Bu mukaddimede veliler yolu beyan edilecek.. Onların
yolu; Kitap ve sünnete -Kur'an ve hadise- dayanır.. Ki: Peygamberlerin, iç
temizliğini bulmuş zâtların halini benimsemekten ibarettir.
Şunu da açıklamak icab edecek; bu zatların tuttuğu yol; Kur'anın açık beyanına
ve sahih hadislere aykırı yönü görülmediği takdirde zem edilecek yönü yoktur.
Ashabın içtihadına da uyar olması gerekir. Başka aranmamalı.. Aykırı bir durum
görülmediği takdirde, hal tamdır ve adına anlayış adı verilir. Böyle bir anlayış
hâlini bulan kimse dilerse, içinden doğan bu anlayışla amel eder ve dilerse terk
eder. Bu anlayış halinin belirtileri yapılan işlerde görülür.. Yapılan işlere
bakılır; eğriliğine, doğruluğuna dair hüküm verilir. Elde bu şekilde bir ölçü
olduktan sonra, onlar hakkında kötü zanna kapılıp, inkâra kaçmak, riyakâr
isnadını yapmak kapısı kapanır. Zaten kuru zanla bu gibi isnadı yapmak şer'i
yönden de doğru olmaz.
***
Sonra... Şunu da bil kardeşim; Allah senden rahmetini esirgemesin..
Tasavvuf ilmi bir başka ilimdir. O ilim, evliya zümresinin; Kur'an ve hadis
gereğince yapılan amel sonunda parlayan kalblerine yerleşir... Şu da bir
ölçüdür: Kim Kitap -Kur'an- ve sünnet gereğince amel ederse; kalbine edeb,
bilgi, esrar, hakikat güneşleri çakar. Bunun nasıl olduğunu, diller anlatmaktan
aciz kalır. Bunun zahirdeki misali, şeriat âlimlerinin hâlidir. Onlar
bilgilerini gereği gibi kullandıkları takdirde, bilmediklerini elde ederler.
Tasavvuf, yapılan amelin özüdür, Haliyle bu amellerin dini hükümlere göre olması
şarttır. Kulun böyle bir öze erebilmesi için, nefsani hazlardan ari, hataların
vereceği illetten beri olması gerekir. Tıpkı maani ve beyan ilmi gibi ki, bunlar
zahiri ilmin özüdür.
Bir kimse tasavvufu, başlı başına bir ilim sayarsa, yanılmış olmaz; doğru...
Dini de, hükümlerin özü sayan yanılmış olamaz. Tıpkı maani ve beyan ilmini
müstakil bir ilim sayanın ve:
– Bunlar zâhir ilmi cümlesindendir.
Diyenin yanılmadığı gibi... Bunlar işin bilgi ile tarifidir. Bu tarifin
ötesindeki marifet alemine aşamayan, tadını bulamaz..
Tasavvuf ilmi, dini emirler kaynağının bir sızıntısıdır. Ama bunu yalnız şeriat
ilminde umman olan anlar. Bunu anlayınca da gayeye ulaşır.. O da, bir katre iken
umman olur.
Sonra insan; bu Allah yolcuları arasına katılır ve umman olursa..
Allah-ü Teala ona; bildiği ile bilmediğini çıkarma kudretini verir. Bunun örneği
dış ahkamı tatbik edenlerde görülür.. Haliyle bir hadde kadardır..
Bu hali bulduktan sonra artık, yapılması gerekli ve iyi olan meseleleri çıkarır.
Birtakım edeb kaideleri vâz eder. Haram, kötü, edeb dışı hareketleri tesbit
eder. Bunun açık ve görünen misali, ictihad imamlarının yaptığıdır. İctihad yolu
ile çıkarılan umdeler, şeriatın açıktan bildirmediği kısımlardadır. Yoksa,
şeriatın; açıkça belirtmediği bir işe; vaciptir, damgasını basmak, hiçbir
müctehide yakışmaz.. Böylesi zaten müctehid olamaz. Allah'ın veli kulu da aynı
şekilde dikkatli inceler. Şeriatın sarahatle bildirmediği bir şey için,
tarikatta vacip, damgasını vurmaz. Yafii ve diğer zâtlar böyle buyurmuştur.
Bu konu önemlidir, biraz daha açalım...
O büyük zatların hepsi şer'i işlerde tam bir adalete sahiptir. Allah-ü Teâlâ
onları dini için seçti. Dikkatle bakan herkes anlayabilir. Ve bilir ki: O Hak
ehli erenlerin bilgisi şeriat dairesi dışında değil... Böyle bir şey nasıl olsun
ki, şeriat nizâmı; her an onların, Allah'a vuslatını sağlar..
Durum bu iken, önem taşıyan iş; ehl-i tarike bir yakınlığı olmayan kimsenin
anlatılan halleri garip görmesidir. Halbuki tasavvuf ilmi, şeriatın bir
kaynağıdır. Bu şekilde hasta görüşe sebep; inkârcının, veli kulların ilim
ummanına tam dalamayışıdır. Cüneyd'in şu cümlesi ne kadar mânâlıdır:
– «Bilgimiz Kitap -Kur'an- ve sünnet temeli üzerine kurulmuştur.»
Bu zâtların, Kitap ve sünnet dışına çıktıkları vehmine kapılana, arz edilen
cümle yeter. Bu zamanın diğer isnatçı zümresine de yeter..
Hak ehli erenlerin topluca fikri şudur: Bu yolda bir şeyler alabilmek, yalnız
şeriat denizine dalana nasib olur; başkasına değil. Oraya dalacak, o ilim
denizinden bir şeyler kapacak... İlâhi emirlerin söyleniş tarzını kavrayacak.
Mefhumunu anlayacak.. Umumi ve hususi emirlerin değerini sezecek.. Nesih nedir,
mensuh nedir bilecek... Arap lügatına vâkıf olacak. Mecazını ve istiaresini
bilecek... Bunlardan başka önemli olan kısımlara da çalışacak…
Tasavvuf ehli sofi, fikıh -şeriat- bilgisine sahiptir. Aksi düşünülemez... Bu
zatların halleri bambaşkadır. Onları inkâra kalkan, yaşadıkları halin cahilidir.
Aralarına bir girse, sohbetlerinde bulunsa haliyle inkâr edemez..
İmam-ı Kuşeyrî şöyle buyurur:
– «İslâm dininin devam ettiği her asırda, tam olarak ancak bir tane ehli
bulunur. O devrin ileri gelen ilim sahipleri de o zata teslim olur.. önünde
eğilir teberrüken duasını alırlar.. Bu, evliya zümresinin bir özelliğidir.
Şayet, o erenler üstün bir değere sahip olmasaydı, iş öbür türlü olurdu..»
Derim ki; İmam-ı Şafiî'nin Şeyban-ı Raî'ye gösterdiği saygıyı burada yad etmek,
evliya zümresini övme babında kâfi gelir.. Şeyban-ı Raî bir çobandı. Zâhirde
ilmi yoktu. Ama İmam-ı Şafiî ona karşı saygı gösterirdi. İmam-ı Ahmed ona pek
inanmazdı. Bir sual tevcih etti. Verdiği cevap zâhirdeki durumu ile ölçülemezdi.
Bunu anlayan İmam-ı Ahmed; ona derhal teslim oldu. Sorduğu sual şuydu:
– Bir kimse kıldığı namazı unutuyor. Hangi namazı kıldığında ve kaç rekât
olduğunda yanılıyor. Buna ne lâzım gelir?.
Cevap şu:
Bu kimse, Allah'tan gafildir. Tedip edilmesi (edeplendirilmesi) gerekir...
İmam-ı Ahmed bir mezhep kurucusuydu. Amma o devrin manevi önderlerine teslimdi.
Teslim olduğu zatlardan biri de Ebu Hamza Bağdadî idi. Bu, sofi bir zattı.
İmam-ı Ahmed, çok ince ve önem taşıyan meselelerde ona baş vururdu.
– Ya sofî buna ne dersin?
Diye sorardı. İleride, Ebu Hamza'yı anlatırken, haliyle bu durumu beyan
edeceğiz.. İmam-ı Ahmed'in zihninde bir şey canlanıyor; Ebu Hamza bunu anlıyor
ve cevabını veriyordu..
Bütün bu anlatılanlar, yukarıda zikri geçen İmam-ı Kuşeyrî'nin fikrini teyid
eder.
Devrinin büyük bilim adamı sayılan, Eb'ül - Abbas b. Seric de Cüneyd-i
Bağdadî'yi anlayışla karşılardı. Bir defa sohbetinde bulunmuş; ne anladığını
soranlara şöyle demişti:
– Dediğini pek anlayamıyorum. Ama, konuşmasında bir heybet seziyorum. Bu heybet
boş değil…
Ebu İmran, imtihan kasdı ile Şeyh Şiblî'ye, hallerine ait bazı meseleler
sormuştu.. O, bu soruları yedi cümle ile ifade etti.. Halbuki, sorduklarının
cevabını Ebu İmran da bilmiyordu...
Şeyh Kutbüddin Eymen rh. anlatıyor:
– İmam-ı Ahmed r.a. oğlunu, zamanında yaşayan hal sahibi kimselerle oturmaya
teşvik eder ve şöyle derdi:
Onlar ihlâsta öyle bir makama vardı ki, biz oraya varamadık.
İmamı Kuşeyri yazdığı risalede, İmam-ı Yafiî vb. kulları övdü.
Bunlardan başka evliyayı öven ehl-i tarik çok... Hemen hepsi kitaplarını,
erenlere övgü ile doldurdu...
Ebu Türab Nahşebi rh. der ki:
Kula, Allah-ü Teâlâ'ya yüz çevirme hali gelince, evliyaya sataşmaya başlar.
Şeyhim ve efendim Ebu Yahya Zekeriya'l - Ensari’den duyduğum bir cümleyi
anlatayım..
Şöyle buyururdu:
– Bir fıkıh âlimi, KAVM'in (Evliya zümresinin) hallerini, ifadelerindeki
ıstılahı anlamıyor ve bilmiyorsa, o boş bir bilgindir.
Çok defa şöyle buyurduğunu da işitirdim:
– İtikad çıkmaz bir boyadır. Teferruata dalıp incelemek ise, çıkmaz yoldur.
Muhammed Mağribî Eş-şazeli r.a. söyle derdi:
– KAVM arasında efendi seçtiğin Mağribî misali kimseler az da olsa, yollarını
izle... Sakın cahillere kapılma. Çok da olsalar peşlerine düşme..
KAVM'in ilmi şereflidir. Musa a.s. peygamber Hızır nebi ile karşılaşınca şöyle
demişti:
– Rüşd ilminden, bana da belletmen için sana uyayım mi?.
Musa a.s. peygamberin talib olduğu ilim, hakikat ilmi idi.. Yani, evliya
zümresine verilen ilim.. Bu şeref onlara yeter..
Musa a.s. peygamberin bu talebi; bize hakikat ilmini aramanın gerekli olduğunu
anlatıyor. Tıpkı lüzumu kadar zahir ilmi öğrenmenin gerekli olduğu gibi..
Her velinin kelâmı başkadır. Her biri kendi makamına göre konuşur.
***
Şunu da anlatayım:
Muhyiddin-i Arabî r.a. tarafından Tefsir-i Kebir yazarına yazılan mektubu
gördüm. Mektupta Fahreddin-i Razî'nin ilim yönünden eksik derecesini
anlatıyordu.. Hale bakın ki, Fahreddin-i Razî; ilim dallarını ikmal edip,
riyâset makamına çıkan zatlar arasında sayılan bir ilim sahibi idi.
O mektubun bir parçasını okuyorum:
– Ey kardeşim, bilmelisin... Allah bize de sana da başarı ihsan eylesin. Bize
göre zahirde ilim dallarını ikmal eden kimse, tam alim sayılmaz. Başka bir hal
aranır. İlmini vasıtasız olarak Allah'tan alacak.. İlmini almak için, nakle ve
şeyhe ihtiyacı kalmayacak.. Bir kimsenin ilmi; hocadan kapma veya nakilden
ibaret ise, fâni şeyleri bilmekten öteye geçemez. Bu şekildeki ilim, Hak ehli
katında sakattır. Ömrünü fâni şeylere veren, onların parçalarını sayıp döken
Rabbından alacağı nasibi yitirmiş olur. Fâni şeylere bağlı ilmî çalışma, insanın
ömrünü tüketir; hakikatine erdiremez. Kardeşim, şayet sen; Hak ehli erenlerden
birini bulup elini tutsaydın, elbet seni Hazret-i Hakkın şuhuduna erdirirdi. Bu
işlere dair ilmi ondan katıksız ilham yolu ile alırdın. Uykusuz kalma, yorulma
ve didinme olmazdı.. Tıpkı Hızır aleyhisselâmın aldığı gibi... İilm, keşif ve
müşahededen gelene denir. Nazarî, fikrî yoldan gelen zan ve tahmine ilim denmez.
Kâmil şeyh Bayezid-i Bistamî r.a. asrında yaşayan alimlere şöyle diyordu:
– Siz bilginizi dışı gören bilgi sahiplerinden aldınız. Ölüden ölü çıktı.. Ama
biz ilmimizi öyle bir diriden aldık ki, ölmeyecek..
