Birgivî Merhumun Tarikat-ı
Muhammediyesini okutarak zamanını geçirmiştir.
Hicrî 1257 (M. 1841) yılında ikinci kere Beyt-i Haram'a hacca gitmiş ve
Seyyid'ül-Enam'ın mübarek kabrini ziyaret etmiştir. Dönüşünde, daha önce olduğu
gibi, bu yola giren saliklerin terbiye edilmesi üzerinde durmuştur.
Hicrî 1274 (M. 1857) yılında Medine-i Münevvere'ye giderek Saadet Kaynağı Fahr-i
Risalet'in (Resûlullah'ın) huzurunda beş ay alnını yere koymuştur. Sonra dönüp
otuz sene irşad seccadesinde kalmıştır.
Hicrî 1280 (M. 1863) senesinde mükerrem şevval ayının 14. salı gecesi
nefeslerini tamam ederek izzet sahibi Yüce Rabbın huzuruna yürümüştür.
Cenaze namazı; bilginlerden, meşayihten, Müslüman cemaattan katılan büyük bir
kalabalıkla Beşiktaş'ta Atik Sinan Paşa Cami-i Kebir'inde eda edildikten sonra
adı geçen Mevlâna Yahya Efendi Hazretlerinin mübarek türbesinin iç kısmında, sol
tarafa gömülüp kabri yapıldı.
Dış görünüşü ve gidişatı; pâk şeriat ve güzel sünnetlerle bezeli idi.
Zahid, takva sahibi, şüpheli işlerden sakınan, yaratılış itibarı ile ikramı
seven, vergisi ve iyiliği cümleye şâmil, mukaddes nefeslerin, açık kerametlerin
sahibi pek mükemmel bir mürşid idi.
Müridleri, kendisine bağlıları sayısızdı. Tarikatı tamamlayan, sülûkünü
bitirenleri pek çoktu. Yirmiden fazla da halifesi vardı.
Kaleme aldığı eserler arasında; hayatta iken, bağlıları için neşrettiği
Vasiyetnamesi vardır, ölümünden sonra ele geçen Miftah'ül-Kulub ve Murakabe adlı
eserleri vardır. Bunlar birkaç kere basılmıştır.
Tarikat zinciri aşağıda anlatıldığı şekilde Şah Nakşibend Hazretlerine
ulaşmaktadır:
Şeyh Hacı Muhammed Said Kayserili Nakşibendî Hazretleri... Bu, ikramını gördüğü
zattır.
Şeyh Hacı Ahmed Behcetî Kayserili Nakşibendî Hazretleri...
Küllahioğlu Şeyh Hacı Mahmud Kayserili Nakşibendî Üveysî Hazretleri...
Hazret-i Hızır aleyhisselâm ve Hazret-i Şah Nakşibend'in ruhaniyeti...
Bunlar, sırası ile birbirlerinden tarikat almışlardır.
Allah, onlara rahmet eylesin; onların feyizlerinden bizleri faydalandırsın.
Âmin!..
2. K IS I M
Konusu:
a) G i
r i s ..
b) Eserin yazılmasına nasıl başlandığı..
Rahman Rahim Allah'm adı ile.. Âlemlerin Rabbı
Allah'a hamd olsun.
Salât ve selâm; efendimiz Muhammed'e, âline ve ashabının tamamına şamil olsun.
Ey Evvel Gelenlerin, Sonra Gelenlerin
Efendisi, salât ve selâm sana...
Sonra...
Bu eserin derlenip yazılmasına kalkmaya ve başlamaya sebeb olan durum şudur:
Hicrî 1259 (M. 1843) yılı rebiülâhir ayında,
kendi hücremizde teveccüh halindeydik.
Bu halde bulunduğumuz sırada; Enbiyanın
Sultanı Evliyanın Asfiyanın Müttakilerin Baş Tacı Efendimiz Hazretleri zuhur
etti. Allah, ona salât ve selâm eylesin.
Bu hiç bir şey hükmünde olan kula; ihsan,
mürüvvet, lütuf ile şöyle buyurdu:
— Nuri, evlâdım, vakitler bir başka oldu.
Aşık, sadık, mana yüzünü görmeyi isteyen ümmetlerim; esenlikle yollarını bulup
hoşnutluk yoluna bel bağlayarak vuslat sırrına nail olsunlar.
Sofilerden bazısı da; arada vasıta olmadan
takvası üzere giderek, yollarını düzeltmek için özlerine bir kabiliyet gelsin.
Zira, bir alay kimseler vardır ki; ehlullah
kisvesini giymiş, kemer bağlamış, başına taç giymiş, şeriatıma da itibar etmemiş
durumdadır. Geçen halinden ve tecellisinden söz ederek; ehlullahın yazdıkları
risalelerden ve şiirlerden ezberleyip meclis meclis gezip o hallerden dem
vururlar.
— Kal ile hal ettim. (Söz ederek manaya
erdim.)
Kıyası ile; kendi akıl, yersiz arzu ve nefsi
ile vehmedip anladığı gibi konuşur. Hal böyle iken; gidişatımın, şeriatımın
dışında itaat ve boyun eğmekteki kusurunu da görmez.
— Zevk ehli, hal ehli biri imiş... Desinler
diye, ayrıca:
— İnsanlar arasında şöhretim artsın...
Düşüncesi ile hep kendi sapıtır, hem de
başkalarını saptırır; bundan da habersizdir. Bu yüzden de, bazı okuyup yazması
olmayan muhabbet ehli ümmetlerin yollarını kesmeye sebeb oluyorlar.
Bu arada ilmi isteyenlere, bildiği ile amel
eden bilginlere, ibadet ehli iyilere de:
— Tarikattan nasipsiz.. Haricî..
Deyişi ile taş atılıp bütün tarikatlara eğri
baktırmağa da sebeb oluyorlar.
Bununla beraber; ilim yolunda olanlar, bildiği ile amel eden bilginler, ibadet
ehli iyiler Şeriat-ı Ahmediyemi bilirler. Muhammedi gidişatıma, üstün
sünnetlerime temiz kalble bağlanıp tutunurlar. Böylece bizi bulurlar.
Ehlullahın tamamının, ümmetin iyilerinin,
aşık, sadık tüm ümmetlerimin elinde şeriat bir asadır; gidişatım üzerlerinde bir
abadır; Allah rızasını elde etmek dillerinde bir gıdadır. Bu böyle olmadıkça;
kimse bizi bulamamıştır, bulamaz da... Anlatılanın dışında bir adım giden
yolundan kalır; yüzünü haricîler zümresine döndürmüş olur. Bunun böyle olduğunu
anlamaz, kendisinin hiç bir şey elde edemeden kaldığını da bilmez. Doğru
olanlara da kötü gözle bakılmasına, taş atılmasına sebeb olur.
Aralarında bazı kabiliyetli olanlar vardır. Ne
var ki, bunlar da halden habersiz taklitçi olarak sözde kalırlar. Gidişatlarında
ve bu yola girişte kendileri mükemmel bir mürşide muhtaç oldukları halde,
mürşidlik iddiası ile geçinirler. Ne var ki, şundan da haberleri yoktur: Soğuk
demir döverler.
İşte bu helak uçurumu mertebesinden, her
birinin tecellisi gereği yakalarını kurtarmalarına sebeb olacağı gibi; şeriat,
tarikat, hakikat, vuslat nedir bilmeleri için bir risale yaz. Aşık, sadık, mana
yüzünü görmeyi isteyerek doğru yollarını bulsunlar.
Yazılacak risalenin adı da şu olsun: MÎFTAH'ÜL
- KULÜB SIRR-I ŞEMSEDDÎN.. (GÖNÜLLER AÇAN ŞEMSEDDÎN SIRRI..)
Böyle bir emir vermeleri üzerine:
— Memur mazurdur.
Kuralına göre, Enbiya Sultanı Resul-ü Kibriya
Allah'ın Sevgilisi kıyamet gününün şefaatçisi efendimizin fermanı yerine
getirilmesi gereken bir vazifesidir; Allah ona salât ve selâm eylesin.
Efendimiz Hazretlerine tabi olmakta, emrini
yerine getirmekte olan bu âciz kul ümmeti; bu risaleye başladı. Yüce Allah'ın
vereceği başarı ile güzel bitmesi için niyaza geçti.
Bu durumda, kâtibin elindeki kalem, atıcının
elindeki ok ve yay durumunda olduğumuzdan; umulan odur ki: Hatasını, yanlışını
af eteği ile okuyanlar örteler. Çünkü:
a)
Bu eserin düzenleniş şekli hakkında bilgi..
b) Bir hitabe ve bulmacalı şiir.
Bu değerli risale, şu şekilde düzenlenmiştir:
a) Mukaddime..
b) Üç bab ..
c) Hatime.. .
Kısaca, bunların içinde yazılanlar da şöyle anlatılmıştır: Mukaddime, şu
hususları açıklar:
a) Bu üstün yolu aramayı..
b) Kâmil mürşide kavuşup ona sahib çıkmayı..
c) Bu yala giren salikin inâbe şeklini.. Birinci babda şunlar vardır:
a)
Teveccüh..
b) R a b ı t a ..
c) Sülük seyri..
d) Yedi latife..
e) Nefiy ve isbat..
f) Murakabe..
Bunlar, dört ayrı bölümde açıklanacak.
İkinci babda şunlar vardır:
a) İsimlerin tecellisi..
b) Fiillerin tecellisi..
c) Sıfatların tecellisi..
d) Zat tecellisi..
e) Allah ile fena, Allah ile baka..
f) Allah'ın zatına dalıp gidenler..
Bunlar da, beş ayrı bölümde açıklanacak.
Üçüncü babda şunlar vardır:
a) Hilâfet sırrı..
b) Kutuplar kutbu..
c) En büyük gavs..
d) İlk kutub..
e) Diğer kutuplar..
f) Ehlüllahın bütünü..
Bunlar da, üç ayrı bölümde açıklanacak.
Hatimede ise, şunlar vardır:
a) Şeyhin usulü..
b) Sona ulaşan salik..
c) Yeni başlayan salik..
d)
Mürşidsiz müridin sülûkü..
e) Gerekli bazı uyarmalar..
f) Kader sırrı..
g) Levh-ü Mahfuz.
h) İtikadla ilgili bazı şartları ve sonucu açıklar.
Ey Aziz ey Muhammedi maya ile nurlanan ey Âlemlerin Rabbı Yüce
Zat'ın ihsan eylediği başarı ve hidayete zuhur yeri olmakla pâk olan!.
Estaizü billah (Allah'a sığınırım):
— «Deki:
— Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana tabi olunuz ki, Allah da sizi sevsin;
günahlarınızı bağışlasın.
Allah tam manası ite bağışlayıcı merhametlidir.» (3/31)
— «Bir kimse Resul'e itaat ederse,
Allah'a itaat etmiş olur.» (4/8)
Manasındaki sırra itaat edip baş eğen!.
Estaizü billah:
— «Ta Ha, zahmet çekmen için sana
Kur'an-ı indirmedik; ancak gönlünde öte endişesi olanlara bir
hatırlatmadır.» (20/1 - 3)
Manasındaki şanı büyük Kur'an dizisinden nasibi bulunan,
korku ve endişe üzere olan!.
Estaizü billah:
— «Rabları onlara pek temiz şarabı
içirmiştir.» (76/21)
Kaynağından payi bulunan aklı uçan sarhoş!.
Sonra:
— «İyi anlayınız, Allah'ın zikri ile
kalbler doyuma ulaşır.» (13/28)
Sırrını gerçekten bulan yolcu ve hakikaten
Allah rızasına uygun talib!.
Bir şiir:
Sevgiyi içerim hep billur billur; Ne ben
kanarım ne şarap kurtulur..
Manasındaki tadla aşk meydanında tek varlık
olan!. Sonra:
— «Olan Allah'tır; onunla ikili bir şey
olmaz.»
Manasına gelen hadis-i şerifi üzerine:
— Şu anda dahi öyledir. Bu imkân âleminde
olmuşlardan daha harikası yoktur.
Diyen gönül ehli, zevk ehli ve ilâhî
aşktan zerre mikdar nasib alan:
—Aşk ilâhî bir ateştir. Allah'ın gayrını,
sevgiliden başkasını komaz yakar.
Manası ile geceli gündüzlü ülfet edip:
— Ah ederim aşka ve hallerine; yandı
kalbim hararetinden.
Cümlesi ile de demlenen dostlara, safa
süren kardeşlere malum olsun..
Şöyle ki:
İşbu risaleye; başından sonuna varıncaya kadar, hiç bir
yerine dışarıdan tek harf karışmamıştır. Hepsi; Âdemoğullarının Efendisi
Ümmetlerin Hayırlısının Baş Tacı Kıyamet Günü Meydanında Asilerin Şefaatçisi
Efendimiz Hazretlerinin emri ile, işareti ile alınmıştır. Ona salât ve selâm
olsun.
Bu risaleye içten bir bakışla göz atan,
işaret edilip anlatılan dürüst yoluna giren, uygun usulüne göre yerine
getirilmesi gerekeni yerine getiren, emirlerini yürütmeye çalışıp gayret
eden mahabbet ehli, özünde sözünde doğru aşık, Allah rızasına talib olan
dostların ve kardeşlerin hepsi Yüce Allah'ın yardımı, Resûlullah'ın himmeti,
keza ehlullahın himmeti ile bu yola girmesi ile en üstün gayesine ulaşır.
Bundan da hiç şüphe edilmeye..
Resullerin efendisi hürmetine.. Âmin!.
Bilmeceli bir şiir:
Bu
mahalde bir muamma söylenir;
Okuyanlar bilmez anı hem nedir?.
Bilir ancak ol Muhammed Mustafa;
Sorar isen belki söyleye sana..
NUN ü KAF'tan MİM'e varınca Hace;
Üç tane KAF gelir bil iyice..
NUN gidince MİM ü DAL sonra gelir;
MİM ü DAL'dan sonra canım,
NUN
ELİF ŞIN MİM gelir.
NUN mekâna varmasına ey Hace;
MİM KAF ile BE KAF'tır ana netice..
NUN varınca MİM ile NUN yanına;
Olur. ancak BA ile YA yer ona..
ŞIN'lı MİM'den MİM'e varınca Hâce;
Ara yerde dört ŞIN gelir bil nice..
4. K I S I M
Konusu: Bu kitab için yazılan mukaddimedir:
şu hususları açıklar:
a) Bu üstün yolu aramayı..
b) Kâmil mürşide kavuşup ona sahip çıkmayı..
c) Bu yola giren salikin inâbe şekli..
Allah rızasının tâlibi, Hazret-i
Resûlullah'ın gidişatına rağbetli olan..
Cümle din kardeşleri, sevdikleri,
anlatılacak hususları iyi bilmelidir.
Bu iş yurduna gelip de imân şerefine eren
mümin ve müvâhhidin okuduğu:
— Allah'tan başka ilâh yoktur; Muhammed
Allah'ın elçisidir.
Mutlu cümlesini dille söyleyip kalble de
doğrulamak, her erkek ve kadın müminlerin aslî yaratılışlarında vardır.
İşbu kitabın başından sonuna varıncaya
kadar anlatılan ilahî feyizler, Allah'ın sonsuz ihsanı dahi cümlesinin
alnından sarkan perçemlerde gizlice asılıdır.
Aşıklara yakışır şekilde, gerçekçi olarak;
yoluna göre, sırası ile güç harcayanları, karşılıksız armağanlar veren Yüce
Zat haşa ki ihsânsız bıraka; yoksun ede..
O halde, itikadını buraya bağla.
Kapıcısı bulunduğun, Allah'ın hazinesi
olan kalb kapısını yersiz arzudan, utanç veren işlerden, şeytanın
askerlerinden koru.. Bunların hiç birini oraya koymamaya gayret et; çalış..
Sonra..
Bir kâmil mürşid bulup elini tutarak onunla inâbe etmeğe dahi, himmet sarf
etmek pek gereklidir.
Zira, kılavuzsuz yola gitmek, yolu bulmak;
gece karanlığında, ışıksız olarak bir kimsenin bilmediği yola tek başına
gitmesi gibidir. Bu durumda olan kimse; gittiği semti görmez, bastığı yeri
bilmez, önünde hendek mi var, uçurum mu anlamaz!. Bu durumda; ölüm uçurumuna
düşmekten yana çok korku vardır.
Ne var ki, kâmil bir mürşid, o yola gidip
gelmiştir. O yolların bozuk yanlarını, tehlikelerini de görmüştür. Bu yolda
hemen her şeyi anlamış ve bilmiştir. Kılavuzluk ederek, o yollardan
esenlikle müridini geçirir.
Şimdi:
— Bu zamanda, öyle kâmil mürşid nerede bulunur? Öylesi, kimya çeşidinden bir
şeydir.
Diyecek olursan, sözün temelde bir gerçeğin ifadesidir. Ne var ki, insaflıca
düşünüp tam bir insafla da gerçeğe teslim olursan; bu sözünde, nefsin
hilekârlığı ve aldatmacası görülür.
Bu durumda anlaşılan odur ki: Eksiklik,
sendedir. O halde, vakit geçirmeden, arayıp taramada gerçekçi olmaya bak.
Mutlak feyzin sahibi Yüce Zat'tan; çaresiz
bir kul samimiyetle, gerçekçi olarak onun hoşnutluk yolunu istediği ve.
aradığı zaman: Haşa ki, o yaratan Yüce Zat, onu yoksun bıraka..
Doğrulukla sen onu aradığın sırada, hemen
o senin elinden tutabilir.
— Onun bir nişanı yok ki; kâmil mürşid olduğunu nasıl bileyim ?
Diyecek olursan, bu da yerinde bir söz olamaz; zira onun nişanı pek çoktur.
Burada olanlardan üç tanesini söylersem, sana yeter,
BİRİNCİSİ: Onun mübarek huzuruna vardığın zaman, bütün
ganilerini gider. İçinde, bir ferahlık, bir sevgi hâsil olur.
İKİNCİSİ: Onun saadet getiren meclisinden hiç ayrılmak
istemezsin. Onun inciler gibi saçılan sözleri ile özünün aydınlığı ve sevgisi
artar.
ÜÇÜNCÜSÜ: Onun hoş ziyaretine gelen büyüklerden, küçüklerden
kim olursa olsun; padişah dahi olsa, elini öpmek zorunda kalır. Hayır duasını
dilemekle de mesrur olur. Çünkü, bu büyük zatın bütünüyle tutumu ve davranışları
Resûlullah'ın gidişatına uygundur; Allah ona salât ve selâm eylesin.
İşte anlatılan bu üç belirti, hangi değeri yüksek zatta;
gösterişe ve işitsinlere kaçmadan görülür ve bilinirse; hiç durmayasın. Hemen
git, tam manası ile ona teslim ol. Yıkayıcının elindeki ölü hükmüne gir.
Emrettiği yerde dur. Her emrine itaat et; boyun eğ. Onun cümle hizmetini ve
emrini kendin için birer nimet biL Bundan sonra, artık emirleri üzerinde ve
hizmetinde olmak gerekir.
Ancak; şurası dikkat ister.
Babadan kalma bir dergâhı elde tutan biri çıkabilir. Bir yolunu bulup
tayınına, gelirine tamahla aracı vasıtası ile dergâh tedarik eden biri de
olabilir.
Anlatılan durumda olanlar, ehlullah kisvesine bürünmüş ve bazı
tasavvufa dair kitapları ve risaleleri de okumuş olabilirler.
İşbu durumdan sonradır ki:
— Biz de şeyhiz..
Diyerek, şeyhlik makamına otururlar, irşada başlarlar..
Ne var ki, irşadın ne olduğunu bilmezler; bildikleri de yanıldıklarını
karşılamaz.
Hali anlatıldığı gibi olan bir kimse; aynen kördür. Müridi
zaten kördür. İki kör, nasıl yola çıkabilirler!.
Bu işin sonunda, bir ölüm uçurumuna düşme korkusu vardır.
Anlatılanların dışında bir başka zümre daha vardır; şöyle
derler:
— Şeriat-ı mutahhara zahir halidir; halbuki bizim yolumuz bâtındır.
Boy-abdesti, abdest, namaz, oruç gibi şeyler ebrarın işidir. Ebrar ise; cennet,
huri, gılman, cennetin diğer nimetleri ve safaları için çalışırlar. Bizim
boy-abdestimiz ezelîdir, abdestimiz de o vakit alınmıştır. Namazımız, orucumuz
da o zaman eda olunmuştur. Biz, cemal aşıkıyız; cennetle, cehennemle işimiz
yoktur.
Allah, bizleri bu gibi sözlerden korusun. Anlatılandan daha
başka uygunsuz söz ettikleri de olur. Meselâ şöyle derler:
— Biz daima huzurdayız..
Dolayısı ile, dinen yasak edilen hemen her türlü yasağı, hiç bir şey değilmiş
gibi, mubah sayar işlerler.
Çok çok dikkat edip sakınmak gerekir. Bu türlü kimselerden uzak
durmak, Yüce Hakka yakın olmaya sebeb olur. Onların oturduğu yerlerden uzak
olmak dahi, en gerekli şeydir.
Anlatılan işte, sözde, amelde bulunanlar, âdemoğlu gübresine
batmış gibidirler. Onların yanına gidene ondan bulaşır; hiç olmazsa kokusu
gelir. Bu gibi kimselerden çok uzak durmak gerekir.
Yukarıda da anlatıldığı gibi;; her iman sahibi kadın ve erkeğin alın
perçeminde; ilâhî feyizler, sonsuz ihsanlar gizlice yazılıp asılmıştır.
Bunlar; Muhammedi maya, Ahmedî gidişattır.
Bu şekilde hemen herkese şamil, Allah'ın ihsanı olan büyük nimet için yakışır
mı ki: Gafletle boşa giderilsin.
İşbu anlatılan manaya derinden bakılmalıdır.
Yukarıda, kâmil mürşidin üç alâmeti anlatılmış, sıfatları belirtilmişti. O
alâmetlere ve daha sonra anlatılanlara derinden bakan özünde ve sözünde
doğru olan aşık hemen onu bilir; bulur. Onu bulduğu anda dahi, şekke şüpheye
düşüp oyalanma ile vakit kaybetmemelidir. Edeple, destur isteyerek huzuruna
varmalıdır. Uğurlu ve mutlu elini tutup öpmelidir. içli dışlı bendeliğe
kabul etmesini rica ile niyazla dilemelidir. Allah'ın rızasından başka,
bütün talepleri içinden çıkarıp atmalıdır. Kalbinde, sırf Allah'ın rızası
olmalıdır. Saf, temiz kalble huzurda oturmalı; vereceği emirleri beklemeli,
yapacağı işaretleri gözetmelidir. Her ne emir verirse.. ağırdan almadan
kabul etmelidir. Kesin olarak, tereddüdü belirten bir söz etmeden, ona doğru
dönüp durmalıdır.
İşte böyle bir haile mürid ortaya çıktığı zaman, kalbi yöneten mürşid; mürid
huzurda iken, kendi kalbine bakar. Aradan bir dakika geçtikten sonra, ortaya
çıkan durum ne ise; ona göre inâbe verir.
Eğer mürşid, böyle bir teveccühle işi sonuçlandırmaya güçlü değilse.. o
zaman müride tenbih eder ki, istihareye yatsın. Kendisi de aynı gece
Resûlüllah efendimize teveccüh eder. Şöyle bir dilekte bulunur:
— Şu isimde bir ümmetin inâbe etmek istiyor. Kendisine istihare etmesini
ısmarladım.
Resûlüllah, her ne yönde emir ve ihsan buyurur ise; o şekilde inâbe verir.
Şeyhte, anlatılan iki çeşit güçten hiç biri yok ise; o zaman başka türlü
hareket eder. Müride ısmarladığı gibi; kendisi de o gece istihareye yatar.
Ortaya çıkan emir ve işarete göre inâbe verir.
Sonra..
İnabe vereceği zaman, müridi huzuruna alır, diz dize oturtur, önce,
kendisine teveccühü anlatır.
Daha sonra, alnını, müridin alnına dayar. On dakika veya on beş dakika kadar
şeyh teveccüh eder.
Bundan sonra; müridin sağ elini, kendi sağ eline alır. Kendisine şu beş
şartı yerine getirmesini emreder:
1.
ŞART: Devamlı abdestli bulunmak..
2.
ŞART: Farz olan beş vakit namazını hiç bırakmadan, vaktinde ve zamanında
kılmak..
3.
ŞART: Kazaya kalmış namazı ve orucu varsa, bütünüyle hepsini eda etmek..
4.
ŞART: Yalan söylemekten, gıybet etmekten tam manası ile sakınıp geri
durmak..
5.
ŞART: Hiç bir kimsenin aleyhinde bulunmadan, daima kendi kusurunun affını
dilemek..
— Bunları, mutlaka yerine getir..
Diyerek, müride tenbih eder.
Bundan sonra; müridin kabiliyeti ve teceilisi neyi gerektiriyorsa; o yolda
kendisine okuması gerekeni emreder. Meselâ; Fethiye, istiğfar, salât ü selâm
ism-i celâl okumak gibi.. Bunların hangisi onun haline yakışır ise; onu ders
olarak vermelidir.
—
«Onlar ki seninle biat ediyorlar; ancak Allah ile biat etmektedirler..
Allah'ın eli, onların elleri üzerindedir.
Her kim, sözünden dönerse; kendi aleyhine olur. Her kim de, Allah adına
verdiği sözü yerine getirirse; kendisine büyük bir mükâfat verecektir.»
Daha sonra da, Fatiha suresini okuyup işi bağlar.
Bundan sonra..
Müride gereken ve yakışan odur ki: Verdiği bu söz üzerine, kuvvetlice dura;
ayağını pek basa.. Bu sözü bozmamak için de, çok önem vere.. Zina, müridin
uyması gereken şartların bir başkası da budur. Zira, en küçük tembellik,
verilen sözün bozulmasına neden olur.
Üstte yazıldığı gibi, bir
Allah yolcusu; icazet ve inâbeye sahib olduktan sonra, şunu da bilmelidir
ki; verilen sözde şart koşulan beş şeyi yerine getirmeye çok dikkat etmesi
gerekir. Hiç bir erteleme yapmadan onları eda etme yoluna girmelidir.
Beş vakit namazını, mümkün
olduğu kadar, cemaatle eda etmeye rağbet etmeli; bu hususu dikkatinden uzak
tutmamalıdır.
Bundan başka, sünnet
sayılan: Teheccüd, işrak, kuşluk, tahiyyat-i mescid, salât-ı vüdu, evvabin
gibi namazlardan hangisini mürşidi tavsiye ederse; yerine göre emir ve
tavsiyesini yerine getirmelidir. Kesin olarak, terkini yerinde görmemelidir.
Zarurî bir durum dolayısı ile, bırakma durumu meydana gelir ise; vaktinde
yapılıyormuş gibi, hemen eda etmelidir. Bu şekilde nafilelere devam etmek
dahi, Yüce Hakka yakınlığı gerektirir; bunun için de devam edilmesi yerinde
ve gereklidir.
Eğer Fethiye-i Şerife'nin
okunmasına izin verilmiş ise; sabah namazı kılındıktan sonra ve her gün
okunmalıdır.
Yine mürşidin izni ve
icazeti ile alınan istiğfar, salâvat-ı şerife, tevhid-i şerif, celâl ism-i
şerifi ise; gecenin son üçte birinde okunmalıdır. O vakit, teheccüd namazı
vakti olup bu dersleri o vakitte yapmak en faziletlisinin. Güneş doğduktan
sonra işrak vakti, ikindi namazından sonra da okunabilir ki; bu vakitler de
en faziletli vakitler arasında sayılır.