Kardeşim, ilim talebi işinde sana düşen odur ki, sadece zatını kemâle erdireni,
gittiğin âleme seninle geleni seçesin. Bu şekildeki ilim, ilâhi ilimden başkası
değildir. Hak vergisi ve müşahede ile elde edilir. Elde ettiğin tıp ilmini
düşün.. O, ancak hastalık ve marazlar aleminde işine yarar. Hastalığın olmadığı
bir âleme naklini düşün; bu çeşit bilginle kimi tedavi edeceksin?.. Akıllıya,
beraberinde öbür âleme gidecek ilimden gayrını almak yaraşmaz. Daha âhiretin
kapısına varmadan ayrılan ilim yaramaz. Bunun böyle olduğunu bilmiş ol, ey
kardeşim..
Bu âlemden göç eden, beraberinde iki ilim götürür. Biri, Allah-ü Teâlâ'ya karşı
marifet ilmi, diğeri de âhiret yerlerine, makamlarına dair ilim. İkinci şıkka
dahil ilim şunun için gerekir: Hakkın bir tecellisi olunca, şaşırmaya ve o
tecelliyi bilmeden inkâr edip:
– Senden, Allah'a sığınırım..
Demek hatasına düşmeye.. O tecelliyi anlamayanların inkâra sapacaklarına dair
rivâyet vardır.
Kardeşim, anlatılan iki ilmin; âhiretteki meyvesini elde etmek için, onları
keşif yolu ile burada kazan.. Haline yaraşan budur. Bu dünyanın bilgilerini pek
yüklenme.. Allah yolunda muhtaç olacağın kadarını al.
Onları da, Hak ehlinin iyiliği için kullan..
Anlatılan ilmin keşif yolu; halvet, riyazet, müşahede ve ilâhî hizbe devamla
bulunur.
Ey kardeşim, sana halvet ve şartlarını anlatmayı istiyordum.. O halvet anında
sana olacak bazı tecellileri sırası ile yazacaktım. Ama VAKİT bana engel oldu..
VAKİT derken şeriat sırlarına dalamayan kimseyi kasd ediyorum.. İşi gücü çekişme
olanı kasd ediyorum. Onlar bu yolu bütün çabalarını sarf ederek inkâra kalktılar.
Onları taassub bağladı. Meydana çıkma isteği, baş olma sevdası yollarını
kapadı.. Dini alet edip, dünyayı yutma hevesi erenlere bağlanmaktan, Hak ehline
teslim olmaktan aldı.
Mektup bu kadardı.
***
Muhyiddin-i Arabî, Fütûhat ve diğer eserlerinde şöyle buyurur:
– KAVMIN erdiği ilim derecesine varma yolu için iman ve takva sahibi olmak icab
eder. Allah-ü Teâlâ, bir Âyet-i Kerimede şöyle buyurur:
– «Eğer ehl-i kura iman edip takva sahibi olsalardı; onlara yerin ve semanın
bereket kapılarını açardık.. » (7/96)
Yani, onlara, ulvi ve süfli âlemlere dair bilgiler verirdik. Ceberut aleminin
sırlarını öğretir, mülk ve melekût âleminin nurlarını gösterir dik. Diğer Âyet-i
Kerimede ise takva hakkında şöyle buyurulur:
– Bir kimse, Allah yolunda takva sahibi olursa, girdiği darlıktan çıkış yolu
gösterir ve ummadığı yerden rızkını gönderir. (65/3...)
Burada anlatılan rızık iki çeşittir; cismani ve ruhani... Bir başka Âyet-i
Kerimede ise şöyle buyurulur:
– «Allah'a karşı takva sahibi olunuz ki, Allah size ilim vere... » (2/282)
Yani, vasıtalarla elde edemediğimiz ilâhî ilimleri öğrete... Bu âyette Allah
kelime-i celilesi, talim kelimesine izafe edilmiştir. Allah; zata delildir;
isim, sıfat ve fiilleri özünde toplar.
***
Kardeşim, bu taifeye -velilere- teslim ol; sözlerini de doğrula, sana yaraşan
budur. Yaptıkları âyet ve hadis tefsirinde vehme kapılma.
Onların bu tefsir işi; bir yüzden alıp bir yüze nakildir. Ayet ve hadisin yüzden
mânâsı, insanların anlayış derecesine ve zevkine göre değişir. Bu dış anlayışla
insana; ne âyetin özü gelir, ne de hadisin.. Önce dil, döndüğü kadar mânâya yol
gösterir; içli ve özlü mânâ bundan sonra gelir. Âyet ve hadis anlaşılmaya
başlar. Bu da Allah'ın kalp açıklığı verdiği kimselere olur. Bir Hadis-i Şerifte
şöyle buyurulur:
– «Her âyetin bir ZAHİRİ bir de BATINI vardır. Bir de, MATLÂI ve HADDİ vardır;
bu hal yediye, hatta yetmişe kadar gider..»
Hadis-i Şerifte geçen: ZAHİR, BATIN, HADD ve MATLÅ kelimelerinin izahı şöyledir:
ZAHİR: Akla uyan, makbul ve faydalı bilgilerdir; faydalı işleri yaptırır.
BATIN: İlâhi eşyaya karşı duyulan marifet halleridir.
MATLÂ: İç ve dış mânâların birleştiği noktadır.
HADD: Külli varlığın müşahedesine erdiren bir yoldur.
Bunları anla, ey kardeşim. Şerefli cemaatın, anlayışından doğan, başka yerde
benzeri bulunmayan bu mânâlı kelâmı anlamaktan seni alıkoyan, muarızların ve
çekişmecilerin sözü olmasın..
Bu anlatılanlar; Allah ve Peygamber kelâmındaki mânâyı nakildir. Ama dış şekli
ile kolay anlaşılan bir nakil değildir. Öyle olması için; âyet ve hadis
anlatırken büyükler:
– Bunun mânâsı sadece dediğimizdir, başka yok...
Demeleri gerekirdi.. Halbuki böyle bir şey demiyorlar. Bu yüzden alıp, öbür yüze
aktarırken konularını kasdediyor, yerine göre karar veriyorlar. Zahirde durum bu
iken, özlerinde daha başka mânâ saklıdır.
Bu saklı mânâyı Allah onlara fazlı icabı vermiştir. Rahmeti ve keremi ile
kalblerini fethetmiştir. Burada, fethin mânâsını: Kur'an ve hadis tefsirinde,
açılan perde olarak alabiliriz. Bu perde, nefsin perdesidir.
Nefsin yerine, kalbi veya sırrı da alabiliriz. Hiçbir veli, yeni bir din
getirmez; yeni bir anlayış getirir. Ayet ve hadise dair, kendinden önce gelene
nasib olmayan bir mânâ ve irfan yolu açar. Bu sebepledir ki, bu yolun ehline
imanı olmayan, o mânâları garipser; hem de tamamen..
Zem yollu:
– Böylesini bundan önce kimse demedi.
Diye söylenir. Halbuki en iyisi o mânâyı inanarak kabul edip benimsemek idi.
İşin özünü düşünüp zâhirdeki sözcüden faydalanmak evla idi.. Ama olmuyor.. Bir
kimsenin hali inkár olunca, asrında yaşadığı evliyadan fayda alamaz.. Bu onun
açıktan iflasa sürüklendiğini gösteren bir delil olarak kâfi...
Her şey ilâhi kudretin elinde... Hidâyet gelince itirazcı, anladığından başka
mânâda söylenen sözden ibret alır; erenlere katılır. Böyle bir hale Bağdad
alimlerinden biri kapılmıştı.. Camiye gitmek üzere evden ayrılmıştı. İçkici
takımından birinin okuduğu şu şiiri işitti:
Şabanın yirmisi gitti, ne et et;
Gece gündüz demeden içmeye bak.
Küçük kadehlerle yemeyi terket,
Vakit küçük hesaplara sığmaz bak.
Bu şiirden ona bir başka duygu geldi. Hemen Mekke yolunu tuttu.
İç âlemine daldı, ölünceye kadar orada kaldı..
Şiir ve gazelleri dinlerken, bâzı içli mânâlar çıkabilir. Allah bâzı kimsenin
kalbindeki anlayış gözünü kapamıştır.
O şiir ve gazellerin mânâsını sadece o kimse anlayamaz. Allah onun kalbindeki
anlayış gözünü açmış olsaydı, saf bir gayretle, marifet nuru yardımı ve anlayış
kulağı ile duyardı. Ondaki gizli mânâlara ait işareti alırdı. Sırrına işlenen
ezeli istidadı kadar; sözün en güzeline uyar; nasibini alırdı. Her şey ezeli
nasibe bağlı.. İşte Âyet-i Kerime:
– «Sözü duyup, en güzeline uyan kullarımı müjdele.. Bunlar, Allah'ın hidayete
eriştirdiği kimselerdir. Ve bunlar özlü kimselerdir. » (39/17-18)
***
Ebu Hasan Şazeli r.a. der ki:
– Allah-ü Teâlâ, bu şeref sahibi evliya zümresine halkı salar. Özellikle cidal
ehlini... Onlar arasında, Allah tarafından sinesi açılan, tasdike meyilli tek
kişiyi bulman ihtimali azdır. Bu babda bir şey anlatsan şu karşılığı verirler:
– Evet, biliyoruz. Allah'ın sevdiği evliya ve saf, temiz kulları mevcut. Ama
nerede?..
Bir veli'yi anlatacak olsan; hemen atmaya ve bütün evliyanın özelliğini redde
kalkarlar. Veli olmayan bir kimse, nasıl velayet haline zıt şeyleri ayırt
edebilir. Bu, taassubdan başka bir şey değildir. Böylesini, zamanımızda da
görmekteyiz.. İbn-i Teymiye'nin bizi ve irfan sahibi kardeşlerimizi inkâr ettiği
gibi..
Ey kardeşim, anlatılan vasfı taşıyan kimselerden sakın; yırtıcı zararlı
hayvandan kaçar gibi, onlarla oturmaktan kaç...
Allah sizi ve bizi, iman sahibi velilerini tasdik edenlerden kılsın.
Onların himmetini eksik etmesin. Keremi ve ihsanı ile...
Musili, Menakıb-ül Ebrar adlı kitabında Fudayl b. Iyaz'ın şöyle buyurduğunu
anlatıyor:
Sakın kurra'ların meclisinde oturma. Severlerse, sende olmayan vasıfla
anlatırlar. Bildiğin ayıpların varsa, örterler; iyiliğine kaçar düzeltme yoluna
gidemezsin. Öfke duyarlarsa, yapmadığın hatalarla seni sayar dökerler. Halk da
onların dediğini kabul eder.
Efendim Ebu Hasan Şazeli şöyle buyurur:
– Allah-ü Teâlâ, peygamberlerine ve pâk veli kullarına halkı salar, ilk
hallerinde de son hallerinde de durum budur. İlâhi usûl bu şekildedir. Kalbleri,
zat-i ilâhiden gayrına ne zaman kaysa, derhal ilahi usûl tatbik olunur. Bütün
varlıkları ile Allah'ı döndükleri takdirde, devlet ve zafer bu büyüklere olur, o
da başka.. Ama bu en son elde edilen şeydir.
Derim ki: Hak yolcusu salik; halka kayar, onların itikadını benimseme hevesine
kapılırsa, ihlas sahibi olmak ve Hazret-i Allah'a varan yolu bulmak zorlaşır.
Ama onlardan; eza, cefa görür, bühtan işitir, yalan isnatlarını duyarsa,
tiksinir.. Haliyle halka kaymaktan uzaklaşır.
Bundan sonra, Rabbına döner saflığı bulur. Artık halktan ümidini kestiği için,
Cenab-ı Hakka dönüşü sağlam olur.. Bu böyledir, anla..
Büyük zatlar, manevi seyirlerini ikmal edip, halkı irşad için geldikleri zaman,
hilme bürünmüş olurlar. Affeder, halkın aybını örterler..
Gördükleri ezaya dayanırlar. Aslında, Allah'tan gelen, fakat zâhirde kullardan
görünen bütün hallere razı olurlar. Bu sebeple Allah, kulları arasında bu
zatların değerini artırdı. Nurlarını kemâle erdirdi. Peygamberlere vâris olma
işlerini gerçeğe erdirdi. Halkın eziyetine tahammüle alıştırdı... Özlerinde
esasa uymayan mânâları böylece temize çıkardı..
İnsan, dinî derecesine göre ibtilâya uğrar. Bir Âyet-i Kerimede şöyle buyurulur:
– «Biz onları imamlar kıldık... Sabrettikleri kadar emrimize hidayetçi
olabilirler. » (32/24)
Yine buyurulur:
– «Senden önce birçok peygamberler de yalan isnadına uğradı. Gördükleri bu isnad
ve ezaya sabırla dayandılar. Sonra yardımımız onlara geldi.. » (3/183)
Büyük zatlar; anlatacağımız iki halin biri içindedir. Ya; kalbi ile Hakkı
müşahede... Ki bu halde Hak'ladır; kullarına iltifatı yoktur. Ya da; halka
bakar, Allah'ın kullarını görür.. Efendinin hatırı için kullarına ikram eder. Bu
iki hali taşıyanların dışında bir üçüncü zümre var ki; onlara sözümüz yok.
Bunlar tam vuslat halindedir. Bu halleri devam ettikçe onlardan teklif de
kalkmıştır (Düzenleyenin notu: Bu zümre; mecnun 'deli', meczup veya kayıp 'yok' hükmündedir).
Anlaşılıyor ki, peygamberleri -onlara salât ve selam olsun- izleyen evliya ve
ulemanın, onlar gibi ezaya uğramaları mukadder. Bunlara bühtan atılır, yalan
isnad edilir. Tıpkı, peygamberlere olduğu gibi..
Bu durumda, evliya ve ulemaya düşen sabırdır; tıpkı peygamberler gibi.. Ve halka
karşı merhamet duygusu taşımaları gerekir.. Nasıl ki; peygamberlerin de huyu
buydu.
İşittim ki, efendim Ali Havas şöyle diyor:
Eğer Allah'a davet edenlerin çağrısı; mutlaka halkın kabulünü gerektirseydi; bu
kabul önce en büyük Peygambere S.A. ve ondan önce gelen peygamberlere olurdu..
Halbuki onları bir cemaat tasdik etti; Allah’ın fazlına kavuştu.. Diğerleri de
inkâr etti, mahrum oldu... Bu, durumlarına göre adil bir hüküm oldu.. Allah
onları şâki kıldı.
Veli ve alimler nefislerini yitirmekte peygamberleri izlerler. Halk,
peygamberler için nasıl iki bölük olduysa bunlara da olur. Bir kısmı inanır
tasdik eder. Diğer kısmı inkâra kalkar, yalanlar.. Allah-ü Teala, evliya ve
ulemanın peygamberlere veraset durumlarını gerçeğe erdirmek için böyle yapar.
Bunları tasdik eden bilgi ve sır âlemlerinin doğruluğuna inanan sadece Allah’ın
dilediği, geç de olsa, bu zümreye katmak istediği kimselerdir.
Bunlara yalan isnadı yapan, inkâra kalkan, huzurlarından ve insanlar arasından
kovulmuştur. Onların bu inkârcı halleri, kendilerine sadece Allah'tan uzaklık
getirir. Ancak Allah'ın seçtiği, yardım ettiği, halk arasından süzüp aldığı
kimseler, evliya ve ulemanın hakkını itiraf eder.
Bunlar da pek azdır. Hallerine cehalet galip gelmiş, gaflet çevrelerini
sarmıştır. Sonra insanların çoğu kendisinden üstününe şeref ve ihtisas hakkı
tanımayı sevmez. Haliyle bu istek nefislerinden doğar.
Konu ile ilgili birkaç Âyet-i Kerime:
– «Ona ancak pek az kimse iman etti.» (11/40)
Bu âyet, Nuh a.s. peygamberin hikâyesi anlatılırken geçer..
– «Lâkin, insanların pek çoğu inanmaz.» (13/1)
– «Lâkin, insanların pek çoğu bilemez.» (12/40)
– «Onların pek çoğu söyleneni işitir; ya da aklı erer mi sanıyorsun?. Onlar,
hayvanlar gibidir; belki daha da aşağı... » (25/44)
Bunlardan başka Âyet-i Kerimeler de vardır.
Muhyiddin-i Arabî hazretleri şöyle buyurur:
– Avam halk; evliya ve gerçek ilim sahiplerine verilen ilâhi sırrı nereden
bilsin?. Bunlar, Allah'ın has kullarıdır, kalblerinde parlayan nurların
aydınlığını, bayağı kimseler nasıl anlasın?.. Allah, onları çoğu halkından
sakladı; çünkü katında, onların değeri vardır. Şayet bu zâtlar, aşikâr olsaydı,
halk da eziyet etmeye kalksaydı, Allah-ü Teâlâ ile çekişmeye ve muharebeye
girmiş olurdu. Allah-ü Teâlâ da bu yüzden onları helâk ederdi. Onların Hak
tarafından bu şekilde gizlenmesi, halka bir merhamettir. Halka belli olan bir
veli zâhirdeki ilmi ile belli olur. Ve Hakka delâleti dolayısı ile bilinir.
Velâyet sırrı işine gelince, o gizli bir hazinedir; hem de bitmez, tükenmez...
Ebu Hasan Şazeli hazretleri şöyle buyurur:
– Her veli'yi gizleyen bir veya birçok perde vardır. Hak için buyurulan yetmiş
bin perde gibi... Yüce Allah, ancak o perdelerin ötesinden bilinir. Veli'nin
hâli de böyle... Evliya perdesi çeşitlidir. Bir kısmının perdesi zâhirdeki
sebepler olur. Bir kısmı da kahırlı, satvet ve izzet sahibi olur. Bu haller,
kalblerine gelen tecelli kadar zuhur eder. Bu zuhur ise, onları gizleyen bir
başka perde olur. İşin özüne eremeyen halk; hali anlatıldığı gibi olan velilere
bakar:
– Bu kim ki velî ola?. Nefsine kapılmış.
Der. Halbuki işin iç yüzü onun anladığı gibi değil, şöyledir: Hak Teâlâ, bir
kulun kalbine KAHR sıfatı ile tecelli ederse, o kul kahredici olur. İNTİKAM
sıfatı ile tecelli ederse, intikamcı olur. RAHMET ve ŞEFKAT sıfatları ile
tecelli ederse, merhametli ve müşfik olur.. Diğer sıfatların tecellisine
uğrayanı da buna kıyas eyle...
Hâl böyle olduktan sonra çevresini kırıp geçiren, satvetli, intikamcı, izzete
bürünmüş bir veli ile kimse arkadaş olmaz. Yalnız, Allah tarafından nefsi
silinen kimse bu gibi velî'nin müridi olabilir; boş arzuları kırılan, bu zatın
emri altına girer.
Her asırda; daima bir takım evliya ve gerçek ilim sebepleri bulunur. Zamanın
sultanları onlara baş eğer... Sözlerini dinler, emrini yerine getirir;
büyüklüğüne inanır..
Bâzısı da zâhiri ilimlerle meşgul olur. Nakli bilgilerin dışına dalar..
Kendisini böylece saklar. Onun bu dalışından; kısır görüşlü hiçbir kimse, mânâ
çıkaramaz.
Bazısı da dünya işlerine girer. Baş olma hevesine kapılır. Çok beğenilen
elbiseleri giyer... Zâhirde böyledir ama batında, bastığı yer kuvvetlidir. Bu da
bir başka perde hali...
Evliya zümresinden bir kısmı da; padişahlara, valilere, zenginlere çok gitmekle
kendisini gizler. Bunlara gidip dünyalık talebinde bulunan çoktur. Vazife
isteyen de bulunur. Ders vermek ister. Hatiplik taleb eder. İmam olmak arzusunu
bildirir. Mâli işlere bakmak da arzulayabilir. Daha bunlar gibi bir çok işler..
Bu işleri yaparken; adilâne konuşur. Bütün tasarrufu iyiliğe dairdir. Bunun
bulduğu iyilik yolunu; ümeradan, fukahadan, mâli işlere bakanlardan tek kişi
bulamaz. Kendisini saklamak için dünyalık topluyorsa, ondan bir şey yemez.
Yiyecek olursa, bir doyumluk alır.
İleriyi göremeyenler ve dar anlayışı kimseler; bu zatların dış haline bakar
şöyle der:
– Eğer bunlar evliya olsaydı, bu valilerle ne işi olurdu?. Tekkesinde, ya da
evinin bir köşesinde oturur, ilimle meşgul olurdu; Rabbına ibadet ederdi..
Halbuki, Allah-ü Teâlâ bu ve benzeri evliya zatları esirgemiştir. Noksanlık
halinden saklamıştır. Arz edilen isnadı yapan, dinini ve manevi durumunu korumak
isteseydi; biraz durur, düşünürdü.. Dil uzattığı evliya ve gerçek ilim sahibi
zatların durumunu uzaktan olsun incelerdi. Bunu yapınca görecekti ki, yapılan
işlerin her biri bir hikmete mebni..
Çok kere o büyük zatların, valilerin katına gidişi; bir zararlı halin ortadan
kalkması veya bir mazlumun zindandan halâsını (kurtulmasını) sağlamak içindir.
Belki de derdini anlatamayan, dileğini, devrin büyüklerine ulaştıramayan bir
Allah kulunun işini bitirmek için gider. Öyle ya, bir zavallı gelir. Hatırı
sayıldığını bildiği mânevi kudretine inandığı zâtı işinin halli için aracı
kılar. Böyle bir iyiliği yapmak, zamanı gelince vacib olur; yapmamak da haram..
Durumlarını iyi bildiğimiz zatlara, nasıl laf atılır?. Biliriz ki, o
padişahlara, valilere giden veli ve ilim sahibi zatların, onların elindeki malda
gözü yoktur. Yanlarında iman vakarı ile otururlar. İyiliği söyler; kötülükten
almak dilerler.. Bu gibilerin işi için, aracılığını yaptığı kimseden hediye bile
kabul etmez. Böylesi, iyiliği ile bilinen muhsin zattır.
Yaptığı işleri itiraz sebebi yapmak kimse için iyi olmaz.
Aliyy'ül - Havas hazretleri şöyle buyurur:
Eğer fakir; ümera katında nasihati tutulacağını, aracılığı kabul edileceğini
bilseydi, yanlarına varmak, arkadaş olup, herhangi bir yersiz durumu anlatmak
gerekli olurdu. İman nuruna sahib olan, işi gelişinden anlar. Başkası
anlayamaz..
Evliya ve ulemayı gizleyen haller hayli anlatıldı. Fakat, daha iyi anlaşılması
için biraz daha ilâve etmek istiyorum:
Evliyadan bir kısmı da halktan hediye ve sadaka alarak halini gizler. Halktan
biri hediye veya sadaka getirir; ona bir miktar da kendi malından katar. Gören;
onun hepsini halkın verdiği sadaka ve hediye sanır. Verenleri övmeye koyulunca;
halk iyiden dilini açar. Fakirlere dağıtmaya başladı mı daha ileri giderler.
Çoğunu kendisi ve çocukları için sakladı..
Derler. Daha neler...
Bu zamanda kim eline hazır giren malı dağıtır?.
Gibi laflar.. Halbuki o büyük zat, o malın bir kısmını ayırmayı aklına bile
getirmemiş; hatta kendisine ait olanı bile katmıştır. Bu durumda, bizlere düşen
bir vazife var: Onların dediğine bakmamak... Hiç bir veli böyle zemli şeyleri
yemeye kalkmaz..
Hediye alıp, anlatıldığı gibi yapmak, ihlás sahibi kişilerin işidir.
Zahirde; sadaka alanı halk küçük ve düşük görür. Halbuki bu zatların aldığı
sadaka, manevi hâllerini tamamlar. Dıştan bakan onların bu haline akıl
erdiremez..
Halkın âdetidir; sadaka ve hediye alanı küçük görür, almayanı da büyültür.
Bilemezler; belki, o sadaka kabul etmeyen kimse, bunu görsünler ve işitsinler
diye yapar. Belki de üstünlük hevesine kapılmıştır.
Belki de, kalblerin, kendisine meylini, halkın tâzimini, dillerin övmesini
bekliyor.. Fudayl b. Iyaz bu mânâda şöyle buyurur:
– Verileni almamak suretiyle halktan övme bekleyen, nefsine ve hevâsına kul
olur. Allah'tan bir şey beklemesin.. Çünkü nefsinin emrine girmiştir.
Verilen bir şeyin reddi sonunda; nefsinin düşeceği fitneden çekinen kimse için
de şöyle buyurur:
– Verileni almalı; sonra ehlini bulup gizlice vermelidir. Kendisi için de ondan
bir şey çıkarmamalı.. İnşaallah bu şekilde nefsin fitneye düşmesine engel olur.
Muhyiddin-i Arabi hazretleri şöyle buyurur:
Allah'ın sevgili kulları evliya için itikadsızlık kapısına sebep olan, onların
şekline bürünen sahte kimselerdir. Böyle birine rastlayıp kalan elbette yanılır.
Kulları, Hakka vâsıl edecek yolları en çok bu gibilerin durumu kapar.. Ama
böylelerine takılıp kalmak olmaz. Bir Âyet-i Kerime hükmüne göre, «Allah'ın emri
ne ise o olur.» Sonra, «Kimse kimsenin hatasını yüklenemez.» Bir kimsenin
yanılması ile aynı saray erbabını töhmet altına almak kaidesi nereden
çıkarılır?... Böyle bir hüküm sadece bir inad ve batıl bir heves uğruna
taassubdur..
Bu mevzuda bir şair şöyle demiş:
Her asırda saklar erenleri Hak helâl;
Zanlar altında, görünürde hâli kötü..
Gece karanlığından zarar görmez hilal;
Güzeldir, örtemez siyah bulutlar örtü..