Hâsılı: Bu vakitlerin
hangisi, müride iyi gelirse; o vakitlerde dersini okuyabilir.
Mürid, kendisine yerilen
dersi okuyacağı zaman; tenha bir yerde kıbleye dönüp oturmalıdır.
Sonra, üç kere ihlâs (112.
sureyi), bir kere de Fatiha-i Şerife'yi okuyup sevabını, sırası ile:
a) Şeriatın kurucusu Resûlullah efendimizin tertemiz ruhuna hediye etmeli;
cennet bahçelerinden bir bahçe olan kabrine göndermelidir. Allah ona salât
ve selâm eylesin.
b) Bütün nebilerin, resullerin temiz ruhlarına hediye etmelidir.
c) Dört halife olan Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer, Hâzret-i Osman ve
Hazret-i Ali'nin dahi ruhlarına hediye etmelidir. Allah onlardan razı olsun.
d) Diğer ashabın, ashabı gören tabiinin, tabiini gören teba-ı tabiinin dahi
temiz ruhlarına hediye etmelidir; Allah onlardan razı olsun.
d) Müçtehid imamların dahi, ruhlarına hediye etmelidir; Allah onlardan razı
olsun.
e) Bütün ehlullah olan velî kullarına hediye etmelidir; sırları mukaddes
olsun...
f) Kalan erkek ve kadın müminlerin dahi ruhlarına hediye etmelidir; Allah
onlara rahmet eylesin.
Bundan sonra ölümü
düşünme haline geçmelidir; bu da şöyledir:
Sanki kendisi hasta
olmuş; can çekişme durumuna gelmiştir. Malından ve elindeki dünyalıktan
ümidini kesmiştir. Akrabadan, çocuklardan, aileden artık fayda yoktur.
Sonunda bunları bırakıp gidecektir. Nefesi kesildikten sonra da, kabre
koymak için hazırlık yapacaklardır. Kefeni getirilecek,, yıkayıcıya teslim
edilecek, tabuta konacak, cenaze namazı kılınacak, kabre götürüp içine
koyacaklar; yatırıp üzerine de toprak atacaklar. Sonra orada bırakıp
gidecekler.
Kısaca düşünüp şunu
anlayacaktır: Yüce Hakkın zatından başka, hiç bir şeyin kalıcı durumu
yoktur.
İşbu düşünce ile;
icazet ve inâbe alırken, mürşidin huzurunda nasıl edeple olmuşsa; öylece
mürşidin huzurunda olduğunu düşünerek dersini okumaya başlar.
Hayır olsun, şer olsun, hiç bir şeyi
hatırına getirmemeye tam bir gayret harcamalıdır.
Bu halet içinde iken, kendisine manevî
yönden bir zuhurat olursa mürşidinden başkasına söylememelidir.. Eğer
mürşidi birine söylemesi için izin vermiş ise, ona söyleyebilir.
Bu arada bir de, rabıta var ki, o da
yerinde açıklanacaktır.
Bu kitabı yazan zata ait bir şiir:
Aç
gözün bak asumana kim nedir;
Hep
gelenler bu cihana andadır.
Cümle gelmiş geçmişi seyret tamam;
Has
u âm olanı gör vesselâm..
Ol
kadar in'am ü ihsan hep sana;
Hak'tan oldu eyleme vaktin hebâ..
Aç
gözün bir hoşça fikret ey civan;
Geçti ömrün hâb-ı gafletten uyan..
Kır
bu benlik bendini ey hâce gel;
Mürşide kul olagör etme cedel..
Cümle varlıktan halâs etsin seni;
Taa,
getürüp hakka yetürsün seni..
NURÎ'ye gel Hakka vasıl olasın;
Bihisab in'ama nâil olasın..
Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir: Gözünü aç, semaya bak, neler olduğunu gör; bu cihâna gelenlerin hepsi
oradalar.. Bütün gelip gidenleri tam olarak seyret; seçmeye, düşüğe olanı
gör vesselam.. Bunca nimetin, ihsanın hepsi sana Hak'tan geldi; vaktini boşa
giderme.. Gözünü aç da güzelce bir düşün ey genç; ömrün bitti, gaflet
uykusundan uyan. Ey efendi, bu benlik ipini kır da gel; mürşide köle ol,
çekişmeyi bırak. Böylere cümle varlıktan seni kurtarsın; götürüp Hakka
ulaştırsın. NURÎ'YE gel ki; hakka ulaşasın; sayısız nimetler bulasın.
5. KISIM
BİRİNCİ BAB..
Dört bölümden;
I. BÖLÜM:
Kendi içinde, dört bölümden ibaret olan bu
birinci bölümde şu hususlar vardır:
a) Teveccüh ve rabıta..
b) Müptedi (yeni giren) salik..
c) Mutavassıt (ortada bulunan) salik..
d) Müntehi (sonda bulunan) salik.. Bunlar, üç türe ayrılıp açıklanacaktır:
Birinci türde, şunlar açıklanacak: Müptedi
salikin, ınuktedi talibin teveccühü.. Bu da, üç yönlüdür.
Birinci yönlüsü şöyle olacaktır:
Şeyhin huzurundaymış ve diz dizeymiş gibi, kıbleye dönük olarak oturacak.
Kendi kalbini bir tekneye veya bir başka kaba benzer görecek. Şeyhinin
kalbini de, umman deniz misali bulacak. Kendi kabını altına tutup umman
deniz misali mürşid şeyhin kalbinden ilâhî feyiz doldurmaya çalışıp gayret
edecek. Bu iş; en azından çeyrek saat, ortalama yarım saat, en çoğu da bir
saat kadar sürdürülüp öyle duracaktır.
İkinci yönlüsü de şöyle olacaktır:
Mürşid şeyhini bir çadıra benzetecek. Kendisini de o çadırın içindi'
bilecek. Dört yandan, o çadırın içine ilâhî feyizlerin akıp durduğunu
görecek. Kendisini bu halde tutup durmalıdır.
Üçüncü yönlüsü şöyle olacaktır:
Mürşid şeyhinin ruhaniyetini bir büyük denize benzetecek; kendisini de bir
damlaya.. Sonra kendisini o büyük denizde boğulmuş bilip anlatılan şekilde
teveccühünü sürdürecektir.
Anlatılan üç yönlü teveccühten hangisi,
kendisine kolay ve uygun olursa; ona devam etmelidir. Anlatılan en az, orta
ve en çok teveccüh sürelerinden hangisine alışmış ise; kıbleye dönerek o
şekilde oturmalıdır. Sonra da, kendisine ihsan edilen zikir dersini,
teveccühünü bozmadan okumalıdır.
Dersini bitirdikten sonra da, Fatiha
okuyup duasını etmelidir.
Anlatılan bu makamların rabıtası dahi üç
yönlüdür.
Birinci rabıta şöyle olacaktır:
Bu yola giren salik mürid; hemen her gezip oturduğu yerde, şeyhinin eli
elindeymiş ve daima huzurunda oturuyormuş gibi bir duyguya sahib olacak.
İkinci rabıta şöyle olacaktır:
Mürşid şeyhinin ruhaniyetini; bir hırka veya bir cübbe gibi giymiş, bir peçe
şeklinde üzerine örtmüş gibi bilecek.. Daima onunla gezip oturduğu duygusuna
sahip bulunacak..
Üçüncü rabıta ise, şöyle olacaktır:
Mürşid şeyhinin mübarek hırkası içinde, koltuğu altında kendisini gizlenmiş
görecek. Böylece, daima onunla beraber olduğu duygusuna sahip bulanacak..
İşbu usulleri izleyerek giden Hak yolcusu
mürid salik; uyumaya niyet ettiği zaman, kendisini şöyle bilecek: Sanki,
mürşid şeyhinin uğurlu ayağına başını koymuş, orada uyuyor.
Evet, Hak yolcusu mürid salikin yatıp
uyuması da böyle olmalıdır.
İkinci türde şunlar açıklanacak: Mutavassıt
(ortada bulunan) salikin teveccühü.. Bu da üç yönü ile açıklanacaktır.
Birinci yönlüsü şöyle olacaktır:
Orta halli salik, bu yönlü teveccühünde; kendisini mürşid şeyhinin huzurunda
diz dize oturur bilecek.. Şeyhini, bu şekilde huzur halinde bulduğu zaman,
şeyhi, kendisini alıp nur kaynağı Resûlullah efendimizin huzuruna götürdüğü
duygusuna sahib olacak; Allah ona salât ve selâm eylesin. Kendi durumunu bu
ölçüde, bilerek, Resûlullah'ın huzurunda duruyormuş gibi duracak; Allah ona
salât ve selâm eylesin. Ancak, kendisini, mürşid şeyhinin hırkasının altında
saklı sayacak.. Bu arada, şeriat sahibi Resûlullah efendimizin, cevahirlerle
bezeli yüksek bir kürsüde oturduğunu, dört halife efendimizin de, onun sağ
ve sol taraflarında bulunduğunu bilecek. Resûlullah efendimize Allah salât
ve selâm eylesin; dört halifeden dahi, razı olsun. Bu halde; tam bir huzur,
huşu ile bir çeyrek veya yarım saat yahut bir saat kadar.teveccüh edip
oturacak..
İkinci yönlüsü şöyle olacaktır:
Şeyhini bir çadır gibi bilip ona sarınacak. Her yandan da ilahî feyizler
geldiğini duyacak.. Bu teveccühünde şeyhini bulduğu zaman, şeyh kendisine
zarf gibi olacak. Yani: Örtündüğü bir elbise gibi, her yanını bürümüş
Olacak.. Kendisi de onun içine girip yok olmuşçasına kalacak. İşbu hal ile,
enbiyanın efendisi, Resûlullah efendimizin nur dolu huzuruna varılmış
olacak. Üstte de anlatıldığı gibi, Resûlullah efendimizi, süslü bir kürsü
üzerinde oturmuş bulacak. Kalan bütün nebileri ve resulleri de onun sağında
ve solunda birer yüksekçe kürsü üzerinde oturmuş görecek.. Başta Resûlullah
efendimiz olmak üzere, bütün nebilere ve resullere salât ve selâm olsun.
Şeyhini dahi, Resûlullah efendimizin üstün zatına doğru teveccüh edip
oturmuş sayacak. Nurun kendisi olan mübarek kalbinden şeyhinin kalbine altın
oluktan akar gibi ilâhî feyizler aktığını görecek. Bu duygu hali içinde;
saygı ile, edeple, içli bir şekilde teveccüh ederek bir çeyrek, yarım veya
bir saat kadar duracaktır.
Üçüncü yönlüsü şöyle olacaktır: .
Şeyhinin ruhaniyetini bir deniz bilecek; kendisini de onda boğulan bir damla
sayacak. Ve; yok olduğunu özünde duyacak.. Bu teveccühünde şeyhini bulduğu
zaman; deniz olan şeyhi ile peygamberlerin efendisi evliyanın ve
muttakilerin dayanağı Resûlullah efendimizin huzuruna vardığını görmelidir;
Allah ona salât ve selâm eylesin. Efendimizi dahi, tüm varlığı kuşatan derya
bilmeli.. Resûlullah efendimizin sağında ve solunda ise; tüm nebileri ve
resulleri görmüş gibi olmalıdır. Resûlullah efendimize ve diğer nebilere ve
resullere salât ve selâm olsun.
Üstte anlatılan hal ile, bir deniz
ölçüsünde gidip şeyhinin denizini, Resûlullah'ın denizinde yok olmuş kabul
etmelidir. Böyle bir huzur, huşu ve içten bir saygı ile çeyrek saat yahut
yarım veya bir saat kadar teveccüh edip durmalıdır.
Bütün bu teveccühlerde; meydana çıkan
belirtileri, şeyhinden başkasına anlatması yerinde olmaz. Zira, bu makam,
şeyhte yok olma makamıdır.
Bu makamın rabıtasına gelince; onu da diyelim..
Hak yolcusu salikin oturması kalkması,
uykusu uyanıklığı, yemesi içmesi, gezip yürümesi gibi özellik taşıyan ve
taşımayan tüm işlerinde şeyhini kendisi ile beraber bilecektir. Şeyhini,
kendi yanında oturur gibi görecek, ona göre saygılı, duygulu huzur içinde
kalacaktır.
Üçüncü türde ise, şunlar anlatılacak:
Müntehi (sonda bulunan) salikin teveccühü.. Bu da üç yönü ile
açıklanacaktır.
Birinci yönlüsü şöyle olacaktır:
Daha önce de anlatıldığı gibi, Hak yolcusu salik mürid, şeyhi ile diz dize
oturmuş gibi teveccühünü sürdürecek. Bu arada, Resûlullah efendimizi dahi,
arada bir perde olmadan açık bir şekilde görecek.. Bu hali bulduğu anda,
Resûlullah efendimizde yok olmaya ayak basmıştır. Bu halde de, yine şeyhini
teveccühünden uzak tutmayacaktır, önceki halde şeyhinde fena bulma hali ile
Resûlullah efendimizin huzurunda oturduğunu anlayacaktır; Allah ona salât ve
selâm eylesin.
— Hazret-i Resûlullah, bu çaresizini şekilsiz yorumsuz olarak Allah'a
ulaştırır..
Diye düşünecektir. Tam bir huzur, içten gelen saygı ile; çeyrek, yarım veya
bir saat kadar teveccüh edip duracaktır.
İkinci yönlüsü şöyle olacaktır:
Sona varan müntehi Hak yolcusu salik; ikinci tür teveccühün ikinci
yönlüsündeki çadır misali teveccüh halini burada dahi sürdürecektir.
Şeyhinin hüviyetinde dahi yok olacaktır. Bu hali içinde; Resûlullah
efendimizi, arada perde olmadan tanınan sıfatları ile görecektir. Şeyhinin
hüviyetinde yok olarak, Resûlullah efendimizin huzuruna varacaktır. Orada
tam bir huzur, içten saygı ve edeple oturacaktır. Bu arada, Resûlullah
efendimizin mübarek kalbinden; şeyhinin kalbine altın oluktan akar gibi,,
ilâhî feyizlerin akıp geldiğini görecektir. Bu ilâhî feyizler içinde;
kendisini de, şeyhini de yok olmuş bulacaktır. Resûlullah efendimizin dahi,
Yüce Hakkın huzurunda oturduğunu özünde duyacaktır; tüm varlığı dahi, onda
yok olmuş görecektir. Resûlullah efendimize salât ve selâm olsun, işbu
teveccühünü dahi; çeyrek, yârım veya bir saat sürdürüp duracaktır.
Üçüncü yönlüsü şöyle olacaktır:
işini bitirip sona ulaşmakta olan Hak yolcusu mürid salik, ikinci türde
anlatılan ikinci yöndeki teveccühünü burada dahi aynen uygulayacaktır.
Şeyhinin ruhaniyetini bir deniz, kendisini de bir damla sayacak; orada yok
olacaktır. Bu arada, Resûlullah efendimizin yüksek kalbini de şöyle
görmelidir: Bütün âlemi sarmış deniz.. Bunları böylece görüp duymalıdır.
Şeyhini de, o saadet denizine katmaya gayret edip çalışmalıdır. Bu saadet
denizine katmaya çalışırken, tam ve bütün olarak cümle varlıkları zerreye
varıncaya kadar, o deryada silinip yok olmuş görmelidir. Resûlullah
efendimizin huzurunda dahi, bu şekilde oturduğunu kabul etmelidir. Bu
oturuşundaki teveccühünü çeyrek, yarım veya bir saat kadar sürdürmelidir.
Bu mertebede, Hak yolcusu salike
Resûlullah efendimizin varlığında yok olma işareti; anlatılan şekilde dile
gelir.
Durum gerçeğe ulaştığı zaman da, bu üstün
ihsanlara zuhur yeri olur:
— «Rabları, onlara tertemiz bir şarabı
içirmiştir.» Mealine gelen însan suresinin 21. âyetinin doğrultusunda,
asıl varlığa zuhur yeri olma durumu ihsan olunur. Yani: Resûlullah
efendimizin nuruna.. Allah ona salât ve selâm eylesin..
Bu
manada bir şiir.:
Bilürüm ki seni haksin; Kamu âlem bütün sensin;
İki
cihanda sultansın; Şefaat ya Resulellah..
Seni bulan bulur Hakkı; Seni gören görür Hakkı..
Hakikat madeni sensin; Şefaat ya Resulellah..
Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir: Sen Haksin; şunu da bilirim: Cümle âlem, tümden sensin..
Dünyada âhirette bir sultansın; bize şefaat eyle ya Resulellah.
Seni bulan kimse, Yüce Hakkı bulmuştur; seni gören kimse, Yüce Hakkı
görmüştür..
Sen hakikatin kaynağısın; bize şefaat eyle ya Resulellah.
Allah-ü teâlâ Resûlullah efendimize salât ve
selâm eylesin.
Bu makamın rabıtası dahi, şöyle olacaktır:
Hak yolcusu salik mürid; her gezdiği yerde, her oturduğu semtte, yani: özel ve
diğer işlerinde şekilsiz yorumsuz Hakkın huzurunda olacaktır. Bu ölçü
içinde; gezecek, oturacak, Hakkın gayrını da kalbinden çıkaracaktır. Bundan
sonra, oturması, kalkması, uykusu, uyanıklığı Hak ile olacaktır.
Bu kitabın yazarına ait bir başka şiir:
Ya
Resulellah cemalin bi-nikab gördüm bugün;
Hamd ü lillah nur ü vechin bihicab gördüm bugün..
Çünkü gark olmuştu nura ol mübarek kametin;
Baktığını an aldı berk-ı envarın senin..
Gönlüm içre çün kuruldu bir yüce divan aman;
Bir mücellâ hem mücevher kürsî dahi nagehan..
Şah-ı Kevneyn ol mücellâ kürsî üzre oturur;
Çar-ı yar basafa ashab saf beste durur..
Çünkü gördüm bir dahi ol Şah-ı Kevneyn'i heman;
Ol vakitte cümle aklım tar ü mar oldu aman...
Mest
olup kaldım orada bilmez oldum kendimi;
Gördüm ancak evvel ve âhir cihanı hemdemi..
Kaplamıştı nur cihanı kalmamıştı nesne hiç;
Görünürdü Nur-ı Muhammed kalmamıştı nesne hiç..
Nuru
nur etti canım Nur-ı Ahmed Mustafa;
Gel ki aşık Nuri'ye kim kalbin olsun pürsafa..
Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir: Ey Allah'ın Elçisi, bugün, cemalini peçesiz olarak gördüm; Allah'a hamd
olsun, yüzünün nurunu, bugün perdesiz gördüm.
O mübarek boyun, nura boğulduğu, içindir ki; baktığım anda, senin nur
şimşeklerin gözümü aldı.
Aman aman, gönlümün içinde yüce bir divan kuruldu; parlak mücevherlerle süslü
bir de kürsü ortaya kondu..
İki cihanın şahı, o parlak kürsü üzerinde oturuyordu; dört halife, safa ile
diğer ashab saf tutup duruyordu.
O iki cihan şahını bir daha gördüğüm zaman; o vakit, bütün aklım darmadağın
oldu, aman...
Sarhoş oldum, orada kaldım, kendimi bilmez oldum: İşte o zaman önden sona
cihanı ve arkadaşı gördüm.
Cihanı bir nur kaplamıştı, hiç bir şey onsuz kalmamıştı; Muhammed nuru
görünüyordu, başka bir şey hiç kalmamıştı.
Canım, Nuri'yi, Ahmed Mustafa'nın nuru nur eyledi; aşık Nuri'ye gel de, kalbin
safa dolsun.
Bu kısmın başına konan tanıtma yazılarından da anlaşılacağı gibi, burada yola
(tarikata) girme durumu ile, yedi latife açıklanacaktır.
Bir kudsî-hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:
— «Dikkat ediniz, cesette bir kalb vardır.
Kalbin içinde de bir fuâd vardır. Fuâdda dahi sır vardır. Sırda da hâfi vardır.
Hâfide dahi ahfâ var.. İşte ben, o ahfâyım..»
Ne var ki, bu oluş, yaratılmış şeylerin
birbirine bitişip yapışması gibi değildir; onunla kıyas edilemez. Bunda ne kıyas
vardır; ne de bir şekil.. Akla gelenden çok başkadır.
Bu cüz'î aklı, kula ihsan eden Yüce Allah'tır.
Bu küçük cüz'î akıl, ancak dünya işlerini bilir; âhirete dair işleri de idrâk
edebilir. Hiç bir misali ve benzeri olmayan mutlak gerekli varlığın sahibi olan
Yüce Zat'ı idrâk edip anlamaktan yana kusurludur. O Yüce Zat, zatının esasını,
yine kendi Yüce Zat'ı bilir.
Mâna böyle olduğuna göre; her bir ferdin vehimlerinde olan
Hakkı yaratan, yine onun Yüce Zat'ıdır. Allah'ın zatı, o vehmedilenlerden çok
başkadır.
Sözün özü odur ki: Kâmil ve mükemmel insan
olan değerli zatların Yüce Allah'a vâsıl olmaları; yine Yüce Allah'ın zatına has
bir şekildir. Söz ile değil; hal olarak değerlendirilmelidir; dolayısı ile, bu
Muhammedî yola girmeye ihtiyaç vardır.
Bu mânada girilen yolların hiç biri,
diğerinden ayrı ve başka değildir. Ama, bazı ehlullah yollarında; irşâda
ehliyetli olan kâmil mürşidler, müridlerini nefis yönüyle terbiye ederler.
Bazıları da, ruh tarafından terbiye edip sülûk yolunu gösterirler. Ta ki, şu
ölüm uçurumundan uzak olup kurtulalar.
Zira, hemen her ferd, kendi vehminde Hakkı bir
başka tasavvur eder. Ama, hiç bir şekilde o tasavvur edilen Yüce Hak olamaz.
Onun ettiği tasavvur, Yüce Hakkın bir tecellisinden meydana gelir. Dolayısı ile,
o tasavvur edileni yaratan Yüce Hak'tır. Bu değerlendirmeye göre; ehlullah olan
Allah'ın sevdiği kullar, vehimlerinde olan Hakka tapmaktan beridirler.
Özellikle üstün Nakşibendiye tarikatı
terbiyecileri, yollarına girenleri ruh mertebesinden yola koyarlar. Asıl olarak
ruh safiyetini bulduğu zaman, natıka nefis, (insanın tabiatı) onun içinde
temizliğini bulur.
Diğer tarikatlar, nefis mertebelerini göz önünde tutarlar.
Ancak, durum ne olursa olsun; gaye ve istenen, ruhu, aslî olgunluğuna döndürüp
kemalâta kavuşturmak ve Yüce Hakkı bildirmektir.
Ey bu
yola girmeyi isteyen, yedi latifeye rağbetli olan salik ve aşık. Anlatılacakları
bilmelisin:
Şeyhin izni ve icazeti ile temiz bir yerde; kıbleye dönerek iki diz üzerine
otur.
Bundan sonra, yukarıda anlatılan üç yönlü teveccühten hangisi senin için kolay
gelir ve rahat olursa; o şekilde teveccüh et. Önce de anlatıldığı gibi, bu
teveccühün en azı çeyrek saat, ortası yarım saat, en çoğu ise bir saattir. Bu
sürelerin hangisini seçersen, o süre için teveccühünü yapıp otur.
Daha sonra, o teveccühü hiç bozmadan, yüz kere istiğfar oku; günahlarının
bağışlanmasını dile.. Otuz kere de, salâvat-ı şerife oku.
Bu arada; hayır, şer, tüm bağlardan ve gayelerden, taleplerden yana temiz ol.
Sanki kalb üzerine nurdan bir ism-i celâl (Allah adı) yazılmış gör; her ne kadar
gözün kapalı olsa da, görür gibi yap..
Dilini damağına yapıştır; dişlerini de birbiri üzerine koy. Gözünü yum, tüm
duygularının hareketlerine engel ol; onları, kendi hükümlerini işlemekten yana
boş bırak.
Anlatılanları yapmak için, ciddî bir şekilde gayret et. Mürşid şeyhin
ruhaniyetinden de yardım dile..
Senin, sol memenin iki parmak kadar aşağısında, çam kozası şeklinde kalb vardır.
Bu kalbin üzerine yazılan ism-i celâli (Allah adını) görür gibi ol; üç bin kere
ism-i celâli oku. Bu lafzın manasına dahi, hiç bir benzetme yapmadan teveccüh
et. Bu çeşit teveccüh öyle olmalı ki: Kendinden ve Yüce Allah'ın zatından başka
her şeyden yana senin için bir unutkanlık meydana gele:
—
«Unuttuğun zaman, Rabbını hatırla...» . Mealine gelen Kehf suresinin 24. âyetindeki mana zuhur ede..
Hak yolcusu salik, anlatılan şekilde zikri sürdürüp giderse; zikir kalbine
yerleşir. O zaman, kalb, asıl sıfatını bulur; akik renginde saf temiz bir
şekilde kalbin nuru zuhur eder.
İşte o zaman, zikreden kimse, istese de kalbinin zikrine engel olamaz:
— Veled-i kalb.. (Kalb yavrusu..)
Durumu hâsıl olur.
Bazan da, güneş doğar gibi, bir kırmızılık doğu tarafından görünür. Bazan da
güneş çıkar gibi, bazan da büyük bir kapı gibi akik renginde görünür.
Anlatılanların benzeri daha başka alâmetler de meydana gelir.
Bütün bunlar, zuhur edip dururken; Hak yolcusu salik, bunların zuhuruna
kapılmamalı ve şaşkınlığa düşmemelidir. Zikirden fikirden geri kalmamalıdır.
Kendisine ihsan edilen zuhuratı dahi, mürşidi olan şeyhten başkasına da
söylememelidir. O zuhuratın kalıntılarını, izlerini göz önünde tutmalı;
kaybetmemeye tam bir gayret harcamalıdır.
Kalb, anlatılan yoldan asıl sıfatına döndükten sonra; mürşidin
izni ve icazeti ile salik, zikrini ruh tarafına çekmelidir.
Ruh sağ memenin altına doğru iki parmak kadar aşağıdadır.
Yukarıda sözü edildiği şekilde; Hak yolcusu salik, ara vermeden, âdet edindiği
kadar teveccühte bulunmalıdır. Sonra, bu teveccühle, kalbin zikrine geçmelidir.
Bu zikir, önce de anlatıldığı gibi, üç bin keredir. Bu zikri, önce kalbe
vermelidir. Sonra da, teveccühü bozmadan, sağ memenin altındaki ruha geçmelidir.
Ruhta dahi, beş yüz kere ism-i celâli okumalıdır.
Ruhun nuru, asfar ki, açık sarı renklidir.
Açıklanan şekilde zikir sürdürülürse.. ruh dahi, asıl safiyetine döner. Nurunun
zuhuru ile, tam temizliğini bulduktan sonra, durumunu mürşidine anlatır.
Yine mürşidinin izni ve icazeti ile; salik, ruhtan sura geçer.
Sırrın yeri, sol memenin üzerinde ve iki parmak kadar yukarıdadır. Sırrın nuru
da beyazdır.
Yukarıda açıklandığı gibi, müridin alıştığı şekilde teveccüh ettikten ve
süresini doldurduktan sonra zikirlere geçilir. Kalbin üç bin, ruhun beş yüz,
ism-i celâli (Allah adı) zikri yerine getirildikten sonra; beş yüz ism-i celâl
de, sırra dönük olarak okunur.
Zikir sırra yerleşir; sır da bu şekilde asıl safiyetini bulur. Bu durum devam
edip belirtileri ortaya çıkınca, durumu mürşidine anlatır.
Sonra, mürşidinin izni ve icazeti ile Hak yolcusu salik, zikrini
hafiye nakleder.