Şöyle diyorum; Allah'ın veli kullarını anlamaya en büyük mâni, dış şekle ve
görünüşe dalmaktır; bu, onları anlamak işinde büyük bir perdedir. Allah-ü Teâlâ
evvel zamanın adamlarını da, âhir zamanın adamlarını da böyle perdeledi. Bu
perdeyi aralayıp, onları anlamak hayli zor oldu. Allah-ü Teâlâ, hali bu olan
kavmin sözlerini şöyle anlatır:
– «Bu nasıl peygamber?. Yemek yiyor; çarşı pazarda geziyor.» (25/7)
– «Dediler; bu sadece sizin gibi bir beşer.. Yediğinizden yer, içtiğinizden de
içer.» (23/33)
– «Dediler; bizden bir beşere mi tabi olalım?.» (54/24)
Yani;
– Davasına ve sözüne uyan bir kimse göremiyoruz..
Diyorlar. Aşağı yukarı, arz edilen âyet meâlleri bunu anlatıyor. Bunun gibi daha
birçok laflar.. Ama Allah, kullarından birine, edep öğrenmesi, ahlâki yönden
uyması için bir veliyi tanıtmak dilerse, dış durumunu gözünden siler. İç
âleminin parlayan nurunu müşahede ettirir. Bunu görünce şeksiz inanır, bağlanır
ve çok sever.
Velilerle arkadaş olan insan pek çoktur; ama, sadece onun dış yüzünü görürler.
Bu yüzden faydaları az olur. Ömürlerini onlarla geçirir, fakat hiçbir şey elde
edemezler.
Halk için velilerden birine inanmakta, ittifak hali yoktur. Hikmet-i ilâhi böyle
gerektiriyor. Bunun böyle oluşunda gizli bir sır var. Anlamak lâzım.. Eğer
halkın hepsi, onun büyüklüğünü kabul edecek olsaydı; yalan isnadı yapanlara
karşı sabır halinden alacağı ecri bulamayacaktı..
Şayet hepsi, yalancılık isnadı yapacak olsaydı; o zaman da; tasdik edenlerin
tasdiki için Hakka şükür edemeyecekti.. Tuttuğu hak yolu izleyenlerden dolayı
Allah'a hamd edemeyecekti.. Allah, veli kullarını ayık tutmak için; halkı iki
kısma ayırdı. Bahsi geçtiği gibi; yalancı diyen ve tasdik eden... İnanan ve
inanmayan.. Tâ ki, tasdik edenlerden dolayı, şükür; etmeyenlere, yalancı
diyenlere karşı da sabır yolunu tutsunlar.. Allah'a böylece ibadet etsinler..
Çünkü iman ikiye bölünmüştür; biri sabır, diğeri de şükür...
Aliyy'ül Havas efendimin şöyle buyurduğunu duydum:
– Nefis övüldükçe kirlenir. Zem edildikçe de temizlenir.
Şöyle de buyurdu:
– Sakın bu yolun yolcuları, varlıksız ilim sahibi kimseler için aleyhte
söyleneni dinleme.. Sonra Allah'ın manevi himayesinden mahrum olur ve Allah
tarafından azaba uğrarsın. Cüneyd-i Bağdadî hazretleri şöyle buyuruyor:
– Bir kimse bu evliya zümresiyle oturur; özüne erdikleri bir şeyi anlatırken
karşı gelirse, Allah ondan iman nurunu çıkarır..
Anladığıma göre, burada anlatılan iman nuru bir başka nurdur.
Aslında, bu nurdan mahrum kalan kimsenin yine Allah'a, meleklere, kitaplara,
peygamberlere ve âhiret gününe imanı vardır. Anla.. Tıpkı:
– «Zâni, zina ettiği zaman mümin değildir.»
Hadis-i Şerifindeki mânâ gibi.. Yani, Allah onu görüyor. Bu hale inanan zina
eder mi?.. Etmez. Ediyorsa, inanmıyor...
KAVM'in ilmi üzerinde tartışma yasağına gelince, sebebi var; anlatalım: Onların
ilmi vecd halinde gelir. Diğer zâhir ilmi gibi onda nakil yoktur. Bir kimse;
bizzat ayan, beyan, açık görüp müşahede ettiğini haber veriyorsa, dinleyene bu
hususta tartışma yakışmaz. Eğer hali bu olan zatın saliki ise, tasdik etmeli...
Değilse, hakkını teslim etmeli.. Çünkü bu zâtların ilmi, çekişme kabul etmez.
Muhyiddin-i Arabî Hz. şöyle buyurur:
– Gerek maarif-i ilâhiye, gerekse işarat-i rabbaniye; halk arasında münazara
konusu olmaktadır. Bu münazaranın çıkmasına sebep, anlatılan hallerin; aklın
kavrama gücü dışında olmasıdır. O haller onlara; nazari ve nakli delile ihtiyaç
bırakmadan, ani gelir. Aklın, kendisine göre çizdiği yoldan da gelmez; işte
insanların o hallere karşı yabancılık duyması bu yüzden olur. Sebeb olarak da;
geliş şeklini gösterirler.. İnkâr eder, bilmek, anlamak istemezler. O manevi
işaretlerin geliş yolu bir değil, bir çoktur.. O yolların birini inkâr, zaruri
olarak, gelenin fesad olduğuna kani olmaktır. Aynı zamanda; o hâlleri
taşıyanların da fasid inanç taşıdıklarına kail olmak sayılır. İnsan; inkâr
ettiği şeyin aslına ermiş olması ve ne olduğunu bilmesi gerekir; fakat zikri
geçen haller, inkârcı için, şekli ve gelişi itibariyle meçhuldür. Akıllı kimseye
gerekir ki, bu gibi inkâr halini, kendiliğinden ayıplaya.. Ve bilmediğini
inkârdan geçe... İnkarcı hallerinden kurtulmak için, böyle yapmalıdır.
Bildiği ile amel eden Allah'ın veli kulları, daima Hak'la beraberdir; halleri
gerçekten tasdiktir. Düsturları; doğruluk, teslim ve ihlâstır.
Ahdettiklerini yerine getirmek, onların halidir. Bu halde; Hak'la alıp
verdikleri her nefesleri takib eder; bir nefesin dahi boş geçmesini istemezler.
Bütün bağlarını ona teslim etmiş, nefislerini önüne sermişlerdir.
Hiçbir zaman; kendileri için yardım talebinde bulunmazlar; yaratıcılarından
utanırlar.. Allah-ü Teâlâ’nın daima hâllerini bilmesiyle yetinirler. Kendileri
kadar, Hak Teâlâ da onları korur; hatta daha fazla.. Çünkü Allah-ü Teâlâ; onlara
harb açanla harb eder; onları mağlup etmeye kalkanı mağlup eder.
Efendim Ebû Hasan Şazeli hazretleri ise şöyle buyurur:
– Allah-ü Teâlâ, ezeli ilminde, bu zatlara söylenecekleri biliyordu..
Bu yüzden yanlış vasıftan münezzeh olan yüce Allah, Kur'an-ı Kerimde; kendisi
için söylenenleri önceden anlattı. Bu sözleri edenler: şekavet hâlleri dolayısı
ile, kendilerinden geçilen kimselerdi... Bunlar Hak Teâlâ’ya;
– Çocuk sahibi, kadını var ve fakir...
Demişlerdi. Cimrilik isnadını yaptılar. Bir veli veya sıddîk vasfını alan zât
hakkında söylenen deli, sihirbaz, zındık, kâfir, gibi sözler dolayısı ile
darılıp kabına sığmaz duruma gelince, onun üstünde Hakkın gizli sesi şöyle
yükselir:
– Sana söylenenler, senin önceki halindir. Eğer ihsanım olmasaydı; öyle
kalacaktın. Âdemoğlu kardeşlerine bir baksana; görüyorsun ya, zâtım için neler
söylediler ve varlığıma yakışmayan ne kötü isnatta bulundular..
Bu söylenenler, o zâtın içini açmadığı; daha daralttığı zaman bir başka ses
gelir:
– Sen benimle denk olabilir misin?.. Celâl sıfatına uymayan ne sözler ettiler.
Sevgili habibime ve onun kardeşlerine neler söylediler, bir düşün... Deli
dediler, sihirbaz dediler. Bu sözler o zâtlara uyar mı?.
Mertebelerine yakışır mı?. Bu zatlar onları Hakka davet ederken, onlar da üstün
olduklarını kabul ettirmeye, baş olmaya çabalıyordu..
Ey kardeş, Hak Teâlâ, peygamberini S.A. nasıl tedavi ediyor?. Bak..
Onun kalbi; küffar iftirasına karşı daraldığı zaman, ilacını şöyle tarif
ediyordu:
– «Rabbını hamd ile tesbih et. Secde ehli ol. Yakîn gelinceye kadar Rabbına
ibâdette bulun...» (15/98-99)
Ey veli, bu hâlde sana peygambere S.A. uymak düşer. Ona gösterilen tedavi
usûlünü sen de uygula.. O ilâhî bir tedavi yoludur. Rabbanî bir şifa şeklidir.
Yadlar, inkârcılar ve nefsine kanmışların isnadı sonu meydana gelen sine
darlığını, emredilen tedavi şekli giderir.
Yukarıda zikri geçen Âyet-i Kerimedeki TESBİH, HAMD, SECDE ve YAKÎN gibi yüce
kelimeleri biraz izah edelim:
TESBİH: Şanına lâyık olmayan vasıflardan Hakkı tenzihtir. Yersiz vasıfları
gidererek ve sıfatların anarak, Hak Teâlâ’yı sena etmektir. Varlığına sınır
çizmek ve benzer göstermek gibi noksan isnatları atmaktır.
HAMD: Allah-ü Teâlâ’yı cemâl ve celâl sıfatına uyar şekilde övmektir.
HAMD ve TESBİH, inkar ve alay edenlerin sözünden hasıl olan kalb hüznünü
giderir..
SECDE: Bundan murad; kulun, üstünlük ve büyüklük gösterisi gibi, hâline
yakışmayan vasıftan temiz olmasıdır. Secde eden secde halinde üstünlük sıfatını
bırakır. Bundandır ki, secde halinde kula:
– «En yüce şana sahib Rabbımı tesbih ederim..»
Demek, gerekli oldu.
– «YAKÎN gelinceye kadar Rabbına ibâdet et..»
Cümlesinde buyurulan İBÂDET ise; Hakkın huzurunda, güçsüz ve kuvvetsiz olduğunu
göstermek mânâsına gelir. Sonra yaramaz nefsine bir şeref payı çıkarmaktan
geçmektir. Bu durum kulun; zât ve sıfat itibariyle fenâ bulmasına işaret
sayılır. Böyle bir fenâ -yokluk- vasfını almak, Hakka kurbiyet (yakınlık) vasfı
ile bezenmeye, O’nun vereceği sönmez şerefe doğru götürür.
– «Secde et, yakınlığa er..»
İlâhi emri gereğince, arada hiçbir şey kalmadan o varlığa kavuşmaktır. Bir
hadis-i kudsi'de şöyle buyuruldu:
– Her kim benim bir dostuma düşmanlık ederse, ben de ona harb ilân ederim. Kulum
kendisine farz kıldığım amellerden daha sevimli herhangi bir şeyle bana yakınlık
kazanamaz. Kulum bana, nâfile ibadetlerle durmadan yaklaşır, nihayet ben onu
severim. Kulumu sevince de ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve
yürüyen ayağı olurum.
Bazı zatlar; NAFİLE kelimesini şöyle tefsir ediyor:
– Kul Rabbini müşahede edince, nefsini yitirmesi, mefhum varlığından fenâya
-yokluğa- geçmesi...
YAKÎN: Bu tam bir istikrar ve sükûn hâlidir. Bu hâl, bir sürü vehim, zan, 'şek,
tereddüt gibi şeylerin erimesi sonunda olur. Adeta, suyu gölde görüp:
– Evet; su buradadır..
Diye içten karara varanın hâli gibi.. Bunun bir adı da İTMİNAN'dır.
Muhyiddin-i Arabî Hz. şöyle buyurur:
Sükûn, istikrar ve itminan adı verilen hal; akla ve nefse izâfe edildiği zaman;
İLMEL-YAKÎN.. Yani; bilgi ile elde edilen YAKÎN hali adı verilir. Ruha izâfe
edildiği zaman; AYN'EL YAKÎN.. Yani; görmek sureti ile elde edilen YAKÎN hali
denir. Hakiki kalbe izafe edildiği zaman, HAKK’EL YAKÎN.. Yani; gerçek ve tam
YAKÎN adı ile tarif edilir. Varlığın özüne, sırra izâfe edildiği zaman ise..
HAKÎKATÜ HAKK’EL-YAKÎN, yani; gerçek YAKÎN halinin de gerçeği, adını alır.
Bunlar birer mertebedir. Tek kişide toplanır. O da İNSAN-I KÂMİL... Bu zat; Hak
erleri arasında tek ve üstün insandır.
Ne güzel tarif...
Cüneyd-i Bağdadi Hz. Şeyh Şiblî'ye çok defa şöyle derdi:
– Hakkın nurundan perdeli kimseler arasında Allah (C.C.) sırrını ifşa etme...
Şu cümle de Cüneyd-i Bağdadî'ye aittir:
– Fakir -tasavvuf sırrına vâkıf, varlığı yok- tevhidin özüne dair eserleri;
yalnız bu yolun ehli arasında okumalıdır; yahut da işin özünü bilmiş, doğruluğuna
inanmış kimselere teslim olanlar arasında... Aksi halde, yalan isnadı yapılır;
bu da ilâhî cezanın gelmesine sebep olur..
Cüneyd-i Bağdadî hazretlerinin anlatmak istediği durum ve azaba dair tafsilât
daha önce de geçti... Ayrıca Ebu Türab Nahşebî Hz. tarafından anlatılan bir
cümleyi tekrar edelim; o, Hakkın nurundan mahrum ve mahcub (perdeli) olan, inkâr
ehli için şöyle diyordu:
– Kul, Allahtan yüz çevirme hâline düştü mü, evliyâya dil uzatmaya başlar.
Ebu Türab Nahşebi Hz. doğru söylüyor. Evliyâya dil uzatan kimse; Hazret-i
Allah'ı kalben tasdik etseydi; varını onun zâtı uğruna verenlerin kokusunu
alırdı.. Önlerinde edeble dururdu. Onları över ve ayaklarına kapanırdı. O zatlar
da; bunun, bu edeb ve hizmetine karşılık, Hakka yakınlık hâlini ona öğretir ve
huzurlarına kabul ederlerdi...
Ve... Sonunda o da onlar gibi olurdu... Bu bir kaidedir. Evvelâ edeble hizmet...
Karşılığı sonra... Dünya padişahlarına ulaşmanın da yolu böyledir. Önce
hizmet... Sonra huzura kabul...
Bu yolun; ehl-i kâmil zatları, öz tevhid makamına dair kelâmlarını gizli
tuttular. Bunu, avam Müslümanlara şefkat icabı yaptılar. İşin iç yüzünü
anlamayan cidalcilere acımaları da ayrı bir sebep... Sonra bu hal rasgele
söylenmez ki... O hal âleminden söz açılan irfan sahibi büyük zâtlara karşı edeb
de lâzım. Bu yüce bahsin açılacağı yerde; edeb olmazsa, üstelik çekişme konusu
olma ihtimali de varsa, elbette söylenmemesi, daha iyi olur.
Cüneyd-i Bağdadî hazretleri umumi sohbetlerinde TEVHİD ilminden açmazdı;
konuşması gerektiği zaman evin zemin katına iner, orada konuşurdu. Fakat, daha
önceden evin kapılarını kilitler, anahtarını da dizi dibine koyardı... Böylece
halden anlamayan kimselerin gelmesine mâni olurdu. Hâliyle yanındakiler hep hal
ehli kimseler olurdu...
Şöyle buyururdu:
– Allah'ın veli kullarına ve özleyip çıkardığı büyüklere yalan isnadı yapılması,
zındık lâkabı takılması hoşunuza gider mi?..
Sonra da anlatılacağı gibi, Cüneyd-i Bağdadî’nin bu şekildeki hareketine:
«Söylenmesi hoşunuza gider mi?» Cümlesi ile işaret ettiği isnatların yapılması
sebep olmuştu. Sonraları daha titiz davrandı.. Kendisini fıkıh ilmine çalışmakla
gizledi. Taa, vefat edinceye kadar böyle devam etti.
Muhyiddin-i Arabi Hz. şöyle buyurur:
– Bir kimsenin kalbinde tasdik hali baş göstermezse, bu zümrenin sözünü ona
işittirmek mümkün olmaz. Böylesi, o zatlarla oturmasın..
Tasdik haline sahib olmadan onların sohbetini dinlemek öldürücü zehirdir..
Efdaleddin efendim Hz. şöyle buyurur:
Tasavvuf ehlinin çoğu kelâmı; dıştan bakılınca, felsefecilerin ve mutezilenin
kurduğu esasa dayanır gibi görünür. Akıllı olan, hoş kişilik edip hemen inkâra
kalkmamalı.. Bakmalı, görmeli; delillerini anlamaya çalışmalı.. Kaldı ki, gerek
felsefecilerin, gerekse mutezilenin yazdığı hepten boş değil. Onların da
iddialarını isbat için ellerinde kuvvetli delilleri var. Bazı zatlar, onların
kitabını okumayı mahzurlu görmüştür. Sebebi de, okuyanların kalbine şüphe
düşeceği korkusudur.
Hele, inkâr ve iddia ehli o kitapları okursa hiç de iyi netice vermez.
Bir risâlede, Muhammed Mağribi'ye ait şu satırları gördüm:
– Bil, KAVM'in yolu iki şekilde kurulmuş görülür; müşahede yolu ile elde
ettiklerini isbat... Bir de bâzı hâllerde mutezile yoluna benzer tutumları...
Anlatmak istediğimiz yüce hal, zât-ı ilâhi'nin birliğine erince sıfatların
erimesi sonunda hasıl olur. Öyle olur ki, sıfat diye bir şey kalmaz. Bu hal;
başkası olsa da en üstünüdür. Bu hal, kolay bulunan bir şey değildir, azizdir.
Bununla beraber, şiddetli vehim meydana getirir ve bu zatlar hakkında kötü zan
beslenmesine sebep olur. Çünkü görünüş itibariyle mutezile mezhebine benzer...
Halbuki bu hâlin şüphe edilecek hiçbir yanı yoktur. Zâhire bakıp aldanmamak
için, salikin dikkatli olması gerekir. KAVM hakkında yarım yamalak bilgi ile
yanlış isnattan sakınmalıdır. Böyle bir hataya düşmek, bu yolda işlenen
hataların en büyüğüdür...
***
Evliya zümresinden bir kısım zatlar, KAVM tarafından söylenen ince meselelere
ait kapıyı kapadı.. Ölünceye kadar bu mevzuda hiçbir şey konuşmayan da vardı...
Bir kısım zatlar da, işi oluruna bıraktı. Ve şöyle buyurdu:
– Bu yola giren kimse diğer yolcuların anladığı kadar anlar. Diğerlerinin
tattığını o da tadar. Ve halkın dedikodusuna ihtiyacı kalmaz.
Ebu Abdullah Kureşî büyük bir veli idi. İleride halinden, kelâmından daha çok
bahsedeceğiz; ama, yeri gelmişken bir hikâyesini anlatalım:
Bir gün müridleri hakikate dair kelâm etmesini istediler. Bunun üzerine sordu:
– Müridim ne kadar?
Aradan bir kişi; altı yüz, deyince:
– Kendinize göre yüz kişi seçin.
Dedi; seçtiler. Sonra:
– O yüz kişiden de yirmi kişi seçin..
Dedi; onu da seçtiler. Daha sonra:
– O yirmi kişi arasından da dört kişi seçin..
Dedi. Onu da seçtiler.
Bu son seçilen dört kişi; o müridler arasında en ziyade irfan sahibi ve keşif
ehli idi. Hal böyle iken o büyük zat, şöyle buyurdu:
Eğer size hakikat ve sırlar ilminden konuşacak olsam, hakkımda küfür fetvasını
ilk verecek kimseler, bu seçtiğiniz dört kişi olacaktır.
Burada bir hususu ifade etmek isterim; gerçek hâllerinde özüne erdikleri şeyi
sakladıkları için; o büyük veliler hakkında yanlış kanaat beslemek doğru olmaz.
Hallerini, zâhiri âlimlerden ve avam tabakasından gizlemeleri yerinde bir iştir.
Bize düşen onların halini iyiye yormaktır. Çünkü biz, onların ıstılahını pek
anlayamayız. Bir kimse, o zatların iç âlemlerine nüfuz edemezse, yaşadıkları
âlemi de anlayamaz.
Bu derin bahse girerken, kapılarını halka kapamalarında hikmet var.
Bu ilmin denizi derindir. İlim sahipleri için dahi, içinden çıkılması zordur.
Diğerleri şöyle dursun. İmam-ı Ahmed b. Hanbel Hz. nin durumunu yukarıda
anlattık. O ilim bakımından umman iken; bu mevzuda, kendisine tevcih edilen
soruyu, Ebu Hamza Bağdadî Hz. ne havale eder:
– «Bu hususta ne buyurursun?. ya sofi.»
Derdi.. Halkın anlayış ve kavrayış dereceleri çeşitlidir. Hiç bir arif duyulmadı
ki; söylediği söz, umuma şamil olsun.. Böyle bir hal, Peygamber S.A. efendimizin
özellikleri arasındadır. Bazı zatlar bu haddi aştıkları içindir ki; niza çıkar..
Efendimiz S.A. bir Hadis-i Şerifinde şöyle buyurur:
– «İnsanların akıllarına göre konuşmak için emrolundum.» Bunu anla ve düşün…
Evliyanın kelâmını herkes anlayamaz. Yanlış yorum yapmaları bu yüzdendir. Bir
veli der ki:
– Hakiki tevbe; tevbeye, tevbe etmektir.
Bu cümledeki mânâyı, bu yola yabancı olan çıkaramaz; nasıl olur?
diye şaşar. Ve der ki:
– Bu cümle mantık ve mânâ itibariyle yanlıştır. Tevbeye, tevbe etmek, hatada
ısrardır.
Fakat o veli zat, sözünü açıklasa ve dese:
– «Önce nefsi tezkiye etmek ve Allah'ın rahmetine sığınmalı.. bu olmadan,
tevbeye güvenmek doğru olmaz. İşte o sözümle bunu anlatmak istiyorum, hatada
ısrarı değil...»
O anlayamaz kimse, bu açıklamayı duyunca:
– İşte şimdi söz güzelliğini buldu...
Der.. Halbuki önce inkâr etmişti.
Evliya, riyakâr ve iddia sahibi değildir; onların ameline böyle şahadet
edilmeli.. Halbuki onların âlemini anlamayanlar; ihlâs sahibi olduklarına
şahitlik etmez.
Yukarıda zikri geçen cümleye benzer sözler, birçok zatlar tarafından da sarf
edilmiştir. Zatın biri şöyle buyurmuş:
– Takvanın hakikisi, takvayı terk etmektir..
Ömer Farıd Hz, ise bir şiirinde şöyle buyurur:
Dedim ki, zühd, ibadet, takva için;
Artık, yabancı değildir hevâ, gidin..
Bir başka şiirinde ise şöyle buyurur:
Hevânın eteklerini tut, hayadan soyun;
Abidler yolunu geç, isterse açık olsun..
Bu yola yakınlığı olmayan, kullanılan ifadelerdeki ıstılâhı, anlayamaz; haliyle
yanlış mânâ verir; anlatılan sözleri inkâra kalkar. Ve şöyle der:
– Zühdü, ibadeti, takvayı terk hoş bir şey değildir. Bunları bırakan dinden
çıkar. Bu sözleri söyleyenin iyi haline nasıl inanılır?.
Eğer bu yola yakınlığı olsaydı, söylenen sözlerdeki ıstılâhı anlardı.
Zâhiri tabiri bırakır; sözün özüne nüfuz ederdi. Amellere vukufsuzluk,
anlatıldığını; ibadetin özüne teşvik işareti bulunduğunu anlardı. Riyâ için iş
tutulmamasına işaret edildiğini de sezerdi..
Bu mevzuda Muhyiddin-i Arabi Hz. şöyle buyurur:
– Zühd, takva ve ibadete dair, geçmiş zatların hayli eseri var.
Allah hepsinden razı olsun...
Sonra biz, Muhyiddin-i Arabi ve benzeri zatlar arasında; ibadet, takva ve zühd
işinden alanı duymadık. Namaz, oruç, hac, zekât gibi farzların terkini isteyeni
işitmedik. Dini emirlere aykırı düşüneni görmedik. Bütün teferruatı ile ibadet
işleri, Hakka ulaştıran sebepler arasındadır. Bir veli için; Hakka vasıl
olmaktan daha üstün bir şey olamaz. Hal böyle olunca, o nasıl olur da, kendisini
Hakka vâsıl eden sebepleri ortadan kaldırmak ister. Aksine, o vüsûl sebeplerine
yapışmaya, halkı daima teşvik eder.
Anlaşılıyor ki; halka, bu zatlara dair inkâr yolu kapalıdır. Ancak, bazı anlatma
tarzlarına ve vecd halinde söyledikleri şeye yabancı kalabilirler. Bu yabancısı
oldukları şey; Âyet-i Kerime ve Hadis-i Şerifin delâlet ettiği mânâ olmamalıdır.
Böyle olduğu takdirde, muhatap serbest kalır. İsterse, tasdik eder ve uyar...
Tıpkı mezhep imamlarına uyanlar gibi... Böyle yapmadığı takdirde, sükût geçer...
Ama, yine inkâr yoluna sapmamalı.. Çünkü bu zatlar, bu yolun müctehidleridir.
Bir müctehid için yaptığı inkârı, bir başka müctehid haklı çıkaramaz (Bir başka
müctehid, o inkârcı kimsenin, inkârında haklı olduğunu söyleyemez). Hepsinin de
içtihadı yerindedir ve haktır.