Hafinin yeri; sağ meme üzerinde ve iki parmak yukarıdadır. Nuru da zümrüt
yeşilidir.
Bu zikri yapacak olan, yine alıştığı şekildeki teveccühte bulunmalıdır. Teveccüh
süresini tamamladıktan sonra; kalbin, ruhun, sırrın ism-i celâl (Allah adı)
zikirlerini yerine getirmelidir. Bunların sonunda, beş yüz kere de hafiye dönük
olarak, ism-i celâl (Allah adı) zikrini okumalıdır.
Zikre bu şekilde devam ederse; hafinin de nuru zuhur eder; aslî sıfatına döner.
Böyle olunca, yine durumu mürşidine anlatır. Mürşidinin izni ve icazeti ile bu
sefer zikri ahfaya aktarır.
Bu durumda, yine Hak yolcusu salik, yapmakta olduğu teveccühü
bozmaz; süresini tamamladıktan sonra da zikirlerine geçer. Kalbin, ruhun,
sırrın, hafinin zikirlerini açıklandığı gibi yapar hakları olan ism-i celâl
(Allah adı) zikrini okur. Bunlardan ayrı olarak, beş yüz ism-i celâl (Allah adı)
da ahfaya dönük olarak okur.
Ahfanın yeri, iki meme ortasındadır. Nuru ise, ya çok beyaz, yahut çok siyah
zuhur eder. Bunların hangisi zuhur etse olur; artık, ahfa dahi, asıl sıfatına
dönmüştür.
Bundan sonra, Hak yolcusu salik, mürşidinin izni ve icazeti ile zikrini nefis
letaifine aktarır.
Nefis letaifinin yeri, iki kaşın ortasındadır. Nuru da, turuncu sarıdır.
Anlatılan usulde, zikreden ınürid, cümlesinin hakları olan ism-i celâl (Allah
adı) zikrini yerine getirir. Ondan sonra da, beş yüz ism-i celâli, nefis
letaifine dönük olarak okur.
Nefis letaifi de asıl sıfatına döndüğü, bunun belirtileri de ortaya Çıktığı
zaman, durumu mürşidine anlatır.
Bundan sonra, Hak yolcusu salik, mürşid şeyhinin izni ve icazeti ile, letaif-i
külle geçer. Letaif-i küllün yerini alın ortasındaki perçem yeri bilmelidir.
Burada, ism-i celâli, uzaktan okunacak şekilde celî bir yazı ile yazılmış
görmelidir.
Hak yolcusu salik dahi, teveccühünü, yine alıştığı şekilde yapıp bitirmelidir.
Bundan sonra; kalbin, ruhun, sırrın, hafinin, ahfanın, nefis letaifinin hakları
olan ism-i celâl zikrini okur.
Letaif-i küll için okuduğu ism-i celâllerde; baştan ayağa kadar, kendisini tüm
azası ile bir aynada görür gibi olmalıdır.
Hak yolcusu salik, bu şekilde devam edip her şeyi yerli yerince yaparsa; bu
uğurda ciddî gayret sarf ederse; o zaman bilmeli ki: Yakın bir gelecekte
Allah'ın ihsanına mazhar olacaktır.
Bu mazhariyete erdikten sonra; bedenindeki bütün parçalar, hep ism-i celâli
(Allah adını) okur. Bunun hareketini kendisi de duyar.
Bu halinde, beden parçalarından:
— Hangisi ile zikredeyim..
Dese, onunla zikreder. Bu ten kulağı ile de, seslerini işitir.
Bunlar olduktan sonra, Allah'a hamd etmelidir. Hemen her gün, anlatılan usule
göre; dersini okumalıdır.
Kendi zikrinin sesinden başka; dışarıdaki şeylerin seslerini de duymaya başlar.
Bu
kitabın yazarına ait bir şiir:
Kalbim
icre bir cevahirden yapu;
Gördüm anda bir kazıl yakut kapu..
Girip
andan ileri vardım heman;
Bir cevahirden saray oldu ayan..
Saru
yakuttandır anın kapusu;
Dürrü safiden yapılmış yapusu..
Orta
yerde hem kurulmuş bir çadır;
Kapusu
ahdar zebercedden dürur..
Çadırı
da bir siyah nur kaplamış;
Nur-ı Hak'tır gözler anı görmemiş..
Girdim
andan dahi seyrettim heman;
Bir aceb nur var imiş onda nihan..
Rengi
turuncu idi kendisi nur;
Pek mücellâ bakmağa göz kamaştır..
Gördüm
anı geçtim ileru heman;
Bir azim iklim göründü ol zaman..
Dağ u
sahra kasr u bünyanı anın;
Cümle
zikrullaha meşguldür hemin..
Kim ki
ister ol sülûku seyr ede;
Bu kitabı başına tâc ede..
Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir: Kalbimin içinde cevahirden bir yapı gördüm; kırmızı yakuttan bir de kapı
vardı.
Oradan girdim, hemen ileri vardım; cevahirden bir saray açıkça belli oldu.
Onun kapısı da, sarı yakuttandı; yapısı da saf inciden yapılmıştı.
Orta yerde bir çadır kurulmuştu; kapısı da yeşil zebercedden.
Bu çadırı da siyah bir nur kaplamıştı; gözlerin görmediği bir Hak nuruydu.
Buradan girdim, hemen yürüdüm; onda gizli hayranlık veren bir nur varmış.
Rengi turuncu idi, ama kendisi nurdu; pek parlaktı, bakarken gözler kamaşıyordu.
Bunu da gördüm, hemen ileri geçtim; o zaman, büyük bir iklim göründü.
Onun dağı, alanı, binaları tümüyle; Allah'ın zikriyle meşgul idi.
Her kim bu sülûke girip yürümek isterse; o kimse, bu kitabı başına taç etmeli..
Üstteki başlıklardan da anlaşılacağı gibi; bu üçüncü kısımda nefiy ve isbat
anlatılacaktır. Yani: Kelime-i tevhid..
Bu mübarek kelime-i tevhid için, tarikat ehli zatlar şöyle demişlerdir:
— Üç manaya gelir; şöyle ki: .
a) Bu yola yeni giren müptedi salik için:
—
Allah'tan başka ibadet edilecek zat yoktur. (Lâ ma'bude illallah..)
Cümlesini okumak vardır.
İşin ortasında bulunan mutavassıt Hak yolcusu salik için:
—
Allah'tan başka maksad yoktur. (Lâ maksude illallah..)
Cümlesini okumak vardır.
İşin sonuna varan Hak yolcusu müntehi salik için ise:
—
Allah'tan başka mevcud yoktur. (Lâ mevcude illallah..) Cümlesini okumak vardır.
Ancak, Hak yolcusu salikin bu nefiy ve isbata geçmesi için bazı şartlar gerekir.
Öncelikle, önceki kısımda anlatılan yedi latifenin özellikleri olduğu gibi zuhur
etmelidir. O zuhur eden halleri, mürşid olan şeyhine anlattıktan sonra nefiy ve
isbat zikrine geçebilir.
Anlatılmak istenen mana, daha açık olarak şöyledir:
Yukarıdan beri anlatılan şekilde, tam bir temizlik içinde olacaktır. Sonra,
tenha bir yere oturacak. Bu oturma halinde kıbleye dönecek ve dizi üzerine
oturacaktır.
Bundan sonra Hak yolcusu salik, yapmayı âdet edindiği teveccühü de yerine
getirecektir. Yedi latifenin payları olan ism-i celâli (Allah adını) da okuyup
bitirecektir.
Bundan sonra, anlatılan teveccühü bozmadan, nefiy ve isbat zikrine geçecektir.
Bu zikri şöyle yapacaktır:
— LA..
(YOK..)
Kelimesini okurken, Arapça aslına göre yazılan bu kelimeyi, açık bir şekilde
alttan göbeğinin üstüne yazılmış görmeli; bir dalı sağında, diğer dalı ise
solunda hissetmelidir. Okurken, sesini beyninin ortasına duyuracak kadar
uzatmalıdır.
— ÎLÂHE.. (İLAH..)
Kelimesini okurken de; LA kelimesini götürdüğü beyninin ortasından başlatmalı,
sağ küreğinin üzerine getirdiğini tasavvur etmelidir.
— İLLALLAH.. (Ancak Allah vardır.)
Kelimesini alirken de, bu kelimeyi; sağ omuzundan itibaren yazıldığını ve çam
kozası şeklindeki kalbine kadar o şekilde geldiğini tasavvur' etmelidir.
Ondan sonra; göbeğinin altında nefesini tutmalı; bir nefeste üç kere, anlatılan
şekilde, işaret edilen manaları düşünerek kelime-i tevhidi okumaya başlamalıdır.
Şöyle ki:
— LA.. (YOK..)
Kelimesini göbeğinin üstünden alıp yukarıya doğru çekenken; yeryüzünden arşa,
arştan dahi yeryüzüne kadar tüm varlığın hemen her zerresini fena bulup yok
olmuş kabul etmelidir. Hatta, kendisini dahi, ortadan silinmiş görmelidir.
Bundan sonra:
— İLAHE.. (İLAH..)
Kelimesini getirip sağ küreği üzerine bırakır. Bu arada:
— Haktan başka bir şey yok.. ölçüsünü elden bırakmaz.
Sonra:
— İLLALLAH (Ancak Allah vardır.)
Kelimesini, kalbinin üzerine yapıştırır, içinden şöyle der:
—
Ancak, varlığı mutlak gerekli Yüce Zat vardır..
Bundan
sonra:
—
MUHAMMEDÜN RESULÜLLAH.. (Muhammed, Allah'ın elçisidir.) Cümlesini, dahi, fikrine getirmeli ve bunu, Yüce Allah'a
vuslat için bir vesile bilmelidir.
Daha sonra, nefesini bırakır. Nefesini dışarı verir iken de:
—
Allah'ım, maksadım sensin; talebim hoşnutluğundur. (İlâhî ente maksudî ve rızake
matlubî..)
Duasını okur.
Bu şekilde alıp verdiği nefesleri arasındaki boşluğa, düşük düşünceler
düşmesinden korumalıdır.
Anlatılan tertibe göre; yirmi bir nefeste, altmış üç kelime-i tevhid okur. Hemen
her gün de, bu tertibi sürdürür.
Bu okumalardan bir belirti meydana çıkmaz ise, zikreden Hak yolcusu salik, hiç
bıkmadan zikrini tam manası ile sürdürür; ama bu kere başka türlü..
Şöyleki:
Mübarek kelime-i tevhidi, anlatılan şekilde, yine bir nefeste yedi kere okur. Bu
hesaba göre: Yirmi bir nefeste yüz kırk yedi kere tevhid-i şerif okumuş olur.
Tevhid zikrine bu şekilde devam edip giderse, Allah'tan inayet gelir. Bu
inayetle gelen Allah'ın ihsanı olan ilâhî feyizler ve samedanî belirtiler
görülür. Hak yolcusu salik, bu ihsanların ortaya çıkmasında dahi:
—
Allah'ım, maksadım sensin; talebim hoşnutluğundur. (İlâhî ente maksudî ve rızake
matlubî..)
Şeklindeki duasını okumalıdır. Zikrine fikrine devam etmeli;
daha da ileri gitmeye bakmalıdır.
Anlatılan ihsanin, feyizlerin birinde eğlenir kalır ise; ya çamura ya da bir
batağa düşmüş olur ki, temizlenmesi zordur. Büyük bir uçuruma düşmekle burun
burunadır. Bunun için, gelen feyizlerin, ihsanların hiç birine bel
bağlamamalıdır.
Şöyle
ki:
Bütün bütün, baştan ayağa kendisini nur görmek ihsan olunsa dahi, daima bunun
artmasını dileyerek:.
—
Allah'ım, maksadım sensin; talebim hoşnutluğundur. (İlâhî ente maksudî ve rızake
matlubî..)
Diye okuyup zikirle, fikirle meşgul olup durmalıdır.
Zira, ism-i celâl, zata bağlı beraberlik cezbesini elde etmeye sebeb olur.
Kelime-i Tevhid ise, zata bağlı kayyumiyet cezbesini elde ettirir.
Edeplerine uygun olarak; zikreden kimse, zikrini sürdürür ise; zikrin sonucu
faydalar elde edilir.
Şöyle
ki:
Nefiy tarafında, beşeriyet varlığı silinir; isbat canibinde ise, kayyumiyet
cezbesi ortaya çıkar. Bu manada şöyle denilmiştir:
—
Tevhid tamam olduğu zaman, cezbe zuhur eder. Cezbe zuhur ettiği zaman ise, Yüce,
Allah'ın zatından başka her şey silinir; Allah tarafından gelen kalır.
Kelâm-ı Kadim'e gelen vahiyde (Kur'an'da) Nahl suresinin 96. âyetinde dahi, bu
manaya şöyle bir işaret vardır:
—
«Sizdeki tükenir; Allah katındakiler kalır.»
Ancak..
Zikreden Hak yolcusu mürid; zikrini yirmi bire ulaştırdığı halde, hiç bir iyi
sonuç meydana gelmez ise; bu durum, zikir şartlarındaki eksikliğinden ötürüdür.
Bu durumda, işi baştan almalıdır. Zikrin şartlarına uygun, huzur ve içten saygı
ile yapılan zikirdeki derin manayı düşünmelidir. Bu arada; dünya, âhiret, hayır,
şer, ilim, amel çeşidinden şeyleri düşüncesinden silip atmalıdır. Bütün akla
gelen şeyleri dahi, nefiy tarafı ile kalbinden sökmelidir. İsbat tarafında ise,
Yüce Hakkın tekliğini düşünmelidir. Bir süre için olsa dahi, ilmî çalışmaları,
kitapları mütalaa etmeyi, ondan bundan söz açmayı, çekişmeyi bırakmalıdır. Zira,
tevhidin, akla dayalı şeylerle ilgili kılınması, Hakka yönelmeye perdedir.
Yine
kusurlarını tamamlayıp bu yoldaki eksikliğini gidermek için; beş vakit farz
namazları, sünnet-i müekkedeleri usulüne uygun olarak, tam bir huzurla kılıp bu
üstün görevlerini mutlaka yerine getirmelidir. Zira, kudsî bir hadis-i şerifte
şöyle buyurulmuştur:
— «Bana yaklaşanlar; kendilerine farz
kıldığım görevleri yerine getirmek kadar, başka hiç bir şeyle yaklaşamazlar.»
Bu arada, zarurî durumlar dışında; bilhassa
gönül yolu ile, halktan uzak durmayı tercih etmelidir. Böylelikle, vakitlerini
boşa gidermeden, tevhid-i şerifle meşgul olmalıdır.
Burada, Hak yolcusu salikin murakabesi, üç
yönü ile beyan edilecektir.
Zikreden kimsede, zikrin iyi sonuçları ortaya çıktığı zaman, durumu mürşid
şeyhine anlatır. Mürşid olan şeyhin izni ve icazeti ile Hak yolcusu salik,
murakabe ile meşgul olmaya başlar; zikri bırakır.
Anlatılan murakabeye, şu hadis-i şerifte
işaret vardır:
— «Bir saatlik tefekkür, yetmiş senelik
ibadetten hayırlıdır.»
Şu âyet-i kerimede dahi, murakabeye işaret
vardır:
— «Onlar, öyle erlerdir ki; kendilerini ne
ticaret, ne de alışveriş Allah'ı anmaktan alıkoyar.» (Nur sûresinin 37. âyetidir.)
İşte salik, yapmaya alıştığı teveccühü ile
kalbinde müşahede etmeyi başardığı yedi letaif belirtileri, nefiy-isbat,
Allah'ın ihsan eylediği tüm letaifi elde etmiş olarak; tam bir temizlikle
kıbleye dönük olarak oturmalı ve murakebeye geçmelidir.
Murakabe, en azından bir saat kadardır; daha
da arttırılırsa aşk olmasını dileyelim, Allah rızasının yoludur.
Başta da işaret edildiği gibi, murakebe, üç
şekilde açıklanacaktır. Şöyle ki:
1. ŞEKİL: Yukarıda da yazıldığı gibi, Hak
yolcusu salik, temiz bir yere gizlice oturur; gözlerini kapatır. Akla gelecek
her şeyden, kendisini ayırır. Tüm azalarını, ölü azaları gibi bırakır. Bu iş
yeri olan âlem, insanlar, cinler, melek, huri, gılman, cennet, cehennem, arştan
yere, yerden arşa varıncaya kadar bulunan zerreler de dahil olmak üzere hiç
yaratılmamış görecek; kendisini silinmiş bir fani bilecek. Bu kıyasla, bu
usulle, hemen her gün murakabe ile meşgul olacaktır.
Böyle yapılırsa; Yüce Sübhan Allah'ın
lütufları ile vuslat sırları açılır. Allah'ın ihsanına zuhur yeri olunur.
Bunlar, onun ilâhî lütuflarından umulacak işlerdir.
2. ŞEKİL: Hak yolcusu salik, yazıldığı şekilde
murakabe ile meşgul bulunacak, bütünüyle isteklerden geçecek, aklına gelenleri
bir yana itecek, zikirde, fikirde dahi olmayacak..
MURAKABE
Anlatılan hal ile, azalarını ölmüş gibi bir
yana bırakacak, gözlerini de kapayacak. Bu durumu ile sanacak ki: Kendisine ölüm
emri gelmiş, ölmüş.. Kendisini kabre koymuşlar. Aradan da zaman geçmiş, cesedi
ve kemikleri çürümüş.. Tamamen silinmiş, hiç bir iz kalmamış..
Yukarıda anlatılan ölçüdeki murakabe, en
azından bir, ortalama iki, en çoğu üç saat kadar olur.
Bu murakabeye devam edilirse:
— «Ölmeden önce ölünüz.» Emrindeki mana sırrı açılır. Bu yoldan da, Allah'ın ihsanına
zuhur
yeri olunur. Allah'ın lütuflarından beklenen de budur.
3. ŞEKİL: Hak yolcusu salik, yukarıda yazıldığı şekilde murakabe ile meşgul
bulunacak, tüm isteklerden geçip akla gelenleri bırakacak. Zikirde fikirde dahi
olmamalı.. Bilecek ki: Ölüm emri gelmiş, Hakkın emri ile âhirete göçmüş,
kendisini kabre koymuşlar. Tüm azaları dahi silinip yok olmuş, onlardan yana hiç
bir belirti kalmamış.. Kıyamet dahi kopmuş; yerden arşa, arştan yere kadar hiç
bir şey kalmamış, bütün varlık yok olup fena bulmuş. Ve.. Hak'tan başka her şey
yok olmuş.
İşbu ölçüler içinde; ya bir, ya iki, ya üç
saat oturmalı.
Bu murakabeye devam edilirse, Hak yolcusu salike, şu âyet-i kerimenin sırrı
zuhur eder:
— «Bu gün mülk kimin?. Vahid Kahhar
Allah'ındır.»
Mümin suresinin 16. âyeti olan bu mananın
zuhurundan sonra; harfsiz, sessiz bir şekilde Hak yolcusu salik, Fecir suresinin
son iki âyetindeki manaya muhatab olmaya mazhar olur:
— «Ey doyuma ulaşan nefis, Rabbına dön..
Hoşnut olarak; hoşnut olunarak..» Ve; vuslat sırları artık bilinmeye, açılıp görülmeye başlar.
Bir şiir:
Aşıkların al canını;
Ver
anlara cananı..
Âşık
neyler can ü teni;
İster
hemen cananını..
Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir: Seven âşıkların canını al da, onlara sevdiklerini ver.
Seven âşıklara ne ruh lâzım, ne beden; onlar her halde sevgililerini dilerler.
9. K I S I M
Konusu: Bu yolun (tarikatın) bazı incelikleri anlatılacaktır.
Hak yolcusu salik, mürşid himmeti ile süluke
başlar; yani: Bu yola girer. Alıştığı şekilde dahi, teveccühünü yapar. Kalbin
hakkı olan üç bin kere ism-i celâli, yani: Allah adını okur.
Anlatılandan bir belirti meydana çıkmaz ise;
ruhun, sırrın, hafinin, ahfanın hakları olan beşer yüz ism-i celâli ekleyip
okur. Ama, her biri için ve mürşidinin telkini ile..
Bu şekilde okumayı sürdürüp dururken, daha
ahfaya varmadan birinde bir belirti olur ise; artık geriye dönmek gerekmez. Daha
ilerisi olan nefis latifelerine, külli letaife geçer.
Bu usul ile, iş murakabeye kadar getirilir.
Müşahede ihsan olunduktan sonra, diğer latifeler dahi ihsan olunur. Yani: Diğer
letaiften beklenen iyi haller elde edilir.
Ahfanın kendisinde, ondan sonra nefis
latifelerine geçildiğinde, bir zaman da zikirde ve fikirde kalındığı halde;
manevî bir belirti ortaya çıkmaz ise; o zaman mürşid olan şeyh müridi karşısına
alır. Bir teveccüh edip müridin latifelerine tek tek tümüne bakar. Bir açıldık
bulursa; yazıldığı şekilde, işi murakabeye kadar getirir.
Mürşid olan şeyh, teveccühünde; Hak yolcusu
salikin latifelerini kapalı bulur ise; salikin yemesinde, içmesinde bir haram,
üzerinde kul hakkı, gıybet gibi bir şey görürse; bunlardan kurtuluncaya kadar
müridi içten ve dıştan terbiye etmeye bakar.
Bütün bunlara rağmen yine de bir belirti
meydana gelmez ise; artık iş, ezel pazarlığına yorulmalıdır. Kendisi, bulunduğu
zikirde çalıştırılır.
Ancak, o Hak yolcusu müridin mürşid şeyhi,
kâmil ve mükemmel biri olunca; isterse kudsî kuvveti ile o zavallı Hak yolcusu
saliki, tüm latifelerinin manevî belirtilerini göstermek sureti ile müşahede
makamına kadar götürür.
Müridlerin bazısı da, zekidir, geleceği
parlaktır, hızla yol alır. Bunun için, hemen kalb nuru zuhur eder ve müşahede
meydana gelir. O, bu durumunu mürşidine anlattığı zaman, mürşid onun bu halini
örtbas eder; biraz da ona asık yüz gösterir. Sonra da, bir bir latifelerin
belirtilerini müşahede ettirir; sırası ile murakabeye kadar getirir.
Mürşidin himmeti ile; saliklerin bazısı
zekâsı, teslimiyeti ile kısa zamanda latifeleri, nefiy ve isbatı, murakabeleri
görüp geçer. Şekten şüpheden de kurtulur. Böylece, Cenab-ı Hakkın ihsanına zuhur
yeri olur.
Bazı Hak yolcusu salikin de, anlayışı kıttır.
Bu yüzden latifelerinde ve müşahedesinde kalbi tatmin eden bir şey elde edemez.
O zaman, mürşid şeyhe düşer ki; Hak yolcusu salikin kendisi halinden memnun olup
kendisine güven duyuncaya kadar:
— Oğlum, çalışmayı sürdür.
Emrini vere ve sürekli çalıştıra..
Bundan
önce, üç murakabe mertebesi anlatıldı. Onların sonuçları elde edilir ise,
Allah'ın ihsanları olur. Aynı zamanda onlar, hilâfet makamlarıdır. Bu hilâfet
makamları dahi üç türlü olup anlatılacaktır.
BİRİNCİSİ: Burada, Hak yolcusu salikin tecellisi gereğince, kendisinde,
başkalarını da irşad etme kabiliyeti bulunur. Bunun için, kendisine bu yolda
hilâfet verilir.
İKİNCİSİ: Bunda, başkalarını irşad etme kabiliyeti yoktur. Bu yüzden, kendisine
sadece hilâfet Verilir.
ÜÇÜNCÜSÜ: Bazı Hak yolcusu salikin dahi, kabiliyetinin bir gereği olarak bu
yolun gereklerini yaptırmak ve tamamlatmaktır. Buna dahi, hilâfet bu yoldan
verilir. İhsanları o şekilde gelir.
Ancak, anlatılanlardan biri veya hepsi; sülûkünü tamamladıktan sonra:
— Halife oldum.. Bu makamda ben de bir şeyhim..
Diyerek yola çıkarsa; tehlikeli bir işe girmiş olur. Allah, bizleri .korusun, bu
kimsenin pisliğini yedi deniz temizlemez gibidir.
Hak yolcusu salikin bu hilâfet makamlarında selâmeti odur ki; kendisini cümleden
altta göre.. Şeyhine dahi, teveccühünü ve sevgisini artıra.. Bunları her ne
kadar çok ederse; o kadar derecesi artar, daha da yükselmesi için bir sebeb
olur. Yine kendisini herkesten alt görmeyi, şeyhine teveccühü ve sevgiyi ne
kadar azaltır ise,, o kadar, zayiat verir ki, bunların sayısını bulamaz ve
hesabını yapamaz.
Açıkçası, Hak yolcusu salik; aynı anda arşı, yeri müşahede etme makamına gelmiş
olsa dahi, yine de dizgini mürşid şeyhinin elinde bilmelidir. Hemen her hususta
teslimiyet halinde bulunmalıdır.
Bu eserin yazarına ait bir şiir:
Seyrim
içre uğradım bir şehre ben;
Görmedim o şehr'içinde nesne ben..
Bir
beyaz duman dahi hem kaplamış;
Çün
taaccüb eyleyüb durdum heman..
Bir
hitab erişti sırrıma o an;
—
«İrciu..» Deyu denildi bir hitab..
Canımı
tenden ayırdı o hitab;
Göremedim kendimi o demde ben..
Görünenin cümlesi Hak nerde sen;
Ol
arada çok tekellüm eyledi..
Yek harf ve savtile değil idi;
Bir libas giydirdi hakkani idi..
Cümle
renkler anda pünhani idi;
Çün
girenler ol libas içre veli.
Zahiri halk batını Haktır belli;
Nuri gider âlem içre serteser..
Mahv'olup kalmadı kendinden eser..
Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir: Bu yolda yürüyüp giderken, ben bir şehre uğradım; o şehir içinde ben hiç bir
şey görmedim.
Orayı aynı zamanda bir beyaz duman kaplamıştı; bundan şaşırdım, hemen durdum.
O anda, özüme bir hitap geldi:
— «Dönünüz..»
Şeklinde bir hitab edildi.
O hitap, ruhumu bedenimden ayırdı; o arıda, ben kendimi göremedim.
O görünenin cümlesi Hak idi, sen neredesin?. Bu arada çok söz söyledi.
Belli bir harfle, belli bir sesle değildi; bir de elbise giydirdi ki, Hakkani
idi.
Bütün renkler onda gizlenmişti; o elbisenin içine girenler de velî
Evet, o elbisenin dışı halk, içi de Hak idi; artık Nuri âlemden tamamen gider
Silindi, kalmadı kendinden eser..
10. KISIM
İKİNCİ BAB..
Bu, İKİNCİ BAB'ın bölümlerinde şunlar anlatılacaktır:
a) İsimlerin tecellileri..
b) Fillerin tecellileri..
c) Sıfatların tecellileri.
d) Zat tecellisi..
e) Fenafillah ve bekabillah.. (Allah'ın zatmda ve sıfatında kaybolmak, Allah'ın
zatında ve sıfatlarında var olmak..)
f) Müstağrakiyne fizatillah.. (Allah'ın zatında dalgın yaşamak..)