Kavzinî Hz. SIRAC'ÜL-UKÛL adlı eserinde, şöyle anlatır:
– Bir gün İmam-ül Harameyn'e tasavvuf ehli tarafından sarf edilen bazı şeyleri
anlattılar ve fikrini sordular. Şöyle buyurdu:
Elde edilmesi imkânsız bir şey istediniz, deriz.
Çünkü onların kelâmını idrâk bizim için güçtür. Onların yolu şerefli bir yoldur.
İçinde bulundukları, uçsuz bucaksız dalgalı denizden alınsa alınsa, bir avuç
alınır. Bir kimsenin ilmi; bu mevzudaki gerçekleri etraflı bir şekilde
kavrayamazsa, küfrü isbat eden, kuvvetli delilleri elde edemez (küfre düşürecek
hususların tesbiti konusunda ilimleri kâfi gelmez)..
Bazı zatlar da bu yoldaki halini şu şiirle ifade etmek istemiş:
Biz, koca denizleri arkada bıraktık;
Halk nasıl bilsin ne tarafa yola çıktık.
Mevlânâ Takiyyüddin Sebüki Hz. ne zat-ı ilâhî üzerine uluorta laf edenler, nefse
uyanlar ve bidatçıların yanlış sözleri anlatıldı.. Küfre dair karşı durumları
sorulunca.. Şöyle buyurdu:
–– Ey bu soruyu soran, bilmelisin.. LA İLAHE İLLALLAH MUHAMMEDÜN RESULULLAH
(Allah'tan başka ilah yok, Muhammed Allah'ın resulüdür.) kelime-i tevhidini
diyen tekfir edilemez. Zaten Allah'tan korkan kimse; hali bu olana kâfir
demekten çekinir. Küfür kelimesi gözünde büyür.. Çünkü küfür damgasını vurmak
zor bir iştir. Tehlikesi çoktur. Bir şahsı, açıktan tekfir eden kimse; şu hükmü
veriyor, demektir. Öbür âlemde hali fenadır; sonsuz zamanlara kadar cehennemde
kalacak. Dünyada ise, onun kanı, malı helâldir. Hiçbir Müslüman kadınla
evlenemez. Ne ölüsüne, ne de dirisine, hiçbir İslâmi âdet icra edilemez..
Haliyle onu bu işlere layık görmek tehlikelidir. Yanlışlıkla bin kâfiri serbest
bırakmak; yanlışlıkla, bir Müslüman kimsenin kanını akıtmaktan daha az
hatalıdır. Bir Hadis-i Şerifte şöyle buyurulur:
– «İmamın yanılıp ceza kesmesinden, yanılıp affetmesi bana daha sevimli gelir.»
Sonra, bu zatlar hakkında; kötü zan beslenmesine ve küfürlerine dair fetva
verilmesine sebep olan meseleler dikkat ister. Anlaşılması güçtür. Benzerleri
çoktur. Çeşitli mânâ taşır. Hangi mânâya daha yakın olduğunu bilmek zordur. Aynı
mânâda söylenen bazı kelimeler hata sayılmaz; dolayısı ile bu hatalı sayılanı,
öbür hatasızdan ayırdetmek zor olur. Tevil yollarını bilmek ve söylenen yerlerin
şartlarını anlamak kolay değildir. Tevil edilme ihtimali olan kelimelerle,
olmayanı seçmek müşküldür. Hal böyle olunca, bütün dil âlimlerinin takip ettiği
yolları bilmek gerekiyor. Bunların dilini Arap kabileleri dilinden tam
ayırdetmek düşüyor. Mecazını, istiaresini anlamak lâzım geliyor..
Tevhide dair inceliklere karşı, ayrıca irfan sahibi olmak icab eder.
Bunlardan başka daha bir çok şeyler.. İşte, anlaşılıyor ki, bu belirtilen hususa
vukuf peyda etmek cidden zor. Asrımızın büyük ilim sahipleri bile, bunun
uhdesinden gelemez. Nerede kaldı diğerleri... İnsan; kendi inancını dahi, sağlam
bir şekilde anlamaktan ve anlatmaktan acizdir.
Başkasının inancını nasıl anlasın, anlatsın ve nasıl yazsın?.. Bu duruma göre,
rastgele herkese KÂFİR denilemez. Ancak; açıktan ve sarih bir şekilde küfrü
belli olursa, o zaman olabilir. Bu da dinden çıkmak, Allah'ı ve Peygamberi S.A.
inkâr etmek, dolayısıyla İSLAM dininden ayrılmak gibi şeylerdir. Böylesi ise,
pek azdır.
Bu mevzuda gerekli olan edepli olmaktır. Nefsine uyan ve bidat yoluna sapanları
haline terktir. Kati bilinen bir husus olursa ikaz etmeli. Esasa aykırı olmayan
evliya sözlerine de teslim olmalı...
***
Sebüki Hz. nin kelâmı buraya kadardı. Şimdi, duyduğum bir hikâyeyi anlatacağım.
Şeyh Eminuddin bana anlatmıştı. Hadise şöyle oluyor:
Bir kişi, kendisini küfre götüren bir cümle sarf ediyor. Bunun üzerine Mısır
âlimleri o şahsın küfrüne fetva veriyor. Öldürecekleri sırada Sultan Çakmak
soruyor:
– Şu anda, Mısır âlimlerinden burada hazır olmayan var mı?
– Evet Minhac şârihi Celâleddin Mahallî var.
Diyorlar. Ve Sultan bir haberci gönderip çağırtıyor. Celaleddin Mahallî geliyor
ve adamı demirlerle bağlı olarak Sultanın huzurunda görünce soruyor:
– Bu adamın hali ne?.
Kâfir oldu.
Diyorlar.. Tekrar soruyor:
Küfrüne fetva verenin dayandığı delil nedir?
Bunun üzerine Salih Belkıni öne atılıyor ve şöyle diyor:
Babam Şeyhülislam Seraceddin, durumu aynı olan birinin küfrüne fetva vermişti.
Bunun üzerine, Celaleddin Mahallî şöyle diyor:
– Ey oğlum, sen babanın verdiği fetvaya dayanarak; Allah'ı ve Peygamberini seven
bir kimsenin katline nasıl fetva veriyorsun?.. Çözün şu demirleri..
Çözdüler. Celâleddin Hz. o zatın elinden tuttu, beraber çıkıp gittiler. Sultan
bakakaldı. Kimse peşine takılmaya cesaret edemedi. Allah razı olsun.
Muhyiddin-i Arabi Hz. şöyle buyurur:
– İrfan sahiplerine çok kere İLÂHi nefhalar gelir. O gelenden bahsedecek
olsalar; ileri gelen arifler bile onlara cahil, der. İşlerini zâhiri delillere
göre ayar edenler de reddeder. Halbuki o halin aslı bu gibilere saklıdır. Allah
tarafından ihsan edilen bu kerametlerin; Peygamber mucizelerinden bir bölüm
olduğunu anlayamazlar. Zahiri âlimlerin anlayamadığı cümleler, bu zatların
ağzından çıkarsa bidat sayılmaz ki..
Serdedilen bu fikirler doğrudur. Şüphesi olana, birkaç eser sayacağım; baksın:
MEŞAHİD; yazarı, Muhyiddin-i Arabi. ŞEÂİR; yazarı, Seyyidi Muhammed. HAL'ÜN
NA'LEYN; yazarı, İbn-i Kusa. ANKÂ-Î MAĞRİB; yazarı, Muhyiddin-i Arabî.
Evliya sözü daima bir maksada dayanır. İleri gelen âlimler dahi, onu tam
anlamakta zorluk çeker. Ne kadar çabalasa hakikatına eremez.
Bu mânâ; söyleyenle birlikte kudsî huzura varana hastır. Evliyanın kullandığı
dil kudsidir. Ondan çıkan mânâyı melekler anlar. Beşerî kabuğundan soyunan
anlar. Ve tam keşif haline eren zatlar anlar..
İzzeddin b. Abdüsselâm, Ebû Hasan Şazeli ile bir toplantıda bulundu. Ve orada
KAVM'e teslim oldu. Toplantıdan ayrılırken şöyle diyordu:
– Tasavvuf ehlinin üstünlüğünü gösteren en büyük delil; binalarını dinî temeller
üzerine kurmalarıdır. Kendilerinden zuhur eden kerâmet ve harika haller, hep bu
açıdan görülür.. Bu zatlarda zuhur eden yüce hal; hiçbir fıkıh âliminde zuhur
etmemiştir; ancak, bu zatların yolunu izleyen (fıkıh âlimleri) hariç ki; bu
durum müşahede edilmektedir.
Halbuki; İzzeddin b. Abdüsselâm, daha önceleri, evliyâ yolunu inkâr ederdi..
Sanki bu zatların yolu başkaymış gibi:
– Bizim için, Kur'an ve Hadis’ten başka hangi yol olabilir?
Diyordu. Büyük zatların bir iki toplantısında bulunup, tattıklarını tattıktan
sonra; kitap sayfalarının bağlayıcı zincirini kırdı. Ve tamamen evliyayı övmeye
başladı.
Bir vakitler; Dimyad ve havalisini ehl-i salib (haçlı) orduları işgal etmişti.
Bu vakanın olduğu sıralarda; büyük âlim ve fazıl zatlar, evliya ve şeyhler
Mansura bölgesinde toplanmıştı. Aralarında; İzzeddin b. Abdüsselâm, Mekineddin
el-Esmer, Takiyyüddin, Dakikül-îd gibi devrin ileri gelen bilim adamları vardı.
İçlerinden biri; Risâle-i Kuşeyrî'yi okuyor, diğerleri teker teker, eser
üzerinde konuşuyor ve fikrini beyan ediyordu.. Bir aralık Ebu Hasan Şazeli içeri
girdi. Hemen şu rica ile karşılaştı:
– Bu eseri okuyor, mânâsına dair fikrimizi açıklıyoruz. Şimdi; sizi dinlemek
istiyoruz. Bu eserde geçen cümleleri bize biraz açıklayınız...
Ebu Hasan Şazeli bu arzu üzerine şöyle buyurdu:
– Siz İSLAM meşayihisiniz. Zamanın büyükleri sayılırsınız. Konuşulması icabet
edeni herhalde konuştunuz. Ve gereken açıklamayı da yaptınız. Bana söz
kalmamıştır...
Tekrar şöyle dediler:
Hayır, sizi dinlemek istiyoruz..
Bu talepten sonra, Allah'a hamd etti ve konuşmaya başladı. İzzeddin b.
Abdüsselâm'a bir hal geldi. Toplantı yerinden, bağırarak dışarı çıktı. Dışarı
çıkınca, sesini daha fazla yükseltti ve civarda bulunanlara seslendi:
– Gidiniz, Allah vergisini görünüz!. İlâhi kaynaktan gelen şu cümleleri
işitiniz! duyunuz...
***
Yafii Hz. RAVD'ÜR-RİYAHİN adlı eserinde şöyle der:
Veli zatların kerametini inkâra kalkana ne kadar şaşılsa yeridir.
Halbuki onlara dair birçok Âyet-i Kerime, sahih Hadis-i Şerif, sağlam kaynaktan
gelen rivâyet, feyizli hikâyeler vardır; saymakla bitmez.
Hepsi, o zatları ve kerametlerini doğrular.
Devam ediyor:
İnsanlar, evliyanın kerametini inkâr işinde birkaç kısma ayrılır.
Bir kısmı, kerâmeti esasen kabul etmez. Bunlar; bazı sapık ve bilinen takva hali
dışı kimselerdir. Bu zümreye mücessime diyen de vardır.
Diğer bir kısmı da; geçmiş zamanda yaşayanların kerametini kabul eder. Fakat
kendi asrında yaşayan zatların kerâmetleri kabul etmez.
Bu ikinci zümreyi efendim Ebu Hasan Şazeli şu şekilde anlatıyor:
Onlar, tıpkı Ben-i İsrail’e benzer. Musa a.s. peygamberi kabul eder; Muhammed'i
S.A. fazilet bakımından daha üstün olduğu halde, inkâr ederler. Bunu; şekâvet
halleri icabı, hased ve düşmanlık için yaparlar.
Devam ediyor:
– Birtakımları da, zamanında yaşayan evliyayı tasdik eder. Ama, esas kaynak olan
tek zatı tasdik etmez. Böylesi, ilâhî yardımlardan mahrumdur. O kaynak zata
teslim olmayan, ebedi, hiç kimseden manevi yardım göremez. Çünkü her şey ona
bağlıdır. Allah'tan âfiyet dileriz.
Bazı inkârcılar; velilerin kerametine sihir diyebilir. Yine diyebilir:
– İnsanın, görmediği birinin çağrısını semadan duyması, içinden bir takım sesler
işitmesi, bir anda uzun yolu kat etmesi ve bir şeyi başka şekle çevirmesi ve
bunlara benzeyen diğer haller; şu duygular âleminde olacak gibi değil... Şu var
ki simya ilmine çalışanlar ve hind fakirleri bu ve benzeri hareketleri yapıyor..
Bu iddia sahibinin cevabını; irfan sahibi zatlar vaktiyle vermişler..
Sihirle kerameti; o gerçeği bulan ilim sahipleri şöyle ayırdediyor:
Sihir: Şeriatın emrine uymayan; fasık, facir, zındık ve kâfirlerin elinden zuhur
eder.