Ey
Aziz,
Burada anlatılacak olanlar da bilinmesi gereken şeylerdir. . Allah'ın rızasını
ve Resullüllah'ın yolunu isteyip izleyen, bunlara gönül veren, özünde sözünde
doğru aşık olan bir kimse; bundan önce anlatılan murakabe halleri ile
uğraşmalıdır. O halini sürdürürse, Yüce Allah'ın yardımına mazhar olur. İsim
tecellilerinin de belirtileri,ortaya çıkar. O zaman, Hak yolcusu salik,
kendisine bakıp gördüğü zaman anlar ki: Ortaya çıkan zikir, fikir, söz bunlardan
başka her ne ortaya, çıkıyorsa; hiç biri kendinden değil.. Bu arada, kendisi de,
bir tercüman durumunda.. Söyleten Hak.. Bunun böyle olduğunu, yakin gözü ile,
yakin açıklığı ile müşahede eder.
Sonra..
Gökte uçan, yerde gezen küçüklü büyüklü canlıların türlü dillerle söyledikleri
zikirlerini; cansız görünen ağaçların, bitkilerin tamamen halleri ile dile gelip
tesbih okuduklarım işitir.
Bu mertebede bulunan bir Hak yolcusu salik, bulunduğu mahalde, gezdiği yerlerde:
Vaaz, Kur'an okumak, ulema meclisleri gibi yerlerde, her ne işitir ve her ne
dinlerse; hemen hepsi tercümandır; onları da söyleyen Hak'tır.
Açıkçası: Hak yolcusu salik, anlatılan mertebede, tüm işittiği sesleri, Hak'tan
duyup işitmeye başlar.
Hak yolcusu saliklerin bazısına bu mertebede:
— «İrcii.. (Dön..)»
Emri zuhur eder. Ne var ki, bu mertebede; henüz ikilikten kurtulmak olmamıştır.
Dolayısı ile, sevgili derdi ve ahı ile uğraşır durur. Bu yoldan, kendisinden
isbat zuhur etmeye başlar.
Bir
şiir:
Her ne
varsa bu cihanda söylenür;
Söyleyene bakma canım söyledür..
Söyleyen Hak'tır cümleden söylenür;
Tercüman dil ve dudak hem söyledür..
Bu
şiirin daha açık Türkçesi şöyledir: Bu cihanda, kendi kendine söylenip duran ne varsa, söyleyene bakmayasın;
onları canım söyletir.
Hepsi Haktır, cümleden dile gelip söyler; dili, dudağı tercüman edip söyletir.
Hak
yolcusu salik, şevkle ve sevgi ile ah edip inlerken murakabesi ile de meşgul
olursa.. Allah'ın ihsanından fiillerin tecellisi ortaya çıkar. Bu durumda Hak
yolcusu salik, kendisine bakıp görür ki: Bir ağaç durumundadır. Cümle gidiş
duruş, oturup kalkmak, kuvvet kudret, bunlardan başka benzeri olan bütün
fiillerden her ne olursa; kendisinden çıkıp işleniyor.. Ama, hapsini yapan
Hak'tır. Bu arada, kendisi, ağaç durumunda olan bir şeydir. Bu hali; yakin gözü
ve yakin açıklığı ile müşahede eder.
Kuşlar, vahşî hayvanlar, yerde ve gökte bulunan canlılar ve ağaçlar, ağaçların
meyveleri, bitkiler ve verdikleri yemişler tamamen birer âlettir.
Bütününden, yani: İnsanlardan, cinlerden, tüm mevcudattan, sair şeylerden ortaya
çıkan işlerin cümlesini yapan Hak'tır. Bunların birer âlet olduklarını müşahede
eder. Hem de yakin gözü ile..
Ne var ki, burada da, ikilikten kurtulmak yoktur. Bu yüzden gece gündüz dost
cemalini arzular, ona iştiyak duyar. Ah edip inler.
Bu arada, mürşid şeyhinin ruhaniyetinden yardım isteyip murakabesini sürdürürse;
sıfatların tecellileri, zat ve tecellisi belirtileri ortaya çıkar.
Hak yolcusu salik, sürekli murakabe işi ile uğraşırken,
sıfatların tecellileri zuhur eder. Bu yoldan da Allah'ın ihsanına zuhur yeri
olur. Böyle ki oldu; Hak yolcusu salik, kendisini bir ayna gibi görür. O aynada,
Allah'ın sıfatlarını müşahede eder.
Hak yolcusu salik, bu mertebede bulunurken; gökte, yerde, hava
boşluğunda: Kuşlardan, vahşî hayvanlardan, insanlardan, cinlerden, ağaçlardan,
meyvelerden, bitkilerden ve onların verdikleri yemişlerden, taa, zerreye
varıncaya kadar gördüğü her varlığı birer ayna bilir ve görür. O aynalarda dahi,
Allah'ın sıfatlarını müşahede eder.
Her bir aynada salike; yakin gözü ile, yakin ilmi ile müşahede
vaki olur.
Burada, şöyle bir soru akla gelebilir:
— Bu kadar yüz bin renkte görünmek nedendir?. Çünkü, aslında görünen birdir.
Bunun için şu kısa cevap verilir:
— Her
aynadan görünen aynanın rengidir; zuhur eder. Yine de görünen birdir; Hakkın
sıfatlarıdır.
Hak yolcusu salik, şevkle sevgi ile ah edip inleyerek yükselir. Halini artırır.
Artan güzel hali mürşidinin ruhaniyetinden yardım isteyerek murakabe halini
sürdürür. O, bu durumda iken; Yüce Hak, sonsuz keremi, bitip tükenmeyen lütuf ve
ihsanından o kuluna acıyarak şekilsiz ve benzersiz olarak Yüce Zatından tecelli
eder. Ne var ki, Hak yolcusu salik, bu tecelliye dayanamaz. Vücud iklimine büyük
bir sarsıntı gelir; her bir azası parça parça olur. Bu yüzden Hak yolcusu salik,
yanıp kül olur. Bu külü de, rahmet denizine atarlar, orada yok olur. Artık, Hak
yolcusu salikin kendisinden zerre kadar bir iz kalmaz.
Bunun daha açık manası şöyledir:
Yerden arşa, arştan yere kadar olan melekler, insanlar, cinler, kuşlar, vahşî
hayvanlar, bitkiler, denizler, karalar, dağlar, taşlar, zerreye varıncaya kadar
her şey, tüm varlıklar: Yanar ve Yüce Hakkın zatında silinip yok olur. Bundan
sonra, Yüce Zat'tan başka bir şey kalmaz.
Hak yolcusu salik, anlatılan halde iken; bir şekil, bir durum, bir ses, bir
harften temiz ve beri olarak sırrına şu mana gelir:
—
«Saygılar, kulluklar Allah içindir. Salâtlar, güzellikler, selâm sana; keza
Allah'ın rahmeti ve bereketleri de..»
Hak yolcusu salikin kulağına üstteki hitab gelir gelmez,
elinde olmadan şöyle okur:
—
«Selâm bize ve Allah'ın salih kullarına..» Hak yolcusu salik, bu halde iken, şekilsiz benzersiz bir
halde, sırrına şu hitap gelir:
—
Kulum, ben senden hoşnudum; sen de benden hoşnut musun?.
Bunun üzerine, takatsiz düşüp secdeye kapanır. O bu halde iken, kemal, kerem,
sonsuz lütuf ve sonsuz ihsanından şöyle buyurur:
— Kulum, şu kadar zamandan beri ettiğin ibadetler ve kulluklar, zikir, fikir,
bunlardan başka tüm ibadetlerin rızaya uygundur. Hoşnut olduğum için bundan
sonra istirahata çekil.
Bu hitap, Hak yolcusu salikin sırrına geldiği zaman şöyle der:
— Sana sığınırım ya Rabbi, sana sığınırım.. Bu madde libasında bulundukça, kula
kulluk gerekir..
Der, öncekinden daha fazla zikre, fikre dalar. Titizlik ve kulluğun kemaline
ayak basar; ihlâsla devam eder.
Yoluna acaip bir şekilde, şaşkın, hayretler içinde koyulup giderken; akıllar
kavramaktan yana kusurlu, anlayışlar aciz kaldığı bir şekilde lütuf, kerem,
ihsan olarak bir başka tecelli zuhur eder. Bunda dahi bir şekil ve belli bir
durum yoktur. Her gezdiği, her oturduğu, görüp bulunduğu yerde ve halde:
—
Hak ben.. Sırrı zuhur eder. Elinde olmadan içi:
—
Hak ben Hak ben.. Diye çağırır.
İşbu hal, fenafillah (Allah'ın zatında ve sıfatlarında yok olmak) sırlarının
zuhuruna işarettir.
Beş bölümden;
III. BÖLÜM:
Fenafillah,
(Allah'ın zatında ve sıfatlarında yok olmak) açıklanır.
Bu mertebeye ermek için, Hak yolcusu salikin sürekli murakabe görevi ile meşgul
olması gerekir. Onunla meşgul olursa; şevki ve sevgisi artar. Hak yolcusu
salikin doğrulukla kullukta hazır olması, istikamet üzere bulunması, mürşid
şeyhinin ruhaniyetinden de yardım istemesi ile fenafillah tecellisi gelir. Ama,
Rahman zat tarafından bir lütuf, bir kerem, bir ihsan olarak.. Bu durumda, Hak
yolcusu salik, kendisini fena (yokluk) alanında bulur. Mal mülk, çoluk çocuk,
ibadet taat tamamen silinir gider. Böylece, Allah'ın himayesinde bulunan iflâs
edenlerden olur.
Bu durumda olan Hak yolcusu salik sanır ki; kendisi, âdem soyundan gelmemiş. Ne
âlem var, ne de Âdem.. Yerden arşa, arştan da yere kadar olan melekler,
insanlar, cinler, dağ, sahra, ırmak, deniz, zerreye varıncaya kadar hiç bir şey
meydana gelmemiştir. Ne kendisi var, ne de diğer varlıklar. Bu hal içinde, aklı
ermeyen bir sarhoş gibi durur.
Hak yolcusu salik, bu halde iken, Rahman suresinin 26 ve 27. âyetlerindeki şu
manalar zuhura gelir:
—
«Yeryüzünde bulunan her şey yok olacak; celâl ve ikram sahibi Yüce Zat'ın yüzü
kalacak..» Ve; salik, bu mana içine düşer.
Soracak olan şöyle bir şey sorabilir:
— Bu varlıklar, nasıl yok olur ki?. Hemen her şey açık açık görülmektedir.
Üstteki soruya, güneşle yıldızların durumunu göstererek cevap verebiliriz.
Geceleri görünen yıldızlar, gündüz güneş doğduğu zaman, tamamı yok olma
makamında silinmiş görülür.
Bütün varlıklarla bu iş âlemi; Allah'ın yüce zatına nisbetle bir yıldız hükmünde
dahi değildir; daha da küçüktür.
İşte, anlatılan misale göre, tüm varlıklar
Yüce Zat'ın tecellisi ile silinmiş ve yok olmuştur.
Fenafillah makamına tam geçen, bu manayı
anlar..
Beş bölümden;
IV.
BÖLÜM:
Bekabillah
(Allah'ın zatında ve sıfatlarında var olmak) açıklanır.
Hak yolcusu salik, bu makamda şevk ve mahabbet işinde ileridir.
Hak yolcusu salik, bu makamda, mürşid şeyhinin ruhaniyetinden yardım dileyip
murakabesini sürdürürken; kemal, fazl, kerem, lütuf ve bol ihsanından Yüce
Zat'ın bekabillah tecellisinin izleri belirmeye başlar. O zaman, Yüce Hak ile
beka alâmetleri ortaya çıkar, sahibini lâhut âlemine kadar götürür. Bu durumda,
Hak yolcusu salikten hiç bir şey saklı kalmaz; doğudan batıya, bütünüyle tamamen
tüm varlıklardan melekler insanlar, cinler, kuşlar, vahşî hayvanlar, diğer
canlılar, ağaçlar, bitkiler, meyveler çeşidinden zerreye varıncaya kadar her
şey..
Bundan sonra; karanlık gecede, kara taş üzerindeki kara karıncanın yürüdüğünü
görür ve ayağının sesini işitmek kendisine ihsan olunur..
Bu mertebelerde; tarife hacet bırakmayan bir hal daha ihsan olunup ortaya çıkar.
Şöyle ki: Yukarıda anlatılan şeylerden zerreye varıncaya kadar hemen her şey
emrine boyun eğer.
Sonra da, Yüce Zat'ın hitabına mazhar olur:
— Evvellerin ve âhirlerin ilmini sana ihsan eyledim. Şimdiden sonra git;
kullarımı irşad edip bana getir.
Buyurulur.
Hak yolcusu salike, Hakkanî bir giysi giydirilir. Şeriat-ı Ahmediye'ye bürünüp
mülk âlemine gelir.
— «Her şey, aslına döner.»
Manasının sırrına zuhur yeri olur.
Bir şiir:
Fena
sahrasını görmezse salik;
Olamaz
billah irfana malik..
Ne bilsün bekada seyri o salik;
Enel-hak sırrında kalur utanık..
Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir: Salik, fena alanına görmeyince, vallahi irfan sahibi olamaz.
Enelhak (Ben Hak) sırrında utanıp kalan salik, bekada gitmeyi nasıl bilsin?.
Ey
kıymetli, şu da bilinmiş olsun ki..
Yukarıdan beri anlatılan yerleri okuyup gördükte; değişik bir düşünceye kapılıp
kısır akıl, eksik anlayışla sakın ha çok sakın dil uzatmayasın. Buna çok dikkat
edilmesini umar ve beklerim. Zira, bu makam, çok tehlikelidir. Allah bizi de,
sizi de korusun.
Bu makam, hal kabilinden bir şeydir. Düşenin
parçası bulunmaz; yeri de cehennemde gayya kuyusudur.
Durum, sözle, ancak bu kadar anlatılır. Bilen irfan sahibidir ki, şu mana onun
içindir:
Buraya kadar anlatılan dört mertebede; Hak yolcusu salik yoluna girip giderken
Yüce Sübhan Hakkın verdiği başarı ve mürşidinin de himmeti ile kendisine
müşahede hali ihsan olunur. Bundan sonra; güçlü, yardımına sığınılan mutlak
feyiz sahibi Yüce Zat, sonsuz fazlı ve keremi ile bir tecelli daha ihsan eyler.
O zaman, müstağrakıyne fizatillah (Allah'ın zatında dalgın yaşamak) sırrı zuhur
eder.
Bunun daha açık manası şöyle anlatılır:
Zerreye varıncaya kadar bütünüyle baştan başa tüm eşya Yüce Zatta silinmiş ve
yok olmuş görülür. Hak yolcusu salik dahi, şekilsiz, keyfiyetsiz bir şekilde
zamandan mekândan beri olur. Yüce Zat'a dalar gider.
Anlatılan durumda, Hak yolcusu salik, damlasını denize vermiş olur. Artık ne can
var, ne de cihan.. Ne salik var, ne de zerre.. Hiç bir şey yok.. Bütün
varlıklar, silinir; hiç birinden iz kalmaz. Hemen hepsi de, Yüce Zat'da silinir
gider, işte anlatılan bu mertebeye:
— Muktağrakıyne fizatillah (Allah'ın zatında dalgın yaşamak)..
Derler.
Bir şiir:
Aradık
Yusuf ü Ken'an ilinde;
Yusuf
bulundu Ken'an bulunmaz..
Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir: Yusuf aleyhisselâmı Ken'an ilinde aradık; Yusuf bulundu, ama Ken'an ili
bulunmadı.
— Hal, sözle bilinmez..» Denildiği gibi, anlatılan, Allah'ın ihsanıdır; sözle
anlatılamaz. Anlatılacak olsa da, ancak bu kadarına işaret edilir ve anlatılır.
İrfan sahibine de bu kadarı yeter.
Ancak..
Bu mertebeye gelen Hak yolcusu salikin, baştan buraya kadar anlatılan tecelliyat
seyri, Allah iledir. Burası, Hak yolcusu salikin, kendisine başkalarını da irşad
etme kabiliyetinin geldiği derecesidir..
Yüce Allah'ın zatına dalgın yaşamak, Allah ile
seyrin gizli derecesidir; Allah ehli zatların alfabe okudukları makamın
başlangıç derecesidir. Zira, Allah'ta seyire son olmaz.
Şöyle ki:
Hak yolcusu bir salik, Allah'ın ihsanına zuhur yeri olarak bin sene ömür sürecek
olsa, her nefes alış verişinde bir tecelliye zuhur yeri olsa; bir kere gelen
tecelli bir daha aynen gelmez. Taa, ezelden ebede kadar bu böyledir. Ne kadar
Allah ehli zat gelip geçmişse; bir velideki tecellinin tekrarı hiç bir velide
olmamıştır.
İşbu anlatılan sebepledir ki: Allah'ta seyre
bir son yoktur. Son olmaktan yana çok çok uzaktır.
— «Allah'a hamd olsun ki, bunu bize hidayet
etti. Eğer Allah bize hidayet etmemiş olsaydı; biz hidayeti bulamazdık.» Duâ makamında gelen A'raf suresinin 43. âyetindeki bu mana
pek güzeldir.
Bu eserin yazarına ait bir şiir:
Seherlerde gör âşıklar gider sahraya ifnaya;
Olurlar cümleten ifna giderler andan ifnaya;
Varırlar öyle kim güya yoğ imiş bir eser anda;
Ne
kendü var ne âlem tefekkürsüz bu esrada..
Dururken bir nida gelir: — Ne istersiz, verem size;
Benim ihsan-ı lütfumdan ne istersiz verem size..
Diyeler: — Rabbena.. Bunlar, bu gönlümüz seni özler;
Gerekmez gayrı nesne hiç cemalin gözedir gözler..
Bu
hali diyicek anlar tecelli kıla sultanı;
Beka ender beka olup görünür ruy ü Sübhanî..
Görünce dost yüzün bunlar safalar bahşolur cana;
Bekada
saltanat sürer şükürler lutf-ü Yezdan'a..
Cenab-ü Kibriya Hakki ne ihsandır bu ihsanlar;
Akıllardan fikirlerden müberradır bu ihsanlar..
Üçüncüde yine bizzat tecelli eyleye ol zat;
Eser kalmaya bunlarda olalar zat ile bizzat..
Yeter
bu sözlerin Nuri alan bir noktadan almış;
Bulan
dostunun visalini hakikat nuruna dalmış..
Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir: Âşıkları seher vakitleri görmelisin, çöle kaybolmaya giderler; tamamen yok
olurlar, ondan sonra yok olmaya giderler.
Varacakları yere öyle varırlar ki, kendilerinde bir iz yokmuş gibi; bu gece
yolculuğunda ne kendileri, ne de fikre dalmayan başkaları var; Durup dururken,
bir ses gelir:
— Ne isterseniz, size vereyim.
Benim ihsanımdan, lütfumdan neler istiyorsanız, size onu vereyim. Bunlar şöyle
derler:
— Rabbımız, bu gönlümüz seni özler; başka hiç bir şey gerekmez, gözler cemalini
görmeyi bekliyor.
Onlar böyle deyince, sultanî bir tecelli kılar; beka içinde beka olur, Sübhanî
yüz görünür.
Bunlar dost yüzünü görünce, cana safalar gelir; beka makamında saltanat
sürerler, Allah'ın lütfuna şükürler olsun.
Cenab-ı Kibriya hakkı için söyleyin, bu ihsanlar ne kadar büyük ihsanlardır; bu
ihsanların ne olduğunu anlamak, hatta düşünmek, akıldan fikirden uzaktır. Yüce
Zat, üçüncü kere bizzat yine tecelli eyler; o zaman bunlarda eser kalmaz, bizzat
Yüce Zat ile olurlar.
Nurî, bu kadar söylediğin yeterlidir; zaten alan tek noktadan almış, dostuna
ulaşmayı bulan hakikat nuruna dalmıştır.
Konusu: Mürşid - mürid arasındaki incelik taşıyan
bağlantılar.
Burada, anlatılan mertebelere uygun olarak, bu yolun bazı incelikleri
açıklanacaktır?
Hak yolcusu salik, önce kâmil bir mürşidin elini tutacak. Onun hizmetini
tercih ederek, her bir emrini yerine getirmek için bütün gücünü harcayacaktır.
Mürid,
anlatılan halde bulunurken, kendisini: O gün anadan doğmuş, dünyaya o gün gelmiş
gibi bilecek. Bu durumda mürşid şeyhi, onun manevî babası olur. İlâhî feyiz
memesini ağzına verir; ilâhî feyzi emzirir, Allah'ın hoşnut olduğu yola götürür.
Bu arada şunu da belirtelim ki, müridlerin kabiliyeti değişiktir;
teslimiyetleri birbirinden ayrıdır. Bazısı, kısa zamanda buluğa erer; bazısının
buluğa erip ergenlik çağına gelmesi uzun zaman alır.
Her ne ise; bir müridin ergenlik çağına gelip buluğa ermesi sonunda; manevî
babası olan kâmil mürşidi ve efendisi o müridin haline uygun olarak biraz
mücevherat verir, ilâhî feyiz ticaretinin yolunu gösterin. Zira, o mürşid;
sonsuz, hesapsız mücevherata sahiptir.
Eğer mürid, kendisine verilen bu mücevheratın değerini bilmez de, sermayeden
kaybederse; bütününü elinden alır, o hal ile, bir zaman gezdirir.
Sonra; biraz daha mücevherat verir. Yine sermayeden kaybedecek olursa; yine
elinden alır. Bu durumda mürid, biraz terbiyeye muhtaçtır; biraz terbiye
kapıları açılır.
Bu terbiyeden sonra; kendisine verileni boşa gidermeyeceği, kârını bileceği
anlaşılır ise; o zaman, kendisine daha çok ihsanlar bahşişler verir. İlk sülük
halini de ihsan eder.
Hak yolcusu salik, kendisine yapılan iyiliği boşa gidermez de, yükselmeye
devam ederse; mürşid şeyhi, kendisine daha çok ihsanlar eder, iyiliklerde
bulunur. Yükseldikçe verir, yükseldikçe verir; o kadar ki: Hak yolcusu salik, o
mücevherat içinde boğulur.
Anlatılan hal bulunduktan sonra; artık Hak yolcusu salik, ergenlik çağına
gelmiş ve rüşdünü isbat etmiş olur. Bu durumda, manevî babası olan değerli zat,
her ne gerekse onu verir; alış veriş yollarım kendisine gösterir.
Amma, müride düşer ki: Mürşid şeyhinin himmeti ile kendisine verilen
mücevheratı yitirmeye.. Onu, sağlam bir altın sandığa yerleştire.. Sonra da, bu
sandıkta her ne var ise, başka neye sahip ise:
— Benim neyim var ki.. Cümlesi mürşidimin ihsanıdır. Ben muhtaç, müflis
çaresiz biriyim..
Dedikten sonra, onun tüm hizmetini yerine getirmeli; emrini tutmalıdır. Hatta
bu işe, öncekinden daha çok dikkat etmelidir. Hemen her yoldan onun hoşnutluğunu
elde etmeye, duasını almaya bütün gücünü harcamalıdır. Kendisine verilen emaneti
de yitirip telef etmemek için tam bir gayrete sahip olmalıdır.
Durumu anlatıldığı gibi olan müride; mürşid himmeti ile, Allah'ta seyirden
yana sonsuz dereceye ulaşmak ihsan olunacağından hiç şüphe edilmeye..
Ancak, bu arada, mürid:
— Rüştümü isbat edip ergenlik çağına geldim. Bu kadar da mücevherata sahibim.
Bundan sonra, manevî babaya ne ihtiyaç var?.
Yollu sözler etmeye cesaret eder ve hoşnutsuzluk yolunu gözetmeden:
— Bundan böyle biz de başlı başına, bir sultan olduk.
Sözündeki manaya benzer haller meydana gelir ise; en kısa zamanda, elindeki
mücevheratı zay eder. Allah'a sığınan bir müflis olur.
Bundan sonra, kendisine Allah tarafından
mücahede kapıları açılır. Bir zaman o mücahede halinde çalışıp didinirse de,
hiç bir faydası olmaz; kendisi mahzun ve şaşkın olur.
Bu arada kusurunu anlar, bu mücahede
rüzgârının ne yüzden meydana geldiğini ayırdedip aman dileyebilir. İçtenlikle,
mürşidine yüz döndürür. Ne var ki, işin sonucu, manevî babası olan büyük zatın
merhametine, şefkatine kalmıştır. İsterse, eski halini verir; istemezse,
bulunduğu halde bırakır.
Bu
kısımla ilgili bir başka mesele..
Şu da bilinmelidir ki..
Bazı Hak yolcusu salikin tecelli gereği Allah'a seyirdir; ulaşması da
karanlıkta zuhur eder. Açıkçası: Yedi latifede bir nur belirtisi görünmeden
ulaşmak olur. Ne var ki, bu şekilde giden Hak yolcusu salik, ancak kendi
nefsini kurtarmış olur. Başkalarını alıp gitmeye, onları teselli etmeye,
irşada kabiliyeti olmaz.
Bu şekilde, karanlıkta gidip kendisini kurtaran müridin terbiyesi, yedi
latifeden başlar. Zikirle, tefekkürle meşgul olur. Bu hallerde iken, yine
karanlıkta olmak üzere kalb tarafından biraz ağaç, akarsu ve benzeri alâmetler
görür. Durumu, mürşid şeyhine ifade ettiği zaman, küllî letaif dersine varıncaya
kadar mürşidi kendisine telkin eder; bir süre de bu şekilde gider.
Yine karanlıkta olmak üzere; kalbde, diğer latifelerde, ruhaniyette veya
cismaniyette nasıl olacaksa o şekilde Fahr-i Âlem Resûlullah efendimizi
görebilir; Allah ona salât ve selâm eylesin. Dört halifeyi de görebilir;
Hazret-i Pir efendimizi de görebilir.
Anlatılan hale eren müride, mürşidi, küllî letaif de telkin eder. Mürid,
burada dahi biraz gider. Belirtileri meydana gelince de, nefiy ve isbatı telkin
eder. Bunun da olması gereken belirtileri meydana çıkınca, murakabeyi telkin
eder.
Hak yolcusu saliklerden bazısı, isimlerin, fiillerin, sıfatların
tecellilerinden birinde kalır ki, daha ileri gidemez.
Tecelli.durumunun bir gereği olarak orada takılır, kalır. O zaman, mürşidi
olan değerli zat, o müride zat tecellisinden teveccüh eder. Bunu, iki veya üç
günde bir kere yapar; her gün de olabilir. Bu teveccühleri yaparken, müridi
huzuruna alır.
O Hak yolcusu salik, düştüğü tehlikeden kurtulur da selâmet bulursa, kendisini
ileri geçirir. İlerisine geçmek mümkün olmadığı zaman, o halde çalıştırır ki,
tecellisinin gereği artık budur.
Ancak, hali anlatılan müridin mürşidi olan büyük zat; kudsî bir kuvvete sahip,
kemalli ve kemale erdirici bir zat ise; o zaman Hak yolcusu saliki kudsî kuvveti
yolu ile taa, Allah'ın zatına dalıp yaşayanlar derecesine kadar götürür.
Bu kısımla ilgili bir başka mesele..
Şu da bilinmelidir ki..
Hak yolcusu salik, bu yola ilk girdiğinde, kendisine kalb nuru zuhur eder ve
bu durumu şeyhine anlatırsa; onu birden ileri geçirmemelidir. O nurun büyük
şanı için, birkaç gün orada tutmalıdır. Ruha, ondan sonra geçirebilir;
burada dahi anlatıldığı gibi yapar. Açıkçası; her birinin nur belirtileri
ortaya çıktığı zaman, oralarda üçer beşer gün eğlendirir; sonra külli
letaife getirir.
Adı geçen salik;
nefis latifelerine vardığı zaman, aradakilerden birinin nurunu kaybederse; o
nuru tekrar bulmadıkça, kendisi ileri geçirilmemeli..