Keramet: Tam mânâsı ile Peygambere S.A. uyan, nefisleri ile çok cihad eden, bu
şekilde yüksek mertebeye eren zatların elinden zuhur eder.. Evliyâ, keramet
haline bu şekilde erdi.
Devam ediyor:
İnkâr edenlerin çoğu, evliya ve salih kimselere dil uzatırlar. Şayet, birinin
boşlukta uçtuğunu görseller:
– İşte bu işin adı, sihirdir..
Derler. Ya da, şeytan ve cinlerden yardım gördüğünü söylerler..
Şüphesiz bir kimse; hak yolda başarıdan mahrum kalırsa, hali böyle olur. Doğru
olduğunu gördüğü ve duyduğu şeyi inkâr eder. Açıktan gördüğünü inkâr eden,
göremediği gizliyi nasıl doğrular?. Allah'ın; inanılması için, emrettiği şeylere
nasıl inanabilir?. İşte bu nokta, ayakların kaydığı yerdir. Buradan kayan; iki
âlemde de iflâsa gider. Öyle, ya, bu duyguların hüküm sürdüğü âlemde, gördüğünü
inkâr eden, görmediği gayb âlemine ait işleri; haydi haydi inkâr eder.. İsterse,
dıştan inandığını söylesin.. İmam-ı Şafiî Hz. bu gibilere şu hükmü veriyor:
İnkâr; nifakın bir bölümüdür.
Bu fikirler doğrudur, derim. Eğer münafıklar, Peygamber S.A. efendimizi inkâr
etmeseydiler; zâhiren ve batınen iman ederlerdi.
Yafii Hz. devam ediyor.
– Hayret edilir.. Evliyanın hallerine; sihir isnadı nasıl yapılır ve
yaptıklarına:
– Şeytan işi.
Nasıl denir?. Halbuki onlar; pâk, temiz, kötü sıfatlardan arınmış zatlardır. Tam
Hak yakınlığına ermiş, iyi sıfatlara bürünmüş ebrar zümresidir. Onlar, özlerini
Rablarından ayıran her şeye, yüz çeviren huzur ehlidir.
***
Ey kardeşim, şu mukaddimede sana hayli şeyler anlattım.. Allah'ın sevdiği veli
kulların yüce şanını açıkladım.. Bu zatlar, yaşadığın asırda bulunduğu gibi,
geçen veya gelecek asırlarda da bulunur. Sakın içinde, bu zatlara hased
hastalığı taşımayasın.. Sakın, onlara itaatsizlik yoluna sapmayasın.. İşittiğin
bazı inkârcıların sözleri, seni yanıltmasın.. Sonra; onlardan elde edeceğin
hayrı kaçırmış olursun.. Tıpkı cahilliğin sebebiyle, o zatların sözündeki hayrı
kaçırdığın gibi..
Bu zatların her kelâmı, sana yararlı birer öğüttür. Bunu; işe yarayan akıl
terazinle tartınca anlayabilirsin..
Bu zatlar hakkında söylenen sözün ardı arası kesilmez. Zünnun-i Misrî için de
söylendi.. Bayezid-i Bistamî için de söylendi... O zamandan, bu zamanımıza kadar
halâ söylenir..
Bu inkâr sözleri sahabe hakkında da söylenmiştir.. Onlara da riya ve nifak
isnadı yapılmıştır.. Efendim, İbrahim Dusukî şöyle anlatıyor.
– Zübeyr r.a. namazda fazlasıyla huzurlu olurdu.. Adeta dış âlem le ilgisi
kesilirdi. Bazı kendini bilmezler:
– Gösteriş için yapıyor.
Dediler. Bir defasında secdede iken, başına kaynar su döktüler. Yüzü haşlandı;
ama namazda farkına varmadı.. Selam verir vermez, bağırmaya başladı.. Halini
sordu, durumu anlattılar. Kızmadı:
– Yaptıkları bu işten dolayı Allah onları bağışlasın.
Dedi. Hayli zaman, yüzünün sancısını çekti...
Bu işlerin böyle olması mukadderdir. Çünkü Allah-ü Teâlâ şöyle buyurur:
– «Bir kısmınızı diğeri için fitne kıldık.. Sabredecek misiniz?. Rabbin,
görür...» (25/20)
Her velinin bu fitneden bol nasibi vardır. Bunların hepsi birer ibtilâdır.
Allah, katında şeref sahibi olan has kullarına verdi. Diğer ümmetlere, parça
parça dağılan belâ ve mihnetleri tümden bu ümmete verdi..
Bayezid-i Bistamî'yi yedi defa sürgün ettiler.. Bir defasında yine Bistam'a
uğradı. Evliya ve enbiya hallerinden anlattı. Ama, o beldenin bu sözlerden
nasibi yoktu.. Hüseyin b. İsa Bistamî, o yüce sözleri inkâr etti. Kendisi oranın
imâmı ve müderrisi idi. Zâhiri ilmi öğretiyordu..
Halka emir verdi; Bayezid-i Bistamî'yi hudut dışı ettiler. Adı geçen Hüseyin
ölünceye kadar, artık Bayezid Hz., Bistam'a uğramadı. Sonra halk sevdi. Saygı
gösterdi.. Halbuki o sürgün edildiği günlerde kıyam eden edene idi. İnsanların
ona tazimi üzerine, durumu istikrar kesbetti. Şimdi de devam etmekte...
Aynı haller; Zünnun-i Mısrî'nin de başına geldi. Bir defasında onu devlet
katında nüfuzlu kimselere kestiler (kötülediler).. Bu sebeple, Mısır'dan
Bağdad'a kadar zincir vurup götürdüler. Orada konuşunca Halife hayrette kaldı ve
şöyle dedi:
– Eğer zındık dediğiniz bu ise, yeryüzünde Müslüman yok demektir..
Tercüme-i halini anlatırken, daha başka neler çektiğini de anlatacağız.
Semnun'ül - Muhib, az mihnet çekmedi.. Bir defasında yabancı bir kadının şerrine
uğradı. Kötü arzu ile Semnun'ü kendisine çağırıyordu.
Fakat o kaçıyor ve harama dalmak istemiyordu. Faziletini duyanlar, çevresini
sardı. Şehir birçok tasavvuf ehli ile dolunca; Halife, Semnun'un ve
arkadaşlarının başlarının vurulması için emir verdi. Bu emri duyanların çoğu
kaçıp kurtuldu. Bir kısmı da yıllarca saklandı.. Taa, Allah-ü Teâlâ o belâyı def
edinceye kadar o zatların sıkıntısı devam etti.
Ebu Said'ül - Harraz Hz. ne de çeşitli isnatlar yaptılar. Eserlerinde bazı
cümleleri okudular; küfrüne fetva verdiler.. Bu fetvacılar, zâhir alimleri idi.
Halden anlamıyorlardı.. Anlayamadıkları ve küfür dedikleri cümle şöyle
başlıyordu:
Nereden ve nereye?. diye soracak olsan, cevabım şu olur: Allah.. başka yok..
Buna benzer başka cümleler de vardı.
Bir defasında Ahmim (Mısır civarında bir kasaba) fukahası; Zünnun için taassuba
kapıldı.
Onun hakkında görüp bildiklerini yalan yanlış, Sultana anlatmak istediler. Bir
sefine (gemi) tuttular, bindiler. Durum Zünnun'a anlatıldığı zaman; şu duayı
yaptı:
Allah’ım, eğer onlar yalancı ise, batır..
O anda, sefine ters döndü ve hepsi battı... Halk da bakakaldı.. Batanlar
arasında sefine reisi de vardı..
– Reisin ne günahı vardı?.
Diye sordular. Şöyle dedi:
– Onun da kabahati, fasıkları taşıması idi..
***
Aynı şekilde, Abdullah Tüsterî’yi de doğduğu, büyüdüğü ülkeden Basra'ya
sürdüler. Birçok kabahat ve küfür isnadında bulundular..
Ölünceye kadar Basra'da kaldı. Halbuki o; ilim, irfan sahibi idi ve müctehid
derecesinde bir ilim sahibi olmuştu.. Sürgün sebebi de şu cümlesi idi:
– Her nefeste kula; tevbe etmek farzdır.
Bu cümle üzerine fukaha taassuba kapıldı. Başka bir kabahati de yoktu.
***
Hüseyin Hallac; Amr b. Osman'el - Mekki'nin bir daveti ile öldürüldü. Yanında
velilere ait, has ilimleri hâvi (ihtiva eden, içeren) bir risâle vardı.. Giderken, o
risaleyi beraberine almıştı. Yanına girince onu aldı.. Bunu anlayan Amr:
– Kim o risaleyi taşırsa elini ayağını keserim.
Dedi.. Aslında Hüseyin'in küfrüne kaildi. Daveti bir perde yapmıştı. Haliyle
dediği gibi yaptı...
İleride, İbn-i Hillikân tarafından rivayetler anlatılınca, durum daha iyi
anlaşılacaktır..
***
Cüneyd-i Bağdadî Hz. İlm-i Tevhid'e dair ders verirken de aleyhinde bulundular..
Bu dedikodu üzerine, ilmine, irfanına rağmen, artık o bahsi açmadı. Fıkıh
ilmiyle meşgul oldu. Halini gizledi..
***
Muhammed b. Fudayl Belhî'yi de tuttuğu mezhep için ilinden sürdüler.. Allah
ondan razı olsun.. İleride daha geniş anlatacağız.. Onun tuttuğu mezhep ashab-ı
hadis mezhebi idi. Onu çekemeyenler şöyle dedi:
– Bu durumda, beldemizde kalman artık doğru olmaz..
Bu teklife şöyle cevap verdi:
– Ben buradan çıkmam..
Haline bırakmadılar. Boynuna bir ip bağlayıp, çarşı pazar, gezdirdiler. Ve şöyle
anlattılar:
– Bu bidatçıdır. Hudut dışına atmak istiyoruz..
İstediklerini yaptılar..
Şehir dışına çıktıktan sonra, şöyle dönüp bir baktı ve şu bedduayı yaptı:
– Allah, kalbinizden marifet nurunu alsın...
Bu bedduadan sonra Belh'ten bir tek tasavvuf ehli çıkmadı.. Hâlbuki, Allah'ın
beldeleri arasında tasavvuf ehlinin çoğu orada bulunuyordu..
Abdullah b. Ebu Hamza Hz. şöyle diyordu:
Ben ayık halimde Peygamber S.A. efendimizle görüşüyorum.
O devrin âlimleri bu zatın sözünü reddettiler; kendisini de itham ettiler. Bu
halden sonra evine kapandı. Yalnız cuma namazlarına çıkar oldu; ölünceye kadar
böyle kaldı.
Hakim'ül - Tirmizî Hz. İLELÜ'Ş-ŞERİÂ ve HATMÜ'L-EVLİYÂ adlı iki eser yazmıştı..
Bu eserde yazdıklarını o devrin zâhir âlimleri kabul etmediler:
– Sen evliyayı enbiyadan üstün gösterdin..
Dediler. Kendisine çok sert davrandılar ve Belh'e sürgün ettirdiler. Bu hal
üzerine; bütün eserlerini topladı ve denize attı; bir balık da yuttu...
Yıllardan sonra; balığın yuttuğu eserler sahilde bulundu ve halk ondan istifade
etti..
***
Raz'ın zahidleri ve sözde tasavvuf ehli; Yusuf b. Hüseyn'in halini beğenmediler.
Hakkında yersiz kelâmda bulundular ve büyük isnatlar yaptılar. Ölünceye kadar
onların dilinden kurtulamadı.. Ama, onlara aldırış etmedi.. Çünkü içinde
bulunduğu hale tamamen kendini kaptırmıştı.. Allah ondan razı olsun..
***
Ebu Hasan Buşenci'yi de ilinden sürdüler.. Bu zata da asılsız isnatlarda bulunup
Nişabur'a attılar.. Ölünceye kadar orada kaldı.
***
Ebu Osman Mağribi'yi de Mekke'den çıkardılar. Halbuki o, ilim, hal ve mücahede
bakımından önde idi. Bu zatı deveye bindirip Mekke çarşılarını, kösler çalarak
gezdirdiler.. Önceden de, hayli dövdüler.. Başını, kolunu kırdılar... Bu
hadiseden sonra, Bağdad'a gitti; ölünceye kadar orada kaldı.
***
Sebüki Hz. tam bir ilim adamı ve mücahid idi.. Her halinde Peygamber S.A.
efendimizin sünnetine uyardı. Ölünceye kadar, bu hal dışında hiçbir hareketi
görülmedi.. Ama, bu da boş kalmadı.. Defalarca küfür isnadına uğradı.. Her
yapılan isnat boşa çıkıyordu. Artık, o yanlış isnat o kadar arttı ki; sevenleri
Sebüki Hz. nin bîzar olduğunu görünce dayanamıyordu.. İçlerinden biri onu,
kendini bilmezlerin elinden, dilinden kurtarmak için:
– Bu zat delidir..
Dedi. Bu sözü bir ganimet bilip tımarhaneye kapadılar.