Hak yolcusu saliklerden bazısına bu latifeleri geçip giderken,
gizli sayılan bazı şeylerin kapısı açılır. Meselâ: Kabirlerin keşfi, kalblerin
keşfi gibi.. Bu gibi açılmalarla, Hak yolcusu salikte bir ilişme, takılma
alâmeti anlaşılırsa, o Hak yolcusu saliki o tehlikelerden geçirip kurtarmak
için:
— Bu gibi şeyler, ölüm uçurumudur.. Diyerek, kendisine asık yüz göstermeli..
Sonra:
— Bunlar, hayz-ı rical (erkekleri esas işten alan aybaşı hali) gibi
şeylerdendir. Bizim gayemiz ise, ulaşmaktır.
Diyerek, onun ilişkilerini koparıp o uçurumdan almalıdır. Bunun için de,
mürşid, kendi hücresinden, onun olmadığı zamanlar, geriden müride teveccüh
etmelidir.
12. KISIM
HİLÂFET - KUTUP - GAVS
Bu ÜÇÜNCÜ BAB'ın bölümlerinde şunlar
anlatılacaktır
a) Hilafet sırrı..
b) Kutb'ül - Aktab.. (Kutuplar kutbu..)
c) Gavs-ü Azam.. (En büyük gavs..)
d) Kutb-ü Ulâ.. (İlk kutup..)
e) Diğer kutuplar.
Hilâfet sırrı, her asırda, değerli bir zata Allah'ın ihsanı olan bir husustur.
Bu yoldaki izin ve icazet, Hazret-i Seyyid'ül-Enbiya ve sened-i Asfiya ve
etkıya (Peygamberlerin efendisi evliyanın, seçme kulların, muttakilerin
dayanağı Hazretleri) tarafından gelir. Allah ona salât ve selâm eylesin.
Durum esasta böyle olduğundan, bütün Muhammed ümmetinin terbiye edilme
hususu kendisine bırakılan Allah'ın bir ihsanı olur. Aynı zamanda bu yolda
emir almışlardır.
Değerli bir kimseye, hilâfet sırrı verileceği zaman, Yüce Mukaddes Cenab-ı Hak
tarafından Hızır aleyhisselâma şöyle bir işaret verilir:
— Falanın oğlu falan kuluma hilâfet sırrını ihsan eyledim. Git, müjde ver.
Bu emirle, Hızır aleyhisselâm, Peygamberlerin efendisine gelir, der ki:
— Ya Resulellah, falan oğlu falan ümmetine hilâfet sırrı Allah'ın ihsanı oldu.
Bu husustaki emriniz nedir?.
Böyle deyince, Allah, kendisine salât ve selâm eylesin; Fahr-i Âlem Resûlullah
efendimiz, Hızır aleyhisselâma yeşil bir forma verir:
— Şimdi git, bu formayı o zata giydir; sonra al buraya getir.
Buyurur.
Bunun üzerine, Hızır aleyhisselâm da o formayı alır, o zata getirir. Şöyle
der:
— Allah, kendisine salât ve selâm eylesin; Resûlullah size selâm eyledi, bu
formayı da gönderdi. Allah tarafından sana hilâfet sırrı verildiğinin
müjdesi ile geldim. Buyurun, sizi bekliyor.
O çok değerli zat da, hemen:
— Olur..
Der, hiç eğlenmeden Resûlullah'ın huzuruna gelir; Allah ona salât ve selâm
eylesin. Yüce bir divan kurulmuştur; öyle güzel ki, vasfı kalemle
anlatılamaz. Müberra, müan bir husus.. (Her bakımdan temiz, tüm
noksanlıklarından uzak, eksiksiz..)
Âlemin baş tacı kâinatın efendisi Âdemoğullarının efendisi Resûlullah
efendimiz; çeşitli mücevherat ile süslü çok değerli, bezeli yapılmış bir
yüksek kürsü üzerinde oturmuş. Allah ona salât ve selâm eylesin. Onun vasfı
dille yapılamaz; kalemle anlatılamaz, yazı ile anlatmaktan yana da çok
yüksek..
Sağında ve solundaysa.. tüm nebiler ve resuller oturmuşlar; Allah onlara salât
ve selâm eylesin. Dört halife dahi oradalar; keza diğer ashab dahi
oradalar.. Allah onlardan razı olsun. Bütün pirler, kutuplar, ehlullah dahi
oradalar.. Allah, sırlarının kudsiyetini artırsın. Bunların her biri, kendi
mertebelerine göre; süslenmiş, bezenmiş bir kürsü üzerinde oturmaktalar.
Bütün bunları olduğu gibi görür.
Bundan sonra, Resûlullah efendimiz, o zatı nurlu huzuruna alır. Sonra bizzat
karşısına getirtir ve ona teveccüh buyurur.
Bu teveccühle; söz, iş, amel çeşidinden ne gibi güzel işleri varsa, tümünü o
zata ihsan buyurur. Her ne hali varsa ona giydirir.
Bundan sonra o zata; mücevherat ile süslü yeşil renkte değerli bir forma
giydirir. Başına yine mücevherat işlemeli bir taç giydirir. Onun üzerine,
yine mücevheratla süslü bir sorguç takar.
Bundan sonra şöyle buyurur:
— Cenab-ı Hak, tarafından sana hilâfet sırrını ihsan buyurdu. Benim de
halifemsin. Tümden ümmetimin terbiyesi sana bırakıldı, uhdene tevdi edildi.
Bundan sonra ona terbiye âletlerinden bazı şeyler verir; Meselâ: Cendere,
kamçı, ayaktan bağlamak, boyundan bağlamak için kementler..
Bu âletleri şöyle anlatalım ki: Dünya âletleri ile ölçülmesin.
O âletlerle terbiye edilmesi gereken kim varsa; kendisi doğuda, terbiye edecek
olan dahi batıda bulunsa; aynı anda o âletler terbiye edilecek kimseye
yetişir. Her ne gerekse icra edilir.
Sonra, hilâfet sırrı verilen değerli zat için o büyük mecliste hazırlanan
hilâfet sırrı makamı olan irşad postuna oturması emredilir.
Bundan sonra; peygamberlerin başkanı evliyanın baş tacı varlıkların iftihar
ettiği yaratılmışların en şereflisi Resûlullah efendimiz Hazretleri el
kaldırıp büyük ve üstün bir duâ okur. Allah ona salât ve selâm eylesin.
Oradakilerin de cümlesi:
— Âmin !.
Deyip ellerini yüzlerine sürerler. Daha sonra Fatiha okurlar.
Bundan sonra, bu değerli zatın devrinde irşad olacak ne kadar kimse varsa, ne
kadar ehlullah gelip geçecekse, ne kadar inâbe edecek derviş varsa hemen
hepsi de o üstün meclise davet edilir. Resûlullah'ın emri ve icazeti île o
değerli zatın saltanat elini öperler; kendisi ile biat ederler.
Bundan sonra, o zata şu emri verir:
— Artık git, ümmetimi dilediğin gibi terbiye ederek Hakka ulaştır. Bu şekilde
izin ve ruhsat verilmiş olur.
Ve.. Resûlullah'ın verdiği icazetle evine gelip oturur. Kendisine verilen
hizmet emrini yürütür.
Üstte anlatılan terbiye âletlerinden cendere; bu hilâfet sırrını alan zatın iç
âleminde bulunur. Dıştan bildiğimiz cendereye benzemez. Allah'ın ihsanı olan
hilâfet sırrının gerektirdiği bir durumdur. Diğerleri de böyledir; yani:
Kementler de..
Terbiye edilecek kimse, ister doğuda, ister batıda bulunsun; bu zat hilâfet
sırrının nuru ile kendisinden daha fazla o terbiye edilecek kimsenin haline
vâkıf olur. Aynı anda, o kimsenin mana âleminde el ve ayağını bağlar, bir
yere getirir. Açıkçası:
— Tesbih böceği..
Tabir edilen böcek benzeri o kimseyi tortop eder o cenderenin içine koyar.
Ağzını da sıkıca bağlar ve sıkar. Bu iş, dıştan görünmez. Böylece, o
kimsenin içinin yağı erir.
Bazıları da kamçı ile terbiye edilir.
Bazılarının da eline ve ayağına kement atılır; bağ vurulup bağlanır.
Bazılarına da, boynundan ve ağzından geçirilir gibi, dizgin vurulur.
Hâsılı: Her kimin terbiyesi ne gerektiriyor ve neyi icab ediyorsa.. o şekilde
terbiye eder.
Hilâfet sırrını alan bu zat, hemen her şeyi görür; zerreye varıncaya kadar
kendisinden gizli hiç bir şey yoktur. Gördüğünü hilâfet sırrı nuru ile
görür.
Şöyle ki:
Müridinin biri doğuda, biri batıda bulunsa, kendisi de ikisinin ortası bir
yerde bulunsa; ikisine birden ölüm işi gelse; ölüm hallerinde, onlara şeytan
saldıracak olsa, her ikisine de aynı anda yetişir ve şeytanın şerrinden
kurtarır.
Hâsılı: Bu zata, gizli hiç bir şey yoktur; ister yakın, ister uzak, ister
gece, ister gündüz.. Bunların hepsi de ona göre aynıdır.
Herkesin haline vâkıftır; herkesin halini, kendinden daha iyi bilir. Nereye
uzansa yetişir. İster yakın, ister uzak; nereyi isterse oraya ayak basar.
Göz açıp kapayacak kadar kısa zaman içinde; nereyi isterse, nereyi görmek arzu
ederse, orayı görür.
Bu zat için gizli bir şey yoktur; istediğini, istediği yerde bulur.
Neresi olsa orada var olur; herkesi, kusuruna ve tecellisine göre terbiye
eder.
İsterse, bir müridini bir bakışta Allah'a ulaştırır. Ulaştırmadığının da, bir
illetin iktiza ettiği hikmeti vardır. Bazısı da, bu zatın elinde kısa
zamanda Allah'a ulaşır; uzun süreli zamanda ulaşanlar dahi vardır..
Bu mutlu zat, daima Resûlullah'ın huzurunda bulunur. Bunun için, her ne işler
ve isterse.. Resûlullah'ın izni ve ruhsatı ile olur.
Sonra bu zat, kendiliğinden, kendi başına hiç bir iş yapmaz.
Anlatılan halle sıfatlanmış, hallenmiş olan bir kimse, kibrit-i ahmer
çeşidindendir.
Hal böyle iken; her Hak yolcusu salike, Allah rızası yolunda
bulunmak isteyen özünde ve sözünde gerçekçi olan arayıcı kişiye bu zatı aramak
ve bulmak düşer. Amma, bulmak için tam manası ile çalışmak şartı ile.. Kendisi
bir iklimde, bu zat dahi bir başka iklimde bulunsa; lâzımdan geç; lâzımın da
lâzımı olup mutlaka böyle bir kibrit-i ahmeri bulup sahip olmalıdır.
Burada, Hak yolcusu salik, şöyle bir şey sorabilir:
— Bu zat nasıl bilinir?.
Bunun için şöyle bir açıklama yapabiliriz:
— Onu bulup bilmek için alâmetlerin sonu yoktur. Ancak, en baştaki şudur: O
değerli zatın her işi, sözü, amelleri, tavrı Resûlullah'ın gidişatındadır;
Allah ona salât ve selâm eylesin. Kesin olarak, onda hiç bir aykırı hareket
bulunmaz. Aykırı hareketi kabul de etmez.
Bir alâmeti de şudur: Gamlı biri, onun mübarek huzuruna girecek
olsa, yüzünü gördüğü anda, bütün derdi gamı biter. Derdin gamın aksine bir
ferahlık belirtisi meydana çıkar; gönül açıklığı gelir.
İnciler saçılan dilinden, mübarek
sözlerinden sürur meydana gelir. Hiç kimse, onun meclisinden kalkmak
istemez.
Üçüncü bir alâmet daha anlatalım. Şöyle
ki:
Büyüklerden, vezirlerden padişah dahi olsa onun meclisine geldikleri zaman;
elde olmadan elini öpmeye ve hayır duasını dilemeye mecbur olurlar.
İşbu vasıflarla bilinen ve sıfat alan
mübarek zatı; Hak yolcusu saliki ve talibi bulduğu zaman, hiç tereddüd
etmeden elini öpmelidir. Onun hizmetini görmeğe de, canla başla girmelidir.
Malla, bedenle bütün gücünü harcamak sureti ile hizmetinde olmalıdır. Bu
arada, kendisine verdiği her emri bir nimet bilmelidir. Ona itaat etmeli,
emrine boyun eğip teslim olmalıdır. Ama, tam manası ile teslim olmalı..
Hemen her hususta..
Kutuplar kutbu, En büyük gavs, ilk kutup diğer kutuplar açıklanır.
Üstün hizmet sayılan kutuplar kutbu olma görevi, Allah tarafından her asırda
tek değerli zata verilir. Tek kişiye havale edilir, tek kişiye bırakılır.
Bundan sonra o, Yüce Sübhanın lütfü ile, o kimse, Allah'ın halifesi olur.
Açıkçası: İki cihanın yönetimi bizzat kendisine ihsan edilir; onları
dilediği gibi yönetir.
En büyük gavs olan zata gelince.. Bu değerli zat, kutuplar kutbunun
emrindedir. Bu zat da, her ne kadar muktedir, yönetme yetkisinde güçlü olsa
da; destur almadan, ne dil oynatabilir, ne de bir şeye el atabilir. İzinsiz
karışmaz.
İlk kutub tabir olunan zata gelince; diğer kutupların ilki demektir.
Anlatılanlardan
başka:
— Yediler, kırklar..
Diye anlatılan zatlar dahi vardır. Bunların da her biri kutub olup ancak,
Allah'ın ihsanı ile kutuplar kutbuna hizmetçi olmuşlardır. Bunların her
biri, haline göre bir yere memur edilmiştir. Meselâ: İlk kutup Bağdad, Şam,
Halep beldelerde tasarruf ederler. Diğer kutuplar da, hallerine göre birer
ikişer yerlerde tasarruf eder.. Oraları yönetirler. Hatta, kâfirlerin
ülkelerini dahi yönetirler. Ancak, bunların tasarrufu, yönetimi kutuplar
kutbunun emri ile olmaktadır. Zira, kutuplar kutbunun tasarrufu dışında
kalan iki cihan içinde hiç bir şey yoktur. Bütün eşyayı, bütün ehlullahı
kuşatmıştır. İki cihanda iyi kötü her ne olursa; onun bilmesi, dilemesi,
kalbinin hareket etmesi ile olur; o anlarda, memurları gereken ne ise onu
yaparlar.
Kutuplar tasarruf ederken:
— Her biri, yönetmeye memur oldukları yerde dururlar ve öyle tasarruf
ederler.
Gibi bir mana anlaşılmamalıdır. Zira, durum aslında böyle değildir.
Kendisi İstanbul'da olabilir; görevi de Hindistan'dadır. O anda,
Hindistan'daki görevini yerine getirir. Onlara göre, uzak yakın aynıdır.
Anlatılanlardan başka; yüzler, üç yüzler, yedi yüzler, binler dahi vardır.
Bunlar da, Allah tarafından kutuplar kutbunun ve diğer kutupların hizmetlerini
görmeye memurlardır.
Anlatılanlardan başka, üç binler, beş binler, yedi binler, on
binler vardır.
Bunların kâmil ve mükemmili olsa dahi, yönetim işlerine karışmaz.
Bu
anlatılanlarla beraber, her bir asırda, bir rivayete göre: Yüz yirmi dört
bin tane Allah'ın velîsi vardır.
Kıyamet gününe kadar, bu mevcudlar hiç eksik olmaz.
Kutuplar kutbu olan zat, vakti gelir de ölüm işi olur ve beka âlemine
göçünce, yoluna ve gereğine göre kutupluk en büyük gavsa Allah'ın ihsanı
olur. Nasıl olacağı da, hilâfet bahsinde anlatıldığı gibidir. Kısacası şöyle
olur:
Hızır aleyhisselâma Yüce Mukaddes Allah tarafından şöyle bir ilham gelir:
— Falan oğlu falana selâm söyle, müjde ver. Kendisine kutupluk ihsan
eyledim.
Bu emir, Hızır aleyhisselâmın kulağına geldiği zaman, peygamberlerin
efendisi, Resûlullah efendimizin huzuruna gelir; Allah ona salât ve selâm
eylesin.
Derki:
— Ümmetinden falan oğlu falana kutupluk Allah'ın ihsanı oldu. Bu haberle
geldim; emrinizi bekliyorum.
Böyle deyince, o anda Hızır aleyhisselâma yeşil bir forma verilir:
— Var, o ümmetime benden selâm eyle, bu formayı giyip gelsin.
Buyurulur. Hızır aleyhisselâm dahi o anda gelir, müjdeyi ve mutlu selâmı
ulaştırır, formayı sunar. Hiç durmadan da, o kimseyi alır, Resûlullah'ın
huzuruna getirir.
Gelir gelmez görür ki: Yüce bir divan kurulmuş, öylesini gözler hiç
görmemiştir; bakan gözler kamaşır.
Sonra mücevherat ile süslü yüksek bir taht kurulmuş. Hemen her türlü zinetle
bezelidir. Mücevherata boğulmuş. Peygamberler sultanı Resûlullah efendimiz
de onun üzerinde oturmaktadır. Sağında ve solunda dahi, her biri kendi
mertebelerine göre nebiler ve resuller var. Onlara salât ve selâm olsun.
Dört halife, diğer ashap dahi oradalar; Allah onlardan razı olsun. Bütün
ehlullah dahi, makamlarına uygun yerlerde oturmuşlar ; Allah-ü Teâlâ,
sırlarının kudsiyetini artırsın.
Bundan sonra, Resûlullah efendimiz o değerli zatı çağırır; yüce huzuruna
alır. Bizzat, kendisi teveccüh buyurur. Bu teveccühünde, kendi hallerini ona
ihsan eyler:
— İki cihanın yönetimi sanadır; dilediğin gibi yönet.. Buyurduktan sonra,
onun tasarrufuna işaret olarak, bir mühür verir.
Üzerine de, mücevherat ile süslü yeşil bir forma giydirilir. Başına da,
çeşitli mücevherat ile süslü sorguçla beraber bir taç giydirilir. Kutuplar
kutbuna has olan mücevherat ile yapılmış süslü bir kürsü üzerine oturtulur.
Bundan sonra, bütün kutuplara da, Resûlullah'ın emri ulaşır, bu değerli
zatın ayaklarını öper ve ona biat ederler; emrinden çıkmamaya söz verirler.
Cümle ehlullah'a dahi, aynı şekilde biat ettirirler.
Bundan sonra, Resûlullah efendimiz el kaldırıp güzel bir duâ okur; Allah ona
salât ve selâm eylesin. Orada bulunanların tamamı:
— Âmin !.
Deyip Fatiha okurlar.
Bundan sonra, zamanın kutbu olan bu zat, Resûlullah'ın müsaadesi ile bütün
kutuplara ve ehlullah'a şu emri verir:
— Hemen her gün, bu büyük mecliste toplanmanız lâzımdır.
Çünkü, kutuplar kutbu olan değerli zat, şekli ve hali olmayan bir halle,
Allah'ın huzurunda bulunur ve oradan ayrılmaz. Yüce Allah, şanına lâyık
olmayan sözlerden beridir. Harfsiz ve sessiz olarak, kutuplar kutbuna Yüce
Allah'ın zatı için ilham yollu her ne emir gelir ise; diğer kutuplara hemen
o emri yerine getirmek emri verilir.
Bu şekilde bütün işler, zerreye varıncaya kadar, görülür, gözetilir. Bu
yoldan, işler önce batında yürütülür; sonra da zahirde yürütülür.
Bazan olur ki; kutuplar kutbu hayatta iken, en büyük gavsın güzel gidişatı,
güzel huyları, sözleri ve beğenilen halleri dolayısı ile karşılıklı
hoşnutlukla gavs-i azamı kendi makamına getirir; kendisi tasarruftan el
çeker. Tüm işleri ona teslim eder.
Bundan sonra kutuplar kutbu hayatta iken, en büyük gavsın kutuplar kutbu
olması vuku bulur.
Kutuplardan birine ölüm emri geldiği zaman, Rahman Allah tarafından kutuplar
kutbu zata Hızır aleyhisselâm gelir, durumu haber verir. Kutuplar kutbu da,
halin ve Rabbani ilhamın bir gereği olarak, bazan şöyle eder:
Katarı oynatıp sonda bulunanı öne doğru çeker; dışarıdan birini katara alır.
Bazan da şöyle olur:
— Falan yerde, falan mahallede, şu şekilde bir adam vardır. Git, onu getir.
Şeklinde, kutuplar kutbu ile Hızır aleyhisselâma emir gelir; gider o zatı
getirirler.
Bazan da, Hızır aleyhisselâma şu emir gelir:
— Git, gece yarısı dünyayı dolaş. Gece yarısı ayık ve uyanık birini bulursan
getir.
O da gidip getirir.
Bunlar, birkaç kişi olursa, aralarından en lâyık olan seçilir.
Hızır aleyhisselâm, Müslümanlardan ayık ve uyanık birini bulamazsa; diğer
milletler arasında olanı alıp getirir.
Anlatılan yoldan gelen kimseyi, kutuplar kutbu alır, Resûlullah'ın divanına
getirir ve o huzurda forması giydirilir ve ölen kimsenin yerine geçirirler.
Hemen her asırda; kutuplar kutbu, en büyük gavs, ilk kutup ve diğer kutuplar
bu halle gelip gitmektedirler. Kıyamete kadar da böyle gelip gidecektir.
Bazan, kutuplar kutbu olmak, hilâfet sırrı, en büyük gavs olmak
mertebelerinin üçü de kutuplar kutbu olan değerli zatta birleşir.
Kâmil mürşid, kısaca şu isimlerle anlatılır: Hakim hazık Resul-ü
Ekrem'in halifesi kâmil mükemmil..
Açık tabiri ile kâmil mürşid, şöyle de anlatılabilir:
— Olgun bir zattır, hemen her işi yerli yerince yapar, işinin ehlidir,
Resûlullah efendimizin yerine halifedir, kendisi nasıl olgun bir zat ise,
kendisine uyanları öyle olgunlaştırma maharetine ve bilgisine sahiptir.
İşte, anlatılan manalarda olmak üzere, vaktine göre kâmil mürşid
on veya on beş kadar bulunur; bazan daha da fazla.. Ama, her asırda..
Bazan, bunların her biri, vaktine göre, büyük bir beldede irşada
memur olur.
Bazan da, bunların üçü beşi büyük bir beldede bulunup irşada
memur olurlar.
Ancak, bunların tamamı, kimliği kimliğine uygun olarak,
Resûlullah efendimizin gidişatını baş tacı ederler. Bir adım dahi ayrı gayrileri
yoktur. Aynen, Resûlullah efendimizin yolunda gider; onun sünneti ile amel
ederler.
Hemen her zaman, Resûlullah efendimizin huzurunda olmak üzere
teveccüh halindedirler.
Terbiye edecekleri müridi de, izinle ve
müridin tecellisine göre terbiye ederler. Seyrini ve sülûkünü de ona göre
gösterirler.
Bunlar, irşad halifeleridir. Hilâfet sırrı
bahsinde açıklandığı gibi, peygamberlerin efendisi Resûlullah'ın huzurunda
bunlara dahi aynen Allah'ın ihsanı olur; müridi terbiye âletleri her birine
verilir. Aynı şekilde terbiye etmeye memur olurlar.
Ancak, hilâfet sırrı makamında bulunan yüksek zat, bu değerli zatların
üstündedir. Bu yüzden, daha önce de olduğu gibi, Resûlullah'ın postunda oturur.
Dolayısı ile, iki cihanda ınevcud olan tüm Muhammed ümmeti, kendisine biat eden
müridler, diğer kimseler hep terbiyesi altındadır. Her birinin tecelli gereği ne
ise, o şekilde terbiye etmeğe memurdur.
Bir mürid, irşad halifesi olmaya memur olan zatın birinden inâbe alacağı zaman
bakmalı: Gidişatı, Hazret-i Peygamber'in gidişatına uygun mu, ona tam uymuş mu,
Mustafa şeriatına tutunup yapışmış mı?. İşte mürid bunları görüp kalben tatmin
olduktan sonra inâbe alır. Bundan sonra ona, yıkayıcı elindeki ölü gibi teslim
olur. Ama, tam manası ile.. Müride düşen ilk görev budur.
Müridlerin bazısına az, bazısına da çok zikir verilebilir.
Müridlerin bazısına da, ayrıntıları fıkıh kitaplarında yazıldığı
şekilde; farzlardan başka teheccüd, işrak, duha, evvabin, tahiyyet-i mescid,
salât-ı vüdu gibi nafile namazlar dahi emr'edilir.
Müridlerin bazısına da, savm-ı biyd, bazısına savm-ı Davud ve
benzeri oruç tutmaları emr'olunur.
Bunlar kime verilirse, onun tecellisine göre verilmiş olur.
Bunlar için, birbirine bakıp da:
— Falana az, bize çok; falana çok, bize az..
Diyerek, çoğumsamak veya azımsamak yerinde olmaz. Hiç kimse böyle bir şeyi
gönlüne getirmemeli; kendisine verilen emri yerine getirmeli.. Hemen görevi
yapmaya çalışmalı, dikkat ye gayret etmelidir.
İrşada memur olan halife; dış hizmetlerden dahi bazısına hafif,
bazısına da ağır görevler verebilir.
Bu arada, bazılarını huzura alır, kendisine lütufkâr muamele
eder. Bazılarını da huzura seyrek getirir; celalli muamele eder.
Hali anlatıldığı gibi olanlar dahi
birbirlerine incinmemelidirler. İster celâl yüzü, ister cemal yüzü olsun; hangi
yüzle görünürse görünsün, cümlesini büyük bir nimet bilmelidir. Cemale sevindiği
gibi, celâle dahi sevinmelidir. Hemen her birini, bir hikmete yorup içine hoş
olmayan bir düşünce düşürmemeli.. Daima, hoşnutluk halinde bulunmaya çalışıp
gayret etmeli.. Zira, bu kısa aklın; ehlullahın hikmet inceliklerini bilip akıl
erdirmeye, düşünmeye gücü yetmez.
Hâsılı..
Her halde ve her hususta hoşnut olmaktan büyük ypl olmaz. Bu arada, müride
baştan sona gereken dahi, hemen her halde edebe, erkâna uygun hareket etmektir.
Bir
şiir:
Edeple
şeyh huzuruna girenler;
Anlardır hep saadeti bulanlar..
Dost ile dost olup didar görenler;
Belki
sultan olup seyran sürerler..
Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir: Mutluluğu bulanlar, edeple şeyh huzuruna girenlerdir. Dostla dost olup yüz
görenler, sultan olup safa sürerler..
Şeyhin tekkesi, konuk almak için dışta bir yeri yok ise; evine
gidildiği zaman, kapıyı hafif vurmalıdır, içeriden:
— Kim o?..
Diye sorulmadıkça, o yana dönüp durmalıdır. Sorulduğu zaman da, şu şekilde cevap
vermelidir:
— Duacınız falan..
Bundan sonra, izin verilir ise, içeri girer. Etrafına bakınmadan şeyhin huzuruna
varmalı.. El göğüs üzerine bağlı, namaza kalkar gibi etekler düşük bir şekilde
gidip diz çökmeli.. İki eli ile, o değerli zatın elini tutup öpmeli. Sonra, yine
kalkıp ayakta durmalı. Bu arada; eğer:
— Otur..
Diye emir verir ise; işaret edilen yere tereddüd etmeden oturur. Teveccühünü de
bozmaz.