Bağdad âlimlerinden, Ebu Hasan Harezmi şöyle buyuruyor:
– Eğer Allah cehennem yaratmamış olsaydı; Sebüki'ye yapılan bu eziyetten sonra,
mutlaka bir cehennem yaratırdı.
Yani; bu zata yalan isnadı yapan ve boş yere kâfir, diyenleri yakmak için...
Ebu Hasan Harzemî daha sonra şöyle buyuruyor:
– Sebüki cennete girmeyecekse, kim girecek?..
***
İmam Ebu Bekir Nablusî Hz. değerli bir ilim sahibi idi. Tuttuğu manevi yolda
zühdü ve istikameti tamdı.. Emr-i maruf ve nehy-i münkeri daima yapardı.. Böyle
bir fazilete sahip olan zatı; mağrip ehli çekemedi. Bağlı olarak Mısır'a
getirdiler. Sultana çıkardılar ve aleyhine şahitlik ettiler. Söylediği sözden
dönmedi.. Bunun üzerine alınıp, diri diri derisi yüzdürüldü.
Derler ki; Derisi yüzülürken, baş aşağı getirilmişti ve bu hali ile Kur'an oku
yordu...
Bu hale dayanamayan halk karışmak üzereydi. Vazifeliler durumu sultana
bildirdi.. O da şu emri verdi:
– Öldürün, sonra derisini yüzün...
***
Tercüme-i halinde anlatılacağı gibi, Ebu Medyen Mağribi'yi de Bicaye'den sürgün
ettiler. Allah razı olsun..
***
Eb'ul - Kasim Nasrabazi'yi de Basra'dan attılar.. Sözlerini, hallerini
garipsediler. Bundan sonra ölünceye kadar Kudüs'te kaldı.. İyi hal sahibi,
zahid, şüpheli şeyleri dahi kabul etmezdi. Her halinde Sünnet-i Şerife uyardı.
***
Ebu Abdullah Şeceri de değerli bir zattı. Onu da yaşadığı ilden attılar. Bu zat,
Ebu Hafs'ül - Haddad'ın yakın arkadaşı idi. Halk kendisini çok tutar olmuştur.
Bu zata gösterilen saygı Ebu Osman Ceberî'nin şöhretini gölgeliyordu: Ebu Osman
bu hale dayanamadı; hudut dışı edilmesi için, halka emir verdi.. Halk da bu emir
üzerine onu hicrete mecbur etti..
***
Hasan-i Basri'nin fazileti malum; Allah ondan razı olsun.. Bu zatın da küfrüne
şahitlik edenler oldu.
Bir tomara yazılan, bazı cümleleri alıp, baş kadıya anlattılar.. Kadı kendisini
çağırdı. Durumuna baktı. Camide oturmasını yasak etti..
Ölünceye kadar bu yasak kalkmadı..
***
İbn-i Semnun'un durumu yukarıda da anlatıldı.. Hayatları boyunca buna ve o
devirde yaşayan bir çok zatlara kötü söz ettiler.. Bu zatın ilmi ve fazileti
sonsuzdu.. Hal böyle iken, o kötü isnatta bulunan kimseler, cenazesine dahi
gelmedi.
***
Eb'ül Kasım b. Cemil büyük imâmlar arasında sayılırdı. Hadis ve diğer ilimlerle
meşgul olurdu. Gecelerini ibadetle geçirirdi. Dünya gözünde yoktu.. Hasır elbise
giyerdi.. Allah ondan razı olsun.. Hal bu iken, bu zat ölünceye kadar kötü isnat
ve iftiradan kurtulamadı.. Ama, bu isnat ve iftiralar, onu ilmî çalışmasından
almadı..
***
Ebu Bekir Telmisanî Hz., Ebu Danyal'ı şöyle anlatıyor:
– O; Cüneyd, Rüveym, Semnun, İbn-i Ata ve diğer Irak meşayihi hakkında ulu orta
konuşurdu.. Bir kimse onun yanında bu zatlardan laf açsa; kızar, ve rengi
değişirdi..
***
Hallac'ın durumu daha başka.. Çektiği mihnet malumdur. Halk bu zat hakkında
çeşitli söylentilere kapıldı.. Evliyadan sayılmaz; diyen de çıktı.. Bu hususta
biz bir şey diyemeyiz. Tarafsız kalıp onları anlatmakla yetineceğiz. İbn-i
Hillikân, tarihinde şöyle anlatıyor:
– O, aslında Hallac değildi.. Bir işi için hallac dükkânına uğramıştı. Alt kat,
pamuk doluydu; atılmamıştı. Dükkân sahibi bir işini bitirmek üzere dışarı çıktı.
Döndüğü zaman, bütün pamukları atılmış buldu.. Bu hadiseden sonra; Hallac, adını
aldı.. Allah ondan razı olsun.
Bu zat; yaz ortasında kış meyvesi getirirdi. Kış ortasında ise yaz meyvesi..
Getirdiği şeyler; dalından yeni kopmuş olurdu. Haliyle bunlar; onun birer
kerameti sayılırdı..
Elini söyle bir havaya kaldırır; avuç dolusu para getirirdi. Ve derdi ki:
– Bunlar; kudret parasıdır.
İbn-i Hillikân onun ölüm sebebini şöyle anlatıyor:
– Onun ölümü, ölüm gerektiren bir sebeple olmadı. Vezirin bir hilesi ile
öldürüldü.
Hadise şöyle olmuştu:
Hakkında yapılan dedikodu ve şikâyetler sonunda onu mahkeme etmeye karar
verdiler. Bütün incelemeye rağmen, şeriata aykırı bir tarafı bulunamadı..
Şikâyetçilere:
– Hallac'ın yazmış olduğu bir eseri var mı?
Diye sorulunca:
– Evet var.
Dediler. Aradılar ve bir kitap bulup getirdiler... Onda şu cümleler yazılı idi:
(Bir insan, hacca gitmeye gücü yetmezse, evinde bir yeri temizlesin...
Kokulasın... Sonra orayı tavaf etsin... Böyle yapan Beyt'i tavaf etmiş gibi
olur... En iyi bilen de Allah'tır. Eğer bu cümleler onun ise, doğrudur.)
Kadı ile Hallac arasında şu konuşma geçti:
– Bu kitap senin mi?
– Evet.
– Bu fikirleri nereden aldın?
– Hasan-ı Basrî'nin kitaplarından...
Kadı şöyle devam etti:
– Ey kanı helâl adam yalan söyledin. Hasan-ı Basrî'nin kitaplarında böyle bir
şey yok..
Hallac, kendisine yapılan hileden haberi yoktu. Vezir de oradaydı..
Kadı’nın:
– Ey kanı helâl..
Kelimesini yakaladı. Bu cümleyi Hallac'ın küfrüne zımnen fetva kabul etti.
Kâğıdı kadıya uzattı ve şöyle dedi:
– Bu söz, vereceğiniz hükmün bir parçasıdır. Bunun küfrüne dair fetvanı yaz.
Kadı kabul etmedi. Bunun üzerine vezir yazmaya başladı.. Halk ayaklandı.
Kendisini öldürecekler, diye korktu.. Durumu Halifeye anlattı..
Halife emir verdi ve Hallac'a bin sopa atıldı.. Bu sopalar atılırken, Hallac bir
defa bile of, demedi. Bundan sonra eli, ayağı kesildi; asıldı...
Sonra da yakıldı.
Hallac'ın asılması, ihtilâflı bir meseledir. Bir kısım zatlar, onun asılmadığını
söyler:
– Tıpkı İsâ a.s. gibi semâya kaldırıldı.
Derler..
***
İmam-ı Gazali'nin de küfrüne fetva verdiler.. Kadı İyaz ve İbn-i Rüşd İHYA-U
ULÛM adlı eserinin yakılması için fetva verdi. Sonra Allah yardım etti ve
altınla yazıldı...
İmam-ı Gazalî; aleyhinde fetva verildiğini duyunca; Kadı'ya beddua etti. Kadı o
beddua anında hamamdaydı; aniden düştü öldü..
Derler ki, Kadı'nın ölümü için mehdi emir aldı. Halk onun yahudî olduğunu iddia
ediyordu.. Cumartesi günleri hiç dışarı çıkmazdı.. Halbuki o; cumartesi günleri
Şifa-i Şerif adlı eserini tasnif ediyordu... Mehdinin onu öldürmesine başlıca
sebeb: Gazalî'nin bedduası olmuştu...
Allah ondan razı olsun...
***
Anlatılan hallerden Ebu Hasan Şazeli de bol nasib aldı. Allah ondan razı olsun..
Onu da arkadaşları ile birlikte Mağrib'ten sürdüler.. Sürdükleri yetmiyormuş
gibi; İskenderiye naibine şu satırları yazdılar:
– Size mağrib'li bir zındık geliyor. Biz onu beldemizden attık. Onunla
toplanmaktan sakının..
Bu yazı, tesirini göstermişti. İskenderiye'ye vardıkları zaman; halkı
kendilerine söver buldular. Sonra, Sultana kesmeye (kötülemeye) başladılar. Daha
nice eziyetler...
Hac yolu eşkıyalarla doluydu.. O bunlara aldırış etmez; beraberinde gelenleri
alır, Hacca giderdi.. Çoğu yıllar böyle yaptı... Halk arasında onu takdir
edenler, haline inananlar da vardı..
***
Ahmed'er - Rüfaî'yi ileride anlatacağız.. Ona da nice yersiz isnatlar ettiler..
Zındık dediler. Harama, helâl diyor, dediler.. Mülhid dediler..
Daha neler..
İmam-ı Eb'ul - Kasım b. Kasî, İbn-i Bercan ve Havli Mercanî; bunların dördü de
halkın iktidâ ettiği birer imâmdı.. Fakat bunları öldürdüler.. Hasetçiler
bunları çekemedi. Küfrüne şahitlik ettiler. Doğrudan doğruya öldürmek mümkün
olmayınca, hile yoluna saptılar. Sultana şöyle anlattılar:
– İbn-i Bercan, ülkeyi fesada verdi.. Yüz otuz beldede onun yüzünden fesad
çıktı.
Bunun üzerine o ve arkadaşlarını öldürme emri verildi..
***
Muhyiddin-i Arabî ve efendim Ömer Farız da inkârcıların hücumuna uğrayanlar
arasında.. Allah ikisinden de râzı olsun.. Hâlâ da o hücumlar devam ediyor..
***
İzzeddin b. Abdüsselâm; bir toplantıda akaide dair kelâm ediyordu...
Çekemeyenler, onu bağladı. Sultana şikâyet ettiler.. Bir lütuf eseri olarak
kurtuldu...
***
Şeyh'ül - İslâm Takiyüddin İbn-i Bintül- Azuz da aynı iftiralara uğradı.. Lütuf
eseri olarak kurtuldu.. Hasedçiler, bunun da peşini bırakmadı. Bu zatın
zamanında, Sultan Melik Baybars Takiyyüddin’e karşı, çok bağlı idi; müşavere
edip, fikrini almadan hiçbir iş yapmazdı. Hasetçiler aralarını açmaya çalıştı. O
zaman; Mısır’da sadece Şafiî Mezhebine göre hüküm verilirdi. Hasetçiler bu
durumdan istifade ederek, Sultana varıp:
– ‘Takiyyüddin, falan meseleyi Hanefî Mezhebi doğru almış, Şafiî Mezhebi
yanlış.’ Diyor.
Dediler. Haliyle Sultan'la arasını actılar. Bu mevzu ile ilgili bir konuşmaya;
Sultan, Takiyyüddin'i de çağırdı. Hasetçiler de orada idi. O toplantıda hep
birden Sultana hoş görünmek için tarafını tuttular.
Bu vakadan sonra, ihtilâfı önlemek için Sultan, dört mezhepten ayrı ayrı birer
kadı tayin etti. Hükümler, dört mezhebin arasını telif eder şekilde verilir
oldu. Fakat o hasetçileri bu da tatmin etmedi, boş durmadılar. Tezvirlerine
devam ettiler. Hâlâ da ederler...
***
Abdullah b. Sab'in'i de inkâr ettiler. Mağrib'ten sürdüler. Mısır’a gidecekti.
Ama o, Mısır'a varmadan bir mektup gönderip; akıllarınca halkı ondan sakındırmak
istediler. Mektuba:
– Ben O'yum; O da ben, diyor...
Diye yazdılar.
***
Bu mihnetlerden acaba hangi büyük zat kurtuldu? İmam-ı Azam, İmam-ı Malik,
İmam-ı Şafiî, İmam-ı Ahmed.. ve benzeri zatların mihneti az mıydı?... Menakıb
kitaplarında bunların çektiği cefalar yazılıdır.
Ey kardeşim, gelip geçen ve onlardan sonra gelen; âlim, fazıl zatların, büyük
imâmların haline bir bak.. Çektiğin bir mihnet varsa, bunları düşün ve kendine
örnek al..
***
Yazdığım mukaddime burada son buluyor. Şimdi kitaba, TABAKAT’ÜL-KÜBRA'ya
başlayabiliriz. Başarı dileğimizi yüce Allah'a arz ederiz.
En iyi bilen Allah'tır.