Şeyh
bir şey sormadıkça, ister dıştan, ister içten ne olursa olsun söyleyeceğini
söylememeli. Sorulduğu zaman da, sert sert söylememeli, yumuşak hafif söylemeli.
Sorulmaz ise, sessiz durmalı; konuştuğunu da anlamaya çalışarak dinlemeli.
Anlayış ve kavrayış verildiği kadar, o sözlerden bir şeyler almaya bakmalıdır.
Kendisinin sorduğu bir suâle cevab olaraktan da, menkıbeye benzer bir şey
anlatabilir ki, buna da dikkat edip anlamaya çalışmalı..
Hâsılı; şeyhi bir şey sormadıkça, söze başlamamalı.. Kendisine zor gelen bir
husus varsa, onu kalbinde tutmalı; teveccüh halinde durmalı.. Soracak olunca da
olduğu gibi söylemeli.. Müşkül işini gizleyip şeyhi, tekrar tekrar soru sormaya
zorlamamalı.. Eğer kalbe bir hatıra gelecek olursa; onu atmaya da kalkmamalı:
— Beni benden daha iyi bilir.. Duruma daha vâkıftır..
Diyerek, tam manası ile teslim olup durmalı..
Bu arada, kendisine bir cezbe, bir dalgınlık gibi bir şey gelir ise; onu atmaya
çalışmamalı, teslim olup durmaya gayret etmelidir.
Şeyhin huzuruna vardığı zaman; meclisinde başka meşayih bulunur ise; onların da
ellerini öpmelidir.
ister şeyhin huzurunda, isterse başka yerde:
— Falan şeyh..
Diyerek, ne birini Övmeli; ne de kötülemelidir. Başka biri tarafından buna dair
söz açılır ise, cevap da vermek gerekir ise; övüp şöyle demelidir:
— Onlar da, şeyhtir; ama şeyhime onları tercih edemem.
Böylece, bulunduğu makama ayağını kuvvetli basmış olmalıdır.
Şeyhin huzurunda iken tükürme, aksırma, sümkürme hali geldiği zaman; kalben izin
isteyip dışarı çıkmalı ve o işlerini orada bitirmeli.. Huzurda iken, tükürme,
aksırma, sümkürme gibi bir şey etmemeli..
Kendisine:
— Hal yönünden bir şey olursa, hemen gel söyle; sana izin vardır..
Denilmiş, izin ve ruhsat verilmiş olsa dahi, yine de dikkat etmeli; bu işte dahi
edebe uygun tavır takınmalı.. Tenha ve boş bir zaman araştırmalı; böyle bir
zaman bulunca da huzura varmalı.. Orada elini öpüp ne gerekse söylemeli..
Karşılığında ne emir alırsa; candan gönülden kabullenmeli.. Verilen hizmete
girmeli..
Anlatıldığı yolda, kendisine bir izin verilmemiş ise; huzura varıp teveccüh
ederek durmalı.. Halinden sorulur ise; söylemeli..
Anlatılan hususta olsun, başka şekilde olsun; huzurda çok oturmamalı..
Kendisine:
— Otur..
Emri verilir ise, biraz daha oturup sonra izin isteyip kalkmalıdır..
Dışarı çıkarken, şeyhin elini tekrar öpmeli; edep üzere çıkmalı. Yüzünü şeyhine,
arkasını kapıya döndürmeli. Dışarı çıkıncaya kadar böyle gitmeli..
Yolda yürürken, binek üzerinde iken şeyhe raslarsa; gizlenmeye imkân varsa
gizlenmeli; gizlenmeye imkân yoksa hemen el etek kavuşturup edeple verilecek
selâmı beklemeli. Kendisine selâm verilirse, boyun büküp selâmı kalbden almalı.
Ses çıkararak teklifsizce selâm almamalı. Yani: Ona, herhangi bir kimse gibi
davranmamalı.
Müridin sıkıntılı bir hali varsa, şeyhinin yapacağı her ihsanı, kendisine bir
nimet bilerek almalı. Onun mutlu meclisinde otururken, kendisine az veya çok bir
şey verirse; onu oturduğu yerden uzanıp almamalı. Ayağa kalkarak tazimle, ikram
bilerek almalı. Eğer mümkünse, bu arada onun elini de öpmeli.
Bu arada şeyhin de; geçini ve giyim işinde bir sıkıntısı varsa, müridin de hali
vakti yerinde ise; ona verilmesi gereken giyecek, yiyecek, harçlık çeşidinden
hangisi ise; bir istek vakti olmadan hemen yetiştirmeli.
Burada anlatılanlara benzer edepler çoktur. Ancak, o büyük zatlar, Allah'ın
büyük ihsanına zuhur yeri olduklarından olur olmaz kusura bakmazlar. Ne var ki,
anlatılan ve anlatılmayan edeplere uygun hareket eden Hak yolcusu salik, Yüce
Sübhan Hakkın lütufları ile en kısa zamanda en yüksek gayeye ulaşır; gönül
kapısı açılır. Kendisinin edebi, terbiyesi, uyumlu hareketi gönül açıldığına
işarettir.
Dışta konuk almaya yarayan yeri veya dergâhı, tekkesi bulunan şeyhlerin huzuruna
varmak, hizmetlerini nimet bilmek, emir ve yasaklarını yerine getirmek ve bu
uğurda çalışmak dahi tekkesi ve dışta konuk almaya yarayan yeri olmayan şeyhlere
gitmek ve emirlerini tutmak gibidir. Yani: Bunlara karşı da aynı şekilde
anlatılan edeplere uygun hareket edilmesi gerekir. Bu husus da unutulmamalı..
Şiir:
Ne
güzel ihsandır bu kul iken sultan olur;
Alem içre hükm'edip her dertliye lokman olur..
Evvelin ve âhirin hem zahiri ve batım;
Ne olur ise bu cihanda zahiren hem batını..
Kutb-ü
aktab hükm'eder aktabdır hem işleyen;
Cümle
emrine ram olmuşdurur kevn ü mekân..
Hem
halifedir cihanda kutb-ü âli serteser;
Ne dilerse hep vücut bulur ol zat ey bihaber..
Hızır
İlyas'ı dahi hükmüne almıştır o şah;
Ne dilerse işletir emrindedir biiştibah..
Şöyle bilkim bu cihan içre veli ol şahdır;
Ne ki olur ve olacak cümleye agâhdır.
Ger
der isen Haktır ol sen böyle güftar söyledin;
Hak
sözün doğru kelâmın amma yanlış söyledin,
Aç
gözünü kıl tefekkür işbu nazmı ey deli;
Kul olan hiç Hak olur mu kim meğer ola velî..
Bu
cihanda kutb-u aktab ne kılarsa cümlesin;
Emr-i
Hakla kılar ol arada koymaz kendüsin..
Kutb-ü
aktab birdir canım haber al Nuri'den;
Kafı
ba ta eyleyen mime varınca al haber..
Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir: Ne güzel ihsandır, şu kul olduğu halde sultan olur; âlem içinde hükmeder, her
dertliye Lokman Hekim olur.
Öncekilerin ve sonrakilerin hem içi, hem dışı; içten dıştan bu cihanda ne olursa
olsun... Hep kutuplar kutbu hükmeder, kalan kutuplar da işi yürütür; hepsi
emrine girmiş, ne yer kalmış ne mekân...
Büyük kutuptur cihanda baştan başa halife olan; ne isterse var olur o zat, ey
habersiz...
O şah, Hızır'ı da, İlyas'ı da emrine almıştır; hiç şüphe edilmeye onlar
emrindedir, ne isterse yaptırır.
Şunu bilesin ki, bu cihan içinde velî o şahtır; olanların ve olacakların hepsini
bilir. Eğer dersen: — O Haktır..
Çünkü, sen böyle söyleyip anlattın; senin sözün gerçek, konuşman da doğru, ama
yanlış söyledin..
Gözünü aç, bu şiiri iyice okuyup düşün, ey deli; kul olan hiç Hak olur mu,
meğerki velî ola...
Bu cihanda kutuplar kutbu ne ederse hepsini; Hakkın emri ile eder, kendisini
araya sokmaz.
Kutuplar kutbu birdir canım, haberi Nuri'den al; kafı ba ta eden mime gelince al
haber...
Değerli kardeş, şu da bilinmelidir ki..
Mürşid olan değerli zat, inâbe verdiği müridlerini; haftada bir veya iki kere,
halkalanmış şekilde oturtup teveccüh etmelidir. Bunun için de, bizzat kendisi,
halka ortasına girmelidir. Bu arada, müridler, hatırlarından geçenleri
temizlemeleri için beş dakika kadar beklemeli. Bundan sonra, her bir müridin
karşısına gelip dizdize oturmalı, müridin alnını kendi alnına getirmeli ve bu
şekilde her birine tek tek teveccüh etmeli..
Teveccüh usulü, üç derecelidir. Şöyle ki:
a) Daha işin başında bulunan Hak yolcusu
salike şeyhte yok olma şeklinde bir teveccüh olması gerekir.
b) İşin ortasında bulunan Hak yolcusu salike olacak teveccüh ise.. Resul'de yok
olma şeklinde olması gerekir.
c) Nefiy ve isbat, murakabe derecesine varan salike yapılacak teveccüh ise..
Allah'ta yok olma şeklinde olması gerekir.
Anlatılan üç usuldeki teveccühte, mürşid olan zat şöyle eder:
Müridin kalbini alır, kendi kalbinin altına koyar. Kendi kalbinde bulunan güzel
feyizleri de müridin kalbine akıtır.
Bir başka usulde ise, anlatılan teveccühlerini mürşid olan zat
şöyle yapar: Müridin kalbini, kendi kalbinin altına getirir; sonra ona ilâhî,
feyzi doldurur.
Bir başka usulde ise, anlatılan teveccühlerini, mürşid olan zat
şöyle yapar: Müridin kalbini alır, kendi kalbi ile yan yana durutur. Bundan
sonra ona, ilâhî feyzi doldurur.
Bu arada, müridin kalbinde, rızaya aykırı bir hal belirebilir; bu
da, Allah'ın bir ihsanı olarak, mürşid şeyhin kalbine bir işaretle açılabilir.
Bu durumda, mürşid; müridi yüzüne karşı getirir ve içten bir şekilde gereği ne
ise, o şekilde terbiye eder, rıza dışı hallerden geçirir.
Bundan sonra, mürşid olan değerli zat, kendi evinde oturur; ne
kadar müridi varsa, tümünün iyi gidişata sahib olmaları için teveccüh eder. Bu
da iki şekilde olur. Şöyle ki:
a) Tüm müridlerinin kalbini bir yere getirir
toplar. Bundan sonra, kendi kalbinden tümünün kalbine ilâhî feyizden doldurur.
b) Tüm müridlerinin iyi gidişata sahib olmaları için, Yüce Allah'ın zatına
yönelir.
Sonra..
Salikin terbiyesi dahi, üç türlüdür. Şöyle ki:
a) Bir kısmına celâl yüzü göstermek sureti ile
terbiye etmek gerekir.
b) Bir kısmına cemal yüzü göstermek sureti ile terbiye etmek gerekir.
c) Bir kısmına da, hem celâl, hem de cemal yüzü göstermek sureti ile orta halli
terbiye etmek gerekir.
Anlatılan terbiye çeşitleri, mürşid olan
değerli zatın kalbine; Allah'ın bir ihsanı olarak, Rahman tarafından gelir.
Sülûkünü tamamlayan Hak yolcusu bir salike düşer ki, anlatılacak beş şartı
yerine getire.
BİRİNCİSİ: Tam tevekküldür.
Yemek, içmek, giymek gibi şeyler hususunda bulduğu.ile yetinmelidir. Yemek,
içmek, giymek hususunda, aşırı bir isteğe kapılıp:
— Yarın da şöyle şöyle edeyim..
Deyip içinden çıkılamayacak düşüncelerin içine girmemelidir. Bu gibi aşırı
düşünceleri içinden atmak için gayret sarf etmelidir.
Çoluk çocuk sahibi bir kimse ise, onların da
giymeleri, yemeleri, içmeleri hususunda aşırı bir düşünceye girmemeli.. Keza,
kendisine dönük diğer ihtiyaçların giderilmesi hususunda dahi, aşırı bir hareket
yönüne sapmamalıdır. Var olanla yetinip kalmalı; tam bir tevekkül ederek
zikirden, fikirden gayrı başka bir şeyi aklına getirmemelidir. Bunun için çok
gayret edip Zuhruf suresinin 32. âyetinde Duyurulan:
—
«Biz, dünya hayatında onların geçim vasıtalarını aralarında pay ettik.» Manaya bağlanıp tüm işlerini Hakka bırakmalıdır.
İKİNCİSİ: Rızadır.
Bu durumda Hak yolcusu salik, hoşnut olmaya çalışmalıdır. Amma hayır, amma
başka.. Zuhurattan ne gelirse, gönlünü boş tutmalıdır. Çoluk çocuktan,
akrabadan, dostlardan veya başka bir yabancıdan biraz çabayı gerektiren bir hal
ortaya çıkabilir. Bunlar, sözlü çaba olabileceği gibi, mala dayalı bir çabayı da
ortaya çıkarabilir. Bütün bunlar, kendisine bir sıkıntı sebebi de olabilir.
Hemen hepsine, hayırlı rahat işe razı olduğu gibi bu sıkıntılı işlere de razı
olmalı:
— Dost armağanıdır..
Diyerek, kesin olarak kedere boğulmamalı. Zikrine, fikrine zerre kadar kesiklik
getirmemeli. Allah rızasından ayrılmamak için, ayaklarını sıkı basmalı.
ÜÇÜNCÜSÜ: Tam manası ile şeyhe teslim olmaktır.
Bu durumda, Hak yolcusu salik, mürşidinin her emrini bir mücevherat hazinesi
bilmeli. Kendisine her ne emir verilir ise, onu ezberleyip korumalıdır. Nasıl
bir emir ve irade gelmişse; ona göre yerine getirmeye bakmalıdır. Ne kadarını
başarmaya gücü yeterse, o kadarını başarmaya bakmalıdır.
DÖRDÜNCÜSÜ: Şeriat emirlerine boyun eğmektir.
Bu durumda, Hak yolcusu salik, Resûlullah efendimizin kurduğu şeriat emirlerini
baş tacı etmelidir; Allah ona salât ve selâm eylesin. Hemen her şeyini; söz, iş,
amellerin zerresine kadar ona uygun tutmalıdır. Bu yoldan ayrılmamak için ciddî
bir gayret harcamalıdır. Bütün haram şeylerden uzak durmalıdır. Yemek, içmek,
giymek işlerine dikkat etmelidir. Dili, kulağı, ayağı, gözleri haramdan korumak
için de bütün gücünü harcaması gerekir.
BEŞİNCİSİ: Resûlullah'ın gidişatına uymaktır; Allah ona salât ve selâm eylesin.
Hak yolcusu salik, hemen her halde, Resûlullah'ın sünnetine tabi olmalı; ona
tutunmalıdır. Dinimizde müstahab sayılan sevimli işleri de başarabildiği kadar
yapmaya çalışmalıdır.
Resûlullah efendimizin üstün ve değerli fiillerinin ve amellerinin aynısını
yapmak mümkün değilse, taklid yollu olsun yapılmalıdır. O güzel işlerden mümkün
olduğu kadarını başarı ile yapabilmek için, ciddî adımlar atmalı, gayret
sarfetmelidir.
Bu
arada, şunu da bilmek gerekir ki; ehlullaha her nefeste iki kere Allah'ın ihsanı
tecelli gelir. Her ne kadar nefes bir ise de, nefesin alınıp verilme itibarına
göre iki ilâhî tecelli ihsan olunur. Dolayısı ile, bu mertebede Hak yolcusu
salik, Yüce Hak ile ayık olmalıdır; kalbini başka başka şeylerle meşgul
etmemelidir.
Hak yolcusu salik; nefes alıp vermede, oturup kalkmada, her gezdiği yerde ve tüm
zamanlarda kendisini ayık tutmalı; gaflet içinde olmamaya çalışmalıdır. Bir
nefes dahi, boşa giderilmemelidir. İlâhî tecelliye bu yoldan zuhur yeri olmak
yolunda gayret göstermelidir.
Anlatılan şartları izleyerek giden bir Hak yolcusu salik, giderek bu mertebelere
tam ayak basar. İlâhî başarılara zuhur yeri olur. Bundan sonra daha başka ilâhî
başarılara nail olur ki: Allah'ta seyirden geçip, kısa zamanda hesapsız
mertebeler kat eder.
Bu arada, Hak yolcusu salik, tembellik ederse, daha ileri geçemez. Eğer
kusurları da olur ve onları düzeltme cihetine gitmezse; elde ettiklerini bütün
bütün yitireceğinden korkulur.
Şimdi..
İşin sonuna varan müntehi salik için yukarıda beş şart anlatıldı. Bunlardan
başka onun için çok önemli ve çok gerekli bazı şeyler daha var, onları da
anlatalım.
Kâmil olan mürşid bir zatın; sülûkünü tamamlayan üç tane, beş
tane ve daha fazla müridi bulunabilir. Bu durumda, o müridlere bazı edepleri
yerine getirmek düşer.
Şimdi bunlar, mürşide göre takınacakları edep tavrını, tarikat usulüne nasıl
riayet edeceklerini, Ahmediyet seyr ü sülûkünü nasıl sürdüreceklerini bilmeleri
gerekir. Burada, bu hususlar açıklanacaktır.
Hali anlatıldığı gibi olan bir mürid; mürşidi olan değerli zatın hizmetlerinden
hangisi kendisine düşürse.. emirlerine göre o hizmeti kendisine bir nimet
bilecek; candan gönülden kabul edecek.. İster canla, ister bedenle o hizmeti en
güzel biçimde yerine getirmeye çalışıp gayret edecek. O hizmeti yerine
getirirken, kesin olarak kendisinde bir bitkinlik, kırıklık meydana gelmeyecek.
Kendisini, mürşidine bugün yeni gelip inâbe eylemiş bir mürid derecesinde görüp
bilmelidir. Tıpkı onun gibi, verilen hizmeti yerine getirmeye dikkatle önem
vermelidir.
En alt hizmetten sayılan süpürme veya benzeri
şeyler olsa dahi; en yüksek hizmet sayılır. Kendi kendine şöyle demelidir:
— Mürşidim, halime uygun hizmeti bana verip bu fakiri şereflendirmiştir.
Gerekecek olsa ve yeri gelse; o hizmet
karşılığında nice dünyalar verseler, yine de o hizmetten ayrılmamalıdır. Dünyayı
bırakmalı; fakat memur olduğu hizmeti bırakmamalıdır. O hizmeti, hemen her
şeyden önde görmelidir.
Kendisi bu hizmette iken, mürşidi kendisini
çağırmayabilir. Meselâ, üç ayda bir kere dahi:
— Ey falan gel bakalım..
Demeyebilir.
Durum öyle iken; hafif hizmette olan, hiç bir hizmeti olmayan dervişlerinden
birini hemen her gün huzuruna çağırabilir. Ona bazı lütuflar ve ihsanlar da
edebilir.
İşte işin sonuna varan müntehi salik, bu
durumları bildiği, anladığı, vâkıf olduğu zaman kesin olarak içine çürük
düşürmemelidir.
— Ben, değerli mürşidime yirmi yıl hizmet ettim; emek verdim. Bu fakir derviş,
beş senede benden yüksek oldu..
Deyip bir endişeye düşmemelidir. Buna benzer, tüm akla gelen şeyleri atmaya
çalışmalıdır. Bu çeşitten yapılan her işi, bir hikmete yormak gerekir. Bu arada,
huzura çağırılan dervişe saygıyı artırmalıdır.
— Çünkü o, mürşidin gözündedir; biz de ondan feyz alalım..
Diyerek, kendisini küçük görüp o fakire çokça lütufkâr davranmalıdır.
Yine, verilen hizmetten ayrılmadan devamlı,
sebatlı olmalı; mürşidin rızasından ayrılmamaya tam bir gayret göstermelidir.
Mürşid şeyh, bazılarına halifelikten söz edip
duâ edebilir. Bu arada:
— Bana olmadı; bu düşüklük bana müstahak..
Deyip helak uçurumuna düşmekten kendisini korumalıdır. Hâsılı: Şeyhin davranması
ile davranmalı; duruşu ile de durmalıdır.
Kaldı ki, nefis, kötü arzular bazı şeyleri dışa kıyas ettirir.
Zahirde bir devlet büyüğü, kumandanlarından
birine lütufkâr davranıp durduğu zaman, diğer kumandanlar da ona çok lütufkâr
davranırlar. Onların böyle lütufkâr davranmaları dışta böyledir; içten ona karşı
öfkeleri ve kinleri artar; onun kötü durumlara düşmesini bekler, kötü huylarını
araştırırlar.
Ne var ki, tarikat ehli arasında, anlatıldığı
gibi bir şey olamaz. Zira, bunlar, Resûlullah efendimizin gidişatını izlerler,
onun temiz sünnetini yürütmek için kollarını sıvamışlardır.
Allah rızasının talibi, Resûlullah efendimizin
sünnetinin isteklisi olmak öyle kolay değildir; Allah ona salât ve selâm
eylesin. Onun esas yoluna uymak için, canla başla dünyayı bırakmak, gönülden
silmek; âhireti dahi bir yana atmak gerekir. Böyle olmak da yetmez; hemen her
işte, meşruiyete boyun eğmek, üstün tarikata istekli olmak gerekir.
İşte, arılatılan işleri yaptıktan sonra;
halle, dille işin tadını almış, dervişlerin durumunu, anlatılan dış durumla
ölçmek çok zordur; hem de dağları yarıp ötelere aşmaktan, şekeri kamıştan
ayırmaktan daha zor..
Hâsılı: Yolun sonuna varan anlatılan manadaki
salik; kendisini yok derecesine indirecek, mürşidin her bir emrini dikkatle
yerine getirecektir.
Şöyle bir misal verelim:
Bugün bir mürid gelip inâbe eder. O müride, mürşidi sülûkünü hemen ikmal ettirip
halife edebilir.
İşte böyle bir durumda, işin sonuna varan
müntehi salikin içine, buğuz, hased, kibir gibi bir şey gelir ise; helak
uçurumundadır. Resullerin efendisi hürmetine, Allah-ü Teâlâ, bizi de sizi de
korusun. Zira:
—«Müminin ferasetinden sakının; çünkü o,
Allah'ın nuru ile bakar.» Manasında saklı sırra göre, kâmil mürşide her şey malum olur.
Bunun için, hikmet sırrının ne olduğunu bilmediğin için helak çukuruna düşmüş
olursun. Ondan sonra, mürşid dilerse bir ihsan olarak seni affeder; dilerse üç
beş sene seyahat verir gezdirir.
Sorulabilir:
— Anlatılan seyahat dışta mı olur, yoksa içte mi?. Bunun için verilecek cevap
odur ki:
— Zahirde seyahat olduğu gibi, batında dahi seyahat olur. Her iki türlü seyahati
dahi verebilir. İçten bir seyahata çıkaracak olursa, tekkenin içinde olsa, dahi,
seyahatta sayılır. Bu durum erbabınca bilinir, Bu manada şu cümle geçerlidir:
— Hale dayalı iş, sözle bilinmez.
Şimdi..
Hemen bütün zamanlarda, Yüce Hakka sığınmalı. Hiç bir şekilde, kâmil mürşidin
hoşnut olduğu şey dışına da çıkmamalıdır.
Onun her emrine razı olup ömrünü sohbet
alanında tüketmelidir. Vücudunu da; kulluk denizine, ibadet ummanına atmalıdır.
Ruhunu dahi, Hakkın rızasında yok ederek, beka içinde beka sırlarına
bırakmalıdır.
Bu arada, vicdan zevkine erip kerametlere,
keşiflere de kanmamalıdır. Nurlara da kapılmamalı. Hiç bir şeyden yorulmamalı.
Kendisine, evvellerin ve âhirlerin bilgileri verilecek olsa, yine varlık
vermeyip:
— Bire babam bire babam, ancak Allah'ın rızasını isterim; ancak Allah'ın
rızasını isterim. .
Demek ihsanına mazhar olarak:
—«Müminler ölmezler; fena diyarından beka
diyarına taşınırlar.» Manası ile anlatılan esas yerine taşına..
Çünkü, dünya bir berzahtır; yarıl: Geçiş yeri
ve dönemi.. Bunun için de, her bir insana bir mücahede şekli ve müşahede tarzı
vardır.
Teselliye gelince; her bir insan, haline göre
bir tesellidedir. Ruhlarımız daima Allah'ın vuslatındadır; kalblerimiz ise,
daima Yüce Allah'ın şanında hayrandır:
—«Allah'ım, zatında hayranlığımı artır.»
Niyazının doğrultusunda yolunu bulur.
—«Emr' olunduğun gibi doğru ol..» Manasına gelen âyet-i kerimenin ifadesine göre; doğruluğun
devamı ile Allah'a seyrin sonu, Allah ile seyrin tamamı, Allah'dan seyrin devamı
cümlemize kolay gelsin; hal olsun.
Allah'ta yok olmak makamı, Allah'ta beka
durumu:
—«Bir kimse, Allah'tan korkarsa, her şey
ondan korkar.» Manası, halimiz olsun. Hak ile hak olarak:
Derya-i vahdette fena oldum;
Beka
buldum, bekada olmuşum.
Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir: Birlik denizinde yok oldum; var oldum, zaten varlıkta olmuşum.
Şiirindeki sultanlık hali içimizi sarsın.
Sonra:
Vuslat
gibi nimet mi olur;
Ya Rab
nice şükr'edelim..
Hizmet
gibi devlet mi olur;
Ya Rab
nice şükr'edelim?.
Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir: Sana kavuşmak kadar nimet olur mu ki, sana nasıl şükr'edelim. Hizmet gibi
devlet olur mu ki; bunun için sana nasıl şükr'edelim
Şiirinde, Allah'ın sevgili kullarının
buyurduğu makam, bu makamdır.
Burada anlatılan makamı, Yüce Hak olan Mevlâ bizim için hal eylesin; sözde
bırakmasın.
Bir
şiir:
Saray-ı li maallah gönüldür;
Tecellihâne vallahi gönüldür..
Yürü
her ne dilersen andan iste;
Huda'nın ulu dergâhı gönüldür..
Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir:
—«Benim Allah ile bir vaktim olur.»
Manası ile anlatılan saray gönüldür; tecelli yeri vallahi gönüldür. Yürü her ne
dilersen ondan iste; Huda'nın ulu dergâhı gönüldür.
Şeklinde anlatılan yer dahi makamımız olsun.
Şu da bir başka şiir:
Men ol şahbaz-ı danayım en edna saydım
ankadır;
İnip alçaklara konmam makamım şah-ı tubadır;
Efendim, ben ol murğ-ı hümayım ki daneyi almam;
Tenezzül etmezem kafa mekânım yüce âlâdır..
Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir: Ben öyle bilgin bir alaca doğanım ki, en küçük avım anka kuşudur; alçaklara
inip konmam, makamım tuba ağacının dalıdır.
Efendim, ben öyle bir hüma kuşuyum ki, tane toplamam; kaf dağına da tenezzül
etmem, makamım yüceden yücedir.
Şeklinde anlatılanlar dahi vardır. Cenab-ı
Hak, cümlemizi bu sırlara mazhar eylesin.
Sülûkün tamamlanmasını büyük bir nimet
bilmelidir. Edep lâzım, edep lâzım, edep lâzım..
—«Tarikatların tamamı edeptir.» Cümlesi dile gelmiştir ki, bunu da düşünmek gerekir.
Tefekkür üzerine de şöyle buyurulmuştur:
— «Bir saatlik tefekkür, yetmiş senelik
ibadetten hayırlıdır.» Bu manadan ötürü, tefekküre dalmalıdır.
Cenab-ı Hak, cümlemizi sevgili kullarının
gözünden uzak etmesin. Her an, Allah'ın sevgili kullarının içinde bulunmakta ve
onlara hizmette doğru olmakta başarı ihsan eylesin. Amin!..
Bu kadar uzun söze gerek yoktu ama:
— Özür, insanların keremlileri yanında
makbuldür.. Manası söyletti..
İnsaflı olan Muhammed ümmetine gereken de,
özrümüzü kabul etmektir. Affedip gerçekten özrümüzün kabul edilmesini dileriz.
Güçlü yardımcı Cenab-ı Hak, cümlemizi
rızasından ayırmasın. Amin! ya Muin!.
Hak yolcusu müptedi salik için gerekli beş şart açıklanır.
Bu şartlar, sırası ile şöyledir:
BİRİNCİSİ: Devamlı abdestli bulunmak..
Bu yola ilk giren kimse, hiç abdestsiz durmamalı. Uykuya yatacağı zaman dahi
abdestli yatmaya gayret etmeli.
İKİNCİSİ: Farz namazları cemaatle kılmak..
Mümkün olduğu kadar, farz namazları, camide cemaatle kılmalıdır; başka yerde de
cemaat olabilir. Yalnız kılacağı zaman dahi, zamanında, vaktinde kılmaya
çalışmalı..
ÜÇÜNCÜSÜ: Yalandan gıybetten uzak olmak..
Kesin olarak yalan söylememeli, hiç kimsenin ardından konuşup gıybetini
etmemeli. Bu çeşitten sözler edilen meclislerde dahi bulunmamaya önem verip
dikkat etmeli.
DÖRDÜNCÜSÜ: Kazaya kalan namazı ve orucu kaza
etmek..
Kazaya kalan oruç veya namaz varsa, gerçekten onları yerine getirip kaza orucunu
ve namazını kılmalı. Bir ucundan başlayıp tamamını eda etmeye adım atmalıdır.
BEŞİNCİSİ: Hiç kimsenin aleyhinde bulunmamak..
Ne bir kimsenin aleyhinde konuşmalı, ne de kimsenin aleyhinde bulunmak için
gezmelidir. Bu türlü huyları taşıyan kimselerle dahi görüşmemeye çalışmalıdır.
Burada anlatılanlardan başka, aşık ve Yüce
Zat'a ulaşmayı gerçekten isteyenlere gerekir ki:
Tüm söz, iş, amel çeşidi her şeyini şeriat
çizgisinden ayırmaya;
Şeriat-ı Ahmediye üzerinde gide.. Hiç bir
hususta ondan ayrılmamaya çalışıp gayret ede.. Şeriatı baş tacı bile, gereği
neyse, ona göre amel ede.. Onun emirlerini noksansız uygulaya..
Resûlullah efendimizin sünnetlerine dahi tabi
ola; her emrine boyun eğe.. Allah ona salât ve selâm eylesin. Uygun olduğu
şekilde yapmaya gücü yetmez ise, gücü yettiği kadarını yerine getirmek için
gayret ede..
Dünyada ve âhirette kendisine lâzım olmayan
sözlerden dahi tamamen çekinmelidir. Dünya ve âhiret için gereken sözleri dahi
yeterinden fazla söylememeli; fazlasını bırakmalıdır.
Anlatılan işleri yerine getirmek için, şu
işleri de yapmalıdır: Az yemeli, az uyumalı, az konuşmalı..
Her ayın 13. 14. 15. günlerinde eyyam-ı biyd
orucunu tutmalı..
Teheccüd namazı, işrak namazı, duha namazı,
evvabin namazı, tahiyyet'ül-mescid namazı, abdest aldıktan sonra iki rikât
salât-ı vüdu namazı kılmalı..
Bu anlatılanları mümkün olduğu kadar devamlı
yapmak gerekir.
Bu işler, isteyerek, şevkle yapılır ise; kısa
zamanda, mürşidin himmeti ile ilâhî feyizlere zuhur yeri olunur; bunda şüphe
yoktur.
Kâmil mürşidi bilmek ve bulmak için, üç delil daha önce Mukaddime
kısmında anlatıldı.
Allah rızasına talip, Resûlullah'ın gidişatına rağbetli,
tarikat-ı aliyyeyi seven ve bu sevgisinde gerçekçi olan fakat kâmil bir mürşide
kavuşmak mukadder olmayan kardeşler.. Resûlullah'ın izni ile şu durum
bilinmelidir ki...
Aşık, sadık bir mürid; tüm arayıp taramalarına rağmen kâmil
mürşidi bulmayı başaramadığı zaman, kendi evinde gizlice bir yerde belli bir
vakit ayırmalıdır.
O belli vakit geldiği zaman, kıbleye dönüp oturmalı. Sonra da,
ölümü düşünmeye başlamalı.
Sanki kendisine son nefesi verme vakti gelmiştir; âhirete
gidecek. Hastadır, can verecek durumdadır. Malları; çoluk çocuğu, akrabaları ve
dostları terk etme zamanıdır, öldükten sonra da, kalbinde bulunan sevgi ruhu ile
gidecektir. Herkes, cesedi kabre koyma telâşı ile meşgul.. Kefen ve diğer
gereken şeyler de hazır. Kendisi teneşirde.. Sonra kefene sarılmış, tabuta
konmuş. Namazı da kılınmış, kabre bırakılıp üzeri toprakla örtülmüş. Bundan
sonra da, akrabalar, dostlar kendisini orada bırakıp gidecekler.
İşte anlatılan hali düşünmeli, bu halde bir süre durmalı..
Sonra..
Kitabın başında üç şekilde teveccüh anlatılmıştı. O üç teveccühten hangisi
kendisine kolay geliyorsa; o teveccühü yapmalıdır.
Bu teveccühü yaparken de, Hazret-i Pir Bahaeddin Şah Nakşibend
hazretlerine de teveccüh edip durmalı.. Bu teveccühten ayrılmadan yüz kere
istiğfar, yüz kere salât ü selâm okumalı..
Eğer daha fazla okumaya gücü yeterse; iki yüz,
üç yüz, hatta beş yüze kadar okumaya ruhsat verilmiştir. Bunu tamamladıktan
sonra:
— Fatiha..
Deyip Fatiha-i şerifi okuyup elini yüzüne sürmelidir. Sonra kalkar.
Bu arada, şah Nakşibend Hazretlerinin şemailini şu şekilde bilip
düşünmeli:
Orta boylu, tıknazca, kır sakallı ki, beyazı siyahından çok, mübarek yüzü
değirmi, yanakları biraz kırmızıya yakın, iki kaşının arası açık, bıyıkları
kısaltılmış, gözleri sarı şehdane ela göz ki:
— Kestane karası.. Tabir edilir.
Şah Nakşibend hazretlerini anlatılan şekil ve heyetle teveccühüne
almalı. Kendisini huzurunda oturuyormuş, dizi dizine, alnı da alnına dayalı; bu
arada onun mübarek kalbinden kendi kalbine ilâhî feyiz akıyor gibi
kıyaslanmalıdır. Bu şekilde de bir mikdar durmalı..
Okuduğu zikrini de, yüz. yüze okuyormuş gibi düşünüp okuya..
Daha sonra da duasını edip:
— Fatiha..
Dedikten sonra, Fatiha-i şerifi okuya, elini de yüzüne sürüp kalka..
Fethiye-i Şerife'yi okumak isterse; bir cuma gecesi iki rikât
namaz kıla; istihare niyeti ede.. Fethiye-i Şerife'yi başının altına koyup sağ
yanına yata..
Rüyasında Hazret-i Pir efendimizi, ehlullahtan birini görür de,
onlardan izin sayılan bir ruhsat veya bir eser, bir işaret olursa; her gün,
sabah namazını kıldıktan sonra Fethiye-i Şerife'yi okur. Bu şekilde, hiç ara
vermeden, devamlı ve sebatlı olmalı. Taa şu zamana kadar ki: Hazret-i Pir
efendimiz, şemail-i şerifinde anlatıldığı gibi teveccühünde dıştan açık açık
görüne..
O zaman, kitabın üst tarafında ilk sülük bahsinde anlatılan
tertibe göre celâl ismini okumaya başlaya.. Onun eserleri belirince de, daha
ilerisine gidile.
Böyle devam edilip gidilirse, kısa zamanda Allah'a ulaşma
kapıları kendisine, kolayca açılır; Allah'ın insanlarına kavuşur.
Kendisine, zor bir hal gelirse; teveccühünde
Hazret-i Şah efendimize kalben niyazda bulunmak sureti ile o zor hali çözüme
ulaşır.
Gelen işaretleri ve alâmeti şekke şüpheye
düşmeden gerçek olarak kabul etmeli; gelen emirlere ve tenbihlere göre hareket
etmelidir.
Ey değerli kardeş, burada anlatılacakları iyi bilip anlamalısın..
Yüce Sübhan Hak, bazı kullarına başarı verir, hidayet ihsan
eyler.
Gerçekten inanmış, tevhide erişmiş iman ehli kullarından
bazılarına da tarikat ve hakikat sevgisi verir. Dolayısı ile bunlar Hazret-i
Peygamber'in gidişatına ayak uydurarak verilen emirleri tutarlar. İşlerinin,
sözlerinin, hallerinin her birinde şeriata yapışıp tutunma dışında, takva ehli
yolundan dahi, bunlara pay verilir.
Resûlullah efendimizin sünnetine uyup giden kimseye de, velayet
derecesi ezelî bir takdir olduğu anlaşılır.
Bütün bunlardan sonra; yani: Hakkın hidayeti, verdiği başarı,
kendisindeki tarikat sevgisi, Resûlullah'ın sünnetine uyma halinin gerçekleşmesi
sonunda tarikat piri olması da kendisine Yüce Hakkın bir ihsanı olur. Vakti,
zamanı gelince de, bu sıfatla varlık alanına çıkar.
Anlatılan hale eren kimse, daima zahirî sebeplere tutunur. Bu
yoldan, Allah'ın rızasını tahsile koşar. Hakkı olduğu şekilde de, Şeriat-ı
Ahmediye'yi ikmal yolunu tutar. Hazret-i Rseul-ü Ekrem'in izlediği yol ne ise;
onu da edaya gayret eder. Sonunda, hem kendisi kemale erer, hem de başkalarını
kemale erdirir.
— İşlerin oluşması, tayin edilen zamanlara
bağlıdır. Cümlesindeki sır uyarınca da, velayet derecesine ayak basar.
İçte ve dışta, Yüce Allah'ı bilir; Yüce Allah'ın emirlerini bilir. İki kanatlı
olur; bir kanadı maddesi, bir kanadı da manası.. Her bir kanadı ile de, vahdet
köşesinde vahdetin hakikatına ulaşır. Cemin de cemi makamında ah edip inler ve
aşka dalar.
Bu yoldan gide gide Yüce Hak tarafından,
kendisi tarikat pirliği ihsanına da mazhar olur. Bu tarikat pirliği zamanında,
kendisinden nice nice kimseler feyz alırlar. Hak yoldan, doğru yoldan zerre
kadar ayrılmazlar. Temiz şeriat elde bir asa olur. Cümle işlerini, delilleri
açık Kur'an emirlerine uygun tutarlar. Kur'an'ın ayırdığını ayırır;
birleştirdiğini de birleştirirler. Hiç bir şekilde kendileri cem makamından
düşmezler. Anlatılan usulde, vakitlerini, zamanlarını geçirirler:
Büyüklerden her biri, kendi tecellisine göre;
tasavvufa dair bazı kitaplar yazmışlardır. Cümlesinin birleştiği nokta şudur:
Şeriat-ı Ahmediye.. Hiç biri, başka tarafa kaymaz.
Belki sen, anlayış ve kavrayışta eksik
olabilirsin. Ancak, şu durum kesindir: Şeriattan başka yana kayan hidayetten
uzaktır.
Hali anlatılan büyük zat, dünya makamını
değiştirip âhirete göç ettiği zaman, yerine halifesini oturtur. Halife edilen,
halife edenin aynı sayılır. Dolayısı ile, yeni halife olan da tarikat usulünü
bozmaz. Pirin tarikatında yersiz icad çıkarmaz.
Anlatılan halifelerin her biri asır asır taa,
kıyamete kadar devam edip gelir. Pirlerinin gidişatına göre, Muhammed ümmetini
irşad ederler. Hakkın rızasını almaya muvaffak olmaya teşvik ederler.
Bu yolda, nefret ettirip kaçırmaktan çok
sakınmak gerekir. Zira, yol kesenlerin, en kötü şey oldukları, cümle evliya
katında kabul edilmiştir. Hem bu, sabit olan bir keyfiyettir.
Zahir bilginleri, hiç bir amel etmeden sözle,
Allah'ın kitabındaki emri ve yasakları haber verirler. Amel etmedikleri için,
her biri kendi kendine zulmeder.
Tarikat mürşidi olan büyük zatlara gelince;
bunlar Muhammed ümmetini şeriattan ayırmazlar. Tarikat-ı Mustafaviye'den dahi
bir adım ayırmazlar.
Şunu unutmamalı ki; halin kitabı yoktur. Bunun
için, hemen herkesi, haline ve tecellisine göre teselli ve terbiye etmek
gerekir. Aşırı bir şekilde, ileri gitmekten ve geri kalmaktan sakınmak gerekir.
Hemen herkese, orta yolu göstermeli ve her an Yüce Hak'tan yardım istemelidir.
Bu arada, Fahr-i Âlem Resûlullah efendimizden, Allah'ın velî kullarının
tamamından da bu arada yardım istenirse; onlardan irşad gelir.
Bir büyük zat, bir kulu irşad ederse; bütün
kâinata hayat vermiş olur; sevabı o kadar büyüktür.
Yolunu, usulünü bilmeyen, biri Allah'ın bir kulunu Hak yolundan
saptırırsa.. bütün kâinatı yıkmış kadar günah işlemiş olur. Yüce Allah bizleri
korusun.
Burada:
— Neden anlatıldığı gibi oluyor?.
Diye sorulabilir. Bunun nedenini anlatalım. Şöyle ki:
Bütün müminler, Allah'ın birer emanetidir. Bunlar, önce ana babanın elindedir.
Bundan sonra, Kur'an okumayı öğrenirler; daha sonra da ilmihal öğrenirler.. Daha
ileri gitmeye kabiliyeti olanlar da, okunacak her şeyi okur tamamlarlar..
Bundan sonra, üçüncü bir durum ortaya çıkar. O zaman da:
— Ben bir mürşide muhtacım..
Diyerek, mürşide bağlanır. İşlerinin ve sözlerinin her birinde mürşide teslim
olur. Bu durumda:
— Ben mürşidim..
Diye ortaya çıkan kimse, o kimsesiz kulu, Hakkın doğru yolundan saptırır,
dalâlete sürükler; eli boş düşmesine sebeb olur.
İrşad sırrını bilen kimse, mutlaka Allah'ın velî kullarından biri
olmak gerekir. Aynı zamanda, zahirî ilme vâkıf olması gerekir. Batın ilmine
gelince:
— «Ey Nebi, biz seni şahid, cennet
müjdecisi ve azap habercisi olarak gönderdik.» (Ahzab sûresi, 45. âyet.)
— «Sonra, izni ile Allah'a davetçi ve aydın
bir kandil...» (Ahzab sûresi, 46. âyet.) Manasına gelen âyet-i kerîmelerin hükmüne göre; Resûlullah
efendimizin izni ve icazeti ile bu işe memur tayin edilmiş olmalı ve batın
ilmini oradan almalıdır. Bu da, mutlak gereklidir. Çünkü, böyle bir izne ve
icazete sahip olmayan, Resûlullah'tan emir almayan kimse, Hak yolcusu salikin
dalâlete düşmesine sebeb olur.
Zahirde, bazı sofiye kılığına giren mülhidler
vardır. Bunlar karışık kimselerdir. Ne şeriat bilirler, ne tarikat.. Bütün
işlerinde:
— Hu erenler..
Deyip durmuşlar ve şeytanla kalmışlardır.
Yüce Mukaddes Rabbın, ism-i azamı hürmetine cümleyi bunların şerlerinden emin
eylesin.
Şunu açıkça belirtmek isterim ki: Tarikata
girip böyle düzenbazlara uymaktansa, sırf şeriat-ı mutahhara ile amel edip
kalmak, son derece yerindedir; Yüce Hakkın dergâhında makbuldür.
Anlatıldığı manadaki yol kesicilerin eline
düşmektense, şeriatla kalmalıdır. Zira, şeriat, cümle iyilikleri haber
vermiştir. Hiç bir şey, onun dışında değildir. Allah'a sığınarak okuyalım;
Allah-ü Teâlâ, Bakara suresinin 2. âyetinde şöyle buyurdu:
— «Takva sahiplerine, Kur'an bir hidayet
kandilidir.»
Allah-ü Teâlâ, Nahl suresinin 69. âyetinde
ise, şöyle buyurdu:
— «Onda, insanlar için şifa vardır.»
Şu hadîs-i şerif dahi, o sapıklar hakkındadır:
— «Bir kimse, Kur'an'ın dışında bir hidayet
yolu ararsa.. Allah, onu dalâlet bataklığına atar.»
İşte, o gibi sahte mürşidlik iddiasını
edenlerden sakınmak gerek, sakınmak gerek..
Ancak, bazı istisnalar da bulunabilir; yani:
Meşayih arasında zahiri ilmi olmayanlar da bulunabilir.
Bazı, gerçek tarikat postuna
oturmuş bulunan değerli zatlar vardır ki: Bunlar, vaktinde ve zamanında tahsil
edememiş, tahsil etme vakti de geçmiştir. Ama salih zattır, Resûlullah
efendimizin sünnetine çok dikkatlidir. Bu gibi zatların meclislerine gidip
kendisinden inâbe almak fay dalı olmaktan yana boş değildir. Onlardan inâbe
almak aynen hayat bulmaktır, yani: Mana yolunda.. Zira, esas ihsanı eden,
tarikatın büyük piridir. Hiç kimse, yoksun kalmaz, hemen herkes kabiliyetine
göre bir şeyler alır.
Anlatıldığı gibi, şeriat üzere
gidenler hakkında çok riayetkar olmalı; saygı duymalıdır.
Öyle bir zat, yolda rastladığı
zaman, hemen mübarek, ellerini öpmeli, üstün himmetini dilemelidir.
Mukabele günlerinde, dergâhına gidildiği zaman, hangi tarikata
bağlı olursa olsun; meselâ: Kadriye, Halvetiye, bunlardan başka hangisi olursa
olsun, hepsi de birdir.
Bir dergâha gitmeye niyet ettiği zaman;
gideceği yer, Kadriye tarikatı ise, kendi kendine:
— Bugün, Hazret-i Sultan Abdülkadir Geylânî efendimizin dergâhına gideceğim.
Deyip yola çıkmalıdır. Oraya gitmeyi bir nimet bilmeli; büyük ihsanlara mazhar
olacağını da niyetine almalıdır. İsterse, kendisi bu tarikattan olmasın.
Dergâha ayak bastığı zaman, o kadar edepli
olmalıdır ki: Kendi mürşidinin hakkını nasıl gözetip saygılı oluyorsa; öylece, o
dergâhın postnişini şeyhe saygılı ve hakkını gözetir olmalıdır. Edeple orada bir
yere oturmalıdır. Oturduktan sonra üç İhlâs, bir de Fatiha okuyup Hazret-i Pir
efendimizin, sair kutupların, pirlerin temiz ruhlarına hediye etmelidir.
Bu halde iken, kalbini, kesin olarak, dünya
meşguliyetlerine daldırmamalıdır. Kendi kendine:
— Şimdi, bana feyiz ihsanının zamanı gelmiş..
Deyip bu hal içinde mukabele-i şerifi can kulağı, ile dinlemelidir. Duadan sonra
da, ehlullahın edepleri nasılsa onu da yerine getirmelidir. Ondan sonra,
dergâhtan dışarı çıkar; her ne iş yapıyorsa; o işine gider.
O dergâhtan çıktıktan sonra, birine raslar ve o kimse de sorar:
— Nereden geliyorsun?. Ne tarafta idiniz?. Buna cevap olarak, gittiği dergâhı
söyleyip:
— Falan dergâhtaydım..
Dediği zaman, o kimse şöyle diyebilir:
— Hayret, o dergâhta sizin ne işiniz var. Hem sizin tarikatınız da falandır. O
gibi yerlerde feyiz yoktur; sakın, bir daha gitme..
Böylece, bir sürü lüzumsuz laf etmiş olur,
aynı zamanda gıybete girmiş olur. Böyle birine raslandığı ve kendisinden de
anlatıldığı gibi sözler meydana geldiği zaman, çok dikkat etmek ve sakınmak
gerekir.
Eğer sen de, onun sözlerine aldırış etmeme
tahammülünü göstermez, onunla bir olup atıp tutmaya başlar da onu doğrularsan..
cibilliyetin gereği olur.
Durum böyle olunca, başka bir dergâha gitmeyi
terk etmek daha yerindedir. Çünkü, anlatılan manada bir saygısızlık, kendi
feyzine engel olur. En azından malâniye girmiş, bundan kurtulmamış olur.
Anlatılan durum, özellikle bu yola ilk
girenler içindir; çok dikkat etmek gerekir. Öyle ayrı gayrı kelâm edenler,
noksan kimselerdir. Çünkü, kâmil kimselerden öyle:
— Bizim tarikat, sizin tarikat..
Gibi söz meydana gelmez. Bu iş, ehli olan zatlara malûmdur.
Allah'ın değerli kullarından değerli bir zatın
müridine şöyle sormuşlar:
— Şeyhinin derecesi nedir?. O mürid, şöyle cevap vermiş:
— Benim şeyhimin dünya mahlûku kadar, bendesi ve kölesi olsa, kıymetli şeyhime
kısmetleri babında zerre kadar şek gelmez. O, bu şekilde, tam bir tevekkül
sahibidir.
Bunun üzerine, soran kimse şöyle demiş:
— Ya öyle mi?. Şeyhinin hem dünyası, hem de cümle dünya mahlûku kadar fukara
dervişi olacak; bundan sonra da, kendisi, tevekkülü, şeyhliği kalacak.. O halde
fena bulma nerede, beka makamı nerede?..
Ancak, bu hal, zevke muhtaç bir durumdur. Yüce Rabbım, cümlemize hal ihsan
eylesin.
Anlatılan hikâyenin, aslı bilinince, artık
kimseye müdahele kalmaz; şeyhe sataşmak da olmaz. Ne bizim için olur; ne de
sizin için..
Görünen kendi zatıdır; değildir sanmayasın;
Allah'ın zatından gayrı bilmeyesin.
Üstteki cümleyi daha da açan bir şiir:
Hak
diledi bu âlemi yarada;
Özünden gayrı komadı arada..
Arada zuhuru perde olmuşdur zuhura;
Gözü
olan delil ister mi nura?.
Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir: Yüce Hak, bu âlemi yaratmayı diledi; o zaman araya özünden başkasını
bırakmadı Bu arada, zuhuru, zuhurunu görmeye perde olmuştur; gözü olan nuru
görmek için delil ister mi?.
İşte, değerli kardeş, üstteki manaları anlayıp
insaf etmek gerekir. Bir mürid bir müride, bir şeyh bir şeyhe o şekilde söz
ederse; onun noksanlığına delildir. Manayı böyle yorduktan sonra, o kimse için
içten ne gerekse, elden ne gelirse yapmalıdır. Meselâ: Duâ mı olur, himmet mi
olur; yapabileceğin her ne ise, onu yapmalısın. Ondan sonra da, büyüklere
sataşmaktan, gıybetlerini etmekten çok sakınmalısın.
Şunu unutma ki, tecellinin cümlesi Yüce Hakkın
tecellisidir. Her insan, bir isme mazhardır. Hazinesinde olanı satmaya çalışır.
Sen satın alırken, Hakkı al, Hakkı söyle. Hakka sat, Hakkı sev. Daima Hakkı gör.
Hiç bir zaman için, Hak'tan ayrı durma. Zira, ayrılık, tehlikeli bir yerdir.
Feyz alınmamasının hikmeti de budur; ayrı gayrı görmektir. Allah'ım, bizleri
nefislerimizin şerlerinden koru..
Bir
şiir:
Ya
Rab, eyle beni duâ kılıcı;
Kılıç
çün et keser, duâ kılıcı..
Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir: Ya Rabbi. beni duâ kılıcı eyle, kılıç et keser, duâ da kılıcı keser
Cenab-ı Hak, cümlemize, ecel vakti gelmeden,
insafa gelmek nasib eylesin.
Kehf suresinin 110. âyetinde Allah-ü Teâlâ
şöyle buyurdu:
— «Her kim Rabbına güzel güzel kavuşmayı
bekliyorsa; yararlı amel işlesin; Rabbına ibadet etmesinde hiç kimseyi ortak
etmesin.» Bu âyet-i kerimenin mana sırrı doğrultusunda, hareket etmeyi
Yüce Rabbım cümlemize nasib eylesin. Hakkın zatından gayrı her şeyi unuttursun.
Hakkı bırakmama şerefine erdirsin. Terki de terk edip bütün bütün kâmil insan
eylesin.
Zariyat suresinin 56. âyetinde buyurulan:
— «Cinleri de, insanları da, ancak bana
ibadet etmeleri için yarattım.» Emrin sırrına mazhar eylesin.
— Allah'tan başka mevcut yoktur. Manası dahi, bu halin bir ifadesidir. O halin yüksek makamı,
Bakara suresinin 156. âyetinde şöyle anlatıldı:
— «Biz, Allah içiniz; Allah'a döneceğiz.»
Bütün bunlardan sonra:
— Her şey aslına döner.. Manası zuhur eder ki, o zaman, Kasas suresinin 88. âyetindeki
şu mana tecelli eder:
— «Onun zatından başka, her şey helake yüz
tutmuştur.»
İşbu sırlar zuhur ettikten sonra, tam bir
zuhur olur ise; kesikler gider; noksan tamam olur.
Her kim bu halleri bulur ise; bizi de hayırla
ansın..
Ey değerli kardeş, burada anlatılacak olanları da iyi bilmelisin.
Vacib'ül - vücud (varlığı mutlak gerekli) Yüce Mukaddes Allah, ezelîdir,
ebedîdir. Onun için ne bir öncelik var, ne de bir son.. Bir kudsî hadis-i
şerifte şöyle geldi:
— «Ben, gizli bin hazine idim; bilinmemi
istedim. Halkı da bilinmem için yarattım. Beni bilmeleri için, kendimi onlara
sevdirdim.»
İşbu mukaddes cümlelerin ifadesine göre; Yüce
Hakkın yüksek iradesi, mahlûkatın meydana gelmesi ile ilgilenmiştir. Yüce
Zatının gizli hazine olması da, bu insana beşeriyetinin hükmüdür; bildirmeyi
murad ettiği de insandır.
Burada, şunu da bildirelim ki: Yüce Hakkın zatının künhünü
bilmek, ancak zatına has olan bir durumdur.
Mahlûkatın, Yüce Hakkı bilmesine gelince; ya fiillerle olur;
yahut sıfatlarla..
Sonra.
Kâinat, tamamen vücuda gelmeden önce; ne yönde, ne şekilde, ne zamanda olacağını
Yüce Hak bilir. Bunun için de, yüksek iradesi o işe bağlanıp, durum Levh-ü
Mahfuz'a yazılmıştır.
Mezhebimizin baş kurucusu İmam-ı Azam Ebu
Hanife'den Allah razı olsun; Fıkh-ı Ekber kitabında şöyle yazdı:
Bu Arapça cümlenin, biraz daha açık Türkçesi
şöyledir: — Dünyada ve âhirette olup biten hemen her şey, Yüce Hakkın iradesine,
bilgisine, hükmüne tayin ettiği mikdara göre; belli zamanı, belli yeri gelince
olur. Meydana gelecek şey, meydana gelmeden Levh-ü Mahfuz'a yazması ile meydana
gelir.
Ne var ki, Yüce Sübhan Hak, o şeyi, vasıf yolu ile yazdı; hüküm yolu ile değil..
Anlatılan takdire göre; Yüce Sübhan Hak:
— « Ol.. » Hitabı ile emir verdi; ondan sonra, cümle eşya meydana geldi;
vücud buldu.
Allah-ü Teâlâ, Yasin suresinin 82. âyetinde
şöyle buyurdu:
— «Onun emri odur ki; bir şeye:
— Ol..
Demeyi murad ettiği zaman, o şey ola..»
İşbu mana doğrultusunda, bütün varlıklar
aşikâre oldu. Mantık ve hikmet ilminde:
— Mahiyetler..
Sözünün; itikada dair ilimlerde ise:
— Hakikatler.. Sözünün; tasavvuf ilminde ise:
— Ayn-ı sabiteler..
Tabirinin; lafız olarak, manaları hep birdir. Bu durum da, ehli olan kimselerce
bilinmektedir.
İşe bu manadan bakılırsa; her şeyin mahiyeti,
hakikati, ayn-ı sabitesi ezelde, Yüce Hakkın kadim ilminde ne hal, ne sıfat, ne
özellikte bulunmuş ise; şimdiki halde de her biri, oradaki kendi sıfatına göre
zuhura geldi. Zira, bilgi, biline tabidir. Yani ; Bilinen şey ne hal üzere ise..
Allah ilmi, o şeye o şekilde bağlanmıştır.
Üstte anlatılan değer ölçüsünden bakılınca;
âlemi yaratan Yüce Hak, ezelde cümle eşyayı şöyle bilmiş olur ve zatından zatına
buyurur:
— Falan kulum, falan vakitte falan işi tercih edip işleyecektir; Şanı Büyük ben
de, o işi yaratacağım..
Olmayacak bir iş için de şöyle buyurur:
— Falan kulum, falan vakitte, falan işi kendi isteği ile bırakacaktır; Şanı
Büyük ben de o şeyi yaratmayacağım.
Anlatılan usulde, cümle eşya, Allah ilminde ne
şekilde ve ne halde bulunmuş ise; toplu olarak, ayrıntılarına girilmeden o
şekilde vasıf yolu ile hüküm altına alınmıştır. Bu hüküm için de:
— Kaza.. Adı verilmiştir.
Bundan sonra da ayrıntılara girilmiş; hemen
her şey, parça parça bu madde ve şehadet âleminde ortaya çıkmıştır. Bu çıkış
için de:
— Kader.. İsmi verilmiştir.
Hâsılı..
Ehl-i sünnet olan bir kimseye, kendi itikadını bilmek farzdır. Üstteki takdim
yazısı, bu manadan ötürü ihtiyaç duyulup yazılmıştır. Zira, itikadda, Resûlullah
ve ashap yolunun dışına çıkıp bid'ata saplanmak küfürdür.
Mutezile mensupları şöyle derler:
— Şerrin tamamı kuldan gelir.' Çünkü, Cenab-ı Hak şerri takdir etmez ve dilemez.
Şayet şerri hükmeylese, kul da o hükmü işlese, sonra da o kula azab eylese,
bunun zulüm olması gerekir. Cenab-ı Hak ise, zulümden münezzehtir.
Bu sözleri ile de, kendilerine şöyle derler:
— Adalet ehli..
Biz Ehl-i Sünnet'e ise, onların bu sözlerine
karşılık, şöyle cevap verebiliriz:
— Kul, kendi tercihini kullanabilir, bu yolda güçlüdür. Buna göre, ilk (kaza)
hüküm, kulu masiyet işlemeye zorlamaz. Zira, hüküm hakimin (kaza mukziynin)
sıfatıdır. Bu sıfat da kulu o işi yapmaya iş olarak zorlamaz. Terzilik ilmi,
ticaret ilmi burada bir misal olarak anlatılabilir. Kul bu işleri yapmakta
tercihini yapabilir; istediği yönde gücünü kullanabilir. Bu durumda, kaza ile
mukziy hâsıl olur. Yani: Hükümle hüküm veren..
Anlatılan mana açısından bakılınca; kaza
Hakkın sıfatıdır; mukziy ise; kulun sıfatı.. Sevap veya ceza ise; mukziy olanın
durumuna göre verilir.
özellikle kader sırrı bahsinde pek çokları sapıklığa düşmüştür; onların her biri
kendi kısa aklına göre söz etmiştir. Böylelikle, Ümmet-i Muhammed'in de
sapıklığa düşmesine sebeb olmuş ve helakte bırakmıştır.
Bu yolda şüpheye düşen kimse; itikada dair
kitapları okumalıdır. Okumaya gücü yetmeyenler ise; bilenlerden, bu yolda söz
etmeye hakkı olanlardan sorup araştırsın. Bu şekilde, itikada dair şüpheleri
çözüp gidermek, bütün ümmete tek tek farzdır. Zira, böyle bir bilgiyi elde etmek
ilmihal olup imanın da şartları arasındadır.
İmanın şartları arasında bulunan:
— Allah'tan hayrı ve şerri kaderle gelir. Cümleye kendi açılarından bakanlar, Bakara suresinin, 10.
âyetindeki şu mananın hükmü altına girerler:
— «Onlar, öyle kimselerdir ki, kalblerinde
maraz vardır; Allah onların marazlarını artırdı.» Bu âyet-i kerimenin emrine göre, kalblerinde maraz
olduğundan, itikadları bozuldu:
— Hayır, şer Hak'tan olduğuna göre, ibadete ne gerek var?. Deyip hak yoldan
ayrılırlar.
Allah, bizi de sizi de korusun.
Allah-ü Teâlâ, Saffat suresinin 96. âyetinde
şöyle buyurdu:
— «Allah, sizi de, yaptığınız işleri de
yarattı..» Bu âyet-i kerimenin Arapça aslında geçen MA lafzının hayra ve
şerre genellikle şümulü vardır. Bu manaya göre de, hayrın da şerrin de
yaratıcısı Hak'tır. Şu Arapça beyt bu manada güzeldir.
Diler hayrı ve çirkin şerri Kesinlikle
istemez şerri..
Bu beytin daha açık manası şudur:
— Hayrı razı olarak yaratır; şerri de razı olmadığı halde yaratır Anlatılan
mana, tüm ehl-i sünnet bilginlerine göre, sabittir, kabul edilmiştir. Tüm
ehlullahın ittifakı da bunun üzerinedir. Burada, yine bir durum ortaya çıkar ve
sorulur:
— Allah-ü Teâlâ, Enfal suresinin 17. âyetinde şöyle buyurdu:
— «Attığın zaman, sen atmadın; Allah attı.»
Nisa suresinin 78. âyetinde şöyle buyurdu:
— «Şöyle söyle: Hepsi Allah katından..»
Bu âyet-i kerimelerin gereği olarak, bütün
işler Hakkın yarattığı olduğu takdirde, yine cebir olmaz mı?. Böyle dersen, sana
şöyle deriz:
— Haşa, Cenab-ı Vacib'ül-Vücud (varlığı mutlak gerekli), Yüce Mukaddes Allah,
zulümden münezzeh ve müberradır.
Daha açık manası ile, şöyle demek isteriz:
— Allah-ü Teâlâ, kula cüz'î irade yaratmıştır. Bir işi yapmakta ve yapmamakta da
tercihi kula bırakmıştır. Bunun için de cebir olmaz. Bilgi, bilinene bağlı
olduğu cihetten de zulüm olmaz.
Nitekim, zulmü zatından atmak için, Allah-ü
Teâlâ, Kaf suresinin 29. âyetinde şöyle buyurdu:
— «Ben, kullara zulümkâr da değilim..» Zira, yardımına sığınılacak Yüce Yaratan, küllî iradeyi
zatına bağladı; cüz'î iradeyi de yarattıklarına.. Bunun için de, peygamber
gönderdi; kitap gönderdi.
Böylelikle de hayrı, şerri, doğru yolu,
habaseti yerli yerince bir bir bildirdi.
İtikada dair yazılan kitaplar, mezhep
sahipleri, bu mana üzerinde görüş birliğine varıp durumu olduğu gibi
bildirmişlerdir.
— Onların görüş birliği etmeleri, kesin
delil sayılır; onların değişik görüşleri de bol rahmettir.
Cümlesindeki sırra göre, durum açıktır.
Anlatılan manaları; ilmi ile âmil olan
âlimler, yararlı olan salih zatlar, büyük meşayih, âyet-i kerimelerden ve
hadîs-i şeriflerden çıkardıkları manaları bir bir haber vermişlerdir. Aynı
haberleri, bugün de vermektedirler.
Allah'a hamd ve şükürler olsun ki; camilere ve
mescidlere gidenler, okuyan, yazan, doğru yola götüren işler için hizmette
bulunan iman ehli kardeşlerimize hiç bir engel çıkmamaktadır. Bu yolda, bir
sıkıntı da yoktur.
Durum anlatıldığı gibi olunca, kula düşen;
içtenlikle, şevkle rıza yolunu elde etmeye çalışa..
Yine kula düşen; efendisinin emrini tutup
yasak ettiği şeyden kaçarak rıza yolunda cüz'î iradesini harcayıp çalışmaktır.
Kul böyle çalıştıktan sonra; efendisi ister
onu azad etsin, ister etmesin. Kula düşen, bütün işi efendisine bırakıp onun
rızasını gözetmektir. Çünkü, kaza kader sırrı, kullara göre bilinmeyen bir
şeydir. Bunun için, her bir emir ve hususta sebebe ve şarta tutunmak, gerekli
bir iştir.
Eğer kulların arzu ettikleri, o sebeb ve şart
vasıtası ile elde edilirse.. yine Allah'ın izni ile olur.
Burada, şunu da açıklayalım ki; Levh-ü Mahfuz,
değişiklik kabul eder. Alınacak âyet-i kerimeler, bu manada en güzel delildir.
Allah-ü Teâlâ, Râd suresinin 39. âyetinde şöyle buyurdu:
— «Allah, dilediğini siler; dilediğini
sabit tutar. Ana kitab, onun katındadır.»
Allah-ü Teâlâ, Hud suresinin 114. âyetinde
şöyle buyurdu:
— «İyilikler, kötülükleri giderir.»
Allah-ü Teâlâ, Mümin suresinin 60. âyetinde
şöyle buyurdu:
— «Bana dıuâ edin; kabul ederim.»
Bütün bu âyet-i kerimelerden sonra, Resûlullah
efendimizin şu hadis-i şerifi de aynı manada bir delildir:
— «Sadaka belâyı geri çevirir; ömrün
bereketini artırır.»
Bütün bunlar, işleri yapmak için, sebeplerine
yapışmaya teşvik ederler. Bu yolda teşvik eden, âyet-i kerime ve hadis-i
şerifler daha çoktur.
Sebeplerine yapışıp bir işe teşebbüs
edildiğinde, o işin oluşunu veya olmayışını mesele yapmamalıdır; bir hikmet
aramalıdır. Ancak, istenen ve sebebine yapışılan bir iş olduğu zaman, şükür edip
büyük bir nimet bilmelidir. Olmadığı zaman da, olmuş gibi razı olmalıdır. O
yolda:
— Neden olmadı?.
Gibi bir soru sormaktan dikkatle kaçınmalıdır. Bu manada, Allah-ü Teâlâ
zatı için şöyle buyurdu:
— «O yaptığından sorumlu değildir; ama
kulları yaptıklarından sorumlu tutulacaklar.»
Şayet kul, itiraz yollu bir şey soracak
olursa; kendisinden umumî manada bir teslimiyet hali yoktur. Her hal ü kârda da,
kula gereken tam manası ile teslim olmaktır.
Duâ okuyalım:
— Allah'ım,
yolunda bize sebat ver. Bizleri, kendilerine nimet verdiğin peygamberler,
sıddıklar, şehidler, salih zatlarla dirilt. Bunların arkadaşlığı pek güzeldir.
Âmin!.
Kulun hatırına bir şey geldiği zaman; hayrı gerektiren bir şeyse..
Onu işlemeğe adım atmalıdır. Şerri gerektiren bir şey ise; bırakmaya
çalışmalıdır. Bunları yapmak, kul için pek gereklidir.
Anlatılan manaya göre; cüz'î irade, bir şeyi yapmaya çalışmakla bırakmak
arasında olan bir fiildir.
Hayırdan veya şerden yana ne tarafa kayılırsa.. o meyli yaratan Yüce Hak'tır. Bu
takdire göre de, cüz'î irade sabittir.
Ehlullahtan bazısı, sıfatların ve zatın tecellisi ağır bastığı için şöyle
demişlerdir:
— Mürid, kendisinde irade olmayandır.
Şöyle diyenler de olmuştur:
— Mürid, Allah'ın muradıdır.
Yine o büyükler, bir mürid için:
— Yüce Hakkın harekete getirmesi ile hareket, eden, onun sükûnet vermesi ile de
sakin olan..
Demişlerdir. Zira, cüz'î irade yıldızlar gibidir; ilâhî tecelli ise, güneş
gibidir. Güneş doğduğu zaman, yıldızlar nasil silinirse.. tecelli zuhurunda,
cüz'î irade, külli iradede yok olur. Bundan sonra, o velî kul, o büyük tecelliyi
hazmedip bu fark âlemine döndüğü zaman, halkla karıştığı sırada, o cüz'î irade
zuhur eder. Ne var ki, bu irade senin bildiğin irade gibi değildir. Açıkçası, bü
büyükler, kendi cüz'î iradelerini, küllî iradede yok ederler; bütün bütün Hakla
Hak olurlar. Kesin olarak, Allah'ın rızası dışına bin adım dahi atmazlar. Hemen
her zaman, ilâhî emirleri tutar, yasaklardan da kaçınırlar.
— «Ebrar zümresinin iyilikleri, mukarrebun
zümresinin kötülükleridir.» Cümlesi ile ifade edilen manaya göre:
— «İhlâsçılar, büyük tehlike
üzerindedirler.» Cümlesinde anlatılmak istenen manaya karşı ayıktırlar.
Edeple, huzurla hiç bir zaman, Hak'tan ayrılmazlar.
— «İhsan, Allah'ı görür gibi ibadet
etmendir. Sen onu görmesen de, o seni görür.» Mânasına gelen hadis-i şerifteki emre uyarak, işlediği amellerin hiç birine
varlık vermeden cümlesini Hakka bağlar.
Anlatılacak âyet-i kerimelerin mânası doğrultusunda, kendisine dahi kesin olarak
varlık vermez.
Allah-ü Teâlâ, İnsan suresinin 30. âyetinde
şöyle buyurdu:
— «Allah istemeyince, siz bir şey
isteyemezsiniz.»
Allah-ü Teâlâ, Nisa suresinin 79. âyetinde
şöyle buyurdu:
— «Sana gelen her iyilik Allah'tandır. Sana
gelen her fenalık da kendindendir.»
Allah-ü Teâlâ, Nisa suresinin 78. âyetinde
şöyle buyurdu:
— «Bunu anlat: Hepsi Allah'tan.»
Bunları okur, manaları anlar, daima:
— Aman ya Rabbi, sana sığınırım..
Der. özünü Hakka, sözlerini Kur'an'a, amellerini ve itikadını şeriata,
Resûlullah efendimizin gidişatına bağlar. Dilinde, daima duâ makamında, şu
âyet-i kerime varılır:
—
«Rabbımız, nefislerimize zulmettik. Bizi bağışlamaz, bize merhamet etmezsen,
ziyan edenlerden olanız.»
Bu
âyet-i kerime, onun dilinde daima bir münacaattır.
İşte, anlatılan hâl üzere olan, Allah'ın bir velî kulu, nasıl cüz'î iradeyi
bırakıp cebre kaydığı yorumuna tabi tutulur. Allah, bizi de sizi de korusun.
Ancak, böyle deyip Allah'ın velî kullan zümresini:
— Ben de taklid ederim..
Diyen iman ehline aşk olsun. Zira, öyle diyen yüce dergâhın makbulü olur.
Ne var ki, o söz, hale geçmeyip sözde kaldığından çok tehlikelidir. Çok çok
sakınmak ve dikkat etmek gerek.. Zira, öyle söylemek, bir insanın, bilmediği bir
yola girmesi gibidir.
Vâcib'ül - Vücud (varlığı mutlak gerekli) Yüce Allah, bütün ehlullah
efendilerimize buyurduğu büyük ihsanından bizleri de hissedar eylesin. Kalble,
kalıpla onların yolunu izlemekte de bizlere başarı ihsan eylesin. Âmin,
Resûlullah efendimiz, bütün resullerin efendisi hürmetine..
Velayet derecelerinin kapıları vardır; sırası ile onları da
anlatalım.
BİRİNCİSİ: Dışta, bütün bütün tevekküldür. Yani: Tam manası ile Allah'a
dayanmaktır.
İKİNCİSİ: Dışta olduğu gibi, içte de tevekkül sahibi olmaktır.
ÜÇÜNCÜSÜ: Allah'a ve Allah'ın Resulüne kalble iman edip dille ikrar etmektir. Bu
da, dıştadır.
DÖRDÜNCÜSÜ: İçten, yani: Hal olaraktan dahi iman ve ikrar etmektir.
BEŞİNCİSİ: Tam manası ile, Resûlullah efendimizi bulmak.. Allah, ona salât ve
selâm eylesin.
ALTINCISI: Resûlullah efendimizin varlığında, tamamen yok olmaktır. Allah, ona
salât ve selâm eylesin,
YEDİNCİSİ: Resûlullah efendimizle birlikte, tam manası ile ehadiyet sırrında yok
olmaktır; Allah ona salât ve selâm eylesin. Ne var ki, bu hal ile hallenip
ehlullahtan olan değerli zatın kader sırrına vâkıf olması, Allah'ın bir ihsanı
olur. Bu kader sırrına vâkıf olmak ise, iki şekildedir:
Birinci Şekil: Hali anlatılan değerli zat, peygamberlerin efendisi
Resûlullah efendimizi, ya manasında görür; yahut da teveccühünde.. Allah ona
salât ve selâm eylesin. Resûlullah efendimiz de, bizzat o değerli velî zata,
Rabbani bir ilhamla gizli işlere dair gelecekten ve olacaktan haber verir;
ayıktırır. O veli kul da, kader sırrını bu şekilde bilir; ama söylemez.
Söylemediği de, bir hikmet taşır.
İkinci Şekil: Bazan da, bir mikdar, o değerli zata, şekilden ve
keyfiyetten uzak, harfsiz ve sessiz Rabbani ilham gelir. Bu ilhamla, kendisine
gelmiş ve gelecekten, olmuş ve olacaktan; yani: Taa, kıyamete kadar geleceği ve
olacağı bildirirler..
Bundan başka bu değerli zat, dilediği zaman, Levh-ü Mahfuz'a bakar; Kur'an okur
gibi bakıp okur. Söylenmesine izin verileni de söyler; izin olmayanı da
söylemez. Söylemediği de bir hikmete dayanır.
Seyr ü süluke dahil olan bazı zatlara, tecellileri gereği, kısa
zamanda işlerini tamamlamak kolay olur. Bazılarına da bu işi tamamlamak uzun
zaman alır.
Bazısı da kapalı gider. Bir şey göremediği için, kulluk teveccühünü yapıp
giderken, peygamberlerin efendisi, asfiya kulların dayanağı onun için zuhur
eder; Allah ona salât ve selâm eylesin. Şöyle buyurur:
— Kısa
zamanda, gönül açıklığı bulan kimsenin durumu, ezeli bir alış veriş işidir.
Açıkçası: Alacağını ezelde almıştır.
Gönül açıklığını bulması, uzun süreye kalan kimsenin durumu da öyledir.
Açıkçası: Onun durumu da, ezeldeki bir alış verişin sonucudur.
Kapalı gidenlere gelince, bunların durumu
değişiktir. Şöyle ki:
a) Bazısına, vefatı sırasında gönül açıklığı
gelir; işi tamam olur.
b) Bazısına da, kabirde gönül açıklığı gelir; işi, orada tamamlanır.
c) Bazısına da, kıyamet günü, gerçek kapısı açılır; gönül açıklığı gelir.
d) Bazısına da, açılmak, sonradan, yani: Sülûkü tamamladıktan sonra, açıklık
hali gelir.
Bütün bu anlatılanlar, şunun içindir ki:
Başkalarının halini görüp vesveseye kapılmak olmaya.. İşte bu, pek gereklidir..
Herkesin hali kendine göredir:
— Ben böyle kaldım; ama o şöyle oldu!.
Deyip kalbi karıştırmakta ne yarar var..
Yedi bölümden;
VII.BÖLÜM:
SONUÇ..
Burada, bu eserin, yani; Miftah'ül - Kulûb'un sonuna gelinmiştir.
Bu sonda söyleneceklere bir şiirle başlanmıştır:
Bu
mahalde, bir netice söylenür;
Dinleyenin aklını başdan alur..
Gel
beru ey talib-i didar olan;
Gel
beru ay aşık-ı uşşak olan..
Gel
beru gel aşk oduna yanıcı;
Gel
beru gel dost için cân verici..
Bezl
edersen sen bu yolda cânını;
Bir
gün olur bulursun cânânını..
Hem
vereyim sana bir sâfi cevap;
Sakla
anı kalbin içre bil sevap..
Kimde
kim aşkın nişânı vardurur;
Akıbet
maşuka anı ergürür..
Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir: Bu yerde, bu kitaptan bir sonuç söylenecek; dinleyenin aklını başından
alacak..
Beri gel, ey yüzü görmeye talib olan; beri gel, ey aşıklar aşıkı olan.
Beri gel, ey aşk ateşine yanan; beri gel, dost için can veren..
Bu yolda sen, canını verirsen; bir gün olur, cananı bulursun..
Sana şifalı bir cevap vereyim; bunu doğru bil, kalbinin içinde sakla..
Kimde aşkın nişanı varsa; sonunda maşuka (aşık olduğuna) kavuşur.
Ey âhiret talibi, ey bağışlanma yoluna girmiş
olan din kardeşleri ve sevgili müminler..
Bu mübarek risalenin yazılıp ortaya çıkmasına,
anlatılmasına neyin sebeb olduğu bilinmiş olmalıdır; başta anlatıldı.
İşte eserin o yazılış şeklini düşünerek,
dikkatli, insaflı bir şekilde bakmalı; bu eserin başından sonuna kadar güzelce
okumalıdır. Bundan sonra:
—
«Hesaba çekilmeden önce, kendinizi hesaba çekiniz..» Emrine göre; gizli bir yerde, kıbleye dönüp otur. Sesten ve
gürültüden; kalbin, kulağın boş olsun. İlk iş olarak, şunu düşün:
—
Acaba, bu iş âlemine gelmekten ve gönderilmekten murad nedir, en büyük gaye
nedir?.
Şunu da düşünmeli ki: Gelenlerden hiç biri kalmamış.. Kalacak kimse de yok..
Elbette ve mutlaka, bir gün sıra gelecek; kapı çalınacak.. O zaman, ister
istemez sen de gideceksin.
Emirlerden ve yasaklardan ne yapılmış, ne bırakılmışsa; azdan az çoktan çok;
yani: Zerreye varıncaya kadar bir bir sorulacaktır. Bu soruların cevabı da
istenecektir. Sen de ister istemez, o sorulara cevap vereceksin.
Bunun
için düşün.. Bilhassa, ömründen geçmişini hatırla. Bulûğ çağından bu tefekküre
dalmaya başladığın zamana kadar.. Aradan ne kadar vakit geçti; emr-i maruftan,
nehy-i münkerden ne işlendi ise; bunlardan yana, kendini hesaba çekiliyormuş
gibi gör. Sanki, mahşer günü olmuş ve divan kurulmuş.. Mekândan münezzeh olan
Yüce Allah ise, orada hazır ve bakıyor. Bütün nebiler ve resuller de oradalar..
Başta Resûlullah efendimiz olmak üzere, bütün nebilere ve Resullere salât ü
selâm olsun. Bütün ashab da oradalar; Allah onlardan razı olsun.. Bütün ehlullah
efendilerimiz de oradalar; sırları mukaddes olsun. Diğer mevcudat dahi orada..
İşte böylece, hali vakti ölç biç; hesap vermeyi de güzelce düşün; tefekküre dal.
Yirmi dört saatin bir hesabını yap: Kaçı uyku ile geçti, kaçı yiyip içme ile,
kaçı eğlencede ile, kaçı ibadetle, kaçı kabahatle ve boş işlerle geçti?.
Anlatılan şekilde, geçip giden zamanını, iyice düşün. Ona göre; hesap, ceza,
azap, soru, cevap olacak zamanını etraflıca bir düşün taşın..
Eğer kendini suçlu bulursan, nefsini ayıpla ve çıkış. Büyük, küçük günahların
cümlesine pişman ol; tevbeye gel ve istiğfar et. Eskiden işlediğin günahları,
bir daha işlememek için kesin söz ver, bu yolda niyet et.
Sonra..
Dinî inançlara, islâmî şartlara dair kitap ve risaleler görülmediysen.. bul, gör
ve oku. Bütün itikada dair işlerini şer'î emirlere bağlamaya dikkat et. Zira,
itikadda, dinde olmayan şeye saplanıp bid'ata düşmek küfürdür. İtikad iyi
olmayınca da, yapılan işler bir şeye yaramaz; temelsiz bina gibidir.
İtikadsız şeriat bulunamayacağı gibi, şeriatsız tarikat da bulunmaz. Tarikatsız,
marifet ve hakikat da bulunmaz.
Durum anlatıldığı gibi olunca; bu pişmanlıkla candan, gönülden tevbeye gel,
istiğfar et.
Allah'ın farz kıldığı namazları vaktinde ve zamanında eda et. Peygamberlerin
efendisi, Resûlullah efendimizin sünnetlerini de icra eyle; Allah ona salât ve
selâm eylesin. Müstehabları da, mümkün olduğu kadar yapmaya gayret et.
Bundan sonra, bir kâmil mürşidin mübarek elini tutmaya candan ve gönülden talib
ve rağbetli olmak lâzımdır. Dahasını ararsan, lâzımın da lâzımıdır. Zira,
delilsiz yola gitmekte çok tehlike vardır. O tehlikeli bölgeleri rahatlıkla
geçmek için; kâmil mürşidi arayıp bulmak, bulunduğu anda dahi tam manası ile
teslim olmak, her bir iman sahibine lâzımdır.
Bir an evvel, yapılacak işi bitirmek gerekir. Ruh, bu kalıpta iken, yükünü
yeniletmeğe hemen her iman sahibi tam bir gayret etmelidir.
Kâmil mürşidi bulmak kolay olmadığı zaman, yapılacak iş, daha önce anlatıldığı
gibi, mürşidsiz müridin yapacağını yapmak gerekir. Orayı okuyup anlatılan usulde
hareket etmelidir. Unutmamalı ki: Bir kimse, Allah rızasını isterse; feyiz
sahibi Yüce Allah'ta vermemezlik olmaz.
Mürşidsiz mürid, anlatıldığı gibi hareket ederse.. Allah'ta yok olmak
(fenâfillah), Allah ile beka bulmak (bekâbillah), Allah'ın zatına dalmak
sırlarına mazhar olunur. Bu durum açık olup şekkin ve şüphenin yeri yoktur.